Meğer Siyasal İslamcılık, İslam’ın ve insanlığın bittiği yerden başlarmış [Akif Umut Avaz]

Yıl galiba 1995’ti. Çok güvendiğim, bugün siyasal İslamcı haramilerin sultası altında can çekişen akademi dünyasından da çok büyük itibar gören, siyaset ve din sosyoloğu bir büyüğümden dinlemiştim.

Tercüme eserlere dayalı ithal malı siyasal İslamcılık hastalığını Osmanlı mirası çoğulcu, kucaklayıcı ‘Anadolu İslamı’nın yerine taşımak için on yıllardır uğraşan siyasal İslamcı hareket 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde büyük bir çıkış yapmıştı. Görülmedik zulüm, despotluk ve ahlaksızlıklarıyla bugün ülkenin başına bela olan Erdoğan İstanbul’a, Erdoğan’ın gölgesinde kalıp türlü aşağılık komplekslerinin pençesinde omurgasızlığın binbir türlü tezahürlerini sergileyen Gökçek ise Ankara’ya belediye başkanı olmuştu.

İŞTE BU SİYASAL İSLAMCILARIN HİKÂYESİ…

Bizim hikayemiz ise, siyasal İslamcılığın o gün siyasetteki adresi Refah Partisi’nin Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı bir türlü alamadığı İzmir’in bir ilçesinde, 27 Mart 1994 seçimlerinin kampanya döneminde geçiyor. Her mahallede seçim irtibat bürosu açacak kadar yaygın bir örgütlenmeye giden partinin o ilçedeki ofisinin bir gün telefonu çalar. Telefon eden sahadaki parti görevlisidir. Parti yetkililerine ‘kötü bir haberi’ ulaştırmak için büyük bir acele ve telaş içerisindedir. Günlerden Cuma’dır ve ilçede siyasal İslamcı partinin en güçlü rakibi olan siyasi partinin aday gösterdiği kişi Cuma namazında görülmüştür.

İslam’ı siyasal amaçları uğruna kullanıp tepe tepe istismar edebilecekleri kendi mallarıymış gibi gören, kendileri dışındakileri ise açıktan dinsiz, batıl ve kafir ya da “patates dini” mensubu ilan eden bu dinbaz parti için rakip partinin adayının Cuma namazında görülmesi hakikaten büyük bir risk ve tehdittir. Zaten parti yetkilisinin verilen haberin önemini kavraması saniyesini bile almaz. Telefon eden partilisine derhal “Yakın takibe alın. Bakalım vakit namazlarını da kılıyor mu?” talimatını verir. Karşısındaki alnı secdeli riskin oluşturacağı tehdidin büyüklüğünü bir an önce anlamaya çalışır.

Partinin sahadaki elemanları verilen talimatın gereğini yapar ve Cuma’da görülerek büyük endişeye yola açan rakip adayı dört bir yandan yakın takibe alır. Çoğa kalmaz, ‘müjdeli haber’ parti ilçe merkezine ulaşır. En güçlü rakip aday vakit namazlarını kılmamaktadır. İlçe başkanlığında derin bir nefes alınır, içten bir “ohhh!” çekilir ve büyük bir rahatlama yaşanır.

İSLAM’LA SİYASAL İSLAMCILIK, MÜSLÜMANLA SİYASAL İSLAMCI FARKI

İslam’la siyasal İslamcılık, Müslümanla siyasal İslamcı arasındaki farkı kafamda billurlaştıran yaşanmış acı bir hikâyedir bu. Bir Müslüman bir başka Müslümanın dini vecibelerini yerine getirmesinden ancak memnuniyet duyarken, bir siyasal İslamcının bir başka Müslümanın ibadeti konusundaki memnuniyetini ya da memnuniyetsizliğini o dönemdeki siyasi menfaatlerinden başkası belirlemez.

Dinbazlığı meslek edinen siyasal İslamcılığın ikiyüzlülüklerini, mürailiklerini ve ahlaksızlıklarını her ne zaman görsem, ki çok sıklıkla oluyor bu, alanının duayeni o hocamın anlattığı bu hikaye gelir hep aklıma. Belki de o günlerde bu ikiyüzlü dinbazlık örnekleri çok fazla olmadığından hikâyeyi dinlediğimde çok şaşırmıştım. Selçuklular’dan beri Anadolu’ya karakterini veren dervişane İslam geleneğinin Osmanlı’nın emperyal kültüründen süzülüp gelen çok kültürlülükle harmanlanıp mayalanmasıyla oluşmuş Anadolu İslamı’nın yerini ateşli sloganları, megalomanyaklık boyutlarına varan büyük hedefleri, radikal söylemleri, yapmacık ve samimiyetsiz mürai tavırlarıyla siyasal İslamcılık aldığı oranda bu tür kepazeliklerin örnekleri de çoğaldıkça çoğaldı maalesef. Gün geldi sokaklardan Meclis kürsüsüne, mahkeme salonlarından Cami kürsülerine, okul sınıflarından üniversite amfilerine, gazete manşetlerinden televizyon ekranlarına varıncaya kadar ülkede ne zaman nereye bakılsa bu tür rezilliklerin en adi örneklerinden başka bir şey görülmez oldu.

‘İSLAM GÜZEL AHLAKTIR’DAN GERİYE KALAN…

Yüzyıllardır “güzel ahlaktan ibaret” olduğu bilinen İslam’ın yerini siyasal İslamcının güce, kudrete ve menfaate kilitlenmiş ahlaksızlığı, yobazlığı, hoyratlığı, hokkabazlığı, yalancılığı, iftiracılığı, zulmü, zulme desteği veya onaylayıcı sessizliğiyle dilsiz şeytanlığı, gaspçılığı, sapıklığı, haramiliği aldı. Güya İslam’ı anlatmak için cübbe kuşanıp sarık sardıklarını sandığımız sözümona din adamları, zalim muktedirlerden parsa bekleyen saray soytarılarına dönüşen anlı şanlı ilahiyat hocaları, yüzyıllara dayalı nezih geleneklerinin ve zahid seleflerinin yüz karaları haline gelen tarikat ve cemaatlerin maskara kodamanları üç kuruşluk dünyalık karşılığında siyasal İslamcıların her türlü melaneti mubah gören dinbazlık acentalarına dönüşüverdi.

Siyasi amaçları uğruna gece gündüz susmayan kirli ağızlarıyla, haramilik ve zulümde mahirleşen elleri ve türlü uzuvlarıyla İslam’ı kirleten siyasal İslamcı dinbazların envai çeşit mürailiklerini burada saymakla elbette bitiremeyiz. Şunun şurasında sadece bu ahlaksız güruhun her sapkın arzusuna sapkın bir fetvayla anında cevap ve cevaz veren zulüm ve haramilik fakihinin söylediklerini ve yazdıklarını derlesek, inanın kocaman bir külliyat ortaya çıkar.

