Alman vatandaşına Türkiye’de ağır işkence [Sevinç Özarslan]

Almanya’nın acil pasaportla Türkiye’den çıkardığı Erdem Can’ın babasına işkence yapıldığı, doktor eşliğinde duruşmaya çıkartıldığı ortaya çıktı. İşte ailenin yaşadığı dehşet.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 17 yaşında gözaltına alınan ve Alman Konsolosluğunun verdiği acil pasaportla Türkiye’den çıkartılan Erdem Can’ın babasının işkence gördüğü ve Almanya’nın kararında bunun etkili olduğu ortaya çıktı.

Ailenin Çorum’da yaşadıklarını Erdem Can’ın Almanya tarafından Türkiye’den çıkartılmasıyla ilgili haberimizin ardından bugün baba Ahmet Can’a yapılanları yayınlıyoruz.

Halen Çorum Cezaevinde tutuklu bulunan Ahmet Can, Nisan 2019’da gözaltına alındı.  Can ve eşi evlerinin içinde çıplak aramaya zorlandı ardından Çorum Kaçakçılık ve Organize Şube’ye (KOM) götürüldü.

32 yaşındayken Akdeniz anemisi teşhisi konulan ve bu yüzden tekniker olarak görev yaptığı Alman Demir Yollarından (Deutsche Bahn) emekli edilen Ahmet Can’a (49) 8 günlük gözaltı sürecinde işkence yapıldı.

Ahmet Can, gözaltı sürecinde üç kez krize girdi, KOM Şube’ye iki kez ambulans çağrıldı, bir kez de hastaneye götürüldü. Sorgu sırasında “Ben Alman vatandaşıyım, beni sorgulayamazsınız” diyen Ahmet Can’ın bu uyarısından sonra avukatı aracılığıyla Alman Konsolosluğu devreye girdi ve serbest bırakıldı. Ekim 2019 sonunda, atak geçirdiği sırada imzalatılan 250 sayfalık ifadesini reddettiği için tekrar tutuklandı. Ahmet Can’ın gözaltında yaşadıklarını oğlu Erdem Can anlattı:

BU AHMET CAN HAYIR KURUMU MU?

Babam Alman’ya iki yaşında gelmiş. Dedem gurbetçi, maden işçisi. Bana Duisburg’ta Deutsch Bahn’da tekniker olarak görev yapıyor. Fakat 32 yaşında hastalığı nedeniyle emekli ediliyor. Babamı Cemaat soruşturmaları kapsamında tutukladılar ama bir cemaat geçmişi yok. Hatta bildiğim kadarıyla Süleyman Efendi Cemaati kökenli. Orada yetişmiş ama daha sonra bir bağı olmamış.

Babam yardımsever bir insandır, kapısına geleni geri çevirmez. Babamın tek suçu bu süreçte zor durumdaki mağdur insanlara yardım etmek! Babamı ‘neden onlara yardım ettin’ diye sorguladılar. Hatta hakim, ‘Bu Ahmet Can hayır kurumu mu’ demişti. Önce babamın telefonunu dinlemişler, nisanın sonunda Ramazana 1 hafta kala baskın yaptılar, sabah 6’da. Yumruklarla kapıya vuruyorlar, hatta kapıyı kırmak için aletleriyle geliyorlar. Kapıyı geç açanların kapılarını kırmışlar. 6-7 polis gelmiş. Bağırma, hakaret, küfür… Biz sizin neler karıştırdığınızı biliyoruz, siz şusunuz, siz busunuz, yakaladık sonunda sizi gibi ifadeler…

Kız kardeşim çok korkmuştu. Çıplak aramadan sonra evi talan ediyorlar. Herkes şok oldu. Bütün her şeyi indirmişler. Şampuanlarımızı dökmüşler, pirinçlerin, şekerlerin içine ellerini sokmuşlar. Babamın saat koleksiyonu vardı. Onu da vergi dairesine bildirmişler, telefon kaçakçılığından. Nokia kullanılamaz telefon bulundu yazıyor, bunlar telefon kaçakçılığı yapıyor diye bir de o davamız var.

Çorum’daki yerel gazeteler ve A Haber’de babam Alman olduğu için ‘4 ay önce yurt dışından geldiler, yeni yapılanma kurdular, biz operasyon yaptık’ gibi şeyler yazılmış. Bunlar doğru değil tabi. Biz zaten Çorum’da yaşıyorduk. Hatta babam 130 tane telefon getirmiş, program yüklüymüş. Babam emniyette ‘neden böyle yapıyorsunuz’ soruyor, onlar da medyanın abartması diyor. Medyaya onlar haber veriyor sonuçta.

GÖZALTINDA ÇOK KÖTÜ ŞEYLER YAPILDI

Babama gözaltında çok kötü şeyler yapıldı. Şöyle söyleyeyim, üzerinde kapşonlu bir sweetshirtü, içinde de beyaz atleti vardı. Tişörtün rengi ona geçmiş. Eşyaları eve gelince şok geçirmiştik, baba sana ne yaptılar dedik. ‘Çok kötüydü, hiçbir şey hatırlamıyorum, beni sürükleyerek götürdüklerini biliyorum’ dedi sadece.

Kolunda serumla bir ara uyumuş. Ayağına vurup uyandırmışlar. 3-4 gün sorguya sabah 10’da alıyorlar, gece 3’te bırakıyorlar. Çok bir şey hatırlamadığını söyledi. Zaten sürekli atak geçiriyor. 4 günde 64 kilodan 58’e düşüyor. İki kere ambulans çağırmışlar, bir kere de sorguya sağlık ekibi geliyor. Yani göz altındayken 3 kere doktor gördü.

EMNİYETTEKİ GÖRÜNTÜLERİ İSTEDİK, MAHKEME REDDETTİ

Akdeniz anemisi hastalığının atakları oluyor. Stres en büyük tetikleyicisi. Atak geçirirken ağır uyuşturucular veriliyor. Mesela karın ağrısıyla başlıyor, iki büklüm oluyor, nefes alamıyor. İlk günlerde ilaçlarını kullanamamış babam. İlacını kullanmayı bir gün bıraksa atak hemen gelir. Her gün iki sabah, iki öğlen, iki de akşam olmak üzere ilaç alıyordu. Kullandığı ağrı kesiciler ağır olduğu için bilinç kaybına sebep oluyor. Mesela bağırsağına sancı girdiğinde belirtisi bağırsak kanseri gibi oluyor. Avukatımız mahkemeden emniyetteki görüntüleri istedi, mahkeme reddetti.

HASTANEDEN ÇIKARTILIP BİR DOKTOR İKİ HEMŞİREYLE DURUŞMAYA GETİRİLDİ

Babam orada yaşadıklarından sonra bir daha toparlayamadı. Hep acile götürdük. En son midesine vurup da bir şey yiyemeyince hastaneye kaldırmak zorunda kaldık. İkinci mahkemesine 4 gün kalmıştı, babam yine atak geçirdi, hastaneye yatırdık. Mahkemeye gidecek durumda değildi. Hatta doktor ben bu şekilde bu hastayı gönderemem dedi. Çorum Özel Hastanesi. Mahkeme hastaneden babamın duruşmaya gelmesini talep etti. Ve hastane de babamı gönderdi. Mahkeme salonuna bir kolunda avukatı, bir kolunda annem iki büklüm halde gitti. Hakim bir-iki soru sorduktan sonra babam zaten kendinden geçti. Ambulans çağırmak zorunda kaldılar.

Emniyetteki ifadeni kabul ediyor musun diye sordular, O da etmiyorum diyor. Babamın ifadesine, ’15 Temmuz’dan sonra biz onu öğrencilerle ilgilensin diye görevlendirdik’ gibi bir şey eklemişler. Babam atak halindeyken evet veya hayırdan başka bir şey söyleyemiyor, o ifadesine yazılanları reddettiği için şu an tutuklu zaten. Ondan sonra tekrar ambulans geldi, tekrar hastaneye gitti. Sonra bir daha yazı yazdılar. Bir doktor iki de sağlık personeli, yanında tekrar mahkemeye çağırdılar. Aynı gün içerisinde oluyor bu. Babam ‘Ben emniyette bu haldeydim. Bana 250 sayfa imzalattılar, hiç birini hatırlamıyorum” dedi. Eğer babam emniyetteki ifadesini kabul etseydi, hiç ceza almadan, hatta savcı koruma istersen koruma da verebilirim demiş, bunu bile teklif ettiler.

Sonra hakim sorguyu kesmek zorunda kaldı. Tekrar hastaneye götürüldü. 1-2 gün daha hastanede yattıktan sonra çıktı. O hastane de bize çok kızdı. Ben sizin böyle olduğunuzu bilseydim kesinlikle kabul etmezdim dedi.

KONSOLOSLUK MAHKEMEYE HEYET GÖNDERDİ

İlk gözaltına alındığımızda babam beni sorgulayamazsınız demiş. Neden demişler. Cenevre Anlaşmasına göre, ben yurt dışı uyrukluyum, sizin önce Alman Konsolosluğundan izin almanız gerekir. Çok büyük suç işlersiniz ve ben sizi dava ettiğimde sıkıntıya girersiniz, demiş. O zaman aradılar, konsolosluk devreye girdi. Avukatımızı her hafta aramaya başladılar. Gözaltından sonra Ankara’ya bizi çağırdılar. Avukatımızla gittik, bütün başımızdan geçenleri anlattık. Alman bir avukat hepsini not etti. Avukatımıza bizi her konuda bilgilendirmeniz gerekiyor dedi. Hastane raporlarını da istediler, cezaevine babamı ziyarete gideceklerini söylediler. Konsolosluk 2. mahkemeye bir Alman ve 1 Türk olmak üzere bir heyet gönderdi. Babam belli aralıklarla kan tahlili, idrar tahlili yaptırması lazım ve şu anda 14 kişilik koğuşta 38 kişi kalıyorlar.”

TUTUKLANMA GEREKÇESİ: YARDIM

Alman vatandaşı Ahmet Can’a önce Hizmet Hareketi mensuplarına yardım ettiği gerekçesiyle, ardından örgüt üyesi olduğu iddiasıyla dava açıldı. Serbest bırakıldıktan sonra 3 kez mahkemeye çıkan Can, 25 Ekim 2019 tarihindeki son mahkemede sorgu esnasında alınan ifadesini reddettiği için tekrar tutuklanarak 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde.

[Sevinç Özarslan] 5.12.2019 [BoldMedya]

'Fatih Keskin'in gözaltına alınması Bosna Hersek halkına karşı gerçek bir terör eylemidir'

Süresiz ikamet ve çalışma izni olmasına rağmen öğretmen Fatih Keskin'in dün Bosna Hersek'te gözaltına alınmasına ülkedeki muhalefet de tepki gösterdi.

Bosna-Hersek Sosyal Demokrat Partisi, süresiz ikamet ve çalışma izni olmasına rağmen öğretmen Fatih Keskin'in gözaltına alınmasını kınadı.

Partinin resmi açıklamasında 'Bosna-Hersek'te yirmi yılı aşkın bir süredir yaşayan ve çalışan bir kişinin tutuklanması ve Bosnalı nesiller yetiştirmesi, İkdidardaki SDA partisinin oluşturduğu sistem için bir tehdit olarak gördüklerinin en iyi örneğidir.' denildi .

Ayrıca Sosyal Demokrat Partisi açıklamasında  Bosna Hersek'te yabancı ülke kanun ve Anayasasının uygulanamayacğının da altını çiziyor:

SDP , Bosna-Hersek'te, Türkiye, Sırbistan, Hırvatistan veya başka bir ülkenin  yasaları, anayasaları ve kurallarının uygulanmamasını açıkça getirmek istiyor. Ülkeyi Yabancı devletlerin çıkarlarına sunulanlar, Bosna-Hersek'te  devletinin gerçek düşmanlarıdır.

Aslında  Fatih Keskin'i tutuklama eylemi, Bosna Hersek'in tüm sakinlerini korkutan gerçek bir sistemli terör eylemidir. Bu nedenle, hepimiz kendimize İktidardaki  SDA'ya uyarlanmış bir sisteme tehdit olarak gözaltına alınacak, soruşturulacak ve hapsedilecek bir sonraki işaretli vatandaşın kim olabileceğini, iddianameye ve savunmaya maruz kalmadan veya şüphe uyandırmadıklarını sormamız gerekiyor. Bosna Hersek'in yetkili makamlarını, yirmi yıl sonra Öğretmen Keskin'in Bosna Hersek'in çıkarları için nasıl  bir tehdit oluşturduğu sonucuna varıldığı sorusuna cevap vermeye davet ediyoruz.

[Samanyolu Haber] 5.12.2019

6 asırlık camiye teneke çatı!

