Bir Gelişim Metodu Olarak Yazı

Düşüncelerimizi toplumla paylaşmak, sesimizi duyurmak, bir hususla alakalı nerede durduğumuzu mantıki insicam içinde sunmak, hayatı yorumlama gayretimize zaman ve mekanları aşarak başkalarını da ortak etmek, toplumsal düşüncenin gelişimine fikri katkıda bulunmak ve hadiselerin penceremize akseden halini paylaşmak fert ve insan olarak çoğumuzun arzusudur.

İçinde yetiştiğimiz kültür, zaman, eğitim şartları, kişilik özelliklerimiz, toplumdaki ifade özgürlüğü ve sosyal imkanlar bu isteğin ne tür bir formatta ete kemiğe bürüneceğini belirleyen unsurlar arasındadır. Sanat, aktivizm, edebiyat, hayır faaliyetleri, siyaset, eğitim, medya gibi alanlar içimizde oluşan düşünceleri ve tercihleri ifade edebileceğimiz farklı formatlar ve platformlardır. Bu alanlardan biriyle hayata rengimizi çalabilir, o formatla şekillenebilir, hayat yolculuğumuzu zenginleştirebilir ve gelişimimizi kemale erdirmenin yollarını arayabiliriz.

Bu yazıda mezkur gelişim ve ifade formatları arasından ‘yazı yazma’ üzerinde durmak istiyorum.

Bir yerde makale yazmak ve düşüncelerimizi paylaşmak, alışmadığımız takdirde, bize çok zor gelen bir durum olabilir. Bunun sebepleri arasında temrin eksikliği, usül ve format bilgisizliği yada, en basit haliyle, yazmayı gerekçelendirme problemi olabilir. Hayat maceramızı ve bundan edindiğimiz bilgi, tecrübe, bakış açısı ve tercihleri başkalarıyla yazılı olarak paylaşmak bize mevcut yetişme ve kültür ortamımız itibariyle yabancı gelebilir. Eğer yazmayı sadece belli maksat ve iş kategorilerine hasretmişsek, yazının hikmet-i vücudunu ve kendi varlıksal gelişimimize ait yanını ihmal edip sadece pragmatik yönüne odaklanmışsak, yazı bir zevk ve tekamül vesilesinden ziyade ağır bir külfete dönüşebilir.

Bu noktada yazmanın zihni, manevi ve toplumsal gelişimimize tekabül eden ve adeta bir vecibe hissi veren yönlerini ele almak istiyorum. Şimdi dilerseniz bu yönleri, yazmanın genel mantığı ve kendi kültür dünyamız itibariyle yazmaya motive edebilecek hususlar çerçevesinde mütalaa edelim.

Sistemli Düşünme

Bir ev taşıdığınızı ve elinize geçen eşyaları hangi odaya ait olduğunu hiç düşünmeden boş gördüğünüz bir yere gelişi güzel koyduğunuzu düşünün. Böyle bir taşınma metodu, takdir edersiniz ki, yeni yerleşilen ev içinde neyin nerede olduğunu ve nereye ait olduğunu bulma şeklinde ikinci bir taşınma ve yorgunluk külfetine sebep olacaktır. Aynen bu temsilde olduğu gibi, ‘zihin evimiz’e her gün hislerimiz yoluyla bir çok bilgi parçası girmekte ve bize teslim edilmektedir. Eğer bu bilgi parçalarına ait önceden hazırladığımız bir yerimiz ve odamız yoksa, yapacağımız iş, o anlık telaşı geçiştirmek için uygun bulduğumuz bir yere bilgileri istif etmek olacaktır. Fakat bu kısa vadeli çözüm uzun vadede zihni karmaşaya, unutmaya ve gereksiz bir bilgi kirliliğine yol açacaktır. Evin bir yerine koyduğunuz fakat yerini bilmediğiniz eşyaları tekrar satın aldığınız yada eskisini bir yerde çürüttüğünüz gibi, zihninizde dağınık bir şekilde duran bilgiler de benzer bir akıbete uğrayacak ve aynı şeyleri tekrar tekrar öğrendiğiniz halde neyin ne olduğunu ve nerede olduğunu belirleme zorluğu çekeceksiniz. Diğer bir tabirle dağınık bir zihne sahip olacaksınız.

Bu düzensizliği ve israfı önlemenin ve zihnimize giren bilgileri rantabl şekilde değerlendirmenin en güzel yolu yazıdan geçmektedir. Değişik zaman ve vesilelerle elde ettiğimiz dağınık bilgileri ve fikirleri belli başlıklar altında yazı olarak toplayıp, faydasızlarından kurtulmak bizi büyük bir yükten ve ‘ne bilip bilmediğimiz’ belirsizliğinden kurtaracaktır. Ayrıca böyle düzenli bir dosyalama sistemi oluşturmamız, o hususa dair yeni gelen bilgileri ve fikirleri daha hızlı değerlendirmemize yardımcı olacak, seri kararlar almamızı temin edecek ve bizi dağınıklıktan kurtaracaktır.

Ev düzeninde genel geçer bir kural vardır: “Her şeyin bir yeri olmalı ve her şey yerinde olmalı”. Bu şekilde zihnimizdeki bilgiler için birer yer meydana getirdiğimizde daha sistematik ve net düşünebilmemiz mümkün olacaktır.

Toplumsal Gelişime Katkı

Yazı yazmada şahsen beni motive eden bir diğer husus, çok şey aldığım, istifade ettiğim, geçmiştekilerin fedakarlıkları ile teşekkül etmiş insanlık medeniyetine ve tecrübesine kendi sınırlarım içinde mütevazi bir katkıda bulunabilmek ve bir perspektif sunabilmektir. Her bir insan bu hayatta kendi imkanları ölçüsünde bir ilim edinmektedir. Bu ilmin kimisi düzenli bir eğitimle elde edilmekte kimisi ise bizzat hayatta yaşanan zorlu tecrübelerle kazanılmaktadır. Netice itibariyle ikisi de ilimdir. Kimi insan bu ilmi daha organize bir şekilde okullarda öğrencileriyle paylaşırken, kimi insan da daha dar bir çevrede hayatı beraber tecrübe ettiği kişilerle paylaşmaktadır. Bu ilimlerin kimisi kitaplara geçirilmekte kimisi ise dilden dile sözlü bir yolla aktarılmaktadır. Geçmişte yaşamış bir çok peygamberin, ehli hikmetin ve ilim sahibinin müktesebatı yazılı, sözlü ve fiili olarak nesilden nesile geçmiş ve bugünkü medeniyetin temellerini oluşturmuştur. Her insan, büyük yada küçük, sahip olduğu imkanlar ölçüsünde kendisine bahşedilen ilmi, tecrübeyi, görgüyü ve bu aleme ait şehadetini çevresiyle paylaşarak, burada bulunmanın bir nevi sadakasını ifa etmelidir ki, paylaşılan bu tecrübe katlanarak artsın, insanlık ve varlık hakikatını daha şümullü bir şekilde keşfetmemize vesile olsun.

Şehadet, Takdir yada Geri Bildirim

Dini ve manevi gelenekler, adeta gizli bir hazine iken şuurlarımızda ve his dünyalarımızda bilinmek üzere kainatı var eden ve bizleri takdir edebilme yetileriyle donatan yaratıcı kudreti nazarlarımıza sunmakta; bu varoluşun tüm nimetleri yanında, fıtri eğilim olarak hissettiğimiz, bir kısım sorumluluklarını da vurgulamaktadırlar.

Sürekli şuurlarımıza ve hislerimize çarpan varlık tecellilerini anlamlandırmak, bir bütünlük ve ahenk içinde ifade etmek, kendi varoluşumuzla ilişkilendirmek ve içimizde uyardığı manaları derleyip onları uyaran kudrete arz etmek, var olmanın bir nevi gereği ve fıtri neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu kadar güzelliğe ve uyarıcıya maruz kalıp da bir tepki vermemek, takdir etmemek, yokmuş gibi davranmak ve manalandırma gayretine girmemek, adeta fıtrat ile çatışmak ve kullanılmayan mevcut yetileri israfa terk etmek manalarına gelmektedir. Bu hakikatı esas alan dini gelenekler, sürekli tecelli eden zengin varoluş karşısında yanıt verme, düşüncesini ve hissini ifade etme, varlıktaki güzellikleri ve sahibini takdir etme gibi, insana düşen sorumlulukları dualar ve ibadetlerle bir düzen ve formata oturtmaktadırlar.

Düşünün ki, sizler sanat ve estetikten anlayan 500 kişi milyonlarca insan içinden seçilseniz ve çok büyük masraflarla inşa edilmiş bir sanat galerisine fikirlerinizi, müşahedelerinizi ve takdirlerinizi ifade etmek üzere, tüm masraflarınız ve ihtiyaçlarınız karşılanarak, çağrılsanız. Bu galeride bir müddet durduktan sonra herkesin gözü sizin üzerinizdeyken ve sizden bir değerlendirme beklerken, bir şey söylemeden ve sanki hiç bir şey olmamış gibi yiyip, içip gitseniz. Sizce bu durum nasıl bir garabet arz eder?

Aynen bu misal gibi, bizler gelişmiş şuurumuz ve hislerimizle, görebildiğimiz varlıklar içinden seçilen, bu dünya galerisine getirilen ve her türlü ihtiyaç ve masrafları karşılanan o 500 kişi gibiyiz. Her gün varlık adına bir çok şeye şahit oluyor, tadıyor, yaşıyor ve hissediyoruz; varlık envanterinden farklı eşya ve hadiseler dikkatimize arz ediliyor. Düşünmemiz, analiz etmemiz ve bir sonuca varmamız için vakit veriliyor. Birini beğenmezsek başkaları geliyor, tercihlerimize hürmet ediliyor ve saygın bir araştırmacı gibi muamele görüyoruz.

Bizden geri bildirim isteyen tüm bu tezahürler, önümüzde arz u endam eden varlıklar, farklı kombinasyonlarla manalar derleyen hadiseler, adeta dile gelip bizimle konuşuyor ve şu soruyu soruyor: “Bunlar hakkında ne düşünüyorsun?”

Tüm bu sanat performansları ve tezahürler sergilenirken ve adeta varlık bir kanaat işitmek için ağzımıza bakarken, sanki hiç bir şey yokmuş da boş bir duvarı izliyormuşuz gibi, herhangi bir kanaat ifade etmeden bu dünyadan yiyip içip sessizce ayrılsak…bu nasıl bir garabet teşkil eder sizce? İşte bu noktada, hayranlığımızı, tecrübelerimizi ve bu varlık galerisi hakkındaki mütalaalarımızı anlatmak ve ifade etmek bizim üzerimize adeta bir vecibedir ki, dini geleneklerdeki övgü, hamd ve takdirin de özü bu mütalaaların ifadesinden ibarettir. Yazılı, sözlü yada hali formatlardan biriyle bu mütalaaların ifadesi gelişimin ve varoluşun da önemli bir buudunu teşkil eder.