İşlenmiş veya işlenecek en alçakça cinayetler, en ahlaksız zulümler, insanların alın teriyle kazandıkları helal mülklerine çöküp gasp etmeler, binbir çeşit haramilikler, en aşağılık taciz ve tecavüzler için İslam’ı heva ve heveslerine oyuncak edip türlü melanete cevaz veren bu sözde âlim için değilse şayet Cehennem, kimin içindir acaba? Hakikaten çok merak ediyorum. Ele geçirdiklerini düşündükleri devletin zulüm aracına dönüştürdükleri kudretini Allah’ın kudretinin yerine koyup, devlet diye gördükleri bir haramiye tapınacak kadar adileşenden, Allah aşkına söyleyin, Müslüman olur mu ki, fakih olabilsin.

EN KUDRETLİLERİNİN EN ADİLERİ OLMASI GALİBA MEŞREPLERİ GEREĞİ

Siyasal İslamcının en kudretlilerinin siyasal İslamcıların en adileri olması galiba bu meşrebin tabiatı gereği. Muhatap oldukları hangi alana, müsebbibi oldukları hangi soruna baksanız hoyratlık, yobazlık, ikiyüzlülük, aldatmaca, kandırmaca, rol kesme ve mürailikten başka bir şey göremezsiniz.

Mesela, ihtirasları yüzünden Suriye’yi tarumar edip on milyonları perişan hale düşüren sanki kendileri değilmiş gibi bir kuru ekmeğe muhtaç ettikleri, üstelik ihtiyaç duydukça başka ülkelere karşı hiç arlanmadan bir şantaj aracı olarak kullandıkları bu zavallı mültecilerin bir de en şefkatli hamileri rolünü oynamalarının belki siyasal İslamcılıkta bir yeri vardır. Ama bu kepazeliğin İslam’la, Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

Siyasal hırslarına engel gördüğü Kürtlere dünyayı dar edip, şehirlerini ve evlerini başlarına yıkarken, din kardeşliğinden, ümmet bilinci ve birliğinden dem vurup ardından işi şark kurnazlığıyla müteahhitliğe dökerek bin yıllık şehirleri daha modern şekilde inşa edeceklerini bir müjdeymiş gibi verecek kadar insanlıkla arasına mesafe koymanın siyasal İslamcılıkta belki bir yeri vardır. Ama bunların bildiğimiz İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

İSLAM’I KENDİSİNE KAMUFLAJ YAPAN HOKKABAZLIK

Suçüstü yakalanmış haramilerin suçluluk psikolojisi içerisinde, içinde kabaran vehimlerle büyüttüğü kin, nefret, korku ve paranoyalarla, on binlerce eve gece yarıları baskınlar düzenletip, 100 bin insanı gözaltına aldırtan, 45 bin masum insanı zindanlara attıran o gaddar ve zalim sanki kendisi değilmiş gibi, tek bir kulun hakkını her şeyden yüce tutan İslam’ı kendisine kamuflaj yapma, sıkıştıkça göstermelik olarak ayete, Kur’an’a ve namaza sarılma hokkabazlığının siyasal İslamcılıkta belki bir yeri vardır. Ama bunların İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

Doğum yapmak üzere olan masum anne adaylarının kapısına anti-terör polisleri yollayıp bebeğini henüz kucağına almamış annelerin bileklerine kelepçeler taktıracak kadar insanlıktan çıkmışken; 12 yaşındaki çocukların tedavisini engelleyip ölümlerine yol açacak kadar gaddarlaşıp alçalmışken müraice bir tiyatro sanatçısını hastayken ziyaret edemediği için büyük suçluluk duyduğunu söyleyecek kadar duyar kasmanın adam ütmeyi marifet sayan siyasal İslamcılıkta belki bir yeri vardır. Ama bu düzenbazlığın İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

28 Şubat sürecindeki başörtüsü zulmünü dillerine dolayıp mahut sayıdaki mağduriyetten iktidar devşirdikten sonra on binlerce başörtülü masum kadına kelepçeler taktırıp zindanlara attıran, sırf haramiliklerine itiraz ettikleri için alnı secdeli Müslümanlara en alçakça işkenceleri ve zulümleri yaptıran sanki bizzat kendisi değilmiş gibi mazlum Müslümanlarının hamisi rolleri kesme dinbazlığının siyasal İslamcılıkta belki bir yeri vardır. Ama bu Yezitliğin İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

İç siyasette istismar için düşmanlaştırdığı ülkelere gece gündüz hakaretler edip mankurtlaştırdığı kalabalıklar nazarında sanal kahramanlıklar devşiren, sıkışınca dün küfrettiklerinden aman dileyip binbir türlü yaltaklanmanın en adi örneklerini sergilemenin belki siyasal İslamcılıkta bir yeri vardır. Ama bu izzetsizliğin ve menfaatçi haysiyetsizliğin İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

FİRAVUNLAŞMAKTAN KÜSTAHLAŞMAYA VE ADİLEŞMEYE…

En aşağılık haramileri utandıracak ölçüde insanların helal mülklerine göz koyup, ilk fırsatta göz koyduklarını gasp etmenin, emeğiyle geçinen insanların çocuklarının nafakalarına el uzatacak kadar adileşmenin, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yandaş yamyamlarıyla birlikte yemenin, belli ki siyasal İslamcılıkta bunları yapanları baştacı edecek kadar bir yeri var. Ama bu alçaklıkların İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

“Bizim rahmetimiz gazabımızı geçmiştir,” diyecek kadar Firavunlaşmanın, “Peygamber gururlandı ama biz gururlanmayacağız,” diyecek kadar küstahlaşmanın, “Peygamberler de hata yapmıştır” diyerek kendilerinin arşa çıkan zalimliklerini ismet sahibi masum peygamberlerle eşitleyecek kadar adileşmenin belki siyasal İslamcılıkta bir yeri vardır. Ama bu kepazeliklerin İslam’la ve Müslümanlıkla ne alakası olabilir?

Oldum olası İslam bir dindi. Olsa olsa 150 yıllık mazisi olan siyasal İslamcılık ise sıradan bir siyasal ideoloji. Görünen o ki zamanla iyice yozlaşmış bu ideoloji her nerede ahlaksız, haysiyetsiz, hırsız ve harami varsa kendisine çekmiş. Hepsinin sığındığı zagonu geniş bir çatı haline gelmiş. Aman siz siz olun siyasal İslamcılık ve siyasal İslamcılardan uzak durun. “Neme lazım, Şeytan görsün yüzlerini” deyip geçin…

[Akif Umut Avaz] 11.2.2017 [TR724]

‘Devlet akademisyeni’ mi dediniz? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

“Ancak komünist ülkelerde devletin sanatçısı olur. Oralarda göğüsleri madalyadan geçilmeyen bir sürü adam görürsünüz sokaklarda…” Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler, ‘devlet sanatçısı’ tartışmasının yaşandığı 1990’ların sonunda böyle söylemişti.  Türkiye’yi yurt dışında iyi temsil ettiğini düşündüğü sanatçılarına maaşa bağlama denebilecek ‘devlet sanatçılığı’ tartışmasına Sezen Aksu, Selim İleri, Fikret Otyam, Nilüfer, Neşet Ertaş, Gazanfer Özcan ve Müşfik Kenter gibi sanatçılar katılmış, bu unvanı reddetmişlerdi. Devlet aygıtını ele geçiren her fikir ve siyasi yapının içine düştüğü tuzaklardan biridir bu devlet sanatçılığı kavramı. Şimdiye kadar 6 KHK ile 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kapatılan üniversitelere ve ellerinden unvanları, işleri, pasaportları alınan akademisyenlerin mağduriyetine bakınca bu tartışmaları hatırladım.

