Gazeteci Adem Yavuz Arslan, 2018’in son gününe gelinirken, yıl içinde Hizmet Hareketi’ne yönelik sürdürülen baskının sebep olduğu can kayıplarına dikkat çekti.
Boldmedya'da yer alan habere göre 2018’de Hizmet Hareketi’ne yönelik gerçekleşen ve can kaybına sebep olan insan hakları ihlalleri şöyle:
– Bekir ve Fatma Görmez çifti KHK’lıydı. Baba tutuklandı. 14 yaşındaki oğlu Berk ağır hastaydı. Berk baba hasretiyle hayata gözlerini yumdu. Baba Bekir Görmez oğlunun cenazesine elleri kelepçeli getirildi. Dua ederken bile kelepçesi çözülmedi.
– Zabıt Katibi Mesut Dinç, 15 Temmuz sonrası gözaltına alındı ve tutuklandı. Cezaevinden çıkarıldıktan sonra işsiz kalan Dinç, MS hastalığına yakalandı ve hayatını kaybetti.
– 42 yaşındaki emniyet müdürü Ali Ünlü, KHK ile atıldıktan sonra Almanya’ya iltica etti. Ünlü, Stuttgart’ta kaldığı kampta kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
– Diyarbakırlı iş adamı Vahyettin Bayat, tutuklu bulunduğu Diyarbakır Cezaevi’nde kalp krizi geçirip hayatını kaybetti.
– Doc. Dr Ahmet Turan Özcerit, KHK ile işinden atıldı ve ardından tutuklandı. Kanser hastası olmasına rağmen tedavi için tahliye edilmedi. Tahliye edildiğinde çok geç kalındı ve hayatını kaybetti.
– KHK cinneti. Eşi Gülen Cemaati soruşturmalarından tutuklanan Seher Baş, yüzde 99 engelli oğlu Eyüp Öztürk’ü vurduktan sonra intihar etti.
– Öldükten sonra mesleğe iade. İşkence ile öldürülen Gökhan Açıkkollu, 2018’in ilk aylarında MEB tarafından görevine iade edildi. Bakanlık, Gökhan Açıkkollu’nun masum olduğuna ölümünden sonra karar verdi.
– Oğullarını Mardin’deki cezaevinde ziyaret sonrası dönüş yolunda Aydın ailesi kaza yaptı. Öğretmen Burak Aydın, cezaevinden aldığı bir günlük izinle ailesinin mezarlarını ziyaret edebildi.
– Haklarındaki yakalama kararları ve yaşadıkları uzun tutukluluklar nedeniyle Meriç üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışan Abdürrezzak ve Doğan ailesinin bindiği bot iki aile de yok oldu.
– 38 yaşındaki bilgisayar öğretmeni Mehmet Koşar, Hizmet Hareketi üyesi olduğu iddiası ile tutuklandı, hapis yattı. Tahliye edildikten sonra bunalımdan çıkamadı ve intihar etti.
– Elazığ’ın tanınan eğitimcilerinden Cemal Gürer, tutuklu bulunduğu cezaevinde kansere yakalandı ve hayatını kaybetti.
– 3 çocuk annesi Esma Uludağ, Meriç’i geçip Yunanistan’a gitmişti. Başarıları ile bilinen Esma Uludağ, yaşadıklarına daha fazla dayanamadı ve Yunanistan’da geçirdiği beyin kanaması sonrası hayatını kaybetti.
– Seyahat yasağı sebebiyle hayatlarını kaybeden çocuklara rağmen AKP rejimi yasağı sürdürüyor. 4 yaşındaki Arin, ailesinin pasaport yasağı nedeniyle Almanya’ya tedaviye gidemedi.
– İzmirli iş adamlarından Ali Hocaoğlu, bir yıl tutuklu kaldı ve kansere yakalandı. Tedavi sürecinde gecikildi, adli kontrolle tahliye edildi ama hayatını kaybetti.
– KHK ile öğretmenlikten ihraç edilen Öğretmen Hatice Ezgi Orçan kansere yakalandı. 3 çocuk annesi Orçan işsizlikle mücadele ederken kanser ilerledi ve kurtarılamadı.
– Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Türkiye üçüncüsü olan doktor İbrahim Halil Özyavuz, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde ölü bulundu. Ailesine “intihar etti” denildi ama vücudunda işkence izleri vardı.
– KHK ile ihraç edilen öğretmen Mehmet Çelik kansere yakalandı. Yakalama kararı olduğu için tedavisi gecikti ve hayatını kaybetti. Eşi Esra Çelik cenazede gözaltına alındı, çocukları ortada bırakıldı.
– 3 ay tutuklu kalan 42 yaşındaki emniyet müdürü İsmail Ülker’in tedavisine ve tahliyesine uzun süre izin verilmedi. Sağlık kurulu raporuna rağmen tahliye edilmeyen Ülker, ölümünden kısa süre önce serbest bırakıldı.
– KHK ile işini kaybeden Kur’an kursu öğretmeni Rukiye Öztürk’ün kendisi gibi öğretmen olan eşi de tutuklandı. Beyninde tümör çıkan Öztürk hayatını kaybetti.
– Cadı avından kaçmak isteyen ve öğretmen olan Akçabay ailesini taşıyan bot Meriç’te alabora oldu. Anne Hatice Akçabay ve üç çocuğu Meriç’in azgın sularında can verdi.
– Selman Aşçı, legal bir derneğe üye olduğu için tutuklandı, bağırsakları patladıktan on gün sonra hastaneye götürüldü ve 32 yaşında hayatını kaybetti.
– Eşleri tutuklu KHK’lı aileler için içli köfte yapıp satan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, “terör” suçlamasıyla tutuklandı. Hastalığına rağmen ilaçları verilmedi. Revire çıkartılmadı. Halime Öğretmen herkesin gözü önünde hayatını kaybetti.
– Kur’an kursu öğretmeni Nesrin Gençosman Ordu’da tutuklandı. Daha ilk mahkemesine bile çıkmadan cezaevinde zatüre mikrobu kaptı. Hafta sonu diye revir ilaçlarını vermedi ve komaya girdi. Hastaneye kaldırıldı ama çok geçti. 30 yaşındaki Nesrin Hoca hayatını kaybetti.
– Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ankara İstihbarat Eski Şube Müdürü Zeki Güven işkence ile öldürüldü. Sapasağlam girdiği cezaevinden kısa süre sonra cansız bedeni çıktı.
– Deniz Hakan Şen mide kanseriydi. 85 kilodan 50 kiloya düşmüştü, tutukluydu, 45 dilekçe verdi, 60 gün sonra doktora gidebildi ama çok geçti. 42 yaşında hayata gözlerini kapadı.
– 33 yaşındaki polis memuru Kadir Eyce cezaevinde kanser oldu. Tedavisine izin verilmedi. Adeta eridikten sonra hastaneye çıkışına izin verildi ancak kurtarılamadı.
– Türkiye’de 2018 yılı itibariyle 743 bebek cezaevinde.
– Beyin kanseri olan Furkan (12) tedavi için yurt dışına gidecekti. Ancak anne ve babasının pasaportuna havalimanında el konuldu. Tedaviye gidemeyen Furkan’ın hastalığı ilerledi. Önce yüzünün bir tarafı felç oldu. Sonra hastalık gözüne sıçradı ve hayatını kaybetti.
– Evren Civelek. Annesini, iki çocuğunu ve kayınpederini açık görüş sonrası dönüş yolunda trafik kazasında kaybeden tutuklu öğretmenin eşinin beli ve göğüs kafesi kırıldı, baba Civelek tahliye edilmedi, hala hücrede tutuluyor.
– Antalya’da tutuklu Engin Öztürk’ün 34 yaşındaki yabancı uyruklu eşi Rana Öztürk, eşinin zulüm görmesine dayanamayıp kalp krizi geçirdi ve geride 3 yetim bırakarak vefat etti. Rana Öztürk’ün, organlarını Türk halkına bağışladığı ortaya çıktı.
– Gördükleri baskılara dayanamayıp Ege Denizi üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışanları taşıyan bot alabora oldu. Yürekleri sızlatan faciada 3’ü bebek 6 kişi hayatını kaybetti. Türkiye’deki medya, bebekleri “terörist” diye haber yaptı. Gökhan, Burhan ve Nurbanu Yeni için Bursa Büyükşehir Belediyesi ise cenaze aracı vermedi.
Boldmedya.com
[Samanyolu Haber] 1.1.2019
Haset neler yaptırabilir? [Abdullah Aymaz]
“Andolsun ki, Yusuf ve kardeşleri kıssasında soranlar için ibret alacak âyetler vardır.” (Yusuf Suresi, 12/7)
Yusuf Suresinin nüzul sebebi hakkında rivayet olunur ki, Yahudi bilginlerinden bazıları, Mekke Müşriklerinin ileri gelenlerine, “Muhammed’e sorun bakalım, İsrailoğulları Mısır’a hangi sebepten dolayı geçmişlerdir. Muhammed buna ne diyecek?” diye telkinde bulunmuşlar, onlar da sormuşlar, bunun üzerine işte bu Yusuf Suresi nâzil olmuştur. Muhtemelen bu soru bir tevafuktur… Çünkü büyük boykot hadisesinden, Hz. Hatice’nin (r. Anhâ) ve Ebu Talib’in vefatından sonra yaşanmaz hâle gelen Mekke’den Medine’ye Efendimizin (S.A.S.) hicrete karar verip hazırlıklara başladığı bir zamanda nâzil olmuştur.
Kıssa bir komplo tablosuyla başlıyor:
“Hani Yusuf’un üvey kardeşleri dediler ki: ‘Babamız, Yusuf ile öz kardeşini (Bünyamin’i) bizden daha çok seviyor. Halbuki biz sayıca çok güçlü bir grubuz. Şüphe yok ki, babamız açık biçimde hata ve yanılgı içindedir. Yusuf’u ya öldürünüz, veya ıssız bir yere bırakınız; o zaman babanızın rakipsiz sevdikleri olursunuz, arkasından da tevbe eder iyi kimseler olursunuz. Üvey kardeşlerden biri dedi ki, ‘Yusuf’u öldürmeyiniz, eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız, onu bir kuyunun dibine atınız da yoldan geçecek kervanlardan biri onu çıkarıp alsın.” (12/ 8-9-10)
Kabaran çekememezlik duygusu yoluyla şeytan onların yüreklerine sızı veriyor. Onları emri altına alıyor ve artık istemediğini yaptıracak hale getiriyordu. Onlar yüreklerindeki kıskançlığın baskısı ile onlar tüyler ürpertecek şeyleri normalmiş gibi icraya kalkışıyorlardı.
Hiç çekinmeden babaları Hz. Yakup Aleyhisselama, bir ismi de İsrail olan İsrail oğullarının babasına, ismet sıfatı bulunan Peygambere “Babamız (haşa) gaflet, yanılgı ve hata içinde bulunuyor” diyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Çekememezlik işte böyle bir şey… Şu yaşadığımız süreçteki haksızlıklara hukuksuzluklara, gadir ve zulümlere işte bu açıdan bakalım…
Zâlimlikleri, gaddarlıkları, hasetleri kendilerine hoş gösterse de yine de vicdanları onları rahat bırakmıyor. Onun için “Tevbe eder, iyi kimseler olursunuz” dedirtiyor şeytan. Aynen bu günün Müslüman görüntülü zalimleri de; “Bir hacca, umreye gider, tevbe ve istiğfar eder, iyi insanlar şeklinde görünmeye yine devam ederiz.” diyorlar.
Ama içlerinden sadece birisi tir tir titreyen vicdanının sesini dinleyerek, akıllıca, onların da kabul edecekleri bir teklif sunuyor: “Yusuf’u öldürmeyin; eğer mutlaka bir şey yapacaksınız onu, susuz bir kuyunun dibine atın, gelip geçen kervanlar onu çıkarıp götürsünler.” diyor.
Kitleler Psikoloji kitabının yazarı Gustav Le Bon çocukluğunda Paris’te böyle bir olaya rastlar. Algı operasyonu ile vatanın gizli belgelerini satan hain bir insan imajı veren bir zavallının üzerine kandırılmış kızgın kalabalıkları üzerine saldırtıyorlar. Çıldırmış gibi üzerine doğru hücum eden kalabalıkların karşısına Paris’in tecrübeli meşhur bir avukatı çıkar. Bakar ki, haritalar satan bu kişi normal bir iş yapmaktadır aslında. Ama o azgın-taşkın kalabalıklara onun suçsuz olduğunu söylese ikisini de parçalarlardı. Onun tabiriyle beyinlerinden değil de, murdar iliklerinden aldıkları emirle hareket eden bu şuursuz güruha, ‘Siz vazifenizi yaptınız. Siz Fransa’nın vatansever yiğitlerisiniz. Artık bu saatten sonra ben onu ülkemizin âdil mahkemelerinin karşısına çıkarıp gereken en ağır cezayı verdireceğim… Siz artık işinize gücünüze bakıp işi bize bırakınız!.” deyip adamın elinden kavradığı gibi doğruca mahkemeye götürüyor… Kalabalıklar dağılır, milletin aklı başına gelir. Adamın yaptığı işin sıradan normal bir şey olduğu; onun hainlikle ilgisinin olmadığı ortaya çıkar. Uygun bir vakitte de âdil mahkeme onu serbest bırakır.
“Bunun üzerine üvey kardeşler, babalarına dediler ki, ‘Ey babamız, niçin Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun? Halbuki biz onun sadece iyiliğini istiyoruz. Yarın onu bizimle birlikte gönder; yesin-içsin, eğlensin biz ona kesinlikle göz-kulak oluruz.’ Babaları dedi ki, ‘Onu götürmeniz beni üzer, ayrılığına dayanamam; ayrıca korkarım ki, siz farkında olmadan onu kurt kapar.’ Üvey kardeşler dediler ki: ‘Bu kadar çok kişi olmamıza rağmen eğer onu kurt yerse yandık demektir; hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz.” (Yusuf Suresi, 12/11-14)
Babalarından Yusuf’u koparabilmek için iğneli sözlerle dil dökmeye başlıyor, babalarını bir nevi baskı altına alarak, onu kendileriyle göndermesini sağlayacak bir tutum içine giriyorlar. Bütün emelleri, iğrenç tuzaklarını gerçekleştirmek. Siz bu gün Türkçe Olimpiyatlarındaki sözlere “Bu ayrılık bitsin!... Gel artık içimize dön!..” mealindeki sözlere bakınca benzer çok şey bulabilirsiniz.
Hz. Yakup Aleyhisselam da onların bu kınama yüklü sorularına ve sözlerine karşı, evlatları hakkında hiçbir güvensizliğin söz konusu olmadığını göstermek için Yusuf’un onlarla gitmesine izin veriyor.
Aslında işleyen Kader Planına katkıda bulunuyor ister istemez. Zaten kader gelince gözler görmez olur, olacaklar da böylece gerçekleşir.
[Abdullah Aymaz] 1.1.2019 [Samanyolu Haber]
Yusuf Suresinin nüzul sebebi hakkında rivayet olunur ki, Yahudi bilginlerinden bazıları, Mekke Müşriklerinin ileri gelenlerine, “Muhammed’e sorun bakalım, İsrailoğulları Mısır’a hangi sebepten dolayı geçmişlerdir. Muhammed buna ne diyecek?” diye telkinde bulunmuşlar, onlar da sormuşlar, bunun üzerine işte bu Yusuf Suresi nâzil olmuştur. Muhtemelen bu soru bir tevafuktur… Çünkü büyük boykot hadisesinden, Hz. Hatice’nin (r. Anhâ) ve Ebu Talib’in vefatından sonra yaşanmaz hâle gelen Mekke’den Medine’ye Efendimizin (S.A.S.) hicrete karar verip hazırlıklara başladığı bir zamanda nâzil olmuştur.
Kıssa bir komplo tablosuyla başlıyor:
“Hani Yusuf’un üvey kardeşleri dediler ki: ‘Babamız, Yusuf ile öz kardeşini (Bünyamin’i) bizden daha çok seviyor. Halbuki biz sayıca çok güçlü bir grubuz. Şüphe yok ki, babamız açık biçimde hata ve yanılgı içindedir. Yusuf’u ya öldürünüz, veya ıssız bir yere bırakınız; o zaman babanızın rakipsiz sevdikleri olursunuz, arkasından da tevbe eder iyi kimseler olursunuz. Üvey kardeşlerden biri dedi ki, ‘Yusuf’u öldürmeyiniz, eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız, onu bir kuyunun dibine atınız da yoldan geçecek kervanlardan biri onu çıkarıp alsın.” (12/ 8-9-10)
Kabaran çekememezlik duygusu yoluyla şeytan onların yüreklerine sızı veriyor. Onları emri altına alıyor ve artık istemediğini yaptıracak hale getiriyordu. Onlar yüreklerindeki kıskançlığın baskısı ile onlar tüyler ürpertecek şeyleri normalmiş gibi icraya kalkışıyorlardı.
Hiç çekinmeden babaları Hz. Yakup Aleyhisselama, bir ismi de İsrail olan İsrail oğullarının babasına, ismet sıfatı bulunan Peygambere “Babamız (haşa) gaflet, yanılgı ve hata içinde bulunuyor” diyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Çekememezlik işte böyle bir şey… Şu yaşadığımız süreçteki haksızlıklara hukuksuzluklara, gadir ve zulümlere işte bu açıdan bakalım…
Zâlimlikleri, gaddarlıkları, hasetleri kendilerine hoş gösterse de yine de vicdanları onları rahat bırakmıyor. Onun için “Tevbe eder, iyi kimseler olursunuz” dedirtiyor şeytan. Aynen bu günün Müslüman görüntülü zalimleri de; “Bir hacca, umreye gider, tevbe ve istiğfar eder, iyi insanlar şeklinde görünmeye yine devam ederiz.” diyorlar.
Ama içlerinden sadece birisi tir tir titreyen vicdanının sesini dinleyerek, akıllıca, onların da kabul edecekleri bir teklif sunuyor: “Yusuf’u öldürmeyin; eğer mutlaka bir şey yapacaksınız onu, susuz bir kuyunun dibine atın, gelip geçen kervanlar onu çıkarıp götürsünler.” diyor.
Kitleler Psikoloji kitabının yazarı Gustav Le Bon çocukluğunda Paris’te böyle bir olaya rastlar. Algı operasyonu ile vatanın gizli belgelerini satan hain bir insan imajı veren bir zavallının üzerine kandırılmış kızgın kalabalıkları üzerine saldırtıyorlar. Çıldırmış gibi üzerine doğru hücum eden kalabalıkların karşısına Paris’in tecrübeli meşhur bir avukatı çıkar. Bakar ki, haritalar satan bu kişi normal bir iş yapmaktadır aslında. Ama o azgın-taşkın kalabalıklara onun suçsuz olduğunu söylese ikisini de parçalarlardı. Onun tabiriyle beyinlerinden değil de, murdar iliklerinden aldıkları emirle hareket eden bu şuursuz güruha, ‘Siz vazifenizi yaptınız. Siz Fransa’nın vatansever yiğitlerisiniz. Artık bu saatten sonra ben onu ülkemizin âdil mahkemelerinin karşısına çıkarıp gereken en ağır cezayı verdireceğim… Siz artık işinize gücünüze bakıp işi bize bırakınız!.” deyip adamın elinden kavradığı gibi doğruca mahkemeye götürüyor… Kalabalıklar dağılır, milletin aklı başına gelir. Adamın yaptığı işin sıradan normal bir şey olduğu; onun hainlikle ilgisinin olmadığı ortaya çıkar. Uygun bir vakitte de âdil mahkeme onu serbest bırakır.
“Bunun üzerine üvey kardeşler, babalarına dediler ki, ‘Ey babamız, niçin Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun? Halbuki biz onun sadece iyiliğini istiyoruz. Yarın onu bizimle birlikte gönder; yesin-içsin, eğlensin biz ona kesinlikle göz-kulak oluruz.’ Babaları dedi ki, ‘Onu götürmeniz beni üzer, ayrılığına dayanamam; ayrıca korkarım ki, siz farkında olmadan onu kurt kapar.’ Üvey kardeşler dediler ki: ‘Bu kadar çok kişi olmamıza rağmen eğer onu kurt yerse yandık demektir; hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz.” (Yusuf Suresi, 12/11-14)
Babalarından Yusuf’u koparabilmek için iğneli sözlerle dil dökmeye başlıyor, babalarını bir nevi baskı altına alarak, onu kendileriyle göndermesini sağlayacak bir tutum içine giriyorlar. Bütün emelleri, iğrenç tuzaklarını gerçekleştirmek. Siz bu gün Türkçe Olimpiyatlarındaki sözlere “Bu ayrılık bitsin!... Gel artık içimize dön!..” mealindeki sözlere bakınca benzer çok şey bulabilirsiniz.
Hz. Yakup Aleyhisselam da onların bu kınama yüklü sorularına ve sözlerine karşı, evlatları hakkında hiçbir güvensizliğin söz konusu olmadığını göstermek için Yusuf’un onlarla gitmesine izin veriyor.
Aslında işleyen Kader Planına katkıda bulunuyor ister istemez. Zaten kader gelince gözler görmez olur, olacaklar da böylece gerçekleşir.
[Abdullah Aymaz] 1.1.2019 [Samanyolu Haber]
Unutkanlığın kaynağı depresyon mu? Alzheimer mı?
Unutkanlık, çoğu zaman normal gibi görünse de bazı hastalıkları, vücuttaki hormon yetersizliğini ya da vitamin eksikliklerini haber veren önemli bir göstergedir. Psikiyatrist Dr. Şaban Karayağız‘a göre, unutkanlık, yaş ilerledikçe alzheimer ve demans gibi nöropsikiyatrik hastalıkların hem sebebi hem de sonucu olabiliyor.
Unutkanlığın, bazı eşyaların yerlerini anlık olarak hatırlayamama gibi bir durum olarak değerlendirilmesinin eksikliğine işaret eden Karayağız, unutkanlığın kendini belli ettiği 4 hafıza problemine dikkat çekiyor: Çok iyi bilinen bir adresi hatırlayamama, yön ve zaman algısının kaybolması, aynı soruyu ve konuyu tekrar tekrar sorma, kişileri hatırlayamama.
Psikiyatrist Dr. Şaban Karayağız, unutkanlığa sebep olan 3 eksikliği şöyle sıralıyor ve şu tavsiyelerde bulunuyor:
1-Vitamin eksikliği ve tiroit hormonu yetersizliği
Tiroit hormonu yetersizliği ile vitamin eksikliğinde (D ve B12 vitamini) unutkanlığın ortaya çıktığı belirlenmiştir. Vücuttaki B12 vitamin eksikliği son yıllarda bir sağlık sorunu haline gelmiştir. B12, sinir dokusunun sağlığı ve kırmızı kan hücresinin üretimi için gerekli bir vitamindir. Vücut tarafından üretilmeyen B12; kırmızı et, tavuk, balık, deniz ürünleri, karaciğer, süt ve süt ürünleriyle yumurtada yüksek miktarda bulunmaktadır. Bazı meyve ve sebzelerde de yer alan B12, vücutta eksikse dışardan takviye olarak verilmektedir. Bilinen 13 vitaminden biri olan D vitamininin eksikliğinde de unutkanlık görülebilmektedir. İnsan vücudundaki D vitamininin bir kısmı balık, mantar, bazı sebzeler, yumurta, süt gibi hayvansal gıdalardan sağlanırken, büyük bir bölümü ise güneş ışınlarının senteziyle elde edilmektedir.
2-Ağır depresyon hali
Her 5 kişiden biri, hayatının belli bir döneminde depresyonla yüz yüze gelmektedir. Baş edilemeyen depresyon ise duygusal ve zihinsel yıkıma yol açmaktadır. Dağınıklık ve dikkat eksikliği de depresyonun belirtileri arasındadır. Kişinin kontrol edemediği heyecan ve huzursuzluk hissi, duygusal bir sarmala neden olur. Aşırı sinirlilik hali ve ağlama nöbetleriyle bu tablo daha da ağırlaşır. Ağır depresyon, kişinin günlük yaşamını ve işlevselliğini olumsuz etkiler. Kaygı seviyesinin yoğunlaşmasıyla, zamanla intihar düşüncesi bile ortaya çıkar. Ağır depresyonun etkisiyle de bazen unutkanlık görülebilmektedir. İleri yaşlara kadar devam eden depresyon ise çoğu zaman demansla (bunama) karıştırılabilmektedir.
3-Alzheimer ve demans
Bazı nöropsikolojik hastalıklar unutkanlığa neden olmaktadır. Alzheimer ve demans başlığı altındaki hastalıklar unutkanlıkla başlamakta, zihinsel bir bozulmaya yol açmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan unutkanlık, yaşa bağlı olarak kendini gösterebilen unutkanlıktan farklı bir tablo çizer. Yaşlıların unutkanlıkla ilgili şikayetleri varsa bu durum genellikle aile bireyleri tarafından normal olarak karşılanır. Ancak Alzehimer tipi demansta ise hasta, zamanla işlerini planlayamaz ve öz bakımını (tuvalet ve banyo gibi) yapamaz hale gelir. Alzehimer tipi demans sorununun, sağlıksız ve yetersiz beslenme alışkanlıkları ile kaza sonrası ortaya çıkan travmaların bir sonucu olarak kendini gösterdiği düşünülmektedir. Ayrıca 65 yaşın altında başlayan Alzheimer’de ise hastanın aile öyküsünün olduğu, yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır. Yani ailede genç yaşta Alzheimer olan birey varsa genç nesilde de bu hastalığın çıkma ihtimali yükselmektedir.
[TR724] 1.1.2019
Unutkanlığın, bazı eşyaların yerlerini anlık olarak hatırlayamama gibi bir durum olarak değerlendirilmesinin eksikliğine işaret eden Karayağız, unutkanlığın kendini belli ettiği 4 hafıza problemine dikkat çekiyor: Çok iyi bilinen bir adresi hatırlayamama, yön ve zaman algısının kaybolması, aynı soruyu ve konuyu tekrar tekrar sorma, kişileri hatırlayamama.
Psikiyatrist Dr. Şaban Karayağız, unutkanlığa sebep olan 3 eksikliği şöyle sıralıyor ve şu tavsiyelerde bulunuyor:
1-Vitamin eksikliği ve tiroit hormonu yetersizliği
Tiroit hormonu yetersizliği ile vitamin eksikliğinde (D ve B12 vitamini) unutkanlığın ortaya çıktığı belirlenmiştir. Vücuttaki B12 vitamin eksikliği son yıllarda bir sağlık sorunu haline gelmiştir. B12, sinir dokusunun sağlığı ve kırmızı kan hücresinin üretimi için gerekli bir vitamindir. Vücut tarafından üretilmeyen B12; kırmızı et, tavuk, balık, deniz ürünleri, karaciğer, süt ve süt ürünleriyle yumurtada yüksek miktarda bulunmaktadır. Bazı meyve ve sebzelerde de yer alan B12, vücutta eksikse dışardan takviye olarak verilmektedir. Bilinen 13 vitaminden biri olan D vitamininin eksikliğinde de unutkanlık görülebilmektedir. İnsan vücudundaki D vitamininin bir kısmı balık, mantar, bazı sebzeler, yumurta, süt gibi hayvansal gıdalardan sağlanırken, büyük bir bölümü ise güneş ışınlarının senteziyle elde edilmektedir.
2-Ağır depresyon hali
Her 5 kişiden biri, hayatının belli bir döneminde depresyonla yüz yüze gelmektedir. Baş edilemeyen depresyon ise duygusal ve zihinsel yıkıma yol açmaktadır. Dağınıklık ve dikkat eksikliği de depresyonun belirtileri arasındadır. Kişinin kontrol edemediği heyecan ve huzursuzluk hissi, duygusal bir sarmala neden olur. Aşırı sinirlilik hali ve ağlama nöbetleriyle bu tablo daha da ağırlaşır. Ağır depresyon, kişinin günlük yaşamını ve işlevselliğini olumsuz etkiler. Kaygı seviyesinin yoğunlaşmasıyla, zamanla intihar düşüncesi bile ortaya çıkar. Ağır depresyonun etkisiyle de bazen unutkanlık görülebilmektedir. İleri yaşlara kadar devam eden depresyon ise çoğu zaman demansla (bunama) karıştırılabilmektedir.
3-Alzheimer ve demans
Bazı nöropsikolojik hastalıklar unutkanlığa neden olmaktadır. Alzheimer ve demans başlığı altındaki hastalıklar unutkanlıkla başlamakta, zihinsel bir bozulmaya yol açmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan unutkanlık, yaşa bağlı olarak kendini gösterebilen unutkanlıktan farklı bir tablo çizer. Yaşlıların unutkanlıkla ilgili şikayetleri varsa bu durum genellikle aile bireyleri tarafından normal olarak karşılanır. Ancak Alzehimer tipi demansta ise hasta, zamanla işlerini planlayamaz ve öz bakımını (tuvalet ve banyo gibi) yapamaz hale gelir. Alzehimer tipi demans sorununun, sağlıksız ve yetersiz beslenme alışkanlıkları ile kaza sonrası ortaya çıkan travmaların bir sonucu olarak kendini gösterdiği düşünülmektedir. Ayrıca 65 yaşın altında başlayan Alzheimer’de ise hastanın aile öyküsünün olduğu, yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır. Yani ailede genç yaşta Alzheimer olan birey varsa genç nesilde de bu hastalığın çıkma ihtimali yükselmektedir.
[TR724] 1.1.2019
Silivri Cezaevi’nde işkence: “Oğlum ziyarete gözü mor, kolunda yara izleriyle ve ayakkabısız getirildi”
Hanife Köseoğlu, Silivri L Tipi Kapalı Cezaevi’nde hükümlü olan oğlu Mustafa Özgür Mulla’nın gardiyanlar tarafından darp edildiğini söyleyerek, gardiyanlar ve cezaevi müdürü hakkında Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Köseoğlu, oğlunun gözünde morluk, kolunda yara izleri ve ayakkabısız bir şekilde görüşe getirildiğini söyledi.
Cumhuriyet’in haberine göre, Köseoğlu, 18 Aralık tarihinde hükümlü olan oğlunu ziyaret etmek için Silivri Cezaevi’ne gitti. Ziyaret sırasında oğlunun gözünün mor, kollarının ise yara bere içerisinde olduğunu öne süren anne Köseoğlu, savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Köseoğlu savcıya verdiği ifadesinde, “Oğlumun gözü mor, kollarının kanama derecesinde darp edildiğini, bir elinin şiş olduğunu, ayakkabısız ve üzerinde sadece atletle görüşe getirildiğini gördüm. Kendisine ne olduğunu sordum. Bana, ‘Sohbet hakkının kısa verildiğini, bu duruma itiraz ettiğini ve akabinde cezaevi görevlilerince işkenceye uğradığını, koğuştan ayakkabıları olmadan sürüklenerek çıkarıldığını’ söyledi. Oğlumu darp eden infaz koruma memurlarından, sorumluluğu bulunan tüm çalışanlardan ve kurum müdürlerinden şikâyetçiyim” dedi.