Tefekkür

Yazı yazmada diğer bir husus ise yazının çevremizdeki eşya ve hadiselere bir tefekkür gayretiyle bakmaya ve bunları anlayıp anlamlandırmaya bizi teşvik etmesidir. Çevremizdeki eşya ve hadiseleri hallaç etme, çeşitli terkip ve tefekkürlerle manalar devşirme ve arkalarındaki türlü hikmetleri kavramaya gayret etme varoluş bilincimizi derinleştirmeye ve bu varoluşta bize biçilen rolü anlamaya / anlamlandırmaya vesile olacaktır. Her gün yaşadığımız türlü hadiseler bizi tefekküre, düşünmeye ve akıl melekemizin hakkını vermeye davet etmektedir. Bu noktada yazma, mezkur tefekkür işinin bir düzene oturmasının önemli bir vesilesidir.

Muhasebe

Yazının diğer bir güzelliği yaşadığımız hayatı her gün sorgulayabilmemize imkan vermesidir. Yaşadığımız hayatta bir anlam kayması, tezat veya boşluk varsa bu yazı aynamızda kendini çok daha net gösterir. Yeter ki, biz kendimize karşı samimi olalım. Yazı bu noktada ‘neden, niçin’ gibi sorulara cevap aradığımız, kendimizle yüzleştiğimiz, güzel yada çirkin, iç dünyamızı temaşa ettiğimiz bir penceredir. Bu pencereden temaşa neticesinde, hayatındaki çarpıklıkların farkına varan kişi zamanla onların üstüne gidecek ve onlarla mücadele edecektir. Bu yüzleşmede yazma hayati bir rol oynamaktadır.

Zaman ve Mekan Üstü İletişim

Son olarak, yazma iç dünyamızı başka insanlarla zaman ve mekan üstü bir buutta paylaşmaya ve gelecekten dostlar edinmeye vesile, adeta sihirli bir aygıttır. Mesela, Mevlana’yı düşünün. Bizden 8 asır önce yaşamış ama hala gönlünün derinliklerindeki duyguları bize duyurabiliyor. Yada uzak kıtalarda yaşayan insanları düşünün. Yazdıkları bir yazı ile kilometrelere meydan okuyup bizim zihnimizin derinliklerine, gönlümüzün en ücra köşelerine nüfus edebiliyorlar. Aynı zamanda bizim de onların en derin duygularını ve düşüncelerini görmemizi sağlıyorlar. Bu tarifi imkansız bir görüşme, konuşma ve tanışma yoludur.

[Yasir Bilgin, The Circle] 14.6.2018 [thecrcl.ca]

Her mevsim meyve verir [Safvet Senih]

“Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sâbit, dalları göklere serçekmiş bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle her mevsim meyve verir.” (İbrahim Suresi, 14/24-25)

Kur’an âyetleri kelime-i tayyibedirler. Her mevsim, her asır, her çağda, hatta her günde ayrı ayrı meyve verirler. Hatta her seviye insana, her an çeşit çeşit meyveleri, hatta âdeta Cennet meyveleri gibi rengi bir tadı ayrı yemişleri verirler. Üstad Bediüzzaman’ın tesbitiyle Kur’an Kelimeleri, birer melek-i nâtık gibi güzel mânâları ilham ederler… Müttekilere hidayet mânalarını ruhlarına üflerler.

Kur’an’dan, Kur’an âyetlerinden ve kelimelerinden süzülmüş ve sağılmış reşhalar olan Risale-i Nurlar ve Pırlanta Serileri de dayandıkları kaynaklar itibariyle böyle bir güzelliğe mazhardırlar. Onları uydurma kanunlarla kısıtlayamazsınız, onları zindanlara hapsedemezsiniz; onlar demirden, çelikten duvarları bile deler geçer, lem’a lem’a şua şua yayılırlar. Nur Letâfetinde cihana dağılırlar. Sıza sıza göl olur, sonra çağlayan olur akar giderler.

“(Fiil çekimlerinde olduğu gibi) Lâfız değişir, ama mânâ bâki kalır. Kabuk parçalanır, öz bâki kalır. (…) Madde dağılır, nur bâki kalır.” (Şemme Risalesi)

“Ama Hizmet ise, Allah’a hamd ve şükürler olsun, Kur’anî ve îmanî Hizmette Cenab-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki; vefatım ile, o Hizmet bir merkezde yapılmasına bedel, çok merkezlerde  yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa; pek çok kuvvetli diller, benim dilime bedel konuşacaklar, o Hizmeti devam ettirecekler. Hatta diyebilirim ki: nasıl ki, bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; BİR  TANEYE  bedel, YÜZ  TANE  VAZİFE  BAŞINA  GEÇER.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup Altıncı Risale)

Bütün onların bu tazyik ve baskıları, istibdat ve tahakkümleri, Kur’anî Nurları ışıklandıran, gayret ve himmet ateşine atılan odun parçaları hükmüne geçiyor, tutuşturup alevlendirerek parlatıyor... Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle genişleyip yayılan o Kur’anî Nurlar, (küçük bir nâhiye olan) Barla yerine, bu vilayeti (Isparta’yı), belki ekser memleketi (Türkiye’yi) bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak bilâkis Barla, ders kürsüsü olup; Isparta gibi çok yerler, medrese hükmüne geçti. Rabbimin bu fazl ve ihsanından dolayı  Allah’a hamdolsun.” (Yirmi Sekizinci Mektup, Dördüncü Risale)

M. Fethullah Gülen, “Beyan” kitabında şöyle diyor:
“Varlığın plânını Rahmet-i Sonsuz’un ilmi, mimarisini de BEYAN’ı resmetmiştir. Yaratılışla BEYAN, ‘âyân-ı sâbite’nin mahremlerden mahrem hariminde İKİZ  olarak belirmiş, sonra da hâricî vücuda yürümüşlerdir. Hazret-i Rahman, insanı yaratırken, onun özünü, iç enginliklerini, varlığı, varlığın perde arkasını ifade edebilme kabiliyetini de ona yükleyerek, öylece hâricî vücud buuduna çıkarmıştır. Bu itibarla da denebilir ki; kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası  BEYAN, Yaratıcıyla –yaratılan arasındaki sırlı münasebeti keşfedip ortaya koyan da yine BEYAN’dır. Yeryüzünün tozundan-toprağından, suyundan-çamurundan yoğrulup şekillendirilen insan, ilim sermayesi ve BEYAN  aktivitesiyle arzın halifesi ve şu dünya mescidinde, cin ve insin hatibi olma pâyesine yükseltilmiştir. İnsan BEYAN  ile Allah’a (c.c.) muhatap olmuş ve BEYAN  vasıtasıyla O’na hitap edebilmiştir. İnsanoğlu konuşmaya başlayınca, durgun ve sessiz gibi görünen eşyanın da dilinin bağı çözülmüş ve her biri ‘Mele-i Â’lâ’ dan birer satır, birer paragraf olan bütün varlık ve hadiseler, talâkatli birer hatip gibi her şeyin perde arkasındaki hakikatin konuşan dili, hikmet yüklü BEYAN’ı ve fasih lisanı olmuştur. Bize göre BEYAN’ın olmadığı kabul edilen dönemde, varlık suskun, hadiseler suskun ve her şey de âdeta durgundur. Her varlık nasıl konuşur, konuşurken nasıl kendini ifade eder? Bunlar, herkesçe bilinmesi zor konular.. bu konuda bilinen bir şey varsa, o  da mahiyetine yüklenen BEYAN kabiliyeti ile insanın, bütün eşya ve şuunatı  istediği gibi seslendirip yorumlayabilecek kabiliyette yaratılmış olmasıdır. Doğrusu, izafî değerler dünyasında BEYAN bizim canımızdır. Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de BEYAN’dır. En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi seslendiren, seslendirip eşyanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini ifade etme imkânını veren BEYAN.. düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar BEYAN, geniş bir merkezi hareketin çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi BEYAN, halife ünvanıyla varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı BEYAN  kalemi BEYAN, kılıcı BEYAN ve saltanatının temek kâideleri de BEYAN’dır. BEYAN’ın bayrağının dalgalandığı yerlerde en güçlü ordular bozguna uğrar dağılır; onun  gürlediği meydanlarda top güllelerinin sesi arı vızıltısına dönüşür. BEYAN sancağının çekildiği burçların arkasında sadece onun davulunun, kösünün sesi duyulur; onun mehterinin gürlediği bucaklarda sultanların yürekleri ağızlarına gelir, İskenderlerin, Napolyonların çaresiz kalıp geriye döndükleri nice aşılmaz surlar vardır ki, BEYAN SULTAN’ının BEYAN kılıcıyla paramparça edilmiş ve BEYAN’ının ınkıyad, itaat meşk eden kalemine selam durulmuştur.

“KUR’AN-I KERİM surları aşan, en muannid ve ön yargılı gönüllerde dahi yankılanan böyle bir BEYAN örneğidir. Onun ele aldığı meseleleri sunuşunda öyle baş döndüren bir büyü vardır ki, duyup da tesirinde kalmamak mümkün değildir.”

Cenab-ı Hak hepimize kelime-i tayyibe ile, şehadet getire getire çene kapamak nasip etsin…

[Safvet Senih] 14.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Fransız komşularla birlikte yaptığımız bir iftarın hikayesi [Eyüp Ensar Uğur]

Bir Ramazan günü Fransa'nın kuzeyinde bulunan tarihi Amiens şehrine bağlı bir köyde bir dostumla birlikte eskiden ikamet ettiği ve artık satışa koyduğu eski evine gittik. Arkadaşım altı yıl önce bu evi aldığında ilk bir yıl buraya yerleşmiyor. Bu süre içerisinde tamamını Fransızların oluşturduğu köydeki bahçeli iki katlı evini eğitim gönüllülerine kitap okuma programları yapmaları için sunuyor. Ama ev sahibimiz evvela Madame Yvonne ismindeki yaşlı bir komşuya, yöneticisi olduğu derneğin evinde çeşitli faaliyetleri olacağını bildirir ve ücret mukabilinde evin temizliğini yapıp yapamayacağını sorar. Kadın bu teklifi kabul eder. Ve akabinde de misafirler gelmeye başlar.