Her fırsatta "yerli ve milli" sloganları ile hamaset yapmaktan geri durmayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yöneticileri "restorasyon" ismi altında tarihi binaları ranta feda etmekten de geri durmuyor. Son vaka Osmaniye'nin Kadirli ilçesinden...

Kadirli'de Roma döneminde bazilika olarak kullanıldığı belirtilen yapıya Bizans döneminde kilise ilave edildi.

15'inci yüzyılda bölgeye hâkim olan Dulkadiroğulları Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey'in oğlu Kasım Bey, tarihi yapıyı babası adına mihrap ve minare eklettirerek camiye dönüştürdü.

Ala Camii'nde 2014 yılında başlatılan restorasyon çalışmalarında sona gelindi. İhaleyi alan özel firma tarafından çatının çinko ile kaplanması sosyal medyada "ucube" yorumlarına sebep oldu.

"MOZAİKLERE YANARKEN, ÇATI İYİCE BOZDU"

DHA'ya mülakat veren Kadirli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Muzaffer Yüksel Kaya çinko çatının minarenin görünümünü de etkilediğini belirterek, "Ala Camii'nin son mimari restorasyonda içler acısı halini birlikte izliyoruz." dedi.


Kadirli'de 15'inci yüzyılda camiye dönüştürülen binanın restore edilmiş hâli yürekleri sızlattı.

Ferforje çalışması yapıldığında drenaj boruları yerleştirilirken avlu içindeki taban mozaiklerinin ekseriyetinin tahrip edildiğine işaret eden Kaya, "Sadece içerideki mozaikler kaldı. Mozaiklerin yok edilmesine yanarken, bu çatı görüntüyü iyice bozdu." diye konuştu.

Kaya, "Proje uygulanırken Avrupa'daki prototip bazikalara bakarak örnek alınması gerekirdi. Yapılan çatı çelik konsültasyon yapıyı berbat hale getirmiş. Son çalışmayla aslından uzak görüntü ortaya çıkardı. Büyük üzüntü içindeyiz." dedi.

[Samanyolu Haber] 5.12.2019

Kaçırıldıktan 6 ay sonra bulunan Salim Zeybek'le görüşen avukatlar tehdit edildi

6 ay boyunca 'kayıp' olan ve ortaya çıkmasının ardından tutuklanan Salim Zeybek ile cezaevinde görüşen avukatlar, gardiyanların tehdit ve müdahalesine maruz kaldı.

Artı Gerçek sitesinden Derya Okatan'ın haberine göre  Şubat ayında eşi ve çocuklarının yanından kaçırılan ve 6 ay sonra Emniyet'te ortaya çıkan Salim Zeybek ile cezaevinde görüşen avukatlar, gardiyanların fiziki müdahalesine maruz kaldı.

Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi ve Cezaevi İzleme Merkezi’nden avukatlar Sercan Aran ve Deniz Can Aydın, Şubat ayında kaçırılan ve 6 ay sonra “ortaya çıkmalarının” ardından tutuklanan 6 kişinin ailelerinin başvurusu üzerine Sincan Cezaevi’ne gitti.

Sadece Salim Zeybek ile görüşebilen avukatlar ile gardiyanlar arasında “tutanak” tartışması yaşandı. Ankara Barosu, gardiyanlar ve cezaevi yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

Yaşananları Artı Gerçek’e anlatan Av. Sercan Aran, kayıp olduğu bilinen 4 kişinin bir anda Emniyet’in yakınlarında ortaya çıktığını hatırlattı. Kayıp oldukları süreçte ailelerinin Baro’ya başvurusu olduğunu, ancak gözaltı sürecinde şahıslarla görüşmelerinin engellendiğini belirten Aran, soruşturmayı tamamlayabilmek adına tutuklularla görüşmek için Sincan Cezaevi’ne gittiklerini aktardı.

GARDİYAN KONTROLÜNDEKİ GÖRÜŞME GÖRÜNTÜLÜ VE SESLİ KAYIT ALTINA ALINDI

Aran, yaşananları şöyle anlattı: “4 kişiden üçü zaten görüşmeye çıkmadı. Cezaevi yetkilileri, görüşmeye çıkmayacaklarına dair dilekçe verdiklerini ifade ettiler. Sadece Salim Zeybek görüşe geldi. Görüşme sesli ve görüntülü kayıt altına alındı ve odada infaz koruma memuru hazır bulunuyordu. Kendimizi tanıttık ve geliş amacımızı anlattık. Salim Zeybek sorularımızı cevaplamak istemediğini söyledi. Biz de görüşmeyi tutanak altına almak istedi. Sadece iki sorumuza yanıt verdi.”

SALİM ZEYBEK: KAYBEDİLME SÖZ KONUSU DEĞİL, AİLEME ULAŞMA İHTİYACI HİSSETMEDİM

Salim Zeybek, 'Kaçırıldığınız iddiası doğru mu?' ve 'Ailenize ulaşma gereği duymadınız mı?' sorularını yanıtladı. Tutanağa göre, Zeybek bu sorulara şöyle yanıt verdi:

"Herhangi bir sıkıntım yoktur. Kaybedilme durumu söz konusu değildir. Bu süre zarfında arkadaşımla birlikteydim. Bu süre zarfında aileme ulaşma ihtiyacı hissetmedim. Gözaltı sürecinde herhangi bir işkence, kötü muamele olmadı. Gözaltı sürecinde hastaneye giderek veya TEM içerisinde gelen doktorlara muayene oldum. Bu süreçte hukuki yardım aldım."

'MAHKEME KARARINI GÖNDERME LÜKSÜMÜZ YOK'

Avukat Aran’ın anlatımına göre, görüşmenin ardından odadaki gardiyan tutanağı istedi. Avukatlar da yasaya göre tutanağı vermeleri için bir mahkeme kararı olması gerektiğini belirterek, mahkeme kararını görmek istedi. Gardiyanın bu talebe yanıtı 'mahkeme kararını gönderme gibi bir lüksümüz yok' oldu.

Uzun süren tartışmanın ardından odaya 8-9 gardiyanla birlikte kendisini müdür olarak tanıtan bir cezaevi yetkilisi geldi.

"Müdür yardımcısı 'devletin memuruna güvenmiyor musunuz, buradan kimler geldi kimler geçti, niye zorluk çıkarıyorsunuz' gibi sözlerle tehditvari bir şekilde parmak sallayarak bağırmaya başladı" diye yaşananları anlatan Avukat Aran, kendilerinin mahkeme kararının tebliğ edilmesini değil sadece kararı görmek istediklerini söylediklerini anlattı.

Bu sırada bir gardiyanın üstüne geldiğini ve kendisini iterek masada bulunan tutanağı zorla aldığını belirten Av. Sercan Aran, Avukat Hakları Merkezi’ne başvurduklarını ve Baro’nun da cezaevi yetkilileri ve gardiyanlar hakkında suç duyurusunda bulunduğu bilgisini verdi.

Salim Zeybek’le görüşmenin detaylarını anlatan Aran, "Kendisi çok fazla konuşmak istemedi, sadece tutanak tanzim ederken iki sorumuzu yanıtladı. Bulunduğumuz ortam sesli ve görüntülü kayıt altına alınıyor ve infaz koruma memuru vardı. Böyle bir görüşmeye itiraz edebileceğini söyledik. 'Söyleyeceklerim bundan ibaret, çok uzatmaya gerek yok' dedi. Biz de kendisinin iradesi üzerinde bir tutum sergileyemeyeceğimiz için bu haliyle tutanağı bağladık" dedi.

İzlenimlerini de anlatan Aran, "Böyle bir durum (kaçırılma) yaşandıysa bile kişi kendisinin ve ailesinin can güvenliği tehlikeye düştüğü için açıklamıyor olabilir ama kendi beyanı bu şekilde olduğu için onun üstüne bir şey koyamıyoruz" yanıtını verdi.

NE OLMUŞTU?

Salim Zeybek, ailesiyle birlikte seyahat ederken, 21 Şubat günü Edirne yolunda polislerce kovalamaca yaşandıktan sonra gözaltına alınmıştı. Zeybek bir araca, eşi ve çocukları başka araca bindirilmişti. Zeybek’ten o günden sonra haber alınamadı. Zeybek’le birlikte Şubat ayında kaçırılan 6 kişi, 6-8 ay sonra emniyet müdürlüğü yakınlarında ortaya çıkmış ve tutuklanmışlardı.

[Samanyolu Haber] 5.12.2019

AKP'liler hastanede linç ederek öldürdü, savcı iddianamede yer vermedi!

Suruç'ta AKP’li İbrahim Yıldız’ın akrabalarının saldırısı sonucu Esvet, Celal ve Adil Şenyaşar ile Mehmet Şah Yıldız yaşamını yitirdiği olaya ilişkin 18 ay sonra iddianame hazırlandı.

Baba Esvet Şenyaşar'ın ölümüne yer verilmeyen iddianamede daha çok Şenyaşar ailesinin soruşturulması dikkat çekti.

Eşi Esvet, oğulları Adil ve Celal’i saldırıda yitiren anne Emine Şenyaşar, iddianamede yer almayan hastanede gözlerinin önünde eşinin nasıl öldürüldüğünü

şöyle anlatmıştı:

"Hastanenin içine girer girmez 20 erkek etrafını sardı. Serum şişesinin asıldığı demirlerle kafasına vurdular. Kanlar içinde kaldı. Ellerinden almaya çalıştım sağa gittim, sola gittim boş. Hiçbir şey yapamadım, alamadım. Polis oradan uzaklaştı” dedi. Şenyaşar katilleri teşhis edebileceğini söyledi"

Urfa’nın Suruç İlçesinde 24 Haziran 2018 genel seçim sürecinde AKP’li İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve yakınlarının Şenyaşar ailesine ait iş yeri ve hastanede devam eden silahlı saldırılarında Hacı Esvet Şenyaşar, çocukları Celal ve Adil ile AKP’li Yıldız’ın ağabeyi Mehmet Şah Yıldız yaşamını yitirmişti. Yaşanan olaydan 18 ay sonra Urfa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame  hazırlandı.

Silahlı kavga sonrası Suruç Devlet Hastanesi'nde Yıldız ailesi bireylerinin saldırısında hayatını kaybeden baba Esvet Şenyaşar’ın ölümüne yer verilmeyen iddianamede Adil, Celal Şenyaşar ile Milletvekili Yıldız’ın kardeşi Mehmet Şah Yıldız’ın ölümüyle kısıtlı kaldı.


İddianamede tutuklu Fadıl Şenyaşar ile Ferit Şenyaşar, Kenan, Abdurrahman, Mustafa, Nihat ve Süleyman Yıldız müşteki şüpheli olarak yer alırken Enver, Ali, Mehmet ile İbrahim Yıldız, İbrahim Halil ve Mehmet Şimşek ise şüpheli olarak yer aldı.

Ramazan Bayramı’nın Arife günü olan 14 Haziran 2018 günü saat 15.50 sıralarında AKP Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın seçim çalışması için sırasıyla esnaf ziyaretleri gerçekleştirdiği “İstanbul Ucuzluk” isimli iş yerine yaptığı ziyarette çıkan tartışma nedeniyle İbrahim Halil Yıldız’ın söz konusu yerden ayrılmasına müteakip işyeri sahipleri olan Şenyaşar ailesi mensupları ile Yıldız ailesi mensupları arasında kavga çıktığı belirtilen iddianamede, “Devamında gelişen öldürme olayları sonucu Mehmet Şah Yıldız’ın ateşli silahla öldüğü, Süleyman, Mustafa, Nihat Yıldız'ın ateşli silahla hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı beraberlerinde ki diğer kişilerden Engin Şimşek ve Ahmet Çetin’in ateşli silahla yaralandığı, Esvet, Adil ve Celal Şenyaşar’ın öldüğü, Mehmet Şenyaşar’ın ateşli silahla yaralandığı, Suruç Devlet Hastanesi ve ambulanslarının zarar gördüğü, 6136 sayılı yasaya aykırılık ve diğer yaralama suçlarının işlendiği adli olaylar meydana gelmiştir” denildi.

Olayın gelişimine yer verilen kısmın ardından iddianame, Şenyaşar ailesinin soruşturma kayıt araştırmasıyla devam ediyor.

İddianamede, İbrahim Halil Yıldız'ın ifadesine yer verildi.

İddianamede dükkânın içinde bulunan kamera görüntülerinden alınan kesitlerle olayın en başından itibaren nasıl başladığı ve kimin kimi silahla ya da sopayla yaraladığı da açıklamalar ve kamera görüntülerinden alınan fotoğraflar üzerinden tanımlanıyor.