Bianet’ten Beyza Kural’ın derlemesine göre Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında son çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile birlikte şimdiye kadar ihraç edilen akademisyen sayısı 4 bin 811’e ulaşmış. Kapatılan 15 özel üniversitenin işsiz kalan, yurt dışına göçen akademisyenlerini de dahil ettiğinizde sayı 7 bin 500’leri buluyor.  Tutuklu olan rektör, akademisyen, öğretim görevlilerinin sayısı 1400’ü aştı. 2 Eylül, 8 Eylül (üniversitelerin kapatıldığı KHK), 29 Ekim, 22 Kasım, 6 Ocak, 8 Şubat tarihlerindeki KHK’lar, basit anlatımıyla akademik  camianın susturulması, susmayanın  infaz edilmesi demek.

Hemen her KHK’da listeler yayınlanmadan yer alan klişe gerekçe ise Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı ve devletin milli güvenliğine karşı oluşan yapılara üyelik, irtibat bulunması olarak zikrediliyor. Ve şöyle deniyor: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.”

AKP rejimi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fiili tek adam uygulamalarının en somut ortaya koyduğu tasfiyeler bunlar. Türkiye’nin entelektüel sermayesini heba etmek için bundan daha ağır bir başka yaptırım ortaya konamazdı herhalde. Akademik düşünce Milli Güvenliği nasıl tehdit eder? Ömrünü kitaplara, öğrencilere, okumaya adayan kişiler nasıl terörist ilan edilir? Soruların cevabı yok.

TÜRKİYE’NİN BİRİKİMİ HEBA EDİLİYOR

Peki ihraç edilenler, işinden atılanlar, susturulanlar ne kadar tehlikeli, ne kadar aynı düşüncede insanlar? Son KHK ile akademisyenlikten atılan üç isme bakın. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Cihangir İslam, 82 yaşındaki Prof. Dr. Öget Öktem Tanör. Üç ayrı dünyanın üç ayrı fikriyat ve yaşama şeklinin temsilcisi bu isimler. Profesör Kaboğlu, Anayasa hukuku profesörü. 15 Nisan’da referanduma götürülen Anayasa değişikliği için bir komisyon kurulsa içinde yer alması gereken isimlerden biri. Marmara Hukuk Fakültesi’nde görev yapmış. Fransa başta olmak üzere Avrupa üniversitelerinin kürsülerini açıp konuk öğretim üyesi olarak ders , konferans, seminer vermesi istenen bir isim. İnsan Hakları alanında, barolardaki görevleri cabası. Tabi düşünür olmanın gereğini de ifa etmiş. Mesela bir ay önce cesurca, “İçinde bulunduğumuz ortam ve koşullar bir anayasa değişikliği için kamuoyunun oluşmasına elverişli değildir” demiş. Kral çıplak, diyerek siyaset sahnesinde Erdoğan’ın kurguladığı oyunun hastalıklı yanlarını anlatmış. Hakaret etmeden, akademik ve entelektüel birikimle.

Profesör Öktem Tanör. 82 yaşında. Türkiye’de ilk nöropsikoloji laboratuvarını kuran kişi. İnsan beyninden kafasından sadece entelektüel olarak değil, mesleki olarak da iyi anlıyor. 12 Mart muhtırasında da eşi Bülent Tanör ile Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış. Cenevre’de 1 yıl siyasi mülteci olarak yaşamış.

Prof. Dr. Cihangir İslam. Kafkas Üniversitesi öğretim görevlisi. Başörtülü ilk milletvekili Merve Kavakçı’nın eski eşi. Halen AKP milletvekili Ravza Kavakçı’nın da eniştesi. Eski Aile Bakanı Ayşenur İslam’ın kayınbiraderi. KHK ile ihracını duyduğunda Twitter’dan “90’lı yıllarda üç kez Ankara Üniversitesi tarafından atılmıştım. Dördüncüsü de aynı nedenle ve AKP İktidarı tarafından” mesajını yazdı sadece. Akademisyenler bildirisine iki kez imza attığını, soruşturmalara rağmen imzasını çekmediğini duyurdu.

SIRF FARKLI, MUHALİF DÜŞÜNCEDE DİYE

Ya önceki KHK’lardaki ihraç edilen isimler, tutuklananlar… Her biri kendi alanında, kendi düşünce dünyasında ve mesleğinde rüştünü ispat etmiş entelektüeller. Örneğin Şifa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Ateş. Kalp damar cerrahisinde, aort ameliyatında kullandığı ve kendi geliştirdiği ‘Ateş Tekniği’ ile ameliyat süresini 40 dakikadan 20 dakikaya indirmiş bir isim. ABD ve Avrupa üniversitelerinin ve tıp fakültelerinin el üstünde tutacağı bir bilim adamı. Karısına böbreğini vermek üzereyken tutuklanmıştı Ateş.

Dilovası’ndaki kanser vakalarının artışını ortaya koyan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, adli tıpçılarından Prof. Dr. Ümit Biçer, “Ateist ve Marksistim, benden nasıl Fethullahçı çıkaracaklar merak ediyorum” diyen tarihçi Doç. Dr. Candan Badem ile işçi ölümleriyle mücadele eden Yard. Doç. Dr. Hakan Koçak bu isimler arasında yer aldı.

KHK mağduru listesi elbette muhalif isimlerle sınırlı değildi. TBMM eski Başkanı ve eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ağabeyi Prof. Dr. Ümit Doğay Arınç’ın oğlu İbrahim Said Arınç ile damadı Ekrem Yeter 42 bin kişilik listedeydi.  Prof. Dr. Sedat Laçiner gibi Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu’nun ‘yakını’ dekanlar, rektörler, akademisyenler  her KHK’da ayrı ayrı listelere girdi. Yani AKP kendi ektiklerini de biçiyor bir manada.

Prof. Eser Karakaş, Prof. Mehmet Altan, Marmara Üniversitesi’nden bankacılık hukuku uzmanı Prof. Dr. Sami Karahan, Balıkesir Üniversitesi’nden Osmanlı tarihçisi Prof. Bülent Özdemir ve Marmara Üniversitesi’nden hukukçu A. Caner Yenidünya… İktidar sevmediği her düşünceyi aynı çuvala koydu bir anlamda.

