Tehdit dili ve batağa saplanmak! [Erhan Başyurt]

Türkiye, demokrasiden uzaklaştıkça, iç politikada otoriterleşme arttıkça, dış politikada da yalnızlaşıyor ve batağa saplanıyor.

Evrensel ortak değerlerden, temel insani haklardan uzaklaşmanın, siyasette aklıselimi terk etmenin kaçınılmaz faturası bu…

***

Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri yürüten Türkiye’nin düşürüldüğü duruma bakın!

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin dondurulması yönünde tavsiye karar aldı.

Üyelik müzakereleri zaten uzun süredir ‘askıda’, dondurulması üyelik vizyonunun büsbütün kaybedilmesi demek.

***

Siyasilerimiz, dış politikada ‘bullying – zorbalık, kabadayılık’ dilini o kadar içselleştirdiler ki, diplomasiyi ‘tehdit’ sanıyorlar.

İngiltere gibi ‘Brexit’ yani AB’den çekilmeyi, yıl sonu gibi referanduma götürmeyi öneriyorlar.

İngiltere gibi güçlü ekonominin bile sarsıldığı böyle bir kararın, zayıf Türk ekonomisine nasıl bir darbe vuracağının farkında bile değiller.

Avrupa Parlamentosu’nun, kararına yönelik ifalar de diplomatik nezaketten çok uzak.

AB ile ilişkileri geliştirmekten sorumlu AB Bakanımız bile tam üyelik statüsünden tedrici çekilmenin en iyisi olduğunu savunuyor!

***

Oysa çok değil dört ay önce Haziran ayının sonunda ‘çiçeği burnunda’ Başbakan Binali Yıldırım AKP Grup Toplantısı’nda bakın ne diyordu:

“Bu dönem dostlarımızı arttıracağız, düşmanlarımızı azaltacağız. Bu doğrultuda çalışmalarımız hız kesmeden devam ediyor, bunda sonra da devam edecek. Akdeniz’i çevreleyen bütün komşularımızla ilişkileri geliştireceğiz…”

Başbakan Yıldırım 11 Temmuz’da da AK Parti Siyaset Akademisi’nde ilk dersi verirken şöyle diyordu;

“Halkın, Türk milletinin sesine kulak verildi, nihayet normalleşme sürecini sağlamış olduk. Irak’la, Suriye, Mısır’la, bölgedeki ülkelerle kavga etmemiz için bir neden yok. Allah’a şükür her şey yolunda gidiyor…”

***

Gülmeyin, ağlanacak bu halimize!

***

Türkiye, Suriye topraklarına askeri operasyon yapıyor.

Rusya destekli Esed’in uçakları, askerimize bomba yağdırıyor.

Suriye ile ‘fiili savaş’ durumundayız yani…

Türkiye, Musul krizi nedeniyle Irak’la da büyük kriz yaşadı.

Musul operasyonuna dahil olmak isteyen Türkiye’ye, Bağdat yönetimi karşı çıkmakla kalmadı Başika’dan da askerimizin çekilmesini istedi.

‘Gerekirse savaşırız…’ dediler.

***

Peki, Bakan Yıldırım dört ay önce ‘dostlarımızı artıracağız’ açıklamasını niye yaptı.

Kelimenin tam manasıyla bu bir algı operasyonuydu.

İsrail’e verilen tavizi, Rusya’dan dilenen özürü perdelemek için ‘normalleşme sürecine’ giriyoruz dediler.

İsrail ile barışıldı, Rusya ile gerginlik azaltıldı ancak İslam ülkeriyle kavga büyütülüyor.

Mısır’la barış adımı atılmadı bile…

Türkiye tarihinin en büyük ‘dindar’ tasfiyesini yapan ‘Siyasal İslamcı’ iktidar, dış politikada da İslam dünyası ile ilişkileri dibe vurdurdu.

Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın bu hale düşmesinde maalesef ciddi hataları ve katkıları var.

***

‘Normalleşme’ yerine ‘tehdit’ dilini devam ettirmekle kalmıyor, artık Müslüman mültecileri AB’ye karşı silah olarak kullanıyorlar.

“Kapıları açarız” diyorlar.

Yüzbinlerce kendi vatandaşına keyfi yurt dışına çıkış yasağı koyan iktidar, tüm dünyada nasıl komik duruma düştüğünün farkında değil.

Kendi vatandaşına merhamet etmeyen, onbinlerce insanı suçsuz yere hapse atan, yüzbinlerce insanın hayatıyla hukuksuzca oynayanlar, gariban mültecilere ne yapmaz!

Dış politikayı iç siyasette istismar malzemesi yapmaktan vazgeçmedikleri, demokrasiye dönüş yapmadıkları sürece de, ne içeride huzur sağlanır ne de dış politikamız bataktan kurtulur.

Erhan Başyurt, 30.11.2016 /TR724

‘Gazetecilik suçunu işlemekten cezalandırılmasına…’ [Mehmet Yıldız]

Darbelerde önce medya kontrol altına alınır. Çünkü darbecilerin meşruiyetlerini halka kabul ettirmeleri için medya önemli bir araçtır. Türk medyası bugüne kadar yaşanan bütün darbelerde kötü sınav vermiş, genelde darbecileri destekleyen yayınlar yapmıştır. Öte yandan medya patronlarının başka sektörlerde hatırı sayılır yatırımlara sahip olması, hoşa gitmeyen yayınlar yapıldığında ilan gelirlerinin kesilmesi, sürpriz vergi cezaları ve kapatma gibi yaptırımlarla karşılama ihtimali de bu desteğin önemli sebeplerinden.

17/25 Aralık yolsuzluk skandalıyla öğrendiğimiz hususlardan birisi de tamamıyla Erdoğan’ın kontrolünde bir ‘Havuz medyası’ oluşturulmasıydı. Ayrıca Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın geçenlerde ortaya saçılan maillerinden de anlıyoruz ki Doğan Grubu da ‘Damat’ Mehmet Ali Yalçındağ üzerinden bu havuza dahil olmuş, Erdoğan’ın ‘Medya İmamı’ Serhat Albayrak’a sormadan adım atmaz hale gelmiş.

Yeni Türkiye’nin medyasında gazetecilik, günün 24 saati iktidara yalakalık yapmak, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların canlı yayınlanan konuşmalarından kalan boşlukları gelen haberlerle doldurmak şeklinde yapılır oldu. Arada kazara gazetecilik yapanlar olursa da gazeteci görünümlü tetikçiler üzerinden doğduğuna pişman ediliyor.

Basın yazmazsa kimse duymaz

Dünyanın her yerinde basın iktidarı eleştirir, denetler, ihmalkarlıklarını, ve hatalarını deşifre eder. Haksızlığa uğrayanın sesini duyurur, gücün karşısında ezilen kimsesizlere arka çıkar. Bu yüzden ‘dördüncü kuvvet’ diye anılır, kamu adına denetimin merkezidir.

