Tüccar Zarrab ‘aldıklarını’ satıyor [Haber-İzlenim] [Adem Yavuz Arslan]

7.gününe giren Reza Zarrab davasını izlemek için New York Güney Bölge Mahkemesi duruşma salonunda beklerken, salonun halka ayrılan bölümünde oturan bir Türk selam verip muhabbete başladı.

Davaya ilgiliydi.  Gelişmeleri merakla izliyordu.

20 yıldan fazladır ABD’de yaşıyormuş. Restoran işletiyormuş. Davanın nereye gideceğini merak ediyordu.

Bense onun yorumunu.

‘Ne diyorsun?’ dedim.

Bir cümlelik nefis bir özet yaptı: “Bu adam tüccar, aldıklarını satıyor”

Duruşma başladığı için adını bile soramadığım esnaf bir cümle ile durumu özetlemişti: Tanık olmayı kabul eden Zarrab, yıllar boyu rüşvet vererek satın aldığı tüm siyasetçileri, bürokratları ‘işi bittikten’ sonra ‘satıyor’du.

Gerçekten de ilk günden bu yana Zarrab’tan dinlediğimiz itiraflar, açıklamalar hep bu mihvaldeydi.

Zarrab kimlere ne kadar rüşvet verdiğini, devletin bankasını, genel müdürünü, bakanını nasıl ‘önüne yatırdığını’ anlatıyordu.

Hem büyük bir iştahla.

Öyle ya, daha 26 yaşında iken Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AKP Hükümeti’nin bakanlarını ‘önüne yatırmış’ bir isim Zarrab.

‘Herkesin bir fiyatı vardır’ diyerek yardımcısına ‘nasıl rüşvet vermesi gerektiğini’ öğreten Zarrab ‘işine yarayacak herkese’ rüşvet vermiş.

Duruşmanın dünkü bölümünde dinletilen bir tapeden gördük ki, rüşvet verme işini ‘ihraç’ da etmişler. Çin’de ki bir elemanına talimat veren Zarrab “Ben burada herkesi bağlıyorum, sen orada neden yapamadın, herkesin bir fiyatı vardır, ne yap et rüşvet ver bağla işi” diyordu.

ZARRAB’DAN NELER ÖĞRENDİK ?

Dün itibariyle Zarrab’ın savcılık sorgusu bitti.

Bu şu açıdan önemli: artık bu davanın çerçevesi belli oldu. Savcılık Hakan Atilla ve Halkbank ile sınırlı tutacak.

Tabi ki Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve Levent Balkan olmak üzere çok sayıda isim ‘umutsuz vakıa’. Aynı zamanda Halkbank yanında başka bankalar da topun ağzında.

Fakat burada kastım ‘büyük balıklar’.

‘Büyük balıklar’ın kim olduğunu tarif etmeye gerek yok. Çünkü gerek Zarrab’ın anlatımları gerekse dinlediğimiz tapeler, yazışmalar gösteriyor ki İran ambargosunun paravan şirketlerle delinmesi sürecinden Erdoğan’ın ‘onayı ve talimatı’ var.

Dönemin Hazineden sorumlu bakanı Ali Babacan’ın da bilgisi dahilinde yapılan çalışmalar. Savcı biraz da topu sahada gezdirip tam karşı kaleye hamle yapacakken yan paslarla oyunu yayan futbolcu gibi.

Mesela Zafer Çağlayan’a ödenen rüşvetleri ekrana getirip detayları sorarken herkes “Cash to yukarı”yı bekledi. Çünkü kayıtlarda “cash to yukarı” diye bir kolon vardı.

Savcı o detayı sormadı. Oysaki exel dosyasında “cash to yukarı” bülümünün önündeki ve arkasındaki satırları irdelemişti.

Bir başka örnek telefon tapelerinde oldu.

Zarrab dönemin başbakanı Erdoğan’ın İran ticareti için Ziraat ve Halkbankası için de ‘onay ve talimat’ verdiğini anlattı. Tapeyi dinleten savcı Zarrab’a bu diyaloğa dair sorular sorarken sadece ‘Erdoğan’ın kim olduğunu’ sormakla yetindi.

Aynı şey Muammer Güler ve Egemen Bağış örneğinde oldu. Savcı adeta ‘konunun’ etrafında dolaştı durdu.

Zarrab iştahla kimlere nasıl rüşvet verdiğini anlatırken ‘başka hangi siyasilerle rüşvet ilişkisine girdiğini” sormadı.

Bir başka detayı ise Zarrab’ın ‘hayali ihracatları’na dair bölümde gördük. Savcı neredeyse yarım saatten fazla ve defaatle İranlı iki şirket üzerinde ısrarla durdu ama ‘neden o şirketleri dikkate çektiğinin’ ipucunu vermedi.

Duruşmayı izleyen herkes ‘savcı bu kadar dikkat çektiğine göre bu iki şirkette bir bit yeniği var, acaba işin içinde nükleer programa dair bir şeyler mi var?’  diye bekledi.

Fakat rüşvet başlığında olduğu gibi burada da detaya inmedi.

Bir diğer ilginç diyalog ise savcının sorgusunun sonunda geldi.

Savcı Sidhardha Kamaraju son gün elinde kabarık bir kağıt tomarı ile kürsüye gitti. Zarrab kendisine gösterilen mesajlarla ilgili “politik yönden güçlü bir avukatla olan yazışmalarım” dedi.

Savcının verdiği bilgiye göre kayıtlar Zarrab, 17-25 Aralık sonrası tahliye olduktan sonrasına aitti.

Doğal olarak hepimiz heyecanlandık.

Hele hele ‘rüşvet vererek tahliye edildiğini, görüşmeyi avukatlarının yaptığını’ açıkladıktan bir kaç saat sonra yaşanan bu diyalog önemliydi. Fakat savcı bir çok başlıkta olduğu gibi burada da konunun etrafından dolaşmayı tercih etti.

Bir önceki analizimde yazdığım gibi, eğer sonradan bir taktik değişikliği yapmazlarsa, savcı bu davayı Hakan Atilla ve Halkbank çerçevesine sıkıştırıp kapatmak istiyor.

YENİ İDDİANAMELERİN İPUCU ÇAPRAZ SORGUDA ÇIKTI

Ancak bu başka iddianameler yazılmayacak, yeni sanıklar olmayacak anlamına geliyor.

Peki bunu nereden biliyoruz ?

Cevap aslında mahkeme salonunda, herkesin gözünün önündeydi. Çünkü Zarrab ile yapılan anlaşmada ‘bundan sonrasının ipuçları’ var.

Savcılığın Zarrab ile yaptığı anlaşma da ‘tam işbirliği’ var. Bu maddenin altını ise Salı günü başlaya çapraz sorguda daha iyi gördük.

Şöyle ki,

Hakan Atilla’nın avukatlarından Cathy Flemming’in sorularını yanıtlayan Zarrab bu dava sonunda kefaletle tahliyesinin mümkün olduğunu söyledi.

Bu önemli bir detaydı ama asıl gözden kaçan detay ise şu: Flemming Zarrab’a “vereceğiniz bilgilerle başkalarının soruşturulması veya kovuşturulması anlaşmanın şartlarından biri mi ?” diye sordu.

Flemming dolaylı da olsa (avukatlık parasının devlet bankası olan Halkbank’tan ödeniyor)Türkiye’nin avukatı sayılır.

Bu soruyu çapraz sorgunun hemen başında sorması ‘taktik hamle’ olarak görülmeli.

Dünkü çapraz sorguda başka ilginç ipuçları da vardı. Mesela Zarrab, FBI ile anlaştıktan sonra ‘hedef kişiler’in seyahat alışkanlıkları hakkında bilgiler vermiş.

Avukat Flemming “Recai isimli kişiyi tuzağa çekip çekmediğini” sordu.

Devamında “Bu kişiyi Almanya’da yakalatmak için  Amerikalı yetkililerle plan yaptınız mı ?” diye ekledi.  Zarrab ‘başkalarının da seyahat alışkanlıkları’ hakkında bilgi verdiğini ifade etti.

Bu detay, ‘acaba Hakan  Atilla’nın yakalanmasını da Zarrab mı sağlamıştı?’ spekülasyonuna benzin dökmüş oldu.

Özetle, 7 gündür mahkeme salonunda gördüklerimden anladığım savcılığın Zarrab ile daha ‘çok işi ve mesaisi’ var.

ZARRAB TAM BİR SUÇ MAKİNESİ ÇIKTI

Şu ana kadar gördük ki Zarrab tam anlamıyla bir suç makinesiymiş.

Listede yok yok: Rüşvet- ki Zarrab için rutine binmiş. Sadece Türkiye’de değil dünyanın başka yerlerinde hatta Amerika’da cezaevinde iken bile rüşvet vermiş. Dünkü çapraz sorguda öğrendik ki, ABD’de ki cezaevinde gardiyana ‘telefonunu kullanmak, içki ve kadın temin etmek için’ 45 bin dolar rüşvet vermiş. Rüşveti de Türk avukatı getirip vermiş. Cezaevinde uyuşturucu kullanmış. Hatta Zarrab rüşvet işine o kadar kaptırmış ki, cezaevinde başka mahkumların telefon hakkını da rüşvetle kullanmış.

Hakan Atilla’nın avukatları da bu stratejinin üzerinde gidiyor.

Yani Zarrab’ı ‘yalancı, sözüne güvenilmez ve kötü biri’ olarak göstermeye çalışıyorlar. Avukat Flemming dünkü çapraz sorguda Zarrab’a bu amaca yönelik çok sayıda soru sordu.

Mesela gelir vergisi beyannamesini düşük gösterip vergi kaçırıp kaçırmadığını sordu. Zarrab ‘kesinlikle doğru’ derken bir sonraki soru “2013 yılında başkaları için fuhuşa aracılık ettiniz mi ?” şeklinde oldu.

ABD cezaevlerinde bile rüşvet vermekten geri durmayan Zarrab’ın bütün hayatı boyunca bu tip suçlar işlediğini pekiştirmek için yapılan bir hamleydi.

Öte yandan Zarrab’ın ‘başkaları için fuhuşa aracılık ettiniz mi?’ sorusuna ‘evet’ cevabı vermesi 17 Aralık 2013’te ortaya çıkan ses kayıtlarındaki fuhuş pazarlığını da teyit etmiş oldu.

ATİLLA’NIN AÇMAZI

Zarrab ilk günden bu yana ‘tam işbirliği içinde olan’ ve ‘mahkemeye saygılı’ bir imaj çiziyor.

Resmen hakim Berman’ın gözünün içine bakıyor ve savcıya karşı saygılı. Savunma avukatlarına karşı da aynı saygıyı eksik etmiyor.

Salona girerken çıkarken ceketini ilikliyor ve önüne bakarak yürüyor. Mesela salona girerken çıkarken Hakan Atilla’nın önünden geçiyor ama onunla göz teması kurmuyor.

Atilla ise ilk günden bu yana takım elbiseli ve moralli gözüküyor. Ancak Atilla’nın avukatlarının temel bir sorunu var. O da şu: karşılarında ‘tam iş birliği’ne söz vermiş biri var. Geride kalan 7 günde bunu da gösterdi. Her şeyi detayıyla anlatıyor. Fazlasıyla konuşkan.

Atilla’nın avukatları Zarrab’ı konuşturarak ‘ne kadar güvenilmez, suça meyilli ve yalancı’ olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Ancak çapraz sorguda gördük ki Atilla’nın avukatı Cathy Flemming çok tututuk.

Bu da anlaşılabilir bir  durum çünkü Zarrab’a sorduğu sorular ‘resmen’ temsil ettiği Hakan Atilla ve dolayısıyla Türkiye cumhuriyetini zora düşürebilir. Bir başka ifade ile Zarrab’ın neler anlatacağını kestiremiyorlar.

Bu yüzden çapraz sorgunun ilk günü -beklentinin aksine- düşük tonda gerçekleşti.

Çapraz sorguya gergin başlayan Zarrab ise ‘kolay sorular’ı gördükçe rahatladı ve ilerleyen bölümlerde Flemming’le polemiklere bile girmeye başladı. Mesela Hakan Atilla ve Halkbank’asına yönelik sorulara “Ben bilemem, Hakan Atilla’nın patronu değilim ki ?” diye cevap verdi.

ZARRAB ASLINDA ERKEN PES ETMİŞ

Zarrab’ın dünkü çapraz sorgusundan öğrendiğimiz çarpıcı detaylardan birisi de şu: Zarrab aslında ilk olarak 2016 Ağustos’unda savcıyla anlaşma girişimlerine başlamış.

Avukatlarını gönderip nabız yoklamış.

Ardından ise sessizlik dönemine giriyor. Olayların kronolojisine bakarsanız bu mesajı gönderdiği dönemler AKP iktidarının ‘devreye girdiği’ zamana denk geliyor.

Zarrab bu temastan sonra 1 yıl kadar savcılarla tekrar temasa geçmemiş.

O dönemde ise New York eski belediye başkanı Rudy Giuliani Zarrab’ın avukatlığına başlıyor ve Türkiye’ye gidip bizzat Tayyip Erdoğan ile görüşüyor.

Gluiani’nin başkan Trump ile yakınlığı nedeniyle bu görüşme önemli.

Erdoğan’ın ABD’li muhatapları ile yaptığı her görüşmede Zarrab’ı gündem yapması, hatta Emine Erdoğan’ın dönemin başkan yardımcısı Joe Biden’in eşi ile yaptığı çay randevusunda bile bu konunun gündeme gelmesi Zarrab’ın savcı ile temasa geçmesinden sonraya denk geliyor.

Kaldı ki savcılık sorgusu sırasında ‘savcı ile neden anlaştınız’ sorusuna ‘mahkum takasına dair umutlarım vardı’ cevabını vermişti.

