Gerçeklerin acelesi yoktur [Selahattin Sevi]

Dünyanın en yaygın arama motoruna “Gökşin Sipahioğlu” yazarsanız karşınıza önce Wikipedia’nın farklı dillerindeki sayfaları gelecektir. Türkiye’de 29 Nisan’dan bu yana erişim yasağı konulan dijital ansiklopedinin görseli olarak ise, “Artık hayatta olmayan gazeteci/foto muhabirinin bir portre fotoğrafı, telif hakkı muhtemelen gazeteci/foto muhabirinin ailesinde veya fotoğrafı üreten veya yayımlayandadır” notu ile dikey bir fotoğraf göreceksiniz.

Gökşin Sipahioğlu o fotoğrafı 2006 yılının Kasım ayında İstanbul Hilton Oteli’nin boğazı gören sade ama şık odasında Aksiyon için vermişti. İstanbul Modern’de Engin Özendes küratörlüğünde açılan retrospektif sergisi için gelince randevu almış, Adem Yavuz Arslan’la hem adının geçtiği 6-7 Eylül olayları hem de sergisi ve fotoğraf üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiştik.

Fransızların “Grand Turk” dedikleri ve devlet nişanı ile onurlandırdıkları Sipahioğlu hakkındaki iddialar için, “Bana haksızlık ediyorlar,” diyordu. İstanbul Ekspres gazetesinin yazı işleri müdürüyken Atatürk’ün doğduğu evin bombalanmasıyla ilgili haberi gazetecilik refleksiyle manşete çektiklerini, bugün de aynı davranışı sergileyeceğini söyleyen Sipahioğlu, haberin sebep olduğu olayları düşündükçe çok pişman ve üzgün olduğunu anlatıyordu: “Keşke o haberi yazmasaydım.”

O tarihi söyleşiyi Sipahioğlu’nun ilk kez dile getirdiği şu sözlerle öne çıkardık: “Zekeriya Sertel’in anılarını, hiç yayımlanmamış fotoğraflarını Bakü’den getirip Erol Simavi’ye verdim. Fakat MİT devreye girdi ve yayımlanmadı.” Hepsine yer veremediğimiz konuşmada ünlü foto muhabiri ve duayen gazeteci mesleğin geleceği ile ilgili önemli ip uçları da veriyordu. Dünyanın en çok foto muhabiri çalıştıran ajanslarından birini kurmasına ve uzun yıllar çok önemli işlere imza atmasına rağmen “Fotoğrafın geleceği sıradan insanlarda,” diyordu. Dijital döneme geçişte büyük mali sıkıntılar yaşayan ve adıyla birlikte anılan SİPA’yı devretmek zorunda kalan Sipahioğlu, ucuz, elde taşınabilen kompakt kameralara ve henüz bugünkü görüntü kalitesinden çok uzak cep telefonlarına dikkati çekiyordu.

Fotoğrafın “Grand Turc”ü Paris’te yarım asır önce 16 metrekarelik bir dairede çalışmaya başlamış, 14 bin ayrı fotoğrafçıyla çalışmış, yeni yetenekler keşfetmişti. Oysa şimdi sıradan insanların elde ettiği görüntülerle de önemli gazetecilik ve foto muhabirliği başarılarının elde edilebileceğini söylüyordu.

Onun ömrü vefa etmedi ve 2011 yılının Ekim ayının ilk günlerinde aramızdan ayrıldı. Fakat o günlerde çok tartışılan ‘vatandaş gazeteciliği’ de henüz kapanmamış bir parantez olarak kaldı.

Ustanın öngördüğü o günler geldi sanıyorum. Geleneksel basın ve yayın organlarının birer propoganda makinesine dönüştüğü, özgür gazetecilik yapmanın neredeyse imkânsız hale geldiği 2018 Türkiye’sinide yurttaşlar kendi hikayelerini kendi çektikleri görüntü ve fotoğraflarları kamuoyun ile paylaşarak seslerini duyurabiliyor.

Aksi halde, 15 Temmuz sonrası tutuklu yargılanan Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan’ın bir hapishane hücresine çevrilen, kapı kolları alınmış kilitli hastane odasında ölümle sonuçlanan trajedisinden nasıl haberdar olabilirdik?

Ya OHAL döneminde getirilen kanun hükmünde kararnamelerle mesleğinden ihraç edilen ve tutuklu yargılanan Bekir Görmez’in hastalığı döneminde görüştürülmeyen ve hayatını kaybeden oğlu Berk Görmez’in cenazesinde elleri kelepçeli hali vicdanlarda başka türlü nasıl infial uyandırabilirdi? Annesi de benzer gerekçelerde ihraç edilen14 yaşındaki Berk Görmez hayata gözlerini yumduğunda babasının ve kız kardeşinin mezarı başındaki duruşu yazılacak baskı döneminin resmi olarak dijital evrende sırasını bekliyor.

Doğumhane odalarında dünyaya yeni müjdeler getiren annelerin kapılarında kelepçeleriyle bekleyen polis ve jandarmaların fotoğrafları ise dünyada eşi benzeri görülmemiş kabalığın ve hukuk tanımazlığın resmi olarak öylece duruyor.

Canına kıyan öğretmenlerin ve doktorların hatıra albümleri, bahaneleri kalmayınca lütfen duruşmaya getirilen Selahattin Demirtaş’ın gülümseyen yüzü, evlerine kırmızı boya ile çarpı konan ailelerin tedirginliği ve daha onlarca profesyonel ellerden çıkmayan fotoğraf bugünün öyküsünü yarınlara anlatacak birer belge artık.

Hiçbir fotoğraf bilgisi, gazetecilik tecrübesi, görsel kaygısı olmadan paylaşılan ‘görüntü’lerin gerçeğin iletilmesinde ve anlaşılmasında değerli birer döküman olacağını belki olayların mağduruları da düşünmedi. Onlar sadece birer ses ve çığlık olarak durumlarını rapor ettiler. Fakat dolaylı olarak tam da efsane foto muhabiri ve editör Gökşin Sipahioğlu’nun öngördüğü gerçek anlamda ‘vatandaş gazeteci’ olarak önce kendilerinden başladılar.

Uluslararası Af Örgütü’nün İngiltere Direktörü Kate Allen’ın önceki gün The Guardian gazetesinde yazdığı yazıda Afrin’e yönelik başlatılan ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nın gazetecilik üzerindeki baskıları daha da artırdığını, ülke çapında yeni bir “baskıcı” dönemin baş gösterdiğini söylemesi boşuna değil.

Yaşananları “fırsatçı bir tepki” olarak niteleyen Allen’in ve herkesin bildiği yarı kamu hizmeti olarak görülen basın ve yayın faaliyeti artık Türkiye’de propaganda dışında kendine hayat bulamıyor.

Zekeriya Sertel röportajını ve fotoğraflarını yayınlamayan ve MİT’e veren Sedat Simavi geleneği bugün daha pespaye bir şekilde sürüyor. Manşetler ve görseller artık ‘merkez’den geliyor.

1950’li yıllarda “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” haberini yapan ve yayan Anadolu Ajansı ise yeni efendilerinin elinde hem gerçeğe, hem habere, hem de fotoğrafa ihanet etmeyi sürdürüyor.

Fakat gerçeklerin hiç acelesi yoktur. Onlarca bilgi, belge, anı gibi görüntü ve fotoğraflar da bekler. Bugün bir çığlık olur ulaşabildiği yere kadar gider, yarın ‘o günlerin’ tanıklığı olarak süreli yayınlarda, kitaplarda, müzelerde yerini alır.

