Köprü, tünel ve otoyollar için milletin cebinden 5 kuruş çıkmadı mı? [Tarık Ziya]

-Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi Köprüleri ile Avrasya Tüneli’nde geçiş ücretleri ateş pahası olunca taahhüt edilen günlük taşıt sayısına ulaşılamıyor. 

-Avrasya Tüneli’nden ilk 5 ayda günlük 34 bin taşıt geçti. Oysa Hazine’nin verdiği garanti günlük 68 bin adetti. Hazine her gün tünelden geçmeyen 34 bin araba için işletmeci firmaya 510 bin lira ödüyor. 

-Osman Gazi Köprüsü için de tablo farklı değil. Günlük 40 bin araç geçiş garantisine mukabil 14 bin civarında geçiş oldu. Bu yüzden her gün 3 milyon 402 bin lira Hazine’den işletmeci firmaya aktarılıyor. 

-Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden 1 Ocak-30 Nisan tarihleri arasında 16 milyon 200 bin taşıt geçmeliydi. Oysa geçen taşıt sayısı 4 milyon 600 binde kaldı. Hedefteki sapmanın Hazine’ye dört aylık maliyeti 140 milyon 376 bin TL oldu.

-Hazine her sene üç işletmeciye en az 700 milyon dolar ilave ödeme yapacak. Zarar işletme müddeti bittiğinde 20 milyar doları bulacak.

O HALDE VATANDAŞ SORUYOR;

-Fatih ve Boğaziçi köprülerinden otomobilin geçiş ücretinin zamlı hali bile 7 TL iken yeni köprülerde ve Avrasya Tüneli’nde bunun 10 katına varan ücretler alınmasında bir gariplik yok mu?

-Üç projenin toplam maliyetinin üç katından fazla zarara kimler için katlanıyoruz?

-Madem Hazine bu kadar afaki ödemeler yapacaktı işletme niye özel firmalara verildi?

-Tarifeler, ihaleyi alan firmaların kasasının doldurmak için mi yüksek tutuldu? 

-Malın sahibi iken Hazine’nin kiracı durumuna düşürülmesinin makul bir izahı olabilir mi?

[Tarık Ziya] 12.7.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

On sinema ve yirmi tiyatrodan ziyade [Safvet Senih]

Mustafa Sungur Ağabey, Üstad Hazretleriyle ilgili hatıraları anlatırken diyor ki:

“Sabah namazından sonra sırayla Tahirî, Sungur, Ceylan, Hüsnü Bayram, Zübeyir elimizde birer kitap olur, sırayla birer ikişer sayfa okurduk. Üstad da dinlerdi ve sonunda dua ederdi. Yalnız MESNEVİ-İ NURİYE'Yİ kendisi okuyup, bazen iki, bazen dört saat coşarak ve ESKİ HATIRALARINI da katarak anlatırdı. Bu dersler esnasında Üstadımızın çok HATIRALARINI dinledik. 

“Ders yaptığımız evin etrafında o zaman kesretli kavak ağaçları vardı. Üstadımız onları TEMÂŞA eder ve: ‘Bunların temâşâsından on sinemadan, yirmi tiyatrodan ziyade NEFSİM LEZZET ALIYOR’ derdi.

“Zaten Üstad’ın hayatı, dağlarda, bağlarda seyahatle KÂİNAT KİTABINI okumakla geçerdi. Kur’an-ı Kerim KELÂM sıfatından geldiği gibi, Kâinat da İRADE sıfatından gelmiş Kudret Kitabı olduğunu anlamış ve bilmişti. Böylece her şeyde Marifetullah’a yol bulmuş, bunu da ilmî ve fikrî olarak delillerle ispat ederek nesillere intikal ettirmişti. Her meseleyi Kur’an’dan âyetler ile ifade ederken, kâinattan madde âleminden de misallerle izah ve ispat eder, akılları iknaya çalışırdı. Şimdiye kadar kimsenin söylemediği bir sözü söylemişti, ‘KUR’AN KÂİNATI OKUYOR!’ Yıllarca Allah’ın inkârına hâşâ delil diye gösterilen madde âlemini, Rabbimizi bize bildiren muarif (tarif edici) olarak nazara verirdi ki, bu cidden büyük bir keşfiyattır. On Dokuzuncu Söz’de ‘Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif var’ dediği yerde ‘Biri Kur’an-ı Kerim, biri Hâtemü’l-Enbiya Muhammed Aleyhisselam, biri de şu kitab-ı kebîr-i kâinattır.’ der.  İşte genç nesillerin, mekteplerin Nur Risalelerine büyük bir coşkunlukla koşmaları bundandır.

“1940 senelerinde Kastamonu’da bazı lise talebelerinin kendisine gelerek ‘Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar’ demeleri üzerine, ‘Siz muallimlerinizi değil, okuduğunuz fenleri dinleyin. Çünkü onlar, mütemadiyen lisan-ı hâl ile Allah’tan bahsediyorlar’  deyip fenlerin diliyle ve misallerle Allah’a iman hakikatını ispat eder.

“Dileğimiz odur ki, bu memleketin idarecileri, bütün maarif câmiası, asrımızda doğan Kur’an’ın bu yeni dersinden istifade etsin, onu ele alıp bütün dünyaya nurlar neşrederek insanlığın imdadına koşsunlar.”

“Üstad Hazretleri risaleden ders yaparken, bazen sabah namazından sonra başlayıp hatta beş saat süren izahlar yapıyordu. Bazen öylesine coşuyor ve derin hakikatler anlatıyordu ki, mest oluyorduk. Bir defasında: ‘Ben sadece size değil, bütün Küre-i Arza ders veriyorum.’ demişti.

“Risale-i Nur’un ilk yazıldığı merkez olan Barla’da Üstadımızın evinde, o mübarek dershanede bambaşka bir feyiz ve hava vardır. Çınar ağacındaki menzilini Mehmet Usta’ya yeniden inşa ettirdi. 1934’te Barla’dan ayrılıp Eskişehir hapsine gidince memurlar orayı yıktırmışlardır. Yeniden inşa edince çok zaman dersleri orada yaptık. Üstadımız da bazen yalnız orada kalır, bir müddet dururdu. Yine bir gün Üstadımız çınar ağacındaki odasındaydı. Bir şey söylemek için çıkmıştım. Baktım Üstad her taraftan istilâ eden dallar ve yapraklar arasında duruyor. Sükutî bir hal ve gözleri açık bir vaziyette başka bir âlemde gibi… Sanki ruhen ağacın içine girmiş, ağacı baştan başa ihata edip kuşatmış, ondaki tecelliyata sırr-ı melekûta dalmış veya oradan küre-i arza nazırdır, kâinatı temaşa ediyor. O zaman anladım ki, gerçi Üstad şarktan garba sürülmüş, zulme maruz kalmış, sıkıntılara duçar olmuş. Fakat hayatının en mesut devresini burada geçirmiş. Çok lezzetli ve bizim tarifimizin hâricinde hayal edemeyeceğimiz derecede manevî ve ruhanî hazlara nâil olmuştur.

“Bir gün Üstad Barla’da beni evde bırakıp Zübeyir ile beraber dışarı çıktılar. Kapıdan çıkarken de ‘Ben bir müddet yalnız gezeceğim’ dedi. Mezarlığın altına doğru gittiler. Zübeyir yüz metre kadar geriden takip ediyordu. Ben Ceylan’a ‘Üstadımız bana bir şeyler dedi, kal mı, gel mi, iyi anlayamadım.’ dedim. Ceylan bana, ‘Sen de gel’ dediğini ifade etti. Zâten canıma minnet… Evden çıktım. Zübeyir’e yetiştim. Üstadımız yüz metre önümüzden gidiyor ve hiç geri bakmıyordu. Duvarla çevrili bir bahçe vardı. Oradan atlayarak ağaçları temâşâ ede ede, ağır ağır gidiyordu. Mevsim ağaçların çiçek açma zamanı idi. Bazı çiçekleri öptü. (…) Üstad, ‘Bugün otuz sene evveline gitmek istiyordum. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, otuz sene evvelki o zevkli günlere girmek istiyordum, beni yalnız bırakmadın keçeli’ diye lâtife etti… Sonra bizi Karakavak’ın yanına çıkardı. Suyun başında, yağmurlu bir havada şemsiye altında On Dokuzuncu Mektup olan Mucizat-ı Ahmediye Risalesinin son üçte bir kısmını nasıl telif ettiğini anlattılar. Üstad söylemiş Şamlı Hafız yazmış. Malum o Risalenin son kısmında çok nakiller var. Tevrat ve İncil’den çok âyetler ve bahisler nakledilmiş. 
 Üstad’ın yanında kitap ve benzeri hiç bir şey yok. Sür’atle söylüyor. Şamlı Hafız Tevfik de yazıyor. O şekilde te’lif edilmiş.”

