Kimse yok mu? [Bahattin Karataş]

Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;
Ne gurbettir çöken İslâm'a İslâm'ın diyarında?
Hayâ sıyrılmış, inmiş; öyle yüzsüzlük ki her yerde..
Ne çirkin yüzler örtermiş, meğer bir incecik perde!
Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lafz-ı bî medlûl,
Yalan râiç, hiyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkilâb olmuş?
Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman türâb olmuş.

Mısralarıyla Akif merhum, dönemini resmeder. Basiretli ve duyarlı adam arar, vefâ arar, haya arar. Din arar, iman arar. Ama bulamaz..

İslam diyarında İslamı garip ve gurbette görür. Akif'in Mukaddesat ve mefahirine sahip çıkacak, kimse yok mu?

Üstadımız da, çağdaşlarına hitaben "Varsın muassırlarım beni dinlemesinler. Ben de sizinle konuşmuyorum. Üç yüz seneden sonraki asrın arkasında gaybî bir nazarla sessizce nurları dinleyen Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmetler vesaireler! Sizlere hitap ediyorum buyuruyor. Ona lebbeyk diyecek kimse yok mu?

Ne yapayım acele ettim kışta geldim. Sizler cennet asâ bir baharda geleceksiniz! diye dertli bir sine arar. Baharı Üstada müjdeleyecek, geldik yetiştik efendim diyecek, kimse yok mu?

Saidler, Hamzalar, Osmanlar nerdesiniz? Duymuyor musunuz yoksa onu? Ona lebbeyk diyecek, kimseler yok mu?

Sonra da "ey ayakta gezen cenazeler, gelecek neslin kapısında durmayınız. Çekiliniz kabir sizi bekliyor..Ta İslami hakikatleri yeryüzünde dalgalandıracak yeni nesil gelsin." Diyor.

Yeni nesil adına kardeşlerin dünyanın dört bir tarafına dağıldı. Kuran Hakikatleri her yerde temevvüc sâz edildi, efendim diyecek kimse yok mu?

Kimse yok mu? diye asrında adam arar. Aklı erenler, makam mansıp sahipleri ona sahip çıkmadı. Köylü Ahmet efendi, çoban Mehmet ve çiftçi Hasan efendiler, Kadınlar ve çocuklar ona ve şuuruna sahip çıktılar. O da yol arkadaşlarını onlardan edindi.. Onlarla teselli buldu...çetin, zor yola onlarla çıktı..

Bediüzzamanın şuurunu kim üstlenecek davasında ona kim yol arkadaşı olacak? Kimse Yok mu?

Esarette Rus'tan çekmediğini, görmediğini münafık dostlarımdan çektim der.. Bediüzzaman'ı anlayacak, ona vefalı ve sadık bir dost olacak, onun çile ve ızdırabını paylaşacak sırtındaki mukaddes yükünü omuzlayacak, kimse yok mu?

Yine "Beş yüz senedir yattığınız yeter. Kur'an'ın sabahında artık uyanınız. Kur'an'ın mecrasından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Zamanın sefahat ve rezaleti toprak gibi sizleri yutar da kaybolup gidersiniz. Evet Kur'an'a kim cemaat olacak ? Kuran kime emanet? Kimse Yok mu?

Şu henüz yeni doğum yapmış elleri karyolasına kelepçeli anneye yavrusunu koklatmayan zalimin elinden kim alacak? Anneyle yavruyu kim buluşturacak? Anne kime, yavru kime emanet? Kimse Yok mu?

On bin km. uzaklardan baba ocağı, ana kucağı diye doğuma gelip öz babası tarafından doğup büyüdüğü evinden kapı dışarı edilen bacımızı kim evine kabul edecek? Kimse Yok mu?

Ana tutuklu, baba tutuklu, çocuklar parklarda kimsesiz.. Anasız babasız kalmış bu çocuklara bakacak, onlara kol kanat gerecek, göz yaşlarını silip kahvaltılarını yaptıracak, saçlarını tarayacak, sonra da önlüklerini giydirip okuluna gönderecek kimse yok mu?

Görevine son verilmiş, ekmeği suyu kesilmiş, evinden çıkartılmış öğretmen, memur ve işçi kardeşlerimize kucak açıp ev verecek, karınlarını doyuracak giydirip ihtiyaçlarını giderecek, kimse yok mu?

Efendimiz'in (as) selam olsun kardeşlerime dediği adanmışları zalim tiranın ve firavunun pençesinden kurtaracak ve Yusufları zindandan kim kurtaracak? Ekmeğini, aşını paylaşacak kimse yok mu?

Anadan babadan, yardan, dosttan ve ahbaptan, arkadaş ve komşudan yoksun, çevresinden tecrit edilmiş ve kimsesiz kalmış bu adanmışlara kim kimse olacak kimse yok mu?

Meryem ve Aişe annelerimizin pâk mukaddes ve mualla eteklerine nasezâ ve nâbeca iftiralar atıldı. Kim Onlara dil uzatamazsınız diyecek? Rasulüllah'ın (as) iffeti kime emanet?

Onu kim koruyacak? Kimse yok mu?

Güneydoğu'da yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Belki de Ortadoğu'yu topyekûn yakacak, milletleri devletleri yutacak bir cehennem bir yangın tutuştu.. Tüten ocaklar söndürüldü. Evler yıkıldı. Hanûmanlar harabelere dönüştü.. Fırat Dicle gibi oralara manevi hayat veren kurumları kapatıldı. Tutuşmuş yangını kim söndürecek ? Kim bir daha abı hayat akıtacak? Kimse Yok mu?

Ülke, insi ve cinni şeytanlar tarafından desisâne planlarla kin, nefret, cehalet, fakru zaruret ve tefrika kaosuna sürüklendi Kim bir daha sevgi, birlik beraberlik ve kardeşliği yeşertecek, kin ve nefreti kim yok edecek, sevgiyi kim hakim edecek? Kimse yok mu?

Son karakol Anadolu, Efendimiz'in (as) sahabisi ve mihmandarı Ebu Eyyub el Ensâri ve bu asır kardeşleri kime emanet? Mukaddes emanetlere sahip çıkacak kimse yok mu?

"Nice taşlar vardır ki şak şak yarılıp içinden sular akar, kimi taşlar Allah korkusundan parçalanır, sineleri pınarlara, nehirlere yol olur. Etrafına hayat verir, yeşertir. Kimi kalpler de vardır ki kaskatı kesilip taşlaştı" buyurur Kur'an'ımız..

İnsanlığa abı hayat akıtacak, yıkılan mukaddesatı ve mefahiri tamir edecek, din diyaneti, iman ve Kur'an'ı sahiplenecek vicdan ve himmet ve merhamet ehli, kalbi şefik ve refik,
kimse yok mu?

İ'layı kelimetullahı ve nâmı celili Muhammediyi duymayan muhtaçlara kim ulaştıracak? Tüm çile işkence, mazlumiyet, mağduriyet ve mahrumiyetlere rağmen lebbeyk diyecek Halidler, Tarıklar, Hamzalar, Ahmetler, Saidler, Ömerler neden ses vermiyorsunuz? Nerdesiniz? Kimseler Yok mu?

Yıllardır Arakan'da, Filistin'de, Irak'ta ve Suriye'de ve güney doğumuzda tek suçları Allah'a iman olan Müslümanların akan kanlarını kim durduracak? Yaralarını kim saracak? Sahip çıkıp taraflara barış sağlayacak? Sahipsiz, kimsesiz Müslümanlara kim sahip çıkacak? Kimse yok mu?

Zalimin elinden mazlumu kim kurtaracak? Mağdurun hakkını kim alacak? Namusu, ırz ayali ve iffeti kim yalancı, zalim ve müfteriden koruyacak? Dağılan aileleri, anneyi, babayı çocuklarıyla kim buluşturacak? Parktaki çocuklara kim kucak açacak? Ülkenin ve Milletin birlik ve beraberliğini kim bir daha tesis edecek?

KİMSE YOK MU?

[Bahattin Karataş] 1.11.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Hayat pusulamız namaz [Safvet Senih]

“Aklî Sorular KALBİ CEVAPLAR” kitabının yazarı Halil Mansur Hocamızın “100 Soruda  / Hayat Pusulamız NAMAZ” isimli kitabı da “ARES  KİTAP”  yayınları içinde neşredilmiştir.

Eğer şimdi dinlenmekte ve kendisini yetiştirmekte olan (Eğer yanlış anlaşılmasından korkmasaydım, “dinlenmekte” nin arkasına kendisini yetiştirip birikim sahibi olmak için  “demlenmekte” kelimesini ilave ederdim) E. Abdurrahman bu tanıtımı yapmış olsaydı muhtemelen Halil Mansur Hocamızdan, “İkinci Nasreddin” veya “Günümüzün Nasreddin Hocası” diye bahsedecekti… Her neyse…

Ben sadece kitaptan, Rumuzu’l-Ehâdis, 2/500-4 kaynaklı: “Yâ Âişe, şu iki elbiseyi yıka! Bilmiyor musun elbiseler tesbih eder, kirlenince tesbih etmeleri kesilir” meâlindeki, Hadis-i Şerifi burada aktardıktan sonra, kitabın tanıtımını Halil Hocamıza bırakacağım. Çünkü kendisi 23 Nisan / Mirac Kandili 2017’de yazdığı Takdim yazısında  çok güzel bir tanıtım yazmış. Sizleri Takdim yazısı ile baş başa bırakıyorum:

Bu kitabın ilk kıvılcımı, içime kırk küsur yıl önce düştü. Karadeniz’in şirin bir kasabasında deniz kıyısındaki camide gençlere namaz üzerine konuşurken çok zorlandım. Onların anlayacağı şekilde, dili sade bir kitaba ihtiyaç duydum. Fakat bulamadım. Elimde olan ilmihal kitaplarını sadeleştirerek ve gençlerin anlayacağı şekle getirerek notlar almaya başladım. O günden bugüne bu küçük notlar çoğaldı, zenginleşti. Sorular da arttı ve artmaya devam ediyor.