Dükkân içinde arbedenin başlamasıyla birlikte dükkanın önüne sivil polislerin geldiği ve olayı yatıştırmaya çalıştıkları belirtilen iddianamede, şu bilgiler yer aldı:

“Celal ve Adil Şenyaşar'ın işyerinin iç kısmına doğru götürüldüğü, dışarıdaki kalabalığın uzaklaştığı, bir süre sonra Kenan ve Süleyman Yıldız'ın işyerine tekrar girmeleri ile peşlerinden Mehmet Şah, Mustafa, Abdurrahman ve İbrahim Yıldız'ın geldiği, işyeri içinde Celal, Adil ve Ferit Şenyaşar ile Süleyman, Kenan, İbrahim, Ali, Nihat, Enver ve Mehmet Yıldız, Engin Şimşek'in işyerinin içerisine tekrar girerek karşılıklı olarak her iki grup arasında ellerine geçirdikleri sopa ve diğer eşyalarla birbirlerine vurmaya başladıkları anlaşılmıştır.”

Başsavcılık hazırlanan iddianameyi Urfa 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi'ne sundu.

[Samanyolu Haber] 5.12.2019

Gözler samimi hasbilere hasret! [Fikret Kaplan]

Yol üzerindeki bir evin gölgesine varınca ellerindeki torbaları yere bırakıp bir müddet dinlendi ihtiyar. Hava oldukça sıcaktı. Saçlarına aklar düşmüş, zayıf ve temiz yüzlü, yaşlı bir kadındı bu. Bükülmüş beli, güçsüz kollarıyla yükünü taşımakta zorluk çekiyordu. Fakat buna rağmen ne kimseden yardım bekliyor ne de bu acizliğini ima eden en küçük bir harekette bulunuyordu.

Bir süre sonra, kadıncağız torbalarını alıp yeniden hareket etmek üzereydi ki güzel yüzlü bir genç yaklaştı yanına:

- Müsaadeniz olursa size yardım etmek istiyorum! dedi oldukça efendi ve güven telkin eden tavrıyla.

Yaşlı kadın hayret içerisindeydi:

-Yok, yok! Ben kendi yükümü taşırım! Hem kimseye verecek bir şeyim de yok zaten!
- Bir şey istemiyorum! dedi genç, insanın içini fetheden o güzel sesiyle.

- Hayır, Hayır! Ben taşırım! diye diretti ihtiyar. Gencin bir ücret talep etmesinden çekiniyordu.

Ama gencin samimi hareketleri ve beden diline yansıyan sözcükleri itiraz edilecek gibi değildi. Kabul etti kadıncağız.

Birlikte yol almaya başladılar. Her adımda biraz daha dikkatle süzüyordu genci. Bu diğerlerine pek benzemiyordu. Ara sıra geldiği bu şehirde daha önce bu genci hiç görmemişti. Ya da ihtiyarlık…unutmuştu belki!

- Bak, sana verecek bir şeyim yok!

O ne kibarlık, o ne ağırbaşlılık ve insanın gönlünü fetheden hamiyetperverlik. Sanki beyanla ortaya dökülmesi gereken gerçek zenginlik ve enginlikler bu gencin kalp derinliklerinden fışkırıp ortaya dökülüyor:

-Tamam!

Ayrılacakları kapıya gelince, yaşlı kadın yine hitap ediyor gence:

- Bak, ben sana dedim. Sana verecek bir şeyim yok diye! Ama sen çok iyi bir gence benziyorsun. Senin gibi birisi daha yoktur bu şehirde… Hiç olmazsa ben de sana iyilik olarak bir nasihatte bulunayım: Muhammed diye birisi Mekke’de peygamber olduğunu ilan etmiş. Sen, sen ol, aman dikkat et! Sakın uyma ona!

Genç, gözlerindeki hüzün ve alnında hakikati beyan eden o ışıltıyla cevap verdi:

- O Muhammed, benim, dedi (sav).

Kadıncağız, hayret içinde ne diyeceğini bilemedi ilk anda. Yutkundu…ardından:

- Eğer sen o Muhammed isen, sana canlar kurban! dedi. 

Ve aradan asırlar geçti…

O sevgi peygamberi ve onun getirdiği inanç manzumesinin daha derin önyargılarla kafalara kazındığı yıllar yaşanıyor…“Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlığını taşıyan yazılarla İslam’ın “terörist üreten bir çatışma dini” gibi gösterildiği günler…

Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta İslam hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket ediyor. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok bir medeniyetler çatışması senaryosu işleniyor.

‘Müslümanım’ diyenler de o mukaddes değerlerin ve onun şefkat Peygamber’inin (sav) pak imajını yaşamlarına kurban etmekten hiç çekinmiyorlar. Bulundukları şartlara ve kendi hissiyatlarına göre, biraz da kendi çıkarlarına göre İslam'ı yorumluyorlar. Kendi hissiyatlarını mantık zannediyor, muhakeme zannediyor ve ona din diyorlar.

Bu korkunç önyargılara ve radikalizm düşüncesine karşı çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak hayati bir önem arzetmiş.

İşte insanlığın bu dertlerine karşı, Hizmet gönüllüleri tarihin o altın levhalarında yerlerini alıyorlar. İyi değerlendiriyorlar içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü. İsabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaya başlıyorlar. İnsanlığa hizmet etmeyi önemli sorumluluklarından biri olarak daima gaye-i hayallerinde tutuyorlar. İslam’ın sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü bütün dünyaya ilan ediyorlar…

Fakat, rahatsız ediyor bu gayretler birilerini. İslam’ın aydınlık çehresini kendi aydınlığı ile insanlığa gösterip yaşatan Hizmet hareketini de dünyaya ‘terör’ olarak kabul ettirmek için her türlü düzmece oyunlara başvuruyorlar. Samimi Hizmet insanlarına kin duyuyorlar, haset ediyorlar. Heva ve heves, ilahiyatın, insanlığın, doğru düşüncenin ve doğru mülahazanın yerini alıyor.

Dünyaya inandıramazlarsa da düzmece darbeyle, kin ve hasetle; yalan ve hıyanetle samimi Hizmet insanları ‘terörist’ ilan ediliyor ülkede. Suçsuz insanlar ve onlarla birlikte eşleri, çocukları, bebekleri, yaşlı anne-babaları sürükleniyorlar zindan köşelerine.

Yüce Allah, bu ağır imtihanlar içinde bazı hizmet gönüllülerini de tohumlar gibi saçıyor dünyanın dört bir yanına. Bir hikmete binaen savurduğu bu sevdalı kalplere çok iş düşüyor. İnsanlığın yeniden doğru olarak dünyaya gösterilmesi… 

Salih adındaki Hizmet gönüllüsü de Batı’da yalnız ve kimsesiz bir köyün yakınındaki mülteci kampına düşmüş. Geride kalan yakınlarıyla muhabereden men edilmiş bir vaziyette hem hastalık hem gariblik hem de gurbet içinde biraz perişan bir hâlde…

Yakınındaki o köyde yine Mekke’deki önyargılı yaşlı kadın gibi birkaç insanla tanışıyor. İlk başta Müslüman kimlikleri otomatik olarak aralarına mesafe koyuyor. Müslümanların kötü imajı burada da karşısına çıkıyor. Halbuki, Müslüman, yeryüzünde emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi ve teminatçısıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, emniyet ve güven telkin edenlerin en başta geleni, zirve emniyet ve güven telkin edeniydi.

Yardım ediyor o da etrafına… Ama gönlündeki güzellikleri anlatmakta zorlanıyor. Vazgeçiyor sözcüklere başvurmaktan. Dilini tam olarak bilmediği halde samimi hal ve hareketleriyle kısa sürede onları etkiliyor. Fazla konuşmadan, kelime tüketmeden de diyaloglarını geliştiriyor, gönülden gönüle bir muhabbet kuruyor.

Güzel söz söylemek, iyi laf etmek önemli değil. İnsanın hali daima dilinin önünde olmalı. İnsanlar Hakk’ı sözlerden ziyade tavır ve davranışlardan okumalı, dinlemeli. Güzelliklerin lafını yapan insanlardan ziyade, onları yaşayanlara ihtiyaç olduğunu iyice kavramış Salih. Nefsinin kabullenmediği şeyleri başkalarına anlatmaktan, nefsinin tercümanı olmaktan Allah’a sığınıyor.

Konuşurken gönül diliyle konuşuyor, konuştuklarını hal şivesiyle renklendiriyor, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çiziyor.

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan tesirli gönül beyanlarına karşı hiç kimse alâkasız kalmıyor. Hemen ilk günlerde derin tesirini görmese de gönülden fışkıran, halle farklı bir şiveye ulaşan samimi beyanlar mutlaka ona açık kalpler üzerinde tesirlerini gösteriyor. Vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alıyor. Ve şuuraltında derin izler bırakan samimi hareketler çok küçük bir işaretle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalıyor.

Köyde yetmiş beş yaşındaki Sabine de ömrünün son deminde gerçek bir Müslümanla tanıştığı için çok mutlu. Salih sık sık komşusunu ziyaret ediyor, çat pat öğrendiği dille konuşuyor; ama gözünün önünde her gün biraz daha eriyip giden bu hanımefendi için bir şeyler yapamamanın sıkıntısını da çok çekiyor.

İslam’ı o aydınlık çehresi ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Radikal, taşkın, vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü gösterme, farzlar üstü farz bir görev olarak hizmet insanlarının omzuna konulmuş. Çünkü hem İslam hem de Hristiyan dünyasında korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor insanlık.

 Fakat, terk ettiği ülkesinde toplulukların, cemaatlerin başını çeken birtakım insanlar, anlamıyor bunu. Akademisyenler, yöneticiler yine aynı telden çalıp duruyorlar. Aynı meseleleri tekrar tekrar ısıtıp servis etmekten utanmıyorlar. ‘Cemaat şimdi de Hristiyan oldu, bu dünyada kalp kazanmak istiyor!’ deyip arkasına sıraladıkları akıldan uzak zavallı yorumlarla bir leke gibi duruyorlar İslam’ın alnında… ve onlara kanan sürüler güruhu…

Bu gurbet diyarda o acı, elim ve hazin vaziyeti Hizmet sevdasıyla unutmaya çalışıyor Salih. Gönül verdiği davası her şeyin önüne geçiyor. Vatanını, ahbabını, akrabasını unutabiliyor.

Fakat “Vâ-hasretâ!” bir şeyi hiç unutamıyor. Gürül gürül o Hizmet günleri hiç gitmiyor gözünün önünden. Hem ona çok ağlıyor ve hem de geride kalan o masumlara… 

Tanıştığı insanlar dünyaya karşı ona kuvvetli bir ümit veriyor. Deha derecesinde zekaya sahip ihlaslı nesillerin tam bir sadakat ve irtibatla insanlığa hizmet edeceklerini hayal ederek o kimsesizliği, o gurbeti, o zulümleri unutuyor.

Hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen insanlığın problemleri karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretiyorlar. Kendi problemleriyle yüzleşiyorlar artık. Komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip muhasebe yapıyorlar. Aktif olarak yer alıyorlar hayatın içinde. Gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görüyor insanlar. Cazibe merkezi haline geliyor Hizmet sevdalıları.

Farklı inançlara sahip insanlar arasında bir köprü kurulması ile daha barışçıl bir dünyanın imar edileceğine inanıyor onlar. Dinleri birleştirme gibi reformist bir yaklaşım peşinde koşmuyor. İnsanları değişik oyunlarla dinlerinden döndürme tarzı bir misyonerlik faaliyeti de gütmüyor. Bütün bunların ötesinde "herkesi kendi konumunda kabul etmeyi" bir düstur olarak görüyor.

Polemiklerden ve politik hedeflerden uzak, sadece daha yaşanabilir bir ortam için atılan bu adımlar gelecek nesillere huzur verici bir iklim sunuyor.

Bugün gönül diliyle söylenen sözler ve hal şivesiyle seslendirilen beyanlar katiyen zayi olmayacak. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhakeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere döküyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, halin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edecekler! Yeter ki cebr-i lutfi olarak yeryüzüne dağılan hizmet erleri gönül dilleriyle konuşsunlar. Hareketleri, yaşam tarzları fikirlerinin yansıması olsun. Çünkü, kulaklar doydu… gözler bu samimi hasbilere hasret…

[Fikret Kaplan] 5.12.2019 [Samanyolu Haber]

Beni tutuklayan hakim öğrencimin velisi çıktı [Ali Turna]

MAZLUM COŞKUN İLE RÖPORTAJ

-Özgeçmişinizi kısaca anlatır mısınız?

