İnsanların olaylara bakışını etkileyen bir takım unsurlar vardır. Bunlardan kurtulup hadiseleri doğru yorumlamak da çoğu zaman çok zordur. Bunlar, bazen etnik köken, bazen yetiştiğimiz kültür ortamının ön yargıları, bazen ezilmişlik duygusu, bazen bilgisizlik bazen de maddi-manevi menfaatler olabilir… Bu unsurların tesiri ile çoğu zaman yanlış değerlendirmelere ve neticelere de girebiliriz. Bu durum hayatın her alanında kendisini çok net biçimde gösterir. Fakat konu ‘Cemaat’ olunca bu durum daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Neredeyse 50 yılı bulan bir geçmişe sahip, milyonlarca insanın içinde bulunduğu, 170 küsür ülkeye hizmet götürmeye çalışan ve sermayesi insan olan bir hareketi değerlendirirken, yukarıda saydığım nedenlere bağlı olarak insanlar daha acımasız olabiliyorlar. Hizmet, tam manasıyla hiç bir sosyal mahalleye de ait olmadığı için, her kesim tarafından rahatlıkla yokluğa mahkum edilebiliyor. Eğer bir kesimin malı olsaydı, inanın hataları-sevaplarına bakılmaz, sahiplenilirdi. Tabii ki Hizmet Hareketi de içinde bulunan insan kalitesi kadar değerlidir. Hareket’i bugünlere getiren bu donanımlı ve fedakar insan gücüdür.
Bununla birlikte, bu insanların yaptıkları her işin hatasız-kusursuz olmasını beklemek ise insanın doğasına uygun değil. Bunun yanında, Hizmet insanlarının da içinden çıktığı toplumun hastalıklarını taşıyor olabileceğini de kabul etmek lazım.
Cemaat, hayatın her alanından ve her kesiminden insanların aktif veya fikri olarak içinde bulunduğu bir yapı. Bu nedenle insanların kendi düşüncelerinin yansımalarını hareket içinde görmek istemesi de gayet normal…Durum böyle olunca hayatın her alanından, meslek kolundan, sosyal ve etnik kimlikten insanın bir arada olması, zaman zaman bazı yanlış anlamaların meydana gelmesini netice verebilir… Bununla birlikte bu kadar uzun bir süre bütün bu farklı kimlikleri aynı doğrular etrafında, birlikte ve çatışmasız hareket ettirebilmiş olması da Cemaat açısından büyük bir başarıdır. Öncelikle şunun bilinmesi lazım:
Hareket içinde yer alan etnik kimlikler üzerine bir araştırma yapılsa, zannediyorum, birinci sırada Türkler gelirse ikinci sırada Kürt’ler gelir.
Hizmet Hareketi Türkiye’nin her tarafında birşeyler yapmaya gayret gösterdi. Bunun olmadığını söylemek haksızlık olur. Doğu ve Güneydoğu illeri bu hareket alanının dışında değil. Hatta denilebilir ki, o bölgelere daha fazla hizmet götürüldü. Bunu yaparken de, Devlet ve toplumun genel düşüncelerinden daha ileri, daha kapsayıcı davranıldı, kimse dışlamadı, herkes kucaklanmaya çalışıldı. Hizmet, bunu yaparken çoğu zaman devletin ve terör örgütünün şimşeklerini de üzerine çekti. 40 yıllık bir sorunu çözmek, orada yeniden kardeşlik bağları oluşturmak, cehaleti ve fakirliği ortadan kaldırmak konusunda tek başına yeterli adımları elbette atamadı ve atamazdı da, ancak bu konuda samimi olunduğu söylenebilir.
Peki, Kürt meselesi hakkında Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’nin genel düşüncesi nedir?
Anadilde eğitim, insani haklar ve özgürlükler konusunda neler düşünülmektedir?
Bunlar bilinmeyince meselenin tam anlaşılması mümkün olmayabilir. Bu konuda benim için en önemli referanslardan biri, Hocaefendi ile yapılan bir röportajdır. Erbil’de Kürtçe yayınlanan Rudaw Gazetesi’nden Rebwar Kerim’e konuşan Fethullah Gülen, “Türk ve Kürt olmak irademiz dışındayken bunları ayrım sebebi yapmak garabet” dedi ve “Türkiye’nin dünya genelinde Kürtlerin hakkını koruyan bir rol üstlenmesinin yerinde olacağına” dikkat çekti.
“Çözümün anahtarı, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemekte” diyen Gülen, ana dilde eğitimin ilke planında kabul edilmesinin, devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereği olduğunu, bunu kabul ettikten sonra pratikte karşılaşılabilecek problemlerin ayrıca ele alınabileceğini belirtti. Kürtlerin dünyaya açılmasında Türkiye’nin bir kapı olması gerektiğini ifade eden Fededi. Bunlar gibi pek çok önemli başlığı bulunan bu röportaj, Hocaefendi ve Cemaat’in Kürt halkı, Kürtçe, bölge ile ilgili kanaatlerini öğrenmek açısından çok önemli. (Röportajın tamamının Tercüme hali http://t24.com.tr/haber/fethullah-gulen-ana-dilde-egitim-devletin-adil-olmasinin-geregi,232674 )
Mesele böyleyken ve Gülen, devletin resmi söylemin çok önünde görüşler ifade ederken ve önemli adımlar atarken hala farklı arayışlar içine girmek ne kadar samimi!. Tabii ki bu fikirler pratik hayatta aynı netlikte ve genişlikte tatbik edilemeyebilir. Bu durumu Cemaat’in genel kabulü olarak değil, yürünen yolun sıkıntıları ve yürüyenlerin kusurları olarak okumak daha doğru olur. Devlet bir kanun çıkarır ve buna uymayana cezalar verir. Hiç kimse kanuna uymayan insanın üzerinden devletin niyetini sorgulamaz. Bir şirket, yanlış fikir beyan eden bir çalışanı için, ‘bu onun kanaati, şirketimiz onun fikirlerine katılmamaktadır’ diye açıklama yapınca kabul görür ancak Cemaat söz konusu olunca her nedense bu kural geçerli değildir.
Bazı insanların ifade ettiği gibi, ‘Cemaat medyasında Kürtler ile ilgili yaralayıcı, ötekileştirici, milliyetçi ve devletçi dil kullanılması ve bunun bölge insanı tarafından çok rahatsız edici bulunmuş olabileceği’ fikrine katılmakla birlikte tekrar ifade edeyim ki, bunun başta Gülen ve Cemaat’in genel kabulü olduğu fikrine katılmam mümkün değildir. Cemaat medyası olarak isimlendirilen medya kuruluşlarının sadece Kürt meselesi ile ilgili değil daha farklı konularda da zaman zaman hatalı adımları olmuştur elbette...Bu konuda payı olan insanlar kimler ise ciddi bir hesabın muhatabıdırlar. Yapılan hiçbir yanlışı savunmak durumunda değiliz.
Peki Kürtler genel manada atılan bu yanlış adımları Cemaat’in ve özelde de Hocaefendi’nin fikri olarak mı kabul ediyorlar? Zannederim kimsenin elinde somut bir araştırma yok. Şahsi tecrübeler veya kanaatler var… Ben de uzun yıllar Kürt kardeşlerimiz ile birlikte oldum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ve Irak Kürdistan bölgesini iyi bildiğimi düşünüyorum. Yıllarım oralarda geçti. Onlarla birlikte oldum. Evlerinde kendi evlatlarından ayırmadıkları, Kürtçe isim takacak kadar kendilerinden gördükleri, Kürtçe anlayan ve biraz da konuşabilen bir Türk olarak (Kendilerine yakın gördüklerini ifade için bu ayrıntıları veriyorum) zaman zaman özellikle STV’de yayınlanan diziler ile ilgili şikayet ve isteklerini benimle de paylaştılar. Benim de şikayetçi olduğum bu yanlış ve hataları muhataplarına ulaştırdım. Bu konuda geri dönüşlerden memnun oldum mu ? ‘hayır’ ancak bunun sanki Cemaat’in genel kanaatiymiş gibi algılandığına dair bir izlenim de edinmedim.
Eleştiri konusu bir diğer mesele ise, Cemaat’in genel manada Kürtleri anlamadığı, Kürtçe’nin konuşulması konusunda hiç bir adım atmadığı, o bölgelerde görev yapan insanların nezaketen bir kaç kelime bile olsa Kürtçe öğrenmediği, devletin problemli dilini kullandığı şeklinde.
Bu konuda yapılan bazı yorumların çok ciddi önyargılara kurban gittiği söylenebilir. Öncelikle Türkiye’de devletten çok daha önce bu konuda adımlar atan insanların hakkını vermek lazım. Devletin tepkisini üzerine çekme pahasına, Cemaat içindeki milliyetçi duyguları daha baskın olan kitlenin bütün itirazlarına rağmen Türkiye’de ilk Kürtçe televizyon kanalını kuranlar hizmet insanları olmuştur. O gün bu konunun nasıl hararetle konuşulduğunu, bunun devleti temsil eden bazı kesimler tarafından nasıl Cemaat aleyhine kullanıldığını unutmayalım. Bütün bu itirazlara ve problemli duruşa rağmen Kürtçe televizyon açıldı. Bununla birlikte dersane, yurt, okul, ev, okuma salonu gibi araçlar kullanılarak Kürt halkına hizmet götürüldü. Herkesin Kürtçe konuşmayı bir ayrılık alameti olarak gördüğü günlerde Hocaefendinin kitapları Kürtçe olarak yayınlanmaya başladı.
Bu konuda adımlar sadece Türkiye’de atılmadı..Türkiye dışında Kuzey Irak’ta çok güzel işler yapıldı. Bölgeyi bilenler bana hak verecektir. Eğer hareketin Kürt veya Kürtçe karşıtı bir tavrı olsa orada okullar başta olmak üzere, üniversite, yurtlar, okuma salonu, etüd merkezleri, Kürtçe yayın yapan bir radyo’nun açılmasına yönetim izin verirmiydi veya bölgenin büyük aşiretleri çocuklarını bu okullara ve arkadaşlara emanet edermiydi.
Keşke bu konuda kafası karışık olanlar, on binlerce öğrencisi olan bu okullarda, görev alan yerel öğretmenleri dinleseyebilseydi, yapılan Kürtçe dil festivali’ne katılabilseydi, Hocaefendinin eserleri başta olmak üzere, dini yayınlar, çocuk kitapları gibi yüzlerce kitabı Kürtçe yayınlayan yayınevini ziyaret edebilseydi, Kürt yerel kıyafeti ile programlarda boy gösteren Türk öğretmenler ile konuşabilseydi, Kürtçe’yi çok akıcı şekilde konuşan Karadenizli arkadaşlar ile oturup bir çay içebilseydi, bunların gerçekten samimane yapıldığına, orada yaşayan insanlara ve değerlerine gösterilen saygı ve sevginin neticesi olduğuna şahitlik edeceklerdi..Bu okullara çocuklarını gönderen insanların Kürt kimliği hassasiyeti konusunda başkalarından daha geride kalmadığını da unutmamak lazım.
Bütün bunları görünce, başka ülkelerde oranın dili hemen öğrenilmeye çalışılıyor, kültürüne adapte olunup, saygı gösteriliyor ancak konu Kürtler ve Kürtçe olunca başka şekilde davranılıyor gibi bir düşünceyi doğru kabul etmem elbette mümkün değil. Eğer Türkiye’de bu konuda muhatapların arzu ettiği şekilde bir gelişme yaşanmıyorsa burada problemi başka noktalarda aramak lazım gelir.
Hizmet Hareketi uzun bir geçmişe sahip. Zaman içinde hata yapılmış onlarca iş olabilir…Hizmet, bu uzun yolculuk içinde kendisini güncelleyerek, hatalarından ders alarak ve revize ederek yoluna devam etmeye çalışıyor. Bahse konu problemlerden birini, bir kişi bile yaşamış olsa önemsiz kabul edilip, kulak ardı edilemez.. Bu problemler, bazen Gülen’i tam anlayamamaktan, bazen fikir pratik hayata geçirirken öngörülemeyen şeylerden, bazen işi yapan şahısların önyargı veya bilgisizliklerinden kaynaklanabilir.
Bu noktaları gözümüzün önüne getirip bütün bir kitleyi zan altında bırakmak doğru bir bakış açısı olmadığı gibi Kürt kardeşlerimize ve onların çocuklarına eğitim-öğretim hizmeti veren Türk’lere, başta Türk’ler olmak üzere dünyanın dört bir tarafında milyonlarca insanın imanına vesile olan Kürt kardeşlerimize karşı vefasızlık olur..
Hocaefendi’nin Rudaw gazetesinden Rebwar Kerim’e veriği röportaj
http://t24.com.tr/haber/fethullah-gulen-ana-dilde-egitim-devletin-adil-olmasinin-geregi,232674
[Faruk Ali F.] 13.6.2018 [thecrcl.ca]
Avukat Barış Çelik: Bugün hukuksuzluk yapan herkes er veya geç yargılanacak!
Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
Şanlıurfa’da dünyaya geldim. 15 yıllık avukatım. Çocukluğumun bir kısmı Öğretmen olan ailemin zorunlu hizmet sebebiyle bulunduğu Şanlıurfa’nın köy ve ilçelerinde geçti. İlk, orta ve lise öğrenimimi Gaziantep’te devlet okullarında tamamladım. 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Okul devam ederken “bu iş sahada öğrenilir” tavsiyeleriyle çalışmaya başladım. Tabiri caizse hayatımın bundan sonrası adliyelerde geçti. Şimdilerde ise 2 kızım ve eşimle birlikte hayata yeni bir başlangıç yaptık.
Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Dilerseniz bu sorunuza 2014-2017 yılları arasında hayatımızda neler değişti, onlara değinerek cevap vereyim:
Endeksin açıklandığı tarihten bu yana ortaya çıkan gelişmeleri de değerlendirmeye eklediklerinde 113. Sıraya “ilerleyeceğimizi” (gerileme yakışıksız, batı uydurması bir kelime) öngörmek kehanet olmaz. Ülkenin en üst yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymayan bir iktidarımız ve uygulama konusunda iktidarın talimatlarına göre hareket eden mahkemelerimiz var. Hukuki görünüm altında KHK’larla parlamentoyu bypass eden ve sürekli hale gelen OHAL ile, kendine denetimsiz bir yönetme gücü oluşturan bir iktidarla karşı karşıyayız. Anayasa Mahkemesi dahi, ben hukukun uygulanması yetkimi OHAL süresince askıya aldım, KHK’ları OHAL süresince denetlemeyeceğim diyebiliyor. Zaten yetkisini kullandığı kısımlarda ise mahkemeler ve iktidarca kararları uygulanmıyor.
Mesela bir OHAL Komisyonu uygulaması var ki evlere şenlik, kişi içeriğini bilmediği bir suçlamayla ihraç ediliyor, bilmediği bu suçlama ile ilgili dilekçe yazıyor ve dosya üzerinden karar verilmesini bekliyor. Geleceğe mektup gibi!
Komisyona yaklaşık 110.000 başvuru yapılmış ve şu ana kadar sadece 17.000 civarında başvuru karara bağlanabilmiş. İncelenen dosyalarda ise, içeriğe ve delillere göre değil dosya kenarlarına iliştirilmiş fişleme notlarına göre kararlar veriliyor.
Son olarakta “Her takipsizlik alanı göreve iade etmeyeceğiz” diyerek hukuka göre değil fişleme listelerine göre hareket ettiklerini alenen ortaya koyuyorlar.
Bu noktada AİHM Türkiye’deki iç hukuk yolu uygulamasının işlevsizliğini görmesine rağmen, kağıt üstünde de olsa hukuki düzenlemelerin varlığını gerekçe göstererek başvuruları incelemekten imtina ediyor. Umarım bir an önce bu yanlıştan döner. AİHM’den, önceki örneklere de bakarak kısa zamanda netice almak hayal gibi görünse de, yaşanan mağduriyetlerin benzerliği nedeniyle ele alacakları tek bir dosyadan verilecek emsal bir kararla hemen hemen bütün dosyalar karara bağlanacak aşamaya gelecektir.
Türkiye’nin 2014 yılında 59. İken 101. Sıraya gelmesi konusunda ise hakkımızın yendiğini ve yerimizin daha dip olan 113.’lük olduğunu düşünüyorum. Zira 17/25 Aralık soruşturmaları konusundaki yargı kararlarının uygulanmadığı, bunun yerine Reza gibi soytarıların ödüllendirildiği, hırsızın polisi derdest ettiği, MİT Tırları aracılığıyla teröristlere silah yardımı yapılan bir dönem yaşadık. Ve devamında da bu ihanetleri ortaya çıkaran ve suçlulara operasyon yapan savcı, asker ve polisin derdest edildiği, bunu haber yapanların tutuklandığı, Tahliye kararlarına rağmen insanların cezaevinden çıkarılmadığı bir süreç yaşadık. Bu dönemde kanuna rağmen haklarındaki gözaltı süresi biten polislerin serbest bırakılacakları yerde adeta rehin alınmalarına şahit olduk. Neticede geldiğimiz nokta itibariyle; milyonlarca dolarlık rüşvet alanların yargılanacakları yerde, yüzsüzce milletvekilliğine aday olabildikleri bu manzaraya göre sıralamadaki yerimize mükemmel gözüyle de bakabiliriz.
Türkiye’de 2014 yılından sonraki dönemde saydığım sebeplerle tarafsız ve bağımsız bir yargımız olmadığı için hukukun üstünlüğünden ziyade ‘üstünlerin Hukuku’nun uygulandığı bir dönemi yaşıyoruz. Bağımsız ve tarafsız bir yargımız yok diye de her şeyden vazgeçecek, mücadeleyi bırakacak değiliz. Hukuk neyi gerektiriyorsa onu yapacak, ülkeyi mafya hukukuna teslim etmeyeceğiz. Hukukun üstünlüğüne, bağımsız ve tarafsız yargıya mücadeleyle ulaşacağız.
Düşünen, sorgulayan ve üreten bir varlık olan insanın elbette sosyal ve siyasal bir düşüncesi, tarafgirliği olacaktır. Yargı erkini kullanan kişi hiçbir gücün hatta kendi siyasal ve sosyal düşüncesinin dahi etkisi altında kalmaksızın, önüne gelen iş ve kişiden bağımsız, salt hukuku uygulayarak tarafsızlığını ortaya koymalıdır, bunun yanında iktidar erkinin önünde düğmesini iliklememeli, mesela siyasi şov amaçlı çay toplama gibi konulara alet olmamalıdır.
AKP Yargısı ve Cemaat Yargısı kavramları ve hatta Ergenekon Yargısı kavramı, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminde kabul edilmesi mümkün olmayan, bağımsız ve tarafsız şekilde görevini yaptığını iddia eden hiçbir yargı erkinin de kabul edemeyeceği tanımlamalar.
AKP Yargısı; hâlihazırda yaşadığımız, kendini iktidara koşulsuz teslim etmiş, iktidarın muhalefet avcılığındaki silahı gibi hareket eden, iktidarın arzuları doğrultusunda soruşturmalar açıp, tutuklamalar yapan, ceza ya da beraat kararları veren, AYM bir karar verdiğinde uygulayıp, uygulamama konusunda iktidardan komut bekleyen ve adını koyamadıkları ama aradaki bu ilişkinin görünmesinden de rahatsız olmadıkları adeta bir Suç Örgütü oluşumu olarak ön plana çıkıyor.
Cemaat Yargısı kavramı ise yıllardır söylenegelen ve varlığı delillendirilemeyen, ancak 15 Temmuz AKP Darbesi öncesi varlığı konusunda özellikle sol kesimin hemfikir olduğu soyut bir iddia ve olgu olarak karşımıza çıkıyor. Cemaat yargısı söylemine olgu diyorum, zira bir ilaç gibi haklarının ihlal edildiğini iddia eden her kesimden kişi ve gruplar için kolay bir kurtuluş reçetesi olarak kullanılır oldu ve kullanılmaya da devam ediyor. Tutuklu olan, tahliye edilmeyi umut eden ve iktidarın yargı üzerindeki etkisinin idrakine varmış her kesimden insan bu iddiaya sarılarak, adeta iktidara bende sizinle aynı düşüncedeyim bırakın çıkayım ricasında bulunuyor. Hem karşısında olup hem de onun argümanlarına sarılmak sağlıklı bir ruh halini yansıtmıyor. Bir taraftan bağımsız ve tarafsız yargı deyip, diğer taraftan sosyal ve siyasi etmenlerin etkisiyle yargı faaliyetini sürdürmek mümkün değil, kabul edilebilir de değil. Ancak sulandırılan her yargı faaliyetinin arkasından da bu cemaat yargısı ithamı hep olageldi. İktidar da muhaliflerin cemaat düşmanlığından faydalanarak bu konuyu parlattı ve ardından suçlarını örtmek için bu kurtuluş reçetesinden faydalanmayı tercih etti. Ve bu yolla muhalifleri bastırma, korkutma konusunda başarılı da oldu.
Başarılı diyorum çünkü insanlar, sevmedikleri ve hatta düşman oldukları cemaate yönelik hukuksuzluklara “ama onlar da” diyerek ses çıkarmadılar. Sıra kendilerine geldiğinde de etraflarında itiraz edecek bir ses bulamayacakları aşikar ve aynı akıbeti yaşamaya da başladılar. Oysa hukuku, adaleti, insani duyguları temel alıp, söylemlerini bu temele göre geliştirenlerin “Susma sustukça sıra sana gelecek!!” sloganını tam da böyle zamanlar için kullanması ve yaşaması gerekliydi. Çünkü hukuk hayattır.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hakim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca 2000’in üzerinde hakim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hakim, savcı –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
Türk yargısının geçmişi deyince, neydi ki ne olsun diyesi geliyor insanın ama mevcut durum daha ağır bir hukuksuzluk travması yaşatıyor insanlara. Yaşadığımız olay gücün adalete darbesidir.
Darbe dönemlerine baktığımızda istiklal mahkemeleri gerçeği var. Orada “Sizi buraya gönderen irade böyle istiyor” sözleriyle iktidarı elinde bulunduran gücün esiri olduğunu ve yargılamanın bir mizansenden ibaret olduğunu ortaya koyuyordu mahkeme başkanı. Bugüne gelince hani darbe girişimi başarısız olmuştu! Evet aslında tam olarak yapmak istedikleri de buydu. İktidarın istediği kimi insanlar tutuklanıyor, bunlardan bazıları mahkeme kararına rağmen tahliye bile olamıyor. Çünkü onları oraya gönderen irade böyle istiyor. Bu irade elinde bir fişleme listesi ile 24 saat geçmeden 2745 Hakim-Savcı ve arkasından yaklaşık 7000 asker için ve ardında 1000’in üzerinde avukat hakkında yakalama ve gözaltı kararları çıkarttı. Gözaltına alınacak isimlerin belirlenmesi, gözaltına alınmalarının talep edilmesi ve mahkemelerce bu kararların verilmesi ve yazılması için geçecek süreyi hesaplarsanız tablo kendiliğinden önünüze serilecektir. Bu listeler önceden hazırlanmış, kendilerine biat etmeyen kişilerin eşleri ve hatta akraba çevrelerine varıncaya kadar derin incelemeler yapılmış ve hatta kararları dahi önceden hazırlanmış. Zira 4-5 ay önce ölmüş kişiler hakkında dahi gözaltı kararları çıkarıldı.
Operasyonlara hukukçulardan başlanmasının en önemli nedeni; bu kişilerin önlerine gelen dosyalarda adaletin gereklerine ve hukuka göre işlem yapacakları korkusuydu. Çünkü iktidarın ihtiyacı, operasyon ve tutuklamaları tek merkezden yönetebilecekleri ve emredileni harfiyen uygulayacak bir yargı ordusuydu. Ve engel çıkarabileceklerin de tasfiye edilmesi gerekiyordu.
Avukatlara yapılan operasyona gelince; benim için süreç 17/25 Aralık Operasyonları ile Selam Tevhid ve Tahşiye dosyalarında görev alan polislere yönelik başlatılan 22 Temmuz 2014 tarihli intikam operasyonuyla başladı. Burada gözaltı sürecinden başlayarak bazı polislerin avukatlıklarını üstlendim ve mesleğim gereği savunma görevimi “15 Temmuz Gücün Adalete Darbesi” sonrası hakkımda verilen 22 Temmuz 2016 tarihli yakalama ve gözaltı kararına kadar yerine getirdim. Tarihlerde yanlışlık yok, savcı sübliminal çalışmayı seviyor anlaşılan, ya da yıldönümü kutlaması yapma sevdalısı! İşlerinin ve niyetlerinin hukuku uygulamak olmadığının nadide emarelerinden biridir bu.
Avukatlara gözaltı operasyonu yapmaktaki amaçları, yapacakları her hukuksuz işlemin karşısında cesaretle durabilecek, mağdur edilenleri savunacak, yapılması muhtemel işkenceleri ortaya çıkaracak ve bunu yapanlara adeta kan kusturacak tek meslek grubunu pasifize etmekti. Gözaltı Operasyonları ve tutuklamaların sadece belli davaları üstlenmiş avukatlara yapıldığı algısı oluşturulmaya çalışılsa da, aradan geçen 2 yıllık süreçte gördüğümüz emarelere göre muhalif her düşünceden avukatı pasifize etmek için kullanılan bir yol olduğu aşikar. Selçuk Kozağaçlı, Kemal Uçar, Sibel Sevinç Deveci gibi isimler bu pasifize etme çabasının mağdurlarından bazıları..
Çok kullanışlı bir suçlama icat ettiler, “Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”. İktidarın söyleminin aksini iddia etmek ya da sanık savunması yapmak, işkenceleri dile getirmek gibi faaliyetler kişilerin bu suçlamayla karşılaşması için yeterli görülüyor.
Doktor, hemşire, işçi, hakim, avukat, esnaf, ev hanımı gibi insanların darbe yaptığını iddia etmek ancak hastalıklı bir ruh halinin ürünü olabilir. Bu 15 Temmuz vakası, iktidarın darbe görüntüsünden faydalanarak, oluşturduğu fişleme listeleri üzerinden devleti yeniden dizayn etme vakasıdır.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Şunu sorarak başlayalım; isteyenin izleyebildiği ve içeriğini kolayca elde edebildiği bir programı kim kullanır? Hem Anayasal olarak iletişim özgürlüğünden bahsediyor, hem de insanlar iletişim kuruyorlar, ben içeriğini göremiyoruz diye feveran edip, güvenli mesajlaşma sistemini suç olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Gencinden yaşlısına her meslek grubundan kişi iletişim kurmak için Appstore ve GooglePlay’den indirdikleri güvenli mesajlaşma sistemlerini kullanıyorlar. Güvenli bir sistem arayışı suçsa, bu suçun milyarlarca sanığı var. İncelediğim bilişim sistemlerine ve bylock raporlarına göre de Bylock, diğer güvenli iletişim sistemlerine göre çok sıradan ve alelade bir program.
İktidar kamuoyunu ikna edebilmek için fişleme listeleriyle operasyona maruz bıraktığı insanlar arasında bir iletişim ağı bulunduğunu ve suç faaliyeti içerisinde olduklarını, suç faaliyeti içerisindeyken de “şifreli ve gizli” bir haberleşme sistemi kullanarak haberleştikleri, izlenimini vermek istedi.
İllegal yapılanma algısını oluşturabilmek amacıyla da, verilerini kolayca elde edebilecekleri ve veriler üzerinde istedikleri gibi ekleme, çıkarma yapabilecekleri bir program aradılar ve bunun için Bylock verilerini hackleme/satın alma yolllarından birini kullandılar. Verilerin elde ediliş şekli hukuki olmadığı ve illegaliteye başka da kılıf uyduramadıkları için şimdilik bu hikayelerle yetiniyoruz. Ben verilerin satın alındığını düşünüyorum, zira Bylock kullanımdan kalkmış, dışarıdan müdahaleye açık ve serverını para karşılığı satın alabilecekleri bir programdı.
Bundan sonrası tam bir fecaat; MİT’in adeta uzmanlık alanı haline gelen sahte belge ve veri üretimini, emniyetteki ve son olarakta BTK’daki sahtecilikler izledi. Dosyalara uydurma raporlar gönderildi. Ardından Morbeyin safsatasıyla bir kısım elemeler yaptılar, ki iyi de oldu, böylece en azından bir kısım insan rahat nefes aldı.