Namazla ilgili yaptığım seminerlerde “vaaz” şeklinde anlatmaktan daha çok; soru cevap metodunun daha “didaktik”, kalıcı ve etkili olduğunu gördüm.

Bu kitabın hazırlanmasında bir iki faktör etkili oldu.

Örnek olarak; namazla ilgili her sohbetten sonra; “bunlar dijital ortamda var mı”,  “yazılı olarak alabilir miyiz?” diyen kişiler oldu.

Namaza yeni başlayanlar ve öğrenci kardeşlerim, “Kısa, pratik, dili sade ve gençlere göre hazırlanmış bir kitaba ihtiyaç var.” dediler. Onların bu istekleri, içimdeki 40 yıllık kıvılcımı ateşlemeye yetti.

Uzun eğitimcilik hayatımda yaşadığım, gördüğüm olayları dikkate alarak bu konudaki tecrübelerimi geniş kitlelerle paylaşmak istedim.

İlmihal kitaplarını kuru kuruya tekrardan ziyade, amellerdeki hikmeti ön plana çıkarmaya ve “tebliğci” olmaktan daha çok, “telkinci” olmaya çalıştım.

Herkes baktığı yerden görür. Hayatını eğitime adamış, ömrünün büyük bir kısmını gençler arasında geçirmiş bir kardeşiniz olarak gençliğin bu konudaki ihtiyaçlarıyla ilgili gözlemlerimin faydalı olacağına inandım.

“Ateşte yanan bir kişiyi kurtarma telaşında” olan bir insanın heyecanıyla koştuğum o yıllarda  çok acı olaylara şahit oldum.

Gençlerin neden camiden uzak durduklarını gördüm. Yanlış metotlardan dolayı namaz kılmayan ve camiye mesafeli duran kişilerle tanışıp, samimi oldum. Dertlerini dinledim. Bu konulardaki tespit ve tecrübelerimi satırlara döktüm.

Bu kitabın diğer kitaplardan en önemli farkı; tüm kitaplar, önce yazılır, sonra okunur. Fakat bu kitap, önce okundu. Hem de 1977 yılından beri; öğrenci, öğretmen, esnaf, hanımlar, değişik meslek grupları ve cami cemaatine okundu. Bu kitabın ilk muhatapları büyüyüp anne baba oldular. Şimdi ise, onlardan gelen istekle sizlere arz edildi.

Bu kitapçığın bir diğer önemli özelliği de, konuları hikmet boyutuyla ele almaya çalışmasıdır. İbadetlerin hikmetlerine de kısaca temas edilmiştir.

Muhataplarım her zaman “arayanlar” oldu. Hakikati arayanlar… Hakikatin peşinde olanlar…

Arayanlar bulur. Bulanlar arayanlardır. Aramıyorsa, sorup sorgulamıyorsa; aradığını bulmuştur. Doymuşsa, dolu bardak su almıyordur. Arayanları arıyorum… Bu eser, arayış içinde olanlara yardımcı olmak niyetiyle hazırlandı. Hayata dair her konuda olduğu gibi, inanç ve ibadet konusunda da arayanlar önemli.

Hacmi küçük, içeriği büyük bu eser, bildiği Allah’a ibadet eden değil, ibadet ettiği Allah’ı tanımaya çalışanlar için hazırlandı.

İşte bu “arayan ve bulanların” sayısının artması, kitabın başarısı olacaktır.

Çaba bizden, başarı Allah’tandır.

[Safvet Senih] 1.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

İşler iyi, bir de tahsilat olsa! [Tarık Ziya]

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye kalsa coşkun bir ekonomimiz var. Türkiye çift hane büyüyormuş, herkesin keyfi yerindeymiş.

Hangi gezegende yaşıyorlar, ne yiyip içiyorlar anlamak mümkün değil.

Türkiye gibi her sene 70-80 milyar dolar borç bulması icap eden bir ekonomi için en mühim parametre ABD Doları’nın seyridir. Dolar son bir ayda Türk Lirası’na mukabil yüzde 10 arttı. İşler yolunda ise bu artış ne!

Coşkun ekonomide işler yolunda gider, tahsilat aksamaz, şirketler nakit sıkıntısı ile boğuşmaz.

Japon kredi derecelendirme kuruluşu JCR, ‘Türkiye’de seri iflaslar olabilir’ ikazında bulunuyorsa sizin kendinizi dev aynasında görmenizin bir kıymet ifade etmez.

İNŞAAT BİLE BÖYLEYSE

Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği’nin (İMSAD) üyeleri ile yaptığı anketten çıkan neticeler, JCR’ın ‘nakit sıkışıklığına bağlı olarak iflas riski arttı’ tespitini teyit ediyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) şehirleri katletme bahasına el üstünde tuttuğu inşaat sektöründe bile tahsilat seviyesi bugüne kadar görülen en düşük noktaya indi.

“Tahsilatınız geçen aya göre ne seviyede?” suâline verilen cevaplara göre sektörde tahsilat 100 üzerinden 52’lere geriledi. Bu tablo elinde nakiti olan firmaların da ödeme yapmak istemediği mânâsına geliyor.

O kadar kredi aktarıldığı halde değirmen dönmüyor.

PARA YERİNE SİZE EV VERELİM

Nakit darboğazından çıkmaya çalışanlar eski usûlleri ikame etmeyi İMSAD Başkanı Ferdi Erdoğan inşaat malzemecilerinin müteahhitlerin barter (mal takası) taleplerinden bunaldığını belirterek, “Bayiler müteahhitin ‘para yerine size ev verelim’ baskısına razı olma noktasına geldi. Dev şirketler bile barteri kabul etmeye başlarken KOBİ’lerin durumunu ben düşünmek bile istemiyorum. Şu an ikinci el konut satışlarının önemli bir bölümünün barter satışları olduğunu düşünüyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

Dernek barterın hangi seviyeye geldiğini ölçmek maksadıyla Barter Endeksi hazırlamaya karar verdi.

Erdoğan’ın “İşler iyi, ama tahsilat sorunu giderek keskinleşiyor.” sözleri esasında inşaatta da zor günlerin başladığının itirafıdır. Hazır beton satışları 2015 senesinin bile gerisinde. Sektör temsilcilerinin ekonominin gelecek 3 ayına dair fazla umudu kalmadı. Güven Endeksi 68,7 değeri ile dip seviyelerde.

GÜVENDİĞİMİZ PAZARLARA KAR YAĞDI

İnşaat malzemeleri sektörünün ihracatta 15,2 milyar dolar payı var. İhracatta da fazla umut ışığı yok.

Savruk, hayalî ve günü birlik siyasetleri yüzünden Türkiye’yi beş kuruş etmeyen yalnızlığa sürükleyenlerin sebep olduğu zarar her geçen artıyor.

İhracatçılar dünyada kapıların birer birer nasıl kapandığını ziyadesiyle hissediyor.

İMSAD Başkanı Erdoğan, Ortadoğu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na yapılan ihracatın 8 milyar dolardan 4 milyar dolarlara gerilediğine dikkat çekiyor.

“İran’a ihracatımız yüzde 40 azaldı. Libya’ya ihracatımız yüzde 79 azalırken, Rusya’ya ihracatımız yüzde 67 düştü. Irak’ta kayıp yüzde 50’lerde. Bu bölgede tek artış Katar’a ama o pazara ihracatımız sadece 33 milyon dolar.” diyen Erdoğan’ın şu sözleri iş âlemindeki hayal kırıklığını hülâsa ediyor: “Yani güvendiğimiz pazarlara kar yağdı.”

İşler iyi, fakat tahsilat yok. İhracat azalıyor, ithalat artıyor.

Bir aylık dış ticaret açığı 10 milyar dolara yaklaştı.

Ondan sonra coşkun bir ekonomiden bahsediyorlar.

Âlemi cahil, kendini akıllı zanneden kifayetsiz muhterislerin memlekete verdiği zararın haddi hesabı yok.   

[Tarık Ziya] 1.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Bu kararı iyi okumak lazım [Sinan Aydın]

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin aldığı en son aldığı karar çok tartışmalara yol açtı. Kararın açıklanmasından sonra pek çok kişi bunun ne anlama geldiğini birbirine sorar hale geldi. Binlerce mağdur için bu karar bir umut gibi gözüktü. Ama konjonktür düşünüldüğünde,  nasıl böyle bir karar verildiğini çok kimse anlayamadı. En azından kararın ardındaki maksat henüz netleşmedi..

