17 Temmuz’dan beri tutuklu olan Melek Çetinkaya hakim karşısına çıkıyor

15 Temmuz darbe girişiminin ardından müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri okul öğrencisi oğlunun masum olduğunu haykırdığı için tutuklanan Melek Çetinkaya’nın mahkeme tarihi belli oldu. 64 gündür özgürlüğünden uzak olan Melek Çetinkaya, 21 Eylül’de ilk kez hakim karşısına çıkacak. Çetinkaya, ‘Suç ve suçluyu övmek ve terör propagandası yapmak’la suçlanıyor.

KRONOS 20 Eylül 2020 GÜNDEM

Hava Harp Okulu öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya'nın annesi Melek Çetinkaya hakim karşısına çıkıyor

Hava Harp Okulu öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, oğlunun masum olduğunu, ‘darbecilikle’ suçlanamayacağını duyurmak için Ankara sokaklarında dört yıl boyunca eylem yaptı. Harbiyeli annesi Çetinkaya, “Askeri okul öğrencileri masumdur”, “Öğrenciden darbeci olmaz” diyerek ellerindeki pankartlarla defalarca polis tarafından gözaltına alınıp serbest bırakılarak, yaptığı tüm eylemlerde polis engeliyle karşılaşmıştı. Melek Çetinkaya, Ankara’dan Silivri’ye ‘adalet yürüyüşü’ de başlatmış ancak bu yürüyüş de yine polis tarafından engellenmişti.

HULUSİ AKAR VE BİNALİ YILDIRIM’I ANINCA…

Çetinkaya, 12 Temmuz 2020 tarihinde Akit TV’de Fatin Dağıstanlığı’nın sunduğu programda söylediği sözler nedeniyle sosyal medyada hedef gösterilmişti. Çetinkaya, programda, “Hiçbir askeri öğrenci ya da er daha önce darbeden yargılanmadı. Hulusi Akar önceki darbede üsteğmendi, Binali Yıldırım asteğmendi. Hani darbeye katılan vatan haini oluyordu? Neden Hulusi Akar bakan oldu, Binali Yıldırım Başbakan oldu?” demişti. Bu sözlerin ardından program apar topar sonlandırılmış, Melek Çetinkaya aleyhinde sosyal medyada karalama kampanyası başlatılmıştı. Çok geçmeden gözaltına alınan Çetinkaya, Küçükçekmece Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘Basın yoluyla suç ve suçluyu övmek’ ve ‘Terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamalarıyla tutuklanarak cezaevine konmuştu.

17 Temmuz 2020 tarihinden beri Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Melek Çetinkaya, 21 Eylül’de ilk kez hakim karşısına çıkacak. Melek Çetinkaya’nın tahliye edilmesi çağrısıyla sosyal medyada “MelekCetinkayayı TahliyeEdin” kampanyası başlatıldı. Kampanyaya mesaj atan binlerce kişi, Melek Çetinkaya’nın bir anne olarak oğlunun masumiyetinin peşinde olduğunu vurguladı.

TANRIKULU: 63 GÜNDÜR ÖZGÜRLÜĞÜNDEN UZAK

Bir mesajla Çetinkaya’ya destek veren CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Harbiyeli Oğlu #FurkanÇetinkaya ve bütün harbiyeliler için televizyona çıkıp adalet arayan ancak kumpas sorulardan sonra alelacele gözaltına alınıp tutuklanan #MelekÇetinkaya 63 gündür özgürlüğünden uzak. MelekCetinkayayı TahliyeEdin” ifadelerini kullandı.

GERGERLİOĞLU: ARTIK YETER

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da Melek Çetinkaya’nın serbest bırakılması gerektiğini belirterek, “Melek Çetinkaya’yı gündemde tutacağız. Bir gün mutlaka o da, çocuğu da bu zalimliklerden kurtularak cezaevinden çıkacak. Bu bizim gayretimizle olacak, zulme karşı sesimizle olacak” dedi.

[Kronos.News] 20.9.2020

“Hastalar yağmur gibi yağıyor sağlık çalışanları yaprak gibi dökülüyor”

Akdeniz Üniversitesi Kovid-19 Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. Murat Yılmaz, 50 yaş altı 7 hastaları bulunduğu bilgisini verip virüsün genç yaşlı ayrımı yapmadığını belirtti. Artan vaka sayısı karşısında sağlık çalışanlarının zorlandığına da dikkat çekti.
BOLD – Koronavirüs pandemisi Türkiye geneli etkisini devam ettirirken günden güne iş yükleri artan sağlık çalışanlarının sıkıntısı da katlanıyor. Bilhassa yoğun bakımda görevli emekçiler hastalanma riski altında uzun süreli mesai yapıyor, ailelerinden ve sosyal hayatlarından kopuk yaşam sürüyor.

Yoğun ve zorlu mesai sağlık çalışanlarının gücünü tüketiyor.

SINIRSIZ ENERJİMİZ YOK ÖNLEMSİZ VATANDAŞLAR ÜZÜYOR

Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kovid-19 Yoğun Bakım Servisi Sorumlusu Prof. Dr. Murat Yılmaz, 21 yıldır bu alanda çalıştığını ancak hiçbir dönem bu kadar ağır çalışmadıklarını vurguladı. “Hastalar yağmur gibi yağıyor” diyerek “Sağlık çalışanları ise adeta yaprak gibi dökülüyor. Ekibimizden karantinaya alınanlar oluyor. Çalışan sayımız azalıyor. Sınırsız enerjimiz yok. Zor şartlarda çalışıyoruz. Önlem almadan dışarıda gezen vatandaşları görünce üzülüyoruz” ifadelerini kullandı.

HİÇ ÖNLEM ALMADIM HASTALIK YAŞLILAR İÇİN TEHLİKELİ DİYE DÜŞÜNDÜM

Hastanelerindeki 80 yoğun bakım yatağından 15’inin korona tedavisi görenlere ayrıldığını bildirerek “Tamamı, aralarında 30’lu yaşlardakilerin de yer aldığı hastalarla dolu. 60 kişilik ekip 24 saat onların beslenmesinden tuvalet ihtiyacına bütün gereksinimlerini sağlamaya çalışıyor” dedi. Virüsün sadece yaşlıları etkilemediğini, yoğun bakıma gelen ve entübe edilen gençler bulunduğunu kaydedip yaşa güvenmemek gerektiğini dile getirdi. 33 yaşındaki bir hastasının kendine “Hocam ben bütün işlerime devam ettim. Hiç önlem almadım. Bu hastalık yaşlılar için tehlikeli diye düşündüm” itirafı yaptığını aktardı. Genç yaşlı ayrımı kalmadığını söyleyip hâlihazırda 50 yaş altı 7 hasta bulunduğu bilgisini verdi.

Saatlerce kat kat koruyucu kıyafetler içinde süren mesai sonrası emekçiler tere batıyor.

AİLEMDEN UZAK DURUYORUM ESKİ HASTALIKLARI ÖZLÜYORUM

Eve gidebildiği zamanlarda, ailesinden uzak durduğunu da anlatarak “Eşim kapı önünde kıyafetlerimi çıkarttırıp makineye atıyor. Duş alıp kendimi salonda karantinaya alıyorum. Ailemi düşünüyorum. İnsanların da kendilerini, ailelerini, bizleri düşünmesi lazım” hatırlatması yaptı. Eski hastalıkları ve hastaları özlediğini de belirtip sözlerini şöyle noktaladı: “Şimdi hastanın yanına özel kıyafetlerle giriyoruz. Eskisi kadar rahat muayene edemiyorum. Duygularımızı karşılıklı rahat ifade edemiyoruz. İnsan hastalıkları özler mi? Evet, bu dönemde eski hastalıkları özledim.”

[Bold Medya] 20.9.2020

CHP’li Kaboğlu’nu evine giderek tehdit ettiler, serbest kaldılar

CHP Milletvekili Kaboğlu'nu tehdit eden saldırganların mahallede gürültü yaptığı için şikayet edilen Sarıın Cafe'nin müdürü ile sahibi olduğu öğrenildi.

KRONOS 19 Eylül 2020 GÜNDEM

Son olarak İÇişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı’na yönelik sözleri nedeniyle görev suçu işlediğini ve Meclis’te soruşturma açılması gerektiğini söyleyen CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu önce evinde tehidt edildi, ardından arabasına saldırıldı.

Anayasa Profesörü Kaboğlu, gürültü nedeniyle şikâyet ettiği bir kafenin sahibi tarafından evinde tehdit edildi. Kafe sahibi ve müdürü, daha sonra Kaboğlu’nun aracına taşla saldırdı.

Gazeteci Barış Yarkadaş, CHP’li Kaboğlu’nun tehdit edildiğini, aracının saldırıya uğradığını ve saldırganların adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını açıkladı.

Twitter hesabından açıklama yapan Barış Yarkadaş, “Şehir magandalarının yeni hedefi CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu oldu. Koşuyolu’nda sürekli gürültü yapan Sarışın Cafe’yi şikayet eden Kaboğlu’nun arabası cafenin sahibi ve müdürü tarafından parke taşıyla parçalandı. Arabanın camını kıran saldırganlar, taşı da arabaya bıraktı” dedi.

Saldırının ikin gün önce yaşandığını aktaran Yarkadaş, gözaltına alınan kafe sahibi ve çalışanının adli kontrol şartıyla serbest kaldığını belirtti. Kaboğlu ile konuşan Yarkadaş, Kaboğlu’nun şunları aktardığını ifade etti:

“Barış Bey, tam bir şehir eşkiyalığı örneği ile karşı karşıyayız. Bu kafe, mahallede kural tanımıyor. Sürekli gürültü yapıyor. Uyarılarımız sonuç vermeyince, şikayet ettim. Evime gelip beni tehdit ettiler. İki gece önce ise kapıdaki arabamı parke taşları ile parçalamışlar. Kullandıkları taşı da arabanın içine atmışlar. Polis saldırganları gözaltına aldı. Adli kontrol şartıyla bırakıldılar. Mahalle halkı bugün dayanışma gösterdi ve saldırıyı kınadı. Ben de süreci takip edeceğim.'”