-44 yaşındayım, İzmirliyim, evliyim, üç çocuğum var. İki erkek bir kız. Kızım 8 yaşında, oğullarım 11 ve 15 yaşında. İngilizce öğretmeniydim. Bir gün öğleden sonra okulda öğrencilerime ders verirken saat 3 gibi telefon geldi. Emniyetten aradıklarını söyleyip emniyete kadar gelmemi söylediler. Bugüne kadar hiç emniyete ehliyet almak haricinde gitmemiştim. İlk başta emniyetten arıyoruz diye arayarak dolandırıcılık yapanlardan zannettim ama bir şey istemeyip sadece gelmemi söyleyince ciddiye aldım. “Tabii ki de” deyip ertesi gün sabah gelebileceğimi söyledim. Eve gittiğimde eşime durumu anlattım. Eşim ve ben kendimizden emin olduğumuz için herhalde bir yanlışlık olabileceğini düşünerek ertesi gün gitmeye karar verdim. Ertesi gün okula gidip öğrencilerime ders verdikten sonra avukatımı arayıp beraber emniyete gittik. Vatan emniyette TEM şube memuruna ifade verdim. Saçma sapan asılsız sorulara inanın ne cevap verebilirdim bilmiyordum. F. Gülen’i tanıyor musun? Bu grupta yer aldın mı? Bu şahısları tanıyor musun? Gibi acayip sorular. Ben basit İngilizce öğretmeniydim. Okulla ev arası mekik dokuyan basit sıradan bir öğretmendim sadece. Polis memuru savcıyı aradı. Savcı bir gece misafir edin yarın dosyaya bakalım dedi ve nezarete atıldım. Filmlerde gördüğüm, aklımın ucundan dahi geçmeyecek nezaret gecesi beni bekliyordu. Küçük bir odada 4 kişi kalıyorduk. IŞİD'li, PKK’lı, DHKP’li ve ben. Bu  kadar azılı teröristleri ilk defa görmüştüm ve aynı odada, aynı havayı teneffüs ediyorduk. Bu beni çok üzmüştü. Ben öğretmendim, sadece öğretmen. Pis rutubetli bu yerde kalmak yetmiyormuş gibi üç azılı teröristin yanında nasıl uyuyabilirdim ki?! Sabaha kadar gözümü kırpmadan oturdum. Ertesi gün uykusuz bir gözle adliyeye sevk edildim. Yaşadığım bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Kaldığım şahıslardan  IŞİD'li olanı diğerleriyle konuşurken duydum. Bu IŞİD'li 3 kişinin kafasını nasıl kestiğini ve Youtube’da yayınlandığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Sonradan öğrendim ki ilk mahkemede tahliye olmuş bu cani.

Savcı sulh ceza hakimine tutuklanmam talebiyle sevk etti. Eşim şaşkın bakışlarla bana bakıyordu. Mahkeme salonuna girdim, hâkimi bekliyorduk. Kapı açıldı ve hâkim girdi. Beni görünce şaşırmıştı, siması yabancı değildi. Tanıdık gibi bakıyordu ve tutukluluğumun devamı deyince adeta donup kalmıştım. Şaka mıydı bu ya?! Ben savunma yapmaya çalışırken hep gözlerini kaçırıyordu. Daha sonra öğrendim ki oğlunu bana emanet eden bir velimmiş meğer. Bir gün öncesine kadar canının yarısı olan oğlunu şekillendirmem, eğitmem, ona yön vermem için bana emanet eden velim, bir günde beni terörist ilan etmişti. Sormayı çok istedim, “Oğlunu emanet ettiğin bir öğretmenden nasıl bir terörist çıkarabildin?”

Metris’e gitmek için polis aracına binerken eşim geldi, ağlıyordu. Elinde bir poşet birkaç parça giysi ve ilaçlarımı getirmişti. Sarıldık vedalaşmaya çalışıyorduk ama ne ben bırakabiliyordum ne de eşim. Son cümlesine hâlâ bir cevabım yok: “ Çocuklara ne diyeyim?”

Yağmur eşliğinde Metris’e geldik. Sıkı aramalardan sonra içeri girdik. Emniyete geldiğimden şu ana kadar her şeyin o kadar yabancısıydım ki ne deseler kural budur diye yapıyordum. Çünkü ne polis ne emniyet ne adliye ne suçlu ne de cezaevi cümle içinde bile kullandığımız bir terim değildi. Ama şu an yaşıyordum. 5 kişinin kaldığı koğuşa altıncı kişi olarak katıldım. O ana kadar kendimi tutuyordum.

Ama nihai yere gelmiştim ve artık gözyaşlarımı tutacak gücüm kalmamıştı ve o patlamayı yaşıyordum, ağlıyordum, hıçkırıyordum. Aklıma çocuklarım geldi ağladım, aklıma öğrencilerim geldi ağladım, eşimin son bakışı geldi ağladım, terörist olmuşum ağladım ve bana öğrencimin velisi tutuklanma hükmümü vermişti ağladım. Durduramıyordum kendimi, pis duvarlara bakıyordum, ağlıyordum. Koğuştaki arkadaşlar elini omzuma koydular, geçer bu günler ağlama, dediler ben ağladım. O günler hiç geçmedi biliyor musunuz? Sanki bu yaşıma kadar tüm gözyaşlarımı bugüne saklıyordum. O an gerçeği kabullendim. Kalbi merhamet, gözleri yaş dolu bir teröristtim. Her şey çok hızlı ilerliyordu, bir gün önce öğrencilerine ders veren öğretmen, bir gün sonra öğrencimin velisi tarafından tutuklanan bir terörist ve şimdi Metris’ten Silivri’ye gönderilen bir mahkûmdum. Eli kalem tutan bir öğretmen iken şu an elleri kelepçeli bir mahkûm olarak tabuta bindirildim ve Silivri yoluna çıktık. Tabuttan etrafı göremiyordum, sadece sesler duyuyordum. İki saatlik yolculuk sonunda Silivri’ye geldik. Aynı hassas ve iğneleyici aramalar sonucu içeri girdim. Elime yeni kimliği tutuşturup koğuşuma gönderildim. Elimde bir poşet ve pis bir yatak. Sanırım uykusuz geceler vazgeçilmezim olacak diye düşündüm. Ama insan neye alışmıyor ki söyleyeyim:
Çocuklarımı göremediğim her güne alışamadım. Öğrencilerimi özlemeye alışamadım.
Eşimin yanında olamamaya alışamadım.
Ama pis yamalı duvarlara ortası sapsarı olmuş pis sünger yatağa alışmıştım.

-Silivri’deki koğuşun arkadaşlarınız nasıldı?

-Bu süreçte yaşadığım tek güzel şey bu güzel insanlarla tanışmaktı. 40. kişi olarak koğuşa girdim.  İki  hafta yerde yatmak zorunda kaldım. Soğuktu, rutubetliydi ama çok da umurumda değildi. Öncelikli problemlerim vardı. Çocuklarım, eşim, okulum hep kafamdaydı. Yatak soğukmuş, yemek kötüymüş inanın umurumda değildi. Koğuşumuzda bir tahliye müjdesiyle ben de ranzalı bir yatağa terfi etmiştim. Geldiğim ilk günün ertesi açık görüşe denk gelmişti şanslıydım.

Eşim ve çocuklarım geldi. Eşim çocuklara ne demişti bilmiyorum ama üçü birden beni görünce ağlamaya başladı. Teselli etmeye çalıştım. Sarılmalar, doyumsuz bakışlar, cevabı olmayan sorular, öpmeler ve veda… Son dönemece kadar göz temasını hiç kesmedim. Beynime kazımıştım tüm fotoğrafı. Sonraki hafta kapalı görüş, ahizeden konuşup, kalın camdan dokunmaya çalışmak çok acı bir duygu, ne yaşaması kolay ne de anlatması. Son açık görüşteki büyük oğlumun cümlesini asla unutamam.

“Baba tamam tutukladın, hapse de girdin, 40 gün doldu gel artık.”
15 yaşındaydı ve bu cümlesine bir cevabım tabi ki de yoktu. Ne diyebilirdim ki? Terörist mi oldum deseydim?

Yazar notu: Bu abimiz sesi tok, çok güzel bir insandı. 61 gün orucuna başladı. Geceleri ibadet eder, gündüz
öğleye kadar uyurdu. Hepimize moral pompalayan, geçecek bu günler diye hep güzel şeylerden bahseden çok istisna bir insandı. Kur’an-ı Kerim'i çok güzel okurdu, kimi zaman cemaatle namazı bize bu abi kıldırırdı.

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 5.12.2019 [Samanyolu Haber]

Konuşma Adabı [Safvet Senih]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, evlatlarımıza karşı, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak konusu üzerinde şöyle diyor:

“Çocukların yanında onları ilgilendirmeyen konular hiç konuşulmamalıdır.”  Çocuklar varken: “Aman dikkat, fotoğrafımız çekiliyor. Sakın yanlış yapmayalım!.” Diye uyaran Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz çok haklıdır. Elverdikçe Allah’a iman, O’nun nimetlerini anlatma, zikir fikir ve şükür ön planda olmalıdır.

Re’fet ve Şefkatte Ölçü
“Bu hususta hedef,  çocukları birer MERHAMET  KAHRAMANI olarak yetiştirme olmalıdır. Bu da ancak temsille olur. Bir muhtaca yapılacak yardımdaki hassasiyet, teessür, nezahet ve kibarlık gibi…  Bir yardım sandığına veya sergisine mümkünse parayı çocuğun  atması, cömertliğe adım attırılıp alıştırılması sağlanmalıdır.

Mükâfat
“Çocuklar BAŞARILARI  nisbetinde mükafatlandırılmalıdır. Ödül, adâletli olmalıdır. Dinî ve dünyevi başarılar mutlaka ödülle karşılık bulmalıdır. Bu bir İlahi ahlâktır. Bağ ve bahçelere verdiğimiz önem kadar çocuklarımıza önem vermezsek, bodur, güdük ve cüce kalırlar.

Çocuğu Yarım Hazırlama
“Çocukların, içinde geliştikleri muhiti hesaba katarak; yaş, seviye, bilgi ve kültür durumlarına göre ele alınması. (0-5 ve 0-7  yaş çok önemli… Beş lisanı ana dili gibi karıştırmadan öğrenir, konuşabilirler.)  Tıpkı beslemede olduğu gibi (küçük yavruları, ilk günler  hazmı kolay beyaz süt… Sonraları besleme gücü fazla sarı koyu süt veriliyor.)  Çocuk beş yaşında ise, ona vereceğimiz dini bilgiler, tıpkı besinlere dikkat ettiğimiz ve takip ettiğimiz usulde yaptıklarımız gibi fark uygulamalıyız. Çocuk yedi yaşına geldiği zaman vereceğimiz bilgi başka, on yaşında başka olmalıdır.
“En önemlisi de, çocuğun yaşayacağı döneme göre hazırlanmasıdır. Elbette o zaman bu günkü hayatı, yaşamayacak.
“Akıl-bâliğ yaşına göre… O zamanın sıkıntılarını rahat atlatacak biçimde bilgi-eğitim verilmeli.
“Artık yirmi yaşına gelen gence 15 yaşın bilgileri de ters tepebilir. Uzman doktor hassasiyetinde herşey ayarlanmalıdır.
“Dinî terbiye adına namaz farz kılınmadan önce (rüşdünden evvel, 7+10 yaşında ) namaza alıştırın diyor. Bunun mânası çocuğun erken dönemden ele alınarak YAŞINA GÖRE  ŞEKİLLENMESİ  demektir.
“İmam Cafer Hazretleri diyor ki: “Yedi yaşa kadar çocukluk devresidir ki; çocuk gördüğü şeyleri TAKLİT  eder ve daha çok değişik oyunlara bağlı yaşar. Hatta siz onunla oynar ve eğlenirsiniz, o da sizinle eğlenir. Sizden ne görürse onu öğrenir ve taklit eder. Onun hayatı YEDİ YAŞ  DEVRESİNE   kadar âdeta bir TAKLİT  ve bir OYUNDUR. Ondan sonra yaşına başına, idrak seviyesine göre TELKİN  dönemi gelir. (Bu dönemde, idrak ufku ve anlayış seviyesine göre sık sık rehabilitasyondan geçirilerek mânevî değerlerimize motivasyonu sağlamaya  çalışılır.) İşte bu devre Kitabullah’ı TALİM  devresidir; bu da bir  o kadar zaman ister.  Ondan sonra AKLI  ile MANTIĞI ile, MUHAKEMESİ  ile HARAM  ve  HELÂLİ  ÖĞRENME  devresi gelir ki, bu dönemin de o kadar sürdüğünü ilave edebiliriz.”

“İmam Cafer Hazretlerinin usulüne göre çocuğun yirmi bir yaşında bütün ictimâî ve dînî formasyonunu  ikmâl etmiş olması gerekiyor. Bu yaşa kadar, nazarîsi, pratiği, aklîsi ve mantıkisiyle dini hayatı bir bütün olarak benimsemeli ki, esen değişik muhalif rüzgarlarla sarsılmasın.