Kurum kamera kayıtlarının çıkarılmasını isteyen Köseoğlu, ayrıca oğluna doktor raporu alınmasını da talep etti. Öte yandan cezaevi yönetimi tarafından anne Köseoğlu’na cezaevinde attığı “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” şeklinde slogan nedeniyle iki ay görüş yasağı verildi.
[TR724] 1.1.2019
Cumhuriyet’in haberine göre, Köseoğlu, 18 Aralık tarihinde hükümlü olan oğlunu ziyaret etmek için Silivri Cezaevi’ne gitti. Ziyaret sırasında oğlunun gözünün mor, kollarının ise yara bere içerisinde olduğunu öne süren anne Köseoğlu, savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Köseoğlu savcıya verdiği ifadesinde, “Oğlumun gözü mor, kollarının kanama derecesinde darp edildiğini, bir elinin şiş olduğunu, ayakkabısız ve üzerinde sadece atletle görüşe getirildiğini gördüm. Kendisine ne olduğunu sordum. Bana, ‘Sohbet hakkının kısa verildiğini, bu duruma itiraz ettiğini ve akabinde cezaevi görevlilerince işkenceye uğradığını, koğuştan ayakkabıları olmadan sürüklenerek çıkarıldığını’ söyledi. Oğlumu darp eden infaz koruma memurlarından, sorumluluğu bulunan tüm çalışanlardan ve kurum müdürlerinden şikâyetçiyim” dedi.
Kurum kamera kayıtlarının çıkarılmasını isteyen Köseoğlu, ayrıca oğluna doktor raporu alınmasını da talep etti. Öte yandan cezaevi yönetimi tarafından anne Köseoğlu’na cezaevinde attığı “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” şeklinde slogan nedeniyle iki ay görüş yasağı verildi.
[TR724] 1.1.2019
”2 yıl hapis yatırdılar, suç işlediler; cesaret edemedikleri için beraatımı İstinaf’a bıraktılar’’ [Basri Doğan]
Erdoğan rejiminin, özellikle 15 Temmuz kurgu darbesinden sonra kararttığı binlerce hayat hikayesi var. İbrahim Çiçek Ceviz de son dönem mağdurlarından birisi. Şehit dayısı ‘İbrahim Çiçek’in adını ve soyadını yaşatmak için babasının kendisine bu ismi verdiğini mahkemede haykıran İbrahim Çiçek Ceviz, darbe iddialarını reddettiğini vurguluyor. Suçsuz günahsız yere 2 yıl hapiste tutulduğunu ve kendisi gibi binlerce insanının da bu şekilde özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını belirten Ceviz, adliye katibi olarak görev yaptığı mahkemelerde görülmemiş zulümlere imza atıldığını söylüyor. Kendisini iki yıl cezaevinde tutan yargıçların suç işlediği için beraat vermeye cesaret edemediğine işaret eden Ceviz, beraat kararını istinafa bıraktıklarını düşünüyor. ’’Koğuştaki bir arkadaşın defalarca yönetimden Kur’an-ı Kerim istemesine rağmen, verilmeyince hüngür hüngür ağlamasını, bir Kur’an bile vermiyorlar demesini, namaz sonrasında sesli şekilde ettiği dualarla bizleri de ağlatmasını unutamıyorum.” diyor. “Gardiyanın ‘evet PKK’lılara IŞİD’lilere var ama size yok’ sözünden sonra onların gözünde PKK ve IŞİD’den daha kötü olduğumuzu anladım.’’ diyen Ağır Ceza Katibi İbrahim Çiçek Ceviz, haksızlıklara tahammül edemediği için cezaevinden cezaevine, koğuştan koğuşa sürüldüğü o günleri ve şahit olduklarını Tr724’e anlattı:
İsmim İbrahim Çiçek Ceviz, 27 yaşındayım, İzmirliyim. Son bir kaç aya kadar olan yaşamım İzmir’de geçti. Lisedeyken savcı olma hayalim vardı. Bu doğrultuda çalışıyordum. İlk üniversite sınavında iyi bir puan almıştım. Ancak puanım Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini tutmuyordu. İzmir’deki özel üniversitelerin hukuk fakültesinin yüzde 50 burslusuna puanım yetse de ailemin ne bu parayı ne de şehir dışında herhangi bir devlet üniversitesinde okumamı karşılayabilecek maddi imkanı yoktu. Bu nedenle bir yıl daha çalışarak 9 Eylül Üniversitesini kazanmam gerekiyordu. Bir yıl daha dershaneye gittim ve derslerime iyi çalıştım. Ancak üniversite sınavı sırasında rahatsızlandım ve sınav bitmeden çıkmak zorunda kaldım. Hayalim olan savcılık mesleğini yapamayacak olmam ve bir daha çalışacak gücü kendimde bulamadığımdan psikolojim çok bozulmuştu. Bir ay evden dışarı çıkmadım. Kendimi yiyip bitirdim.
BİR YIL KADAR SULH CEZADA ÇALIŞTIM
Bir kaç ay sonra arkadaşlarım ile Konak’tan Karşıyaka’ya vapurla geçerken, bir arkadaşımız, adliyede memurluk sınavlarının başlayacağını, KPSS’den 70 üzeri olanların başvurabileceğini söyledi. Bunun üzerine benim de memurluk hazırlıklarım başladı. Bilgisayarla aramın iyi olması benim için büyük bir avantajdı. Babamın işyerinde çalışırken sürekli klavyeye çalışmaya devam ettim. Sınav günü geldiğinde ise rahat bir şekilde sınava girdim ve günler sonra açıklanan sonuçta klavye sınavını geçtiğimi öğrendim. Akabinde girdiğim sözlü mülakatta da soruları doğru şekilde cevapladım ve sınavı kazandım. Artık memur idim. Bir yıl kadar Sulh Ceza Mahkemesinde çalıştım. Daha sonra ise TMK 10. Madde ile görevli Ağır Ceza Mahkemesinde çalışmaya başladım.
MAHKEMEMİZ KAPATILINCA, DAĞITILDIK
Benim yıllar sonra hapse girmeme neden olacak bu mahkemenin yeri benim için halen apayrıdır. Bu mahkemede İzmir Askeri Casusluk davası ve Ege bölgesindeki terör ve örgüt kapsamında olan davalara bakılıyordu. Askeri Casusluk davasının duruşma salonu adliyenin konferans salonu idi. Bu salonu bu duruşmaya özel olarak duruşma salonuna çevirdik. İçerisinin dizaynı tamamen değişti ve yargılama başladı. Dosyayı bilen, duruşmalarına çıkan biri olarak şunu söylemek istiyorum. Bu dava dosyasındaki herkes şu anda beraat etmiştir. Bu dava uzun süren fiziksel takip, telefon dinleme, arama sırasında elde edilen deliller ve ifadeler ile hazırlanmış bir davadır. Yapılan tüm işlemler hukuka uygun olarak elde edilmiştir. Tüm sanıkların kesinlikle suçlu olduğunu elbette düşünmüyorum. Ancak duruşma sırasında olsun, bu aşamaya kadar olan adli işlemlerde olsun bir çok sanık yapılanları ve suçlamaları kabul etmişti.
17-25 Aralık Operasyonları sonrasında Erdoğan hükümetinin ilk icraatlarından birisi TMK 10. Madde ile görevli mahkemeleri kapatmak olmuştu. Mahkememiz kapatılınca dosyalar başka mahkemelere dağıtıldı. Askeri Casusluk davası İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesine tevzi edilmiş, mahkemeye bu dosya gittiği için 5. Ağır Ceza Mahkemesine ikinci heyet atanmış. İlk heyet yalnızca Askeri Casusluk davasına bakıyordu. Mahkeme uzun süre belli başlı sanıkların tutukluluk halinin devamına karar vermişti. Sonradan birden tüm sanıklar tahliye edildi ve daha sonra tüm sanıkların beraatına karar verildi.
DARBE OLDUĞUNA İLK BAŞTA İNANMAMIŞTIK
Ancak 2016 mayıs gibi istinaf mahkemelerinin açılacağı ve oraya geçecek personellerin listesi komisyon tarafından gönderildi. İsmim o listede yoktu. Kadrom istinaf olmasına, istinafta açık olduğundan dolayı İzmir adliyesi kadrosundaki kişileri dahi bu listeye eklemelerine rağmen beni bu listeye eklememişlerdi. Özel Yetkili de çalışmanın bir negatif ayrıcalığı daha diye içimden geçiriyordum. Ancak işin yalnızca bu kadar olmadığını bir kaç ay sonra öğrenecektim. 15 Temmuz cuma günü olduğu için her cuma 23:00 – 00:00 saatlerinde düzenli yaptığımız halı saha maçı vardı. Futbol maçlarını sevdiğim için Alaçatı’da bir arkadaşımla gezerken geziyi erken kesip, arkadaşı kaldığı eve bıraktıktan sonra arabamla hızlı bir şekilde giderek maça yetişmiştim. Maçın tam yarısında kenarda maçı izleyen bir arkadaşımız “Arkadaşlar darbe oluyor” dedi. Hiçbirimiz ilk başta inanmadık. Şaka yaptığını düşündük. Yemin etti, genelkurmay başkanını rehin almışlar dedi. Haberleri gösterdi. Genelkurmay başkanının dahil olmadığı bir kalkışma vardı. İlk sorduğum soru hükümetten birilerini alıp almadıklarını sordum. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar vb. Hayır kimse yok diye söyleyince şüphelerim arttı. Biz maçımıza devam ettik. Maç bitince herkesin telefonu çalıyor, kiminin eşi telefonda ağlıyor, kiminin anne babası arıyordu. O gece çok yakın bir arkadaşım da beni aradı. Yaklaşık 20 dakika sonra onun evine gittim. Evime gidemedim çünkü yolda giderken toma görmüştüm. O gece arkadaşımda yattım. Sabaha kadar televizyon izledik. Her şey bu kalkışmanın darbe yapmaktan ziyade başarısızlığa mahkum edilmiş bir kalkışma olduğunu gösteriyordu. Köprünün tutulmasının hiçbir anlamı yoktu. TRT binasının bir mantığı yoktu. Hiçbir üst düzey devlet görevlisi darbe yapanlar tarafından alınmamıştı. Bu işin arkasında kötü şeyler olduğunu anlamış ancak bugüne kadar yapılacak zulümlerin yapılacağını tahmin dahi edememiştim.
10 AĞUSTOS 2016’DA SABAH 5’TE EVİME OPERASYON
15 Temmuz’un olduğu hafta ve sonrasındaki iki hafta yıllık iznimi kullanmak için izin almıştım. DGS sınavına girip adalet bölümünden hukuk fakültesine geçmeyi planlıyordum. Bunun için çok kaliteli bir dershaneye de yazılmıştım. Türkiye genelinde yapılan denemede Türkiye 22. Si olmuştum. Aldığım puan önceki yıllara baktığımızda Ankara Hukuk Fakültesi dahil Galatasaray Hukuk hariç tüm hukuk fakültelerini kazanıyordum. Tek bir şey eksikti sınava girmem. Sınav 31 Temmuz’da yapılacaktı. Ancak darbe kalkışması nedeniyle sınav 3 hafta sonraya ertelenmişti. 15 Temmuz’dan bir iki hafta sonra İstanbul eski özel yetkili mahkemede çalışan katipleri almışlardı. Sıranın bana da geleceğini anlamıştım. Ailem ve yakın arkadaşlarımla vedalaşmaya, onları alıştırmaya başladım. Onlar ilk başta inanmak istemediler. Seni niye alsınlar dedilerse de alınacağımı ve tutuklanacağımı biliyordum. Psikolojik olarak kendimi hazırlamıştım. Kaderi planda varsa bu olacaktı.
10 Ağustos 2016’da sabah 5’te evime operasyon yaptılar. Kapıyı açtım, adımı sordular. Benim için geldiklerini söylediler. Ben de önce kararı okumam gerektiğini söyledim. Kapıda onları içeri almadan önce kararı okudum. Tamam dedim buyrun girebilirsiniz ancak o sırada annem ve kardeşim uyku halinde oldukları için onların giyinmesi için süre istedim. Bir kaç dakika sonra onları eve aldım ve arama yapmaya başladılar. Daha önce arama ve gözaltı kararına çok imza atmıştım. Şimdi o karar gibi hukuki olmayan bir karar ile aynısı başıma geliyordu. Evimi çok iyi aradılar. Bana hususen de sordular, kitap, silah var mı diye. Olmadığını daha ayrıntılı arayabileceklerini söyledim. Babamın iş yerine ait laptop evde bulunuyordu. Bilgisayarı da alacaklarını söylediler. Bilgisayar şahsıma ait olmadığını ve alamayacaklarını söyledim. Ancak savcının emri dediler ve hard diski sökerek kendilerine verdim. Bu sırada karşı komşum olan çok yakın arkadaşım ve dostumu hazirun olarak eve çağırdım. Uzun zaman göremeyeceğimi bildiğim için son kez görmek istiyordum. Sağ olsun geldi ve arama sonunda tutanakları imzaladı. Annem polislere kahvaltı hazırlayabileceğini söyledi ise de polisler kabul etmedi. Çayları ikram etti çaylardan sonra evden çıktık. Adliyede çalıştığım yerde de arama yapıldı. Herhangi bir şey olmadığına dair tutanak tuttular ve kalemdeki arkadaşlarımla vedalaşıp emniyete götürüldüm.
İLK TUTUKLANAN ARASINDA KİMİLERİ 6 AYLIK BEBEĞİYLE GELMİŞTİ
Emniyette adliyeden tanıdığım arkadaşlarım vardı. Kimi 6 aylık bebeğiyle gelmişti. Kimi ise çocuklarını komşulara, kimi anne ve babasına bırakmıştı. Çocukları çok sevmemden dolayı o bebekleri öyle görünce kötü olduğumu çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra bir koğuşa konuldum. Koğuşta 10 kişi vardı. Herkesin üzerinde atlet ve pijama, sakallı kimseler. İlk başta teröristlerin arasına mı koydular beni diye düşündüm. Daha sonradan farklı suçlularla bir arada koyamayacakları aklıma geldi. Selamlaştıktan sonra meslekleri sorunca hepsinin asker olduğunu öğrendim. 10 gündür gözaltında idiler. Tanıştık, sohbet ettik. Bir tanesinin oğlu Harbiye’de askeri öğrenci imiş ve damadı ise subaymış. İkisinden de 15 Temmuz’dan beri haber alamıyormuş. Kendi derdine bile üzülemiyordu. O kadar kötü görünüyordu ki o astsubay abinin yüzünü unutmam mümkün değil. Koğuşta kurmay pilot albay bir abimiz polis memuruna 10 gündür gözaltında olduklarını, asker olmaları nedeniyle tıraş olmadan rahat edemediklerini , tıraş olmalarının mümkün olup olmadığını söyledi. Polis memuru ise kendisine sert bir tonla senin rütben ne diye sordu. Albay abi rütbenin bir önemi olmadığını, yalnızca basit bir sorduğunu söyledi. Sen söyle bakayım rütbeni dedi. Subayım diye cevap verdi albay abi. Sen böyle bir soru sorulmayacağını bilmiyorsun diyerek azarlar vaziyette cevap verdi polis memuru. Albay ise yalnızca basit bir soru sorduğunu, sorulup sorulamayacağını bilmediğini söyledi. Bunun üzerine ben daha fazla dayanamadım. Polis memuruna kendisinin kim olduğunu sordum. Hangi hakla burada olan birini azarlayabileceğini söyleyerek tersledim. Polis hiçbir şey söylemeden gitti. Nezarethanede 4-6 saat arasında kapılar açılıyor ve tuvalet ihtiyacı o zaman gideriliyordu. Yalnızca 5 dakika veriliyordu tuvaletin o saatler arasında gelmez ya da o sıra tuvalet dolu olursa, bir sonraki 4–6 saat sonrasında giriyordun.
İNSANLAR TUVALETE GÖNDERİLMİYORDU
Hatta bazen çok uzun süre kapıyı açmadıkları olmuştu ve bir kişi şişeye küçük ihtiyacını gidermek zorunda kalmıştı. Gözaltında hep aynı şeyler veriyorlardı. Her koğuşta yaklaşık 8-10 kişi kalıyordu. Normalde bu koğuşlarda 1 kişi kalması gerekiyor. Hepimiz yerde yattığımız halde sağa ve sola hareket edemiyorduk. Yemek sırasında bir arkadaşımız bağırarak yemek duası yapıyordu. Tüm koğuşlar arkasından tekrarlıyordu. “Allah’ımıza hamdolsun. Milletimiz var olsun. Zalimin zulmü son bulsun. Afiyet Olsun” şeklinde hep birlikte nezarethaneyi inletecek şekilde dua ediyorduk. Gireceğim DGS sınavı yaklaştığından ve daha ne kadar gözaltında kalacağım belli olmadığından dolayı bir dilekçe yazdım. Polislerin başlarında duran komisere verdim. Benden birkaç dakika sonra başka bir arkadaşta sınava gireceğini bunun için dilekçe yazacağını komisere söyleyince biraz önce arkadaşın yazdı aynısını yaz şeklinde cevap vermiş. Arkadaş benim yazdığım dilekçeyi yazamayacağını, kendisinin yazacağını söyleyince komiser dilekçemi merak edip okuyunca kim olduğumu sormuş. Koğuştaki arkadaş adliyede çalıştığımı bildiğini başka bir şey bilmediğini söylemiş. Savcıya bunları yazıyorsa bana neler yapar bu, polislerle gönderemem ben bunu, bizzat kendim götüreceğim savcıya diye cevap vermiş. Bunun üzerine gece 3’te uykudan kaldırdılar ve ifade vereceğimizi söylediler. Farklı bir ilçedeki emniyet binasına ifade vermek için götürdüler. İfadeden çıkıp gelenin yüzü asıktı. Ne olduğunu sorunca, avukatların kendilerine itirafçı olmaları gerektiğini yoksa tutuklanacaklarını söylediğini söylediler. Sıra bana gelince avukata sert bir tonda avukat hanım yalnızca müvekkilimin söylediklerine aynen katılıyorum deyin. Başka bir şey söylemenize gerek yok ben hallederim dedim. Avukat tabiî ki diyerek sorguya girdik. Sorguda Zaman Gazetesi aldın mı, Samanyolu TV izliyor muydun, sohbete katıldın mı, bunların okuluna gittin mi diye sormaya başladı. Bir süre sonra bu şekilde devam edeceklerse cevap vermeyeceğimi söyledim. Niye diye sorunca polis memuru. Böyle bir ifade alma şekli olmadığını, bu şekilde sokaktan herkesi çevirip soru sorabileceğini, gözaltına alınma sebebim için ellerinde bir delil olması gerektiğini belirttim. Birazdan geleceğini söyledi. Bylock, eagle ve diğer programları kullanıp kullanmadığımı sordu. Kullanmadığımı söyleyince bir sonraki soru bylock programı kullandığınız tespit edildi ne diyorsunuz oldu. Kullanmadığımı biraz önce söyledim. Anladığınızı düşünmüştüm dedim. Devam etti kullanıcı adım, kimler arkadaş listemde var şeklinde soru sordu. Kendisine bu şekilde mi tespit ettiklerini söyledim. Tespit ettiyseniz eğer bunların hepsini bileceğinizi aksi taktirde tespit edilmiş kabul edilemeyeceğini söyledim. Sabah olmuştu artık 20 kişi tutuklanma talebiyle hakimliğe çıkarıldık.
TUTUKLAMAYA SEVK EDECEK DERECEDE HİÇBİR SOMUT SUÇLAMA YAPILAMADI
Karşımızdaki hakim Diyarbakır’dan İzmir’e annesinin yanına gelmek için HSK’ya beni İzmir’e gönderin istediğiniz her şeyi yaparım diyen, ilk günden beri önce Paralel Devlet Yapılanması yaftasıyla gelen kişileri sonra sözde terör örgütü ilan edildikten sonra da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla gelen vatan evlatlarını tutuklamakla memur Dilek hanımdı. Kendisi savcının üst yazısını okudu ve savunma yapmamızı istedi. Sıra bana gelince tutuklama memuruna şöyle cevap verdim: “Sayın cumhuriyet savcısının tutuklama sevk yazısında belirttiği üzere Bylock isimli program google play üzerinden indirilmektedir. Ben iphone marka telefon kullanmaktayım. İşletim sistemi iOS’tur. Her ne kadar TEM şube tarafından Bylock kullandığımı tespit ettiği belirtmiş ise de devamında gelen soru kullanıcı adımın sorulmasıdır, tespit edilen bir programda kullanıcı adının bilinmemesi gülünçtür. Bu suçlamanın bizlerin üstüne olması başkalarının üstüne olmayacağı anlamına gelmez. Belirtilen isim listesi excell formatında hazırlanmış, katibiniz şu an 5 dakika içinde bu programı kullanıldığına dair bir isim listesi yapabilmesine imkan sağlar. Bu sebeplerden dolayı bu programı kullanmış olmam olanaksızdır. Örgüt üyeliğine gelince benim ismim İbrahim Çiçek Ceviz’dir. Çiçek ismini genelde neden konulduğunu sorarlar. Babam; şehit dayısının ismini ve soyismini yaşatmak için bana bu ismi vermiştir. Ailemizde bir çok şehit vardır. Biz bu vatan için çok canlar verdik, bir can da ben vermeye hazırım. Herhangi bir örgüt üyeliğim söz konusu dahi olamaz. Üzerime atılı suçlama CMK 100’deki tutuklamaya sevk edecek derecede hiçbir somut delil taşımamaktadır. Beraat kararı değil takipsizlik kararı alacağım ortadadır. Emniyette telefonumun iphone olduğunu belirtmeme rağmen savcının tutuklamaya sevk etmesi ben uğraşmayayım hakime hanım uğraşsından başka bir şey değildir.”
Bunun üzerine hakim hiç kimsenin gözüne dahi bakmadan 20 kişiyi tutukladı. Tutuklananlar arasında biri 6 aylık diğer 1 yaşında bebekte vardı. Bebeklerin o halini görünce kendimi tutamamış ağlamıştım.
CEZAEVİ ŞARTLARI KÖTÜ İDİ
Cezaevine ağustos ayının 19’unu 20’sine bağlayan gece girmiştik. Gece dört gibi koğuşa konulduk. Sabah uyandığımızda koğuşta hiç bir şey olmadığını gördük. Tuvalette sabun yok, peçete yok. Bulaşığı yıkamak için sünger deterjan yok. Yiyecek bir şey yok. Koğuş bomboştu. Kapının orada bir buton olduğunu, buna basınca gardiyanları çağırıyoruzdur herhalde dedim. Arkadaşlar basmamız gerektiğini, bunların polise benzemeyeceğini, dövebileceklerini söyledi. Öyle deyince bende gittim butona bastım. Bel hizasında olan mazgalı açtı. Kendisine koğuşta hiçbir şey olmadığını, acil olarak sabun, tuvalet kağıdı deterjan gibi ihtiyaçlarımız olduğunu söyledim. Kendisi söylediklerimi duymadığını söyleyince o zaman eğilmesini o şekilde duyabileceğini söyledim. Kendisi eğildi ve kantin günü olan perşembe günü sabahında dilekçe vererek o şekilde alabileceğimizi söyledi. Koğuşa yeni geldiğimizi bunların acil insani ihtiyaçlar olduğunu söyledim. Yapabileceği bir şey olmadığını, hafta sonu olduğunu söyledi. Bana bir kağıt ve kalem getirmesini söyledim. Kağıt ve kalemi de kantinden alacağımı belirtti. Dilekçe yazmak için gerekli kağıt ve kalemi nereden temin edeceğimi söyledim. Ben dilekçe yazacağım dedim. Dilekçeler pazartesi günü deyince sen bana git kağıt kalem getirdi. önce bir dedim. Sonra gitti kağıt ve kalem getirdi. Ben müdüre bir dilekçe yazdım. Butona tekrar bastım al bunu müdüre götür dedim. Önce almak istemedi, o zaman çağır müdürün gelsin buraya dedim. Sonrasında personelin kullandığı tuvaletten sabun getirdi ve bitince söylememizin yeteceğini söyledi.
GARDİYAN: PKK’LILARA IŞİD’LİLERE VAR AMA SİZE YOK
Koğuştaki bir arkadaşımız koğuşun içerisinde bir kağıtta spor gününün ve saatinin yazdığını görünce gardiyana ‘Bizim spor günümüz şu gün mü?’ diye sordu. O da arkadaşa sizlere spor veya diğer haklar yok deyince, arkadaşımız ‘Başkalarına var ki burada yazıyor’ dedi. Gardiyan ise ‘Evet PKK’lılara IŞİD’lilere var ama size yok’ cevabını verdi. Onların gözünde PKK ve IŞİD’den daha kötü olduğumuzu anladım. Koğuştaki bir arkadaşın defalarca kurumdan Kur’an istemesine rağmen bizlere Kur’an-ı Kerim vermemesi üzerine hüngür hüngür ağlamasını, bir Kur’an bile vermiyorlar demesini, namaz sonrasında sesli şekilde ettiği dualarla bizleri de ağlattığını unutamıyorum. 3 hafta F tipinde kaldıktan sonra Menemen Cezaevine sevk edildik. Burada da adliye çalışanlarından oluşan bir koğuşta kaldım. 19 kişi kalıyorduk , sohbetler genelde herkesin ortak noktası olan adliye üzerine oluyordu genelde. 2013 Haziran ayında özel yetkili mahkemede çalışırken istifa edip kendi işini kuran bir kişi de vardı. Bu kişiye de bizim dosyadan işlem yapıldı. Hatta gözaltına alındığında arabada iken iş yerine de uğrayacağız dediklerinde tabi ki diyor. Biraz gittikten sonra şuradan gideceğiz diye gösterince polisler biliyoruz zaten diyorlar. Arkadaşımızda içinden diyor ki adamlar biliyordur tabi ki iş yerimi belki önceden bakmaya da gelmişlerdir diyor. İş yerinden farklı yere geçince arkadaşımız polislere yanlış gittiğini söylüyor. Polisler ne dediğini soruyorlar adliye burada işte deyince ne adliyesi diye soruyor. Sen adliye de çalışmıyor musun diye sorunca polis çalışmadığını söylüyor. Bu arkadaşımızdan dosyaların, fişlemelerin ne zamandan hazırlandığını anladım.
MENEMEN CEZAEVİNDE KİTAPLAR VERİLMEDİ
Menemen cezaevine girerken kayıt esnasında prosedür gereği cezaevi kurallarını içeren bir kitapçık verip, kitapçığı aldığına dair imza atmam gerekirken, Menemen cezaevine girerken bize kitapçıkların birazdan verileceğini söyleyerek imza attırdılar. Kitapçıklar bize gelmedi. Günler geçti. Biz yaklaşık 10 kere dilekçe yazmamıza rağmen herhangi bir şekilde kitapçıkları vermediler. Bir gün akşam sayımı sırasında sayım bittikten sonra bir gardiyan kapıda duran arkadaşımıza bir daha üstünde atlet olmasın, atletle çıkmayacaksın dedi. Benim yanımda duran arkadaş ise gardiyana doğru yürüyerek o zaman kurallar kitapçığını verin haklarımızı bilelim dedi. Başgardiyan ise kural biz ne söylüyorsak o, kitapçık falan yok dedi. Biz o zaman tanımayız sizin kuralınızı, biz kanun tanırız dedi. Sen ne söylüyorsun diyerek arkadaşımıza parmaklarını sallamaya başladı. Arkadaşımız da sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine başgardiyan parmaklarını daha hızlı sallayarak tehditvari sözler sarf etti. Parmaklarını sallayınca ben duramadım ve başgardiyana ‘indir o elini’ dedim. Bana döndü ve ne diyorsun sen dedi. Ben de indir o elini diye sert ve yüksek tonda cevap verdim. Haddini bil, sen kim olduğunu zannediyorsun, burada hiç kimseye parmaklarını sallayamazsın diye devam ettim. Olay artık diğer iki kişiden çıkmış bana dönmüştü. Başgardiyan ile yüksek tonda biraz daha atıştıktan sonra gardiyanlara dönerek alın bunu dedi. Ben de alabiliyorsan al diyerek yumruğumu kaldırdım ve üstüne doğru atıldım. Arkadaşlarım beni geri çekti ancak bir kaç arkadaşımız daha yumruğunu kaldırmıştı artık. Daha sonra kaçın kaçın diyerek koğuştan kaçtılar. Bunun üzerine kapıdan bana dönerek ben seni almasını bilirim dedi. Gel al bekliyorum diye cevap verdim. Olayla ilgili tutanak tutmak için masaya oturdum. 10 dakika sonra mazgaldan İbrahim hazırlan müdüre çıkacaksın dedi. Ben de kendisine müdürün gelsin buraya, ben çıkmıyorum dedim. Böyle mi diyorsun dedi. Aynen böyle söylüyorum git ilet müdürüne dedim. 10 dakika sonra tekrar geldi ve İbrahim hazırlan müdür geliyor dedi. Gelsin dedim. Müdür, başgardiyanlar ve yaklaşık 40 tane gardiyan koğuşa geldi. İbrahim kim diye sordu. Benim dedim. Sorunun ne olduğunu söyledi. Başgardiyanın arkadaşıma parmak salladığını, burada hiç kimsenin benim arkadaşıma veya burada herhangi birine parmak sallayamacağını, gerekeni elbet yapacağımı söyledim. Kendisi bize henüz tutuklu olduğumuzu, hükümlü olmadığımızı, suçumuzun kesinleşmediğini belki tekrar işimize geri dönebileceğimizi söyledi. Ben de suçsuz olduğumuz için burada olduğumuzu, görevde olsam kendimden şüphe edeceğimi söyledim. Müdüre derin bir iç çektirip başını hafifçe yana eğdirdikten sonra koğuştaki müdür arkadaş atletle bir daha durmayın diyen gardiyanın sürekli arkadaşlarımıza sataştığını söyledi. Öyle olunca diğer gardiyanlar o kişiyi hemen arkaya çekti müdürün görmesini engellediler. Kendisinin bir sorunu olduğunu, kendisinde bir yetki gördüğünü söylediler. Daha sonrasında tutanak tuttuğum masanın önünde duran arkadaşa doğru parmağını sallayan gardiyan gelince tutanak tuttuğumuzu görsün diye hafifçe çekilmiş. Sonra parmağını sallayan gardiyan yanıma gelip kardeşim tutanak tutuyorsun sen bilirsin tutabilirsin tabi ama bunlara gerek yok, sorun yok dedi. Buna kendimin karar vereceğini söyledim. Daha sonradan koğuştan çıktılar. O günden sonra genel itibariyle kötü davranılan Menemen cezaevinde tüm koğuşlardaki arkadaşlara daha iyi davranılmaya başlandı.