Yargının delil olarak kabul ettiği MİT ve emniyetçe gönderilen Bylock raporu ve listeleri adeta yaşayan bir organizma gibi her duruma ve şarta göre değişebilen, uzayan, kısalan bir torba halini aldı. İstediklerini bu torbaya atıp, istediklerini çıkarıyorlar ve bizimde bu delilin hukuki olduğuna inanmamızı bekliyorlar. İnsanları delil karartma şüphesi var diyerek tahliye etmeyen yargı bu kişiye göre “delil oluşturma (uydurma) çalışması”nı görmezden gelip, bu fişleme listelerine göre ceza veriyor.
Hem Bylock kullanmak neden hata olsun! Bylock’ta benzeri onlarca güvenli mesajlaşma programı (whatsapp, Signal v.s.) gibi yasal bir program. Örneğin ben Bylock isimli uygulamayı hiç kullanmadım, ama kullanabilirdim de, dünyada 600.000 kişi kullanmış. Ama iktidar kafasına koyduğu bu tasfiyeyi Bylock olmasaydı da başka bir programı önümüze koyarak yapacaktı, bundan eminim. Darbe planları vs dediler ama çıkara çıkara önümüze içerik olarak çay içelim, yemek yiyelim, dua edelim, namaz kılalım gibi mesajlar çıkardılar. Buradan insanları örgüt üyeliğine veya yöneticiliğine bağlamaları da üfürmedeki yeteneklerini gösteriyor. Bu mesaj içeriklerinin gerçek olduğunu kabul edersek, bu insanlara olsa olsa çay piyasasına verdikleri zarardan dolayı bir ceza verilebilir!!
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Yetişme ortamım ve beslendiğim kaynaklar itibariyle, ilk dönemler bu yargılamaların ilerleyişi ve gelişimi ile ilgili, davalarda Cemaat tarafından bir yönlendirme yapıldığı düşüncem ve inancım vardı. Ancak ilerleyen dönemlerdeki edindiğim izlenim ve bilgiler bu düşünceden beni uzaklaştırdı. Yaşadığımız bu son hukuksuzluk süreci ve arkasındaki güce dair izlenimlerim de Cemaatin bu olayın yönlendiricisi olmadığı inancımı pekiştirdi.
Ergenekon ve Balyoz davaları ise, başlardaki bataklığı kurutma iddiasının aksine gelişimi itibariyle üzüm yemekten çok bağcıyı dövme vakasına dönüştü. Yaş, hastalık, uzun tutukluluk v.s. gibi olgular görmezden gelinerek yargılama işlemleri yapıldı. Hasta olanlar tahliye edilmedi v.s. Türk Hukuku’na yerleşmiş hastalıklar orada da nüksetti. Ve bu adaletsiz ve hukuksuz davranışlar bugünkü adaletsizlik ve hukuksuzlukların temelini oluşturdu. Tutuklanmak insanlar için başlı başına bir işkence olsa da, o dönemin bu dönemden farkı; ahlaksızlığa varan fiziki işkencelerin olmaması ve tahliye kararlarının da her şart altında uygulanmasıydı. O dönem AYM Kararlarının uygulanması içinde iktidardan emir beklenmiyordu.
Ergenekon ve Balyoz Davaları’nda yargılananlar içerisinde suçlu olduğunu düşündüğüm isimler kadar suçsuz olduğunu düşündüğüm isimler de var. Maalesef orada da dosyalar torbaya dönüştürülerek ilgili, ilgisiz kişiler eklenerek, sulandırılarak yargılamalar yapıldı. Ve yine iktidarda AKP vardı. Cemaatin buradaki suçu ise medya gücünün bu yargılamaların ve suçlamaların propaganda aracı olarak kullanılmasına müsaade etmesiydi. Sadece kemikleşmiş düşmanlar kazandırdı! Ama onlarda şöyle yaptı denilerek yargılananların mağduriyetleri görmezden gelindi. Bu nedenle şimdi yapılan işkence v.s. hukuksuzluklarda da diğer taraf ama onlarda diyerek, işkenceleri, insan hakkı ihlallerini görmüyor, destek vermekten geri duruyor. Olması gereken, görüşler ne olursa olsun her hukuksuzluğun, her insanlık dışı davranışın karşısında durmaktı. Zaten insanı temel alan bir oluşumdan da bu beklenirdi. Cemaatin bu konuda eksiklikleri ve yanlışları oldu. Şimdi de maalesef aynı şekilde mukabele görüyor. Cemaatten olduğu iddia edilenlerin yaşadığı haksızlıklar hak, hukuk, insanlık söylemleri dillerine pelesenk olmuş insanlarca görmezden geliniyor ve insanlar ötekileştiriliyor. Ötekileştirme her kesimden insanın başvurduğu genel bir hastalık aslında ama ‘insanı temel alan değerlere bağlılık’ bu hastalığı yenmemizi sağlayacaktır.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Olaya siyasi ve sosyal düşünce zaviyesinden bakarsak her siyasi örgüt veya sosyal hareketin devlete sızdığı ve PDY yapılanması içerisinde olduğu iddiasında bulunabiliriz. Kişiler görevleriyle ilgili suç işlediklerinde yaptırımları vardır ve uygulanmalıdır. Onun dışındaki iddialar ancak tasfiye amacıyla yapılmış adeta bir soykırım hükmündedir.
TCK’da Silahlı Terör Örgütü’nün bir tanımı yok. Silahlı Örgüt suçu düzenlenmiş ve TCK 314. Maddesinde yer alan bu düzenleme TCK 302. Maddesi ile 316. Maddesi arasındaki suçları işlemek amacıyla kurulan örgütleri silahlı örgüt olarak belirlemiş. TCK md.314 de belirtilen Anayasal Düzene ve Devletin Güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve üye olma suçları 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu md.1-3 gereği Terör Suçu olarak kabul edilmiş. Yasadaki bu muğlak ifade ile, her birlikte hareket ettiği belirlemesi yaptığınız gruba Terör Örgütü diyebilirsiniz.
TCK’da Silahlı örgüt kurucusu veya yöneticisi olmanın cezai karşılığı 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası, Silahlı örgüt üyesi olmanın cezai karşılığı ise 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası olarak düzenlenmiştir. Terörle Mücadele Kanunu ile de bu cezaların yarı oranında artırılarak uygulanacağı düzenlenmiş.
Bu suçların oluşması ve birisinin terörist olarak yaftalanması için:
1-Kişinin örgütün suç işleme amacını bilmesi ve istemesi, bu amaç için işleyeceği suçların niteliğini de bilmesi ve istemesi,
2-Anayasal düzene ve Devlet güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olması,
3- Failin sürekli suç işleme iradesiyle örgütün hiyerarşik yapısı içerisine dahil olması, gerekir.
Başlangıçta terör örgütü suçlamasının en önemli dayanağı, iktidarın siyasi bir belge olan Kırmızı Kitap’ta yaptığı yönlendirme ve siyasi söylemleriydi. Öyle ki, hukuku uygulamak isteyen veya hukuka uygun davranılmasını isteyen herkes bu linçe maruz kalıyordu. Şimdilerde ise Yargıtay’ın Terör Örgütü, örgüt üyeliği ve yöneticiliği kriterlerine dair kararını dayanak alıyorlar. Örgüte dahil olmanın delili olarak ise sendikaya üye olmak, cemaat okulunda çocuğunu okutmak, cemaat kurumlarında çalışmak, Bankasya hesabı bulunması, Bylock kullanmak gibi yasal eylemler ile önceden hazırlayıp iftiracılara imzalattıkları etkin pişmanlık ifadelerinde kişinin isminin geçmesi gibi delillere göre operasyon, tutuklama ve cezalandırma yapıyorlar. İncelediğim dosyaların hiçbirisinde sanık dolandırıcılık yaptı, adam öldürdü, hırsızlık yaptı, tecavüz etti ya da rüşvet aldı gibi bir suçlama yok. Operasyonlarda ele geçirilen deliller ise kitap, Kur’an-ı Kerim, seccade gibi materyaller.
İnsanlar Cemaatin bir gönüllülük hareketi olduğunu görmezden gelip başka yapılanmalarla karıştırıyorlar bilinçli olarak. Birini sevmek, ona ve görüşlerine değer vermek, bu kişi bir din alimiyse üniversite okumamayı, devlet kurumlarında çalışmamayı, başarılı olmamayı mı gerektirir. İsteyen çalışır, okur, istediği işe girer. İnsanlar düşünsel dünyasına göre bu İslamiyet, başka bir inanış ya da felsefik düşünce olabilir; düşüncesi ekseninde görüşlerine değer verdiği kişi ya da kişileri fıtri olarak takip eder. Elini, eteğini de dünyadan çekmek zorunda değildir, o başka bir boyut ve tercihtir. Sonuçta yaşamak, sevdiklerine ve kendisine bakmak zorundadır. İşini layıkıyla ve hakkıyla yapıyor mu ona bakmak lazım.
Bürokratların Parelel Devlet gibi davrandığı iddiasının delili olarak ortaya koydukları donelerden en önemlisi 17/25 Aralık operasyonlarında soruşturmaların kendilerine haber verilmeden yapıldığı ve bürokratların iktidar olarak kendilerinin verdikleri emirlere göre değil, görev tanımlarına göre hareket etmeleriydi. Bu olay, hırsıza neden haber vermedin de yakaladın suçlamasıdır. Tek merkezden emir aldıkları söylenenler de nedense görevlerinn gereğini yapmakla suçlanıyorlar. Olayı tersinden izlemek ve okumak lazım, bu iddiayla ekarte ettikleri her devlet kurumu ve yönetimi konusunda sarayda paralel bir yönetim tablosu ortaya koydular, danışmanlar ordusuyla adeta paralel bir Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Tek merkezden yönetim dedikleri yapılanma fiilen harekete geçti ve uygulanıyor. Devletin her kademesinde yaptıkları tasfiyelerden doğan boşlukları AKP İl Başkanlıkları vasıtasıyla dolduruyor, adeta çörekleniyorlar.
Devlete sızmak konusu çok su götürür, kişisel dünya görüşlerinden ziyade bakılması gereken, o işin gereklerinin layıkıyla yerine getirilip getirilmemesi meselesidir. Ondan ötesi niyet okumaktır. Bu durumun hukuken bir karşılığı da yok, kişi görev sebebiyle bir suç işlemişse, ancak bunun ceza kanunundaki yaptırımını uygularsınız.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vehameti görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?
Suç işleyen ve suçüstü yapılan bir iktidar ve yöneticileri var karşımızda! Ya suçluyum deyip cezasına razı olacak ya da devletin bütün dengesini bozacak, kadrolaşacak, insanları işkence, tutuklama gibi yöntemlerle korkutarak sindirecek ve yönetimini devam ettirerek yargılanmaktan kurtulmaya çalışacaktı. İnsan olarak ar edip her yapılanı söyleyemesekte bugün yapılanlar işkencenin çok ötesinde, eşine veya kendisine tecavüz etmekle tehdit edilenlerden, taciz edilenlere, elektrik verilenlerden, hücrede tutulanlara kadar insanlık onuruyla bağdaşmayacak her türlü pisliği yapan bir ahlaksızlar çetesi var karşımızda. Gün ortasında adam kaçırmalar konusu ise eski bir yara, Beyaz Toros gitti, Siyah Transporter geldi.
Haydut devlet nasıl olunur, uygulamalı olarak yurtdışından insanları kaçırarak gösteriyorlar. Belirttiğim gibi ya saldıracak ya da yargılanacaklar! Bunun bilinciyle hareket ediyorlar. Ama yaptıkları işkenceler ve pislikler bu zorunluluktan değil, insani vasıflarının olmamasından kaynaklanıyor, bu yolu bilinçli olarak kullanıyorlar. Ölümlere gelince dile kolay 100’ün üzerinde bu sayı ve hala işkenceler devam ediyor, hasta tutuklular tahliye edilmiyor. Ölenlerin kanı bu iktidarın ellerinde ve elbette yargılanacaklar. Çünkü Katili Tanıyoruz!
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
OHAL KHK’ları sadece OHAL süresince geçerlidir ve OHAL kalkınca kendiliğinden yürürlükten kalkar. KHK’lar konu bakımından yalnızca olağanüstü hal durumunun gerektirdiği önlemleri içermeleri gerekirken, bahis konusu son KHK’lar devleti yeniden dizayn etmenin, kalıcı etkileri olan eylemler yapmanın ve parlamentoyu bypass etmenin aracı olarak kullanılıyor. OHAL KHK’larının bir kısmı kanunlaştı ve ancak yeni bir kanunla ortadan kaldırılabilir. Kanunlaşmayan KHK’lar ve içerikler ise OHAL’in kaldırılmasıyla ortadan kalkacaktır.
Ancak mevcut KHK’larla geçici düzenlemeler yerine OHAL gerekliliklerini aşan kapsamı geniş, kalıcı işlemler yapıldı ve bu işlemler neticesi çok ağır mağduriyetler yarattı. İktidar Anayasaya aykırı KHK’larla yargısız infazlar yaptı ve Anayasa Mahkemesi de OHAL süresince KHK’ları incelemeyeceğim diyerek bu hukuksuzluğa şimdilik meşruiyet kazandırdı. Öncelikle hakları ihlal edilenlerce yapılması gereken, hukuki olarak kullanılabilecek her argümanı ve yolu kullanarak hak arama iradesini ortaya koymak ve belgelendirmektir. Ardından sonuç alınamazsa son aşamada AYM ve ardından AİHM’e gidilebilecektir. Bu konuda sosyal medya yoluyla bilgi alınabilecek kanallara ulaşılabilir.
Elbette bu uygulamalar nasıl getirildiyse aynı şekilde tek bir KHK’yla da ortadan kaldırılabilir. Eski hale dönülebilir. Ama bu çok gerçekçi görünmüyor. Kanaatimce verilecek emsal kararlar üzerinden yürüyecek tazminat davalarıyla mağduriyetlerin maddi olarak giderilmesi mümkün olacaktır.
Şu anda yargılaması devam eden kimi şahısların şirket ve mallarına el konuldu, ardından TMSF’ye devredildi ve birçoğu haraç mezat satıldı. Bu tarz gaspedilen hak ve malların iadesi için elbette mücadele edilecek ama bu mümkün olmazsa da tazminat olarak iadeleri mümkün olacaktır. Mağduriyet yaşayanlara en önemli tavsiyem yaşadıkları her hukuksuzluğu belgelendirmeleridir. Elbette hukuk rayına girecek ve hukuk mağduriyetleri kısmende olsa giderecektir. İşte bu aşamada belgelendirilen mağduriyetler önem taşıyor.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
15 Temmuz sonrası tasfiye sürecinde bugüne kadar 1542 Avukat hakkında gözaltı kararı verildi ve bunların 581’i tutuklandı. 125 meslektaşıma uzun süreli hapis cezaları verildi. Ağır hastalık geçirmesine ve bakıma muhtaç olmasına rağmen tahliye edilmeyenler var. 667 Sayılı KHK’ya dayanarak verdikleri hükümle sadece İstanbul’da 400’ün üzerinde avukatın, hakkında “FETÖ” suçlaması olanların savunmalarını yapamayacaklarına karar verildi.
Avukatlar müvekkillerinin kimlikleri üzerinden soruşturmalara dahil edilir, tutuklanır oldular. Müvekkil kimliği bakımından dahil edemediklerini avukatları da iletişim kurduğu kişiler üzerinden yada siyasi görüşleri üzerinden torbaya dahil edip tutukluyorlar.
İmkansızlıklar sebebiyle avukat tutamayan kişiler, tamamen ücretsiz olan, CMK kapsamında avukat yardımından faydalandırılmayı mahkemelerden talep edebilirler. Maalesef CMK sistemine dahil olan ve mesleki ahlaktan yoksun birkaç çürük elma olarak tabir edeceğim avukata rağmen meslektaşlarımın birçoğu insanların düşünce yapısı ve sosyal konumuyla ilgilenmeksizin savunmalarını layıkıyla yapacak meslek ahlakına sahipler. Kötü niyetli yaklaşım ve tavırları gördüklerinde de elbette gerekli şikayet ve avukat değişikliği taleplerinde bulunabilirler.
Ayrıca kişiler avukatlarına yardımcı olabilmek bakımından gönüllü hukukçular tarafından hazırlanan rapor ve sair içerikleri internet vasıtasıyla temin ederek onlara ulaştırabilirler. Twitterda bu konuda çalışma yürüten @neyapilabilir @avmuratakkoc @savunmahakki gibi hesapları takip ederek ve bu adreslerden yönlenebilecekleri internet sitelerinden içeriklere ulaşabilir ve faydalanabilirler. Dava ve savunma hakları konusunda v.s. akıllarında kalan soru işaretlerini çözmek ve destek almak içinde ayrıca @OthersInfo ve @BilgiOhal adreslerinde ilan edilen numaralardan avukatlara ulaşarak her türlü konuda destek isteyebilirler. Bu girdaptan ancak dayanışarak çıkacağız.
İnsanlar her ne kadar işlevsiz de olsa, OHAL Komisyonu’ndan, Anayasa Mahkemesi’ne kadar tüm aşamalara başvurma konusunda kararlı ve planlı hareket etmeliler. Bütün hukuksuzlukları ve mağduriyetleri kayıt altına almak çok önemli, hukukun üstünlüğü hakim olduğunda süresinde başvuru yapılmadığı gerekçesiyle olumsuz kararlarla karşılaşılmasının önüne geçmek için elzem olan bu. Ayrıca Türkiye’deki İnsan Hakları Derneklerine de başvurulabilir. Süreç normale döndüğünde tek bir KHK’yla mağduriyetlerin bitirileceğini, tutukluların salıverileceğini, yargılamaların ortadan kalkacağını ve zararların tazmin edileceğini düşünmek safdillik olur. Ben süreç sonrası haklara kavuşmanın yolunun da yargıdan geçeceğini düşünüyorum. Burada da önümüze “Yargılanmanın Yenilenmesi” dediğimiz yol çıkacak ve aşama aşama haklarımıza tekrar kavuşacağız. Hukuksuzlukları yapanların yargılanacağı ve rahat emeklilik yaşayamayacakları, hem maddi hem de manevi çöküntü yaşayacakları günleri göreceğiz.
Uluslararası arenada da her türlü konuda AİHM’e herkes başvurabilir. Bu konudaki dilekçe örneklerine az evvel izah ettiğim şekilde belirttiğim adreslerden ulaşılabilir. Uluslararası başvuru yolları, konu işkence olunca çeşitleniyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Komitesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Af Örgütü gibi kanallara başvurular yapılarak netice almak mümkün.
Aslında uluslararası arenada ülkelerin insanlığa karşı suçlar ve işkence konusunda evrensel yargı yetkisi kullanma hakları var. Ama bu konuya siyasi bakılıyor ve uygulayıp uygulamamak ülkelerin takdirlerinde olan bir durum ve çoğunlukla da isteksizler. Bu devletlerin yargı kurumlarına başvurularak, suçun vasfının bütün insanlığı tehdit eder boyutta olduğu delillendirilip bu evrensel yargı yetkisi tetiklenebilir. Zira kişinin milliyetinin ve suçun işlendiği yerin uygulama bakımından bir önemi yok ve insanlığa karşı suçlar, işkence suçları ve soykırım suçları gibi bütün toplumu tehdit eden suçlar zamanaşımı olmaksızın bu yolla yargılanabilecektir. Evrensel yargı yetkisinin varlığı dahi Diktatöryal yönetimlerin ve işkencecilerin korkulu rüyası olacaktır. Kaldı ki kimi ülkelerin evrensel yargı yetkisini kullanarak yaşanılan sürecin müsebbiplerini yargılayacakları günlerin uzakta olmadığını düşünüyorum. İşkence ve sair insan hakkı ihlallerinde emredeninden yapanına kadar en azından rahat seyahat edemeyeceklerini söylemek kahinlik olmaz. Yargılanacaklar!
Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Hukuksuzlukların giderilmesi konusunda ilk iş barolara düşmekteydi. Ama barolar bu süreci baro yönetimindekilerin siyasi tercihlerine kurban verdiler. Öyle ki meslek ahlakına yakışmayan şekilde, F.TÖ suçlamasına maruz kalan kişilere CMK’dan avukat ataması yapmamakla övünenler oldu. Hani masumiyet karinesi esastı, her bireyin savunulmaya ihtiyacı ve avukat yardımından faydalanma hakkı vardı. Staj eğitimi sırasında öğretilen tüm meslek ahlakı kuralları siyasi düşüncelere kurban edildi. Hukukun rayına oturtulması yolunda mahkemelere verilen her dilekçe barolara iletilen her türlü dilek ve düşünce, insan hakları derneklerine yapılan her başvuru ayrı önem taşıyor. Hukuksuzluğu giderecek her karar bir mihenk taşı olacak ve sisteme tecavüz edenler ayıklandıkça, yargı makamları tek referans olarak kanunları nazara aldıklarında sarsılan temel tekrar doğrulacak ve hukuk rayına oturacaktır. Adalet Bakanı ve bakanlık bürokratlarının yargıya ilişkin süreçlerde yer almalarına yönelik düzenlemelerin iptali ile de yargı bir nebze siyasi etkiden uzaklaşacaktır.
Uluslararası arenada başvurulabilecek yollara ilişkin çalışmalar mevcut ve kişilerin ve kurumların durumlarına göre başvurular yapılıyor. Kişilerin seyahat engelleri, uzun tutukluluk, işkence, el koyma v.s. gibi konularda yapılmış başvurular ve alınan neticeler var. Bu yolun yardım talebi olanlarla ilgili olarak etkin şekilde kullanıldığını görüyoruz. Bunlara ek olarak ülkelerin Evrensel Yargı yetkisini de delilleri ortaya koyarak tetiklediğimizde bu işkenceci v.s. kişilerin yargılanmalarının önünü açmış olacağız.
Yine uluslararası arenada farklı ülkelerdeki barolar ve insan hakları örgütlerine yapılan başvurular var ve bu başvurular neticesinde hazırlanan, Türkiye’deki hukuksuzlukları ortaya koyan raporlar ile kınama açıklamaları var.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Hepimiz, insanların hayatını, işini, ekmeğini çalan, hiçbir ahlaki değeri ve sınırı olmayan, insanlık katili bir güruhun saldırısına uğradık! Er ya da geç hepsi hukuken karşılığını alacak! Bu hukuksuzluklarda parmağı olanların emeklilik planlarını cezaevi koşullarına ve ödeyecekleri tazminatlara göre yapmalarında fayda var. Ayarını bozdukları hukuk kantarı elbet onları da tartacak.
Elbette hukuksuzluklar yapanların yanına kar kalmayacak ve yargılanacaklar, ama intikam içinde kaybedilecek vakit yok, hukuk düzenini rayına oturtmak gerekiyor. Zarar görende, görmeyende el ele vermeli ve hukuku geri getirmeli. Yoksa bu çark bizler gibi, çocuklarımızı da öğütecek ve bu diktatoryal düzen farklı isimlerle yaşamaya devam edecek.
[thecrcl.ca] 13.6.2018
Şanlıurfa’da dünyaya geldim. 15 yıllık avukatım. Çocukluğumun bir kısmı Öğretmen olan ailemin zorunlu hizmet sebebiyle bulunduğu Şanlıurfa’nın köy ve ilçelerinde geçti. İlk, orta ve lise öğrenimimi Gaziantep’te devlet okullarında tamamladım. 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Okul devam ederken “bu iş sahada öğrenilir” tavsiyeleriyle çalışmaya başladım. Tabiri caizse hayatımın bundan sonrası adliyelerde geçti. Şimdilerde ise 2 kızım ve eşimle birlikte hayata yeni bir başlangıç yaptık.
Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Dilerseniz bu sorunuza 2014-2017 yılları arasında hayatımızda neler değişti, onlara değinerek cevap vereyim:
Endeksin açıklandığı tarihten bu yana ortaya çıkan gelişmeleri de değerlendirmeye eklediklerinde 113. Sıraya “ilerleyeceğimizi” (gerileme yakışıksız, batı uydurması bir kelime) öngörmek kehanet olmaz. Ülkenin en üst yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymayan bir iktidarımız ve uygulama konusunda iktidarın talimatlarına göre hareket eden mahkemelerimiz var. Hukuki görünüm altında KHK’larla parlamentoyu bypass eden ve sürekli hale gelen OHAL ile, kendine denetimsiz bir yönetme gücü oluşturan bir iktidarla karşı karşıyayız. Anayasa Mahkemesi dahi, ben hukukun uygulanması yetkimi OHAL süresince askıya aldım, KHK’ları OHAL süresince denetlemeyeceğim diyebiliyor. Zaten yetkisini kullandığı kısımlarda ise mahkemeler ve iktidarca kararları uygulanmıyor.
Mesela bir OHAL Komisyonu uygulaması var ki evlere şenlik, kişi içeriğini bilmediği bir suçlamayla ihraç ediliyor, bilmediği bu suçlama ile ilgili dilekçe yazıyor ve dosya üzerinden karar verilmesini bekliyor. Geleceğe mektup gibi!
Komisyona yaklaşık 110.000 başvuru yapılmış ve şu ana kadar sadece 17.000 civarında başvuru karara bağlanabilmiş. İncelenen dosyalarda ise, içeriğe ve delillere göre değil dosya kenarlarına iliştirilmiş fişleme notlarına göre kararlar veriliyor.
Son olarakta “Her takipsizlik alanı göreve iade etmeyeceğiz” diyerek hukuka göre değil fişleme listelerine göre hareket ettiklerini alenen ortaya koyuyorlar.
Bu noktada AİHM Türkiye’deki iç hukuk yolu uygulamasının işlevsizliğini görmesine rağmen, kağıt üstünde de olsa hukuki düzenlemelerin varlığını gerekçe göstererek başvuruları incelemekten imtina ediyor. Umarım bir an önce bu yanlıştan döner. AİHM’den, önceki örneklere de bakarak kısa zamanda netice almak hayal gibi görünse de, yaşanan mağduriyetlerin benzerliği nedeniyle ele alacakları tek bir dosyadan verilecek emsal bir kararla hemen hemen bütün dosyalar karara bağlanacak aşamaya gelecektir.
Türkiye’nin 2014 yılında 59. İken 101. Sıraya gelmesi konusunda ise hakkımızın yendiğini ve yerimizin daha dip olan 113.’lük olduğunu düşünüyorum. Zira 17/25 Aralık soruşturmaları konusundaki yargı kararlarının uygulanmadığı, bunun yerine Reza gibi soytarıların ödüllendirildiği, hırsızın polisi derdest ettiği, MİT Tırları aracılığıyla teröristlere silah yardımı yapılan bir dönem yaşadık. Ve devamında da bu ihanetleri ortaya çıkaran ve suçlulara operasyon yapan savcı, asker ve polisin derdest edildiği, bunu haber yapanların tutuklandığı, Tahliye kararlarına rağmen insanların cezaevinden çıkarılmadığı bir süreç yaşadık. Bu dönemde kanuna rağmen haklarındaki gözaltı süresi biten polislerin serbest bırakılacakları yerde adeta rehin alınmalarına şahit olduk. Neticede geldiğimiz nokta itibariyle; milyonlarca dolarlık rüşvet alanların yargılanacakları yerde, yüzsüzce milletvekilliğine aday olabildikleri bu manzaraya göre sıralamadaki yerimize mükemmel gözüyle de bakabiliriz.
Türkiye’de 2014 yılından sonraki dönemde saydığım sebeplerle tarafsız ve bağımsız bir yargımız olmadığı için hukukun üstünlüğünden ziyade ‘üstünlerin Hukuku’nun uygulandığı bir dönemi yaşıyoruz. Bağımsız ve tarafsız bir yargımız yok diye de her şeyden vazgeçecek, mücadeleyi bırakacak değiliz. Hukuk neyi gerektiriyorsa onu yapacak, ülkeyi mafya hukukuna teslim etmeyeceğiz. Hukukun üstünlüğüne, bağımsız ve tarafsız yargıya mücadeleyle ulaşacağız.
Düşünen, sorgulayan ve üreten bir varlık olan insanın elbette sosyal ve siyasal bir düşüncesi, tarafgirliği olacaktır. Yargı erkini kullanan kişi hiçbir gücün hatta kendi siyasal ve sosyal düşüncesinin dahi etkisi altında kalmaksızın, önüne gelen iş ve kişiden bağımsız, salt hukuku uygulayarak tarafsızlığını ortaya koymalıdır, bunun yanında iktidar erkinin önünde düğmesini iliklememeli, mesela siyasi şov amaçlı çay toplama gibi konulara alet olmamalıdır.