Eğer bir ülkede iktidar basını, basın da iktidarı övüyorsa orada bir sorun vardır. Bizdeki ‘havuz’ medyası tam da böyle. Ertuğrul Özkök’ün A330 mürettebatı diyerek arada bir ti’ye aldığı havuz kalemşörlerinin ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ vaziyetlerine milletçe çok alıştık. Soru sormak değil uçakta uçmak marifet çünkü…

Erdoğan ve AKP iktidarının muhaliflere (ya da kendine biat etmeyenlere) uyguladığı baskılardan, iktidar önünde diz çökmemiş ve havuza dahil olmamış medya sayesinde az çok haberdar oluyorduk.

Bütün darbelerde olduğu gibi Erdoğan’ın darbesinde de yaşanan hukuksuzlukların duyulmaması için muhalif medya kuruluşları birer birer kapatıldı, gazeteciler, yazarlar, muhabirler, gazete sahipleri hapse atıldı, mallarına el konuldu. Yetmedi sosyal medya hesaplarına bile yasak getirildi. 668, 675, ve 677 sayılı OHAL KHK’ları ile, 16 televizyon, 5 haber ajansı, 24 radyo, 62 gazete, 19 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı kapatıldı.

Zaman Gazetesi başta olmak üzere bir çok gazete çalışanı, gazete dağıtıcısı, aşçısı, şoförü ve güvenlik görevlisine varıncaya kadar bir çoğu 15 Temmuz’dan itibaren komşuları tarafından ‘ihbar edildi, polis tarafından gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı. Polisin bir kişiyi gözaltına alması için Zaman Gazetesi vb. gazetelere abone olduğuna dair isimsiz bir ihbar yeterli sayıldı.

Bu iddianameyi yazan savcılar nerede yetişir?

Geçen Ağustos ayında 20 yıl gazetecilik yaptıktan sonra işsiz kalmış bir gazeteci, çocuklarını parkta gezdirirken polis tarafından kelepçelenip gözaltına alındı. Kısa süre içinde silahlı terör örgütüne üye olmaktan hakkında iddianame düzenlendi. İddianameyi okudum. Savcı beye göre iktidarı eleştiren yayınlar yapmak suçmuş! Bunu derken aslında gazetecilik yaptıkları bir nevi itiraf edilmiş. Zaman, Today’s Zaman, Bugün, Taraf, Cumhuriyet gibi havuza dahil olmayan gazetelerden herhangi birinde yöneticilik yapan, çalışan veya bu gazeteleri satın alan milyonlarca okuyucu, ya ‘silahlı terör örgütü yönetmek’ veya ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlarını işlemiş sayılırmış!

Ve iddianamede yer alan akıldışı suçlamalar: 1) Cemaate yakın bir gazetede çalışmış olmak, 2) Bank Asya’da hesap açtırmak, 3) Çocuğunu Cemaate yakın bir okulda okutmak! Eğer bunlar suç ise önce hapse tıkılmayacak bir AKP’li bakan, milletvekili var mıdır?

Bir başka çarpıcı örnek de sulh ceza hakimlerinin tutuklamaya itiraz taleplerinin değerlendirilmeleri. Bir avukat arkadaşım anlattı. 18 tane gazeteci farklı avukatlar aracılığıyla farklı tarihlerde farklı dilekçelerle tutukluluğa itiraz etmiş. Normal olan her talebin ayrı ayrı gerekçelendirilerek karara bağlanması. İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimi İslam Çiçek, ihtimal ki 18 gazetecinin dilekçesini tek tek okumaya vakti olmamış, hepsini bir kalemde ele alarak tek kararla tutukluluğun devamını uygun görmüş!

Aylardır gazetecilik yapmaktan başka bir suçları olmayan onlarca gazeteci somut bir delil olmaksızın cezaevinde tutuluyor. Neye itiraz ettiklerine bile bakmadan basmakalıp/matbu gerekçelerle, tutukluluğun devamına karar vermiş.

Hatırlayalım. O günlerde havuzun bütün gazeteleri hep bir ağızdan ‘darbeye iştirak’ suçundan gözaltına alındıklarını yazmışlardı. Her iki olayda da ‘darbeye iştirak’ suçunu işlediklerine dair tek satır delilin olmamasını neyle izah edeceksiniz?

‘Suçu gazetecilik yapmak’

Dün havuz medyası hep bir ağızdan ‘Dünya’nın en büyük gazeteci hapishanesinden geliyorum’ diyen Can Dündar’a hücum etmiş. Meğer Can Dündar’ın gazeteci dediklerinin hepsi terörist çıkmış!

Bir de ikisi tutuklu kalanı çeşitli suçlardan hüküm giymiş 20 kişilik liste yayınlamışlar. İyi de gazeteci hapishanesinden kastedilen bu değil ki!

Birincisi adi suçtan cezaevine giren hiçbir gazeteci için hiç kimse tek kelime etmiş değil. İkincisi 170’ten fazla gazeteci sadece gazetecilik yaptıkları için cezaevinde. Biriniz de korkmadan çıkıp bu yapılanlar zulümdür cesaretini gösteremeyecek mi?

Bugün cezaevlerinde çile dolduran Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Mümtaz’er Türköne, Şahin Alpay, Mustafa Ünal, Büşra Erdal, Emre Soncan, Ayşenur Parıldak ve diğer gazetecilerin hangisi bir kişiye zarar vermiş olabilir? Bu gazetecilerin darbe girişimi ile hangi somut ilişkisi vardır? Hangi somut delil ve suçlama ile aylardır cezaevinde tutuluyorlar? 27 Mayıs’ta merhum Menderes ve Demokrat Partililere ‘sizi buraya tıkan irade böyle istiyor’ diyen Cunta Hakimi Egesel ile İstiklal Mahkemelerinin Kel Alilleri de böyle hüküm ihdas ediyordu. Yaz kızım… Suçu gazetecilik yapmak, hapsine…

Mehmet Yıldız, 30.11.2016 /TR724

Önce sordu, rica etti, sonra da uyardı [Barbaros J. Kartal]

Evet eğer böyle formülüze edersek havuzdaki herkesi kurtarmış oluruz diye düşünüyorum. Onca yalakalıklarına ve yalan haberlerine rağmen bir havuz çalışanı olmanın zorluklarını ileride arkadaşların itiraflarından öğreneceğiz. Acaba bugün “rica” diye yazan arkadaşlar nasıl bir fırça yemişlerdir.

Yukarıda sizin bizim paramızla beslediğimiz 3 devlet gazetesinin bir haber ile ilgili başlığı var. Elbette gazeteler farklı başlıklar kullanır ama mana bu kadar değişir mi? Şimdi biraz reel politik açısından olayı inceleyerek hangi başlık biraz daha doğru duruyor bakalım.