Tabi sakin ve sessiz bir hayata aşina köylüler belli aralıklarla yirmi kadar çocuğun, gencin ve hatta yetişkinin köylerinde bulunmalarından ilk anda rahatsız olurlar. Bir de gelenlerin Müslüman olduklarını öğrendiklerinde fena korkuya kapılırlar. Bu durum Avrupa'da yaşayanların şaşırmayacağı bir durum. Geçenlerde rastladığım bir Türk pastanesinin sahibi genç çift, bana cennet misali bir köyde yaşadıklarını ama Fransa'da olan son zamanlardaki İslamcı görünümlü terör olayları nedeniyle, "köyde teröristler istemiyoruz" baskısıyla şehre taşınmak zorunda kaldıklarını anlatmışlardı. Anlayacağınız acı olaylar sonrası toptancı yaklaşım ve suçlamalar her yerde geniş yelpazedeki zulümlerin ortak sebebi.

Biz hikayemize dönelim.

Dostumuzun yeni köyünde hızlı bir şekilde dilden dile,
-'Köyümüzü teröristler üs olarak kullanmaya başladılar' sözleri yayılır. Devlet kurumlarına ihbarlar gönderirler. Tabi adeta sivil toplum dernekleri cenneti olan ve bu kurumların sayısız eğitim kamplarına aşina olan Fransa'nın devlet yetkilileri, köylülere ilgili derneğin bu faaliyetler için kendilerinden izin belgesi aldığını bildirirler.

Ama gelenlerin Müslüman olmalarından dolayı köylülerin endişeleri ziyadesiyle devam eder. O eve girip çıkan yaşlı Madame Yvonne'ye, yanlarına gidip geldiği insanların teröristler olduklarını kendisine her an kötü bir şey yapacacakları konusunda endişelerini iletirler. Bizim madame ise komşularının ön yargılı bu sözlerine sert tepki verir. Müslümanları hiç tanımadıklarını, ne kadar iyi insanlar olduklarını anlatır. Komşularının "ama"lı uyarıları ısrarla devam edince yaşlı kadın, 'onlar teröristler ise ben de onlardanım yani teröristim!' diyerek restini çeker. Akabinde dostumu arayarak durumu bildirir. O da bunun üzerine tüm komşuları ile tek tek iletişim kurmaya çalışır. Bir yıl sonra da bu eve ailecek yerleştikten sonra her birini evlerine davet ederler. Özellikle Ramazanlar'da Fransızlar kendilerine çok gizemli olan bu evi iftarlarda doldurup taşırırlar. Ev sahibimiz de Magripli eşi ile birlikte İslamiyetten bol bol bahsetme imkanı bulurlar.

Dostum anlatıyor;
- Bizleri o kadar sevdiler ki, bana ısrarla köyün idari temsilcisi olmamı yani sizlerin anlayacağı muhtarlığı teklif ettiler. Bu mümkün olmasa da köyün bir çok atkivitesinde en önde bulunuyorduk. Mesela bir defasında köyümüze anaokulu istiyoruz etkinliğinde eşim en önde bulunuyordu. Yerel gazetede eşimin görüntüsü eşliğinde sözleri yer almıştı.

Bir zaman gelip bu köyden ayrılmak zorunda kaldığımızda ise insanların üzüntülerini görseydiniz.

Bu etkileyici hikaye üzerine dostuma komşularını iftara davet etmesi teklifinde bulundum. Yemeği benim yapacağımı söyledim. Arkadaşın eşi yanımızda bulunmadığı için başka da seçeneğimiz yoktu zaten. O da bunu kabul etti ve eski komşularını aradı. Tabi son anda ve de hafta sonu olduğundan birçoğunun başka programları vardı. Ama yine de üç kişi iftara gelebileceğini söylediler. Biri bizim terörist Madame Yvonne idi.

Ev sahibimiz bahçeyi kaplayan yaban otlarının biçerken ben de hızlı bir şekilde epey uzaktaki bir markete gidip alışveriş yaptım. Döner dönmez de bahçede mangalı yakmaya çalışırken kapı çalmaz mı? İftar vaktinden 3-4 saat öncesi böyle bir ani daveti kabul etmeleri bir yana henüz elimiz bulaşıkta, tozda-kömürde iken komşular birden çıkıp geldiler. Tabi günün aşçısı olarak ortada folda da yumurta da olmadığından ilk anda panikledim. Yumurtası yoksa da anası var dolayısıyla paniğe de gerek yok düşüncesinin hasıl ettiği sakinlikle tavukları, iman ateşinin harlamasıyla çabucak köz haline getirebildiğim mangal kömüründe pişirmeye koyuldum.

Tabi mutfağı ile meşhur bir milletin karşısına buzul çağdan beri var olan ateşte et pişirmekten öte bir şeyler de sunabilmeyi milletimizin terakkisini göstermesi adına ulvi bir telakki saydım. Gerçi sonraki hamlem ancak yine iptidai şartlarda olabilecek pişirilecek ne varsa haşla zorunluluğu üzere, ev sahibimizin de vesile-i gelişi olan -bakımsızlıktan bahçesini kaplamış olan- ısırgan otlarından biçtiklerinden sıkı bir demet alarak yaptığım çorba oldu. Buna mecburdum çünkü çorba malzemesi olarak sadece bir avuçluk mercimek vardı.Çorba pişmeyedursun, diğer taraftan bu Fransız milletinin en yoğun hayat tabakasını temsil eden yaşlıların, daha çok tercihi olan vejeteryan bir yemek adına fırına atmış olduğum mantar, biber, sarmısak, domatesten ve sonunda üstüne kaşar talaşı serpiştirdiğim bir mamül ortaya çıkarmaya çalıştım.

My Chance!, öyle bir lezzetli oldu ki bu mantar sote ve ısırgan otlu yemyeşil çorbam her bir misafirimiz aslında elime ne geçtiyse atmış olduğum bu yemeklerin peşi sıra tariflerini sordular. Ben de Oktay Ustavari kompleksel bir detayla uzun uzadıya çok da anlıyormuşum gibi püf noktalarıyla tarif ediverdim. Tabi ihlası anlatmak biraz zordu.

Hazırlık sırasında kendini bizlerden biri sayan Madame Yvonne, salata yapımında tüm mütevaziliğini göstererek yardımcı oldu.
Kısa sürede mükellef sayılabilecek bir sofra akşam ezanına hazırdı artık. Ezan derken youtube'den İsmail Coşar'ın insan ruhunun derinliklerine işleyen sesiyle saba makamıyla okuduğu ezandı. Gerçi seçtiğim Sabah ezanıymış. Hani "Namaz uykudan hayırlıdır" kısımlı ama neyse ki misafirlerimiz uyanmadı.

Ezanı vecd İçinde dinlediler. Duamızı yapıp yemeğe geçtiğimiz de ise buralara gelmeden önce Boğaziçi ramazan programlarımızın bir geleneği olan Enes Hocamızın duygusal bir yoğunlukla okuduğu Cevşen'ül Kebir'i dinliyorduk. Güzelliği tarifsiz o eski anları böylesi de olsa bir nebze tekrar yaşamış oldum.

Oldukça keyifli geçen iftar sofrasında orucun ve Ramazan ayının konu olmasıyla inancımıza ait bir çok hususu dillendirme fırsatı oldu. Çorbanın hafifçe tuzunun fazla olmasının nedenini, oruçtan dolayı test etme imkanı olamadığından dem vurup 18 saat kadar ilahi emir gereği nasıl aç kalındığına ve hikmetlerine kadar uzanan konular konuştuk. Ney taksimi dinledik Mevlana'dan bahsettik.
Ramazanın sayısız bereket yönlerinden yeni birisi de benim için bu deneyimim oldu.

Geçen günlerde Paris'te katıldığım bir derneğin İftar programına davetli olan katolik bir dini temsilci, kutsal ayın anlatımını ve orucun hikmetlerini anlatan bir slayttan sonra kendisine mikrofon tutulduğunda, biz Müslümanların bu yönümüze çok gıpta ettiğini, bir zaman Hristiyanlıkta yaygın uygulanan büyük perhiz denen oruçlarının tekrar ikame edilmesine dair kendisinde derin düşünceler uyandırdığını ifade etmişti.

Evet biz yine son soframıza dönelim.

Davetlilerimizin bu arada ikisi hanım biri erkekti. Madame Yvonne ile birlikte ondan da yaşlı duranın adı Lucette olup 86 yaşında idi. Bu madam yetim çocuklarıyla ilgilenen bir kurumdan emekli olmuş.  Dostuma, onu gördüğüm andan itibaren kalbimde karşılık bulan aurasının demek ki nedeninin bu kutsal uğraş olduğunu sessizce mırıldandım. Kendisine de simasında adeta ışıklar(nurlar) görmemin nedenini şimdi anladım olarak ifade ettim. İnanın genç bir kız gibi bir mahcubiyete büründü belki de ömrünün son demlerini yaşayan bu insan. Eğer misafirlerden biri farklı bir konuyu açmasaydı, Peygamber Efendimizin (asm) de bir yetim olduğunu söyleyecektim. Ve Vedduha Suresinde geçen:

"Rabbin seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı?.....
Öyle ise, sakın yetimi horlama!
Ve sakın bir şey isteyeni azarlama...." "

Ayetlerinden bahsetmeyi arzulamıştım ama Batılıların hiç sevmedikleri ısrarcı çok didaktik bir pozisyona düşmemek için konuyu tekrar din üzerinden açamadım.Ama siz okucularıma içimde kalanı böylece dökmüş oldum.

Meşhur güçlü Galyalı figür Oburikse benzettiğim Mösyö Bernand ise, meşhur Fransız şarkıcı Johnny Hallyday'ın koruması olarak yıllarca pek çok turne vesilesiyle Avrupa'nın birçok ülkesine seyahat etmiş. İlginç koleksiyonları olan bu çok sempatik zat, demez mi Kızılderili inancına sahip olduğunu. Boynunda kurt dişi ve kurt başı kabartması iki kolye vardı. Ve daha nice Kızılderili sembolü takılar taşıyordu. Anlayacağınız tam bir kurtçuydu. Bu ilginç ve hep neşeli olan amcamız diğer eski eşi iki yıl önce vefat etmiş olan Madame Yvonne ile yeni evlenmişler. Damadımız 68 gelinimiz ise 80 yaşında. Madam Ivone, "Ben yalnız yaşayamam" diyor. Belki hayret edeceksiniz 7 çocuğu var. Ömrü hep kalabalık bir ortamda geçmiş. Kendisine şeddeli bir maşallah çektim. Fransızlar adına oldukça sıra dışı bir örnek olduğunu, çocuk ortalaması bir-iki olan bir milletin çıtasını yükselttiğini söyledim. Bu esprime özellikle yeni eşi Bernand çok güldü.

Benim rahmetli annem de 6'sı yaşayan 10 çocuk doğurdu. Birgün en yakın arkadaşı olan 12 doğumlu komşu teyzeyle konuşmasına şahit olmuştum.

Annem yeni evlenenlerin artık 1-2 çocuk yaptığını söyleyince bu teyze anneme, "Bir-iki çocuk hiç olur mu ya!, kedi köpek kaparsa ne yapacaklar!?" demişti.