AKP Yargısı ve Cemaat Yargısı kavramları ve hatta Ergenekon Yargısı kavramı, hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminde kabul edilmesi mümkün olmayan, bağımsız ve tarafsız şekilde görevini yaptığını iddia eden hiçbir yargı erkinin de kabul edemeyeceği tanımlamalar.
AKP Yargısı; hâlihazırda yaşadığımız, kendini iktidara koşulsuz teslim etmiş, iktidarın muhalefet avcılığındaki silahı gibi hareket eden, iktidarın arzuları doğrultusunda soruşturmalar açıp, tutuklamalar yapan, ceza ya da beraat kararları veren, AYM bir karar verdiğinde uygulayıp, uygulamama konusunda iktidardan komut bekleyen ve adını koyamadıkları ama aradaki bu ilişkinin görünmesinden de rahatsız olmadıkları adeta bir Suç Örgütü oluşumu olarak ön plana çıkıyor.
Cemaat Yargısı kavramı ise yıllardır söylenegelen ve varlığı delillendirilemeyen, ancak 15 Temmuz AKP Darbesi öncesi varlığı konusunda özellikle sol kesimin hemfikir olduğu soyut bir iddia ve olgu olarak karşımıza çıkıyor. Cemaat yargısı söylemine olgu diyorum, zira bir ilaç gibi haklarının ihlal edildiğini iddia eden her kesimden kişi ve gruplar için kolay bir kurtuluş reçetesi olarak kullanılır oldu ve kullanılmaya da devam ediyor. Tutuklu olan, tahliye edilmeyi umut eden ve iktidarın yargı üzerindeki etkisinin idrakine varmış her kesimden insan bu iddiaya sarılarak, adeta iktidara bende sizinle aynı düşüncedeyim bırakın çıkayım ricasında bulunuyor. Hem karşısında olup hem de onun argümanlarına sarılmak sağlıklı bir ruh halini yansıtmıyor. Bir taraftan bağımsız ve tarafsız yargı deyip, diğer taraftan sosyal ve siyasi etmenlerin etkisiyle yargı faaliyetini sürdürmek mümkün değil, kabul edilebilir de değil. Ancak sulandırılan her yargı faaliyetinin arkasından da bu cemaat yargısı ithamı hep olageldi. İktidar da muhaliflerin cemaat düşmanlığından faydalanarak bu konuyu parlattı ve ardından suçlarını örtmek için bu kurtuluş reçetesinden faydalanmayı tercih etti. Ve bu yolla muhalifleri bastırma, korkutma konusunda başarılı da oldu.
Başarılı diyorum çünkü insanlar, sevmedikleri ve hatta düşman oldukları cemaate yönelik hukuksuzluklara “ama onlar da” diyerek ses çıkarmadılar. Sıra kendilerine geldiğinde de etraflarında itiraz edecek bir ses bulamayacakları aşikar ve aynı akıbeti yaşamaya da başladılar. Oysa hukuku, adaleti, insani duyguları temel alıp, söylemlerini bu temele göre geliştirenlerin “Susma sustukça sıra sana gelecek!!” sloganını tam da böyle zamanlar için kullanması ve yaşaması gerekliydi. Çünkü hukuk hayattır.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hakim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca 2000’in üzerinde hakim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hakim, savcı –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
Türk yargısının geçmişi deyince, neydi ki ne olsun diyesi geliyor insanın ama mevcut durum daha ağır bir hukuksuzluk travması yaşatıyor insanlara. Yaşadığımız olay gücün adalete darbesidir.
Darbe dönemlerine baktığımızda istiklal mahkemeleri gerçeği var. Orada “Sizi buraya gönderen irade böyle istiyor” sözleriyle iktidarı elinde bulunduran gücün esiri olduğunu ve yargılamanın bir mizansenden ibaret olduğunu ortaya koyuyordu mahkeme başkanı. Bugüne gelince hani darbe girişimi başarısız olmuştu! Evet aslında tam olarak yapmak istedikleri de buydu. İktidarın istediği kimi insanlar tutuklanıyor, bunlardan bazıları mahkeme kararına rağmen tahliye bile olamıyor. Çünkü onları oraya gönderen irade böyle istiyor. Bu irade elinde bir fişleme listesi ile 24 saat geçmeden 2745 Hakim-Savcı ve arkasından yaklaşık 7000 asker için ve ardında 1000’in üzerinde avukat hakkında yakalama ve gözaltı kararları çıkarttı. Gözaltına alınacak isimlerin belirlenmesi, gözaltına alınmalarının talep edilmesi ve mahkemelerce bu kararların verilmesi ve yazılması için geçecek süreyi hesaplarsanız tablo kendiliğinden önünüze serilecektir. Bu listeler önceden hazırlanmış, kendilerine biat etmeyen kişilerin eşleri ve hatta akraba çevrelerine varıncaya kadar derin incelemeler yapılmış ve hatta kararları dahi önceden hazırlanmış. Zira 4-5 ay önce ölmüş kişiler hakkında dahi gözaltı kararları çıkarıldı.
Operasyonlara hukukçulardan başlanmasının en önemli nedeni; bu kişilerin önlerine gelen dosyalarda adaletin gereklerine ve hukuka göre işlem yapacakları korkusuydu. Çünkü iktidarın ihtiyacı, operasyon ve tutuklamaları tek merkezden yönetebilecekleri ve emredileni harfiyen uygulayacak bir yargı ordusuydu. Ve engel çıkarabileceklerin de tasfiye edilmesi gerekiyordu.
Avukatlara yapılan operasyona gelince; benim için süreç 17/25 Aralık Operasyonları ile Selam Tevhid ve Tahşiye dosyalarında görev alan polislere yönelik başlatılan 22 Temmuz 2014 tarihli intikam operasyonuyla başladı. Burada gözaltı sürecinden başlayarak bazı polislerin avukatlıklarını üstlendim ve mesleğim gereği savunma görevimi “15 Temmuz Gücün Adalete Darbesi” sonrası hakkımda verilen 22 Temmuz 2016 tarihli yakalama ve gözaltı kararına kadar yerine getirdim. Tarihlerde yanlışlık yok, savcı sübliminal çalışmayı seviyor anlaşılan, ya da yıldönümü kutlaması yapma sevdalısı! İşlerinin ve niyetlerinin hukuku uygulamak olmadığının nadide emarelerinden biridir bu.
Avukatlara gözaltı operasyonu yapmaktaki amaçları, yapacakları her hukuksuz işlemin karşısında cesaretle durabilecek, mağdur edilenleri savunacak, yapılması muhtemel işkenceleri ortaya çıkaracak ve bunu yapanlara adeta kan kusturacak tek meslek grubunu pasifize etmekti. Gözaltı Operasyonları ve tutuklamaların sadece belli davaları üstlenmiş avukatlara yapıldığı algısı oluşturulmaya çalışılsa da, aradan geçen 2 yıllık süreçte gördüğümüz emarelere göre muhalif her düşünceden avukatı pasifize etmek için kullanılan bir yol olduğu aşikar. Selçuk Kozağaçlı, Kemal Uçar, Sibel Sevinç Deveci gibi isimler bu pasifize etme çabasının mağdurlarından bazıları..
Çok kullanışlı bir suçlama icat ettiler, “Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”. İktidarın söyleminin aksini iddia etmek ya da sanık savunması yapmak, işkenceleri dile getirmek gibi faaliyetler kişilerin bu suçlamayla karşılaşması için yeterli görülüyor.
Doktor, hemşire, işçi, hakim, avukat, esnaf, ev hanımı gibi insanların darbe yaptığını iddia etmek ancak hastalıklı bir ruh halinin ürünü olabilir. Bu 15 Temmuz vakası, iktidarın darbe görüntüsünden faydalanarak, oluşturduğu fişleme listeleri üzerinden devleti yeniden dizayn etme vakasıdır.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Şunu sorarak başlayalım; isteyenin izleyebildiği ve içeriğini kolayca elde edebildiği bir programı kim kullanır? Hem Anayasal olarak iletişim özgürlüğünden bahsediyor, hem de insanlar iletişim kuruyorlar, ben içeriğini göremiyoruz diye feveran edip, güvenli mesajlaşma sistemini suç olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Gencinden yaşlısına her meslek grubundan kişi iletişim kurmak için Appstore ve GooglePlay’den indirdikleri güvenli mesajlaşma sistemlerini kullanıyorlar. Güvenli bir sistem arayışı suçsa, bu suçun milyarlarca sanığı var. İncelediğim bilişim sistemlerine ve bylock raporlarına göre de Bylock, diğer güvenli iletişim sistemlerine göre çok sıradan ve alelade bir program.
İktidar kamuoyunu ikna edebilmek için fişleme listeleriyle operasyona maruz bıraktığı insanlar arasında bir iletişim ağı bulunduğunu ve suç faaliyeti içerisinde olduklarını, suç faaliyeti içerisindeyken de “şifreli ve gizli” bir haberleşme sistemi kullanarak haberleştikleri, izlenimini vermek istedi.
İllegal yapılanma algısını oluşturabilmek amacıyla da, verilerini kolayca elde edebilecekleri ve veriler üzerinde istedikleri gibi ekleme, çıkarma yapabilecekleri bir program aradılar ve bunun için Bylock verilerini hackleme/satın alma yolllarından birini kullandılar. Verilerin elde ediliş şekli hukuki olmadığı ve illegaliteye başka da kılıf uyduramadıkları için şimdilik bu hikayelerle yetiniyoruz. Ben verilerin satın alındığını düşünüyorum, zira Bylock kullanımdan kalkmış, dışarıdan müdahaleye açık ve serverını para karşılığı satın alabilecekleri bir programdı.
Bundan sonrası tam bir fecaat; MİT’in adeta uzmanlık alanı haline gelen sahte belge ve veri üretimini, emniyetteki ve son olarakta BTK’daki sahtecilikler izledi. Dosyalara uydurma raporlar gönderildi. Ardından Morbeyin safsatasıyla bir kısım elemeler yaptılar, ki iyi de oldu, böylece en azından bir kısım insan rahat nefes aldı.
Yargının delil olarak kabul ettiği MİT ve emniyetçe gönderilen Bylock raporu ve listeleri adeta yaşayan bir organizma gibi her duruma ve şarta göre değişebilen, uzayan, kısalan bir torba halini aldı. İstediklerini bu torbaya atıp, istediklerini çıkarıyorlar ve bizimde bu delilin hukuki olduğuna inanmamızı bekliyorlar. İnsanları delil karartma şüphesi var diyerek tahliye etmeyen yargı bu kişiye göre “delil oluşturma (uydurma) çalışması”nı görmezden gelip, bu fişleme listelerine göre ceza veriyor.
Hem Bylock kullanmak neden hata olsun! Bylock’ta benzeri onlarca güvenli mesajlaşma programı (whatsapp, Signal v.s.) gibi yasal bir program. Örneğin ben Bylock isimli uygulamayı hiç kullanmadım, ama kullanabilirdim de, dünyada 600.000 kişi kullanmış. Ama iktidar kafasına koyduğu bu tasfiyeyi Bylock olmasaydı da başka bir programı önümüze koyarak yapacaktı, bundan eminim. Darbe planları vs dediler ama çıkara çıkara önümüze içerik olarak çay içelim, yemek yiyelim, dua edelim, namaz kılalım gibi mesajlar çıkardılar. Buradan insanları örgüt üyeliğine veya yöneticiliğine bağlamaları da üfürmedeki yeteneklerini gösteriyor. Bu mesaj içeriklerinin gerçek olduğunu kabul edersek, bu insanlara olsa olsa çay piyasasına verdikleri zarardan dolayı bir ceza verilebilir!!
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Yetişme ortamım ve beslendiğim kaynaklar itibariyle, ilk dönemler bu yargılamaların ilerleyişi ve gelişimi ile ilgili, davalarda Cemaat tarafından bir yönlendirme yapıldığı düşüncem ve inancım vardı. Ancak ilerleyen dönemlerdeki edindiğim izlenim ve bilgiler bu düşünceden beni uzaklaştırdı. Yaşadığımız bu son hukuksuzluk süreci ve arkasındaki güce dair izlenimlerim de Cemaatin bu olayın yönlendiricisi olmadığı inancımı pekiştirdi.
Ergenekon ve Balyoz davaları ise, başlardaki bataklığı kurutma iddiasının aksine gelişimi itibariyle üzüm yemekten çok bağcıyı dövme vakasına dönüştü. Yaş, hastalık, uzun tutukluluk v.s. gibi olgular görmezden gelinerek yargılama işlemleri yapıldı. Hasta olanlar tahliye edilmedi v.s. Türk Hukuku’na yerleşmiş hastalıklar orada da nüksetti. Ve bu adaletsiz ve hukuksuz davranışlar bugünkü adaletsizlik ve hukuksuzlukların temelini oluşturdu. Tutuklanmak insanlar için başlı başına bir işkence olsa da, o dönemin bu dönemden farkı; ahlaksızlığa varan fiziki işkencelerin olmaması ve tahliye kararlarının da her şart altında uygulanmasıydı. O dönem AYM Kararlarının uygulanması içinde iktidardan emir beklenmiyordu.
Ergenekon ve Balyoz Davaları’nda yargılananlar içerisinde suçlu olduğunu düşündüğüm isimler kadar suçsuz olduğunu düşündüğüm isimler de var. Maalesef orada da dosyalar torbaya dönüştürülerek ilgili, ilgisiz kişiler eklenerek, sulandırılarak yargılamalar yapıldı. Ve yine iktidarda AKP vardı. Cemaatin buradaki suçu ise medya gücünün bu yargılamaların ve suçlamaların propaganda aracı olarak kullanılmasına müsaade etmesiydi. Sadece kemikleşmiş düşmanlar kazandırdı! Ama onlarda şöyle yaptı denilerek yargılananların mağduriyetleri görmezden gelindi. Bu nedenle şimdi yapılan işkence v.s. hukuksuzluklarda da diğer taraf ama onlarda diyerek, işkenceleri, insan hakkı ihlallerini görmüyor, destek vermekten geri duruyor. Olması gereken, görüşler ne olursa olsun her hukuksuzluğun, her insanlık dışı davranışın karşısında durmaktı. Zaten insanı temel alan bir oluşumdan da bu beklenirdi. Cemaatin bu konuda eksiklikleri ve yanlışları oldu. Şimdi de maalesef aynı şekilde mukabele görüyor. Cemaatten olduğu iddia edilenlerin yaşadığı haksızlıklar hak, hukuk, insanlık söylemleri dillerine pelesenk olmuş insanlarca görmezden geliniyor ve insanlar ötekileştiriliyor. Ötekileştirme her kesimden insanın başvurduğu genel bir hastalık aslında ama ‘insanı temel alan değerlere bağlılık’ bu hastalığı yenmemizi sağlayacaktır.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Olaya siyasi ve sosyal düşünce zaviyesinden bakarsak her siyasi örgüt veya sosyal hareketin devlete sızdığı ve PDY yapılanması içerisinde olduğu iddiasında bulunabiliriz. Kişiler görevleriyle ilgili suç işlediklerinde yaptırımları vardır ve uygulanmalıdır. Onun dışındaki iddialar ancak tasfiye amacıyla yapılmış adeta bir soykırım hükmündedir.
TCK’da Silahlı Terör Örgütü’nün bir tanımı yok. Silahlı Örgüt suçu düzenlenmiş ve TCK 314. Maddesinde yer alan bu düzenleme TCK 302. Maddesi ile 316. Maddesi arasındaki suçları işlemek amacıyla kurulan örgütleri silahlı örgüt olarak belirlemiş. TCK md.314 de belirtilen Anayasal Düzene ve Devletin Güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve üye olma suçları 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu md.1-3 gereği Terör Suçu olarak kabul edilmiş. Yasadaki bu muğlak ifade ile, her birlikte hareket ettiği belirlemesi yaptığınız gruba Terör Örgütü diyebilirsiniz.
TCK’da Silahlı örgüt kurucusu veya yöneticisi olmanın cezai karşılığı 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası, Silahlı örgüt üyesi olmanın cezai karşılığı ise 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası olarak düzenlenmiştir. Terörle Mücadele Kanunu ile de bu cezaların yarı oranında artırılarak uygulanacağı düzenlenmiş.
Bu suçların oluşması ve birisinin terörist olarak yaftalanması için:
1-Kişinin örgütün suç işleme amacını bilmesi ve istemesi, bu amaç için işleyeceği suçların niteliğini de bilmesi ve istemesi,
2-Anayasal düzene ve Devlet güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olması,
3- Failin sürekli suç işleme iradesiyle örgütün hiyerarşik yapısı içerisine dahil olması, gerekir.
Başlangıçta terör örgütü suçlamasının en önemli dayanağı, iktidarın siyasi bir belge olan Kırmızı Kitap’ta yaptığı yönlendirme ve siyasi söylemleriydi. Öyle ki, hukuku uygulamak isteyen veya hukuka uygun davranılmasını isteyen herkes bu linçe maruz kalıyordu. Şimdilerde ise Yargıtay’ın Terör Örgütü, örgüt üyeliği ve yöneticiliği kriterlerine dair kararını dayanak alıyorlar. Örgüte dahil olmanın delili olarak ise sendikaya üye olmak, cemaat okulunda çocuğunu okutmak, cemaat kurumlarında çalışmak, Bankasya hesabı bulunması, Bylock kullanmak gibi yasal eylemler ile önceden hazırlayıp iftiracılara imzalattıkları etkin pişmanlık ifadelerinde kişinin isminin geçmesi gibi delillere göre operasyon, tutuklama ve cezalandırma yapıyorlar. İncelediğim dosyaların hiçbirisinde sanık dolandırıcılık yaptı, adam öldürdü, hırsızlık yaptı, tecavüz etti ya da rüşvet aldı gibi bir suçlama yok. Operasyonlarda ele geçirilen deliller ise kitap, Kur’an-ı Kerim, seccade gibi materyaller.
İnsanlar Cemaatin bir gönüllülük hareketi olduğunu görmezden gelip başka yapılanmalarla karıştırıyorlar bilinçli olarak. Birini sevmek, ona ve görüşlerine değer vermek, bu kişi bir din alimiyse üniversite okumamayı, devlet kurumlarında çalışmamayı, başarılı olmamayı mı gerektirir. İsteyen çalışır, okur, istediği işe girer. İnsanlar düşünsel dünyasına göre bu İslamiyet, başka bir inanış ya da felsefik düşünce olabilir; düşüncesi ekseninde görüşlerine değer verdiği kişi ya da kişileri fıtri olarak takip eder. Elini, eteğini de dünyadan çekmek zorunda değildir, o başka bir boyut ve tercihtir. Sonuçta yaşamak, sevdiklerine ve kendisine bakmak zorundadır. İşini layıkıyla ve hakkıyla yapıyor mu ona bakmak lazım.
Bürokratların Parelel Devlet gibi davrandığı iddiasının delili olarak ortaya koydukları donelerden en önemlisi 17/25 Aralık operasyonlarında soruşturmaların kendilerine haber verilmeden yapıldığı ve bürokratların iktidar olarak kendilerinin verdikleri emirlere göre değil, görev tanımlarına göre hareket etmeleriydi. Bu olay, hırsıza neden haber vermedin de yakaladın suçlamasıdır. Tek merkezden emir aldıkları söylenenler de nedense görevlerinn gereğini yapmakla suçlanıyorlar. Olayı tersinden izlemek ve okumak lazım, bu iddiayla ekarte ettikleri her devlet kurumu ve yönetimi konusunda sarayda paralel bir yönetim tablosu ortaya koydular, danışmanlar ordusuyla adeta paralel bir Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Tek merkezden yönetim dedikleri yapılanma fiilen harekete geçti ve uygulanıyor. Devletin her kademesinde yaptıkları tasfiyelerden doğan boşlukları AKP İl Başkanlıkları vasıtasıyla dolduruyor, adeta çörekleniyorlar.
Devlete sızmak konusu çok su götürür, kişisel dünya görüşlerinden ziyade bakılması gereken, o işin gereklerinin layıkıyla yerine getirilip getirilmemesi meselesidir. Ondan ötesi niyet okumaktır. Bu durumun hukuken bir karşılığı da yok, kişi görev sebebiyle bir suç işlemişse, ancak bunun ceza kanunundaki yaptırımını uygularsınız.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vehameti görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?
Suç işleyen ve suçüstü yapılan bir iktidar ve yöneticileri var karşımızda! Ya suçluyum deyip cezasına razı olacak ya da devletin bütün dengesini bozacak, kadrolaşacak, insanları işkence, tutuklama gibi yöntemlerle korkutarak sindirecek ve yönetimini devam ettirerek yargılanmaktan kurtulmaya çalışacaktı. İnsan olarak ar edip her yapılanı söyleyemesekte bugün yapılanlar işkencenin çok ötesinde, eşine veya kendisine tecavüz etmekle tehdit edilenlerden, taciz edilenlere, elektrik verilenlerden, hücrede tutulanlara kadar insanlık onuruyla bağdaşmayacak her türlü pisliği yapan bir ahlaksızlar çetesi var karşımızda. Gün ortasında adam kaçırmalar konusu ise eski bir yara, Beyaz Toros gitti, Siyah Transporter geldi.
Haydut devlet nasıl olunur, uygulamalı olarak yurtdışından insanları kaçırarak gösteriyorlar. Belirttiğim gibi ya saldıracak ya da yargılanacaklar! Bunun bilinciyle hareket ediyorlar. Ama yaptıkları işkenceler ve pislikler bu zorunluluktan değil, insani vasıflarının olmamasından kaynaklanıyor, bu yolu bilinçli olarak kullanıyorlar. Ölümlere gelince dile kolay 100’ün üzerinde bu sayı ve hala işkenceler devam ediyor, hasta tutuklular tahliye edilmiyor. Ölenlerin kanı bu iktidarın ellerinde ve elbette yargılanacaklar. Çünkü Katili Tanıyoruz!
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
OHAL KHK’ları sadece OHAL süresince geçerlidir ve OHAL kalkınca kendiliğinden yürürlükten kalkar. KHK’lar konu bakımından yalnızca olağanüstü hal durumunun gerektirdiği önlemleri içermeleri gerekirken, bahis konusu son KHK’lar devleti yeniden dizayn etmenin, kalıcı etkileri olan eylemler yapmanın ve parlamentoyu bypass etmenin aracı olarak kullanılıyor. OHAL KHK’larının bir kısmı kanunlaştı ve ancak yeni bir kanunla ortadan kaldırılabilir. Kanunlaşmayan KHK’lar ve içerikler ise OHAL’in kaldırılmasıyla ortadan kalkacaktır.
Ancak mevcut KHK’larla geçici düzenlemeler yerine OHAL gerekliliklerini aşan kapsamı geniş, kalıcı işlemler yapıldı ve bu işlemler neticesi çok ağır mağduriyetler yarattı. İktidar Anayasaya aykırı KHK’larla yargısız infazlar yaptı ve Anayasa Mahkemesi de OHAL süresince KHK’ları incelemeyeceğim diyerek bu hukuksuzluğa şimdilik meşruiyet kazandırdı. Öncelikle hakları ihlal edilenlerce yapılması gereken, hukuki olarak kullanılabilecek her argümanı ve yolu kullanarak hak arama iradesini ortaya koymak ve belgelendirmektir. Ardından sonuç alınamazsa son aşamada AYM ve ardından AİHM’e gidilebilecektir. Bu konuda sosyal medya yoluyla bilgi alınabilecek kanallara ulaşılabilir.
Elbette bu uygulamalar nasıl getirildiyse aynı şekilde tek bir KHK’yla da ortadan kaldırılabilir. Eski hale dönülebilir. Ama bu çok gerçekçi görünmüyor. Kanaatimce verilecek emsal kararlar üzerinden yürüyecek tazminat davalarıyla mağduriyetlerin maddi olarak giderilmesi mümkün olacaktır.
Şu anda yargılaması devam eden kimi şahısların şirket ve mallarına el konuldu, ardından TMSF’ye devredildi ve birçoğu haraç mezat satıldı. Bu tarz gaspedilen hak ve malların iadesi için elbette mücadele edilecek ama bu mümkün olmazsa da tazminat olarak iadeleri mümkün olacaktır. Mağduriyet yaşayanlara en önemli tavsiyem yaşadıkları her hukuksuzluğu belgelendirmeleridir. Elbette hukuk rayına girecek ve hukuk mağduriyetleri kısmende olsa giderecektir. İşte bu aşamada belgelendirilen mağduriyetler önem taşıyor.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
15 Temmuz sonrası tasfiye sürecinde bugüne kadar 1542 Avukat hakkında gözaltı kararı verildi ve bunların 581’i tutuklandı. 125 meslektaşıma uzun süreli hapis cezaları verildi. Ağır hastalık geçirmesine ve bakıma muhtaç olmasına rağmen tahliye edilmeyenler var. 667 Sayılı KHK’ya dayanarak verdikleri hükümle sadece İstanbul’da 400’ün üzerinde avukatın, hakkında “FETÖ” suçlaması olanların savunmalarını yapamayacaklarına karar verildi.
Avukatlar müvekkillerinin kimlikleri üzerinden soruşturmalara dahil edilir, tutuklanır oldular. Müvekkil kimliği bakımından dahil edemediklerini avukatları da iletişim kurduğu kişiler üzerinden yada siyasi görüşleri üzerinden torbaya dahil edip tutukluyorlar.
İmkansızlıklar sebebiyle avukat tutamayan kişiler, tamamen ücretsiz olan, CMK kapsamında avukat yardımından faydalandırılmayı mahkemelerden talep edebilirler. Maalesef CMK sistemine dahil olan ve mesleki ahlaktan yoksun birkaç çürük elma olarak tabir edeceğim avukata rağmen meslektaşlarımın birçoğu insanların düşünce yapısı ve sosyal konumuyla ilgilenmeksizin savunmalarını layıkıyla yapacak meslek ahlakına sahipler. Kötü niyetli yaklaşım ve tavırları gördüklerinde de elbette gerekli şikayet ve avukat değişikliği taleplerinde bulunabilirler.
Ayrıca kişiler avukatlarına yardımcı olabilmek bakımından gönüllü hukukçular tarafından hazırlanan rapor ve sair içerikleri internet vasıtasıyla temin ederek onlara ulaştırabilirler. Twitterda bu konuda çalışma yürüten @neyapilabilir @avmuratakkoc @savunmahakki gibi hesapları takip ederek ve bu adreslerden yönlenebilecekleri internet sitelerinden içeriklere ulaşabilir ve faydalanabilirler. Dava ve savunma hakları konusunda v.s. akıllarında kalan soru işaretlerini çözmek ve destek almak içinde ayrıca @OthersInfo ve @BilgiOhal adreslerinde ilan edilen numaralardan avukatlara ulaşarak her türlü konuda destek isteyebilirler. Bu girdaptan ancak dayanışarak çıkacağız.
İnsanlar her ne kadar işlevsiz de olsa, OHAL Komisyonu’ndan, Anayasa Mahkemesi’ne kadar tüm aşamalara başvurma konusunda kararlı ve planlı hareket etmeliler. Bütün hukuksuzlukları ve mağduriyetleri kayıt altına almak çok önemli, hukukun üstünlüğü hakim olduğunda süresinde başvuru yapılmadığı gerekçesiyle olumsuz kararlarla karşılaşılmasının önüne geçmek için elzem olan bu. Ayrıca Türkiye’deki İnsan Hakları Derneklerine de başvurulabilir. Süreç normale döndüğünde tek bir KHK’yla mağduriyetlerin bitirileceğini, tutukluların salıverileceğini, yargılamaların ortadan kalkacağını ve zararların tazmin edileceğini düşünmek safdillik olur. Ben süreç sonrası haklara kavuşmanın yolunun da yargıdan geçeceğini düşünüyorum. Burada da önümüze “Yargılanmanın Yenilenmesi” dediğimiz yol çıkacak ve aşama aşama haklarımıza tekrar kavuşacağız. Hukuksuzlukları yapanların yargılanacağı ve rahat emeklilik yaşayamayacakları, hem maddi hem de manevi çöküntü yaşayacakları günleri göreceğiz.
Uluslararası arenada da her türlü konuda AİHM’e herkes başvurabilir. Bu konudaki dilekçe örneklerine az evvel izah ettiğim şekilde belirttiğim adreslerden ulaşılabilir. Uluslararası başvuru yolları, konu işkence olunca çeşitleniyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Birleşmiş Milletler İşkenceyi Önleme Komitesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Af Örgütü gibi kanallara başvurular yapılarak netice almak mümkün.