Kaboğlu’nun yalnız olmadğını belirten Yarkadaş, “Bu gözü dönmüş saldırganlara, yargının gerekeni yapacağına inanıyor, büyük CHP ailesinin Kaboğlu’nun yanında olduğunu buradan bir kez daha ilan ediyorum” dedi.

[Kronos.News] 19.9.2020

Öğrencilerin bilgisayara ve internete erişiminde Türkiye Avrupa sonuncusu

Covid-19 sebebiyle uzaktan eğitim başlarken öğrencilerin imkanları tartışılıyor. Türkiye öğrencilerin eğitim amacıyla bilgisayara erişiminde 77 ülke için 64. olurken internete erişimde ise 77 ülke içinde 70. sırada yer aldı.

ZAFER CAĞRI 19 Eylül 2020 GÜNDEM

Öğrencilerin bilgisayar ve internete erişiminde Türkiye’nin Avrupa sonuncusu.

Koronavirus sebebiyle online eğitim yaygınlaşırken Türkiye’de öğrencilerin bilgisayar ve internete erişimi tartışma konusu. Mili Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Türkiye’nin uzaktan eğitimde bütün ülkelerden daha iyi bir konuma geldiğini savunuyor. Peki, öğrencilerin bilgisayar ve internete erişiminde Türkiye ne durumda? Öğrencilerin ne kadarı bilgisayar ve internete ulaşabiliyor?

Öğrencilerin bilgisayar ve internete erişiminde Türkiye’nin Avrupa sonuncusu olduğu ortaya çıktı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) verilerine göre Türkiye öğrencilerin eğitim amacıyla bilgisayara erişiminde 77 ülke için 64. oldu. İnternete erişimde ise Türkiye 77 ülke içinde 70. sırada yer aldı.

Covid-19 salgını nedeniyle 188 ülkede okullar kapanırken 1.7 milyardan fazla öğrencinin eğitimini sekteye uğradı. Birçok ülkede okulların geri açılması için yeni stratejiler geliştirirken; Almanya ve Fransa gibi Covid-19’dan çok fazla etkilenmiş ülkeler okulları açmış durumda. Türkiye’de ise okullar ilk önce 8. ve 12. sınıf öğrencileri için açılmış; ardından anaokulu ve 1.sınıf öğrencilerinin haftada bir kez okula gideceği açıklanmıştı. Uzaktan eğitimin en önemli koşulu ise öğrencilerin evlerinde işlerini yapabilecekleri bir bilgisayar ve internete erişim sağlayabilmeleri.

İNTERNETE ERİŞİMDE TÜRKİYE 77 ÜLKE İÇİNDE 70.

OECD, “Koronavirüs Salgınında Eğitim’’ raporu yayımlandı. 2018 yılı verilerini içeren rapora göre Türkiye’de okul işleri ve ödevleri için bilgisayara erişebilen öğrencilerin oranı yüzde 70’in altında. Türkiye bu alanda 77 ülkenin bulunduğu listede 64’üncü sırada yer alıyor.

“İnternet bağlantısına erişimi olan öğrencilerin oranı’’ listesinde ise Türkiye daha kötü durumda. İnternete erişimi olan öğrencilerin oranı yüzde 80’in altında olan Türkiye, bu listede 77 ülke içinde 70’inci sırada bulunuyor.

Bu haberler de ilginizi çekebilir: 
d
Öğrencilerin bilgisayara ve internete erişiminde Türkiye Avrupa sonuncusu
d
MEB’in yapamadığını Ilıcalı yapacak: Bilgisayarsız çocuklar için kampanya
 
LÜBNAN, ROMANYA, BULGARİSTAN VE MOLDOVA, TÜRKİYE’NİN ÜSTÜNDE

Öğrencilerin bilgisayar ve internete erişiminde Türkiye’nin üzerinde yer alan ülkeler dikkat çekti. Bunlardan bazıları şöyle: Lübnan, Romanya, Bulgaristan, Moldova, Kosova, Arnavutluk

Türkiye’de öğrencilerin eğitim amacıyla bilgisayara erişiminde 77 ülke için 64. oldu.

ZİRVEDE VE EN ALTTA HANGİ ÜLKELER VAR?

OECD’nin 2018 yılında yayımladığı rapora göre, öğrencilerin bilgisayar ve internete en fazla erişim sağlayabildiği ülke Danimarka oldu. Danimarka, Slovenya, Norveç, Polonya, Litvanya, İzlanda, Avusturya, İsviçre ve Hollanda’da öğrencilerin yüzde 95’inden fazlası evde çalışmak için kullanabilecekleri bir bilgisayara sahipler. İnternete erişim sağlayabilen öğrencilerin oranında ise yine Danimarka zirvede yer alıyor. Finlandiya ile Danimarka öğrencilerin neredeyse tamamının internete erişebildiği ülkeler oldu.

Bilgisayar ve internete en az erişim sağlayan ülke Endonezya oldu. OECD’nin 2018 yılına ait verilerine göre, Endonezya’da bilgisayarab sahip olan öğrencilerin oranı yüzde 40’ın altında. Bu oranla listenin en son sırasında yer alan Asya ülkesinde durum, internete erişebilen öğrencilerin oranında da aynı. Endonezya’da internete sahip olan öğrencilerin oranı yüzde 50’nin altında.

OECD verilerine göre öğrencilerin eğitim amaçlı internete erişimde Türkiye 77 ülke içinde 70. sırada yer aldı.

BAKAN SELÇUK: “ONLİNE EĞİTİMDE BÜTÜN ÜLKELERDEN DAHA İYİ DURUMA GELDİK’’

Yaklaşık 18 milyon öğrencinin online eğitim aldığı Türkiye’de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Türkiye’nin uzaktan eğitimde bütün ülkelerden daha iyi bir konuma geldiğini ileri sürdü. Eğitim Bilişim Ağı (EBA) hakkında konuşan Bakan Selçuk şu yorumu yaptı: ‘’Burada bütün ülkeler için ortak bir yazgı var. Biz Milli Eğitim Bakanlığı olarak tabii ki istemedik. Ortada bir durum varsa, milletimizin zor zamanında ne yapılması icap ediyorsa onu yaptık ve yapmaya da devam ediyoruz. Bunu yaparken de Türkiye’nin bütün ülkelerden daha iyi bir duruma nasıl gelebileceği sorusunu hep gündemde tuttuk ve bunu da çok büyük ölçüde başardık. Çok iddialı olarak söylüyorum, dünyadaki 3-5 ülkeden bir tanesi Türkiye. Her geçen gün çok daha dolu dolu programlarla ve içeriklerle tüm paydaşlarımıza da ulaşmaya çalışıyoruz.”

ACUN ALICALI’DAN YARDIM KAMPANYASI

Öte yandan televizyoncu Acun Ilıcalı, kendi kanalında düzenleyeceği yardım kampanyasıyla bilgisayarı olmayan öğrencilere bilgisayar yardımı yapılacağını duyurdu.

[Kronos.News] 19.9.2020

Koronavirüs: Avrupa’da son 49 günde en yüksek ölüm oranı Türkiye’de

Mühendis Zeki Berk'in hazırladığı grafiğe göre Türkiye, koronavirüs salgınında Ağustos ayının başından bugüne kadar Avrupa'da en yüksek ölüm oranına sahip ülke konumunda. Aynı dönemde açıklanan resmi vaka sayıları Türkiye'nin birkaç katı olan Fransa ve İspanya'da ölüm oranı daha düşük.

KRONOS 19 Eylül 2020 GÜNDEM

Türkiye bütün Avrupa'da koronavirüs kaynaklı ölümlerde birinci sıraya çıktı.

1 Ağustos-18 Eylül arasını baz alan çalışmaya göre Avrupa ülkeleri arasında Türkiye en yüksek ölüm oranına sahip. Türkiye’yi Yunanistan takip ediyor. Mühendis Zeki Berk, Türkiye’nin resmi olarak açıkladığı koronavirüs vaka ve ölüm sayılarını Avrupa ülkeleriyle karşılaştırdığı bir grafik hazırladı. Sonuç ise kamuoyuna açıklanan rakamları yalanlıyor.

ÖLÜM ORANIYLA TÜRKİYE AVRUPA’NIN ZİRVESİNDE

Grafiğe göre Türkiye’de, 1 Ağustos-18 Eylül tarihleri arasında 67.937 vaka sayısına karşılık 1.686 ölüm gerçekleşti. Ölüm oranı ise yüzde 2.45 olarak hesaplandı.

Türkiye’yi 10.261 vaka sayısı ve 121 ölümle yüzde 1.18 oranına ulaşan Yunanistan takip ediyor. Üçüncü sırada ise yüzde 1.1 oranla İtalya geliyor.

İSPANYA’DA VAKA SAYISI TÜRKİYE’NİN BEŞ KATI AMA ÖLÜM ORANI DAHA DÜŞÜK

Grafiğe göre aynı dönemde İngiltere, İspanya ve Fransa’da vaka sayıları Türkiye’nin birkaç katı olmasına rağmen ölüm oranında Türkiye’nin gerisinde kaldılar. Vaka sayısı hemen hemen Türkiye’yle aynı olan Almanya’da ise sadece 239 kişi hayatını kaybetti.

“FARKIN SEBEBİ AÇIKLANMALI”

Grafiği paylaşan Zeki Berk, “Bu grafikte seçtiğim Avrupa ülkeleri ve Türkiye’nin ağustos başından bu güne geçen 49 gün için ölüm oranlarını karşılaştırdım. Türkiye’de son 49 gündeki vakalar içinde ölenlerin oranı bu ülkelerin hepsinden çok daha yüksek. Bu farkın sebebi açıklanmalı” dedi.

