Hakim Ramazan Güzel (2) : OHAL ilanını gerektiren sebeplerin hepsi kurmacadır!

15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vehametini görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar  yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?

Bütün bu hukuksuzlar nasıl oluyor da yapılabiliyor.. nasıl oluyor da bütün bu tepkilere rağmen bu hukusuzluklar devam edebiliyor? Evet, bu durum herkesin hayretine mucip haller. Herkes aynı soruyu soruyor.

Kimsenin öngöremediği şeylerdi bu yaşananlar. Bu hükümetin, bu muktedirlerin bu kadar ileri gidebileceğini sanırım kimse öngörememişti. Bu zulmün sahipleri, devrin zalimleri bile bu kadar ileriye gidebileceklerini, bu noktaya varmak zorunda kalacaklarını öngörememişlerdi sanırım.
Ahmet Altan’ın müthiş bir tespiti var. Bu zulüm sahiplerini “Amok koşucularına” benzetmişti; bu çıldırmışlık haliyle öldürmeye, yıkmaya devam edeceklerini, en son kendilerini de yok ederek bu süreci ancak bitirebileceklerini ifade etmişti Altan, bir televizyon programında. Bu süreç ancak bu kadar net ortaya konulabilir!

Bir cürm-ü meşhud, suçüstü yakalanma psikolojisi hali.. Bir suçtan kaçarken yolda daha büyük suçlar işleme, daha fazla, daha fazla derken artık kaybedecek bir şeyi kalmayınca ölümüne bir bayıraşağı gidiş. Amerikan reality programlarında görülüyor ya hani, polis kamerası kayıtlarındaki gibi; basit bir ihlalden dolayı polisten kaçarken yolda çok daha büyük suçlar işleme ve sonrasında harakiri gibi atraksiyonlar… Bildiğiniz GTA oyunu içindeyiz.

Kurdukları farazi, idealize edilmiş bir illüzyon vardı; dürüst, dindar, haram yemez vs… bu imajla bütün müslümanların temsilcisi olma, İslam aleminin lideri, hatta halifesi olma vs.. Burada ezoterik bazı sanılar, yanılsamalar da vardı tabii ki, bu gidişatta. Bu imajla –adeta bir Osmanlı soyu gibi- nesiller boyu bir iktidar ve saltanat ummuşlardı. 28 Şubatçıların “Bin yıllık sürecek” dedikleri sulta hayalleri gibi…

Fakat 17/25 Yolsuzluk Operasyonu bu illüzyonu bozmuş ve bu hayal sahiplerini çok öfkendirmişti. Bu operasyonları yapanların Cemaat’e yakın bazı kimseler olduğu düşüncesi ve önkabulü ki, bu hayal sahiplerini Cemaat’e karşı ölümüne bir nefrete sürükledi, kanaatimce..

Bu operasyondan sonra, bunu kapatmak için çok daha büyük hukuksuzluklar yaptılar.. o da beraberinde bazı komplikasyonlar getirdi, onları bertaraf için de çok çok daha büyük suçlara bulaştılar.. Sonra bütün bunları bastırmak için kontollü bir “Allahın lütfu!” darbe yaptırdılar ve bütün sistemin şalterini indirdiler. Bu dönemde işledikleri suçlar ise, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca işlenmiş suçlardan ve günahlardan kat kat daha fazladır.

Peki, bu AB, BM vs. niye sadece rapor vermekle yetiniyor, daha ötesine gidip de yaşanan bu hukuksuzluklara dur diyemiyor derseniz:

Öncelikli sebep, ikiyüzlülük, vurdumduymazlık hali. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede müslüman bilinen bir iktidar, bir müslüman topluluğa karşı soykırıma varan şeyler yapıyormuş.. kimin umurunda, “yesinler birbirini” düşüncesi! Ne zaman ki işin ucu artık Avrupa’ya ve çevre ülkelere de değmeye başladı o zaman bir kıbırdanmalar başladı.

İşin diğer bir boyutu; menfaat çatışması ve korku.. İhracımdan hemen sonra Avrupa’ya geçtiğimde Avrupa Parlamentosu’na gidip soluğum yettiğince bağırmak, anlatmak istemiştim o dönem Türkiye’de yaşananları, oradaki Avrupalı gazetelere de konuşurum, diyordum. Avrupa’yı çok iyi bilen bir uzman şöyle demişti:

“Kendini bu ara yorma, derim. Bu aralar Erdoğan buraları ziyaret edecek ve göreceksin onu kırmızı halılarda karşılayacaklar, sırf onun şerrinden emin olmak için. Çünkü onun elinde 3 milyonluk Suriyeli sığınmacı kozu var ve bunu sonuna kadar pervasızca kullanacak. Senin bütün anlatacakların ise belki de sadece bir Türkiye raporunda bir madde olarak geçip gidecek.. En iyisi sen git bir dolaş, kendine gel.”

Orada fırsat bulsam benim gibi daha muhalif görülen 5 bin hâkim savcının atılacağını, Türkiye’deki yargının tamamen işlevsiz hale getirilip hukukun iptal olacağını, bunun da çok çeşitli komplikasyonları olacağını, belli verilerle ve yaşanmışlıklarla anlatacaktım. Olmadı.

Sonra, geniş bir zamanda oturdum ve Avrupalı, uluslararası hukuk kuruluşlarına çeşitli raporlar, mektuplar yazdım, kendi yaşadıklarımdan ve izlenimlerimden yola çıkarak… bana özetle şöyle cevaplar geldiydi, ezile büzüle:

“Evet, yaşadıklarını, dediklerini çok iyi anlıyoruz, hak veriyoruz.. ama elimizden ne gelir ki!”
Bazıları konuyla ilgileneceklerini söylemişlerdi. Sanırım bunu iktidara sordular. Onlar da anladığım kadarıyla bu parça parça işten atmaları, yargının içini boşaltmayı ertelemiş ve 15 Temmuz (çakma) Darbesiyle toptan işi halletmişlerdi.

Evet, bizim olduğu kadar Avrupa’nın da dünyanın da gördüğü bir şey var ki, o da:

Karşımızda hiçbir kırmızı çizgisi olmayan, kendi çıkarı için herşeyi yapabilecek olan, Makyavel’den daha Makyevelist bir insan ve adamları var. O yüzden de alabildiğine onunla karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Bir yakını BM’e sığınan ama BM’nin kormaktan aciz kaldığı birisi bana şunu anlatmıştı: Bu konu hakkında yardım istediği BM yetkilisi, şu an Türkiye ile bir ilişkileri olduğunu, orada birçok sığınmacılar olduğunu ve bu pozisyonlarının zora girmesinden çekindiklerini söylemiş. BM’nin bile içinde bulunduğu çıkmaz ve acziyet durumu özetliyor.

Evet, karşımızda Türkiye gibi büyük bir potansiyeli olan devletin bütün güçlerini ve imkânlarını ele geçirmiş birisi var ve bu şahıs bazen küçük bir şey için bile bütün imkânları ortaya dökebiliyor. Yeri geliyor ihale vb. teklif ediyor, yeri geliyor tehdit ediyor, şantaj yapıyor, yeri geliyor en basit bir mafya liderinin bile tevessül edemeyeceği rehin alma yollarına başvurabiliyor.

Dedim ya, neticede çok da hayrı istenmeyen bir devlet, kendi birikimlerini heba ediyor, yetişmiş bir halk kitlesini yok ediyor; kimin umurunda?! Bu süreçte evet, Türkiye büyük kan kaybetti. Ama Batı dünyası, Avrupa vb. de yıllardır biriktirdiği soft power’ını aşındırdı, inandırıcılığını büyük oranda kaybetti.

Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?

Hemen baştan diyeyim ki; ülkenin başında Cumhurbaşkanı seçilme vasıflarına haiz olmayan birisi var, diplomasız birisi. Dolayısıyla da yapmış olduğu ve yapacağı her icraat ve işlem yok hükmündedir. Hepsi geri alınmalıdır.

Diğer mesele; OHAL ilanını gerektiren sebeplerin hepsi kurmacadır, başta da “15 Temmuz” aldatmacası. Dayanağı olmadan yaptıkları bu işlemlerin de geçerliliği yoktur.

Hukukta kanunilik esastır, o dönem suç olmayan bir şey için sonradan insanlar suçlanamaz, geriye doğru uygulanamaz. Bir dönem kanunda yasaklayıcı bir hüküm olmadığı halde; bir insan bir bankaya üye oldu diye, telefonuna bir app yükledi diye, bir derneğe üye oldu diye vs. Sonradan suçlanamaz, bunlara dayanadırılarak insanlara suç isnat edilemez, bunlara dayandırılarak yapılan bütün işlemler de yersiz ve hükümsüzdür.

Bu çakma darbe bahane edilerek Anayasa’nın 121. Maddesi uyarınca bir dizi KHK’lar çıkarılıyor, yetki konusunda da 91. Maddeye atıf var. Tamam, eyvallah. Ama bir de Anayasa’nın 90. Maddesi var. Bu maddenin son fıkrası:

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” der. Ayrıca devamında:
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” denilmektedir. Ve şu ana kadar çıkarılan KHK’ların hepsi uluslararası andlaşmalarda geçen bütün temel hakları ihlal etmektedir ve geçersizdir.
Ayrıca çıkarılacak KHK’llarda Anayasa’nın m.15/2 ve AİHS m.15/2’ye göre de öngörülen temel hak ve özgürlüklere bağlı kalma ve “hukuk devleti” ilkesini ihlal etmeme şartı vardır. Bu kapsamı aşan düzenlemeler de hükümsüzdür. Hukuk geldiğinde hepsi geri dönecektir.

Ha derseniz, “Bu adamlar Anayasa’ya da saygı duymadıklarını, kabul etmediklerini deklera ettiler, ne uluslararası hukuk, anlaşma filan diyorsun?” Evet, şimdi öyle, şu an hiç bir kanun iradesini tanımıyorlar, ulusal yasaları da, uluslararası yasaları da. Hatta Yaratıcı’nın gönderdiği kuralları bile askıya aldılar, kiralık bir fetva eminleri var, her keyiflerine uygun fetva çıkarıyor: “Yolsuzluk, hırsızlık, gasp.. ne isterseniz yapabilirsiniz, cevaz veriyorum” diyor, onlar da gönül huzuruyla eşkiyalıklarına devam ediyorlar.

Hukuk, suyun med-cezir hareketleri gibidir ve kimin av olacağına da suyun seviyesi karar verir. Su çekilince balıklar böceklere yem olur, su tekrar geldiğinde ise böcekler balıklara yem olur. Tek mesele, ülkeye tekrar hukuk gelmesi.

Tek mesele bu diyoruz da, asıl mesele de şu:

Adamlar öyle büyük bir yıkım faaliyeti içerisinde ki, kısa zaman içerisinde ortada ülke diye bir şey bırakmayabilirler. O zaman, haklar nereden alınır? Osmanlı yıkıldığında da borçlar ve sorumluluklar yeni devlete intikal etmişti. Burada da öyle yaparlar sanırım.

Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar sözkonusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?

 Türkiye’de yargı, bağımsızlığını yitirip hükümetin en etkili silahı haline gelmiştir. Sözde bağımsız ve tarafsız hakim ve savcılar, ironik bir şekilde birbirinden habersiz, ülkenin farklı farklı noktasında aynı anda benzer hukuksuzlukları hep birlikte başlatıp yürütebilmektedirler..

Yargılama makamlarınca, savunma hakkının yoğun saldırıya maruz kaldığını gözlemlemekteyiz. Hakimlerin, savcılık makamını dahi işgal edip bizzat ithamda bulunmaktan çekinmedikleri görülmektedir.

İnsanlar avukatları ile görüştürülmemektedir. Zaten avukat ile görüşmelerde de kamera kaydı yapılmakta ve görüşme esnasında memur bulundurulmaktadır. Hatta avukat görüşünde belge –kağıt -kalem  bulundurulmamakta ve not alınmasına izin dahi verilmemektedir.

Burada en büyük sıkıntı, savunmaya yardım edecek gerçek avukatların piyasada olmamasıdır. (Çoğu ya hapiste, ya da kaçak hayatı yaşıyor şu an.) Savunmaya yardım edecek gerçek avukatlar bulunamayınca, hukuku bilmeyen şüpheli veya sanıklar rahatlıkla yanlış yönlendirilmekte, gayri hukuku vaatlerle aldatılmaktadır. Savunmaya yardım edecek gerçek avukatlar ise tutuklanma/soruşturma geçirme korkusuyla dosya alamamaktadır.

Gerçek  avukatlar yerine, akredite bazı avukatlar savcılık ve kollukla işbirliği içerisinde çalışarak, ileride savunmayı zor duruma sokacak sözde itiraflara/ iftiralara insanları zorlamaktadırlar. (Kolluğun, Savcılığın veya mahkemenin atadığı da dahil tüm avukatların yönlendirmesini bu bağlamda değerlendirmelidir.)

Bu noktada bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum:

Her soruya cevap verme ve açıklama yapma zorunluluğu olmadığı bilinmelidir. Lüzum hissedilirse, nasıl olsa eksik kalan hususta yeniden beyanda bulunulabileceği gibi, dilekçe ile dahi sonradan eksiklik giderilebilir. Ancak aceleye getirilmiş ve akıl süzgecinden geçmemiş bir ifadenin sonradan düzeltilmesi mümkün olamamaktadır.

Yanlış bir ifade yerine, “Bilmiyorum, hatırlamıyorum, susma hakkımı kullanıyorum….“ gibi ifade vermekten çekinmemelidir. Ya da “bilgi ve belgeyi incelemediği için savunmanın hazır olmadığını” söylenebilir. Aynı şekilde, “dosyasını incelemeden ifade vermeyeceğini” söylemek de  uygun olabilir.
Hatırlatıyorum; avukat, polis veya savcının vaatlerine, telkin ve tavsiyelerine kesinlikle itimat etmemeli, akıl süzgecinden geçirmeden acele ifade verip, ileride kendini bağlayacak ifadeye imza atmamalıdır. Dediğimiz gibi, eksik ifade tamamlanabilir ama lüzumsuz ifadeniz hep önünüze konacaktır.