Neyse genç okuyucuların algılama kapasitelerini daha fazla zorlamayayım. Zira zamane insanları için olağanüstü teknolojik ürünler değil de bu sekiz, on, oniki çocuğun annesi-babası olmak daha havsalaya girmeyecek bir konu.

'Çocukların ile görüşüyor musun?' sorusu karşısında Madame Yvonne kaşlarını çattı. Meğerse dört çocuğu ile küserek tamamen kopmuş. Soramadım ama yüksek ihtimal bu çocuklar babalarının hastalığında ve cenazesinde dahi bulunmamışlardır. Zira bu hal burada alelade bir olay. Bu kalbi kırık yaşlı annenin çocuklarımın diğer üçü ile görüşüyorum demesi de telefon görüşmeleri dışında yılın çok az bir zamanında bir araya gelmek demek.

Batılıların biz Doğululara en gıpta ettikleri özelliğimiz, gittikçe kaybediyor olsak da anne babanın ömrü ahirlerinde çocukları ve torunları tarafından yalnız bırakılmamasıdır.

Altı kardeşin tümü kendi ailelerimizi kurmuş olsak da, birçok insanımız gibi rahmetli annemizin yaşlılığında vefamızı hiç kendisinden esirgemedik, etrafında birer pervane, cenazesinde ise gözyaşları tufanına tutulmuş idik.

Ama işte maalesef bu Avrupa coğrafyasının anne babalarının alın yazıları ömrü ahirlerinde hep aynı. Çocuklarından hele torunlarından mahrum bir yalnızlık.

Örneğin dün ömrünün önemli bir kısmını yetim çocuklara harcayan yaşlı madame Lucette'nin, ev sahibimizin iki küçük kızıyla bir çocuk gibi eğlenmesini izlerken çocukları tarafından terk edilmişliğini yüreğimde derinden hissettim.

Bir nevi onlar da öksüzler. Ölen anne-babaları tarafından değil, yaşadıkları halde artık kendileri için bir ölüden farkı kalmayan çocukları ve torunlarının ihtiyar yetimleri. Bu nevi yetimlik diğer çocuk yetimliğinden daha acınası belki. Hele hayatını yetimlere harcayan yaşlı Lucette'de bu öksüzlük daha bir hüzünlü duruyor.

Konu böylesi hüzünlü bir noktaya evrilince aklımda olan diğer mevzulara giremedim. Ama -dünyanın araçsal herşeyine sahip- bu gelişmiş dünyanın insanlarının siz vefalı dostlara ne kadar da ihtiyacı olduğuna küçük bir örnek sunmaktan mutlu olarak yazımı tamamlıyorum.

Velhasıl güzel bir Ramazan akşamıydı.

[Eyüp Ensar Uğur] 14.6.2018 [Samanyolu Haber]
eyupensarugur@gmail.com

Hücredekiler! Ceza almamış müebbetlikler… [Ramazan F. Güzel]

Gittikçe daraltılan temel haklar ve özgürlükler OHAL ilanı birlikte çok gerilere düştü ve şu son durum itibariyle ülke bir açık cezaevine dönüştü. Birçok kimse hakkında soruşturmalar var, tutuksuz yargılananlara adli kontrol hükümleri uygulanıyor ve çizilen bazı sınırların dışına çıkılamıyor, herkesin tepesinde bir ‘Demokles’in Kılıcı’ var.

Yüzbinlerce insanın pasaportu iptal/ el konulmuş durumda ve o kadar kimsenin de yurt dışı yasağı var. İstediği yerde çalışamıyor, işini yapamıyor, başka yere kaçıp gidemiyor, rızkını başka diyarlarda arayamıyor…

Cezaevlerindeki durumlar ise içler acısı.. İmkanları asgari düzeyde ve kapasitesinin çok üstünde yerlerde insanlar tutuluyor. Cezaevlerinde insanlar kaçırılıyor, yok ediliyor, öldürülüyor ve ‘intihar etti’ denilip geçiliyor..

Bu tecrit edilmiş toplumda, çok kötü cezaevi koşullarında bir de hedef belirlenmiş bazı tutuklulara hücre hapsi cezaları verilmek suretiyle işkenceler yapılıyor; böylelikle de o kimseler ya itirafçı olmaya, ya da akli dengesini kaybetmeye zorlanıyor.

Belirli durumlarda bir tedbir olarak ve belirli bir süreliğine uygulanabilecek hücre hapsi cezasının mahiyetine ve kapsamına bakalım.

SÜRESİ VE KAPSAMI

Tutuklamalar ki bir tedbirdir ve CMK 100 m. gereğince ‘kaçma’ ve ‘delilleri karartma şüphesi’ olanlar için uygulanır. Buna rağmen yüzbinlerce insan, böyle durumlar olmamasına rağmen zorla içeride tutulmakta, hürriyetleri tahdit edilmektedir.

Bu bağlamda özellikle de tutuklu belirli (asker, polis, hakim, savcı gibi..) kimselere hücre hapisleri uygulanmakta ve onlar tecrit edilmektedirler.

5275 sayılı ‘Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’ cezaevlerindeki ‘hücre hapsi’ne dair durumları düzenlemiştir. ‘Disiplin Ceza ve Tedbirleri, Ödüllendirme’ konusunun düzenlendiği 8. Bölümünde, ‘kınama’, ‘Haberleşme veya iletişim araçlarından yoksun bırakma veya kısıtlama’ gibi tedbirlerden sonra, söz konusu yasanın 44. Maddesinde ‘Hücreye koyma’ tedbiri düzenlenmiştir.  Buna göre, Hücreye koyma cezası, hükümlünün eylemlerinin nitelik ve ağırlığına göre bir günden yirmi güne kadar olabilir en fazla. Ve bu tedbir ve ceza da keyfi olarak uygulanamaz, ilgili maddede hangi hallerde bu cezanın verilebileceği belirtilmiştir: isyan, isyana teşvik, kaçma/ firar, cezaevi yönetimine hakaret gibi..

Aynı madde (4). fıkrasında ‘Hücre, yaşamsal gereksinmeleri karşılayacak biçimde düzenlenir’ denmesine ve (5). fıkrasında ‘Hücreye konulan hükümlünün, resmî ve yetkili merciler ve avukat ile görüşmesine engel olunmaz’ dense de, çoğu zaman bu amir hükümler de ihlal edilmektedir. Bu uygulama ile son zamanlarda: ‘açık havaya çıkma hakkı’nın kullandırılmadığı ve tutukluların kişisel gereksinimlerinin karşılanması zorunluluğunun dahi yerine getirilmediği, tutukluya avukatlarıyla görüşme hakkının verilmediği ve sağlık raporlarının alınmadığı da gelen duyumlar arasında.

MASUMİYET KARİNESİ İHLAL

Burada gözden kaçan en önemli nokta ise; bu kanun maddesi -giriş kısmında da belirtildiği gibi- ‘hükümlünün’ eylemleri için düzenlenmiştir. Cezası kesinleşmiş ve artık cezası o cezaevinde infaz olunacak hükümlüler/ suçlular için düzenlenmiştir bu yasa maddesi..

Tutuklu insanları hücre hapsine atarken bu kanun maddesine atıfta bulunuluyor bazen.. Ama aslında hukukun en önemli ilkelerinden ‘masumiyet karinesi’ ihlal edilmektedir.

Filhakika zaten bir koruma tedbiri ile tutuklu bulundurulan bir şüpheli şahıs hakkında, bir de hükümlülere uygulanan böylesine ağır bir idari yaptırım, hukukla ve adaletle bağdaşmaz.

KILIF NEDİR?

15 Temmuz darbe girişimi henüz devam ederken, HSYK Başkanvekili 2700 hakim ve savcıyı açığa aldıklarını duyurmuş, daha sonra bu sayı 4100’e çıkmıştı.  Şu an 3000’e yakın hakim ve savcı tutuklu ve bunlar arasında iki Anayasa Mahkemesi üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ve her mahkemeden 2700 kürsü hakimi bulunuyor. (Bkz. SCF Raporu)

Rapora göre tutuklu birinci sınıf hakimler ve Yargıtay üyeleri gibi seçkin hukukçuların tamamı ya hücre hapsinde tutuluyor ya da haklarından kısıtlanmış halde cezaevlerinde tecritte tutuluyorlar.. Bu kişilerin birçoğu aradan geçen 2 seneye yakın zaman diliminde psikolojik ve fiziksel rahatsızlığa maruz kaldı ve hatta bazıları da vefat etti.

Hakkında somut hiçbir delil olmadığı halde yargı, kendi mensuplarına bunu yaparken, dayanağını hangi yasada buluyor, bu hukuk cinayetini işlemek için ne gibi bir kılıf uyduruyor?

Evet, İnfaz Kanunu, (önceden belirttiğimiz gibi) sadece hükümlüler için hücreye koyma’yı düzenlerken, bunu azami 20 gün ile sınırlarken ve bu cezalandırmayı (kaçma, firar, isyan gibi) fillere karşılık öngörüyor…  Yasada bir dayanak olmayınca, hakim savcılar ve cezaevleri kanunsuz şekilde insanları hücrelerde tutmaktadır.

Tutuklu hakimlerin çoğu Urfa’daki Cezaevinde tutulmuşlardı. (Ki, Türkiye’de olsam benim de gideceğim yer orası idi.) Oradaki (ismini vermek istemediğim) bir hakim için verilmiş olan bir ‘İdari ve Gözlem Kararı’nı sunuyorum. (Ek:1)

Burada, ilgili şüphelinin ‘gelen istihbari bilgilere istinaden’ içeriden tutulduğu açıkça belirtilmektedir. Buranın adına da ‘hücre’ demeyip ‘güvenlikli bölüm’ diyerek laf oyunu yapılmaktadır.

8 Eylül 2016’da CTE Genel Müdürlüğü’nün emri ile hakim savcılar, farklı farklı cezaevlerinde aynı anda, ortak bir operasyon ile hücrelere kondular. 2016/2068 sayılı idare gözlem kurulu kararı da, bunun Adalet Bakanlığı CTE’nin emriyle gerçekleştiğini teyit etmektedir.) Hakim savcıların gelmesi üzerine, Urfa’daki hücrelerde bulunan katiller, azılı suçlular normal koğuşlara dağıtılmış ve buralar yargı mensuplarına tahsis edilmiştir. Hücre cezası almış kişilerin, hücre cezaları da infaz edilmemiştir. Ve bunu bayramdan önce yaptılar ki, o hakim savcılar bayramı hücrede geçirsinler diye…

Bu kararın iptali için defalarca itiraz edilse de bu talepler infaz hakimlerince reddedilmiştir. (Bkz. Ek:2 ve 3)

Hakim kararından da anlıyoruz ki devrede bizzat Adalet Bakanlığı var ve ‘Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü İnsan Hakları Daire Başkanlığı’nın direkt müdahalesi var. Yani özetle, elan ülkenin bütün işleyişini yöneten/ koordine eden MİT’ten gelen istihbari raporlara istinaden, Adalet Bakanlığı’nın talimatıyla yüzlerce hakim savcı ve binlerce sivil hücrelerde tecrit olarak tutulmaktadırlar. Karar örneklerini verdiğimiz hakim arkadaşımızda olduğu gibi, bir çok seferler ‘diğer meslektaş arkadaşları ile birlikte kalmak’ istenmesine, bu konuda müracaatlar yapılmasına rağmen insanlar yine de hücrelerde tutulmaya devam edilmektedir.