Bu mübarek Envar-ı Kur’aniye, Sünuhat-ı Kur’aniye, İstihracat-ı  Kur’aniye, İlhamat-ı Kur’aniye, İstinbatat-ı Kur’aniye ve Tefeyyüzat-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurları okumak, mütalaa ve müzakerelerde bulunmak elbette on sinema  ve yirmi tiyatro seyretmekten daha ziyade zevklidir… 

[Safvet Senih] 12.7.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

10 Temmuz Kahramanları [Dr. Serdar Efeoğlu]

AKP bu hafta 15 Temmuz Darbesi’nin yıldönümünde üzerindeki sis perdesi hala kalkmasa da bu olayı çeşitli etkinliklerle Türkiye gündeminde tutuyor. Zaten darbeden hemen sonra kahramanlık hikâyeleri öne çıkarıldı. Boğaziçi Köprüsü’nün adı “Şehitler Köprüsü” yapıldı, Kazan ilçesi “Kahramankazan”, Niğde Üniversitesi “Ömer Halisdemir Üniversitesi” oldu. Ayrıca 15 Temmuz’un anısı her saat başında sala okunacak bir anıtta da yaşatılacak. AKP milli bayramları ikinci plana atsa da 15 Temmuz’u “Allah’ın bir lütfu” olarak kendi bayramına dönüştürecek.

Darbenin başarısız olmasında en büyük pay şehitlerin olsa da zamanla SADAT’çılar gibi ‘yeni kahramanların’ ortaya çıkacağı muhakkak. Alternatif kahraman adayları olarak Erdoğan’a darbeyi haber veren ama kamuoyunun ismini bile bilmediği “enişte”, “Facetime”dan görüşme imkânı sağlayan Hande Fırat ve darbeyi MİT’e ihbar eden Binbaşı O.K. ön plana çıkıyor.

Okuyucularımızdan gündemin 15 Temmuz Darbesi’nin olduğu bugünlerde “10 Temmuz” tarihinin ne ifade ettiğini merak edenler için hemen söyleyelim: Bundan 109 sene önce İttihatçılar, Meşrutiyeti ilan ettirmiş ve bu süreçte öne çıkan kişiler efsanevi birer “Hürriyet Kahramanı” olmuşlardı.

10 TEMMUZ BAYRAMI

İttihat ve Terakki Cemiyeti Rumi takvimle 10 Temmuz 1324, Miladi takvimle 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyetin ilanını sağladı. “10 Temmuz” Cemiyet için büyük bir gün olarak tarihe geçti ve “Iyd-i Milli (Milli Bayram)” olarak kabul edildi.

İttihatçılar, Rumeli’nin çeşitli şehirlerinde Meşrutiyeti ilan ederek büyük kutlamalar yaptılar. Bu şehirlerin başında Manastır vilayeti geliyordu. O gün yaşananlar Abdülmecid Fehmi tarafından “Manastır’ın Unutulmaz Günleri” adıyla kaleme alındı. Yapılan kutlamalar Manaki Kardeşler tarafından film olarak kaydedildi ve günümüze kadar ulaştı.

23 Temmuz sabahı Hükümet Meydanında Meşrutiyeti ilan eden nutku okuyan kişi Kurmay Binbaşı Vehip Bey’di. İttihatçılar romantik bir yaklaşımla ülkede tam bir birlik ve beraberlik havası oluştuğunu düşünüyorlardı.

Vehip Bey’in top arabasının üzerine çıkarak okuduğu nutuk ve top sesleriyle ilan edilen Meşrutiyet kutlaması çok göz alıcı olmuştu. Törenin yapıldığı meydanın adı “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilmişti. Dönemin tılsımlı kelimesi “hürriyet” idi. Meydanlara “Hürriyet” adı veriliyor, uğruna şiirler kaleme alınıyordu.

Vehip Bey’in nutku tamamen hamasetin öne çıktığı, ülkede her şeyin tamamen değiştiği bir yaklaşımla hazırlanmıştı. “Artık cennetmekân Kanuni Sultan Süleyman zamanından beri padişah ile millet arasına çekilen kafesi kıracağız. Padişahımızın etrafını alan hâin, rezil, bedtıynet, sefil, denî herifler kahrolsun. Padişahla millet arasına giren bu kişilerin yerine Sahihülnesepten neş’et etmiş, pâk süt ile büyümüş, mekârim-i ahlâk ve mehasin-i sıfat ile tecelli eylemiş zevatı isteriz” deniyordu. Yirmi bir pare top ateşi yapılan törende “Yaşasın Millet! Yaşasın Vatan! Yaşasın Hürriyet ve Müsavat!” sesleri yükseliyordu.

NİYAZİ BEY VE GEYİĞİ

Meşrutiyetin ilanı ile yeni rejimin sahibi olan İttihatçılar, kendi kahramanlarını da çıkardılar. Bunların başında Enver Bey ve Resneli Niyazi Bey gelmekteydi. İkisi de büyük bir fedakârlık yaparak dağa çıkmışlar, mücadele etmişler ve birer efsaneye dönüşmüşlerdi. Halk meydanlarda “Yaşasın Enver”, “Yaşasın Niyazi” diye bağırmakta, basılan kartpostallarda “kahraman-ı hürriyet” Enver ve Niyazi Beylerin resimleri yer almaktaydı.

Niyazi Bey, Manastır yakınlarındaki Resne kasabasında 1873’de doğdu. Manastır Askeri İdadisi’nden sonra Harbiye Mektebi’ni bitirerek Makedonya’daki 3. Ordu emrinde göreve başladı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda büyük başarılar elde etti. Daha sonra da Makedonya’da Sırp, Bulgar ve Makedon çetelere karşı mücadele ederek adını duyurdu.

Bu sırada Niyazi Bey’in yanında bir dişi geyik sürekli gezmiş ve efsaneye dönüşmüştü. Geyik, İlahî bir müjdenin işareti olarak görülmüş ve “Rehber-i Hürriyet” adı verilmişti. Niyazi Bey, bu geyiği yanından ayırmamış ve geyikle birlikte resmedilmişti. Hatta bu konu her tarafta konuşulup çok yayıldığından “geyik muhabbeti” deyimi ortaya çıkmıştı. Niyazi Bey Resne’de kendisi için Paris’teki bir sarayı örnek alarak saray da inşa ettirdi.

İttihatçıların içinde belki de en beklentisiz kişi Niyazi Bey’di. Nitekim “ikbal” günlerinde bile İstanbul’a gitmek yerine Makedonya’da kalmayı tercih etmişti. Ancak bir süre sonra gündemden düştü ve unutuldu. Balkanların kaybından sonra İttihatçıların davetiyle İstanbul’a gelmek için vapura binmek üzere Avlonya’ya giden Niyazi Bey burada ateş arasında kalarak bir kör kurşuna kurban gitti. Nitekim “Ne şehittir ne gazi, pisipisine gitti Niyazi” deyimi bu olay üzerine söylendi. Bazı görgü şahitleri son sözünün “Neden?” ya da “Niçin Bre?” olduğunu söylemişlerdi.

ENVER BEY (PAŞA)

Hürriyet kahramanlarının elbette en meşhuru Enver Bey’di. Enver Bey 1881 veya 1882’de Divanyolu’nda doğmuş, Manastır’da Harbiye İdadisinde okuduktan sonra 1903 yılında kurmay mektebinden mezun olmuştu. İlk görev yeri olan Manastır’da çetelerle mücadelelerdeki başarılarıyla 1906’da binbaşılığa yükselmişti. Bu sırada Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne katılarak Kazım Karabekir’le beraber Cemiyetin Manastır örgütlenmesini gerçekleştirmişti.

24 Haziran 1908’de dağa çıkarak Meşrutiyetin ilanında önemli bir rol üstlenmesiyle Enver Bey’in adı duyuldu. Dağa çıkan subaylar içinde en kıdemlisi olduğundan “Hürriyet Kahramanı” olarak seçkin bir yere sahip oldu. Propaganda dokümanlarında Enver ve Niyazi Beyler “göğsünde iki sıra fişeklik dizili, belinde tabanca, elinde filinta ve başında ay yıldızlı hürriyet kalpağı” olduğu halde resmedilmekteydi. Doğan çocuklara “Enver ve Niyazi” ismi konulmaktaydı.

Dönemin gazete ve mecmualarında Enver Bey hakkında pek çok yazı, haber ve şiir yayınlandı, marşlar bestelendi. İttihat ve Terakki’nin önde gelen üç kişisinden birisi haline gelen Enver Paşa, Naciye Sultan’la evlenerek Saray’a damat oldu.

1918 yılına kadar ülkenin geleceğini belirleyen en önemli kişilerden birisi olan Enver Paşa, Edirne’yi kurtararak “Edirne Fatihi” olsa da Sarıkamış Harekâtındaki başarısızlıkla kariyerinde önemli bir yara aldı. Yine de Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olarak Çanakkale Zaferinde önemli bir rol üstlendi. Fakat ordunun kötü gidişine engel olamadı ve hemen her cephede yenilen Osmanlı ordularının Harbiye Nazırı olarak dramatik bir şekilde Talat ve Cemal Paşalarla birlikte denizaltıyla ülkeyi terk etti.

EFENDİLER NEREYE?