Özetle, Zarrab 2016 Ağustos’unda savcıya avukatını gönderip nabız yokluyor. Mesajı alan Erdoğan ve AKP tam saha Zarrab’ı kurtarmaya çalışıyor. Ancak istenen bir türlü olmayınca, mahkum takası da gerçekleşmeyince Zarrab anlaşma yoluna gidiyor.

O bölümde şu diyalog yaşandı:

Avukat: “Ve bir yıl boyunca bunun sonuç vermesini beklediniz, değil mi?”

Sarraf: “Mümkün olabileceğini düşündüm efendim.”

Avukat:  “Ve olmadığı için Türkiye’deki insanlara öfkelisiniz, öyle değil mi?”

Sarraf: “Kimseye karşı kızgınlığım yok efendim.”

Dünkü çapraz sorguda öğrendiğimize göre savcılarla anlaştıktan sonra neredeyse 24 saatini savcılarla geçiyor ve kendine sorulanlara cevap veriyor. Bilgi, belge paylaşıyor. Suçunu kabul ettiği anlaşmayı ise 26 Ekim 2017’de imzalıyor.

Anlaşmanın şartları içerisinde Türkiye’ye olası iadenin de önünü kapayacak maddeler de var. Zarrab, Türkiye’de işlediği suçlardan yargılanamayacak.  Yine anlaşmaya göre ‘savcıyla işi bittikten sonra’ kefalet başvurusu yapabilecek.

ZARRAB’IN SERVETİ İZLEYENLERİ YORDU

Çapraz sorguda Zarrab’ın İran’ın paralarının aklanması sürecinden ne kazandığı da soruldu. Avukat Flemming “bu işten ne kadar para kazandınız” deyince Zarrab “100-150 milyon dolar” dedi.

Duruşmanın başından bu yana milyonlarca dolardan bahseden, verdiği rüşvetin hesabını bilmeyen hatta zaman zaman kime rüşvet yatırdığını karıştırdığını itiraf eden Zarrab’ın kazancına dair rakam verirken 50 Milyon dolar gibi bir sapma yapması salonda tebessümlere yol açtı.

Duruşmanın ilk gününden bu yana yaptığı tüm ticaretlerin hayali olduğunu, gerçekte hiç bir zaman İran’a ihracat yapmadığını anlatan Zarrab, Atilla’nın avukatlarının sorusu üzerine bunu tekrar etti.

Zaten savcının sorgusunun son bölümünde bu konuda somut detaylar anlatmıştı.

Hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal eden Zarrab, Ukrayna’dan dondurulmuş tavuk bacağı, Brezilya’dan tavuk göğsü, Malezya’dan Hindistancevizi yağı getirip İran’a satmış. Tabi hepsi kağıt üzerinde.

Zarrab’ın sorgusu bugün (Çarşamba) devam edecek. Bakalım daha ne gibi şok bilgiler göreceğiz. Gerçi şu ana kadar öğrendiklerimiz çoktan yılın olayı olmayı garantiledi ama unutmayalım dava Amerika’da ve burası için “Macera dolu Amerika” deniyor.

[Adem Yavuz Arslan] 6.12.2017 [TR724]

Milyon dolarlar havada uçuşuyor [Turan Görüryılmaz]


Reza Zarrab konuştukça, paçalardan pislik akıyor!

Rüşvet, hayali ticaret, vergi yolsuzluğu, kara para aklama…

Yargılama ABD’de. Türkiye’de sanıkken “aklanan” İranlı işadamı, ABD’de tanık oldu.

Dünya bir haftadır Zarrab’ın itiraflarını konuşuyor. Türkiye’de ise medya sus pus… Vatandaş gerçekleri öğrenebilmek için, davayı takip eden gazetecileri sosyal medyadan yakın takibe aldı.

Özgür gazetecilerin şahsi sosyal medya hesapları üzeriden yaptıkları canlı yayınlar, Türkiye’de büyük imkanlara rağmen gazetecilik yapmayan Havuz organları ve onların uzantılarını rahatsız etti.

Aslında durum ironik…

Düne kadar Reza Zarrab’a ‘hayırsever işadamı” muamelesi yapan yandaş kalemler, rüşvet ve yolsuzluğun itirafından sonra adeta dumura uğradı!

Yöntemleri tanıdık… Duruma göre şekil alma, kıvrak manevralar, dün yazdıklarını bugün inkar, mesnetsiz atma, ayarsız yalan, itibar suikasti, iftira, karalama vs…

Durum böyle olunca, gerçek haber altın değerinde.

Peki ne yapmalı?

1- Duruşmayı takip eden gazetecilerin bireysel hesapları takip edilmeli.

2- Yayınlar paylaşılmalı, desteklenmeli.

3- Eşe dosta haber verilmeli, seyredilmeli, seyrettirmeli.

Neden mi?

Çünkü, İranlı Reza üzerinden paralel rüşvet çarkı kurulmuş. Olmayan ticaret yapılmış gösterilmiş, milyon dolarlar da cebe indirilmiş, ama vatandaşın değil, Reza’nın önüne yatan koca koca bakanların!

Sorgulamalısın;

İranlı Reza “hayırsever” değilmiş. Milyon milyon dağıtmış. Rüşveti vermiş, serbest kalmış…

Polisler, savcılar, hakimler tutuklanmış. Medyaya çökülmüş, gazeteciler esir alınmış.

Bir Reza uğruna, memleketin gelecegi kararmış!

[Turan Görüryılmaz] 6.12.2017 [Kronos.News]

Bawa (Baba) Muhyiddin [Safvet Senih]

Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamı üzerinde durmak istiyorum. Burada Üstad Bediüzzaman Hazretleri derin hakikatları avam halkın da anlayabileceği temsillerle anlatıyor. Zaten Kur’an-ı Kerim de ağır ve derin hakikatları temsillerle anlatmıştır. Bu Söz’ün başındaki serlevha yapılan âyetlerde öyle buyruluyor: “Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.” (İbrahim Suresi, 14/25) “Bunlar, bir takım misallerdir ki, düşünüp istifade etsinler diye Biz onları insanlara anlatıyoruz.” (Haşir Suresi, 59/21) Halbuki Haşir Suresinin bu âyetinin baş tarafında şöyle buyuruluyor: “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağın tepesine indirseydik, o dağın Allah’ın haşyetinden O’na olan taziminden dolayı başını eğip parçalandığını görürdün.” Demek ki, anlayabilmemiz için temsillerle, mecaz ve kinayelerle meseleler kolaylaştırılmıştır: “Muhakkak ki Biz zikir (Allah’ı anmak) ve ders almak için Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştırdık.”  (Kâmer Suresi, 54/17) buyuruluyor…

Sri Lanka’dan (Tamillerden) Amerika’nın Philadelphia şehrine Bâwâ Muhyiddin isminde yaşlı bir zât gelir. İngilizcesi yoktur. Oturur insanlara temsillerle, Mevlana Celâledin Rûmî Hazretlerinin hayvan hikayeleri (fabllarla) ahlakî dersler, ince ve derin hakikatları anlattığı gibi İslamî hakikatları anlatmaya başlar.

Etrafına insanlar toplanır. Amerikalılar, Afrika kökenliler, Yahudiler hatta Türklerden insanlar onu dinlemeye başlarlar.

Belli bir zamandan sonra der ki: “Bu anlattıklarımı nasıl buluyorsunuz?” Derler ki, “Çok güzel!’  Bu sefer o, “Bunlar İslâmî hakikatlardır. Gelin Müslüman olun.” der.  “Tamam” derler. Önce içinde mescid bulunan bir tekke açarlar… Kadın-erkek beraber namaz kılarlar. (Bir müddet sonra bir imam gelir. Onlara “Siz ne yapıyorsunuz böyle?” diye sorar. “Namaz kılıyoruz.” derler. Kadın-erkek aynı safta, hem de kadınları tesettürsüz namaz mı olur?” der. Onlar, “Bawa bize bir şey demiyordu, böyle kılıyorduk” der. İmam, “Bâwâ, sizleri yavaş yavaş ibadete alıştırmak için öyle yapıyordu. Artık yeter… Farzlar, vaciplere riayet ederek bundan sonra tam namaz kılacağız” der. Onlar da “Tamam, öyle kılalım” derler…)

Los Angeles’ten doktor bir aile, Philadelphia'ya yaklaşmak için gelir. Bir ev tutarlar. Bir hizmetçi bulup iki-üç yaşlarındaki kızları Wendy’i o hizmetçi kadının yanında bırakıp kucaklarındaki bebekleriyle, ev eşyalarını taşımak için Los Angeles’e giderler. On-onbeş gün sonra yeni evlerine gelirler. Ama Wendy, hep “Anne!  Bâwâ’ya gidelim! Bâwâ!  Bâwâ’ya gidelim baba!” deyip durmaktadır. Hizmetçi hanıma sorarlar. “Bu Bâwâ kim?” O da der ki: “Burada bir mescid var. Oraya Cuma namazına ve Bâwâ Hazretlerinin sohbetine gittim. Wendy, onu oradan tanıyor.” Onlar, “Demek ki, sen bizim çocuğumuza İslam propagandası yaptın… Seni  mahkemeye vereceğiz” derler. O da, “Verin bakalım. Siz Pazar günleri kiliseye ibadete gitmiyor musunuz? Ben de Cuma günü gidiyorum. Peki Wendy’i nereye ve kime bırakacaktım. Bu daha çocuk, propagandadan ne anlar?” diye çıkışır. Bu cevap üzerine susarlar. Ama Wendy susmaz: “Anne!..  Bâwâ’ya gidelim… Bâwâ’ya gidelim baba!” der durur. Onlar Wendy’i durduramayınca merak edip onlar da Bâwâ’yı görüp dinlemek isterler. Gidiş, o gidiş... Ondan ayrılmazlar... Wendy, 13 yaşına girince oradan ilk defa bir grup Hacca veya Umre’ye gider. İçlerinde Wendy de vardır.

Peki Wendy’i cezbeden ne idi? Birincisi, Bâwâ’nın mânevî cezbesi... Çevresinde hissedilen mânevî manyetik alan ve o müthiş gözleri ve bakışları… İkincisi, Bâwâ Hazretleri çocuklara ciklet v.s. yerine hep yanında taşıdığı kurabiyelerden ikram edermiş. Şimdi Hocaefendinin çocuklara çikolata ikram ettiği gibi…

Bâwâ Hazretleri, çevresindeki mensuplarına çocuklara okul açın, diye tavsiyede bulunmuş. Onlar,  güzel bir bina / büyük bir ev bulmuşlar. Okul açacakları duyulunca hemen yakınlarında bulunan Yahudî okulu sahipleri de karşı çıkmışlar. Fakat evi okul yapılacak zengin hanımefendi, “Bu okul açılacak… Ben de Yahudiyim, kim engelleyecekse çıksın karşıma” demiş ve okulu açtırmış. Ben bu meseleyi umrede Mekke-Medine yolculuğu esnasında otobüsün içinde anlatmıştım. Yolculardan birisi, “Ben, Philadelphia'da profesörüm. Olayı biliyorum… Peki o zengin Yahudi hanım niçin meseleyi sahiplendi biliyor musunuz? Çünkü o hanım alkolikti. Bazen kapısının önüne yığılır kalırdı. Herkes kendisiyle alay ederken Bâwâ Hazretleri oradan geçişinde ona selam verir, halini, hatırını sorar ve ilgilenirdi. Onun için mahalleyi karşısına alıp, “O bina benim! Bâwâ hangi dinden ise, ben de o dinindenim. Kimin gücü yetiyorsa, gelsin kapattırsın bakalım. Her şeyimi ortaya koyar bu okulun arkasında dururum” derdi.

Bâwâ’nın bu güzel tutumları hepimize örnek olmalı… İslâmiyet, muamelattır, güzel insan olmaktır… İslâmiyet yemek yedirmektir… 

[Safvet Senih] 6.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

“Egemen Bağış’a verdiğim paralar Erdoğan’a gitti” [Ahmet Dönmez]

ZARRAB DAVASI MİLLİ BİR DAVA MI? (5)

Reza Zarrab, New York’taki duruşmada, “Türkiye’de rüşvet vererek hapisten çıktım” itirafında bulundu. Daha doğrusu ‘kısmen rüşvetle’ ifadesini kullandı. Zarrab’ın ‘kısmen’ ifadesi benim için dikkat çekici. Çünkü o ‘kısmen’ ibaresinin yarısı ‘para’ ile dolu ise yarısı da ‘tehdit’tir. Neyin tehdidi mi? Tabi ki “Konuşurum” tehdidi.

O yüzden bugünkü itirafları hiç şaşırtıcı değil.

Şimdi o günlere tekrar dönüp hafızamızı tazeleyelim.

17 Aralık’ta operasyon oldu.

Aynı gün dosyaya müdahale girişimleri başladı. Ertesi gün dosyanın Savcı Celal Kara’dan alınması için kollar sıvandı. Ombudsman Nihat Ömeroğlu, dönemin Başsavcıvekili Zekeriya Öz’ü ziyaret ederek Erdoğan’ın bu talebini iletti. Fakat Öz, kulağının üzerine yattı.

O günlerde Adliye’nin önü Ankara plakalı arabalarla doluydu. “Ankara, Çağlayan’a çıkarma yapmıştı.”

Zarrab, 20 Aralık 2013 tarihinde tutuklandı.

Operasyonu yapan İstanbul Mali Şube’nin müdür yardımcısı Yasin Topçu, daha sonradan kendi twitter hesabından, şunları yazacaktı: “Onun ne kadar korkak bir insan olduğunu, içeride uzun süre kalamayacağını, çıkmak için her şeyi yapmaya hazır bir adam olduğunu biz görmüştük.”

İki hafta sonra, 5 ve 6 Ocak 2014 tarihlerinde Avukat Halil İbrahim Koca, Zarrab’ı Metris Cezaevi’nde ziyaret etti. Koca, Zarrab’ın avukatıydı. Fakat 17 Aralık operasyonu olunca bu soruşturmada avukatlığını üstlenmedi. Koca, aynı zamanda emniyetin de kurum avukatlığını yapıyordu.