KORKUP SİNMEKTENSE…

Bugünlerin gelişi dünden belliydi. Rektörlük seçimlerinin kaldırılması, atama usulüne geçilerek yetkilerin Erdoğan’a tamamen devri.  Darbe ve darbecilikle hiçbir alakası olmayan isimlerin Eylül 2016’dan beri adım adım tasfiyesi yapılıyor. Artık ‘fetö’ vs gibi uyduruk bahanelerin arkasına sığınma ihtiyacı bile hissetmiyor AKP hükümeti. Akşam bir kararname ile sabah üniversiteler boşaltılıyor. Entelektüeller susturuluyor. Aslında ülkenin beyni kanatılıyor, göç ettiriliyor.

Hürriyetlerin sınırlandırılığı her dönemde fikir akımlarının en hızlı yayıldığı yerler mahkeme salonları ve yasakçıların bizzat kendisi olmuştur. Devletin sanatçısı olmadığı gibi devletin akademisyeninin de olmayacağının ağır bedellerle öğrenildiği bir ortam yaşanıyor. Kim bilir belki de, gerçek akademik bağımsızlık bundan sonra ellerinden işi, unvanı alınan; ancak birikimi, aklı, inancı ile demokrasi, çok seslilik diyen bu akademisyenlerin birlikteliği ile tesis edilecek. Son bir söz de bu duruma bakıp susan mevcutlu akademisyen güruhuna. Devletin sanatçısı olmadığı gibi devletin akademisyeni de olmayacak. Bugünler geçtiğinde koltuğunun sevdasıyla arkadaşlarının linç edilmesini, sürgünleri, hapisleri, sesinin kesilmesini, cübbelerinin çiğnenmesini izleyenler değil, gerçek akademisyenler, entelektüellerin sermayesi alıcı bulacak. Çünkü özgürlük, özgür düşünce, susmaktan ve korkaklıktan kıymetlidir.

[Erman Yalaz] 11.2.2017 [TR724]

Ortak payda bulunamazsa… [Erhan Başyurt]

Türkiye, Hitler’in Almanyası Stalin’in Rusyası günlerini yaşıyor.

‘Tek Adam’ ne derse o oluyor.

Yargı siyasallaştırıldı ona rağmen yargısız infazlarla, ‘ferman’ gibi ‘kanun hükmünde kararnameler’ ile yönetiliyoruz.

***

AB’ye üyelik sürecindeki, reformları, ekonomik kalkınma istikrarı ve demokratikleşmesi ile ‘model ülke’ konumundaki Türkiye bu hale nasıl geldi?

Dış nedenleri olmakla birlikte, esas olarak muhalefete ve halka bakan yönleri var gelinen bu acı durumun.

***

Türkiye’de reform süreci ve demokratikleşme, önemli ölçüde Batı’nın ‘havuç ve sopa’ politikasının eseri.

Hassaten AB çıpasından kurtulan iktidar, zamanla gerisin geriye rahatlıkla yol almaya başladı.

AİHM bile dava yükü altında kalmamak için yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınıyor.

***

AB üyelik sürecinde gerçekleştirilen reformlar, ileri demokratikleşme adımları, Türkiye’de askeri vesayeti geriletti.

Ergenekon ve Balyoz operasyonları, 2010 referandumu AKP’nin ‘muktedir’ olmasına ve içeride de en çok kaygı duyduğu fren mekanizmasından kurtulmasına imkân sağladı.

Ancak AKP ‘demokrasiyi araç olarak’ görmesi nedeniyle, tüm bu ‘çıpa ve fren’ mekanizmasından kurtulmanın verdiği rahatlıkla, boşluğu ileri demokratik uygulamalar yerine ‘sivil vesayet’ ile doldurmaya başladı.

***

Gezi Eylemleri ve 17/25 Aralık en önemli kırılma noktası oldu.

İktidar, toplumun taleplerini karşılamak veya yargıya hesap vermek yerine, yargıya ve yasal görevlerini yerine getiren emniyet görevlilerine operasyon yapmayı tercih etti.

Sonrasında da, ‘milli görüş gömleğinin’ üzerine giydiği ‘demokrasi gömleğini’  üzerinden çıkardı. Siyasal islamcı hedeflerini gerçekleştirmeye ve otoriter yönetim tesis etmeye yöneldi.

***

Bu 10 yıllık geçiş süreci, AKP’nin yönetimde elde ettiği devlet tecrübesi ve bürokrasideki kadrolaşması, rejimi değiştirme arzusunu gerçekleştirmesine fırsat verdi.

Ancak toplumun yarıdan fazlasının muhalefetine rağmen iktidarın başarısının tek nedeni bu değil?

Birincisi partililerin ‘aidiyet’ kimliği ile gerçekleri sorgulamaktan kaçınması. Takım tutar gibi, hatasıyla sevabıyla partilerinin arkasında durmaları.

İkincisi, iktidardan 15 yıl boyunca iş dünyasından iş bulmaya, sosyal yardım almaya kadar geniş bir yelpazede ekonomik fayda sağlayan ‘midesinden veya cüzdanından bağlı’ çevreler.

Bunlara, iktidarın özellikle 17/25 Aralık ve sonrası süreçte liyakata değil sadakate dayalı suça ortak ettiği ve makam verdiği bürokrasi ve güvenlik çevrelerini de eklemekte fayda var.

Bu gruplar ya ‘aşırı sevgi’den ya da ‘çıkar’ nedeniyle, iktidarın hatalarını görmüyor, zülümlerini bilinçli şekilde görmezden geliyorlar.

***

Ancak bu grup toplumun yarısını bile teşkil etmiyor.

O halde, AKP toplumun diğer yarısına, hatta çoğunluğuna bu kadar hukuksuzluğu nasıl gerçekleştirebiliyor? Asıl cevap bulunması gereken soru bu?

AKP, muhaliflerinin çoğunlukta da olsalar, parçalanmış yapısından istifade ediyor.

Bir bütün olarak hareket edememelerinden, aralarındaki keskin fikir ayrılıklarından yararlanarak, algı operasyonlarıyla hepsini otoriter bir rejim değişikliğinde yaşamaya mahkûm ediyor.

***

AKP’ye destek vermeyen, demokrasi yanlılarının yelpazesine bir bakın!

MHP’liler de HDP’liler de var. Katı laikler de dindarlar da var. BBP’liler de Sosyalist Partililer de var. Aleviler de Sünniler de var. Ulusalcılar da liberaller de var…

Zıtların demokrasi ortak paydasında mücadele etme imkânları var ama onları bir zeminde buluşturacak, farklılıklarını korumakla birlikte ortak bir platformda buluşturacak liderlik yok.

Muhaliflerin parçalanmışlığı, AKP’nin ‘böl, parçala, yut’ yöntemini rahatlıkla uygulamasına imkân veriyor.

***

Kürtlere zülüm uygulayıp operasyon yaparken, PKK’yı ve terörü bahane ediyor.

Demokrasi yanlısı dindarlara operasyon yaparken, ‘F..ö’ diyor ‘Paralel Devlet’ yalanına başvuruyor.