Har arama mercilerine gelince:

Hak arama mercii elbette var, ama gelinen aşamada tamamen işlevsizdir. Arama, el koyma veya tutuklama kararlarına yönelik yapılan hiçbir itiraz kabul edilebilmiş değildir.
Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmadığı bir ülkeden söz ediyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ise önündeki tek bir dosyaya dahi karar vermediğini, topa girmek istemediğini görmekteyiz.

Bugün itibariyle Anayasa Mahkemesi dahil tüm mahkemelerin lehe hiçbir karar vermeyeceği bilinse bile, ileride bu kararların en son AHİM incelemesinden geçeceği ve AİHM’de lehe karar alınacağından emin olunmalıdır.  Her türlü karara yönelik itiraz hakkı sonuna kadar kullanmalıdır. Mesela tutukluluk kararına yönelik itirazın reddinde olduğu gibi tebliğden itibaren AYM’ye bireysel başvuruda bulunmalıdır.

 Yine cezaevi uygulamalarına yönelik her türlü itiraz infaz, hakimliklerine yapılmalı ve infaz hakimliği kararına yönelik ağır ceza mahkemesine itiraz edilmeli, itirazın reddinden sonra 30 gün içinde AYM ye gidilmelidir.

İtiraz etmekten çekinmemeli ve AYM’ye başvuru süresi kaçırılmamalıdır. AYM karar vermeyeceği için uygun bir zaman sonra AİHM’e başvurmalıdır. AYM kararından sonra 4 ay içerisinde AİHM’e başvuruda bulunmalıdır.

BM, Uluslararası Af Örgütü’ne de “haksız tutukluluk”, “işkence” gibi konularda gidilebilir.
AHİM; -işkence, eziyet hariç- tutukluluk ile ilgili tedbir taleplerini reddetmektedir.
..
‘The Arrested Lawyers Initiative’in raporlarına göre, 21 Temmuz’da OHAL’in ilan edildiği gün, avukatlara yönelik operasyonlar başladı. Önce Manisa ve Konya ve devam eden süreçte 81 ilin 78’inde avukatlara toplu gözaltılar yapıldı.

Şu ana dek, 141 avukat uzun süreli hapis cezaları aldı ve 540 avukat tutuklandı ve hakkında soruşturma olan 1500 avukat sırasını beklemekte. Bu gözaltı ve tutuklama kampanyası savunma hakkı üzerinde İngilizce tabirle ciddi bir “chilling effect” soldurucu etki oluşturdu. Kimse, diğer avukatlar, OHAL soruşturmaları mağdurlarının savunmasını üstlenmek istemiyor. Zaten işten atılan, malvarlıkları dondurulan bu kişilerin avukatlık ücreti ödeyebilecek varlıkları da yok. Savunma görevi barolar tarafından görevlendirilen ücretsiz avukatlara kalmış durumda, onların da ya yeterli tecrübesi ya da motivasyonu yok.

Mağdurlar buna rağmen pes etmemeli, Anayasal haklarını sonuna kadar zorlamalıdır, herkes kendi avukatı kendisi olmalıdır. TR’de halen cesaretle çalışan İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Af Örgütü, Türk Tabipler Birliği gibi kurumlara özellikle işkence mağdurları başvurmalı ve yardım istemeli. Ayrıca https://t.co/7MzGDfz3OZ, ‘savunma hakkı’, ‘the others’ gibi sivil inisiyatiflerin sosyal medya hesaplarından ve web sitelerinden hukuki yardıma ulaşabilirler.
Bu bahsi kapatmadan önce bütün hukukçulara bir çağrıda bulunmak istiyorum:

Avukatlar, hakimler, savcılar, hukuk mezunu herkesi adeta bir seferberliğe çağırıyorum. Hukuk ve adaletin ayaklar altına alındığı, bizzat hukuk adamlarınca hukuk katliamının yaşandığı Türkiye’de insanlar derdini anlatacak, yardım isteyecek bir hukukçu bulamamaktadır. Belki çoğunuz şu an işinizi yapamıyorsunuz, belki çoğunuz hapistesiniz, ya da saklanmak, çok uzaklara gitmek zorunda kaldınız. Ama herkes bulunduğu yerden muhtaç insanlara yardım edebilir. Bu; ya ihtiyaç sahibi insanların sorularına sosyal medya ortamında cevap verme şeklinde olabilir, ya da youtube videoları, blog sayfaları vb ile insanları genel konularda bilgilendirme şeklinde olabilir.  İlk aklıma gelebilenler bunlar; zira şahsen bu yollarla bir şeyler yapmaya başladım, kendi imkanlarım nispetince..
Ama daha fazla omza ihtiyaç var. Bu durumu adeta büyük bir doğal felaket sonrasına benzetiyorum. Büyük bir deprem, yangın olmuş; şimdi insanları göçük altından bulup çıkarma, onlara ilk yardımda bulunma gibi.. Bu noktada hukukçulara çok ihtiyaç duyuluyor. Umarım, çağrıma kulak veren meslektaşlar olur…

Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?

 Bir önceki sorunuz içinde kısmen cevap vermeye çalıştım sanırım ama şunu vurgulamak istiyorum ki:

Tüm dünya, yapılan hukuksuzlukların farkında ama sessiz. Uluslararası kuruluşlar; önlerine gelen raporlarla, AİHM’ee veya Uluslararası Af Örgütü’ne yapılan müracaatlarla, işkence görenlere ait fotoğraflarla hukukun rafa kaldırıldığının farkındalar.

İç siyasete malzeme yapılacağını bildikleri için belki de, uluslararası kurumlar -başta AHİM de dahil- bu dönem daha da bir sessiz.

Uluslararası kurumlara ve yetkililerine e-posta gibi yollarla müracaat elbette önemli.

Yurtdışına çıkabilen kişilerin Türkiye’de kalan mağdurlara bir vefa belki de namus borcu var, o da onların mağduriyetlerini her platformda anlatmak, onların sesi olabilmek. Ama bunu anlatmanın evrensel standartları var, hikaye, menkıbe anlatmak gibi olmamalı. Teyit edilmiş bilgiler, Avrupalı bir tarzda ifade edilmeli. Elde edilen veriler, atıf yapılabilir bilgiye dönüştürülüp raporlaştırılmalı.
Ayrıca bu konuda mesleki dayanışma çok önemli, mesela ihraç edilen 40 bin öğretmen var, Avrupa ve dünyadaki öğretmen sendikalarına gidilmeli mesleki dayanışma talep edilmeli, akademisyenler, doktorlar aynı şekilde çalışmalı.

Görebildiğim kadarıyla gazeteci, avukat ve hakim/savcılar bunu yapıyor. Türkiye’de KHKlar ile 19 sendika kapatıldı, insanların onlara üye olduğu için hapis cezası alıyor, bu sendika yöneticilerinin bu durumu yeterince anlatabildiklerini sanmıyorum, aynı şeklide Bankasya idarecileri de müşterilerine bunu borçlular.

Ama şunu da unutmayalım, Batı Türkiye’yi düzeltemez, TR kendi iç dinamikleri ile düzelmek zorunda, o nedenle Türkiye halkları ile dayanışma ve diyalogu kesmemek, demokratik dayanışmanın yollarını aramak zorundayız.

Evet, hukukun yeniden rayına oturtulması -AHİM gibi kurumların değil- Türk Halkının talebi ile olacak bir husus.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Bu dönemin mağdurları çok büyük bir kesim ve binlerce, yüzbinlerce işinden, aşından, yurdundan ve yuvasından edilmiş insanlarımız var. Onlardan en büyük ricam; sağlıklarına, akıllarına, ruhlarına, morallerine, maneviyatlarına mukayyet olsunlar. Giden paralar, makamlar, mallar ileride bir şekilde telafi edilir, tekrar hukuk geldiğinde…
Ama bu değerlerini kaybettiklerinde ileride kalıcı kayıplar yaşayabilirler. İleride kendilerini mahcup hale düşürmemeleri adına sakin ve serin kalma ricasında bulunuyorum.
Yavuz Sultan Selim’e ait olduğu söylenen çok sevdiğim bir beyit var ya:

“Gamına gamlanıp, olma mahzun…
Demine demlenip, olma mağrur…
Ne dem baki, ne gam baki! Ya Hû!..”

(Yani bütün dertler de geçici, mutluluklar da geçici.. Bir “O” baki/ kalıcı.)
Bunu da bir abstakt resim olarak çizdim ve her daim bakıp hatırlamak, için başucumda tutuyorum. Bunu size de göstereyim. (Fotoğrafını çektim.) herkesin bir terapisi vardır. Benimkisi bu… Bu hayat maratonunda herkese başarılar diliyorum; en derin saygılarımla, sevgilerimle ve de selamlarımla.
Bu imkanı bana verdiğiniz için de sizlere ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

[thecrcl.ca] 6.6.2018

Wittgenstein’ın odası [Can Bahadır Yüce]

Filozof buraya 1949 yazında, öğrencisi Norman Malcolm’un konuğu olarak gelmiş. Cornell Üniversitesi’ne on dakika uzaklıktaki evi bulmak için çok dolaşmak gerekmiyor. New York eyaletinin ıssız kır yollarında kuzeye doğru yol alıp Hanshaw Caddesi’ne kıvrıldıktan birkaç dakika sonra Orchard Sokağı’nın köşesindeki evin önündeyim.

Arabayı sokağın girişini kapatmayacak biçimde kenara çekiyorum. Ludwig Wittgenstein üç ay boyunca bu evin ikinci katında, karşımdaki ufak pencereli odada yaşamış. Yirminci yüzyıl felsefesini, hem de iki kere, temellerinden sarsan filozofun bir yaz mevsimini geçirdiği binaya mistik bir değer atfetmek için gelmedim buraya. (Sorulsa Wittgenstein bir felsefecinin yaşadığı evi görmeye gitmeyi saçma bulur, o ünlü cümlesiyle söylenirdi: “Leave the bloody thing alone!”) Wittgenstein’ın romanlara, filmlere konu olmuş mutsuzluğuna biraz daha yaklaşabilmek için buradayım.

***

Filozofun tutkuyla sevdiği nadir yazarlardan Tolstoy (Wittgenstein Birinci Dünya Savaşı’nda cephede okuduğu Rus romancıdan çok etkilenmişti) Anna Karenina’nın o ünlü açılış cümlesinde şöyle der: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse mutsuzluğu kendine özgüdür.” Wittgenstein’lar tam da öyle bir aileydi: Mutsuzlukları gerçekten hiçbir aileninkine benzemiyordu.

Ludwig Wittgenstein’ın üç erkek kardeşi intihar etti. İkisi (Rudi ve Hans) yirmili yaşlarda, üçüncüsü (Kurt) kırk yaşında. Hayatta kalan tek erkek kardeşi Paul, yeni yeni adını duyurmaya başlayan yetenekli bir piyanistken Büyük Savaş’ta bir Rus mermisiyle sağ kolunu yitirdi, ardından Sibirya’daki bir tutsak kampına gönderildi. (Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar romanı Paul’un kaldığı yerde geçer.)

Yahudi kökenli Wittgenstein ailesinin kızları ise Hitler’in elinden pazarlıkla kurtuldu. Aslında bu eve gelişi Wittgenstein’ın ilk Amerika ziyareti değil—1939’daki ilk New York yolculuğunun sebebi, Nazi subaylarıyla görüşüp kız kardeşlerini para karşılığında ülkeden çıkarmaktı. Tatsız anılar yüzünden o ilk okyanus aşırı yolculuğunu “berbat” diye anacaktı.

***

Wittgenstein’ın buradaki konukluğu başlangıçta sadece birkaç kişinin bildiği bir sırmış. Yüzyılın ortalarında filozofun yaşayan bir efsane olduğu düşünülürse, hocasının ilgiden rahatsız olacağını çok iyi bilen Norman Malcolm’un ziyareti herkesten saklaması şaşırtıcı değil. Haksız da sayılmaz: O yıllarda Cornell’de felsefe öğrencisi olan romancı William H. Gass (geçtiğimiz aylarda hayata veda etti), Wittgenstein’ı karşılarında görünce “Platon’u görmüş gibi” şaşırdıklarını anlatıyor. Malcolm’un evinin camından içeri bakarken gözü Wittgenstein’a ilişen, hayalet görmüş gibi afallayan bir başka doktora öğrencisinin şaşkınlığını tahmin etmek zor değil.



Okulun Felsefe Kulübü’nde yalnız bir toplantıya katılmış Wittgenstein. Gass, onu görünce bir berduşun meraktan toplantıya geldiğini düşünmüş. Bir başka öğrenci sahneyi şöyle anlatıyor: “Malcolm sanki yolda bulduğu haki pantolonlu bir serseriyi dışarıda üşümesin diye aramıza getirmişti.” Bir başkası Wittgenstein’ı binanın temizlik görevlisi sanmış. (Dâhi filozof efsanesini zenginleştiren bu anekdotların hepsinde doğruluk payı var.) Gass, Wittgenstein’ın felsefe tartışırken dayanılmaz bir yavaşlıkla konuştuğunu hatırlıyor: “Sanki bir piyano virtüözü prova yapıyordu.”

***

Norman Malcolm, Wittgenstein gemiden New York’a ayak bastığında sırtında ünlü çantasının olduğunu yazar anılarında. O çanta (ya da heybe) filozofun dünya savaşı boyunca başyapıtı Tractatus’u sakladığı, cepheden cepheye omzunda gezdirdiği çantadır. (Sebald da o çantayı bir romanında anar.)

Malcolm’un anıları, o yıllara ilişkin nadir belgelerden biri. Öğrencisinin aktardığına göre, Wittgenstein üç aylık konukluğu boyunca her gün felsefe tartışmış. Elbette beklenen huysuzlukları da olmuş: Hastalandığında “Avrupa’da ölmek istiyorum, buraya hiç gelmemeliydim,” diye bağırırmış. Yine de uysal bir misafirmiş Wittgenstein, “aynı” olduğu sürece ne yediğinin önemsiz olduğunu söylermiş. Elbette evin ufarak bahçesiyle de ilgilenmiş. (Akademik felsefenin sıkıcılığından kaçtığı dönemde bir manastırda bahçıvan yardımcısı olarak çalışmıştı.)