Bir çok tarışmalı karara imza atan Yargıtay 16. Ceza Dairesi ne diyor kararında
''Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak... örgüt üyeliği için yeterli değildir."

"Örgütün nihaî amacını bildiği, örgütle organik bir bağ kurarak hiyerarşisine dahil olduğu yönünde herhangi bir delil bulunmayan sanığın, örgütün ilçe yapılanması içerisinde görevli oldukları iddiasıyla haklarında soruşturma yürütülen şahıslarla irtibat içinde olmak, çoğunluğu 2013 öncesinde olmak üzere birkaç kez de bu tarihten sonra örgütün dinî sohbet toplantılarına katılmak, örgüt tarafından çıkarılan gazetelere abone olmak ve çocuğunu örgüte müzahir olması nedeniyle kapatılan okula göndermekten ibaret eylemlerinin, örgüt üyesi olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetler kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek... ''

Öncelikle bu karar pek çok hukukçunun düşündüğü gibi pek çok mağduriyetin önünün alınması açısından önemli.  Benim de şahsi kanaatim bu karar pek çok dava için kullanılıp tahliye kararı verilecektir, verilmelidir..

Ancak şunu hemen belirtmek gerekir kararın perde arkasında ne gibi bir hesap var bunu da çözmek gerekir.

Bu konuya Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin kuruluşuyla başlamak gerekir. Gerek kuruluşu ve gerek üyelerinin atanması itibariyle bu daire AKP'nin yargıyı vesayet altına almak için kullandığı proje dairelerden biri.. Hizmet hareketine yönelik başlatılan soykırım davalarının son merci olan bu daire daha önce de hukuki yönü tartışmalı kararlara imza attı.

Karar metnine baktığımız zaman bazı tuzak ifadeler de var..

Birinci olarak Söz konusu karardaki en önemli husus, karar içeriğinde "iltisak ve sempati seviyesinde olup örgüt üyeliğini gerektiren ağırlıkta eylem yok" denmiş. Yani "örgüte iltisak ve sempati" düzeyinde bir bağın olduğu kabul edilmiş, ancak bunun cezai anlamda bir yaptırımının olamayacağı belirtilmiştir. Bu değerlendirme disiplin hukuku yönünden gerek KHK gerekse ilgili mercilerce meslekten ihraç kararı verilen kişileri olumsuz etkileyecek bir karardır. Zira kişinin adli yönden yapılan yargılamada beraat etmiş olması disiplin hukuku yönünden ceza verilmesine engel değildir. Bu şekilde verilen kararla zımni şekilde KHK'larda belirtilen ihraç kriterlerinin yerinde olduğu belirtmek suretiyle tabiri caizse "meslekten ihraç kararlarının doğru olduğu" kabul edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla bu karar emsal teşkil ederse bunu esas alan OHAL Komisyonu veya idari yargı yapılan 100 binlerce başvuru reddedilecektir.

İkincisi Kararda "2013 yılı öncesinde olmak üzere ve bir kaç kezde bu tarihten sonra" deniyor. Yani "2013 den sonra düzenli olarak  sohbetlere katılmak, gazete abonesi olmak, okula çocuğunu göndermek suç teşkil eder" sonucu çıkartılabilir. Bu ifade bazı hizmet hareketi gönüllülerini mahkum etmek için kullanılırken bir çok AKP'linin de kurtuluşunu sağlayacak gibi duruyor.. Bir çok mahkeme ve savcılık Hizmet hareketi ile ilgili bağlantıyı kurmaya çalıştığı Banka hesabı, okul kaydı gibi kriterler AKP'liler için de bir risk. Ceza Daireleri Genel Kurulunun onadığı Bylock kararını daha da güçlendirmek için bir gazete aboneliğini, okula çocuk göndermeyi delil olarak kabul etmiyoruz diyorlar.. AKP'liler için bir başka risk de ileride kendileri de benzer suçlamalarla karşılaşabilirler . TÜRGEV Ensar vakfı gibi vakıf ve kuruluşlar kullanılarak, hizmet hareketinin eğitim faaliyetlerine benzer nitelikte işler yapan AKP Kadrosu kendi gazetelerini okutmak için türlü kampanyalar yapıyor. Şimdiden ön almak için böyle bir karar aldırmış olma ihtimali de var..

Tabi ki bu zamana kadar bu konudaki hukuki metin üzerinden olabilecek senaryoyu anlatmaya çalıştım.

Bir de bu kararın siyasi yönü var. Uzun süredir Hizmet hareketine yönelik soykırım hareketi sebebiyle AKP içinde ve halk nezdinde ciddi bir tepki var. Her hesabını 2019 seçimine göre yapan Saray çevreleri,  toplumda ve AKP içinde birikmiş öfkenin gazını almak için böyle bir kararı çıkarttırma ihtimali de düşük değil.. Çünkü bu konuda Ankara kulislerinde konuşulan bir çok senaryo var.

Sonuç olarak AKP eliyle Hizmet Hareketi davaları için özel olarak kurulmuş bir Ceza Dairesinden hukuki bir karar beklemek saflık olur. Bu kararın ardında mutlaka bir hesap var bunu iyi bilmek gerekir.

Ancak yinede bu karar bütün mahkemeler ve savcılıklara hemen ulaştırılıp tahliye talep edilmeli. Ve binlerce mağdur hemen tahliye edilmeli... En azından kırıntısı da kalsa hukuk bunu gerektiriyor...

[Sinan Aydın] 1.11.2017 [Samanyolu Haber]

Arsenal savunmasının Boşnak tankı: Sead Kolasinac [Efe Yiğit]

Arsenal yeni sezon hazırlıklarına 4 Haziran’da başladığında en çok dikkat çeken isim, 31 numaralı formanın sahibiydi ve bu isim diğer Arsenal oyuncularına pek benzemiyordu. Antrenmanı seyreden Arsenal taraftarları sosyal medyadan pek tanımadıkları bu ismin resimlerini paylaşırken ‘Hulk’ veya ‘tank’ benzetmeleri yapıyordu. Fiziği ve kaslarıyla diğer Arsenal oyuncularından hemen ayrılan bu isim Bosnalı Sead Kolasinac. Sezon öncesi pek tanımayan Bosnalı ‘Seo’ kısa sürede Arsenal’in değişmezi hâline geldi.

ALMANYA’DA FUTBOLA BAŞLADI

Bosnalı bir ailenin çocuğu olarak 20 Haziran 1993’te Almanya’nın Karlsruhe şehrinde doğan Sead Kolasinac, futbola 8 yaşındayken şehrin takımı olan Karlsruher SC’de başladı. 2009’da bir yıllığına 1899 Hoffenheim takımında oynayan Sead Kolasinac, 2011’de kariyerinin şekilleneceği Schalke 04 takımına geldi. Schalke 04’ün genç takımında top koşturduktan sadece bir yıl sonra Schalke 04’ün 2. takımında kendine yer buldu. Bu kendini gösterip A takıma çıkması için iyi bir fırsattı. Fiziği, hızı ve oyun zekasıyla bunu yapabilecek kapasitedeydi.

Schelke 04’ün ikinci takımında 8 maçta attığı 2 golle kısa bir sürede kendini A takım kadrosuna taşıdı. Bundesliga’da Schalke 04 formasıyla ilk maçına Eylül 2012’de Greuther Furth karşısında çıkan Sead Kolasinac, sezonun geri kalanında 20 maçta forma giydi. Defansın solunda oynayan Sead Kolasinac, duruma göre stoper veya orta sahada da oynayan çok yönlü bir oyuncuydu. Henüz 19 yaşında Schalke 04’ün 11’inde yer bulması futbolculuk kumaşı hakkında yeterli bilgiyi veriyordu.

SCHALKE 04’E GÖRE ‘GELECEĞİN YILDIZI’YDI

2012-13 sezonunun bitimiyle Schalke 04 yönetimi Boşnak oyuncuyla masaya oturarak sözleşmesini 2017’ye kadar uzatıyordu. 2013-14 sezonuyla birlikte Sead Kolasanic artık Schalke 04’ün değişmezleri arasında yerini alıyordu. Rakip ataklarını durdurmakla kalmıyor, hücuma verdiği destekle forvet oyuncularını golle buluşturuyordu. Öyle ki Schalke 04’teki son sezonunda çıktığı 25 hücumdan 23’ü forvetlere gol pası olmuştu. Bu istatistikleri ve başarılı oyunu doğal olarak dev takımların dürbününün Sead üzerine çevrilmesini sağladı.

Sadece kulüpler değil, milli takım hocalarının da listesine girdi Sead. Boşnak bir ailenin çocuğuydu ancak Almanya vatandaşıydı. Her iki ülkenin de milli takım hocaları Sead’in kapısını çalarken, tercihini köklerinin olduğu ülkeden, yani Bosna’dan yana kullanıyordu. 2013’te Bosna-Hersek milli formasını giyerek, milli tercih olayına son noktayı koydu. Bosna-Hersek’in tarihinde ilk kez katıldığı 2014 Dünya Kupası’nda iki maçta forma giydi. Milli takımlarda şimdiye kadar 21 maçta yer aldı.