..

Bu şekilde insanlar bir yılı aşkın süredir hücre hapsinde tutuluyor, hem de kanunen hakim kararı olması gerekirken, böyle mesnetsiz  talimatlarla.. Bu işlemi şöyle örneklendirebiliriz: bazı okullara Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yazı gönderilip, ‘Şu isimleri yazılı öğrencilere yüz üstünden yüz puan, şu öğrencilere ise sıfır puan verin, sebebini de sormayın, böyle uygun gördük’ denmesi gibi…

YAPILMAK İSTENEN NEDİR?

Kanunsuz ve hukuksuz bir şekilde tutuklu insanlar hücre hapsinde tutuluyor.. çoğunun ortada iddianamesi bile yok, neyle suçlandıklarını bile bilmiyorlar.. Ama şu an fiilen hücre hapsi ile ‘Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezası’ ile cezalandırılmaktalar!

İnsan haklarını ihlal etmekle suç işlenmektedir, bu suçun ortakları ise TCK’da düzenlenen ‘Soykırım’ ve ‘insanlığa karşı suçları’ işleyen siyasiler ve onların iştirakçileri devlet memurlarıdır.

Aşamalı bir şekilde insanları hayattan tecrit edip yok etmenin cezaevi versiyonudur bu hücre hapisleri…

Amerikan Halk Sağlığı Dergisi’nin (APHA) 2014 yılındaki bir makalesine göre; hücre hapsinde olanların kendilerine zarar verme olasılığı 3,2 kat daha fazla. (Bkz. GriHat Haber) Bu hapse maruz kalanlar, iyice bunalıma girerek ya kaçmayı, ya da intiharı denemek zorunda kalabiliyor.

Amerikalı ‘Solitary Watch'(SW) örgütünün araştırmasına göre hücre hapsi psikolojik bir işkencedir ve bunun etkileri, o kişi normal hayata döndükten sonra da devam etmektedir.

Dolayısıyla bu hücre hapisleri ile:

– Belirli kimseler kanunsuz şekilde cezalandırılmaktadır. Bu yapılanlar da TCK anlamında soykırım ve insanlığa karşı suçlar boyutundadır,

– Bu Tecritlerle insanlar itirafçı olmaya zorlanmaktadır. Diğer arkadaşlarıyla görüştürülmeyen tutuklulara hayali, farazi hikayeler dayatılarak isim vermeleri ve oradan kurtuluş için itirafçı olmaları istenmektedir.

– Gözlerden ırak tutulan kimselerin MİT gibi bazı kurumlarca alınıp başka yerlerde usulsüz sorgulara ve işkencelere maruz kalmalarının önü açılmaktadır.

AİHM’nin ‘hücre hapsi’ne dair bir çok içtihatları bulunmaktadır ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinin (insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı) ihlal edildiğine hükmetmektedir. (Bkz. 19 Nisan 2001 tarihli Peers/Yunanistan kararı gibi.)

Türkiye yıllarca hapishanelerindeki kötü muameleleri işlemiş olan yönetmen Alan Parker’in 1978 yapımı ‘Geceyarısı Ekspresi’ (Midnigt Express) isimli filminin imajını silmekle, tekzip etmekle geçirdi.. Şu son dönemda yaşananlar, bu kurgusal çalışmanın çok çok ötesine taşındı ve Türkiye/ Türkler, insan hakları konusunda çok kötü bir intiba ile anılır oldu.

Buna sebep olanlar, adaletsizce ve kimne hareket eden siyasiler ve onların maşalığına soyunan memurlar olduğu kadar, bu zulme ses vermeyen yığınlardır.. Herkes ileride payına düşen karşılığını alacaktır. Fakat hatadan dönebilmek bir erdemdir ve de zararın neresinden dönülürse kardır ve dolayısıyla da acilen hücrelerde rehin tutulan insanların çıkarılmaları gerekiyor.

Yargı mensubu arkadaşlarına bunu reva gören yargı mensuplarına da Pir Sultan’ın şu sözlerini ithaf ediyorum:

‘Demiri demirle dövdüler;/ Biri sıcak biri soğuktu.

İnsanı insanla kırdılar; / Biri aç biri toktu.’

[Ramazan F. Güzel (İhraç/ Eski Diyarbakır Ağır Ceza hakimi)] 14.6.2018 [TR724]

Ve futbol şöleni başlıyor [Hasan Cücük]

21. FİFA Dünya Kupası bugün oynanacak Rusya – Suudi Arabistan açılış maçıyla start alıyor. Rusya’nın ev sahipliği yaptığı kupaya 32 ülke katılırken, 11 şehir maçlara ev sahipliği yapacak. Kupanın favorileri yine aynı takımlar.  Dünya Kupası’nın 21. şampiyonunun adını 15 Temmuz’da oynanacak final maçıyla öğreneceğiz. 32 takım arasında daha önce kupayı kazanan ülkelerden sadece İtalya, Rusya’da yer almayacak. İtalya 58 yıl aradan sonra bir Dünya Kupası’nda yok. Brezilya’nın 5 kez kazandığı kupayı, Almanya 4 kez mutlu sona ulaştı. Arjantin ve Uruguay ikişer; Fransa, İngiltere ve İspanya ise birer kez bu kupa sevinci yaşadı. Rusya biletini play-off maçlarında İsveç’e kaptıran İtalya ise 4 kez kupanın sahibi olmuştu.

Tarihleri boyunca Dünya Kupası’na katılamayan İzlanda ve Panama’nın hasreti Rusya’da bitecek. 330 bin nüfuslu İzlanda, kupaya katılan en küçük olarak adını tarihe şimdiden yazdırdı. Küçük ada ülkesi son yıllarda futbolda başarı grafiğini yükseltmişti. Adını daha çok sahip olduğu kanalla duyduğumuz Panama’da ilk kez bir Dünya Kupası’na katılma sevinci yaşayacak. Uzun süre aradan sonra katılan ülke ise Peru oldu.  Son kez 1982 Dünya Kupası’nda sahne alan Peru’nun 36 yıllık hasreti Rusya’da son bulacak.

FIFA, tartışmalı pozisyonlarda hata oranını en aza indirmek için Dünya Kupası tarihinde ilk kez ‘Video Yardımcı Hakem’ (VAR) uygulamasını hayata geçirecek. İtalya, Almanya ve Portekiz birinci liglerinde kullanılan sistem son olarak 2017 Konfederasyon Kupası’nda denenmişti. Kupada düdük çalacak hakemler arasında Türkiye’nin yetiştirdiği en başarılı isim Cüneyt Çakır da yer alacak. Çakır, daha önce 2014’te Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda, Ukrayna-Polonya ortaklığında düzenlenen EURO 2012’de ve Fransa’da yapılan EURO 2016’da görev almıştı.

Dünya Kupası’nın gözlüklü kurt maskotu Zabivaka internet üzerinden yapılan oylamada seçildi. Tasarımı Ekaterina Bocharova tarafından yapılan maskotun giydiği beyaz mavi ve kırmızı renkler Rusya bayrağının renklerini temsil ediyor. Dünya Kupası’nda resmi topu olarak Alman Adidas firmasının ürettiği Telstar-18 kullanılacak. Adidas tarafından üretilen top geçtiğimiz Kasım ayında Moskova’da Messi, Zidane, Podolski, Kaka, Xabi Alonso ve Del Piero’nun katıldığı törenle tanıtılmıştı. İspanyol kaleciler David de Gea, Pepe Reina ve Marc-Andre ter Stegen topu kavramanın zor olduğu şeklinde eleştiriler dile getirmişti.

Dünya Kupası’nda son 10 yılın muhteşem ikilisi Messi ve Cristiano Ronaldo’nun üzerinde olacak. Bireysel bazda kazanmadık başarı bırakmayan bu ikiliden Messi’nın milli takımla herhangi bir başarısı bulunmuyor. Messi, 2 kez Copa America, bir kezde Dünya Kupası finalinde sahadan boynu bükük ayrılmıştı. Cristiano Ronaldo ise milli takım başarı hasretine Euro 2016 şampiyonluğu ile son vermişti. Portekiz’in şampiyonluğuna pek şans tanınmıyor. Messi’li Arjantin ise favoriler sıralamasında üstlerde bulunuyor. Messi ve Ronaldo dışında Neymar, Kylian Mbappe, Harry Kane, Dele Alli, Kevin de Bruyne gibi isimler kupanın yıldız adayları arasında bulunuyor. Kupanın sürpriz yıldız adayı ise Mısır’lı Muhammed Salah. Bu sezon Liverpool formasıyla Premier Lige damga vurup, gol kralı olan ve yılın futbolcusu seçilirken Salah, Şampiyonlar Ligi finalinde Sergio Ramos tarafından sakatlanmıştı. Salah’ın nasıl bir performans göstereceği merak konusu olmaya devam ediyor.

Kağıt üzerinde kupaya katılan 32 ülkenin şampiyon olma ihtimali var. Ancak Dünya Kupası sürprizlere açık olmamasıyla dikkat çekiyor. Favori sıralaması Brezilya, Almanya, İspanya, Fransa ve Arjantin olarak yapılıyor. Panama ve Suudi Arabistan’a ise binde bir şans tanınıyor. Kupanın sürpriz favorisi olarak Belçika gösteriliyor. Avrupa’nın önde gelen kulüplerinde top koşturan yıldızlara sahip Belçika, mutlu sona ulaşırsa 88 yıllık kupa tarihine 9. şampiyon olarak geçecek.

Artık gerim sayım bitti. Söz futbolcularda. Bir ay sürecek şölen başlıyor. İyi olan kazansın diyelim.

Dünya Kupası’nda Türkiye yok, Türkler ve ‘bizim çocuklar’ var

Türkiye ve Dünya Kupası pek aynı cümlede bir araya gelmekten hoşlanmayan bir kavram. Tarihimizde kupaya sadece iki kez katıldık. İlki 1954, ikincisi 2002’de gerçekleşti. Şenol Güneş yönetiminde 200’de Japonya ve Güney Kore’de tarih yazan millilerimiz kupada üçüncü olmuştu. Sonra ise yine bildik hikayeye döndük. Kupa biletini alamayıp, televizyon ekranlarından maçları seyrettik. Tesellimiz Süper Lig’den kupaya giden oyuncular ve Avrupa’da milli tercihlerini doğduğu ülkeden yana kullanan gurbetçi gençlerimiz oldu.