Acaba iki gün üst üste yapılan bu ziyaretlerde Koca ile Zarrab ne konuşmuştu?

Bunun ipucu, Avukat Koca’nın aynı gün Çağlayan Adliyesi’nde yaptığı bir başka görüşmede gizli. Koca, 17 Aralık soruşturma savcısı Celal Kara’yı ziyaret etmişti.

“ZARRAB, ‘KONUŞAYIM, BENİ TAHLİYE EDİN’ DEDİ”

Kara, Cumhuriyet Gazetesi’nden Can Dündar’a verdiği 27 Ocak 2015 tarihli röportajda, şunları söylecekti: “Rıza Sarraf içerideydi. Avukatı aracılığıyla ifade vermek istediğini söyledi. Ama aynı zamanda, ‘Benim 3.5 santimlik kanser tümörüm var, içeriye girince bu 4.5 santime çıktı, tedavi olmam lazım’ dedi.

Ben, ‘Böyle bir pazarlığı kabul etmem’ dedim, ‘… seni kimsenin itiraz edemeyeceği bir üniversite hastanesine sevk ederiz, bilirkişilerden bir heyet kurarız. İddianı doğrularlarsa, ciddi bir kefalet öngörerek mahkemeden izin isteyebilirim. Ama bunun karşılığı olarak ifade verme pazarlığını asla kabullenmem’…”

Yani Yasin Topçu’nun, “içeride uzun süre kalamayacak, çıkmak için her şeyi yapabilecek bir adam” dediği Zarrab, ‘itirafçı olmak’ karşılığında tahliyesini istemişti. Bunun için, aynı zamanda Emniyet avukatı olan Koca’yı çağırarak Savcı Kara’ya ulaşmasını istemişti. Bu teklifi alan Koca da Kara ile görüşmüş, ertesi gün de Savcı’nın söylediklerini Zarrab’a iletmişti.

1 gün sonra, yani 7 Ocak 2014 tarihinde Yeni Şafak gazetesi, “Hükümete yık, serbest bırakalım” sürmanşeti ile çıktı. Zarrab’ın Avukat Koca ile yaptığı konuşma dinlenmiş ve hemen harekete geçilmişti. Çağlayan’daki güvenlik kamerası o günlerde sürekli Celal Kara’nın kapısına çevrili tutulduğu için Koca’nın girip çıkarkenki görüntüsü de vardı. Haberde, “Sarraf’la görüşen Koca’nın, ‘Ek ifade ver. Seni savcıya götüreceğim. Ek ifade vermeden önce masada adli kollukla imzalanmış tahliye kağıdını göreceksin. Ek ifadende ‘Bu işi hükümetin bilgisi ve talimatı doğrultusunda yaptım’ de ifaden bitince evine gideceksin’ dediği iddia edildi. Yetkililerce de tespit edilen söz konusu teklife Sarraf’ın ne cevap verdiği ise bilinmiyor.” deniyordu.

Can Dündar, bu iddiayı yukarıda alıntıladığım röportajında savcı Kara’ya yöneltti. Celal Kara’nın cevabı şöyleydi: “Öyle bir şey yok. O iddiayı ne zaman gündeme getirdiler? (…) Zaten onun konuşmasına ihtiyacım yok ki, dosyada yeterince delilim var. İfadeye gelecekti, yüzde 99 ihtimalle şöyle oldu: Sarraf’la avukatı bunları konuştu. Bu konuşma dinlendi. Havuz medyasına servis edildi. Oradan ‘Böyle dedi’ diye lanse edildi. Bu, çok saçma bir algı operasyonuydu, ama maalesef bundan dolayı da ifadeye çağrılması gecikti.”

ÇAĞLAYAN ZARRAB’I ZİYARET ETTİ, KAMERALAR KAPATILDI

Hangi açıklamanın doğru olduğunu biraz da gelişmeler bize gösterecekti.

Bundan sonra hangi gelişmeler olduğuna bakalım:

Yeni Şafak’ın bu haberinin hemen ertesi günü (veya 1 gün sonrası da olabilir), Zafer Çağlayan cezaevinde Reza’yı ziyaret etti. Kameralar kapattırıldı. Zarrab’la birebir görüşme yaptı. Ne konuşulduğunu yine Celal Kara’dan dinleyelim. Kara, Can Dündar’ın, “Sarraf’ın dışarıya haber yollayıp ‘Beni buradan kurtarmazsanız konuşacağım’ dediği de söylendi?” sorusu üzerine, “Ona dair bir duyum geldi. Hatta bir bakanın adliyeye gittiği, o oradayken adliye kameralarının kapatıldığı, içeride Sarraf’a ‘Biz seni kurtaracağız’ dediği duyumu geldi.” şeklinde bilgiler verdi. Dündar’ın “Zafer Çağlayan mı?” sorusuna da “Öyle geçti ismi. Ama benim bunu delillendirme imkânım yok. Sadece bir duyumdu.” cevabını verdi.

Celal Kara’nın, “Maalesef bundan dolayı da ifadeye çağrılması gecikti” dediği ayrıntı çok önemli. Aslında o günlerde Reza’nın ifadesi alınacaktı. Fakat bu haberler çıkınca Savcı, algı operasyonlarına meydan vermemek için Reza’yı ifadeye çağırma işlemini erteledi.

Zaten çok geçmedi, 16 Ocak’ta İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değişti. Turan Çolakkadı’nın yerine 2003 yılında Erdoğan’ın Akbil davasını temyize götürmeyerek koruyan Savcı Hadi Salihoğlu geldi. Nitekim Salihoğlu, 13 gün sonra, 29 Ocak’ta Celal Kara’yı 17 Aralık dosyasından aldı. Yerine, soruşturmaya takipsizlik vererek dosyayı kapatacak olan Savcı Ekrem Aydıner tek yetkili yapıldı.

Reza Zarrab, bir ay sonra, 28 Şubat’ta tahliye edildi. Dönemin Başbakanı Erdoğan, “Hak yerini buldu” açıklaması yaptı.

ZARRAB: HER ŞEYİN ARKASINDA BAŞBAKAN VAR

Buraya kadar, yaşanan hadiseleri kronolojik olarak vermeye çalıştım.

Bundan sonra, kendi özel bilgilerimi paylaşacağım. Gazeteci arkadaşım Ufuk Köroğlu ile birlikte “17 Aralık-Sıfır Noktası” isimli kitabı yazdığımız süreçte ulaştığım bu bilgiler, perde arkasında çok daha çarpıcı gelişmeler yaşandığını gösteriyor. Olayların merkezindeki isimlerden ulaştığım bu bilgiler, Reza Zarrab’ın ABD’ye neden gittiğine de, duruşmadaki “Rüşvetle çıktım” açıklamasına da, bundan sonra ortaya hangi ifşaatların saçılacağına dair de ipuçları veriyor.

Zafer Çağlayan, Reza Zarrab’a “Sakın konuşma. Biz seni çıkaracağız buradan” diye güvence vermişti. Hemen ardından önce başsavcı, sonra da soruşturma savcısı değişti.

Zarrab konuşmaya hazırdı. Hatta savcıları ikna edebilmek için ‘ucundan göstermeye de’ başlamıştı. Koca üzerinden Savcı Kara’ya, “Her şeyin arkasında Başbakan var. Herşeyden haberi var. Dosyada olmayan, polislerin bile bilmediği şeyler var. Egemen Bağış’a verdiğim paralar Başbakan’a gitti. Her şeyi anlatacağım. Yeter ki beni tahliye edin” mesajları gönderiyordu. İşte cezaevinde dinlemeye takılan ve ertesi gün Yeni Şafak’ın haberine ve hemen ardından Zafer Çağlayan’ın apar topar Metris’i ziyaretine neden olan sözler bunlardı. Daha da arkası vardı. Fakat konuşturmadılar.

17 Aralık fezlekesine göre Bağış’a verilen paralar 1.5 milyon dolardı. Gerekçeleri ise Erdoğan’ın damadının bankası Aktifbank üzerinden İran kara para dolaşımının başlatılması ve Zarrab’ın kardeşine vatandaşlık verilmesi idi. Bu da demekti ki Muammer Güler ve Zafer Çağlayan’a verilen miktarlardan da ‘yukarıya’ gidenler vardı. Aksini düşünmek saflık olur. Belki de Zarrab’ın tuttuğu rüşvet excel tablosundaki ki ‘Cash to yukarı’ ile bir bağlantısı vardır.

Bu arada Savcı bu talebi gerçekten geri mi çevirdi yoksa Reza’nın ifadesini almaya fırsat mı bulamadı bilmiyorum. Ancak o sürmanşet ve Çağlayan’ın ziyareti sonrası görevden alınıncaya kadar 24 gün boyunca Zarrab’ı çağırmamış olması, gerçekten de ‘tahliye’ talebini geri çevirdiğini doğrulayabilir. Kara’nın, “Elimizdeki en önemli suçlu o. En ağır suçlu konumundaki kişiyi tahliye etme imkanı yok. Zaten dosya sağlam. Bütün deliller var. Reza daha başka itiraflarda bulunmak istiyorsa mahkemeye saklasın” dediği konuşuluyordu.

Belki ileride kendileri o süreçte yaşananları detayları ile anlatır. O zaman hepimiz gerçeği öğreniriz.

“ÇUVALLA PARA VERDİM,  HALA NİYE BIRAKMIYORLAR”

Gelelim Reza’nın Amerika’daki “Rüşvet vererek çıktım” itirafına. Evet, bu kısmı da doğru. O sırada bir an önce çıkabilmek için rüşvet de dağıtmıştı. Hatta tahliyesi bir müddet gecikince avukatına, “Çuvalla para gönderdik hala niye bırakmıyorlar?” diye şikayet ediyordu.

Bu noktada, “Hem Zafer Çağlayan güvence vermiş diyorsun hem de Reza çuvalla para vermiş diyorsun. Madem öyle niye rüşvet verme gereği duysun ki?” sorusu akla gelebilir. Bunun cevabı yine Reza’da gizli. ABD’deki duruşmada, Süleyman Aslan’a açtığı her telefondan sonra borçlu çıktığını ve her defasında kendisinden rüşvet istediğini anlatmıştı. Benim de Aksiyon Dergisi’nin 16-22 Mart 2015 tarihli sayısı için verdiğim röportajda paylaştığım bir bilgi var. Reza Zarrab, cezaevinden çıktıktan sonra bir dostuna, “17 Aralık en çok beni rahatlattı. Sürekli para istiyorlar, sürekli para istiyorlardı… Nihayet düştüler yakamdan” demişti. Yani Reza’nın içine düştüğü her darboğazı fırsata çevirmeyi alışkanlık haline getirmiş siyasiler ve bürokratlarla doluydu etraf. Buna hakim ve savcıların da dahil olması pek şaşırtıcı olmaz.

REZA, ABD’YE NEDEN GİTTİ?

Reza’nın ABD’ye neden gittiği muammasına gelince…

Bunun ipuçları da Babek Zencani’de gizli. Reza’nın ‘patronu’ Zencani, 17 Aralık’tan 13 gün sonra, 30 Aralık 2013’te İran’da tutuklandı. Ambargo tüccarlığı sırasında İran’ın 2.7 milyar dolarını zimmetine geçirdiği iddiasıyla idam cezasına çarptırıldı. İran hükümeti 9 Mart 2016 tarihinde yaptığı açıklamada, Zencani’nin ölüm cezası kararının 2.7 milyar dolarlık borcunu devlete devretmesi durumunda değişebileceğini bildirdi. İran Adalet Bakanı Mostafa Pourmohammadi, “Parayı banka hesabımızda görürsek, onun işbirliği yaptığını söyleyeceğiz” diyordu.

Zencani bunun üzerine Reza’ya mektup yazarak bu parayı İran’a teslim etmesini istedi.

Zencani’ye yöneltilen suçlamalar için İran Parlamentosu’nda kurulan komisyonun en etkili üyesi Emir Abbas Sultani, Nisan 2016’da verdiği beyanatta, “Babek Zencani ve Reza Zarrab asla birbirinden ayrı düşünülemez. Reza Zarrab, Zencani dosyasının anahtarıdır. Bu nedenle, bizim Zencani dosyasını çözebilmek için Reza’ya sahip olmamız gerek” diyordu. Mesaj açıktı. Sultani, Zencani’nin yurtdışında sakladığı paranın 2.7 milyar dolardan ibaret olmadığını, 5 milyar doların üzerinde bir rakam olduğunu da iddia ediyordu.

Sultani, 9 Mayıs 2016’da Al-Monitor’a yaptığı açıklamada da “Zencani ile Zarrab arasında bir fark yoktur. Reza, Amerika’ya yakalanacağını bilerek gitmiştir.” diyordu.

Emir Abbas Sultani’nin bir diğer önemli açıklaması da şuydu: “İran’ın parasını tahsil etmek üzere bir heyet kurduk. Türkiye’ye de heyet gönderdik. Türkiye Zencani konusunda işbirliği yapmadı. Zencani’nin zimmetine geçirdiği 2,7 milyar dolara ne olduğunu Reza biliyor. Zarrab’ın bu işte yalnız bir eli yok, her iki eli de olan bitenle ilişkili.”

İşte bu sebeple Reza Zarrab, İran derin devletince izleniyordu. Bu yapıyı, bu yapının dışarıda ve hele hele Türkiye’de neleri yapabileceğini en iyi bilen isimlerden biri Zarrab’tı. Aralık 2014’te Çağlayan Adliyesi’ne giderek suç duyurusunda bulunmuştu. Tanımadığı kişilerce takip edildiğini söylemişti. Yakalanıp İran’a götürülme, idama mahkum edilme veya öldürülme korkuları yaşıyordu.