[Selahattin Sevi] 1.2.2018 [Kronos.News]

Kardeşlik destanımız [Bârân]

ÂDEM NEBİ BABAMIZ, BİZ ONUN SULBÜNDENİZ.
HAVVA’DIR VALİDEMİZ, SÜTÜ ONDAN EMMİŞİZ.
İNSANİYET-İ KÜBRA, İSLÂMLA BESLENMİŞİZ.
RUH VE BEDEN BİRLİKTE, MÜKEMMELE ERMİŞİZ.

NEBİYE EVLAT OLMAK, BUNDAN ŞEREFLENMİŞİZ.
ALEM-İ ERVAHTA BİZ, ZATEN BERABERMİŞİZ.
YEDİ MİLYARLIK DÜNYA, İNSANLIKTA KARDEŞİZ.
RENKLER FARKLI OLSA DA, ETTEN KEMİKTENMİŞİZ.

HER BİRİMİZ BİR ÂLEM, SANAT ŞAHESERİYİZ.
ORTAK PAYDA İNSANLIK, ÂDEM’İN İZİNDEYİZ.
YOK İKİNCİ BİR VARLIK, BU SAHADA GÖZDEYİZ.
BİR DE İMAN OLURSA,  MELEKLERDEN ÖNDEYİZ.

HATEM-UL ENBİYA’NIN ARDINA DİZİLMİŞİZ.
YA ÜMMET-İ İCABET YA DA DAVET İMİŞİZ.
İNSANLIK VE İSLAMLIK, İKİ KAT GÜÇLENMİŞİZ.
BİR DE DÂVÂ KARDEŞİ, BUNU PERÇİNLEMİŞİZ.

‘MÜMİNLER ANCAK KARDEŞ’ KUR’AN’DAN ÖĞRENMİŞİZ.
ASHAB ONU YAŞADI, BİZLER DE DİNLEMİŞİZ.
UHUVVET RİSALESİ, MÜZAKERE ETMİŞİZ.
‘ GELECEK KARDEŞLERİM’ MUŞTUSUNU SEVMİŞİZ.

KARDEŞTEN DAHA NEZİH, BİR KELİME BİLMEYİZ.
HEM DUYGU HEM DÜŞÜNCE BİRLİĞİ İÇİNDEYİZ.
‘AĞABEY’ KAVRAMINI, SÖZLÜĞE EKLEMİŞİZ.
‘AZİZ SIDDIK KARDEŞİM’ DİYEREK SESLENMİŞİZ.

ANA BABA BİR KARDEŞ, NESEBEN BİRLİKTEYİZ.
ALLAH’A KUL OLMADA, AYNI MESAFEDEYİZ.
HER BİRİMİZ İMANLA, ANCAK DİRİLMEKTEYİZ.
NEBİNİN ARKASINDA, SESSİZ YÜRÜMEKTEYİZ.

İNSANLIK İÇİN ELZEM, KARDEŞLİKTİR DEMİŞİZ.
BÜNYAN-I MARSUS GİBİ, KUBBEDE BİTİŞMİŞİZ.
BİRBİRİNE TUTARAK, ANCAK DURABİLMİŞİZ.
KARDEŞLİK BAĞLARIYLA, BÖYLE OLABİLMİŞİZ.

BU HİZMETLE BİRLİKTE, KARDEŞ İKLİMİNDEYİZ.
YAŞÇA BÜYÜK OLANA, İTAAT İÇİNDEYİZ.
KÜÇÜK KARDEŞLERE DE, ŞEFKAT BESLEMEKTEYİZ.
SADE DÜNYADA DEĞİL, FİRDEVSTE BİRLİKTEYİZ.

YENİDEN UHUVVETİ, BİZ İHYA ETMELİYİZ.
GECİKTİRMEYE GELMEZ, BUNDA ACELECİYİZ.
KOLLARI MAKAS GİBİ AÇARAK GİTMELİYİZ.
DÜNYADA DÜŞMANLIĞI, YERLERE GÖMMELİYİZ.

[BÂRÂN] 2.2.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Okunacak iki kitap [Safvet Senih]

Yanıltmayacak, okuyanı yanlış yönlendirmeyecek asıl iki kitap var: Birisi Kainat, öbürü de Kur’an… Aslında bunlar iç içe iki kitap. Zaten “Kainat mescid-i kebirinde, Kur’an, kainatı okuyor. O’nu dinleyelim… O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim… O’nu vird-i zeban (dilden düşmeyen, devamlı tekrarlanan bir zikir, bir vird) edelim… Evet, söz O’dur ve O’na derler… Hak olup, Hak’tan gelip, Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nurânî hikmeti neşreden O’dur!..” (Sözler, Yedinci Söz’ün sonu)

Alak Suresinin ilk beş âyeti Kur’an-ı Kerimden ilk nazil olan kısmı teşkil eder: “Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O, insanı yapışkan bir hücreden, yaratmıştır… Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsanlara bilmediklerini talim edendir.” (96/1-5)  Peki, henüz daha Kur’an nâzil olmamıştı; Efendimiz (S.A.S.) neyi okuyacaktı? Her halde kainat kitabını… Ayrıca Rahman Suresinde “Rahman… Kur’an’ı talim etti.” buyuruluyor ve  en başta, sonra “İnsanı yarattı. Ve ona beyanı talim etti.” buyuruluyor. Yani Rahman Suresinin ilk dört âyetinin ifadeleri böyle. Peki daha insan yaratılmadan Kur’an’ı kime, neye talim etti? Her halde kainat’a… İnsan kainat ağacının meyvesidir. Meyvenin ağaca muhalif  bir yapısı olabilir mi? Ağaçta geçerli olan kanunlar meyvede geçersiz olur mu? Kur’an’da ekolojiye ters bir şey olabilir mi? İnsan fıtratına, insanın aile ve toplum hayatına zarar verecek bir mesele bulunabilir mi? Bunlar  birbiriyle bütünlük arzeden meselelerdir.

Muhterem Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi “Zirvedeki Işığın Gölgesinde” isimli yazısında diyor ki: “İpekten kanaviçeleşmiş satırlarıyla önümüze serilmiş ve her sayfası ayrı bir güzellik meşheri olan şu tabiat kitabını, acaba doya doya ve şuurla mütalâa edebiliyor muyuz? Güneşin kolları arasında her mevsimi ayrı bir güzellik ve görkemler nazarımıza arz edilen bu pırıl pırıl ve muhteşem kitap, her zaman baş vurulacak ve dikkatle tetkik edilecek bir huzur ve enerji kaynağıdır.

“Zirvedeki ışığın (Kur’an’ın) gölgesinde ve sinelerimizde tutuşturduğumuz çırağla, bu kitabı (kâinatı) iyi okuyup içimizi aydınlatabiliyor, ruhumuzla varlığa erip, inançla kanatlanabiliyorsak, bedbinlik ve karamsarlığa düşmeyecek ve kendimizi hiçbir zaman yalnız hissetmeyeceğiz; her lâhza duyacağımız ayrı bir zevk, ayrı bir lezzetle, gönüllerimiz mutluluklara dolup taşacak ve dudaklarımız saadet türküleri mırıldanacaktır.

“Durgun sular yosun tutar… işlemeyen uzuvlar kireç bağlar… çağlayanlar hep tertemiz ve pırıl pırıldırlar. Bütün bir hayat boyu durup dinlenmeden mekiğini, kalbi ve kafası arasında hareket ettirenleri bir gün ruhlarını çok güzel şeylerle çimlendirdiklerine şahit olacak ve talihlerine tebessüm edeceklerdir. Zira, ancak sürülen topraklar tohuma döl yatağı olabilir; bakılan bağ ve bahçeler meyve verir.