Ulusalcı ve CHP’ye yönelik operasyonlarında, ‘derin devlet’, ‘üst akıl’ gibi gerekçelere sığınıyor.

***

Aslında AKP hep aynı yol ve hedefte, ‘Tek Adam’ rejimi için ilerliyor.

HDP’ye dokunulmazlıkların kaldırılmasına CHP destek veriyor.

PKK’ya yönelik şehirlerde tanklarla operasyon yapılmasına MHP destek veriyor.

AKP muhalifi dindarlara operasyon yapılmasına, zülüm uygulanmasına ulusalcılar ve militan laikler alkış tutuyor.

Hatta muhalifler bile iktidarın jargonuna sahip çıkıp, sadece ateş kendilerine dokunduğunda itiraz ediyorlar.

Tabii bütün bu faktörlere, iktidarın algı operasyonları ve muhaliflerin toparlanmasına imkân vermemeye dayalı başarılı kumpaslarını da göz ardı etmemek gerek…

***

Sonuç ortada, AKP adım adım gizli gündemini hayata geçiriyor.

Önce ‘Paralel Yapı’ sonra ‘F..ö’ diyerek, özel okulları, üniversiteleri kapattı. 100 bin insanı kamudan attı. Bağımsız medya kuruluşlarını kapattı, aydınları da hapse attı.

Ardından PKK gerekçesiyle aynı hukuksuzlukları Kürt gruplara uyguladı. Şehirleri yıktı, medya kurumlarını kapattı, kamudan kitlesel ihraçlar gerçekleştirdi, seçilmiş vekilleri hapse attı.

Şimdi yeni bir faza geçildi. Laik ve sosyalist aydınlar da, üniversitelerden atılıyor. CHP ve MHP destekli OHAL kararnameleri, adeta ‘ferman’ gibi…

Darbe ile uzaktan yakından alakası olmayan kararnamelerle, geriye kalan son özgürlükleri biçmek ve devlette tam bir yandaş kadrolaşma için kullanılıyor.

***

Değişmez gerçeği görmekte fayda var, ‘Tek Adam’ rejimlerinin tamamı aynıdır.

Türkiye bu gidişatla ancak Esed’in Suriyesi, Kaddafi’nin Libyası, Maduro’nun Venezuellası, Kim’in Kuzey Koresi, Mübarek’in Mısır’ı, Saddam’ın Irak’ı, Kerimov’un Özbekistan’ı kadar özgür olabilir.

Gün gelir CHP ve MHP’ye bile ayrı ayrı operasyon yapılır.

Tek Adam rejimlerinin ortak noktası, çoğunluğun desteğine sahip olmak değildir, son muhalif ezilinceye kadar zülüm icra etmektir.

***

Demokrasi ve özgürlük yanlılarının, kendileri ile aynı tarafta yer alan gruplarla farklılıklarına saygı gösterip, iktidarın otoriterleşmesi karşısında birlikte hareket etmekten başka kurtuluş yolları yok.

Çoğulcu bir yapı özgürlükler ve insan hakları ortak paydasından birlikte hareket edebilirse, ancak demokrasiyi kazanabilir, hoşgörü yeniden tesis edilebilir.

‘Tek adam’ rejimlerinin pan-zehiri, halkın korkmadan ortak bir tepki vermesidir.

Muhalifler, ideolojik ve fikri ayrılıklarına rağmen demokrasi ortak paydasında buluşamazsa, maalesef ‘Tek Adam’ rejimi altında ‘Yeni Türkiye’de yaşamak kaçınılmaz ortak kaderleri olacaktır…

[Erhan Başyurt] 11.2.2017 [TR724]

Gurbetçilerin kısır döngüsü: Fiziken Avrupa’da, zihnen Türkiye’de [İnceleme: Hasan Cücük]

Türkiye, gurbetçileri uzun yıllar ‘döviz’ kaynağı olarak gördü. Avrupa ülkelerine tek başına giden evin reisi, geride bıraktıklarına gönderdiği paralarla hem evinin geçimini sağladı hem de ekonomiye katkı verdi. Aradan yıllar geçtikçe ‘misafir işçi’ olarak geldikleri, gurbette kalıcı oludular. Sılada bıraktıkları eş ve çocuklarını yanlarına alıp, gurbeti vatan eylediler.

Ancak gurbetçiler, anavatana para göndermeye devam ettiler. Memlekette yaptırdıkları evlerle ekonomiye katkı sağlayan gurbetçiler, 1990’lı yıllarda holdinglerin tuzağına düştü. ‘Faizsiz yüksek kâr payı’ iştahlarını kabartırken ‘İslamî’ kısmı her iki taraf için de sadece bir kılıftı. Holdingler, gurbetçilerin parasını ‘İslamî kılıfla’ soyarken, yılların birikimi de eriyip gidiyordu.

Gurbetçilere ‘seçme hakkı’ iyi olmadı

2000’li yıllarda artık bulundukları ülkeye yatırım yapmaya başlayan gurbetçiler, artık Türkiye’nin gözünden ve gönlünden düşmüştü. Ancak yıllardır konuşulan, bir türlü hayata geçirilmeyen ‘yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarına seçme-seçilme hakkı’ verilmesi 2010’lu yıllarda sadece ‘seçme hakkı’ verilmesi ile gerçeğe dönüştü. Bu hakla birlikte gurbetçiler yeniden Türkiye’nin gözünde -özellikle siyasal partilerin- yeniden değer kazanıyordu.

Döviz kaynağı olmaktan artık oy deposu olmaya dönüşmüştü gurbetçiler. Peki, seçme hakkının verilmesi Avrupalı Türklerin yaşantısına ne katacaktı?

Avrupa ülkelerinin Türklere yönettiği eleştirilerin başında “Fiziken Avrupa’da ama zihnen Türkiye’de yaşıyorsunuz” geliyor. Bunun anlamı şu: Bulunduğunuz ülkeye entegre olup, topluma katkı sağlamıyorsunuz. Bu eleştiride haksız da değiller. Avrupa’da hemen her Türkün evinde mutlaka Türk TV kanalları var. Ekonomik rahatlıktan dolayı ‘tuzu kuru’ olan gurbetçiler, Türkiye’de bulunanlardan daha yakından gelişmeleri takip ediyor, ‘derin siyasi analizler’ yapıyorlar. Türklerin buluşma mekânı dernek ve cami lokalleri olunca, sohbetler de hep Türkiye üzerine oluyor.

Milli Görüş’ten kalma alışkanlık

Yurtdışında yaşayan Türklere seçme hakkının verilmesi siyasi partilerin doğal olarak iştahını kabartıyordu. 2,5 milyonluk seçmen kitlesinin hatırına parti liderleri bir bir Avrupa’nın yolunu tutmaya başladı. Aslında Avrupalı gurbetçilerin, varlığını ilk keşfeden Milli Görüş olmuştu. Refah ve Fazilet Partisi dönemlerinde Avrupa’dan Milli Görüş teşkilatları seçim zamanı seferberlik ilan edip, oy kullanmak için Türkiye’ye gidiyordu. Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan, her yıl Almanya’da devasa spor salonu ve statlarda gurbetçilerle buluşuyordu.

