Kutsal Başkaldırış [Bahattin Karataş, The Circle]

İsyanın zalim hükümdara karşı olanına şeriat, en büyük cihat der. Ses çıkarılmaz ve engel olunmazsa, bütün bir toplumun hak ve hukukunun çiğnenmesine sebep olur. Karşı konulduğu takdirde ise, o toplum kula kul olmaktan kurtulur.

Başta Efendimiz (s.a.s.) ve bütün peygamberler kendi asırlarındaki zalimlerin zulümlerine karşı çıkmışlar, ilahi adaleti hatırlatmışlardır. Efendimiz (s.a.s.), cahiliyede insan onuruna yakışmayan şenaat ve denaetlere, zulüm ve haksızlıklara, kızların diri diri toprağa gömülmesine hayır demiş ve karşı duruş sergilemiştir.

Hatta mal mülk, istediğin kadını sana verelim, başımıza baş yapalım yeter ki ses çıkarma teklifleri karşısında sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz yine de hakkı haykıracak, haksızlık karşısında susmayacak ve neye mal olursa olsun mücadele edeceğim buyurmuştu. Ashabıyla canları ve malları pahasına ve onca işkencelere rağmen karşı koydular da…

Zulme ses çıkarıp kıyam etti ki insanlığın şeref ve haysiyeti kurtuldu; isyan etti ki insanlık esfeli safilinden kurtulup a’layıilliyine terakki etti. Bu sayede ilahi tanıma uygun “yaratılışın halifesi” unvanını korudu. Bu sayede onca mazlum ve onca mağdur kurtuldu.

Yoksa ayetin ifadesiyle insan, hayvandan, belki hayvandan da aşağı derekelere düşecek; kainatın yaratılış hikmeti abesiyetedönecekti. Yüce Rabbimiz abesiyete müsaade etmeyeceğine göre belki de kıyameti koparacaktı.

Vakıa, tarihte eşi benzeri olmayan çileler ve ıstıraplar çekildi,zulümlere katlanıldı. Yurt ve yuvalarından kovuldular. Mal ve mülklerinden oldular. Türlü hakaretlere maruz kaldılar, acı bedeller ödediler. Kurtuluş ne zaman Ya Resulallah! diyecek kadar bunaldılar.

Bu sayede yüzbinlerce yıldız insanlar, büyük rehber veliler, imamlar ve mücedditler yetişti.
Yol buydu, yolun kaderi de böyle belirlenmişti; başka da yol yoktu. Varsa da dalaletti sapıklıktı…

Bütün peygamberler (a.s.) ve büyük insanlar bu yoldan geçmiş ve bu kaderi paylaşmışlardı.

Tarihi bir vaka ve realitedir ki bütün zalimler, nemrutlar, tiranlar, yezidler, firavunlar, deccaller zulüm ve zorbalıklarıyla beraber yıkılmış gitmişler, tarihin çöplüklerine atılmışlar…

Evet, onlar bütün zorbalık, batıl sefahat ve sapıklıklarıyla şimdi neredeler?

Fakat onların onca zulümlerine rağmen tek başlarına yılmadan, korkmadan karşı koymuş, dik durmuş, itaat etmemiş, mazlumun yanında olmuş, hakta sebat etmiş insanların ise davaları ve dinleri günümüz sahillerinde aks-isada etmiştir.

İslam, güneş gibi üflemekle sönmemişti. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapmıştı.
Efendimizden sonra peygamber gelmeyecekti ama, peygamberlik hakikati kıyamete kadar devam edecekti. Aynı formatta ve tabi ki aynı yolun aynı kaderiyle!..

İmam A’zam, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Şafii, İmam Malikler (r.anhüm.), yine A.Kadir–i Geylaniler, İmam Rabbaniler, İmam Gazzaliler, İmam Şazeliler, Muhyiddin ibn–i Arabiler, Hallacı Mansurlar hep kamçılanmışlar, zindanlara mahkum edilip çürütülmüşler, tek başlarına dik durmuş ve eğilmemişlerdi.

Hz. Musa’ya (a.s.) kavminin dediği gibi “Musa, sen haklısın ama firavun karnımızı doyuruyor. Sen ve Rabbin gidin hakkı tebliğ edin, biz buradayız” demişlerdi. Hep bundan dolayıdır ki, Kuranımızda belki yüz yerde “ekseriyet sapık”, “ekseriyet kafir”, “ekseriyet akılsız”, ekseriyet inançsız” gibi ifadeler sık sık geçer.

Tarihin hiçbir devrinde hak ve hakikat hiç mi ama hiç çoğunluk olmamıştı. Hakkı temsil edenler hep azınlıkta kalmıştı.

İmamlar ve veliler de saff–ı evvel peygamberler (a.s.) gibi ağır bedeller ödemişler, zamanlarındaki tüm zulüm, hakaret ve işkencelere dayanmışlardı. Ama hiçbiri haktan caymamışlardı.

İnsanın fıtratında rahata ve nefsaniliğe hep meyil vardır. Hevave hevesine göre yaşamak ister insan, sorumluluktan kaçar vekeyfince yaşamak ister. Yaşadığı gibi de inanmaya başlar. Dini buyruklara göre yaşamak zor gelince de dini kendine uydurmaya çalışır.