ARSENAL AŞKI ONU ADA’YA TAŞIDI

Schalke 04 ile olan sözleşmesi Haziran 2017’de biten Sead Kolasinac yeni sözleşme tekliflerini geri çevirirken bonservisi elinde olan bir oyuncu olarak transferin gözdeleri arasında yer aldı. İnter ve Manchester United’dan gelen teklifleri geri çeviren Sead Kolasinac, Arsenal’e evet dedi. Arsene Wenger, Boşnak oyuncuyu son birkaç yıldır dikkatle takip ediyordu. Arsenal formasını rahatlıkla teslim edeceği bir isim olarak gördüğü Sead’ın, uzun yıllardır Arsenal forması giymeyi hayal etmesi Wenger’in işini kolaylaştırdı. Böylece Wenger, 24 yaşındaki genç oyuncuyu hem bonservissiz takıma kazandırdı hem de ilk 11’de sürekli güvenebileceği bir oyuncu kazandı.

Sezonun başlamasıyla Wenger’in, Kolasinac konusunda yanılmadığı ortaya çıktı. Boşnak oyuncu Premier Lig’deki 9 maçta sahaya ilk 11’de çıkarken, Fransız hocayı memnun eden bir performans ortaya koydu. Sezon başında Community Shield Kupası’nda Arsenal’in rakibi Chelsea olurken, oyuna sonradan giren Sead Kolasinac 82. dakikada attığı golle takımını beraberliğe taşımıştı. Bu golle gelen beraberlik sonunda Arsenal kupayı penaltılarla kazandı. Arsenal formasıyla çıktığı 11 maçta 3 gol atan Sead Kolasinac, 3 de asist yaptı. Premier Lig’e kısa sürede uyum sağlayan Sead Kolasinac, Schalke 04 performansını da şimdiden aştı.

[Efe Yiğit] 1.11.2017 [TR724]

Sosyal bilimciler ile ilahiyatçıların tartışması... [Mustafa Meşhûr]

Sosyal bilimciler ile ilahiyatçıların tartışması olduğunda “Sahabeyi tenkid kapısı Peygamberi tenkide çıkar” demiştim. Kuru’nun yazısı sonuç;

"Sorun ilahi hakimiyetin yanlış anlaşılmasıyla sınırlı kalmayıp, peygamberlerin de her yaptıklarında sınırsız hikmetler bulunan, genel prensiplerle değerlendirilemeyecek zatlar olarak görülmelerine uzanmıştır. Burada bile durmayan ortodoks Sünni görüş, sahabeleri de eleştirilemeyecek, prensipler ile sınırlı olmayan; aksine nerdeyse her yaptıkları ile dinin ne olduğunu tekrar tanımlayan kişiler haline getirmiştir. Daha da ileri gidilerek, tarihten günümüze siyasi ve dini liderlerin bir çoğu bile prensipler üstü kişiler olarak görülmüş, takipçilerinden de itaat etmeleri beklenmiştir."

Okumamakta ısrar ettiğim yazıyı sonunu getiremesem de okudum. Adam “Peygamberler de sıradan insanlardır” diyor. Ahmak bu insanlar.

Rasyonalizme gömülmüş bu kafalar, ilahi inayet ve ihsan ile kısa sürede muvaffak olan hareketleri nasıl izah ediyorlar?

Bunların bakış açısına göre mevcut durumda lider nedeni ile cemaat başarısız olmuş durumda. Başarı kriteri nedir bilmiyorum.

Ancak çektikleri, AKP’nin gemisinden inmesi yanında değecek bir bedel değil mi? Reyize biad edip devam etmek mi başarı olacaktı?

Bugün o kadar tantanaya rağmen cemaati sadece “vatan haini” diyerek subjektif ve islam fıkhında yeri olmayan bir ithamda bulunuyorlar.

Hz. Hüseyin’den, Ebu Hanife’den, İmam Rabbani’ye hepsi devrin ricali devleti tarafından aynı suçla suçlanmış ve bağlıları zulüm görmüştür.

Kurugillerin rasyonel mantığı almasa da ilayı kelimetullah yolunun kaderi budur. Güllük gülistanlık yollardan rızayı ilahiye gidilmez.

Hz. İsa ve havarileri tenkile uğramış. Hz.Musa ve İsrailoğulları uğramış. Hz.Peygamber ve sahabe Bedir’de Uhud’da uğramış.

İlahi yolun kaderi -istisnalar mahfuz- Kurugiller görmek istemese de tekrar ediyor. "Başarı cemaate başarısızlık lidere" diyen Kuru’ya

“CENNET UCUZ DEĞİL,cehennem dahi lüzumsuz değil” sözünü hatırlatırım. Tabi çekeceksin! Talip olduğun rızayı ilahi. Oyun mu oyuncak mı sandın.

Gülen’in “2. Sahabe hareketi” metaforunu valla şu yaşananlar ile idrak ediyorum. Daha önce bu metaforu şöyle yorumlardım;

Cemaatten dostlarıma baktığımda ulumu diniyye adına geniş bir muktesebat göremezdim ama saf bir inanmışlık ve adanmışlık vardı.

Kur’an inzal olurken tabi olduğu din hakkında fazla bir şey bilmeyen ama bildiğine saf bir şekilde kendini adayan sahabe gibi.

Ancak bugün bildiğin tarih tekerrür ediyor. Yaftalanıp tecrid edilerek açlığa mahkum edilmenin Mekke boykotundan farkı ne?

Anaların babaların oğullarını kızlarını damatlarını gelinlerini ihbar etmesinin, Bedir’de babası ile karşılaşan Abdullah bin Suheyl’den farkı ne?

Neye talip olduğunun farkında olacaksın. Varlıkla imtihan olmuş Hz.Davud ve Hz.Süleyman dışında yolun kaderi budur.

Sabah sabah taymlaynınızı işgal ettiğim için kusura bakmayın. Günaydın

[Mustafa Meşhûr‏]  [https://twitter.com/MustafaMeshur/status/925586396429148160] 1.11.2017

Hazine 2018’de yandaş firmalara 22,6 milyar lira aktaracak [Semih Ardıç]

‘Ballı ihale’, ‘adrese teslim ihale’, ‘garantili ihale’ gibi ifadeler siyaset-sermaye münasebetinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisi ile yarıştığını ortaya koyuyor. Köprü, otoyol, tünel, havalimanları ve şehir hastaneleri için tertip edilen ihaleler tamamen şeklidir. ‘Çılgın proje’ diye takdim edilen her ihale Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle tahakkuk ettiriliyor ve afaki hedefler için firmalara Hazine namına garantiler veriliyor.

Osman Gazi ile Yavuz Sultan Selim köprülerinde veya Avrasya Tüneli’nde de görüldüğü üzere ihale şartnamesinden belirtilen araba adedine ulaşılamayınca aradaki fark Hazine tarafından ihaleyi alan firmaların hesaplarına aktarılıyor. Güya bahsi geçen eserler vatandaşın cebinden bir kuruş çıkmadan memlekete kazandırılıyordu.

HAZİNE VEYA VATANDAŞ NE FARKI VAR!

Hazine’nin 2018 borçlanma takvimi bunun ne kadar kuyruklu bir yalan olduğunu adeta haykırıyor. Hazine, 2018 yılında 134,3 milyar TL iç borç, 6,5 milyar dolar dış borç alacak. İç borç servisinin 99,8 milyar TL’lik kısmı piyasaya, 22,6 milyar TL’lik kısmı ise ballı ihalelerin garantileri için ödenecek. Neredeyse Millî Eğitim Bakanlığı’nın bütçesine tekabül eden tutar birilerine aktarılacak.

2018’de 97,2 milyar TL anapara ve 66,7 milyar TL faiz olmak üzere toplam 163,8 milyar TL tutarında borç ödenecek. Ballı ihalelere 22,2 milyar ve faiz için 66,7 milyar lira vatandaşın cebinden çıkacak. Toplamda 89,3 milyar lira faiz veya yandaş firmalara değil de yatırıma gitseydi Türkiye’de işsizlik yüzde 10’un altına iner, dış borç 25 milyar dolar birden azalırdı.

HAZİNE BORÇ ALDIKÇA VERGİ VE ZAM BİTMEZ

Teknik olarak vatandaşın birebir cebinden gelip almayacaklar. Hazine piyasadan borç alacak, faiz lobisine ve hükûmete yakın firmalara garanti ettiği gelirleri aktaracak. Hükûmet de açığı kapatmak için bütün maliyeti vatandaşa fatura edecek.

Akaryakıttan gıdaya kadar hemen her kalemde zam sağanağına maruz kalan vatandaş artan vergi yükünün altında iki büklüm hayatını idame ettirmeye çalışacak. 2017 bitmeden 40 milyar liralık vergi zammı paketi niye çıkarıldı? Tam da bu servet transferi için yapıldı o zamlar.

2018 senesinde de vatandaşın cebinden alıp Saray’a, iktidara yakın işadamlarının cebine milyarlarca lira koyacaklar. Bu doğrudan transfer. Bir de vergi ve cezaların affedilmesi, yani çerez parasına dönüştürülmesi safahatı var ki devletin kasasına girmesi icap eden paralar AKP mahallesinde tevzi olunuyor.

YANDAŞI İHYA DÜZENİ (YİD)

Velhasıl Saray’a ve iktidara yakın gazeteler, televizyonlar, radyolar internet siteleri ve ‘sosyal medyanın küfürbazları’ diye bilinen binlerce kişilik trol ordusunun bütün giderleri milletin alın terinden çalınıyor. Millete ait araziler, milletin vergileri birilerine peşkeş çekiliyor.