Amerikan mühendisliğine duyduğu merak ve “zihinsel vitamin yönünde zengin” bulduğu Amerikan polisiyelerine düşkünlüğü onu zinde tutmuş olmalı. O kadar ki, polisiye dergilerini dönemin en saygın felsefe dergisi Mind ile karşılaştırmış ve felsefi bilgelik aranacaksa bunun dedektif öykülerinin sayfalarında bulunabileceğini söylemişti. Wittgenstein “Kesinlik Üzerine”nin notlarını bu odada almış.

***

Onu tutkuyla okuduğumuz yıllarda belki de Wittgenstein’ı filozoftan çok bir sanatçı gibi görüyorduk. Tractatus’un her maddesini anlamak zordu ama o aydınlanmayı yaşıyorduk. Mantıkçı pozitivizmin kalesi olan Viyana Çevresi’nin çağrılısı olarak gittiği seminerde pozitivizm konuşmak yerine Tagore’dan şiirler okuyan bir felsefeciye hayranlık duymamak imkânsızdı. Örneğin Carnap, onun fikirlerinin bir bilim adamından çok bir sanatçınınkine benzediğini keşfettiğinde hayal kırıklığına uğramıştı ama Viyana Çevresi’nin Wittgenstein’a duyduğu hayranlık pek azalmadı.

Özellikle ailesinden kalan serveti dağıtması Wittgenstein’ı gözümüzde iyice büyütüyordu—parasının bir kısmını iki şaire, Trakl ve Rilke’ye bölüştürmüştü. (Sonradan yapay bulduğu Rilke’ye ilgisi azalsa da Trakl’a hep hayranlık duydu.)

Wittgenstein aynı anda hem mantıkçı hem mistikti (cümle abartılı görünse de basit bir gerçeği ifade ediyor). Akademinin hem içinde hem dışında, hayatın hem ortasında hem inzivadaydı. İnzivaları o kadar ünlüydü ki bir keresinde Türkiye’de çobanlık yaptığı söylentisi dolaşmıştı. Zaten öğrencilerine de akademide felsefe öğretmek yerine kol gücüne dayalı bir işle uğraşmayı (mesela çiftçilik yapmayı) öğütlüyordu.

***

Ludwig Wittgenstein buraya geldiğinde felsefe öğretmenin anlamsız olduğuna karar verip Cambridge Üniversitesi’nden istifa etmişti. Oysa 29 yaşında dönemin en etkin filozofu Russell’a, “Felsefenin problemlerini çözdüğümü düşünüyorum,” diye mektup yazdığında kendinden emindi ve bütün felsefe problemlerini kastediyordu.

Bugün 1949’daki halinden pek farklı görünmeyen evin ikinci kat pencerelerine, filozofun ‘oda’sına bakarken o ünlü benzetmesini hatırlamadan edemiyorum: Wittgenstein felsefe yapmayı odadaki bir adamın haline benzetir. Adam odadan çıkmak istemektedir ama pencereler yüksek, baca çok dardır. Oysa arkasını dönse kapının açık olduğunu görecektir.

Galiba Wittgenstein’ı asıl büyük kılan, bazılarımıza felsefi hakikatleri, bazılarımıza ise odadan çıkmayı öğretmesiydi. (“Felsefenin amacı sineğe şişeden çıkmanın yolunu göstermektir.”) Peki, gerçekten mutsuz bir insan mıydı? Son nefesini verirken, “Onlara söyle,” demişti hemşireye, “harika bir hayatım oldu.” Anılarını bu anekdotla bitiren Norman Malcolm, bence çok mutsuzdu, diyor. Wittgenstein’ın bütün yaşadıkları, yazdıkları ve yazmadıkları düşünülünce “Harika bir hayatım oldu” cümlesi gerçekten gizemli ve hüzünlü görünüyor.

Issız sokakta birden, dünyanın bu ucuna gelip kafası düşüncelerle doluyken akşam yürüyüşlerine çıkan filozofun mutsuzluğunu anlar gibi oluyorum. Küçük pencereleri güneşte parlayan odaya son bir kez bakarken felsefecilerin bir ömür boyu içinden çıkmaya uğraştıkları ‘oda’ ile mutsuzluk arasındaki  ilişkiyi düşünüyorum.

Tekrar anayola çıkıp güneye, kentin çıkışına yöneliyorum. Wittgenstein’ın odası dikiz aynasında ağaçların arasına karışıp gözden kayboluyor.

[Can Bahadır Yüce] 6.6.2018 [Kronos Haber]

'Dile benden ne dilersen...' [Safvet Senih]

*Adam, “Niye beş vakit namaz kılayım ki?” diyor. Ona diyorlar ki: “Allah, yoktan ellerini, ayaklarını ve bütün organlarını verdi. Eğer sadece iki gözünü vermeseydi ve sana “Günde 50 vakit namaz kılarsan vereceğim” deseydi, kabul etmez miydin? O da “Ederdim” deyince diyorlar ki: “Halbuki şimdi saymakla bitiremeyeceğimiz nimetleri var senin üzerinde Allah’ın… Misal olarak, hiçbir şeyi olmayan bir  adama; birisi ev, araba ve imkân bahşetse, ona; 'Öl! de öleyim!’ diyenler çıkıyor. Sen şimdi sırf  böbreklerini düşün… Sadece her an beş bine yakın vazifesi olduğu için beş bin fabrika gibi çalışan KARACİĞERİNİ düşün…  Sadece bunları vermesi için kaç vakit, kaç rekat namaz kılmaya razı olurlardı bir tefekkür et!”

“Kasabanın delisi, kendi kendine konuşa konuşa gidiyormuş. Ağanın birisi bir adamını gönderip çağırtarak ona, “Dile benden ne dilersen?”  diye sormuş. Deli ağanın çok sevdiği atını göstererek “Bunu bana ver!” demiş. Ağa, “Bak onu isteme de, ondan başka ne istersen vereceğim” demiş. Deli “Olmaz, ben onu istiyorum!” diyerek çekip gitmiş. Ağa, delinin arkasından birisini gönderip “Takip et bakalım, neler söylüyor?” demiş. Deli, kafasını semaya kaldırıp Cenab-ı Hakka nazlanarak, “Ağa  kim oluyor ki, Sen istemedin değil mi? Sen isteseydin ağa mecburen verirdi” diye diye  gidiyormuş. Adam gelip hemen durumu ağaya anlatmış. Ağa deliyi çağırtıp o atı ona vermiş… Deli yine konuşa konuşa gitmeye başlamış… Şöyle diyormuş. “Ağa kim oluyormuş… Sen istedin, ağa da verdi işte!..”

Evet iyilik etme duygusunu Yaratan da O (c.c.)…

*Teknik ve teknolojisinin aslı olan tekvînî emirleri bilme ve yorumlama, şeriat-ı fıtriye uymak demektir;  aynı zamanda şeriat-ı fıtriyeye riâyet etmek de üzerimize farz gibidir.  Takvanın bir boyutu da işte bu şeriata riayettir. Teknik ve teknolojide geri kalırsanız, fakirlik ve gerilik cehennemine düşmüş olursunuz.

*İslamiyeti, gerçekten ciddiye alan ve “Sümme aleynâ  beyâneh”  Yani sonra “Kur’an’ı beyan etmek de Bizim üzerimizedir” âyetini beyan eden Bedîülbeyan, Bediüzzaman zât, Kur’an’ı derince tefsir ve izah eden tahkîkî imanı  ders veren  ve sahabe imanı benzeri bir salâbet için cehd ve gayret gösteren sehl-i mümteni ile ifade eden ve orijinal tabirleriyle en derin hakikatları izhar eden Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlar ile cihanı aydınlatacak eserleri istifademize sunmuştur.

*Söz’ün gıdası sohbettir. Sohbet demişsek, sohbet-i canandır. Özün gıdası da muhabbettir. Muhabbet demişsek, marifetullahtan doğan muhabbetullahtır. Onun da neticesi lezzet-i ruhaniyedir…

*Kedilerden çok korkan fareler bir çare düşünür ve kedilerin boynuna bir zil takarsak, kediler gelirken haberimiz olur, derler. Ama bütün mesele zili takacak kim olacak meselesine takılır kalır.

*Büyük meseleleri, küçük insanlar anlayamazlar. Piyonlar hep küçüktür. Büyük olsalardı, piyonluğu  hazmedemezlerdi.” (A. Aydın Bolak)

*“Sevgiyle teslimiyet bir hürriyettir. Baskı ile teslimiyet ise bir esarettir.” (A. Aydın Bolak)

*“Hazımsızlık, küçüklük alâmetidir. Piyonların tanınmasının da bir ölçüsüdür.” (A. Aydın Bolak)

“A. Aydın Bolak merhum “Allah bana Hacı Kemal Erimez’e yaptırdığını yaptırsın. Onun boşluğunu bana doldurtsun.” diyordu. Soylu, asil bir insan, kültür sanat eğitimi almış. Onun bursları ile okumuş 160 tane milletvekili vardı. Ama onun zor zamanlarında, ona karşı vazifelerini maalesef yapmadılar.”

*Dert deride değil, derindedir.

*“Anlatmazsan bilmezler… Göstermezsen görmezler… Çağırmazsan gelmezler.”

*Öfkelendiğinde, dilini tut.” (Hadis-i Şerif)

*İnsan öfkelenip konuşunca gözü kızarır; ama öfkesi geçince yüzü kızarır. Onun için öfkeyle kalkan zararla oturur. Öfkelenince, abdest alma tavsiye buyuruluyor.

*Allah’ın rahmet kapıları o kadar çoktur ki, az zorlamakla hemen açılıverir. Onun için dualarımızda ısrarcı olmalıyız.”

*Allah’ın verdiklerine şükürsüzlük ya zulüm veya ölüm getirir.

*Sabır suyunda yıkananı ateş yakmaz.

*Şeytanı, Mina’da taşla, ama dönünce memlekette alkışla… Olamaz bir şey aslında, ey nefis, ey taş kafa…

*Eğri cetvelden doğru çıkmaz.

*Milletlerin ve insanların farkı, felaketlerden sonra ortaya çıkar.

*Düşünce ve aksiyon, birbirini besler. Birbirsiz olmaz.

*İlk günah, sürü ile gezen arıların misaline benzer. Ana arı, bir yere konunca, diğerleri de konarlar. Onun için hemen ilk günah işleyince tevbe etmeli hem de tevbe-i nasûh ile… Tâ ki, diğer günah sürüleri de gelip yerleşmesinler…

*”Beyin fırtınası yapanlar asırlarına hâkim olurlar.”

*Bu cihana sahip olmaya değil, şâhid olmaya geldik.

*Hani bunun ilk sahibi?

*Hemen her şeyden şikayet eden bir çırak varmış. Bilge olan ustası, ders vermek için “Bir avuç tuz al gel” demiş.  Getirince  ‘Onu bir bardak suda erit’ demiş. Eritince “İç bakalım” demiş. Daha ilk yudumda tükürüp atmış… Sonra usta “Bir avuç tuz al gel” demiş. Getirmiş.  Oradan, tatlı suyu olan bir göle gitmişler. Tuzu göle at” demiş. Atmış… Tuz eridikten sonra “İç” demiş. Çırak içmiş. Sonra “Biraz daha içebilir miyim?” demiş. “İç, iç” demiş. Sonra bilge usta, çırağına “Bak, sıkıntılar  bu tuz gibidir. Eğer biz dar kapasiteli olursak, onlara tahammül edemeyiz. Ama, göl gibi, vicdan genişliğine sahip olursak, onları hissetmeyiz bile” demiş…

*Mevsimlik koyu Müslümanlık değil, düzenli düz Müslümanlık mühimdir.

*Siyasetle dine hizmet etmek mümkün değildir.

*Tebliğ hastası ve üslup ustası olma zarureti var. Pek çok aslî mesele, maalesef üslup yanlışlığına fedâ ediliyor.

Kırk Ambardan avuçladığımız şu sözleri önce kendi kalbimize ekelim…

[Safvet Senih] 6.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

“Doktor Özyavuz işkence ile öldürüldü, babası ‘bizi öldürürler, burada devlet yok’ dedi”

Silivri Cezaevi’nden intihar ettiği söyleyen ama işkence ile öldürüldüğüne yönelik kanıtların her geçen gün artığı doktor İbrahim Halil Özyavuz ilgili yeni detaylar ortaya çıkıyor. Gazeteci-yazar Cevheri Güven, Doktor İbrahim Halil Özyavuz’un intihar etmediğini cezaevinde işkence ile öldürüldüğünü söyledi.

Youtube’da yayın yapan Bolt Medya kanalına konuşan Güven, Özyavuz’un ölümü ile ailesinin cenazeyi almak için İstanbul’a geldiğini, çocuklarının bedeninde işkence izlerini gördüklerini söyledi.

Polis sürekli ifade değiştirmiş; en son: “Koğuştaki 6 kişi darp etti” demiş

Güven şöyle devam etti: “Bu sürede polislerin baskısı devam ediyor. Polis ifadeyi değiştiriyor. Diyorlar ki ‘kendisini darp ederek öldürdü.’ Fakat bu aileye mantıklı gelmiyor. Fakat polisin bunu söylemesinin bir nedeni var. Cenazenin üzerinde çeşitli darp izleri var. Aile bunun mümkün olamayacağına yönelik baskı yapınca. Bu sefer 3. kez aileye verilen bilgi değişiyor. Bu sefer de koğuşta kalan arkadaşlarının kendisini darp ederek öldürdüğü söyleniyor. Bu da aileye mantıklı gelmiyor. Böyle bir cinayet söz konusu ise o 6 kişinin tutuklanması, haklarında işlem yapılması lazım.”

“Aile tekrar baskı yapınca polisin tavrı aileye karşı değişiyor. Polis artık çocuğunu kaybetmiş bir aile gibi değil düşman bir aile gibi görmeye başlıyor. Ailenin üzerine geliyorlar ve aile sessizliğe bürünüyor. Hastane morgunun önünde aile beklerken babası bağırarak şöyle bir cümle söylüyor. ‘İki hafta önce görüşmeye gittiğimde oğlum bana cezaevinde işkence gördüğünü söyledi. İnanmadım, oğlumu öldürdüler’ diyor.”