Otoritesini kullanarak, menfaatler dağıtarak veya makam mansıp vererek her yaptığına alkış tutacak, her dediğine aman efendim ferman sizin, ne demek! diyecek, kendilerine destek olacak yalaka bir çevre de oluştururlar. Kuran, bunlara “mele” der.

Allah, dinleri insanlığın refah ve mutluluğu için gönderdiği halde bu haris ve zalim insanlar, saltanatlarının devamı için dini savaş aracı olarak kullanırlar. Tarihteki din ve mezhep savaşları hep bu merkezlidir.

Dinler hep böyle tahrif olmuştur. İlahi kitaplarla oynanmış, onları kralların işlerine gelecek şekilde dizayn edilmişlerdir. Zaman gelmiş din budur, ayet de böyledir; böyle inanacaksınız demişlerdir. Bununla da kalmamış, gelen her otorite bunu sürdürmüş ve zamanla dinlerin orijinleri kaybolmuştur.
Hatta sonra gelen bir peygamber veya müceddidin orijinaliteye dair getirdikleri öğretileri, nerden uyduruyorsun,biz babalarımızdan böyle görmedik! yeni bir din mi getiriyorsun ithamlarıyla suçlamışlardır. Bugün de dinimiz bu tip keyfi yorumlarla öyle tanınmayacak hale getirildi ki; mesela hırsızlık ve yolsuzluktan, haramhorluk ve gaspın haramlığından bahsedilemiyor. Namustan, ırzdan,namahremden konuşulamıyor…

Bir dönem Üstadımıza da “Bizim diyanetimiz var, ne oluyor da sen din hizmetlerine karışıyorsun?” demişlerdi. Ama o, “Din Allah’ındır, kimsenin tekelinde değildir.” demişti.

O da bu yolun yolcusuydu. Çekmediği eza ve cefa kalmamış, memleket memleket sürgünlere yollanmış, defalarca zehirlenmiş ve bir cani gibi muamele görmüştü. Esarette kafir Rus’un bana çektirmediğini burada münafık dostlarım bana çektirdiler demişti.

Üstad Ankara’ya çağrıldığında mecliste mebuslara bir konuşma yapmış; din, hayatın hayatı hem nuru hem esası, ihyayı dinle olur bu milletin ihyası demişti. Ne yazık ki Millet Meclisi’nde dine karşı aşırı bir lakaytlık görmüştü. “Büyük kafaları gaflet ve dalalette görüyorum, Garb’ın kokuşmuş çürük esaslarıyla cemiyet ayakta duramaz” demiş o meşhur hutbesini irad etmişti. Bütün mesaisini iman kalesinin tamirine sarf etmek üzere, Isparta’ya sürgüne götürülmüştü.

Sonrasında ise takipler, ses ve soluğunu kesmek için her türlü imha hareketleri başlamıştı. Oysa saçlarım adedince başlarım olsa, günde birini kesseniz, bu baş zındıkaya teslim olmayacaktır demiş ve tek başına karşı durarak din vediyanete sahip çıkmıştı. O gün de dinini dünyaya satan hocalar ve cemaatler ona karşı otoritenin yanında yer almışlardı. O,hiç eğilmemiş, zerre kadar meslek ve meşrebinden taviz vermemişti.

O zalim, cebbar, hunhar otoriteler de yıkılmış gitmişler, çer çöp olarak tarihin çöplüklerine atılmışlar; ama İslam dini Bediüzzaman’ın ve birkaç Müslüman yiğidin sahip çıktığıyla bugünlere intikal etmiştir.

Bugünlere gelinceye kadar bu hep böyle devam etti ve edecektir. Bu süreçte herkes ve her cemaat karakterlerine göre yerini almıştır ve alacaktır. Dünya herkes için bir imtihandır ve bu imtihan devam etmektedir.

Geçmiş büyüklerin geleneğini bugün Muhterem FethullahGülen Hocaefendi sürdmektedir. Sürecin başında fakiri şarkta işin ehli ulema ve meşayihe göndermişti. “Kitap ve sünnete muhalif bir hata ve kusurumuz varsa onlar bu işin ehlidirler. İki kitap okumamış, cahil cühelaya bizi bırakmasınlar, edeceklerse onlar müdahale etsinler. Onlardan gelecek tenkide açığız. Yok eğer doğru yolda isek bu din sadece benim mi? Neden Allah’ın dinine, Resulüllah’ın dinine ve davasına sahip çıkmıyorlar?” demişti.

Aldığım cevap ise ne yazık ki “korkuyoruz” olmuştu. Birileri de “otoriteye baş kaldırılmaz” demesi karşısında fakir de İslam tarihini ve bu yolun kader mahkumu bütün peygamberleri (a.s.) ve müçtehit, imam ve müceddidleri örnek vermiştim. Onlar yanlış mıydı efendim demiştim.

Gün gelecek bütün ehl-i din ve diyanet ve cemaat kim varsa,Hocaefendi’nin bu duruşuna şüphesiz minnettar kalacaklar, iyiki itaat etmeyip baş kaldırdın; imana, Kuran’a sahip çıktın, hay Allah razı olsun! diyecekler. Yoksa, insanlık ve gelecek kuşaklar İslam’ı; hırsızlık, yolsuzluk, gasp, zulüm, adam kaçırma, çetecilik, ahlaki zaaflar dini diye bilecek ve anlayacaktı.