Oy kullanma hakkının verilmesiyle AKP; Avrupa’da arka bahçesi olarak kurdurduğu Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) ile dev salon toplantıları düzenledi.

Sandığa yansıyanın çoğu AKP’nin

Gurbetçiler ilk kez Ağustos 2014’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanırken, katılım yaz tatili olmasından dolayı oldukça düşük oldu. 2015’te 7 Haziran ve 1 Kasım’da yapılan genel seçimlerde gurbetçiler yeniden sandık başına gitti. Sadece konsolosluklarda oy kullanılırken, oy kullanmak için uzak şehirlerden otobüsler tutuldu. Bu süreçte cami dernekleri adeta AKP’nin birer siyasi karargâhı gibi kullanılıyordu. Almanya’da sandık görevlisi bir imamın sahte oy kullanırken yakalanması utanç olarak tarihe geçti.

Gurbetçilere yönelik seçim vaatleri hep ekonomi endeksli. Ucuz THY bileti, çocuk yapan anneye doğum parası, daha önce AKP’nin yükselttiği pasaport harçları ve dövizle askerlik bedelinin düşürülmesi gibi sıradan ekonomik vaatlerle gurbetçilerin oylarına talip olundu. Her ne kadar katılım istenilen seviyede olmasa da özellikle AKP; gurbetçilerin sandığa yansıyan oylarının ezici bir çoğunluğunu hanesine yazdırdı.

Yerel siyasetle ilgileri hiç kalmadı

Gurbetçiler, sadece seçme hakkı verilmesini hiç sorgulamadı. Sorunlarının çözümünün Ankara değil, bulunduğu ülkelerin başkentlerinden geçtiğini görmezden geldiler. Binlerce km uzaklıktaki anavatanda yapılan seçimler için yüzlerce km yol yaptılar ancak bulundukları ülkelerdeki yerel ve genel seçimlerde oy kullanmaktan kaçındılar. Bulundukları ülkelerde iktidarı değiştirecek potansiyele sahip olduklarının farkına bile varmadılar.

Örneğin Haziran 2015’te Danimarka’da yapılan genel seçimlerde sol blok 9400 oy farkla iktidara gelmişti. Danimarka vatandaşı olmuş, 18 yaşından büyük Türklerin sayısı ise 22 bin civarındaydı. Yani, Türkler istese daha doğru ifadeyle sandık başına gitse iktidarı belirleyecek bir güce sahiptiler. 22 bin Türk’ten sandık başına gidenlerin oranı yüzde 20’ler civarında kalıyordu.

Hakları için mücadele edebilirdiler

Seçme hakkının verilmesi, Avrupalı Türkler arasında 1980’li yıllarda gördüğümüz ‘siyasi kamplaşmaları’ da beraberinde getirdi. Siyasetin girmemesi gereken mekânlar siyasi üs konumuna geldi. Türkiye endeksli yaşayanlar, seçme hakkının verilmesiyle tamamen bulundukları ülkeden koptular.

Bu durum Türkiye’deki partiler için sorun teşkil etmiyor. Nasıl olsa bedavadan oy alıyorlar. Ama Avrupa’da yaşayanlar Türkiye’nin seçim cazibesine kapılıp, bulunduğu ülkeden adım adım uzaklaşıyor. Bunun faturalarından birisi ise aşırı sağın yükselişi karşısında daha aktif rol alabilecekken, hiçbir şekilde karışmadıkları ülke siyasetinde kendi haklarının günden güne kısıtlanması oluyor. Türkiye’de özgürlüklerin kısıtlanmasına verdikleri destek de cabası!

[Hasan Cücük] 11.2.2017 [TR724]

Perinçek haklı beyler! [Nazif Apak]

Tartışmayı MHP lideri Devlet Bahçeli başlattı. Tayyip Erdoğan ile Doğu Perinçek arasında tercih yapmak zorunda kalırsa Erdoğan’ı tercih edeceğini söyledi.

Tuhaf bir açıklama.

Durduk yerde niye Erdoğan ve Perinçek arasında sıkışıp kalsın ki Bahçeli?

Bahçeli’nin dar düşünce dünyasını uzaktan seyredenler Perinçek figürünü ülkücü tabanı ikna için kullandığını, sinsi bir manevra ile kendi kitlesine ölümü gösterip sıtmaya razı etmeyi denediğini düşündü.

Doğru, ancak sebep sadece o değil.

Ülkücü hareketin Perinçek nefretini kullanmak istiyor Bahçeli.

‘Erdoğan’ı tercih ederiz’ diyor ama bir gerçeği atlıyor: Erdoğan ile Perinçek arasında hiçbir fark kalmadı ki!

Bu fotoğrafı görmüyor mu MHP Genel Başkanı? Uzun zamandan beri Erdoğan’ın içine Perinçek kaçmış durumda. O yüzden “Hangisini tercih etsem acaba?” şeklinde yaptığı papatya falı Devlet Bey’i komik bir duruma düşüyor.

Nitekim en ağır (ve bir ülkücü için en utandırıcı) cevabı aldı Bahçeli.

Ne dedi Perinçek? “Erdoğan’a destek veren bana destek vermiş olur.”

Ve daha keskin gerçek: “Ha Erdoğan ha ben!”

MHP lideri Saray’a tutsak hale getirildi. Saray ne dese onu yapıyor. Ve bu haliyle ülkücü hareketi ikna edebilecek tek bir gerekçe söyleyemiyor. Bu nedenle Perinçek üzerinden kendini meşrulaştırmak istiyor.

İyi de ortada çok dramatik bir durum var. Perinçek’in onlarca yıldır hedeflediği ne kadar kötü proje varsa bunların tamamını Erdoğan devralmış durumda.

Karşımızda Erdoğan görünümlü bir Perinçek var.

O yüzden Erdoğan’a sahip çıkıyor havası ile sağdaki bütün kitlelere şirinlik yapmak Bahçeli’yi vebalden kurtarmaz. Sağ kitle Doğu Bey’i uydurduğu yalan haberler nedeniyle “fabrikatör” diye niteler ve onunla Erdoğan arasındaki karanlık ittifakın farkındadır. Ayrıca Perinçek karşıtlığı sadece sağcılarda değil solcularda da bir hayli köklüdür.

Yaşı genç okurlarımız bilmez; ama 80 darbesini yaşayanların tanık olduğu manzara hep şöyle gerçekleşti: Perinçek bir kişiyi kendi gazetesinde hedef gösterir, fotoğrafını basar ve o kişiler bir süre sonra faili meçhul cinayete kurban giderdi.

Sağdan soldan öldürülen insanların haddi hesabı bilinmezdi o günlerde.

Bir keresinde Cengiz Çandar’ın da fotoğrafını basıp hakkında verip veriştirince Çandar ‘katilimi gördüm’ türünde bir yazı kaleme almış, Perinçek’in maske arkası kimliğinden biraz bahsetmişti.