“Evet çocuk yedi yaşına kadar, kendi merak ve tecessüsleri ile, zaten sizin abdest alış ve namaz kılışlarınızdan bir şeyler kavramıştır. Yani siz ona o yaşına kadar hâl ve temsilinizle çok şey ifade etmişsinizdir. Efendimizin (S.A.S.) buyurduğu üzere artık yedi yaşından itibaren fikri seviyesine göre mantığına hitap ederek her meseleyi açıklamak için devreye gireceksiniz: Yerinde terğib ve teşvikle, yerinde bir terhiple uyarma yaparak… En geç on yaşında YETİŞKİN  kabul edilerek ONORE  edilmeli, izzetine ihtimam gösterilmeli ve her şey ona peygamberâne bir azimle anlatılmalıdır. İbadete  alıştırma mevzuunda gösterilecek gayretler de aynı ciddiyeti ister.”

Akıl-bâliğ oluncaya kadar mesuliyetleri yoktur. Ama ondan önce kıldıkları namaz –oruç ibadetleri sünnet kabilindendir ve amel defterlerine yazılır. Eğer onlar,  çocuk yaşta vefat ederlerse, âhirette büyükler gibi haşredilecekler ve Cennetin bütün nimetlerinden büyükler gibi istifade  edecekler. Ama hiç ibadet etmeden vefat eden çocuklar, ebedî Cennet çocukları olarak kalacaklar ve ibadet eden çocuklar gibi olmayacaklardır…

Hocaefendinin annesinin babası Seyyid Ahmed Efendi gördüğü bir rüya üzerine Şeyh Amasî (Amasyalı) Ahmed Efendiye gider ve bu Nakşî Şeyhten, Aralık ayından Mayıs  ayına kadar ilim tahsil eder, bilgisi görgüsü artar, ibadeti takvası ve hassasiyeti yükselir. Sonra Şeyh Efendi “Şimdi evladım sen gideceksin. O iş öyle olacak ki, ondan sonra da öyle olacak ki, ÖYLE  OLSUN  diyerek onu evine yollar. Ahmed Efendi, bundan iki sene sonra 21 yaşında akrabalarından iki kardeşi subay olan Hatice hanımla evlenir. Hatice Hanım Erzurum’da Sığırlı köyüne gelin gider. Hocaefendinin annesi Refia Hanım 1913’te  doğar. Ahmed Efendi Oğlu Abdürrezzak, Kızları Refia ve Refika’ya ihtimamla Kur’an öğretti, namazlarına, ibadetlerine alışmaları için çok gayret etti. Ev içindeki İslâmî yaşayışları ile, fıtrî rehberlik ve mürşidlikleri ile evlatlarına dini eğitim veriyordu.

Seyyid Ahmed Efendi, sakalı göğsüne kadar uzanan, uzun boylu, iri yarı, parlak çehreli, takvası ile meşhur bir zattı. Hocaefendinin annesi Refia Hanım annesinden çok babasına benzerdi. Ahmed Efendi Alvarlı Muhammed Lütfu Efendiye de bağlanmıştı. Sadece kendi çocuklarına değil torunlarına da Kur’an öğretmiş, dini ilimleri tahsil ettirmişti. Ayrıca Sığırlı Köyündeki bir çok kişiye  de Kur’an  öğretmişti. Refia Hanım babasından KUR’AN  ÖĞRETME  GAYRETİNİ, ŞUURUNU  GÖRMÜŞ,  ONUN  BU  KONUDA  DERTLENMESİNE   ŞAHİT  OLMUŞTU.

Ahmed Efendi Amasyalı Şeyhin sırlı sözlerinin peşine düştü. “Acaba hangi torununda tahakkuk edecekti o sırlar?”  Nihayet Hocaefendiyi göstererek umudum bunda. Bu da olmazsa, artık sonraki nesillere ümid bağlamak lazım demişti. (Özetle, Şemsinur Özdemir, Hocaanne ve Ailesi)

[Safvet Senih] 5.12.2019 [Samanyolu Haber]

GYV Erdoğan’ın politikalarını raporlaştırdı: “Global Barışa ve Güvenliğe Tehdit”

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (JWF), ” Erdogan’in Politikaları: Global Barışa ve Güvenliğe Tendit’ başlıklı bir rapor yayınladı.

GYV’nin raporunda, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlaller ve Türkiye’nin son yıllarda Erdoğan ve politikalarının bölgesel ve küresel barış ve güvenlik için oluşturduğu tehdit konuları gündeme getirildi.

Raporda Türkiye’nin Erdoğan döneminde geçirdiği evreler anlatılırken Türkiye’nin gittikçe otoriter bir yapıya dönüşmesi aşamaları ile ortaya kondu. Raporda özellikle 15 Temmuz sonrası hak ihlalleri, işkence ve kötü muamele olayları tek tek sıralandı. Bu dönemde hem Hizmet Hareketi’ne hem diğer gruplara karşı baskı ve vahşet suçları dile getirildi.

Ayrıca Raporda Erdoğan rejiminin uluslararası alandaki bazı ilişkileri de gündeme getirildi Erdoğan rejiminin “İslam Devleti” olarak adlandırılan hedefleri de dahil olmak üzere, kendi jeopolitik ve stratejik hedefleri nedeniyle bölgenin aşırılık yanlısı ve terörist grupları ile yakın ittifaklar kurduğu iddiası dile getirirken , Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu genişletmek ve siyasi rakiplerini sınırlandırmak için jeopolitik bir araç olarak sözde İslam Devleti’ne (IŞİD) sponsor olduğu ile ilgili görüşleri tek tek sıralandı .

Rusya’nın dile getirdiği iddialarda gündeme taşınırken IŞİD tarafından kontrol edilen tesislerle Türkiye’nin petrol ticaretine yönelik suçlamaları olmuştur. Rus askeri yetkilileri, Suriye ve Irak’ta petrol yüklü tankerler sütunlarının Türkiye sınırını düzenli olarak geçtikleri iddiasını desteklemek için uydu görüntüleri de sergilediler.

Raporda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminin mülteci krizini siyasi çıkarları için kullandığının altı çizildi

Rapor, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi (Avrupa Konseyi)ve diğer ilgili kuruluşlar ile paylaşıldı.

RAPORUN İÇERİĞİ

Raporun girişinde, “Türkiye bir zamanlar nispeten istikrarlı bir ülke iken çok dengesiz bir bölgeye dönüştü. 2011’deki Arap Baharı ayaklanmalarının yanı sıra sürekli iç istikrarsızlığın ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimi, genellikle demokratik değerler, insan hakları, barış ve istikrarın zedelenmesi pahasına gitgide gücünü merkezileştirmektedir. Suriye iç savaşından kaynaklanan mülteci krizinin ortaya çıkması, aşırı sağın yükselişi, Batı ülkelerinde demokratik değerlerin aşınması ve İran ve Rusya gibi otokratik rejimlerin ortaya çıkmasını içeren bölgesel ve uluslararası gelişmeler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’deki gücünü ülke genelinde genelinde daha kötü kullanmasına neden oldu.” dendi.

Raporun kapsam kısmında şu ifadelere yer verildi:

“Bu rapor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın idare ve politikalarının ulusal, bölgesel ve küresel barış ve güvenlik için ne buyuklukte bir tehdit oluşturduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Son yıllarda ve özellikle Temmuz 2016 darbesinden sonra, bölgesel ve küresel seviyelerde Türkiye’nin politikalarında degisiklik olmasiyla ilgili endiseler artmaktadır. Ocak 2019’da, küresel olarak barışı, insan haklarını ve sürdürülebilir kalkınmayı ilerletme yetkisine dayanarak, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (JWF), Türk hükümetinin mevcut politikalarının uzun vadeli etkilerini ve yapacağı seçimler sonucunda sadece politik olarak değil ayni zamanda nereye ait olacağını değerlendirmekle görevlendirildi. Görevini yerine getirmek için, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı iki temel görevi yerine getirmek için çaba gösterdi:

*Erdoğan’ın politikalarını ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde temsil ettiği tehdidi değerlendirme.

*Uluslararası toplumun, ülkedeki ve yurt dışındaki güncel sorunları ele almak için doğru kararlar vermesine yardımcı olmayı amaçlayan gerekli adımları önerme

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, mevcut durum ve ortaya cikis nedenleriyle ilgili tüm olayları göz önüne alırken, özellikle Temmuz 2016 darbesinin ardından gerçekleşen olaylara odaklandı.

Bu rapor, çeşitli kaynakların kapsamlı bir inceleme yapilarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından hazırlanmıştır. Kaynaklar arasında Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği de dahil olmak üzere uluslararası kuruluşlardan politika incelemeleri, New York Times ve The Guardian gibi kurumlardan haberler, sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları ve gözlemciler tarafından derlenen raporlar, yer alıyor. Rapor mevcut durumun doğru analizini sağlamak ve somut önerilerde bulunmak için kaynakları mümkün olduğunca bütünsel olarak kullanmaya çalıştı.

Raporun hedef kitlesi, Türkiye’nin tarihi ve güncel gelişmeleriyle ilgili uzmanları ve analistleri, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Avrupa Birliği ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarıve bunun disindaki uluslararası örgütleri içermektedir. Raporun amacı ayrıca, Turkiye’nin hem içinde hem de dışında devam eden durumun uluslararası topluluğunu bilgilendirmeye yardımcı olmak, konuyla ilgili nüanslı anlayış ve görüşler geliştirmeye yardımcı olmak ve nihayetinde uluslararası topluma risklerin barış ve güvenligi saglamak icin nasıl ele alınacağına ilişkin tavsiyelerde bulunmaktır.

Sonuçta, rapor, Türkiye içinde ve dışında mevcut siyasi, sosyal ve ekonomik durumu (ve sonuçları) oldukça kapsamlı ve bütünsel olarak ele almak istiyor. Spesifik olarak, raporun
kapsamı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın idaresinin ve politikalarının küresel barış ve güvenliği
bozmaya neden oldugu çeşitli yolları ayrıntılı olarak içerir. Rapor, Türkiye’deki koşulları
bölgesel olarak ve ayrıca uluslararası toplumla ilişkilerini derinlemesine incelenmesiyle
okuyucularına devam eden gelişmelerin daha net ve nüansel bir anlayışını sunmayı umuyor.

Medya kuruluşları, politika grupları, düşünce kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, gözlemciler ve uluslararası kuruluşlardan gelen raporlar,gibi çok çeşitli kaynaklar sayesinde, rapor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminde Türkiye’nin doğru bir portresini sunmaya
çalışıyor. Öneriler yoluyla, rapor uluslararası topluluğa sağlam kararlar vermede yardımcı  olmak ve ülke içinde ve ötesindeki sorunları ele almak için pratik çözümler sunmak niyetindedir.”

RAPORUN TÜRKÇE ÖZETİ
RAPORUN İNGİLİZCE TAMAMI

[TR724] 5.12.2019

Polisten ‘kitap’ operasyonu!

Kocaeli’de polis ekipleri bir sitedeki apartmanın bodrum katında, Fethullah Gülen’e ait kitap bulunduğu ihbarı üzerine operasyon düzenledi. Operasyonda 10 çuval içerisinde çoğu Fethullah Gülen’e ait yaklaşık 500 kitap ele geçirildi! Yıllarca kitapevlerinde bandrollü olarak satılan ancak 15 Temmuz’un ardından AKP iktidarı tarafından ‘yasaklı hale getirilen’ kitaplara, ‘suç delili’ olarak el konuldu. ‘Gülen cemaati üyesi olmak’ ile suçlanan, ismi açıklanmayan vatandaşın apartmandan taşındığı, kitap, broşür ve kasetleri de bodrum katına koyduğu öğrenildi. Polis, olayla ilgili soruşturma başlattı.

[TR724] 5.12.2019

Zaman, tarih ve karanlık çağ [Seyid Nurfethi Erkal]

Kur’ân-ı Hakîm; “Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız; siz onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz.” (Bakara, 2/134) demek suretiyle, tarihî vâkıaları kıssalar suretinde nakletmekten asıl maksadının, her asrın müminlerine kendi hayatları için dersler çıkarabilecek ibret levhaları sunmak olduğunu ihtar eder.

Bu kıssalardan ders almakla, aldığımız bu dersleri hayatımıza tatbik etmek adına yapmamız gereken, idrak ettiğimiz zamana ait vâkıaları ilâhî âyetlerin ışığında dikkatlice okumaktır. Kur’ân-ı Hakîm’de bildirildiği şekilde vâkıaların gelişim çizgisini, detaylarda boğulmadan ana hatlarıyla takip etmek ve iktisadi ve siyasi şartlar, insânî plan ve iradeler gibi arzî pek çok sebep eşliğinde gerçekleşen tarihi hadiseleri bizzat bu enstrümanların eseriymiş gibi görmeden duyup, anlamak, imani bir okuma yapabilmek adına mecburi şartlardandır.