Aslında uluslararası arenada ülkelerin insanlığa karşı suçlar ve işkence konusunda evrensel yargı yetkisi kullanma hakları var. Ama bu konuya siyasi bakılıyor ve uygulayıp uygulamamak ülkelerin takdirlerinde olan bir durum ve çoğunlukla da isteksizler. Bu devletlerin yargı kurumlarına başvurularak, suçun vasfının bütün insanlığı tehdit eder boyutta olduğu delillendirilip bu evrensel yargı yetkisi tetiklenebilir. Zira kişinin milliyetinin ve suçun işlendiği yerin uygulama bakımından bir önemi yok ve insanlığa karşı suçlar, işkence suçları ve soykırım suçları gibi bütün toplumu tehdit eden suçlar zamanaşımı olmaksızın bu yolla yargılanabilecektir. Evrensel yargı yetkisinin varlığı dahi Diktatöryal yönetimlerin ve işkencecilerin korkulu rüyası olacaktır. Kaldı ki kimi ülkelerin evrensel yargı yetkisini kullanarak yaşanılan sürecin müsebbiplerini yargılayacakları günlerin uzakta olmadığını düşünüyorum. İşkence ve sair insan hakkı ihlallerinde emredeninden yapanına kadar en azından rahat seyahat edemeyeceklerini söylemek kahinlik olmaz. Yargılanacaklar!
Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Hukuksuzlukların giderilmesi konusunda ilk iş barolara düşmekteydi. Ama barolar bu süreci baro yönetimindekilerin siyasi tercihlerine kurban verdiler. Öyle ki meslek ahlakına yakışmayan şekilde, F.TÖ suçlamasına maruz kalan kişilere CMK’dan avukat ataması yapmamakla övünenler oldu. Hani masumiyet karinesi esastı, her bireyin savunulmaya ihtiyacı ve avukat yardımından faydalanma hakkı vardı. Staj eğitimi sırasında öğretilen tüm meslek ahlakı kuralları siyasi düşüncelere kurban edildi. Hukukun rayına oturtulması yolunda mahkemelere verilen her dilekçe barolara iletilen her türlü dilek ve düşünce, insan hakları derneklerine yapılan her başvuru ayrı önem taşıyor. Hukuksuzluğu giderecek her karar bir mihenk taşı olacak ve sisteme tecavüz edenler ayıklandıkça, yargı makamları tek referans olarak kanunları nazara aldıklarında sarsılan temel tekrar doğrulacak ve hukuk rayına oturacaktır. Adalet Bakanı ve bakanlık bürokratlarının yargıya ilişkin süreçlerde yer almalarına yönelik düzenlemelerin iptali ile de yargı bir nebze siyasi etkiden uzaklaşacaktır.
Uluslararası arenada başvurulabilecek yollara ilişkin çalışmalar mevcut ve kişilerin ve kurumların durumlarına göre başvurular yapılıyor. Kişilerin seyahat engelleri, uzun tutukluluk, işkence, el koyma v.s. gibi konularda yapılmış başvurular ve alınan neticeler var. Bu yolun yardım talebi olanlarla ilgili olarak etkin şekilde kullanıldığını görüyoruz. Bunlara ek olarak ülkelerin Evrensel Yargı yetkisini de delilleri ortaya koyarak tetiklediğimizde bu işkenceci v.s. kişilerin yargılanmalarının önünü açmış olacağız.
Yine uluslararası arenada farklı ülkelerdeki barolar ve insan hakları örgütlerine yapılan başvurular var ve bu başvurular neticesinde hazırlanan, Türkiye’deki hukuksuzlukları ortaya koyan raporlar ile kınama açıklamaları var.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Hepimiz, insanların hayatını, işini, ekmeğini çalan, hiçbir ahlaki değeri ve sınırı olmayan, insanlık katili bir güruhun saldırısına uğradık! Er ya da geç hepsi hukuken karşılığını alacak! Bu hukuksuzluklarda parmağı olanların emeklilik planlarını cezaevi koşullarına ve ödeyecekleri tazminatlara göre yapmalarında fayda var. Ayarını bozdukları hukuk kantarı elbet onları da tartacak.
Elbette hukuksuzluklar yapanların yanına kar kalmayacak ve yargılanacaklar, ama intikam içinde kaybedilecek vakit yok, hukuk düzenini rayına oturtmak gerekiyor. Zarar görende, görmeyende el ele vermeli ve hukuku geri getirmeli. Yoksa bu çark bizler gibi, çocuklarımızı da öğütecek ve bu diktatoryal düzen farklı isimlerle yaşamaya devam edecek.
[thecrcl.ca] 13.6.2018
Dağa çıkmama Cemaat engel oldu. [Adem Yumlu]
Sırtımızda yumurta küfesi taşıyoruz.
Bu cümledeki o değerli anlamı keşke her insan yeteri kadar anlayıp hayatına tatbik edebilse diyerek başlayalım yazımıza. Geçenlerde İskender Sezek beyefendinin “Cemaatin Kürtlerle İlişkileri” başlıklı makalesini The Circle’da okudum. Sonrasında altına yazmış olduğum yorumların kafi gelmeyeceği düşüncesiyle ayrı bir yazı yazmak istedim. Engin Sezen’den de teklif gelince böyle bir yazı kaleme almış olduk.
Öncelikle fikirlere fikir ile karşı çıkılması taraftarıyım. Burada da amacım kendi hayatımdan ve etrafımdaki insanların hayatlarından vereceğim örnekler ile konunun sözkonusu yazıda ne kadar yanlış bir bakış açısıyla ele alındığını göstermek isterim. Ayrıca İskender beyin yazıyı yazarken kullanmış olduğu bir kaç hususa bir Kürt olarak cevap niteliğinde olmasa bile fikri izah getirmek isterim.
Öncelikle kısa bir hikaye tarzında yaşadığım hayatı özetleyerek başlayacağım: Doğuda okulu olmayan bir köyde dünyaya geldim. Okula gitme yaşı gelince mecburen yaklaşık 5 km uzaklıktaki merkez köye okula gitmek için her sabah 2 saat önceden yürüyerek giderdik. Bizim köyden 4 arkadaş her sabah bu sıkıntıyı çekerdik, yazın bizim için bu yürüyüş zevkli olsa da kışın çekilmez bir ızdırap haline gelirdi. Boyumuz kadar karın içinde bata çıka okula gitmeye çalışırdık. Okul dediğime de bakmayın, camları kırık sıvaları dökülmüş eskiden bağışlayın ahır olarak kullanılan bir yeri okul diye bize vermişlerdi. Toplam 24 öğrenci oluyorduk etraf köylerden gelen arkadaşlarla beraber. Ama başımızda maalesef öğretmen yoktu ve köyün muhtarı bize ders veriyordu. Öğretmenin bile olmadığı bu köye istisnasız her sabah asker gelir hepimizi dışarda sıraya sokar eskiden var olan şimdi kaldırılan “Andımız” ı okuttururlardı. Hiç bir kelime Türkçe bilmememize rağmen biz her sabah onu bir şiir neşvesiyle ne dediğimizi anlamadan okurduk. Birinci sınıf böyle bitmişti.
Tabii o tarihler terörün doğu ve güneydoğuda tavan yaptığı yıllardı. Başımızda Jitem denen bir Allah belası vardı. Köyümüzü gece terörist basardı evde varolan erzağın yarısını zorla alırdı. Gündüz de jitemciler gelip niye yardım ettiniz diye dayak atardı. Gece teröristten gündüz askerden dayak yiyerek büyüdük. E tabi can güvenliğinin bu kadar sıkıntılı olduğu bir yere kim öğretmen olarak gelirdi ki? Derken ikinci sınıfın başında bizim köye gönüllü şark hizmeti isteyerek gelen 25 yaşında gencecik melek gibi bir öğretmen geldi. İsmi Ahmet’ti ve bizi kendine aşık etti diyebilirim. Sınıfa ilk girdiği anı hiç unutmuyorum. Gözleri yıkık virane duvarlar arasındaki çocuklara bakarken; sınıfın ortasında yanan sobanın sıcaklığı değil de o gözlerdeki sıcaklık yakıyordu sanki beni. Hizmet Hareketi’nin evlerinde yetişmiş ve öğretmen olmuş bu genç dava adamı bizimle konuşmaya başladı başlamasına, ama ne biz onu anlıyorduk ne de o bizi anlıyordu. Çok az Türkçemiz onu anlamaya yetmiyordu. Oturdu ve hepimizi iyice süzdükten sonra dedi ki: “Herşeye beraber başlayacaz çocuklar.”
Önce okulu adam akıllı bir hale getirdi. Sıra,kalem,masa,sandalye,önlük derken resmen öğrenci olmuştuk. Yetmedi gitti bizim için Kürtçe öğrenmeye başladı ve bize Kürtçe ile Türkçe öğretti. Ne ana dilimizi unuttuk ne de Türkçe’den mahrum kaldık. Bizim oranın insanı vefalıdır, köylüler de Ahmet hocanın yemeğinden tutun çamaşırına kadar herşeyini yapıyordu. Günler geçiyordu ama sıkıntılar ortaya çıkmaya başladı. Teröristlerin tehditleri bir taraftan jitemin saçma sapan baskıları diğer taraftan devam ediyordu. O zamanlar oynanan oyun hep aynıydı bu iki milleti birbirine düşürmek için hep aynı pis dolaplar çevriliyordu. Gündüz jitem elbisesinde gördüğümüz adamı gece terörist elbisesiyle görmek artık sıradan şeylerdi. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu farkedebilecek bir yaşta olmadığımız için düşüncelerimizde devamlı gel gitler yaşar hale gelmiştik. Yaşanılan zulüm ve baskılara daha fazla dayanamadık ve şehre taşınmaya karar verdik.
Anne-baba ayrı olan bir ailede ve dayılarımla beraber yaşamaya başladığım şehir hayatında çok farklı bir hayatın içine girdim. Ben Ahmet Kaya’yı çok severim. Kendi ağzından duyduğum bir sözde şöyle demişti.
Kendisine bir gün mütedeyyin bir akrabam: “Abi neden sadece solcu veya o kesime yakın şarkılar söylüyorsun. Hiç ilahi veya ezgi tarzı bir tür söylemeyi düşünmedin mi?” diye soru sorunca Ahmet Kaya cevaben: “Ben 16 yaşımda Malatya’dan İstanbul’a geldiğimde ilk solcular elimden tuttular ben de onların şarkılarını söyledim. Eğer siz tutsaydınız sizin şarkılarınızı söylerdim.”
İşte biz de şehire göç edince ilk PKK’lı tanıdık ve arkadaşlar elimizden tuttular bizde onların sloganlarını atmaya başladık. Artık benim için hayat tamamen düşman olarak gördüğüm o mübarek ülkeyle savaşmaktan ibaretti. Derken kötü alışkanlıklar birbirini takip etti. Sigara,içki derken işin ucu uyuşturucuya kadar dayandı. Artık bir bataklığın içine girmiştim ki sormayın gitsin. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendininde dediği gibi “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni! ..”
Lise hayatım tamamen PKK’nın gençlik yapılanmasının içinde geçti. Kendi ana dilimde konuştuğum için polislerden ne kadar dayak yediğimi hatırlamıyorum bile. E yaş ilerledikçe artık hayatı ve düşüncelerinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Annem mütedeyyin bir insandı ama onun haricinde etrafımdaki herkes ateist bir düşünce tarzını benimsemişlerdi. Zamanla Marksist ve Leninist bir düşünce dünyasının içinde buldum kendimi. Artık bilgi olarak da kendimi ateizmde geliştirmiş ve azılı bir ateist olarak insanlarla tartışır hale gelmiştim. Kötü alışkanlıklar bir taraftan imansızlık karanlık dünyası bir taraftan ruhumu artık nefes almaz hale getirmişti. Ve lise bittikten sonra dağa çıkmaya karar verdim artık mücadelemi silahla yapmam gerektiğine herşeyimle inanır hale gelmiştim. Çünkü devamlı hor görülüp ezilme psikolojisi sizi bu hale getiriyor. Etrafınızdan da tamamen bu minvalde bir bilgilendirme olduğu için bu sonucun olması çok ama çok normal. Dağa çıkan arkadaşlar bize birer kahraman olarak gösteriliyordu. Ve sonunda dağa gittim 1 aylık bir dağda silah eğitimi aldıktan sonra üniversiteyi kazandığım için tekrar şehre gidip orda üniversite yapılanmasında olmam gerektiğini söylediler. Ben de istemeye istemeye şehre geri geldim.
Üniversiteye başladıktan sonra bir vesile ile Cemmat’le tanıştım. O zamana kadar hizmeti; Kürtleri asimile eden dinci bir yapı olarak biliyordum. Ama ilk defa içlerine girme fırsatı oldu. Evlere gidip gelmeye başladım. İlk başlarda tek amacım oraya giden Kürt gençleri oradan çıkarmaktı. Ama zamanla ortamın çok farklı olduğunu gördüm. Mesela ilk abim diyebileceğim Erkan abim benimle Kürtçe konuşuyordu ama bir Türktü ve ilk defa bir Türk tarafından dinleniyordum. İlkokul zamanlarımda kendimi Ahmet hocanın karşısındaymış gibi hissediyordum ve huzurlu oluyordum ama yaşadığım onca sıkıntı zulümde unutulacak cinsten değildi. Yapılan muhabbetler gösterilen saygı,insanlık beni o kadar derinden etkilemişti ki anlatılması imkansız.
Derken artık akşamları da evde kalmaya başlamıştım. Zaten hayatımın değişmesine o evde kalmalar vesile oldu. Ateist ve Kürt olmama rağmen beni aralarından dışlamıyorlardı ve evlerinde bile kalmama izin veriyorlardı bunun nasıl bir anlam taşıdığını kolay kolay kimse anlayamaz. Bir gün oturma odasında uyurken gecenin bir yarısında Erkan abinin gelip başımın ucunda namaz kıldıktan sonra oturup benim için ağlaya ağlaya dua ettiğine şahit oldum. O gece sabaha kadar uyuyamadım nasıl olur da bir insan sadece bir kaç ay tanıdığı ve ateist olan birisi için bu kadar içten ve samimi dua edip gözyaşı dökebilirdi. Bu yaşıma geldim öz annem bile bana böyle dua etmemiştir. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Zaman geçtikçe yapılan muhabbetler Erkan abinin gözyaşları tesir etti ve Elhamdulillah iman şerefiyle şereflendik. Ve yepyeni bir hayata göz açmış gibi herşeye sıfırdan başladık. Bu hizmet, bağımlısı olduğum uyuşturucuyu bırakabilmek için beni 6 ay boyunca tedavi ettirdi ve onuda bıraktık çok şükür. Hele birde Risaleleri ve Hocaefendi’nin eserlerini okudukça artık hayat benim için anlam kazanmış ve dünyam değişmişti.
Şimdi yazımızın konusundan çıkmamak adına bazı yerleri kısaca anlattığım bu hikaye eşliğinde ve aşağıdada ifade edeceğim hususlar çerçevesinde İskender beyin yazısını tekrar okumanızı öneririm.
Öncelikle bu Hizmet’in sırtında taşıdığı yumurta küfelerindeki yumurtaların hiçbirisinin aynısı olmadığını unutmamak lazım. Bu yumurtalardan bazıları daha uzun vadede bazıları daha kısa vadede civciv verecektir. Bu Hizmet’in teorisinde hiçbir problem ve sıkıntı gösteremezsiniz çünkü hepsi kitap ve sünnete dayanmakta. Ama sonuçta insan eliyle pratiğe geçtiği için hataların eksikliklerin olmaması mümkün değil. Ama siz kalkıp da bir iki kişinin hatasını bu cemaatin hepsine mal ederseniz hiçbir izan ve mantıkla izah edilemeyecek bir karanlığın içine atmış olursunuz kendinizi. Şimdi eğer siz Ahmet hocanın fedakarlığını Erkan abinin gözyaşı ve dualarını kalkıp da TV ekranlarında hata yaptığını iddaa ettiğiniz kişilerin hataları için sıfırlarsanız ben de size bu nasıl bir hak ve adalet anlayışıdır diye sorarım. Sizin de vicdanınıza sormanızı öneririm. Velev ki İskender beyin yazısında zikrettiği isimler yanlış yapmış olsun siz nasıl olurda bu şahısların hatasını bütün cemaatin yaptıkalarını sıfırladıkalrını ileri sürebilirsiniz.
Ben yıllarca Hizmet evlerinde kaldım. Orta Asya’ da da hizmet etmeğe çalıştık. Evlerde kaldığım yıllarda Kürtçe bilen arkadaşlarla devamlı Kürtçe konuşurduk ve hiçbir kimse bunu yapamazsınız demedi. Onlarca Kürtçe kitap okurduk. Kürtçe müzikler dinlerdik. Hatta çoğu Türk arkadaşa da Kürtçe öğretmişimdir. İskender bey kendi yazısında bir kaç müşahhas örnek vermiş ve o örnekler üzerinden Cemaat’in bütün yaptıklarını sıfırlamış. Peki ben şimdi yazabileceğim onlarla müsbet müşahhas örnek üzerinden STV’de yapılan hataları ortadan kaldırıp bu cemaat hata yapmadı diyebilirmiyim. Nasıl ki ben bu hataları gözardı edemezsem İskender beyde yapılan bu kadar müsbet olayı yok sayamaz. Ben de Tek Türkiye ve bu minvalde ki dizileri tasvip etmiyordum. Kaç kere de gerek mektupla olsun gerek başka yollarla bunu ifade ettim. Ama bu hata beni hak bulduğum yoldan çevirmemesi gerekirdi nitekim çevirmedide. Güneydoğu’da da hizmette vazifeli olarak bulundum. Bir hayli yerde Kürtçe muhabbetler oluyordu. Kim olmuyordu derse hata etmiş olur.
İskender bey yazısında; “Kürtçe bir kitap okuyanlara veya Kürtler adına herhangi bir talepte bulunanlara Kürtçü veya PKK’lı nazarıyla bakılıyordu.” diyor. Ardında da yazısının bir yerinde; “Cemaatin her kurumunun en tepe noktalarında Kürtleri görmek mümkündü ama Kürtçe bir kurum bir Kürd’e teslim edilemedi, edilemezdi de çünkü “ola ki o kişi milli duygularının tesirinde kalabilir ve yanlış şeyler” yapabilirdi.” diye devam ediyor.
Şimdi soruyorum İskender beye Kürtçe konuşanlara bile PKKlı nazarıyla bakıldığı bir cemaatte nasıl olur da Kürtler en tepe noktalara getirilebiliyordu. Eğer dediğiniz gibi olsaydı benim ve benim gibi bu Cemaat’te tanıdığım çoğu Kürt arkadaş Kürtçe konuştukları halde nasıl oldu da yönetici ve idareci oldular. Dünya TV nin başına ben de bir Kürt arkadaşın gelmesini isterdim ama bunun olmaması Cemaat’in Kürtlere negatif ayrımcılık yaptığı anlamını çıkarmaz. Yine yazının bir bölümünde doğu ve güneydoğuda hizmetin vazifelendirdiği arkadaşların daha önce ülkenin doğusuna hiç gelmemiş ve kürtçe bilmeyen insanlardan seçildiğini idafe etmiş. Belki ilk yıllar olarak bakıldığında bu eleştiri haklı olailir ki; bu normal çünkü bu hizmetin geçmişi ve olgunlaşma sürecine bakarsanız ilk olarak batı şehirlerinden doğuya doğru gelindiğini görürsünüz. Böyle bir durumda ilk olarak batıda yetişen arkadaşların doğuya gönderilmesi normal olsagerek. Ama son 15 yıldır Doğu ve Güneydoğudaki vazifeli arkadaşların çoğusu Kürtçe bilen ve o coğrafyanın insanıydı. Diyelim ki İskender beyin verdiği örnekteki gibi adam gelmiş yıllarca kalmış ve bir kelime Kürtçe öğrenmeyip bununla da övünerek bir hata yapıyor. Bu bile bu Cemaat’in yargılanacağı birşey değildir. Bu Cemaat oraya çoğunlukta Kürtçe bilen ve konuşan arkadaş göndermişken bir iki tane böyle densizin ortaya çıkması cemaatin yanlış yaptığı anlamını çıkarmaz.
Türk okulları ve Türkçe olimpiyatları meselesine gelecek olursak. Bakın eğer meseleye siyah veya beyaz çizgiler olarak bakarsanız ara renkleri görmeden hayatınızı kendinize zindan edersiniz. Şimdi bu Cemaat maddi kaynaklarının çoğusunu Türk işadamlarından alıyordu. Ayrıca gidilen ülkelere Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olarak gidiliyordu. Yani Türkiye Cumhuriyetinden çıkan bir hareketin Türk okulları açması normal bir durum değilmi sizce. Yani ben bir Kürt olarak gittim o okullarda yeri geldi çocuklara Türkçe yeri geldi Kürtçe öğrettim. Şimdi siz bu örneklem üzerinden diyorsunuz ki neden doğu ve güneydoğuda cemaat okullarında seçmeli Kürtçe dersi verilmedi. Bakın bir kere Türkiye’de 2012 yılında üniversitelere Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açıldı ne ara ordan Kürtçe öğretmenleri mezun oldu da cemaat onları alıp okullarda öğretmen yaptı diye sormazlar mı size. Bu cemaatin amacı insan yetiştirmek iyi bir Türk veya Kürt yetiştirmek değil. İnsan yetiştirirkende bütün insanlığın kabul ettiği değerler üzerinden yetiştirirsiniz. Hizmetin anlattığı değerler Kürtlerde de Türklerde de aynı değerler. E amaç iyi bir insan yetiştirmek ise ve bu yola insani değerler ile gidiliyorsa sonuca bakmanız gerekmez mi? Bakın benim köyümde hala daha bir okul yok ve benimle beraber okuyan o 24 öğrenciden 10 tanesi dağda hayatını kaybetti malesef. Benim köyümden üniversite okuyan tek kişi benim.Ama aynı köyde geçen seneye kadar hizmetin bir okuma salonu vardı. Şehir merkezinden üniversiteli arkadaşlar saatler süren yolculuğun sonunda gelip köyde haftasonları kalıp çocuklara bu insani değerleri Kürtçe de Türkçe de anlatıyorlardı. Şimdi o okuma salonu kapatıldı oraya bunları anlatmaya giden arkadaşlarda cezaevlerine atıldı. Siz şimdi nasıl olurda bu kadar hassas düşünerek haraket eden bir cemaati bir kaç tane kötü örnek üzerinden yargılamaya kalkarsınız. Türkçe olimpiyatlarında kaçtane Kürtçe şarkı söylendi. Afrikalı çocuğa bu cemaat Kürtçe şarkı söylemeyi öğretti. Adının Türkçe Olimpiyatları olması benimde başından beri kabullenmediğim birşey ama bırakında yurtdışında Türk okulları adı altında açılmış okulların düzenlediği dil olimpiyatlarına Türkçe Olimpiyatları denilsin. Ama şimdi siz bunu alıp sanki Kürtlere birşey yapılmıyor havasına sokarsanız insaf sınırlarını zorlamış olursunuz.
Bir Kürt olarak benim isteğim nedir diye sorarsanız. Dilimi konuşabilmek ve yeni nesillere öğretebilmek. Etnik kimliğim yüzünden negatif ayrımcılığa maruz kalmamaktır. İlk etapta akla gelen bu isteklerin hangisine bu cemaat engel olmuş. İnsani değerler öğretilerek yapılan hatalara haksızlıklara karşı silahla değil kalemle bilgi ile karşı gelinmesi gerektiğini öğreten bu cemaat bunun neyini yanlış yaptı. İskender bey yazısının bir yerinde: “Devlet ile problemli bir kitlenin karşısına devletin argümanları veya benzer argümanlarla çıktığınızda o kitle tarafından devlet ile aynı kategoriye konmaktan kurtulamazsınız ve artık onların nazarında inandırıcılığınız kalmaz. Çünkü dağın yolunu kapatmak bir cemaatin değil devletin vazifesiydi.” diyor. Soruyorum İskender beye, benim çocukluğumda bu devlet ben dağa çıkayım diye elinden geleni yaptı. Ve dağa tekrar çıkmama bu hizmet engel oldu. Bu cemaat hak ve hakikati bana göstererek gerçek insani değerlerle bu haksızlıklara karşı nasıl mücadele edeceğimi gösterdi diye hata mı yaptı. Ne yapsaydı dursaydı da diğer dağda hayatını kaybetmiş arkadaşlarım gibi ben de orda mı ölseydim.
Yazacak daha çok şey var ama yazımızın sonunda şunları hatırlatmakta fayda görüyorum.
Eleştiri insanı iyiye götürecek tavsiyelerde bulunursa eleştiridir yoksa sadece kötü örnekler verilip doğrusu tavsiye edilmediği müddetçe tenkitten öteye geçmez. Eleştiri yapalım. Yapmayalım demiyorum ama bunu yaparken bu kadar acımasızca bir iki kişinin yaptığı hatadan dolayı bütün bu kadar güzelliği yok ederseniz bu eleştiri değil haksızlık olur. Ayrıca bence insan içinde olmadığı zorluğunu çekmediği eğrisini doğrusunu görmediği bir mesele hakkında yorum yaparken çok dikkatli olması gerekir.
[Adem Yumlu] 13.6.2018 [The Circle]
Bu cümledeki o değerli anlamı keşke her insan yeteri kadar anlayıp hayatına tatbik edebilse diyerek başlayalım yazımıza. Geçenlerde İskender Sezek beyefendinin “Cemaatin Kürtlerle İlişkileri” başlıklı makalesini The Circle’da okudum. Sonrasında altına yazmış olduğum yorumların kafi gelmeyeceği düşüncesiyle ayrı bir yazı yazmak istedim. Engin Sezen’den de teklif gelince böyle bir yazı kaleme almış olduk.
Öncelikle fikirlere fikir ile karşı çıkılması taraftarıyım. Burada da amacım kendi hayatımdan ve etrafımdaki insanların hayatlarından vereceğim örnekler ile konunun sözkonusu yazıda ne kadar yanlış bir bakış açısıyla ele alındığını göstermek isterim. Ayrıca İskender beyin yazıyı yazarken kullanmış olduğu bir kaç hususa bir Kürt olarak cevap niteliğinde olmasa bile fikri izah getirmek isterim.
Öncelikle kısa bir hikaye tarzında yaşadığım hayatı özetleyerek başlayacağım: Doğuda okulu olmayan bir köyde dünyaya geldim. Okula gitme yaşı gelince mecburen yaklaşık 5 km uzaklıktaki merkez köye okula gitmek için her sabah 2 saat önceden yürüyerek giderdik. Bizim köyden 4 arkadaş her sabah bu sıkıntıyı çekerdik, yazın bizim için bu yürüyüş zevkli olsa da kışın çekilmez bir ızdırap haline gelirdi. Boyumuz kadar karın içinde bata çıka okula gitmeye çalışırdık. Okul dediğime de bakmayın, camları kırık sıvaları dökülmüş eskiden bağışlayın ahır olarak kullanılan bir yeri okul diye bize vermişlerdi. Toplam 24 öğrenci oluyorduk etraf köylerden gelen arkadaşlarla beraber. Ama başımızda maalesef öğretmen yoktu ve köyün muhtarı bize ders veriyordu. Öğretmenin bile olmadığı bu köye istisnasız her sabah asker gelir hepimizi dışarda sıraya sokar eskiden var olan şimdi kaldırılan “Andımız” ı okuttururlardı. Hiç bir kelime Türkçe bilmememize rağmen biz her sabah onu bir şiir neşvesiyle ne dediğimizi anlamadan okurduk. Birinci sınıf böyle bitmişti.