Türkiye’nin olmadığı Rusya’da ‘Türk futbolcu’ olarak 3 isim arz-ı endam edecek. Bu isimler Almanya adına ter dökecek Mesut Özil ve İlkay Gündoğan. Diğer isim ise Avustralya kadrosunda yer bulan çoğumuzun Türk olduğunun bile farkında olmadığı Bursaspor adına ter döken Aziz Behich (Eraltay).

En ünlü Türk, Mesut Özil

Dünya Kupası’nın en ünlü Türkü hiç şüphesiz Mesut Özil. Aslında Mesut şuan dünyada en ünlü Türk futbolcu. Schalke 04’te başlayan futbol yolculuğunu Werder Bremen ve Real Madrid’de sürdürüp son 5 yıldır Arsenal formasını giyen Mesut Özil, milli tercihini doğduğu ülkeden yana yapmıştı. Panzerlerin formasını ilk kez 11 Şubat 2009’da giyen Mesut Özil, Alman milli takım patronu Joachim Löw’ün en güvendiği isimlerin başında geliyor. Raket gibi kullandığı sol ayağı, adrese teslim pasları, oyunu yönlendiren futbol zekasıyla Mesut Özil, Almanların ’10 numara’sı olarak Rusya’da ter dökecek. Şuana kadar 90 maçta milli formayı giyen Mesut Özil, 23 gole imza attı.

Almanya’nın ‘İlkay’ı

Almanya adına sahne alacak bir Türk futbolcu ise İlkay Gündoğan. Bu sezon Manchester City formasıyla gösterdiği performansla dikkatlerini üzerine çeken İlkay Gündoğan, uluslararası turnuvalara katılmama şansızlığına nihayet Rusya’da son verecek. Nürnberg formasıyla Bundesliga’da top koşturmaya başlayan İlkay Gündoğan yıldızını 2011’de geldiği Borussia Dortmund’da parlatmıştı. Milli tercihini Dortmund formasını giyerken Almanya’dan yana kullanan İlkay, Panzerler adına sahaya ilk kez 11 Ekim 2011’de Belçika karşısında 84. dakikada oyuna girerek çıkmıştı. Kısa sürede Bundesliga’nın en iyi orta saha oyuncularından biri olan İlkay’ın başı talihsiz sakatlıklardan bir türlü kurtulamadı. Sakatlığından dolayı 2014 Dünya Kupası ve Euro 2016’da Löw’ün kadrosunda yer bulamadı. Temmuz 2016’da Manchester City’ye transfer olan İlkay özellikle bu sezon harika bir performans ortaya koyunca Almanya’nın Rusya kadrosunda yer buldu. İlkay, Panzerler adına 26 maçta sahaya çıkıp 4 gol attı.

Almanya kadrosunda olacak bir diğer Türk, Liverpoollu Emre Can olacaktı. Emre Can sakatlığından dolayı sezonun son bölümünde forma giymediği için Löw tarafından kadroya alınmadı. Emre Can, 20 milli maçta Panzerler adına bir gol attı.

Aziz, Rusya’nın kadrosunda

2013’ten bu yana Bursaspor formasını giyen Aziz Behich’in Türk olduğunu çoğumuz bilmiyordur. Özellikle soyadının ‘Behich’ olarak yazılmasından dolayı aklımıza ilk Balkan ülkeleri kökenli olduğu geliyor. Oysa 27 yaşındaki Aziz Behich ailesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Avustralya’ya göç etmiş. Yani bir gurbetçi çocuğu olan Aziz Behich’in soyadı ‘Eraltay’. Avustralya formasını ilk kez 14 Kasım 2012’de Güney Kore maçında giyen Aziz Behich, 23 maçta 2 gol attı. Bursaspor’lu oyuncuyu teknik direktör Bert van Marwijk Rusya kadrosuna aldı.

‘Bizim çocukları’ izleyeceğiz!

Gelelim Süper Lig’de mücadele edip ülkelerinin Rusya kadrosunda yer bulan ’bizim çocuklara.’ Süper Lig’den tam 22 oyuncu Rusya’da ter dökecek. Sezon sonu kadrolarını dikkate aldığımızda Rusya’ya en çok oyuncuyu Beşiktaş ve Bursaspor gönderiyor. Her iki takımdan 4’er oyuncu Rusya’da ülkelerinin başarısı için ter dökecek. Siyah-beyazlılarda, Portekizli oyuncular Ricardo Quaresma ve Pepe ile Hırvat Domagoj Vida’nın yanı sıra Beşiktaş’tan Çin ekibi Guangzhou R&F’ye transfer olan Dusko Tosic Dünya Kupası’nda yer alacak.  Yeşil-beyazlılar ise Nijerya Milli Takımı’na Abdullahi Shehu ve William Ekong’u gönderirken, Moussa Sow Senegal, Aziz  Behich (Eraltay) da Avustralya için ter dökecek.

Bu takımları, 3’er futbolcu ile Galatasaray ve Kasımpaşa takip etti. Galatasaray’da kaleci Fernando Muslera Uruguay’ın kalesini korurken, Yuto Nagatomo Japonya, Younes Belhanda Fas için mücadele edecek. Kasımpaşa ise Tunus’a Siyam Ben Youssef’u, Nijerya’ya Kenneth Omeruo’yu ve Mısır’a da Trezeguet’yi (Mahmoud Ahmed Ibrahim Hassan) gönderdi.

Süper Lig’den, Dünya Kupası’na giden oyuncuların ülkelerine bakıldığında Nijerya ve Fas 4’er futbolcu ile ilk sırayı aldı.  Abdullahi Shehu, William Ekong, Ogenyi Onazi ve Kenneth Omeruo, Nijerya’nın aday kadrosunda yer alıyor. Fas’ta da Younes Belhanda, Nabil Dirar, Manuel da Costa ve Khalid Boutaib, Süper Lig’i temsil eden isimler olacak. Nijerya ve Fas’ı, 3 futbolcu ile Portekiz (Ricardo Quaresma, Pepe ve Beto) takip ediyor.

Türkiye’den Dünya Kupası’na giden ‘bizim çocuklar’ın listesi

Beşiktaş: Ricardo Quaresma, Pepe (Portekiz), Domagoj Vida (Hırvatistan), Tosic (Sırbistan)

Bursaspor: Aziz  Behich Eraltay (Avustralya), Abdullahi Shehu, William Ekong (Nijerya), Moussa Sow (Senegal)

Galatasaray: Fernando Muslera (Uruguay), Yuto Nagatomo (Japonya), Younes Belhanda (Fas)

Kasımpaşa: Siyam Ben Youssef (Tunus), Kenneth Omeruo (Nijerya), Trezeguet (Mısır)

Fenerbahçe: Nabil Dirar (Fas)

Başakşehir: Manuel da Costa (Fas)

Trabzonspor: Ogenyi Onazi (Nijerya)

Göztepe: Beto (Portekiz)

Yeni Malatyaspor: Khalid Boutaib (Fas)

Antalyaspor: Johan Djourou (İsviçre)

Alanyaspor: Lamine Gassama (Senegal)

Kardemir Karabükspor: Olafur Ingi Skulason (İzlanda)

[Hasan Cücük] 14.6.2018 [TR724]

Köpek balıkları kan kokusu almaya görsün [Semih Ardıç]

Tecrübe ile sabit, araştırmalarla teyit edilmiş kuralları kale almayınca ekonomide ne olur? Türkiye’nin ekonomide maruz kaldığı borç ve kur krizi olur.

Mesela Uluslararası Para Fonu (IMF) merkez bankalarının döviz rezervlerine dair tavsiyelerde bulunuyor. Mecburiyet yok. Riayet edenin kazandığı bir gönüllülük esas.

TÜRKİYE’NİN DÖVİZ REZERVİ IMF’NİN TAVSİYE ETTİĞİ SINIRIN ÇOK ALTINDA

IMF diyor ki: “Kara gün akçesi olarak en az üç aylık ithalat tutarı kadar net döviz (altın dahil) rezervi tut! Dara düşünce etrafta kimseyi bulamayabilirsin.”

Rezerv tutmakta alt sınır kuralına göre Türkiye sınıfta kalıyor. Bir başka ifade ile Türkiye’nin net rezervlerinin asgarî 63 milyar dolar olması elzem.

En son veriye göre net rezervimiz 28,7 milyar dolara geriledi. Türkiye’nin nisan ayı ithalatı 21 milyar dolar seviyesinde tahakkuk etti.

IMF bu tablonun farkında ve Türkiye’yi Güney Afrika, Arjantin ve Malezya ile beraber gelişen piyasalar içinde “en kırılgan olanlar” kategorisinde gösteriyor.

DOLAR DÖVİZ KITLIĞINDAN YÜKSELİYOR

Merkez Bankası’nın doların alıp başını gittiği şu günlerde sadece faiz artırmasının bir sebebi de kasada kâfi miktarda döviz olmamasıdır. Piyasaya döviz satarak da TL’yi destekleyebilirdi. Amma velakin eli kolu bağlı.

Döviz kıt, talep çok olunca fiyatı kontrol etmek de mümkün olmuyor tabiî.

Faiz silahının tek başına ne kadar etkili olabildiğini de esefle müşahede ediyoruz. Dolar 13 Haziran itibarıyla 4,70 TL eşiğinden döndü. Euro 5,50 TL olmak üzere. Sterlin 6,20 TL’yi geçti.

2008’DE GELEN DOLARLAR ANAVATANINA DÖNÜYOR

Bu makale yayımlandığında ABD Merkez Bankası (FED) faiz kararını ilan etmiş olacak. Kuvvetle muhtemel ki okyanus ötesinde faizler yüzde 2-2,25 aralığına çıkacak.

2008 krizinde bankalara sıfır faizle verdikleri dolar banknotlarını geri topluyorlar. Ta ki enflasyon yüzde 2’yi geçmesin, piyasada fiyatlar yeniden balon (hormonlu) gibi şişmesin.

Türkiye o günlerde gelen ucuz ve bol doları imalat ve ihracat ağırlıklı sektörlerde değerlendirmek yerine betona gömdü. 21. asrın başında Ağustos Böceği bu sefer Türkiye oldu.

Perşembe günü de Avrupa Merkez Bankası (ECB) para musluğunu kısma yolunda ilk adımı atacak.

TCMB’nin repo faizini yüzde 17,75’e çıkarmasıyla bir nebze gerileyen dolar ve euro iki büyük merkez bankasından gelecek kararlarla 5 TL’ye doğru kulaç atmaya devam edecek.