Belki de “Kuranı biz indirdik. Onu biz koruyacağız” ayetinin hükmü buymuş bugün. İllaki birisini sahip çıkartacak Allah vedinini tahrif edilmekten koruyacak. Yoksa din, önceki despot zalimler ve onlara uyan menfaat zebunu yalakalarca tahrif edilip keyfe, heva ve hevese uydurulacaktı. Öncekiler gibi bunlar da devrilip yıkılacaklar ve silinip gideceklerdir. Ama Allah’ın dini kıyamete kadar baki kalıp devam edecektir.

Başka cemaat ve anlayışlar neden sahip çıkmadılar, neden konuşmuyorlar sorusunun cevabı ise otoritenin tüm günahlarına bulaşmış ve boyanmışları bu kudsi kıyama hiç bulaştırmayanın, bizzat kaderi ilahi olduğu ilerde mutlaka görülecektir. Bu işe kimsenin renginin ve boyasının hiç bulaşmaması gerekiyormuş denilecektir.

Birileri Hz. Musa’ya haklısınız ama firavun karnımızı doyuruyor diyecekler, birileri de i’layı kelimetullah ve namı celili Muhammedi’nin yeryüzüne şehbal açması adına yerden, yurttan, yardan, serden, dünya ve ukbadan geçerek nurdan halkanın geleneğini her şeye rağmen sürdüreceklerdir(Allah’ın havl ve kuvvetiyle).

Tarih yeniden yapılıyor. Zaman devri daim ediyor ve tarihe not düşülüyor..!

Yavrularını ve bütün bir mazisini yolları Meriç’ten geçerken alabora olan botlara gömen ve böylece bayrağı yere düşürmeyen adanmış ruhlara selam olsun!

Ege Denizi’ne eşini çocuklarını gömen asrımız Musabları’naselam olsun!

Efendimiz’in (s.a.s.) adını yere düşürmemek için hayatları dahil her şeylerini bir bohçaya sığdırıp Meriçler’de, Egeler’defeda eden kardeşlerine selam olsun!..

[Bahattin Karataş, The Circle] 14.9.2018 [thecrcl.ca]

Biterken Bitmek [M. Sacid Arvasi, The Circle​]

Şuraya biraz oturalım arkadaş. Oturalım biraz şu gürül gürül akan suyun kenarına. Akmak… Dağların, taşların arasında engel tanımaksızın, hiç durmadan akmak… Su, azimle hedefine yürümesiyle su, ne muhteşem bir kılavuz. Geçtiği her yere hayat götürmesiyle ve ipeklerden yumuşak  edası; fakat kayaları yontan, dağları delen kararlığıyla su, ne güzel bir misal . Su gibi olmalı arkadaş, su gibi. Enginlere akarken önüne çıkan her engeli aşan su gibi. Karşısına aşılmaz dağlar çıktığımda manevra alıp yine de hedefine yürüyen su gibi.

Konuşmuyorsun arkadaş. Hem gözlerindeki bu karanlık da ne? Yıldızları parlatan kudretten bir kıvılcımlık olsun ışık devşirmez mi?

Hayata bu küskünlük de neden? Gergin dudaklarına az da olsa bir tebessüm çizilmez mi?

Rızk endişesi mi arkadaş? Denizlerin derinliklerine hayat akıtan hayatını beslemez mi?

Yoksa günahların mı? Bir şey diyemem o zaman zira “korkuyorum!” diyene, “titreyeceksin kardaşım, titreyeceksin” denilmiş. Ama ille ümitsizlik akıtıyorsa onlar da yüreğine. Annene merhamet veren sana merhamet etmez mi arkadaş?

Yine de hayat bu işte. Bir gün altın kanatlı kelebekler gibi pırpır ederken yüreklerimiz sevinçten, ertesi gün dertler çöker üzerimize hem de bütün ağırlığıyla. Kırar kolumuzu kanadımızı. Ümitsizlik dökülür ufuklarımıza. Zift gibi, katran gibi siyah, kurşun gibi ağır…Buna rağmen hayatın her anı yaşamaya değer ve her anı güzel arkadaş. Hayatın anları şarkıların makamları gibidir; hicaz, hüzzam, kürdili hicazkar, mahur…Hepsi güzel ama beraberken güzel. Sadece hüzzam, sadece mahur ya da kürdili hicazkar hangi zevki okşar ki?