[Kronos.News] 19.9.2020

Taşgetiren ‘kul hakkı’nı hatırladı: ‘Yahu Allah’ın huzuruna gideceğiz’

Taşgetiren: 125 bin 678 kişi ihraç edilmiş bugüne kadar. Çığlık dolu Türkiye. Cezaevleri tıklım tıklım.  Bu kadro “Ahiret inancı”olan bir kadro. Yani orada “Büyük muhakeme”var ve herkes yaptığının hesabını verecek.'

KRONOS 20 Eylül 2020 GÜNDEM

Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, ‘En zor hesap zulüm hesabı. Zulmettiğin varlıkla helalleşmeden kurtulmak söz konusu değil’ diyerek AKP iktidarına ‘Yahu Allah’ın huzuruna gideceğiz’ uyarısı yaptı.

Taşgetiren, Karar veren, oy veren, fetva veren “Zulüm var ama…” deyip kıvranmaya başlıyor. Herkes herkesin gözünün içine bakıyor ve mazlumun ahı atmosferin içinde kaybolup gidiyor. Ahiret hesabı unutuluyor. Hatta öyle bir hesap yokmuş gibi davranılıyor’ ifadelerini kullandı.

Ahmet Taşgetiren şunları yazdı:

Bugüne kadar 125 bin kişiyi KHK ile devletteki görevinden ihraç etmişiz. İnfazı peşin gelmiş, “Git hakkını Adaletten ara”demişiz. Ara ki bulasın.

İçerde tutmak için birinden bırakıp ötekinde yakaladığımız ve tutukluluğu bin bilmem kaç günü geçmiş adamlar içerde adaleti bekliyor. KHK ile ihraç edilip yargıda beraat kararı alanlar göreve dönmek için adaleti bekliyor.

Ben 15 Temmuz’un ardından ilk KHK ile 50 bini aşkın insan için ihraç kararı çıktığında “Bunların her birinin FETÖ’cü olduğuna Tayyip bey kefil midir?”diye yazmış, “Oysa bütün bu ihraçlar onun kefaleti ile gerçekleşiyor”demiştim.

125 bin 678 kişi ihraç edilmiş bugüne kadar. Çığlık dolu Türkiye. Cezaevleri tıklım tıklım.

* * *

Bu kadro “Ahiret inancı”olan bir kadro. Yani orada “Büyük muhakeme”var ve herkes yaptığının hesabını verecek. En zor hesap zulüm hesabı. Çünkü en büyük “kul hakkı”zulümle oluşur. Zulmettiğin varlıkla helalleşmeden kurtulmak söz konusu değil.


Karar veren, oy veren, fetva veren “Zulüm var ama…” deyip kıvranmaya başlıyor.

Herkes herkesin gözünün içine bakıyor ve mazlumun ahı atmosferin içinde kaybolup gidiyor.

Ahiret hesabı unutuluyor. Hatta öyle bir hesap yokmuş gibi davranılıyor.

Biliyorum birileri “Hukuk devleti”nde ahiretten bahsetmemi yadırgayacaktır. Ne yapalım, her çaresiz “Bu işin mahşer boyutu var”diyerek teselli olmuyor mu? Çığlıkların dört duvar arasına gömüldüğü bir durumda “Yahu Allah’ın huzuruna gideceğiz”demekten başka çare mi var?

[Kronos.News] 20.9.2020

‘Türkiye’de üretilen maskelerin yüzde 95’inde filtre özelliği yok’

Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. İşgören, Nisan'daki raporda yüzde 75 olarak belirtilen 'filtrasyon özelliği olmayan maske' oranın bugün artık yüzde 95’e çıktığını söyledi.

KRONOS 19 Eylül 2020 GÜNDEM

Dünyada sağlık otoriteleri, yeni tip koronavirüsü salgınına karşı aşı bulunana kadar “en koruyucu” önlemin maske kullanmak olduğunu söylüyor, ancak Türkiye’de maskelerin standartları halk sağlığını riske atmaya devam ediyor.

Maskelerin yeteri kadar koruma sağlayıp sağlamadığı ilk olarak 14 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı’na sunulan raporla gündeme geldi. Raporda günlük üretilen 35 milyon maskenin yüzde 90’ının hijyen koşullarına uymadığı, yüzde 75’inin ise hiçbir filtreleme özelliği olmayan kumaşla üretildiği ifade ediliyordu.

Konuyu önce Twitter hesabında paylaşan daha sonra canlı yayına taşıyan Ekotürk TV Haber Koordinatörü Ali Çağatay, raporda imzası bulunan Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erkan İşgören’e son durumu sordu.

Nisan’daki raporda yüzde 75 olarak belirtilen “filtrasyon özelliği olmayan maske” oranın bugün itibariyle yüzde 95’e çıktığını söyleyen İşgören, maske üretiminde kullanılan iki önemli hammaddeyi ve maliyetlerini açıkladı:

“Pandemi sürecinden önce maskede kullandığımız iki hammadde vardı. Bunlardan ilki, ‘birinci ve üçüncü kat’ diye kullandığımız filtrasyon özelliği olmayan, üç katlı maskenin ilk ve son katını oluşturan spunbond. Halk arasında tela diye de biliniyor. Diğer ise yüzde 95 ila 99 filtrasyon özelliğine sahip, maskenin orta katmanında kullanılması gereken ‘meltblown.’

Spunbond’un kilogram fiyatı pandemi öncesi yaklaşık 1,25 ila 1,50 dolardı. Bu, pandemiyle birlikte 8 dolarlara kadar çıktı. “Meltblown” ise yaklaşık 3 dolardan satılıyordu ve 38 dolara kadar yükseldi. Bu fiyatlar ithal fiyatları değil. Yerli üretimden, Türkiye’deki satış fiyatından bahsediyoruz. Meltblown kullanılmasının maskeye kattığı maliyet ise yalnızca 6 kuruş.”

[Kronos.News] 19.9.2020

Pandemi ekibindeki öğretmenlerin sınıflara girmesi velileri korkutuyor

Yüz yüze eğitim yarın anaokulu ve 1’inci sınıflar için başlıyor. Veliler ise öğretmenlerin filyasyon ekiplerinde yer alması sebebiyle endişeli. Eğitim İş Sendikası da öğretmenlere test yapılmasını sonuçlar çıkana kadar da sınıflara girilmemesi gerektiğini vurguladı.

BOLD – Koronavirüs salgın tehdidi sürerken, Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü ‘en riskli yerler’ diye okulları tanımlamışken yarın itibarıyla yüz yüze eğitim anaokulu ve birinci sınıflar için başlıyor. Ancak velileri kaygılandıran bir başka mesele daha var ki o da öğretmenlerin pandemi filyasyon ekiplerinde yer alması.

RİSKİN BİRİNCİ MÜSEBBİBİ MEB YETKİLİLERİ OLUR

Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’a konuşan Eğitim İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım, en ufak hatada çığ gibi büyüyebilecek vaka dalgası oluşabileceğini, okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerine test yapılması ve testin sonucu gelene kadar yüz yüze eğitimin ertelenmesi gerektiğini belirtti. “Böyle bulaştırma alanı yaratılırsa bunun önüne geçmek mümkün olmaz ve bunun birinci müsebbibi MEB yetkilileri olur” dedi.

ATANAMAYAN SAĞLIK GÖREVLİLERİ DAVET EDİLMELİ

Gönüllü olmadığında öğretmenlerin resen görevlendirildiğini söyleyen Yıldırım, bu kararın öğretmen, öğrenci ve velileri tehlikeye attığına dikkat çekti. Sendika üyesi öğretmenlerin filyasyon ekiplerinde görevlendirilmemeleri kararı aldıklarına işaretle atanmayan sağlık görevlilerinin filyasyon ekiplerine çağrılabileceğini kaydetti.

[Bold Medya] 20.9.2020

Kanser hastası 6 yaşındaki Selman da baba hasretiyle vefat etti

Tutuklu KHK’lı öğretmen Rasim Çalışkan’ın 6 yaşındaki oğlu Selman, kansere yenik düştü.  
BOLD – Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde 4 yıldır tutuklu bulunan Rasim Çalışkan’ın 6 yaşındaki oğlu Selman’a bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konulmuştu. 5 cm büyüklüğünde tümör tespit edilen Selman, babasını son kez göremeden vefat etti. 

15 Temmuz sonrası cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Edebiyat Öğretmeni Rasim Çalışkan, beyin kanseri teşhisi konulan oğlu Selman’ın tedavi sürecinde yanında olmadı.  

Bold Medya’dan konuşan annesi Emine Çalışkan “Oğlum belki babam gelir diye 40 gün dayandı. Gitti şimdi oğlum. Cenazesine gelecek babası.” dedi.

Selman’ın baba hasretiyle vefat etmesine tepki gösteren HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Maalesef az evvel kaybettik! KHK’lı Rasim Çalışkan’ın beyin kanseri olan oğlu 6 yaş Selman Çalışkan ruhunu teslim etti. Rasim bey onlarca defa tahliye talep eden dilekçeler vermişti, kabul edilmedi!!! Annesi bu süreçte eşi olmadan çocuğunu hastanelerde takip etti Büyük bir acı” paylaşımında bulundu.  

[Bold Medya] 20.9.2020

Anne ve baba tutuklandı 4 çocuk ortada kaldı

Yunanistan’a geçmek isterken gözaltına alınan KHK’lı Arif Gedik ve eşi Sibel Gedik, çıkarıldıkları Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı.  