Tabii o tarihler terörün doğu ve güneydoğuda tavan yaptığı yıllardı. Başımızda Jitem denen bir Allah belası vardı. Köyümüzü gece terörist basardı evde varolan erzağın yarısını zorla alırdı. Gündüz de jitemciler gelip niye yardım ettiniz diye dayak atardı. Gece teröristten gündüz askerden dayak yiyerek büyüdük. E tabi can güvenliğinin bu kadar sıkıntılı olduğu bir yere kim öğretmen olarak gelirdi ki? Derken ikinci sınıfın başında bizim köye gönüllü şark hizmeti isteyerek gelen 25 yaşında gencecik melek gibi bir öğretmen geldi. İsmi Ahmet’ti ve bizi kendine aşık etti diyebilirim. Sınıfa ilk girdiği anı hiç unutmuyorum. Gözleri yıkık virane duvarlar arasındaki çocuklara bakarken; sınıfın ortasında yanan sobanın sıcaklığı değil de o gözlerdeki sıcaklık yakıyordu sanki beni. Hizmet Hareketi’nin evlerinde yetişmiş ve öğretmen olmuş bu genç dava adamı bizimle konuşmaya başladı başlamasına, ama ne biz onu anlıyorduk ne de o bizi anlıyordu. Çok az Türkçemiz onu anlamaya yetmiyordu. Oturdu ve hepimizi iyice süzdükten sonra dedi ki: “Herşeye beraber başlayacaz çocuklar.”
Önce okulu adam akıllı bir hale getirdi. Sıra,kalem,masa,sandalye,önlük derken resmen öğrenci olmuştuk. Yetmedi gitti bizim için Kürtçe öğrenmeye başladı ve bize Kürtçe ile Türkçe öğretti. Ne ana dilimizi unuttuk ne de Türkçe’den mahrum kaldık. Bizim oranın insanı vefalıdır, köylüler de Ahmet hocanın yemeğinden tutun çamaşırına kadar herşeyini yapıyordu. Günler geçiyordu ama sıkıntılar ortaya çıkmaya başladı. Teröristlerin tehditleri bir taraftan jitemin saçma sapan baskıları diğer taraftan devam ediyordu. O zamanlar oynanan oyun hep aynıydı bu iki milleti birbirine düşürmek için hep aynı pis dolaplar çevriliyordu. Gündüz jitem elbisesinde gördüğümüz adamı gece terörist elbisesiyle görmek artık sıradan şeylerdi. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu farkedebilecek bir yaşta olmadığımız için düşüncelerimizde devamlı gel gitler yaşar hale gelmiştik. Yaşanılan zulüm ve baskılara daha fazla dayanamadık ve şehre taşınmaya karar verdik.
Anne-baba ayrı olan bir ailede ve dayılarımla beraber yaşamaya başladığım şehir hayatında çok farklı bir hayatın içine girdim. Ben Ahmet Kaya’yı çok severim. Kendi ağzından duyduğum bir sözde şöyle demişti.
Kendisine bir gün mütedeyyin bir akrabam: “Abi neden sadece solcu veya o kesime yakın şarkılar söylüyorsun. Hiç ilahi veya ezgi tarzı bir tür söylemeyi düşünmedin mi?” diye soru sorunca Ahmet Kaya cevaben: “Ben 16 yaşımda Malatya’dan İstanbul’a geldiğimde ilk solcular elimden tuttular ben de onların şarkılarını söyledim. Eğer siz tutsaydınız sizin şarkılarınızı söylerdim.”
İşte biz de şehire göç edince ilk PKK’lı tanıdık ve arkadaşlar elimizden tuttular bizde onların sloganlarını atmaya başladık. Artık benim için hayat tamamen düşman olarak gördüğüm o mübarek ülkeyle savaşmaktan ibaretti. Derken kötü alışkanlıklar birbirini takip etti. Sigara,içki derken işin ucu uyuşturucuya kadar dayandı. Artık bir bataklığın içine girmiştim ki sormayın gitsin. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendininde dediği gibi “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni! ..”
Lise hayatım tamamen PKK’nın gençlik yapılanmasının içinde geçti. Kendi ana dilimde konuştuğum için polislerden ne kadar dayak yediğimi hatırlamıyorum bile. E yaş ilerledikçe artık hayatı ve düşüncelerinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Annem mütedeyyin bir insandı ama onun haricinde etrafımdaki herkes ateist bir düşünce tarzını benimsemişlerdi. Zamanla Marksist ve Leninist bir düşünce dünyasının içinde buldum kendimi. Artık bilgi olarak da kendimi ateizmde geliştirmiş ve azılı bir ateist olarak insanlarla tartışır hale gelmiştim. Kötü alışkanlıklar bir taraftan imansızlık karanlık dünyası bir taraftan ruhumu artık nefes almaz hale getirmişti. Ve lise bittikten sonra dağa çıkmaya karar verdim artık mücadelemi silahla yapmam gerektiğine herşeyimle inanır hale gelmiştim. Çünkü devamlı hor görülüp ezilme psikolojisi sizi bu hale getiriyor. Etrafınızdan da tamamen bu minvalde bir bilgilendirme olduğu için bu sonucun olması çok ama çok normal. Dağa çıkan arkadaşlar bize birer kahraman olarak gösteriliyordu. Ve sonunda dağa gittim 1 aylık bir dağda silah eğitimi aldıktan sonra üniversiteyi kazandığım için tekrar şehre gidip orda üniversite yapılanmasında olmam gerektiğini söylediler. Ben de istemeye istemeye şehre geri geldim.
Üniversiteye başladıktan sonra bir vesile ile Cemmat’le tanıştım. O zamana kadar hizmeti; Kürtleri asimile eden dinci bir yapı olarak biliyordum. Ama ilk defa içlerine girme fırsatı oldu. Evlere gidip gelmeye başladım. İlk başlarda tek amacım oraya giden Kürt gençleri oradan çıkarmaktı. Ama zamanla ortamın çok farklı olduğunu gördüm. Mesela ilk abim diyebileceğim Erkan abim benimle Kürtçe konuşuyordu ama bir Türktü ve ilk defa bir Türk tarafından dinleniyordum. İlkokul zamanlarımda kendimi Ahmet hocanın karşısındaymış gibi hissediyordum ve huzurlu oluyordum ama yaşadığım onca sıkıntı zulümde unutulacak cinsten değildi. Yapılan muhabbetler gösterilen saygı,insanlık beni o kadar derinden etkilemişti ki anlatılması imkansız.
Derken artık akşamları da evde kalmaya başlamıştım. Zaten hayatımın değişmesine o evde kalmalar vesile oldu. Ateist ve Kürt olmama rağmen beni aralarından dışlamıyorlardı ve evlerinde bile kalmama izin veriyorlardı bunun nasıl bir anlam taşıdığını kolay kolay kimse anlayamaz. Bir gün oturma odasında uyurken gecenin bir yarısında Erkan abinin gelip başımın ucunda namaz kıldıktan sonra oturup benim için ağlaya ağlaya dua ettiğine şahit oldum. O gece sabaha kadar uyuyamadım nasıl olur da bir insan sadece bir kaç ay tanıdığı ve ateist olan birisi için bu kadar içten ve samimi dua edip gözyaşı dökebilirdi. Bu yaşıma geldim öz annem bile bana böyle dua etmemiştir. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Zaman geçtikçe yapılan muhabbetler Erkan abinin gözyaşları tesir etti ve Elhamdulillah iman şerefiyle şereflendik. Ve yepyeni bir hayata göz açmış gibi herşeye sıfırdan başladık. Bu hizmet, bağımlısı olduğum uyuşturucuyu bırakabilmek için beni 6 ay boyunca tedavi ettirdi ve onuda bıraktık çok şükür. Hele birde Risaleleri ve Hocaefendi’nin eserlerini okudukça artık hayat benim için anlam kazanmış ve dünyam değişmişti.
Şimdi yazımızın konusundan çıkmamak adına bazı yerleri kısaca anlattığım bu hikaye eşliğinde ve aşağıdada ifade edeceğim hususlar çerçevesinde İskender beyin yazısını tekrar okumanızı öneririm.
Öncelikle bu Hizmet’in sırtında taşıdığı yumurta küfelerindeki yumurtaların hiçbirisinin aynısı olmadığını unutmamak lazım. Bu yumurtalardan bazıları daha uzun vadede bazıları daha kısa vadede civciv verecektir. Bu Hizmet’in teorisinde hiçbir problem ve sıkıntı gösteremezsiniz çünkü hepsi kitap ve sünnete dayanmakta. Ama sonuçta insan eliyle pratiğe geçtiği için hataların eksikliklerin olmaması mümkün değil. Ama siz kalkıp da bir iki kişinin hatasını bu cemaatin hepsine mal ederseniz hiçbir izan ve mantıkla izah edilemeyecek bir karanlığın içine atmış olursunuz kendinizi. Şimdi eğer siz Ahmet hocanın fedakarlığını Erkan abinin gözyaşı ve dualarını kalkıp da TV ekranlarında hata yaptığını iddaa ettiğiniz kişilerin hataları için sıfırlarsanız ben de size bu nasıl bir hak ve adalet anlayışıdır diye sorarım. Sizin de vicdanınıza sormanızı öneririm. Velev ki İskender beyin yazısında zikrettiği isimler yanlış yapmış olsun siz nasıl olurda bu şahısların hatasını bütün cemaatin yaptıkalarını sıfırladıkalrını ileri sürebilirsiniz.
Ben yıllarca Hizmet evlerinde kaldım. Orta Asya’ da da hizmet etmeğe çalıştık. Evlerde kaldığım yıllarda Kürtçe bilen arkadaşlarla devamlı Kürtçe konuşurduk ve hiçbir kimse bunu yapamazsınız demedi. Onlarca Kürtçe kitap okurduk. Kürtçe müzikler dinlerdik. Hatta çoğu Türk arkadaşa da Kürtçe öğretmişimdir. İskender bey kendi yazısında bir kaç müşahhas örnek vermiş ve o örnekler üzerinden Cemaat’in bütün yaptıklarını sıfırlamış. Peki ben şimdi yazabileceğim onlarla müsbet müşahhas örnek üzerinden STV’de yapılan hataları ortadan kaldırıp bu cemaat hata yapmadı diyebilirmiyim. Nasıl ki ben bu hataları gözardı edemezsem İskender beyde yapılan bu kadar müsbet olayı yok sayamaz. Ben de Tek Türkiye ve bu minvalde ki dizileri tasvip etmiyordum. Kaç kere de gerek mektupla olsun gerek başka yollarla bunu ifade ettim. Ama bu hata beni hak bulduğum yoldan çevirmemesi gerekirdi nitekim çevirmedide. Güneydoğu’da da hizmette vazifeli olarak bulundum. Bir hayli yerde Kürtçe muhabbetler oluyordu. Kim olmuyordu derse hata etmiş olur.
İskender bey yazısında; “Kürtçe bir kitap okuyanlara veya Kürtler adına herhangi bir talepte bulunanlara Kürtçü veya PKK’lı nazarıyla bakılıyordu.” diyor. Ardında da yazısının bir yerinde; “Cemaatin her kurumunun en tepe noktalarında Kürtleri görmek mümkündü ama Kürtçe bir kurum bir Kürd’e teslim edilemedi, edilemezdi de çünkü “ola ki o kişi milli duygularının tesirinde kalabilir ve yanlış şeyler” yapabilirdi.” diye devam ediyor.
Şimdi soruyorum İskender beye Kürtçe konuşanlara bile PKKlı nazarıyla bakıldığı bir cemaatte nasıl olur da Kürtler en tepe noktalara getirilebiliyordu. Eğer dediğiniz gibi olsaydı benim ve benim gibi bu Cemaat’te tanıdığım çoğu Kürt arkadaş Kürtçe konuştukları halde nasıl oldu da yönetici ve idareci oldular. Dünya TV nin başına ben de bir Kürt arkadaşın gelmesini isterdim ama bunun olmaması Cemaat’in Kürtlere negatif ayrımcılık yaptığı anlamını çıkarmaz. Yine yazının bir bölümünde doğu ve güneydoğuda hizmetin vazifelendirdiği arkadaşların daha önce ülkenin doğusuna hiç gelmemiş ve kürtçe bilmeyen insanlardan seçildiğini idafe etmiş. Belki ilk yıllar olarak bakıldığında bu eleştiri haklı olailir ki; bu normal çünkü bu hizmetin geçmişi ve olgunlaşma sürecine bakarsanız ilk olarak batı şehirlerinden doğuya doğru gelindiğini görürsünüz. Böyle bir durumda ilk olarak batıda yetişen arkadaşların doğuya gönderilmesi normal olsagerek. Ama son 15 yıldır Doğu ve Güneydoğudaki vazifeli arkadaşların çoğusu Kürtçe bilen ve o coğrafyanın insanıydı. Diyelim ki İskender beyin verdiği örnekteki gibi adam gelmiş yıllarca kalmış ve bir kelime Kürtçe öğrenmeyip bununla da övünerek bir hata yapıyor. Bu bile bu Cemaat’in yargılanacağı birşey değildir. Bu Cemaat oraya çoğunlukta Kürtçe bilen ve konuşan arkadaş göndermişken bir iki tane böyle densizin ortaya çıkması cemaatin yanlış yaptığı anlamını çıkarmaz.
Türk okulları ve Türkçe olimpiyatları meselesine gelecek olursak. Bakın eğer meseleye siyah veya beyaz çizgiler olarak bakarsanız ara renkleri görmeden hayatınızı kendinize zindan edersiniz. Şimdi bu Cemaat maddi kaynaklarının çoğusunu Türk işadamlarından alıyordu. Ayrıca gidilen ülkelere Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olarak gidiliyordu. Yani Türkiye Cumhuriyetinden çıkan bir hareketin Türk okulları açması normal bir durum değilmi sizce. Yani ben bir Kürt olarak gittim o okullarda yeri geldi çocuklara Türkçe yeri geldi Kürtçe öğrettim. Şimdi siz bu örneklem üzerinden diyorsunuz ki neden doğu ve güneydoğuda cemaat okullarında seçmeli Kürtçe dersi verilmedi. Bakın bir kere Türkiye’de 2012 yılında üniversitelere Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açıldı ne ara ordan Kürtçe öğretmenleri mezun oldu da cemaat onları alıp okullarda öğretmen yaptı diye sormazlar mı size. Bu cemaatin amacı insan yetiştirmek iyi bir Türk veya Kürt yetiştirmek değil. İnsan yetiştirirkende bütün insanlığın kabul ettiği değerler üzerinden yetiştirirsiniz. Hizmetin anlattığı değerler Kürtlerde de Türklerde de aynı değerler. E amaç iyi bir insan yetiştirmek ise ve bu yola insani değerler ile gidiliyorsa sonuca bakmanız gerekmez mi? Bakın benim köyümde hala daha bir okul yok ve benimle beraber okuyan o 24 öğrenciden 10 tanesi dağda hayatını kaybetti malesef. Benim köyümden üniversite okuyan tek kişi benim.Ama aynı köyde geçen seneye kadar hizmetin bir okuma salonu vardı. Şehir merkezinden üniversiteli arkadaşlar saatler süren yolculuğun sonunda gelip köyde haftasonları kalıp çocuklara bu insani değerleri Kürtçe de Türkçe de anlatıyorlardı. Şimdi o okuma salonu kapatıldı oraya bunları anlatmaya giden arkadaşlarda cezaevlerine atıldı. Siz şimdi nasıl olurda bu kadar hassas düşünerek haraket eden bir cemaati bir kaç tane kötü örnek üzerinden yargılamaya kalkarsınız. Türkçe olimpiyatlarında kaçtane Kürtçe şarkı söylendi. Afrikalı çocuğa bu cemaat Kürtçe şarkı söylemeyi öğretti. Adının Türkçe Olimpiyatları olması benimde başından beri kabullenmediğim birşey ama bırakında yurtdışında Türk okulları adı altında açılmış okulların düzenlediği dil olimpiyatlarına Türkçe Olimpiyatları denilsin. Ama şimdi siz bunu alıp sanki Kürtlere birşey yapılmıyor havasına sokarsanız insaf sınırlarını zorlamış olursunuz.
Bir Kürt olarak benim isteğim nedir diye sorarsanız. Dilimi konuşabilmek ve yeni nesillere öğretebilmek. Etnik kimliğim yüzünden negatif ayrımcılığa maruz kalmamaktır. İlk etapta akla gelen bu isteklerin hangisine bu cemaat engel olmuş. İnsani değerler öğretilerek yapılan hatalara haksızlıklara karşı silahla değil kalemle bilgi ile karşı gelinmesi gerektiğini öğreten bu cemaat bunun neyini yanlış yaptı. İskender bey yazısının bir yerinde: “Devlet ile problemli bir kitlenin karşısına devletin argümanları veya benzer argümanlarla çıktığınızda o kitle tarafından devlet ile aynı kategoriye konmaktan kurtulamazsınız ve artık onların nazarında inandırıcılığınız kalmaz. Çünkü dağın yolunu kapatmak bir cemaatin değil devletin vazifesiydi.” diyor. Soruyorum İskender beye, benim çocukluğumda bu devlet ben dağa çıkayım diye elinden geleni yaptı. Ve dağa tekrar çıkmama bu hizmet engel oldu. Bu cemaat hak ve hakikati bana göstererek gerçek insani değerlerle bu haksızlıklara karşı nasıl mücadele edeceğimi gösterdi diye hata mı yaptı. Ne yapsaydı dursaydı da diğer dağda hayatını kaybetmiş arkadaşlarım gibi ben de orda mı ölseydim.
Yazacak daha çok şey var ama yazımızın sonunda şunları hatırlatmakta fayda görüyorum.
Eleştiri insanı iyiye götürecek tavsiyelerde bulunursa eleştiridir yoksa sadece kötü örnekler verilip doğrusu tavsiye edilmediği müddetçe tenkitten öteye geçmez. Eleştiri yapalım. Yapmayalım demiyorum ama bunu yaparken bu kadar acımasızca bir iki kişinin yaptığı hatadan dolayı bütün bu kadar güzelliği yok ederseniz bu eleştiri değil haksızlık olur. Ayrıca bence insan içinde olmadığı zorluğunu çekmediği eğrisini doğrusunu görmediği bir mesele hakkında yorum yaparken çok dikkatli olması gerekir.
[Adem Yumlu] 13.6.2018 [The Circle]
Diyanet'in fitre hesabına göre 56 milyon kişinin fitre alması gerekiyor
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yıl için açıkladığı 19 liralık fitre, asgari ücret ile Türk-İş’in yıllardır yaptığı açlık ve yoksulluk hesaplamalarını alt üst etti. Diyanet İşleri’nin hesabı ile TÜİK ve Türk-İş’in verileri üzerinden hesap yapan Tüketici Hakları Derneği, ülkedeki 56 milyon vatandaşın açlık sınırının altında kaldığı için fitrelik hale düştüğünü açıkladı.
Diyanet İşleri Başkanlığı, bir kişinin bir günlük gıda ihtiyacının parasal karşılığını 2018 yılı için 19 lira olarak hesapladı. Bu hesaba göre, yaşlılık ya da hastalık gibi zorunlu nedenlerle orucunu tutamayan Müslümanların, her bir gün için yoksullara 19 lira fitre vermesi gerekiyor. 19 lira, bir kişinin sabah, öğlen ve akşam yemeği olmak üzere bir günlük gıda ihtiyacını karşılayacak tutar olarak belirlendi. Diyanet'in hesabına göre, Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin sadece gıda ihtiyacını karşılayabilmesi için ayda 2 bin 280 liralık gıda harcaması yapması gerekiyor. Bu tutara, gıda dışında kalan giyim, ulaşım, barınma gibi temel harcamalar dahil değil.
ASGARİ ÜCRET 677 LİRA EKSİK KALIYOR
Türkiye'de açlık sınırını 31 yıldan bu yana Türk-İş hesaplıyor. Türk-İş'in Mayıs sonu itibariyle yaptığı son hesaplamada açlık sınırı bin 686 lira düzeyinde gerçekleşti. Buna göre, aynı zamanda açlık sınırını ifade eden Diyanet'in fitre hesabı, Türk-İş'in hesapladığı açlık sınırının 594 lira aşağıda kaldığını ortaya koydu. Türk-İş yıllardır, açlık sınırının asgari ücretin hesabında kullanılmasını ve çalışanlara açlığa düşmeden hayatlarını sürdürebilecekleri bir taban ücretin ödenmesini talep ediyor, ancak hükümet bu hesabı dikkate almıyor. Hükümet ile işveren temsilcilerinin ortak oyuyla bu yıl için asgari ücret bin 603 lira olarak belirlenmişti. Diyanet'in fitre hesabı, resmi asgari ücretin 4 kişilik bir ailenin sadece asgari gıda ihtiyacı için gereken 2 bin 280 liranın bile 677 lira altında kaldığını da ortaya koymuş oldu.
56 MİLYON VATANDAŞ FİTRELİK
Tüketici Hakları Derneği (THD) Başkanı Turhan Çakar, SÖZCÜ'ye yaptığı açıklamada, Diyanet'in bir kişinin bir günlük asgari gıda ihtiyacını belirleyip onun üzerinden fitreyi hesapladığını, dolayısıyla belirlenen fitre tutarının aynı zamanda açlık sınırını da gösterdiğini söyledi. Tüketiciler olarak Türk-İş'in açlık ve yoksulluk verileriyle TÜİK'in yüzde 10'luk hane halkı gelirleri üzerinden kendilerinin de bir hesap yaptıklarını anlatan Çakar, “Bu veriler gösteriyor ki Türkiye nüfusunun en az yüzde 70'i açlık sınırının altında yaşıyor. Diyanet İşleri, fitrenin yoksullara verilebileceğini söylüyor. Dolayısıyla bu yüzde 70'lik kesim, yani yaklaşık 56 milyon vatandaş aynı zamanda fitrelik durumda. Yani 56 milyon tüketici fitre almayı hak edecek kadar yoksulluk ve açlık sınırında yaşıyor” dedi.
Tablo: Açlık ve yoksulluk sınırlarıı:
Türk-İş'in açıkladığı yoksulluk sınırı (Aylık-4 kişi): 5 bin 492 TL
Türk-İş'in hesapladığı açlık sınırı (Aylık-4 kişi) : Bin 686 TL
Türk-İş'e göre 1 kişinin 1 günlük gıda ihtiyacını karşılayacak tutar: 14 TL
Diyanet'e göre 1 kişinin 1 günlük gıda ihtiyacına karşılık gelen fitre tutarı: 19 TL
Fitre tutarına göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması: 2 bin 280 TL
[Samanyolu Haber] 13.6.2018
Diyanet İşleri Başkanlığı, bir kişinin bir günlük gıda ihtiyacının parasal karşılığını 2018 yılı için 19 lira olarak hesapladı. Bu hesaba göre, yaşlılık ya da hastalık gibi zorunlu nedenlerle orucunu tutamayan Müslümanların, her bir gün için yoksullara 19 lira fitre vermesi gerekiyor. 19 lira, bir kişinin sabah, öğlen ve akşam yemeği olmak üzere bir günlük gıda ihtiyacını karşılayacak tutar olarak belirlendi. Diyanet'in hesabına göre, Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin sadece gıda ihtiyacını karşılayabilmesi için ayda 2 bin 280 liralık gıda harcaması yapması gerekiyor. Bu tutara, gıda dışında kalan giyim, ulaşım, barınma gibi temel harcamalar dahil değil.
ASGARİ ÜCRET 677 LİRA EKSİK KALIYOR
Türkiye'de açlık sınırını 31 yıldan bu yana Türk-İş hesaplıyor. Türk-İş'in Mayıs sonu itibariyle yaptığı son hesaplamada açlık sınırı bin 686 lira düzeyinde gerçekleşti. Buna göre, aynı zamanda açlık sınırını ifade eden Diyanet'in fitre hesabı, Türk-İş'in hesapladığı açlık sınırının 594 lira aşağıda kaldığını ortaya koydu. Türk-İş yıllardır, açlık sınırının asgari ücretin hesabında kullanılmasını ve çalışanlara açlığa düşmeden hayatlarını sürdürebilecekleri bir taban ücretin ödenmesini talep ediyor, ancak hükümet bu hesabı dikkate almıyor. Hükümet ile işveren temsilcilerinin ortak oyuyla bu yıl için asgari ücret bin 603 lira olarak belirlenmişti. Diyanet'in fitre hesabı, resmi asgari ücretin 4 kişilik bir ailenin sadece asgari gıda ihtiyacı için gereken 2 bin 280 liranın bile 677 lira altında kaldığını da ortaya koymuş oldu.
56 MİLYON VATANDAŞ FİTRELİK
Tüketici Hakları Derneği (THD) Başkanı Turhan Çakar, SÖZCÜ'ye yaptığı açıklamada, Diyanet'in bir kişinin bir günlük asgari gıda ihtiyacını belirleyip onun üzerinden fitreyi hesapladığını, dolayısıyla belirlenen fitre tutarının aynı zamanda açlık sınırını da gösterdiğini söyledi. Tüketiciler olarak Türk-İş'in açlık ve yoksulluk verileriyle TÜİK'in yüzde 10'luk hane halkı gelirleri üzerinden kendilerinin de bir hesap yaptıklarını anlatan Çakar, “Bu veriler gösteriyor ki Türkiye nüfusunun en az yüzde 70'i açlık sınırının altında yaşıyor. Diyanet İşleri, fitrenin yoksullara verilebileceğini söylüyor. Dolayısıyla bu yüzde 70'lik kesim, yani yaklaşık 56 milyon vatandaş aynı zamanda fitrelik durumda. Yani 56 milyon tüketici fitre almayı hak edecek kadar yoksulluk ve açlık sınırında yaşıyor” dedi.
Tablo: Açlık ve yoksulluk sınırlarıı:
Türk-İş'in açıkladığı yoksulluk sınırı (Aylık-4 kişi): 5 bin 492 TL
Türk-İş'in hesapladığı açlık sınırı (Aylık-4 kişi) : Bin 686 TL
Türk-İş'e göre 1 kişinin 1 günlük gıda ihtiyacını karşılayacak tutar: 14 TL
Diyanet'e göre 1 kişinin 1 günlük gıda ihtiyacına karşılık gelen fitre tutarı: 19 TL
Fitre tutarına göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması: 2 bin 280 TL
[Samanyolu Haber] 13.6.2018
Nizamiye Medresesi Güney Afrika’da yeniden hayat buluyor...
2009 yılının sonunda temeli atılan ve iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan Nizamiye Kompleksi, şu ana kadar kalabalık Cuma Namazları, Bayram namazları, her kesimden insanların ziyaret ettiği çarşısı ile ve Ramazanlarda günlük yüzlerce insana verilen iftarları yerli ve yabancı basında çok gündeme geliyordu. Güney Afrikalı bir çok Müslüman aile Nizamiye’nin giriş katında düğünlerini yapıyor, Hacca giderken, Kutsal topraklardan dönünce Türk camisi olarak bilinen Nizamiye’yi ziyaret ediyordu. Geniş avlusunda ebru sanatı kursları verilen, özel odalarında yerlilerin de İslami seminerler verdiği, iftarların düzenlendiği Nizamiye, bütün bu faaliyetleri yanında hem dini ilimlerde, hem fen-matematik alanlarında başarılı öğrenciler yetiştirmeye başladı.
Nizamiye Koleji bu yıl, Gauteng eyaletinde üniversite girişlerinde en başarılı okullar arasına girerken, Hafızlık kursunu tamamlayan öğrenciler belgelerini, Nizamiye’nin ev sahipliği yaptığı, Güney Afrika Ulusal Kuran Konseyi’nin Kuran Okuma Yarışması’nda, ünlü Karilerden aldı.
Hafızlık zihnimi açtı
Nizamiye’nin hafızlarından 16 yaşındaki Mustafa Thwala, Nizamiye’de Hizmet gönüllerinin kendisine hafızlık ve lise eğitimi için burs ve harçlık verdiklerini söyledi. Hafızlığın zihnini açtığını söyleyen Mustafa, matematik derlerini sevdiğini anlatıyor.Güzel sesiyle Kuran okuyan Mustafa, Nizamiye lisesini başarıyla bitirerek, üniversitede ekonomi eğitimi almak istediğini ve ticaret hayatına atılarak başarılı bir işadamı olmak için gece gündüz çalıştığı ifade etti.