Merhum Turgut Özal’ın YİD modeli, ‘Yandaşı İhya Düzeni’ne dönüştürüldü. 18 seneden 39 seneye kadar verilen işletme süreleri bitinceye kadar bahse konu projelerin zararı vatandaşın cebinden çıkacak. Sadece 2017, 2018 ile mahdut kalmayacak yandaşı ihya düzeni.

Hazine garantisi peşinen verildiğinden projeler zaten zarar ettirilmek üzere hazırlandı. Emsalleri ile mukayese edildiğinde dünyanın en pahalıları diye gösterilen Osman Gazi (İzmit Körfezi) ve Yavuz Sultan Selim (İstanbul Boğazı) köprülerinden haliyle bekledikleri kadar taşıt geçmiyor.

ÜÇÜNCÜ HAVALİMANI İLE ZARAR KATLANACAK

2018’de birinci safhasının hizmete gireceği söylenen İstanbul Üçüncü Havalimanı ile bu zararlar katlanacak. Zira orada her sene için 100 milyon yolcu garantisi var ki Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen’in toplamı o kadar etmiyor.

İki havalimanı kapatılsa bile üçüncü havalimanı 100 milyon yolcu hedefini yakalayamaz. Orada da gelsin Hazine’den garantili ödemeler… Yeni havalimanında ihaleyi müteakip şartnamede değişiklik (denizden yükseklik için tespit edilen kot farkı azaltıldı) yapılarak 1,5 milyar Euro, AKP’nin gözde müteahhidi Mehmet Cengiz, Orhan Cemal Kalyoncu, Nihat Özdemir ve diğer ortaklara altın tepside ikram edildi. AKP’nin havuz medyasına para aktaran bu isimlere ikramı havalimanı açıldığında artarak devam edecek.

ŞEHİR HASTANELERİ DE BATIK

‘Kamu ve özel sektör ortaklığı’ diye takdim edilen şehir hastaneleri, bazı enerji santralleri ve yeni otoyol projeleri Yandaşı İhya Düzeni’nin yeni bölümleri olarak yakında vizyona girecek. Hepsinde zararın tazmin garantisi mevcut ve muhatap yine Hazine.

En organize soygun devam ediyor. Onun için AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafında toplanan işadamları güruhundan birileri ne vakit Erdoğan’a aşık olduğunu söylese dilimin ucuna hayli cümle geliyor. Amma velakin dilimi ısırıp sükûtu tercih ediyorum. Elbette tr724.com okurlarının nezaket ve vakarının da bunda payı var.

YALAN VE TALAN DÜZENİ YIKILINCA

Mamafih milletin sırtından geçinen o güruha en hafif tabirle, “Geçiniz efendim!” demeden edemeyeceğim.

Yandaşa verilen paralar ve Hazine’nin artan borçlanma ihtiyacı su kadar berrakken bu kadarcık da olsa öfkemizi ifade etmeyelim mi?

İlaveten hal-i hazırdaki yalan ve talan düzeni yıkıldığında acaba kaç kişi Erdoğan’ın etrafında etten duvar örecek? Kefenliler o yağmurlu havada Erdoğan ile beraber yürüyecek mi? Allah ömür verirse hepsini yaşayıp göreceğiz.



[Semih Ardıç] 1.11.2017 [TR724]

Adaleti her şeyden ve herkesten korumak [İskender Derviş]

Amerika’daki cinsel istismar suçlamalarını ve devamında gelişen olayları takip ediyor musunuz?

Hollywood’un belki de en ünlü yapımcısı Harvey Weinstein hakkında yapılan suçlamalarla adeta Pandora’nın Kutusu açıldı. Çok sayıda ünlü kadın yıldız, Weinstein’in gücünü ve konumunu kullanarak kendilerini istismar ettiğini duyurdu. İtiraflar ardı ardına geldi, 1970’lere kadar uzandı. Yani aslında Weinstein, ‘fısıltı gazetesi’ tarafından hayli tanınan, bilinen bir ‘tacizci’ imiş fakat bugüne kadar herkes susmayı tercih etmiş. Mesela ünlü yönetmen Quentin Tarantino, yıllar evvel Weinstein’in kendi kız arkadaşını istismar ettiğini bildiğini fakat açıklamadığını itiraf etti.

Bu silsile, Weinstein’la başlamadı elbette. ABD’nin en ünlü siyahî TV figürü Bill Cosby’nin skandalları geçen yılın en önemli konularından biriydi. Çok sayıda kadın, Cosby tarafından istismar edildiğini açıkladı. Ardından bir dava süreci başladı. Cosby, üç farklı vakadan ötürü hâkim karşısına çıktı. ABD yargı sistemine göre kararı jürinin vermesi gerekiyordu ve jüri, herkesin onayladığı bir görüş sunamadığı için yargılama düştü. Ancak Cosby’nin itibarı bir daha toparlanabilecek gibi durmuyor. Zaten daha iddialar ortaya çıktığında yaptığı bazı anlaşmalar iptal edilmişti. Şimdi de sessizliğe sığınmış durumda.

Oscar’lı yönetmen Roman Polanski, 13 yaşında bir kız çocuğunu istismar etme suçundan hüküm giymiş ve hapse girmemek için ABD’den kaçmıştı. Ancak 2009’da kendisine verilecek ödülü almak için Zürih’e gittiğinde polis tarafından gözaltına alındı. Kısa süre içeride kaldıktan sonra ev hapsine gönderildi. Los Angeles mahkemesi, hakkındaki iddiaları düşürmedi ve Polanski eğer ABD’ye gitmek isterse hâkim karşısına çıkarılabilir ve hapse atılabilir.

Bir başka cinsel istismar vakası ise önceki günlerde ortaya çıktı. Anthony Rapp isimli oyuncu, henüz 14 yaşındayken Oscar’lı aktör Kevin Spacey’in kendisini istismar ettiğini duyurdu. Bunun üzerine bir açıklama yapan Spacey, önce özür diledi ve eylemin ‘alkolün etkisiyle’ gerçekleştiğini belirtti, ardından eşcinsel olduğunu ilan etti. Birçokları, bu ikinci hususun, ilkini unutturmak için ortaya atıldığını söyleyerek Spacey’i hedef tahtasına oturttu. Skandalın ortaya çıkmasından kısa süre sonra Netflix, Spacey’in başrolünde yer aldığı ve yapımcıları arasında olduğu House of Cards dizisinin bu sezon son olacağını açıkladı. (Bu arada Netflix, bu kararı muhtemelen daha önce almıştı fakat görünen o ki, skandaldan faydalanmak istedi.)

***

ABD’de sempatik Başkan John F. Kennedy’nin öldürülmesi ve faillerinin bulunamaması, toplumda ciddi bir infial yaratmıştı. Bazıları için bu ‘masumiyetin ölümü’ gibi bir etkiye sahipti. ‘Derin devlet’ fikri, bir çeşit ‘dokunulmazlar’ algısı yaratmıştı. Birilerinin Kennedy suikastında payı olduğu hâlde elini kolunu sallayarak dolaşması, uzun yıllar ABD’nin en çok tartışılan konularından biri oldu.

Bu ‘skandal’, ancak 1972’de Başkan Richard Nixon hakkında ortaya çıkan Watergate skandalı ve sonrasında gelen istifa ile ‘teskin edilebildi’. Nixon’ın medyada yer alan haberler ve yürütülen soruşturmayla ilgili yaptıkları ortaya çıktığında istifa etmesiyle birlikte, ‘herkesin kanun önünde eşit’ olduğu algısı bir kez daha pekişti.

***

Yukarıda saydığım Hollywood ünlülerinin ortaya çıkan skandallardan sonra işlerini kaybetmeleri, meseleyi içselleştirip, bir mahkeme kararı çıkmasa bile, piyasadan pılını pırtını toplayıp çekilmeleri, Amerikan toplumu için önemli bir barometre. Benzeri iddialara rağmen Donald Trump’ın hâlâ başkanlık yapabiliyor olması, bu sebeple insanları infiale sürüklüyor. Her ne kadar işin içinde politik çıkarlar rol oynasa ve Trump’la ilgili haberlerde belirgin bir filtreleme hissedilse de, Cumhuriyetçilerin içindeki John McCain gibi erdemli duruşa sahip politikacılar, rahatsızlıklarını açıkça ilan ediyor.

Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkeler arasındaki fark en çok adalet alanında belirginleşiyor. Zenginler ve imtiyazlılar sınıfı oluşturan her toplum, zaman içinde bunun getirdiği yozlaşmanın esiri oluyor. İnsanlar, yasalara ve limitlere uymanın zorluğu karşısında kuralsızlığın ve keyfîliğin geçici rahatlığına alışırken, uzun vadede yönetimin her kurumunda ve toplumun her kesiminde meydana gelen çürümüşlük, nesilleri zehirleyen bir kısırdöngü hâlini alıyor.