“Her canlının bir gelişme ve değişip güzelleşme yeri olan bu dünyada, eşyaya ruh gözüyle bakılabilse, her tarafta Kudret mucizelerinin parıldadığı görülecektir: AĞAÇLAR, damarlarında hayat suyunun akıp durduğu muhteşem, sevimli birer canlı; DAL  ve YAPRAKLAR, kollarını açmış yalvaran birer âbid; TOPRAK  her lâhza ayrı bir diriliş heyecanıyla fıkırdayıp duran hârikalar meşheri…  ve her tarafta, hava ile, su ile, güneş ile bütünleşen yem yeşil yapraklar ve onlardan fışkıran hayat… derken, herşeyin, renkler çiçekler ve tatlı meyvelere doğru sel gibi akması…

“Her biri ayrı bir güzellik kuşağında tecelli eden bunca oluş, dünden bugüne hep olup durdu, ama ne dün bugün, ne de bugün yarındır. Her gün ayrı bir aydınlık ve ayrı nimetlerle gelmekte; gelenler ışıktan parmaklarla O’na işaret edip geçmektedirler. Bütün bu gelip geçmelerde, her şey gibi insanoğlu da değişip başkalaşmakta ve ayrı bir ruh, ayrı bir karakter kazanmaktadır. Yerinde durup kaldığını ve başkalaşmadığını sananlar, içte ve dıştaki bu kadar değişmeyi sezemeyen kör ve sağır ruhlardır. Duygu ve düşünceleriyle kendilerini tabiatın güzellikleri içinde hisseden talihliler ise,  bu gürül gürül ırmağın içine dalacak, onunla kaynaşıp bütünleşecek ve soluk soluğa varıp ummana ulaşacaklardır.

“Katre iken derya, zerre iken güneş ve hiçliği içinde herşey olan bu babayiğitler, hiçbir zaman yalnız kalmayacak, kendini garip hissetmeyecek; kalbinin bütün kapılarını Yaratıcısına açıp, O’na dert yanıp O’nunla hasbıhâl  edecek; en gizli arzularını, en derin acılarını, en içten dileklerini O’na açacak ve O’na sığınacak… dilini kullanmasa bile, duygu ve düşünceleriyle dertlerini O’na fısıldayacaktır. İçinde O’nunla dertleştikçe, daha başka içlere, içler ötesi içlere kanat çırpıp yükselecek; nihayet, gözlerin görmediği ve göremeyeceği, kulakların işitmediği ve işitemeyeceği ve kalblerin  kavrayamadığı ve kavrayamayacağı göz kamaştırıcı iklimlere ulaşacaktır.

“Kendini keşfedebilmiş böyle bir Hak erinin iç dünyası, yıldızlarla yaldızlı sema kadar parlak ve derin mekânlar kadar geniş, Cennetler kadar da iç açıcı ve rengârenktir. Gökyüzündeki kandiller gibi onun sinesinde de meşaleler ışıldamaktadır. Bu meşaleler sayesinde o bütün eşya  ve hadiseleri aydınlanmış olarak görür ve her türlü tıkanıklardan  kurtulur.

“Her hakikat, önce kendine has soyluluk ve yücelikle bir kıvılcım gibi insanın gönlünde belirir; sonra da bir aydınlık  tufanı olarak her yanı sarar. Bu pırıl pırıl iklimde kitleler, sonsuza giden yolları bulur, mesafelerin sırrını kavrar, şaşkınlık ve tedirginlikten kurtulurlar.

“Ruh dünyalarında aydınlığa ermiş, varlıkla bütünleşmiş bahtiyar nesillerin, eşya ve hadiseler yeni bir bakış kazandıracak olan bu ilâhî ışığı, dünyanın dört bir bucağına götürmeleri dileğiyle!..”

Cenab-ı Hakkın varlığının delilleri sonsuzdur. Hatta herbir atom zerresinin 55 dille Allah’ın varlığın a delildir. Ama en büyük dört  delil bulunmaktadır: Bunlar: Kur’an, Muhammed Aleyhisselam, Kainat ve Vicdan… Risale-i Nurlarda bu dört delil üzerinde durulmuş ve Kur’anî makuliyetin aklı ve kalbi ikna edici ve izana getirici esaslarıyla izahlar getirilmiştir…

[Safvet Senih] 2.2.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Yeryüzünü ateşe veren büyücüler [Emine Eroğlu]

“Siyaset,” der Üstad, “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesidir.”

Hele, nefret, toplumda maya tutmuş, bütün işler savaş mantığı ile çözülür hale gelmişse… Şerrinden Allah’a sığınılması gereken en çirkin, en gaddarâne, hakiki sûretini gösterir.

Toplumsal bedeni, Süfyaniyet mikrobunun üreyebileceği kadar zayıflatır.

Rahmeti ve gazabı kendi vasfı olarak gören, ilahlık iddiasındaki muktedirin yalancı cennet ve cehennemler inşa etmesine izin verir.

Ahmak şeytanlar köşe başlarını tutar.

Yalanı süsleyip çoğaltarak beşerin gerçeklik algısını bozan zift medyası, sistemin büyücüleri; cellatlığı meslek haline getirmiş taraftarlar karanlığın bekçileri haline gelirler.


DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN BÜYÜCÜLERİN ŞERRİ

Bediüzzaman, Felak Suresi’nin beş ayetinde işaret edilen dört şerrin, Allah’a sığınılması gereken katman katman anlamları olduğuna dikkat çektikten sonra, sureyi kendi zamanına bakan yönüyle tefsir eder.

Üstad’a göre, dördüncü ayetteki düğümlere üfleyen büyücüler, “savaş taraftarı siyasiler ve onların kontrolündeki medya”dır.

Kendi selamet ve menfaatleri için “küre-i arza ateş atan üfleyiciler.”

Onlar, şerrin ta kendisidir: Yalanın ta kendisi. Hasedin ta kendisi. Karanlığın ta kendisi…

Cisme bürünmüş kötülük, utanmazlık, doymazlık.

Büyüleri, diplomatik entrikaları ve siyasi propagandalarıdır. Medyanın diliyle yığınların karışık düşünce ve duygularına zehir üfler, gizli plânlarını telkin ederler.

Nihayetinde toplumsal yazgının Kürt meselesi, Alevi meselesi, milliyetçilik, din düşmanlığı gibi düğümlerini kördüğüm haline getirir, bin senelik birlikte yaşama kültürünü mahveder ve şerleri vücuda gelmeye hazırlarlar.

Kibirlerine bile dini bir kisve giydirir; ulu’l emr, halife, fatih, kurtarıcı, gazi gibi payelerle yoka varlık rengi verirler.

Savaş, o büyücülerin kendi toplumlarını efsunlayarak attıkları ateşin adıdır.


HALKIN ŞERRİ

Surede geçen ilk şer, “yaratılmışların şerri”dir.

Ve zulmü, bir haddi aşmışlık, sınır tanımazlık olarak tanımladığımızda, kendisine irade verildiği için, “şerrin öznesi” olarak gözler yine insana çevriliverir.

Bediüzzaman, ilgili ayette “Halkın şerrinden kendinizi koruyunuz!” iması olduğunu söyler. Kur’an hizmetinde çalışanlar için gizli (şimdi açık) bir “imha planı” olduğuna dikkat çekerek…

Hani, “İnsan insan derler idi/ İnsan nedir şimdi bildim!” der ya Muhiddin Abdal bir şiirinde.