BOLD – 15 Temmuz’dan sonra cemaat soruşturmaları kapsamında KHK ile ihraç edilen ve tutuklanan Acil Tıp Teknisyeni (ATT) Arif Gedik, 16 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye oldu. Kendisi gibi ATT olarak çalışan eşi Sibel Gedik’te KHK ile ihraç edildi. Sibel Gedik’te hakkında açılan dava 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkûm edildi.  

2’si ikiz 3 yaşında, biri 12 diğeri 13 yaşında 4 çocukları olan Gedik ailesi, haklarında açılan davalarda aldıkları mahkumiyetler ve Türkiye’de maruz kaldıkları insan hakları ihlalleri nedeniyle Yunanistan üzerinden Avrupa’ya geçmeyi planladı.  

İzmir’in Seferihisar ilçesinde sürat teknesiyle Yunanistan’ın Sisam adasına geçmeye çalışırken Jandarma ekipleri tarafından yakalanan 5’i çocuk 18 kişilik grubun arasında Gedik ailesinin de olduğu öğrenildi.   

İzmir İl Jandarma Komutanlığı tarafından gözaltına alınan Arif Gedik ve eşi Sibel Gedik, çıkarıldıkları nöbetçi sulh ceza hakimliğince tutuklandı. Gedik ailesinin bakıma muhtaç 2’si 3 yaşında 12 ve 13 yaşlarındaki 4 çocuk, anne ve babası tutuklanınca ortada kaldı. Çocukların şu an için akrabalarının gözetiminde olduğu ifade edildi.  

DOWN SENDROMLU ELİF’İN ANNE BABASI DA TUTUKLANMIŞTI!  

 37 aydır Eskişehir Cezaevi’nde tutuklu bulunana baba Zekeriya Çelik’in ardından 2 Eylül’de anne Özlem Çelik Gebze’de tutuklanınca ailenin çocukları ortada kalmıştı. Aynı zamanda down sendromlu da olan 8 yaşındaki Elif Sinem ve 5 yaşındaki kardeşi Yahya Süleyman’a kendisi de ciddi sağlık sorunları yaşayan yaşlı babaanneleri bakıyor. 

[Bold Medya] 20.9.2020

İFLC gönüllüsü gençlerden farklı performans

Shawn Mendes ‘in gençlerin sahip olduğu güç hakkında ki meşhur parçasını, IFLC gönüllüsü onlarca genç seslendirdi.

Kanadalı şarkıcı Shawn Mendes'in Khalid ile iş birliği yaptığı “Youth” isimli şarkının hikayesi oldukça farklı . Mendes şarkıyı Ariana Grande’nin 2017 yılında Manchester konseri sırasında gerçekleşen ve 22 kişinin canına mal olan olaydan etkilenerek yazıldığını söylemişti. Şarkı tema olarak gençlerin içindeki gücü ortaya çıkarılması gerektiğini vurguluyor 

 IFLC gönüllüsü onlarca genç İngilizce olan bu şarkıyı birlikte seslendirdi.  


[Samanyolu Haber] 19.9.2020

Maskelerde yeni tehlike ortaya çıktı

Pandeminin başından beri kullanılan ve hiçbir filtreleme özelliği olmayan maske oranın yüzde 75 olduğu, bugün ise bu oranın yüzde 95’e çıktığı açıklandı.

 Haber 3’te yer alan habere göre, Türkiye’de resmi kayıtlara göre neredeyse 300 bin insana bulaşan ve 7 bin 315 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan korona virüs salgınıyla ilgili olarak gündemden düşmeyen konulardan biri maskeler.Konuyla ilgi açıklama yapan Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erkan İşgören, "Pandeminin başında, hiçbir filtreleme özelliği olmayan maske oranın yüzde 75 olduğunu, bugün ise bu oranın yüzde 95’e çıktığını" açıkladı.Maskelerin yeteri kadar hijyenik olup olmadığı ilk olarak 14 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı’na sunulan raporla gündeme geldi. Söz konusu raporda günlük üretilen 35 milyon maskenin yüzde 90’ının hijyen koşullarına uymadığı, yüzde 75’inin ise hiçbir filtreleme özelliği olmayan kumaşla üretildiği ifade ediliyordu.

Konuyu önce Twitter hesabında paylaşan daha sonra canlı yayına taşıyan Ekotürk TV Haber Koordinatörü Ali Çağatay, raporda imzası bulunan Marmara Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erkan İşgören’e son durumu sordu.Nisandaki raporda yüzde 75 olarak belirtilen “filtrasyon özelliği olmayan maske” oranın bugün itibariyle yüzde 95’e çıktığını söyleyen İşgören, maske üretiminde kullanılan iki önemli hammaddeyi ve maliyetlerini açıkladı: 

Pandemi sürecinden önce maskede kullandığımız iki hammadde vardı. Bunlardan ilki, “birinci ve üçüncü kat” diye kullandığımız filtrasyon özelliği olmayan, üç katlı maskenin ilk ve son katını oluşturan spunbond. Halk arasında tela diye de biliniyor. Diğer ise yüzde 95 ila 99 filtrasyon özelliğine sahip, maskenin orta katmanında kullanılması gereken “meltblown”Spunbond’un kilogram fiyatı pandemi öncesi yaklaşık 1,25 ila 1,50 dolardı. Bu, pandemiyle birlikte 8 dolarlara kadar çıktı. “Meltblown” ise yaklaşık 3 dolardan satılıyordu ve 38 dolara kadar yükseldi. Bu fiyatlar ithal fiyatları değil. Yerli üretimden, Türkiye’deki satış fiyatından bahsediyoruz. Meltblown kullanılmasının maskeye kattığı maliyet ise yalnızca 6 kuruş.Independent Türkçe'nin aktardığı habere göre, hâlihazırda maske üretiminin, Türkiye’nin ihtiyacının 10-12 katı kapasiteye ulaştığını, ihracat yapılabilecek seviyede olunduğunu söyleyen Erkan İşgören, üç tip maskeden bahsetti: FFP1, FFP2, FFP3.Bunlardan ilki FFP1, yüzde 80 geçirgenlik özelliğine sahip ve Türkiye’de piyasanın yüzde 95’i bu ürünü kullanıyor. FFP2 10 kata kadar korurken, yüzde 99 korumalı FFP3 20 kata kadar koruma sağlıyor.“Bu maskeleri en fazla iki saat kullandıktan sonra yerine yenisini kullanmamız lazım” diyen İşgören, “5 bin kişinin çalıştığı bir işletmede bu, yaklaşık 20-25 bin maske anlamına geliyor. Normal şartlarda devlet desteği olmadan sanayici bunu karşılayamaz” ifadesini kullandı.

"VENTİLLİ MASKELER HASTALIĞI YAYIYOR"

Ucunda filtreye benzer bir malzemenin olduğu ventilli maskelerle ilgili yanlış bir inanışın da olduğunu vurgulayan İşgören, “Bu maskelerin çok daha iyi koruduğunu düşünüyoruz. Ancak hasta bir insan bunu kullandığı takdirde o kişinin öksürüğüyle gelen partiküller, ventilden dışarıya veriliyor. Ancak dışarıdan bir şey almıyor. Hastalığı yaymak için daha ideal bir maske olarak düşünebiliriz” dedi.

"MODA MASKELER KANSEROJEN MADDE İÇERİYOR"

Herhangi bir butikten çok lüks markaların mağazalarına kadar birçok yerde görülen “moda maskeler” ile ilgili ise Erkan İşgören “Bunların üzerinde kullanılan boyalar azo boyar grubu boyalardan yapılmış ise bu sefer direkt kanserojen maddelerle temasa geçiyoruz” dedi.

FİLTRE ÖZELLİKLİ KUMAŞI OLMAYAN TEK MASKEYİ TÜRKİYE ÜRETİYOR

İstanbul’da yaklaşık 350-400 tane maske üretim yeri olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, standartlara bağlı olarak üretim yapan, hepa filtre kullanan firma sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini ifade etti. İşgören ayrıca "Ankara’da, Adana’da, İstanbul’da birkaç tane var. Toplasanız 15-20 işletmeyi geçmiyor. Bu firmalar çoğunlukla ihracata çalışıyor" diye ekledi.

"MASKELER ANTİ-HİJYENİK"

Diğer firmaların tamamının vasıfsız işçilerle antihijyenik koşullarda merdiven altı üretim yaptığını söyleyen İşgören, "Eminönü’ne gittiğinizde 50’lik paketlerin 12,5-15 liraya satıldığı bir ortamdan bahsediyoruz. Kaç tane ele değdiğini burada tasavvur bile edemiyoruz. Gidip gördüğümüz işletmeleri biz bile girmek istemiyoruz." dedi.

"MASKELER TESTTEN GEÇMEDİ"

Eray İşgören Avrupa’ya ihraç ettiğimiz maskeler hakkında, "“Tip 2A” dediğimiz maskeler. Bunun dışındaki maskeleri Almanya da diğer Avrupa ülkeleri de kabul etmiyor. Maskeler testte geçmediği için TIRlarımız gümrükte bekliyor.Ucuz olsun diye Çin’e sipariş veren bir işletmemiz oldu. Çinliler “Böyle bir maske yok ki dünyada, nasıl yapalım?” cevabını verdi. Ortada filtre olmayan maskeyi üreten tek ülke maalesef biziz" ifadelerini kullandı. Standartlara bağlı olarak üretim yapan firmaların ürünlerini zaten özellikle Almanya ve Hollanda, gelip kapatıyor ve alıyor. Tek şart olarak spunbond ve meltblown malzemenin makineye girdikten sonra el değmeden paketlenmesini istiyorlar. İç piyasada 25-28 kuruş bandında olan bu maskeler, ihracatta 50 kuruşa kadar çıkıyor.