Bir zamanların efsane kahramanları olan İttihatçı liderler yurt dışına kaçınca Refik Halid, bir yazı yazmış ve “Efendiler Nereye?” diye sormuştu:

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?… Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?… Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz. Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi… Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?…”

Meşrutiyetin “Hürriyet Kahramanı”, I. Dünya Savaşı’nın “Başkumandan Vekili” Enver Paşa, bundan sonraki hayatını gurbette geçirdi ve maceradan maceraya sürüklendi. Enver, Cemal ve Talat Paşalardan bir daha ülkeye dönen olmadı. Enver Paşa Türkistan’da şehit edildi. Cemal Paşa Tiflis’te, Talat Paşa ise Berlin’de suikasta kurban gittiler.

HANDE FIRAT VE TELEFONU

10 Temmuz kahramanlarından hareketle 15 Temmuz’un bir numaralı kahramanının kim olduğu tartışılabilir. Darbenin öne çekilmesini sağladıklarını iddia eden ama 249 insanımızın şehit olmasının açıklamasını yapamayan Akar ve Fidan, muhtemelen kendilerini darbenin kahramanı görüyorlar. 15 Temmuz gecesi yaşanan birçok olaya müdahil olan ÖKK Komutanı Aksakallı’nın da kendisini bu konumda değerlendirdiğini düşünebiliriz.

Anlatılanlara inanacak olursak 15 Temmuz’un asıl kahramanının Hande Fırat olduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan’ın canlı yayına bağlanmasını ve halkı meydanlara çağırmasını sağlayarak darbenin başarısızlığa uğramasında önemli bir rolü olduğunu hepimiz televizyonlarda seyrettik. Hatta Resneli Niyazi’nin uğuru bir geyik olduğuna göre Fırat’ın telefonu da güzel bir sembol olmaz mı?

Kaynaklar: Ahmed Refik, İnkılâb-ı Azim, Dersaadet 1324; Abdülmecid Fehmi, Manastır’ın Unutulmaz Günleri, Manastır 1327.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 12.7.2017 [TR724]

TOKİ kafası ile sanayicilik [Semih Ardıç]

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı Abdurrahman Kaan’ın ‘sanayiyi daha ileriye taşıyacak, imalatın millî gelir (GSYH) içindeki payını artıracak ve işsizliğe çare olacak’ diye takdim ettiği yeni model tam bir garabet. Teklif kabul görürse 81 vilayette orta büyüklükte sanayi bölgesi tesis edilmesi için Toplu Sanayi İdaresi (TOSİ) kurulacak. O kadar bakanlık ve teşkilatın çözemediği meseleleri TOSİ halledecek.

Nerede bir aksaklık varsa herkesin aklına nedense ona dair yeni bir idare ihdas etmek geliyor. Pekâlâ, TOSİ ne işe yarayacak? Sanayi siteleri ve organize sanayi bölgeleri arasında yeni bir sanayici profili çıkaracak TOSİ. Hangi tarafını düzelteceksiniz bu teklifin! MÜSİAD Başkanı Kaan, hal-i hazırdaki Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ve sanayi sitelerinin dağınık, birbirinden kopuk haline, altyapı eksikliklerine dair herhangi bir model teklif etmek yerine Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) yeni rant sahaları açmak için sanayiyi bahane ediyor.

OSB’LER YENİ RANT ALANLARI

Mevcut OSB’ler yüzde 30 kapasite ile çalışırken, bahse konu bölgelerde araziler maksadı haricinde kullanılırken yeni sanayi sahalarına ihtiyaç duyulduğu söyleniyor. Güya TOKİ’nin önderliğinde ‘imalat/üretim kampüsleri inşa edilecek.

En az 200 sanayi yapısının yanı sıra neler neler olacak! Konutlar, oyun parkları, meslek okulu, alışveriş merkezleri, kreş ve sağlık kuruluşu gibi yapılar yer alacak. Kaan’a göre çalışanları servislerle sanayi bölgelerin taşımak zahmetli ve lüzumsuz.

Çalışanların aileleriyle kalabileceği TOSİ’ler sayesinde işverenler bu külfetten de kurtulacak. Sadece sanayi tesislerinde çalışanlar değil eşleri ve çocukları şehirden kilometrelerce uzakta patronların ve TOSİ’nin lutfettiği kadar bir hayatı idame ettirecek.

KOMÜNİZMİ HATIRLATAN GETTOLAR

Zira Kaan’a göre TOSİ’nin şehrin dışında olması oraya işçi getirilmesi konusunda çok büyük bir mesele: “İstiyoruz ki sanayi bölgesi yapılan yere yakın aynı zamanda konut işlemi olsun.”

İkinci Cihan Harbi’ni müteakip Sovyetler Birliği’nde ve Almanya’da rastlanan ‘kolektifleştirme’ siyasetini tedai ettirecek kadar ürkütücü. Her şeyi tek elden idare etmeye alışınca Komünistlerin bile unuttuğu kavramları yeniden ihya etmeye çalışıyorlar.

TOKİ, KÖYLERİ DE KATLEDECEK

TOKİ’nin tek tip ve buz gibi mimarisi ile şehirleri, tarihî mirasımızı ve içtimaî hayatı ne hale getirdiği ortada. TOKİ markalı konutlarda işçilik ve malzeme kalitesinin beşinci sınıf olduğu idare aleyhine açılan davalarda mahkemeler tarafından tescil edildi. TOKİ’ye dava açma cesaretini gösterenlere şu ana kadar 150 milyon lira tazminat ödendi. Devam eden yüz milyonlarca liralık dava da siyasî müdahale olmazsa emlak sahiplerinin lehine neticelenecek.

Nerede bir park, depremde acil toplanma bölgesi, orman, zeytinlik ya da verimli ova varsa oraya çöreklenen TOKİ’nin TOSİ ile beraber neler yapabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

Şehir dışında imara açılmamış ekseriyeti ya tarım arazisi ya da mera/orman olan geniş arazilerde cirit atacaklar. TOKİ’den aldıkları ilhamla belediye meclislerini devre dışı bırakacaklar. Ankara’da hazırlanmış planlar, TOSİ’ye yakın köy ve nahiyelerde oturanlara cebren kabul ettirilecek. Üç kuruşa acil kamulaştırma yapılacak. Vatandaş senelerce mahkeme kapılarında çile dolduracak.

TOSİ’LER BİR GECEDE TOKİ OLACAK

Hiçbir zaman işlemeyecek sanayi bölgelerini vitrin süsü olarak kullanırken birilerine yeni konut ve ticarî saha açılacak. İşlemler sanayiyi teşvik altında yapılacağından arazi maliyetini Hazine üstlenecek.

Anadolu’nun en nadide arazileri bu şekilde yağmalanırken herhangi bir itirazda bulunanlara, “Bunlar sanayi ve sermaye düşmanı” yaftası vurulacak. Sanayi tesisleri işlemeyince de gece yarısı mevzuat değişikliği ile TOSİ’ler TOKİ’ye devrolunacak.

TOSİ’Yİ BIRAKIN, SANAYİCİYİ TEFECİDEN KURTARIN

MÜSİAD Başkanı, TOSİ ile iştigal edeceğine devasa sanayi bölgelerinde tefecinin eline düşmüş sanayiciye destek verilmesi için hükümeti sıkıştırmalıydı. Dün dost ve müttefikimiz olan memleketlerle bugün savaşın eşiğine gelinmesinden duyulan rahatsızlığı telaffuz etseydi ekonomiye daha fazla katkı sağlamış olurdu.

Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye ile AB üyelik müzakereleri askıya alınsın” teklifinin kahir ekseriyetle kabul edilmesine giden yolda hükümetin hatalarının da payı olduğunu yüksek sesle dile getirmesi dış siyasetteki hatalar manzumesinden rücû edilmesini sağlayabilirdi. Mamafih hükümetin arka bahçesi olmayı içine sindirince kendi içinde tenakuzla dolu konuşmalar hiç şaşırtıcı gelmiyor.

MÜSİAD DOLARI TAKMIYOR, LAKİN FAİZ YÜKSEK

MÜSİAD Başkanı aynı konuşma esnasında dolar kurundaki son artış sual edildiğinde, “Biz dolara takılmıyoruz” cevabını verebildi. Böylece sanayicinin elini kolunu bağlayan, enflasyonu tırmandıran kur riskini kale almadığını ifade etmiş oldu. Yüksek kuru düşürmek için artırılan faizlerden dert yanması ise bir başka garabet: “Yüksek faiz yatırımın önünü engelleyen bir husus.”

Dolara aldırış etmeyen Kaan’ın kur geçişkenliğinden kaynaklanan enflasyona mukabil stokçuluğu tavsiye etmesi ise kafa karışıklığını fazlasıyla ele veriyor.