Bilinir, zalimlerin varlık adına değil, şeytan gibi yokluk alemi hesabına çalıştıkları. İnsaniyet ufkunu kirlettikleri. Dengeleri alt üst ettikleri…

Bilinir, babanın evlada düşman olabileceği. Yirmi yıllık eşini “terörist” diye boşayanların çıkabileceği. Bebeklere bile reva görülen zulme vicdanların sessiz kalabileceği…

Her şeye rağmen insan olabilenlerin saf ve pürüzsüz halleri de, insaniyetini bir elbise gibi çıkarıp atanların vahşeti de, zamanı “şimdi” yapan fırtınanın penceresinden görünür hale gelir.


KARANLIĞIN ŞERRİ

Şerrin bir mikrop gibi üreyip çoğaldığı yerdir “karanlık.”

Hele bir karanlıklar ülkesinde yaşıyorsanız. Batıl hak suretine bürünmüşse ve ak olduklarını iddia edenler zifiri karanlıksa…

O zaman cehaletin karanlığı, faşizmin karanlığı, şiddetin ve galeyanın, nefretin ve tecavüzün, savaşın ve nihilizmin karanlığı aynı yokluk denizine akar.

Tefsir-i Kebir sahibi Fahriddün Er-Râzî, “Geceleyin yırtıcı hayvanlar inlerinden, haşereler deliklerinden çıktığı, hırsızlar ve soyguncular hücuma geçtiği, yangınlar olduğu ve yardım imkanı azaldığı için gecenin şerrinden Allah’a sığınılmıştır” der.

Râzi’nin tefsirini, “İşkenceciler inlerinden, kanun tanımazlar deliklerinden zulmün karanlığında çıktığı, muktedirler aynı karanlıkta çalmayı devlet geleneği haline getirdiği, ahlaksızlık toplumsal bir yangın haline geldiği ve mazlumlara yardım imkanı azaldığı için gecenin şerrinden Allah’a sığınılmıştır” şeklinde okuyabilmek de mümkün.


HASETÇİNİN ŞERRİ

Bediüzzaman, modern zamanda savaşları “dehşetli hasetler ve rekabetler”in çıkardığı kanaatindedir.

Hasedin dehşetlisi, hizmete yönelen hasette görüldüğü gibi, hazımsızlıkla başlayan, çekememezlikle hezeyana dönüşen, sonra da bir tufan olup önüne gelen her şeyi yıkan o müthiş cinnet hali olsa gerek.

Hitler’i, Cemil Meriç’in tabiriyle, “Deli Teke” haline getiren duygu.

“Ben yaptım, ben yarattım, her şey benim eserim!” iddiasındakilerin kendi çukurluklarını ortaya çıkaracak yükseltileri aşağıya indirme çabası.

Başkalarına ait fazilet ve meziyetlere tahammül edemeyenlerin hayata ve insana karşı yıkıcı öfkesi.

Altında kalıp ezildikleri egolarıyla dünyaya sığmayanların kaderin adaletine olan itirazları, Allah’ın rahmet ve adaletine düşmanlıkları.


SABAHIN RABBİNE SIĞINIRIM

“Asrın emsalsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve mânevî şerlerine ve inkılâplarına ve savaşlarına parmak basmak ve mânen “Bunlardan çekininiz” diye emretmek, elbette Kur’ân’ın mucize oluşuna yakışır gaybî bir irşaddır.” diyor Hazreti Pir.

Madem o “dehşetli ve fırtınalı maddi ve manevi şerler” bitmiyor, devam ediyor; öyleyse çok sağlam, kudsi bir kale bulup sığınmalı.

Yarattığı şeylerin şerrinden.

Karanlık çöktüğü zaman gecenin şerrinden.

Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücülerin şerrinden.

Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden…

Kime? Sabahın Rabbine.

Aydınlığın Rabbine. Aşkın ve şevkin Rabbine.

Kışları baharlara, geceleri gündüzlere inkılap ettiren ümidin Rabbine.

Sığınmalı ve “güftesi kadim, bestesi yeni diriliş şarkıları” söylemeye devam etmeli.

[Emine Eroğlu] 2.2.2018 [TR724]

Çareler üretmeye başlamanın zamanı geçiyor [İskender Derviş]

Kaosun ekmeği tatlıdır ama ektiklerini de eninde sonunda biçmeniz gerekir. Dünya siyasetinin bugünkü görünümü tam olarak böyle. 1995 yapımı Se7en (Yedi) filminde Kevin Spacey’in canlandırdığı seri katil, şöyle bir cümle kurmuştu:

‘İnsanların dinlemesini istediğinde, artık sadece omuzlarına dokunamazsın. Balyozla vurman gerekir, ve o zaman dikkatlerini çektiğini fark edeceksin.’

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ‘görece’ barış dönemi, insanların vazgeçmek istemedikleri bir konfor balonu oluşturdu.

İngilizce’de ‘too big to fail’ dedikleri bir tabir var. Başarısızlığına tahammül edilemeyecek büyüklükteki yapılar için kullanılır. Gelgelelim 2008’deki ekonomik krizde Lehman Brothers gibi ABD finansının temel taşlarından biri çöktü.

Mortgage kriziyle ilgili yazılmış kitaplara, çekilmiş belgesellere bakarsanız, bu devasa finansal kriz bütün işaretleriyle 2000’lerin başından bu yana bekleniyormuş. Ama büyük finans şirketleri konfor balonundan çıkmak istememiş.

Bunun çok benzerini uluslararası siyasette yaşıyoruz. Winston Churchill’in 1938’de Hitler’le anlaşma yapan Avrupalı devletlere söylediği sözü hatırlayalım: ‘Savaşla onursuzluk arasında tercih yapmaları gerekiyordu. Onursuzluğu seçtiler ve savaşı da bulacaklar.’

Churchill’in ‘onursuzluk’ dediği tam da bu konfor balonu hikâyesini hatırlatıyor. Pragmatik ve kısa vadeli hedefler için ilkeler ve uzun vadeli planlardan vazgeçiliyor.

Çünkü bir kaos var ve bu ortamda zenginler daha zengin olabilir. Astronomik şekilde artan banka hesapları, bazı gerçeklerin görülmesini engelliyor.

***

Başkan Donald Trump ilk seçildiğinde ‘çekingen’ olan seçmenler, Amerikan ekonomisinin ‘görece’ büyümesinin ardından ‘Bakın işler iyi gidiyor!’ demeye başladı.

Bizde ‘ehven-i şer’ olarak tabir edilen, İngilizce’de ‘necessary evil’ (gerekli kötülük) denilen ve çekingen bir biçimde ‘desteklenen’ durumlar, artık mahcubiyet perdesi sıyrılmış şekilde taraftar buluyor.

Savaş onlardan biri. İkinci Dünya Savaşı sırasında dünyada trend hâline gelen savaş karşıtlığı, 11 Eylül 2001’den sonra eski cazibesini kaybetmiş durumda.

Irkçılık yeni bir biçim buldu kendine ve yeniden popüler olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Grup aidiyeti, bireyin değil grubun öncelenmesi, nefretin kitleleri harekete geçirebilen tek duygu hâline gelmesi, yoldaki tehlike işaretleri.

Bu eski, yenilmiş, insanlığa felaketten başka bir şey getirmemiş fikirler, bugün organize hâlde yeniden üretilmeye başlandı.