Nizamiye Hafızlık Kursu muallimlerinden Mısırlı Hafız ve Arapça öğretmeni Mahmut Zeki ise şunları söyledi, “ Nizamiye’de 44 öğrenci var ve bunlar üç grup halinde Kuran ezberliyorlar. İlk grup hafızlığını burada bitirip burslu bir şekilde Nizamiye Lisesi’nde okuyan öğrenciler. Bunlar hem hafızlığını tekrar edip hem okul derslerini çalışıyorlar, çünkü biz onların dini bilgiler yanında pozitif bilimlerini de okumalarını istiyoruz. İkinci grup hafızlık yapan öğrenciler, üçüncü grup ise yeni gelen öğrenciler, bu öğrenciler de kuran öğrenip hafızlığa başlayacak olan öğrenciler. Ayrıca öğrenciler kitap okuma alışkanlığı kazandırma gibi bir gayret içindeyiz”
Sahraaltı Afrika’nın en büyük camisi olan Nizamiye, Güney Afrikalı ve çevre ülkelerden gelen öğrenciler, kaligrafilerin, desenlerin, levlahaların süslediği kubbelerin, yüksek sütunların altında Nizamiye Medresesi kültürünü yeniden yaşatıyorlar. Hafız okulu öğrencileri klasik tarza yerlere otururken, aynı zamanda modern kütüphane ve akıllı tahtalı sınıflarda İslami ilimler ve Kuran hafızlığında öğrencilere hizmet veriyor.
[Türkmen Terzi, Güney Afrika] 13.6.2018 [Samanyolu Haber]
Nizamiye Koleji bu yıl, Gauteng eyaletinde üniversite girişlerinde en başarılı okullar arasına girerken, Hafızlık kursunu tamamlayan öğrenciler belgelerini, Nizamiye’nin ev sahipliği yaptığı, Güney Afrika Ulusal Kuran Konseyi’nin Kuran Okuma Yarışması’nda, ünlü Karilerden aldı.
Hafızlık zihnimi açtı
Nizamiye’nin hafızlarından 16 yaşındaki Mustafa Thwala, Nizamiye’de Hizmet gönüllerinin kendisine hafızlık ve lise eğitimi için burs ve harçlık verdiklerini söyledi. Hafızlığın zihnini açtığını söyleyen Mustafa, matematik derlerini sevdiğini anlatıyor.Güzel sesiyle Kuran okuyan Mustafa, Nizamiye lisesini başarıyla bitirerek, üniversitede ekonomi eğitimi almak istediğini ve ticaret hayatına atılarak başarılı bir işadamı olmak için gece gündüz çalıştığı ifade etti.
Nizamiye Hafızlık Kursu muallimlerinden Mısırlı Hafız ve Arapça öğretmeni Mahmut Zeki ise şunları söyledi, “ Nizamiye’de 44 öğrenci var ve bunlar üç grup halinde Kuran ezberliyorlar. İlk grup hafızlığını burada bitirip burslu bir şekilde Nizamiye Lisesi’nde okuyan öğrenciler. Bunlar hem hafızlığını tekrar edip hem okul derslerini çalışıyorlar, çünkü biz onların dini bilgiler yanında pozitif bilimlerini de okumalarını istiyoruz. İkinci grup hafızlık yapan öğrenciler, üçüncü grup ise yeni gelen öğrenciler, bu öğrenciler de kuran öğrenip hafızlığa başlayacak olan öğrenciler. Ayrıca öğrenciler kitap okuma alışkanlığı kazandırma gibi bir gayret içindeyiz”
Sahraaltı Afrika’nın en büyük camisi olan Nizamiye, Güney Afrikalı ve çevre ülkelerden gelen öğrenciler, kaligrafilerin, desenlerin, levlahaların süslediği kubbelerin, yüksek sütunların altında Nizamiye Medresesi kültürünü yeniden yaşatıyorlar. Hafız okulu öğrencileri klasik tarza yerlere otururken, aynı zamanda modern kütüphane ve akıllı tahtalı sınıflarda İslami ilimler ve Kuran hafızlığında öğrencilere hizmet veriyor.
[Türkmen Terzi, Güney Afrika] 13.6.2018 [Samanyolu Haber]
Kelime-i Tayyibe Şecere-i Tayyibe [Safvet Senih]
Kelimelerin bir ağaca benzediğini ifade eden Kur’an-ı Hakim’de şöyle buyuruluyor: “Görmedin mi Allah nasıl bir temsil getirdi: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sâbit, dalları ise, göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.” (İbrahim Suresi, 14/24-25)
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız diyor ki: “Burada İMAN, güzel bir ağaca benzetilmiştir. Bir ağacın damarları gövdesi, dalları, meyveleri vardır. İman ağacının DAMARLARI ilim, marifet ve yakindir. GÖVDESİ ihlastır. DALLARI iyi işler ve davranışlar, MEYVELERİ ise güzel işlerin gerektirdiği temiz huylar, güzel hasletlerdir. Bir ağacın canlılığını sürdürmesi için sulanıp bakılması gerektiği gibi iman ağacı da ilim, iyi işler, tefekkür ile gözetilmezse, o da kuruma tehlikesine maruz kalır. Bir hadiste Hz. Peygamber (S.A.S.): ‘Elbise nasıl yıpranırsa, kalpteki iman da öylece yıpranıp eskir. O halde, imanınızı daima tazeleyin.’ buyurmuştur. İbadetlere vakti vaktine devam, bu bakımı sağlar.”
Kötü söz de yine ağaca benzetiliyor: “Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz kararsız bir ağaca benzer.” (14/26)
“Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sâbit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zâlimleri ise, şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar. Allah’ın nimetine bedel, inkâr ve nankörlüğü tercih edenleri, ayrıca kendi halklarını da helâk yurduna, cehenneme, sürükleyenleri görmedin mi? Onların hepsi oraya girecekler. Cehennem ne kötü bir yerleşim yeridir.!” (İbrahim Suresi, 14/27-29)
Fî Zılâl tefsirinde mesele şöyle ele alınıyor: “Kökü sağlam, dalları göklere tırmanan güzel bir ağaca benzeyen güzel söz ile dik duramayan ve kökü yerden kesilmiş iğrenç bir ağaca benzeyen iğrenç sözün oluşturduğu sahne, genelde sûrenin atmosferinden, peygamberler ile onları yalanlayanların hikayesinden, özelden de her iki grubun akıbetinden alınmış bir sahnedir. Burada peygamberlik ağacı ve bu ağaca yansımış peygamberlerin babası Hz. İbrahim’in (a.) gölgesi net bir şekilde görülmektedir. Bu ağaç her dönemde güzel ve tatlı meyveleri vermektedir… Peygamberlerden biridir bu meyve… İman, iyilik ve canlılık meyvesini vermektedir.
“Fakat bu örnek, surenin ve surede ele alınan hikayenin atmosferi ile uyuşmakla birlikte, bundan daha engin ufukları, daha geniş bir alanı, daha derin bir gerçeği ifade etmektedir.
“Hiç şüphesiz güzel söz, yani gerçek söz, tıpkı güzel bir ağaç gibidir. Sağlam, görkemli ve bol meyvelidir. Sağlamdır, kasırgalar ne kadar amansız olurlarsa olsunlar onu yerinden sökemez. Batıl rüzgarları onu sarsamaz. Azgınların sapkınların balyozları onu etkilemez. Kimi dönemlerde bazılarınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zannedilse bile sağlamdır, uludur. Kötülükten, zulümden ve azgınlıktan hep yüksektir. Kimi zamanlar onun batıl tarafından yerinden sökülüp boşluğa atıldığı sanılsa bile meyvesi vermeye devam eder. Bu ağaç ve meyveleri hiç eksik olmaz. Çünkü bu ağacın tohumları gün geçtikçe ruhlarda yeşermektedir.
“Aynı şekilde iğrenç söz, yani bâtıl söz, tıpkı iğrenç bir ağaç gibidir. Kabarır, yükselir, dal-budak salar. Bu yüzden bazı insanlar onun güzel ağaçtan daha iri, daha güçlü olduğunu sanabilirler. Hatta toprağın dışındadır. Onun bu görkemi geçici bir süre içindir, sonra tekrar yere yıkılacaktır. Sağlamlığı, kalıcılığı söz konusu değildir.
“Bunlar sadece birer örnek değildirler. Sırf iyileri desteklemek, onları yüreklendirmek maksadına yönelik olarak söylenmiş sözler değildir bunlar. Kimi dönemlerde gerçekleşmesi gecikse de hayatta yaşanan realitedir bu.
“İyilik kalıcıdır, kötülük onu sıkıştırsa da, yoluna engel olsa da ölmez, solmaz. Kötülük ise uzun süre yaşayamaz. İçine karışmış kimi iyilik kalıntıları yok olana kadar yaşayabilir. Zaten saf kötülük çok az bulunabilir. İçindeki kimi iyilik kalıntıları yok olunca, kötülük de yok olup gider. Geride bir şey kalmaz. Bu durumda muhteşem ve üstün gibi görünse de içten içe yok oluyor, dağılıp gidiyordur. Unutulmamalıdır ki, iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı da kötülüktür.”
Risale-i Nurlar da ana kitaplar olarak, Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualardır. Hepsinin anası Sözler’dir. Yani kelimeler yani kelime-i tayyibelerdir. Bilhassa Yirmi Dördüncü Söz’de bu çok belirgindir: “Yirmi Dördüncü Söz… Şu Söz ‘Beş Dal’dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.” diye başlar. Hatta 54 kişilik İzmir Mahkemesinde, Nur Davasında, 1971’de savcı Nurettin Soyer bu ifadeleri mahkemeye takdim ettiği iddianameden okumuş sonra da oradaki Kur’anî eşbihi kavrayamadığı için, “İnsanı deliye çeviren ifadeler!” demişti…
Aslında Kur’an-ı Kerime göre kainat bir kitap, olup bitenler icraat-ı İlahî noktasından birer âyet, Allah’ın yarattığı her bir sanat eseri de birer kelimedir: Bakınız, Bediüzzaman Hazretleri “De ki: ‘Rabbimin kelimelerini yazmak için en büyük okyanus mürekkeb olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye gönderseydik, bunlar biter tükenirdi, Rabbinin sözleri yine de bitmez.” (Kehf Suresi, 18/109) âyetini beş bölümde ele alırken, beşincisinde şöyle diyor: “Nasıl ki, Kelâm sıfatının kelimeleri var. Öyle de Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderi kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Bilhassa canlı varlıklar, özellikle küçük mahluklar, herbiri birer Rabbanî kelimedir ki, Mütekellim-i Ezelî olan Cenab-ı Hakkın varlığına, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Onların adedini denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânasına dahi şu âyet-i kerime remzen bakıyor.”
Kur’an-ı Hakîm’in ifadelerin derinlik ve enginliğini anlamaya gayret edelim ki, ufkumuz genişlesin, gönlümüz iman şevkiyle kalbimiz de itminan ile dolup taşsın…
[Safvet Senih] 13.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız diyor ki: “Burada İMAN, güzel bir ağaca benzetilmiştir. Bir ağacın damarları gövdesi, dalları, meyveleri vardır. İman ağacının DAMARLARI ilim, marifet ve yakindir. GÖVDESİ ihlastır. DALLARI iyi işler ve davranışlar, MEYVELERİ ise güzel işlerin gerektirdiği temiz huylar, güzel hasletlerdir. Bir ağacın canlılığını sürdürmesi için sulanıp bakılması gerektiği gibi iman ağacı da ilim, iyi işler, tefekkür ile gözetilmezse, o da kuruma tehlikesine maruz kalır. Bir hadiste Hz. Peygamber (S.A.S.): ‘Elbise nasıl yıpranırsa, kalpteki iman da öylece yıpranıp eskir. O halde, imanınızı daima tazeleyin.’ buyurmuştur. İbadetlere vakti vaktine devam, bu bakımı sağlar.”
Kötü söz de yine ağaca benzetiliyor: “Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz kararsız bir ağaca benzer.” (14/26)
“Allah iman edenleri hem dünyada hem âhirette o sâbit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zâlimleri ise, şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar. Allah’ın nimetine bedel, inkâr ve nankörlüğü tercih edenleri, ayrıca kendi halklarını da helâk yurduna, cehenneme, sürükleyenleri görmedin mi? Onların hepsi oraya girecekler. Cehennem ne kötü bir yerleşim yeridir.!” (İbrahim Suresi, 14/27-29)
Fî Zılâl tefsirinde mesele şöyle ele alınıyor: “Kökü sağlam, dalları göklere tırmanan güzel bir ağaca benzeyen güzel söz ile dik duramayan ve kökü yerden kesilmiş iğrenç bir ağaca benzeyen iğrenç sözün oluşturduğu sahne, genelde sûrenin atmosferinden, peygamberler ile onları yalanlayanların hikayesinden, özelden de her iki grubun akıbetinden alınmış bir sahnedir. Burada peygamberlik ağacı ve bu ağaca yansımış peygamberlerin babası Hz. İbrahim’in (a.) gölgesi net bir şekilde görülmektedir. Bu ağaç her dönemde güzel ve tatlı meyveleri vermektedir… Peygamberlerden biridir bu meyve… İman, iyilik ve canlılık meyvesini vermektedir.
“Fakat bu örnek, surenin ve surede ele alınan hikayenin atmosferi ile uyuşmakla birlikte, bundan daha engin ufukları, daha geniş bir alanı, daha derin bir gerçeği ifade etmektedir.
“Hiç şüphesiz güzel söz, yani gerçek söz, tıpkı güzel bir ağaç gibidir. Sağlam, görkemli ve bol meyvelidir. Sağlamdır, kasırgalar ne kadar amansız olurlarsa olsunlar onu yerinden sökemez. Batıl rüzgarları onu sarsamaz. Azgınların sapkınların balyozları onu etkilemez. Kimi dönemlerde bazılarınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zannedilse bile sağlamdır, uludur. Kötülükten, zulümden ve azgınlıktan hep yüksektir. Kimi zamanlar onun batıl tarafından yerinden sökülüp boşluğa atıldığı sanılsa bile meyvesi vermeye devam eder. Bu ağaç ve meyveleri hiç eksik olmaz. Çünkü bu ağacın tohumları gün geçtikçe ruhlarda yeşermektedir.
“Aynı şekilde iğrenç söz, yani bâtıl söz, tıpkı iğrenç bir ağaç gibidir. Kabarır, yükselir, dal-budak salar. Bu yüzden bazı insanlar onun güzel ağaçtan daha iri, daha güçlü olduğunu sanabilirler. Hatta toprağın dışındadır. Onun bu görkemi geçici bir süre içindir, sonra tekrar yere yıkılacaktır. Sağlamlığı, kalıcılığı söz konusu değildir.
“Bunlar sadece birer örnek değildirler. Sırf iyileri desteklemek, onları yüreklendirmek maksadına yönelik olarak söylenmiş sözler değildir bunlar. Kimi dönemlerde gerçekleşmesi gecikse de hayatta yaşanan realitedir bu.
“İyilik kalıcıdır, kötülük onu sıkıştırsa da, yoluna engel olsa da ölmez, solmaz. Kötülük ise uzun süre yaşayamaz. İçine karışmış kimi iyilik kalıntıları yok olana kadar yaşayabilir. Zaten saf kötülük çok az bulunabilir. İçindeki kimi iyilik kalıntıları yok olunca, kötülük de yok olup gider. Geride bir şey kalmaz. Bu durumda muhteşem ve üstün gibi görünse de içten içe yok oluyor, dağılıp gidiyordur. Unutulmamalıdır ki, iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı da kötülüktür.”
Risale-i Nurlar da ana kitaplar olarak, Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualardır. Hepsinin anası Sözler’dir. Yani kelimeler yani kelime-i tayyibelerdir. Bilhassa Yirmi Dördüncü Söz’de bu çok belirgindir: “Yirmi Dördüncü Söz… Şu Söz ‘Beş Dal’dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.” diye başlar. Hatta 54 kişilik İzmir Mahkemesinde, Nur Davasında, 1971’de savcı Nurettin Soyer bu ifadeleri mahkemeye takdim ettiği iddianameden okumuş sonra da oradaki Kur’anî eşbihi kavrayamadığı için, “İnsanı deliye çeviren ifadeler!” demişti…
Aslında Kur’an-ı Kerime göre kainat bir kitap, olup bitenler icraat-ı İlahî noktasından birer âyet, Allah’ın yarattığı her bir sanat eseri de birer kelimedir: Bakınız, Bediüzzaman Hazretleri “De ki: ‘Rabbimin kelimelerini yazmak için en büyük okyanus mürekkeb olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye gönderseydik, bunlar biter tükenirdi, Rabbinin sözleri yine de bitmez.” (Kehf Suresi, 18/109) âyetini beş bölümde ele alırken, beşincisinde şöyle diyor: “Nasıl ki, Kelâm sıfatının kelimeleri var. Öyle de Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderi kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Bilhassa canlı varlıklar, özellikle küçük mahluklar, herbiri birer Rabbanî kelimedir ki, Mütekellim-i Ezelî olan Cenab-ı Hakkın varlığına, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Onların adedini denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânasına dahi şu âyet-i kerime remzen bakıyor.”
Kur’an-ı Hakîm’in ifadelerin derinlik ve enginliğini anlamaya gayret edelim ki, ufkumuz genişlesin, gönlümüz iman şevkiyle kalbimiz de itminan ile dolup taşsın…
[Safvet Senih] 13.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Fethullah Gülen’in avukatları seçim ayarlı suikast iddialarına cevap verdi
Seçimlere günler kala Hizmet Hareketi hakkında, ‘bir takım darbe ve suikast planları’ hakkındaki iddialara Fethullah Gülen’in avukatları twitter hesabından cevap verdi. Avukatlar, “Hizmet Hareketi mensupları, ne yapılırsa yapılsın kötülüğe kötülükle karşılık vermeyecek, asla şiddete ve hukuk dışı yöntemlere yönelmeyecektir.” dedi.
Avukatlar, “Bunun en önemli delili ise 5 yıla yakın hukuk dışı olmanın ötesinde akla, ahlaka, vicdana ve insafa sığmayacak şekilde yapılan saldırılara ve insan hakları ihlallerinin karşılığında tek bir mukabelede bulunulmaması gösterilebilir.” ifadesini kullandı.
Avukatlar, “200 binin üzerinde soruşturmanın açıldığı, 50 binin üzerinde insanın tutuklandığı bir ortamda, Bank Asya’ya para yatırmak, hareket ilişkilendirilmiş sendika üyesi olmak, Kimse Yok mu derneğine bağışta bulunmak, çocuklarını Hizmet Hareketi ile anılan okullara göndermek gibi Anayasal çerçevenin dışında mütalaa edilmeyecek fiillere dayanarak ‘suç’ icat edildiği bir dönemde, darbe yahut plan gibi suçlamalar yöneltilmesi, açık ve net bir şekilde iftiradır.” dedi.
Açıklamada “Bu iftarının bir parti başkanı tarafından, bir mafya lideri ziyareti sonrasında yapılmış olması da ayrıca dikkat çekici ve şüphe uyarıcıdır.” vurgusu yapıldı.
Bahçeli ve Soylu seçime yakın bu iddialarla ortaya çıkmıştı
Geçtiğimiz günlerde MHP Lideri Devlet Bahçeli, ‘F…’nün yeniden darbe girişim yapabileceğinin konuşulduğu iddiasına yer verip, “Bu kez hiçbir suçlu sağ kalmayacaktır.” tehdidinde bulunmuştu.
Seçime yakın bu iddiaları ortaya atan bir diğer isim de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmuştu. Soylu, “Yeni bir darbe, yeni suikast planları var. Ama buna güçleri yok. Özellikle Balkanlar’da çok güçlüler. Özellikle dışarıda da lojistik ayağını çözmeye çalışıyoruz. Avrupa’nın bir kısmında bunları içselleştirmiş durumda. Darbe de dahil bütün bunları kendi içlerinde değerlendiriyorlar. Her hafta terör örgütü lideri subliminal mesajlarla kendi örgünü ayağa tutmak için mesajlar veriyor.” iddiasına yer vermişti.
Gülen’in avukatlarının açıklaması ise şöyle;
[TR724] 13.6.2018
Avukatlar, “Bunun en önemli delili ise 5 yıla yakın hukuk dışı olmanın ötesinde akla, ahlaka, vicdana ve insafa sığmayacak şekilde yapılan saldırılara ve insan hakları ihlallerinin karşılığında tek bir mukabelede bulunulmaması gösterilebilir.” ifadesini kullandı.
Avukatlar, “200 binin üzerinde soruşturmanın açıldığı, 50 binin üzerinde insanın tutuklandığı bir ortamda, Bank Asya’ya para yatırmak, hareket ilişkilendirilmiş sendika üyesi olmak, Kimse Yok mu derneğine bağışta bulunmak, çocuklarını Hizmet Hareketi ile anılan okullara göndermek gibi Anayasal çerçevenin dışında mütalaa edilmeyecek fiillere dayanarak ‘suç’ icat edildiği bir dönemde, darbe yahut plan gibi suçlamalar yöneltilmesi, açık ve net bir şekilde iftiradır.” dedi.
Açıklamada “Bu iftarının bir parti başkanı tarafından, bir mafya lideri ziyareti sonrasında yapılmış olması da ayrıca dikkat çekici ve şüphe uyarıcıdır.” vurgusu yapıldı.
Bahçeli ve Soylu seçime yakın bu iddialarla ortaya çıkmıştı
Geçtiğimiz günlerde MHP Lideri Devlet Bahçeli, ‘F…’nün yeniden darbe girişim yapabileceğinin konuşulduğu iddiasına yer verip, “Bu kez hiçbir suçlu sağ kalmayacaktır.” tehdidinde bulunmuştu.
Seçime yakın bu iddiaları ortaya atan bir diğer isim de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmuştu. Soylu, “Yeni bir darbe, yeni suikast planları var. Ama buna güçleri yok. Özellikle Balkanlar’da çok güçlüler. Özellikle dışarıda da lojistik ayağını çözmeye çalışıyoruz. Avrupa’nın bir kısmında bunları içselleştirmiş durumda. Darbe de dahil bütün bunları kendi içlerinde değerlendiriyorlar. Her hafta terör örgütü lideri subliminal mesajlarla kendi örgünü ayağa tutmak için mesajlar veriyor.” iddiasına yer vermişti.
Gülen’in avukatlarının açıklaması ise şöyle;
Hizmet Hareketi mensupları, ne yapılırsa yapılsın kötülüğe kötülükle karşılık vermeyecek, asla şiddete ve hukuk dışı yöntemlere yönelmeyecektir. pic.twitter.com/SycNQbeMQF— F Gülen Avukatları (@fgulenav) 12 Haziran 2018
[TR724] 13.6.2018
Ahmet Bozkuş: Prompter olmadan da konuşabiliriz; hem de nasıl!
Ahmet Bozkuş, Youtube kanalındaki ‘3 Dakikada’ programında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın prompterı bozulunca yaşadıklarından yola çıkarak, Erdoğan’ın meydanlardaki propoganda dilini mizahi bir anlatımla yansıttı.
“Prompter olmadan da konuşabilirim. Hem de nasıl!” diye söyleyen Bozkuş, “Tekerliği biz bulduk, yolu biz bulduk. Yolsuzluğu ve köşeyi dönmeyi biz bulduk. Çocukluğum Hitler’in toplama kamplarında geçti. Ben kantincilik yaptım. İşletmeyi iyi bilirim. Ekonomi tahsili yaptım. Matematik de bizim işimiz. Sıfırı bulacaktık hırs yaptık sıfırlamayı bulduk. Yerli ve milli prompterımız çok yakında göklerde, aynı zamanda tank oluyor, helikopter de oluyor. İhtiyacınız olursa yerli ve milli promterı mutfak robotuna çevirebilirsiniz. Kafayı biz bulduk. Vakit kafayı bulma vakti.”dedi.
İşte o video;
[TR724] 13.6.2018
“Prompter olmadan da konuşabilirim. Hem de nasıl!” diye söyleyen Bozkuş, “Tekerliği biz bulduk, yolu biz bulduk. Yolsuzluğu ve köşeyi dönmeyi biz bulduk. Çocukluğum Hitler’in toplama kamplarında geçti. Ben kantincilik yaptım. İşletmeyi iyi bilirim. Ekonomi tahsili yaptım. Matematik de bizim işimiz. Sıfırı bulacaktık hırs yaptık sıfırlamayı bulduk. Yerli ve milli prompterımız çok yakında göklerde, aynı zamanda tank oluyor, helikopter de oluyor. İhtiyacınız olursa yerli ve milli promterı mutfak robotuna çevirebilirsiniz. Kafayı biz bulduk. Vakit kafayı bulma vakti.”dedi.
İşte o video;
[TR724] 13.6.2018
Ertesi gün [Naci Karadağ]
Daha önce de defaatle tekrar ettiğim bir kanaatimi ifade etmem elzem: Biliyorum pek hoşunuza gitmeyecek ama Tayyip Erdoğan ve kurduğu sistemin artık öyle basit bir seçimle gideceğini hiç ama hiç zannetmiyorum. Değil bugünkü gibi anketlerin başa baş göstermesi, muhalefetin ezici çoğunluk olması durumunda, yani milletin açık açık “istenmiyorsun artık. Tamam” demesi halinde bile gideceğini hiç sanmıyorum. Çünkü artık Erdoğan içim mesele sadece bir Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık filan olmaktan çıkmış durumda. Onun ve ondan nemalanan sistem için mesele hayat-memat meselesi. Bu sebeple, tıpkı 1 Kasım seçimlerinde olduğu gibi, arzu ettiği, Kemal Kılıçdaroğlu gibi “Aman maraza çıkmasın, usulca çözelim” diyen zihniyetin de itiraz etmeyeceği bir neticeye fikslenerek sonucu belirleyecektir, diye düşünmekteyim.
Bu seçimin 1 Kasım’dan farkı Akşener- İnce ikilisine bir de Karamollaoğlu’nun beklenmeyen performansı eklendi. Buna bir de, Demirtaş’a oy verenlerin 1 Kasım’da düştüğü tuzağa düşmeyeceğini eklersek, kabul edelim Erdoğan ve şebekesinin işi epey zor.
Ele geçirilen medya ve haber ajansları, YSK ve seçimle ilgili tüm memurlara rağmen bu kez çok kolay bir manipülasyon yapamayabilir. En azından rakipleri bu işin o kadar kolay olmayacağını hissettiriyorlar Erdoğan’a.
Şöyle bir durum var: muhalefet bu kez çok iyi hazırlanmış ve antrenmanlı. Miting oyunlarından, medya gösterilerine kadar her şeye karşı hazırlıklı. Bu nedenle meydanlar da Erdoğan’ın arzu ettiği gibi coşkulu değil, ekranlardan da istediği sonucu alamıyor. Ne dese bir şekilde karşı tarafa çarpıp daha şiddetle kendi üzerine yöneliyor. Ne yapsa aleyhine dönüşüyor.
Elbette içini bilemem ama başta Başkanlık Sistemi olmak üzere, erken seçim de dahil pek çok konuda aldığı karardan şu an pişman olmuş olabileceğini düşünüyorum.
Öyle ya, ne gerek vardı şimdi sistem değiştirmelere, erken seçimlere filan. Akşener’i meydanlara indirmenin ne anlamı vardı? İnce’yi günde 5 vakit karşısında görmenin ne gibi bir kazanımı olacak ki?
Hem eski sistemde neyi yapmak istiyordu da yapamıyordu?
Kendi sıktığı macun tüpten çıktı artık. Geri dönmesi mümkün değil.
Muhalefet daha önceden yaptıklarına karşı hep ön alıcı adımlar atıyor. Dolayısıyla eskisi kadar rahat algıyla oynayamıyor, elinde olan orantısız imkânları dahi lehine kullanamıyor. Medyada yer alması bile aleyhine dönüyor bir şekilde.
Haklarını teslim edelim, muhalifler de (Saadet de dahil) dersini iyi çalışıyor. O yüzden, kendi silahıyla vurulup duruyor Tayyip Erdoğan. Bakın meydanlara, Erdoğan’dan başka ikinci bir isim var mı ortalıkta?
Çok güzel şekilde partisinden Erdoğan’ı ayırıp meseleyi ‘Tek Adam’ kavgasına fikslemeyi başardı muhalefet. Kılıçdaroğlu bile bir adım geri duruyor, bu avantajlı çarpışmada.
Ancak…
Başka bir durum var, şu anda herkes seçim öncesi ve seçim gecesine odaklandığı için sonrası hakkında kimsenin pek fikri yok. Fikir olmadığı için stratejisi de yok.
Muhalifler Erdoğan ve çetesinin seçime kadar atacağı adımları, tahmin, hissiyat ve rakip hatalarıyla anlayıp alternatif politika üretme elastikiyetini çoktan kazandı. Seçim günü için de çok yoğun çalışma yaptıkları belli. Kolay kolay hile yapılmasına müsaade etmeyecekler gibi. YSK eğer 1 Kasım ya da Nisan Referandumu gibi Erdoğan lehine Ali Cengiz yaparsa gök kubbeyi başlarına yıkar muhalefet. Bunun bilincindeler.