Bu arada İslamcıların en belirgin özellikleri, arada bir Filistin-Gazze hassasiyeti gösterip perde arkasından İsrail ile iş tutmaktır.  Meydanlarda İsrail ile ilgili her türlü kabadayılığı yapıp kapalı kapılar arkasından başka pazarlıklar yaptıkları gibi. Sadece Erdoğan değil Ortadoğu’daki birçok Arap lider de benzer şeyleri yaptığı için İsrail tarafı söylemden ziyade icraate ve kazanımlarına bakar. “İsrail sevseniz de sevmeseniz de bir devlettir ve bölgede bir gerçekliktir” dendiğinde ne Siyonistliğiniz kalır ne de hainliğiniz ama dünya siyaseti ve diplomasi bunu öngördüğünde “kardeşim kavga etsek eleştiri iyi geçinsek eleştiri” tarzı şirinlikler yaparlar. İşin doğrusu her ülke ile karşılıklı çıkarlar doğrultusunda ilişkide bulunacaksınız. Sabahtan akşama politika değişmeyecek, duygusallığı bir kenara bırakacaksınız.

Evet gelelim haberlerimize:

İsrail’den rica: Evet şu an ki Erdoğan’ın pozisyonuna en şık oturan ifade bu. Mavi Marmara davasının 20 milyona bağlanıp bütün mürettebatın satılmasını atlatmaya çalışan İslamcı tayfa bunu sindirmekte çok zorlanmaz. Erdoğan şu an İsrail’den ancak bir şeyi rica edebilir.

Erdoğan sordu: Bu da epey mantıklı bir başlık. “Sayın Rivlin, yahu ezan yasağı falan diyor arkadaşlar nedir bu işin aslı bir de sizden dinleyeyim?” tarzı bir soru olabilir.

Erdoğan uyardı: Yok bu biraz fazla olmuş. Çünkü Erdoğan’ın İsrail’e yapmış olduğu bütün uyarıların ne kadar boş olduğunu maalesef bütün dünya da biz de gördük. Hadi uyardı diyelim, yapmazlarsa ne yapacak? Gazze’yi mi gidecek, hani 3 yıl gideceğim deyip gidemediği gibi? Hakikaten bir Gazze gezisi vardı n’oldu o gezi? Dün Erdoğan yaptığı konuşmada bütün ümmeti Mescidi Aksa’ya ziyarete davet etti. Bunu da belirtelim.

Havuzculara bir not daha: Şimdi rica başlığı atıp asık surat olmamış aynen uyardı deyip sırıtan bir foto olmadığı gibi. Biraz daha dikkat lütfen.

En komiği de Erdoğan’n telefon haberinden önce yaşanan gelişmeleri telefon sonrasına koyup Erdoğan’ın başarısı olarak sunmak olmuş. Meseleyi biraz incelediğinizde, teklifin İsrail meclisindeki aşırı sağcı partisinin bu yasağın Yahudi ritüellerini kapsama ihtimaline karşı çıkmasıyla ertelendiğini okuyoruz.

Ben şahsen Erdoğan’ın bu performansına karşı İsrail tarafından minik bir jest bekliyorum. Erdoğan’ın elini güçlendirmek için Erdoğan’ın tepe tepe kullanacağı mütevazı bir güzellik yapabilir İsrail.

***

ELİMİZDE KANITLAR VAR

Eğer AKP’li bir yetkili bu sözü söylüyorsa bilin ki birazdan yalan söylemeye başlayacak. Numan Kurtulmuş, Suriye’de askerlerimize yapılan saldırı ile ilgili olarak bizzat Putin’in saldırının Rusya ve Suriye ile ilgisi olmadığını teyit ettiğini açıklamış. O esnadaki bütün hava hareketlerinin kaydının olduğunu, araştırmanın devam ettiğini söylemiş.

Birazcık havacılıktan anlayanların güldüğü gibi, bir uçağın nereden kalktığını hangi menşeili olduğunu çözmek bir hafta sürmüyor. Rus basını da Putin’in Erdoğan’ı ikna ettiğini iddia ettikten sonra saldırının arkasında ABD’nin olabileceğini söylemiş. Rus uçağını düşürmemizin yıldönümünde aynı saatte ve aynı dakikada askerlerimize karşı yapılan saldırının kim tarafından yapıldığını araştırdığımızı ve bir sonuca ulaştığımızı varsayalım:

Şangay İşbirliği Örgütü’ne ‘bizi alın kurtulalım’ dediğiniz Rusya çıkarsa ne yapacaksınız?

“Ey Esed”le başlayıp geçiş döneminde Esad olabilir dediğiniz Esed çıkarsa ne yapacaksınız?

Ya da ABD’in çıktığını görüp yeni dönemde çalışmayı dört gözle bekliyoruz  dediğiniz Trump’a, Obama’yı mı şikayet edeceksiniz?

Maalesef Türkiye’ye herkesten ayar yiyen bir ülke haline getirildi. Kime kafa tuttuysak daha geri bir pozisyona çekildik. Şimdi zavallı mültecileri kullanarak AB’ye karşı ipleri tamamen koparmaya çalışıyoruz. İnsanların canı ve bedeni üzerinden pazarlığın iğrençliği bir yana sadece ihracatımızın yüzde 60’ını gerçekleştirdiğimiz AB ile işlerinin bozulmasının etkisini düşünmek bile istemiyor insan. AB’yi sadece bir demokrasi kulübü gibi görüp ‘ne güzel kurtuluyoruz’ havası yine diplomasi bilmemek dünyayı okuyamamak ile sonuçlanacak. Şimdiden söylemesi.

***

ARANIZDA ÇİKOLATALI GOFRET SEVMEYEN VAR MI?

Erdoğan’a darbe gecesi suikast düzenlenmesi ile ilgili iddianame tamamlanmış. Neredesinden tutsan elinde kalan iddianameye geçmeden önce defalarca dile getirilen bir gerçeği tekrar vurgulamak lazım.

Şimdi iddia ediliyor ki, Cemaat’in askerleri Erdoğan’ı öldürmek için kalktı İstanbul’dan Marmaris’e uçtu. Yine deniyor ki Erdoğan’ın dibinde kendisini korumak ve hizmet etmekle görevli 5 yaverden 4’ü de Cemaat’ten. Şimdi iddiaya göre Erdoğan’a bu kadar yakın olan Cemaat yok darbeymiş yok Akıncı Üssüymüş yok bilmem ne imiş neden bu kadar uğraşsın ki? Bu ve bunun gibi yüzlerce soru ileride çok şey ifade edeceği için şimdilik sadece not edip geçelim.