Haritada kırmızıdan yeşile doğru kaydıkça ülkenin döviz yeterliliği “zayıf”tan “güçlü”ye gidiyor. Türkiye “kırmızı” ile döviz rezervi açısından en kırılgan ülkeler arasında bulunuyor.
TL KÖPEK BALIKLARININ HEDEFİNDE

Rezervi zayıf, borcu yüksek, finansman ihtiyacı had safhada bir ekonominin kan kaybetmesi okyanustaki köpek balıklarını da tahrik edecek. Kan kokusu almaya görsünler..

Köpek balıklarına kızmakla mesele hallolmuyor. Açık denizde köpek balıkların insafına terk edilen 81 milyon insan ekonomiye bu denli kan kaybettirilmesini sigaya çekmeli.

Lüks ve israf yüzünden kamu maliyesinin en önemli kozu olan ‘mali disiplini’ denizin dibine batıran, ballı ihalelerle Hazine’yi boşaltan hükûmete, Saray’ın kerameti kendinden menkul müşavirlerine hesap sorulmalı.

TL’nin çelimsizliği ve ufuktaki tehditler daha evvel TL nevinden varlıklara uzun vadeli yatırım yapan fonlara da geri adım attırıyor.

“DOLAR 4,28 TL OLACAK” DEDİ, 4,64 TL’DEN CANINI ZOR KURTARDI

TD Securities Türk Lirası’nda dolara karşı aldığı uzun pozisyonu yüzde 3,1 zarar ederek 4,64 TL seviyesinde zarar-kes ile kapattı.

Kurum TCMB’nin 7 Haziran’da 125 baz puanlık faiz artırımının akabinde dolar/TL 4,49 seviyesinde iken 4,28 hedefi ile lirada uzun pozisyon açmıştı.

Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı: Dolar 4,28 TL’ye inmek bir tarafa yeniden 4,60 TL’yi aştı. Zarar daha fazla artmasın diye TL varlıkları elinden çıkardı.

Toronto Dominion (TD) Menkul Değerler de yatırımcılara TL’den uzak durun mesajı verdi.

TD’ye göre gelişen piyasalarda imalat verileri genele yayılan zayıflığa işaret ediyor. TD’nin raporunda Türk Lirası, Meksika Pesosu ve Malezya Ringiti için “en riskli üç para birimi” tespiti yer aldı.

TD de Türkiye’nin döviz rezervinin IMF’nin tavsiye ettiği oranın altında olduğuna dikkat çekti.

DAHA ZOR GÜNLERE HAZIR OLALIM

Fed’in faiz artırımları devam ederken, ABD tahvil faizlerinde artışla birlikte sıkılaşan likidite şartları Türkiye ekonomisini çok daha zor günler beklediğine işaret ediyor.

TL değer kaybettikçe dış borçlar katlanıyor, faiz ve enflasyon tırmanıyor. Türkiye’de haftalık ya da aylık tahminler/hesaplar bile giderek mânâsını kaybediyor.

Enflasyon ve faiz şoku iki ay sonra en fazla konuşulan başlık olacak.

Bütün bu riskler ekonominin ihtiyaç duyduğu sıfırdan yatırımları imkânsız hale getiriyor. Daha vahimi elde avuçta kalan sermaye yurt dışına kaçıyor. Haliyle sermayedar kendisini riskten uzak tutma gayretinde.

Nisan ayı itibarıyla Türkiye’den kalkan 2,8 milyar dolar doğrudan yatırım kervanı artık başka memleketlerde konaklıyor.

Döviz az, doları faiz artışı da durduramıyor. Bu da demek oluyor ki yaz aylarında şok faiz artışları sürpriz olmaz.

Zor günlerin altın kuralı: Nakit kraldır. Sakın harcama!

[Semih Ardıç] 14.6.2018 [TR724]

Dolapta kek var, yuvarlanıp yersin [Ahmet Dönmez]

Bu seçimde bir tuhaflık mı var?

Yoksa bana mı öyle geliyor?

Gerçi  ‘İlklerin seçimi’ demiştim ama sanırım yine de bu kadarını beklemiyordum.

***

Tuhaf geliyor, çünkü roller değişti.

Pozisyonlar değişti.

Şimdiye kadar hep bir ‘hikaye ile’ kitlelerin karşısına çıkan AKP, bu kez Ramazan’da ‘fakir aile maratonuna’ çıkmış beyaz Türk gibi snob.

Eskiden onlar talep edendi, zorlayandı, şikayet edendi, eleştirendi, ağlayandı.

Şimdi tepeden bakan, ezen, mağrur, şımarık lümpenler güruhu.


***

Dahası, Erdoğan’ın büyüsü bozulmuş.

İlk kez herhangi bir “mağduriyetle” gitmediği bir seçimde, saçmalama kapasitesinin ne kadar engin olduğunu da görmüş olduk.

Arsızın kahkahası, ardındaki odunun çatırtısından yüksek çıkarmış derler; biraz da ondan şaşkınız.

Neredeyse hiç bir mitingi yok ki rakiplerine ve sosyal medya haylazlarına makara yapılacak malzeme vermesin.

Hani demiştik ya, ‘hikayesi bitmiş’; şimdi nereden nasıl bir hikmet peydah edeceğini şaşırmış durumda.

Kah yalanları kah cehaleti ile gülünç duruma düşüyor.

Bazen zihni salahiyetinden şüphe uyandıracak kadar kayışsız-balatasız sallıyor.

****

Bir de kek muhabbeti var malum.

Tam da “Süleyman Demirel Üniversitesi’ni ben açtım”, “Adnan Menderes Havalimanı’nı ben yaptım”, “Adıyaman Havaalanı benim eserim” diye alenen milleti ‘kek’lediği günlerde…

Nasılsa yiyen yinene…

Tabi ondan önce ne MR vardı, ne tomografi. Hastalar, köpeklerin çektiği ambulanslarla taşınıyordu.

Bütün buralar dutluktu.

O geldi mamur oldu her yer.

****

Kendisi daha doğmadan tek parti döneminde ilkokulu okumuş bir zat. Diploması var mı bilmiyoruz. 12 Eylül’de daha doğmayan kızı de kendisi için kapılara notlar asardı hani, hatırlarsınız.

O yüzden ‘kek’lemesi kolay.

Ufak da atmıyor gerçi ama…

Yine yandaşın biri bulmuş nasıl milletin orasına burasına duhul edeceğini; üretmiş ‘millet kıraathanesi’ni, koymuş önüne, o da meydan meydan anlatıyor. Kek verecekmiş, kitap verecekmiş, gençler kıraat edecekmiş.

Eleştirilere de ‘gençlik elden gidiyeah!’ diye karşılık veriyor. “Ya çocuklarımız elden gidiyor ya, onları kurtarmak için millet kıraathaneleri yapacağız” diye anlatıyor.

Tamam da niye elden gidiyor gençler?

N’olmuş ki?

16 yıldır ümmetin lideri yok muydu başımızda?

AKP iktidarında çocuklarımız elden gitmeye mi başladı?

‘Kindar gençlik’ işinde iyiydiniz ama!

Bayağı kindar bir nesil ürettiniz. Meyvelerini de topluyorsunuz işte. Diğer partilerin seçim standlarına saldırıp rakipleri hastanelik etmekle meşguller şu ara. Dün de Abdüllatif Şener’in Konya’daki seçim bürosuna sopalarla dalmışlar.

Bu işte iyiler gerçekten.

Biraz da millet parklarında yuvarlanır millet kıraathanelerinde kek yerseler, daha bir ‘kininin davacısı’ olur gençler.

****

Tabii o işin ambalajı. “Ekonomi tepe taklak giderken biz biraz da buradan ütelim sizi” diyemeyeceği için, “Çocuklar, çocuklarımız…” diye satıyor ürünü. Ne de olsa iyi pazarlamacı.

Bir de kalkmış rakibine, “Şimdi İnce bak sana buradan bir nasihatte bulunayım. Sen siyasette daha çok çok çıraksın. Ama bir şey söyleyim sana, siyaset dürüstlük ister. Senin genel başkanın yalancı. Sen de hemen başladın yalana” diye tarizde bulunuyor. Önceki gün de “Bunlar yalanı söyler, sonra hiç bir şey olmamış gibi arkalarını dönerler” diyordu.

Yandaş medyasında da “Yalanlarla dolu 40 gün” başlıklı haberler çıkıyor. Yeni Şafak, “İnce’nin seçim çalışmalarına yalanları ve geçmiş dönemlerdeki politikalarından çarkları damga vurdu. İnce 40 günde birden çok yalan ve iftiralarda bulundu” diye yazıyor.

Sabah da “Muhalefetin yalan ittifakı” diye sözümona bir haber inceleme yapmıştı. Büyük gazeteci Kenan Kıran (Kendisi kayyım tarafından Zaman Gazetesi’ne genel yayın yönetmeni atanmıştı), Erdoğan dışındaki 3 cumhurbaşkanı adayının sözlerini masaya yatırmış, “Halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar” diye yakınıyor.

Gerçi Azrail vantilatörü esprisini Kemal Kılıçdaroğlu yapmıştı ama herhalde Sabah gazetesi ceryanda kalmamak için Erdoğan’ın yalanlarına fazla değinemiyor.



****

Onun yalancılığı uluslararası alana taşmış vaziyette zira. Beyaz Saray’dan kaç kere yalanlandığını Beyaz Saray bile bilmiyor.

Kalkmış, her evde buzdolabı var diye gelişmişlik tafrası yapıyor bir de…

Sanki gören de 60’ların sahra altı Afrikası’nda siyaset yapıyor zannedecek.

Buzdolabını gelişmişlik göstergesi diye anlatıyor şu devirde.

Her evden bir kurban çıkarken…

Hala bu çağda insanlar işkenceden ölür, bir bir ocaklar söndürülürken…

Refah seviyesi diye evlere giren buzdolabından bahsediyor.

****

Ne var onun buzdolabında?

Gerçekler var; buzdolabına kaldırdığı gerçekler…

Derin dondurucuya kaldırdığı demokrasi var,

Kokmuş hukuk var,

Morarmış adalet var,

Parçalara ayrılmış toplumsal huzur var.

Hepsi buzdolabında…

Birbirine yapışık ve kimliksiz olarak donuyorlar.

****

Olsun, yuvarlanırken çıkarıp yerler dolapta ne varsa.

Uçuruma doğru yuvarlanırken…

Van Gürpınar’da bir koyun uçurumdan atlayınca arkasından 500 koyun da onu takip etmiş diyor haberler…

Bir kaç sene önce de 300 tanesi aynı şekilde telef olmuştu.

Bazılarının kaderi hiç değişmiyor.