“Bizi öldürürler, burada devlet yok”

“Bu yayına çıkmadan az öncede bir yakını beni aradı. Babası ile görüştük babası aynen şunları söyledi: “Bizi öldürürler burada devlet yok.” Bu Özyavuz’un intihar etmediğini ve işkence ile öldürüldüğünün en büyük kanıtlarında biri.”

Cerrahpaşa birincisi ve TUS üçüncüsüydü

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye 3. olan doktor İbrahim Halil Özyavuz tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde 1 Haziran’da intihar ettiği iddia edildi. Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden yoğun bakımda olan Özyavuz 3 Haziran’da hayatını kaybetmişti.

[TR724] 6.6.2018

Erdoğan’ın özgüveni ve Kandil’e operasyon [Adem Yavuz Arslan]

Adem Yavuz  Arslan

Taraflı tarafsız herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir konu var; Türkiye’de seçim heyecanı yok.

Mitingler sönük, ekranlar donuk. Adaylardan heyecan verici, insanın kanını kaynatan vaatler de duyulmuyor.

Mevcut duruma dair farklı argümanlar sıralanabilir.

Nitekim hepsinin de haklılık payı olacaktır; mesela AKP seçmeni bile yoruldu. Son 3,5 yılda 5.kez sandığa gidiyoruz.

Erdoğan kendi tabanına bile apar topar seçime gitmeyi izah edebilmiş değil. AKP seçim beyannameleri ve Erdoğan’ın taahhütnameleri de teşkilat üzerindeki metal yorgunluğunu atabilmiş değil.

Ramazan ayında olmamız mitinglerin sönük geçmesine gerekçe yapılsa da Erdoğan ve AKP’nin ‘dini duyguları oya çevirme’ konusundaki mahareti düşünüldüğünde, içinde bulunduğumuz ayın aslında lehlerine olduğunu söylemek mümkün.

Seçmendeki ilgisizlik, AKP’li siyasilerdeki isteksizlik yandaş yazarların bile dikkatini çekmiş durumda. ‘Uyarı’ üstüne uyarı yazıları yazıp, onlarca tv kanalından ‘Erdoğan’a oy verilmezse neler olabileceğine’ dair ‘korku senaryoları’ sıralıyorlar.

ERDOĞAN NASIL BU KADAR KENDİNDEN EMİN ?

Bütün bunlara karşın Erdoğan’daki rahatlık dikkat çekici.

Hatta seçimin ilk turda biteceğinden ve hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu ‘sorunsuz’ alacağından emin.

Bu aşamada doğal olarak ‘bu rahatlığın, özgüvenin nedeni ne?’ sorusu akıllara geliyor.

Öyle ya, kendi teşkilatları bile heyecansız, seçmeni taşıyacak motivasyon, cazip adaylar ve vaadler de yok.

Onun yerine sayısı her geçen gün artan ‘küskünler’ var. Ayrıca unutmamak gerekir ki son referandum da -bütün hile ve hurdaya rağmen- 1,3 milyon fark çıktı.

Bu süre zarfından AKP yeni seçmen kazanamadığı gibi , daha önce kendisine oy vermiş Saadet Partililer yada muhafazakar Kürtler’i de kaybetti.

Dahası 1,5 milyon genç ilk kez oy kullanacak ve kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki bu gençlerin yüzde 80’i Erdoğan için iyi şeyler düşünmüyor.

Peki bu durumda nasıl olacak da Erdoğan hem başkanlığı hem de meclis çoğunluğunu üstelik de ilk turda alacak ?

HDP OYLARI ÖNCELİKLİ HEDEF

Akla gelen ilk senaryolardan birisi ‘çalmak’.

AKP’nin ‘bu konudaki mahareti’ herkesin malumu. ‘Diğer alanlarda’ gösterdikleri ustalıkları seçim sandıklarında da gösterdiler.

Özellikle son iki seçimde yaşanan yolsuzluklar herkesin malumuydu. Fakat muhalefetin basiretsizliği ve çapsızlığı nedeniyle ‘atı alan Üsküdarı geçti’ ve çalınan seçimler kanıksandı.

Daha önce bu köşede yazmıştım; Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleri için özellikle Kürt oylarına yöneldiği sır değil. HDP’nin güçlü olduğu sandıkların güvenlik gerekçesi ile ‘AKP’nin güçlü olduğu’ bölgelere taşınması bu planın parçasıydı.

Stalin’in (Aslında Erdoğanın icraatları ile Stalin’in politikaları arasındaki benzerliğe dair ayrı bir yazı şart oldu. Sanki Stalin’den kopya çekiyor bugünün iktidar sahipleri) meşhur sözü “ Oy’u kime verdiğin önemli değil oy’ları kimin saydığı önemli” Türkiye seçimleri için tartışmasız bir gerçeğe  dönüştü.

Zaten YSK ve sandık kurulları iktidarın yörüngesinde.

Seçimleri hatasız takip edip aktaran Cihan Haber Ajansı’da artık yok. Erdogan rejiminin propaganda makinesine dönüşen Anadolu Ajansı kaçtan istenirse oradan başlatacak sonuçları vermeye.

Örnekleri uzatmak mümkün. Erdoğan rejimi seçimleri maniple etme ve oy çalma konusundaki maharetini önceki seçimlerde gösterdi.

Sönük kampanyalara ve aleyhine olan istatistiklere rağmen Erdoğan’daki rahatlığın bir nedeni ‘oyların cepte’ görülmesi olabilir.

Ancak tanıdığım bildiğim Erdoğan bütün yumurtalarını aynı sepete koymaz. O yüzden bir yandan HDP’nin oylarını çalınıp bir taşla kuş sürüsü vururken bir yandan da milliyetçi muhafazakar oyları toplamak zorunda.

HDP baraj altı kaldığı zaman zaten mecliste istediği sonuca ulaşacak ve fazladan 70 civarında milletvekilliği alacak.

17 Aralık 2013 sonrası Ergenekona teslim olan Erdoğan son üç yılda uyguladığı politikalar nedeniyle artık Kürtleri kazanamaz. Bütün Kürt siyasetçileri tutuklayıp, belediye başkanlarını hapse atıp, şehirleri düz ettikten sonra Kürtlerin oyunu alamayacağını biliyor.

O yüzden ‘Kürtleri kazanmak’ yerine ‘Kürtlere kazandırmamak’ taktiğine döndü. Genelde her yerde, özelde de Kürtlerin güçlü olduğu sandıklarda maniplasyon yapılacak.

Seçimlerde kritik illerden gelecek sonuçlar belirleyici olacaktır. Trump örneğinde olduğu gibi kritik şehirlerde alacağınız fazladan oylar size ipi göğüsletir.

Bu aşamada PKK’nın eylemlere başlaması da sürpriz olmaz.

Unutmamak gerekir ki Öcalan’da Erdoğan’ın başkanlığını destekliyor. Ayrıca Öcalan’ın Demirtaş’ın yıldızının parlamasından mutlu olmadığı da herkesin malumu.

ŞAPKA’DAN KANDİL Mİ ÇIKACAK ?

Erdoğan’ın eylem planının ikinci aşamasında ise kuvvetle muhtemel Kandil Operasyonu olacak.

Zaten geçtiğimiz mart ayından bu yana Kuzey Irak’ta süren bir operasyon var. İktidar cephesinde yapılan yorumlara göre halen sürmekte olan harekat Zeytin Dalı ve Afrin Operasyonlarının devamı.

Gelen haberlere göre Kandil Dağı’na 10 km kadar yaklaşıldı. 24 Haziran seçimlerine birkaç gün kala “Kandil Dağı’na bayrak çekildiği’ haberi sürpriz olmaz.

Böylece Afrin Operasyonu ile istediği ivmeyi yakalayamayan Erdoğan, sandık arefesinde bir rüzgar estirebilir.

Elindeki sınırsız medya gücüyle estireceği milliyetçi muhafazakar rüzgar ile yelkenlerini şişirebilir. Kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki MHP tabanından İyi Parti’ye bir geçiş söz konusu.

Bu kan kaybını önlemenin yolu da milliyetçi kesimlerin ilgisini çekmekle olacaktır.

Kandil Operasyonu bu yüzden önemli.

Nasıl olsa “Konyalı bilim adamlarının hem tank hem de uçak olabilen bir ‘şey’ yaptığına yada Erdoğan’ın Ay’a otoban inşaa ettiğine inanan kitle”, ’Kandil’e bayrak diktik’ dendiği zaman gerçek olup olmadığını sorgulamayacak.

Aynı kitle ‘daha önce Kandil’e sayısız operasyon düzenlendi. Fakat hiçbir şey olmadı. Lider kadro yakalanıp getirilmediği sürece bu operasyonlardan bir şey çıkmıyor’ diye sorgulamayacaktır da.

Milliyetçi muhafazakar oyların devşirilmesi projesinin bir ayağı olarak İyi Parti lideri Meral Akşener’e ekran ambargosu uygulanıyor.

Çünkü Erdoğan’ın korkusu Muharrem İnce’den çok Meral Akşener.

Erdoğan’a göre Türk halkının yüzde 70’i ‘sağ’ seçmen ve CHP’nin adayına oy vermezler. Bu yüzden Muharrem İnce’ye açılan ekranlar Meral Akşener’e kapalı.

ABD DİZE GETİRİLDİ Mİ ?

Söz konusu milliyetçi muhafazakar dalganın bir ayağını ise dış politika oluşturuyor. Erdoğan ve AKP’lilerin Avrupa ve Amerika’ya ‘efelenmesi’ de aynı politikanın parçası.

Gerçekte perde gerisinde ‘işleri rayına koymak için açık çek veren’ Erdoğan, mikrofonlara tam tersi mesajlar veriyor.

Bu kural ABD ile olan ilişkilerde de geçerli. Mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Pazartesi günü Washington’da önemli bir görüşme yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile görüşen Çavuşoğlu ‘ABD ile Münbiç konusunda mutabık kaldık’ açıklamasını yaptı.

Tabi ki yine sadece Havuz medyasına konuştu.

Hatta Havuz medyası temsilcileri, Çavuşoğlu’na dayandırarak FBI’ın Gülen Cemaatine yönelik ‘yeni ve ciddi’ bir soruşturma başlattığını duyurdu.

Söz konusu olan Çavuşoğlu olunca temkinli yaklaşmakta fayda var.

Zira neredeyse her açıklaması ilgili ülkeler tarafından yalanlanan bir Dışişleri Bakanı kendisi. Hatta bu yalanlanmaların büyük bir kısmı Amerika tarafından yapıldı.

Dolayısıyla Pompeo ile yaptığı görüşmeye dair aktarımları abartılı yada gerçek dışı olabilir. Zira ABD Dışişleri’nden yapılan açıklama daha temkinli bir dil kullandı.

Ayrıca Washington’da ki kaynaklar ‘ABD’nin Münbiç ve YPG üzerine yatırım yaptığını, projeler geliştirdiğini dolayısıyla bir anda bütün politikalarını değiştirmesini beklememek gerektiğini’ savunuyorlar.

ABD, Çavuşoğlu’nun iddia ettiği gibi Menbiç konusunda Türkiye’nin istediği yere gelip gelmediğini önümüzdeki günlerde göreceğiz, fakat kritik 24 Haziran seçimleri öncesi Erdoğan rejiminin ‘Bakın ABD’yi nasıl dize getirdik’ şeklinde bir kampanyaya malzeme yapacağı kesin.

Özetle, 24 Haziran seçimleri öncesi Kandil’e bayrak dikerek milliyetçi muhafazakar kesimlerin oyunu almayı hedefleyen Erdoğan öbür yandan özellikle Kürt bölgelerinde yoğun bir oy hırsızlığına hazırlanıyor.

Şartlar aleyhine olmasına rağmen seçime bu kadar özgüvenle gitmesinin, ilk turda ipi göğüsleyeceğine inanmasının nedeni bu tür hazırlıklar.

Tabi eğer ikinci bir çakma darbe kurgulamamışsa!

[Adem Yavuz Arslan] 6.6.2018 [TR724]

İşkenceye karşı neler yapmalı? [Ramazan F. Güzel]

Türkiye’den her geçen gün yeni işkence haberleri, işkence ile cezaevlerinde insanların öldürüldüğüne ve buna da ‘intihar’ denilerek kapatıldığına dair yürek yakan bilgiler geliyor.

En son olarak, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye 3. olan doktor İbrahim Halil Özyavuz’un, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde Haziran başında intihar ettiği ve 3 Haziran’da da hayata gözlerini yumduğu kaydedilmişti.

Bu olayın sosyal medya hesabından duyuran eski Mazlum-Der Başkanı ve HDP Milletvekili adayı Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bu kaçıncı intihar, kaçıncı zalimlik.! Bylock denilerek gözaltı sonrası. Dr. İbrahim Halil Özyavuz . Cerrahpaşa birincisi, TUS 3.sü radyoloji uzmanı hekim… Bu hesap ahirete kalmaz.!” ifadelerini kullanmıştı.

Konunun hassasiyetine binaen, bu konuyu özet bir şekilde değinmek istiyorum.

***

PEKİ İŞKENCEYE KARŞI NE YAPALIM?

CEZA İNFAZ KURUMLARININ YÖNETİMİ İLE CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA TÜZÜK’ün, ‘Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkeler’i düzenleyen 5. Maddesinin f fıkrası gereğince:

‘Kurumlarda, hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur..’

Dolayısıyla da devletin emaneti durumunda olan ve devletin gözetin ve bakım sorumluluğu altında bulunan tutuklu ve hükümlüler ile ilgili her türlü istenmeyen durum karşısında, genel Ceza Hukuku, gerekse İdare Hukuku anlamında devletin tam bir ‘kusursuz sorumluluğu’ bulunmaktadır.

Bu konu, ayrı ve tek başına bir araştırma ve yazı konusu. Biz burada kısaca ‘işkenceye karşı neler yapmalı, hangi yollara başvurmalı?’ meselesine özetle değinmek istiyoruz.

1- İşkence iddiaları konusunda ilk yapılacak işlem: bir doktor raporu almak. (Yaşananmış kötü muameleyi ispatlamak için.)