Her neyse.

Anlayacağınız, öteden beri Perinçek faili meçhul cinayetler, karanlık örgütlerle ilişkiler, provokatif eylemler, askeriye adliye, istihbarat gibi birimlerde yaptığı gizli örgütlenmelerle anılırdı.

Gizli belgeler yayınlar, akla hayale gelmedik hedefler gösterir, tüyler ürpertici hadiselere imza atardı da kimse bu adama dokunamazdı.

Ta ki Ergenekon soruşturmasına kadar… Ergenekon örgütünün üstü kapatılınca Perinçek yine dokunulamaz bir duruma erişti!

Ve bu dokunulmazlığına sebep olan kişi bizzat Erdoğan değil mi?

Perinçek bangır bangır bağırıyor: “Erdoğan bizim yanımıza geldi, biz onun yanına gitmedik” Haksız mı?

Doğu Perinçek neyi arzulamışsa Erdoğan onları tek tek icraata geçirdi. Perinçek o yüzden “Hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum” diyor.

Doğru söylüyor. Erdoğan Türkiye’yi Perinçek’e teslim etti. Peki, ne karşılığında?

Perinçek, TV ekranlarına konuk oluyor, “Ne Cemaati! Erdoğan’ı biz dinledik daha elimizde bir suru konuşma tapeleri var” türünden ifşaatlarda bulunuyor da Erdoğan’ın gıkı çıkıyor mu?

Ya MİT TIR’ları davasındaki Perinçek korkusuna ne demeli?

“MİT TIR’ları ile Suriye’ye silah taşındığını ilk defa biz yazdık” diye güm güm gümlüyor; Cumhuriyet Gazetesi’ne ve onun eski yayın yönetmenine dava açtıran Erdoğan, Perinçek’i ısrarla duymazdan geliyor. Konuşmuyor. Konuşamıyor…

Perinçek- Erdoğan örtüşmesinin en büyük mağduru AKP’li tabandır aslında.

AKP tabanı da öteden beri Doğu Perinçek’ten haz almaz. Nasıl alsın ki? Tabandaki rahatsızlığı bildiği için AK Troller pek çok insanı “Perinçek ile işbirliği yapmakla” suçlamışlardı.

Hatırlayacaksınız Perinçek vaktiyle Zaman Gazetesi’ni ziyaret etmiş, gazete yetkilileri ile görüşmüştü. Gazete o görüşmeyi haber yapmış, görüşmeden bir de fotoğraf yayınlamıştı.

Cemaat ile partinin arası açılınca AKP tetikçileri, uzun zaman önce yapılan o ziyaretin fotoğrafını tepe tepe kullanmıştı mesela.

Hâlbuki o ziyaret Zaman’a özel değildi. Perinçek aynı günlerde Yeni Şafak başta olmak üzere ‘İslamcı gazetelere’ de ziyarete gitmişti. Tabii AKP tetikçilerinin gerçekle ilgisi yoktu, onlar algı oluşturmak için “Zaman- Perinçek işbirliği” peşinde koşuyordu.

Peki, olay nasıl gerçekleşmişti?

Keşke Zaman kurmaylarından biri şu an hapiste çürütülüyor olmasaydı da ondan dinleseydik benim dinlediklerimi.

Anlattığına göre Perinçek ekibi muhafazakâr medyayı dolaşma kararı alır, bu çerçevede Zaman’ı da ararlar. Zamancılar önce kuşkulanır bu talepten. Sonra bir hamle yaparlar.

Zamancılar der ki: “Güvenlik nedeniyle araba plakalarınız ve gelecek kişilerin kimliklerini önceden bildirin.”

Perinçek isteneni aynen yapar. Listeler gelir. Gelenlerin önemli bir kısmı emekli subay.

Zaman yöneticileri ile oturduklarında Doğu Bey “Kendimizi anlatmaya geldik” diye lafa girer. Vaktiyle namaz kıldığından bile bahseder. Zaten o sıralar cenaze namazlarında fotoğraf çektirmekte, kendilerinin de dine saygılı olduğu mesajını vermektedir.

Zaman yöneticileri nezaketle susmayı tercih ederken misafirler bol bol kendilerini anlatır. O kadar ki, emekli generallerden biri Zaman binasını çok aydınlık bulduğunu, duvarların daha koyu renklere boyanması gerektiğini söyler.

Perinçek mahcup olup durumu düzeltmeye çalışınca Zaman yöneticilerinden biri, “Bizim geleneklerimizde misafir ne isterse onu der” gibi bir cevapla olay kapatır.

İşte bu yüzden Mehmet Gündem’in “Zaman’da nasıl karşılandınız?” sorusuna Perinçek “Türk geleneklerine göre ağırlandık” diyordu.

Perinçek’in İslamcı basını ziyaretini gizleyerek sadece Zaman’ı mercek altına alan zavallı troller AKP tabanına, “İşte gördünüz mü bu Cemaat Perinçek’le bile işbirliği yapıyor” diyebilmek için çok çırpındı.

Şimdiki Perinçek sevdası ve itaati AKP’lilere acı vermiyor mu? İçinde zerre kadar ‘dava düşüncesi’ kalan bir AKP’li “Yahu biz ne yaptık, ne yapıyoruz: resmen Perinçek’in elinde oyuncak olduk!” diyemiyor mu?

Evet, acı gerçek bu: Erdoğan ile Perinçek arasında hiçbir fark kalmadı. Geçmiş olsun. Hem Bahçeli’ye hem AK Parti’ye.

Çünkü Perinçek doğru söylüyor: Ha Erdoğan ha Perinçek…

[Nazif Apak] 11.2.2017 [TR724]

El Bab veya El Felaket [Analiz: Göksel İlhan]

Sadece Cumhuriyet tarihi değil, Türk tarihi boyunca bu askerî harekâttan daha plansız ve daha amaçsız bir harekât olmamıştır herhalde. Korkunç bir bataklık. Kadınlı erkekli milyonlarca Suriyeli’nin can bahasına kaçtığı bir bataklığa binlerce Türk askeri hangi stratejik akılla sokuldu?

Bu harekâtın sonunda ne elde etmeyi bekliyoruz? Cevabı yok.

Niçin hala oradayız? Cevabı yok.

İstesek bu bataklıktan çıkabilir miyiz? Bunun da cevabı yok.

‘ÇOCUKLARINIZ BİZE EMANET’

El Bab’da şimdiye kadar 60’tan fazla asker bir hiç uğruna şehit oldu. Onun birkaç katı yaralı ve sakat. Önceki gün şehit olan asker, geçenlerde Başbakan Binali Yıldırım’la yemek yemişti. Başbakan askerin ailesini telefonla aramış, annesi başbakana “Oğlumu özledim, yanıma gelsin” deyince Binali Yıldırım “Çocuklarınız bize emanet, burada iyiler” demişti. İşte o asker önceki gün şehit oldu.

Yıllardır askerlerimiz şehit olur. Hepsi fakir, hepsi yoksuldur. Hemen hepsinin baba evi sıvasızdır veya gecekondudur.