Onun için korku dolu bu süreç, Miami’de sonlandı. Şimdi Amerikan yargısına hesap veriyor.

Biz de burada “Bu dava milli bir dava mı?” diye tartışıyoruz.

[Ahmet Dönmez] 6.12.2017 [TR724]

Elbette seviniyorum [Barbaros J. Kartal]

Başta, Türkiye medyasının en omurgasız insanlarının çalıştığı Doğan Grubu’nun ikiyüzlü televizyon yüzleri, Havuz’un yevmiye karşılığı çalışan kalemleri, muhalif görünen ama asla kendi çıkarlarını tehlikeye atacak kadar eleştiremeyen sol kökenli laik simalar her şey bitti sanki davadaki tek ayrıntı buymuş gibi ortaya attıkları bir şey var: Reza davasında ülkece rezil oluyormuşuz, ama bir kesim bundan çok mutluluk duyuyormuş ya da bir grup bundan rahatsız değilmiş.

***

Kendi adıma konuşayım bu davadan dolayı büyük bir mutluluk duymaktayım.

Bir kesime iftira atacaksın, sahte belgelerle montaj kasetlerle bir kurgu yapıldığını iddia edeceksin, ayakkabı kutularında banyo liflerinde çıkan rüşvet paralarının İmam Hatip parası olduğunu utanmadan söyleyeceksin, peçete kağıdına yazılı paçavraları belge olarak kabul edeceksin, bakanlarının rüşvet alırken görüntüleri ortaya çıkacak ve sen bunları bahşişi önden almış savcılar ve hakimler sayesinde kapatıp Türkiye’de yargı kararını vermiş diyeceksin.

İranlı işadamı serbest kalacak. Türk bayrağı önünde herkesin aklı ile dalga geçecek. Hakkındaki yurtdışı yasağını kaldıracaksın. Hırsızı yakalayan polisleri hapse atacaksın. Onların yıllardır perişan olan zavallı eş ve çocuklarını davadan bir hafta önce kocalarına şantaj yapmak için derdest edeceksin.

Artık sayısı bile bilinmeyen hukuksuz davalarda milat diye iddianamelere koyup on binlerce insanı yok 17 Aralık’tan önce yok sonra diye kahpe bir tekerleme ile hapislerde tutacaksın. Eee, sonra bu 17 Aralık denen şeyin bir hırsızlık ve İran lehine ajanlık faaliyeti olduğu ortaya çıkınca oturup ağlayalım mı? Hem de Reza denilen adamınız söylüyor her şeyi. Zavallı insanlara karşı yaptığınız bütün zulümlerinizi temellendirdiğiniz dayanak çökmüştür.

***

Bilakis gerçeklerin ortaya çıkmasından dolayı son derece mutluyum. Oturup ağlaması gerekenler bir hırsız ve İran ajanı için devletin bütün imkanlarını seferber edenlerdir. Daha bir hafta önce “vatandaşımızzzz” diye ortalığı ayağa kaldırıp bugün aynı adama hain, işbirlikçi, sahtekar diyenleri savunmak zorunda kalanlardır.

Bir devlet, bir hırsızı kurtarmak için bu kadar çaba sarfetmez. Senin hala PKK’nın elinde rehin devlet memurların var. Çok mu zor onları kurtarmak? Hiç de değil. IŞİD’in yaktığı iddia edilen zavallı askerlerin daha ailesine doğru dürüst bir açıklama yapılmadı. Nerede bu askerler?

Bakanlara ayakkabı ve çikolata kutularında paralar yediren birisinin davası milli bir dava da değildir. Türkiye gerçek bir hukuk devleti olsa Reza denen şahıs şu an cezaevinde 4. yılını dolduruyor, koğuş arkadaşları da rüşvet verdiği bürokrat ve siyasetçiler olurdu.

Yargılanan Türkiye değildir, sadece olaylar Türkiye’de geçmektedir.

Diğerlerinin yani sahte muhaliflerin üzüntüsü –ki büyük yalan, kendi aralarında neler konuştuklarını çok iyi biliyoruz– ülkece pisliklerimizin ortaya dökülmesi ise bu pislikler zamanında ortaya döküldü siz sırtınızı döndünüz. Bu pislikler örtülsün diye on binlerce insana zulüm edildi, siz sırtınızı döndünüz, hala dönüyorsunuz.

Bu kesimden davaları takip eden ya da muhalefetten bir tane dürüst bir insan çıkıp “Bu polisler savcılar neden içeride?” diye soramıyor. Bu kadar da ikiyüzlü insanlarsınız.

***

Erdoğan ve adamlarının üstünde tepindikleri duyunca artık iğrenç bir kelime haline gelen “milli” meselesine girelim bakalım. Bu işin neresi milliymiş?

1- İran’a bir yaptırım var. Ve Türkiye gibi enerji ihtiyacı olan ülkeye deniyor ki “İran’dan petrol ve doğal gaz al, alma demiyorum ama alacaksan karşılığında para verme senden mal alsın”. Ambargo dedikleri de bu ha. İthalat yapan bir ülke için  bundan daha büyük bir piyango olamaz. Hal böyleyken biz İran’a Reza gibi aracılar ile “cash” para ve altın veriyoruz. Neden? İran’a bu iyiliği neden yapıyoruz? İran bizim müttefikimiz mi yoksa aramızda her zaman denge olması gereken bir ülke mi? Reza olayı Selam-Tevhid dosyası ile beraber okumadan anlaşılmaz. İran’ın tarihinde bu kadar içimize girdiği başka bir dönem olmuş mudur acaba? Önemine binaen tekrar soralım: Biz, İran’a bu iyiliği neden yapıyoruz?

2- Eğer mal karşılığı ile ödeme yapılması uygulansa “milli” işadamları İran’a her türlü gıda, tıbbi malzeme ve insani ihtiyaç kalemleri adı altında sayısız mal satabilecek. Kâr elde edecekler. Petrol karşılığında verdiğin maldan yine kazanacaksın. Milli işadamlarının kaybı olan şimdilik 30 milyar dolar civarında olduğu anlaşılan çok daha fazla olduğu bilinen bu miktarın hesabını kim verecek?

3- Madem İran ile ticaret yapmışız ve her şey uluslararası kurallara riayet edilerek yapılmış, harika. O zaman Reza neden bakanlara ve bürokratlara rüşvet verme gereği hissediyor. Hem de bu rakamlar astronomik düzeyde. Diğer işadamları bu rakamları duyduklarında ilk başta inanamıyor bile. Düne kadar bizim paramızı verin diyen İran bugün neden parasından hiç söz etmiyor?

4- Madem her şey Türkiye’nin milli çıkarları gözetilerek yapıldı, 17 Aralık günü operasyon duyulduğunda sabahın erken saatlerinde İstanbul’daki evdeki paralar neden sıfırlanmaya çalışıldı. Bahsi geçen kimselerle hiçbir ilişkiniz yoksa 17 Aralık sabahı panik yapmanızın sebebi neydi? Telefonda kısık sesle, titreye titreye konuşmaya ne gerek vardı?

Reza davasının içerideki masum tutsaklara pratik bir faydası olmadığı hatta daha fazlalarının zulüm görmelerine vesile olacağı söyleniyor.

Reza davası olmasaydı ne yapmayı planladılarsa yine onu yapacaklar. Ancak bu kirli yapının deşifre edilmesi ve uluslararası kamuoyunda tanınması önemli. Ona buna “darbeci”, “komplocu” diyen adamların ne kadar kirli olduğu, tezlerinin ne kadar çürük olduğu, neyi nasıl sunabildiklerinin görülmesi önemli.

Ben esas Erdoğan’ın kendi muhaliflerine ve potansiyeli olan eski arkadaşlarına yönelik hamleler yapacağını tahmin ediyorum. Her birinin çıkıp “önce biat, sonra laf sokma” mesajlarına kayıtsız kalamayacak bence. Hele laf sokma kısımlarına bakıp bu cesareti kimden alıyorlar diyerek ibret-i alem bir numune sunabilir piyasaya. Şimdiden söyleyeyim buna da çok sevinirim.

[Barbaros J. Kartal] 6.12.2017 [TR724]

Halay yeri inceleme! [Naci Karadağ]

Aslında son birkaç yazısında emareleri vardı iktidar yazarının. Sadece Yeni Şafak’ta köşe vermemişlerdi ona, aynı zamanda metinlerini de yazıyordu Saray’ın.

Saray’da Zarrab davasından dolayı artık ne tür bir gerginlik ve asabiyet var ise aynen yazısına yansıyordu zalim mürekkebinin. Eğer bu dava böyle giderse, diktatörün tüm hıncını ve hırsını elinde tuttuklarından, yani ülkedekilerden alacağını söylüyordu.

Ve çok önemli bir detayı daha, klasik AKP taktiğiyle afişe ediyordu Erdoğan’ın metin yazarı:

Durum böyle giderse cinayetler başlar!

NEYLE SUÇLANIYORSA, ONLA SUÇLUYOR

Tayyip Erdoğan ve partisinin hala alıcısı olan bir taktiği var: Neyle suçlanıyorlarsa karşılarındakini onunla ve daha gür sesle suçluyorlar.

Yüzlerce medya ellerinde nasılsa, aynı taktiği onlar da yapınca millet de yemeye devam ediyor.

Kendi yaptıkları her türlü melaneti de başkasına atıyorlar.

Saray kaleminin cinayet iddiası aslında kendi masalarındaki opsiyonlarından biri olduğu kesin.

“Sallarız Suriye’den buraya bir iki bomba” diyen zihniyet için cinayet işlemek artık gündelik olaylardan.

Rüşvet alıp, başkasını rüşvet almakla suçlamak bu siyasi çizginin geleneğiydi.

Bir gün dediğinin hemen ertesi gün tam tersini söylemek de…

Bakınız en son yurt dışına para çıkarılma meselesi.

İş adamlarını resmen tehdit etti Erdoğan.

Sanırım birileri, “Sen kafayı mı yedin?” şeklinde olmasa da uyardı o akşam. Daha aradan 24 saat geçmeden tam tersini söyledi bu sefer.

Olan, bir gün öncenin gazıyla yağlama yapan yandaş medya manşetlerine oldu.

Bu kaçıncı ters köşeye düşüşleriydi ama olsun.

Putin’e hakaret ederken de liderlerine yağ yakıyorlardı. Putin’i göklere çıkarırken de.

Trump’ı kahraman ilan ederken de aynı mülahazayla davranıyorlardı. Aşağılarken de…

Tek sıkıntı dönme hızına bazen ulaşamayıp Yeni Şafak gibi açığa düşmeleriydi ama pişkinlik eşiği epey yükseldi havuzun.

Dolayısıyla çok sorun etmedikleri görülüyor.

ÜLKEYİ TAMAMEN KAPATMAK

Gerek Erdoğan’ın metin yazarı, gerek Hürriyet’teki ayakçıları, gerekse bizzat kendisinin son dönemde üstünü çizdiği bir mesele var.

Etrafında geziniyorlar, eveleyip geveliyorlar, yüksek sesle ifade edemiyorlar ama gidişat öyle gibi.

Ülkeyi tamamen kapalı bir topluma dönüştürmek için kocaman adımlarla ilerliyorlar.

“Yurt dışına para çıkaranları vatan haini ilan ederiz” açıklaması bunun apaçık göstergesi.

Ya da “Burada kalan akılsızlardan hıncımızı alırız!”

Yargıtay, Danıştay, Sayıştay artık çiftlikleri.

En ilkel memleketlerde bile bir kişiye bu kadar bağlı olmaz adalet sistemi.

Kendilerine “köpek” diyen Perinçek’e seslerini bile çıkaramıyorlar bu yüzden.

AYM denen bir kurum artık sembolik olarak bile yok denebilir.

Türkiye artık yasalarla değil, bir kişinin günlük hissiyatıyla yönetiliyor.

Yüzbinlerce geçici işçiye bir günde kadro verilmesi bunun net tezahürü değil de nedir.

Bakan, henüz birkaç gün önce “fedakârlık bekliyoruz” şeklinde açıklama yapmışken hem de.

Bir sabah uyandığında masasında geçici işçileri kadrolu yapma talimatı alınca, kendisine açıklamaktan başka bir iş kalmıyor elbette.

DEMİR PERDE ÜLKELERİNİN KASVETLİ ATMOSFERİ

Giderek soğuk savaş döneminin demir perde ülkelerine dönüyoruz.

Afrika ülkelerinden bile altında bir lig bu.

Ama kendilerine sorarsanız cümle alem bizi kıskanıyor.

Ancak kapıları sıkı sıkı tutuyorlar ki kimse kaçmasın.

Serbest bıraksalar belki de memleketin yarısı soluğu başka ülkelerde alacak.

Bizzat cumhurbaşkanı da iş adamlarını bu yüzden tehdit ediyor, “Vatan haini olursunuz!”

Sanki ortada vatan bırakmış gibi.

Vatan ile çiftlik arasında fark olmalı değil mi?

Zalimin zulmü sürekli hale gelince mazlum akla hayale gelmedik legal-illegal yolları keşfetmeye başlar.

Zalim, sinsidir, kurnazdır ama etrafındakilerin zekâ düzeylerinden dolayı akıl yaşı pek yukarıda değildir.

Mazlum ise tam tersidir.

Aklı sinsiliğe, kurnazlığa basmaz ama zekidir.

Zulüm olağanlaştıkça, mazlum zekasını mecburen başka şekilde kullanmaya başlar.

İşin tabiatında bu vardır.

Tarih boyu tüm zalim ve mazlumların hikayelerine bakın aynı şeyi görürsünüz.

Ülkede kanun, adalet, hak, hukuk kalmadığı için, başka başka ve kimsenin bugüne kadar pek bilmediği yöntemler de bulunmaya başlar.