Rapor vermezlerse;

Özel bir doktorda / hastanede kendi imkanlarımızla muayene olup bu durumu bir şekilde raporlaştırmanın yoluna bakmalı.

Ama doktorlar işkence lafını duyunca “aman başımız ağrımasın” deyip uzak durabilirler.. O yüzden de hiç olmazsa, son çare; bir rahatsızlık ya da sıradan bir kavgaya karışmış gibi beyanda bulunarak vücudunuzdaki izlerin rapora geçirilmesini isteyelim.

2- Serbest bırakılınca da gerekli şeylerin fotoğrafını ve videosunu çekelim.

3– Yaşananları son derece ayrıntılı şekilde ifade eden bir şikâyet dilekçesi ile işkenceciler hakkında şikâyette bulunalım. Bu olayla ilgili sağlam raporu veren doktorlar varsa, onlar hakkında da şikâyette bulunalım.

4- Tanık isimlerini ve ifadelerini yazalım. Zira aynı konuda, aynı akıbete uğramış başkaları da vardır.

5- Yaptığınız şikayete takipsizlik kararı verilmesi durumunda takipsizlik kararının tebliğinden itibaren 7 gün içinde bu karara itiraz edelim. Bu itiraz dilekçemizde şu detaylar bulunabilir:

a- Uygun bir raporun verilmediği: (doktorun sahte rapor vermesi, rapor alınırken aynı odada polislerin de bulunması, kendi ifadenizin alınmadığı, yeni bir doktor muayenesine götürülmediği, şüphelilerin ifadelerinin alınmadığı gibi..)

b- AİHS m. 3 anlamında etkin soruşturma yürütülmediği: Evet, netice itibariyle “etkin soruşturma yürütülmediği için” kararın kaldırılması talep edilmeli.

Bu noktada sürelere dikkat:

Süreler her durumda tebliğ ile başlar.

Eğer takipsizlik kararı tebliğ edilmezse savcılığa gidip bu kararın bir örneği istenmeli ve böylece 7 gün içinde itiraz hakkı her hâlükârda kullanılmalıdır.

6- İtirazınız da ret olması halinde:

AYM’ye başvuracaksınız, ret kararının tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde.

(Karar tebliğ edilmese bile ilgili sulh ceza hakimliğinden bu kararı temin edebilirsiniz.)

7- Anayasa Mahkemesi de başvurunuzu reddederse:

Bu durumunda ise 6 ay içinde AİHM’ye başvuracaksınız.

8– Hatırlatalım: İŞKENCE suçunun zamanaşımı yoktur!

İşkence görmüş kişi her zaman işkenceciler hakkında şikayette bulunabilir. Şikâyetinizi savcılığa bir dilekçe ile yapabilirsiniz her zaman.

İşkencecilerin tam kimliğini bilmenize de gerek yok. İsim bildirmeden de şikayette bulunmak mümkündür. Ama yer, zaman, unvan, lakap, giysi, eşkal gibi bilgiler vermek kaydıyla..

9- Diyelim ki, hiç birisini yapamadınız, fırsatınız ve imkanınız olmadı.. İşkencede zamanaşımı olmadığı için, mahkemede savunma yaparken dahi yaşananları anlatarak mahkemeden suç duyurusunda bulunulması talep edilebilirsiniz.

Mahkeme, bu talebinizi dikkate almazsa?

O zaman kendiniz de savcılığa suç duyurusunda bulunabilirsiniz, her zaman.

10- Önemli bir hatırlatma: Mahkemede savunma yaparken işkence ya da kötü muamele altında verilmiş ifadelerinizin hiç birisini kabul etmeyiniz. ASLA kabul etmeyiniz ve işkence altında bu ifadelerin alındığını vurgulayınız.

Bu işkence ya da kötü muameleler her şey olabilir:

-Tehdit, hakaret, yakınına zarar verme ya da onları da tutuklama tehdidi,

-“bunları söyleyeceksin, yoksa tutuklanırsın, şunları dersen serbest kalırsın, işine geri dönersin..” vaatleri gibi…)

Bunların hepsini anlatın. Yaşadığınız kötü muameleleri utanmadan, çekinmeden anlatın. Siz değil, bu suçta ihmali olanlar, devlet utansın! Yine rapor verilmeme vb durumlar olduysa da onları da detaylı şekilde anlatın.

11- Mahkemede bunları anlatmaya çalışıyorsunuz ama hakimler dinlemiyor, tutanağa geçmiyor diyelim, ne yapmalı:

Buna dair itirazınızı tutanağa yazdırmaya çalışın, ayriyeten de yaşadığınız işkenceyi ayrıntılı anlatan yazılı bir dilekçeyi mutlaka dosyaya koyun! Her şey yazılı olsun! Söz uçar, yazı kalır.

12- Her şeye rağmen yine de hakkınızda mahkumiyet kararı verildi diyelim. Bu iş orada kalmaz:

İstinaf, temyiz, AYM, AIHM var daha. Her aşamada bu hukuksuzlukları sürekli dile getirmeli.

İşkence iddialarınızın da peşini bırakmayınız, sonra da takip ediniz lütfen:

Mahkeme sizin adınıza suç duyurusunda bulunsa da, siz kendiniz bulunsanız da.

Hukuk çerçevesinde, kötülüğü kimsenin yanına bırakmayın lütfen. Elimizden geleni yapalım, haklarımızı arayalım, derim.

***

Sözümüzü bitirirken tekrar hatırlatıyoruz ki: “İŞKENCE SUÇUNDA ZAMAN AŞIMI YOKTUR!

Ve İşkencecilere, Hırvat işkenceci komutanı hatırlatıyorum. Bu komutan, 25 sene önce işlediği suçlardan dolayı 13 yıldır yargılanıyordu. Mahkeme temyiz sonrası 20 yıl hapis cezasını kendisine bildirince, zehir içerek intihar etmek istemişti. Yıllar sonra aynı kötü duruma düşmemeniz adına, hatırlatıyorum.

[Ramazan F. Güzel – KHK’lı Ağır Ceza Hakimi] 6.6.2018 [TR724]

Af ne zaman çıkar? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Cumhuriyet döneminde sık sık af çıkarılmış ve siyasi, mali ve diğer konularda yargılanan veya hüküm giymiş kişiler kanuni düzenlemelerle af edilmiştir.

Milli Mücadele yıllarında başlayan ve artık bir klasiğe dönüşen afların sayısı elliyi geçmiştir. Buna göre yaklaşık her bir buçuk yılda bir af çıkarılmıştır.

Seksen beş yıllık uygulamalara bakıldığında af sürecinin bir söylentiyle veya bir gazete yazısıyla başladığı ve partilerin seçim vaatleri arasında yer aldığı görülmektedir.

Türkiye’nin 24 Haziran seçimlerine odaklandığı şu günlerde yine “toplumsal barış” için bir affa ihtiyaç olduğu, hapishanelerde kapasitenin çok üstünde mahkûm bulunduğu gibi gerekçelerle “af” gündemde tutuluyor.

Bu arada af uygulamalarının kaynağının anayasalar olduğu bir gerçek. Ancak gelişmiş toplumlarda benzer uygulamalar çok az görülürken Türkiye gibi her dönemde kendisine “konjonktürel düşman” üreten az gelişmiş demokrasilerde meydana gelen toplumsal tahribatı önlemek için “affın” önemli bir yöntem olarak tercih edildiği görülüyor.

AFF-I ŞAHANEDEN MECLİS AFFINA 

Osmanlı Devleti’nde Padişahlar iradeler çıkararak suçluları af ederlerdi. “Aff-ı Şahane” denilen bu uygulamalar genellikle büyük bir zafer kazanıldığında, padişahların cüluslarında, cülus yıldönümlerinde veya doğum günlerinde gerçekleşmekteydi.

Padişahın af yetkisiyle ilgili ilk düzenleme 1858 Ceza Kanunnamesinde yer almış ve 1876 Anayasasında da Padişaha af çıkarma yetkisi tanınmıştı. Abdülhamit’in Meclisi kapattıktan sonra cülus yıldönümü, saltanatının yirmi beşinci yıl dönümü gibi nedenlerle af çıkardığı bilinmektedir.

İttihatçılar ise 1909 düzenlemesiyle af yetkisini Padişaha verseler de affın Meclis tarafından onaylanması şartını getirdiler. Cumhuriyet devrindeki üç Anayasada ise Cumhurbaşkanına sadece hastalık ve yaşlılık gibi nedenlerle sınırlı bir af yetkisi verilmiştir. Af konusunda asıl yetki TBMM’ye aittir.

16 Nisan referandumuyla yapılan anayasa değişikliğinde de aynı durum korunarak genel ve özel af çıkarma yetkisi milletvekillerinin beşte üçünün kabulü şartıyla Meclise verilmiştir.

MEŞRUTİYET AFFI

İkinci Meşrutiyetin ilanıyla İttihatçılar kendi taraftarları olan komitacıları ve askerleri kurtarmak için af çıkarılmasını sağladılar. Başlangıçta sınırlı bir şekilde gerçekleşen affın kapsamı sürekli genişletilmiş, Rumeli’den sonra İzmir ve Erzurum’da da af ilan edilmişti. Daha sonra da Meşrutiyetten önceki dönemde işlenen bütün adi suçları affeden bir kanun çıkarıldı.

Bu dönemde bir af düzenlemesi de “mülteci” olarak yurt dışında bulunan Osmanlı vatandaşları için yapılmış ve kendilerinin affedildiği, serbestçe ülkeye dönebilecekleri belirtilmiştir.

İttihat ve Terakki yönetimi bundan sonra affı bir geleneğe dönüştürerek 1918 yılına kadar devam eden iktidarı boyunca bu yola başvuracaktır. İttihatçılar 31 Mart Olayı, Arnavutluk isyanı, İtalyanların işgal ettiği Ege adaları halkı ve asker kaçakları için “umumi af” çıkararak binlerce kişiyi af ettiler.

MİLLİ MÜCADELEDEN 1933’E AFLAR

Milli Mücadele döneminde de “af” çok sık başvurulan bir yöntem oldu. Meclis, özellikle İstiklal Mahkemelerinin verdiği çok ağır kararlar sonrasında ordunun asker ihtiyacının karşılanması amacıyla af çıkardı.

Bu dönemde TBMM, “özel af” çıkararak birçok kişinin cezasını kaldırdı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu nedeniyle cezalandırılan kişiler ve komünistlik suçlamasıyla ceza alan Halk İştirakiyyun Fırkası mensupları affedildi. En fazla özel af kararı ise iyi hali görülen asker kaçakları için verildi.

İlk “genel af” düzenlemesi de Fransız işgalini sona erdiren Ankara Antlaşması gereğince 1921 yılı sonunda yapılarak işgal bölgesinde işgal boyunca işlenen bütün suçlar affedildi.

Hemen ardından çıkarılan kanunla da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre cezalandırılan kişiler affedildi. Gerekçe olarak da İstiklal Mahkemelerinin adaleti sağlamada yetersiz olduğu belirtilmekteydi.

TBMM, 1922 yılı başında da yeni bir kanun çıkararak cezasının üçte ikisini çekmiş bütün adi suç mahkûmlarını affetmiştir. Bu affın gerekçesi olarak ülkenin çok ciddi işgücüne ihtiyaç duyması gösterilmiştir.

Cumhuriyet döneminin ilk genel affı Lozan sonrasında 26 Aralık 1923’de gerçekleşti. Çıkarılan kanunla 29 Ekim 1923’e kadar işlenmiş suçlara verilen cezaların yarısı affedildi.

Cumhuriyetin en kapsamlı affı ise cumhuriyetin ilanının onuncu yılı olan 1933’de gerçekleşti. Hükümet af tasarısının gerekçesini Türk inkılabının başarısı ve cumhuriyetin onuncu yılı kutlanırken çeşitli sebeplerle hatalarına kurban olmuş kişilerin topluma kazandırılması olarak açıklamıştı.

Bu kanunla 28 Temmuz 1933 tarihine kadar işlenmiş bütün suçlar affedilmiş, hatta İstiklal Mahkemeleri tarafından mahkûm edilen Terakkiperver Fırka mensupları ve İzmir suikastı mahkûmlarının suçları tamamen kaldırılmıştır. Bu geniş kapsamlı af kanununda sadece “Yüzellilikler ve sürgündeki Osmanlı hanedanı” kapsam dışı bırakılmıştı.

YÜZELLİKLİKLERİN AFFI

Yeni Türkiye’nin en çok ses getiren uygulamalarından birisi içlerinde Refik Halit, Refi Cevat, Rıza Tevfik gibi kişilerin de bulunduğu ve “Yüzellilikler” denilen liste ile yüz elli kişinin vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülmesiydi.

TBMM görüşmelerine bakıldığında bu listede bir kriter olmadığı, bazı kişilerin nefretle hareket ederek muhaliflerini listeye koydurduğu anlaşılmaktadır. Zaten kısa bir süre sonra tartışmalar başlamış ve birçok hata yapıldığı gündeme gelmiştir.

Atatürk’ün hayatının son yılında Refik Halit’in vatan hasretini anlatan bir yazısından etkilenerek af konusunu gündeme getirdiği anlaşılmaktadır. Yunus Nadi’nin başında bulunduğu Cumhuriyet gazetesinin muhalefetine rağmen af tasarısı büyük bir kabul görmüş ve 29 Haziran 1938’de kabul edilmiştir.

Af kararının alındığı tarihte yüzelliliklerden hayatta kalanların sayısının yetmiş dokuz olduğu bilinmektedir. Bu kişilerden arzu edenler konsolosluklardan aldıkları pasaportla Türkiye’ye dönme imkânı elde ederek on beş yıl sonra vatanlarına kavuştular.

Cumhuriyetin af serüveni bundan sonra da devam etmiş; en büyük düşman gözüken “Osmanlı hanedanı” mensuplarından 1952’de kadınlara ve 1974 affıyla da erkeklere ülkeye dönme hakkı verilmiştir.

Af sürecinden Yassıada mahkûmları da nasibini almış; Celal Bayar Cumhurbaşkanı tarafından, diğer Demokrat Parti ileri gelenleri de 1966’da çıkarılan kanunla affedilmişlerdir.