"TEDARİKTE BÜYÜK ÜRETİCİ ÇİN"

En büyük üretici Çin. Maskenin dünyadaki tedariğinin yüzde 80’ini Çin yapıyor. Çin’den de çok fazla Avrupa’ya gitmiyor. Vietnam’a ürünleri getiriyorlar. Vietnam’da ürün “millileşiyor”. Ondan sonra Avrupa’ya gönderiliyor.İngiltere, Almanya ve Hollanda’da da üretimler başladı. Üretim yerleri tamamen kameralarla izleniyor. Girenler tamamen beyaz tulumlar içerisinde. Maskeli, eldivenli… Ürüne hiç dokunmadan paketleniyor. Kullanıcıya tekli ya da 10’lu paketlerle sunuluyor. Bizde 50’li paketlere herkes elini daldırıp, istediği gibi alıyor.Sağlık Bakanlığı’nın durumun farkında olduğunu söyleyen Dr. Erkan İşgören, “Pandeminin ateşli döneminde her şeye müsaade edildi. Zannediyorum iki haftaya, önümüzdeki hafta da olabilir artık bu spunbond/tela ‘dan yapılmış üç katlı maskenin satışı tamamen yasaklanacak gibi görünüyor” dedi.

"BAKANLIK DURUMA EL ATACAK"

Mevcut durumda filtrasyon özelliği olmayan, yani ortasında meltblown madde olmayan maskelerin piyasadan toplatılmasının sıkıntılı bir süreç olduğunu aktaran İşgören, “Sanıyoruz, Bakanlık bu konuda bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile adım atacak” dedi. 

[Samanyolu Haber] 19.9.2020

Onlara kriz hiç dokunmuyor: Müteahhitlere 10 milyar lira!

2020 yılbaşı ödeneği 7.6 milyar TL olan Karayolları Genel Müdürlüğü, peş peşe aktarılan eklemelerle ödenek rekoruna koşuyor. Yılın başından bugüne değin üç parçada yaklaşık 10 milyar TL ek ödenek aktarılan Karayolları, 2 milyar TL’lik daha ek ödenek talebinde bulundu. Bu paralar da müteahhitlere aktarılıyor.

Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre, söz konusu ödeneğin bu ay sonunda ya da ekim ayının başında serbest bırakılması bekleniyor. Karayolları’nın yılbaşı ödeneği de dahil 2020 yılını 20-21 milyar TL ile kapatması hedefleniyor.

Son 18 yılda “duble yol” ağı yaklaşık 21 bin kilometreye ulaştı, toplam, “bölünmüş yol” uzunluğu da 28 bin kilometreyi buldu. Türkiye’nin, otoyol uzunluğu ise 3 bin kilometre düzeyinde bulunuyor.

2020 yılı başında 7 milyar 600 milyon TL ödenek ayrılan Karayolları’nın, yılı 20-21 milyar TL’lik ödenekle kapatması hedefleniyor.

Müteahhitlere 10 milyar TL’lik ödeme

Karayolları’nın, yaz mevsimine girerken, müteahhitlere 10 milyar TL dolayında borcu bulunuyordu. Bunun, yaklaşık 5 milyar TL’lik bölümü, 2019 yılından kalan borçtan oluşuyordu. Karayolları’na, önce 2 milyar TL, ardından da haziran ayının ilk yarısında 5 milyar TL’lik ödenek aktarıldı. Genel Müdürlük, müteahhitlere kısa sayılabilecek bir dönem içinde toplam 7 milyar TL ödeme yaptı. İzleyen günlerde 2.5 milyar TL’lik bir ödenek daha aktarıldı.

Sektör kaynakları, Karayolları’nın belli aralıklarla ödeme yaptığını belirterek, “Halen, 10 milyar TL’yi aşkın bir tutarda alacak söz konusu. Şantiyelerde çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

[Samanyolu Haber] 20.9.2020

'Yandaş Baro'yu kuramadılar, şimdi birbirlerini suçluyorlar

Ankara ve İstanbul başta olmak üzere kimi büyük kentlerde mevcut barolara alternatif yapılanma amacıyla kurulması planlanan 'yandaş barolar'da beklenen gerçekleşmedi ve inisiyatifi başlatanlar gerekli 2 bin imzanın toplanamaması ile ilgili birbirlerini suçladı.

Bir süre önce Meclis'ten geçerek yasalaşan alternatif baro düzenlemesi sonrası harekete geçen AKP yanlısı isimler, yeni baro için gerekli 2 bin imza sayısına ulaşamayınca başarısızlıktan birbirlerini sorumlu tuttu. 

Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre, İstanbul 2 No’lu Baro Kurucular Kurulu Üyesi Cavit Tatlı İstanbul’da bin 700 imza topladıklarını bu hafta ise 2 bin imzayı tamamlayarak Ekim ayında genel kurullarını yapacaklarını söyledi.

Ancak, yeni baronun TBB’de temsil edilmesi için ilk seçimli genel kurulunu yapması gerektiğini ve yasaya göre bunun için de en az 30 gün önceden genel kurul çağrısı yapılması zorunluluğunu 'ortaya atılan bir yalan' olarak nitelendiren Tatlı, süre problemleri olmadığını savundu.

Habere göre, dört avukat 2 bin imza toplanamamasına rağmen 'kurucular kurulu' sıfatıyla Türkiye Barolar Birliği'ne başvuruda bulundu.

Ardından da, TBB uhap.com.tr üzerinden elektroniik imza toplamaya başladı ancak bir süre sonra e-imza sistemi kapatıldı.

"ANLATAMADIK"

Ağustos ayından bu yana 2 bin imzaya ulaşılamamasını yorumlayan Tatlı, "Avukatlara ‘vekâletnameler değişecek, CMK’dan dosya alamayacaksınız, bu baroya kayıt olursanız fişlenecekseniz, AKP gidince sizleri avukatlıktan atacaklar’ şeklinde yeni baro kurulmasını istemeyenler tarafından fısıltılar dolaştı. Bizler yeni baroyu neden kuracağımızı pandemi nedeniyle anlatamadık. Çözüm önerilerimizi aktaramadık" iddiasını öne sürdü.

TBB'nin imza sistemini kapatmasını eleştiren Tatlı, TBB'yi yeni baro kurulmasını istememekle suçladı.

PELİKANCILAR İSYANDA

Habere göre, AKP’deki 'Pelikan' ekibinin önde gelen isimlerinden Selman Öğüt’ün, “Baro kuralım dedik, aylardır 2 bin imza toplanamadı. Bu ayıp bize yeter” sözlerine ilişkin ise yanıt vermek istemediğini belirten Tatlı, "Bizim çalışmalarımız ortada, Selman Öğüt bizim çalışmalarımızın içerisinde değil. Bazı insanlar eleştiriyi iyi niyetli yapar, bazıları ise kötü niyetle. Takdir kamuoyunundur" görüşünü savundu.

DÖRT SENE SONRAYA KALDI

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu ise yeni baroların kurulması halinde dahi aralık ayındaki TBB Genel Kurulu’na delege gönderemeyeceklerini belirterek, "Yeni baro için yeterli sayı bulamadılar. TBB’ye delege göndermeleri mümkün değil. Dört sene sonraya kaldı" yorumunu yaptı.

[Samanyolu Haber] 20.9.2020

Müteahhitler maliyeti 3 yılda çıkaracak: Kasalarına her yıl 2 milyar 173 milyon TL girecek!

CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, 18 Mart 2022 tarihinde açılması planlanan 1915 Çanakkale Köprüsü’nün maliyetine ve günlük araç geçiş garantisini Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na sordu.

Cevapları açıklayan Yavuzyılmaz, hazinenin günlük 45 bin araç geçişini garanti ettiğini, geçiş ücretinin ise KDV hariç 15 Euro (134 TL) olarak belirlendiğini belirterek, “Şirket köprünün maliyetini yaklaşık 3 yılda çıkarıyor. Sözleşmedeki birim fiyatlarla hesaplandığında her yıl şirketin kasasına 2 milyar 173 milyon TL girecek” dedi.

Yapımı süren 1915 Çanakkale Köprüsü’nün sözleşmedeki maliyet bedelini soran CHP’li Yavuzyılmaz, “Gelen yanıta göre bu maliyet 7 milyar 145 milyon TL. Sözleşme gereğince 1915 Çanakkale Köprüsü’nde otomobil araç geçiş ücreti 15 Euro + KDV” dedi.

“ŞİRKET KÖPRÜNÜN MALİYETİNİ 3 YILDA ÇIKARIYOR”

Köprünün işletmeye açılacağı tarihten işin devredileceği tarihe kadar geçecek sürede hazinenin her gün 45 bin araç için garantisi verdiğini belirten Yavuzyılmaz, şu bilgileri verdi: “Şirket köprünün maliyetini yaklaşık 3 yılda çıkarıyor.

Sözleşmedeki birim fiyatlarla hesaplandığında her yıl şirketin kasasına 2 milyar 173 milyon TL girecek. Sözleşmenin süresi ise 16 yıl 2 ay olarak belirlenmiş.

Köprü, Karayolları’na devredilene kadar geçecek olan sürede şirketin kasasına girecek olan parayla en az 3 tane 1915 Çanakkale Köprüsü yapmak mümkün”

Vatandaşların işsizlikle, yoksulluk ve ekonomik krizle yaşam mücadelesi verdiğini ifade eden Yavuzyılmaz, “Bu köprü geçişleri hazine garantileriyle vatandaşımızın sırtına daha fazla yük yükleyip yandaşı zengin etmek yazıktır, günahtır” dedi.

2017 yılında yapılan ihaleyi Daelim (Kore) – Limak – SK (Kore) – Yapı Merkezi OGG kazanmıştı. Ortak girişim grubu köprü ve otoyol yapımı için 10 milyar 354 milyon 576 bin 202 lira proje bedeli ve 5,5 yıllık yapım süresi dahil toplam 16 yıl 2 ay 12 gün işletme süresi teklif etti. En kısa sözleşme süresini teklif eden grup ihaleyi kazanmış oldu.