Kur’ân’ın anlattıklarına “kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden ibaret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nâzil oluyor” (Sözler, s. 491) şeklinde yaklaşmak; gerek Kur’ân’ı kendi anlam genişliği içinde idrak edebilmek, gerekse de idrak ettiğimiz zamanın ruhunu çözüp, aşabilmek için vazgeçilmez bir esastır. Bu tür bir idrak, Rabbin bizi Kur’ân’a muhatap kıldığı vakte hürmet etmenin ve bu çerçevede ibnü’l-vakt (zamanın çocuğu) bir Kur’ân talebesi olabilmenin gereği sayılmalıdır.

Bu anlayış içerisinde Kitap’la muhatap olanlar için; “Kur’ân-ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz’iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstûr-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösterilmektedir.” (Sözler, s. 261) Gerçekleşen hadiselere ve önüne çıkan bâdirelere bu genel esaslar çizgisinde bakan Kur’ân talebesinin, pek çok çözülmez zannedilen meseleyi, Rabbi’nin ihsanı olan imanî basireti ve Kur’ânî ferasetiyle çözmesi mümkündür. Zira; “zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının aynası olduğu gibi müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvâlinin aynasıdır.” (Sözler, s. 270)

Kur’ân-ı Hakim’de tarihin belirleyici hattı olarak Hak’la batılın mücadelesi çizilirken; bu çizgide yer alan ana duraklar olarak da her biri kendi zamanında insaniyetin zirvesi olan resuller işaretlenmektedir. Tarih denilen okulda ders gören beşeriyet, her bir sınıfı farklı bir Rabbani elçinin nezaret ve riyasetinde tamamlarken; kemalâta doğru seyrini de vâris-i nebi zatların rahle-i tedrisinde ders görmek suretiyle devam ettirmektedir. Vahyin gölgesinde devam eden bu seyr sadece manevi değil aynı zamanda maddi terakkiyi de meyve veren bir vetiredir.

“Kur’ân-ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pîşdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye sûretinde dahi, o enbiyânın her birisinin eline bazı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.” (Sözler, s. 270)

Nebiler hususen resuller, resuller içinde has manada ulü’l-azm peygamberler vasıtasıyla bir dersten diğerine, bir sınıftan başka bir sınıfa geçirilen insanlık, kemalâta doğru seyrini nübüvvet ufkunda Hâtem-i Rusül Efendimiz’le (aleyhissalâtü vesselâm) tamamladıktan sonra asfiya-yı muhakkikîn denilen nübüvvet davasının vârisleri vesilesiyle eğitimini sürdürmüştür. Bu zatlar idrak ettikleri devre münasip irşad misyonunu icrâ adına zamanın anlayışına uyup, onun rengini almaktan öte; zamanı aşan vahyî hakikatler ile o tarih dershanesinin rahle-i tedrisindekilere hitap etmekte ve idrak ettikleri vakti, Hakikat’in değişmez rengi ile boyamaktadırlar.

İnsanlığın kemâlâta sevki süresince tarihi hadiselerin azim dalgalarının eşliğinde bazen açık ve görünür bazen gizli ve perde altında bir dip akıntısı olarak devam ede gelen Hak ile batılın mücadelesini Kur’ân-ı Hakîm gözümüz önüne sermekle müminler olarak oynamamız gereken rolü bizlere talim etmektedir. Tarih boyunca maddi iktidar ile manevi otoritenin tek elde temsili pek nadiren mümkün olsa da Hazret-i Âdem ile Şeytan’ın mücadelesinden bugüne yeryüzünde her daim devam eden asıl mücadele manevi, ilmi ve ameli cepheleriyle Hak ile batılın savaşı olmuştur.

“İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-yı insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde –biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet– gelmiş, gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe, silsile-i diyânete dehâlet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette, bir saadet, bir hayat-ı içtimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem’ olmuştur.” (Sözler, s. 587)

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Hak ile bâtıl mücadelesinin tarihî seyrini nazara veren kıssalar üstûrevî hikâyeler olmadığı gibi, tarih bilgimiz artsın diye anlatılmış beşerî malumat cinsinden de değildir. İlâhî cânipten ders verilen bu tarih şuuru ile bize; bu dünya meydanında ve zaman hattında istikamet üzere imrâr-ı hayat etmenin düsturları ve dâhil olduğumuz kâfilenin kıymeti ile vazifemizin ciddiyeti ders verilmektedir.

Kul namazında “nimet verdiklerinin yoluna” (Fâtiha, 1/7) derken idrak ettiği zamanı aşan bir bilinçle, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne devam eden ve kıyamete dek devam edeceğine inandığı bir kâfilenin ferdi olma şuuruna yükselmekte ve “nebiler, sıdıklar, şehidler ve salihlerden oluşan” (Nisa, 4/69) azim bir kâfileye dâhil olduğunu tahayyül ve kabul ederek, emniyet içinde saadeti zevk edebilmektedir.

Günde kırk defa tekrar ettirilmekle tazelenen bu şuur ile insan geleceğin korkularından ve geçmişin hüznünden ruhen azad olurken, bu kafilenin başındaki Zat’a (sallalahu elyhivessellem) tecdid-i biat etmekle durduğu yerin doğruluğunu ve dayandığı noktanın sarsılmazlığını da nefsine telkin edip, hissetmektedir.

“Sonra o hâlde dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kâfile-i beşer içinde gayet nurâni, parlak; enbiyâ, sıddîkîn, şühedâ, evliya, sâlihîn kafilelerini gördüm ki; istikbal zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime, beni o kâfileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor. Birden, “fesübhânallah” dedim. Zulümât-ı istikbali tenvir eden ve kemâl-i selâmetle giden bu nurâni kâfile-i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre miktar şuuru olan bilmesi lâzım.” (Mektubat, s. 446)

Tarih denilen kısacık beşerî zaman hattına Kur’ânî bir gözle bakıldığında, insanoğlunu ruhlar alemi denilen “metahistoria/tarihöncesi”den ahiret adı verilen “posthistoria/tarihötesi”ne bağlayan çizgide gerçekleşen hadiseler ne kadar dehşet verici ve hüzün telkin edici olsa da hikmet nazarıyla bakıldığında ibret ve marifet verici âyetler olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak böyle Kur’ânî bir bakış sayesinde insan, tarihin zihnine boca ettiği korku ve kederlerden âzâde olurken; “Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.” (Yunus, 62) “Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257) âyetlerinde haber verilen müjdelere de bir cihetle mazhar olabilmektedir.

“Eğer hidayet-i İlahiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah’ı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlahî ile dolar. Âlem
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubudiyeti îfa eden ervah-ı sâfiye cemaatlarının vazife-i hayatlarını bitirmekle “Allahü Ekber” diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.” (Sözler, s. 334)

İlahî canipten sadece aklî değil aynı zamanda ruhi bilincimize tâlim edilen, beşer zamanını aşkın bu tarih şuuru sayesindedir ki insan; bir cebrî lutfî olarak idrak ettiği kendi zaman ve zeminine ait vazifeyi hakiki manada bilebilecek ve zamanın neredeyse bütün bilinçleri kuşatıp, tesiri altına alan anlayışından zihnini soyutlayıp, kurtarmakla, zamanın ruhunu nebevi terbiye istikametinde dönüştürme misyonunu yine kaderin müsaade ettiği nispette inşallah eda edebilecektir.

(devam edecek)

[Seyid Nurfethi Erkal] 5.12.2019 [TR724]

Futbolun süper güçlerinin Altın Top hasreti [Hasan Cücük]

Avrupa’da Yılın Futbolcusu Ödülü nam-ı diğer Ballon d’Or’un (Altın Top) bu yıl kazanan ismi Lionel Messi oldu. 2008’den itibaren başlayan Messi – Cristiano Ronaldo rekabetinde Arjantinli yıldız kariyerinde 6. kez Altın Top’un sahibi olup, Portekizli oyuncusu geride bıraktı. Messi – Cristiano Ronaldo rekabetinde geçen yıl araya Luka Modric girip ödülün sahibi olmuştu. 1956’dan itibaren France Football dergisi tarafından verilen dünyanın en prestijli futbol ödüllerinden biri olarak gösterilen Ballon d’Or’a hasret kalan ülkelerin başında Almanya, İtalya, İspanya, Hollanda ve İngiltere gibi futbolun dev ülkeleri geliyor.

Bu yıl 6. kez Altın Top’u kazanan Lionel Messi, adını ödül tarihine yazdırdı. Altın Top’u en çok kazanan Messi’yi, 5 ödülle Cristiano Ronaldo takip ediyor. Ülkeler bazındaki sıralamada ilk basamakta Almanya yer alıyor. ‘Sonunda Almanların kazandığı spor dalı’ olarak tanımlanan futbola Panzerler uzun yıllar yön verdi. Uluslararası turnuvaların favori ekibi olan Almanya, yetiştirdiği yıldızlarla da adından söz ettirdi.

Almanlar, 1970’li yıllarda Gerd Müller ve Franz Beckenbauer’le dünya futboluna damga vurdu. Müller forvet, Beckenbauer ise ön libero olarak yıldızını parlattı. Beckenbauer için uygun görülen unvan ‘imparator’ oldu. 5 kez Altın Top’u kazanan oyuncu yetiştiren Almanya’ya bu ödülü getiren ilk isim 1970’de Gerd Müller oldu. 1972 ve 1976’da sahneye çıkan Franz Beckenbauer iki kez ödülün sahibi oldu. 1980’de bu kez ödülün sahibi bir başka efsane Karl Heinz Rummenigge oldu. Aynı başarıyı ertesi yılda tekrarlayan Rummenigge üst üste iki yıl Altın Top’u kazandı.

Bu prestijli ödül 1970-81 arasında 5 kez bir Alman futbolcunun oluyordu. Rummenigge’den sonra kazanan bir Alman’ı görmek için 1990 yılına kadar beklememiz gerekiyordu. Almanya’yı 1990 Dünya Kupası’nda şampiyonluğa taşıyan kadronun bir numaralı ismi olan Lothat Matthaus milli takım ve İnter formasıyla gösterdiği performanla Altın Top’a uzanıyordu. 1996’da bu kez sahneye bir başka efsane libero Matthias Sammer çıkıyordu. Borussia Dortmund formasıyla bir defans oyuncusunun oyuna nasıl yön verdiğini tüm dünyaya gösteren Sammer, iki ünlü forvet Brezilyalı Ronaldo ve İngiliz Alan Shearer’i geride bırakıyordu. Sammer, Altın Top’u kazanan son Alman oyuncu oluyordu.

Futbolun diğer süper gücü İtalya’da 4 oyuncu ile 4 kez Altın Top’u kazandı. 1961’de Arjantin asıllı Omar Sivori, Altın Top’u kazanan ilk İtalyan olarak tarihe geçti. Bu prestijli ödülü daha sonra sırasıyla; 1969 Gianni Rivera, 1982 Paolo Rossi, 1993 Roberto Baggio, 2006 Fabio Cannavaro Avrupa’da Yılın Futbolcusu oldular. 2006’dan sonra kazanan bir İtalyan çıkmadığı gibi ödülü alacak son3 aday arasına bile giremediler.

İngiltere’de 4 oyuncusuyla 5 kez Ballon d’Or’u ülkesine götürdü. 1956’da düzenlenmeye başlayan Altın Top ödülünün ilk kazanan ismi İngiliz Stanley Matthews oldu. Futbolun mucidi İngilizler, ilerleyen yıllarda 1966’da Bobby Charlton, 1978 ve 79’da iki yıl üste Kevin Keegan ile son kez 2001’de Micheal Owen’le Altın Top kazanıldı. İspanyollar ise iki isimle 3 kez Altın Top’u ülkesine götürdü. 1957 ve 1959’da efsane Alfredo Di Stéfano ile Altın Top’u kazanan İspanyollar üçüncü ve son kez bu prestijli ödülü 1960’da Luis Suarez ile sahibi oldu.

Fransızlar, 1958’de Raymond Kopa ile Altın Top’u kazandıktan sonra uzun bir sessizliğe büründü. 1983’te sahneye çıkan Michel Platini tam 3 yıl üst üste Altın Top’u kazanan Fransız oyuncu oldu. 1991’de Jean Pierre Papin ve 1998’de Zinedine Zidane ödülü kazanan Fransızlar olarak tarihe geçti.

Yine Avrupa futboluna yetiştirdiği yıldızlarla yön veren ülkelerden Hollanda’da bu Altın Top’u 3 oyuncusuyla 7 kez kazandı. Hollanda, Almanya ile birlikte Altın Top’u en çok kazanan ülke konumunda bulunuyor. Portakallar, 1971’de ‘Sarı Fırtına’ Johan Cruyff’la Altın Top’u ilk kez kazanan Hollanda, aynı başarıyı aynı oyuncuyla 1973 ve 1974’te tekrarladı. 1987’de sahneye Ruud Gullit çıkarken, takip eden iki yılda üst üste Marco van Basten Ballon d’Or’u kazanan Hollandalı olarak tarihe geçti. 1992’de tekrar sahneye çıkan Van Basten, bu ödülü kazanan son Hollandalı oldu.