RAUF BEY ÖRNEĞİ

İstiklal Savaşı liderlerinden ve Başbakanlardan Rauf Bey (Orbay) 1926 yılında İzmir Suikastı davasında yargılanmıştı. O sırada Londra’da bulunan Rauf Bey, tebligatı aldığında dönemin İstiklal Mahkemelerine güvenmediğini söyleyerek Türkiye’ye dönmeyi reddetmişti. Buna rağmen İstiklal Mahkemesi Rauf Bey’i gıyabında on yıl kalebentliğe (sürgün) mahkûm etmiş, ayrıca medeni haklardan mahrumiyetine ve mallarının haczine karar vermişti.

Rauf Bey, 1933 genel affı kapsamında affedildiğini öğrendiğinde “…bu affın katiller ve şakilerle birlikte ben de şamil hükmünü kendi rızamla kabul edersem, bugüne kadar sırf şahsi hırs ve garaz yüzünden aleyhime yöneltilen isnat ve iftiraları ve bu arada Cumhurreisine karşı suikasta teşebbüs cürmünü kabul ve itiraf etmiş gibi bir duruma düşerim” diyerek affı reddetmiştir.

Rauf Bey daha sonra Türkiye’ye dönmüş ve bir mahkemede yargılanarak beraat etmek istediğini söylemiştir. Böyle bir durumun söz konusu olmadığı belirtilse de kendi ifadesine göre mahkemeden bir beraat kararı çıkartmıştır.

Bu çerçevede düşünüldüğünde affı kabul etmenin bir nevi suçu da kabul etmek olduğu bir gerçektir. Bunun yerine siyasi iktidarların yapması gereken af yerine evrensel hukuk çerçevesinde bağımsız bir yargı sistemini kurmalarıdır.

Bugün 15 Temmuz bahanesi ve OHAL kılıfıyla yapılan yargılamaların evrensel hukuk nezdinde hiçbir geçerliliğinin olmadığı açıktır. Daha yargılamalar devam ederken af tartışmalarının gündeme gelmesi de bunu doğrulamaktadır.

Bir yönüyle af “lütuf” gibi gözükse de diğer yönden devletin hatalı olduğunu kabul ederek kendi vicdanını aklaması anlamına gelmektedir. Ama bu arada insanlar hayatını kaybetmekte, uzun süre hapiste kalmakta veya ülkesini terk etmek zorunda kalmaktadır.

Bugünkü örneklerle yasal banka, yasal sendika, çocuklarını yasal okullara gönderme, herkesin ulaştığı bir programı kullanmanın suç olmadığının ve “kontrollü darbe” ile hiçbir ilgisi olmayan insanların masumiyetinin yargı tarafından kabul edilmesi gerekir. İnsanlara hayatlarına mal olacak sıkıntılar yaşattıktan sonra “pardon” demenin bir anlamı olmadığı açıktır.

Kaynakça: C. S. Sönmez, Cumhuriyet Döneminde Çıkarılan Af Yasaları, HÜ AİİTE doktora tezi, Ankara 2005;  İ. İleri, “Batı Gözüyle Meşrutiyet Kutlamaları ve Genel Af”, OTAM, 2005.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 6.6.2018 [TR724]

İffet abideleri sizden hesap soracak [Süleyman Sargın]

Önemli fıkıh eserlerinden ”Mültekâ”nın şerhi Mecmaü’l-Enhur adlı eserin sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Sebebi de şudur, bu iffet âbidesi delikanlı, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. O esnada kapısı çalınır. Biraz endişe biraz da merakla kapıya koşar. Zira beklediği biri yoktur. Kapıyı açar; karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Kız, yolcu olduğunu ama yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler.

Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terkedemez, çaresizce içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sırtı kıza dönük olarak masasına oturur. Bir kere bile arkasına dönmeden sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Kız ise ne yapacağını bilmeden utangaç ve gizli-saklı bakışlarla onu seyrer. Bu iffetli talebenin haline hem şaşırır hem de hayran olur. Gencin bir hareketi ise onun merakını iyice artırır. Çünkü delikanlı, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir. Bir defayla da yetinmemekte ve bunu sürekli tekrarlamaktadır. Bu hal üzere sabah olur.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kızıdır. Kızın sağ salim döndüğüne sevinen saray ahalisi merakla, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini sorarlar. Çünkü bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden delikanlı talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, hem takdir hem merak saikiyle, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder. Genç tevazu ve mahviyet içinde vezirin huzuruna girer. Vezir ona kızına muamelesinden dolayı teşekkür eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun üzerine koydum ki bana Cehennemi hatırlatsın. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde bunu tekrar ettim ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.” cevabını verir.

Böyle bir iffet ve ismet şuuruna ve ahirete kilitlenmiş bir gönle sahip gencin bu hali vezirin hayret ve hayranlığını kazanır. Gözyaşları içinde delikanlıya hemen kızıyla evlenmesini teklif eder. İffet abidesi genç o günden sonra “Damat Efendi” olarak anılır. “Damat Efendi” dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında bakışı bulanmayan, gözü kaymayan, Allah’a verdiği sözü ve ahiretteki hesabı düşünerek nefsini gemleyen bir yiğit olarak gerçek bir delikanlılık örneği sergilemiştir.

Meleklerden biri gibisin

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah, gençliğini Hakk’a itaat yoluna bağlayan ve gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci çok beğenir” buyurarak hakiki delikanlılığın tarifini yapmıştır. Ardından da bahtiyar bir gence bütün dünyevî güzellikleri unutturacak şu müjdeyi vermiştir: “Allah, kendini ibadete hasreden bir genci meleklerine gösterir; onunla iftihar eder ve ona şöyle seslenir: Ey şehvetini Benim için terk eden genç! Ey gençliğini Bana adayan yiğit! Sen Benim nezdimde meleklerimden biri gibisin.”

Bugün Müslüman ülkelerde ve özellikle Türkiye’de gençler çoğunluk itibariyle bu hakikatlerden habersiz olarak yetişiyorlar. İletişim ve etkileşim araçlarının yaygınlaşmasının da tesiriyle bir boşluktan diğerine sürüklenip duruyorlar. Dava şuurlarını, insanlığa hizmet düşüncelerini kaybetmişler. Rotasız gemiler gibi yönsüz ve istikametsiz bir hayat sürüyorlar. Şehvetlerin, şöhretlerin, paranın ve basit menfaatlerin ağında esariten en zeliline maruz kalıyorlar. İmam Hatiplerin, Kuran Kurslarının sayısının çokluğu bir anlam ifade etmiyor. Kendine cemaat veya tarikat diyen organizasyonların son yıllarda iktidarın sağladığı imkanlarla semirmeleri de bir işe yaramıyor. Çünkü büyük çoğunluğu haram saltanatı üzerine kurulmuş bir sistemden besleniyorlar. Allah’ın haram kıldığı yollarla yetiştirdikleri gençlerin helal dairesinde kalmasını nasıl bekleyebilirler!

Böyle olunca, gençler ruhlarını kanatlandırabilecek sistemli düşünceden uzak, varoluş gayelerine yabancı ve ahiret gerçeğine karşı da duyarsız bir halde yetişiyorlar. Bu da ciddi iç sıkıntıları, psikolojik sorunları, karamsarlıkları, bunalımları, depresyonları ve daha pek çok ruhsal ve ahlaki problemi beraberinde getiriyor. Yeni (!) Türkiye’nin trol karakterli gençlerine bakınca yurduyla, okuluyla, dersanesiyle hizmet kurumlarının ne büyük bir misyon eda ettiklerini daha iyi anlıyoruz. Simalarında pırıl pırıl hayâ okunan, davranışlarında dupduru samimiyet bulunan ve vicdanlarında da köpük köpük heyecan kaynayan bir nesildi hizmetin elinde yetişenler. Şimdi büyük kısmı hapislerde veya sürgündeler.

Hizmet, gençlere gerek bilgi gerek donanım olarak bireysel anlamda derinleşmelerini, bunun yanında insanlığın ve toplumun sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaşmalarını tembihledi. Onlara, milletin mutluluğunu kendi fedakârlıkları üzerine bina etme, binbir mahrumiyet içinde başkalarına sahip çıkma ve yaşatmak için yaşama olarak özetlenebilecek bir dava şuuru kazandırdı. Bunu yaparken Allah’a iman, Resûlullah’a bağlılık, sahabeye hayranlık, insanlara vefanın yanında takva, emanet, iffet, sadakat, fedakarlık, hasbilik gibi hasletlerle bezenmelerine vesile oldu. Dört beş senedir hizmete ve insanlarına sistematik soy kırım uygulayanlar  binlerce ”Damat Efendi”ye kıydılar. Onların yerine şehevî arzularının ağında, nefsinin doymak bilmeyen isteklerinin baskısı altında, para ve makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tama’ duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıkların pençeleri arasında can çekişen serseri ve hovarda bir güruh meydana getirdiler.

Allahım, bu bendendir ben de ondanım

Şimdikiler haram bataklığında günübirlik, alçak siyasetin kirli pazarına ürün yetiştirirken hizmet, kendisine gönül veren tertemiz insanların helal kazançlarından ettikleri himmetlerle binlerce müessese kurmuştu. İnsanlığın istikbalini emanet edeceği bir nesle tıpkı Allah Resûlü’nün Hazreti Cüleybib’e sahip çıktığı gibi sahip çıkmıştı. O Cüleybib ki, çok yakışıklı ve hareketli bir gençti. Onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız ederdi. Daha sonra Rehber-i Ekmel ile tanıştı. Efendimiz Cüleybib’deki delikanlı ruhu gördü. Onu bağrına bastı ve iffetini koruma hususunda O’na dua etti. Bundan sonra Cüleybib Medine’nin en hayâlı gençlerinden biri haline geldi. Ancak Efendimiz bununla da yetinmedi, çok geçmeden onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderdi. Cüleybib kızla görüştü, birbirlerini beğendiler ve Efendimiz bizzat vesilelik ederek Hazreti Cüleybib’i evlendirdi. Üç-beş hafta sonra önlerine çıkan bir cihad imtihanında Cüleybib (radiyallahu anh) şehit oldu.

Savaş sonrası herkes kendi  şehitlerini arıyordu. O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; “Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?” Sahabe efendilerimiz “Hayır, ya Resûlallah, aradığımız herkesi bulduk” dediler. İşte o zaman mahzun Nebi, gözleri yaşlı bir şekilde, “Ama benim bir kaybım var” dedi; “Ben Cüleybib’imi kaybettim!” diye ekledi. Evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini aradı. Uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: “Allah’ım, bu bendendir, ben de ondanım.”

Hırsı, hasedi, kini imanlarının önüne geçmiş zalimler bu veballerini dünyada veya ahirette nasıl ödeyecekler bilmiyorum ama hizmet, herşeye rağmen kayıp nesli yeniden kazanmaya bakmalı, yeni damat efendiler ve Cüleybib’ler yetiştirmeye devam etmeli.

[Süleyman Sargın] 6.6.2018 [TR724]

2018 Dünya Kupası C Grubu’nda Fransa favori, ikinci kim olur? [Hasan Cücük]

Fransa, Danimarka, Avustralya ve Peru’nun yer aldığı C Grubu’nda liderlik için bir numaralı favori olarak Fransa gösteriliyor. Kadro kalitesi olarak diğer takımlara fark atan Fransa sadece grubun değil, kupanın da favorileri arasında. Danimarka, ikincilik için daha şanslı ancak Peru ve Avustralya’yı yabana atmamak gerekiyor.

FRANSA: Euro 2016’yı unutturmak istiyor

Evinde düzenlediği turnuvalarda kupayı kimseye kaptırmayan Fransa’nın bu geleneği Euro 2016’da bozulmuştu. 1984’de Avrupa şampiyonu, 1998’de Dünya Kupası şampiyonu olan Fransızlar, Euro 2016 finalinde üstün oynadıkları maçta Portekiz’e boyun eğmişti. Fransa için Rusya 2018, iki yıl önce evinde yaşadığı hüsranı telafi etme fırsatı sunacak. Fransa kupanın mutlak favorileri arasında yer bulmuyor. Ancak kadro yapısıyla beni hesaba katın mesajı veriyor.

1998’de Zidane’li kadrosuyla Dünya Kupası’na uzanan Fransa, 2006 Almanya’da yine finale kadar gelmiş ancak İtalya engelini aşamamıştı. 2010’da gruptan çıkamayan Fransa, 2014’te çeyrek final görmüştü. Rusya yolunda Hollanda ve İsveç’le liderlik mücadelesi veren Fransa, son maçında grup liderliğini tescil ettirmişti. Gol yollarında sıkıntılı bir Fransa vardı. Gol sıkıntısı çekti ama kalesini de gole kapatmayı başardı.

Fransa’nın başında 1998 Dünya Kupas’nı kaldıran Didier Deschamps bulunuyor. 2012’den bu yana koltukta oturan Deschamps, oyunculuğunda azmi ve bitmek bilmez enerjisiyle tanınıyprdu. Teknik patron olarakta oyuncularından yüzde yüz verim isteyen Deschamp, görevini yapmayan oyuncuyu gözünü kırpmadan kadroya almamasıyla dikkat çekiyor.

Fransa adeta yıldızlar topluluğu. Öne iki isim biraz daha fazla çıkıyor. Manchester United’li Paul Pogba ve Atletico Madrid’li Antonine Griezmann takımın şuan için taryışmasız yıldızları. Ancak bu isimleri zorlayacak hatta geride bırakacak PSG’li Kylian Mbappe ve Barcelonalı Ousmane Dembele var. Kalede Hugo Lloris yılların tecrübesiyle emniyet sübabı olmaya devam ediyor. Defansta Benjamin Mendy (Manchester City), Samuel Umtiti (Barcelona) ve Raphael Varane (Real Madrid) mevkilerinde Avrupa’nın en iyileri arasında bulunuyor.

Orta sahada bitmek bilmez enerjisiyle N’Golo Kante’ye, Blaise Matuidi (Juventus) ve Corentin Tolisso (Bayern Münih) eşlik ediyor. Tabi orta sahanın generali Pogba’yı unutmamak gerekiyor. Forvet ise tam yıldızlar topluluğu. Griezmann, Mbappe ve Dembele’nin yanı sıra bu sezon müthiş maçlar çıkaran Nabil Fekir (Olympique Lyon) ve Florian Thauvin (Olympique Marsilya) Fransa’nın Rusya’daki en önemli kozları olacak.