[TR724] 20.9.2020

Taha Akyol ve oğlu telefon dolandırıcılarına 43 bin dolar kaptırdı; Emniyet’e teşekkür etti

Karar Gazetesi yazarı Taha Akyol, telefon dolandırıcılarına 43 bin dolar kaptırdı. Kendi ve oğluna yönelik dolandırıcılık girişiminde, oğlu Ertuğrul’un panik yaparak telefondakilere 43 bin doları teslim ettiğini söyleyen Akyol, Emniyet’in daha sonra bu kişileri yakaladığını söyledi.

Akyol şu uyarıyı da bulundu: “En önemli ders veya uyarı şu: Böyle bir telefon geldiğinde, ciddi ve gerçek olduğuna inansanız da reddedin. Etkilenip de reddedemezseniz, o zaman “madem polissiniz, ben Emniyet’e geleyim, orada konuşalım” deyin. Veya bizzat savcıya gideceğinizi söyleyin… Maskeleri düşecektir.”

Taha Akyol başında geçenleri köşesinde şöyle anlattı:

“Çarşamba sabahıydı. Kablolu telefon çaldı, eşim baktı. Karşıdaki ses, emniyet görevlisi olduklarını, F…’nün sahte telefon numaralarıyla internet bankacılığından hesaplara girerek boşalttıklarını, bizim adımıza da sahte telefon numaraları tespit ettikleri söyledi.

Verdikleri üç numarayı kontrol ettik, evet adlarımıza sahte numaralardı. Demek ki bu ‘kontrol’ mekanizmasını da ayarlamışlardı.

Banka şubesine gidip hesap özetlerini kontrol etmemi istediler. Sorun yoksa dosya kapanacakmış. Hesabımdan para çekilmişse ellerindeki F…’cüler bunun için de sorgulanacakmış.

Reddettim, bana özel kimlik bilgilerimi saydılar. Bu bilgiler ancak devlette bulunabilir öyleyse bu devletin bir operasyonu kanaati uyanıyor. Para da istemiyorlardı. Nihayet yapacağım şey, hesaplarımı kontrol etmekti

Telefonumun F… tarafından dinlenildiğini, bu operasyon bitene kadar kimseyle görüşmememi, görüşürsem F…’ye yapılan operasyonu bozmuş, onlara yardım etmiş olacağımı söylediler.

Çağlayan Adliyesine yakın bir banka şubesine gitmemi istiyorlardı çünkü banka işlemi bitince Adliye’de Savcı falanca bey beni bekliyordu, şikayetimi zapta geçirecekti!

* * *

Hesabıma bakmak için yakın bir bankaya gittiğimde ağızlarının değiştiği fark ettim. Hesabımdaki tasarruflarımı oğlum Ertuğrul’un hesabına aktarmamı istiyorlardı. Öyle yaparsam para “Merkez Bankası’nın güvencesi altında olacak”mış.

Şüphelendim, reddettim. Eşime, yakın dostlara haber vermesini söylemiştim. Bu yoldan olay Emniyet’e intikal etmiş.

Emniyet Bankaları uyarıp hesapları bloke ettirmiş.

Banka görevlileri de “sakın para transferi yapmayın” diye ısrarla uyardılar.

Telefondaki kişiye “para aktarmıyorum, ben savcıya gidiyorum” dedim, tereddüt geçirdiklerini hissettim…

Tam o sırada Gayrettepe Emniyet’ten sivil polisler geldi. Benim bulunduğum yeri tespit etmişlerdi. Kimliklerini gösterdiler. Bunun bir dolandırıcılık olduğunu söylediler.

Birlikte Gayrettepe Emniyet’e gittik, ifade verdim, olayı anlattım.

* * *

Benden habersiz olarak oğlum Ertuğrul’a “F… babana tuzak kurdu” demişler. Dediklerini yapmazsa ve birileriyle telefon görüşmesi yaparsa F…’ye karşı polisin operasyonunu engelleyen bir suçlu durumuna düşeceğini söylemişler. “Şu anda F…’yle silahlı çatışmaya girmek üzeriyiz, acele et” demişler.

Korku ve paniğe kapılmış, bulunduğu banka şubesinden, hesabındaki 43 bin doları TL olarak çektirip almışlar.

Polis hesapları bloke ettirdiğinde o parayı çekip şebekeye teslim etmişti maalesef.

O sırada ben telefondaki dolandırıcılara oğlumla görüşmek istediğimi söylediğimde “Savcıya soralım, izin verirse olur” dediler, on dakika sonra telefonla görüştüğümde oğlum “ben iyiyim” dedi beni sordu, moralini bozacak bir şey demedim.

Ve Emniyet’e yine binlerce teşekkür ederim ki aynı günün akşamına yakaladılar.

Şu bakımından da çok önemli, suça karşı en büyük caydırıcılık, mutlaka yakalanacakları konusunda kanaat yaratmaktır.

* * *

İnce ve ayrıntılı bir senaryo yazıyorlar, aşama aşama ilerliyorlar.

Sizi inandıracak bilgiler veriyorlar, nerelerden buluyorlarsa…

Gerçek bir soruşturmada neler söylenir, hangi kavramlarla neler sorulursa onları söyleyip onları sorarak sahici olduklarına inandırıyorlar.

Dediklerini yapmazsanız teröre yardım etmiş olacağınızı söylüyorlar…

En önemli ders veya uyarı şu: Böyle bir telefon geldiğinde, ciddi ve gerçek olduğuna inansanız da reddedin.

Etkilenip de reddedemezseniz, o zaman “madem polissiniz, ben Emniyet’e geleyim, orada konuşalım” deyin. Veya bizzat savcıya gideceğinizi söyleyin… Maskeleri düşecektir.”

[TR724] 20.9.2020

Yılmaz Odabaşı: Gerzek solcular ‘Fetöcü’ nitelendirmesini meşrulaştırıyor!

Türkiye’de solcu yazarların AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ortaya atılan ‘Fetöcü’ nitelendirmesini meşrulaştırdığını belirten şair-yazar ve gazeteci Yılmaz Odabaşı, ‘‘Solun kendi argümanlarına ne oldu? ‘’ diye sordu.

Erdoğan’ın ‘Fetocü’ nitelemesinin isim babası olduğunu ve 80 milyonun algısına nakşettiğine dikkat çeken Yılmaz Odabaşı, algı operasyonuna kapılan solcu yazarların Erdoğan’ın diliyle konuşup kitaplar yazdığını söyledi.

Twitter hesabından paylaşımda bulunan Yılmaz Odabaşı şu ifadeleri kullandı:

‘‘Fetocü nitelemesini bu ülkede 80 milyonun algısına Recep Tayyip Erdoğan nakşetti. Bu kavramın isim babası o. “Fetöcüler” filan diye kitaplar yazan bazı gerzek solcuların yaptığı da sadece bu nitelemeyi meşrulaştırıp onun diliyle konuşmak. Solun kendi argümanlarına ne oldu?

Yıllar yılı cemaat ve tarikatlara ve din bezirganı her çevreye eşit mesafeden eleştirel bakan sol gelenekten biri çıkıp da örn. neden “Ahmöcüler” (Cübbeli Ahmet Hocacılar) diye bir kitap yazmıyor mesela? Tayyip Erdoğan ona henüz kızmadığı ya da “vurun abalıya” demediği için mi?”

[TR724] 20.9.2020

Cübbeli: Savcılar çağırsın, silahlanan 150 selefi derneğin ismini vereyim

Sözcü yazarı Saygı Öztürk, kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü ile yaptığı görüşmeyi anlattı.

Cübbeli Ahmet'in, "2 bin selefi dernek silahlanıyor" ifadesini arkasında durduğunu ve savcıların kendisini çağırması halinde il il belirterek 150 isim vermeye hazır olduğunu söylediğini aktardı.

Gazeteci Saygı Öztürk katıldığı TV programındaki konuşmasında Cübbeli Ahmet’in, "2 bin selefi dernek silahlanıyor" açıklamasını anlattı.

Öztürk, “Bugün konuyu tekrar sorduğumuzda (Cübbeli) bana şunu söyledi; ‘Evet, ben 2 bin civarında dedim ama aslında ben isim isim çıkarttım, şu şu illerimizde başta olmak üzere. Savcılar beni çağırsalar ne biliyorsunuz, hangi silahlanma konusunda sen böyle şeyler söylüyorsun, hangi dernekler, hangi yapılar dese ben en azından 150’sinin ismini vermeye hazırım’ dedi. Yani savcıların kendisini çağırmasını beklediğini ifade etti. Bana göre bilgisine mutlaka başvurulmalıdır” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 20.9.2020

'Emekli maaşım var' diyordu, emlak zengini çıktı

Türkiye gündemine düşen sahte şeyh Eyyüp Fatih Şağban'ın emlak zengini olduğu ortaya çıktı.

Sözcü yazarı gazeteci İsmail Saymaz, bugünkü köşesinde 12 yaşındaki çocuğa cinsel istismardan tutuklanan “Fatih Nurullah” ismini kullanan sahte şeyh Eyyüp Fatih Şağban'ın emlak zengini olduğunu yazdı.

Sapık Şağban'ın mülkü olmadığı yalnızca emekli maaşı olduğu iddiasını tapu kayıtlarına işaret ederek yalanlayan Saymaz, şunları kaydetti:

Şağban adına İstanbul Şişli'de altı bina/arsa, Avcılar'da dört bina/ arsa, Kadıköy'de iki bina/arsa ve iki daire, Sakarya Akyazı'da üç bina/arsa ve beş daire, Yalova'da bir bina/arsa kayıtlı görünüyor.