Ve zurnanın sıra dışı ses çıkardığı noktaya geliyoruz.
Diyelim ki ben ve benim gibi düşünenler yanıldı (memnuniyet duyarım) her şey muhaliflerin arzu ettiği şekilde gitti. HDP barajı geçti, Erdoğan ittifakı azınlığa düştü, başkanlık seçimi ikinci tura kaldı…
Neler olacağı hakkında bir fikri olan var mı?
Ya da şöyle sorayım; sizce Erdoğan 18 yıldır ilmek ilmek ördüğü bu imkânları bir gecede bırakıp gidecek mi zannediyorsunuz?
Sö zgelimi Saray’daki eşyalarını toplayıp bir valize koyup, personelle vedalaşırken, “hadi hakkınız helal edin güzel günler geçirdik” filan diyeceğini mi zannediyorsunuz?
Kurduğu suç şebekesini bir gecede sıfırlayıp buharlaştırabileceğini mi düşünüyorsunuz?
Devlet imkânlarının yüzde 90’ının karanlık işlere yönlendiren bir sistemin kendi kendini kapatmasını mı bekliyorsunuz? Seçimi kaybetmek Erdoğan ve çevresi için kendi kıyametlerinin kopması demek!
Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız, size gülümsemek isterdim ama yapamıyorum…
Elbette böyle bir şey olmayacak!
Bir ekonomist var, epey ünlü. Şimdi Saray adına kalem oynatıyor fikirlerini Erdoğan’ın hizmetine sunuyor. Vaktiyle kısa süren bir yolculuğumuz olmuştu. Bedrettin Dalan döneminde belediye muhabirliği yaptığını söylemişti, benim yaşım pek müsait değil o dönemi hatırlamaya. Nurettin Sözen’in seçimi kazanamayacağından o kadar emin olduğundan bahsettikten sonra “O kadar emindi ki, seçim günü yıkım için Sarıyer’e gitmişti” diye ekledi. Gazeteciler bu rahatlığının sebebini sorduğunda, yaptırdığı anketleri gösteriyormuş Dalan. Yüzde 60 çıkıyormuş en kötü ankette bile! Gülümseyerek şöyle diyormuş: “Sur üflenir kıyamet kopar ama ben İstanbul’da seçim kaybetmem… Kıyametin kopma ihtimali, benim seçimi kaybetme ihtimalimden daha fazla… Sadece bizim anketlerimiz değil, diğer bütün araştırmalar da aynı sonucu veriyor. Ben ANAP’ın çok üstündeyim… ANAP kaybetse bile ben etmem!”
Ve seçim gecesi sonuçlar açıklandıktan sonra belediye binasının kalorifer dairesinin ışıklarının sabaha kadar sönmediğinden bahsetti bu kişi. “On binlerce evrakı kazanlarda imha ettirdi Dalan” diye ekleyerek.
Anlatabiliyor muyum?
Af edersiniz ama nereden çıktı bu Af?
İşte Devlet Bahçeli’nin af çıkışının bununla ilgili olduğunu bilmemiz lazım. Zannedildiğinin aksine, Bahçeli ile Erdoğan bu af meselesinde çatışmıyorlar. Hatta tam tersi, tıpkı erken seçim kararı gibi Erdoğan bizzat Bahçeli’ye veriyor bu görevi. Bizzat Bahçeli de af filan çıkmayacağını çok iyi biliyor. Zaten aklına bile gelmez böyle şeyler, ört ki ölem durumundadır. Her geçen gün eriyen partide vatan millet edebiyatıyla ömür tüketecek, ne var yani! Ancak, af ısrarının sebebi bambaşka.
Zaten Bahçeli de ön açıyor sonraki açıklamalarında “eğer af çıkmazsa isyan çıkar hapishanelerde!”
Seçimin ertesi günü için ön alıyor Tayyip Erdoğan. Bir köşede tutuyor kozlarını.
Nitekim geçen gün Süleyman Soylu da aynı stratejinin başka adımını attı: “Duyduk ki darbe girişimleri var” diye açıklama yapınca Bahçeli atılan pası anında aldı, “Böyle bir durumda sağ bırakmayız, ortalığı kan götürür!” (BKZ)
Tablo oldukça net: Eğer istenmeyen bir seçim sonucu gerçekleşirse ortalık karıştırılacak, başta cezaevleri olmak üzere kan akıtılacak.
Cezaevleri niçin önemli?
Ece Sevim Öztürk’ün tutuklanmasının da bununla ilgisi var.
Malum, ortalıkta gazeteci bırakmadılar doğru dürüst. Ülke dışında olanların eli kolu bağlı, ülke içinde olanlar tehdit ve sindirmeyle susmuş durumda. Geri kalanlar da yalaka takımı. Bir Ece Sevim Öztürk çıktı cesur. Birkaç gündür Ece Hanım’ın yazılarını okuyor ve belgesellerini izleyip not alıyorum. Şunu söyleyeyim; 15 Temmuz hakkında kafamda neredeyse netleşmeyen nokta kalmadı gibi. Sizinle paylaşacağım en kısa sürede. Buraya yazarak mevzuyu uzatmak niyetinde değilim.
Ancak, 15 Temmuz’un karanlıkta kalması Tayyip Erdoğan ve iktidarı için hayati öneme sahip. Aksi durum sadece sonu olmaz, oluşturduğu “Özgürlükçü, demokrat, darbe karşıtı” imajı yerle bir olur! Bu sebeple hapishanedekilerin asla konuşturulmaması, konuşsalar bile duyulmaması, dışarıdan bu işi çözer gibi olanların anında susturulması lazım. Tıpkı avukat Kemal Uçar gibi. Tutuklanmadan önce katıldığı televizyon programında ne dediğini hatırlayalım: “Bir savcı büyüğüm dedi ki ‘asker sorgularına çok giriyorsun. İsmin fişlenir, Bylock var derler, bir yıl seni içeride yatırırlar, bir yıl yatınca da aklın başına gelir, şaşırma’ demişti.”
Allah göstermesin daha fenaları var. Cezaevinde intihar ettiği söylenenler, dışarıda olup trafik kazasına kurban giden kişiler var. Ece Öztürk bunlara ulaştı ve ipin bir noktadaki ucunu yakalamış çözüyordu. Durdurulması gerekti…
Düşünün şimdi, 25 Haziran sabahı kolu kanadı kırılmış Erdoğan ve Suç Çetesi insanlara korku salamadığı zaman, gerçekler birer birer gün yüzüne çıkarsa neler olur?
Muhalefetin en az, seçim günü sandıkları kontrol etmeyi dert edip düşündüğü kadar, 25 Haziran (Hatta bir önceki geceden) sabahı neler olabileceğine dair varsayımlarda bulunup tedbir alması lazım.
Aksi durumu düşünmek bile istemiyorum doğrusu!
Bu seçimin 1 Kasım’dan farkı Akşener- İnce ikilisine bir de Karamollaoğlu’nun beklenmeyen performansı eklendi. Buna bir de, Demirtaş’a oy verenlerin 1 Kasım’da düştüğü tuzağa düşmeyeceğini eklersek, kabul edelim Erdoğan ve şebekesinin işi epey zor.
Ele geçirilen medya ve haber ajansları, YSK ve seçimle ilgili tüm memurlara rağmen bu kez çok kolay bir manipülasyon yapamayabilir. En azından rakipleri bu işin o kadar kolay olmayacağını hissettiriyorlar Erdoğan’a.
Şöyle bir durum var: muhalefet bu kez çok iyi hazırlanmış ve antrenmanlı. Miting oyunlarından, medya gösterilerine kadar her şeye karşı hazırlıklı. Bu nedenle meydanlar da Erdoğan’ın arzu ettiği gibi coşkulu değil, ekranlardan da istediği sonucu alamıyor. Ne dese bir şekilde karşı tarafa çarpıp daha şiddetle kendi üzerine yöneliyor. Ne yapsa aleyhine dönüşüyor.
Elbette içini bilemem ama başta Başkanlık Sistemi olmak üzere, erken seçim de dahil pek çok konuda aldığı karardan şu an pişman olmuş olabileceğini düşünüyorum.
Öyle ya, ne gerek vardı şimdi sistem değiştirmelere, erken seçimlere filan. Akşener’i meydanlara indirmenin ne anlamı vardı? İnce’yi günde 5 vakit karşısında görmenin ne gibi bir kazanımı olacak ki?
Hem eski sistemde neyi yapmak istiyordu da yapamıyordu?
Kendi sıktığı macun tüpten çıktı artık. Geri dönmesi mümkün değil.
Muhalefet daha önceden yaptıklarına karşı hep ön alıcı adımlar atıyor. Dolayısıyla eskisi kadar rahat algıyla oynayamıyor, elinde olan orantısız imkânları dahi lehine kullanamıyor. Medyada yer alması bile aleyhine dönüyor bir şekilde.
Haklarını teslim edelim, muhalifler de (Saadet de dahil) dersini iyi çalışıyor. O yüzden, kendi silahıyla vurulup duruyor Tayyip Erdoğan. Bakın meydanlara, Erdoğan’dan başka ikinci bir isim var mı ortalıkta?
Çok güzel şekilde partisinden Erdoğan’ı ayırıp meseleyi ‘Tek Adam’ kavgasına fikslemeyi başardı muhalefet. Kılıçdaroğlu bile bir adım geri duruyor, bu avantajlı çarpışmada.
Ancak…
Başka bir durum var, şu anda herkes seçim öncesi ve seçim gecesine odaklandığı için sonrası hakkında kimsenin pek fikri yok. Fikir olmadığı için stratejisi de yok.
Muhalifler Erdoğan ve çetesinin seçime kadar atacağı adımları, tahmin, hissiyat ve rakip hatalarıyla anlayıp alternatif politika üretme elastikiyetini çoktan kazandı. Seçim günü için de çok yoğun çalışma yaptıkları belli. Kolay kolay hile yapılmasına müsaade etmeyecekler gibi. YSK eğer 1 Kasım ya da Nisan Referandumu gibi Erdoğan lehine Ali Cengiz yaparsa gök kubbeyi başlarına yıkar muhalefet. Bunun bilincindeler.
Ve zurnanın sıra dışı ses çıkardığı noktaya geliyoruz.
Diyelim ki ben ve benim gibi düşünenler yanıldı (memnuniyet duyarım) her şey muhaliflerin arzu ettiği şekilde gitti. HDP barajı geçti, Erdoğan ittifakı azınlığa düştü, başkanlık seçimi ikinci tura kaldı…
Neler olacağı hakkında bir fikri olan var mı?
Ya da şöyle sorayım; sizce Erdoğan 18 yıldır ilmek ilmek ördüğü bu imkânları bir gecede bırakıp gidecek mi zannediyorsunuz?
Sö zgelimi Saray’daki eşyalarını toplayıp bir valize koyup, personelle vedalaşırken, “hadi hakkınız helal edin güzel günler geçirdik” filan diyeceğini mi zannediyorsunuz?
Kurduğu suç şebekesini bir gecede sıfırlayıp buharlaştırabileceğini mi düşünüyorsunuz?
Devlet imkânlarının yüzde 90’ının karanlık işlere yönlendiren bir sistemin kendi kendini kapatmasını mı bekliyorsunuz? Seçimi kaybetmek Erdoğan ve çevresi için kendi kıyametlerinin kopması demek!
Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız, size gülümsemek isterdim ama yapamıyorum…
Elbette böyle bir şey olmayacak!
Bir ekonomist var, epey ünlü. Şimdi Saray adına kalem oynatıyor fikirlerini Erdoğan’ın hizmetine sunuyor. Vaktiyle kısa süren bir yolculuğumuz olmuştu. Bedrettin Dalan döneminde belediye muhabirliği yaptığını söylemişti, benim yaşım pek müsait değil o dönemi hatırlamaya. Nurettin Sözen’in seçimi kazanamayacağından o kadar emin olduğundan bahsettikten sonra “O kadar emindi ki, seçim günü yıkım için Sarıyer’e gitmişti” diye ekledi. Gazeteciler bu rahatlığının sebebini sorduğunda, yaptırdığı anketleri gösteriyormuş Dalan. Yüzde 60 çıkıyormuş en kötü ankette bile! Gülümseyerek şöyle diyormuş: “Sur üflenir kıyamet kopar ama ben İstanbul’da seçim kaybetmem… Kıyametin kopma ihtimali, benim seçimi kaybetme ihtimalimden daha fazla… Sadece bizim anketlerimiz değil, diğer bütün araştırmalar da aynı sonucu veriyor. Ben ANAP’ın çok üstündeyim… ANAP kaybetse bile ben etmem!”
Ve seçim gecesi sonuçlar açıklandıktan sonra belediye binasının kalorifer dairesinin ışıklarının sabaha kadar sönmediğinden bahsetti bu kişi. “On binlerce evrakı kazanlarda imha ettirdi Dalan” diye ekleyerek.
Anlatabiliyor muyum?
Af edersiniz ama nereden çıktı bu Af?
İşte Devlet Bahçeli’nin af çıkışının bununla ilgili olduğunu bilmemiz lazım. Zannedildiğinin aksine, Bahçeli ile Erdoğan bu af meselesinde çatışmıyorlar. Hatta tam tersi, tıpkı erken seçim kararı gibi Erdoğan bizzat Bahçeli’ye veriyor bu görevi. Bizzat Bahçeli de af filan çıkmayacağını çok iyi biliyor. Zaten aklına bile gelmez böyle şeyler, ört ki ölem durumundadır. Her geçen gün eriyen partide vatan millet edebiyatıyla ömür tüketecek, ne var yani! Ancak, af ısrarının sebebi bambaşka.
Zaten Bahçeli de ön açıyor sonraki açıklamalarında “eğer af çıkmazsa isyan çıkar hapishanelerde!”
Seçimin ertesi günü için ön alıyor Tayyip Erdoğan. Bir köşede tutuyor kozlarını.
Nitekim geçen gün Süleyman Soylu da aynı stratejinin başka adımını attı: “Duyduk ki darbe girişimleri var” diye açıklama yapınca Bahçeli atılan pası anında aldı, “Böyle bir durumda sağ bırakmayız, ortalığı kan götürür!” (BKZ)
Tablo oldukça net: Eğer istenmeyen bir seçim sonucu gerçekleşirse ortalık karıştırılacak, başta cezaevleri olmak üzere kan akıtılacak.
Cezaevleri niçin önemli?
Ece Sevim Öztürk’ün tutuklanmasının da bununla ilgisi var.
Malum, ortalıkta gazeteci bırakmadılar doğru dürüst. Ülke dışında olanların eli kolu bağlı, ülke içinde olanlar tehdit ve sindirmeyle susmuş durumda. Geri kalanlar da yalaka takımı. Bir Ece Sevim Öztürk çıktı cesur. Birkaç gündür Ece Hanım’ın yazılarını okuyor ve belgesellerini izleyip not alıyorum. Şunu söyleyeyim; 15 Temmuz hakkında kafamda neredeyse netleşmeyen nokta kalmadı gibi. Sizinle paylaşacağım en kısa sürede. Buraya yazarak mevzuyu uzatmak niyetinde değilim.
Ancak, 15 Temmuz’un karanlıkta kalması Tayyip Erdoğan ve iktidarı için hayati öneme sahip. Aksi durum sadece sonu olmaz, oluşturduğu “Özgürlükçü, demokrat, darbe karşıtı” imajı yerle bir olur! Bu sebeple hapishanedekilerin asla konuşturulmaması, konuşsalar bile duyulmaması, dışarıdan bu işi çözer gibi olanların anında susturulması lazım. Tıpkı avukat Kemal Uçar gibi. Tutuklanmadan önce katıldığı televizyon programında ne dediğini hatırlayalım: “Bir savcı büyüğüm dedi ki ‘asker sorgularına çok giriyorsun. İsmin fişlenir, Bylock var derler, bir yıl seni içeride yatırırlar, bir yıl yatınca da aklın başına gelir, şaşırma’ demişti.”
Allah göstermesin daha fenaları var. Cezaevinde intihar ettiği söylenenler, dışarıda olup trafik kazasına kurban giden kişiler var. Ece Öztürk bunlara ulaştı ve ipin bir noktadaki ucunu yakalamış çözüyordu. Durdurulması gerekti…
Düşünün şimdi, 25 Haziran sabahı kolu kanadı kırılmış Erdoğan ve Suç Çetesi insanlara korku salamadığı zaman, gerçekler birer birer gün yüzüne çıkarsa neler olur?
Muhalefetin en az, seçim günü sandıkları kontrol etmeyi dert edip düşündüğü kadar, 25 Haziran (Hatta bir önceki geceden) sabahı neler olabileceğine dair varsayımlarda bulunup tedbir alması lazım.
Aksi durumu düşünmek bile istemiyorum doğrusu!
Bu bir ‘Erdoğan’ı takdir’ yazısıdır! [Adem Yavuz Arslan]
Başlığı görüp ‘ne diyor bu?’ diye sormayın.
Tabi ki Erdoğan’ın zalimliğini, masum insanlara zulmetmesini, kendi bekası için ‘kontrollü darbe’ yaptırıp 250 kişinin ölümüne, binlerce kişinin de yaralanmasına neden olmasını, Anayasayı askıya alıp OHAL adı altında Türkiye’yi cehenneme çevirmesini takdir etmiyorum.
Kendine muhalif herkesi ‘terörist’ diye tutuklatmasını, Kürt sorununa sadece sandık endeksli bakıp işine gelince müzakere, işine gelince mücadele etmesini, yüzü aşkın gazeteciyi tutuklatıp ‘onlar bankamatik soyguncusu’ demesini, nefes alma rahatlığı ile yalan söyleyebilmesini takdir etmediğim gibi.
Burada dikkat çekmek istediğim mesele dış politika. Erdoğan, ABD ve AB’ye karşı agresif bir politika uyguluyor ve istediği sonuçları alıyor.
Gelinen nokta ‘başarı’ mı yoksa ‘facia’mı ayrı bir tartışma konusu fakat Erdoğan’ın kısa vadede ‘istediklerini’ aldığını söyleyebiliriz.
Hele hele ABD yönetiminin Münbiç ve YPG konusunda Türkiye’nin tezlerine gelmesi Erdoğan için bir başarı sayılabilir. 24 Haziran seçimleri öncesi Washintgon’un böyle bir hamlesi Erdoğan’a destek olarak da görülebilir.
ERDOĞAN’IN 2B’Sİ
Normal şartlarda Türk-Amerikan ilişkilerinin rayında olması mümkün değil. Obama yönetiminin ikinci dönemiyle birlikte Türk – Amerikan ilişkileri bozuldu. Aradan geçen sürede gerginlikler, anlaşmazlıklar ve fikir ayrılıkları arttı.
Hatta Suriye özelinde askeri çatışma ihtimali bile konuşulur oldu.
Başkan Trump ve ABD Kongresi’nin yakından takip ettiği Rahip Brunson olayı hala çözülmüş değil. ‘Kürtleri Hıristiyan yapmak’ gibi absürt bir iddia ile tutuklu olan Rahip Brunson, Trump’ın tüm ısrarına rağmen serbest bırakılmadı.
ABD Kongresi ‘ambargo’ ile tehdit etti, ‘yaptırım uygulamaktan’ bahsetti ama Erdoğan geri adım atmadı. Hatta mikrofonlara ‘yargıda yapalım şeyini’ diyerek Rahip Brunson’un ‘esir’ tutulduğunu ilan etti.
ABD elçilik çalışanları akla ziyan iddialarla tutuklandı. Temel hakları kısıtlandı. ABD vize resti çekti, uçuşları durdurdu fakat Erdoğan yine geri adım atmadı. Bu süreçte Türkiye tarafından diplomasi de eşi benzeri görülmedik açıklamalar geldi Hatta Türk elçiliği ABD başkanını yalancılıkla suçladı.
Erdoğan’ın her ABD seyahati olay oldu. Korumaları ve danışmanları Washington’un göbeğinde protestoculara saldırdı. Gazetecilere şiddet uyguladılar. Görüntüler ABD medyasında günlerce döndü.
Erdoğan hiçbirinde geri adım atmadı. Emrindeki medyayı ABD’ye karşı bir silah olarak kullandı. Zarrab olayında ‘elinden geleni ardına koymadı.’ Bırakın müttefiği her hangi iki ülke arasında bunlar yaşandıktan sonra ilişkilerin kopması gerekir.
Ancak tam tersi oldu.
Trump yönetimi bir yandan Kongre’den yükselen Türkiye’ye ambargo taleplerini bastırırken bir yandan da Erdoğan’la yakın ilişki kurmayı tercih etti.
Bu durum Erdoğan ve AKP için başarı sayılabilir.
Peki Erdoğan nasıl bir taktik izledi ? Sırrı neydi ?
Erdoğan’ın AB ve ABD’ye karşı uyguladığı taktiği ‘2 B’ olarak özetlemek mümkün.
Birinci ‘B’ İngilizce de ‘kabadayılık etmek’ anlamındaki ‘Bullying’. Erdoğan ABD’ ye karşı resmen kabadayılık yapıyor. Türkiye’de ağzına geleni söylüyor. Masum ABD vatandaşlarını tutukluyor. İncirlik ve Malatya Kürecik üslerini kapatmakla tehdit ediyor.
Fakat Erdoğan’ın bu taktiği işe yarıyor. ABD bu söylemlere karşı sessiz kalmanın ötesinde Erdoğan’ın taleplerini kabul ediyor.
Erdoğan’ın ikinci B’si ise ‘Bribery’ yani rüşvet. Erdoğan rüşvet konusundaki maharetini uluslararası arenaya taşıdı.
Bir yandan ABD’ye karşı kabadayılık yaparken öbür taraftan ‘usulüne uygun rüşvetler’ verdi.
Yüklü miktarda uçak alımları gibi Trump’ın hoşuna gidecek ticari anlaşmalar yaparak yönetimin desteğini aldı.
‘Bağış’ adı altında siyasetçilere yüklü ödemeler yaptırdı. Görünüşte sivil toplum kuruluşu olan ama aslında Erdoğan rejiminin uzantısı düşünce kuruluşları üzerinden fonlamalar yapıldı.
Lobi şirketlerine ödenen paranın hesabı bilinmiyor. ‘Kayıt dışı’ işlemler tabi ki FBI başta olmak üzere ilgili kurumların dikkatinden kaçmıyor. Ancak ABD’liler ‘gördükleri’ konularda şu ana kadar ‘görmemiş gibi’ davranmayı tercih ettiler.
Özetle Erdoğan ABD’ye karşı bir yandan kabadayılık yaparken bir yandan da rüşvet opsiyonunu kullanıyor.
ERDOĞAN’AN IŞİD’E ÇOK ŞEY BORÇLU
Erdoğan’ın ABD’ye karşı olan politikalarındaki rahatlık Türkiye’nin coğrafi avantajından ve konjonktürden kaynaklanıyor.
ABD’de kimle konuşsanız Erdoğan’a ve AKP’ye inanılmaz ağır eleştirilerde bulunuyor. Medyada yer alan haberler yenir yutulur değil. Erdoğan, Putin ya da Kuzey Kore lideri ile kıyaslanıyor.
ABD Kongresi’nde tepki çok büyük.
Ancak mesele ‘eyleme’ gelince Beyaz Saray, Dışişleri ve Pentagon’dan “Türkiye’de yaşanan durumun farkındayız. Fakat Türkiye bizim için önemli bir müttefik. İncirlek ve Kürecik üslerine ihtiyacımız var. Dolayısıyla Erdoğan’la çatışamayız” itirazı yükseliyor.
ABD için şu anda öncelik İŞİD ile mücadele ve İran. Her iki konuda da Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu düşünüyor Beyaz Saray.
Trump’ın da ‘kişisel olarak’ Erdoğan’la frekansının uyduğu bir başka gerçek.
Erdoğan, ABD’nin yumuşak karnını bildiği için bir yandan ‘kabadayılık’ yaparken öbür taraftan da ‘üstüme gelmeyin, Ruslar’a giderim’ şantajını yapıyor.
Erdoğan’ın bu taktiği şu ana kadar işe yaradı. ABD, Türkiye’nin tüm tahrikkar eylem ve söylemlerine kulak tıkayıp AKP’nin taleplerini kabul etti.
Son Mümbiç anlaşması bunun somut örneği.
Erdoğan ve AKP sözcüleri, Havuz medyası YPG ve Mümbiç konusunda ABD’ye ‘kavgada bile söylenmeyecek’ şeyler söylediler.
Erdoğan açıktan tehdit etti.
Fakat Trump yönetimi hiçbir şey olmamış gibi Dışişleri Bakanı Tillerson’u Ankara’ya yolladı, tüm diplomatik ve devlet teamüllerini bir kenara bırakarak Erdoğan ile ‘özel’ bir görüşme yaptırdı.
Bu görüşmede tercümeyi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı ve ABD tarafından ikinci bir kişi katılmadı.
Biz Türkiye örneklerinden biliyoruz ki Erdoğan- Dolmabahçe görüşmesinde olduğu gibi- bu tip ‘özel’ görüşmelerde pazarlık yapar.
Muhtemelen burada da öyle yaptı.
Nitekim ‘herşeye rağmen’ ABD tarafının Münbiç ve Kuzey Suriye konusunda Türkiye’nin tezlerini kabul etmesinin tek mantıklı izahı bu görüşmede varılan bir mutabakat.
Yoksa Kongre’nin Türkiye’ye ateş püskürdüğü, medyanın Erdoğan’a hitaben doğrudan ‘diktatör’ dediği bir dönemde Beyaz Saray’ın Erdoğan’la el sıkışmasının siyaseten bir izahı yok.
Bu noktada şunu da hatırlatmakta fayda var.
Erdoğan’ın ABD ve Yahudi karşıtlığı Edirne sınırlarında bitiyor. Washington’a geldiğinde ilk olarak Yahudi lobileri ile görüşüyor. ABD makamlarına ise ‘bakmayın Türkiye’de dediklerimize, biz sizle çalışmak istiyoruz, bizi dışlamayın’ diyor.
Kulislerde Erdoğan’ın ABD yönetimine verdiği ‘açık çek’lere dair ilginç detaylar var. Mesela Ankara’dan Washington’a yollanan bir mektupda “Reza olayı ilişkilerimiz bozmasın, önümüze bakalım” mesajı yollandı.
Mektuptaki ‘önümüze bakalım’ teklifinin ne anlama geldiğini bilmek için diplomat olmaya gerek yok herhalde.
ABD, ERDOĞAN’I DEVİRECEK EFSANESİ
AKP çevreleri ve Havuz medyasına göre ABD, Erdoğan’a düşman. Hatta ‘Zarrab Davası’da Erdoğan’ı devirmek için kullanılan bir kumpas’.
Bu konuda akla ziyan komplo teorileri Havuz medyasının manşetlerinden inmiyor. Oysa ki sahadaki gelişmeler tam tersini gösteriyor.
Mesela Münbiç anlaşması.
Tam da seçim öncesinde, ABD’nin YPG ve Münbiç konusunda Erdoğan’ın taleplerine evet demesi Erdoğan için açıktan destek sayılabilir.
Maalesef dış politikada çıkarlar etik değerlerin önünde.Bu kural ABD için de geçerli. Yoksa Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ABD’den de görülüyor.
Fakat ABD yönetimi “Ben çıkarıma bakarım, çıkarlarıma kim hizmet ediyorsa onunla çalışırım. Diktatör ve yolsuz olması beni ilgilendirmez” düşüncesinde.
Bir başka ifadeyle “Erdoğan’ı istemeyen dış güçler” söylemi bir efsaneden ibaret. Şu anki ABD yönetimi Erdoğan ile çalışmak istiyor.
Washington Erdoğan’ın yumuşak karnını bilip, avantaja çevirirken Erdoğan’da ABD’nin ihtiyaçlarına cevap vererek ‘kendini garantiye’ alıyor.
Yani ‘alan memnun, satan memnun’.
O yüzden Türkiye’de bir şeylerin düzelmesi için ABD’nin sesini yükseltmesini, inisiyatif almasını bekliyorsanız boşuna beklemeyin.
En azından Trump döneminde böyle bir şey olmayacak.
[Adem Yavuz Arslan] 13.6.2018 [TR724]
Tabi ki Erdoğan’ın zalimliğini, masum insanlara zulmetmesini, kendi bekası için ‘kontrollü darbe’ yaptırıp 250 kişinin ölümüne, binlerce kişinin de yaralanmasına neden olmasını, Anayasayı askıya alıp OHAL adı altında Türkiye’yi cehenneme çevirmesini takdir etmiyorum.