ABD mahkemeleri iddiaları sonuna kadar soruşturarak, politik olarak Trump’ın karşısında ‘Demokrat Parti’nin çıkarlarını korumuş olmuyor. Toplumun daha iyiye ulaşabilmek için ihtiyacı olan ‘adalet’ cadde-i kübrasını çalışır durumda tutmaya çalışıyorlar. Çünkü ancak hiç kimsenin imtiyazlı olmadığı, suç işleyenlerin cezasını çektikleri bir toplum, sağlıklı bir toplumdur. Üst akıl mı dersiniz, devlet aklı mı dersiniz, ne derseniz deyin, eğer bir toplumun ileri gelenleri öncelikle adaletin temini için çalışmıyorsa, o toplum zillete mahkumdur.

[İskender Derviş] 1.11.2017 [TR724]

27 Mayıs Darbesi’nde akademik kıyım: 147’ler [Dr. Serdar Efeoğlu]

15 Temmuz sonrasında binlerce kişiyi üniversitelerden ihraç ederek akademik hayatı felç etmeyi göze alanların 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde yapılan kıyımları örnek aldıkları ve ötesine geçtikleri bir gerçek.

Her iki dönemde de tasfiyeler kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Ardından hukuk mücadeleleri başladı ve akademisyenler, “bütün haklarını geri alarak” üniversitelerine döndüler. Biz de, en büyük akademik kıyımın yapıldığı bu dönemde “tarihe not düşmek” adına önceki süreçlerin nasıl gerçekleştiğini ve akademisyenlerin tekrar üniversitelerine nasıl kavuştuklarını birkaç yazı ile ortaya koymak istedik.

İLK TASFİYE

Erken Cumhuriyet döneminde medreselerin kapatılmasına ve Ankara’da yükseköğretim kurumu olan Hukuk ve Ziraat Mektepleri açılmasına rağmen Darülfünun’a dokunulmamıştı. Bu sırada parti-devlet bütünleşmesine doğru gidilmekteydi. 1933’te çıkarılan kanunla Darülfünun kapatılarak İstanbul Üniversitesi kuruldu. Kapatmanın gerekçesi, akademisyenlerin devrimleri yeterince desteklememesiydi.

Bu tasfiyede Darülfüunun’un 240 öğretim üyesinden 157’si yani % 65’i ihraç edilmişti. Bu akademisyenler arasında “tarihi sevdiren adam” olarak bilinen Ahmet Refik (Altınay), pedagog İsmail Hakkı Baltacıoğlu, felsefeci Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır, Avram Galanti, Ahmet Ağaoğlu, Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları uzmanı Besim Ömer Paşa, Fatin Gökmen, Esat Işık Paşa gibi isimler yer alıyordu.

İhraç edilen kişilerden bir kısmı öğretmenliğe döndü. Patalog Hamdi Suat, üzüntüden verem olup vefat etti. Kimyacı Cevad Mazhar, intihar ederek hayatına son verdi. Bu süreçte tasfiye edilen akademisyenlerin bir hukuk mücadelesi verip vermediklerini bilmiyoruz.

Çok partili rejimin başlarında yeni bir tasfiye yaşandı. Üniversiteler Kanunu sonrasında 1948’de Ankara Üniversitesi’ne bağlı DTCF’de Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav’ın kadroları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iptal edildi.

Gerekçe, “Solcu-Marksist” olmalarıydı. İhraçlardan sonra iktidar, “Atatürk tarafından kurulmasına rağmen” DTCF’yi kapatmayı bile düşündü. Bu hocalardan Berkes ve Boratav, yurtdışına çıkarak akademik hayatlarını yabancı ülkelerde devam ettirdiler.

27 MAYIS VE 147’LER

Menderes devrinde üniversiteler siyasi iktidara muhalefet ettiler. Hatta Menderes, akademisyenlere “kara cüppeliler” diyerek hakaret etti. DP iktidarına karşı olan akademisyenler 27 Mayıs Darbesi’ni sevinçle karşıladılar. İstanbul Hukuk ve Ankara Hukuk hocaları, darbeye “meşruiyet kazandırmak” için anayasa hazırlama çalışmalarına öncülük ettiler. Buna rağmen darbeciler, üniversitelerde tasfiye yaptılar.

27 Mayıs’tan beş ay sonra çıkardıkları kanunla 147 öğretim üyesi ve asistanı üniversiteden uzaklaştırdılar. Kanunda hiçbir gerekçe belirtme ihtiyacı duyulmamış, darbe anayasasını hazırlayan komisyon üyelerinden bazıları bile listeye dâhil edilmişti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı ise kanundan haberi olmadığını ve gazetelerden öğrendiğini söylemişti.

Listede hem sağ, hem sol düşünceden hocalar yer alıyordu. İhraç edilen kişilerin isim ve unvanlarının bile yanlış yazılması, “keyfi” uygulamayı ortaya koymaktaydı. Nitekim MBK üyesi Orhan Erkanlı ihraçları şöyle anlatıyordu:

“Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyorduk; solcusunu da sağcısını da atıyorduk. Doğum yeri şarkta olanı Kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddi davrananı kaba ve sert diye, samimi hareket edenleri laubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlaksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, Kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı vs. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.

Bu damgalamalar ihbar ve fişlemelerle yapılmış; hocalar arkadaşlarını, öğrenciler hocalarını ihbar etmek için yarışmışlardı. Özellikle “jurnalci” hocaların az çok bilinmesi, üniversitelerde ciddi huzursuzluklara neden olmuştu.

O dönemde Türkiye’de altı üniversite vardı ve 147 hocanın uzaklaştırılması ciddi bir boşluk oluşturdu. Bu durum, öğrencilerin ve diğer hocaların tasfiyeye tepkisini artırdı. Bazı dersler verilemediği gibi birçok sertifika programı iptal edildi. İhraç edilen hocalar meslekten men edilme gerekçelerini öğrenmek istiyorlar, MBK üyesi İrfan Solmazer bazı yanlışlıklar olsa da askerlikte “on mermiden dokuzunu isabet ettirmenin yeterli olduğu” ve “ince hesaplara rağmen roketlerde bile hata olduğu” şeklinde “askerce” bir cevap veriyordu.

GERİ DÖNÜŞ MÜCADELESİ

Askeri yönetim iktidarda olduğundan ihraç edilenler seslerini duyurmakta zorluk çekiyor ve doğrudan askeri yönetimi suçlayamıyorlardı. MBK üyeleri ise hocaları rencide eden açıklamalar yapmakta birbirleriyle yarışmaktaydı. MBK üyesi Muzaffer Karan hocalar için; “…bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede 3-5 kere fakülteye uğrayan üyeleri affettik” diyerek ağır suçlamalarda bulunuyordu. Bazı MBK üyeleri ise ihraçtan sonra sıranın hocaların tutuklanmalarına geldiğini söylemekteydi.

Bu hocalar şimdiye kadar hiçbir soruşturma geçirmemiş ve disiplin cezası almamışlardı. 27 Mayıs Darbesi’ne destek veren akademisyenler bile tasfiyeler karşısında şaşkınlık yaşamışlardı. Bunların başında gelen İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, “Üniversite denen bir müessese kalmamıştır, çökmüştür… Artık hayrını görsünler” demekteydi.

İhraçlara tepki olarak İstanbul, İTÜ, Ege, Ankara ve ODTÜ rektörleri görevlerinden istifa ettiler. Ancak, rektörlerin söylemlerine bakıldığında askeri yönetimi doğrudan hedef almadıkları, cümlelerini özenle seçtikleri görülmektedir.

İhraç edilmeyen öğretim üyelerinden ise iki farklı tepki gelmişti. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden İbrahim Kafesoğlu, Erol Tümertekin, Ahmet Ateş ve Ali Nihat Tarlan’ın yer aldığı bir grup, MBK’ya ihraçları destekleyen bir telgraf çektiler. Buna karşılık Ahmet Hamdi Tanpınar, Şahabettin Tekindağ, Mümtaz Turhan, Mehmet Kaplan ve Tayyip Gökbilgin’in yer aldığı 44 hoca tasfiyenin yanlışlığını anlatan bir dilekçeyi rektörlüğe gönderdiler.

Ankara Hukuk ve SBF hocaları ise kararın hukuki yönden yanlış olduğunu, savunma alınmadan verilen kararların geçerli olmadığını ve üniversitelerin muhtariyetine aykırı olduğunu savundular. Rektörler 14 Ocak 1961 tarihli Üniversitelerarası Hususi Kurul Toplantısı’nda 147’leri gündeme getirerek akademisyenlere ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Darbeci subaylar ise kararda direnmeye devam ettiler. Nitekim seçimlerden sonra siyasi parti temsilcileri ile Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel arasında yapılan “Çankaya Protokolü” belgesine“147’lerin geri dönmemesi” maddesini koydurdular.

Üniversite yönetimleri, diğer öğretim üyeleri ve öğrencilerin tepkileri, olayı kamuoyunun gündemine taşıdı ve TBMM devreye girmek zorunda kaldı. İsmet İnönü’nün Başbakanlığında kurulan CHP-AP koalisyon hükümeti döneminde, uzun tartışmalardan sonra Sıtkı Ulay haricindeki MBK üyelerinin “ret” oyuna rağmen kanun çıkarılarak 147’lerin mağduriyetleri giderildi.