HALAY EKİBİNİN MACARİSTAN’A İLTİCASI

Son olarak Macaristan’a sığınan halk oyunları ekibi, bu sebeple soğuk duş etkisi yaptı iktidar cenahında.

Kısa süre öncesine kadar tipik bir kapalı toplum örneği olan İran’ın usta yönetmenlerinden olan, bir dönem bizim İslamcı cenahın pek haz ettiği, ancak bugünlerde adını bile anmadığı bir film yönetmeni var: Mokhsen Makhmelbaf…

Pek hazzetmezler zira Makhmelbaf bir süredir İran’ı terk etmiş, başka ülkelerde yaşamakta ve özgürce filmler çekmekte.

İşte bu zatın sinemanın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle çektiği bir belgesel-drama tadında filmi var: Selam Sinema…

Film, İranlı bir yönetmenin, sıradan insanlar arasından oyuncu seçimini anlatıyor. Yönetmen Makhmelbaf, kamerasını masasının karşısına koymuş ve artist olmak isteyenleri filme almış. Öyle üç beş kişi değil, binlerce insan kuyrukta. O kadar ki, bir ara onar onar alıyorlar mülakata.

Bir kız geliyor, pek de güzel.

Yönetmen kıza niye artist olmak istediğini soruyor.

Kız güzel ya, muhtemelen, fiziğinden ve yeteneğinden dolayı arzu ettiğine dair bir cevap beklerken kızın cevabı reji ekibini şoke ediyor.

Kız diyor ki: “Sizi araştırdım, her filminiz uluslararası festivallere katılıyor. Ben Fransa’ya yerleşmek istiyorum ama bana izin vermiyorlar. Filminiz Cannes’da yarışırsa ve beni götürürseniz, oraya iltica edeceğim. Başka seçeneğim kalmadı!”

Yönetmen şok.

Kısa süre önce Ankara Kent Çocuk ve Gençlik Halk Dansları Topluluğu Derneği kafilesi Macaristan’da yapılan bir yarışmaya katılarak ülkemizi temsil etti. Yaş ortalaması 20’nin üzerinde olan ve yeni lisans çıkardıkları öğrenilen 16 kişilik Halk Oyunları ekibinin 11’inin Macaristan’a iltica ettikleri ortaya çıktı.

AKP iktidarı şok.

Hemen halay yeri inceleme ekipleri oluşturmuştur MİT.

Bundan sonra düğünler için bile halay başı bulmak kolay olmayacaktır zira cemaatin “Halay İmamı” bile kısa süre sonra ortaya çıkacaktır, ki benim bunun için adayım bile var: Mahmut Tuncer!

Aslında çok eğlenceli bir ülke ama bu kadar alçaklık, namussuzluk, ızdırap ve zulüm varken ironi yapmak bile insanın içinden gelmiyor.

Ancak bu kadar işte!

[Naci Karadağ] 6.12.2017 [TR724]

Hokus pokus ekonomisi [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), iki rekoru Kasım ayına sığdırmayı başardı. Bunlardan ilki ABD Doları cenahında cereyan etti. ABD Doları, 3,98 TL ile Cumhuriyet tarihinde en yüksek seviyeye çıktı. Diğer rekor 4 Aralık 2017’de kayıtlara geçti. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) geçen ay yüzde 12,98 arttı.

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den itibaren aynı ay içinde ilk kez kırdığı iki rekorun sevinilecek tarafı yok. Zira iktisadî faaliyetin hem TL enflasyonu hem de döviz kurları gibi iki büyük cephede tahribata uğradığını tescil eden rakamlardan bahsediyoruz.

YATIRIM İŞTAHI KALMADI

Enflasyon ve kur artışı aynı anda tahakkuk ediyorsa Türkiye gibi döviz ihtiyacı had safhada olan bir ekonomide yatırım iştahı kalmaz. Dolar bir günde beş kuruş çıkıyor, üç kuruş iniyor, enflasyon çift hanede kendi rekorlarını kırıyorsa maliyet hesabında kim neyi esas alacak? Etraf sisli ise fırsatını bulan paradan para kazanmaya meyleder. Kimi döviz biriktirir kime bankada mevduat hesabı açar.

Bu temayül de bünyeyi içten içe zayıf düşürür ve ekonomi havadan nem kapar. Zinde ve dirayetli ekonomiler herhangi bir krizi soğuk algınlığı teşhisi koyup kısa müddette tedavi ederken enflasyon ve kur artışı girdabında direncini kaybetmiş Türkiye’de aynı illet kanser gibi ümitsiz vakaya dönüşebilir. Erken teşhis fırsatı kaçırılmışsa en etkin tedavi metotları bile akıbeti değiştiremez.

AKP’NİN TEK DERDİ BAŞKANLIK

‘Türkiye veya Erdoğan tipi’ denilen ve kuvvetler ayrılığını bertaraf edeceği gün gibi aşikâr ‘başkanlık’ sisteminin taşlarını döşemeye kendini adamış bir iktidar, mesaisini orta ve uzun vadede herkese fayda sağlayacak işlere teksif edebilir mi?

Hükûmet, ekonomide müşahede edilen ağrı ve kanamalara anında müdahale etmek şöyle dursun Hazine garantili kredi ve yatırımlarla bünyedeki ateşe odun atıyor. Borçlanmaya dayalı tüketim harcamaları ile ekonominin sun’i büyümesi marifetmiş gibi pazarlanıyor.

Ekonomi büyürken işsiz sayısı, iflaslar, karşılıksız çek ve protestolu senet tutarı (10 ayda 25 milyar lira) artıyor. Dış borç 432 milyar dolar. Hazine sadece önümüzdeki üç ayda 32 milyar lira borç alacak. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği yüzde 5 nasıl bir büyümedir ki reel gelirler artmıyor. Şirketlerin ve şahısların borcu da azalmıyor.

HUKUK DEVLETİ BİTİNCE…

Enflasyon ve döviz kurlarının şirazeden çıkmış olması AKP’nin senelerdir ekonominin altını oyan siyasetinin eseridir. Hukuk devletini yerle bir eden, son dört beş seneye kadar parmakla işaret edilen Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden ABD’ye kadar geniş bir coğrafyada ‘otoriterlik’ ile yan yana zikredilmesine sebep olan hatalar zinciri ekonomiyi içten içe çürütüyor.

2001’de ve daha evvel maruz kalınan iktisadî krizler bir anda cereyan etmiş ve ayakta kalanlar hükûmetlerin aldığı tedbirlerle yoluna devam etmişti. Bu sefer tava ocağın üzerinde ve günden güne ısınıyor. Kimse haşlandığının farkında değil. Tehlike fark edildiğinde tavadan zıplamak maalesef mümkün olmayacak.         

ENLASYON FAKİRİ DAHA DA FAKİRLEŞTİRİYOR

Hükûmet dövizde kırılan rekorlarda olduğu gibi enflasyon canavarını seneler sonra çift haneye terfi ettiren siyasî ve malî hataların bizzat fâilidir. Umurunda değilmiş gibi hareket eden bakanlar zamların halkta sebep olduğu infialin farkında.

Mevzuyu değiştirmek ya da istikbaldeki aylarda enflasyonun düşeceğine dair tacirlik yapmaktan öte geçemiyorlar. Zamları hükûmetin yapmadığını, otomatik sistemin bir neticesi olduğunu ciddi ciddi anlatacak kadar da milletin aklıyla alay ediyorlar.

BEŞ GENÇTEN BİRİ İŞSİZ

Oysa 6 milyon işçi açlık sınırının altında 1.404 TL asgarî ücretle ay sonunu görmeye çalışıyor. 12 milyon emeklinin vaziyeti asgarî ücretliden hallice! Diğer tarafta 7 milyona yakın işsiz var ki bunların içinde her 100 kişiden 22’si genç. Üç gençten biri ne okulda ne de işte. Yarını olmayan bir gençlik! Dört üniversite mezunundan biri asgarî ücretle bile iş bulamıyor.

İktisadî yapının temel taşlarının ne kadar aşındığını gösterecek rehberler kalmadı. İktisatçı diye ekrana çıkan, gazetelerde köşe işgal edenler ‘eyyamcılık’ yapıyor. Sansür ekonomi gazeteciliğini çoktan bitirdi. Gazete ve televizyonlarda, internet sitelerinde, sosyal medyada ekonomiye dair tarafsız verileri görmek neredeyse imkânsız. Korku ve sindirme medyayı tek sesli hale getirdi. Saray’ın ve iktidarın hoşnut etmek için gazetecilik tarihine geçecek kadar zırvalayan kalemler halka her gün ninniler söylüyor.

DOMATES YEMEYİN ÖLMEZSİNİZ!

Domatesin fiyatı bir ayda yüzde 45 artmış. ‘Yemeyin, ölür müsünüz?’ sözlerini hep beraber işitmedik mi? Çekirdek enflasyon yüzde 12’yi, Üretici Fiyatları (ÜFE) yüzde 17’yi aşmışsa ne olmuş? Müteakip aylarda aradaki açık kapatılır ve eksik kalan zamlar da etiketlere ‘güncelleme’, ‘otomatik sistem’ ya da ekmeğin küçülmesi’ şeklinde akseder olur biter.

Kayıtlara gelince… Orada trafoya girecek kediler dünden hazır. Gece yarısı formül değişikliği büyümede tecrübe edildi ve tuttu. Sene bitmeden TÜİK yine hokus pokus yapar ve 3 Ocak 2018’de 2017 enflasyonunu yüzde 9,93 olarak ilan eder.

TCMB 14 ARALIK’TA FAİZİ ARTIRMAZSA DÖVİZ YENİDEN TIRMANACAK

Latife bir tarafa TÜİK’in bu sefer işi zor. Aralıkta enflasyon eksi çıksa bile TÜFE’nin tek haneye inmesi mümkün değil. Üretici fiyatları ile TÜFE arasındaki yüzde 5 puan fark kapanıncaya dek çarşıya pazara zam yağacak.

Döviz kurlarında son iki aylık artışın payı da dikkate alındığında 2018’in Temmuz, Ağustos aylarına kadar enflasyonun ateşi düşmeyeceğini söylemek için kahin olmaya lüzum yok. Döviz arttıkça enflasyon da tırmanıyor. Yüksek enflasyon da Merkez Bankası’na (TCMB) faiz artırmaktan başka çare bırakmıyor.

14 Aralık’ta böyle bir karar çıkmazsa dolar ve Euro yeniden tırmanışa geçecektir. Koca memleket Erdoğan’ın ihtiraslarına feda edildikçe dolar alan kazanmaya devam edecek.

[Semih Ardıç] 6.12.2017 [TR724]

Casus Reza! [Erman Yalaz]

Hepimizin kulaklarında Reza Zarrab’ın sözleri. Bugünlerde daha sıkça işitiyoruz, tekraren duyuyoruz: “Bu iddiaları ortaya atan insanlar, ya matematik bilmiyor, ya da algı yönetimi yapıyor. İllegal yollardan elde edilmiş para, kara para olur. Benim yaptığım tüm ticaret, bankalar üzerinden yapılmıştır. Devletin tüm kurumlarının denetimine açık yapılmıştır. 200 ton altın ihraç edip Türkiye’ye 25 milyar TL gelir sağladım. Cari açığın yüzde 15’ini ben kapattım!”

17 Aralık fezlekesinde ortada dönen hayali ihracat ve ticaretin boyutu 87 milyar diye kamuoyuna yansımıştı. Zarrab serbest bırakıldığında anlatmıştı bunları. Hayırsever (!) bir işadamı idi. Şimdi İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkında casusluk soruşturması açıldı. Artık o bir casus! Vatan haini! Hukuk yerine, adaletsizliği, yolsuzluğu ve rüşveti seçen bir iktidarın payandasıydı. Yer, yurt değiştirince, şartlar değişince hemen saf değiştirdi. AKP’lilerin deyimiyle hainlik yaptı! Amerika’daki davada bülbül gibi anlatıyor her şeyi. Erdoğan ve avenesinin başını kuma gömmesi de, infaz, suikast vs. iftiralarıyla, hatta kontrollü terör politikalarıyla gündem manipülasyonları da neticeyi değiştirmiyor.

KİMİN CASUSU PEKİ?

Yalnız ben bu casusluk meselesine kafayı taktım biraz. Türk Ceza Kanunu’nda casusluk, devlete karşı işlenen suçlar kategorisinde (TCK 326-327, belge temini 326. Madde’de, bilgilerin alınması 327. maddede düzenlenmiş). Siyasi ve askeri casusluk şeklinde ikiye ayrılıyor bu suç. Devletin güvenliği, “devlet” denilen ve kamu kudretini kullanma yetkisine sahip kılınıp, ülkenin benimsediği yönetim sistemini koruyup kollayan, kişi hak ve hürriyetlerini gözeten, kendisini hukukla bağlı kabul eden kamu tüzel kişiliğinin (cumhurbaşkanından bir devlet memuruna, ya da genelkurmay başkanından ordunun içindeki bir emir subayı veya erine kadar herkesi kapsıyor), somut tehlikelerle karşı karşıya bırakılmaması anlamını taşıyor. Bu tanımın bir kısmı AKP iktidarının görüşlerine pek yakın ilgi gösterdiği Prof. Dr. Ersan Şen’e ait.

Bu düzenlemeye göre, devletin güvenliği ve dolayısıyla ülke ve milletin güvenliğini ilgilendiren her türlü belgenin güvenliğinin sağlanıp korunması bu belgelerin zarar görmemesi, başka yerde kullanılmaması ve yetkisi olmayan kişilerce bulundukları yerlerden alınmaması gerekiyor. Bu suçlar savaş sırasında işlenirse cezası müebbet.

Diğer boyutuyla ise, (TCK 327) Devletin güvenliği, ulusal veya uluslararası menfaatleri bakımından gizli tutulan, gizli kalması ve paylaşılmaması gereken bilgilerin hukuka aykırı şekilde temini amacıyla yapılan davranışların tamamı casusluğa giriyor. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Reza Zarrab için muhtemelen bu ikinci noktadan hareketle casusluk soruşturmasını inşa etmeyi deneyecek.