YA DERHAL HUKUKA UYUP TAHLİYEME KARAR VERİN YADA HUKUKSUZLUĞA DEVAM EDİN SİZE HUKUK DERSİ VERMEYE DEVAM EDEYİM, VE DÜNYAYA REZİL OLUN
Kampüs, hastane, revir, duruşmaya giderken başka koğuştan gördüğümüz her şey aynı şeyi söylüyordu. Ne oldu bunlara da birden iyi davranmaya başladılar. 29 – 31 Ekim 2016 tarihlerinde en yakın dostlarımın düğünleri vardı. İkisinin düğününe katılamayacak olmamın üzüntüsü ile bir dilekçe yazdım. Bu dilekçemin de diğer dilekçelerim gibi okunmadığını biliyordum. Bunun üzerine iki hafta sonrasında A4 kağıdına normal yazı boyutunun 5 katı büyüklükte “Ya derhal hukuka uyup tahliyeme karar verin ya da hukuksuzluğunuza devam edin size hukuk dersi vermeye devam edeyim ve dünyaya rezil olun” şeklinde bir dilekçe gönderdim. Bunun üzerine ne yazmış bu diye dilekçemi okumuşlar ve soruşturma açmak için ifademi almak üzere adliyeye çağırdılar. Savcı bey ile odasında geçen konuşmamızı bizzat aktarıyorum.
SAVCI İLE GEÇEN KONUŞMA
“Dosyanın sizden önceki savcısı tutuklamaya sevk müzekkeresinde google play üzerinden indirilen bylock programını indirdikleri… diyor. Ben sorguda da söyledim. Dilekçelerimde de belirttim. Iphone marka cep telefonu kullanıyorum. İşletim sistemi iOS’tur. Beni nasıl tutukluyorsunuz dedim. Savcı da “ Google play’den indirilmiyor ki “ dedi. Nasıl oluyor dedim. “ Flash bellekle yükleniyor” dedi. Savcı bey tutuklamaya sevk eden savcı google play üzerinden indirildiği diyor. Şimdi siz de flash bellek ile yükleniyor diyorsunuz. Birinizin söylediği diğerininkini tutmuyor” dedim. Benim söylediklerim doğru dedi. Savcı bey Allah aşkına bylocktan adam mı tutuklanır dedim. Niye dedi. Bu konu da verilmiş bir tane Yargıtay kararı ya da kanunda suç olduğuna dair bir madde var mı? Dedim. Eee olacak dedi. Olacak diye bir şey mi olur. Darbe yazışmaları whatsapp’tan yapıldı. İki milyar kişi whatsapp kullanıyor. Gücünüz yetiyorsa iki milyar kişiyi alın dedim. Savcıdan ses yok. Savcı bey bylock falan geçin bunları ben niye alındığımı çok iyi biliyorum dedim. Neden dedi. Özel yetkili mahkemede çalıştım, onun için dedim. “Ee sizin baktığınız davaları da biliyoruz. Hepsi kumpas çıktı” dedi.
6 SAYFALIK DİLEKÇEMİN 6. SAYFASI ŞİİRDEN OLUŞUYORDU
Savcı ile aramızda geçen konuşmalar aynen bu şekildeydi. Savcı özel yetkili de çalışmış bir kişiyi orada çalıştığı için tutuklattığını itiraf ediyordu. Daha sonrasında dilekçemin özellikle son sayfası ve yazdığım şiiri sordu. 6 sayfalık dilekçemin 6. Sayfası şiirden oluşuyordu. Şiir ise şu şekildeydi.
ÇOK KORKTUM
Duydum ki yeni operasyonlar yapıyormuşsun yap.
Adliyede personel bırakmayacakmışsınız, bırakma.
Ey şeytanın bile imrendiği zatlar
Bizi böyle korkuttuğunuzu mu zannediyorsunuz, zannet.
Okun yaydan çıktığı o an gibi,
Kaderini beklersin batacağını bile bile
O an geldi vedalaş sevdiklerinle
Hapse gireceksin avenelerinle birlikte
Zafer çığılığıdır bu söylediklerim
Durmayacağız hukuksuzluklarınıza bitirene kadar
Allah’tan vardır bir dileğim
Doğru gözüken eğrileri düzeltene kadar mühlettir.
Bu şiiri neden yazdığımı sordu. Ben de kendisine edebiyatı ve şiiri sevdiğimi, yazdığım dilekçenin ve şiirin tamamen arkasında olduğumu söyledim. Kendisi bu şiiri iki tane savcıya hitaben yazdığımı söyledi. Okun kelimesinin Okan Bato olduğu, Zafer kelimesinin de Zafer Dur olduğunu söyledi. Ben de zorlama bir çıkarım olduğunu, istedikleri gibi düşünebilecekleri, sizin bu şekilde düşündüğünüzde dahi herhangi bir soruşturma açmak için hukuki dayanağın olmadığını, yazdığım dilekçe de ve şiirde hukuksuzluğun hesabının sorulacağını, aksi taktirde suç işleneceğini bu nedenle şahsıma yönelik herhangi bir adım yapılamayacağını, her ne kadar yapılan hukuksuzluğun beni mağdur ettiğini ancak bu günlerin elbet geçeceğini ve sıranın hukuksuzluk yapanlara geleceğini, hukuksuzluk yapanların korkması gerektiğini belirttim. Kendisi de bana bakalım gelecek mi o günler göreceğiz diye cevap verdi. Ben de merak etmemesi gerektiğini, zamanı gelince kendisine hatırlatacağımı söyledim. Bu yüzden mi dilekçenin sonuna “….Hukuksuzluğu yapan hakim ve savcıların hukuk karşısında hesap vermeleri için fazla uğraşmayacağım. Zira hukuk en kısa sürede tecelli edecektir. Bu tecelli sonucunda serbest kalacak, beni ve benim gibileri tutuklayanlar ile tutuklama emirlerini verenler tutuklanacaklardır. Bu durumu kendileri de çok iyi bilmektedir. Son saatlerinizi keyifle geçirmenizi, bol bol ailelerinizle vakit geçirmenizi tavsiye ederim. Çünkü cezaevinden çıkmanız bir hayli zor olacaktır. Evinizde bulaşık yıkama, temizlik ve elde çamaşır gibi alışkanlıkları şimdiden edinin. Gözaltına alındığınızda yanınıza terlik, temiz çamaşır, diş fırçası ve macunu, duş seti gibi kişisel malzemelerinizi almayı unutmayın. Sizlere verilen mühlet bitmek üzere, tik tak tik tak ve…” yazdığımı sordu. Evet diye karşılık verdim, bunların olacağını hep birlikte göreceğiz dedim. Göreceğiz bakalım dedi.
SAVCI İKİ DİLEKÇEM HAKKINDA BİR TANE SORUŞTURMA AÇTI
Savcı bu dilekçemden hakkımda iki tane soruşturma açtı. Şiirden dolayı savcıları tehditten soruşturma açarken, dilekçemin bir paragrafında geçen “15 Temmuzun hemen akabinde aylarca önceden hazırlanmış, fişlenmiş 2845 hakim ve savcı görevden alındı. Birçoğu tutuklandı. Tutuklama sebebi darbe. Darbeyle alakası olmayan insanları darbeden tutuklamak, tutuklayan hakimlere yaraşır bir durumdur. Mesele şu ki; 15 Temmuzun hemen sonrasında alındıkları için delil uydurma gereği duymadan tutuklamalar yapıldı. Hukuksuzluğu ilke edinmiş kimseler tarafından yapılan istişarelerde “Güzel bir kılıf bulmamız lazım, zira dershaneye gitmiş, bankaya para yatırmış diye insanları tutuklarsak, halk bize bir taraflarıyla güler. Bunları zaten biz de yapmadık mı? Ne diyelim ne diyelim demişler ve Bylocku uyduralım. Kriptolu program, bizim milletimiz zaten böyle şeylerden anlamadığı için hemen inanır. Haşmetlimiz, ulumuz, önderimiz, hünkarımız, reis-i cumhurumuz, padişahımız, başkanımız, ezeli ve ebedi liderimiz, dokunduğumuzda sevap kazandığımız, onun sünnetlerini ifa ettiğimizde sevap yağmuruna girdiğimiz, canımız, kanımız, her şeyimiz; 17-25 Aralık darbelerinde dinlendiğinde ilkin televizyonlarda dublaj dedi halkımız inanmadı mı? Dublaj olmadığı ortaya çıkınca montaj dedi milletimiz alkışlamadı mı? Yine çark edip, montajsa eğer ben bu kelimeleri konuşmuşum demektir en iyisi bunlar ülkenin başbakanını dinleyecek kadar hain yapı dedi de milletimiz o ne derse doğrudur deyip inanmadı mı? Bizde buna benzer şekilde kriptolu programla haberleşiyorlarmış deyip, somut delil algısı oluşturalım.” şeklinde karar verdikleri anlaşılıyor. Hakim ve savcılarda bylock programı yok, ancak katip, yazı işleri müdürü ve mübaşirlerde bu program var. Tabi ki canım, katipler zaten hakim ve savcılara emir veriyor. Bunu görememişsiniz, nasıl göremezsiniz? Yemiyorlar maalesef, aklım selim insanlar da, Avrupa da, Amerika da yemiyor. Yazılımdan bihaber olan hakimler “Ee öyle diyorlar, programdaki yazışmalar üç gün içerisinde siliniyormuş.” diye söyleyip bir yazılım programından insanları tutukluyor.
İSTİHBARAT WHATSAPP’TAN YAZIŞAN DARBECİLERİ DEĞİL BYLOCK KULLANANLARI TESPİT ETMİŞ, MAŞALLAH!’
Ülkemizde istihbaratın ne derece etkili olduğu 15 Temmuzda belli oldu. Hiçbir güvenliği olmayan WhatApp’tan yazışan darbecileri tespit edemeyen istihbarat, çok güvenli bir program olduğu belirtilen Bylocktaki yazışmaları ve kullanıcıları tespit etmiş. Maşallah… Sayın hakim tutuklama gerekçesinde delil olarak gösterdiği istihbarat raporu yerine, darbeyi istihbarattan değil “Enişte”den öğrenen sayın cumhurbaşkanının eniştesinden gelmiş olsaydı daha etkili olurdu. Enişte deyip geçmeyin istihbaratın yapamadığını tek başına yaptı adam. Helal olsun !” şeklindeki yazımdan ise cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açtı. Açmamasını beklemiyordum zaten. Her akşam saat 9’da dua saatimiz vardı. Koğuştaki 19 kişi yatakhanede toplanır. Sırayla bir baştan dua ederdik. İlk başta bir arkadaşımız elimizde bir dua varsa onu okur diğer kişiler sırayla içinden geldiğince sesli dua okur, herkes amin derdi. Bu şekilde 19 kişi içinden geldiğince ettiği dua bizleri motive ediyordu. Kimileri gündüzden dualarını yazılı olarak hazırlıyor ve kağıttan okuyordu. Koğuşumuzdaki tek aktivitemiz dama oynamaktı. Bayram için aldığımız lokum kutusunun arkasına 64 tane kare çizmiştik. Mavi ve pembe kağıtları katlayıp taş olarak kullanıyorduk. Bir gece yarısı koğuşun içerisine gardiyanlar girdiler ve kağıtlarımızı ve lokum kutusunu kumar oynuyoruz bahanesiyle yasak diyerek aldılar. Biz mi kumar oynayacağız diye gülmüştük ama kağıt ve kartondan yaptığımız bir damayı bile çok gördüklerini unutamıyorum.
6 SAYFALIK DİLEKÇEME 3 GÜNLÜK HÜCRE HAPSİ
Savcıya ifade verdiğim ve hakkımda soruşturmalar açılmasına neden olan 6 sayfalık dilekçem nedeniyle Menemen Cezaevi şahsıma 3 günlük hücre hapsi vermişti. Bu karara itiraz ettim ve Karşıyaka İnfaz Hakimliğine çıkacaktım. İnfaz hakimliğine ring aracında giderken yanımda âmâ olan birisi vardı. Kendisiyle sohbet etmeye başladığımızda kendisinin öğretim üyesi olduğunu, aynı zamanda avukat olduğunu öğrendim. Kendisinin nasıl tutuklandığını, özür durumundan dahi tutuklanamayacağını belirttim. Kendisi hiç önemli olmadığını söyledi ve ekledi. Sorguda örgütte hangi pozisyonda çalıştığımı sordular. Ben de onlara keskin nişancı olduğumu söyledim dedi. Güldüm. Bana neden geldiğimi sorunca yazdığım dilekçeden dolayı hücre cezası verdiklerini söyledim. Dilekçeyi okumamı istedi. Dilekçeyi kendisine okudum. Gülümsedi, dilekçeyi kendisine verip veremeyeceğimi sordu. Bende fotokopisinin olduğunu, verebileceğimi söyledim. İnfaz hakimliğinde bu dilekçeyi neden yazdığımı sordu. Dilekçemin sonuna kadar arkasında olduğumu, bu dilekçenin cezaevini ilgilendirmediğini ve haddi olmadığını, görev aşımı yaptığını, bir yerlere yaranmak için şahsıma ceza verme yoluna gittiğini ancak bu kararın onanmasının mümkün olmadığını, hakim ve savcıları tehdit ettiği diyerek kurum görevlilerini tehditten şahsıma hücre hapsi verdiklerini, hakim ve savcıların kurum görevlisi olmadığını, bu cezayı veren cezaevi yönetimi içinde bir hukukçu olmadığını, hukuktan zerre kadar anlamadıklarını, bu kadar bariz bir hatanın yapılamayacağını, yapılmışsa eğer kasıtlı yapıldığını belirttim. Hakim kararı cezaevine göndereceğini söyledi. Bir kaç gün sonra gelen kararda verilen ceza kaldırılmıştı. Gerekçesinde ise yazdıklarımın savunma dokunulmazlığı kapsamında olduğu belirtiliyordu.
ZULÜM GİDEREK ARTIYORDU
Cezaevinin şahsıma yönelik negatif ayrımcılığı artmıştı. Aylık yapılan aramalarda üst katta ben duruyordum, diğer arkadaşlar bahçede duruyordu. Beni şahsen tanımadıkları için gelen gardiyan bana İbrahim Çiçek Ceviz diye birisi varmış onun dolabı neresi diye soruyordu. Burası diye gösteriyordum. Benim dolabımı altına üstüne getiriyorlardı. Diğer dolapları yalnızca açıp kapatıyorlardı. Ailem kıyafet getirdiğinde ise kıyafet almıyorlardı. Kıyafeti var denilerek kıyafetimi almıyorlardı. Kış gelmişti ve benim altımda uzun bir tane fijama/alt eşofman yoktu. Arkadaşlarım kendilerinde olan fazla eşofmanları vermeyi teklif etse de kimseden kıyafet almadım. Kış ayının çoğunu şortla geçirdim. Şahsıma yönelik zulüm giderek artıyordu.
Avukat görüşmeleri kamera ile kayıt altına alınıyor ve başında bir de gardiyan duruyordu. Avukatım ile yaptığım görüşmede durumu kendisine anlattım. Gidip gerekli yerlere şikayet etmesini söyledim. Avukatımla konuşmam arasında ruh halimden dolayı “bunlar geriz… neyse” dedim. Devamını getirmeden zamanında susmuştum. Biliyordum ki bunun için bile hakkımda işlem yapılacaktı. Beklediğim gibi oldu ve günler sonra benden savunma istediler. Ben de daha önceden de hücre cezası verdiklerini, sonucu gördüklerini, aralarında hukukçu olmadığından nasıl karar vereceklerini bilmediklerini, istediklerini yapabileceklerini, umurumda olmadığını, ellerinden geleni arkalarına koymamaları gerektiğini yazılı olarak dilekçe ile verdim. Bunun üzerine hakkımda 10 günlük hücre cezası verilmişti. 1 ila 10 gün arasında hücre cezası verildiği yerde üst sınırdan ceza verdiklerine göre söylediklerimin çok dokunduğunu anladım. Benim için hiç sorun değildi. Bunun için yeniden infaz hakimliğine çıktım. Ailem, arkadaşlarım ve akrabalarımda beni görmeye, duruşmayı izlemeye gelmişlerdi. Mübaşir beni görmeye gelenleri dışarı çıkarmaya çalıştı. Dışarıda bekleyin dedi. Ne münasebet dedim. Duruşma açık, herkes duruşmayı izleyebilir, burada kalacaklar dedim. Beyefendi salon yeterince büyük değil dedi. Beni ilgilendirmez dedim. Alın dosyaları başka yere koyun, burada kalacaklar duruşmayı izleyecekler dedim. Arkadaşlarım ve akrabalarım çıkabileceklerini, sorun olmadığını söylese de kabul etmedim. Aylar sonra ilk kez birbirimizi gördüğümüzü, keyfi olarak uzak kalamayacağımızı, kimsenin onları buradan çıkaramayacağını söyledim.
CEZAEVİNDE BİNLERCE MASUM İNSAN
Hakim söylediklerimi duymuştu. Daha sonra duruşma başladı. Cezaevinin verdiği kararı okudu. Hakime söylediğimde herhangi bir hakaret olmadığını söyledim. Çünkü sözüm tamamlanmamıştı. ‘Gerizek’ deyip durduğumu cezaevi de söylemişti. Bunu söyledikten yaklaşık 40 dakika sonra söylediğim başka bir sözden dolayı da bu sözün kendilerine söylediğimi yazmışlardı ancak 40 dakika sonra değil hemen arkasından söylenmiş olduğunu yazmışlardı. Hakime Türkçenin sondan eklemeli bir dil olduğunu, gerizek dediğimde dahi sonunun istediğim gibi değiştirebileceğimi. Örneğin, gerizekalı mıyım diye soru sorulabileceğini söyledim. Bununla birlikte diğer sözün bununla hiçbir ilgisini olmadığını, arada 40 dakika fark olduğunu, tamamlanmamış bir eylemin suç olmayacağını, kendilerine gerizekalı deseydim suç olduğunu, suçu kabul edeceğimi ve ceza almamın yasal olduğunu ancak bunun herhangi bir suç olmadığını belirttim. Cezaevinde binlerce masum insanın olduğunu, bunun hesabının hukuken sorulacağını, istedikleri kadar uzatsınlar elbet bunun en geç AİHM’den döneceğini, şahsımın da bunun hesabını soracağını, keyfi olarak hukuksuz karar vermenin sorumluluğu olduğu, suç olduğunu, her zaman dönemin değiştiğini, bir gün bu günlerin de biteceğini kendisine söyledim. Bir kaç gün sonra gelen kararda 10 günlük hücre cezası da kaldırılmıştı.
İZMİR ŞAKRAN 3 NOLU CEZAEVİ GÜNLERİ
Yandaki koğuşta Ahmet Küçükbay abi vardı. İlk defa kendi yağını parayla aldığını söylüyordu. Uğur Derin Dondurucunun ortaklarından Ünal amcamız vardı. Ünal amcanın koğuşunu sürekli değiştiriyorlardı. Yaklaşık 80 yaşındaki bu amcamızın her saat düzenli ilaç alması gerekiyordu. Günde hatırladığım kadarıyla 40 tan fazla hap alması gerekiyordu. Onun cezaevinde kalması ölüme terk etmek demekti. Kısa süre sonra daha fazla dayanamadı ve hayata gözlerini yummuştu. Ölmeden önce bir arkadaşımıza bu yapılanların hesabını adalet ışığında sormazsanız hakkımı helal etmem demişti. Ünal amcanın son vasiyeti buydu. Vasiyeti elbet yerine getirilecek. Rabbimin bizlere o günü göstermesini sabırsızlıkla bekliyorum.
4 ay Menemen cezaevinde kaldıktan sonra İzmir Şakran 3 Nolu Cezaevine sevk edildim. Burada Menemen cezaevinden nakil gelenler ile karışık bir koğuş oldu. Artık adliyeciler ile birlikte değildik. Esnaf, asker, polis, doktor, farklı birimlerde çalışan memurlar, ilahiyatçılar vs. ile birlikteydik. Yeni insanlar benim için güzel olmuştu. Çünkü koğuştaki abilerimiz hepsi birbirinden iyi olduğu gibi hepsi de işinde başarılı olan insanlardı. Kendini yetiştirmiş çok güzel insanlardı. Farklı konularda bilgi sahibi olacak olmak beni mutlu etmişti.
F Tipinde başlayan, Menemen Cezaevinde yazmaya devam ettiğim bir romanım vardı. Epeyce ilerlediğim, koğuştaki bazı arkadaşlara da okutup fikir aldığım, 2061 yılını kendimce anlattığım bir romandı. Bununla birlikte çıkınca yakın arkadaşlara elden vereceğim mektup defterim vardı. Bir kaç günde bir onlara mektup yazıyordum. Okuduğum kitaplardan, gazetelerden hoşuma giden kısımları not aldığım bir defterimle birlikte diğer defterlerim, yazdıklarımın hepsi Şakran cezaevine girerken kontrol için alındı. Yaklaşık 1 ay sonra defalarca yazdığım dilekçe neticesinde 3 defterime el konulduğu yazısı geldi. Gerekçe ise 3. Defterimde yer alan, hakkımda dava açılan şiir idi. Ben ise bunun için şahsıma dava açıldığını, aynı şiirin resmi evraklarda da olduğunu, o resmi evrakları şahsıma teslim ettiklerini, hakkımda işlem olduğunu, ayrıca bununla birlikte diğer defterlerime el konulmasının art niyetli bir karar olduğunu, bu kararın kaldırılması gerektiğini belirttim. Ancak bu sefer infaz hakimliği beni duruşmaya çağırmamıştı. Ben ise cezaevine yazdığım müdür görüşlerinden cevap alamayınca müdürü savcılığa şikayet edince müdür beni çağırdı. Defalarca müdür görüşü istememe rağmen çağırmadıklarını söyleyince, bugün görüş günü olduğunu, kasıtlı bir şey olmadığını söyledi. Defterime hangi hakla el koyduklarını sordum. Şiir’den el koyuyorsanız resmi evraklarda o şiir var dedim. O resmi evrakları bana verdiklerini, ayrıca diğer iki defterim olan romanın olduğu ve mektupların olduğu defterde bu şiir olmadığını söyledim. Kasıtlı yapmadıklarını, hatanın olabileceğini, benim anlamam gerektiğini söyledi. Anlayamayacağımı, verdikleri karara okumadan mı imzaladıklarını, bunun yaptırımının olacağını, haklarında bugün olmasa da günü gelince gerekeni yapacağımı söyledim. Tehdit ettiğimi söyledi. Suç mu dedim. Hayır, suç değil, onun için hiç birşey yapılamıyor. Ben senin mahkemelere yazdığın dilekçeleri özellikle okuyorum, hakim ve savcıları da tehdit ediyorsun ama suç değil dedi. Bir hata yapmış olabiliriz, şuan dosya infaz hakimliğinde, hakimlikte olmasa verirdim defterlerini ama şu an elimden bir şey gelmez, kararı bekleyelim dedi. Bunun peşini bırakmayacağımı söyleyince , kendisinden başka birşey istememi, onu yapacağına söz verdi. Koğuşta o güne kadar herkesin konuştuğu ve istediği bir şey vardı. Top. Spora çıkamadığımız için 30 metrekarelik bahçemizde top oynayıp ter atmayı herkes istiyordu. Topta yasak olduğu için kantinden top vermiyorlardı. Bunun üzerine ben de top yasağını kaldırmalarını istedim. Başgardiyan yasak olduğunu söyledi. Müdür eliyle başgardiyanı susturdu. Bana döndü “Cuma günü kurul toplantısı var. Önümüzdeki hafta kantinden yazın, topunuz gelecek, yasak kalkacak merak etme” dedi. Haftaya topumuz gelmişti.
POLİS TL’Yİ ZAPTA GEÇİRMİŞ, DOLARLARI GEÇİRMEMİŞ YANİ ÇALMIŞ
Koğuşumuzda meslek grupları olarak farklı insanlar olduğundan dolayı KHK ile ihraç olan da vardı. Esnaf abilerimiz de vardı. Koğuşa alınacak ortak eşyalar ve gıda malzemesi için haftalık olarak kimin ne verebileceğini bir abimiz tek tek sordu. Herkes bütçesince bir şeyler söyledi. Durumu olan abilerimiz bir çok şeyi üstlendi. Koğuşumuza her şey alınıyordu. Bu açıdan bu koğuşta sıkıntı çekmedik. Burada sıkıntı içinde olduğumuzu, bir de bunun sıkıntısını çekmemiz gerektiğini, kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyerek ellerinden geleni yaptılar.
Herkesin bir hikayesi vardı elbette. Yeni insanlar, yeni hikayeler. İş adamı bir abimize sabah yapılan operasyonda evde ters kelepçe yapılmış, şirkete ait 100 bin dolar ve 100 bin TL civarında bir paranın içinde bulunduğu çantayı da almışlar. Tutanağa yalnızca TL’yi girmişler ve doları polisler çalmışlar. Görevi arama yapmak ve gözaltına almak olan polis hırsızlık yapıyordu. Ortalığın bunlara kaldığını söyledim ancak abinin o gün gelen polislerin birilerini aradığını söyleyerek ayrıntılı bilgi verdi. Verdiği bilgiler ışığında o polisler ve paranın kimlere gittiği tespit edilebilecek. Parayı geri alabilir mi bilmiyorum ama günü geldiğinde bunu yapanlar elbet hesabını verecekler. Bazı şeyleri unuttuğumuzu ya da hiçbir zaman hesabının sorulamayacağını düşünmeleri beni güldürüyor ve mutlu ediyor.
KOĞUŞTA, KÜÇÜK ŞEYLERLE MUTLU OLMAYI ÖĞRENDİM
Koğuşta 25-45 yaş aralığında yaklaşık 10 kişilik geç yatan bir grubumuz vardı. Bazı geceler semaverde çorba yapardık. Kış gecelerinde semaverde yaptığımız o çorbanın lezzeti halen damağımdadır. Diyet karavanasından gelen pirinç pilavından ise yaptığımız sütlaç ile ekmekten yaptığımız tatlılar mutlu olmamız için yetiyordu. Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştik. F Tipi, Menemen Cezaevinde olduğu gibi buradaki koğuşta da genelde herkesin savunmasını ben hazırlıyordum. İşin içinden gelmemden dolayı koğuştaki arkadaşların ricalarını kırmıyor onlara mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyordum. Koğuşa geldikten yaklaşık 1 ay sonra koğuştaki bir abimizin duruşması vardı. Onun savunmasını hazırlamaya başlamıştım. Yan koğuşta da aynı dosyada olan Mehmet Yıldız’ın da duruşması vardı. Mehmet abiye savunmasını hazırlayıp hazırlamadığını sormak için yandaki koğuşa seslendim. Mehmet abiyi mazgala çağırdım. Yan koğuşlarla konuşmak için mazgalı kullanıyorduk. Yere secde pozisyonu alıp mazgala kafamızı yaklaştırıp konuşuyorduk. Mehmet abiyi mazgala o pozisyona getirdiğim için çok utanmıştım. Kendisinden özür diledim. Koğuştaki abimiz ile yarın birlikte duruşmalarının olduğunu söyledim, savunmasını hazırlayıp hazırlamadığını sorunca, savunma hazırlamadığını, hakimin soru sorup kendisinin cevap vereceğini düşündüğünü söyledi. Öyle olmadığını, iddianamedeki suçlamalara ilişkin savunma hazırlaması gerektiğini, yazılı veya sözlü olarak yapabileceğini ancak unutmadan tüm iddialara gerekli açıklama yapması gerektiğini söyledim. Bilmediğini söyleyince isterse yarın sabaha kadar kendisine savunma hazırlayabileceğimi, üzerine atılı suçlamaları bildiğimi, aynı dosyada olduğu için iddianamenin elimde olduğunu söyleyerek bir kaç şey sordum. Bunun üzerine Mehmet abinin savunması için hazırlıklara başladım. Yaklaşık 10 saat sonunda sabah olmuştu ve savunması bitmişti. Duruşmaya giden abiye savunmaları teslim ettim. Mehmet Yıldız’ın tahliye olacağına ihtimal vermiyordum. Savunma yazmamın sebebi daha çok yanlış bir şeyler söylenmesini engellemek, dosyanın ileriki aşamalarında bakın ben ilk duruşmada verdiğim savunmada bunları dile getirdim demek içindi. Akşam olunca koğuştaki abimiz gelmişti. Tahliye olup olmadığını sorunca, tahliye olduğunu söyledi ve hep birlikte alkışlayıp sevince boğulduk.
17 KİŞİYLE BAŞLAYAN KOĞUŞ 25 KİŞİYE ÇIKTI
Mayıs ayında ilk duruşmama çıkmıştım. Duruşmada ayrıntılı hukuki bir savunma yapmama rağmen savcının tutukluluk halinin devamı yönündeki mütalaasından sonra söz aldım. “TCK’nın 2. Maddesinde belirtildiği üzere kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil hakkında ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Anayasa’nın 22. Maddesi haberleşme hürriyetini kapsamaktadır. Bylock’u indirmedim, ancak tutuklama nedeni olan bylock programının varlığının olması dahilinde anayasa ile güvence altına alınmış bir haktır. Hukuka aykırı işlem yapılmıştır, yapılmaya devam etmektedir. Bu hatanın sonlandırılması gerekmektedir” şeklinde savcı mütalaasına karşı ifade verdim. Ellerinde hiçbir delil olmamasına rağmen içerik gelme ihtimaline binaen 9 aydan fazla süre sonra çıktığım ilk duruşmadan sonra ikinci duruşmayı beş ay sonraya gün vererek tutukluluk halimin devamına karar verdi. 17 kişiyle başlayan koğuşumuz 25 kişiye çıkmıştı. 10 kişilik koğuşa 4 kişilik daha ranza eklenerek 14 kişilik yer haline getirilmesine rağmen koğuşta 25 kişi kalıyorduk. Yer de ayağımızı basacak yer yok gibiydi. Gece teheccüd namazına, tuvalete kalkanlar mutlaka yerde yatanların yataklarına basıyorlardı. Neti 20 metrekare olan yerde 25 kişi kalıyorduk.
Aylar geçti ikinci duruşmaya savunma hazırlayacaktım. Mahkemenin hukuka uygun hareket etmediğini ve etmeyeceğini bildiğimden dolayı bu zamana kadar yazdıklarımın çok üstünde bir savunma yazmaya karar verdim. 40 günden fazla süre sonunda savunmamı bitirdim. Koğuşta okudum. Koğuştaki arkadaşlar bu savunmayı okumamın benim için çok kötü şeylere neden olacağını söylediler. Ben kararımı vermiştim. Savunmamı okuyacaktım. Gece dua ederken de bu savunmayı okumam hayırlısıyla eğer okumamı değilse okuyamamamı Allah’tan istiyordum. Ama ben okuma niyetiyle çıkmıştım. Duruşma günüm gelmişti. Duruşmaya çıktım ve SEGBİS’in açılmasını istedim. Daha önceki söylediklerimden farklı şeyler söyleyecek isem SEGBİS’i açacağını söyledi. Farklı olduğunu söyledim, SEGBİS açılınca savunmama başladım.