Bu kanunla 147’ler eski akademik unvan ve dereceleri saklı tutularak kendi Senatolarının kararlarıyla üniversitelerine dönebileceklerdi. Senatolar da ihraç edilen bütün öğretim üyelerinin görevlerine dönüşlerini onayladılar. İTÜ Senato üyeleri, kanun çıkmadan önce vefat eden Emin Halid Onat’ın adı okununca saygı duruşunda bulundular ve bir heyet mezarını ziyaret etti.

Böylece bir yıldan fazla devam eden büyük bir yanlıştan dönüldü. Darbeciler tarafından ihbarlarla üniversitelerinden atılan, aşağılanan, tutuklanmakla tehdit edilen hocalar üniversitelerine kavuştular. Çalışma arkadaşlarını ihbar ederek tasfiyelere zemin hazırlayan “muhbir” akademisyenler ise üniversitelerinde “sevilmeyen insanlar” oldular.

BİR GÜN MUTLAKA

147’lerin bundan 56 yıl önceki yaşadıkları, 15 Temmuz sonrasında çok daha ağır bir şekilde yaşanıyor. Tasfiye edilen akademisyenlere çalışma imkânı verilmiyor, yurtdışına çıkışları sınırlanıyor.

Şu an itibarıyla geri dönüşlerle ilgili olumlu bir gelişme görülmüyor. Ancak 27 Mayıs ve 12 Eylül’de yaşananlar, akademisyenlerin (ve elbette bütün kamu görevlilerinin) bütün maddi kayıpları telafi edilerek bir gün mutlaka üniversitelerine geri döneceklerini söylüyor. Bu nedenle birçok sıkıntılar yaşansa da bu dönemin mutlaka sona ereceği ve hukukun işleyeceği gerçeğini unutmamak gerekiyor.

Kaynaklar: Derya Kayacan, 1960 Askeri Darbesinin Üniversitelere Müdahalesi ve 147’ler Tasfiyesi, Gazi Üniversitesi EBE Yüksek Lisans Tezi, 2013; Süha Göney, “Üniversite Tarihinde Ellili Yıllar ve 27 Mayıs İhtilalinin Etkileri”, Sosyoloji Dergisi, S. 23, 2011.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 1.11.2017 [TR724]

‘Soft War’ dönemi yaşıyoruz… [Erhan Başyurt]

Soğuk Savaş (Cold War) dönemi aşıldı, artık ‘tek kutuplu dünya’ söz konusu deniliyordu. Bu dönem de hızlıca aşıldı.

Yeniden ‘çok kutuplu’ bir dünyaya, Soğuk Savaş’ın diplomatik ve ‘beşinci kol’ mücadelelerine dönüldü.

Artık ‘Soft War’ dönemi yaşıyoruz. Bu savaşın önemli bir kısmı ‘software’, yani bilgisayar yazılımları üzerinden yürüyor.

***

En canlı örneğini ABD seçimlerinde yaşadık.

Rusya, çoğuna göre bizzat Kremlin’in emriyle, ABD başkanlık seçimlerinde bilgisayar trollerini devreye sokmuş.

Şu ana kadar medyaya yansıyan rakamlar çok çarpıcı…

Rus trol sitelerinin, sadece 100 bin dolar gibi küçük bir reklam harcaması yaparak, hazırladıkları dezenformasyon bilgileri ve yalan haberleri 126 milyon Amerikalı hesaba ulaştırdıkları tespit edildi.

Yine Rusya merkezli işletilen, Amerikalı hak örgütleri gibi görünen web sayfalarının da milyonlarca insana ulaştığı belirlendi.

Twitter ve diğer sosyal medya organlarında da benzer etkileme yöntemlerinin kullanıldığı belirtiliyor.

Rus troller, ABD halkının kendi hükümetlerine güvenini yok etmeye, ülke sistemini sarsmaya çalışmış.

İktidarda Demokrat Başkan Obama olduğu için de bu propaganda savaşı ister istemez Cumhuriyetçi Trump lehine işlemiş…

***

Daha ilginci Trump’ın ekibinden çok sayıda insanla da Rus yetkililerin ‘gizli ilişkiler’ kurmuş olması.

Rus yetkililer ya da Kremlin bağlantılı isimlerle gizlenen buluşmalar gerçekleştirmesi.

Yine Trump’ın ekibinin Rusya’dan Clinton aleyhine bilgi ve destek istediği de ortaya çıkmıştı.

Hillary Clinton’un hack’lenen ve seçim sürecinde açıklanan ‘özel mail hesabından yaptığı resmi yazışmalarının’ da Rusya tarafından ele geçirilip yayıldığı iddia ediliyor.

Rusya bu durumda, ABD seçimlerine çok ucuz yöntemlerle çok etkin bir müdahalede bulunmuş ve ABD kamuoyunu sonuç alabilecek şekilde yönlendirebilmiş demektir.

ABD’de FBI tarafından yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Trump’ın yakın danışmanları Papadopoulos ve Manaport, Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesini ‘söylenti’ olmaktan çıkarıyor. (Bu arada Rusya ile bağları olduğu ortaya çıkan emekli General Flynn’in Trump’ın aleyhine bir anlaşma yapmış olabileceğinden bahsediliyor.)

Tüm bu yaşananlar ve ağır iddialar, ABD ve Rusya arasında tarihinin en büyük diplomatik restleşmesinin yaşanmasına ve diplomatik ilişkilerin en zayıf noktaya inmesine neden oldu.

***

Rusya ve ABD arasında ‘Soğuk Savaş’ dönemi uygulamalarına dönüş ve ‘Soft War’ bunlarla da sınırlı değil.

Rusya, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ‘hegemon güç’ olarak nüfuz kurduğu alanları bir bir daraltıyor.

Orta Asya, ‘renkli devrimlerin’ tersine çevrildiği Doğu Avrupa, Ortadoğu belirgin nüfuz mücadelesi alanları.

İstihbarat kökenli Putin’in uzun dönem iktidarda kalması, buna karşılık ABD’de ‘silik başkanların’ göreve gelmesi, Rusya’nın işini kolaylaştırıyor.

İran’la işbirliği içinde Suriye’de hesapları ters yüz etmeyi başardılar.

Demokrasiden uzaklaşan Türkiye gibi rejimleri rahatlıkla çekim alanları içine alabiliyorlar.

Çok daha ilginç bir iddia, Afganistan’a ilişkin yaşanıyor.

ABD’nin desteklediği mücahitler nedeniyle Afganistan’da batağa saplanan Rusya, SSCB’nin yıkılması ile son bulmuştu.

Rusya’nın şimdi Afganistan’da Taliban’dan petrol alarak gizli destek sağladığı ve ABD destekli yönetime karşı savaşma kapasitesini güçlendirdiği ve bu ilişkinin yaklaşık 8 aydır sürdüğü iddia ediliyor.

***

Sonuç olarak, ‘Cold War’ yani Soğuk Savaş bitti, ancak ‘tek kutuplu dünya’nın da ömrü uzun sürmedi.

Şimdilerde ‘Soft War’ diyebileceğimiz Soğuk Savaş’tan özellikler de taşıyan yeni bir uluslararası mücadele süreci yaşanıyor.

ABD ve Avrupa’da ‘lider’ eksikliği ve Brexit benzeri yaşanan bölünmeler, Rusya’nın nüfuz bölgelerini genişletme stratejisini kolaylaştırıyor.

Rusya’nın yeni oyununu ne kadar sürdürebileceği, Batı’nın yeniden ortak ve etkin hareket edip edemeyeceğine bağlı.

Bunu belirleyecek olan da, ‘lider’ bir ismin ya da isimlerin yakın zamanda Batı blokunda ortaya çıkıp çıkmayacağı olacak.

[Erhan Başyurt] 1.11.2017 [TR724]

Trump’ın çevresinden Erdoğan’ın çevresine [Adem Yavuz Arslan]

Eğer Washington’da yaşayan bir Türk gazeteciyseniz işiniz hayli zor.

Çünkü ABD’li meslektaşlarınızın hararetle ‘son dakika’ olarak anlattığı haberler; ‘skandal’, ‘yılın olayı’ diye nitelediği gelişmeler sizde heyecana bile yol açmıyor.

Düşünsenize sizin geldiğiniz ülkede bir büyükşehir belediye başkanı (ki Erdoğan’ın uzun yıllar yol arkadaşlığı yaptığı, hatta çok güvendiği için ‘kasayı’ teslim ettiği bir isim) kameraların karşısına geçip ailesi ile tehdit edildiğini anlatıyor ve ağlayarak istifa ediyor.

Zavallı Amerikalı meslektaşlar(!) böyle olayları hayatları boyunca görmedikleri -ve muhtemelen göremeyecekleri- için vergi yolsuzluğu vs. tartışmalarından skandal çıkarmaya çalışıyorlar!

Ama haklarını yemeyelim, vergi yolsuzluğu gibi bize göre ‘kıytırık’ suçlamalardan bile nefis gazetecilik örnekleri çıkartıyorlar. Nitekim geçtiğimiz Cuma günü özel savcı Robert Mueller’in Trump-Rusya bağlantılarına dair ilk iddianameyi tamamladığı ve göz altıların başlayacağı yönündeki haberler sonrası ortam hayli hareketlendi.

FBI binası önüne kamp kuran gazetecilerin önüne ilk olarak Trump’ın eski kampanya müdürlerinden Paul Manafort ve iş ortağı Rick Gates düştü.