Ya hayat…Acılar olmasaydı, nasıl bilecektik mutluluğu. Karanlık olmasaydı ışığı fark edebilir miydik? Hastalık olmasaydı sağlığı?…Dedim ya hayatın her anı güzel. Ya “bizzat güzel ya da netice itibariyle güzel”

Bir Ağustos susuzluğunda insanın kuruyan diline damağına bir bardak suyun güzelliğini hangi kelimeler tarif edebilir? İşte bu bizzat güzel. Bir de aynı suyun ilaçlı olanı, acı tadıyla yüz buruşturanı var ki o da tedavi ettiği için netice itibariyle güzel. Bazen meserretle olur imtihanımız bazen de muzırratla. Bazen genişliğe uğrarız bazen darlığa. Hayatı bazen yaşarız bazen de onu sırtımızda bir yük gibi taşırız. Ama meserretle muzırrat, genişlikle darlık bütün bir güzelliğin ahenkli birer parçasından başka bir şey değil arkadaş. Öyle olmasa da hayatın iyi ve kötü anları mevsimler gibidir ve hiçbir mevsim sonsuza kadar sürmez. Öyleyse galiba önemli olan hayatın bize tesadüf eden zamanlarında iyi veya kötü olması değil, önemli olan bu anlarımızı nasıl geçirdiğimizdir. Dar günlerin isyankarı geniş günlerin şımarığı değil her anın müstakimi olmaktır önemli olan. Neticede hüzünlü bir veda ile yamaçları sarar bu akşam güneşi gibi hepimiz gidici değil miyiz? Önemli olan ebedi hayatını kurtarmaktır arkadaş. Görüyorum ki dudakların hala gergin, bakışlarına hayatın değil, ölümün rengi hakim.

Yoksa öte bir şey mi derdin, öte bir şey mi? Yıllarınca hazan yaşamak gibi…Zirvelerden ayak altına inmek gibi bir şey midir böyle yüreğinin kanını sana içiren. Şirazeden çıkmış bir mushafın azaları gibi paramparça, ve göz yaşı kaderi olmuş bir coğrafyanın bahtsız çocuğu olmak mıdır seni böyle mahzun edenarkadaş? Fakat bütün bütün çöl değil ki artık zemin. Evet koca koca çınarlar devrildi doğru ama şu sürgünleri görmez mi gözlerin? Bak şu altın formalı kardelenlere. Bak ve aldırma “Bir çiçekle bahar olmaz.” diyenlere. Her çiçek ancak bir bahar tezgahında dokunur. Bir tek çiçek varsa zeminde, mevsim bahar demektir. Hem bahar bizim gönlümüzdedir arkadaş,madem ki iman var yüreğimizde. Zaten bahar insanın gönlünde olmalı. Gönülde bahar olmadıktan sonra mevsim ha kış olmuş ha yaz. Ha günlük güneşlik olmuş hava ha ayaz.

Nedir seni mahzun eden bilmiyorum. Ama her ne ise hepsinin üstüne arkadaş, hepsinin üstüne: Şimdi sıyrıl hazan duygularından. Bunu ben söylemiyorum. Biri söylüyor ki toprağın nabzı ellerindedir, baharın muştusunu bilen. Biri söylüyor ki fısıltılar gelir kulaklarına öteden. Satrançta şimdilik piyon olduğuna kahırlanma. Piyonlar vezir de olur. Hem taşlar ister kale olsun, ister fil, isterse çift kanatlı bir küheylan. Taşlarla bir oynayan var arkadaş, Hakim ve Rahim olan. Öyleyse onurlu dur yerinde. Aktif bir beklemeyle hep tetikte. Vakur ve stratejik. Taşlarla bir oynayan var arkadaş. Bırak Kisralar altından halkalar yapadursun, halkalar Sürakalar içindir. Korkma firavun göllerin uzamasından. Gölgeler gün batımında serpilirler ölmek için büyürler  ve büyürken gölgeler Musalar da büyür oğul Musalar da büyür. Sakin kaygı duyma Ebrehe’nin fillerinden, vakti geldiginde ordular dizilir ufuklara ebabillerden. Tasalanma tohumlar toprağa girerler ve çürürken büyürler. Tohumlar arkadaş biterken biterler.

[M. Sacid Arvasi, The Circle​] 14.9.2018 [thecrcl.ca]

İtfaiye geç kaldı, kriz çoktan başladı [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu 13 Eylül’de haftalık repo faizini yüzde 17,75’ten yüzde 24’e çıkardı.

23 Temmuz’da faizlerde değişikliğe gitmeyen TCMB’den kimse bu kadar yüksek oranlı artış beklemiyordu.

TL BİR AYDA YÜZDE 33,5 ERİDİ

Bir evvelki toplantıda muhtemel dalgayı göremediği için ağustos ayında Türk Lirası (TL) ABD Doları’na mukabil yüzde 33,5 eridi. Türkiye için kriz fiilen ağustos ayında başladı.

Fiyatlandırma davranışları tamamen bozuldu, tahminler alt-üst oldu ve zam sağanağı başladı.

Temmuzda buna dair bir tedbir alınabilseydi, yani 13 Eylül’de alınan karar o gün alınabilseydi kur şoku bu kadar şiddetli olmayabilirdi.

YANGIN HER TARAFA YAYILDI

Küçük ya da büyük işletmeler 5-5,20 TL civarında dolar kuruna göre hazırlık yapmıştı. Ağustostaki depremi kimse beklemiyordu. Artçıları iflaslar, konkordato ilanı, işten çıkarmalar gibi hasarlara sebebiyet veriyor.

Merkez Bankası’nın elindeki veri bankasında bahsettiğim parametrelerden çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Sadece karar almaktan aciz o kadar.

Sebebi de malum: Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan inşaat sektörünün krizden çıkması için faizlerin indirilmesinde ısrar ediyor.