Yine bugünkü gazetelerden öğreniyoruz ki çok sağlam 37 adam seçilmiş. Bunlar o kadar sağlam ki yolda giderken başlarındaki adam “Aranızda Hizmet Hareketine mensup olmayan var mı?” diye soruyor. Yahu o kadar adam devşirdiniz hala şu jargonu öğrenemediniz gitti. Böyle konuşmuyoruz kardeşim aramızda. Yok kanaat önderi yok kainat imamı. Araya kendiniz ekleme yapınca çok sırıtıyor. Neyse demek bu kadar sağlam adamlar ki birbirlerine, birbirlerini soruyorlar.

En komik ifade şu “Kararlı duruşları ve yanlarındaki silahlardan dolayı eylemin suikast amaçlı olduğu kesinlik kazanmış”.  Yahu ne kararlılığı!!! Adamlar otelin yerini bulamadı. Google Maps’a yazıyorsun otelin yerini 5 saniyede görüyorsun. Daha gittikleri yeri bilmeyen neden gittiklerini bilmeyen adamlarda ne kararlılığı Allahını seversen… Ya da o kadar kararlılar ki Erdoğan İstanbul’da açıklama yaparken oteli anca bulabilmişler, en azından maksat hasıl olsun diye otele saldırmışlar. Bu her şeyi anlatmıyor mu?

En komiği de “Bu adamlar SAT komandosu, tam bir ölüm makinesi, asla bulunamazlar, aylarca saklanabilirler” diye haberler çıktıktan 1 saat sonra bizim SAT’çılar bir deri bir kemik baygın vaziyette bulundular. Kardeşim hani siz yılan yiyordunuz, kurbağa pişiriyordunuz? Büyük bir kumpasa kurban gittikleri anlaşılan bu askerlerin işi gerçekten zor. Darbe marbe neyse de Erdoğan’a suikast affedilecek bir suç değil!

Barbaros J.Kartal, 30.11.2016 /TR724

Siyaset biteli çok oldu, peki neyi konuşuyoruz? [Kemal Ay]

Siyasî akımların isimleri, önceledikleri konularla ilişkili olur genelde. Cumhuriyet Halk Partisi, Osmanlı’nın yıkılmasıyla kurulan yeni rejimin (Cumhuriyet) ve onun biricik dayanağının (Halk) isimlerini almıştır üzerine. Demokrat Parti, CHP’nin zıddına duyulan ihtiyaçtan, yani demokrasiden doğmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi, evvela milliyetçilik ideolojisini benimsediğini, bunu da aktif bir biçimde, harekete dayalı olarak uygulayacağını beyan eder.

Sokaktaki günlük siyasî tartışmalarda milliyetçilere hep şu iğneli soru yöneltilirdi bir ara: Madem Türklük bu kadar önemliydi de, neden Peygamber Efendimiz Türk değildi? Bu sorudan bunalan bir MHP yöneticisinin, “Peygamber Efendimiz de aslında Türk’tü” dediği rivayet edilir. Hatta daha ileri gidip Hz. Âdem’in de Türklüğünden dem vuran olmuştur.

Deniz Baykal’ın Ahmet Türk ziyareti

Zira bir parti için, siyasette öncelenen ‘ideoloji’, her ne pahasına olursa olsun korunmalıdır. CHP’nin parti isminde yoktu belki ama uzunca bir süre karakterini belirleyen şey laiklikti. Türkiye’deki bütün meseleleri, laiklik süzgecinden geçirerek ele alıyordu. “Bu laikliğe uygun,” “Bu laikliğe aykırı”… Son 4-5 senedir buradan çıkmaya çalışıyor ancak yerine ne koyacağını henüz tam çıkaramadı.

Geçenlerde Deniz Baykal’ın, tutuklanan Ahmet Türk’ün evini ziyaret edişini görünce, 12 Eylül sonrası günler geldi gözümün önüne. CHP, darbede kapatıldığı için CHP kadroları Sosyaldemokrat Halkçı Parti’yi kurmuşlardı. Önceleri SODEP ve HP olarak kurulan teşkilatların birleşmesiyle bu isim ortaya çıkmıştı. Avrupa’da yaygınlaşan Sosyal Demokrasi hareketleri ile uzun yıllar ‘devlet partisi’ olan CHP’de bir türlü barınamayan halkçılığın birleşimiydi.

Bu parti, Kürt meselesinde hâlen bugünkü CHP’nin yaklaşmaktan korktuğu bir çıtayı tutturmuştu. İşte Ahmet Türk, Deniz Baykal’la o yıllarda aynı partide siyaset yapabiliyordu.

Catch-all partiler çağı

12 Eylül darbesinden sonra sürpriz bir şekilde seçimi kazanan Turgut Özal’ın Anavatan Partisi, ilginç bir isim seçmişti kendine. Her kesime hitap eden, önceliği pek de ideoloji olmayan bir parti görünümü vardı. Nitekim ‘dört eğilimi’ temsil ettiği söylendi hep. Muhafazakârları da, içkisini içen ama dini değerlere saygılı merkez sağcısını da, büyük şehirlerdeki orta sınıfı da bünyesinde barındırabiliyordu. Bir nevi ‘catch-all’ (herkesi yakalayan) markaydı.

Tıpkı 1946’da kurulan Demokrat Parti gibi bir ‘kadro hareketi’ydi ANAP. Yıldız bürokrat Turgut Özal ve bürokrasideki mesai arkadaşları tarafından kurulmuştu. Türk siyasetinin ‘yapısal karakteri’ Özal’ı da mahkûm etmişti. Bir süre sonra kendini Çankaya’da yalnız bulan Özal, bu kararından pişman olsa da, geri dönmeye ömrü vefa etmedi.

Demirel vs. Özal

ANAP’la Doğru Yol Partisi arasında ne fark vardı acaba? Bir başka yıldız bürokrat Süleyman Demirel’in Adalet Partisi de 12 Eylül’de kapatılmıştı. Demokrat Parti’nin mirasını, önce AP’nin ardından DYP’nin sürdürdüğü sık sık dile getiriliyordu. Partinin ağır topu Hüsamettin Cindoruk’un, darbeciler tarafından asılan Adnan Menderes’in avukatı olduğu söylenip durdu hep.

ANAP, DYP’ye göre biraz daha muhafazakârdı. Daha az devletçiydi. Bu da Özal’ın tarikatlarla ve cemaatlerle yakın ilişkisi sebebiyle oldu. Demirel’in AP dönemlerinde Nurcularla kısa süreli bir flörtü olmuştu ama Demirel, kişisel hayatında Özal kadar ‘içeriden’ olmadı hiçbir zaman. Demirel’i yaratan, dönemin Türk siyasetiydi bir bakıma.

Aynı Türk siyaseti, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Hüsamettin Özkan gibi figürler çıkardı. Seküler, dindara saygılı, serbest piyasa ekonomisinden yana, devletin bölünmez bütünlüğüne inanan, bürokrasiyle iyi geçinen liderler.