Siz hiç bir devlet büyüğünün, bir bakanın, başbakanın veya cumhurbaşkanının çocuğunun şehit olduğunu duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü hiçbiri askerlik bile yapmaz.

Ya Singapur’larda zevk û sefa veya İtalya’larda yalancı doktora veya bedelli…

TÜRK ASKERİ’NİN ADI YOK!

Bir askeri esir düştüğünde İsrail dünyayı ayağa kaldırmıştı.

Bir pilotunu öldüğünde Rusya dünyayı Türkiye’ye dar etmişti.

Peki, Türk askeri?

Maalesef Türk askeri sahipsiz. İki askerimizi IŞİD hunharca yaktığında bu rezalet medyada haber bile olmadı. Sansürlendi. Önceki gün Rusya 3 askerimizi şehit etti? Ne beklersiniz?

Ey Rusya’lar, hesap sormalar, bizi test etmeyin’ler falan… Hayır, hiçbiri olmadı.

Devlet ‘büyük’leri sessiz. Hükümet medyasında ise adı ‘Dost Ateşi’

Teknolojinin bu kadar geliştiği, havadaki her cismin radarlarla kalkış anından iniş anına kadar izlenebildiği, akıllı mühimmatın milimetrik hesaplarla hedefini bulduğu çağımızda ne ‘kimliği belirlenemeyen uçak’, ne de ‘koskoca binanın yanlışlıkla vurulduğu’ iddiaları inandırıcı. Yapılan iş halkı aldatmaktan başka bir şey değil.

DAHA KÖTÜSÜ NE?

Daha kötüsü bizim beceriksizliğimizden olması. Rus ajansı Sputnik’in haberine göre, Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, üç Türk askerinin şehit olmasına yol açan hava operasyonuna ilişkin olarak, “Uçaklarımız, Türk partnerlerimizin verdiği koordinatlara göre hareket etti, orada Türk askerlerinin bulunmaması gerekiyordu” dedi. TSK ise ‘koordinatları vermiştik’ diyebildi sadece. Peki, işin aslını öğrenebilecek miyiz? Tabi ki hayır.

Artık şehit haberlerini bile duymayabiliriz.  Çünkü kapıda referandum var ve bir KHK ile ‘Son Dakika’ haberleri artık yasak.

ASKERİ VE SİYASİ HEZİMETİN SEBEPLERİ

Koskoca Türk silahlı kuvvetlerinin bu hale düşmesinin sebepleri neler olabilir? En baş sebep belki de siyasi olarak bitmişliği perdelemek için savaşa atılmak ve kahramanlık üretmeye kalkışmak.

Oysa TSK çoktan bitti.

Hukuk bitti, ekonomi bitti. TSK nasıl bitmesin?

Beş on general ve yüz-iki yüz subayın -ki bir kısmının da kandırılarak- katıldığı darbe girişimini bahane ederek on binlerce yetişmiş seçkin subayı ya hapse tıkmak veya işkencehanelere yollamak… Ordunun içini boşaltmak… Moral ve motivasyonunu sıfırlamak… Generalleri astsubaylara üst araması yaptırmak… Deneyimli pilotları cadı avıyla ihraç etmek…

Ve daha onlarca sebep.

Sonra da boyuna posuna bakmadan dev ülkelerin güç yarıştırdığı kanlı Suriye arenasında meydan okumaya kalkmak…

[Göksel İlhan] 11.2.2017 [TR724]

Yabancı dil biliyorsanız, unutun! [Ali Emir Pakkan]

Gözlüklüler aman dikkat! 

Bilanço çok ağır, son KHK ile üniversitelerden bazı demokrat ve sosyal demokrat hocalar tasfiye edilince, cılız da olsa tepkiler yükseldi! Oysa özel okullar, vakıf üniversiteleri ve dershaneler kapatıldığında işin buralara geleceği belliydi! Eğer durdurulamazlarsa, düşünce fikir, bilim ve kısaca değer üreten herkesin eline kelepçe her kurumun kapısına kilit vurulacak! Çünkü, dikta rejimleri karakterleri gereği bilimin ve özgür düşüncenin düşmanıdır! Bundan sonra gözlük takanların bile hayatı tehlikededir! 

Neden böyle diyorum, bir örnek ile açıklayayım...

Pol Pot'un 1975-1979 kısa iktidarlığı süresince Kamboçya'da 2 milyon insan öldürüldü. Dönem, 20. Yüzyılın soykırımı olarak tarihe geçti.

Pol Pot, uzun bir hazırlık sürecinden sonra iktidarı elde etti.  17 Nisan 1975'te ülkenin kontrolünü tamamen ele aldı ve tek güç haline geldi. Radikal bir değişim başlattı. İktidar olduğu yılı 'Sıfır Yılı' ilan etti. Ülkenin adını (Kamboçya Demokratik Cumhuriyeti) bile değiştirdi.

Bütün yabancılar ülke dışına çıkarıldı.
Bütün elçilikler kapatıldı. Yabancıların ekonomik ve tıbbi faaliyetleri durduruldu.
Yabancı dillerin kullanılması yasaklandı.
Gazeteler ve televizyonlar kapatıldı.
Posta ve telefon haberleşmesi kısıtlandı.
Bütün özel iş yerlerine çöküldü.
Gözlüklüler bile katledildi

Pol Pot, yeni bir toplum, yeni bir ülke modeli inşaa için kolları sıvadı. Ona göre çiftçilerin güçlenmesiyle Kamboçya zenginleşecekti. Şehirleri köylere göçe zorladı. Dini inançları ortadan kaldırmaya çalıştı. İbadet mahallerini ateşe verdi. Müslümanlara domuz eti yedirdi. Aile fertleri birbirinden koparıldı.

Eli kanlı diktatörün en büyük düşmanı aydınlardı. Entelektüel olduğu düşünülenler öldürüldü. Öğretim üyesi, öğretmen, din adamı, gazeteci, yazar binlerce insan ağır işkencelerden geçirildi. Pek çok kişi sadece gözlük kullandığı ya da yabancı dil bildiği gerekçesiyle katledildi. Bütün okullar ve üniversiteler kapatıldı. Eğitim durduruldu. Çocukların beyinleri yıkanarak rejime sadık köleler haline getirildi.

Pol Pot, 1988, 15 Nisan'ında sürgünde öldüğünde New York Times, 'Kamboçya'yı 20. Yüzyılın en acımasız ve radikal rejimi yaptı' diye yazdı arkasından. Geçtiğimiz günlerde Los Angeles Times'ta çıkan bir haberde ise soykırıma karışan bazı Kızıl Kmerlerin, işledikleri insanlık suçlarından dolayı pişmanlıkları ve bağışlanma dilekleri anlatılıyordu!

Yabancı dil bilenler ve gözlüklüler aman dikkat!

Not: Pol Pot, Bir gece kabusunun anatomisi, (Philip Short) kitabını tavsiye ederim.

[Ali Emir Pakkan] 10.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com