Amerika’da Alt-right denilen (alternatif sağcı) gruplar gençleri hedef alarak internet üzerinde kendilerince bir jargon bile oluşturdular. Karşılarında ise maalesef konfor balonunda yaşayan liberalleri ve demokratları buldular.

***

Bu konfor balonunun şöyle bir kötü etkisi var: Burada öncelik sorunları çözmek değil, mevcut düzeni korumak. Gerekirse o konfor balonu içinde birkaç saat temel meselelere harcanabilir ama o konfor hiçbir surette bozulmamalıdır!

Böyle olunca da, sosyal medyada iki üç tweet atmak, yeterli görünüyor. Vicdanın ağzına bir parmak bal çalınca, her sorun çözülüyor. ‘Elimden geleni yapıyorum’ hissi uyanıyor. Bir takım ‘yardım kuruluşları’ da bu düşünceyi perçinlercesine, insanları hep daha kolaya yönlendiriyor.

Oysa bugün artık net bir biçimde paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. Belli ki insanlığın üretmekte olduğu sorunlar mevcut yöntemlerle çözülemez hâle gelmiş. Diyalog ortamı dediğimiz ortamlar bile yüzeysel. Gerçekten birbiriyle konuşan insan sayısı çok az.

Ezberlenmiş kalıpların dışına çıkmayan, kendi durumunu adam akıllı sorgulamaktan uzak yaklaşımlar, dünyanın geleceğinin daha iyiye gitmesine hizmet etmeyecektir.

Dönemin ihtiyacını iyi kavramak, meselenin özü. Bugün iyi niyetli dediğimiz pek çok yaklaşım bile bu özden fersah fersah uzak. İstatistiklere, yeni tabirle ‘big data’ya boğulmuş politika yapıcılar, doğrudan bireylerin ihtiyaçlarını göremez hâlde. Yukarı tırmandıkça aşağıların durumundan tamamen kopan ‘beyaz yakalı’ çözüm üreticileri, sokaktan bîhaber.

***

Bu arada sokağın nabzını çok iyi tutan, onları sürekli olarak materyal ya da kültürel tüketim döngüsünün içinde kalmaya zorlayan bir küresel ticaret ağı var.

Reklamları iyi izleyin. Onlar size o ticaret ağının ne yapmaya çalıştığını çıplak şekilde gösterecektir. Evinizden bile çıkmadan sürekli tüketen öznelere dönüşmenin, AVM kültürünün, ‘gösteriş için yaşamanın’ elbette post-truth (gerçek ötesi) gibi sonuçları olacaktır.

‘Sorun sende değil hep çevresel faktörler’ denilerek sorumluluklarından arındırılan ve hep başkalarını suçlamaya iten psikolojik ve pedogojik formasyonların neticesinde insanlar utanma, pişmanlık ya da suçluluk gibi hislerini yitirecektir.

Bu yolun nereye çıktığını tekrar tekrar anlatmanın lüzumu yok. Ama bu yoldan geri dönüş için neler yapılabilir diye uzun uzun düşünmek gerekli. İşe belki de, örnek insan prototipleri çıkarmakla başlanabilir. İnsanlık tarihindeki hikâyeleri eleyip, dosdoğru olanlarla yeni bir yol inşa edilebilir.

Gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı, evet. Bu, aynı zamanda çok şanslı olduğumuzu da gösteriyor. İnsanlığın muhteşem bir birikimi var ve bunu doğru şekilde kullanırsak, içine düştüğümüz kaostan sahil-i selamete çıkabiliriz.

[İskender Derviş] 2.2.2018 [TR724]

Otoriter rejimlerde ne yaptığının farkında olmak [Kemal Ay]

1968’de Rus tankları, ‘Prag Baharı’na karşılık olarak Çekoslovakya’ya girdiğinde Vaclav Havel, devlet tiyatrolarında başarılı bir oyun yazarıdır. Komünizmden sıyrılmak ve daha ‘açık görüşlü’ bir yönetim isteyen Çekoslovaklar, meydanları doldurduğu için, Sovyet Rusya, Doğu Avrupa’daki bu uydu devleti kaybetmemek için tanklarla Prag’a girmiştir. Havel, boş durmaz. Sovyetlere karşı makaleler yazar, radyo programları ve TV konuşmaları hazırlar. Bir de tiyatrodan tanıdığı müzisyen arkadaşlarıyla The Plastic People Of The Universe (Evrenin Plastik İnsanları) isimli politik Rock grubunu kurarlar.

İşgalden sonra Sovyetler ‘normalleştirme’ adını verdikleri bir dönem başlatırlar ülkede. Elbette Sovyetlere göre ‘normal’ devletin yeniden ‘demir yumruk’ olarak kurgulanması ve halktaki ‘özgürlük’ taleplerinin şiddetle bastırılmasıdır. En yoğun direniş, Havel’in de bulunduğu Liberec’te gerçekleşir ve ölenler olur. Ancak Sovyet tanklarına direnmek mümkün değildir. Rock grubunun bazı üyeleri tutuklanır. Vaclav Havel, tiyatrodaki görevinden uzaklaştırılır ve bir bira fabrikasında çalışmaya başlar. Boş durmadığı ve çeşitli vesilelerle Sovyet vesayetine karşı çıktığı için de çeşitli zamanlarda tutuklanır. Havel’in ‘Güçsüzlerin Gücü’ (The Power of Powerless) isimli kitabında şu satırlar yer alır:

‘… biz hiçbir zaman aykırı (muhalif) olmaya karar vermedik. Nasıl olduğunu anlamadan ona dönüştürüldük, asla nasıl olduğunu anlamadan kendimizi hapishanede bulduk. Sadece ileri gittik ve bizde yapmamız gereken şeyleri yaptık ve bu bizim için dürüstçe olandı, ne eksik ne de fazla.’

Havel’in haklı olduğu bir şey var. İnsan durduk yere ‘muhalif’ olmaz. Bir şeylere karşı geldiğiniz, itiraz ettiğiniz, bazen dik durduğunuz için o pozisyona itilirsiniz. Havel ve arkadaşları, gerekli entelektüel birikime sahip ve öncesinde de ‘özgürlük’ taraftarı oldukları için Rus tankları Prag’a girdiğinde yapmaları gereken şeyi yapmışlardı. O dönem için ‘aykırı’ kimselerdi. Ancak aynı Vaclav Havel, 1989’da ‘Kadife Devrim’ denilen ve Çekoslovakya’nın Sovyet rejiminden tamamen kopuşunu simgeleyen ayaklanma gerçekleştiğinde ülkenin lideri hâline gelecekti. Yeni ‘normal’de aykırı olan Sovyet politikalarıydı.

Prag’daki ‘direnişçiler’, sadece doğru olduğunu düşündükleri şeyleri dile getirdikleri için ‘direnişçi’ lakabını aldılar. Havel’in dediği gibi düşünüp taşınıp, politik riskleri hesaplayıp ‘Acaba halk bizi dinler mi?’ demeden, kendilerini söylemeye vazifeli hissettikleri sözleri söylediler. Zaten ‘ihlaslı direniş’ de böyle bir şey değil midir? Gerekli olanı, gerektiği şekilde yapmak. Neyi savunduğunu bilerek, kendi heykelini inşa etmek için değil gerçekten doğrunun yanında olmak için konuşarak.