HAYATIMDA OKUMADIĞIM KADAR KUR’AN OKUDUM
Ailem görüşlerde bu kadar sert savunma yaptığım için bana kızmıştı. Koğuştakiler gibi onlarda dilimden dolayı tutuklu kaldığımı, bir çok kişinin tahliye olduğunu, böyle yaparsam tahliye olamayacağımı söylediler. Benim için önemli değildi ama öyle söyleyemiyordum tabi ki. Sürem gelince hiç kimse beni orada tutamazdı, buna inanıyordum çünkü ben. Anne ve babamın üzülmesinden başka bir şeye üzülmüyordum. Hayatımda okumadığım kadar kuran okumuştum. Okuduğum kitapların sayısını bilmiyorum. Her gün bir kitap bitiriyordum. Bazen üç kitap bitirdiğim oluyordu. Koğumuşumuz dershane gibiydi. Sürekli bir aktivite vardı. Sabah iki saat ingilizce dersi. Öğlen tecvid dersi. İkindi de voleybol bazen de futbol. Haftasonu akşamları ise büyük takımların maçlarını izliyorduk. Günler hızlıca geçiyordu. Sekineyi fazlasıyla hissediyorduk. Allah’ın lütfundan başka bir şey olmadığını, olamayacağını biliyorduk.
Kış geliyordu, havalar soğumaya başlamıştı ki ailem kış için kıyafet getiriyor Menemen’de olduğu gibi burası da kıyafetim olduğu gerekçesiyle ailemin getirdiği kıyafetleri almıyordu. Kıyafetimin olmadığı yönünde defalarca dilekçe yazmama, gelip arama yapmalarını, kontrol etmelerini, aileme yaptığım kıyafetlerin düşümünü yapmadıkları için mağdur ettiklerini belirtmeme rağmen haftalarca ailem yanlarında kıyafet getirmiş ancak görevliler kıyafetleri almamışlardı. Görüşte annemin o masum , üzgün halini görünce dayanamıyordum. 60’lı yaşlarda anne ve babama yapılan bu eziyet beni çok sinirlendirmişti. Kurum müdürüne bir dilekçe yazdım. Haftalardır dilekçe yazmama rağmen cevap verilmediğini, ailemin her hafta getirdiği kıyafetlerin alınmadığını, yapılan bu hukuksuz eylemin en hafif tabirle terbiylesizlik ve ahlaksızlık olduğunu yazdım. Bunun üzerine öğlen müdür beni odasına çağırdı. Odaya girer girmez bana bağırmaya başladı. Sen nasıl bana terbiyesiz, ahlaksız dersin dedi. Yapılan bu işlem terbiyesizlik ve ahlaksızlık dedim. Sen nasıl bana böyle diyemezsin dedi. Sen beni bunun için mi çağırdın dedim. Evet dedi. Derdin varsa git savcılığa şikayet et, beni bunun için rahatsız etme dedim. Yook, ben seni savcılığa şikayet etmeyeceğim, sen de buradasın bende buradayım, ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum dedi.
TEHDİTLER…..
İstediğini yap, elinden geleni ardına koyma dedim. Vayy artiste bak dedi. Bozuk saat misali başa döndü sen bana terbiyesiz, ahlaksız diyemezsin diye yeniden söylenmeye devam etti. Dedim diyorum anlamıyor musun, hatta yazılı yazdım bak orada, neyi diyemezsin dedim. Hatta en hafif tabirle yazıyor, söylediğimin de arkasındayım dedim. Siz benim anne ve babamı üzemezsiniz dedim. Çıkarın dedi. Gardiyanlar ile koğuşuma giderken yüzüme söylemeye cesaret edemediğinden olsa gerek bayağı uzaklaştıktan sonra yumuşağa atın diye bağırdı. Gardiyanlarda beni yumuşak odaya götürdüler. Kahvaltı ve öğlen yemeği yemediğimi, su içmediğimi, uykudan kalktığımı söyledim. Bir şey yapamayacaklarını söyleyerek bir yudum su dahi vermeden yumuşak odaya attılar. Gardiyanların başındaki başgardiyan üzgün bir ifadeyle bana baktı. Beni tanıyorsun, ben bunun hesabını sorarım kimse merak etmesin dedim. Yumuşak oda, 10 metrekare bir yerdi. Yüksekliği yaklaşık 3 metre olan, her tarafın sünger olduğu, süngerin üstüne beyaz brandanın çekildiği, beyazdan başka hiçbir rengin olmadığı, içeride hiçbirşeyin olmadığı, su çeşmesinin olmadığı, oturacak bir yer olmadığı, yukarıda iki tane kameranın olduğu, bir köşede 10 cm çapında bir deliğin olduğu, tuvalet ihtiyacı için yapılmış çok kötü bir yerdi. Bir sabır çektim. Bugünlerin de geçeceğini, her şeyin O’ndan olduğunu, bunda da bir hayır olduğunu kendime söyledim. Süngerlerden teyemmüm yaparak öğlen namazını , daha sonra da ikindi namazını kıldım. Yapabileceğim tek bir şey vardı. Dua etmek, ben de sürekli dua ettim. Saatler sonra kapı açıldı. Yeni koğuşa geçtiğimi , eşyalarımı getireceklerini söylediler. Koğuştan kendi eşyalarımı almak istediğimi söylesem de izin vermediler. Geçtiğim koğuşta hiç kimse yoktu. Koca koğuşta tek başıma duruyordum. Böyle boş koğuş varsa biz ve diğer koğuşlar neden 25 kişi kalıyor diye düşündüm. Ertesi gün yandaki koğuştan birileri öğle namazı için önce ezanı okudu. Daha sonra bahçede cemaatle namaz kıldıktan sonra sesli tesbihat yaptılar. Tesbihattan sonra selam verdim ancak cevap vermediler. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben selam verince susuyorlardı. Bizim bu abilerde bir tuhaf gerçekten dedim. Tek başına bir kişiden, sadece sesi gelen birinden korkuyorlar , aleykümselam demek bu kadar mı zor dedim. Aylar sonra o koğuşta olan kişiden beni hatırladığını, korktukları için cevap vermediklerini öğrenmiştim gerçekten. Bana çok tuhaf geliyor böyle şeyler, anlayamıyorum, anlayabileceğimi de düşünmüyorum. Akşam olunca gardiyanlar tekrar geldi ve koğuşumun yeniden değiştiğini söylediler.
GEÇİCİ KOĞUŞA ALINDIM
Beni geçici koğuşa aldılar. Bir gece de burada yattıktan sonra ertesi gün yeni koğuşuma verdiler. Genelde yaşlılardan oluşan bir koğuştu.
Koğuşa yaklaşık 1 ay sonra tiplerinden adli suçlu olduğu belli olan birileri geldi. Anlayamadım, bir yanlışlık olduğunu düşündüm. Ancak bizleri karıştırmışlardı. İlk zamanlar pek bir sıkıntı olmadı. Kısa süre sonra koğuştan bizden arkadaşların yarısını alıp, koğuşa yeni adliler gelince hemen bizim arkadaşlara saldırdılar, onları darp ettiler. Bizim arkadaşlar karşılık vermedi. Adlilerin ellerinden tek tek arkadaşları aldım, arkadaşlarımı kollarımın arkasına aldım. Daha sonra adliler aşağıya indiler. Sorunlar daha yeni başlıyordu. Koğuşta çoğunluk onlardı ve bizim arkadaşlarımızda genelde mülayim tipler olduğu için herhangi bir karşılık vermiyorlardı. Benim oturduğum muhit itibari ile olsun, genç ve uzun boylu iri yapılı olmam ile adliyede çalışmam nedeniyle benden çekiniyorlardı. Çünkü onlara en ufak şeyde karşılık vereceğimi biliyorlardı. Başka adliler daha gelince, arkadaşlarımızdan haraç keseceklerini söylediler. Her hafta bir parlament yazacağımızı, koğuşun ortak giderlerini yalnızca bizim ödeyeceğimizi söylediler. Arkadaşlarımız sorun çıkmasın diye seslerini çıkarmadılar. Ben arkadaşlara farklı şeyler teklif etsem de kabul etmediler. Yaklaşık 10 gün sonra haraç kesen kişiyi koğuştan aldılar. Daha sonra eski adliler , tabiri caizse bunlar yolunacak koyun gözüyle biz de aynısı yaparız düşüncesine kapıldılar. Bir gün üst katta yatağımda iken aşağıdan bizim bir abimiz ile adlilerden bir kişinin seslerini duydum. Bir tartışma başlayacak gibiydi. Hemen yatağımdan atladığım gibi aşağıya indim. Adli mahkum bizim abimizi göğsünden itikledi. Abimiz geriye doğru savruldu. Ben hemen adliye doğru ilerleyip müdahale ettim. Adlinin yakasından tuttum, bana sert sert baktı. Kenarda olayla hiç ilgisi olmayan genç arkadaşlarımıza saldırmaya başladı. Boğazını kanatmıştı. Yukarıdan birkaç adli daha geldi, bizim arkadaşlarımıza saldırmaya kalktılar. Hepsinde elinden aldım. Sonra bana baktılar. Bana gıcık kaptıklarını söylediler. İçimden bir sabır çektim. Tek bir korkum vardı. Yalnızca tek bir şeyden korkuyordum. Ne onları dövdükten sonra hakkımda açılacak dava sonucunda alacağım ceza, ne hücre cezası, ne de başka bir şey. Tek korkum kavga olmasından dolayı koğuşumun mecburen değişeceği, bu nedenle diğer adlilerin arkadaşlarıma daha büyük zulüm yapacağını düşünerek orada onlara fiziki müdahalede bulunmadım. Yapacağımı biliyordum. Çünkü bize ilk geldiklerinde, kurum görevlilerin bizlere kötü davranması için kendilerini gönderdiklerini söylemişlerdi. Bende savcılığa ve infaz hakimliğine şikayet dilekçesi yazdım. Kurum müdürünün bu şahısları bizlere zulüm yapılması için gönderdiğini, bir arkadaşımı boğazını kanattıklarını, arkadaşlarıma saldırdıklarını yazdım. Bunun üzerine beni ve boğazı kanatılan arkadaşı çağırdılar. Müdür odasına gittik ve olayı anlattık. Sorun çıkaran hepsini koğuştan alacaklarını, merak etmememiz gerektiğini, bir sorun olursa kendilerine bildirmemiz gerektiğini, kendilerinin onlara böyle bir şeyi asla söylemediğini söyleyerek koğuşta sıkıntı çıkartan herkesin ismini verdim. Koğuşa tekrar döndüğümde hepsi gitmişti. Koğuşta artık yarı yarıya idik. Geri kalan adlilerle genellikle bir sıkıntı yaşanmıyor, onlar da diğerlerinden rahatsızlıklarını dile getiriyordu. Bazıları namaza başlıyordu ki namaza başlayanı artık nasıl tespit ediyorlarsa koğuştan alıyorlardı. Kime kuran öğretip, namaza başlattıysak koğuştan alıyorlardı. Hepsine tahliye olduktan sonra artık suç işlememeleri noktasında öğüt veriyorduk. Kimine makul gelirken bir çoğuna makul gelmiyordu. Bu yolun yolcusu olduklarını, cezaevinin ikinci evi olduklarını söylüyorlardı. Koğuşta haftalık toplantı yapılıyordu. Bazı adliler hafiften sıkıntı çıkarmaya başlamıştı. Bir tepki gösterilmeliydi. Bende toplantı da bir daha koğuşta sıkıntı çıkarana çok büyük sıkıntı çıkaracağımı, karşısında beni göreceğini söyledim. Mesajım netti. Sıkıntı çıkaranlar mesajı almıştı. Bir süre sonra sıkıntı çıkaran olduğunda ise müdahale edip koğuştan göndermiştik.
1,5 YILDIR TUTUKLU VE HİÇ GÖRÜŞTÜRÜLMEYEN KARI-KOCA HAKİMLER İÇİN ASKERE YALVARDIM
3.Duruşmamın zamanı gelmişti. Diğer aynı suçlama ile tutuklu olan mağdurlarla birlikte adliyenin nezarethanesinde bekliyorduk. Şakran’da genelde beni isimden tanırlardı. Yaptığım savunmalar ve olaylar neticesinde binlerce kişi adımı bir şekilde duymuştu. Herhangi bir yere gittiğimde tanıştığımızda ise o kişinin benim olup olmadığımı sorarlardı. Etrafımda ister istemez bir halka oluşur sohbet ederdik. Üçüncü duruşmamın olduğunda nezarethanede de aynısı oldu. Kırklı yaşların ortalarında bir abi bana ne iş yaptığımı sordu. Burada katip olduğumu söyledim. Kendisine ne iş yaptığını sorunca, Diyarbakır’da eski özel yetkili mahkemenin başkanı olduğunu söyledi. Tepeden KCK davalarını kapatmamı söylediler, ancak ben birilerinin sözleriyle hareket etmediğim için Aydın’a verdiler dedi. Eşim’de Diyarbakır adli komisyon başkanıydı, bizi sonra Aydın’a düz hakim olarak verdiler dedi. Askere tuvalete gitmek istediğini söyledi ve tuvalete gidip geldi. Gözlerinin dolduğunu, hafiften ağladığını gördüm. Abi ne oldu hayırdır diye sordum. 16 Temmuz sabahından beri eşini görmediğini, sağ mı ölü mü bilmediğini, haber alamadığını, hücrede tutulduğunu, yalnızca eşinin de hapiste olduğunu bildiğini, 1.5 yıldır göremediğini, biraz önce tuvalete giderken Ahmet diye bir ses duyduğunu, sağ tarafına baktığında ise eşinin de kadınlar nezarethanesinde olduğunu, askerin hemen müdahale edip kendisini tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. 1.5 yıl sonra eşini görmesi ve sesini duyması nasıl bir ızdıraptır, bilemiyorum. Ama ne kadar üzüldüğümü, içimde fırtınalar koptuğunu biliyorum. Abi ben sizi görüştürürüm dedim. Askere seslendim. Asker geldi. Abicim bak bu abin hakim, ben de burada çalışıyordum. Eşi orada o da hakim, aç şimdi kapıyı onlar biraz görüşsünler dedim. Abi ben yapamam yasak, komutana söylemek lazım dedi. Çağır komutanını dedim. Komutanı gelince söylediklerimin aynısını ona da söyledim. Tamam yalnızca 5 dakika dedi. Ahmet abi eşiyle konuşmaya gitti. Askeri tekrar çağırdım. Abicim 5 dakika yetmez, bir buçuk yıldır görmemiş, biraz daha dursunlar, hemen seslenmeyin dedim. Tamam abi sen merak etme, sıkıntı yok dedi. Ahmet abi geldiğinde yüzü gülücüklerle doluydu.
3.duruşmada özellikle babamın yoğun ısrarına karşı gayet sakin bir savunma yaptım. 1,5 yıllık tutukluluğumda dosyamın aynı olduğunu, yeni hiçbir şey olmadığını, Bylock iddiasına ilişkin tek bir belge olmadığını, ID, şifre, içerik namına hiçbir şey olmadığını, telefonumun özellikle incelenmesini 1,5 yıldır istediğimi söyledim. Savcı da tahliyemi istedi. Ancak mahkeme beni yine tahliye etmedi. 5 ay sonraya duruşma günü verdi.
1.5 yıl önce yazdığım dilekçedeki şiirden dolayı dava açılmış. Mahkemesine çıkacaktım. Mahkemeye giderken yine birilerinin benimle fazla konuşması üzerine beni tanımayan biri ne iş yaptığımı sordu. Söyledim ve bende kendisine sorduğumda avukat olduğunu söyledi. Çok tanıdık geldiğini söyledim. Önceden savcıydım, televizyonlarda görmüşsündür, uçan savcı diye dedi. Tamam dedim, hatırladım. Kaçarken düşmüşsünüz, ayağınız kırılmıştı değil mi dedim. Hayır dedi. Beni kendileri attılar, ayağımı kırdılar, bolyoz gibi bir şeyle bacaklarına vurduklarını, bacağını kopardıklarını, kendisinin acıdan bayıldığını söyledi. Bacağını yalnızca bir bağ tuttuğunu, ameliyatı yapan doktorun kendisine ameliyatın çok iyi geçtiğini, elinden geldiğini yaptığını, ancak bununla ilgili yani işkenceye dair bir rapor yazamayacağını söyledi. Ameliyatlı bacağını gösterdi, bacağı gerçekten kötü görünüyordu. Kendisinin itirafçı olduğuna dair medyada haber çıktığını sorunca da bana kendisine işkence yapıldığını, daha önceden hazırlanmış bir liste olduğunu, onu imzalatmaya çalıştıklarını, uzun süre direndiğini, listeye baktığında bazı isimlere dikkat kesildiğini, Selahattin Menteş olduğunu gördüğünü, listeyi imzalattırdıktan sonra işkenceci polisin Okan Bato’yu aradığını, imzalattıklarını söylediğini, Okan Bato’dan gelen cevaba yanıt olarak tamam efendim hemen mail olarak atıyorum dediğini söyledi. Okan Bato’nun da Kenan İpek’e ileteceğini, Kenan İpek’in Selahattin Menteş’in kendisinin yerine geçeceğini düşündüğünü, bu nedenle onun önünü kesmek için onu aldırmaya çalıştığını söyledi.
‘HUKUKSUZLUĞUNUZ BİTECEK’ DEDİM
Okan Bato ve Zafer Dur’u tehditten açılan dava için mahkemeye çıktım. Yazdığım şiirde nasıl bir suç olduğunu hakime sordum. Yazdıklarımı anlayabileceğini söyledim. Hukuksuzluğunuz bitecek diyorum. Bunu söylerken de birilere söylemiyorum. Söylesem de suç olmaz o ayrı ama benim derdim kişilerle değil, düşünceyle. Hukuksuzluk yapan herkesle. Açıkça da yazdım, hukuksuzluğu hukuk adledenlere yazıyorum bu şiiri diye. Kim üstüne alınıyorsa alınsın dedim. Hakim hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının kabul edip etmediğimi sordu. Bende kabul etmediğimi söyleyince nasıl kabul etmezsin der gibi yüzüme baktı, hükmün açıklanmasını biliyorsun değil mi dedi. Gülümsedim, şaka mı yapıyorsunuz dedim. Binlerce tehdit davasına girdim. Tehdit ne demek ben çok iyi biliyorum. Böyle bir tehdit olamaz. Yasa açık, yargıtay kararları ortada. Hükmün açıklanmasını neden kabul edeyim. Beraatım gerekmektedir dedim. Kendisi defalarca 6 sayfalık dilekçemi sesli şekilde okudu, kafasını az daha kaşısa kıvılcım çıkacaktı ki karar dedi. 2 yıl 1 ay hapsine. Sorun değil hakim bey istinafta hallederiz dedim ve duruşma salonundan çıktım.
İstinafta üç kere SEGBİS ile duruşmaya çıktım. Her defasında kanuni olarak durumu izah ettim. Böyle bir suçlamanın olamayacağını, yargıtay içtihatları doğrultusunda belirttim. Hapiste meslektaşlarına, birlikte çalıştığı personellere zulüm yapıldığını, haksız yere yattıklarını söyledim. Mahkeme üçüncü celsenin sonunda cezamı kaldırdı.
ÇIKTIĞIMA SEVİNMEDİM
31 Mayıs 2018’te gardiyan geldi ve bizden tutuklu olan herkesin hazırlanmasını, koğuşumuzun değiştiğini söyledi. Yeni geçtiğimiz koğuş aynı suçlamanın mağdurlarının olduğu koğuştu. Yaklaşık 8 ay sonra eski düzene geçilmişti. Uzun zaman sonra mutlu olduğumuz bir an olmuştu. Her zaman olduğu gibi kısa sürede kaynaştık. Bazılarıyla mahkemeye, kampüse giderken tanışmıştım. Bir ay çok güzel vaktimiz geçti. Ramazan ayının yarısını bu koğuşta geçirdik. Bir grup iftarını yaparken diğer grup akşam namazını kılıyor. İlk grup iftarını yaptıktan sonra namazı kılmak için yukarıya çıkıyor, ikinci grup aşağıya iniyordu. Bayramlar buruk bir sevinçle geçiyordu. Ailemizden uzak bir bayram geçiriyorduk. Bayram namazını kılıp, herkesle tek tek bayramlaşıyorduk. 4. Duruşma günüm gelmişti. Dosyam karara çıkacaktı artık. Seçimlerden iki gün sonraya denk gelen duruşmama hazırlanıp gittim. Yargıtay’ın kararı vardı artık. Bylock hakkında içerik, ID, şifre yoksa eğer beraat verilmek zorundadır diye. Duruşmaya girdik. Avukatım Yargıtay kararını dosyaya ekledi. Beraatim gerektiğini, iki yıllık tutukluluğun sonlandırılması gerektiğini söyledi. Mahkeme karar için ara verdi. Salona tekrar girdiğinde benim örgüt üyesi olduğuma karar verdiklerini, bu nedenle 8 yıl hapis cezası verdiklerini, cezaevinden yazdığım tüm dilekçeleri tek tek okuduklarını, kullandığım üsluptan dolayı indirime gitmediklerini, ancak tahliye ettiklerini belirttiler. 8 yıl verilen ceza ile tahliye olmanın pek mümkün olmadığını, böyle bir mahkemenin etmeyeceği gibi beni hiç bir türlü etmesinin mümkün olmadığını mahkemede biliyordu. Ancak iki yıl tutuklu tutarak suç işlediği için beraat vermeye cesaret edemedi ve beraat kararını istinafa bıraktı. Benden sonra duruşmaya giren avukat bir arkadaşa ise 7.5 yıl hapis cezası verdikten sonra tutukluluk halinin devamına karar vermesinden ayrıca belliydi.
Cezaevi çıkışına ailem, akrabalarım, arkadaşlarım gelmişti. Tek tek sarıldık. Eve gittiğimizde ev tıklım tıklımdı. Sürekli birileri geliyordu. Benim yüzüm ise hiç gülmüyordu. Herkes mutluyken benim niye mutlu olmadığımı sordular. Cezaevindeki arkadaşlarımı düşündüğümü, şu anda şunu yapıyorlar, falan kişi şunu yapıyordur, filan bunu yapıyordur.
‘UNUT CEZAEVİNİ DEDİLER’
Şöyle böyle diyerek her sözü istemeden onlara getiriyordum. Daha fazla dayanamadılar ve unut artık cezaevini dediler. Unutmamın mümkün olmadığını, aklımın orada kaldığını, onlar çıkmadan rahat etmeyeceğimi söyledim. Bir kaç gün sonra gelen komşular insanımızın böyle zor günlerde birlik olmasının çok güzel olduğunu söyleyince kendimi tutamadım. Akp’li olduğunu bildiğim arkadaşımın babasına cevap verdim. Afedersin ama nasıl yanımızda oldunuz. Cezaevindeyken bir kere sordunuz mu? Şimdi tahliye olunca geçmiş olsun deyince görevinizi ifa ettiğinizi mi düşünüyorsunuz dedim. Bize bu kadar zulüm yapanları destekleyeceksiniz, Müslüman olduğunuzu iddia edeceksiniz. Camiye namaza gideceksiniz, Müslümanlara zulüm yapılırken sessiz kalacaksınız, hatta zulmü destekleyeceksiniz gelip burada bana geçmiş olsun deyince bir iş mi yaptığınızı düşüneceksiniz dedim. Rüyada ‘Efendimiz’i (as) görünce O, Efendimiz midir?’ dedim. Evet dedi. İçeride kaç arkadaşımız Efendimiz’i, sahabeleri, diğer peygamberleri, büyük zatları gördü. Hepsi biz sizinleyiz dedi. Ben şimdi Efendimiz’in dediğine mi inanacağım yoksa şekil olarak insana benzeyen insanların arkasından gittiğine mi? Ben Müslümanım, içeridekiler de Müslüman. Gözümde milyonlarınızın toplam içerideki bir arkadaşımın ayağının tozu etmez. Sizlerin hiçbir şeyinize inanmıyorum dedim. Kısa süre sonra kalktılar.
YUNANİSTAN’DA 2,5 AY KALDIM
Günler geçtikçe içim sıkılmaya başladı. Cezaevindeyken hiç sıkılmazken, tahliye olduktan sonra sıkıntıdan patlar hale geldim. Her şey üstüme geliyordu sanki. Cezaevine girmeden önce yaranmak için yanıma gelen insanların hepsi benimle konuşmuyordu. Yolda görse kafasını çeviriyordu. Açıkçası da umurumda değildi. Gönlümde beni satmayacağını düşündüğüm arkadaşlarım beni satmamıştı. Bu bana fazlasıyla yeterdi. Gözaltına alınmamın yıl dönümünde içim patlar hale geldi. O gün dedim ki ben artık burada kalamayacağım. Bu ülkeden gideceğim dedim. Kaygım ne iş bulmayla ilgili ne de cezamın onanması durumunda cezaevine tekrar gireceğimle ilgili idi. Zaten cezamın onanma aşamasına çok uzun süre vardı. Ancak insanlarda beyin ölümü gibi bir hal olduğunu gözlemliyordum. İnsanlar normal değildi. Cinnet hali geçiren bir topluluk vardı. Her şey bu kadar aleni iken insanların hiçbir şeyi görmemesi beni bu insanlarla aynı havayı solumaktan men ediyordu. Bu nedenle Türkiye’den çıktım. Yunanistan’a geçtiğimde ise vücudumdan giden ağırlığı kelimelerle tarif etmem kesinlikle mümkün değil. Sıkıntıdan patlayan ben kuşlar gibi olmuştum. Yeni bir hayata açılan bu kapı beni huzura boğmuştu.Yunanistan’da yaklaşık 2 buçuk ay kaldım. Yunanistan’a bir teşekkür borcumuz olduğunu düşünüyorum. Yalnızca devletine değil insanına da. Bize insanlık dersi verdiler. Türkiye’de bizlere Yunanlılar için düşman oldukları aşılandı. Hatta İzmir adliyesinde çalıştığımdan İzmir adliye binasının silah şeklinde olduğunu, mermi kısmının sosyal tesisler olduğu, namlunun Yunanistan’a dönük olduğu biliyorum. Yunanlılarla konuşmamızda kendilerine de devlet politikası olarak Yunan-Türk düşman olduğunu öğretildiklerini ama kimsenin buna itibar etmediklerini, kendilerinde akıl olduğunu, düşünebildiklerini, düşman olmaları için bir sebep olmadığını söylediklerinde düşünmediğimizi anladım ve utandım. Biz onlara siz deyince , siz diye bir şey yok diyorlardı. Siz biz aynıyız. Biz kardeşiz diyorlardı. Avrupalılardan öğreneceğimiz çok şey var. Kendimizi dar kalıbımızdan çıkaramazsak, entegre olmuş olamayız. Bizlerin tek görevi entegre olmak, bu insanlardaki Müslüman sıfatlarını kendimize katmak.
[Basri Doğan] 1.1.2019 [TR724]
İsmim İbrahim Çiçek Ceviz, 27 yaşındayım, İzmirliyim. Son bir kaç aya kadar olan yaşamım İzmir’de geçti. Lisedeyken savcı olma hayalim vardı. Bu doğrultuda çalışıyordum. İlk üniversite sınavında iyi bir puan almıştım. Ancak puanım Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini tutmuyordu. İzmir’deki özel üniversitelerin hukuk fakültesinin yüzde 50 burslusuna puanım yetse de ailemin ne bu parayı ne de şehir dışında herhangi bir devlet üniversitesinde okumamı karşılayabilecek maddi imkanı yoktu. Bu nedenle bir yıl daha çalışarak 9 Eylül Üniversitesini kazanmam gerekiyordu. Bir yıl daha dershaneye gittim ve derslerime iyi çalıştım. Ancak üniversite sınavı sırasında rahatsızlandım ve sınav bitmeden çıkmak zorunda kaldım. Hayalim olan savcılık mesleğini yapamayacak olmam ve bir daha çalışacak gücü kendimde bulamadığımdan psikolojim çok bozulmuştu. Bir ay evden dışarı çıkmadım. Kendimi yiyip bitirdim.
BİR YIL KADAR SULH CEZADA ÇALIŞTIM
Bir kaç ay sonra arkadaşlarım ile Konak’tan Karşıyaka’ya vapurla geçerken, bir arkadaşımız, adliyede memurluk sınavlarının başlayacağını, KPSS’den 70 üzeri olanların başvurabileceğini söyledi. Bunun üzerine benim de memurluk hazırlıklarım başladı. Bilgisayarla aramın iyi olması benim için büyük bir avantajdı. Babamın işyerinde çalışırken sürekli klavyeye çalışmaya devam ettim. Sınav günü geldiğinde ise rahat bir şekilde sınava girdim ve günler sonra açıklanan sonuçta klavye sınavını geçtiğimi öğrendim. Akabinde girdiğim sözlü mülakatta da soruları doğru şekilde cevapladım ve sınavı kazandım. Artık memur idim. Bir yıl kadar Sulh Ceza Mahkemesinde çalıştım. Daha sonra ise TMK 10. Madde ile görevli Ağır Ceza Mahkemesinde çalışmaya başladım.
MAHKEMEMİZ KAPATILINCA, DAĞITILDIK
Benim yıllar sonra hapse girmeme neden olacak bu mahkemenin yeri benim için halen apayrıdır. Bu mahkemede İzmir Askeri Casusluk davası ve Ege bölgesindeki terör ve örgüt kapsamında olan davalara bakılıyordu. Askeri Casusluk davasının duruşma salonu adliyenin konferans salonu idi. Bu salonu bu duruşmaya özel olarak duruşma salonuna çevirdik. İçerisinin dizaynı tamamen değişti ve yargılama başladı. Dosyayı bilen, duruşmalarına çıkan biri olarak şunu söylemek istiyorum. Bu dava dosyasındaki herkes şu anda beraat etmiştir. Bu dava uzun süren fiziksel takip, telefon dinleme, arama sırasında elde edilen deliller ve ifadeler ile hazırlanmış bir davadır. Yapılan tüm işlemler hukuka uygun olarak elde edilmiştir. Tüm sanıkların kesinlikle suçlu olduğunu elbette düşünmüyorum. Ancak duruşma sırasında olsun, bu aşamaya kadar olan adli işlemlerde olsun bir çok sanık yapılanları ve suçlamaları kabul etmişti.
17-25 Aralık Operasyonları sonrasında Erdoğan hükümetinin ilk icraatlarından birisi TMK 10. Madde ile görevli mahkemeleri kapatmak olmuştu. Mahkememiz kapatılınca dosyalar başka mahkemelere dağıtıldı. Askeri Casusluk davası İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesine tevzi edilmiş, mahkemeye bu dosya gittiği için 5. Ağır Ceza Mahkemesine ikinci heyet atanmış. İlk heyet yalnızca Askeri Casusluk davasına bakıyordu. Mahkeme uzun süre belli başlı sanıkların tutukluluk halinin devamına karar vermişti. Sonradan birden tüm sanıklar tahliye edildi ve daha sonra tüm sanıkların beraatına karar verildi.