İKTİSADÎ KRİZLE AHLAKÎ KRİZ İÇİÇE

MÜSİAD Başkanı’nın konuşmasında “Esnafın, tüccarın ve vatandaşın ahvali nicedir?” suâline farkında olmadan verilmiş cevabı da not ettim. Şu cümleler bizzat Kaan’a ait: “2016 yılı resmî verilerine göre, hukuk mahkemelerinde açılan davalarda birinci sırada veraset, ikinci sırada alacak davaları, üçüncü sırada ise boşanma davaları yer almaktadır. Burada, alacak ve boşanma davaları dikkat çekicidir. Her şeyden önce imkânı var ise borçlunun borcu ödememesi bir zulümdür.”

Manzara hakikaten vahim. Borçlu borcunu ödemeyecek kadar pişkinse, alnı secdeye giden tüccar dahi kul hakkından imtina etmiyorsa, senelerce süren davalarda adalet tecelli etmiyorsa tefeciye, mafyaya gün doğar. İhkak-ı hak tam da budur.

Türkiye’de iktisadî krizle ahlakî krizin nasıl iç içe geçtiği MÜSİAD Başkanı Kaan’ın sözlerinden daha beliğ ifade edilemezdi.

Ezcümle TOKİ kafası ile sanayici olunamayacağı gibi TOSİ ile kalkınma hoş bir hayalden ibarettir.

[Semih Ardıç] 12.7.2017 [TR724]

Majestelerinin Dijital Platformu: Digiturk aboneliğini iptal eden yandı! [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz’dan birkaç gün sonra bir gazeteci arkadaşımın evi basılmış, kapı kırılarak evi didik didik aranmıştı. O sırada bayram tatili için memleketinde olan gazeteci arkadaşımız neler olup bittiğini öğrenmek için apartman görevlisini telefonla aramış. Kapıcının verdiği cevap, “Abi evde bir şey bulamadılar ama 1 dolar çıkmayaydı iyiydi!” Halbuki evde 1 dolar filan yok demişti arkadaşımız. İhtimal ki gelen polisler hiçbir şey bulamasalar bile yanlarında getirdikleri 1’er dolarları bırakıp sonra da delil diye yazıyorlardı.

İSVİÇRE BANKALARINDAKİ HESAPLARIN ŞİFRESİ!

Ne senaryolar yazıldı bu 1 dolarlar üzerine. Cüzdanında F serisi 1 dolar olanlar şu rütbede, B serisi 1 dolar olanlar bu rütbede olurmuş. Devlet Bahçeli’ye göre F serisi 1 dolarların seri numaraları ByLock sisteminin giriş şifresi olarak kullanılıyormuş. Hatta MİT’in 1 dolarlardaki seri numaralarının İsviçre bankalarında açılan Eurobond hesaplarına ait olduğunu tespit ettiği bile yazılmıştı.

1 DOLAR BİTTİ BYLOCK VERELİM

Sonradan Bylock çıktı. Şu aralar Bylock kullanıcılarına dönük yapılan operasyonlar revaçta. MİT’te hazırlanan Excel listelerine adının eklenmesi, bir kişinin Bylock kullanıcısı olduğu için silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlanması için yeterli. Bir yandan Bylock mesajları kendiliğinden siliniyor diyorlar bir yandan da milyonlarca Bylock mesajı inceleniyor haberleri yapılıyor. Sızan bilgilere bakılırsa darbeye teşebbüs suçlamasına en önemli delil olarak söylenen Bylock mesajlarında darbeye ilişkin pek bir şey yok.

Bunların dışında gazete dergi aboneliği, Bankasya hesabı, sendika üyeliği, okul kaydı vs. bunların her birisi “silahlı terör örgütü” üyeliğine delil sayılıyor.

DİGİTURK ABONELİĞİ İPTALİ NE DEMEK?

Bu aralar çokça okuduğum iddianamelerde rastladığım yeni bir delil daha var ki akıllara zarar. “Dijital Platform” diye iddianamelere giren delilin ne olduğunu çoğumuz bilmez belki de.

Hatırlarsınız 2015 yılının Eylül ayı sonlarına doğru Samanyolu grubu, Kanalturk ve Bugün televizyonlarının Digiturk platformundan çıkartılması konusu gündeme gelmişti. Bunun üzerine Digiturk’e tepki gösteren vatandaşlar aboneliklerini sonlandırma kampanyası başlatmışlardı. İşte o günlerde Digiturk aboneliğini iptal ettirmek, bugün ‘silahlı terör örgütü’ üyeliğine delil sayılıyor!

Antalya 8. Ağır Ceza Mahkemesinde F…’ye üye olma suçlamasıyla yargılanan M.K. için, savcılık Digitürk’e yazı yazarak M.K.’nın aboneliğini iptal ettirip ettirmediğini sormuş ve müşteri hizmetleriyle yaptığı konuşmayı istemiş. Şirketten gelen aboneliğin iptal ettirildiği yanıtı M.K.’nın aleyhine delil olarak kabul edilmiş. Cumhuriyet Savcısı, M.K.’nın aboneliğini iptal ettirmesini “örgütsel bağının bulunması” olarak değerlendirmiş ve Kutlu’nun tutukluluk halinin devamını istemiş. Mahkeme de bu talebe uyarak M.K’nın tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiş.

KATAR MEDYASINA DOKUNAN YANIYOR

Şaka gibi değil mi! Savcıların yazışmalarından öyle anlaşılıyor ki Telekom’un dijital platformu Tivibu’dan daha fazla Digiturk aboneliği iptalleri önemsenmiş.

Çukurova Grubunun patronu Mehmet Emin Karamehmet’e ait olan Digiturk, 2013 yılında bir gecede TMSF’ye devredilmişti. Sonradan iktidarın el koyduğu bütün medya şirketlerinde olduğu gibi Digiturk’ün başına da Turkuvaz Medya Grubu’ndan bir yönetici atandı. Serhat Albayrak’ın joker elemanı Ümit Önal Digiturk’ün başına Genel Müdür olarak geçti.

İşte o gün bugündür Digiturk demek aslında Serhat Albayrak demektir. Bu yüzden “aboneliği iptal ettim” demekle iptal olmuyor, arkasından gelecek suçlamaya da hazır olmak gerekiyor.

Hem belli mi olur yarın öbür gün Sabah gazetesi aboneliğini iptal ettirmek bile örgüt üyeliğine delil sayılabilir. Siz siz olun, işyerinizin tezgahına ya da evinizin kapısına Sabah gazetesi koymayı unutmayın. Her şey bir ihbara bakar!

(Not: Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’a boşuna ‘Erdoğan’ın Medya İmamı’ denmiyor. Havuzun dışında kalan medyayı Doğan Grubunu Damat üzerinden, Digiturk’ü Katarlılar üzerinden, son olarak TRT’yi Bilal’in İmam Hatip’ten arkadaşı İbrahim üzerinden kontrolü altına alan Serhat Albayrak’tan habersiz medya dünyasında kuş uçmuyor artık.)

2016 yılında bir gün Katar Emiri birkaç saatliğine Türkiye’ye geldi, Erdoğan’la görüştü ve geri gitti. O görüşmenin ertesi günü Digitürk’ün Katarlı bir grubu satıldığı duyuruldu. 3,5 milyon abonesi ile Türkiye’nin en büyük dijital platformu olan Digitürk ihaleye bile çıkılmadan satıldı. Üstelik satış fiyatı da gizli tutuldu. Tabi kimse bunun gerçek satış olduğuna inanmadı.

ERTUĞRUL ÖZKÖK SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ Mİ?

Gelelim olayın bir diğer boyutuna. Digiturk’ün rakibi, Doğan grubunun dijital yayın platformu D-Smart o günlerde bir kampanya başlatmıştı. Cemaat kanallarının Digiturk’ten çıkarılmasını fırsat bilen D-Smart, bu kanallar bizde var diyerek kısa sürede çok sayıda abone kazanarak parsayı topladı.

Ertuğrul Özkök’ün “Yuh artık diyorum…Ortada mahkeme kararı bile yok ve bu ülkede savcılar artık hâkim yerine geçip infaza başlamış. Ve mahkeme kararını bile beklemeden, durumdan vazife çıkaran bir Digiturk…” diye başlayan ‘Digiturk’ten çıkıyorum’ başlıklı yazısı Hürriyet gazetesinin arşivinde duruyor.

Böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalan birisi çıkıp da “Ertuğrul Özkök’ün yazısını okudum ve aboneliğimi sonlandırdım” derse savcılar harekete geçip Özkök’ü bırakın örgüt üyeliğini, silahlı terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla karşı karşıya kalması işten değil!

Öte yandan sadece 1,5 ay sonra, 15 Kasım 2015’ten itibaren bu kanalların Turksat’tan da çıkarılmasıyla otomatik olarak D-Smart’tan da çıkmış oldular. Doğan grubunun da fırsatı değerlendirip kısa sürede kazandığı abonelerin parası da yanına kar kaldı.

[Mehmet Yıldız] 12.7.2017 [TR724]

‘Skandallar zinciri’ (1) [Erhan Başyurt]

Koza Holding’e el konulmasına neden olan İpek Medya Grubu ile ilgili iddianame kabul edildi.

Suçlamalara konu dönemde BUGÜN Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptığım ve şahsıma yönelik suçlamalara da genişçe yer verildiği için, İddianame’nin medya ile ilgili bölümünü büyük bir merakla okudum!

Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birine yöneltilen suçlamalar, tamamen haber ve köşe yazılarına dayalı ‘skandallar zinciri’…

Bir hukukçunun kaleminden değil, yandaş bir medya yazarının kaleminden çıkmış kadar hukukilikten uzak.

***

BUGÜN Gazetesi, Millet Gazetesi, BUGÜN TV ve KANALTURK TV’ye yönelik suçlamaların yer aldığı iddianame, KOM Daire Başkanlığı ve Ankara TEM Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporlara dayanıyor.

Her ikisi de “Elinde çekiç olan, her şeyi çivi görürmüş” mantığı ile hazırlanmış ve Cumhuriyet Savcısı Musa Yücel de bu skandal tespitleri hukuk süzgeçinden geçirmeden, kendisi de ifadeleri tekrarlayarak ‘İddianame’ye almış…

***

Savcının evrensel hukukun ve anayasamızın güvencesi altında olan basın özgürlüğü, ifade ve fikir özgürlüğü, haber alma ve haber verme hakkını nasıl ayaklar altına altına aldığını ikinci yazıda kaleme alacağız.

İlk gün, İddianame’nin nasıl ulusal ve uluslararası bir siyasi hukuk skandalı olduğunu ve gerçeklikten kopuk olduğunu ortaya koyan kısmını yayınlacağız…

***

Savcı Yücel, AK Parti dışındaki Meclis’teki tüm partilere CHP, MHP ve HDP’ye ‘terör suçu’ isnat ediyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve HDP lideri Selahattin Demirtaş’ın açıklamalarını yayınlamayı keyfi şekilde ‘terör suçu’ sayıyor.

Savcıya göre, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 17 Aralık operasyonunun ardından yaptığı, “Savcıların başına inşallah bir şey gelmez” açıklaması, CHP liderinin “Asıl paralel yapılanma Güneydoğu’da” açıklaması ve yine Kılıçdaroğlu’nun “MİT CHP’yi izliyor” açıklamasını haber olarak yer vermek ‘terör suçu’!

CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin Kimse Yok Mu derneğine yapılan operasyonu eleştiren açıklamalarına yer vermek ‘terör suçu’!

***

MHP milletvekili Âlim Işık’ın TBMM’ye verdiği soru önergesini haberleştirmek ‘terör suçu’!

MHP milletvekili Lütfü Türkkan’ın “polislerin yolsuzlukları deşifre ettikleri için tutuklandıkları” açıklamasını haberleştirmek ‘terör suçu’!

***

Savcı Yücel, halkın oylarıyla Meclis’e giren siyasilere yönelik en korkunç ifadeleri ise HDP için kullanıyor. HDP’yi “PKK terör örgütünün siyasi kanadı”, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı ise “PKK terör örgütünün siyasi kanadının lideri” olarak tanımlıyor ve açıklamalarına yer vermeyi ‘terör suçu’ olarak nitelendiriyor.

Demirtaş’ın “Öyle bir örgüt bilmiyoruz” şeklindeki açıklamalarına yer verilmesini de “PKK’nın siyasi uzantısı HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın konuşmalarına yer verilerek” ifadesiyle ‘terör suçu’ sayıyor.

Savcı, HDP Gaziantep milletvekili Celal Doğan’ın İpek Medya’ya yönelik eleştirilerine yer verilmesini de, “Türkiye düşmanlığı paydasında ve hedef birliği anlamında birleştiği PKK’nın siyasi kanat temsilcilerinden alınan destekle” ifadeleriyle ‘terör suçu’ olarak gösteriyor.

***

Savcı Yücel, siyasilere yönelik bu kadar hukuksuz ifadeyi nasıl pervasız şekilde kullanabiliyor? Mahkeme, hukukilikten yoksun hatta suç içeren bu ifadelerin bulunduğu bir İddianame’yi nasıl kabul edebiliyor?

Dahası, açıklamaların yayınlanması suç ise, açıklamaların kendisi de bizatihi suç demektir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li Akif Hamzaçebi, MHP’li Alim Işık, Lütfü Türkkan, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP’li Celal Doğan’a yönelik bu açıklamaları nedeniyle fezleke hazırlanmış mıdır?

Bu açıklamaları yayınlamak suç ise, “hukuk önünde eşitlik” gereği aynı açıklamaları haberleştiren diğer televizyonları ve gazetelere de dava açılmış mıdır?

Savcı Yücel’e göre HDP “silahlı terör örgütü PKK’nın siyasi kanadı” olduğuna göre, HDP liderleri ve vekillerinin tüm açıklamalarına yer veren televizyon ve gazeteler suç işlemiş oluyor… “Hukuk önünde eşitlik” ilkesi gereği onlara bir dava açılmış mıdır?

“PKK’nın siyasi kanadı” olduğu göre, Meclis’te PKK’nın temsiline Savcı Yücel neden göz yumuyor? “PKK’nın siyasi kanadı” ile masaya oturan AK Parti ve bakanlar da süreklilik arz eden bir suç işliyor. Savcı Yücel onlara yönelik de dava açmış mıdır?

***

Savcı Yücel’e göre, dönemin TÜSİAD Başkanı Haluk Dinçer’in ‘ben paralel devlet görmüyorum’ sözlerinin de yer aldığı röportajını yayınlamak ‘terör suçu’!

Anayasa profesörü, ‘hocaların hocası’ olarak bilinen Ergün Özbudun’un ‘Türkiye bir hukuk bunalımı ve hukuk krizi geçiriyor’ sözlerinin de yer aldığı röportajı yayınlamak ‘terör suçu’!

Eski Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’ün medyaya hukuksuz operasyonlara yönelik açıklamalarına yer vermek ‘terör suçu’!

Savcı Yücel, hukuksuzluğa yönelik her türlü açıklamayı yayınlamayı ‘terör suçu’ olarak sayıyor. Madem terör suçu, bu açıklamaların kendisi de bizatihi suç demektir. Savcı Yücel, Türkiye’nin en seçkin bu isimlerine de dava açmış mıdır?

***

Savcı Musa Yücel, Türkiye ile kendisini sınırlamamış, yedi düvele savaş açmış!

Savcıya göre, Avrupa Konseyi’nin yargıçların tutuklanmasına, AB’nin de polislerin topluca görevden alınıp tutuklanmalarına gösterdikleri tepki açıklamalarını haber olarak yayınlamak, Avrupa Parlementosu Başkanı Martin Shultz’un medyaya yönelik operasyonlara tepki gösterdiği tweet’i haberleştirmek ‘terör suçu’!

Savcıya göre, BBC, Wall Street Journal, Le Monde gazetelerinin medya operasyonlarına gösterdikleri tepkileri haberleştirmek ‘terör suçu’!

Savcıya göre, BBC’nin Gülen ile yaptığı röportajın haberini girmek ‘örgüt mensuplarını sahiplenmek ve faaliyetlerini savunmak’ suçu!

İngiliz The Times gazetesinin polislerin toplu görevden alınmalarının ‘güvenlik zafiyeti oluşturduğu’ iddiasını haberleştirmek ‘terör suçu’!

The New Yok Times gazetesinin “Gülen’i iade çağrısı açık tehdit” haberine yer vermek ‘terör suçu’!

Savcı gerçeklikten o kadar kopmuş ki, uluslarası medyaya yönelik bu saçma suçlamalara “Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine analiz ederek yayınlayan habercilik anlayışlarıyla bilinen yurtdışı medya kuruluşlarının” şeklinde izah getiriyor.

***

Madem tüm bu açıklamaları yayınlamak suç, açıklamalar ve haberleri ilk yayınlayanlar ve kullanan diğer medya kuruluşları da aynı suçu işlemiş olur.

Savcı Yücel, Türkiye’nin üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi’ne, Türkiye’nin üye olmak için çırpındığı ve ilişkileri yönetmek için hususi bakan atadığı AB’ye, Almanya’nın gelecekteki başbakanı olması beklenen Martin Shultz’a dava açacak mı?

BBC, The New York Times, The Wall Street Journal, The Times ve Le Monde medya kuruluşlarına da ‘teröre suçu’ isnadıyla dava açılmış mıdır? Açılacak mıdır? Tüm bu uluslararası kuruluşlar ve uluslararası medya dava da taraf olarak yer alacak mıdır? Yine onların bu haberlerine yer veren diğer medya kuruluşlarına da dava açılmış mıdır?

***

Savcı Yücel, bendinden boşalmış sel gibi… İpek Medya’ya yönelik suç üreteyim derken kendisi suç işlemektedir. CHP, MHP ve HDP, bu hukuksuz isnatlara göz yumacak mıdır?

Uluslararası kuruluşlar ve uluslararası etkin medya kurumları kendilerine yönelik ‘terör suçu’ isnadını nasıl karşılayacaktır?

HSK, hukuki bir İddianame yerine ‘skandallar zinciri’ne imza atan Savcı Yücel hakkında bakalım nasıl bir işlem yapacaktır?