Ekonominin belirleyiciliği

Gelgelelim, bu topraklarda Erdal İnönü de yetişti, Bülent Ecevit de. Ama 1990’larda ABD’de Bill Clinton’ın seçim sloganı olan “Mesele ekonomi, aptal!” lafı, Türkiye için de geçerliydi. Avrupa gibi ekonominin belirli bir çıtanın üzerinde seyrettiği ülkelerde bile, siyasette ‘zenginleşme’ sağcılarla, ‘adalet’ solcularla mümkün görünüyordu.

Türkiye, 1980’lere kadar hayli ‘kapalı’ bir ülkeydi. Turgut Özal’ın serbest ekonomi politikaları, özel televizyonların, ithalatın, yurt dışı seyahatlerinin artışıyla birlikte, Türkiye’yi dünyaya entegre hâle getirmişti. Çünkü ekonomik olarak Batı’ya açılan bir Türkiye, Batılı değerleri de içselleştirmek zorunda kalacaktı. Nitekim, 1990’larda Türkiye kendi içinde çalkantılar yaşasa da, Avrupa Birliği gündemi hep canlıydı.

Yenikapı ruhunun atası

28 Şubat’ın ardından kurulan Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki hükümet, şimdilerde zorla ikâme edilmeye çalışılan “Yenikapı Ruhu”nun değişik bir versiyonuydu. Refah Partisi kapatılmış, Merve Kavakçı başörtüsüyle Meclis’e alınmamış, Baykal’ın CHP’si ‘muhalefete çekilmeyi’ uygun görmüştü. Dışa açık laik kesimi Ecevit’in DSP’si temsil ediyor, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı ve Bahçeli’nin MHP’si ise bürokrasideki sağcıları ve merkez sağ seçmenini kucaklıyordu.

Kürtler yine resimde yoktu. 1999’da Ecevit’in yüksek oy almasının en önemli sebeplerinden biri olarak Türkiye’ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan görülüyordu. Ancak bu pre-Yenikapı ruhu, Öcalan’ı asmayacak, Avrupa ile ilişkileri güçlendirme adına ‘adil bir mahkemede’ yargılayacaktı.

Türk siyasetinin bu süreçte bir açmaza girdiği aşikâr. O yıllarda MHP’li bir aile dostumuz, “Ecevit’in çocuğu olmamıştı ama Allah iki tane evlat nasip etti, biri Mesut diğeri Devlet” diyerek, bu koalisyonun yürümeyeceğini daha o günden ilan etmişti. Nitekim “Ülkücüleri sokağa çıkarmamak” dışında bir fazileti bilinmeyen Bahçeli (partinin ismindeki ‘hareket’ lafzını yaralıyordu bu durum), trioyu ilk bozan kişi oldu.

Yeni aktör, yeni siyaset

2002’deki seçimlerde yeni bir aktör vardı: Adalet ve Kalkınma Partisi. İsminden de anlayabileceğiniz üzere, adaleti ve kalkınmayı önceliyordu. Refah Partisi, ‘çevreden merkeze yürüyüş’ ise, AKP merkezdeki çevrelilerin ilk siyasî hamlesiydi. Sürpriz bir şekilde iki partili Meclis oluşunca, AKP ‘merkez’ oluverdi.

Parti isimleri gibi, siyasetçilerin ideolojilerinin de anlamlı olduğu yıllar vardı. Bu kuralı galiba ilk kez ANAP bozdu. Dışa açılımcı bürokrat, tüccar, entelektüel kim varsa ANAP’ta buluşabiliyordu. Aynı şekilde ilk yıllarında AKP de ‘sistem muhalifleri’nin buluşma yeriydi.

Dünyada bugünlerde ‘anti-establishment’ (yerleşik düzen karşıtlığı) yaygın. AKP en baştan beri bunun odağıydı aslında. Devletin ‘laik ve hukuk devleti’ kimliğinden taviz vermeden, dindarları da, laikçileri de (sekülerleri değil, laikçileri) mutlu etmenin bir yolu bulunabilirdi. AKP sistemi içeriden ve kendi araçlarıyla, onu yıkmadan, dönüştürerek ve sürekli eleştirerek değiştirecekti.

Post-siyaset

AKP, kurulduğunda “Biz muhafazakar demokratız” demişti. Bunu, Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlar örneği ile açıklıyordu. Ancak 2013’teki sarsıntıları atlattıktan sonra Beşir (Atalay) Hoca çıkıp AKP’yi “muhafazakar devrimci” olarak karakterize etti. Bu, parti içindeki “İran Devrimi meftunu” kitlenin, güncel reaksiyonuydu.

Süleyman Demirel, siyasetçiydi. Bülent Ecevit, siyasetçiydi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, siyasetçiydi. Belki de siyasetin yapısal durumu, onları buna zorluyordu. Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi figürler de siyasetçiydi. Meclis’in bir kıymeti olduğuna, rejimin bir araya gelinerek düzeltilebileceğine, adaletin ve kalkınmanın başarılabileceğine inanıyorlardı.

Ama siyasetçilerin, siyasetten umudunu kestikleri anlar vardır. Mesela Erdoğan, 2009 yerel seçimlerinde CHP’ye kaptırdığı Antalya için, “Demek ki hizmet yaramıyor” demişti. Siyasetçiler, muhalefet sıralarında oturmayı, seçim kaybetmeyi, koalisyon kurmayı, başkalarıyla uzlaşmayı bilirler. Ancak siyasetten umudunu kesenler, kendi projelerini gerçekleştirmek üzere harekete geçerler. Onlar, siyaseti ve gündelik hayatı yetersiz görür, tarih sahnesinde oynamak isterler.

Amaç mı, sapma mı?

Klasik soru oldu: “Erdoğan başından beri mi bunu amaçlıyordu, yoksa bir nokadan sonra bu yola mı saptı?” Galiba bunu kendisi dışında bilen kimse yok.

Ancak şunu bilebiliyoruz: Tayyip Erdoğan, klasik bir siyasetçi değil. Hatta daha net ifade edeyim, Erdoğan siyasetçi değil. Ne olduğu, önemli değil bu noktada. Ancak siyasetin kurallarına göre davranmayan, sistem-dışı bir aktör. Oturup satranç oynamaya kalksanız, onun için filin o anda düz gitmesi gerekiyorsa, filin düz gitmesi gerektiğini iddia edecek, hatta eğer yeterince güçlüyse, fili düz götürecek birisi.

Bu ‘adaptasyon’ kabiliyeti sayesindedir ki, hem Fransız devrimini tetikleyen Robespierre gibi ‘devrimci’ bir karaktere bürünebiliyor, hem de o devrimi bastırıp yeniden imparatorluk ilan eden Napolyon’un ruhunu içselleştiriyor.

Nasıl muhalefet edeceksiniz?