DARBE OLDUĞUNA İLK BAŞTA İNANMAMIŞTIK
Ancak 2016 mayıs gibi istinaf mahkemelerinin açılacağı ve oraya geçecek personellerin listesi komisyon tarafından gönderildi. İsmim o listede yoktu. Kadrom istinaf olmasına, istinafta açık olduğundan dolayı İzmir adliyesi kadrosundaki kişileri dahi bu listeye eklemelerine rağmen beni bu listeye eklememişlerdi. Özel Yetkili de çalışmanın bir negatif ayrıcalığı daha diye içimden geçiriyordum. Ancak işin yalnızca bu kadar olmadığını bir kaç ay sonra öğrenecektim. 15 Temmuz cuma günü olduğu için her cuma 23:00 – 00:00 saatlerinde düzenli yaptığımız halı saha maçı vardı. Futbol maçlarını sevdiğim için Alaçatı’da bir arkadaşımla gezerken geziyi erken kesip, arkadaşı kaldığı eve bıraktıktan sonra arabamla hızlı bir şekilde giderek maça yetişmiştim. Maçın tam yarısında kenarda maçı izleyen bir arkadaşımız “Arkadaşlar darbe oluyor” dedi. Hiçbirimiz ilk başta inanmadık. Şaka yaptığını düşündük. Yemin etti, genelkurmay başkanını rehin almışlar dedi. Haberleri gösterdi. Genelkurmay başkanının dahil olmadığı bir kalkışma vardı. İlk sorduğum soru hükümetten birilerini alıp almadıklarını sordum. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar vb. Hayır kimse yok diye söyleyince şüphelerim arttı. Biz maçımıza devam ettik. Maç bitince herkesin telefonu çalıyor, kiminin eşi telefonda ağlıyor, kiminin anne babası arıyordu. O gece çok yakın bir arkadaşım da beni aradı. Yaklaşık 20 dakika sonra onun evine gittim. Evime gidemedim çünkü yolda giderken toma görmüştüm. O gece arkadaşımda yattım. Sabaha kadar televizyon izledik. Her şey bu kalkışmanın darbe yapmaktan ziyade başarısızlığa mahkum edilmiş bir kalkışma olduğunu gösteriyordu. Köprünün tutulmasının hiçbir anlamı yoktu. TRT binasının bir mantığı yoktu. Hiçbir üst düzey devlet görevlisi darbe yapanlar tarafından alınmamıştı. Bu işin arkasında kötü şeyler olduğunu anlamış ancak bugüne kadar yapılacak zulümlerin yapılacağını tahmin dahi edememiştim.
10 AĞUSTOS 2016’DA SABAH 5’TE EVİME OPERASYON
15 Temmuz’un olduğu hafta ve sonrasındaki iki hafta yıllık iznimi kullanmak için izin almıştım. DGS sınavına girip adalet bölümünden hukuk fakültesine geçmeyi planlıyordum. Bunun için çok kaliteli bir dershaneye de yazılmıştım. Türkiye genelinde yapılan denemede Türkiye 22. Si olmuştum. Aldığım puan önceki yıllara baktığımızda Ankara Hukuk Fakültesi dahil Galatasaray Hukuk hariç tüm hukuk fakültelerini kazanıyordum. Tek bir şey eksikti sınava girmem. Sınav 31 Temmuz’da yapılacaktı. Ancak darbe kalkışması nedeniyle sınav 3 hafta sonraya ertelenmişti. 15 Temmuz’dan bir iki hafta sonra İstanbul eski özel yetkili mahkemede çalışan katipleri almışlardı. Sıranın bana da geleceğini anlamıştım. Ailem ve yakın arkadaşlarımla vedalaşmaya, onları alıştırmaya başladım. Onlar ilk başta inanmak istemediler. Seni niye alsınlar dedilerse de alınacağımı ve tutuklanacağımı biliyordum. Psikolojik olarak kendimi hazırlamıştım. Kaderi planda varsa bu olacaktı.
10 Ağustos 2016’da sabah 5’te evime operasyon yaptılar. Kapıyı açtım, adımı sordular. Benim için geldiklerini söylediler. Ben de önce kararı okumam gerektiğini söyledim. Kapıda onları içeri almadan önce kararı okudum. Tamam dedim buyrun girebilirsiniz ancak o sırada annem ve kardeşim uyku halinde oldukları için onların giyinmesi için süre istedim. Bir kaç dakika sonra onları eve aldım ve arama yapmaya başladılar. Daha önce arama ve gözaltı kararına çok imza atmıştım. Şimdi o karar gibi hukuki olmayan bir karar ile aynısı başıma geliyordu. Evimi çok iyi aradılar. Bana hususen de sordular, kitap, silah var mı diye. Olmadığını daha ayrıntılı arayabileceklerini söyledim. Babamın iş yerine ait laptop evde bulunuyordu. Bilgisayarı da alacaklarını söylediler. Bilgisayar şahsıma ait olmadığını ve alamayacaklarını söyledim. Ancak savcının emri dediler ve hard diski sökerek kendilerine verdim. Bu sırada karşı komşum olan çok yakın arkadaşım ve dostumu hazirun olarak eve çağırdım. Uzun zaman göremeyeceğimi bildiğim için son kez görmek istiyordum. Sağ olsun geldi ve arama sonunda tutanakları imzaladı. Annem polislere kahvaltı hazırlayabileceğini söyledi ise de polisler kabul etmedi. Çayları ikram etti çaylardan sonra evden çıktık. Adliyede çalıştığım yerde de arama yapıldı. Herhangi bir şey olmadığına dair tutanak tuttular ve kalemdeki arkadaşlarımla vedalaşıp emniyete götürüldüm.
İLK TUTUKLANAN ARASINDA KİMİLERİ 6 AYLIK BEBEĞİYLE GELMİŞTİ
Emniyette adliyeden tanıdığım arkadaşlarım vardı. Kimi 6 aylık bebeğiyle gelmişti. Kimi ise çocuklarını komşulara, kimi anne ve babasına bırakmıştı. Çocukları çok sevmemden dolayı o bebekleri öyle görünce kötü olduğumu çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra bir koğuşa konuldum. Koğuşta 10 kişi vardı. Herkesin üzerinde atlet ve pijama, sakallı kimseler. İlk başta teröristlerin arasına mı koydular beni diye düşündüm. Daha sonradan farklı suçlularla bir arada koyamayacakları aklıma geldi. Selamlaştıktan sonra meslekleri sorunca hepsinin asker olduğunu öğrendim. 10 gündür gözaltında idiler. Tanıştık, sohbet ettik. Bir tanesinin oğlu Harbiye’de askeri öğrenci imiş ve damadı ise subaymış. İkisinden de 15 Temmuz’dan beri haber alamıyormuş. Kendi derdine bile üzülemiyordu. O kadar kötü görünüyordu ki o astsubay abinin yüzünü unutmam mümkün değil. Koğuşta kurmay pilot albay bir abimiz polis memuruna 10 gündür gözaltında olduklarını, asker olmaları nedeniyle tıraş olmadan rahat edemediklerini , tıraş olmalarının mümkün olup olmadığını söyledi. Polis memuru ise kendisine sert bir tonla senin rütben ne diye sordu. Albay abi rütbenin bir önemi olmadığını, yalnızca basit bir sorduğunu söyledi. Sen söyle bakayım rütbeni dedi. Subayım diye cevap verdi albay abi. Sen böyle bir soru sorulmayacağını bilmiyorsun diyerek azarlar vaziyette cevap verdi polis memuru. Albay ise yalnızca basit bir soru sorduğunu, sorulup sorulamayacağını bilmediğini söyledi. Bunun üzerine ben daha fazla dayanamadım. Polis memuruna kendisinin kim olduğunu sordum. Hangi hakla burada olan birini azarlayabileceğini söyleyerek tersledim. Polis hiçbir şey söylemeden gitti. Nezarethanede 4-6 saat arasında kapılar açılıyor ve tuvalet ihtiyacı o zaman gideriliyordu. Yalnızca 5 dakika veriliyordu tuvaletin o saatler arasında gelmez ya da o sıra tuvalet dolu olursa, bir sonraki 4–6 saat sonrasında giriyordun.
İNSANLAR TUVALETE GÖNDERİLMİYORDU
Hatta bazen çok uzun süre kapıyı açmadıkları olmuştu ve bir kişi şişeye küçük ihtiyacını gidermek zorunda kalmıştı. Gözaltında hep aynı şeyler veriyorlardı. Her koğuşta yaklaşık 8-10 kişi kalıyordu. Normalde bu koğuşlarda 1 kişi kalması gerekiyor. Hepimiz yerde yattığımız halde sağa ve sola hareket edemiyorduk. Yemek sırasında bir arkadaşımız bağırarak yemek duası yapıyordu. Tüm koğuşlar arkasından tekrarlıyordu. “Allah’ımıza hamdolsun. Milletimiz var olsun. Zalimin zulmü son bulsun. Afiyet Olsun” şeklinde hep birlikte nezarethaneyi inletecek şekilde dua ediyorduk. Gireceğim DGS sınavı yaklaştığından ve daha ne kadar gözaltında kalacağım belli olmadığından dolayı bir dilekçe yazdım. Polislerin başlarında duran komisere verdim. Benden birkaç dakika sonra başka bir arkadaşta sınava gireceğini bunun için dilekçe yazacağını komisere söyleyince biraz önce arkadaşın yazdı aynısını yaz şeklinde cevap vermiş. Arkadaş benim yazdığım dilekçeyi yazamayacağını, kendisinin yazacağını söyleyince komiser dilekçemi merak edip okuyunca kim olduğumu sormuş. Koğuştaki arkadaş adliyede çalıştığımı bildiğini başka bir şey bilmediğini söylemiş. Savcıya bunları yazıyorsa bana neler yapar bu, polislerle gönderemem ben bunu, bizzat kendim götüreceğim savcıya diye cevap vermiş. Bunun üzerine gece 3’te uykudan kaldırdılar ve ifade vereceğimizi söylediler. Farklı bir ilçedeki emniyet binasına ifade vermek için götürdüler. İfadeden çıkıp gelenin yüzü asıktı. Ne olduğunu sorunca, avukatların kendilerine itirafçı olmaları gerektiğini yoksa tutuklanacaklarını söylediğini söylediler. Sıra bana gelince avukata sert bir tonda avukat hanım yalnızca müvekkilimin söylediklerine aynen katılıyorum deyin. Başka bir şey söylemenize gerek yok ben hallederim dedim. Avukat tabiî ki diyerek sorguya girdik. Sorguda Zaman Gazetesi aldın mı, Samanyolu TV izliyor muydun, sohbete katıldın mı, bunların okuluna gittin mi diye sormaya başladı. Bir süre sonra bu şekilde devam edeceklerse cevap vermeyeceğimi söyledim. Niye diye sorunca polis memuru. Böyle bir ifade alma şekli olmadığını, bu şekilde sokaktan herkesi çevirip soru sorabileceğini, gözaltına alınma sebebim için ellerinde bir delil olması gerektiğini belirttim. Birazdan geleceğini söyledi. Bylock, eagle ve diğer programları kullanıp kullanmadığımı sordu. Kullanmadığımı söyleyince bir sonraki soru bylock programı kullandığınız tespit edildi ne diyorsunuz oldu. Kullanmadığımı biraz önce söyledim. Anladığınızı düşünmüştüm dedim. Devam etti kullanıcı adım, kimler arkadaş listemde var şeklinde soru sordu. Kendisine bu şekilde mi tespit ettiklerini söyledim. Tespit ettiyseniz eğer bunların hepsini bileceğinizi aksi taktirde tespit edilmiş kabul edilemeyeceğini söyledim. Sabah olmuştu artık 20 kişi tutuklanma talebiyle hakimliğe çıkarıldık.
TUTUKLAMAYA SEVK EDECEK DERECEDE HİÇBİR SOMUT SUÇLAMA YAPILAMADI
Karşımızdaki hakim Diyarbakır’dan İzmir’e annesinin yanına gelmek için HSK’ya beni İzmir’e gönderin istediğiniz her şeyi yaparım diyen, ilk günden beri önce Paralel Devlet Yapılanması yaftasıyla gelen kişileri sonra sözde terör örgütü ilan edildikten sonra da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla gelen vatan evlatlarını tutuklamakla memur Dilek hanımdı. Kendisi savcının üst yazısını okudu ve savunma yapmamızı istedi. Sıra bana gelince tutuklama memuruna şöyle cevap verdim: “Sayın cumhuriyet savcısının tutuklama sevk yazısında belirttiği üzere Bylock isimli program google play üzerinden indirilmektedir. Ben iphone marka telefon kullanmaktayım. İşletim sistemi iOS’tur. Her ne kadar TEM şube tarafından Bylock kullandığımı tespit ettiği belirtmiş ise de devamında gelen soru kullanıcı adımın sorulmasıdır, tespit edilen bir programda kullanıcı adının bilinmemesi gülünçtür. Bu suçlamanın bizlerin üstüne olması başkalarının üstüne olmayacağı anlamına gelmez. Belirtilen isim listesi excell formatında hazırlanmış, katibiniz şu an 5 dakika içinde bu programı kullanıldığına dair bir isim listesi yapabilmesine imkan sağlar. Bu sebeplerden dolayı bu programı kullanmış olmam olanaksızdır. Örgüt üyeliğine gelince benim ismim İbrahim Çiçek Ceviz’dir. Çiçek ismini genelde neden konulduğunu sorarlar. Babam; şehit dayısının ismini ve soyismini yaşatmak için bana bu ismi vermiştir. Ailemizde bir çok şehit vardır. Biz bu vatan için çok canlar verdik, bir can da ben vermeye hazırım. Herhangi bir örgüt üyeliğim söz konusu dahi olamaz. Üzerime atılı suçlama CMK 100’deki tutuklamaya sevk edecek derecede hiçbir somut delil taşımamaktadır. Beraat kararı değil takipsizlik kararı alacağım ortadadır. Emniyette telefonumun iphone olduğunu belirtmeme rağmen savcının tutuklamaya sevk etmesi ben uğraşmayayım hakime hanım uğraşsından başka bir şey değildir.”
Bunun üzerine hakim hiç kimsenin gözüne dahi bakmadan 20 kişiyi tutukladı. Tutuklananlar arasında biri 6 aylık diğer 1 yaşında bebekte vardı. Bebeklerin o halini görünce kendimi tutamamış ağlamıştım.
CEZAEVİ ŞARTLARI KÖTÜ İDİ
Cezaevine ağustos ayının 19’unu 20’sine bağlayan gece girmiştik. Gece dört gibi koğuşa konulduk. Sabah uyandığımızda koğuşta hiç bir şey olmadığını gördük. Tuvalette sabun yok, peçete yok. Bulaşığı yıkamak için sünger deterjan yok. Yiyecek bir şey yok. Koğuş bomboştu. Kapının orada bir buton olduğunu, buna basınca gardiyanları çağırıyoruzdur herhalde dedim. Arkadaşlar basmamız gerektiğini, bunların polise benzemeyeceğini, dövebileceklerini söyledi. Öyle deyince bende gittim butona bastım. Bel hizasında olan mazgalı açtı. Kendisine koğuşta hiçbir şey olmadığını, acil olarak sabun, tuvalet kağıdı deterjan gibi ihtiyaçlarımız olduğunu söyledim. Kendisi söylediklerimi duymadığını söyleyince o zaman eğilmesini o şekilde duyabileceğini söyledim. Kendisi eğildi ve kantin günü olan perşembe günü sabahında dilekçe vererek o şekilde alabileceğimizi söyledi. Koğuşa yeni geldiğimizi bunların acil insani ihtiyaçlar olduğunu söyledim. Yapabileceği bir şey olmadığını, hafta sonu olduğunu söyledi. Bana bir kağıt ve kalem getirmesini söyledim. Kağıt ve kalemi de kantinden alacağımı belirtti. Dilekçe yazmak için gerekli kağıt ve kalemi nereden temin edeceğimi söyledim. Ben dilekçe yazacağım dedim. Dilekçeler pazartesi günü deyince sen bana git kağıt kalem getirdi. önce bir dedim. Sonra gitti kağıt ve kalem getirdi. Ben müdüre bir dilekçe yazdım. Butona tekrar bastım al bunu müdüre götür dedim. Önce almak istemedi, o zaman çağır müdürün gelsin buraya dedim. Sonrasında personelin kullandığı tuvaletten sabun getirdi ve bitince söylememizin yeteceğini söyledi.
GARDİYAN: PKK’LILARA IŞİD’LİLERE VAR AMA SİZE YOK
Koğuştaki bir arkadaşımız koğuşun içerisinde bir kağıtta spor gününün ve saatinin yazdığını görünce gardiyana ‘Bizim spor günümüz şu gün mü?’ diye sordu. O da arkadaşa sizlere spor veya diğer haklar yok deyince, arkadaşımız ‘Başkalarına var ki burada yazıyor’ dedi. Gardiyan ise ‘Evet PKK’lılara IŞİD’lilere var ama size yok’ cevabını verdi. Onların gözünde PKK ve IŞİD’den daha kötü olduğumuzu anladım. Koğuştaki bir arkadaşın defalarca kurumdan Kur’an istemesine rağmen bizlere Kur’an-ı Kerim vermemesi üzerine hüngür hüngür ağlamasını, bir Kur’an bile vermiyorlar demesini, namaz sonrasında sesli şekilde ettiği dualarla bizleri de ağlattığını unutamıyorum. 3 hafta F tipinde kaldıktan sonra Menemen Cezaevine sevk edildik. Burada da adliye çalışanlarından oluşan bir koğuşta kaldım. 19 kişi kalıyorduk , sohbetler genelde herkesin ortak noktası olan adliye üzerine oluyordu genelde. 2013 Haziran ayında özel yetkili mahkemede çalışırken istifa edip kendi işini kuran bir kişi de vardı. Bu kişiye de bizim dosyadan işlem yapıldı. Hatta gözaltına alındığında arabada iken iş yerine de uğrayacağız dediklerinde tabi ki diyor. Biraz gittikten sonra şuradan gideceğiz diye gösterince polisler biliyoruz zaten diyorlar. Arkadaşımızda içinden diyor ki adamlar biliyordur tabi ki iş yerimi belki önceden bakmaya da gelmişlerdir diyor. İş yerinden farklı yere geçince arkadaşımız polislere yanlış gittiğini söylüyor. Polisler ne dediğini soruyorlar adliye burada işte deyince ne adliyesi diye soruyor. Sen adliye de çalışmıyor musun diye sorunca polis çalışmadığını söylüyor. Bu arkadaşımızdan dosyaların, fişlemelerin ne zamandan hazırlandığını anladım.
MENEMEN CEZAEVİNDE KİTAPLAR VERİLMEDİ
Menemen cezaevine girerken kayıt esnasında prosedür gereği cezaevi kurallarını içeren bir kitapçık verip, kitapçığı aldığına dair imza atmam gerekirken, Menemen cezaevine girerken bize kitapçıkların birazdan verileceğini söyleyerek imza attırdılar. Kitapçıklar bize gelmedi. Günler geçti. Biz yaklaşık 10 kere dilekçe yazmamıza rağmen herhangi bir şekilde kitapçıkları vermediler. Bir gün akşam sayımı sırasında sayım bittikten sonra bir gardiyan kapıda duran arkadaşımıza bir daha üstünde atlet olmasın, atletle çıkmayacaksın dedi. Benim yanımda duran arkadaş ise gardiyana doğru yürüyerek o zaman kurallar kitapçığını verin haklarımızı bilelim dedi. Başgardiyan ise kural biz ne söylüyorsak o, kitapçık falan yok dedi. Biz o zaman tanımayız sizin kuralınızı, biz kanun tanırız dedi. Sen ne söylüyorsun diyerek arkadaşımıza parmaklarını sallamaya başladı. Arkadaşımız da sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine başgardiyan parmaklarını daha hızlı sallayarak tehditvari sözler sarf etti. Parmaklarını sallayınca ben duramadım ve başgardiyana ‘indir o elini’ dedim. Bana döndü ve ne diyorsun sen dedi. Ben de indir o elini diye sert ve yüksek tonda cevap verdim. Haddini bil, sen kim olduğunu zannediyorsun, burada hiç kimseye parmaklarını sallayamazsın diye devam ettim. Olay artık diğer iki kişiden çıkmış bana dönmüştü. Başgardiyan ile yüksek tonda biraz daha atıştıktan sonra gardiyanlara dönerek alın bunu dedi. Ben de alabiliyorsan al diyerek yumruğumu kaldırdım ve üstüne doğru atıldım. Arkadaşlarım beni geri çekti ancak bir kaç arkadaşımız daha yumruğunu kaldırmıştı artık. Daha sonra kaçın kaçın diyerek koğuştan kaçtılar. Bunun üzerine kapıdan bana dönerek ben seni almasını bilirim dedi. Gel al bekliyorum diye cevap verdim. Olayla ilgili tutanak tutmak için masaya oturdum. 10 dakika sonra mazgaldan İbrahim hazırlan müdüre çıkacaksın dedi. Ben de kendisine müdürün gelsin buraya, ben çıkmıyorum dedim. Böyle mi diyorsun dedi. Aynen böyle söylüyorum git ilet müdürüne dedim. 10 dakika sonra tekrar geldi ve İbrahim hazırlan müdür geliyor dedi. Gelsin dedim. Müdür, başgardiyanlar ve yaklaşık 40 tane gardiyan koğuşa geldi. İbrahim kim diye sordu. Benim dedim. Sorunun ne olduğunu söyledi. Başgardiyanın arkadaşıma parmak salladığını, burada hiç kimsenin benim arkadaşıma veya burada herhangi birine parmak sallayamacağını, gerekeni elbet yapacağımı söyledim. Kendisi bize henüz tutuklu olduğumuzu, hükümlü olmadığımızı, suçumuzun kesinleşmediğini belki tekrar işimize geri dönebileceğimizi söyledi. Ben de suçsuz olduğumuz için burada olduğumuzu, görevde olsam kendimden şüphe edeceğimi söyledim. Müdüre derin bir iç çektirip başını hafifçe yana eğdirdikten sonra koğuştaki müdür arkadaş atletle bir daha durmayın diyen gardiyanın sürekli arkadaşlarımıza sataştığını söyledi. Öyle olunca diğer gardiyanlar o kişiyi hemen arkaya çekti müdürün görmesini engellediler. Kendisinin bir sorunu olduğunu, kendisinde bir yetki gördüğünü söylediler. Daha sonrasında tutanak tuttuğum masanın önünde duran arkadaşa doğru parmağını sallayan gardiyan gelince tutanak tuttuğumuzu görsün diye hafifçe çekilmiş. Sonra parmağını sallayan gardiyan yanıma gelip kardeşim tutanak tutuyorsun sen bilirsin tutabilirsin tabi ama bunlara gerek yok, sorun yok dedi. Buna kendimin karar vereceğini söyledim. Daha sonradan koğuştan çıktılar. O günden sonra genel itibariyle kötü davranılan Menemen cezaevinde tüm koğuşlardaki arkadaşlara daha iyi davranılmaya başlandı.
YA DERHAL HUKUKA UYUP TAHLİYEME KARAR VERİN YADA HUKUKSUZLUĞA DEVAM EDİN SİZE HUKUK DERSİ VERMEYE DEVAM EDEYİM, VE DÜNYAYA REZİL OLUN
Kampüs, hastane, revir, duruşmaya giderken başka koğuştan gördüğümüz her şey aynı şeyi söylüyordu. Ne oldu bunlara da birden iyi davranmaya başladılar. 29 – 31 Ekim 2016 tarihlerinde en yakın dostlarımın düğünleri vardı. İkisinin düğününe katılamayacak olmamın üzüntüsü ile bir dilekçe yazdım. Bu dilekçemin de diğer dilekçelerim gibi okunmadığını biliyordum. Bunun üzerine iki hafta sonrasında A4 kağıdına normal yazı boyutunun 5 katı büyüklükte “Ya derhal hukuka uyup tahliyeme karar verin ya da hukuksuzluğunuza devam edin size hukuk dersi vermeye devam edeyim ve dünyaya rezil olun” şeklinde bir dilekçe gönderdim. Bunun üzerine ne yazmış bu diye dilekçemi okumuşlar ve soruşturma açmak için ifademi almak üzere adliyeye çağırdılar. Savcı bey ile odasında geçen konuşmamızı bizzat aktarıyorum.
SAVCI İLE GEÇEN KONUŞMA
“Dosyanın sizden önceki savcısı tutuklamaya sevk müzekkeresinde google play üzerinden indirilen bylock programını indirdikleri… diyor. Ben sorguda da söyledim. Dilekçelerimde de belirttim. Iphone marka cep telefonu kullanıyorum. İşletim sistemi iOS’tur. Beni nasıl tutukluyorsunuz dedim. Savcı da “ Google play’den indirilmiyor ki “ dedi. Nasıl oluyor dedim. “ Flash bellekle yükleniyor” dedi. Savcı bey tutuklamaya sevk eden savcı google play üzerinden indirildiği diyor. Şimdi siz de flash bellek ile yükleniyor diyorsunuz. Birinizin söylediği diğerininkini tutmuyor” dedim. Benim söylediklerim doğru dedi. Savcı bey Allah aşkına bylocktan adam mı tutuklanır dedim. Niye dedi. Bu konu da verilmiş bir tane Yargıtay kararı ya da kanunda suç olduğuna dair bir madde var mı? Dedim. Eee olacak dedi. Olacak diye bir şey mi olur. Darbe yazışmaları whatsapp’tan yapıldı. İki milyar kişi whatsapp kullanıyor. Gücünüz yetiyorsa iki milyar kişiyi alın dedim. Savcıdan ses yok. Savcı bey bylock falan geçin bunları ben niye alındığımı çok iyi biliyorum dedim. Neden dedi. Özel yetkili mahkemede çalıştım, onun için dedim. “Ee sizin baktığınız davaları da biliyoruz. Hepsi kumpas çıktı” dedi.
6 SAYFALIK DİLEKÇEMİN 6. SAYFASI ŞİİRDEN OLUŞUYORDU
Savcı ile aramızda geçen konuşmalar aynen bu şekildeydi. Savcı özel yetkili de çalışmış bir kişiyi orada çalıştığı için tutuklattığını itiraf ediyordu. Daha sonrasında dilekçemin özellikle son sayfası ve yazdığım şiiri sordu. 6 sayfalık dilekçemin 6. Sayfası şiirden oluşuyordu. Şiir ise şu şekildeydi.
ÇOK KORKTUM
Duydum ki yeni operasyonlar yapıyormuşsun yap.
Adliyede personel bırakmayacakmışsınız, bırakma.
Ey şeytanın bile imrendiği zatlar
Bizi böyle korkuttuğunuzu mu zannediyorsunuz, zannet.
Okun yaydan çıktığı o an gibi,
Kaderini beklersin batacağını bile bile
O an geldi vedalaş sevdiklerinle
Hapse gireceksin avenelerinle birlikte
Zafer çığılığıdır bu söylediklerim
Durmayacağız hukuksuzluklarınıza bitirene kadar
Allah’tan vardır bir dileğim
Doğru gözüken eğrileri düzeltene kadar mühlettir.
Bu şiiri neden yazdığımı sordu. Ben de kendisine edebiyatı ve şiiri sevdiğimi, yazdığım dilekçenin ve şiirin tamamen arkasında olduğumu söyledim. Kendisi bu şiiri iki tane savcıya hitaben yazdığımı söyledi. Okun kelimesinin Okan Bato olduğu, Zafer kelimesinin de Zafer Dur olduğunu söyledi. Ben de zorlama bir çıkarım olduğunu, istedikleri gibi düşünebilecekleri, sizin bu şekilde düşündüğünüzde dahi herhangi bir soruşturma açmak için hukuki dayanağın olmadığını, yazdığım dilekçe de ve şiirde hukuksuzluğun hesabının sorulacağını, aksi taktirde suç işleneceğini bu nedenle şahsıma yönelik herhangi bir adım yapılamayacağını, her ne kadar yapılan hukuksuzluğun beni mağdur ettiğini ancak bu günlerin elbet geçeceğini ve sıranın hukuksuzluk yapanlara geleceğini, hukuksuzluk yapanların korkması gerektiğini belirttim. Kendisi de bana bakalım gelecek mi o günler göreceğiz diye cevap verdi. Ben de merak etmemesi gerektiğini, zamanı gelince kendisine hatırlatacağımı söyledim. Bu yüzden mi dilekçenin sonuna “….Hukuksuzluğu yapan hakim ve savcıların hukuk karşısında hesap vermeleri için fazla uğraşmayacağım. Zira hukuk en kısa sürede tecelli edecektir. Bu tecelli sonucunda serbest kalacak, beni ve benim gibileri tutuklayanlar ile tutuklama emirlerini verenler tutuklanacaklardır. Bu durumu kendileri de çok iyi bilmektedir. Son saatlerinizi keyifle geçirmenizi, bol bol ailelerinizle vakit geçirmenizi tavsiye ederim. Çünkü cezaevinden çıkmanız bir hayli zor olacaktır. Evinizde bulaşık yıkama, temizlik ve elde çamaşır gibi alışkanlıkları şimdiden edinin. Gözaltına alındığınızda yanınıza terlik, temiz çamaşır, diş fırçası ve macunu, duş seti gibi kişisel malzemelerinizi almayı unutmayın. Sizlere verilen mühlet bitmek üzere, tik tak tik tak ve…” yazdığımı sordu. Evet diye karşılık verdim, bunların olacağını hep birlikte göreceğiz dedim. Göreceğiz bakalım dedi.
SAVCI İKİ DİLEKÇEM HAKKINDA BİR TANE SORUŞTURMA AÇTI
Savcı bu dilekçemden hakkımda iki tane soruşturma açtı. Şiirden dolayı savcıları tehditten soruşturma açarken, dilekçemin bir paragrafında geçen “15 Temmuzun hemen akabinde aylarca önceden hazırlanmış, fişlenmiş 2845 hakim ve savcı görevden alındı. Birçoğu tutuklandı. Tutuklama sebebi darbe. Darbeyle alakası olmayan insanları darbeden tutuklamak, tutuklayan hakimlere yaraşır bir durumdur. Mesele şu ki; 15 Temmuzun hemen sonrasında alındıkları için delil uydurma gereği duymadan tutuklamalar yapıldı. Hukuksuzluğu ilke edinmiş kimseler tarafından yapılan istişarelerde “Güzel bir kılıf bulmamız lazım, zira dershaneye gitmiş, bankaya para yatırmış diye insanları tutuklarsak, halk bize bir taraflarıyla güler. Bunları zaten biz de yapmadık mı? Ne diyelim ne diyelim demişler ve Bylocku uyduralım. Kriptolu program, bizim milletimiz zaten böyle şeylerden anlamadığı için hemen inanır. Haşmetlimiz, ulumuz, önderimiz, hünkarımız, reis-i cumhurumuz, padişahımız, başkanımız, ezeli ve ebedi liderimiz, dokunduğumuzda sevap kazandığımız, onun sünnetlerini ifa ettiğimizde sevap yağmuruna girdiğimiz, canımız, kanımız, her şeyimiz; 17-25 Aralık darbelerinde dinlendiğinde ilkin televizyonlarda dublaj dedi halkımız inanmadı mı? Dublaj olmadığı ortaya çıkınca montaj dedi milletimiz alkışlamadı mı? Yine çark edip, montajsa eğer ben bu kelimeleri konuşmuşum demektir en iyisi bunlar ülkenin başbakanını dinleyecek kadar hain yapı dedi de milletimiz o ne derse doğrudur deyip inanmadı mı? Bizde buna benzer şekilde kriptolu programla haberleşiyorlarmış deyip, somut delil algısı oluşturalım.” şeklinde karar verdikleri anlaşılıyor. Hakim ve savcılarda bylock programı yok, ancak katip, yazı işleri müdürü ve mübaşirlerde bu program var. Tabi ki canım, katipler zaten hakim ve savcılara emir veriyor. Bunu görememişsiniz, nasıl göremezsiniz? Yemiyorlar maalesef, aklım selim insanlar da, Avrupa da, Amerika da yemiyor. Yazılımdan bihaber olan hakimler “Ee öyle diyorlar, programdaki yazışmalar üç gün içerisinde siliniyormuş.” diye söyleyip bir yazılım programından insanları tutukluyor.