Vaclav Havel, iktidar hırsına sahip bir politikacı değildi. 1989’daki devrimden sonra doğan ‘lider ihtiyacı’ ortasında arkadaşları onu öne itmişlerdi. Çekoslovakya’nın 1992’de ikiye bölünmesini engellemek istemiş fakat başarılı olamamış, bu sebeple istifa etmişti. 1993’te Çek Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde fazla bir yetkisi yoktu. Ancak ülkede ‘ahlakî otorite’ olarak toplumun diyalog ve barış inşa etmesinde faydalı olabileceğini düşünüyordu. Bunun için üç kez genel af ilan etmiş, özellikle Sovyet döneminde hüküm giyenlerin ‘muhtemelen’ yanlışlıkla hapiste olabileceğinden bahsetmişti. (Bu aflarla hapisten çıkanların suç oranlarını iki üç kat arttırdığı gerekçesiyle Havel’e ciddi şekilde karşı çıkanlar oldu.)

Ancak Havel’in ünü yurt dışında daha yaygındı. Ölümünden sonra Alman Şansölyesi Angela Merkel onu ‘Gerçek bir Avrupalı’ olarak tanımlayacaktı. ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ romanının yazarı Çek asıllı Milan Kundera, Havel’in en büyük eserinin ‘kendi hayatı’ olduğunu söyleyecekti. Hep özlemi duyulan ‘Bilge Kral’lardan biriydi Havel. Bunda belki de asıl tutkusunun siyasete değil edebiyata yönelik olmasının payı büyüktü.

***

Bayram değil seyran değil neden Vaclav Havel’i anlatıyorum?

Önce önüme ünlü işadamı, Anadolu Grup’un sahibi Tuncay Özilhan’ın evde üretilen biralara vergi konması yönündeki teklifi düştü. Özilhan’ın insanların neden evde bira üretmeye başladığına dair hiçbir fikri olmadığı gerçeğiyle sarsıldım. Hatta uzun zamandır Türkiye’de içkili ortamların tıpkı İran’daki gibi ‘eve’ hapsolduğunu Özilhan bilmiyordu muhtemelen.

Bira demişken, elbette devlet tiyatrolarından bira fabrikasında çalışmaya ‘terfi ettirilen’ Vaclav Havel’i anmamak olmazdı. Ama aslında Havel’i aklıma düşüren şuydu: Rus tankları Prag’a girdiğinde, doğru olanın buna itiraz etmek olduğunu düşündüğü için ömrünün yirmi yılını ‘aykırı muhalif’ olarak yaşamıştı. Hazırlıksızdı belki ama tankları görünce ne yapması gerektiğini şıp diye kavramıştı.

Gelgelelim Türkiye’deki insanların çoğunun, özellikle de iş adamlarının böyle bir ‘hazırlığı’ yok. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu pek düşünmüyor, ‘zarar kendilerine isabet etmedikçe’ itiraz etmiyorlar. Kabaca ama doğru şekilde ifade etmek gerekirse: Umurlarında değil!

Bakın Türk Tabipler Birliği savaş karşıtı bir açıklama yaptı diye Prof. Raşit Tükel gözaltına alındı. Kendisi daha önce İstanbul Üniversitesi’nde en çok oyu aldığı hâlde Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanmamıştı. Mücadelesini sürdürdü. Üstüne düşen vazifeyi yapmaya, doğru bildiğini söylemeye, itiraz edilmesi gereken yerde itiraz etmeye kalktı. Bugün bedelini ödüyor.

Korkuyu yaygın tutmak için rejim çeşitli vesilelerle insanlara zulmediyor. Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye sorumlusu Taner Kılıç’a verilen tahliye kararı, savcının itirazıyla (bu da KHK ile mümkün kılınmıştı ve daha önce 21 gazete için uygulanmıştı) bozuldu. Bir üst Ağır Ceza Mahkemesi, yeniden tutuklu yargılanmasına hükmetti. Neden?

Çünkü bu yozlaşmış iktidar ‘doğrulara’ yanaşmayı elinden geldiğince tehlikeli kılmaya çalışıyor. Burada yapacağınız tek şey, ‘doğruların’ sadece sözle değil aksiyonla da yanında olmak. ‘Direniş’ bu.

[Kemal Ay] 2.2.2018 [TR724]

Sahabe Efendilerimiz (r.a.) nasıl namaz kılardı? (2) [Cemil Tokpınar]

Bizlere her alanda olduğu gibi namazda da nümune-i imtisal olan sahabe efendilerimizin namaz hassasiyetlerinden ve namazdaki hallerinden örnekler vermeye bu haftaki yazımızda da devam edeceğiz.

Büyük evliyalardan Fudayl bin İyâz Hazretleri, sahabelerin ibadet aşkını anlatırken şöyle demiştir:

“Ashab-ı Kiram (r.a.), sabaha girdikleri zaman saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah’ı andıkları zaman, rüzgarlı bir günde ağaç sallanır gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halk içinde sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı.”

Sahabe-i Kiram, namaza durdukları zaman kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan (r.a.) abdest alırken rengi değişirdi. Biri:

-Niye böyle oluyorsun, diye sorunca Hazret-i Hasan (r.a.):
-Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) namazını hûşu ve kalp huzuru ile kılardı. Öyle ki namazda duruşları esnasında adeta bir cansız direk gibiydi.

Mücahit bin Cebr, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr’in (r.a.) namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:

“Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı.”

Hz. Osman (r.a.), bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra sürekli kan kaybetmeye başladı ve komaya girdi. Bu durumda dahi namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş, namazını kılmış ve şöyle demişti:

-Namazı terk edenin İslam’da yeri yoktur.

Hz Osman (r.a.) bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekatta tüm Ku’an’ı kerimi hatmettiği olurdu.

Sâbit (r.a.) diyor ki:

“Abdullah bin Zübeyr (r.a.) namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi.”

Onun namazını gören başka bir zât şöyle diyor:

“Abdullah bin Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki, kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.”

Abdullah bin Zübeyr Hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da onun boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o ne namazını bozdu, ne rükû ve secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler, bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazını sükûnetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra:

-Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o, buyurdu. Hanımı:

-Allah sana merhamet etsin! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı, dedi.

Buna karşılık İbn-i Zübeyr Hazretleri şöyle cevap verdi:

-Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı?


Abbad bin Bişr (r.a.)

“Zâtü’r-Rikâ” Savaşı’nda, ordu istirahata çekilince Peygamberimiz (s.a.v.),  Ammar bin Yasir (r.a) ile Abbâd bin Bişr’i (r.a.) nöbetle görevlendirdi.

İkisi aralarında anlaşarak ilk bölümde Abbâd’ın nöbet tutmasına karar verdiler. Bunun üzerine Ammar, kendi nöbeti gelinceye kadar arkadaşının yanında uyumaya başladı. Nöbete duran Abbâd da çevrenin sakin olduğunu görünce vaktini değerlendirmek için gece namazına durdu.

Abbâd bin Bişr, gecenin sessizliğinin verdiği huzurla namaza kendini vermiş, bütün benliğiyle Allah’a ibadet etmenin hazzını yaşıyordu.

Bu sırada bir müşrik, çok uzak mesafedeki karaltıyı görünce, yayına bir ok yerleştirdi ve bıraktı. Ok Hz. Abbâd’ın vücuduna saplandı. Bu sırada Abbâd, on bir sayfalık Kehf Suresi’nin ortalarına gelmişti. Eliyle oku çıkardı ve namaz kılmaya devam etti.

Biraz bekleyen müşrik, önceki okun yerini bulmadığını sanarak Abbâd’a ikinci okunu da fırlattı. İkinci ok da eliyle koymuş gibi namazda olan Abbâd bin Bişr’e saplanmıştı.