Şağban, ailesine “düşkün” bir baba olarak çocuklarını mülksüz bırakmamış. Üst düzey görevler verdiği oğlu Hasan Hüsamettin adına Çankırı'da bir bina/arsa ve Çanakkale'de iki daire, diğer oğlu Hüsrev adına İstanbul Avcılar'da daire bulunuyor.

Kendi beyanına göre, emekli aylığından başka bir geliri bulunmayan Şağban, holding sayesinde 16 bina ve yedi dairenin sahibi oldu.

[Samanyolu Haber] 20.9.2020

Arı Vızıltısı! [Kadir Gürcan]

Hayalperest olmayalım. Tenkid edilmekten, eleştirilmekten ve yanlışların önüne dökülmesinden kimse memnun olmaz. Hele iktidarlar hiç. 'Hata'yı bedava gelin verseniz, damat bulamazsınız. O yüzden, en masum hatalar bile kız kurusu ve müzmin bekar olarak sahipsiz kalmaya mahkumdur. “Hatalarımızın söylenmesinden, yapıcı tenkidden şikayetçi olmayız!” diyen siyasi lider ve despot iktidarlara sakın inanmayın. Hep yalan söylerler. 

Yazar, düşünür, gazeteci ve yorumcu olmanın kaderi hep bıçak sırtında yaşamaktır. Kulakları çekmeye hazır kahir el eksik olmaz. Bazen Saray, bazen iş adamları, bazen de kirli işlere karışmış, organize suç örgütleri ile iş gören karanlık tipler. Bu gözler neler gördü! Okuma özürlü magandalar, ailesinin yanında gazeteci vurmadılar mı? Kimlerin kulaç çekmeye iştahlı olduğunu siz de görün! Önemli olan, kimin çektiği değil, bu tür başıbozuklara karşı geliştirilmesi gereken hukuki savunma mekanizmalarıdır. İşe, despot idarelerle arasını iyi tutan medya soytarılarından, Saray müdahinlerinden uzak durarak başlamak gerekiyor. 

ABD'de de medya patronları var ve bunlardan bazıları Beyaz Saray ile iyi geçiniyor. Türkiye'de Fox olarak bilinen ve aslının sulandırılmışı olan medya oluşumu, ABD'de Başkan Trump'ın propaganda kanalı olarak iş yapıyor. Bizdeki Havuz Medyası'nın Amerikan versiyonu. Başkan Trump orada çalışanları, kapıcısı gibi azarlıyor, kulaklarını çekiyor ve Başkanlık Prestij ve imkanlarını bu medya kuruluşuna cömertçe boca ediyor. ABD seyircileri, Başkan Trump'ı görmek için bu kanalın müdavimi olmak durumundalar. Haliyle, ABD'nin en güçlü Cumhuriyetçi Medya oluşumu Fox çatısı altında birleşiyor. 

2016 seçim kampanyası esnasından, Trump'ın kadınlar konusundaki hoyratlığını sorgulayan Fox'ın ekran yüzü Megyn Kelly, bütün şöhretine rağmen işini bırakmak zorunda kaldı. Geçtiğimiz yıl, Kelly'nin gazetecilik kariyerini öne çıkaran “Bombshell” filmi büyük ilgi uyarmıştı. Başkan Trump kendisine prim vermeyen medya mensuplarından nefret ediyor. Elinden gelse, hepsini bir kaşık suda boğacak, hatta mevkidaşı Putin gibi, muhaliflerini zehirleyecek ama kanunlar müsaade etmiyor. Rus Devlet Başkanı'nın muhaliflerini uluorta zehirlemesi, yıllık alışkanlıklarından biri haline geldi. Bizim duyduklarımız 5-6 civarında. En son kurbanı, halen Almanya'da tedavi görüyor.

Kısa ya da uzun vadeli popülist kazanımlara herkes teşne ve her zaman alıcı buluyor. Trump'ın beklenen Messiah olduğunu düşünen dindar Amerikalılar için, mukaddes metinlerden hikaye devşiren kıt akıllılar ABD'de var. Bütün zorba liderler, medyanın sadece kendilerini destekleyen kısmını seviyorlar. Bu yüzden arka bahçelerinde, geniş bir medya ordusu beslemek ciddi bir gider kalemi.

Demokrasi mücadelesinde yol almış ülkelerde, yazar, çizer, düşünür ve gazeteci esnafının karşılaştığı riskler biraz farklı. Pahalıya mal olan demokrasi mücadelesi, fikir hürriyetini belirli ölçülerde koruma altına almış. En temel insani haklardan sayılan haber alma hürriyeti, anayasa maddesi olarak belirlenmiş. Başkan Trump'ı parmak uçlarına kadar titreten yazarlar ABD anayasasının kendilerine tanıdığı hakkı sonuna kadar kullanmakta tereddüt etmiyorlar. Trump ile girdiği ağız dalaşından sonra Beyaz Saray'ın günlük basın toplantılarına akreditasyonu iptal edilen, CNN muhabiri Jim Acosta bir sonraki basın toplantısına alınmadı. Bir ay içerisinde, Yüksek Mahkeme, Başkan Trump'ın ABD Anayasasına aykırı hareket ettiği ve bir gazeteciyi men etme  hakkının olmadığı gerekçesiyle, Jim Acosta'nın, Beyaz Saray basın toplantılarına giriş kartını iade etti. Acosta, katıldığı toplantılarda, Başkan Trump'ı fitil etmeye devam ediyor. Başkan Trump, Putin ile bir sonraki görüşmesinde, sizce neyi sorar? “Yoldaş Putin, şu en son kullandığın zehirden yanında fazla var mı?” CNN, kendi yazarına sahip çıkmakta şimdiye kadar taviz vermedi. 

Türkiye'de bir önceki siyaset kuşağının perde arkası figürlerinden olan medya patronu yeniden iş başı yapmaya karar verdi. Türk Siyasi Tarihi'nin kötü bir örneği olan Demirel'e yakınlığı ile bilinen Bursalı iş adamı, bir yerlerden işaret almış olmalı ki, medya işlerine tekrar döndüğünü duyurdu. Belki büyütülecek bir hadise değil ama, Bursalı İş Adamı'nın “Gazetecilerin kulağını çekerim...” şeklindeki ifadeleri, Türkiye'deki medya esnafının düştüğü kötü durum için ilginç bir deşifre oldu. Kulakları çekilmeye alışkın havuz medyasından ikna edici bir tepki de gelmedi. Yeni medya oluşumunda isimleri geçen sözüm ona yazar-çizer takımından da bir ses yok. Daha işe başlamadan omurgalarını iyice esnetmiş olmalılar. 

Geçtiğimiz on yıllarda, istihbarat birimlerinin sözcülüğünü yapan, “Rahatsız komutanlar!” a yakın duran ve iktidarın tetikçiliğini yapan medya yüzleri hiç eksik olmadı. Şimdi de var. Birileri hep, bunların kulağına bir şey fısıldadı, ulaşılmaz bilgileri çalışma masalarına bıraktı ya da herkesin kaybettiği zamanlarda onlar yine kazanan tarafta olmayı başardılar. Düne kadar muhalif medya içinde, patronuna yatta mangal yapan gazeteci, şimdi Cumhurbaşkanlığı uçağında, yeni patronunun omzuna tünemiş, tebessüm etmekten utanmıyor. 

Yazar, gazeteci ve bilumum medya esnafının arı vızıltısı halinde, despot ve diktatorvari liderlerin kulağı dibinde rahatsızlık vermeye devam etmeleri şart. İktidarın nimetlerinden istifade etmek için modern zorbalara soytarılık yapmak, basın özgürlüğünün iş tanımı içine girmiyor. Arı vızıltısını küçümsemeyin. Başına konan arıdan kurtulmak için tepe üstü çakılan iktidarların sonunu seyretmek için biraz sabırlı olmak gerekiyor.

2016 ABD seçimlerinde, Başkan Trump'ın Rusya bağlantılarına odaklanan usta gazeteciler, istihbarat örgütlerinin gözünden kaçan bir çok ayrıntıyı bir araya getirmeyi başarmışlardı. Başkan Trump, dört yıl önce aldığı bu derin yaranın iç kanamasını hala durduramadı. Bu başarılı gazetecilerden hiçbiri şu an hapiste değil ve yıllar önce tespit ettikleri gerçeklerin bir bir ortaya çıkmasını zevkle seyrediyorlar.

Dünya ağır-siklet boks şampiyonu, rahmetli Muhammed Ali'nin, “Float like a butterfly and sting like a bee!” sözü dilime takılınca, nedense, yazar ve düşünürün nasıl hareket etmesi gerektiğine dair ipuçları zihnime hücum etti. “Tarihe not düşmek!” gibi saçmalıklarla kendine misyon biçmektense, sürekli vızıldayıp despot ve zorba idareleri rahatsız etmenin daha isabetli olabileceğine iyice ikna oldum. 

[Kadir Gürcan] 20.9.2020 [Samanyolu Haber]

Ashab-ı Uhdud'un Sonu ve Ashab-ı Meriç! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Önceki yazımızda, Burûc Sûresi’nde haber verilen Ashâb-ı Uhdûd’un zulmüyle, günümüzde yaşananlar arasında bir irtibat kurmuş, aralarındaki yakın benzerlikten dolayı da hali hazırdaki zâlimleri de “Ashâb-ı Meriç” olarak nitelemiştik. Bu yazıda ise, söz konusu iki grubu, sonları açısından kısa bir değerlendirmeye tabi tutacağız.