Her ne kadar Manafort’la ilgili suçlamalar Rusya müdahalesi ile ilgili olmasa da soruşturmanın Trump’ın etrafındaki isimler üzerinden yürümesi heyecanı arttırdı. Beyaz Saray’dan ABD medyasına sızan bilgilere göre Trump gün boyu gözünü televizyonlardan ayırmamış ve hayli gergin bir mesai yapmış.

Şu aşamada temel soru, bu soruşturmanın nereye kadar genişleyeceği ve nihayetinde Trump’a kadar uzanıp uzanmayacağı.

TRUMP’IN KÂBUSU: RUSYA İLİŞKİLERİ

Bu aşamada soruşturmanın geçmişi ve Trump’ın çalkantılı Beyaz Saray günlerine bakmakta fayda var.

Çünkü mesele hayli girift.

Trump göreve geldiğinden bu yana Rusya lideri Putin ile olan ilişkileri nedeniyle hedefte. Gerek seçim kampanyası gerekse de Beyaz Saray’daki ilk aylarına hâkim olan Rusya tartışmaları (daha doğrusu işbirliği) Trump için kabusa dönüştü.

Rusya’nın ABD Başkanlık seçimlerine müdahale ettiği iddialarıyla ilgili Kongre ve FBI nezdinde açılmış farklı soruşturmalar var. Öte yandan ABD istihbarat kurumları (CIA ve NSA başta olmak üzere) geçtiğimiz Ocak ayında hazırladıkları raporda ‘Rusya hükümetinin en üst düzeyde seçim sonuçlarını ve seçmen kararını etkilemek için müdahale ettiğini’ belirtmişti.

Raporda Rusya’nın çalışmalarına dair ilginç detaylar vardı.

ABD Kongresindeki soruşturma komisyonları iddiaları araştırırken Trump, FBI Başkanı James Comey’i görevden alarak tartışmaları alevlendirdi.

Biz Türkiye’de soruşturmaya müdahaleleri kanıksadık ama ABD’de bu durum hayli sıra dışıydı. Trump, Comey’i görevden aldı ama soruşturmayı bitiremedi.

18 Mayıs’ta Adalet Bakanlığı, eski FBI başkanlarından Robert Mueller’i özel savcı olarak atadı. ABD medyasına göre Mueller deneyimli savcılardan oluşan bir ekip kurdu. Yine ABD medyasına yansıyan haberlere göre Mueller geniş kapsamlı bir soruşturma yürütüyordu ve Trump’ın çevresindeki birçok isim hedefteydi.

İşte bugün alevlenen tartışma o soruşturmanın bir parçası.

Pazartesi günü yaşanan gelişmeler Washington’u hareketlendirdi. Her ne kadar Trump, Manafort’la ilgili suçlamaların kendi seçim kampanyasını kapsamadığını iddia etse de kulisler soruşturmanın Trump’ın yakın çevresine uzanacağı yönünde.

Nitekim özel savcı Mueller’in oluşturduğu büyük jürinin Trump’ın oğlu Donald Trump Jr’ın Rus yöneticilerle ilişkisine dair bilgi belge istediği geçtiğimiz aylarda ortaya çıkmıştı.

SORUŞTURMA ERDOĞAN’IN ÇEVRESİNE DE UZANABİLİR

Trump için tek sıkıntı oğlu değil. Damadı Jared Kushner’in de adı sıklıkla geçiyor.

Soruşturmanın Trump’ı huzursuz etmesinin nedenlerinden birisi de eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Rusya ve Türkiye ile olan ilişkileri.

ABD medyasına yansıyan detaylara göre özel savcı Mueller’in soruşturması Flynn’in ilişkilerini de kapsıyor.

Bu arada Flynn ve Berat Albayrak ile Mevlüt Çavuşoğlu’nun Eylül 2016’da, New York’ta, Fethullah Gülen’i kaçırmak için toplantı yapması gibi detaylar da soruşturma kapsamında.

AKP’nin lobicisi Ekim Alptekin ile birlikte Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu da bu soruşturmanın bir yerinden çıkarsa sürpriz olmaz.

Bir parantez açıp şu notu düşmekte fayda var: Erdoğan, Reza Zarrab dosyası nedeniyle kâbus dolu günler geçiriyor fakat bu soruşturma nedeniyle yeni kabuslar görebilir.

BU İŞ NEREYE KADAR GİDER?

Trump’ın adının karıştığı skandallar ve özel savcı Mueller’in soruşturmasına dair çok sayıda detay sıralamak mümkün.

Fakat ABD kamuoyunda da sıklıkla tartışılan temel soru şu: Bu iş Başkan Trump’ın görevden azline kadar gidebilir mi?

Gerçi Trump seçildiği günden bu yana böyle bir tartışma var fakat iş şimdi daha da ciddiye bindi.

Soruşturma o aşamaya uzar mı henüz yorum yapmak için erken ancak azil süreci hayli uzun ve karmaşık.

Ancak şurası kesin, o meşhur ABD ‘establishment’i ya da bizdeki tabiriyle ‘müesses nizamı’ Trump’ı fena halde köşeye sıkıştırmış halde. Bu soruşturma sonunda Trump ailesinden tutuklamaların olması ve sonunda Trump’ın istifaya mecbur bırakılması kimseyi şaşırtmamalı.

UZUN İNCE BİR YOL

Mueller’in soruşturması olmasa bile Başkan Trump’ın 4 yıllık görev süresini tamamlayamayacağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Hatta ABD’lilerin yarısı ‘azil için gerekli şartların oluştuğu’ fikrinde.

Ancak süreç o kadar kolay değil.

Çünkü Trump’ın azli bir dizi hukuki ve politik şarta bağlı. ABD Anayasası’na göre bir ABD başkanı ‘vatana ihanet, rüşvet ve diğer ağır cezalık suçları işlemesi halinde’ azledilebiliyor.

Vatan hainliği tanımı ise ‘savaş zamanında ve düşmana yardım’la sınırlı. ‘Vatan hainliği’ kavramı ABD’de bizdeki gibi her ‘işe gelmeyen’ muhalif hareket için kullanılmıyor.

Zaten 1950’den bu yana bu suçlamaya maruz kalan olmamış. Trump’ın Rusya ile ilişkilerinin vatan hainliği kapsamına girmesi pek ihtimal olarak görülmüyor.

Ağır cezalık suçlar ise adam öldürme, yetki istismarı veya yolsuzluk olarak kabul ediliyor. Bu başlık Trump için sıkıntılı çünkü ‘yetki istismarı’ ve ‘yolsuzluk’ tartışmalı alanlar.

Trump’ın kişisel işleri ‘yetki istismarı’ başlığında çok su götürür. ‘Yalan beyan’ meselesi de ABD yasalarında ciddi bir suç. Nitekim şu anda sürmekte olan soruşturmalarda bu başlık hayli sıklıkla geçiyor.

Trump’ın Rusya ile bağlantılarına dair yeni bilgiler ortaya çıkar ve bunlar ‘yalan beyan’ başlığı altında değerlendirilebilecek şeyler olursa işin rengi değişebilir.

‘Yargısal sürece müdahale’ tartışmaları da Trump için başka bir riskli alan. Özellikle Rusya soruşturması nedeniyle FBI Başkanı Comey’in görevden alındığı günlerde bu olasılık çokça tartışılmıştı.

Peki süreç nasıl işliyor?

Azil süreci Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi’nin düğmeye basması ile başlıyor. Ancak bu aşama tamamen politik, çünkü komitede Cumhuriyetçiler çoğunlukta. Temsilciler Meclisi’nde salt çoğunluk gerekiyor ve bu da en az 24 Cumhuriyetçi milletvekilinin Trump aleyhine oy kullanması demek.

Cumhuriyetçiler arasında da Trump’a tepki giderek yükseliyor ama yine de bir başkanın görevden azlinin önünü açacak süreci başlatırlar mı kestirmek zor.

Diyelim ki Temsilciler Meclisi’nde azil sürecinin önü açıldı.

Bu kez devreye Senato giriyor. Yüce Divan statüsü alan Senato tüm iddiaları ve savunmaları alıyor. Mevcut 100 senatörden en az 67’sinin azil yönünde oy kullanması gerekir ki bu da oldukça zor.

Temsilciler Meclisi’nde olduğu gibi burada da Cumhuriyetçi senatörlerin azil yönünde oy kullanması gerekecek. Eğer bu şartlar sağlanırsa başkan azlediliyor yerine başkan yardımcısı geçiyor.

Özetle bir ABD Başkanının azledilmesi söylenildiği kadar kolay değil.

Gerçi Trump’ın şu ana kadarki performansı bir şekilde mayınlı sahalara girerek kendini havaya uçurma potansiyelini gösteriyor ama ben yine de azil olayının popüler bir tartışma konusu olarak kalacağını düşünenlerdenim.

Tabi Mueller’in soruşturmasından Trump’a yönelik somut suçlamalar çıkarsa yukarıda anlattığım karmaşık süreçler işleyebilir.

Ya da Başkan Nixon gibi istifa yolunu da seçebilir.

Bütün bunlar Türkiye gündemi ile kıyaslandığında heyecan verici gelmeyebilir ama Trump’lı günler buralarda ‘macera dolu Amerika’ olarak kabul ediliyor.

[Adem Yavuz Arslan] 1.11.2017 [TR724]