İSTİHBARAT WHATSAPP’TAN YAZIŞAN DARBECİLERİ DEĞİL BYLOCK KULLANANLARI TESPİT ETMİŞ, MAŞALLAH!’
Ülkemizde istihbaratın ne derece etkili olduğu 15 Temmuzda belli oldu. Hiçbir güvenliği olmayan WhatApp’tan yazışan darbecileri tespit edemeyen istihbarat, çok güvenli bir program olduğu belirtilen Bylocktaki yazışmaları ve kullanıcıları tespit etmiş. Maşallah… Sayın hakim tutuklama gerekçesinde delil olarak gösterdiği istihbarat raporu yerine, darbeyi istihbarattan değil “Enişte”den öğrenen sayın cumhurbaşkanının eniştesinden gelmiş olsaydı daha etkili olurdu. Enişte deyip geçmeyin istihbaratın yapamadığını tek başına yaptı adam. Helal olsun !” şeklindeki yazımdan ise cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açtı. Açmamasını beklemiyordum zaten. Her akşam saat 9’da dua saatimiz vardı. Koğuştaki 19 kişi yatakhanede toplanır. Sırayla bir baştan dua ederdik. İlk başta bir arkadaşımız elimizde bir dua varsa onu okur diğer kişiler sırayla içinden geldiğince sesli dua okur, herkes amin derdi. Bu şekilde 19 kişi içinden geldiğince ettiği dua bizleri motive ediyordu. Kimileri gündüzden dualarını yazılı olarak hazırlıyor ve kağıttan okuyordu. Koğuşumuzdaki tek aktivitemiz dama oynamaktı. Bayram için aldığımız lokum kutusunun arkasına 64 tane kare çizmiştik. Mavi ve pembe kağıtları katlayıp taş olarak kullanıyorduk. Bir gece yarısı koğuşun içerisine gardiyanlar girdiler ve kağıtlarımızı ve lokum kutusunu kumar oynuyoruz bahanesiyle yasak diyerek aldılar. Biz mi kumar oynayacağız diye gülmüştük ama kağıt ve kartondan yaptığımız bir damayı bile çok gördüklerini unutamıyorum.
6 SAYFALIK DİLEKÇEME 3 GÜNLÜK HÜCRE HAPSİ
Savcıya ifade verdiğim ve hakkımda soruşturmalar açılmasına neden olan 6 sayfalık dilekçem nedeniyle Menemen Cezaevi şahsıma 3 günlük hücre hapsi vermişti. Bu karara itiraz ettim ve Karşıyaka İnfaz Hakimliğine çıkacaktım. İnfaz hakimliğine ring aracında giderken yanımda âmâ olan birisi vardı. Kendisiyle sohbet etmeye başladığımızda kendisinin öğretim üyesi olduğunu, aynı zamanda avukat olduğunu öğrendim. Kendisinin nasıl tutuklandığını, özür durumundan dahi tutuklanamayacağını belirttim. Kendisi hiç önemli olmadığını söyledi ve ekledi. Sorguda örgütte hangi pozisyonda çalıştığımı sordular. Ben de onlara keskin nişancı olduğumu söyledim dedi. Güldüm. Bana neden geldiğimi sorunca yazdığım dilekçeden dolayı hücre cezası verdiklerini söyledim. Dilekçeyi okumamı istedi. Dilekçeyi kendisine okudum. Gülümsedi, dilekçeyi kendisine verip veremeyeceğimi sordu. Bende fotokopisinin olduğunu, verebileceğimi söyledim. İnfaz hakimliğinde bu dilekçeyi neden yazdığımı sordu. Dilekçemin sonuna kadar arkasında olduğumu, bu dilekçenin cezaevini ilgilendirmediğini ve haddi olmadığını, görev aşımı yaptığını, bir yerlere yaranmak için şahsıma ceza verme yoluna gittiğini ancak bu kararın onanmasının mümkün olmadığını, hakim ve savcıları tehdit ettiği diyerek kurum görevlilerini tehditten şahsıma hücre hapsi verdiklerini, hakim ve savcıların kurum görevlisi olmadığını, bu cezayı veren cezaevi yönetimi içinde bir hukukçu olmadığını, hukuktan zerre kadar anlamadıklarını, bu kadar bariz bir hatanın yapılamayacağını, yapılmışsa eğer kasıtlı yapıldığını belirttim. Hakim kararı cezaevine göndereceğini söyledi. Bir kaç gün sonra gelen kararda verilen ceza kaldırılmıştı. Gerekçesinde ise yazdıklarımın savunma dokunulmazlığı kapsamında olduğu belirtiliyordu.
ZULÜM GİDEREK ARTIYORDU
Cezaevinin şahsıma yönelik negatif ayrımcılığı artmıştı. Aylık yapılan aramalarda üst katta ben duruyordum, diğer arkadaşlar bahçede duruyordu. Beni şahsen tanımadıkları için gelen gardiyan bana İbrahim Çiçek Ceviz diye birisi varmış onun dolabı neresi diye soruyordu. Burası diye gösteriyordum. Benim dolabımı altına üstüne getiriyorlardı. Diğer dolapları yalnızca açıp kapatıyorlardı. Ailem kıyafet getirdiğinde ise kıyafet almıyorlardı. Kıyafeti var denilerek kıyafetimi almıyorlardı. Kış gelmişti ve benim altımda uzun bir tane fijama/alt eşofman yoktu. Arkadaşlarım kendilerinde olan fazla eşofmanları vermeyi teklif etse de kimseden kıyafet almadım. Kış ayının çoğunu şortla geçirdim. Şahsıma yönelik zulüm giderek artıyordu.
Avukat görüşmeleri kamera ile kayıt altına alınıyor ve başında bir de gardiyan duruyordu. Avukatım ile yaptığım görüşmede durumu kendisine anlattım. Gidip gerekli yerlere şikayet etmesini söyledim. Avukatımla konuşmam arasında ruh halimden dolayı “bunlar geriz… neyse” dedim. Devamını getirmeden zamanında susmuştum. Biliyordum ki bunun için bile hakkımda işlem yapılacaktı. Beklediğim gibi oldu ve günler sonra benden savunma istediler. Ben de daha önceden de hücre cezası verdiklerini, sonucu gördüklerini, aralarında hukukçu olmadığından nasıl karar vereceklerini bilmediklerini, istediklerini yapabileceklerini, umurumda olmadığını, ellerinden geleni arkalarına koymamaları gerektiğini yazılı olarak dilekçe ile verdim. Bunun üzerine hakkımda 10 günlük hücre cezası verilmişti. 1 ila 10 gün arasında hücre cezası verildiği yerde üst sınırdan ceza verdiklerine göre söylediklerimin çok dokunduğunu anladım. Benim için hiç sorun değildi. Bunun için yeniden infaz hakimliğine çıktım. Ailem, arkadaşlarım ve akrabalarımda beni görmeye, duruşmayı izlemeye gelmişlerdi. Mübaşir beni görmeye gelenleri dışarı çıkarmaya çalıştı. Dışarıda bekleyin dedi. Ne münasebet dedim. Duruşma açık, herkes duruşmayı izleyebilir, burada kalacaklar dedim. Beyefendi salon yeterince büyük değil dedi. Beni ilgilendirmez dedim. Alın dosyaları başka yere koyun, burada kalacaklar duruşmayı izleyecekler dedim. Arkadaşlarım ve akrabalarım çıkabileceklerini, sorun olmadığını söylese de kabul etmedim. Aylar sonra ilk kez birbirimizi gördüğümüzü, keyfi olarak uzak kalamayacağımızı, kimsenin onları buradan çıkaramayacağını söyledim.
CEZAEVİNDE BİNLERCE MASUM İNSAN
Hakim söylediklerimi duymuştu. Daha sonra duruşma başladı. Cezaevinin verdiği kararı okudu. Hakime söylediğimde herhangi bir hakaret olmadığını söyledim. Çünkü sözüm tamamlanmamıştı. ‘Gerizek’ deyip durduğumu cezaevi de söylemişti. Bunu söyledikten yaklaşık 40 dakika sonra söylediğim başka bir sözden dolayı da bu sözün kendilerine söylediğimi yazmışlardı ancak 40 dakika sonra değil hemen arkasından söylenmiş olduğunu yazmışlardı. Hakime Türkçenin sondan eklemeli bir dil olduğunu, gerizek dediğimde dahi sonunun istediğim gibi değiştirebileceğimi. Örneğin, gerizekalı mıyım diye soru sorulabileceğini söyledim. Bununla birlikte diğer sözün bununla hiçbir ilgisini olmadığını, arada 40 dakika fark olduğunu, tamamlanmamış bir eylemin suç olmayacağını, kendilerine gerizekalı deseydim suç olduğunu, suçu kabul edeceğimi ve ceza almamın yasal olduğunu ancak bunun herhangi bir suç olmadığını belirttim. Cezaevinde binlerce masum insanın olduğunu, bunun hesabının hukuken sorulacağını, istedikleri kadar uzatsınlar elbet bunun en geç AİHM’den döneceğini, şahsımın da bunun hesabını soracağını, keyfi olarak hukuksuz karar vermenin sorumluluğu olduğu, suç olduğunu, her zaman dönemin değiştiğini, bir gün bu günlerin de biteceğini kendisine söyledim. Bir kaç gün sonra gelen kararda 10 günlük hücre cezası da kaldırılmıştı.
İZMİR ŞAKRAN 3 NOLU CEZAEVİ GÜNLERİ
Yandaki koğuşta Ahmet Küçükbay abi vardı. İlk defa kendi yağını parayla aldığını söylüyordu. Uğur Derin Dondurucunun ortaklarından Ünal amcamız vardı. Ünal amcanın koğuşunu sürekli değiştiriyorlardı. Yaklaşık 80 yaşındaki bu amcamızın her saat düzenli ilaç alması gerekiyordu. Günde hatırladığım kadarıyla 40 tan fazla hap alması gerekiyordu. Onun cezaevinde kalması ölüme terk etmek demekti. Kısa süre sonra daha fazla dayanamadı ve hayata gözlerini yummuştu. Ölmeden önce bir arkadaşımıza bu yapılanların hesabını adalet ışığında sormazsanız hakkımı helal etmem demişti. Ünal amcanın son vasiyeti buydu. Vasiyeti elbet yerine getirilecek. Rabbimin bizlere o günü göstermesini sabırsızlıkla bekliyorum.
4 ay Menemen cezaevinde kaldıktan sonra İzmir Şakran 3 Nolu Cezaevine sevk edildim. Burada Menemen cezaevinden nakil gelenler ile karışık bir koğuş oldu. Artık adliyeciler ile birlikte değildik. Esnaf, asker, polis, doktor, farklı birimlerde çalışan memurlar, ilahiyatçılar vs. ile birlikteydik. Yeni insanlar benim için güzel olmuştu. Çünkü koğuştaki abilerimiz hepsi birbirinden iyi olduğu gibi hepsi de işinde başarılı olan insanlardı. Kendini yetiştirmiş çok güzel insanlardı. Farklı konularda bilgi sahibi olacak olmak beni mutlu etmişti.
F Tipinde başlayan, Menemen Cezaevinde yazmaya devam ettiğim bir romanım vardı. Epeyce ilerlediğim, koğuştaki bazı arkadaşlara da okutup fikir aldığım, 2061 yılını kendimce anlattığım bir romandı. Bununla birlikte çıkınca yakın arkadaşlara elden vereceğim mektup defterim vardı. Bir kaç günde bir onlara mektup yazıyordum. Okuduğum kitaplardan, gazetelerden hoşuma giden kısımları not aldığım bir defterimle birlikte diğer defterlerim, yazdıklarımın hepsi Şakran cezaevine girerken kontrol için alındı. Yaklaşık 1 ay sonra defalarca yazdığım dilekçe neticesinde 3 defterime el konulduğu yazısı geldi. Gerekçe ise 3. Defterimde yer alan, hakkımda dava açılan şiir idi. Ben ise bunun için şahsıma dava açıldığını, aynı şiirin resmi evraklarda da olduğunu, o resmi evrakları şahsıma teslim ettiklerini, hakkımda işlem olduğunu, ayrıca bununla birlikte diğer defterlerime el konulmasının art niyetli bir karar olduğunu, bu kararın kaldırılması gerektiğini belirttim. Ancak bu sefer infaz hakimliği beni duruşmaya çağırmamıştı. Ben ise cezaevine yazdığım müdür görüşlerinden cevap alamayınca müdürü savcılığa şikayet edince müdür beni çağırdı. Defalarca müdür görüşü istememe rağmen çağırmadıklarını söyleyince, bugün görüş günü olduğunu, kasıtlı bir şey olmadığını söyledi. Defterime hangi hakla el koyduklarını sordum. Şiir’den el koyuyorsanız resmi evraklarda o şiir var dedim. O resmi evrakları bana verdiklerini, ayrıca diğer iki defterim olan romanın olduğu ve mektupların olduğu defterde bu şiir olmadığını söyledim. Kasıtlı yapmadıklarını, hatanın olabileceğini, benim anlamam gerektiğini söyledi. Anlayamayacağımı, verdikleri karara okumadan mı imzaladıklarını, bunun yaptırımının olacağını, haklarında bugün olmasa da günü gelince gerekeni yapacağımı söyledim. Tehdit ettiğimi söyledi. Suç mu dedim. Hayır, suç değil, onun için hiç birşey yapılamıyor. Ben senin mahkemelere yazdığın dilekçeleri özellikle okuyorum, hakim ve savcıları da tehdit ediyorsun ama suç değil dedi. Bir hata yapmış olabiliriz, şuan dosya infaz hakimliğinde, hakimlikte olmasa verirdim defterlerini ama şu an elimden bir şey gelmez, kararı bekleyelim dedi. Bunun peşini bırakmayacağımı söyleyince , kendisinden başka birşey istememi, onu yapacağına söz verdi. Koğuşta o güne kadar herkesin konuştuğu ve istediği bir şey vardı. Top. Spora çıkamadığımız için 30 metrekarelik bahçemizde top oynayıp ter atmayı herkes istiyordu. Topta yasak olduğu için kantinden top vermiyorlardı. Bunun üzerine ben de top yasağını kaldırmalarını istedim. Başgardiyan yasak olduğunu söyledi. Müdür eliyle başgardiyanı susturdu. Bana döndü “Cuma günü kurul toplantısı var. Önümüzdeki hafta kantinden yazın, topunuz gelecek, yasak kalkacak merak etme” dedi. Haftaya topumuz gelmişti.
POLİS TL’Yİ ZAPTA GEÇİRMİŞ, DOLARLARI GEÇİRMEMİŞ YANİ ÇALMIŞ
Koğuşumuzda meslek grupları olarak farklı insanlar olduğundan dolayı KHK ile ihraç olan da vardı. Esnaf abilerimiz de vardı. Koğuşa alınacak ortak eşyalar ve gıda malzemesi için haftalık olarak kimin ne verebileceğini bir abimiz tek tek sordu. Herkes bütçesince bir şeyler söyledi. Durumu olan abilerimiz bir çok şeyi üstlendi. Koğuşumuza her şey alınıyordu. Bu açıdan bu koğuşta sıkıntı çekmedik. Burada sıkıntı içinde olduğumuzu, bir de bunun sıkıntısını çekmemiz gerektiğini, kendimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyerek ellerinden geleni yaptılar.
Herkesin bir hikayesi vardı elbette. Yeni insanlar, yeni hikayeler. İş adamı bir abimize sabah yapılan operasyonda evde ters kelepçe yapılmış, şirkete ait 100 bin dolar ve 100 bin TL civarında bir paranın içinde bulunduğu çantayı da almışlar. Tutanağa yalnızca TL’yi girmişler ve doları polisler çalmışlar. Görevi arama yapmak ve gözaltına almak olan polis hırsızlık yapıyordu. Ortalığın bunlara kaldığını söyledim ancak abinin o gün gelen polislerin birilerini aradığını söyleyerek ayrıntılı bilgi verdi. Verdiği bilgiler ışığında o polisler ve paranın kimlere gittiği tespit edilebilecek. Parayı geri alabilir mi bilmiyorum ama günü geldiğinde bunu yapanlar elbet hesabını verecekler. Bazı şeyleri unuttuğumuzu ya da hiçbir zaman hesabının sorulamayacağını düşünmeleri beni güldürüyor ve mutlu ediyor.
KOĞUŞTA, KÜÇÜK ŞEYLERLE MUTLU OLMAYI ÖĞRENDİM
Koğuşta 25-45 yaş aralığında yaklaşık 10 kişilik geç yatan bir grubumuz vardı. Bazı geceler semaverde çorba yapardık. Kış gecelerinde semaverde yaptığımız o çorbanın lezzeti halen damağımdadır. Diyet karavanasından gelen pirinç pilavından ise yaptığımız sütlaç ile ekmekten yaptığımız tatlılar mutlu olmamız için yetiyordu. Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştik. F Tipi, Menemen Cezaevinde olduğu gibi buradaki koğuşta da genelde herkesin savunmasını ben hazırlıyordum. İşin içinden gelmemden dolayı koğuştaki arkadaşların ricalarını kırmıyor onlara mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyordum. Koğuşa geldikten yaklaşık 1 ay sonra koğuştaki bir abimizin duruşması vardı. Onun savunmasını hazırlamaya başlamıştım. Yan koğuşta da aynı dosyada olan Mehmet Yıldız’ın da duruşması vardı. Mehmet abiye savunmasını hazırlayıp hazırlamadığını sormak için yandaki koğuşa seslendim. Mehmet abiyi mazgala çağırdım. Yan koğuşlarla konuşmak için mazgalı kullanıyorduk. Yere secde pozisyonu alıp mazgala kafamızı yaklaştırıp konuşuyorduk. Mehmet abiyi mazgala o pozisyona getirdiğim için çok utanmıştım. Kendisinden özür diledim. Koğuştaki abimiz ile yarın birlikte duruşmalarının olduğunu söyledim, savunmasını hazırlayıp hazırlamadığını sorunca, savunma hazırlamadığını, hakimin soru sorup kendisinin cevap vereceğini düşündüğünü söyledi. Öyle olmadığını, iddianamedeki suçlamalara ilişkin savunma hazırlaması gerektiğini, yazılı veya sözlü olarak yapabileceğini ancak unutmadan tüm iddialara gerekli açıklama yapması gerektiğini söyledim. Bilmediğini söyleyince isterse yarın sabaha kadar kendisine savunma hazırlayabileceğimi, üzerine atılı suçlamaları bildiğimi, aynı dosyada olduğu için iddianamenin elimde olduğunu söyleyerek bir kaç şey sordum. Bunun üzerine Mehmet abinin savunması için hazırlıklara başladım. Yaklaşık 10 saat sonunda sabah olmuştu ve savunması bitmişti. Duruşmaya giden abiye savunmaları teslim ettim. Mehmet Yıldız’ın tahliye olacağına ihtimal vermiyordum. Savunma yazmamın sebebi daha çok yanlış bir şeyler söylenmesini engellemek, dosyanın ileriki aşamalarında bakın ben ilk duruşmada verdiğim savunmada bunları dile getirdim demek içindi. Akşam olunca koğuştaki abimiz gelmişti. Tahliye olup olmadığını sorunca, tahliye olduğunu söyledi ve hep birlikte alkışlayıp sevince boğulduk.
17 KİŞİYLE BAŞLAYAN KOĞUŞ 25 KİŞİYE ÇIKTI
Mayıs ayında ilk duruşmama çıkmıştım. Duruşmada ayrıntılı hukuki bir savunma yapmama rağmen savcının tutukluluk halinin devamı yönündeki mütalaasından sonra söz aldım. “TCK’nın 2. Maddesinde belirtildiği üzere kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil hakkında ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Anayasa’nın 22. Maddesi haberleşme hürriyetini kapsamaktadır. Bylock’u indirmedim, ancak tutuklama nedeni olan bylock programının varlığının olması dahilinde anayasa ile güvence altına alınmış bir haktır. Hukuka aykırı işlem yapılmıştır, yapılmaya devam etmektedir. Bu hatanın sonlandırılması gerekmektedir” şeklinde savcı mütalaasına karşı ifade verdim. Ellerinde hiçbir delil olmamasına rağmen içerik gelme ihtimaline binaen 9 aydan fazla süre sonra çıktığım ilk duruşmadan sonra ikinci duruşmayı beş ay sonraya gün vererek tutukluluk halimin devamına karar verdi. 17 kişiyle başlayan koğuşumuz 25 kişiye çıkmıştı. 10 kişilik koğuşa 4 kişilik daha ranza eklenerek 14 kişilik yer haline getirilmesine rağmen koğuşta 25 kişi kalıyorduk. Yer de ayağımızı basacak yer yok gibiydi. Gece teheccüd namazına, tuvalete kalkanlar mutlaka yerde yatanların yataklarına basıyorlardı. Neti 20 metrekare olan yerde 25 kişi kalıyorduk.
Aylar geçti ikinci duruşmaya savunma hazırlayacaktım. Mahkemenin hukuka uygun hareket etmediğini ve etmeyeceğini bildiğimden dolayı bu zamana kadar yazdıklarımın çok üstünde bir savunma yazmaya karar verdim. 40 günden fazla süre sonunda savunmamı bitirdim. Koğuşta okudum. Koğuştaki arkadaşlar bu savunmayı okumamın benim için çok kötü şeylere neden olacağını söylediler. Ben kararımı vermiştim. Savunmamı okuyacaktım. Gece dua ederken de bu savunmayı okumam hayırlısıyla eğer okumamı değilse okuyamamamı Allah’tan istiyordum. Ama ben okuma niyetiyle çıkmıştım. Duruşma günüm gelmişti. Duruşmaya çıktım ve SEGBİS’in açılmasını istedim. Daha önceki söylediklerimden farklı şeyler söyleyecek isem SEGBİS’i açacağını söyledi. Farklı olduğunu söyledim, SEGBİS açılınca savunmama başladım.
HAYATIMDA OKUMADIĞIM KADAR KUR’AN OKUDUM
Ailem görüşlerde bu kadar sert savunma yaptığım için bana kızmıştı. Koğuştakiler gibi onlarda dilimden dolayı tutuklu kaldığımı, bir çok kişinin tahliye olduğunu, böyle yaparsam tahliye olamayacağımı söylediler. Benim için önemli değildi ama öyle söyleyemiyordum tabi ki. Sürem gelince hiç kimse beni orada tutamazdı, buna inanıyordum çünkü ben. Anne ve babamın üzülmesinden başka bir şeye üzülmüyordum. Hayatımda okumadığım kadar kuran okumuştum. Okuduğum kitapların sayısını bilmiyorum. Her gün bir kitap bitiriyordum. Bazen üç kitap bitirdiğim oluyordu. Koğumuşumuz dershane gibiydi. Sürekli bir aktivite vardı. Sabah iki saat ingilizce dersi. Öğlen tecvid dersi. İkindi de voleybol bazen de futbol. Haftasonu akşamları ise büyük takımların maçlarını izliyorduk. Günler hızlıca geçiyordu. Sekineyi fazlasıyla hissediyorduk. Allah’ın lütfundan başka bir şey olmadığını, olamayacağını biliyorduk.
Kış geliyordu, havalar soğumaya başlamıştı ki ailem kış için kıyafet getiriyor Menemen’de olduğu gibi burası da kıyafetim olduğu gerekçesiyle ailemin getirdiği kıyafetleri almıyordu. Kıyafetimin olmadığı yönünde defalarca dilekçe yazmama, gelip arama yapmalarını, kontrol etmelerini, aileme yaptığım kıyafetlerin düşümünü yapmadıkları için mağdur ettiklerini belirtmeme rağmen haftalarca ailem yanlarında kıyafet getirmiş ancak görevliler kıyafetleri almamışlardı. Görüşte annemin o masum , üzgün halini görünce dayanamıyordum. 60’lı yaşlarda anne ve babama yapılan bu eziyet beni çok sinirlendirmişti. Kurum müdürüne bir dilekçe yazdım. Haftalardır dilekçe yazmama rağmen cevap verilmediğini, ailemin her hafta getirdiği kıyafetlerin alınmadığını, yapılan bu hukuksuz eylemin en hafif tabirle terbiylesizlik ve ahlaksızlık olduğunu yazdım. Bunun üzerine öğlen müdür beni odasına çağırdı. Odaya girer girmez bana bağırmaya başladı. Sen nasıl bana terbiyesiz, ahlaksız dersin dedi. Yapılan bu işlem terbiyesizlik ve ahlaksızlık dedim. Sen nasıl bana böyle diyemezsin dedi. Sen beni bunun için mi çağırdın dedim. Evet dedi. Derdin varsa git savcılığa şikayet et, beni bunun için rahatsız etme dedim. Yook, ben seni savcılığa şikayet etmeyeceğim, sen de buradasın bende buradayım, ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum dedi.
TEHDİTLER…..
İstediğini yap, elinden geleni ardına koyma dedim. Vayy artiste bak dedi. Bozuk saat misali başa döndü sen bana terbiyesiz, ahlaksız diyemezsin diye yeniden söylenmeye devam etti. Dedim diyorum anlamıyor musun, hatta yazılı yazdım bak orada, neyi diyemezsin dedim. Hatta en hafif tabirle yazıyor, söylediğimin de arkasındayım dedim. Siz benim anne ve babamı üzemezsiniz dedim. Çıkarın dedi. Gardiyanlar ile koğuşuma giderken yüzüme söylemeye cesaret edemediğinden olsa gerek bayağı uzaklaştıktan sonra yumuşağa atın diye bağırdı. Gardiyanlarda beni yumuşak odaya götürdüler. Kahvaltı ve öğlen yemeği yemediğimi, su içmediğimi, uykudan kalktığımı söyledim. Bir şey yapamayacaklarını söyleyerek bir yudum su dahi vermeden yumuşak odaya attılar. Gardiyanların başındaki başgardiyan üzgün bir ifadeyle bana baktı. Beni tanıyorsun, ben bunun hesabını sorarım kimse merak etmesin dedim. Yumuşak oda, 10 metrekare bir yerdi. Yüksekliği yaklaşık 3 metre olan, her tarafın sünger olduğu, süngerin üstüne beyaz brandanın çekildiği, beyazdan başka hiçbir rengin olmadığı, içeride hiçbirşeyin olmadığı, su çeşmesinin olmadığı, oturacak bir yer olmadığı, yukarıda iki tane kameranın olduğu, bir köşede 10 cm çapında bir deliğin olduğu, tuvalet ihtiyacı için yapılmış çok kötü bir yerdi. Bir sabır çektim. Bugünlerin de geçeceğini, her şeyin O’ndan olduğunu, bunda da bir hayır olduğunu kendime söyledim. Süngerlerden teyemmüm yaparak öğlen namazını , daha sonra da ikindi namazını kıldım. Yapabileceğim tek bir şey vardı. Dua etmek, ben de sürekli dua ettim. Saatler sonra kapı açıldı. Yeni koğuşa geçtiğimi , eşyalarımı getireceklerini söylediler. Koğuştan kendi eşyalarımı almak istediğimi söylesem de izin vermediler. Geçtiğim koğuşta hiç kimse yoktu. Koca koğuşta tek başıma duruyordum. Böyle boş koğuş varsa biz ve diğer koğuşlar neden 25 kişi kalıyor diye düşündüm. Ertesi gün yandaki koğuştan birileri öğle namazı için önce ezanı okudu. Daha sonra bahçede cemaatle namaz kıldıktan sonra sesli tesbihat yaptılar. Tesbihattan sonra selam verdim ancak cevap vermediler. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben selam verince susuyorlardı. Bizim bu abilerde bir tuhaf gerçekten dedim. Tek başına bir kişiden, sadece sesi gelen birinden korkuyorlar , aleykümselam demek bu kadar mı zor dedim. Aylar sonra o koğuşta olan kişiden beni hatırladığını, korktukları için cevap vermediklerini öğrenmiştim gerçekten. Bana çok tuhaf geliyor böyle şeyler, anlayamıyorum, anlayabileceğimi de düşünmüyorum. Akşam olunca gardiyanlar tekrar geldi ve koğuşumun yeniden değiştiğini söylediler.
GEÇİCİ KOĞUŞA ALINDIM
Beni geçici koğuşa aldılar. Bir gece de burada yattıktan sonra ertesi gün yeni koğuşuma verdiler. Genelde yaşlılardan oluşan bir koğuştu.