Şüphesiz ki Kur’ân, kıssalarla haber verdiği yaşanmış ve geçmiş olayları, sadece hikâye etmek ya da hatırlatmak için bize anlatmamaktadır. Kıssaların zikrinin perde arkasında özellikle, her toplum ve bireyin, yaşadığı dönemle ilgili dersler ve ibretler çıkarma hakikati yatmaktadır. Bu anlatımları bugüne nasıl getiririz, hayatımızda kendimize nasıl rehber kılarız ve en önemlisi de serdedilen kıssalarda mündemiç olan dini-ahlaki ilkeleri nasıl içselleştireceğimiz önemlidir. Aksi takdirde bu kıssalar, hikâyeden öteye bir anlam ifade etmezler. Kıssalar yakından incelendiğinde, geçmişle günümüz arasında birebir aynîlik olmamakla beraber, çoğu zaman da tamamen birbirine benzediği görülecektir. 

Ashâb-ı Uhdûd benzeri nice zâlim yönetimlerin sonu, değişmeyen sosyal bir kural olan “sünnetullah ve âdetullah” açısından hep olagelmiştir. Bunlardan kimi korkunç bir sesle, kimi yerin yarılıp dibine geçmesiyle, kimi şiddetli bir depremle, kimi gökyüzünün kapılarını açarak yerdekilerini sularda boğmasıyla, kimi denizin yarılıp yutulmasıyla, kimi de çeşitli hastalık ve felaketlerle yok olup gitmiş, tarihin çöplüğüne bir atık gibi ya da Cehennemin gayyasına yuvarlanmıştır.

Alev kuyularında masumları bebek, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek demeden zalimce yakan ve bu yetmiyormuş gibi bir de oturdukları yerlerden zevkle yananları seyreden Ashâb-ı Uhdûd’un sonu da çağdaş temsilcilerinden farklı değildir. Allah Teâla üzerlerine başka zâlimleri musallat etmiş, musallat edilen kimseler, bunların despotluğa dayalı iktidarlarını, mal ve mülklerini, hâsılı her şeylerini alt üst etmiş ve tarih sahnesinden de kazımış ve tamamen silmişlerdir. 

Burûc Sûresi’nde bu zâlim toplumun sonları tasvir edilirken, Arap alfabesinde vurgu ve akustik açıdan en sert ve şiddet sıfatları içeren harfler ve kelimeler seçildiğine şahit oluyoruz ki, dikkatli bir okuyucu ve dinleyici bu âyetlere içten kulak verdiğinde, âdeta helâk edilen bu diktatörlerin yıkılış gürültülerini duyar gibi olur.

Âyetlerde önce Ashâb-ı Uhdûd’un ölüm ötesi hayattaki azapları nazara verilir. “Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tövbe etmeyenler var ya, İşte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var.” (Burûc 85/10).

İnsanların Allah’a karşı işledikleri kusurlarda belki bağışlanma ihtimalleri olabilir ancak kullara karşı işlenen ve kamu hakkı denilen suçlarda, affedilme veya cezalandırma yetkisi tamamen hak sahiplerine ve kamu iradesine bırakılmıştır. Ashâb-ı Uhdûd’un işlemiş olduğu insanlık dışı cinayet ve işkencelerin içerisinde Allah hakkı olmakla beraber, aynı zamanda kul hakkına da girdiğinden, onlarla ilgili Cehennem azabı kesinleşmiştir. Zira işkencelerinden dolayı, bu azgın topluma ne hak sahipleriyle helalleşme ne de tevbe imkânı nasip olmuştur. Bu da onların azab-ı “harîk” (son derece yakıcı ve şiddetli alev) olan bir Cehennem ateşine girmeleri neticesini vermiştir. Onlar, sesi bile korkunç olan, oldukça gürültülü ve ürkütücü harîk azabıyla cezalandırılmışlardır. Başlarına gelecek olan bu ceza, tam da yaptıklarının cinsindendir. Zira onlar, mâsum mü’minleri içleri alev dolu kuyulara atarak yakmışlardı. Bunun için de yaptıklarının benzeri bir azabı, bu diktatörler ölüm ötesi hayatta daha şiddetli bir şekilde mutlaka çekeceklerdir.

Dünya ve dünyadaki helâk, azap, bela ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun, ölüm ötesi hayatla kıyaslandığında ne kadar küçük kalacağı izahtan varestedir. Ashâb-ı Uhdûd’a da öncelikle büyük Cehennem azabı hatırlatılmış, arkasından da dünyadaki cezaları hatırlatılmıştır. Dünyadaki cezaları da, aynı sertliği ifade eden harf ve kelimelerden seçilmiş, kelimelerin telaffuzunda bile anlamı, kelimelerden çıkan sesle neredeyse kendisini gösterecek tondadır.    

İşte dünyadaki azapları: “Senin Rabbinin yakalaması, azabı çok şiddetlidir.” (Burûc 85/12). Âyetteki “batş” kelimesi kulakları sarsacak sertlikte olup, kıskıvrak ve şiddetli bir şekilde yakalamak demektir. Hiçbir zâlimin, Allah’ın bu sert tokadına karşı koyacak ve bundan kaçıp kurtulacak güç ve iktidarı yoktur. Zira Yüce Allah, kâinatta yegâne güç ve kudret sahibidir. Ve dilediği her şeyi yapmaya da muktedirdir. Hiç kimsenin O’nun iradesi önüne geçme imkânı da bulunmamaktadır. Nitekim zâlim Ashâb-ı Uhdûd da yaptıklarıyla kalmamış, cezalarının bir kısmını, hem de oldukça şiddetli bir biçimde burada çekerek defolup gitmişlerdir. 

Yüce Kudret Sahibi, suçluları her zaman için başlangıçta cezalandırmaz. Zorba ve diktatörlere mühlet verir, cezalandırmayı belli bir vakte te’hir eder. Bazen de cezalandırmayı öne alır, dünyada verir. Her ikisinde de bizim her zaman tam anlamıyla anlayamayacağımız nice hikmetler vardır. 

Ashâb-ı Uhdûd’un da dünyadaki sonları açıkça beyan edilmemekle beraber, o gün için insanların yakından bildikleri helâk olmuş iki topluluk örnek gösterilerek belirtilmiştir. Bunlardan birisi, Mısır’da İsrailoğulları’na her türlü insanlık dışı muameleyi yapan Firavun ve ordusu, diğeri de Hz. Sâlih (a.s.)’a karşı her türlü küstahlık ve zulmü reva gören Semûd kavmidir. Bunlardan biri, şımarıklık, güç, iktidar, zulüm, Hz. Mûsa (a.s.) ve İsrailoğulları’nı tam da yakalama zevk ve neşesinin zirvesindeyken denizde boğulan Firavun, diğeri, Hz. Sâlih (a.s.)’a karşı, aralarında yemin ederek, geceleyin Hz. Sâlih (a.s.) ve yakınlarına baskın yapıp hepsini öldürme, sonra da sahip çıkan akrabalarına böyle bir şeyi görmedikleri yalanını söyleme konusunda anlaşan, ancak tuzakları bozularak kendi başlarına geçen, yaptıkları zulümlerden dolayı da ümranları ıssız çöllere dönüşen, yurt ve yuvaları alt üst olup çöken, ellerindeki imkân ve imtiyaza güvenen azgın azınlık (mele’) grubudur.

Günümüzdeki Ashâb-ı Meriç’e gelince, yaptıkları insanlık dışı işkence ve zulümlerden dolayı, sonları daha önceki benzerlerinden kesinlikle farklı olmayacaktır. Âhirete ait olmak üzere, attıkları iftira ve söyledikleri yalanların, gasp ettikleri malların, el koydukları fabrika, küçüklü büyüklü işyerleri, üniversite, okul, hastane ve binaların, mesleklerinden attıkları ve hapislerde işkence ve insanlık dışı muameleyle katlettikleri mâsumların, ırz ve nâmus düşmanlıklarının, yaşlı, çocuk, bebek demeden hürriyetlerini ellerinden aldıkları mazlumların ve ellerinden kurtulmak için kaçmaya çalışırken Meriç ve Ege’nin sularında boğulanların ağır bedellerini ödeyecekleri, ölüm ötesi hayattaki şiddetli ve çetin bir azap olacaktır.

Ashâb-ı Meriç’in dünyadaki cezalarına gelince Allah’u a’lem Ashab-ı Uhdûd ve benzerlerinden farkı olmayacaktır. Gücün, iktidarın, mal ve mülkün, lüks ve debdebenin, ihtişam ve israfın, saraylar ve oralardaki neşenin tam zirvesinde kendilerini hissettikleri bir esnada, İlâhi batş (yakalama), onları enselerinden yakalayacak, yere düşen bir yaprak gibi savurup atacak ve bu haksızlık, hukuksuzluk ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan azgın azınlığı ve bunların etrafında kenetlenen, sesli ve sessiz destekleriyle yapılanları onaylayan yığınları, tarihin çöplüğüne dökecektir.

Hikmet-i İlâhiyi tam olarak bilemediğimizden, kesin bir vakit vermek de elbette mümkün değildir. Ancak Kur’anî ve Nebevî beyanlar özelinde ve tarih gibi devasa bir hazinenin bize aktardıkları genelinde rahatlıkla ifade edebiliriz ki, hiç kimsenin, olacaklardan şüphesi olmamalıdır. Gecenin gündüzü nasıl kesinse, kışın baharı ne kadar mutlaksa, Ashâb-ı Meriç’in de hiç beklenmedik bir anda yok olmaları o kadar kesindir. 

Müjdeler olsun Ashâb-ı Meriç’in zulümlerine maddi, manevi göğüs geren, kadınıyla erkeğiyle sonuna kadar dayanan ve hak bildikleri yoldan bir milim bile geri adım atmayan, vazgeçmeyen babayiğitlere, anayiğitlere ve sayısız isimsiz kahramanlara!

Yazıklar olsun, hem dünyalarını, hem de ebedi hayatlarını üç günlük dünya için satan ve böylece kaybeden alçaklara, bedbahtlara ve onların uydusunda dönüp duran zavallı yığınlara!

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 19.9.2020 [Samanyolu Haber]