Son 12 yılın 11’inde Ajtanli Messi  ve Portekizli Cristiano Ronaldo ikilisinin kazandığı Altın Top’u kulüp düzeyinde en çok kazananlar listesinin üst sırasında Barcelona ve Real Madrid yer alıyor. Barcelona için ter döken 6 oyuncu 12 kez, Real Madrid’de ise 7 oyuncu 11 kez Altın Top’u kazandı. Barcelona adına kazılan 12 ödülün 6’sının altında Messi’nin adı duruyor. Avrupa kıtasının en prestijli bu ödülünü kıta dışından 3 ülkenin oyuncusu kazandı. 1995’te Milan formasını giyen Liberyalı George Weah, Altın Top’u kazanan Avrupa dışından ilk isim oldu. Brezilya, Ronaldo (2), Rivaldo, Ronaldinho ve Kaka ile Altın Top’u ülke düzeyinde kazanırken, Arjantin adına bu ödülü kazanan isim Messi oldu.

[Hasan Cücük] 5.12.2019 [TR724]

Vakıfbank Hazine’ye; diğerleri Katar’a mı? [Ramazan Faruk Güzel]

Vakıflar Bankası’nın yüzde 58,5 oranındaki hissesi, Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’na devredildi.

“Hazine’ye devir” aslında beklenen bir hamle idi… Adım adım gelen bir planın nihayeti… Aylardır sosyal medyada, “Erdoğan’ın son hamlesinin bankalar üzerine olacağı” yazılıp çiziliyordu, nihayet beklenen bu süreç işlemeye başladı…

Özetle; özel operasyonlarda kullanılmış ve içi boşaltılmış bir kamu bankasının hazine himayesine alınması diyebiliriz…


Vakıfbank’ın, uzun süredir ‘özel bir başkası’na satılabilmesi için özelleştirme çabaları devam ediyordu. Ama “Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün malıdır” ibaresini değiştiremedikleri için bu özelleştirme askıda kalıyordu… Fakat ani baskınla böyle bir girişim yapılmış oldu. Vakıfbank’ın şimdilik Hazine Bakanlığı’na devri bir ara formül…

Sonrası ne olur derseniz; Söylentilere bakılırsa Katarlıların adı geçiyor yine. “Katarlı” derken, Katar’da gizli hesapları olanları düşünmek lazım. Muhtemelen bu içi boşaltılmış büyük bankanın içini tekrar doldurup o Katarlılara verilecek!

“Yeni bir rejim ve devlet kuruyoruz” derken, mevcudunu da göstere göstere batırıyorlar aslında; Hem ekonomik, hem siyasi olarak… Zira bu büyük devlet bankalarının iflasa sürüklenmesi demek, aynı zamanda devletin de fiili olarak iflası demek.

Arjantin’de de benzer bir süreç yaşanmıştı. Bizdekiler, mevcut devletin içini boşaltıp başka bir yere aktardıktan sonra ülkeye bir re-start yaşatıp yeni bir rejimde o paraları devreye sokmayı düşünüyorlarsa, kolay gelsin derim.

Ama bu sürece giden yolda, halkın paraları ile kurulmuş bir özel banka olan Bank Asya’ya “O banka battı zaten” diyerek açıkça suç işlenerek başlanması, sonrasında el konulması… sonra bu noktaya gelinmesi, kaderin ilginç bir cilvesi.

BAŞKA BANKALAR SIRADA MI?

Vakıfbank’ın adı bazı uluslararası şaibeli ödemelerle anılmıştı… Bankayı gözlerden kaçırarak, Amerika’dan gelebilecek yaptırımların da önü alınmaya çalışılıyor gibi. Banka, Sabah’ın alınmasında kullandırılan yüksek ve batık kredilerle de gündeme gelmişti ki, bunlar ayrı birer yazı konusu.

Benzer akıbeti bekleyen bir banka Halkbank…

O da AKP’nin uluslararası operasyonlarında kullanılmış ve şimdilerde başı belada olan kamu bankalarından… Amerika’da davası halen devam etmekte.

“İran ile kara para trafiği”, “ambargoların delinmesinde kullanılması” gibi uluslararası suçlara bulaştırıldığı iddia edilen bu banka ile ilgili Türkiye aleyhine çok yüksek cezaların verileceği, milyarlarca dolarlık bu tazminatların hem o bankayı hem de ülkeyi sarsacağı konuşuluyor. O zaman bu işlere bankayı bulaştırmış olan siyasilere ve bürokratlara ne olur; o da ayrı bir merak konusu.

Garanti bankası da Lübnanlı Hariri ailesine Türk Telekom’un satılması esnasında 1 milyar dolar kredi kullandırılması ile haber konusu olmuştu. Haririler, paranın üzerine konup Telekom’u da bankaların üzerine yıkıp geçmişti.

Ziraat Bankasının durumu da iç karartıcı…

Erdoğan’ın yıllar önce hizmete açtığı Ankara’daki hemşerilerinin “Next Level AVM” de batmak üzereyken Ziraat Bankası devreye sokulmuştu. Bu AVM, Halkın vergileriyle inşa edilmişti, borçları da kamu bankası üzerinden “ak”lanmış oldu!

Hükümetin, AKP’nin gözü asıl İş Bankası’nda… Daha doğrusu, oradaki CHP’nin hisselerinde…

Her an bir talimatla hisselerine çöküleceği konuşulurken Levent Gök ve Özgür Özel gibi CHPli milletvekilleri, “KHKlılara zulüm”de hükümete yandan yandan destekleri dikkat çekiyor. Acaba bununla bir şekilde bu el koymanın önüne alma çabası mı var?

SAHİ, KATARLAR MI?

Aslında bu işin akıbeti, Ahval’in şu başlığında gizli idi:

“Katar, emlak ve bankacılık sektörüne 7 milyar dolar yatıracak.”

AA’nın haberine göre; Katar Finans Merkezi Başkanı Yousuf Al-Jaida, ülkesinin Türkiye’deki yatırımlarının özellikle bankacılık ve emlak sektöründe süreceğini belirterek, “10 milyar dolarlık taahhüdün yüzde 35’i gerçekleşti, Türkiye’ye akacak 7 milyar dolar daha var.” demiş.

Çıkan haberlerden de anlıyoruz ki Katar’ın Türkiye’ye 15 milyar dolar yatırım sözü vardı zaten… Bunun bir kısmı da “BMC’ye ortak olma” ve “Tank Palet Fabrikası’nın, 50 milyon bulunamadığı gerekçesi ile” Katar’a peşkeş çekilmesi şeklinde gerçekleşmişti.

Demek ki bu kalan 7 milyar dolar da finans kısımlarının alınmasına sarf edilecek…

Bunun da ilk ayağı Vakıfbank anlaşılan…

Yani müşteri zaten hazır, geriye sadece Vakıf Bank’ı pakete eklemek kalmış…

Her şey önceden hazırlanmış bir takvime göre işliyor gibi…

Bank Asya’ya el konulması sürecinde de benzer olaylar yaşanmıştı;

Sonradan anlaşılmıştı ki, ortada daha hiçbir mesele yokken, ta en başta zaten o finans kurumu Katarlılara söz verilmiş!..

SUÇLARA, YENİ YENİ SUÇLAR…

Vakıf Bank’ın yolu ve süreci belli gibi… Diğer kamu bankaları da sırasını beklemekte…

Onları da aynı “Havuz”lara “Katarlar” mı, göreceğiz. Ama görünen köy kılavuz istemiyor…

AKP ve Erdoğan; 28 Şubat süreci sonrası oluşan dalga ile iktidara gelmişti.

O 28 Şubat ki (1997-2002 yılları arası) “Türkiye’nin en büyük banka içi boşaltması süreci” olarak anılıyordu. Ve o dönemde ülkenin 70 milyar doları soyulmuştu.

“Bunlardan hesap sorma” vaadi ile iktidara gelmiş olan AKP ve RTE, 2007’deki Dolmahbaçe Mütabakatı sonrasında bu derin yapılarla anlaştıktan sonra, o eski yaşananlardan çok daha büyük suçlara ve yolsuzluklara bulaşmış oldu! Kendisine bu konuda ayak bağı olabilecek, karşı çıkabilecek herkesi de ekarte ederek…

Şu ana kadar -mübalağasız söylüyorum- mevcut yasaların hepsini ihlal ettiler. Ceza içeren kanunlardaki suçların hepsini ihlal ettiler; insan hakları, çevre, imar vs olduğu gibi bankacılık alanında da…

5411 Sayılı Bankacılık Kanunu da delik deşik…

Adı geçen kanunun 11. Kısmı, “Faaliyet İzni Kaldırılan ve Fona Devredilen Bankalara İlişkin Hükümler”i düzenlemekte… O bölümünün “Banka kaynaklarının istismarı” düzenlemesinde (Madde 108):

“71 inci maddenin birinci fıkrasının (e) bendi hükümlerine göre faaliyet izni kaldırılan veya Fona devredilen bankaların hâkim ortakları ve yöneticileri, bu Kanunun şahsi sorumluluğa ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kullandıkları kaynakları ve bu suretle uğranılan zararları Fon tarafından verilecek süre içerisinde iade ve tazmin etmekle mükelleftir.” denilmektedir.

İdare Hukukundaki “rücu” hükümleri de kıyasen düşünüldüğünde;

Ülke bankalarını el birliği ile zarara uğratmakta olan siyasiler ve bürokratlar, oluşmuş zararlardan şahsen sorumlu olacak ve cezası ile birlikte bunları tazmin etmek zorunda kalacaklardır. Usulsüz kredilerle bankaların içinin boşaltılması, zimmete geçirilmesi ve zarara uğratılarak dolandırılmasına dair TCK’daki özel düzenlemeler ise ayrı/ şahsi sorumluluklardır.

Geriye sadece hukukun, hukuk devletinin dönmesini beklemek kalıyor…

Dönecek bir ülke kalırsa geride tabii ki…

[Ramazan Faruk Güzel] 5.12.2019 [TR724]

Hasret kavurdu yüreğimi! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bulunduğum kente çalışmak için Türkiye’den iki genç geldi. Birisinin işyeri varmış, ekonomik kriz nedeniyle işleri düşmüş, faturalarını ödeyemez hale gelmiş. Dükkanını kapatıp gurbet yollarına düşmüş. Elektronik aletlerin tamirini, bakımını yapıyormuş. Otuzların başında, becerikli, elinden iş gelen bir arkadaş. Şimdi etle, yağla, bulaşıkla, hamurla, temizlikle uğraşıyor. Alışamadığı için bunalıyor, sıkılıyor, zorlanıyor. Dilini, yolunu bilmediği bir ülkede, bilmediği bir işte ekmek parası için çabalıyor.

Diğeri daha 21-22 yaşında genç, narin bir delikanlı. Ana kuzusu. Yaptığı işler nedeniyle eli kabarıyor, üşüyor, alerji oluyor. Her gün başka bir dertle uğraşıyor. Anasının yemeğini, evini özleyip, iç çekiyor. Her yemeği yiyemiyor, yattığı yere alışamıyor, ortamı sevemiyor vs. Gençler vatanında iş-güç bulamadığından dolayı hayata tutunmak, birikim yapmak için gurbet ellere gelmişler. Ama geldikleri ülkenin her şeyi farklı, kolay alışamıyorlar. Birkaç cümlede bir “ah şimdi Türkiye’de olacaktım!” “ah şimdi şu yemek olacaktı!” diye söylenip duruyorlar. Memleketi, arkadaşlarını, analarının yemeklerini, güneşi özlüyorlar.


Aslında buralarda da pek çok şey var, ama bilmedikleri için bulamıyorlar. Geçen onlara çekirdek aldım pek bi sevindiler. Buralarda sallama çay var. Bir demlik buldum ve Türk çayı alıp götürdüm, sevinçten uçacaklardı. Gece boyunca beraber sürekli çay içtik o gün. Izgara türü ve hazır yiyeceklerden bıkmışlar, suyuna ekmek banacak yemek arıyorlar. “Kursağımızdan sulu bir yemek geçmedi kaç aydır!” dediler. Bunlara bir kaç akşam elimden geldiğince sulu yemekler yaptım. Türlü yaptım, bezelye ile patatesi karıştırıp içine havuç atıp bir sulu yemek ürettim. Teşekkür etmekten yerlere yattılar. Genç olan çok dayanamadı. Ana kuzusu, anasının yolunu tuttu. Becerikli bir çocuktu. Sebat etse insanoğlu nelere alışıyor, nelere dayanıyor, ama ısrarla Türkiye’ye dönmek istedi. Belki özlediği, bekleyeni vardı. Geçen hafta yolcu ettik.