MERKEZ BANKASI MÜDAHALEDE GEÇ KALDI

Borç yükü şirketleri felç etmiş, bütçe açığı ve cari açık Türkiye’nin risk primini 500’lerin üzerine çıkarmış Erdoğan’ın umurunda değil.

Fiyat istikrarını tesis etmekle vazifelendirilen Merkez Bankası da Erdoğan’a şirin görünmek saikiyle hareket etti ve elindeki verilere muvafık karar almadı, alamadı.

Demek ki faizler isteyince bir günde yüzde 35 artırılabiliyormuş. Merkez Bankası bu kararı almasa muhtemelen birkaç güne kalmaz dolar 6,80 TL eşiğini zorlayacaktı.

EYLÜLDE ENFLASYON YÜZDE 20’Yİ BULABİLİR

Ağustos sonu itibarıyla Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) yüzde 17,9, Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE) yüzde 32,1 seviyesine tırmandı. Eylülde bu oranlar daha da artacak.

TCMB buna bildiği için müteakip toplantıya kadar kurda enflasyon artışından mütevellit ağustosa benzer bir şok yaşanmaması adına doğru bir hamle yaptı. Mamafih bu doğru hamle geç kalındığı hakikatini değiştirmeyecek.

ATEŞİ BİRAZ DÜŞÜREBİLİR, O KADAR

Mevduat faizinin yüzde 25’lere geldiği, Hazine’nin o civarda borçlandığı, kredi faizlerinin yüzde 45’e tırmandığı bir piyasada TCMB yüzde 24 ile bankaları fonlayacak.

TL’nin aradığı iksir bu değil. Faiz artışı kurun ateşini biraz düşürecektir, o kadar. Hariçten ve dahilden gelecek en basit menfi haberler kurda yukarı yönlü hareketlerin bahanesi olacaktır.

Türkiye’nin krizinin sadece para politikası ile aşılamayacağının altını çiziyorum.

YATIRIMCI KAÇIYOR

Demokrasi ve hukukun göstermelik hale geldiğini gören yatırımcı süratle Türkiye’yi terk ediyor. Kalanlar da “belki düzelir” ümidi ile elini-kolunu feda ediyor.

Ağustos şokunun tekrarında yabancı yatırımcı göçü hiç tahmin edilmediği kadar hızlanacaktır.

Erdoğan’ın kendisini Varlık Fonu’nun başkanı, Hazine’nin anahtarlarını verdiği damadını da vekil tayin ettiği, döviz sözleşmelerinin yasaklandığı bir Türkiye’de mülkiyet hakkı ile sözleşme hürriyeti de kalmadı.

KUVVETLER AYRILIĞI BİTTİ

Özel hukuk alanına bu kadar pervasız müdahale edebilen Erdoğan’ın yargı ve yasama zaviyesinden teftiş edilmesi artık imkânsız. Denge ve denetim mekanizmaları hurdalığa kaldırıldı.

Faizler Merkez Bankası tam bağımsızlığını geri aldığı için artmadı. Erdoğan bu formülü kabul etti. Zira başka çare kalmadığını dağdaki çoban biliyor.

Doların 8 TL’yi bulacağı tahminlerinin belediye seçimlerinde aleyhine işleyeceğini gayet iyi bilen Erdoğan 13 Eylül’de dolara karşı açtığı harbi kaybettiğini cümle âleme ilan etti.

Kaybedeceğini bile bile giriştiği muharebede bütün cephelerde ağır zayiat verdik.

ERDOĞAN: İHALESİ YAPILSA DA BAŞLANMAMIŞ PROJELER İPTAL

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan piyasa dinamikleri ile oynamanın ne kadar maliyetli bir teşebbüs olduğunu idrak etmiştir herhalde.

“İhalesi yapılmış, fakat başlanmamış işleri iptal edeceğiz.” sözlerini Erdoğan’dan nihayet duyduk. Bu da bir gelişme sayılır.

Aynı Erdoğan, Temmuz başında Kanal İstanbul’dan, Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) yeni inşaat projelerinden bahsediyordu. Döviz artınca herşeye zam geldi, hesaplar tutmadı.

HEDEF DOLARI SEÇİME KADAR 6-7 TL ARASINDA TUTMAK

Nitekim kur geçişkenliği öyle müşavirlerin iddia ettiği gibi yüzde 10 değil, daha yüksek. o halde ne yapıp edip döviz kurlarına bir çare bulmak mecburiyetindeler.

Muhtemelen doları 6-7 TL bandında tutmak için TCMB faizde kesenin ağzını açacak.

Temmuzdaki Türkiye ile eylüldeki Türkiye aynı değil. Arada ağustos depremi oldu. Ezber bozuldu, statüko yıkıldı. Dünyada Arjantin’den sonra en yüksek reel faizi Türkiye veriyor.

Arjantin’de haftalık repo faizi yüzde 60, enflasyon yüzde 31,20. Türkiye’de faiz yüzde 24, TÜFE yüzde 17,90. Arjantin Uluslararası Para Fonu (IMF) desteği ile ayakta durmaya çalışıyor ki tehlike henüz geçmiş değil.

BANKALAR DA ZORDA

Türkiye’de batık krediler böyle artmaya devam ederse kasım ya da aralıkta bankaların ortalama sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 12’nin altına inebilir. Bahse konu oran temmuzda yüzde 14’ten yüzde 13’e indi.