Ama durun bir dakika bir sorun var! Buraya kadar her şeyi hukuk terimleri içinde tartıştık. Asıl soru şu. Kim bu devlet ve kim bu devlet görevlileri? Ya bu devleti temsil edenler suça karışmışsa ve bu sebeple devlet, ‘devlet sırrı’, ‘ devletin güvenliği’ gibi konuları askıya alacak bir çetenin eline geçmişse, hangi bilginin gizliliğinden söz edeceğiz. Prof. Dr. Şen’in tabiriyle, bu gizli bilgilerin halk tarafından  öğrenilmesi gerekiyorsa veya ilgili devlet görevlileri, devlete ve dolayısıyla toplum ve bireye zarar vermeden bu bilgilerin yargı makamlarınca öğrenilip denetlenmesi sözü vermişse ne olacak? (Cumhurbaşkanı da, rüşvet alan bakanlar da bu sözü vererek geldiler siyaset sahnesine.)

Zarrab’ın anlattıkları üzerinden casusluk suçu değil, devlet sırrı, güvenliği deyip suç işleyenler, rüşvet alanlar, yolsuzluklarını kılıf uydurup yetim hakkı yiyenler yargılanacak. Gerçek hukuk devletlerinde bu iş böyle.

HERKES CASUS ZATEN

Bizde iş tersi. Niye casus oldu şimdi bu Reza Zarrab diye düşünmeye de çok lüzum yok sanırım. Aynı hafta içinde suçu ispat edilmemiş, illiyet ve delil dahi gösterilmemiş bir suçlamayla CHP milletvekili Enis Berberoğlu da casus ilan edildi. Ona da Can Dündar ve Erdem Gül’ün MİT Tırlarında ilaç değil, silah olduğunu ispatlayan manşetin bilgilerini temin etme suçlaması yöneltiliyor. Graham Fuller, Henri Barkey ve Büyükada’da apar topar gözaltına alınan 6 insan hakkı savunucusu casus ilan edildi. İki hafta önce Zarrab davasını açan ve sürdüren eski savcısı Preet Bharara ve savcı Joon H. Kim’e de soruşturma açıldı. Alman gazeteci Deniz Yücel’i birinci elden casus ilan eden AKP genel başkanı ve cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dı. Dün AK Parti hükümetini gerçek bir darbeyle götürmeyi düşünenlerin ipliğini pazara çıkarttı diye Mehmet Baransu’ya da casusluk soruşturması ve davaları açtılar. Polislere de. Can Dündar da casus… MİT tırlarını durdurup, uluslararası savaş suçu işlenmesini önleyen savcı, hakim, jandarma, polis görevlileri de öyle ilan edildi.

Özet şu: Devlete çökmüş bir çete, suçları deşifre olduğunda bu suçlarını örtmek için hasbelkader ya da bilerek üstüne gideni/gidenleri casus ilan ediyor. Bunca hukuksuzluğa, haksızlığa karşı ayıp etmeyelim ancak. eskiden ‘casusluk zor işti’! Bir sürü James Bond filmi, Lawrence belgeseli izledik. İşlerin incelikleri sinematografik olarak anlatılıyordu, eğlenceliydi. Şimdi bu iş çok kolay. AKP ve Erdoğan karşıtı oldun mu, casussun. Darbecisin. Yaşamamalısın… 

Son not: İstanbul Başsavcılığı makamında Erdoğan’ın emir kulu gibi talimatlı infaz yapan, adına yargılama diye bunu kamuoyuna sunan kişilerin Reza’yı casus ilan etmeleri büyük haksızlık. O belki İran için casusluk etmiş, bunca bakanı, başbakanı bağlamış ve parayla önüne yatırmış olabilir. Neticede o önceden işbirliği yapıyordu Türkiye’deki bu dostlarıyla. Casusluk bunun neresinde? Şimdi gerçekten paçasını kurtarmak istiyor.

Ama bu dipnottan kimse gerçek gazeteci, polis, sivil toplum temsilcilerini casus kabul ettiğimizi çıkarmasın. Onlar  demokrasiyi, hukuk devletini, hukukun namusunu kurtardılar… Tarih bunu böyle yazacak. Casusları casus, hırsızları hırsız olarak yazacak. Casus-belli yani. Sırlar döküldükçe, maskeler düştükçe; ‘o da casus, bu da casus’ sözlerinin dozu da havuz manşetleri artacak…

[Erman Yalaz] 6.12.2017 [TR724]

Cemaatle tanışınca zengin oldu! [Süleyman Sargın]

Çocukluğumdan beri çokça duyduğum laflardan biridir bu. Daha çok, bugün hemen her şeylerine harami despotların el koyduğu fedakâr esnaf ve işadamları için söylenirdi. Bir kısmı cahillikten olsa da çoğunluğu iflah olmaz bir hasedin dışavurumuydu bu sözler. İçinde “Cemaat, kendi mensuplarına maddi menfaat sağlıyor” iması gizliydi. Bunu yayanlara “Madem öyle, siz de gelin Cemaate ve zengin olun” dendiğinde ise onlar hep kaçmayı tercih ettiler!

Hâlbuki “Cemaat” dedikleri Hizmet Hareketi bir siyasi parti veya bir menfaat şebekesi değil ki! Ticari bir şirket ya da holding de değil. Hele, dünyevi maksatları, siyasi ya da ticari hedefleri olan bir örgüt, hiç değil! Tam tersine “almak yerine vermek” üzerine kurulmuş, gönüllülük esasına dayalı bir iyilik hareketidir Hizmet. İnsanlar Hizmet’e dünyevi bir şeyler almak için değil, ellerindeki dünyalıklardan vermek, katkıda bulunmak için girerler.

Şimdi düşünüyorum da o adamların “Cemaatle tanışınca zengin oldu” demeleri, kendileri başka bir şey kastettiler belki ama “intak-ı bi’l-hak” olmuş. Yani Allah onlara bir hakikati konuşturmuş. Olan bitene, yaşananlara bakınca gerçekten dünyanın en zengin ve nasipli insanları bugün Hizmet’e gönül veren bahtiyarlar.

Öncelikle, hepimiz için, Hizmet’le tanışmak en büyük nimet olan iman gibi bir mazhariyete vesile oldu. Bugün milyonlarca insan dalalet vadilerinde nefis ve şeytanın oyuncağı olabilecekken Hizmet’le tanışmaları sayesinde imanı derinden hissediyor, kulluğu hassasiyetle yaşıyor ve pek çok ahlaki erdemi temsil ediyorlar. Bunun ne büyük bir zenginlik olduğunu, Hak nezdinde neye tekabül ettiğini burada teorik olarak belki biraz anlayabiliriz ama hakikatini sadece ahirette görebileceğiz.

Üstelik bahsettiğimiz, anne babalarımızdan gördüğümüz, taklîdî ve cami ibadetiyle sınırlı bir iman da değil. Bu, Allah’ın ekstra lütuflarıyla kalbimizde yaktığı bir nur. Risale-i Nur’ların ortaya koyduğu sağlam blokajlar üzerine oturan, aklın ikna olduğu, kalbin tasdik ettiği ve şuurun da altına tereddütsüz imza attığı bîhemtâ bir hakikatler manzumesi. Öyle bir servet ki, bir kişinin daha bununla tanışması, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha kıymetli görülmüş.

Teoride de kalmadı bu hakikatler. Hocaefendi tarafından ilmek ilmek örüldü ve bir kuyumcu titizliğiyle hayata aktarıldı. Altmış senedir süregelen ve harika bir sistematik içinde devam eden vaaz ve sohbetler (bu da ayrı bir yazı konusu) imrenilesi bir topluluğun inşasına vesile oldu. Eleştirilen bazı hata ve kusurları olsa da bu topluluk hala o imrenilesi vasfını yitirmiş değil. Kerim Balcı’nın enfes ifadesinden ilhamla, dikenlerin varlığı gül bahçesini kıymetten düşürmüyor.

Hocaefendi milyonlarca insana hem Allah’ı tanıttı hem de hakiki ve sağlam bir Peygamber sevgisi aşıladı. Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yürekten bağlı, O’na aidiyeti en büyük şeref bilen nesiller yetiştirdi. Bazıları hafife alsa da Efendimiz’i rüyalarda, yakazalarda görüp O’nunla hem dem olan insanların sayısı az değil. Bugün televizyonlarda din adına ahkâm kesen ilahiyatçı tayfanın bile sayamayacağı kadar sahabe ismi ve hayatı biliyor bu Hizmet’in mensupları. Hamza isminin çok özel bir karşılığı var hepimizin gönül dünyasında. Ömer deyince mehabetle karışık bir aşkla yüreğimiz ürperiyor. Ebû Bekir anıldığında ayağa kalkmak geliyor içimizden. Osman hayâ, Ali cesaret ve velayet demek bizim için.

Bugün zindanlarda ızdırap çekenler, işkence altında inleyenler eminim en çok Bilâl’in iniltilerinden güç alıyorlardır. “Ne zaman bitecek bu süreç” ızdırabı pek çoğumuza Habbab’ı hatırlatıyordur. Anne babaları, akrabaları tarafından evlerinden kovulup dışlananların aklına ilk Mus’ab geliyordur. Elleri kelepçeli, iffet abidesi vakur ablaları görünce Nesibe’yi düşünmedik mi? Ya da, daha yakınlarda kaybettiğimiz Maden ailesi cennetle müjdelenen “Yasir ailesini” hatırlatmadı mı hepimize?

Meğer neler kazanmışız

Mahîler gibi içinde olduğumuz deryanın farkında değiliz belki ama sahabe destanları bizi avutmak, teselli etmek ya da taraftar toplamak için anlatılmadı. O destanlarla bir karakter inşa etti Hocaefendi. Bugün Hizmet mensuplarının kahir ekseriyeti pek çok konuda benzer tepkiler veriyorsa bundandır. Şiddete başvurmayan, insanı önceleyen, fedakârlık ve hasbilikle yoğrulmuş bir tipoloji oluştu yıllar içinde. Hiç tanımadığı insanlar için yüreği parçalanan, geceleri onlar için dua dua yalvaran, uhuvveti kitap satırlarından hayatın pratiğine taşıyan örnek bir insan modeli ortaya çıktı. Bu insanlar, paylaşmayı, vermeyi, kardeşleri için bir şeyler yapmayı fedakârlık olarak bile görmüyorlar; onlar sadece karakterlerinin gereğini ortaya koyuyorlar!

Şahsen, Hizmet’in bize neler kazandırdığını ilk askere gittiğimde anladım. O güne kadar kendi steril ortamlarımızda canımızı, malımızı, namusumuzu endişe etmeden emanet edebileceğim kardeşlerimle yaşamıştım. Dolap kilitlemek diye bir şey aklımdan geçmezdi. Oysa askerde postallarımı bile kilitlemem gerektiğini söylediler! Bir paket sigara karşılığında erleri çarşıya gönderen komutanları, menfaati olmadan arkadaşına bir çay bile ısmarlayamayan vatan evlatlarını (!) tanıyınca şok oldum. Kullandığım diş fırçasının, hatta çamaşırlarımın bile çalındığını ve bunun birkaç kişiyle sınırlı olmadığını gördüğümde Hizmet’e ne çok şey borçlu olduğumu iliklerime kadar hissettim.

Toplumun bugünkü durumuna bakınca aklıma hep askerlik hatıralarım geliyor. Ne zulme karşı kahredici duyarsızlıkları, ne hırsızlıktan rahatsız olmamaları, ne de haksızlıklara büyük bir çoğunlukla destek verip alkışlarla tempo tutmaları beni pek şaşırtmıyor. Meğer Hizmet, Allah’ın lütfu ve keremiyle, Efendimiz’in cahiliyye toplumundan sahabe neslini çıkarması gibi zalimi seven, hırsızı alkışlayan, vefasız, korkak ve cahil bir toplumdan insanlığa rehberlik edebilecek bir topluluk çıkarmış.

Bunların hepsi Allah’ın çok ekstra inayetleri elbette ama sebepler açısından baktığımızda; eğer hepimizin hayatındaki o “abi/abla” elimizden tutup bir çaya, sohbete götürmeseydi, o evlerde dibi tutmuş tavalarda patatesli yumurta yemeseydik, Kurban bayramlarında kapı kapı gezip deri peşinde koşmasaydık, kapağı kırık teyplerde gönlümüze nakş olan o vaazları dinlemeseydik emin olun bugün hepimiz zalime alkış tutan zavallılar olurduk.

Tokadîzade Şekip’in:

Yıldızım düşkündü, tâlihim küskün,
Muzlimdi (karanlıktı) eyyâm-ı hayatım bütün;
Erenler elimden tuttular bir gün;
Şanlı demler sürdüm, devranlar gördüm…

Mısralarını ne zaman okusam “benim hikâyemi özetlemiş” diye düşünüyorum.

Evet, Cemaat’le tanışınca hepimiz çoook zengin olduk…

[Süleyman Sargın] 6.12.2017 [TR724]

Cuma Selamlığı’ndan gösterişli cuma namazlarına [Dr. Serdar Efeoğlu]

Müslümanların mübarek günü olan Cuma, İslam devletlerinde egemenlik anlayışının yansımalarının da görüldüğü bir gündü. “Hutbe okutmanın” hükümdarlık alametlerinden birisi olması, Cuma namazını farklı bir konuma getiriyordu. Osmanlı padişahları da her hafta “Cuma selamlığı” denilen bir merasimle İstanbul halkının karşısına çıkarak hükümranlıklarını sergiliyorlardı.