Bu oka da aldırmadan çıkardı ve namazına devam etti. Sanki atılan oklar onun vücuduna saplanmamış gibi huşû içinde namaz kılıyordu.

Büyük bir öfkeye kapılan müşrik, bu okun da isabet etmediğini düşünerek üçüncü bir ok fırlattı. Üçüncü okun da isabet ettiği Abbâd bu oku da çıkardı. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı. Müşrik, onların iki kişi olduklarını görünce kaçtı.

Ammar, saplanan üç oku ve arkadaşından akan kanları görünce şaşkına dönmüştü:

– Sübhânallah! Sana henüz ilk ok isabet ettiğinde beni niçin uyandırmadın, diye sordu. Hz. Abbâd, yaptığından gayet memnun ve huzur dolu bir sesle şu ibretli cevabı verdi:

– Öyle bir sure okuyordum ki kesmek istemedim. Eğer Resûlullah’ın verdiği görevin aksamasından korkmasaydım, ölünceye kadar namaz kılmaya devam ederdim, dedi.

Hz. Abbâd’ın tavrı öyle bir namaz aşkını gösteriyordu ki, saplanan oklara bir diken kadar bile değer vermemişti. İşte onlar namazdan böylesine zevk alır, haz duyarlardı.


Abdullah bin Ömer (r.a.)

Abdullah bin Ömer (r.a.) gençlik yıllarında geceyi mescitte geçirir ve orada uyurdu. Bir gece rüyasında iki melek onu yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada kendilerini yakından tanıdığı kimseleri de görmüştü. O anda:

– Cehennemden Allah’a sığınırım, demeye başladı. O sırada yanına başka bir melek gelerek ona:

– Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur, dedi.

Abdullah bin Ömer (r.a.) bu rüyasını Resûlullahın (s.a.v.) hanımı olan ablası Hz. Hafsa’ya (r.a.) anlattı. Hafsa Validemiz de Resûlullaha (s.a.v.) aktarınca Efendimiz şöyle buyurdu:

– Abdullah ne iyi adamdır. Keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edinseydi.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) burada kast ettiği ibadet teheccüd namazıydı. Abdullah bin Ömer (r.a.) bunu öğrenince gecenin pek azında uyuyup, kalan zamanını ibadetle geçirmeye başlamıştı.


Hazret-i Enes’e bahçıvanı gelerek, yağmur yağmadığından ve bahçenin kuruduğundan yakındı.

Bu haber üzerine Hazret-i Enes, Resulullah’ın (a.s.m.) “Herhangi bir ihtiyacı olan kimse iki rekât namaz kıldıktan sonra Allah’a dua etsin” şeklindeki “hacet namazı” tavsiyesini hatırladı.

Su isteyerek abdest aldı ve namaza durdu. Selâm verdikten sonra bahçıvanına:

– Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun, diye sordu. Bahçıvan:

– Göremiyorum, dedi. Enes, tekrar içeri girip namaz kılmaya devam etti.

Birkaç kez bahçıvana:

– Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun, diye sorunca adam:

– Kuş kanadı gibi bir bulut görüyorum, dedi.

Bunun üzerine Enes namazını ve duasını sürdürdü. Az sonra bahçıvan Hazret-i Enes’in yanına girdi ve:

– Gök bulutla kaplandı ve yağmur yağmaya başladı, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Enes:

– Haydi, ata bin de yağmurun nerelere kadar yağdığına bak, dedi.

Bahçıvan etrafı dolaştığında, yağmurun sadece Hazret-i Enes’in büyük bahçesine yağdığını gördü.


Ebu Mı’lak (r.a.)

Sahabe efendilerimizden Ebu Mı’lak (r.a.) isminde ticaretle uğraşan bir zat vardı. Bir defasında ticaret için yolculuk yapıyordu. O zamanlarda yol güvenliği yoktu. Bu yüzden karşısına silâhlı bir eşkıya çıktı.

– Neyin varsa çıkar, seni öldüreceğim, dedi. Bu tehdit karşısında Ebu Mı’lâk:

– Maksadın mal almaksa al, dedi. Hırsız ise, malı almakla birlikte izini de kaybettirmek istiyordu:

– Ben sadece senin canını istiyorum, dedi. Ebu Mı’lâk:

– Öyleyse bana izin ver namaz kılayım, dedi. Hırsız:

– İstediğin kadar namaz kıl, deyince Ebu Mı’lâk namaz kıldı ve şöyle dua etti:

– Ey kalplerin sevgilisi! Ey yüce arşın sahibi! Ey her dilediğini yapan Allah’ım! Ulaşılmayan izzetin, kavuşulmayan saltanatın ve arşını kaplayan nurun hürmetine beni şu adamın şerrinden korumanı istiyorum! Ey imdada koşan Allah’ım, yetiş imdadıma!

Ebu Mı’lâk, bu duayı üç defa tekrarladı. Duasını bitirir bitirmez, silâhlı bir atlının hızla yaklaştığını gördü. Atlı hırsızı bir mızrak saplayarak öldürdü. Sonra da Ebu Mı’lâk’a döndü. Allah’ın lûtfuyla kurtulan sahabe:

– Kimsin sen? Allah seninle bana yardım etti, diye şaşkınlıkla sorunca atlı kişi:

– Ben dördüncü kat gökteki meleklerdenim. İlk duanı yapınca gök kapılarının çatırdadığını işittim.

İkinci defa dua edince, gök ehlinin senin kurtulman için feryat ettiğini işittim.

Üçüncü defa dua edince, “Zorda kalan biri dua ediyor!” denildi.

Bunu duyunca Allah’tan, hırsızı öldürmek için beni görevlendirmesini istedim. Allah da kabul etti ve yardımına geldim.

Şunu bil ki abdest alıp dört rekât namaz kılan ve bu duayı yapan kimsenin, zorda olsun veya olmasın duası kabul edilir, dedi.

Rabbimiz her biri bir destan olan bu muhteşem namazlardan ibret almayı ve namazlarımızı elimizden geldiği kadar düzeltmeyi nasip eylesin.

[Cemil Tokpınar] 2.2.2018 [TR724]

Hafıza geliştirmek için de teknik lazım! [TR724]

Hafıza gücü, çocukların okul başarısını, yetişkinlerin ise iş yaşamını etkileyen önemli bir etkendir. Bu becerinin hem çocuklar hem de erişkinlerin sosyal yaşamını da etkilediği bilinen bir gerçek. Zira ne kadar güçlü hafıza o kadar başarılı ilişki demek. Peki özellikle gördüklerinizi akılda tutmak için neler yapılabilir bunun özel teknikleri var mı? Soruya uzmanların cevabı; Evet… Görsel ve işitsel hafıza geliştirme tekniklerini denemenizde fayda var.

Görselleri akılda tutmak: Görsel hafızanızı geliştirmenin en iyi yolu beyninize spor-egzersiz yaptırmanızdır. Oyunlar, bu konuda oldukça etkilidir.

Yüzleri akılda tutmak: Sadece 1 kez gördüğünüz bir insanı ertesi gün farklı bir ortamda gördüğünüzde hatırlayamıyorsanız ilk görüşmenizde eksiklikler var demektir. Bu eksiklik, dikkatsizlikten ve amaçsızlıktan kaynaklanabilir. Bir insanın yüzünü hatırlayabilmenizi kolaylaştıracak en önemli etken onunla neden ilgilendiğinizdir. Sizin için çok önemli biri değilse aklınızdan çıkması da muhtemeldir. Dolayısıyla, gördüğünüz kişileri zihninizde bir yere koyarak görsel hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Veya insanların yüzüne dikkatli ve detaylı bakmayı deneyin. Büyük kulak, şirin burun, dolgun dudak, renkli göz, açık alın, sivri çene detayları görürseniz bir daha o yüzü unutmanız zorlaşır.