Ağustos depremi, hazan mevsiminin artçı şokları bilançoları tahrip edecek. İşsizlik artarken, ekonomide durgunluk (resesyon) en ağır şekli ile hissedilecek.

Muhtemelen son çeyrekte milli gelir (GSYH) eksiye inecek. Yangına vaktinde müdahale etmeyen itfaiyenin payını kenara yazalım. Diğer taraftan itfaiyenin tek başına yangını söndüremeyeceği aşikâr.

PARANIN MALİYETİ EN AZ YÜZDE 30 ARTTI

Yangın günden güne yayılıyor. 13 Eylül kararı eksikleri olmakla beraber geç alınmış isabetli bir karardır. Vaktinde bu müdahale yapılabilseydi yangın bu kadar büyümeyecekti.

Faiz artışının yan tesirleri ne mi olacak? Kredi borcu olan ya da finansmana ihtiyaç duyan her kişi ya da şirket için paranın maliyeti en az yüzde 30 artacak.

Brüt kâr marjının yüzde 10-15 seviyelerine indiği bir ekonomide bu denli yüksek finansman maliyetine Sabancı ve Koç bile uzun müddet katlanamaz.

Faiz lobisi, döviz lobisi haricinde kazananı olmayan bir kriz bu. Erdoğan da kaybedenler kulübüne yazılacak. 

[Semih Ardıç] 14.9.2018 [TR724]

Kulübede bir küskün yıldız: Paulo Dybala [Hasan Cücük]

Paulo Dybala adı son iki yılda manşetleri süsledi. Attığı goller, yaptığı asistlerle geleceğin yıldızlarından biri olarak gösrerildi. Ancak son dönemde rüzgar tersten esmeye başladı. Önce Arjantin milli takımında yedek kaldı şimdi Juventus’ta. Forma bulmakta zorlanan Dybala için ayrılık rüzgarları sert esmeye başladı.

1993 doğumlu Paulo Dybala, Avrupa futboluna adımını 2012’de Palermo ile atıyordu. İsimsiz olarak geldiği Palermo’da ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çekti. 3 yıl top koşturduğu Palermo’da takımın en iyilerinden biri olunca taliplerinde patlama yaşandı. 32 milyon Euro ödeyen Juventus, 2015’te Arjantinli yıldızı kadrosuna kattı.

İlk yılından itibaren Juventus’un değişmezleri arasında yer alan Dybala’nın en zor seçiminden biri milli tercih oldu. Paulo Dybala’nın milli takım tercihinde önünde 3 seçenek vardı: Dedesinin ülkesi Polonya, babaannesinin ülkesi İtalya ve doğduğu ülke Arjantin. Ancak yıldız oyuncu tercihini doğduğu ülke Arjantin’den yana kullandı. Dybala, bir gün Arjantin formasını giymenin hayalini kurduğunu belirtti. Bu hayaline 13 Ekim 2015’te oynanan Paraguay – Arjantin milli maçının 75. dakikasında Carlos Tevez’in yerine oyuna girerek ulaştı.

Dybala, Juventus’ta parlıyordu ama milli takımda işler pek umduğu gibi gitmiyordu. Aradan geçen 3 yılda sadece 14 kez Arjantin milli formasını giydi. Bu süreçte Arjantin, Copa America, Dünya Kupası grup elemeleri, Dünya Kupası ve hazırlık maçları oynadı ama Dybala, kadroya çağrılmasına rağmen forma şansını çok az buldu. Bunun en büyük sebebi olarak Arjantin’in süper starı Lionel Messi gösterildi. Milli takım hocasına baskı yapan Messi’nin, Dybala’nın sisteme uymadığını belirtip, ilk 11 yolunu kapattığı iddia güçlü bir şekilde dile getirildi.

Bunun sadece bir iddia olmadığını istatistiklere bakarak görmek mümkün. Arjantin, Dünya Kupası yolunda 18 grup eleme maçı yaparken, Dybala bunun sadece 8’inde forma şansı buldu. Bu uzun periyotta forma bulduğu maçların 4’ünde ilk 11’de sahaya çıktı. Ne yapsa hocasının gözüne girmemesi agresifleşmesini sağladı. Forma giydiği 8 maçta 1 kırmızı ve iki sarı kart gördü.

Geçen sezon Juventus formasıyla attığı 22 golle takımın en skorer ismi olan Dybala, Dünya Kupası finallerine büyük beklentiyle geliyordu. Arjantin, Hırvatistan, İzlanda ve Nijerya ile aynı grupta yer alırken Dybala’nın Dünya Kupası hayali daha ilk maçta yedek kulübesinde maçı tamamlamasıyla hüsrana dönüşüyordu. Hırvatistan’a 3-0 yenildikleri maçta oyuna sonradan giren Dybala, ilk ve son kez Dünya Kupası maçlarında sahne alıyordu. Son 23 dakika oyuna giren Dybala, Nijerya ile oynanan son grup maçı ve son 16 turundaki Fransa maçlarında yedek kulübesinden maçı takip ediyordu. Teknik patron Jorge Sampaoli’nin Dybala’yı yedek kulübesine mahkum etmesi tepki çekiyordu ama Rusya 2018 hem genç yıldız hem de Arjantin için koca bir hüsran oluyordu.