Britanya ikliminin eskiye nazaran oldukça güneşli hale geldiğini söylüyorlar. Küresel ısınma, iklim değişikliği adayı giderek daha ılıman, güneşli hale getiriyor. Ama geçenlerde aralıksız 2 hafta yağmur yağdı ve neredeyse hiç güneş yüzü görmedik. Gençler zaten kapalı ortamda çalışıyorlar. Hasret, iklime/coğrafyaya yabancılık, dil bilmemek, kendini çaresiz hissetmek gibi çelişkili duygularla boğuşurken, bir de uzun süreli kapalı havaya maruz kalınca patladılar. Bir tanesi zor kontrol ettiği duygularını dışa vurdu: “Türkiye’ye dönünce eğilip toprağı öpeceğim” dedi. Geleli iki ay ancak oldu, ama hasret başına vurmuş. Kaldı ki bu genç Türkiye’de büyümüş, Bulgaristan doğumlu bir Türk. Ama yetiştiği ülke, ortam, kültür insanı kuşatıyor ve zamanla hücrelerine kadar işliyor.

İnsanda vatan duygusu 17-18 yaşına kadar tamamlanırmış. Yani, bu yaşlara kadar nerede büyüdü iseniz vatan orası oluyor. Hayatınız boyunca artık hep oranın özlemini duyuyor, çocukluğunuzun geçtiği kentleri, sokakları, ortamları özlüyorsunuz. Ömrünün geri kalan 60 yılını yaşasan da, sonraki ülke sana vatan olmuyor. Genç arkadaşım öyle deyince bir anda aynada kendimi gördüm. O istediği zaman ülkeye gidebilirdi, engeli yoktu. İçimden: “A kardeşim ya ben ne yapayım?” diye geçirdim. Ben de zaman zaman benzer hasret, özlem duygularıyla kuşatılmışlık yaşıyorum. Ama ülkeye dönüşün hayalini bile kuramıyorum şu anda. Hayatında bir kuş vurmamış, kalemden başka tehlikeli madde tutmamış ben, ülkenin en büyük teröristlerindenim artık. Küçük çocuklarım Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu unuttu. Akrabaları, arkadaşları, büyüdükleri sokaklar hafızlarından siliniyor yavaş yavaş.

Bulunduğumuz şehirde Allah’tan herşeyi bulabiliyoruz. Bazen bir Kırkağaç kavunu bulup merasimle kesip, özlemle yiyoruz. Kavun kokusunda ülkenin kokusunu arıyoruz. Bazen Salihli-Alaşehir Sultan üzümü geliyor; kasayla alıp, Ege’nin bağlarını hayal ediyoruz. Türkiye’deki insanların durumunu düşünüp 3 yıl boyunca ailecek lokantaya gitmedik. Pek çok arkadaşımın aynı duyguları yaşadığını biliyorum. Ama geçenlerde bir çocuğumun doğum günü için ailecek Türk lokantasına gittik ve lahmacun, ardından künefe yedik. Aslında boğazımızdan geçen lahmacun, künefe değildi; Türkiye hasretiydi. Ayran içerken ülke özlemini yudumladık. Burada bir köprü var, uzakça bir şehirde. İstanbul Boğaziçi Köprüsü’nü yapan firma yapmış. Bir haliçin üzerinde. Boğaziçi köprüsüne epeyce benziyor. Özellikle İstanbul’lu arkadaşlarla saatlerce yolculuk yapıp o şehre gidiyor, köprünün altında çay içiyoruz. Hayallere dalıp köprünün altından İstanbul’u seyrediyoruz. Kış gelince çiğ köfte toplantıları en önemli sosyal faaliyetimiz oluyor. Buralarda da makluben vazgeçmiyoruz. Maklube sadece bir yemek değil. Onun içinde dostluk var, özlem var, hatıralar var, Türkiye var.

Aşık maşukuna ulaşamayınca aşk bazen nefrete dönüşebiliyor. Biz Türkiye’ye aşığız, seviyoruz. Hep seveceğiz. Bize yapılanlar, yaşatılanlar bir grup zalimin işi. Yaşadıklarımız, gurbette hissettiklerimiz nedeniyle hasretle dudaklarımızı ısıracağız, özlemlerimizi içimize gömeceğiz, ama ülkemiz ve insanımız aleyhine konuşmayacağız. Dün ülkeye adanmış hayatlarımızı artık hem ülkemize, hem insanlığa adayarak yolumuza devam edeceğiz. Bazen verdiğimiz ölçüsüz tepkiler aşığın maşukundan uzak kaldığında, vefa göremediğinde verdiği tepkiler türünden. Onlar arızi! Ülkeye sevdamız ise kalıcı; devam ediyor, edecek!

Gördüğümüz ağır lince, dışlamaya, kötü muameleye rağmen ülkemize tutkumuz, aşkımız sürecek ve bir gün mutlaka döneceğiz. Ülkenin güneşli günlerini yeniden göreceğiz. Belki bir ayağımız yeni vatanımızda olacak; ama döneceğiz. Bekle bizi Türkiye! Hayalerimizde, hatıralarımızda, sohbetlerimizde hep sen olacaksın! Sana olan sevdamız sönmeyecek! Aşık usandıran bir naz içinde olsan da, vefanı bizden esirgesen de, biz usanmayacağız, vefalı olacağız ve seni hep seveceğiz. Nazım Hikmet gibi, Ahmet Kaya gibi, M.Akif Ersoy gibi, Cem Karaca gibi.. Kavuşamazsak, gözlerimiz açık gideceğiz.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.12.2019 [TR724]

İslamcıların evrimi (2) [Alper Ender Fırat]

Aradan zaman geçti, Seyyit Kutup’un düşüncelerini rehber edinen benim lise arkadaşlarım ve bulunduğum şehirde ki diğer İslami çevreler AKP ile birlikte siyaset yapmaya başladılar, pek çoğu devlette önemli ve etkili yerlerde görevlere geldiler. Bu çevreler devlette görev yaptıkça, ya da devletten ihale almaya başladıkça, onu kutsamaya, devleti Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi konumuna getirmeye başladılar. Artık şeriki olmayan şey devletti. Ülkedeki herkesin şeksiz şüphesiz kendisine itaat etmesini isteyen Nasır gibi itiraz etmeden devlete itaat edilmesini istiyorlardı.

Bir zamanlar devleti tağut olarak gören, onun bir görevlisine karşı önünü iliklemeyi bile küfre eş değer gören bu çevreler, zamanla cemaati; itiraz ettiği ve ilkeleri hatırlattığı için dipçikle dövmeye başladılar. Hatta dövmeyle de kalmayıp kendilerine her uzatılan mikrofona, cemaatin devlete karşı gelmekten dolayı katledilmesi gerektiğini dillendirdiler.

Mücahitken, müteahhit olan bugün ise her yöne müsait hale gelen İslamcı güruhun yarın neye evrileceğini kimse tahmin edemez.
Bugün geldiğimiz noktaya bakınca İslamcıların asıl derdinin Allah’ın isteği gibi bir hayata talip olmak değil de, devlet sopasını ele geçirme olduğunu çok daha iyi görüyoruz. Daha önce veryansın ettikleri YÖK gibi, MGK gibi ne kadar devlet sopası varsa onların elinde bir anda en meşru kurumlar haline geldi. YÖK’e, MGK’ya itiraz edenleri, onların emir ve yasaklarına uymayanları bile anında dinden de aforoz ettiler.

Bir zamanlar en çok milliyetçiliğe karşı duruyorlardı, milliyetçiliği yerin dibine batırıyorlardı ama bugün ultra ulusalcılığın en sıkı taraftarı haline geldiler. Kürtlere yapılanlar için yüreklerinde küçük bir burkuntu bile duymuyorlar artık. ‘’Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. (Nahl 41) ayeti mucibince hicret edenlerin arkasından vatansızlar diye utanmadan hakaret ettiler, etmeye de devam ediyorlar.

Bir zamanlar anti militarist idiler, en sıkı asker karşıtıydılar ama bugün bando mızıka bölüğünde marş söylüyorlar. Ancak haklarını yemeyelim askere çocuklarını göndermiyor, onlar için savaşacak garibanları gaza getirmekle yetiniyorlar.

İslam’da saltanat yoktur deyip Osmanlı’ya en galiz cümlelerle küfür ediyorlardı, ama şimdi diriliş dizisinde figüranlık yapmayı en büyük şeref sayıyorlar.

Kendilerine ait hiçbir düşünce, fikir ya da kanaat yok. Recep T. Erdoğan’ın emriyle bir şeyin en sıkı taraftarı oluyor, 24 saat sonra yine aynı kişinin işaretiyle en sıkı taraftarı olduğu şeyin en şiddetli muhalifi haline geliyor bunun için de yine aynı kişiye teşekkürler ediyorlar. Sahi bir zamanlar ağzınızdan hiç düşürmediğiniz şirk denen şey ne idi?

1960’larda Mısır’da yaşanan Nasır-Kutup hikayesini yan yana getirip bir kere daha bakalım, sizce bugünün zalim Nasır’ı kim?
35 sene önce dünyayı ve İslam’ı Seyyit Kutup’un düşünceleriyle okuyanlar bugün olsa Nasır’a yani devlete itiraz ettiği için gözlerini kırpmadan O’nun da katline cevaz veriyorlar. Nasır onlara da üç beş görev verip, yakınlarına ihale verseydi, devlete itaat etmedi diye Seyyit Kutup’u kendi elleriyle katlederlerdi.

İslamcıların evrimi (1)

[Alper Ender Fırat] 5.12.2019 [TR724]

Medyanın halleri [Hakan Taner]

Tamamen tekelleşen tekelleşmekle kalmayan kendi görüş alanı dışındakilere yaşam hakkı tanımayan bir medya düzeni var artık.

Ülkenin en büyük medya grubunun başkalarının daha yüksek bir fiyat önermelerine rağmen yaklaşık yüzde 40 daha düşük bir fiyata Demirören’e emanet edilmesinden sonra geçen süre tam bir geçiş dönemi oldu.

Uzun zamandır bu grup bünyesinde çalışan ve sosyal medyada kendilerini ifade ediş biçimine göre işlerine son verilen çalışanların yerine yerleştirilen ve grup bünyesinde olup kısa sürede kendilerini Ahaber formatına uydurabilenlerle yoluna devam edecek artık bu medya grubu da…


Belki ismi yine Demirören medya olabilir, fakat mülkiyeti ve içerikleri de tamamen farklılaşarak devam edecek yoluna…

Son dönemde medyadaki en önemli değişikliklerden biri bu olacak.

İkinci değişikliğe gelince… Medyanın tamamen tek sesliliğine rağmen etkisi ve itibarının olmayışı uzun zamandır hazırlanan raporlarda dile getiriliyordu.

Her ne kadar bu medya gruplarında çalışanlar kendilerini çok önemli ve paha biçilmez bir enstrüman olarak sunsa da artık bu sunumun yapıldığı mecralar da bunun böyle olmadığının farkında.

Bu çerçevede sosyal medya ve bazı kişisel medyanın daha çok ilgi ve rağbet görmesi sonucu geleneksel medya sahipleri de sosyal medyada daha aktif olunması kararını aldılar.

Önümüzdeki günlerde başta pelikancılar olmak üzere yeni istihdamlar ve yeni hesaplarla daha çok yalan, küfür hakaret ve itibar suikastlarına tanık olacak sosyal medya.

Fakat bu alanda da şöyle bir durum var: Sosyal medyada bu tür yalan ve iftiralardan bıkan birçok kişi artık bu alanı da terk etmeye ve ne haliniz varsa görün demeye başladı.

Bu sebeple onlar geldiğinde ya da sosyal medyaya da tahakküm etme hayali de ölü yatırım olarak ellerinde patlayabilir.

Bilindiği üzere sosyal medya iktidarın hışmına uğramış, işsiz kalmış ötekileştirilmiş ve sesi kısılan insanların kendilerini ifade ettiği ve onların itibar gördüğü bir alan.

Bu alanda kendi düşüncesini bağımsızca ifade edenlerin fişlendiği ve yazdıklarından dolayı mahkeme salonlarında sorguya çekildiği bir alana evrildiği için birçok kişi sessizliği ve “Allah’ınızdan bulun” temennisini tercih ettiği için eskisi gibi değil artık.

Yurt dışından esip gürleyenlere de yurt içinde her ağzına geleni söyleyip de görmezden gelinen müsaade edilmişlere de artık aklı başında kimse itibar etmiyor.

Onların kendine göre müritleri var ve kendi aralarında skor yarıştırıyorlar.

Bu konu çok uzun bir konu fakat şimdilik kısa yazmayı tercih ettim.

Önümüzdeki günlerde belki tekrar bu konu ile ilgili yeni gelişmelerden bahsederiz.

[Hakan Taner] 5.12.2019 [TR724]