[Erhan Başyurt] 12.7.2017 [TR724]

16 Nisan referandumunda ‘hile’ ne orandaydı? [Kemal Ay]

Geçenlerde 5 akademisyenin imzasıyla, ilginç bir makale yayınlandı. “Election forensic analysis of the Turkish Constitutional Referendum 2017” (4 Temmuz 2017) başlıklı çalışma isminden de anlaşılabileceği gibi 16 Nisan’daki başkanlık referandumunun sonuçları üzerinden detaylı bir inceleme yapıyor ve “seçim hileleri” olup olmadığını araştırıyor.

Daha önce de uluslararası gözlemcilerin ve araştırmacı gazetecilerin benzer çalışmaları yayınlanmıştı. Türkiye’de rejim değişikliğine yol açan referandumun ‘hileli’ olma ihtimali, yabana atılır bir gelişme değil. Ancak ilk günden itibaren diktatörlüğe giden yoldaki son fren mekanizması olan muhalefetin ‘çekimser’ tutumu, bu alanda söz söylemeyi bile önemsizleştiriyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ‘bakiyesini’ her fırsatta kullanan Erdoğan rejimi ise, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” söylemleriyle fiilî durumu dayatmayı tercih ediyor.

DEMOKRASİYİ BİLİMSEL OLARAK KORUMAK

‘Election forensics’ denilen alan, son yıllarda öne çıkan araştırma sahalarından biri. Kendisine ‘demokrasi’ diyen pek çok ülkede, bir şekilde ‘seçimler’ yapılıyor ancak bu seçimlerin ne kadar ‘demokratik’ olduğu tartışmalı. Bağımsız bir medyanın ya da yargının olmadığı rejimlerde, seçimlerin kolaylıkla yönlendirilebildiği uzun süredir bilinen bir gerçek. Türkiye, bu alanda maalesef yalnız değil. Öğretmenleri arasında Rusya ve Venezüela gibi ülkeler var. 16 Nisan referandumunu inceleyen araştırmacılar da daha önce oradaki seçim sonuçları üzerine çalışmış, tecrübeli isimler.

Gelişen teknolojiler sayesinde araştırmacılar milyonlarca farklı veriyi kolayca inceleyebiliyor artık. ‘Big Data’ denilen ve kitlesel hâldeki veriler arasından anlamlı sonuçlar çıkarmayı hedefleyen çalışmalar, son yılların modası. Siyaset bilimi, bu sayede siyasetin farklı boyutlarıyla da ilgilenebilir hâle geldi. ‘Seçim hileleri’ konusunda ise literatürde çok sayıda ‘test etme’ aracı bulunuyor. Yani seçim sonuçları üzerinden seçimlerde hile yapılıp yapılmadığı, bilimsel olarak ortaya konulabiliyor.

İKİ TESTTE DE İSPATLANMIŞ

16 Nisan referandumunu test etmek için araştırmacılar yalnızca iki tekniğin üzerinde duruyor. Bunlardan ilki ‘ballot-stuffing’ (oy takviyesi). Buna göre seçim hilesi yapanlar, özellikle belirli bir tercihe yönelik bazı sandıklara fazladan oy ilave ederek genel sonuçları etkilemeye çalışıyor. Sonuçları incelerken, ‘oyların yanlış sayılmış olabileceği’ ihtimali de düşünülebilir. Ancak yapılan testler, bu ihtimalin çok ötesinde, ‘oy takviyesinin’ yapıldığını gösteriyor. Araştırmacılara göre, toplam sandıkların yüzde 6’sında, bu şekilde bir takviye olduğu anlaşılıyor. Rusya ya da Venezüela gibi ülkelerdeki hilelere kıyasla ‘sınırlı’ kalsa da, genel sonuca etki edecek durumda.

Referandumu test etme yöntemlerinin ikincisi ‘voter rigging’ (seçmen dalaveresi). Özellikle küçük ilçelerdeki ve köylerdeki seçim merkezlerinde karşımıza çıkabilecek bu yöntemin amacı, ‘Hayır’ verecek seçmenlerin çeşitli yönlendirme ve zorlamalarla sandıktan uzak tutulmasını ya da hiç sandığa gitmemesini sağlamak. Küçük oy verme merkezlerinde kimlerin ne oy vereceği az çok bilindiği, güvenlik güçlerinin tam kontrol sahibi olduğu ve az sayıda şahit bulunacağı için bu türlü bir hile kolaylıkla mümkün oluyor.

Özellikle küçük yerleşimlerde, ‘firesiz’ şekilde ‘Evet’ çıkan sandıkların varlığı, bu araştırmayı da doğruluyor. Sosyal medyada dolaşan bazı video’larda sandıklardaki sayımların adaletsiz ve usule aykırı yapıldığı da ortaya çıkmıştı.

Elbette seçmenler fikirlerini değiştirebilir ve farklı seçim bölgelerinde oy kullanmaya karar verebilir. Seçmen kayıtları her seçimde aynı değil neticede. Ancak yapılan inceleme, bunu aşacak şekilde bir değişimin olup olmadığına bakıyor zaten. Yani beklenen bir ‘sapma’ var. Eğer sonuçlar bu sapmanın üzerine çıkarsa, ortada ‘hile’ var demektir. Nihayet bu ikinci testin sonucunda araştırmacılar şu sonuca varıyor: “Türkiye anayasa referandumunda küçük oy verme merkezlerindeki oynamaların toplam etkisinin ‘Evet’ oylarının yüzde 50’yi aşmasını sağlamaya yaradığını görüyoruz.”

Yani büyük şehirlerde seçimi kaybeden ‘Evet’ cephesi (Erdoğan ve rejimi), küçük bölgelerdeki bu türlü hilelerle sonuçları ‘sağlama almış’.

SEÇİM SONUÇLARINDAKİ DÜZENSİZLİKLER

Makalede daha genel ve çok kullanılan testlerde de Türkiye’deki başkanlık referandumunun ‘hileli’ olduğunun gözlenebileceği belirtiliyor. ‘Seçim düzensizlikleri’ denilen ve matematiksel olarak anlamlandırılamayan bazı sonuçlar, Venezüela gibi ülkelerdeki hileli sonuçlardan bile ‘absürt’ noktaya varmış, gözlemi paylaşılıyor.

Sonuç? “Analizimize göre oy verme merkezlerinin yaklaşık yüzde 6’sında iktidar lehine sahte oy kullanıldı ve seçmenlerle ilgili hileler referandumun Hayır’dan Evet’e kaydırılması için yeterli orandaydı.”

Elbette her bilimsel analizde hata payları vardır. Başka araştırmacılar farklı sonuçlara ulaşabilir. Ancak şimdilik elimizdeki en itibarlı metinlerden birisi bu. Uluslararası gözlemcilerin söyledikleriyle örtüşüyor. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek üstü örtülse de, dünya 16 Nisan Referandumu’nun hangi şartlarda ‘mümkün’ kılındığını biliyor. Türkiye, kendisine bir ‘demokrasi’ demeye devam etse de, literatürde Rusya ve Venezüela gibi ‘seçim hileleriyle’ meşhur otoriter ülkeler kervanında görülüyor. Kendisine ‘ümmetin son umudu’ diyen bir siyasî hareketin ‘hilelerle’ ayakta kalması ise, ‘ümmetin’ içler acısı hâlini ortaya koyuyor.

Bu şartlarda 2019’da Başkanlık Seçimi yapılırsa neler olabileceğini ise, muhalefet partilerinin hayal gücüne bırakıyorum.

[Kemal Ay] 12.7.2017 [TR724]

Özeleştiriyi sizden öğrenecek değiliz!.. 15 Temmuz Cemaat’in neresinde? (21) [Barbaros J. Kartal]

Ahmet Dönmez’in tamamını okuduğunuzda darbe girişiminden daha uzun süren yazı dizisini 15 Temmuz ile ilgili başka bir yerde karşılaşamayacağınız ayrıntıları öğrenmek istiyorsanız mutlaka okuyun. Eğer sonra okurum diye kenara koyduysanız en azından sonuç yazısını mutlaka okuyun. Dizinin gerçekten mütemmim bir cüzü olmuş.

Dönmez’in yazı dizisinin TR724’te yayınlanmış olması bence en az yazı dizisi kadar önemli. TR724 yöneticileri de her türlü tebriği hak ediyor. Yazı dizisinin bir parçasını alıp ‘Cemaate çakmış’ ya da ‘Cemaati aklamış’ demek büyük haksızlık olur. Tamamının verdiği resim şimdiye kadar ki en iyi 15 Temmuz çalışmalarından birisidir. 15 Temmuz çalışmaları deyince SCF’nin 191 sayfalık raporunu anmamak olmaz. SCF’nin sitesine Türkiye’den erişime yasak getirilmesini sonuna kadar hak eden bir çalışma olmuş. Tamamı kendi kontrollerindeki açık kaynaklara dayalı çalışma bile nasıl kimyalarını bozuyor.