Bir muhalefet yokluğu da, onun bu tarzıyla ilişkili aslında. Tabiat gereği, Erdoğan’ın bir diyalektiğinin, yani zıddının ortaya çıkması gerekir ama Erdoğan zıddını da bazen içeren karakteriyle, ‘ilkeli duruş’ imkânlarını sürekli boşa çıkarıyor. Mısır örneğinden devralırsak: Hem Mübarek’le savaşıyor ve Mursi oluyor, hem de Mursi’yi devirip Sisi hâline geliyor. Haliyle bu manevra kabiliyetine karşı durarak muhalefet yapmak imkânsızlaşıyor.

Peki, bu şekilde akışkan bir muhalefet mümkün mü? Yani Erdoğan’ın ‘zikzaklarını’, ‘çelişkilerini’ göstererek elde edilemeyen muhalif değer, başka türlü mümkün olabilir mi? Post-siyasetten sapıp yeniden siyasete geçilebilir mi?

Kelimelerin hakkı verilerek bir Cumhuriyetçi Hareket Partisi kurulabilirse, neden olmasın? Erdoğan’ın Türkiye’deki değerlerin tümüne sahip çıkma arzusunun karşısına, Türkiye’deki değerlerin tümünü sorgulayan ve yalpalamadan, zikzak çizmeden, laf olsun diye konuşmadan, sokağa inerek bir siyasî hareket üretilebilirse, evet, böyle bir muhalefet imkânı da doğar…

Kemal Ay, 30.11.2016 /TR724

Beyefendi’den satılık! [Haber-Yorum: Ali Adil Çakar]

Kamuoyunda ‘tecavüzcülere af yasası’ olarak bilinen düzenleme, yoğun tepkiler üzerine geri çekildi. İki hafta önce, AKP milletvekilleri tarafından “Beyefendi’nin onayı var” denilerek ansızın, gece yarısı Meclis’e getirilen yasa teklifi, yine Beyefendi’nin müdahalesi ile rafa kalktı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın direktifiyle dar bir kadronun çalıştığı, Başbakan Binali Yıldırım’ın dahi sonradan haberinin olduğu iddia edilen ‘konu’ şimdilik kapandı.

Fakat burada kapanmayan bir parantez var ki o da ‘Beyefendi’nin satışları’. İşine geldiği zaman “Emri ben verdim”, “Muhatabı benim” diyerek bütün krediyi üzerine alan Erdoğan, işine gelmediği zaman da “Kandırıldım”, “Ben yapmadım, o yaptı”, “Haberim yoktu” gibi bahanelerle tezgâhı toplayıp kaçıyor. Ona güvenip iş yapan adamları da ortalıkta kalakalıyor. Kimi zaman başbakan, kimi zaman bürokratlar kimi zaman da milletvekilleri günah keçisi ilan edilirken ‘esas oğlan’ her zamanki gibi poz kesmeye devam ediyor.

Gizli servislerin ve mafyanın bir kuralı vardır. Güvenilir bir elemana önemli ama pis bir iş verilirken, “Herhangi bir şekilde yakalanacak olursan seni tanımıyorum” denir. Erdoğan’ın siyaset yapma biçimi de benzer. On yıllardır ‘övgüler ona, şikâyetler müesseseye’…

Bekir Bozdağ ‘tecavüzcü dostu’ olarak kalakaldı

Başından beri “Beyefendi’nin onayı var” diyerek yasa değişikliğini sahiplenen, bu uğurda “küçüğün rızası” gibi skandal bir ifadeyi bile içine sindiren Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bu pazarın son kurbanlarından. Gelen tepkiler üzerine “Bozdağ’ı tanımayan” Erdoğan, önergenin Meclis’te görüşülmesinden bir gün önce “Hükümet eleştirileri dikkate almalı. Konu yeniden ele alınmalı. Sorun, geniş bir mutabakat içerisinde çözülmeli” tavsiyelerinde bulundu. Hükümet bir anda ‘tecavüzcü’ gibi ortalıkta kalırken Beyefendi yine “Bırakın ulen kızı!” diye efelenen kahramana dönüştü.

Erdoğan’ın siyasî hayatı da, malumunuz, bir satışla başladı. “Milli Görüş gömleğini çıkardım” deyip geçmişteki bütün günahları merhum Erbakan’ın sırtına yüklemişti. Milli Görüş ise “Hoca’yı satanı biz de satarız” sloganları ile Erdoğan’ı tel’in ededurdu. Ancak nafile. Aradan geçen yıllardan sonra, Saadet Partisi tabanını Erdoğan’a kaptırdı.

Hani bu davaların savcısıydı?

Yine aynı Erdoğan, Ergenekon, Balyoz davaları görülürken “Ben bu davaların savcısıyım” dedi. Türkiye’nin demokratikleşmesi adına önemli bir viraj olarak kabul edilen bu davalar ona oy kazandırırken her yönüyle sahipleniyordu. Fakat 17-25 Aralık’ta yolsuzlukları ortaya çıkınca, Ergenekon’la ittifak kurup “Ben yapmadım, Cemaat yaptı. Cemaat size kumpas kurdu” deyiverdi. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını kendisinin istediğini Başbuğ dahi bilirken çıkıp “Bunu yapanları tarih affetmez” diyecekti.

Çözümün rantı tükenince

Aynı şekilde, KCK operasyonlarının emrini de kendisi verdiği halde çözüm sürecinde ‘bıçağı’ yine Cemaat’in eline tutuşturmakta tereddüt göstermedi.  Çözüm’ün rantı tükenip ‘Başkanlık için ütülmesi gereken milliyetçi oylar’ dönemi başlayınca bu kez valileri günah keçisi ilan etti. “Valiler, kendilerine verdiğimiz talimatlar gereği terör örgütünün üzerine gitmediler” diyen kendisi değilmiş gibi birkaç gün sonra, “Bölgedeki kamu görevlilerinin gelişmeleri eksik, yanlış değerlendirmesi zafiyete yol açtı” deyiverdi.

Çözüm süreciyle ilgili bir başka satış, Dolmabahçe mutabakatında geldi. Kendisinden habersiz başını bile kaşıyamayan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Grup Başkan Vekili Mahir Ünal’ın kendisinin bilgisi olmadan HDP İmralı heyetiyle 28 Şubat 2014 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda ortak açıklama yaptığını iddia etti. O fotoğraf için daha sonra “Yanlış oldu” dedi. Selahattin Demirtaş ise “Erdoğan, oradaki oturma düzenini bile biliyordu” ifşaatında bulundu. Zaten aksi düşünülemezdi. Sonrasında Akdoğan, Ala ve Ünal’ın 3’ünü de bakanlıktan aldı.

Polis destan yazmıştı hani?