DANİMARKA: Euro 92 rüyasıyla geliyor

Danimarka futbolu denince akıllara Michael Laudrup ve Peter Schmeichel ile plajdan gidip şampiyon oldukları Euro 92 gelir. Sepp Piontek’in 1978-90 arasında temellerini attığı Danimarka, Avrupa’nın futbol ülkelerinden biri olmayı başardı. Tarihinde 5. kez Dünya Kupası’nda sahne alacak. Vikingler, oldukça zorlanarak geldikleri Rusya’da en iyi dereceleri olan 1998 Dünya Kupası’ndaki çeyrek finali geçmek istiyorlar.

Eleme gruplarında Polonya’nın ardından ikinci olan Danimarka, Rusya biletini play-off maçlarıyla aldı. İrlanda ile sahasında golsüz berabere kaldığı maçın rövanşında adeta şov yapan Vikingler 5-1’lik skorla adlarını Rusya’da mücadele edecek 32 takım arasına yazdırmayı başardı.

Danimarka’nın dümeninde Norveçli Age Hareide oturuyor. Morten Olsen 15 yıl sonra görevini bırakınca 2015’in sonlarında takım İskandinavya futbolunu yakından tanıyan Hareide’ye teslim edildi. Daha önce Norveç milli takımı yanı sıra Rosenborg, Bröndby ve Malmö takımlarını çalıştıran Hareide hucüm futbolu oynatmasıyla tanınıyor.

Danimarka’nın en önemli yıldızı Tottenham formasını giyen Christian Eriksen. Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri olarak gösterilen Eriksen, Hareide döneminde gol yollarında oldukça etkili olmaya başladı. İrlanda’yı 5-1 yendikleri play-off maçında 3 golün altına imzasını atan Eriksen, Tottenham başarısını Rusya’ya da taşımak istiyor. Kaleyi ünlü efsane Peter Schmeichel’in oğlu Kasper koruyor. Babası kadar olmasa da defansa güven veriyor. Yine Fenerbahçe’denm hatırladığımız Simon Kjaer defansın önemli ismi. Danimarka son 20 ayda oynadığı 14 maçta yenilgi yüzü görmedi.

PERU: 36 yıllık hasret bitti

Peru’nun bir Dünya Kupası’nda daha boy göstermesi için tam 36 yıl geçmesi gerekiyordu. Peru denince akıllara iyi pas yapan, hucüm gücü yüksek ve tekniği iyi oyunculardan kurulu bir takım akıllara gelirdi. 1970’li yıllarda yetiştirdiği Hugo Sotil, Teofilo Cubillas ve Hector Chumpitaz gibi yıldızlarıyla adından söz ettiren Peru, 1970 Dünya Kupası’nda çeyrek final görmüş, aynı dönemde Copa America’yı kazanmıştı. Son kez katıldığı 1982 Dünya Kupası’nda grupta çıkamayan Peru uzun süre futbol sahnesinden çekilmişti.

Rusya yolunda grup elemeleri Peru çin facia başladı. İlk 6 maçta sadece bir galibiyet alan Peru, son 6 maçta ise 3’er galibiyet ve beraberlik aldı. Rusya biletini Yeni Zelanda ile yaptığı play-off maçında alan Peru, 2017’de oynadığı maçlarda yenilgi yüz görmedi.

Peru’yu Arjantinli Ricardo Gareca’ya çalıştırıyor. 1980’li yıllarda Arjantin ve Brezilya kulüplerinde top koşturan Gareca, 20 kezde Arjantin milli formasını giydi. Peru’yu Copa America’da yarı final oynatan Gareca, 36 yıllık Dünya Kupası hasretini bitiren teknik adam oldu.

Peru’nun en önemli yıldızı Jefferson Farfan ve Paolo Guerrero. Uzun yıllar PSV ve Schalke 04 formalarını giyen Farfan 33 yaşının tecrübesiyle Rusya’ya geliyor. Paolo Guerrero ise Bayern Münih ve Hamburg formalarını giydi. Takımın en önemli gol silahı olan Paolo Guerrero, aldığı doping cezasından dolayı kupaya katılma iznini son günlerde alabildi.

AVUSTRALYA: Kriket ve rugby dışında futboluda da iddialılar

Tarihinde ilk kez 1974 Dünya Kupası’nda sahne alan Avustralya’da futbol; kriket, rugby ve Avustralya futbolunun gölgesinde kaldı. Spor denince futbol pek akıllara gelmezdi. Ancak bu durum son dönemde değişmeye başladı. Futbol giderek ülkenin en popüler spordalları sıralamasında üstlerde yer bulmaya başladı. 32 yıl aradan sonra 2006 Dünya Kupası’na katılan Avustralya, Okyanusya Federasyonu’nunda ayrılıp Asya Federasyonu’na dahil oldu. 2010 ve 2014’te de kupada mücadele eden Kanguru ülkesi, başarısını Asya şampiyonluğu ila tescil etti. Rusya biletini Honduras’la oynadığı play-off maçıyla alan Avustralya Dünya Kupası’nda mücadele edecek ülkeler arasına adını son sıralarda yazdırdı.

Rusya biletini alan teknik patron Ange Postecoglou’nun görevi bırakmasıyla teknik adam arayışına giren Avustralya Futbol Federasyonu göreve 2010’da Hollanda’yı Dünya Kupası’nda finale taşıyan Bert van Marwijk’i getirdi. Hollandalı teknik adamın tecrübesiyle Rusya’da iyi sonuçlar almak istiyorlar.

Avustralya’nın en önemli yıldızı yıllarca Everton giyen Tim Cahill. Artık futbolunun son dönemini ülkesinde geçiren 38 yaşındaki Cahill milli forma ile 50 gole imza attı. Yine ülkemizde Gençlerbirliği ve Antalyaspor formasını giyen Mile Jedinak, Avustralya’nın hem kaptanlığını yapıyor hem de orta sahasını toparlıyor. 34 yaşındaki Jedinak, play-off maçında 3-1 yendikleri Honduras’a golleri atan isim olmuştu.

[Hasan Cücük] 6.6.2018 [TR724]

Cep boyun hastası olduğunuzdan haberiniz var mı?

Etrafınızda görüyorsunuzdur hatta siz de onlardan birisiniz belki de… Toplu taşıma araçlarında, evde, iş yerinde, yürürken, karşılıklı otururken bile sürekli cep telefonuna bakan insanlar her yerde artık. Bu kişilerin büyük çoğunluğu başını elindeki telefona doğru eğiyor ve büyüklükleri birbirinden farklı ekranlara bakarak uzun zaman geçiriyor. Oysaki baş ve boyun bölgesini normalin dışında sürekli aynı pozisyonda tutmak, ağrılara ve ileri durumlarda boyun fıtığına yol açıyor. Fizik Tedavi Uzmanı Prof. Dr. Engin Çakar, cep telefonu ve tablet gibi teknolojik cihazların tıp literatürüne yeni bir hastalık adı kazandırdığını söylüyor.

Telefon, bilgisayar, tablet, e-okuyucu gibi araçları bu araçların hepsini birden, yoğun şekilde kullanan insanlarda giderek boyun ağrıları oluşuyor. Bu hastalığın bir adı var artık; “Text neck syndrome” yani “Cep boyun hastalığı” veya “cep telefonu boynu.“

Boynun omuzlardan daha ileride olduğu konumda geçen her durum, kişinin cep boyun hastalığına bir adım daha yaklaşması anlamına geliyor. Boynun normal pozisyonu kulakların omuz merkezleriyle aynı hizada olduğu, boynun eğilmediği duruştur. Normalde başın omuzlara yüklediği bir ağırlık vardır ancak bu tür durumlarda bu ağırlık olması gerekenin oldukça üzerine çıkmakta ve boyna neredeyse 6 kat daha fazla kuvvet uygular. Bugün cep telefonları, tabletler, e-okuyucu cihazlar artık sadece iş zamanı ofislerde değil, iş dışında ve uyku hariç tüm zamanlara yayılmış bir şekilde. Baş normalden fazla bu pozisyonda tutulduğunda aşırı bir gerilim oluşturuyor. Bu duruşla aşırı zaman geçirmek, omuz çevresi gerginliği, boyunda ve üst sırtta şiddetli ağrı, kronik baş ağrısı, boyun fıtığı gibi sağlık sorunlarına sebep olabiliyor.

Önlem alınmazsa ne olur?

Yanlış duruşta telefon ve tablet kullanımı, duruş ve vücut mekaniğini olumsuz etkileyerek boyundaki fizyolojik eğriliğin deformasyonuna yol açar. Cep boyun hastalığının şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Hafif vakalarda boyun kaslarında ağrıya, ilerlemiş vakalarda ise baş ağrısı, kollarda karıncalanma ve uyuşma, boyun omuru disk hasarlarına yol açabiliyor. Hatta daha ileri durumlarda omurlar arasındaki diskin dejenere olarak yırtılmasına ve boyun fıtığı oluşmasına kadar gidebiliyor.

Cep boyun hastalığı oluşumunu önlemek için dikkat edilmesi gerekenler şöyle sıralanabilir:

1) Telefonunuzu aşağıda tutmayın: Boynu öne eğerek değil, gözlerin uygun açıda olduğundan emin olarak telefona bakın.

2) Kollarınızla destekleyin: Telefon masanın üzerinde veya ön kollarla desteklenerek iki elle kullanılmalı.

3) Mola verin: Sık sık molalar verin. Hareket etmek için hatırlatıcı kurun.

4) Dik durun: Baş ve boyun aynı eksen üzerinde, omuzlara olan uzaklığı eşit olmalıdır.

5) Çocuklara dikkat: Çocuklar telefon ve tabletlerle çok vakit geçiriyor. Kalıcı duruş bozuklukları gelişmemesi için bu maddeler uygulanmalı.

6) Esneme ve germe egzersizleri yapın: Uzun süre aynı pozisyonda kalmak kan dolaşımını da olumsuz etkiler. Düzenli olarak esneme-germe egzersizleri yapmak kas ağrılarını hafifletir.

[TR724] 6.6.2018

Süreçte gazeteciler ve akademisyenler [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Hizmet hareketi zor zamanlar yaşıyor. Milyonlarca insan Türkiye’de ağır baskı ve zulüm altında. Onbinlercesi hapislerde. Bir o kadarı da her an hapsedilme kaygısıyla yaşıyor. Ağır mağduriyetler, dramlar var.

Ülkede hukuk kalmadığı, insanlar duyarsızlaştığı, kurumlar politize olduğu için mağduriyetler Türkiye’de dile getirilemiyor. Bağımsız medya olmadığı için yaşananlar dünyaya duyurulamıyor. Ülke kutuplaşmış kimse bir başkasının acısını hissetmiyor. Aksine herkes “hasım”, “rakip” kabul ettiğinin acısına seviniyor. Her siyasi, etnik, dini grup “öteki” gördüğü kesimlerin yaşadıklarına “oh olsun, hak ettiler!” diyor. Asgari insani duyarlılık dahi kalmamış. İnsaf, vicdan, adalet, merhamet duyguları yoğun kutuplaşma ortamında iptal olmuş durumda. Herkes sadece kendi acısına ağlıyor, kendi derdine yanıyor.

İki mağdur kesim; Kürler ve Hizmet Hareketi

Bu süreçte iki önemli mağdur var. Birisi Güneydoğu’da kentleri yerle bir edilmiş, dilini konuştuğunda, haklarını dile getirdiğinde devletin sopasını başında hisseden Kürtler; diğeri kadın, çoluk çocuk demeden eften püften sebeplerle hapislere doldurulan, mallarına çökülen, işten atılan Hizmet insanları. Ömründe yumruk vurmadığı, taş atmadığı halde “terörist” ilan edilen öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, esnaflar, ev hanımları…

Tek Adamın herşeyi kontrol ettiği süreçte milyonlarca insanın hayatı altüst oldu, düzeni bozuldu. Yurt  dışına çıkabilenlerin ayrı sıkıntıları var. Türkiye’de kalanların hali hepten içler acısı. Böylesi bir dönemde zulme maruz kalanlara yardım etme, muavenet, muhacirlere destek olma, mazlumların sesi olma, zulmü dünyaya duyurma, duyarlılık oluşturma, farklı yol ve yöntemlerle zulüm düzenine baskı uygulama ve Zalim’in işini zorlaştırma önem arz ediyor.

Dik duran da var, umudunu yitiren de…

Zulüm sürecinin etkisi herkeste farklı. Kimisi içine kapanıp kendisiyle başbaşa kalıyor, sessizliğe gömülüyor. Kimisi kendini ayakta tutacak kadar enerjiye sahip, yaşamaya çalışıyor. Kimileri hem ayakta durup hem de çevresine destek olmaya, umut vermeye çabalıyor. Zalime  boyun eğmeyip dik duran var, umudunu yitiren var. Eskiye dair bazı konuları takılan var, eleştirenleri “insafsız, ölçüsüz” bulan var. Oturup ağıt yakan var; bir çıkış için kafa patlatan var. Hem eleştrip hem çıkış arayanlar da var. Böyle bir süreçte durmak bize yakışmaz deyip daha fazla koşturanlar az değil. Bir şeyler yapmak isteyip  yapacağı şeye odaklanamayanlar, hayatın kıyısında mecnun gibi dolaşanlar var. Böylesi ağır bir dönemde kimseyi kınayacak, ayıplayacak durumda değiliz. Süreci mümkün olan en kısa zamanda atlatıp normalleşmeye, hayata dönmeye ve geleceği yeniden kurmaya ihtiyacımız var. Bunun için de dinamizme, projeler üretmeye, beceri ve kabiliyetimize göre harekete geçmeye, yeni duruma uygun çözümler bulmaya, insanları tekrar hayata kazandırmaya ihtiyacımız var.