Dönmez’in yazı dizisinin ilgi görmesinin en temel sebebi kuşkusuz camia içinde konuşulan ama kimsenin bu kadar detaylı kaleme almadığı Cemaat içi ayrıntılara da yer vermiş olması. İleriki zamanlarda 15 Temmuz ile ilgili çok başka konulu çalışmaların yapılacağından eminim. Ortaya çıkmaya başlayan gerçekler buna işaret ediyor. Bugün gelinen noktada ortaya çıkan sorunun “Cemaat 15 Temmuz’un neresinde”yi geçerek “15 Temmuz Cemaat’in neresinde?” olduğudur. “Cemaat şunları şunları yapmasaydı başına bunlar gelmezdi” demek maddi açıdan doğru bir değerlendirme olmadığı gibi yapılan zulmü küçümsemekten başka bir şey değil. Dönmez’in yazı dizisinde altını çizdiği gibi Cemaat’e angaje olmuş kişiler vasıtasıyla Cemaat’in üzerine yıkılmış büyük bir olay ile karşı karşıyayız. Elbette bu gerçek bir sorgulamanın, bu nasıl olur, biz nerede yanlış yaptık muhasebesinin önüne geçmemeli. İkisi birbirinden ayrı şeyler.

İYİ NİYETLİ VE KÖTÜ NİYETLİ ÖZELEŞTİRİCİLER

Yazı dizisinden yola çıkarak benim anlatmak istediğim başka bir şey var. Dönmez’in yazdıklarından bağımsız olarak Cemaat’e devamlı olarak bir özeleştiri, bir özür buyuran kişiler var. Üslupları kabak tadı verse de bunların bazısı gerçekten iyi niyetli ve Cemaat’in yaptığı hataların olduğunu ve bunlarla yüzleşmesi gerektiğini savunuyor. İnsan doğasına aykırı olarak kimsenin hatasız ve günahsız olmayacağını düşünürsek insanlardan oluşan bir yapının da hatadan münezzeh olduğunu düşünmek yanlış olur. Bu iyi niyetli kimseleri küstürmeden, böyle de düşünenler var, demek ki hadisenin böyle de bir yönü var deyip gerçekçi olmak lazım.

Amma, bir kesim var ki… Bunlar yapılan zulümden zerre miktar rahatsız olmadıkları gibi Cemaat’in bitirilmeye çalışılmasından için için keyif alıyorlar. AKP’ye muhalif duruşlarından dolayı bir kıymet atfedilen bu kişilerin gereğinden fazla ciddiye alındığını düşünüyorum. Cemaat’in bazı tanınan kişileri bunlara tweet, mesaj yazıyor. Ben bu kişilerin Cemaat’in bir ferdini muhatap aldıklarını görmedim şimdiye kadar. En ucuz oyunu oynuyorlar. Ciddi eleştirileri görmek yerine kimin yazdığı belli bile olmayan en abuk sabuk yazılan bir mesajı RT edip ‘bak işte siz busunuz’ kurnazlığı. Cemaat’in iktidarı desteklediği günlerde sanki bir tek Cemaat destek vermiş gibi utanmadan her şeyi Cemaat’e fatura etmeyi çok seviyorlar. AKP ne zaman askeri vesayetle mücadele etti, kapatılma davası ile karşı karşıya kaldı, AB için reformlar yaptı, çakma değil gerçek bir darbe tehlikesi yaşadı ve göreceli bir ekonomik gelişme sağladı o zaman kim destek verdiyse Cemaat de o zaman destek vermiştir. Eğer Cemaat bunların anlattığı gibi kirli bir yapı olsa iktidarın her türlü pisliğine rağmen çoktan pazarlık yapıp anlaşmış olur bugün bırakın bu acıları,  görmediği kadar büyük bir maddi imkanların, paranın ve itibarı içinde olurdu. Eğer Cemaat bugün bunları yaşıyorsa her şeyi göze alarak eyvallah etmediği içindir.  Bunu bugün içerisindeki, dışarısındaki vefasızlar unutmuş olabilir. Yaşanan acıların içerisinde bunları söylemek itici bile gelebilir. Sabır. Yoksa bana ne Reza’dan, AB’den, havuzdan, ihalelerden, evde milyarlar istiflemelerden, İran ajanlarından der geçerdi. Ergenekon neymiş yakında görecek bütün ülke.

Yukarıda bahsettiğim bu kişilerin bazı mesajlarını okuyunca Şener Şen’in o unutulmaz repliği geliyor aklıma “Seni hiç sevmedim sütoğlan”, hatta bazıları için “babanı da sevmezdim zaten” diyorum geçiyorum. Benim herkese acizane tavsiyem bu kişileri fazla ciddiye almayın. Çünkü sosyal medya dediğimiz şeyin ne kadar yanıltıcı olduğunu en çok bu camia biliyor. Bir tweet ile anlık öfke nöbetine girmeye ya da destek veren bir tweet’le bahar geldiğini düşünmeye gerek yok. Kim milyonlarca insana yapılan zulme karşı çıkıyorsa tarih onu not edecek. İslamî camianın vicdanı sanılan kişiler de sizi hayal kırklığına uğratmasın. Kim  bugün saçını tarıyorsa tarihe de öyle geçecek.

HER ŞEY NORMALE DÖNÜNCE GÖRELİM NE VARMIŞ?

FETÖ hokus pokusu ile milletvekili tutuklandı diye yollara düşen Kılıçdaroğlu’nun yüzlerce kilometre sonra FETÖ demek zorunda olması aslında her şeyi açıklıyor. FETÖ demek bazıları için bir hayat sigortasıdır ve bu kişiler bunu yapmak zorundalar. Kabul edelim öyle bir ülkede yaşıyoruz. Kimilerinin de korku ve baskılar sonucu kendilerinden beklenmedik şeyleri yaptığı zamanlar. Nasıl bazı kanalları çıldırmamak için izlemiyorsanız bu kişilerin yazdıklarına ve çizdiklerine de gereğinden fazla değer vermeyin. Her yazılanın üzerine atlamaya gerek yok, zaten biraz da bunu istiyorlar.

Akıl buyuranların bir tanesinin bir kere bile “15 dakika ile kurtuldum diyorsunuz, askerler saatler sonra gelmiş, bu yalanı niye söylüyorsunuz” diye sorduğunu gördünüz mü? Bunların gazetelerinin bir muhabirinin “Enişteden öğrendim dediniz ama enişte sizi 21:30’da aramış o saatte herkes zaten biliyordu, bu çelişki değil mi” diye sorduğunu. “İnsanların öldüğü akşam yanınızda damadınız mutluluktan uçuyordu ne diyorsunuz? Darbe sabahı Akıncılar üssünden çıkan MİT aracı ile ilgili resmi bir açıklama yapılacak mı? Hayatını kaybeden insanların hangi mermi ile vurulduğunu neden açıklanmıyor? Ev hanımları neden içeride?” diye sorduğunu…

İstiyorlar ki top hep Cemaatin sahasında olsun. Kapatılan televizyonları açalım, mühürlediğiniz gazeteler yayına geçsin, hapisteki gazeteciler dışarı çıksın. Herkes istediğini özgürce söylesin bir tane muhalife dokunmayın görelim bakalım top nerede çıkacak.

[Barbaros J. Kartal] 12.7.2017 [TR724]

General Yaşar Güler ABD’lileri bir ikna etti ki sormayın! [Adem Yavuz Arslan]

Jandarma Genel Komutanı Org. Yaşar Güler’in 15 Temmuz’a dair bir konuşma yapmak için Washington’a geleceğini duyduğumda doğrusu neler anlatacağını merak etmiştim.

Sonuçta darbe girişimi sırasında Genelkurmay 2. Başkanıydı ve o geceye dair ‘birinci elden’ bilgilere sahipti. Üstelik ‘Erdoğan rejiminin düşünce kuruluşu’ olarak bilinen SETA’nın misafiriydi ve programda ‘muhalif kimlikli’ kimse olmadığı için Güler’i zorlayacak soru gelmesi ihtimali de yoktu.

Dahası Erdoğan ve AKP iktidarının yoğun lobi çalışmalarına rağmen Washington’da ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ pek kabul görmemişti.

Hatta ABD siyasetinin etkin isimlerinden ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin Cumhuriyetçi Başkanı Devin Nunes, 19 Mart 2017 tarihinde Fox TV’deki Chris Wallace’ın programında AKP’nin tezlerine inanmadığını söyleyip “Gülen’in darbeye karıştığına dair herhangi bir kanıt görmedim” demişti.

Böyle bir ortamda, iktidar desteği ile Washington’da yapılan 15 Temmuz paneli ABD kamuoyunu ‘darbenin arkasında Gülen’in olduğuna’ ikna etmek için iyi bir fırsattı.

Fakat pek öyle olmadı.

‘TUTUKLU GAZETECİ YOK’ SÖYLEMİ HAKARET OLARAK ALGILANIYOR

Org. Yaşar Güler’in konuşmasından detaylara geçmeden önce iki noktayı not etmekte fayda var.

Birincisi karşıt hiçbir görüşün olmadığı, ‘propaganda toplantıları’na Washington’da pek itibar edilmiyor. Nitekim SETA’nın 15 Temmuz toplantısı da öyle oldu. ABD medyasından katılım yoktu.