Koğuşa yaklaşık 1 ay sonra tiplerinden adli suçlu olduğu belli olan birileri geldi. Anlayamadım, bir yanlışlık olduğunu düşündüm. Ancak bizleri karıştırmışlardı. İlk zamanlar pek bir sıkıntı olmadı. Kısa süre sonra koğuştan bizden arkadaşların yarısını alıp, koğuşa yeni adliler gelince hemen bizim arkadaşlara saldırdılar, onları darp ettiler. Bizim arkadaşlar karşılık vermedi. Adlilerin ellerinden tek tek arkadaşları aldım, arkadaşlarımı kollarımın arkasına aldım. Daha sonra adliler aşağıya indiler. Sorunlar daha yeni başlıyordu. Koğuşta çoğunluk onlardı ve bizim arkadaşlarımızda genelde mülayim tipler olduğu için herhangi bir karşılık vermiyorlardı. Benim oturduğum muhit itibari ile olsun, genç ve uzun boylu iri yapılı olmam ile adliyede çalışmam nedeniyle benden çekiniyorlardı. Çünkü onlara en ufak şeyde karşılık vereceğimi biliyorlardı. Başka adliler daha gelince, arkadaşlarımızdan haraç keseceklerini söylediler. Her hafta bir parlament yazacağımızı, koğuşun ortak giderlerini yalnızca bizim ödeyeceğimizi söylediler. Arkadaşlarımız sorun çıkmasın diye seslerini çıkarmadılar. Ben arkadaşlara farklı şeyler teklif etsem de kabul etmediler. Yaklaşık 10 gün sonra haraç kesen kişiyi koğuştan aldılar. Daha sonra eski adliler , tabiri caizse bunlar yolunacak koyun gözüyle biz de aynısı yaparız düşüncesine kapıldılar. Bir gün üst katta yatağımda iken aşağıdan bizim bir abimiz ile adlilerden bir kişinin seslerini duydum. Bir tartışma başlayacak gibiydi. Hemen yatağımdan atladığım gibi aşağıya indim. Adli mahkum bizim abimizi göğsünden itikledi. Abimiz geriye doğru savruldu. Ben hemen adliye doğru ilerleyip müdahale ettim. Adlinin yakasından tuttum, bana sert sert baktı. Kenarda olayla hiç ilgisi olmayan genç arkadaşlarımıza saldırmaya başladı. Boğazını kanatmıştı. Yukarıdan birkaç adli daha geldi, bizim arkadaşlarımıza saldırmaya kalktılar. Hepsinde elinden aldım. Sonra bana baktılar. Bana gıcık kaptıklarını söylediler. İçimden bir sabır çektim. Tek bir korkum vardı. Yalnızca tek bir şeyden korkuyordum. Ne onları dövdükten sonra hakkımda açılacak dava sonucunda alacağım ceza, ne hücre cezası, ne de başka bir şey. Tek korkum kavga olmasından dolayı koğuşumun mecburen değişeceği, bu nedenle diğer adlilerin arkadaşlarıma daha büyük zulüm yapacağını düşünerek orada onlara fiziki müdahalede bulunmadım. Yapacağımı biliyordum. Çünkü bize ilk geldiklerinde, kurum görevlilerin bizlere kötü davranması için kendilerini gönderdiklerini söylemişlerdi. Bende savcılığa ve infaz hakimliğine şikayet dilekçesi yazdım. Kurum müdürünün bu şahısları bizlere zulüm yapılması için gönderdiğini, bir arkadaşımı boğazını kanattıklarını, arkadaşlarıma saldırdıklarını yazdım. Bunun üzerine beni ve boğazı kanatılan arkadaşı çağırdılar. Müdür odasına gittik ve olayı anlattık. Sorun çıkaran hepsini koğuştan alacaklarını, merak etmememiz gerektiğini, bir sorun olursa kendilerine bildirmemiz gerektiğini, kendilerinin onlara böyle bir şeyi asla söylemediğini söyleyerek koğuşta sıkıntı çıkartan herkesin ismini verdim. Koğuşa tekrar döndüğümde hepsi gitmişti. Koğuşta artık yarı yarıya idik. Geri kalan adlilerle genellikle bir sıkıntı yaşanmıyor, onlar da diğerlerinden rahatsızlıklarını dile getiriyordu. Bazıları namaza başlıyordu ki namaza başlayanı artık nasıl tespit ediyorlarsa koğuştan alıyorlardı. Kime kuran öğretip, namaza başlattıysak koğuştan alıyorlardı. Hepsine tahliye olduktan sonra artık suç işlememeleri noktasında öğüt veriyorduk. Kimine makul gelirken bir çoğuna makul gelmiyordu. Bu yolun yolcusu olduklarını, cezaevinin ikinci evi olduklarını söylüyorlardı. Koğuşta haftalık toplantı yapılıyordu. Bazı adliler hafiften sıkıntı çıkarmaya başlamıştı. Bir tepki gösterilmeliydi. Bende toplantı da bir daha koğuşta sıkıntı çıkarana çok büyük sıkıntı çıkaracağımı, karşısında beni göreceğini söyledim. Mesajım netti. Sıkıntı çıkaranlar mesajı almıştı. Bir süre sonra sıkıntı çıkaran olduğunda ise müdahale edip koğuştan göndermiştik.
1,5 YILDIR TUTUKLU VE HİÇ GÖRÜŞTÜRÜLMEYEN KARI-KOCA HAKİMLER İÇİN ASKERE YALVARDIM
3.Duruşmamın zamanı gelmişti. Diğer aynı suçlama ile tutuklu olan mağdurlarla birlikte adliyenin nezarethanesinde bekliyorduk. Şakran’da genelde beni isimden tanırlardı. Yaptığım savunmalar ve olaylar neticesinde binlerce kişi adımı bir şekilde duymuştu. Herhangi bir yere gittiğimde tanıştığımızda ise o kişinin benim olup olmadığımı sorarlardı. Etrafımda ister istemez bir halka oluşur sohbet ederdik. Üçüncü duruşmamın olduğunda nezarethanede de aynısı oldu. Kırklı yaşların ortalarında bir abi bana ne iş yaptığımı sordu. Burada katip olduğumu söyledim. Kendisine ne iş yaptığını sorunca, Diyarbakır’da eski özel yetkili mahkemenin başkanı olduğunu söyledi. Tepeden KCK davalarını kapatmamı söylediler, ancak ben birilerinin sözleriyle hareket etmediğim için Aydın’a verdiler dedi. Eşim’de Diyarbakır adli komisyon başkanıydı, bizi sonra Aydın’a düz hakim olarak verdiler dedi. Askere tuvalete gitmek istediğini söyledi ve tuvalete gidip geldi. Gözlerinin dolduğunu, hafiften ağladığını gördüm. Abi ne oldu hayırdır diye sordum. 16 Temmuz sabahından beri eşini görmediğini, sağ mı ölü mü bilmediğini, haber alamadığını, hücrede tutulduğunu, yalnızca eşinin de hapiste olduğunu bildiğini, 1.5 yıldır göremediğini, biraz önce tuvalete giderken Ahmet diye bir ses duyduğunu, sağ tarafına baktığında ise eşinin de kadınlar nezarethanesinde olduğunu, askerin hemen müdahale edip kendisini tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. 1.5 yıl sonra eşini görmesi ve sesini duyması nasıl bir ızdıraptır, bilemiyorum. Ama ne kadar üzüldüğümü, içimde fırtınalar koptuğunu biliyorum. Abi ben sizi görüştürürüm dedim. Askere seslendim. Asker geldi. Abicim bak bu abin hakim, ben de burada çalışıyordum. Eşi orada o da hakim, aç şimdi kapıyı onlar biraz görüşsünler dedim. Abi ben yapamam yasak, komutana söylemek lazım dedi. Çağır komutanını dedim. Komutanı gelince söylediklerimin aynısını ona da söyledim. Tamam yalnızca 5 dakika dedi. Ahmet abi eşiyle konuşmaya gitti. Askeri tekrar çağırdım. Abicim 5 dakika yetmez, bir buçuk yıldır görmemiş, biraz daha dursunlar, hemen seslenmeyin dedim. Tamam abi sen merak etme, sıkıntı yok dedi. Ahmet abi geldiğinde yüzü gülücüklerle doluydu.
3.duruşmada özellikle babamın yoğun ısrarına karşı gayet sakin bir savunma yaptım. 1,5 yıllık tutukluluğumda dosyamın aynı olduğunu, yeni hiçbir şey olmadığını, Bylock iddiasına ilişkin tek bir belge olmadığını, ID, şifre, içerik namına hiçbir şey olmadığını, telefonumun özellikle incelenmesini 1,5 yıldır istediğimi söyledim. Savcı da tahliyemi istedi. Ancak mahkeme beni yine tahliye etmedi. 5 ay sonraya duruşma günü verdi.
1.5 yıl önce yazdığım dilekçedeki şiirden dolayı dava açılmış. Mahkemesine çıkacaktım. Mahkemeye giderken yine birilerinin benimle fazla konuşması üzerine beni tanımayan biri ne iş yaptığımı sordu. Söyledim ve bende kendisine sorduğumda avukat olduğunu söyledi. Çok tanıdık geldiğini söyledim. Önceden savcıydım, televizyonlarda görmüşsündür, uçan savcı diye dedi. Tamam dedim, hatırladım. Kaçarken düşmüşsünüz, ayağınız kırılmıştı değil mi dedim. Hayır dedi. Beni kendileri attılar, ayağımı kırdılar, bolyoz gibi bir şeyle bacaklarına vurduklarını, bacağını kopardıklarını, kendisinin acıdan bayıldığını söyledi. Bacağını yalnızca bir bağ tuttuğunu, ameliyatı yapan doktorun kendisine ameliyatın çok iyi geçtiğini, elinden geldiğini yaptığını, ancak bununla ilgili yani işkenceye dair bir rapor yazamayacağını söyledi. Ameliyatlı bacağını gösterdi, bacağı gerçekten kötü görünüyordu. Kendisinin itirafçı olduğuna dair medyada haber çıktığını sorunca da bana kendisine işkence yapıldığını, daha önceden hazırlanmış bir liste olduğunu, onu imzalatmaya çalıştıklarını, uzun süre direndiğini, listeye baktığında bazı isimlere dikkat kesildiğini, Selahattin Menteş olduğunu gördüğünü, listeyi imzalattırdıktan sonra işkenceci polisin Okan Bato’yu aradığını, imzalattıklarını söylediğini, Okan Bato’dan gelen cevaba yanıt olarak tamam efendim hemen mail olarak atıyorum dediğini söyledi. Okan Bato’nun da Kenan İpek’e ileteceğini, Kenan İpek’in Selahattin Menteş’in kendisinin yerine geçeceğini düşündüğünü, bu nedenle onun önünü kesmek için onu aldırmaya çalıştığını söyledi.
‘HUKUKSUZLUĞUNUZ BİTECEK’ DEDİM
Okan Bato ve Zafer Dur’u tehditten açılan dava için mahkemeye çıktım. Yazdığım şiirde nasıl bir suç olduğunu hakime sordum. Yazdıklarımı anlayabileceğini söyledim. Hukuksuzluğunuz bitecek diyorum. Bunu söylerken de birilere söylemiyorum. Söylesem de suç olmaz o ayrı ama benim derdim kişilerle değil, düşünceyle. Hukuksuzluk yapan herkesle. Açıkça da yazdım, hukuksuzluğu hukuk adledenlere yazıyorum bu şiiri diye. Kim üstüne alınıyorsa alınsın dedim. Hakim hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının kabul edip etmediğimi sordu. Bende kabul etmediğimi söyleyince nasıl kabul etmezsin der gibi yüzüme baktı, hükmün açıklanmasını biliyorsun değil mi dedi. Gülümsedim, şaka mı yapıyorsunuz dedim. Binlerce tehdit davasına girdim. Tehdit ne demek ben çok iyi biliyorum. Böyle bir tehdit olamaz. Yasa açık, yargıtay kararları ortada. Hükmün açıklanmasını neden kabul edeyim. Beraatım gerekmektedir dedim. Kendisi defalarca 6 sayfalık dilekçemi sesli şekilde okudu, kafasını az daha kaşısa kıvılcım çıkacaktı ki karar dedi. 2 yıl 1 ay hapsine. Sorun değil hakim bey istinafta hallederiz dedim ve duruşma salonundan çıktım.
İstinafta üç kere SEGBİS ile duruşmaya çıktım. Her defasında kanuni olarak durumu izah ettim. Böyle bir suçlamanın olamayacağını, yargıtay içtihatları doğrultusunda belirttim. Hapiste meslektaşlarına, birlikte çalıştığı personellere zulüm yapıldığını, haksız yere yattıklarını söyledim. Mahkeme üçüncü celsenin sonunda cezamı kaldırdı.
ÇIKTIĞIMA SEVİNMEDİM
31 Mayıs 2018’te gardiyan geldi ve bizden tutuklu olan herkesin hazırlanmasını, koğuşumuzun değiştiğini söyledi. Yeni geçtiğimiz koğuş aynı suçlamanın mağdurlarının olduğu koğuştu. Yaklaşık 8 ay sonra eski düzene geçilmişti. Uzun zaman sonra mutlu olduğumuz bir an olmuştu. Her zaman olduğu gibi kısa sürede kaynaştık. Bazılarıyla mahkemeye, kampüse giderken tanışmıştım. Bir ay çok güzel vaktimiz geçti. Ramazan ayının yarısını bu koğuşta geçirdik. Bir grup iftarını yaparken diğer grup akşam namazını kılıyor. İlk grup iftarını yaptıktan sonra namazı kılmak için yukarıya çıkıyor, ikinci grup aşağıya iniyordu. Bayramlar buruk bir sevinçle geçiyordu. Ailemizden uzak bir bayram geçiriyorduk. Bayram namazını kılıp, herkesle tek tek bayramlaşıyorduk. 4. Duruşma günüm gelmişti. Dosyam karara çıkacaktı artık. Seçimlerden iki gün sonraya denk gelen duruşmama hazırlanıp gittim. Yargıtay’ın kararı vardı artık. Bylock hakkında içerik, ID, şifre yoksa eğer beraat verilmek zorundadır diye. Duruşmaya girdik. Avukatım Yargıtay kararını dosyaya ekledi. Beraatim gerektiğini, iki yıllık tutukluluğun sonlandırılması gerektiğini söyledi. Mahkeme karar için ara verdi. Salona tekrar girdiğinde benim örgüt üyesi olduğuma karar verdiklerini, bu nedenle 8 yıl hapis cezası verdiklerini, cezaevinden yazdığım tüm dilekçeleri tek tek okuduklarını, kullandığım üsluptan dolayı indirime gitmediklerini, ancak tahliye ettiklerini belirttiler. 8 yıl verilen ceza ile tahliye olmanın pek mümkün olmadığını, böyle bir mahkemenin etmeyeceği gibi beni hiç bir türlü etmesinin mümkün olmadığını mahkemede biliyordu. Ancak iki yıl tutuklu tutarak suç işlediği için beraat vermeye cesaret edemedi ve beraat kararını istinafa bıraktı. Benden sonra duruşmaya giren avukat bir arkadaşa ise 7.5 yıl hapis cezası verdikten sonra tutukluluk halinin devamına karar vermesinden ayrıca belliydi.
Cezaevi çıkışına ailem, akrabalarım, arkadaşlarım gelmişti. Tek tek sarıldık. Eve gittiğimizde ev tıklım tıklımdı. Sürekli birileri geliyordu. Benim yüzüm ise hiç gülmüyordu. Herkes mutluyken benim niye mutlu olmadığımı sordular. Cezaevindeki arkadaşlarımı düşündüğümü, şu anda şunu yapıyorlar, falan kişi şunu yapıyordur, filan bunu yapıyordur.
‘UNUT CEZAEVİNİ DEDİLER’
Şöyle böyle diyerek her sözü istemeden onlara getiriyordum. Daha fazla dayanamadılar ve unut artık cezaevini dediler. Unutmamın mümkün olmadığını, aklımın orada kaldığını, onlar çıkmadan rahat etmeyeceğimi söyledim. Bir kaç gün sonra gelen komşular insanımızın böyle zor günlerde birlik olmasının çok güzel olduğunu söyleyince kendimi tutamadım. Akp’li olduğunu bildiğim arkadaşımın babasına cevap verdim. Afedersin ama nasıl yanımızda oldunuz. Cezaevindeyken bir kere sordunuz mu? Şimdi tahliye olunca geçmiş olsun deyince görevinizi ifa ettiğinizi mi düşünüyorsunuz dedim. Bize bu kadar zulüm yapanları destekleyeceksiniz, Müslüman olduğunuzu iddia edeceksiniz. Camiye namaza gideceksiniz, Müslümanlara zulüm yapılırken sessiz kalacaksınız, hatta zulmü destekleyeceksiniz gelip burada bana geçmiş olsun deyince bir iş mi yaptığınızı düşüneceksiniz dedim. Rüyada ‘Efendimiz’i (as) görünce O, Efendimiz midir?’ dedim. Evet dedi. İçeride kaç arkadaşımız Efendimiz’i, sahabeleri, diğer peygamberleri, büyük zatları gördü. Hepsi biz sizinleyiz dedi. Ben şimdi Efendimiz’in dediğine mi inanacağım yoksa şekil olarak insana benzeyen insanların arkasından gittiğine mi? Ben Müslümanım, içeridekiler de Müslüman. Gözümde milyonlarınızın toplam içerideki bir arkadaşımın ayağının tozu etmez. Sizlerin hiçbir şeyinize inanmıyorum dedim. Kısa süre sonra kalktılar.
YUNANİSTAN’DA 2,5 AY KALDIM
Günler geçtikçe içim sıkılmaya başladı. Cezaevindeyken hiç sıkılmazken, tahliye olduktan sonra sıkıntıdan patlar hale geldim. Her şey üstüme geliyordu sanki. Cezaevine girmeden önce yaranmak için yanıma gelen insanların hepsi benimle konuşmuyordu. Yolda görse kafasını çeviriyordu. Açıkçası da umurumda değildi. Gönlümde beni satmayacağını düşündüğüm arkadaşlarım beni satmamıştı. Bu bana fazlasıyla yeterdi. Gözaltına alınmamın yıl dönümünde içim patlar hale geldi. O gün dedim ki ben artık burada kalamayacağım. Bu ülkeden gideceğim dedim. Kaygım ne iş bulmayla ilgili ne de cezamın onanması durumunda cezaevine tekrar gireceğimle ilgili idi. Zaten cezamın onanma aşamasına çok uzun süre vardı. Ancak insanlarda beyin ölümü gibi bir hal olduğunu gözlemliyordum. İnsanlar normal değildi. Cinnet hali geçiren bir topluluk vardı. Her şey bu kadar aleni iken insanların hiçbir şeyi görmemesi beni bu insanlarla aynı havayı solumaktan men ediyordu. Bu nedenle Türkiye’den çıktım. Yunanistan’a geçtiğimde ise vücudumdan giden ağırlığı kelimelerle tarif etmem kesinlikle mümkün değil. Sıkıntıdan patlayan ben kuşlar gibi olmuştum. Yeni bir hayata açılan bu kapı beni huzura boğmuştu.Yunanistan’da yaklaşık 2 buçuk ay kaldım. Yunanistan’a bir teşekkür borcumuz olduğunu düşünüyorum. Yalnızca devletine değil insanına da. Bize insanlık dersi verdiler. Türkiye’de bizlere Yunanlılar için düşman oldukları aşılandı. Hatta İzmir adliyesinde çalıştığımdan İzmir adliye binasının silah şeklinde olduğunu, mermi kısmının sosyal tesisler olduğu, namlunun Yunanistan’a dönük olduğu biliyorum. Yunanlılarla konuşmamızda kendilerine de devlet politikası olarak Yunan-Türk düşman olduğunu öğretildiklerini ama kimsenin buna itibar etmediklerini, kendilerinde akıl olduğunu, düşünebildiklerini, düşman olmaları için bir sebep olmadığını söylediklerinde düşünmediğimizi anladım ve utandım. Biz onlara siz deyince , siz diye bir şey yok diyorlardı. Siz biz aynıyız. Biz kardeşiz diyorlardı. Avrupalılardan öğreneceğimiz çok şey var. Kendimizi dar kalıbımızdan çıkaramazsak, entegre olmuş olamayız. Bizlerin tek görevi entegre olmak, bu insanlardaki Müslüman sıfatlarını kendimize katmak.
[Basri Doğan] 1.1.2019 [TR724]
Nihan Nur’un adı su kuyusuyla yaşatılacak [Necdet Çelik]
Gürcistan’da üniversite tahsilini bitirmesine aylar kalan Nihan Nur, ameliyat için aldığı narkozun oluşturduğu alerji yüzünden bir daha uyanamadı. Ana-babadan uzakta can veren genç kızın, kendi adına Afrika’da su kuyusu açılmasını vasiyet ettiği ortaya çıktı. Amerika’daki yardım kuruluşu Embrace Relief, vasiyeti gerçekleştirmek için kampanya başlattı.
Babasının görevi nedeniyle, üniversite öncesi eğitimini farklı ülkelerde tamamlayan Nihan Nur Çetiner, ingiliz filolojisi okumak için Uluslararası Karadeniz Üniversitesi’ne yazıldı. Kayıt için 2015 eylülünde babasıyla Tiflis’e gitti. Kendisini kalacağı yere yerleştiren babasıyla vedalaşması, dünya gözüyle son görüşmesi oldu.
Metin Çetiner, Türkiye’de Hizmet mensuplarına yönelik baskılar yüzünden memleketten, aileden ilk uzaklaşanlar arasında yer aldı. 2016 yılı başında aldığı iş teklifiyle Amerika’ya gitti. 30 yıl önceki mesleği öğretmenliğe geri döndü.
Nihan Nur, Tiflis’te geçirdiği öğrencilik döneminde psikolojik olarak çok yıprandı. KHK’lı anne ziyaretine gelemiyor, Amerika’ya giden baba dönemiyordu. Gerçi Nihan Nur’a annelik eden Hizmet gönüllüleri, hatta Gürcü kadınlar vardı. Etrafı, ona moral veren okul arkadaşlarıyla çevriliydi.
‘’SENİ ÜZERİME GEÇİRİP BABANA GÖNDERECEĞİM’’
Annesiyle telefon dışında görüşemeyen Nihan Nur, babasını ziyaret edebilmek için Amerika vizesine başvurdu. Üç denemesinde ret cevabı aldı. Bir önceki yıl kızını kaybeden bir Gürcü kadın, Nihan Nur’u şu sözlerle teselli etti: ‘’Seni kendi nüfusuma geçireceğim. Pasaport çıkartıp seni babanın yanına göndereceğim.’’
Nihan Nur, son sınıfa geçmişti. İngilizce öğretmeni olmasına aylar kalmıştı. Fobisi yüzünden çok zamandır diş bakımını yaptıramamış, problemler iyice artmıştı. Diş etleri kanamaya başlamış, geceleri uyuyamaz olmuştu. Sonunda annesini ikna edip genel anesteziyle tedavi olmaya karar verdi.
GENEL ANESTEZİYLE GELEN SONSUZLUK UYKUSU
Aldığı narkoz, Nihan Nur’un bedeninde alerji oluşturdu. On binde bir yaşanan risk Nihan Nur’un vücudunda kendini gösterdi. Genç kızın tansiyonu düştü, kalbi durdu. Masajla kalp bir kez çalıştırıldı. Ancak çok geçmeden yine durdu. Komada geçen iki haftanın ardından, Nihan Nur 24 yaşında ruhunu teslim etti.
Nihan Nur’un cenazesini Tiflis’ten Hizmet gönüllüleri, arkadaşları ve Gürcü komşular uğurladı. Hicrette ameliyat masasında vefat eden genç kız, Ankara’daki aile mezarlığına defnedildi. Cenazede anne ve babanın yokluğunu, akraba ve arkadaşları doldurmaya çalıştı.
SON İKİ AY TEHECCÜDLERİ KAÇIRMAMIŞ
Geride bıraktığı ailesi, Nihan Nur’a son görevini hakkıyla yapamamanın hüznünü yaşıyor. Metin öğretmen, ‘Allah evlat acısı vermesin/Sıralı ölüm versin’ dualarının manasını daha iyi anlamış. Acılı babanın en büyük tesellisi, kızının son iki aydır teheccüdleri kaçırmamış olması. Umudunu ‘’Üzüntülüyüm, ama huzurluyum. İnşallah layık olduğu şekilde emanetini Rabbimize göndermişizdir.’’ sözleriyle dile getiriyor.
ADINA AFRİKA’DA SU KUYUSU AÇILMASINI VASİYET ETTİ
Nihan Nur, bu dünyadan göçerken babasına önemli bir görev bırakmış. Adına Afrika’da bir su kuyusu açılmasını vasiyet etmiş. Amerika’da Embrace Relief Derneği vasiyeti sahiplenip çalışma başlattı. Projeyi uygulayabileceği, kuyu açıldıktan sonra, işlerliğinin takibini ve bakımını yapabileceği ülkeleri tespit etti. Dernek sayfasından duyurulan kampanya ile bağışçılar, kızının vasiyetini gerçekleştirmeye çalışan babaya destek olmaya davet ediliyor. İlk günler olmasına rağmen toplanan rakam, Metin öğretmeni umutlandırıyor.
https://www.embracerelief.org/cleanwater/in-memory-of-nihan-nur/
[Necdet Çelik] 1.1.2019 [TR724]
Babasının görevi nedeniyle, üniversite öncesi eğitimini farklı ülkelerde tamamlayan Nihan Nur Çetiner, ingiliz filolojisi okumak için Uluslararası Karadeniz Üniversitesi’ne yazıldı. Kayıt için 2015 eylülünde babasıyla Tiflis’e gitti. Kendisini kalacağı yere yerleştiren babasıyla vedalaşması, dünya gözüyle son görüşmesi oldu.
Metin Çetiner, Türkiye’de Hizmet mensuplarına yönelik baskılar yüzünden memleketten, aileden ilk uzaklaşanlar arasında yer aldı. 2016 yılı başında aldığı iş teklifiyle Amerika’ya gitti. 30 yıl önceki mesleği öğretmenliğe geri döndü.
Nihan Nur, Tiflis’te geçirdiği öğrencilik döneminde psikolojik olarak çok yıprandı. KHK’lı anne ziyaretine gelemiyor, Amerika’ya giden baba dönemiyordu. Gerçi Nihan Nur’a annelik eden Hizmet gönüllüleri, hatta Gürcü kadınlar vardı. Etrafı, ona moral veren okul arkadaşlarıyla çevriliydi.
‘’SENİ ÜZERİME GEÇİRİP BABANA GÖNDERECEĞİM’’
Annesiyle telefon dışında görüşemeyen Nihan Nur, babasını ziyaret edebilmek için Amerika vizesine başvurdu. Üç denemesinde ret cevabı aldı. Bir önceki yıl kızını kaybeden bir Gürcü kadın, Nihan Nur’u şu sözlerle teselli etti: ‘’Seni kendi nüfusuma geçireceğim. Pasaport çıkartıp seni babanın yanına göndereceğim.’’
Nihan Nur, son sınıfa geçmişti. İngilizce öğretmeni olmasına aylar kalmıştı. Fobisi yüzünden çok zamandır diş bakımını yaptıramamış, problemler iyice artmıştı. Diş etleri kanamaya başlamış, geceleri uyuyamaz olmuştu. Sonunda annesini ikna edip genel anesteziyle tedavi olmaya karar verdi.
GENEL ANESTEZİYLE GELEN SONSUZLUK UYKUSU
Aldığı narkoz, Nihan Nur’un bedeninde alerji oluşturdu. On binde bir yaşanan risk Nihan Nur’un vücudunda kendini gösterdi. Genç kızın tansiyonu düştü, kalbi durdu. Masajla kalp bir kez çalıştırıldı. Ancak çok geçmeden yine durdu. Komada geçen iki haftanın ardından, Nihan Nur 24 yaşında ruhunu teslim etti.
Nihan Nur’un cenazesini Tiflis’ten Hizmet gönüllüleri, arkadaşları ve Gürcü komşular uğurladı. Hicrette ameliyat masasında vefat eden genç kız, Ankara’daki aile mezarlığına defnedildi. Cenazede anne ve babanın yokluğunu, akraba ve arkadaşları doldurmaya çalıştı.
SON İKİ AY TEHECCÜDLERİ KAÇIRMAMIŞ
Geride bıraktığı ailesi, Nihan Nur’a son görevini hakkıyla yapamamanın hüznünü yaşıyor. Metin öğretmen, ‘Allah evlat acısı vermesin/Sıralı ölüm versin’ dualarının manasını daha iyi anlamış. Acılı babanın en büyük tesellisi, kızının son iki aydır teheccüdleri kaçırmamış olması. Umudunu ‘’Üzüntülüyüm, ama huzurluyum. İnşallah layık olduğu şekilde emanetini Rabbimize göndermişizdir.’’ sözleriyle dile getiriyor.
ADINA AFRİKA’DA SU KUYUSU AÇILMASINI VASİYET ETTİ
Nihan Nur, bu dünyadan göçerken babasına önemli bir görev bırakmış. Adına Afrika’da bir su kuyusu açılmasını vasiyet etmiş. Amerika’da Embrace Relief Derneği vasiyeti sahiplenip çalışma başlattı. Projeyi uygulayabileceği, kuyu açıldıktan sonra, işlerliğinin takibini ve bakımını yapabileceği ülkeleri tespit etti. Dernek sayfasından duyurulan kampanya ile bağışçılar, kızının vasiyetini gerçekleştirmeye çalışan babaya destek olmaya davet ediliyor. İlk günler olmasına rağmen toplanan rakam, Metin öğretmeni umutlandırıyor.
https://www.embracerelief.org/cleanwater/in-memory-of-nihan-nur/
[Necdet Çelik] 1.1.2019 [TR724]
Hizmet’te ‘kadının adı’ var mı? [Veysel Ayhan]
Her ‘güç’ aynı zamanda bir imtihan unsurudur. Güçlü olup zulmetmeme imrenilesi ve nadir bir seciyedir. Kadın, fiziken erkeğe göre zayıftır. Erkek bu bedeni farkı zulmederek suiistimal eder.
Peki bu geleneksel ve töresel durum bizde nasıl?
Kadınlar Hizmet’in ilk dönemlerinde pek hizmet imkânı bulamıyordu. Ama bu dengesizlik şimdi nisbi olarak aşılmış gibi. Kadınlar şimdilerde hemen hemen irşad ve tebliğin her diliminde fiilen bulunuyor. Bin bir zorluğa rağmen Hizmet’e koşuyorlar.
Dışarıdalar, okuldalar, dernekteler, kermesteler, sohbetteler…
Ve bir de bu dönemde Hz. Hatice’lerle, Hz. Aişe’lerle; Hz. Fatıma’larla ve Rabiatü’l Adeviye’lerle diz dize olmak için tarihte hiçbir zaman yaşanmadığı kadarıyla hapishanedeler.
Yazı konum bu değil. Onları takdir bana düşmez. Herkese kahramanlık dersi veren bu kadınları takdiri Hz. Hatice validemize, Hz. Meryem ve Hz. Asiye’ye bırakıyorum.
ÂDİL İŞ BÖLÜMÜ
Konum; Hizmet’te bu kadar fedakârane koşan kadınların kadrinin bilinip bilinmediği…
Onları rencide edip örseliyor muyuz? Yoksa iş, zulme kadar varıyor mu?
‘Az olabilir’, ‘abartıyorsun’, ‘lokal’ diyen de çıkabilir ama pek çok örnek var.
Çalışan kadınla evde adil bir iş bölümü yapmamanın faturası dışarıya yansıyor.
Öğretmenlik yapıyor; Çocuk baktığını unutuyoruz. Erkekle aynı performansı göstermesini bekliyoruz. Erkekle aynı performansı gösterdiğinde ise sen kadınsın ‘bunu al, sana yeter’ diyoruz.
Onun evdeki sorumluluklarını unutup gece vakti toplantı koyuyoruz: ‘İsterse gelmesin!’
Kadınların verimli bir şekilde Hizmet etmesini istiyorsak onların tüm zorluklarını göz önüne alan haftalık bir çalışma takvimi, mesai çizelgesi hazırlamamız gerekir.
Bunu yapmıyorsak bir de buyurgan ve ezici bir üslupla idarecilik yapıyorsak o işin bereketi olmuyor. Hizmet’in parasını tasarruf hakkım olması bana o parayla -kadın erkek fark etmez-insanları dövme hakkı vermez. Bunu yaparsam kendi çapımda küçük bir “zalim” olurum.
SÖZLÜ ŞİDDET
İnsan aklen alt edemediğini fiziki ve sözlü şiddetle yenmeyi ve ezmeyi düşünür. Yaygın olan bu.
Bir ‘kadına şiddet’ türü olarak -farkında olarak veya olmayarak- bol bol hakaret ediyoruz: “Kimseyi zorla tutmuyoruz, dileyen durur, dileyen gider.” “Bana ayak uyduran kalır, uydurmayan gider.” gibi üst perdeden ve kibirli cümleler kuruyoruz.
Hocaefendi’nin bize öğrettiği şekilde Hizmet’ten ayrılmaya kalkanın ayağına kapanıp “aman gitmeyin” diye yalvarmaktansa “Beğenmeyen gider.” diyebiliyoruz.