İsimleri akılda tutmak: İsimlerin sözel hafıza ile ilgisi olduğu kadar görsel hafıza ile de ilgisi vardır. Bir insanın ismi kafanızda hiçbir görüntü canlandırmıyorsa bile kağıt üzerinde yazılış biçimi aklınıza gelecektir. Dolayısıyla sözcüğü görsele dönüştürmüş olacaksınız ama bu zayıf bir yöntemdir.

Mekânları akılda tutmak: Otoparklarda arabanızı aradığınız oldu mu? Bir çok kez başınıza gelen bu ve benzeri durumları aşmak için önceden hafızanıza aldığınız mekanlarla ilişkilendirme yapabilirsiniz. Görsel hafızası iyi olanlar bu konuda oldukça beceriklidir. Satranç biliyorsanız taşların hamlelerine göre yer belirlemeyi deneyin.

Görsel hafıza nedir? İşitsel hafıza nedir?

Görsel hafıza, herhangi bir bilgiyi kelimelerle ifade edilebilecek şekilde belleğe kaydetme ve gerektiğinde geri çağırma becerisi olarak tanımlanıyor. Bu sebeple görsel hafızaya fotoğrafik hafıza da deniliyor. İşitsel hafıza ise, sesleri ve birbirini takip eden sesli yönergeleri belleğe alıp anında veya gerektiğinde geri çağırabilme becerisi. İşitsel hafızayı geliştirmek için komutları takip edebileceğiniz zeka oyunları oynamayı ihmal etmeyin.

[TR724] 2.2.2018

Ara transferin kalbi Premier Lig’de attı [Hasan Cücük]

Sezonun ilk devresinde aradığını bulamayan kulüpler ara transferde kadrolarını güçlendirmek için uğraş verdi. Milyonların havada uçuştuğu ara transfer döneminde en çok parayı Barcelona harcadı. Süper Lig kulüpleri için de ara transfer dönemi oldukça haraketli geçti. Forveti Cenk Tosun’u Everton’a satan Beşiktaş, Vagner Love ve Cyle Larin ile kadrosuna takviye yaptı.

ŞAMPİYONLUK YOLUNDA TAKVİYELER

Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde attığı goller ve gösterdiği performansla birçok kulübün peşinden koştuğu Cenk Tosun, ara transferde yuvadan uçup Everton’a gitti. Beşiktaş’ın kasasına Cenk Tosun transferinden 22 milyon Euro girerken, kadrosunu Alanyaspor’dan Vagner Love, Orlando City’den Cyle Larin ve Dinamo Kiev’den Demagoj Vida ile güçlendirdi.

Başakşehirspor, Arda Turan ve Riad Bajic’i kiralayıp kadro takviyesi yaparken, ‘kesin transfer yapar’ yorumları yapılan Fenerbahçe ara transfer dönemini pas geçti. Kadrosunu güçlendirmedi ama yattığı yerden milyonlar kazanan Robin van Persie yükünden kurtulmuş oldu. Galatasaray, sezon başında Osmanlıspor’dan transfer ettiği orta saha oyuncusu Badou Ndiaye’yi 16 milyon Euro’ya Premier Lig ekiplerinden Stoke City’ye sattı. Kadrosunu ise İnter’den kiraladığı sol bek Yuto Nagatomo ile güçlendirdi.

Transferin haraketli kulüplerinin başında Antalyaspor vardı. Gelenlerden ziyade gönderdikleriyle gündem oldular. Kamerunlu yıldız Samuel Eto’o, Konyaspor’a giderken, sezon başında büyük umutlarla kadrosuna kattığı Jeremy Menez ve Samir Nasri ile de yollarını ayırdı. Konyaspor Eto’o’nun yanı sıra Göztepe’den Adis Jahovic’i de alarak forvette tehlikeli bir takıma dönüştü. Göztepe ise bir dönem Beşiktaş formasını giyen Demba Ba ile takviyeye gitti. Sezonun sürprizini Brezilyalı ünlü yıldız Robinho’yu renklerine bağlayan Sivasspor gerçekleştirdi.

İNGİLİZ KULÜPLER FUTBOLCULARA PARA SAÇTI

Avrupa’da ara transferin kalbi Premier Lig’de attı. Manchester City, Manchester United, Liverpool, Chelsea ve Arsenal gibi zirveye oynayan takımlar ara transferde cüzdanın ağzını açtı. Ada’da en pahalı transferi Liverpool yaptı. Sezon başında kadrosuna katmak istediği ancak başarılı olamadığı Southampton’dan Hollandalı defans oyuncusu Virgil van Dijk için 85 milyon Euro bonservis ödeyen Liverpool, futbol tarihinin en pahalı defans oyuncusunu kadrosuna katmış oldu. Transfer dönemlerinin en merak uyandıran takımlarından olan Manchester City, devre arası transfer dönemini de boş geçmedi ve 72 milyon Euro’luk bir bütçe ayırdı. Fransız futbolcu Aymeric Laporte için Athletic Bilbao’ya 65 milyon Euro bonservis bedeli ödeyen City, New York City’den Jack Harrison için de 4 milyon Euro harcadı.

Arsenal, kulüp tarihinin en pahalı transferini gerçekleştirirken sorunlu yıldızı Alexis Sanchez’i ise takasta kullandı. Dortmund’un Gabonlu yıldızı Pierre-Emerick Aubameyang için 65 milyon Euro ödeyen Arsenal, Konstantinos Mavropanos için Yunan takımı PAS Giannina’ya 2 milyon yolladı. Şilili forveti Alexis Sanchez, Manchester United’dan Henrikh Mkhitaryan ile takasta kullandı.

Geçen sezonun şampiyonu Chelsea ilk devrede aradığını bulamayınca ara transferde takviyeye gitti. Eksik bölgelere transfer isteyen Conte, Roma’dan sol bek Emerson, Everton’dan genç futbolcu Ross Barkley ve Arsenal’den golcü futbolcu Olivier Giroud için toplam 54 milyon Euro bonservis bedeli ödedi. Aynı zamanda teknik patron Conte ile yaşadığı sorundan dolayı kadro dışı bırakılan Diego Costa’yı 66 milyon Euro’ya Atletico Madrid’e sattı. Premier Lig’de istediği sonuçları alamayan ve ara transfer dönemini hareketli geçiren Everton, Theo Walcott için Arsenal’e 28 milyon Euro, Cenk Tosun için ise Beşiktaş’a 22 milyon Euro bonservis bedeli ödeyerek hücum hattını güçlendirdi. Ayrıca Everton, Manchester City’den Mangala’yı kiraladı.

REKOR BARCELONA’DA!

Ara transferin rekorunu ise Barcelona kırdı. Liverpool’un Brezilyalı yıldızı Philippe Coutinho’yu transfer etmek için verdiği uğraşta mutlu sona ara transferde ulaştı. Neymar’ın boşluğunu Coutinho ile doldurmak isteyen Barcelona’nın bu girişimi yaz döneminde başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Coutinho için 120 milyon Euro ödeyen Barcelona, Javier Mascherano ve Arda Turan gibi isimlerle yollarını ayırdı. Ara transfer döneminde kulüplerin kasasından toplam 1,3 milyar Euro çıktı.

[Hasan Cücük] 2.2.2018 [TR724]