Gezi olayları sırasında orantısız şiddet kullanmakla eleştirilen polislere sahip çıkmış ve “Emri ben verdim” demişti. Fakat onun emriyle ateş eden havuz medyası daha sonra aynı polisleri ‘paralel’ ilan etti. Beyefendi çıkıp da “Hayır, emri ben vermiştim, siz ne yapıyorsunuz?” demedi. Zira böylesi daha çok işine geliyordu.

Rusya’yla bir öyle, bir böyle

Rus uçağı düşürüldüğünde de “Aynı ihlal bugün yapılsa Türkiye yine bu karşılığı vermek durumundadır. Hava sahamızı ihlal eden Ruslar’dan özür dilemeyeceğiz” dedi. O zamanki hamasi havada yelkenini doldurabildiği kadar doldurdu. Aylar sonra Rusya önünde diz çöküp “Uçağı biz düşürmedik, paralel pilot düşürdü” diyerek özür diledi. Artık yelkenini başka yönden doldurması gerekiyordu.

İsrail’le muhteşem final

Mavi Marmara olayındaki satışı da yine dillere destan oldu. İsrail’le ipleri koparan, 9 kişinin katledildiği Mavi Marmara saldırısından sonraki süreçte Erdoğan hep ‘parsayı toplayan’ olmuştu. İsrail’e her efelendiğinde, seçmenlerini coşturuyor, siyasal İslamcı kalabalıkları kendine daha çok bağlıyordu. Fakat ABD’de sürekli mevzi kaybetmesi, akabinde Reza Zarrab dosyasının açılması ve ibrenin kendisini göstermesi ve elbette ortak enerji projelerindeki payından ötürü İsrail’le her konuda uzlaştı. 20 Milyon Euro’luk tazminat karşılığında, İsrail’in bütün sorumluluğunu görmezden gelmeyi kabul etti. Dahası 29 Haziran 2016’da yaptığı bir konuşmada, “Mavi Marmara’yı yola çıkarırken bana mı sordunuz?” diyerek tartışmaların üstüne beton döktü.

Ali Adil Çakar, 30.11.2016 /TR724

Avrupa’daki Türkler döviz göndererek ekonomiyi kurtarabilir mi? [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Ekonomik kriz söylentileri, beraberinde çözüm arayışlarını da getirdi. Öncelikli hedef dövizdeki yükselişin durdurulması. Hükümet kriz beklentilerinin gerçeği yansıtmadığını ve durumun geçici olduğunu söylemeye çalışsa da, Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil hemen herkesin gündeminde bu var.

Peki, çaresi ne? Altına mı geçilmeli? Herkes dolar mı bozdurmalı? Sürekli tüketim mi yapılmalı? Bu arada bazıları, yıllardan söylenegelen bir şeyi, ‘Avrupa’daki Türklerin döviz göndermesini’ dile doladı yeniden. Böyle bir şey mümkün mü? Pek mümkün görünmüyor. Zira Avrupa’daki Türkler, düşündüğünüz kadar zengin değil…

Ekonomi nasıl kurtulmaz!

Türkiye’nin son günlerde karşı karşıya olduğu ekonomik problemler arasında en çok göze çarpanı, döviz kurlarındaki yükseklik. Buna yönelik çözüm, yine Twitter’dan geldi. İnsanlar Twitter kampanyaları ile dövizlerini bozdurmaya teşvik ediliyor. Zira bu yük, Merkez Bankası’nın tek başına altından kalkabileceği bir yük değil.

Şahsi hesaplarda 80 milyar dolar, şirket hesaplarında ise 93 milyar dolar olduğu tespit edildiği bilgisi Habertürk’te yer aldı. Buna göre döviz yatırımını en çok seven iller Kayseri, Kırşehir, Nevşehir ve Yozgat. Toplam 173 milyar dolarlık döviz mevduatının yaklaşık yarısı İstanbul’da. Peki, bu dövizler bozdurulursa doların ateşi düşer mi? Kısa vadede, evet. Küçük bir şoklama etkisi olabilir. Ama uzun vadede, yine yapısal şartlar etkili olacaktır.

‘Altına geçelim’

Dünkü konuşmasını ekonomideki duruma ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan da, iş adamlarına seslenerek, “Gelin altını piyasaya sokalım. Döviz ile borçlanmayı bırakalım. Yaşadığımız bu süreci birlikte dayanışma içinde atlatmalıyız. Topraklar bizim hepimiz kardeşiz” çağrısında bulundu. Yani dövizin yerine altınların devreye sokulmasıyla, Türkiye’nin ekonomisinin düzeleceğini iddia etti.

Mega projeleri TL üzerinden yapsak?

Tabi burada pek de gündeme gelmeyen bir konu şu: Mega projeler olarak sunulan 3. Köprü, 3. Havaalanı gibi yatırımlardaki ‘devlet garantisi’ de dolar üzerinden. Sanırım Cumhurbaşkanı, işadamlarına yaptığı çağrıyı, bu ihaleleri alan yakın dostlarına da yapacaktır ve buralardaki devlet garantileri TL’ye çevrilecektir.

Kamu israfı ne olacak?

Erdoğan bir de, her evin önünde 3 araba durduğunu, bunun israf olduğunu iddia etti. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ‘çerez parası’ diyerek küçümsediği makam araçlarının devlete maliyetini hesaplayınca da, ‘israf ekonomisi’ kavramı akıllarına geliyor mu acaba?

2009’da teğet geçmiş miydi, geçmemiş miydi?

En şaşırtıcı çıkışlardan birini ise Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş yaptı. Dünyada su krizi, gıda krizi çıkabileceğini savunan Kurtulmuş, 2009’daki gibi krizin teğet geçeceğini savundu. Doların yükselmesini de Trump’ın getirdiği belirsizliğe bağladı. Tabi Numan Kurtulmuş o günleri geride bıraktı ama 2009’da, “Kriz bizi teğet geçecek” diyen Tayyip Erdoğan’a, “İktidar partisi kriz teğet geçti derken milletten uzak bir tablo sergiliyor” şeklinde çıkışmıştı. O zamanki argümanı, kredi kartı borçlusu milyonlarca insandı.

Avrupa’daki Türklere bir başvuralım…

Haliyle mevcut ‘döviz krizini’ nasıl bertaraf edeceğimizle ilgili son çare, Avrupa’daki Türkler kaldı. Bu konuda en net çağrı, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’ten geldi. Alman bankalarındaki paraların çekilmesini talep eden Gökçek’e, Dünya Türk İş Konseyi’nin (DTİK) Avrupa Komitesi de destek verdi. DTİK Avrupa Başkanı Suat Şahin, Avrupa’daki Türklerden, hesap açıp Türkiye’ye 1,000’er Euro göndermelerini istedi. Twitter’da hoşa giden bu kampanya, Avrupa bankalarında Türklerin 300 milyar Euro paraları olduğu iddiasıyla güçlendirildi. Fakat işin iç yüzü o kadar iç açıcı değil.