İzleyici katılımı da Org. Yaşar Güler gibi bir ismin konuşmacı olmasına rağmen düşüktü.

İkincisi, gerek Erdoğan gerekse de AKP sözcüleri ne zaman Washington’a gelseler ifade özgürlüğü ve tutuklu gazeteciler meselesiyle yüzleşiyorlar.

Yine öyle oldu.

Tıpkı Erdoğan gibi, AKP milletvekili Ravza Kavakçı Kan da ‘cezaevinde tutuklu gazeteci olmadığını, dosyalarına yakından bakıldığında hepsinin terörle ilgili suçlardan içeride olduğunu’ anlattı.

Kan dosyalara ‘ne kadar yakından’ baktı bilmiyorum çünkü tutuklu gazeteciler ‘tweet atmaktan, kitap yazmaktan ve haber yapmaktan’ tutuklular.

İddianameler de bu yönde.

Fakat söylemek istediğim şu; düşünce özgürlüğünün adeta kutsandığı ABD’ye gelip bu tip açıklamalar yaptığınızda muhataplarınızı ikna edemediğiniz gibi ‘ne kadar pervasızca yalan söyleyebildiğinizi’ göstermiş oluyorsunuz.

Muhataplarınız ezberlenmiş cümleleri kurmaya başladığınızda bıyık altından gülüp ‘yav he he’ diyor.

Bu taktiği yani ‘cezaevinde gazeteci yok, onlar terörist’ söylemini kim belirlemişse Erdoğan diğer tezlerinin de içini boşaltıyor.

ABD’lilerin ‘en kibar’ tepkisi “Aklımızla dalga mı geçiyorsunuz?” şeklinde.

GÜLER’DEN RADİKALİZM UYARISI

Gelelim Org. Yaşar Güler’in konuşmasına.

Org. Güler, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Genelkurmay 2. Başkanıydı ve o sürecin en kritik üç beş kişisinden birisiydi.

Cevaplaması, açıklığa kavuşturması gereken çok başlık vardı. Fakat Güler bu konulara hiç girmediği gibi tamamen ‘algı’ üzerine kurulmuş bir konuşma yaptı.

Dahası ‘ABD’lileri korkutmaya’ çalıştı.

Şöyle ki…

Org Güler daha ilk cümleden başlamak üzere konuşmasını ‘radikalizm’ ve ‘gizli örgütlenmeler’ üzerine kurdu. Bu iki konu ABD’de adeta paranoya. Bir bakıma onların ‘sinir uçları’na dokunmayı hedefledi.

Gülen Hareketi’nin nasıl ‘gizli ve tehlikeli bir yapı’ olduğuna dair teoriler anlattı.

Normal şartlarda Havuz medyasında görüp okuduğunuz, Cem Küçük ayarında bir trolün ağzından dinlediğiniz şeyleri Türk ordusunun başındaki bir general anlatmış oldu.

Zaten konuşmasından o gece Genelkurmay Karargâhı’ndaki ‘birinci el şahitlikleri’ ve bazı diyalogları çıkarırsanız ‘AKPli bir yönetici’nin konuştuğunu sanabilirdiniz.

17/25 yolsuzluk soruşturmasının darbe girişimi olduğundan tutun da ‘Cemaatçi subayların PKK ile istihbarat paylaştığı iddiası’ gibi iktidarın sakız ettiği tezleri bir orgeneralin ağzından dinlemek eminim ABD’liler için çok ikna edici olmuştur!

Güler ayrıca Havuz medyasından tanıdığımız ‘katalog evlilikleri’ gibi iddiaları ‘Gülen’in ne kadar tehlikeli olduğuna’ ikna için anlatırken “Uyuyan hücrelerde evlilik oranları arttı” şeklinde ‘çok gizli bir istihbaratı’ da mikrofonlara söylemiş oldu.

Sahi, iddianıza göre ‘Cemaat bir terör örgütü’, çok gizli uyuyan hücreleri var, siz o hücrelerin hepsini biliyorsunuz, evliliklerinden bile haberdarsınız ama darbeye kalkışmalarından haberdar değilsiniz!

Eğer Yaşar Güler soru alsaydı muhtemelen (böyle kritik bir konuda ana konuşmacı olarak okyanusu aşıp geliyorsunuz ama medyadan, izleyicilerden soru almıyorsunuz!) 15 Temmuz’a dair çelişkiler yanında ‘PKK-Cemaat işbirliği tezine dair’ ilginç sorulara muhatap olabilirdi.

Sonuçta AKP adına Washington’a gelenler de uzun süre ‘hükümetin çözüm istediğini ama Cemaatçi bürokratların şahin politikalar takip edip şiddeti körüklediğini’ anlatmışlardı.

İşin bir de şu boyutu var: TSK’nın tepesindeki bir komutan olarak karargâhınızdaki kurmay subayların bir terör örgütüyle iş birliği yaptığını iddia edeceksiniz ama ortaya somut bir delil koymayacaksınız.

İddianın kendisi kadar bu kadar ağır bir iddianın gelişi güzel ifade edilmesi de vahim.

IŞİD PARANOYALARINI DEPREŞTİRMEK

Genel olarak Güler’in konuşmasına baktığınızda ABD’nin korkularının hedef alındığı gözüküyor. Sık sık ‘radikalizm’ vurgusu yapması, Cemaat ile IŞİD’i aynı cümlede defalarca kullanması, ‘devlete sızma ve günü gelince robota dönüşme’ söylemi ABD’nin güvenlik paranoyalarını depreştirmek içindi.

Bunu yaparken de darbenin 1 numarası olarak gösterilen Org. Akın Öztürk’ü anlatması ilginçti. ABD kamuoyuna “Dost bildikleriniz, iyi ilişkileriniz olan insanlar size darbe yapmaya kalkabilir” mesajı verdi. Cemaatçi subayların ‘ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar günü gelince robota dönüşebileceği vurgusu’ da aynı konseptin parçasıydı.

Dediğim gibi Güler’in konuşması darbeye dair şüpheleri gidermekten çok komplo teorileri ile soslanmış bir ‘korkutma çalışması’ydı.

ABD bu tezleri ne kadar ciddiye alır, bunca yıldır yakından tanıyıp bildikleri insanların IŞİD ile kıyaslanması ne kadar kabul görür bilmiyorum. Fakat Güler’in konuşmasının darbeye dair soruları azaltmadığı muhakkak.

TÜRKİYE’DE BAŞKA ABD’DE BAŞKA

SETA konferansı ve Org. Yaşar Güler’in konuşmasından hareketle bir noktayı daha not etmekte fayda var.

İktidar çevreleri her zaman olduğu gibi Türkiye’de başka ABD’de başka konuşmaya devam ediyor. İç kamuoyuna ‘darbenin arkasında ABD ve CIA var’ türü teorileri sıralayan AKP kurmayları ABD’ye geldiklerinde bambaşka bir söylem kullanıyorlar.

Türkiye’de ‘CIA uzantısı’ olan Gülen Hareketi, ABD’de bir anda ‘IŞİD ve El Kaide uzantısı’na dönüşüyor.

Org. Yaşar Güler’in konuşmasında da bu yönde vurgular vardı. Bu durumu bir diğer konuşmacı Prof. Dr. Hakan Yavuz’un tebliğinde de görmek mümkün.

Panelin yapıldığı gün Sabah Gazetesi’ne bir röportaj veren Yavuz’un Türkiye okuruna verdiği mesajlar ile ABD’de yaptığı konuşma arasında farklar var. Washington’daki konuşmasında ‘akademisyen perspektifi’ sunmaya çalışan Yavuz’un Sabah’taki röportajından ismini kaldırıp yerine Fatih Tezcan yazsanız sırıtmaz.

Öte yandan düne kadar Gülen ve Cemaat hakkında ‘pozitif’ kitaplar yazan bir akademisyenin bugün 180 derece tersi söylemlere sahip olması ‘akademik kimliği’ hakkında fikir vermeye yeter.

SORULAR, ÇELİŞKİLER ORTADA DURUYOR

249 insanımızı kaybettiğimiz kanlı 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümündeyiz.

Erdoğan ve AKP iktidarı, ellerindeki sınırsız imkânlarla ‘resmi 15 Temmuz söylemini’ pekiştirecek, ‘ver mehteri’ tarzında programlar yapacaklar.

Fakat ortada somut bir gerçek var. ‘Tuhaf bir takım olaylar zincirinde’ 249 vatandaşımızı kaybettik ve Türkiye’de rejim değişti.

Cevapsız sorular, aydınlatılması gereken noktalar var. Sorulara cevap vermesi gereken kişiler- kurumlar, medyadan, meclisten ve mahkemelerden kaçırılıyor

Erdoğan ise işaret ettiği noktaya bakmamızı, baktıkça hipnoz olmamızı ve hiç bir şeyi sorgulamamamızı istiyor.

Ama unutmamak lazım hiçbir yalan sonsuza dek sürdürülemez.

[Adem Yavuz Arslan] 12.7.2017 [TR724]