Padişahlar bulundukları şehirde Cuma namazını halkla birlikte kılarlar ve haftada bir defa da olsa halk, hükümdarı yakından görme imkânı elde ederdi. Padişahın Cuma namazı için camiye gidiş ve gelişi bir tören şeklinde olmakta ve buna “Cuma selamlığı” veya “Selamlık resmî” denilmekteydi.

CUMA SELAMLIĞI

Belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşen selamlık merasimi sadece Osmanlı halkının değil, yabancıların da ilgiyle takip ettiği bir tören şeklinde yüzyıllarca devam etti. Son Cuma selamlığı Halifeliğin kaldırılmasından bir hafta önce 28 Şubat 1924’de yapıldı. 

Cuma selamlığı, Padişahın hükümranlık gücünü gösterdiği bir ortam olmakla beraber,  halkın hükümdarla bütünleşmesini de sağlamaktaydı. 16. Yüzyıldan itibaren padişahların Ayasofya, Beyazıt, Sultanahmet, Süleymaniye ve Eyüp Sultan gibi selâtin camilerinde Cuma namazı kıldıkları anlaşılmaktadır.

Padişahlar, 18. Yüzyıldan itibaren de Boğaziçi’nin öne çıkmasına paralel bir şekilde sahildeki Tophane, Kılıç Ali Paşa, Nusretiye, Fındıklı Molla Çelebi, Sinan Paşa, Mecidiye ve Ortaköy camilerinde Cuma namazlarını kıldılar. Bazen de Üsküdar’daki Mihrimah Sultan, Âtik Valide, İskele, Ayazma ve Selimiye camilerine gittiler.

Sefer sırasında ise bulunulan şehirde Cuma selamlığı düzenleniyordu. Örneğin Yavuz Tebriz’de, Kanuni Budin’de, 4. Murat Revan ve Bağdat’ta Cuma selamlığına iştirak etmişlerdi. Abdülhamit, Hamidiye Camii inşa edilene kadar çeşitli camilerde Cuma namazı kılmış, bu caminin tamamlanmasından sonra ise bütün Cuma selamlıkları burada yerine getirilmiştir.

Padişahın camiye gideceği yollardaki bozukluklar önceden mutlaka tamir edilir, devlet erkânı da uzak camilere gidiş esnasında padişaha yaklaşarak çeşitli konuları iletirdi. Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar selamlık resminin güvenliğini Yeniçeriler temin etmiştir.

Cuma selamlığı çok önemli bir gelenekti. Bazı padişahların Saray halkının etkisiyle veya çeşitli endişelerle Cuma selamlığına gitmemeleri çok ağır eleştirilere neden olmakta, halk da bundan rahatsızlık duymaktaydı. Örneğin 3. Murat, kapıkullarının tepkisinden endişe ettiğinden Cuma selamlığına çıkmamıştı.

Padişahlar bu merasime, 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar at sırtında giderlerken sonraları atların çektiği araba ile gittiler. Abdülaziz bu törenlere denizyoluyla gitmekte ve çoğunlukla Ortaköy Camii’ni tercih etmekteydi.

2.Abdülhamit törene dört atlı araba ile gitmiş, Mehmet Reşat her hafta şehrin başka bir camiinde Cuma namazı kılmıştır. Cuma selamlığından sonra da Balmumcu Çiftliği, Zincirlikuyu ve Ihlamur Köşklerine, bazen de saltanat kayığı ile Beylerbeyi Sarayı’na geziler yapılmaktaydı.

Halkın Padişahı görme ve töreni izleme isteği, cami ve çevresinde büyük kalabalıklar toplanmasına neden oluyordu. Abdülhamit devrinde yabancıların merasimi izlemeleri için “Seyir Köşkü” denilen bir mekân ayrılmıştı.

Abdülhamit, Cuma selamlığını Avrupa’daki gelişmelere paralel olarak bir güç gösterisinin sergilendiği ve Avrupa protokol kurallarına benzeyen kuralların öne çıktığı ihtişamlı törenlere dönüştürdü. Bu devirde Yıldız’daki kışlalarda bulunan ve selamlık töreni için seçilen askeri birlikler, sabahtan itibaren törene hazırlanırlardı.

Kırmızı şalvarlı ve yeşil sarıklı Arap devriyeleri, Arnavut muhafız birliği ve Söğüt’ten getirilen Türk muhafızların oluşturduğu Ertuğrul Hassa Alayı, hanedanın erkek üyeleri, saray erkânı, önde gelen bürokratlar ve komutanlar, Cuma selamlıklarına tören üniformaları ile katılmak zorundaydılar.

Abdülhamit, bir darbe korkusuyla “Harbiye ve Bahriye Nazırlarının” selamlık resminde bulunmalarını istediğinden, bu kişiler mutlaka camide bulunurdu. Valide Sultan ve Kadın Efendiler de camiye kadar gelerek tören boyunca arabalarda beklerlerdi.

Abdülhamit,  selamlık resmi için Saray’dan ayrılırken Hamidiye Marşı çalınmaya başlardı. Saray çıkışında ve cami girişinde görevliler tarafından “alkış” denilen sözler söylenirdi. Bu sözler şunlardı: “Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma, padişahım senden büyük Allah var.”

Bu dönemde son cümle yerine, “Padişahım şevketinle, devletinle bin yaşa” sözü tercih edilmişse de Mehmet Reşat devrinde tekrar eski sözler kullanılmıştır. Halk, Padişah camiye girerken ve çıkarken “Padişahım çok yaşa!” şeklinde bağırır, günümüzdeki gibi “el çırpma” şeklinde alkış yapılmazdı.

Cuma selamlıklarının riskli yönleri de vardı. 1792’de 3. Selim’e Ayasofya’da bir suikast teşebbüsü gerçekleştiği gibi, 1905’de 2. Abdülhamit de bir suikast teşebbüsüne maruz kalmıştı. Bu nedenle kimsenin yanında silah, dürbün ve fotoğraf makinesi bulundurmasına izin verilmezdi.

HALKIN HÜKÜMDARDAN TALEPLERİ

Cuma selamlığının en önemli yönlerinden birisi, halkın isteklerini doğrudan Padişaha ulaştırma imkânı elde etmesiydi. Halk şikâyetlerini kâğıtlara yazar ve merasim esnasında Padişaha ulaştırmaya çalışırdı. Bu dilekçeler Kapıcılar Kethüdası tarafından toplanır ve takibi Sadrazam tarafından yapılırdı. Dilekçelerde genellikle idarenin bozukluğundan ve uğranılan haksızlıklardan şikâyet edilirdi.

Müslüman halk dışında diğer din mensupları, yabancılar ve diğer şehirlerin halkı da selamlık resmi vasıtasıyla şikâyetlerini iletebiliyorlardı. Türkçe bilmeyenler dilekçelerini kendi dillerinde verebilmekte, incelenen dilekçelerin altına hükümdarın iradesi yazılmaktaydı.

Bazı kişilerin dilekçesini bir kamışın ucuna bağlayarak görevlilere ulaştırmaya çalıştığı da görülüyordu. Dilekçesini ulaştıramayanlar, uzaktan bir paçavra veya hasır parçası yakarak durumu anlatmaya çalışırlardı. Buna sonradan çözüm bulunmuş, 18. Yüzyıl sonlarından itibaren camide saflar arasında dolaşılarak arzuhaller toplanmıştır.

Padişahlar namazlarını halkın arasına karışarak kılmazlar, “Hünkâr Mahfili” denilen caminin arka bölümündeki üç saf alabilecek genişlikteki yerde kılarlardı. Padişah, bu bölümün en arkasında sol köşede namaz kılmaktaydı. Padişahlara imamlık yaparak namaz kıldıran kişiye “Hünkâr İmamı” denirdi.

ŞATAFATLI CUMA NAMAZLARI

Türkiye’nin laik bir devlet yapısını tercih etmesiyle “kışla ve okulun” yanında “cami” de siyasetten uzak tutuldu. Siyasetçiler, uzun yıllar dini inanç ve ibadetlerini ön plana çıkarmadılar.

1970’lerde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in Cuma namazını kılmasına dair haberler gazetelerde görülmeye başladı. 1983’de Başbakan olan Turgut Özal da Cuma namazı kıldığını gizlemedi ve 1989’da Cumhurbaşkanı seçilince de ilk defa Cuma namazına giden “Cumhurbaşkanı” oldu.

Kamuoyu Özal’ın “aslında beş vakit namaz kıldığını”, vefatından sonraki yayınlarla öğrenebildi. Özal hayatı boyunca dini yönünü öne çıkarmadı ve bir reklam vasıtası yapmadı.

Türkiye, AKP ile beraber farklı bir “dindar siyasetçi” portresi ile karşılaştı. Erdoğan,  padişahların “Cuma selamlığı” merasimleri gibi yüzlerce araçlık konvoylarla Cuma namazına giderek ve cami çıkışında da televizyonlara demeç vererek “dindarlığını” gösterdi. Hatta Erdoğan’ın gecikmesinden dolayı gideceği camide Cuma namazının bile geç kılındığı basına yansıdı.

M.AKİF’İN TENKİDİ

Mehmet Akif, Abdülhamit devrinde “görkemli” bir Cuma selamlığı törenine iştirak etmiş ve sonrasında şu satırları kaleme almıştı:

O bizim cami uzaktır, gelemez mani ne?

Giderim ben, diyerek vardım onun camiine.

Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid.

Koca Şevketli! Hakikat, bunu etmezdim ümid.

Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;

O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.

Neye mâl olmada seyret herifin bir namazı:

Sade altmış bin adam kaldı namazsız en azı!

Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma; …

Akif, Abdülhamit’in “Cuma selamlığı” vasıtasıyla Cuma namazını tamamen bir törene dönüştüren anlayışına karşı çıkmış, tören için on binlerce askerin görevlendirilerek namaz kılamamasını tenkit etmişti. Tamamen bir gösterişe dönüşen selamlık resmini de “maskaralık” olarak değerlendirmişti. 

Bugün de bir dini ibadeti maksadı dışında tamamen siyasi bir propagandaya dönüştürenlerin de benzer bir muhasebe yapmaları gerekmiyor mu?

Kaynaklar: M. Z. Pakalın, “Cuma Selamlığı”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. 1;  Ç. Aykurt, “Padişah-Halk Buluşmasını Temin Eden Törenlerden Birisi: Cuma Selamlığı”; M. İpşirli, “Cuma Selamlığı”, DİA, C. 8.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 6.12.2017 [TR724]

Şenol Güneş adaleti [Hasan Cücük]

Bilge, tecrübeli, gösterişten uzak, mütevazı ve başarıyı eşit paylaşan gibi hasletlere sahip bir isim söylenecek olsa Şenol Güneş ilk akla gelenlerdendir. Bu özelliklere sahip olmak günümüz Türkiye’sinde bir eksiklik gibi addedilse de Şenol Hoca çizgisini bozmadan yoluna devam ediyor. Üstelik hakkında yapılan aşırı yorumlara karşı hiç duruşunu bozmuyor. Oyuncular arasında Şenol Hoca’yı farklı kılan ise, herkese adil davranmaya çalışması. Hiçbir oyuncuyu ‘kayırmadığı’ gibi, hata yapanları da hemen bir kalemde silmiyor.

YILDIZLARINI PARLATTI

Burak Yılmaz, Selçuk İnan, Engin Baytar, Volkan Şen, Umut Bulut, Onur Kıvrak, Fernandao ve Olcan Adın gibi isimler Türk futbolunda son yıllarda isimlerini duyuran oyuncular, çoğunlukla Şenol Hoca’yla yolları kesiştikten sonra bu seviyeye geldi. Mesela Beşiktaş ve Fenerbahçe’de tutunamayıp Manisaspor yolunu tutan Burak Yılmaz, Şenol Hoca’nın yönettiği Trabzonspor’da kendini buldu. Bugün Burak en iyi golcülerden biriyse, bunda Şenol Güneş’in büyük payı bulunuyor. Bu örneklere dikkatli baktığımızda ise karşımıza Şenol Hoca’nın oyuncularına karşı adaletli davranması ve yeteneklerini ortaya çıkaracak fırsatlar vermesi çıkıyor.

BOŞ MAÇ YOK!

Beşiktaş bu yıl iki kulvarda da yoluna emin adımlarla devam ediyor. Şampiyonlar Ligi’nde adını lider olarak ikinci tura yazdırdı. Bu sebeple grupta oynayacağı son maç olan Leipzig maçına ‘formalite gözüyle’ bakıldığı düşünülebilir. Ancak Şenol Güneş’in bu maçı ciddiye almayacağı, rahat davranacağı beklenmemeli. Zira Şenol Hoca, disiplini elden bırakmadan ve oyuncularına eşit davranmak suretiyle, Beşiktaş’a ligde Galatasaray zaferi yaşattı ve şampiyonluk potasına yeniden girdi. Aynı şekilde Leipzig maçında da ülke puanını düşünecek ve takımın elinden gelenin en iyisini yapmasını sağlayacaktır.

KADRO İSTİKRARI

Başarıda kadro istikrarı önemlidir. Uzun süre birlikte oynayan oyuncularla başarı daha kolay gelir. İyi bir teknik direktör, kadro istikrarının yanı sıra başarılı şekilde rotasyon uygulayıp kuvvetli bir yedek kulübesi oluşturmayı da bilmelidir. Hocanın adaletsiz davranması, ilk 11’de hep aynı oyuncuların olması, takımdaki diğer oyuncuları küstürebilir. Bu prensipleri Avrupa’da bugüne kadar en iyi uygulayan hoca Alex Ferguson’du. Takımda yalnızca 5-6 oyuncuyu sabit tutup, geri kalanı rotasyona sokardı. Böylece hem oyununu sahaya yansıtabilmek için bir iskeleti oluşturur, hem de yedek kulübesini her zaman hazır tutardı. Bunun meyvesini ise bazen genç oyuncularla da olsa kazandığı şampiyonluklar ve kupalarla aldı.