Resmi verilere göre yurtdışında 6 milyon 122 bin Türk yaşıyor. Ve bunun sadece 1,5 milyonu aktif olarak çalışıyor. Türkler arasında işsizlik oranı bulundukları ülkelerin ortalamasının çok üstünde. Örneğin Almanya’da genel işsizlik oranı yüzde 6 civarında seyrederken, Türkler arasında bu oran yüzde 20’lerde.

Türkiye’ye gelen para azalıyor

Türkiye tarafından hala ‘gurbetçi’ olarak tanımlanan Avrupalı Türkler, 1970 ile 2000 yılları arasında  yurtdışından gönderdikleri paralarla ülke ekonomisine çok ciddi katılarda bulundular. Ancak gurbetçilerin aynı katkıyı günümüzde de sürdürdüğünü söylemek çok zor. 1998’de yurtdışında yaşayan 2,8 milyon gurbetçi, Türkiye’ye 8,2 milyar dolar para göndermişti. Bu miktar, 2012’de yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli göçmen sayısı neredeyse 2 kart artmasına rağmen 961 milyon dolara kadar geriledi.

Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk’ün yıllık kazancı 18,4 milyar Euro olarak tahmin ediliyor. Bunun 16,4 milyar Eurosu ihtiyaçlar için harcanırken, 1,8 milyar Euro tasarruf ediliyor. Yine Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 40’ı fakirlik sınırında. Daha acı bir gerçek ise şu: Avrupa’da yaşayan Türklerin ekonomik durumuyla ilgili Türkiye’nin elinde resmi bir bilgi ve belge bulunmuyor. Bilinenler, başka devletlerin ya da kuruluşların çalışmalarından yansıyanlar.

Devletin resmi verilerinden yola çıkarak bir hesap yapalım. Yurtdışında 1,5 milyon çalışan Türk var. Hepsi istisnasız 1,000 Euro gönderse toplam 1,5 milyar Euro eder. Bu rakam 80 milyonluk bir ülkenin ekonomisini düzeltmek için bir anlam ifade etmez zaten. Peki, neden Avrupalı Türklerin Türkiye gönderdikleri paralar azalıyor?

İŞTE NEDENLERİ…

Değişen kuşak: Ağırlıklı olarak 1960’ların sonlarına doğru ‘misafir işçi’ olarak Avrupa’ya gelen Türklerin ortak özellikleri; kırsal kesimden olmaları ve yalnız gelmeleriydi. Sevdiklerini ‘sılada’ bırakan bu isimlerin Avrupa’ya gelmesiyle, ‘evin geçimini’ sağlayacak kimse kalmamıştı. Zor şartlar altında çalışan Türkler, azami tasarruf ederek kazançlarının önemli bir bölümünü Türkiye’deki ailelerine gönderiyordu.

1970’lerin sonlarında eşlerini ve çocuklarını yanlarına getiren Türkler, artık ‘başlarını sokacak’ bir ev sahibi olmak için anavatana para göndermeye başladı. Çoğunlukla yapılan evin kat sayısı, sahip olunan erkek çocuk sayısıyla eşit oluyordu.1980’lerden sonra doğan ‘Avrupalı Türkler’ ise Türkiye’de bakacak kimseleri kalmadığı ve zaten babalarından kalma bir evleri olduğu için eğer varsa paralarıyla Avrupa’da ev sahibi oluyor.

Bürokratik engeller ve Türkiye’ye ayak uyduramama: Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarla uğraştığı, enflasyonun çift rakamlı olduğu, dövizin altın günlerini yaşadığı dönemde Avrupalı Türkler oldukça iyi paralar kazandı. 1990’ların başında fabrika işçiliğinden işadamlığına terfi eden Türkler, kazançlarını hem Türkiye’de değerlendirmek hem de ekonomiye katkı sağlamak için harekete geçtiler.

Yılların birikimleriyle Türkiye’ye gelen bu kişiler, Avrupa’da olduğu gibi ‘oyunun kuralına’ göre oynandığını sanıyorlardı. Türkiye’nin ticari ortamını bilmeyen ’gurbetçiler’ dolandırıcıların ağına ve devletin bitmek tükenmek bilmeyen bürokratik engellerine takıldılar. Tüm engelleri aşanlar, bu kez piyasayı bilememenin faturasını ödeyip birikimini eritti. Büyük hayallerle girilen ticari yoldan iflas etmiş olarak geriye dönüldü.

Banka ve holdingler: Faizi sorun olarak görmeyenlerin en önemli adresi Cem Uzan’ın İmar Bankası oluyordu. Bu tercihte bankanın dövize verdiği yüksek faiz önemli rol oynuyordu. Cem Uzan’ın içini boşaltmasından dolayı bankanın TMSF’nin kontrolüne geçmesiyle faizle sorunu olmayan kesimin Türkiye’ye para akışında ciddi bir azalma oldu.

Faizle arasına mesafe koyan Türklerin adresi ise ‘İslami holdingler’di. Birikimlerini ‘yastık altında’ tutan bu kesim için 1990’ların başında Yozgat ve Konya merkezli holdingler adeta oksijen çadırıydı. ‘Yüksek kâr’ oranı bu tercihte önemli rol oynadı. ‘İslamî’ propaganda ile yüksek miktarda döviz akışı Türkiye’ye geldi. Broşürler üzerinden toplanan paraların geri dönüşümü olmazken, ölü yatırımlara bağlanan milyonlardan dolayı holdingler birer birer kepenk kapattı.

Holdingzede krizinin akabinde TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu’nun 300 sayfalık raporuna göre, 42’si tabela holdingi olmak üzere toplam 62 holdingin 150-200 bin kişiyi 5 milyar Euro civarında dolandırdığı tahmin ediliyor. Bu rakamın çok daha fazla olduğunu savunanlar da var.

Bulundukları ülkeye yatırım: Eğitimlerini bulundukları ülkede alan Türklerin, gelecek planında ‘anavatan’ Türkiye artık yer tutmuyordu. 1970’lerde ‘misafir işçi’, 1980’lerde ‘göçmen’, 1990’larda ‘yabancı’ kategorisine tabi tutulan Türkler, millenyumla birlikte artık ‘Yeni Avrupalı’ olarak tanımlandı. Bu tanım aslında Türklerin gerçekleştirdiği sosyal değişimi de özetliyordu.

Kendilerini Avrupalı Türkler olarak tanımlayanlar, bulundukları ülkeleri memleket olarak görmeye başladılar. Tıpkı kendileri gibi çocuklarının da bulundukları ülkede eğitim almasını isteyen bu isimlerin emlak alımında tercihleri Avrupa oluyordu. Aldıkları eğitim ve ticari hayattan dolayı gelir seviyesi normalin üstünde olan Türklerin tamamına yakını bulundukları ülkede ev sahibi oldular.

Efe Yiğit, 30.11.2016 /TR724