Kimi zaman da “Yarın öbür gün evlendiklerinde ne olacağı belli olmaz, emek boşa gitmesin!” diye kehanetle strateji ürettiğimiz de oluyor.
İltifat etmeyi beceremiyoruz: “Abla, abi gibi ablasınız, hiç abla gibi değilsiniz!” diyoruz.
Hocaefendi insanlarla bir arada otururken ceketini çıkarmak için bile nezaketle izin isterken biz namaz hazırlığını nezaketsizce yapabiliyoruz. Çoraplarımızı fırlatıp paçaları sıyırabiliyoruz.
Erkeklere “Bay” demeyip kadınlara “Bayan” diyoruz.
WhatsApp gruplarında onların varlığını yok sayıp “abiler” de “abiler” diye mesajlar atıyoruz.
EN FARK EDİLMEYEN ZULÜM
Kadın akşama kadar koşturuyor. Yoruluyor. Eve dönüyor. En fazla kendisi kadar yorulmuş olan erkek, kendisinden yeni “hizmet”ler bekliyor. Yemek, bulaşık, çamaşır, çocuk bakımı…
Dışarıda çalışan hanımından, ev hanımı olan kendi annesi gibi bir mesai bekliyor.
İşte bu zulümdür.
Eğer iki taraf da çalışıyorsa ve ev işlerinde paylaşım yoksa erkek kadına zulmetmiş olur. Çocuk bakma sorumluluğu kadına münhasır değildir. Ev işlerini ve çocuk bakımını geleneklere tabi olup tamamen kadının üstüne yıkmak bir zulümdür.
Zulmeden erkeğin hayatından “bereket” kalkar. Zulmün yaşandığı hiçbir çatı altında Rıza-yı ilahi kazanılmaz.
İşimize gelmediği için ev işlerine yardım eden peygamber örneklerini unutuyoruz.
“Efendimiz(sav) evde elbiseleri temizler, koyunları sağar, yırtığını yamar, pabucunu tamir eder, evi süpürür, devesini bağlayıp yemini verir, hizmetçi ile beraber yemek yer, onunla hamur yoğurur, çarşıdan aldıklarını kendisi taşırdı.” “Evini tamir ederdi.”
(Riyazüs Salihin)
İşte böyle bir peygamberin takipçileri olarak eve gelince tüm işleri bizimle aynı saatlerde eve gelen eşimize yıkıyoruz. Kadın bir “köle” gibi çalışıyor. Erkek ise “köle” sahibi olarak bir kenarda şahsına hizmet bekliyor! Gecikince afra tafra yapıyor.
Maalesef en fark edilmeyen zulüm, kadına yapılan zulüm.
KILIBIK VEYA MAGANDA
Bir de bedevice kendini savunma var ki o da şu cümlede gizli: “Kılıbıklık mı yapalım?”
Ev işi yapmak erkeği kılıbık yapmaz ama erkek hem hiçbir iş yapmıyorsa ve bir de sözlü şiddet uyguluyorsa belki kılıbık olmaz ama olsa olsa dört başı mamur bir maganda olur.
Kimin kime karşı yaptığı önemli değil. Bir evde zulüm varsa o evde bereket olmaz.
Aslında ilerde kendi kızımıza yapılmasını istemediğimiz şeyi eşimize yapmasak tüm mesele çözülecek.
Bir de kadına âdil davranmak isteyen, ön planda hizmet etmesinden gocunmayan erkeklere tepeden bakma, tahfif etme, acınacak durumda olduklarını ima etme hatta mobbing uygulama var ki akıl alır gibi değil.
MOBBİNG
Erkek olarak güzel güzel oturup en kudsi mekanlardan istifade edebiliyoruz. Ama onlara gelince elimizin tersiyle öteye itiyor. Caminin veya mescidin bir kenarında oturup sessizce dinlemelerine izin vermiyoruz, paravanlarla duvar örüyoruz. Bencillik yapıp dünya gözüyle vaaz dinlemelerine engel oluyoruz. Oysa buna ne sünnetten ne de başka bir kaynaktan delil bulamayız.
DULLUK TÖRESİ
Efendimiz’in (sav) Hz. Aişe dışındaki evliliklerinin hepsi dul kadınlarladır. Altın silsilenin başındaki kadına yani Hz. Fatıma’ya annelik dul bir kadına Hz. Hatice validemize nasip olmuştu.
Ama biz ‘sünnet’i bilmiyoruz. Bir kere evlenmişse veya yanlış bir evlilik yapıp ayrılmışsa bir de çocukları varsa bunu menfi bir durum olarak değerlendiriyoruz. Kutsi bir bereket kaynağını elimizin tersiyle itiyoruz. Kadını yalnızlığa ve çaresizliğe itiyoruz. Efendimiz çoğu zaman “terkedilmiş”, “yalnız kalan” ve “güç durumda” olana el uzatmış, onlara pozitif ayrımcılık yapmıştı.
Asla nefsi olmamayı örneklendirmişti. Ama biz sünneti, su içme şeklinden ibaret bildiğimiz için “İlle evlenmemiş olacak” diye bir cahiliye kuruntusuna saplanmışız.
Nasılsa kadınlar dul oluyor ama erkekler hiçbir durumda “dul” olmuyor!
Sünnet’i değil cahiliye adetlerini, vahşi töreleri tercih ediyoruz.
Kimisi boşanıyor, kadını bir tarafa fırlatıyor ertesi gün hicab etmeden “hiç evlenmemiş” birini bulmaya koşuyor.
Çünkü niyetimiz bereket ve rızayı ilahi değil, sadece nefsi tatmin.
Hz. Aişe validemizin çocuğu olmamıştı. Ama o evin en nadide ferdi idi. Bize gelince biz çocuğu olmayan kadını küçümsüyoruz.
Kadınlar tarihin hiçbir döneminde bu kadar organize bir şekilde hizmet imkânı bulamadılar. Evet doğru. Şimdi bu imkân var. Ama bu aynı zamanda onları tahkir ve tezyif etme tehlikesini de beraberinde getirdi. Efendimiz (sav) kadınları “camdan yapılmış şişeye” benzetir. Bununla kadının narinliğine, kırılganlığına ve onlara kibar davranmak gerektiğine işaret buyurur.
Bize gelince biz; eşi Safiyye Validemizin deveye binmesi için dizini kırıp merdiven yapan bir peygamberin(sav) takipçileri olarak her vesile ile kadınları ya rencide ediyoruz veya eziyoruz.
Baştaki soruya döneyim: Hizmet’te ‘kadının adı’ var mı?
Kadının adı var ama katedilmesi gereken bayağı mesafe de var.
Allah, adalet ve vicdan vüsatı lütuf buyursun.
Kadını doğru bir pozisyonda konuşlandırmadan Hizmet’in dünyaya anlatılması çok zor.
[Veysel Ayhan] 1.1.2019 [TR724]
Peki bu geleneksel ve töresel durum bizde nasıl?
Kadınlar Hizmet’in ilk dönemlerinde pek hizmet imkânı bulamıyordu. Ama bu dengesizlik şimdi nisbi olarak aşılmış gibi. Kadınlar şimdilerde hemen hemen irşad ve tebliğin her diliminde fiilen bulunuyor. Bin bir zorluğa rağmen Hizmet’e koşuyorlar.
Dışarıdalar, okuldalar, dernekteler, kermesteler, sohbetteler…
Ve bir de bu dönemde Hz. Hatice’lerle, Hz. Aişe’lerle; Hz. Fatıma’larla ve Rabiatü’l Adeviye’lerle diz dize olmak için tarihte hiçbir zaman yaşanmadığı kadarıyla hapishanedeler.
Yazı konum bu değil. Onları takdir bana düşmez. Herkese kahramanlık dersi veren bu kadınları takdiri Hz. Hatice validemize, Hz. Meryem ve Hz. Asiye’ye bırakıyorum.
ÂDİL İŞ BÖLÜMÜ
Konum; Hizmet’te bu kadar fedakârane koşan kadınların kadrinin bilinip bilinmediği…
Onları rencide edip örseliyor muyuz? Yoksa iş, zulme kadar varıyor mu?
‘Az olabilir’, ‘abartıyorsun’, ‘lokal’ diyen de çıkabilir ama pek çok örnek var.
Çalışan kadınla evde adil bir iş bölümü yapmamanın faturası dışarıya yansıyor.
Öğretmenlik yapıyor; Çocuk baktığını unutuyoruz. Erkekle aynı performansı göstermesini bekliyoruz. Erkekle aynı performansı gösterdiğinde ise sen kadınsın ‘bunu al, sana yeter’ diyoruz.
Onun evdeki sorumluluklarını unutup gece vakti toplantı koyuyoruz: ‘İsterse gelmesin!’
Kadınların verimli bir şekilde Hizmet etmesini istiyorsak onların tüm zorluklarını göz önüne alan haftalık bir çalışma takvimi, mesai çizelgesi hazırlamamız gerekir.
Bunu yapmıyorsak bir de buyurgan ve ezici bir üslupla idarecilik yapıyorsak o işin bereketi olmuyor. Hizmet’in parasını tasarruf hakkım olması bana o parayla -kadın erkek fark etmez-insanları dövme hakkı vermez. Bunu yaparsam kendi çapımda küçük bir “zalim” olurum.
SÖZLÜ ŞİDDET
İnsan aklen alt edemediğini fiziki ve sözlü şiddetle yenmeyi ve ezmeyi düşünür. Yaygın olan bu.
Bir ‘kadına şiddet’ türü olarak -farkında olarak veya olmayarak- bol bol hakaret ediyoruz: “Kimseyi zorla tutmuyoruz, dileyen durur, dileyen gider.” “Bana ayak uyduran kalır, uydurmayan gider.” gibi üst perdeden ve kibirli cümleler kuruyoruz.
Hocaefendi’nin bize öğrettiği şekilde Hizmet’ten ayrılmaya kalkanın ayağına kapanıp “aman gitmeyin” diye yalvarmaktansa “Beğenmeyen gider.” diyebiliyoruz.
Kimi zaman da “Yarın öbür gün evlendiklerinde ne olacağı belli olmaz, emek boşa gitmesin!” diye kehanetle strateji ürettiğimiz de oluyor.
İltifat etmeyi beceremiyoruz: “Abla, abi gibi ablasınız, hiç abla gibi değilsiniz!” diyoruz.
Hocaefendi insanlarla bir arada otururken ceketini çıkarmak için bile nezaketle izin isterken biz namaz hazırlığını nezaketsizce yapabiliyoruz. Çoraplarımızı fırlatıp paçaları sıyırabiliyoruz.
Erkeklere “Bay” demeyip kadınlara “Bayan” diyoruz.
WhatsApp gruplarında onların varlığını yok sayıp “abiler” de “abiler” diye mesajlar atıyoruz.
EN FARK EDİLMEYEN ZULÜM
Kadın akşama kadar koşturuyor. Yoruluyor. Eve dönüyor. En fazla kendisi kadar yorulmuş olan erkek, kendisinden yeni “hizmet”ler bekliyor. Yemek, bulaşık, çamaşır, çocuk bakımı…
Dışarıda çalışan hanımından, ev hanımı olan kendi annesi gibi bir mesai bekliyor.
İşte bu zulümdür.
Eğer iki taraf da çalışıyorsa ve ev işlerinde paylaşım yoksa erkek kadına zulmetmiş olur. Çocuk bakma sorumluluğu kadına münhasır değildir. Ev işlerini ve çocuk bakımını geleneklere tabi olup tamamen kadının üstüne yıkmak bir zulümdür.
Zulmeden erkeğin hayatından “bereket” kalkar. Zulmün yaşandığı hiçbir çatı altında Rıza-yı ilahi kazanılmaz.
İşimize gelmediği için ev işlerine yardım eden peygamber örneklerini unutuyoruz.
“Efendimiz(sav) evde elbiseleri temizler, koyunları sağar, yırtığını yamar, pabucunu tamir eder, evi süpürür, devesini bağlayıp yemini verir, hizmetçi ile beraber yemek yer, onunla hamur yoğurur, çarşıdan aldıklarını kendisi taşırdı.” “Evini tamir ederdi.”
(Riyazüs Salihin)
İşte böyle bir peygamberin takipçileri olarak eve gelince tüm işleri bizimle aynı saatlerde eve gelen eşimize yıkıyoruz. Kadın bir “köle” gibi çalışıyor. Erkek ise “köle” sahibi olarak bir kenarda şahsına hizmet bekliyor! Gecikince afra tafra yapıyor.
Maalesef en fark edilmeyen zulüm, kadına yapılan zulüm.
KILIBIK VEYA MAGANDA
Bir de bedevice kendini savunma var ki o da şu cümlede gizli: “Kılıbıklık mı yapalım?”
Ev işi yapmak erkeği kılıbık yapmaz ama erkek hem hiçbir iş yapmıyorsa ve bir de sözlü şiddet uyguluyorsa belki kılıbık olmaz ama olsa olsa dört başı mamur bir maganda olur.
Kimin kime karşı yaptığı önemli değil. Bir evde zulüm varsa o evde bereket olmaz.
Aslında ilerde kendi kızımıza yapılmasını istemediğimiz şeyi eşimize yapmasak tüm mesele çözülecek.
Bir de kadına âdil davranmak isteyen, ön planda hizmet etmesinden gocunmayan erkeklere tepeden bakma, tahfif etme, acınacak durumda olduklarını ima etme hatta mobbing uygulama var ki akıl alır gibi değil.
MOBBİNG
Erkek olarak güzel güzel oturup en kudsi mekanlardan istifade edebiliyoruz. Ama onlara gelince elimizin tersiyle öteye itiyor. Caminin veya mescidin bir kenarında oturup sessizce dinlemelerine izin vermiyoruz, paravanlarla duvar örüyoruz. Bencillik yapıp dünya gözüyle vaaz dinlemelerine engel oluyoruz. Oysa buna ne sünnetten ne de başka bir kaynaktan delil bulamayız.
DULLUK TÖRESİ
Efendimiz’in (sav) Hz. Aişe dışındaki evliliklerinin hepsi dul kadınlarladır. Altın silsilenin başındaki kadına yani Hz. Fatıma’ya annelik dul bir kadına Hz. Hatice validemize nasip olmuştu.
Ama biz ‘sünnet’i bilmiyoruz. Bir kere evlenmişse veya yanlış bir evlilik yapıp ayrılmışsa bir de çocukları varsa bunu menfi bir durum olarak değerlendiriyoruz. Kutsi bir bereket kaynağını elimizin tersiyle itiyoruz. Kadını yalnızlığa ve çaresizliğe itiyoruz. Efendimiz çoğu zaman “terkedilmiş”, “yalnız kalan” ve “güç durumda” olana el uzatmış, onlara pozitif ayrımcılık yapmıştı.
Asla nefsi olmamayı örneklendirmişti. Ama biz sünneti, su içme şeklinden ibaret bildiğimiz için “İlle evlenmemiş olacak” diye bir cahiliye kuruntusuna saplanmışız.
Nasılsa kadınlar dul oluyor ama erkekler hiçbir durumda “dul” olmuyor!
Sünnet’i değil cahiliye adetlerini, vahşi töreleri tercih ediyoruz.
Kimisi boşanıyor, kadını bir tarafa fırlatıyor ertesi gün hicab etmeden “hiç evlenmemiş” birini bulmaya koşuyor.
Çünkü niyetimiz bereket ve rızayı ilahi değil, sadece nefsi tatmin.
Hz. Aişe validemizin çocuğu olmamıştı. Ama o evin en nadide ferdi idi. Bize gelince biz çocuğu olmayan kadını küçümsüyoruz.
Kadınlar tarihin hiçbir döneminde bu kadar organize bir şekilde hizmet imkânı bulamadılar. Evet doğru. Şimdi bu imkân var. Ama bu aynı zamanda onları tahkir ve tezyif etme tehlikesini de beraberinde getirdi. Efendimiz (sav) kadınları “camdan yapılmış şişeye” benzetir. Bununla kadının narinliğine, kırılganlığına ve onlara kibar davranmak gerektiğine işaret buyurur.
Bize gelince biz; eşi Safiyye Validemizin deveye binmesi için dizini kırıp merdiven yapan bir peygamberin(sav) takipçileri olarak her vesile ile kadınları ya rencide ediyoruz veya eziyoruz.
Baştaki soruya döneyim: Hizmet’te ‘kadının adı’ var mı?
Kadının adı var ama katedilmesi gereken bayağı mesafe de var.
Allah, adalet ve vicdan vüsatı lütuf buyursun.
Kadını doğru bir pozisyonda konuşlandırmadan Hizmet’in dünyaya anlatılması çok zor.
[Veysel Ayhan] 1.1.2019 [TR724]
Krizin final sahnesi 2019’da [Semih Ardıç]
Miladî 2018 senesi geride kalırken ekonomi cenahında 2001 ve 2009 krizlerini gölgede bırakan kriz yeni seneye miras kaldı. Mobilya, beyaz eşya ve otomobilde ÖTV indirimleri 3 ay uzatıldı. Hane halkını yüzde 30 fakirleştiren krizin bakiyesi 2019 boyunca karşımıza çıkacak.
31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak Mahallî İdareler Seçimi olmasa 81 milyon kişi tam takır kuru bakıra dönen Hazine’nin ihtiyaç duyduğu kaynağı temin etmek için ilan edilen zamlarla 1 Ocak sabahına uyanacaktı.
31 MART’TA SEÇİM VAR, ZAMLAR TEHİR EDİLDİ
Seçim oyunlarında kimse mevcut iktidarın eline su dökemez. Zamlar 1 Nisan’a tehir ettirildi. Hatta Maliye’nin anayasası olarak kabul edilen “yeniden değerleme oranı (YDO)” bile kale alınmadı.
Kamunun tatbik ettiği harç, vergi, para cezası vb. kalemler her sene YDO kadar artırılırdı. 2019 senesi için yüzde 23,27 olarak tespit edilen YDO’ya seçim ayarı geldi. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) 2019 için yüzde 15,9 artacak.
Hükûmet MTV’nin 23 milyona yakın taşıt sahibinin cebine birebir dokunduğunun farkında. Bunun içindir ki MTV’yi YDO’nun altında bir oranda artırdı.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği ile 31 Mart’ta “oy ütecek”. Nitekim seçim hileleri sadece sandık konulduğu gün yapılmıyor ki!
Köprü ve otoyol ücretlerine hiç zam yapılmayacak. Her ne kadar 2018 içinde iki defa zam gelse de yeni sene için YDO’dan muaf tutuldu köprü ve otoyollar.
GECEKONDUCUYA AF 6 AY UZATILDI
Hazine arazisine kaçak bina inşâ edenlerin affedildiği İmar Barışı’nda müracaat süresi 6 ay daha uzatıldı.
Kaçak bina sahiplerinden şu ana kadar gelen 11 milyar TL ile gözleri açılan hükûmet seçim için saçtığı paraların birazını gecekondu sahiplerinin ödeyeceği paralarla karşılayacak. 6 ay mühlet vermeleri sebepsiz değil.
Geçen hafta tek maddelik kanun teklifi ile köprüden kaçak geçeni affetmişlerdi. Evvela cezaları bir sene beklettiler. On binlerce TL tutarında birikmiş cezaları tebliğ edince yükselen öfke selini af kanunu ile teskin ettiler.
Dürüst vatandaş cezalandırılıyor, kuralları ihlal edenler taltif ediliyor. Her vatandaşına karşı adil olması icap eden devlet bu hale getirildi.
ÇIKAR AFFI, GELSİN PARALAR!
Ekonomi en ağır krize düçar olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nezdinde olup bitenler zerre kadar kıymet ifade etmiyor.
Sıkıştıkça yeni malî aflar, olmadı bedelli askerlik. Bedelliden de 8,5 milyar TL geldi. Öyleyse çıkarırsın affı, kaparsın paraları!
Nazar-ı dikkatinizi krizle boğuşan bir memleketin “Bu ne perhiz!” dedirten ahvalini tekrar nazar-ı dikkatinize sundum. Zira hükûmet, daha doğrusu Başkan Recep Tayyip Erdoğan ne krizi ne de anayasayı kale alıyor.
Krize çare olacak acı reçeteyi hep tehir etmesi sebepsiz değil. Halkın sandıkta kendisini cezalandırması Erdoğan ve ailesi için dünyanın sonu demektir. Pedal çevirmeli ki saltanat bisikletinden düşmesin.
KÂĞIT ÜZERİNDE KALAN VAATLER
Olmayan paralar havaya saçılıyorsa er ya da geç o faturayı herkes ödeyecektir. 2017 anayasa değişikliği referandumundan evvelki vaatler ile akabinde açıklanan zam paketi arasında hiç bir benzerlikten bahsedilemez.
“Memurlara 3.600 ek gösterge verilecek”, “En düşük emekli aylığı 2 bin TL olacak” gibi yüzlerce vaat hâlâ kâğıt üzerinde. Yine öyle olacak. Erdoğan aynı köprüyü, aynı havalimanını bilmem kaçıncı defa yine açacak.
Tek sesli medya aynı haberi satırı satırına yayımlamaktan hicap etmeyecek. “Adamlar yol yaptı.” diyenler de yine gidip Erdoğan’a rey verecek. AKP’nin istikrar ambalajına sardığı statüko böyle sürecek…
Ekonomi ağacı içten içe çürümeye devam ederken AKP medyası bildik masallar anlatacak.
DIŞ BORÇ 10 KAT ARTTI
Türkiye zaviyesinden aynı banal film tekrarlanırken iktisadî kriz içinden çıkılmaz bir hâl alacak. Nasıl almasın ki!
Aynı popülizm yüzünden Türk Lirası (TL) 2018’de dolara mukabil yüzde 40 gerilemedi mi? Euro ve sterlin yüzde 50’ye yakın artmadı mı?
Enflasyon ve işsizlik rakamları 2001 krizi seviyelerinde seyretmiyor mu? Diğer taraftan dış borç 2002’nin 10 katına çıkmadı mı?
Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksi ise bir önceki seneye kıyasla yüzde 21 düşmedi mi? Dünyada en yüksek faizi ödeyen ilk üç devletten biri Türkiye değil mi?
TÜRKİYE “ÖZGÜR OLMAYANLAR” LİGİNE DÜŞTÜ
Hukuk ve demokraside geriye gidişe hiç temas etmedim. Türkiye 2018’de “az özgür olanlar” liginden “özgür olmayanlar” ligine düşmedi mi?
Raporu hazırlayan Freedom House gibi muteber kuruluşlar, AKP’nin sözcülerine göre dış mihrak sayılsa da dünyada herkes bu raporlara bakarak karar veriyor.
“Kredi derecelendirme kuruluşları bizi bağlamaz. Kim bunlar ya!” diyen Erdoğan, ağustosta dolar yüzde 35 fırladığında soluğu Almanya ve ABD’de almıştı. Temel hak ve hürriyetlere dair tutulan çetelede tarihin en kırık karnesinin de Türkiye’ye ilave bir maliyeti oluyor.
AYAĞINIZI FRENDEN ÇEKMEYİN
Erdoğan’ın tek adamlık maliyeti giderek katlanacak. Erdoğan’ın memleketi aile şirketi gibi idare etme ihtirasının bedelini herkes ödediği halde siyasetteki tıkanmışlık ve alternatifsizlik hakikaten manidar. Vatan sathında ölü toprağı serpilmiş.
Dünyada 1929 Buhranı’na benzer yeni bir şok dalgasından bahsediliyor. ABD, Almanya ve İngiltere’de piyasalar alarm zilleri çalarken gırtlağına kadar borçlu Türkiye’nin el kesesinden saçtığı paraları gördükçe istikbal adına tedirgin olmamak mümkün mü?
Naçizane tasviyem: Erdoğan’ın çizdiği “seçim baharı” tablosuna aldanıp ayağınızı frenden çekmeyin.
Türkiye iflasla hakiki manada yüzleşinceye kadar kriz devam edecek. 2018 o hazin yüzleşmenin birinci sahnesiydi o kadar. Krizin final sahnesi 2019 senesine kaldı.
[Semih Ardıç] 1.1.2019 [TR724]
31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak Mahallî İdareler Seçimi olmasa 81 milyon kişi tam takır kuru bakıra dönen Hazine’nin ihtiyaç duyduğu kaynağı temin etmek için ilan edilen zamlarla 1 Ocak sabahına uyanacaktı.
31 MART’TA SEÇİM VAR, ZAMLAR TEHİR EDİLDİ
Seçim oyunlarında kimse mevcut iktidarın eline su dökemez. Zamlar 1 Nisan’a tehir ettirildi. Hatta Maliye’nin anayasası olarak kabul edilen “yeniden değerleme oranı (YDO)” bile kale alınmadı.
Kamunun tatbik ettiği harç, vergi, para cezası vb. kalemler her sene YDO kadar artırılırdı. 2019 senesi için yüzde 23,27 olarak tespit edilen YDO’ya seçim ayarı geldi. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) 2019 için yüzde 15,9 artacak.
Hükûmet MTV’nin 23 milyona yakın taşıt sahibinin cebine birebir dokunduğunun farkında. Bunun içindir ki MTV’yi YDO’nun altında bir oranda artırdı.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği ile 31 Mart’ta “oy ütecek”. Nitekim seçim hileleri sadece sandık konulduğu gün yapılmıyor ki!
Köprü ve otoyol ücretlerine hiç zam yapılmayacak. Her ne kadar 2018 içinde iki defa zam gelse de yeni sene için YDO’dan muaf tutuldu köprü ve otoyollar.
GECEKONDUCUYA AF 6 AY UZATILDI
Hazine arazisine kaçak bina inşâ edenlerin affedildiği İmar Barışı’nda müracaat süresi 6 ay daha uzatıldı.
Kaçak bina sahiplerinden şu ana kadar gelen 11 milyar TL ile gözleri açılan hükûmet seçim için saçtığı paraların birazını gecekondu sahiplerinin ödeyeceği paralarla karşılayacak. 6 ay mühlet vermeleri sebepsiz değil.
Geçen hafta tek maddelik kanun teklifi ile köprüden kaçak geçeni affetmişlerdi. Evvela cezaları bir sene beklettiler. On binlerce TL tutarında birikmiş cezaları tebliğ edince yükselen öfke selini af kanunu ile teskin ettiler.
Dürüst vatandaş cezalandırılıyor, kuralları ihlal edenler taltif ediliyor. Her vatandaşına karşı adil olması icap eden devlet bu hale getirildi.
ÇIKAR AFFI, GELSİN PARALAR!
Ekonomi en ağır krize düçar olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nezdinde olup bitenler zerre kadar kıymet ifade etmiyor.
Sıkıştıkça yeni malî aflar, olmadı bedelli askerlik. Bedelliden de 8,5 milyar TL geldi. Öyleyse çıkarırsın affı, kaparsın paraları!
Nazar-ı dikkatinizi krizle boğuşan bir memleketin “Bu ne perhiz!” dedirten ahvalini tekrar nazar-ı dikkatinize sundum. Zira hükûmet, daha doğrusu Başkan Recep Tayyip Erdoğan ne krizi ne de anayasayı kale alıyor.
Krize çare olacak acı reçeteyi hep tehir etmesi sebepsiz değil. Halkın sandıkta kendisini cezalandırması Erdoğan ve ailesi için dünyanın sonu demektir. Pedal çevirmeli ki saltanat bisikletinden düşmesin.
KÂĞIT ÜZERİNDE KALAN VAATLER
Olmayan paralar havaya saçılıyorsa er ya da geç o faturayı herkes ödeyecektir. 2017 anayasa değişikliği referandumundan evvelki vaatler ile akabinde açıklanan zam paketi arasında hiç bir benzerlikten bahsedilemez.
“Memurlara 3.600 ek gösterge verilecek”, “En düşük emekli aylığı 2 bin TL olacak” gibi yüzlerce vaat hâlâ kâğıt üzerinde. Yine öyle olacak. Erdoğan aynı köprüyü, aynı havalimanını bilmem kaçıncı defa yine açacak.
Tek sesli medya aynı haberi satırı satırına yayımlamaktan hicap etmeyecek. “Adamlar yol yaptı.” diyenler de yine gidip Erdoğan’a rey verecek. AKP’nin istikrar ambalajına sardığı statüko böyle sürecek…
Ekonomi ağacı içten içe çürümeye devam ederken AKP medyası bildik masallar anlatacak.
DIŞ BORÇ 10 KAT ARTTI
Türkiye zaviyesinden aynı banal film tekrarlanırken iktisadî kriz içinden çıkılmaz bir hâl alacak. Nasıl almasın ki!
Aynı popülizm yüzünden Türk Lirası (TL) 2018’de dolara mukabil yüzde 40 gerilemedi mi? Euro ve sterlin yüzde 50’ye yakın artmadı mı?
Enflasyon ve işsizlik rakamları 2001 krizi seviyelerinde seyretmiyor mu? Diğer taraftan dış borç 2002’nin 10 katına çıkmadı mı?
Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksi ise bir önceki seneye kıyasla yüzde 21 düşmedi mi? Dünyada en yüksek faizi ödeyen ilk üç devletten biri Türkiye değil mi?
TÜRKİYE “ÖZGÜR OLMAYANLAR” LİGİNE DÜŞTÜ
Hukuk ve demokraside geriye gidişe hiç temas etmedim. Türkiye 2018’de “az özgür olanlar” liginden “özgür olmayanlar” ligine düşmedi mi?
Raporu hazırlayan Freedom House gibi muteber kuruluşlar, AKP’nin sözcülerine göre dış mihrak sayılsa da dünyada herkes bu raporlara bakarak karar veriyor.
“Kredi derecelendirme kuruluşları bizi bağlamaz. Kim bunlar ya!” diyen Erdoğan, ağustosta dolar yüzde 35 fırladığında soluğu Almanya ve ABD’de almıştı. Temel hak ve hürriyetlere dair tutulan çetelede tarihin en kırık karnesinin de Türkiye’ye ilave bir maliyeti oluyor.
AYAĞINIZI FRENDEN ÇEKMEYİN
Erdoğan’ın tek adamlık maliyeti giderek katlanacak. Erdoğan’ın memleketi aile şirketi gibi idare etme ihtirasının bedelini herkes ödediği halde siyasetteki tıkanmışlık ve alternatifsizlik hakikaten manidar. Vatan sathında ölü toprağı serpilmiş.
Dünyada 1929 Buhranı’na benzer yeni bir şok dalgasından bahsediliyor. ABD, Almanya ve İngiltere’de piyasalar alarm zilleri çalarken gırtlağına kadar borçlu Türkiye’nin el kesesinden saçtığı paraları gördükçe istikbal adına tedirgin olmamak mümkün mü?
Naçizane tasviyem: Erdoğan’ın çizdiği “seçim baharı” tablosuna aldanıp ayağınızı frenden çekmeyin.
Türkiye iflasla hakiki manada yüzleşinceye kadar kriz devam edecek. 2018 o hazin yüzleşmenin birinci sahnesiydi o kadar. Krizin final sahnesi 2019 senesine kaldı.
[Semih Ardıç] 1.1.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)