Dünya Kupası’nın moralsizliğiyle sezona başlayan Dybala’ya bir darbede Juventus’un hocası Massimiliano Allegri’den geldi. Sezonun ilk maçında Chievo karşısında Dybala’yı ilk 11’de sahaya süren Allegri, bir sonraki Lazio maçında 90 dakika boyunca kulübede tuttu. Ligin 3. maçında Parma karşısında ise oyuna 80. dakikada aldı. Sezonda geriye kalan 270 dakikanın sadece 101 dakikasında forma şansı buldu. Son 3 sezonda ortaya koyduğu performans ve attığı golleri dikkate aldığımızda Dybala’nın takımın değişmezi olması gerekiyor. Ki geçmiş 3 sezonda öyleydi.

Allegri’nin neden Dybala’yı kestği şimdilik meçhul. Takıma Cristiano Ronaldo’nun gelmesinin bu tercihte etkili olduğu pek gerçekçi durmuyor. İki oyuncu aynı bölgede top koşturmuyor. Su götürmez gerçek ise; Dybala’nın Juventus günlerinin sonu yaklaşıyor.

Bu konuda Dybala’yı Avrupa’ya getiren isim olan eski takımı Palermo’nun başkanı Maurizio Zamparini, ilginç bir iddia ortaya atıp genç yıldızın Juventus’tan ocak ayında ayrılacağını söyledi. RMC Sport’a  konuşan Zamparini, Dybala’nın durumuna üzüldüğünü belirtirken, “Onu her yedek kulübesinde görüşümde ağlamak istiyorum. Allegri nedeniyle yedek kalıyor. Allegri gelsin Palermo’yu şampiyon yapsın! Çünkü Juventus’ta fenomen olmak kolay.” dedi.

Yıldız oyuncuyu kadrosunda görmek isteyen takımların başında İspanyol ve İngiliz kulüpleri geliyor. Yine Alman devi Bayern Münih’in Arjantinli yıldız için 100 milyon Euro’yu gözden çıkardığı transfer döneminde konuşulmuştu. Gelen tekliflere rağmen Juventus yönetimi Dybala’yı satmayacağını açıklamıştı. Forma şansı bulamayan genç yıldızın Juventus’ta kalmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

[Hasan Cücük] 14.9.2018 [TR724]

AİHM’in Risale-i Nur Külliyatı Kararı [2- İHLAL NEDENLERİ] [Aziz Kamil Can]

AİHM, Bediüzzaman Said Nursi tarafından yazılan “Risale-i Nur Külliyatı kapsamındaki eserlerin” basımını ve dağıtımını yargı kararı ile toptan yasaklayan Rusya’ya karşı İbragim İbragimov ve diğerlerinin (Case of İbragim İbragimov and Others v. Russıa; Applications nos. 1413/08 and 28621/11; 28/8/2018) yaptığı başvuru ile ilgili verdiği ihlal kararında özetle şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

“AİHM, Said Nursi’nin tanınmış bir Türk Müslüman teolog ve Kur’an’ın yorumcusu olduğunu gözlemlemektedir. Hem Müslümanlar hem de yurt dışındaki Müslüman makamların yanı sıra, İslami çalışmalar bilim adamları, Said Nursi’nin metinlerinin ılımlı ana akım İslam’a ait olduğunu, açık ve hoşgörülü ilişkileri ve dinler arası işbirliğini savunduğunu ve her türlü şiddet kullanımına karşı çıktıklarını teyit etmektedir. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatını 20. yüzyılın ilk yarısında yazdı. O zamandan beri yaklaşık elli dile çevrildi ve hem kağıt üzerinde hem de internette birçok ülkede mevcut…

Yukarıdaki gerçekler, müdahalenin ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığının değerlendirilmesiyle ilgilidir. Mevcut davada söz konusu olan Rus tercümesinin basımlarının ilk olarak 2000 yılında Rusya’da kullanıma sunulması da önemlidir; 2007 yılına kadar Külliyat yasaklanmış değildir.

Bu bağlamda, kitapların, en az yedi yıldır Rusya’da da dahil olmak üzere, on yıllardır yaygın olarak bulunmasına rağmen, Hükümetin, dinler arası gerginliklere neden olduğuna veya zararlı sonuçlara yol açtığına, Rusya’da ya da başka yerlerde şiddete izin verdiğine dair herhangi bir kanıt sunmaması dikkate değerdir.

Bu nedenle AİHM, birçok ülkede yaygın olarak bulunan ve daha önce hiç dinler arası gerginliğe yol açmamış kitapların, ‘Rusya’da zararlı sonuçlara yol açma potansiyeline’ ilişkin olarak yasaklanmasının …uygun olup olmadığını inceleyecektir.

Koptevskiy Bölge Mahkemesi kararının temel olarak 15 Şubat ve 15 Mayıs 2007 tarihlerinde uzman bir filolog, bir dilbilimci psikolog, bir sosyal psikolog ve dilbilim ve psikoloji psikologlarından oluşan bir uzmanlar heyetine dayanmaktadır. Bölge Mahkemesi; ilgili yasal hükümler, tarafların görüşleri ve uzman raporlarının sonuçlarını özetlemek için analizini sınırlandırmıştır.