DEFANSTA HERKES HAZIR

Beşiktaş’ta da Şenol Güneş’in benzer bir rota izlediğini görüyoruz. Kalede Fabri’yi as kaleci olarak ilk 11’e yazsa da, kupa maçlarında Tolga Zengin’in yeniden güven kazanmasını sağlıyor. Defans 4’lüsünde ilk tercihi Pepe, Tosic, Caner ve Adriano. Ancak sakatlıktan dönen Gökhan Gönül ve takıma yeni kazandırılan Medel’i de ısındırdı. Bunların yanı sıra kadro derinliği açısından Mitroviç 4, Fatih Aksoy 2, Alpay Çelebi ve Abdullah Çelik ise 1’er maçta forma şansı buldu. Şenol Hoca böylece oyuncularının performanslarını takip etme şansı buldu.

GENÇ ORKAN’A KUPA GÖREVİ

Orta sahada ise Tolgay Arslan, Ryan Babel, Ricardo Quaresma, Anderson Talisca, Oğuzhan Özyakup ve Atiba Hutchinson, ilk olarak sahada gördüğümüz isimler. Babael, Quaresma ve Atiba toplamda 17, Oğuzhan ve Tolgay ise 13 maçta görev yaptı. Bu alandaki diğer isimlerden Jermain Lens 6’sı ilk 11’de toplam 9, Necip Uysal ise 3’ü ilk 11’de toplam 9 maç çıkardı. Genç yetenek Orkan Çınar’ı ise kupa maçında oynatarak oyuncusuna özgüven verdi. Şimdiye kadar kadroda olup maça çıkmayan iki isim kaldı: Sakatlığı hâlen süren Gökhan Töre ve A2 kadrosuna gönderilen Aras Özbiliz.

CENK TOSUN, FORMAYI BIRAKMIYOR

Forvet hattının tapusu Cenk Tosun’da. Golcü oyuncuyu Şenol Güneş, 17’si ilk 11’de olmak üzere 19 maçta sahaya sürdü. Sezon başında büyük ümitlerle transfer edilen ancak Cenk Tosun’un yedeği durumundan bir türlü çıkamayan Alvaro Negredo’yu Güneş 5’i ilk 11’de olmak üzere 20 maçta sahaya sürdü. Çoğu maçta Cenk oyundan çıkarken, Negredo son dakikalarda şans buldu. Beşiktaş forvetinin müzmin sakatı Mustafa Pektemek’i de es geçmedi Şenol Hoca. Pektemek, 2 maçta forma giyerken sahada 92 dakika kaldı.

Şenol Güneş döneminde Beşiktaş’ta formayı kimin giyeceği konusunda tatlı bir rekabet var. Her oyuncu, ortaya koyduğu performansa göre takımda yer bulabiliyor. Elbette bu durum da başarıyı getiren önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

[Hasan Cücük] 6.12.2017 [TR724]

Takıntı deyip geçmeyin! [TR724]

Pek çok insan için temiz kabul edilen evdeki masaya dokunmak bile obsesif bir kişi için ‘ellerime kir bulaştı’ düşüncesine sebep olur. Hatta bunun sonucunda kendine ya da başka birine hastalık bulaştırmaktan korkar. Bu da o bireyde şiddetli bir sıkıntı hissi oluşturur ve kişi rahatlamak için ellerini yıkar. Fakat bu durum uzun sürmez ve düşünce tekrar eder ve adeta kısır döngüye yol açar.

Esasında el yıkamak, her gün düşünmeden yaptığınız sıradan ama sağlığımız için gerekli bir davranışken, elleri sık sık ya da gereğinden uzun yıkamak bir hastalık belirtisdir. Bu düşünceler çoğu kez kontrol edilemez ve takıntıları (obsesyon) aşmak dışarıdan görünenin aksine kişinin elinde değildir.

Pek çok insan için temiz kabul edilen evdeki masaya dokunmak bile obsesif bir kişi için ‘ellerime kir bulaştı’ düşüncesine sebep olur. Hatta bunun sonucunda kendine ya da başka birine hastalık bulaştırmaktan korkar. Bu da o bireyde şiddetli bir sıkıntı hissi oluşturur ve kişi rahatlamak için ellerini yıkar. Fakat bu durum uzun sürmez ve düşünce tekrar eder ve adeta kısır döngüye yol açar.
Esasında el yıkamak, her gün düşünmeden yaptığınız sıradan ama sağlığımız için gerekli bir davranışken, elleri sık sık ya da gereğinden uzun yıkamak bir hastalık belirtisdir. Bu düşünceler çoğu kez kontrol edilemez ve takıntıları (obsesyon) aşmak dışarıdan görünenin aksine kişinin elinde değildir.

Doğalgazı kapattım mı, kapıyı kilitledim mi ?
Obsesif Kompulsif Bozukluğu sadece temizlik takıntısıyla sınırlı değil. Temizlik dışında sıkça görülenlerden biri de kuşku-kontrol tipidir. Bu ise evden çıkarken kapıyı kilitleyip kilitlemediğinden emin olamama, yatarken doğalgazı defalarca kontrol etme gibi hareketlerle kendini gösterir. Bunların dışında takıntı tipleri arasında; dini, cinsel içerikli, zarar vermekle ilgili olumsuz düşünceler içeren, simetri, düzen, sayı sayma, eşya biriktirmek gibi çeşitleri de bulunmaktadır. Birden çok obsesyon bir arada olabilir. Zaman içinde yer değiştirebilirler, örneğin temizlik kaybolurken yerine kontroller alabilir.

Tedavi geciktikçe, takıntılar ilerliyor

Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalığı tedavi edilmezse süreklilik kazanabiliyor hatta şiddetlenebiliyor. Örneğin el yıkama süresi günde bir-iki saat olan hasta neredeyse uyanık olunan tüm zamanını bu takıntısına ayırabiliyor. Dolayısıyla ortaya çıkan durum, doğal olarak aile, arkadaş ve iş yaşamını olumsuz etkileyebiliyor. Takıntıları, depresyon gibi başka psikiyatrik hastalıklar da artırabiliyor. Bu sebeple, tedavisi yapılabilen Obsesif Kompulsif Bozukluğu rahatsızlığı bulunanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurmaları gerekiyor. Tetkik ve muayeneler sonunda kişiye göre belirlenecek tedavi planı ile sıkıntılardan kurtulmak mümkün.

[TR724] 6.12.2017

Gazeteci Soncan’dan tarihi savunma: Korkmayın, hakimlerin cüppeleri zırhlarıdır ve korku geçirmez! [TR724]

Gazetecilerin yargılandığı davaya Zaman Gazetesi eski Cumhurbaşkanı Muhabiri Emre Soncan’ın ifadeleri damgasını vurdu. Soncan, mahkemenin gazeteciliği bile değil, bunun da ötesinde fikirleri yargıladığına dikkat çekerek, “Korkmayın hakimlerin cüppeleri, zırhlarıdır ve o zırhlar korku geçirmez. Aynı fikirlerin ve düşüncelerin kurşun geçirmez oldukları gibi.”dedi.

Aralarında Murat Aksoy,  Atilla Taş, Hanım Büşra Erdal, Cuma Ulus,Erkan Acar ve Emre Soncan’ın da yer aldığı 29 gazetecinin yargılanmasının beşinci celsesi ikinci oturumu İstanbul  25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleştirildi. Avukatların ve gazetecilerin savunmalarıyla süren ikinci oturumda 15 dakikalık aranın ardından mahkeme tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin sürmesine karar vererek davayı 6 Şubat’a erteledi.

Duruşmada kısa bir değerlendirme yapan Zaman Gazetesi  eski Cumhurbaşkanlığı muhabiri Emre Soncan, görüşlerini dile getirdi. Tutukluluğunun üzerinden 500 gün geçtiğini kaydeden Soncan, 21. Yüzyılda düşüncülerin yargılandığı hatırlatarak, “İlk duruşmada Reis Bey, ‘etkin pişmanlık’tan yararlanmak isteyip istemediğimi sormuştu. Bu sorunun muhatabı olmaktan büyük ıstırap duydum. Çünkü gazeteci düşünceleri nedeniyle hapse girmekten pişmanlık değil, ancak onur duyar.” değerlendirmesinde bulundu.

Soncan, daha sonra twitter hesabından tüm savunmasını paylaştı ve şunları dile getirdi:

4 Aralık 2017 tarihli duruşmadaki ifadelerim

Şimdiye değin tüm celselerdeenaz  konuşan gazetecilerin başında geliyorum. Çünkü uzun uzun konuşmaktan da uzun uzun yapılan konuşmaları dinlemekten de sıkılıyorum. Bugün de bir-iki dakikayı aşmayacak şekilde, birkaç konuda düşüncelerimi dile getirip, ardından taleplerimle sözlerimi sonlandırmak istiyorum.



Sayın Yargıç,

15 Temmuz menfur darbe girişiminden sonra bir grup meslektaşımla birlikte tutuklanınca duruşmalarda gazeteciliğin yargılanacağını düşünmüştüm. Ancak celseler geçtikçe ve tarafıma, yaptığım haberler ya da yazdığım kitaplara ilişkin tek bir soru sorulmadıkça mahkemenizin gazeteciliği yargılamadığına kanaat getirdim. Basın özgürlüğü açısıdan bu duruma sevinmem gerekirken, aslında daha vahim bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu müşahade ettim.

Burada Sayın Yargıç, düşünceler yargılanıyor. Evet, İsa’dan sonra 21. asırda, mahkemeniz ne hazindir ki düşünceleri yargılıyor.  İlk duruşmada Reis Bey, ‘etkin pişmanlık’tan yararlanmak isteyip istemediğimi sormuştu. Bu sorunun muhatabı olmaktan büyük ıstırap duydum. Çünkü gazeteci düşünceleri nedeniyle hapse girmekten pişmanlık değil, ancak onur duyar.

Evet, tutumunuzu, kararlarınızı ilk günden bu yana eleştiriyorum ve eleştirmeye devam edeceğim. Lakin son duruşmada verdiğiniz üç tahliye kararından birinde büyük bir mağduriyete son vererek, siz Sayın Savcı ve siz Sayın Heyet, vicdan sahibi insanlar olduğunuzu gösterdiniz. Uzun süre sonra ilk kez, içimde Türk adaleti adına apaydınlık umutlar çiçeklendi. Diğer tarafta ise duvara mıhlı peykelerle, demir parmaklıklarla, jandarma postallarıyla Silivri Zindanları’nda yitip giden beş yüz koca gün var. Sayın Yargıç samimiyetime inaın, bensize şunu deyemem çünkü hicap duyarım.

‘İktidarıyla muhalefetiyle her gün televizyonda izlediğiniz, boylarından büyük cümleler kuran o politikacılardan, bürokratlardan korkmayın, onlar Tanrı değiller! Onlar Tanrı değiller!’

Bunları diyemem size zira hakimler zaten korkmaz. Onların cüppeleri, zırhlarıdır ve o zırhlar korku geçirmez. Aynı fikirlerin ve düşüncelerin kurşun geçirmez oldukları gibi.

Benim halime gelince, yazar Alper Cangöz’ün  dediği gibi, günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. Ortalık karardıktan sonra, penceremden gökyüzünü seyrediyorum. Umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. Sadece hatırlıyorum. Neyi mi hatırlıyorum? Hayatımın avuçlarımın arasından nasıl hoyratça çekip aldığınızı Ve bunu asla unutmayacağım. Tam beş yüz gün oldu. ‘Artık yeter’ diyorum ve tahliyemi talep ediyorum.

Emre Soncan

Silivri Hapishanesi 2017

DURUŞMADAN NOTLAR

MAHKEME TAHLİYE TALEPLERİNİ REDDETTİ

Duruşmanın bugünkü celsesi  Türk Solu Gazetesi Başyazarı ve Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun avukatının söz almasıyla başladı. Daha sonra Millet Gazetesi  Yazı İşleri Müdürü Cuma Ulus’un avukatı Öme Kavili söz aldı. Kavili, heyete, “Yargılamanın genel ilkelerini bozacak olursak akıl, bilim ve mantığın dışına çıkmış oluruz.” uyarısında bulunarak,  “Müvekkilimin tahliyesine dair karar dosyanızda bulunuyor. Savcının tahliye kararına itirazı mümkün değildir. Tahliye kararını uygulamanızı talep ediyorum.” dedi.

Zaman Gazetesi Adliye Muhabiri Yakup Çetin’in avukatı İdil Eryılmaz ise, “Müvekkilim 17 aydır tutuklu. Sizden başka adalet talep edilecek kimse yok.” değerlendirmesinde bulundu.

Daha sonra söz alan HaberTürk Televizyonu Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç’ın avukatı Metehan Sarısoy,  davanın Abdullah Kılıç  yönünden ayrılmasını ve karara gidilmesini talep etti. Haberdar internet sitesi editörü Ahmet Memiş ve Rota Haber Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık’ın avkatı ise “Her iki müvekkil için de suçlamalara ait delil bulunmamaktadır. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince kanunun uygulanmasını bekliyoruz.” dedi.

Taleplerin alınması ve avukat ve gazetecilerin savunmalarından sonra duruşmaya ara karar için 15 dakika ara verildi. Mahkeme, tüm tutuklu sanıkların tutukluluklarının devamına karar verirken, davayı 6 Şubat’a erteledi.

İstanbul  23. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada Zaman,Bugün, Samanyolu Tv, Habertürk, Özgür Düşünce, Haberdar ve SuBuO Haber  internet siteleriyle birlikte çeşitli medya kuruluşlarının çalışanları ‘darbe ve terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla attıkları twitler, banka hesapları  ve çalıştıkları kurumlar gibi gerekçelerle 1.5 yılı aşkındır tutuklu yargılanıyor.  24 Ekim’de tahliye olan Murat Aksoy ile Atilla Taş ve Davut Aydın da davaya ilk kez tutuksuz olarak katıldılar.

[TR724] 5.12.2017