Kendine muhalif herkesi ‘terörist’ diye tutuklatmasını, Kürt sorununa sadece sandık endeksli bakıp işine gelince müzakere, işine gelince mücadele etmesini, yüzü aşkın gazeteciyi tutuklatıp ‘onlar bankamatik soyguncusu’ demesini, nefes alma rahatlığı ile yalan söyleyebilmesini takdir etmediğim gibi.
Burada dikkat çekmek istediğim mesele dış politika. Erdoğan, ABD ve AB’ye karşı agresif bir politika uyguluyor ve istediği sonuçları alıyor.
Gelinen nokta ‘başarı’ mı yoksa ‘facia’mı ayrı bir tartışma konusu fakat Erdoğan’ın kısa vadede ‘istediklerini’ aldığını söyleyebiliriz.
Hele hele ABD yönetiminin Münbiç ve YPG konusunda Türkiye’nin tezlerine gelmesi Erdoğan için bir başarı sayılabilir. 24 Haziran seçimleri öncesi Washintgon’un böyle bir hamlesi Erdoğan’a destek olarak da görülebilir.
ERDOĞAN’IN 2B’Sİ
Normal şartlarda Türk-Amerikan ilişkilerinin rayında olması mümkün değil. Obama yönetiminin ikinci dönemiyle birlikte Türk – Amerikan ilişkileri bozuldu. Aradan geçen sürede gerginlikler, anlaşmazlıklar ve fikir ayrılıkları arttı.
Hatta Suriye özelinde askeri çatışma ihtimali bile konuşulur oldu.
Başkan Trump ve ABD Kongresi’nin yakından takip ettiği Rahip Brunson olayı hala çözülmüş değil. ‘Kürtleri Hıristiyan yapmak’ gibi absürt bir iddia ile tutuklu olan Rahip Brunson, Trump’ın tüm ısrarına rağmen serbest bırakılmadı.
ABD Kongresi ‘ambargo’ ile tehdit etti, ‘yaptırım uygulamaktan’ bahsetti ama Erdoğan geri adım atmadı. Hatta mikrofonlara ‘yargıda yapalım şeyini’ diyerek Rahip Brunson’un ‘esir’ tutulduğunu ilan etti.
ABD elçilik çalışanları akla ziyan iddialarla tutuklandı. Temel hakları kısıtlandı. ABD vize resti çekti, uçuşları durdurdu fakat Erdoğan yine geri adım atmadı. Bu süreçte Türkiye tarafından diplomasi de eşi benzeri görülmedik açıklamalar geldi Hatta Türk elçiliği ABD başkanını yalancılıkla suçladı.
Erdoğan’ın her ABD seyahati olay oldu. Korumaları ve danışmanları Washington’un göbeğinde protestoculara saldırdı. Gazetecilere şiddet uyguladılar. Görüntüler ABD medyasında günlerce döndü.
Erdoğan hiçbirinde geri adım atmadı. Emrindeki medyayı ABD’ye karşı bir silah olarak kullandı. Zarrab olayında ‘elinden geleni ardına koymadı.’ Bırakın müttefiği her hangi iki ülke arasında bunlar yaşandıktan sonra ilişkilerin kopması gerekir.
Ancak tam tersi oldu.
Trump yönetimi bir yandan Kongre’den yükselen Türkiye’ye ambargo taleplerini bastırırken bir yandan da Erdoğan’la yakın ilişki kurmayı tercih etti.
Bu durum Erdoğan ve AKP için başarı sayılabilir.
Peki Erdoğan nasıl bir taktik izledi ? Sırrı neydi ?
Erdoğan’ın AB ve ABD’ye karşı uyguladığı taktiği ‘2 B’ olarak özetlemek mümkün.
Birinci ‘B’ İngilizce de ‘kabadayılık etmek’ anlamındaki ‘Bullying’. Erdoğan ABD’ ye karşı resmen kabadayılık yapıyor. Türkiye’de ağzına geleni söylüyor. Masum ABD vatandaşlarını tutukluyor. İncirlik ve Malatya Kürecik üslerini kapatmakla tehdit ediyor.
Fakat Erdoğan’ın bu taktiği işe yarıyor. ABD bu söylemlere karşı sessiz kalmanın ötesinde Erdoğan’ın taleplerini kabul ediyor.
Erdoğan’ın ikinci B’si ise ‘Bribery’ yani rüşvet. Erdoğan rüşvet konusundaki maharetini uluslararası arenaya taşıdı.
Bir yandan ABD’ye karşı kabadayılık yaparken öbür taraftan ‘usulüne uygun rüşvetler’ verdi.
Yüklü miktarda uçak alımları gibi Trump’ın hoşuna gidecek ticari anlaşmalar yaparak yönetimin desteğini aldı.
‘Bağış’ adı altında siyasetçilere yüklü ödemeler yaptırdı. Görünüşte sivil toplum kuruluşu olan ama aslında Erdoğan rejiminin uzantısı düşünce kuruluşları üzerinden fonlamalar yapıldı.
Lobi şirketlerine ödenen paranın hesabı bilinmiyor. ‘Kayıt dışı’ işlemler tabi ki FBI başta olmak üzere ilgili kurumların dikkatinden kaçmıyor. Ancak ABD’liler ‘gördükleri’ konularda şu ana kadar ‘görmemiş gibi’ davranmayı tercih ettiler.
Özetle Erdoğan ABD’ye karşı bir yandan kabadayılık yaparken bir yandan da rüşvet opsiyonunu kullanıyor.
ERDOĞAN’AN IŞİD’E ÇOK ŞEY BORÇLU
Erdoğan’ın ABD’ye karşı olan politikalarındaki rahatlık Türkiye’nin coğrafi avantajından ve konjonktürden kaynaklanıyor.
ABD’de kimle konuşsanız Erdoğan’a ve AKP’ye inanılmaz ağır eleştirilerde bulunuyor. Medyada yer alan haberler yenir yutulur değil. Erdoğan, Putin ya da Kuzey Kore lideri ile kıyaslanıyor.
ABD Kongresi’nde tepki çok büyük.
Ancak mesele ‘eyleme’ gelince Beyaz Saray, Dışişleri ve Pentagon’dan “Türkiye’de yaşanan durumun farkındayız. Fakat Türkiye bizim için önemli bir müttefik. İncirlek ve Kürecik üslerine ihtiyacımız var. Dolayısıyla Erdoğan’la çatışamayız” itirazı yükseliyor.
ABD için şu anda öncelik İŞİD ile mücadele ve İran. Her iki konuda da Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu düşünüyor Beyaz Saray.
Trump’ın da ‘kişisel olarak’ Erdoğan’la frekansının uyduğu bir başka gerçek.
Erdoğan, ABD’nin yumuşak karnını bildiği için bir yandan ‘kabadayılık’ yaparken öbür taraftan da ‘üstüme gelmeyin, Ruslar’a giderim’ şantajını yapıyor.
Erdoğan’ın bu taktiği şu ana kadar işe yaradı. ABD, Türkiye’nin tüm tahrikkar eylem ve söylemlerine kulak tıkayıp AKP’nin taleplerini kabul etti.
Son Mümbiç anlaşması bunun somut örneği.
Erdoğan ve AKP sözcüleri, Havuz medyası YPG ve Mümbiç konusunda ABD’ye ‘kavgada bile söylenmeyecek’ şeyler söylediler.
Erdoğan açıktan tehdit etti.
Fakat Trump yönetimi hiçbir şey olmamış gibi Dışişleri Bakanı Tillerson’u Ankara’ya yolladı, tüm diplomatik ve devlet teamüllerini bir kenara bırakarak Erdoğan ile ‘özel’ bir görüşme yaptırdı.
Bu görüşmede tercümeyi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı ve ABD tarafından ikinci bir kişi katılmadı.
Biz Türkiye örneklerinden biliyoruz ki Erdoğan- Dolmabahçe görüşmesinde olduğu gibi- bu tip ‘özel’ görüşmelerde pazarlık yapar.
Muhtemelen burada da öyle yaptı.
Nitekim ‘herşeye rağmen’ ABD tarafının Münbiç ve Kuzey Suriye konusunda Türkiye’nin tezlerini kabul etmesinin tek mantıklı izahı bu görüşmede varılan bir mutabakat.
Yoksa Kongre’nin Türkiye’ye ateş püskürdüğü, medyanın Erdoğan’a hitaben doğrudan ‘diktatör’ dediği bir dönemde Beyaz Saray’ın Erdoğan’la el sıkışmasının siyaseten bir izahı yok.
Bu noktada şunu da hatırlatmakta fayda var.
Erdoğan’ın ABD ve Yahudi karşıtlığı Edirne sınırlarında bitiyor. Washington’a geldiğinde ilk olarak Yahudi lobileri ile görüşüyor. ABD makamlarına ise ‘bakmayın Türkiye’de dediklerimize, biz sizle çalışmak istiyoruz, bizi dışlamayın’ diyor.
Kulislerde Erdoğan’ın ABD yönetimine verdiği ‘açık çek’lere dair ilginç detaylar var. Mesela Ankara’dan Washington’a yollanan bir mektupda “Reza olayı ilişkilerimiz bozmasın, önümüze bakalım” mesajı yollandı.
Mektuptaki ‘önümüze bakalım’ teklifinin ne anlama geldiğini bilmek için diplomat olmaya gerek yok herhalde.
ABD, ERDOĞAN’I DEVİRECEK EFSANESİ
AKP çevreleri ve Havuz medyasına göre ABD, Erdoğan’a düşman. Hatta ‘Zarrab Davası’da Erdoğan’ı devirmek için kullanılan bir kumpas’.
Bu konuda akla ziyan komplo teorileri Havuz medyasının manşetlerinden inmiyor. Oysa ki sahadaki gelişmeler tam tersini gösteriyor.
Mesela Münbiç anlaşması.
Tam da seçim öncesinde, ABD’nin YPG ve Münbiç konusunda Erdoğan’ın taleplerine evet demesi Erdoğan için açıktan destek sayılabilir.
Maalesef dış politikada çıkarlar etik değerlerin önünde.Bu kural ABD için de geçerli. Yoksa Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ABD’den de görülüyor.
Fakat ABD yönetimi “Ben çıkarıma bakarım, çıkarlarıma kim hizmet ediyorsa onunla çalışırım. Diktatör ve yolsuz olması beni ilgilendirmez” düşüncesinde.
Bir başka ifadeyle “Erdoğan’ı istemeyen dış güçler” söylemi bir efsaneden ibaret. Şu anki ABD yönetimi Erdoğan ile çalışmak istiyor.
Washington Erdoğan’ın yumuşak karnını bilip, avantaja çevirirken Erdoğan’da ABD’nin ihtiyaçlarına cevap vererek ‘kendini garantiye’ alıyor.
Yani ‘alan memnun, satan memnun’.
O yüzden Türkiye’de bir şeylerin düzelmesi için ABD’nin sesini yükseltmesini, inisiyatif almasını bekliyorsanız boşuna beklemeyin.
En azından Trump döneminde böyle bir şey olmayacak.
[Adem Yavuz Arslan] 13.6.2018 [TR724]
TÜİK’e göre milli gelir yüzde 7,4 arttı: Bir yanlışlık olmasın! [Semih Ardıç]
Türkiye’de iktidarın anlattığı ekonomi masalları ile halkın ekonomisi arasında sera ile Süreyya arasındaki kadar fark var.
Bazıları tekrar sayılsa da bir bütünlük içerisinde ifade etmek maksadıyla ekonominin acı hakikatine ayna tutacağım.
Tek tek anlatayım…
Son iki ayda Türkiye’nin dünyada risk primi 187’den 278’e çıktı. Rakamlardaki değişim dışarıdan borç bulmanın maliyetindeki artışa işaret ediyor.
2 OCAK’TA DOLAR 3,75 TL, EURO 4,57 TL İDİ
Hazine’nin iki yıllık borçlanma faizi yüzde 10,97’den 18,87’ye yükseldi.
Merkez Bankası’nın piyasaya verdiği paranın yüzde 12,75’ten yüzde 17,75’e geldi.
Dolar sene başından beri 3,75 TL’den 4,57 TL’ye çıktı.
1 euro 4,55 TL idi, 5,38 TL oldu. Yüzde 20’ye yakın ismi konulmamış devalüasyon…
Borsa İstanbul son 3 ayda yüzde 20’den fazla düştü ve 95 bin puana geriledi.
BIST artık ‘boğa’ piyasası değil. ‘Satıcılı’ anlamına gelen ‘ayı piyasası’ olarak kabul ediliyor.
ENFLASYON 15 SENENİN ZİRVESİNDE
Tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 10,7’den yüzde 12,1’e, üretici enflasyonu (ÜFE) yüzde 14’ten yüzde 20’ye fırladı. ÜFE’de son 15 senenin zirvesi.
İşsizlik yüzde 10,7-13 arasında sıkıştı kaldı. Genç işsizlik yüzde 20 seviyesinden inmedi.
Ülker, Doğuş, Gama, Doğuş, Borusan, Sinpaş ve Bayraktar gibi onlarca dev şirket 20 milyar dolar döviz borcunun vadesini uzatmak mecburiyetinde kaldı.
150’ye yakın mağazası binlerce çalışanı olan teknoloji marketi Bimeks iflas etti.
BEYAZ ET DEVİ KESKİNOĞLU KRİZDE
Beyaz et sektörünün 5. büyük firması 55 senelik Keskinoğlu iflastan önceki son durak olan ‘konkordato’ istedi.
İstanbul Sanayi Odası’nın 500 Büyük listesinde 136. sıradaki bir firmanın piyasaya 100 milyonlarca lira borcu var.
Teferruatına inildiğinde geçmişte alınan kredilerin faiz ve kur artışı sebebiyle ödenemediği görülecektir.
Yem fiyatları dolara bağlı olarak arttığı için girdi maliyetleri de finansman maliyetinin tuzu biberi oldu.
Mehmet Şimşek, Bülent Tüfenkçi, Naci Ağbal ve Nihat Zeybekci gibi ekonomi bakanları görmek istemese de Keskinoğlu kadar köklü bir firmayı girdabına sürükleyen kur, enflasyon ve faiz artışının öyle sevinilecek, iftihar edilecek bir tarafı yok.
4 SENEDE 440 BİN ESNAF KEPENK İNDİRDİ
Bütün şirketlerimiz uçurumun kenarında.
Yılın ilk iki ayında 20 bin esnaf iflas etti. Son dört senedi iflas eden esnaf sayısı 440 bin.
GAMA’nın turizm sektöründeki 5 büyük oteli için mahkeme konkordato hakkı tanıdı.
Antalya’da borçlarını ödeyemediği için iki kez iflas erteleme talep eden iş adamı Mehmet N. (59), iş yerinin 2. katındaki merdivenlere kendini asarak intihar etti.
Borcunu ödeyemeyen çiftçiler Ziraat Bankası şubelerinin önüne tütün balyalarını atıyor, süt güğümlerini boşaltıyor.
Çiftçiyi desteklemek üzere kurulan Ziraat Bankası ise Demirören grubuna Doğan Medya’yı devr alması için 2 sene ödemesiz 10 sene vadeli 910 milyon dolar kredi tahsis ediyor.
O kredi de dünyanın en yüksek reel faiziyle dışarıdan getiriliyor.
KAMU VE ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU 457 MİLYAR DOLAR
İşsizlikten cinnet getiren anne babaların intihar vakaları arttı.
Kamu ve özel sektörün toplam dış borcu 457 milyar dolara ulaştı. İç borç hariç bu kadar yüksek bir borcun altından nasıl kalkılacak?
Halkın bankalara borcu 535 milyar TL’yı tırmandı. Şirketlerin bankalara borcu ise 372 milyar TL.
Kazandığımızdan fazla harcadığımız için cari açık yüzde 70’e yakın artışla 57 milyar dolara tırmandı. Tarihin en yüksek seviyesinde cari açık…
NİSANDA NET 1,4 MİLYAR DOLAR YATIRIM DIŞARI KAÇTI
Cari açıktaki artış kadar çıkan sermaye tutarı da endişe verici. Sadece nisan ayında Türkiye’den 1,4 milyar dolar doğrudan yatırım yurt dışına kaçtı.
Aynı dönemde net sıcak para çıkışı da 1 milyar dolara yaklaştı.
Bütçe açığı 4 ayda 23 milyar TL ile yeni bir rekor kırdı. Sene sonunda 60 milyar TL’nin altında kalması bile büyük başarı addedilecek.
Kur, faiz, enflasyon, borç, cari açık, işsizlik, iflaslar gibi sıhhatli bir ekonomide olmaması lazım gelen ne varsa Türkiye’de ziyadesiyle mevcut.
HAL BÖYLE İKEN YÜZDE 7,4 BÜYÜDÜK, ÖYLE Mİ?
Ahval-i umumî böyle iken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2018 senesinin ilk 3 ayında millî gelirin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) yüzde 7,4 arttığına inanmamızı bekliyor.
İlan ettiği rakamın yarısından fazlası kamu ve özel kesimin tüketim harcamaları ile elde edilen bir büyüme. Üretmeden tüketen Türkiye dünyada rekor kırıyormuş…
Nerede bu bolluk? Madem o kadar büyüdük dış borç niye azalmadı?
Türkiye hakikatte yüzde 7,4 büyüseydi yabancı yatırımcılar Borsa İstanbul’a hücum ederdi. Borsa büyüme rakamının açıklandığı gün ekside, bugün ekside.
YATIRIMCI NİYE KAÇIYOR?
Borsa’da başta bankalar olmak üzere enerji, inşaat, çimento sektörlerinde faaliyet gösteren holding ve şirketlerden kaçış var.
Yabancı Türkiye’nin borç krizinin giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığının farkında.
Hazine büyüme verisinin ertesinde 1 yıllık borçlanma ihalesi tertip etti. Devlet yüzde 19 faiz vererek 1,8 milyar TL borç aldı.
Birkaç ay evvel yüzde 11 ile borçlanan aynı Hazine 8-9 puan ilave faizi Türkiye yüzde 7,4 büyüdüğü için mi veriyor? Bunda bir yanlışlık yok mu?
Bankalar devlet gibi bir müşteriye bir yıllık vadede yüzde 19 ile borç veriyorsa esnafa, çiftçiye, sanayiciye, işçiyi, memura ve emekliye hangi oranla kredi tahsis edecek?
KREDİ MALİYETİ YÜZDE 30’A DOĞRU TIRMANIYOR
Bir yıllık vadede an itibarıyla yüzde 22’nin altında kredi bulmak imkânsız hale geldi. Piyasada yüzde 25-30 artık yeni normal olarak kabul ediliyor.
Kredi borcu olan işletmelere faiz artışı anında aksedecek. Zira değişken faizle alınan kredilerden bahsediyoruz.
Bugüne dek ayakta durmaya çalışan, öz sermayesi zayıf binlerce küçük ve orta boy işletme (KOBİ) faiz ve kur şoku yüzünden seri iflas tehlikesi ile karşı karşıya.
İktidarın masallarını basıp yayan gazetelerin yazdıklarına bakarsanız dünyada büyümede birinci sırada Türkiye var.
“BİZ BU FİLMİ 2001’DE SEYRETMİŞTİK”
Oysa rakamlar Türkiye’nin borç krizinde Brezilya ve Güney Afrika gibi muadili memleketleri dahi geride bıraktığını ve tefecilerin eline düştüğünü söylüyor.
Küresel tefeciler 24 Haziran 2018 Pazar günü sandıktan çıkacak neticeye göre borç için kapıda bekleyen Türkiye’ye ne kadar para vereceklerine karar verecek.
O gün, iktidarın anlattığı her masala kananlar, “Biz bu filmi 2001 senesinde seyretmiştik.” diyecek.
İşte o gün IMF de birine, “Nerede kalmıştık?” selamını yollayacak.
[Semih Ardıç] 13.6.2018 [TR724]
Bazıları tekrar sayılsa da bir bütünlük içerisinde ifade etmek maksadıyla ekonominin acı hakikatine ayna tutacağım.
Tek tek anlatayım…
Son iki ayda Türkiye’nin dünyada risk primi 187’den 278’e çıktı. Rakamlardaki değişim dışarıdan borç bulmanın maliyetindeki artışa işaret ediyor.
2 OCAK’TA DOLAR 3,75 TL, EURO 4,57 TL İDİ
Hazine’nin iki yıllık borçlanma faizi yüzde 10,97’den 18,87’ye yükseldi.
Merkez Bankası’nın piyasaya verdiği paranın yüzde 12,75’ten yüzde 17,75’e geldi.
Dolar sene başından beri 3,75 TL’den 4,57 TL’ye çıktı.
1 euro 4,55 TL idi, 5,38 TL oldu. Yüzde 20’ye yakın ismi konulmamış devalüasyon…
Borsa İstanbul son 3 ayda yüzde 20’den fazla düştü ve 95 bin puana geriledi.
BIST artık ‘boğa’ piyasası değil. ‘Satıcılı’ anlamına gelen ‘ayı piyasası’ olarak kabul ediliyor.
ENFLASYON 15 SENENİN ZİRVESİNDE
Tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 10,7’den yüzde 12,1’e, üretici enflasyonu (ÜFE) yüzde 14’ten yüzde 20’ye fırladı. ÜFE’de son 15 senenin zirvesi.
İşsizlik yüzde 10,7-13 arasında sıkıştı kaldı. Genç işsizlik yüzde 20 seviyesinden inmedi.
Ülker, Doğuş, Gama, Doğuş, Borusan, Sinpaş ve Bayraktar gibi onlarca dev şirket 20 milyar dolar döviz borcunun vadesini uzatmak mecburiyetinde kaldı.
150’ye yakın mağazası binlerce çalışanı olan teknoloji marketi Bimeks iflas etti.
BEYAZ ET DEVİ KESKİNOĞLU KRİZDE
Beyaz et sektörünün 5. büyük firması 55 senelik Keskinoğlu iflastan önceki son durak olan ‘konkordato’ istedi.
İstanbul Sanayi Odası’nın 500 Büyük listesinde 136. sıradaki bir firmanın piyasaya 100 milyonlarca lira borcu var.
Teferruatına inildiğinde geçmişte alınan kredilerin faiz ve kur artışı sebebiyle ödenemediği görülecektir.
Yem fiyatları dolara bağlı olarak arttığı için girdi maliyetleri de finansman maliyetinin tuzu biberi oldu.
Mehmet Şimşek, Bülent Tüfenkçi, Naci Ağbal ve Nihat Zeybekci gibi ekonomi bakanları görmek istemese de Keskinoğlu kadar köklü bir firmayı girdabına sürükleyen kur, enflasyon ve faiz artışının öyle sevinilecek, iftihar edilecek bir tarafı yok.
4 SENEDE 440 BİN ESNAF KEPENK İNDİRDİ
Bütün şirketlerimiz uçurumun kenarında.
Yılın ilk iki ayında 20 bin esnaf iflas etti. Son dört senedi iflas eden esnaf sayısı 440 bin.
GAMA’nın turizm sektöründeki 5 büyük oteli için mahkeme konkordato hakkı tanıdı.
Antalya’da borçlarını ödeyemediği için iki kez iflas erteleme talep eden iş adamı Mehmet N. (59), iş yerinin 2. katındaki merdivenlere kendini asarak intihar etti.
Borcunu ödeyemeyen çiftçiler Ziraat Bankası şubelerinin önüne tütün balyalarını atıyor, süt güğümlerini boşaltıyor.
Çiftçiyi desteklemek üzere kurulan Ziraat Bankası ise Demirören grubuna Doğan Medya’yı devr alması için 2 sene ödemesiz 10 sene vadeli 910 milyon dolar kredi tahsis ediyor.
O kredi de dünyanın en yüksek reel faiziyle dışarıdan getiriliyor.
KAMU VE ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORCU 457 MİLYAR DOLAR
İşsizlikten cinnet getiren anne babaların intihar vakaları arttı.
Kamu ve özel sektörün toplam dış borcu 457 milyar dolara ulaştı. İç borç hariç bu kadar yüksek bir borcun altından nasıl kalkılacak?
Halkın bankalara borcu 535 milyar TL’yı tırmandı. Şirketlerin bankalara borcu ise 372 milyar TL.
Kazandığımızdan fazla harcadığımız için cari açık yüzde 70’e yakın artışla 57 milyar dolara tırmandı. Tarihin en yüksek seviyesinde cari açık…
NİSANDA NET 1,4 MİLYAR DOLAR YATIRIM DIŞARI KAÇTI
Cari açıktaki artış kadar çıkan sermaye tutarı da endişe verici. Sadece nisan ayında Türkiye’den 1,4 milyar dolar doğrudan yatırım yurt dışına kaçtı.
Aynı dönemde net sıcak para çıkışı da 1 milyar dolara yaklaştı.
Bütçe açığı 4 ayda 23 milyar TL ile yeni bir rekor kırdı. Sene sonunda 60 milyar TL’nin altında kalması bile büyük başarı addedilecek.
Kur, faiz, enflasyon, borç, cari açık, işsizlik, iflaslar gibi sıhhatli bir ekonomide olmaması lazım gelen ne varsa Türkiye’de ziyadesiyle mevcut.
HAL BÖYLE İKEN YÜZDE 7,4 BÜYÜDÜK, ÖYLE Mİ?
Ahval-i umumî böyle iken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2018 senesinin ilk 3 ayında millî gelirin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) yüzde 7,4 arttığına inanmamızı bekliyor.
İlan ettiği rakamın yarısından fazlası kamu ve özel kesimin tüketim harcamaları ile elde edilen bir büyüme. Üretmeden tüketen Türkiye dünyada rekor kırıyormuş…
Nerede bu bolluk? Madem o kadar büyüdük dış borç niye azalmadı?
Türkiye hakikatte yüzde 7,4 büyüseydi yabancı yatırımcılar Borsa İstanbul’a hücum ederdi. Borsa büyüme rakamının açıklandığı gün ekside, bugün ekside.
YATIRIMCI NİYE KAÇIYOR?
Borsa’da başta bankalar olmak üzere enerji, inşaat, çimento sektörlerinde faaliyet gösteren holding ve şirketlerden kaçış var.
Yabancı Türkiye’nin borç krizinin giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığının farkında.
Hazine büyüme verisinin ertesinde 1 yıllık borçlanma ihalesi tertip etti. Devlet yüzde 19 faiz vererek 1,8 milyar TL borç aldı.
Birkaç ay evvel yüzde 11 ile borçlanan aynı Hazine 8-9 puan ilave faizi Türkiye yüzde 7,4 büyüdüğü için mi veriyor? Bunda bir yanlışlık yok mu?
Bankalar devlet gibi bir müşteriye bir yıllık vadede yüzde 19 ile borç veriyorsa esnafa, çiftçiye, sanayiciye, işçiyi, memura ve emekliye hangi oranla kredi tahsis edecek?
KREDİ MALİYETİ YÜZDE 30’A DOĞRU TIRMANIYOR
Bir yıllık vadede an itibarıyla yüzde 22’nin altında kredi bulmak imkânsız hale geldi. Piyasada yüzde 25-30 artık yeni normal olarak kabul ediliyor.
Kredi borcu olan işletmelere faiz artışı anında aksedecek. Zira değişken faizle alınan kredilerden bahsediyoruz.
Bugüne dek ayakta durmaya çalışan, öz sermayesi zayıf binlerce küçük ve orta boy işletme (KOBİ) faiz ve kur şoku yüzünden seri iflas tehlikesi ile karşı karşıya.
İktidarın masallarını basıp yayan gazetelerin yazdıklarına bakarsanız dünyada büyümede birinci sırada Türkiye var.
“BİZ BU FİLMİ 2001’DE SEYRETMİŞTİK”
Oysa rakamlar Türkiye’nin borç krizinde Brezilya ve Güney Afrika gibi muadili memleketleri dahi geride bıraktığını ve tefecilerin eline düştüğünü söylüyor.
Küresel tefeciler 24 Haziran 2018 Pazar günü sandıktan çıkacak neticeye göre borç için kapıda bekleyen Türkiye’ye ne kadar para vereceklerine karar verecek.
O gün, iktidarın anlattığı her masala kananlar, “Biz bu filmi 2001 senesinde seyretmiştik.” diyecek.
İşte o gün IMF de birine, “Nerede kalmıştık?” selamını yollayacak.
[Semih Ardıç] 13.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)