Bölge Mahkemesi, bir şüphe duymaksızın ve herhangi bir anlamlı değerlendirme yapmadan, bilirkişi rapor sonuçlarını kabul etmiştir. Yerel Mahkeme, sadece uzman raporlarının bulgularına atıfta bulunarak, ilgili kısımlarını alıntılamaktan öte bir şey yapmamıştır. Dahası, ilgili uzman incelemesi dil veya psikoloji konularının çözümlenmesinin ötesine geçmiştir. Kendilerini belirli kelimelerin ve ifadelerin anlamını tanımlamak ya da potansiyel psikolojik etkilerini açıklamakla sınırlamak yerine, metinlerin yasal niteliklerini ele almışlardır. Gerçekten de, kitapların aşırılık yanlısı niteliklerini mahkeme yerine dilbilim ve psikoloji uzmanları ortaya koymuştur. AİHM, tüm hukuki hususların sadece mahkemelerce çözülmesi gerektiğini vurgular.

Bu bağlamda, Koptevskiy Bölge Mahkemesinin, söz konusu metinlere ilişkin yasal analizlerini, gerektiğinde uzman teknik bilgi yardımıyla yürütme girişiminde bulunmadığını belirtmek önemlidir. Özellikle, kitapların hangi pasajlarının sorunlu olduğu ve hangi yolla dinsel anlaşmazlıkları kışkırttıkları veya dinsel tutumlarına göre insanların üstünlüğü veya eksikliklerini ilan ettikleri belirtilmemiştir

Ayrıca, başvuranların bilirkişi raporlarının bulgularına itiraz edemedikleri veya pozisyonlarını savunmak için etkili argümanlar öne süremedikleri de önemlidir. Gerçekten de, Bölge Mahkemesi, Müslüman makamların ve kitapların yazıldığı tarihi bağlamı, İslami dinî eserlerinin yerlerini, özellikle de gerçekleri açıklayan İslami akademisyenler de dahil olmak üzere, kendilerince sunulan tüm delilleri reddetmiştir…

AİHM, daha önce ifade özgürlüğü vakalarında, özellikle de başvuranların görüşlerini destekleyen kanıtların sunulmasında başvuranların engellendiği durumlarda, silahların eşitliğinin ihlal edilmesi nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine dikkat çekmiştir… AİHM, Mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için herhangi bir sebep görmemektedir.

AİHM, yerel mahkemelerin madde 10’da yer alan ilkelere uygun standartlar uygulanmadıklarını ve bu nedenle müdahalelerin ‘ilgili ve yeterli’ nedenler sağlamadıklarını düşünmektedir.

Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlali söz konusudur.”

Söz’deki Haşir Bahsi ile ilgili başvuruda da AİHM şu değerlendirmeleri yapıyor:
“Mevcut davadaki kilit mesele, söz konusu ifadelerin, bir bütün olarak okunduğunda ve bağlamında, şiddeti, nefreti veya hoşgörüsüzlüğü teşvik edici olarak görülüp görülmeyeceğidir…

AİHM, Zhelezhnodorozhniy Bölge Mahkemesinin söz konusu ifadeleri bir bütün olarak kitap ışığında değerlendirmediğini tespit etmiştir…

AİHM, Bölge Mahkemesinin bu ifadeleri halkın rahatsızlıklarına yol açabilecek şekilde algıladığına dair bir belirti bulmamıştır. Ne yerel mahkemeler ne de Hükümet, söz konusu eserlerin …şiddeti açığa vurduğundan bahsetmemiştir.

AİHM, …yukarıda belirtilen ifadelerin şiddeti, nefreti veya hoşgörüsüzlüğü tahrik edebilecek görünümünde olmadığını düşünmektedir.

Mahkemenin görüşüne göre, metinde askeri mecazların kullanılması, bu metnin ‘nefret söylemine’ ya da ‘şiddete çağrı’ yapıldığı anlamına gelmez.

Son olarak AİHM, bu bağlamda, dinini ifade etme özgürlüğünün, örneğin “öğretme” yoluyla, komşularını ikna etmeye çalışmak hakkını içerdiğini …tekrarlamaktadır… Yazarın niyetinin, okuyucuları dini inançlarını benimsemeye ikna etmek olduğu fikri, Mahkeme’nin görüşüne dayanarak kitabın yasaklanmasını haklı çıkarmak için yeterli değildir.

Yukarıda belirtilen hususları ve konuya ilişkin içtihatlarını dikkate alarak, Mahkeme, yerel mahkemelerin Madde 10’da yer alan ilkelere uygun standartlar uygulanmadığını ve ‘ilgili ve yeterli’ gerekçeleri sunmadığını tespit etmiştir. Özellikle, yerel mahkemelerin analizindeki herhangi bir unsur, söz konusu kitabın şiddeti, dini nefreti veya hoşgörüsüzlüğü kışkırttığı sonucunu vermemiştir… Mahkeme, demokratik bir toplumda, söz konusu kitabı yasaklamanın gerekli olmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, Hükümet’in 17’nci maddesi kapsamındaki ön itirazını reddederek Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.”

Gelecek yazı: AİHM’in kararında verilen mesaj

[Aziz Kamil Can] 14.9.2018 [TR724]