15 Temmuz beklenmedik zamanda, beklenmedik şekilde gelen ağır ve travmatik etkileri olan bir vakaydı. Uzunca süre insanlar meselenin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamaya çalıştı. Türkiye’deki insanlar iktidarın insafsızca uyguladığı ağır zulümden, baskıdan, tutuklamalardan, çökmelerden hala başını kaldırıbilmiş değil. Zulüm hız kesmeden dalgalar halinde ardı ardına geliyor. Türkiye dışındakiler ise zulme üzülmekten, ağıt yakmaktan bir şeyler yapmaya yeterince odaklanamadı.

En çabuk toparlanan gazeteciler oldu

Bu süreçte en çabuk toparlanan ve reaksiyon veren kesimin medya çalışanları, gazeteciler olduğunu söyleyebiliriz. Dışarıya çıkabilen gazeteciler işlerini kaybetmiş, kurumları kapatılmış  olmasına rağmen, kendileri el emeğiye geçinmeye ve hayata tutunmaya çalıştıkları halde mütevazi imkanlarla bir şeyler yapmaya başladılar. Web sayfaları açarak, periscope, youtube yayınlarıyla mazlumların sesini amatör imkanlarla duyurmaya çalışıyorlar. Sembolik maliyetlerle etkili işler çıkaryorlar ve günden güne kendilerini geliştiriyorlar. Neredeyse gurbetteki her gazeteci sesini duyuracak bir mecraya sahip. Üçü beşi biraraya gelip bir platform kuruyor, TV yayını yapıyor, e-gazete çıkarıyorlar. Üretilenler sosyal medyada hızla yayılıyor. Konvansiyonel medya dışında mütevazi ama etkili alternatif bir medya oluşuyor. Türkiye’de heryerin “havuz” olması, güvenilecek mecraların kalmaması bu alternatif medyayı dikkate alınır, izlenir kılıyor. Gazeteciler, eski medya çalışanları süreçte yaptıkları özverili ve etkili çalışmalar nedeniyle hertürlü takdiri hakdiyorlar. Onlardaki dinamizm, canlılık bütün mazlumların umutlanmasına, harekete geçmesine vesile oluyor.

…ve akademisyenler

Böylesi süreçlerde sosyal sorumluğu önde olan diğer bir meslek grubu da akademisyenler. Sayısal olarak en fazla zulme uğrayan mesleklerden birisi akademisyenler. 8-9.000 civarında akademisyen işinden oldu. Bunların en az yarısı hapse atıldı. Bazıları tahliye oldu büyük kısmı hala hapislerde. Elinde kalemden başka bir şey olmayan öğretmenler, akademisyenler “terörist” olmakla yargılanıyor. Böylesi ağır mağduriyete rağmen akademisyenlerin yeterince organize olduğunu ve sesinin güçlü çıktığını söylemek zor. Bazı sosyal bilimcilerin bir miktar sesi çıkıyor, yazıyor, konuşuyorlar; ancak tartışmaların odağındalar. Bazıları sosyal bilimcilerin problemler, ihmaller, sorunların tespiti ve çözümleri üzerine yazmasından rahatsız oluyor. Oysa sosyal bilimcilerin, akademisyenlerin işi bu! Onlar da elbette muavenet, mazlumlara yardımcı olma, muhacirlere destek olma gibi bireysel çabalar içine giriyorlar. Fakat asıl misyonları bu değil, akademisyen olmak! Yani sorgulamak, araştırmak, problemleri ve çözüm yollarını ortaya koymak. Sosyal bilimciler için sosyal konularda kafa yormaktan, kalem oynatmaktan, görüş belirtmekten daha doğal ne olabilir! Akademsiyenlerin yazıları, görüşleri birilerine absürd-saçma gelse de, “zararlı” bulunsa da olması gereken şeyler. İçinde bulunulan halden çıkabilmek, daha sağlam ve sağlıklı bir gelecek inşası için sosyal bilimcilerin bunu yapmasına ihtiyacımız var. Bazılarının hoşuna gitmese de! Hekim, hasta memnun olmayacak, hasta yakınları üzülecek, insanların morali bozulacak diye teşhis koymaktan ve o teşhise yönelik tedavi uygulamaktan vazgeç-e-mez. Hastanın ve yakınlarının kızgınlıkları karşısında bulguların aksine bir teşhis ve tedavi uygularsa asıl o zaman sorumlu olur. Hekim mesleğinin gereği neyse, hastanın durumu neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır; yapmalıdır. Ancak bizim gibi toplumlarda medyaya sıkça yansısıdığı üzere bazen hekimler koyduğu teşhis beğenilmediği, tedavi hastanın ve yakınlarının aklına yatmadığı için şiddete maruz kalabilir, hakaret ve küfür yiyebilir. Sosyal bilimciler de sosyal konularda bir hekim hassasiyetiyle uzmanlık alanıyla ilgili teşhisleri ve tedavi yöntemlerini paylaşmak durumundalar. Küfür yeseler, tacize uğrasalar da meslek etiği ve vicdan, sorumluluk gereği doğru bildikleri şeyleri yapmak durumundalar.

İki şapkam var

Akademisyenlik ve gazetecilik gibi iki ayrı şapkası olan birisiyim. Her iki şapka da böyle bir  zamanda hem çok gerekli/yararlı, hem de tehlikeli. Gerekliler, çünkü sosyal konularda farkındalık oluşturacak, problemleri tanımlayacak, çözüm yolları üretecek, sorgulayacak, hakikati ortaya çıkaracak ve insanların haberdar olmasını sağlayacak önemli iki meslek. Tehlikeliler, zira sosyal konular herkesin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu ve ceffel kalem yazıp, konuştuğu alanlar. Herkesin önkabulleri var ve insanlar sosyal bilmcilerin ve gazetecilerin görüşünü beğenmediğinde, onaylamadığında ihanetten, cinayete herşeyi müstehak görebiliyor. Şu zamanda taşınabilecek en tehlikeli iki şapkayı birden (gazetecilik ve sosyal bilimci olmak) taşıyarak ben de eleştirilerden nasibimi alıyorum.

Gazeteciler, sosyal bilimciler böylesi zor zamanlarda daha fazla ihtiyaç duyulan, ama daha fazla “tehdit” görülen, bu yönüyle de korunması, itina gösterilmesi gereken adamlardır. Gazetecilerin, sosyal bilimcilerin de eleştirilmeyi, linç edilmeyi baştan göze almaları lazım. Gazetecileri, sosyal bilimcileri eleştirin, reddiyeler yazın, karşı argümanlar ortaya koyun, tezlerini çürütün ama varlıklarını, kalemlerini koruyun! Gazetecilerin, sosyal bilimcilerin susturulması bir toplum/kesim için en büyük afet ve felakettir. Bütün diktatörlükler gazetecileri ve sosyal bilimcileri susturduktan sonra inşa edilmiştir. Tam teşekküllü olmasa, teşhiste bazen sapmalar olsa da bir hastaneye ve hekimlere sahip olmak her zaman hekimsiz ve hastanesiz kalmaktan iyidir!.

Herkes elinden geldiğince bir şeyler üretiyor; yapıyor

Yaşanan zorlu süreçte sürgündeki gazetecilerin bireysel ve kolektif sorumluluk aldıklarına ve görevlerini yaptıklarına şahidim. Şapkamın birisi ile ilgili rahatım, herkes elinden geldiğince bir şeyler üretiyor; yapıyor. Ama akademisyenlik şapkam hakkında aynı rahatlıkta konuşamam. Sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen akademisyenlerde istenen düzeyde bir dinamizm, canlılık, örgütlülük olduğunu söylemek zor. Oysa akademisyenler dünyanın her yerinde itibar görür, saygın bir meslektir. Her coğrafyada akademisyen oluşumları, üniversiteler var. Kendilerine pek çok kapı açılabilir. “Mağdur, mazlum akademisyen” kimliğiyle çok şey yapılabilir. Bunun yeterince yapıldığı konusunda kaygılarım var. Türkiye’de binlerce akademisyen arkadaşımız hapiste, on binlercesi işinden gücünden oldu. Elimizde çok güçlü argümanlar var. Pekala akademisyenler olarak içe dönük eleştiriler, katkılar, yazılar yanında zulmü, baskıyı dile getirmede, fırsatlar aramada, meslek dayanışmasında, farklı platformlarda daha etkin olabiliriz.

Aslında mühendisinden öğretmenine, doktorundan eczacısına her meslek gurubu bireysel çabalar dışında mesleği adına bir şeyler yapabilir. Her meslek grubu zulmü duyurma, mağdurlara sahip çıkma yanında o mesleğin icra edilebilmesi, yeni iş imkanları gibi konularda müşterek hareket edebilirler, internet ortamında örgütlenebilirler. Kendilerine neler düştüğü, neler yapabilecekleri üzerine kafa yorabilir, projeler geliştirebilirler.

Ağıt yakma, üzülme ve eylemsizlik artık geride kalmalı. Bir şeyler üretme, yararlı şeyler yapma zamanı!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 6.6.2018 [TR724]

Yıldızların Dünya Kupası rüyası hoca engeline takıldı [Efe Yiğit]

Dünya Kupası’nda mücadele edecek 32 takım 23 kişilik nihai kadrosunu netleştirdi. Futbolseverlerin görmek istediği bazı oyuncular teknik patronlar tarafından kadroya dahil edilmeyince hayal kırıklıkları yaşandı. Kadroya alınamayan bazı oyuncular ise tepkilerini milli takımı bırakarak gösterdi. Yıllarca milli formayı terleten bir çok oyuncu teknik direktör engeline takılınca, Dünya Kupası’nı evinde izleyecek.

Dünya Kupası kadroları açıklanırken en büyük sürprizi İspanya’da gördük. Teknik patron Julen Lopetegue, Chelsea’nın santroforo Alvaro Morata ve solbeki Marcos Alonso’yu kadroya almadı. İspanya kadrosunda yıllarca görmeye alıştığımız Cesc Fabregas, Juan Mata, Javi Martinez, Pedro gibi yıldızlar 23 kişilik İspanya kadrosunda yer bulamadı.

Wagner, Almanya’da yer  bulamadı!

Son Dünya şampiyonu apoletiyle Rusya’ya gidecek olan Almanya’ın kadrosu merak konusuydu. Teknik patron Joachim Löw, 27 kişilik kadroya Bayern Münih’in forveti Sandro Wagner’i almayıp ilk sürprizini yaptı. Bu sezon ligde 12 gol atan Wagner, Löw’ün kararıyla şok olurken artık milli takımı bıraktığını açıkladı. Ancak Löw’ün sürprizleri henüz bitmemişti. 23 kişilik nihai kadroyu açıkladığında futbol dünyası kısa süreli bir şok yaşadı. Bu sezon Manchester City formasıyla sol kanadı dağıtan Leroy Sane, Löw’ün kadrosunda yer bulamadı. City formasıyla bu sezon çıktığı 49 maçta 14 gol atıp, 19 asist yapan Sane, Premier Lig’de yılın genç oyuncusu seçiliyordu. Löw’ün sol kanatta tercihini Draxler ve Marco Reus’tan yana kullanması tepki topladı. Sezonun büyük bölümünde sakat olan Reus’un alınıp, Sane’nin alınmaması futbol çevrelerinin tepkisini çekti.

Belçikalı Nainggolan milli takımı bıraktı

Belçika milli takımının kadrosu açıklandığında ise gözler Roma orta sahasının dinamosu Radja Nainggolan’ı aradı. Teknik patron Roberto Martinez’in yıldız oyuncuyu Rusya’ya götürmemesi taraftarı memnun etmedi. Martinez, Radja Nainggolan’ı kadroya almamasının gerekçesini ’sigara içmesi’ olarak açıkladı. Roma formasıyla oldukça başarılı bir sezon geçiren Radja Nainggolan, karara protestosunu milli takımı bırakarak gösterdi. Roma’da forma giyen 30 yaşındaki orta saha oyuncusu Radja Nainggolan, bu sezon çıktığı 42 maçta 6 gol atarken 10 da asist yaptı.

Arjantin’de tercih en çok gol atan değil…

Kadrosunda Messi gibi dünya starı olmasına rağmen Arjantin, uluslararası turnuvalarda bir türlü istediği başarı yakalayamayan bir ülke oldu. 2014 Dünya Kupası’nda finale kadar geldi ancak Almanya engelini aşıp kupaya uzanamamıştı. Messi’nin 30’unu geride bıraktığı Arjantin için 2018 Dünya Kupası ayrı bir önem taşıyor. Arjantin’in kadrosu açıklandığında ise gözler bu sezon Serie A’da 29 golle kral olan Mauro Icardi’yi aradı. Teknik patron Jorge Sampaoli, aynı ligde Icardi’den daha az gol atan Gonzalo Higuian’i kadroya aldı. Arjantin’in forvet hattında birbirinden ünlü isimler bulunuyor. Messi, Dybala, Agüero, Higuian kalitesini ispat etmiş yıldızlar. Boca Juniors formasıyla bu sezon 6 gol atan Cristian Pavon’un Icardi’ye tercih edilmesi yine bol eleştiri topladı.

Ünlü sakatlar, televizyon başından izleyecek

Bir de yaşadıkları talihsiz sakatlıktan dolayı kadroda yer bulamayan şansız oyuncular var. Bunların başında sağ bekte dünyanın en iyilerinden biri PSG’nin Brezilyalısı Dani Alves. Sakatlığından dolayı 6 ay sahalardan uzak kalacak olan Alves, Dünya Kupası’nı televizyondan izleyecek. Liverpool formasıyla bu sezon harika bir performans ortaya koyan Alex Oxlade Chamberlain, Roma ile oynadıkları Şampiyonlar Ligi yarı final maçında sakatlanınca hem Şampiyonlar Ligi finalini hem de Dünya Kupası’nı kaçırdı. Yine Fransa savunmasının önemli ismi Arsenalli Laurent Koscielny, UEFA Avrupa Ligi’nde oynadıkları Atletico Madrid maçında sakatlanarak Dünya Kupası kadrosu dışında kaldı. Bu isimlere Emre Can’ı da eklemek gerekiyor. Liverpool orta sahasının önemli ismi Emre Can sakatlığından dolayı ligde 7 hafta forma giyemedi. Şampiyonlar Ligi finalinde sonradan oyuna dahil olan Emre Can’ı, teknik patron Joachim Löw Almanya’nın kupa kadrosuna almadı.

[Efe Yiğit] 6.6.2018 [TR724]