[Ahmet Dönmez] 14.6.2018 [TR724]

Saray yaptıran diktatörlerin ortak özelliği [Veysel Ayhan]

Şimdi düşünün. Adam kırmızı ışıkta geçmiş. Durmamış. Bir arabaya arkadan çarpmış, iki bisikletliyi ezmiş. Devam etmiş. Yaya geçidinde bebek arabasına çarpmış. Polis arabaları sirenlerle peşinde. Hızla ilerliyor. Yeni bir kırmızı ışıkta durmayıp önündeki arabaları şarampole itip yola devam ediyor. Kavşakta metro durağına dalıp beş kişiyi daha çiğniyor. Kaçıyor. Polis arabaları durması için anons ediyor. Beyhude…

Soru: “Bu kişi bu kadar vukuattan sonra normal yollarla arabayı sağa çekip durur mu?”

Suç arttıkça hukuktan uzaklaşma hızı artar.

2.soru bugünden: “Erdoğan normal yollarla seçimi kaybettiğinde Saray’ı bırakıp uslu uslu kapıdan çıkar mı?”

Karşımızda Ne Süleyman Demirel var ne de Ahmet Necdet Sezer.

En tepeden an aşağıya yüzlerce üst düzey örgüt yöneticisinden oluşan bir suç şebekesi var. On binlerce suç: Anayasayı ihlal, cinayet, gasp, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet…

Legal hiç bir şey yok. Saray kaçak, ev sahibi diplomasız. Devlet veya hükümet yok. Bakan ve milletvekilleri çakma veya süs bitkisi. Erdoğan’a yakınlığın oluşturduğu bir hiyerarjik rütbe sıralamasıyla oluşan bir mafya. Bazen danışman, bakandan önde; bazen sekreter başbakandan yukarıda…

Mafya filmlerindeki gibi. Emniyet müdürü makam olarak mafya liderinin ayakçısının altında olması gibi.

Erdoğan, Saray’dan ayrıldığı an bunların hepsinin suç dosyası yürürlüğe girer.

ORTAK ÖZELLİKLERİ

Onun Saray’daki varlığı sadece kendisi için değil, yüzlerce çete üyesi için hayat- memat meselesi.

Dolayısıyle ne Erdoğan ne de çete üyeleri demokratik bir şekilde gitmez.

Yani arabayı sağa çekip durmaz. Direksiyonu teslim etmez.

Ayrıca kaç yıldır uğraştı, kendine dünyanın en lüks ve şatafatlı Saray’ını yaptırdı. Oraya o kadar bağımlı ki 15 Temmuz’da sadece bahçe duvarının bombalanmasına izin verdi!

Şimdi Marmaris Okluk Koyu’nda 300 odalı yazlık saray yaptırıyor.

Bunları bırakıp gidebilir mi?

Soruyu değiştireyim. Bırakıp gidecek olsa, bu kadar uğraşır mıydı?

“Kendine saray yaptıran diktatörler”in ortak bir özelliği var.

Normal yolla gitmiyorlar.

Kesinlikle seçimle gitmiyorlar. Ölene kadar orada kalmayı planlıyorlar. Ya ecelleriyle ölüyor veya intihar ediyorlar. Veya öldürülüyorlar. Bazısı da hazinesini sırtlayıp arka bahçeden kaçıyor.

Tarihi gerçek bu.

Kendisiyle 5 yıl omuz omuza çalışan eski bakan Abdullatif Şener onun karakterini şöyle özetliyor:

“O kadar kendisine odaklı bir kişiliğe sahip ki, düşmemek, devrilmemek, ayakta kalmak, koltuğu kaybetmemek için gerekirse ülkeyi iç savaşa bile sürükler. Bu kadar kire batmış bir insan bu kadar güç merkezi haline dönüştükten sonra her şeyi kendisini ayakta tutacak şekilde ayarlamak ister.”

Ahmet Altan’ın Başkanlık referandumu öncesi sözlerini hatırlayalım:

“Erdoğan başkan olursa 2015’te Türkiye, 1925’leri, büyük devlet şiddetini, yasaklamaları yaşar, bir ya da iki sene içinde iç savaşa gideriz. Çünkü devlet şiddeti ekonomik çöküntüyle bir araya geldiğinde toplumu patlatır. Şu anda AKP’nin toplumu götürdüğü yer orası. Eğer Tayyip Erdoğan başkan olursa oraya daha da süratli götürecek. Çünkü ekonomik bütün veriler olumsuz, devlet şiddeti yükseliyor. Bu ikisi yan yana toplumu patlatır.”

Dua edelim bunlar olmasın. Bizim “Saray yaptıran diktatör”ün gidişi Allah’ın inayetiyle farklı ve demokratik bir usulle olsun.

Ama gidişin normal yolla olması için ön şart şu:

Milyonlarca seçmenin oyuna sahip çıkması ve sandığı koruması.

Yoksa atı alan referandumda olduğu gibi ıslık çala çala Üsküdar’ı geçer.

ATI ALIP ÜSKÜDAR’I GEÇERSE NE OLUR?

Yunan kralı Pirus, Romalılarla yıllarca savaştı. Son olarak Heraklia savaşında onları hezimete uğrattı. Ama kazandığı zafere rağmen çok fazla zayiat verdi. Pirus’un ordusunda o zamanın en etkili askeri gücü kabul edilen filler vardı. Romalılar, attıkları ateşli oklarla, mızraklarla filleri ürkütüp kaçırdı. Dev filler askerleri eze eze kaçıyordu. Pirus, çok büyük kayıp verdi. Ama zor bela da olsa Romalıları püskürtmeyi başardı, savaş meydanına hakim oldu, bayrağını dikti. Ama…

‘BİR ZAFER DAHA KAZANIRSAM TAMAMEN BİTECEĞİM’

İşte o yüzden getirisi olmayan göstermelik zaferlere siyasi literatürde “Pirus zaferi” deniyor.

Yunanlı tarihçi Plutark’ın aktardığına göre Pirus bu savaşı kazanırken ordusunun büyük çoğunluğunu kaybettiği için, onu tarihe geçirecek şu sözünü söyledi: ‘’Bir zafer daha kazanırsam tamamen biteceğim.’’

İşte Erdoğan ve AKP tam bu pozisyonda. Zaten bitmiş durumda ama bir daha kazanırsa tamamen bitecek. Şu an öteledikleri ekonomik kriz ve diğer krizler 25 Haziran sabahını bekliyor.

Seçmen sandığa sahip çıkmazsa binbir entrika ve oy hırsızlığıyla 24 Haziran’ı kazanabilir. Ama bu “zafer” onun tarihten tamamen kazınmasından başka bir işe yaramayacak.

Dua edelim normal yolla gitsinler de memleket “tamemen bitmesin.”

[Veysel Ayhan] 14.6.2018 [TR724]

Bu yazının bir günlük ömrü olabilir, niye mi? [Tarık Toros]

Herkes birbirine 24 Haziran gecesi ne olacağını soruyor.

Şu ara bana da en çok sorulan bu.

İşimiz kehanette bulunmak değil.

**

Hoş, 5 senedir ülkenin önce çıkmaza sonra uçuruma sürüklendiğini bağıra bağıra haykırdık.

Bu kehanet değildi.

Anayasa, hukuk, demokrasi, özgürlükleri rafa kaldırır…

Medyayı susturur…

Muhalifleri içeri tıkar, vatanı açık cezaevine çevirirsen…

Ülkeyi muhaberat ve polis devleti yaparsan, sonuç kaçınılmaz.

Kehânete ne hacet!

**

24 Haziran gecesi ne olacak?

Bunun sorulması, bilinmezliği bile tek başına yeterli değil mi?

Kimse kestiremiyor işte.

Umut veren mesajlarda bile kaygı var, saklı bir kaygı.

Enseyi karartmama duygusu hâkim.

**

Ülke 25 Haziran sabahına nasıl uyanacak?

Uyku tutarsa tabi…

**

Kestirilemeyen şey, seçimin sonuçları değil.

Nasıl açıklanacağı.

Seçimi YSK yapıyor.

Sonuçları AA servis ediyor.

Sandık sorumlularından, sandıkları korumakla görevli memurlara kadar hepsi rejimin bekçileri.

**

Herkes biliyor ki;

Normal koşullarda normal bir seçim olsa…

İktidar devrilir gider.

Bırakın yüzde 40’ları…

Barajın altında kalır.

Kalması da gerekir.

Lakin kazın ayağı öyle değil işte.

Hesap edilemeyen de bu.

**

24 Haziran gecesi ne olacak, sorusuna şu cevabı veriyorum:

-Bilmiyorum.

-Herkes gibi ben de merak ediyorum.

Yakın tarihteki tüm seçim tahminlerinde yanılmış biri olarak…

Hiçbir tahminim yok.

**

Şuna inanıyorum:

-Bize bir sonuç açıklanacak.

-İlk dakikalarda açıklanacak bu sonuç beğenilmeyecek.

-Pek çok seçim çevresinde gerginlik çıkacak.

-Belki olaylar olacak.

**

25 Haziran sabahı?

Onu da kestiremiyorum.

Öngörüm:

24 Haziran gecesi nasıl geçerse 25 Haziran sabahı öyle başlayacak.

**

Bu noktada…

Şu yazıya baştan sona tekrar göz atın.

Tamamına katılmak zorunda değilsiniz. Yarısını dahi onaylıyorsanız, ortada büyük anormallik olduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

**

Seçim manipülasyonu dünyanın her yerinde var:

-Seçim kampanyalarında, çok şey farklı sunuluyor.

-Anketler yanıltıcı olabiliyor.

-Medyanın yönlendirici etkisi sonuna kadar kullanılıyor.

-Son dönemde sosyal ağlar, bilhassa Facebook üzerinden profile özgü nokta atışla kampanya yapılıyor.

-Yalan haberler devreye sokuluyor.

-Bunların doğrusunu ortaya koyanların sesi pek duyulmuyor.

-Batı, kendi ürettiği tehditlerle halkından oy topluyor.

-Zehirin kaynağını araştırmayan seçmen, panzehire teslim oluyor.

**

Batı demokrasilerinde bunlar var.

Yaşadık gördük, daha da göreceğiz.

Genel geçer seçim manipülasyonları ile bizdeki seçimin arasındaki mühim fark şu:

Batı’da kimse sandıkta hileyi aklına dahi getirmiyor.

Sonuçların sıhhati üzerinde hiçbir tartışma çıkmıyor.

Manipülasyonlar, oy verme günü bitiyor.

**

Ve Batı demokrasilerinde, sandıklar kapanır kapanmaz…

Daha oylar sayılmadan…

“Sandık çıkış anketleri” ile seçim sonrası kritikler başlıyor.

Yani…

Belli, seçilmiş, örneklemi veren sandıklarda…

Oyunu henüz kullanmış seçmene “oyunun rengini” soran bir kamuoyu araştırması.

Yanılma payı, yok denecek kadar az.

Her yönüyle oturmuş bir sistem.

**

Hiç unutmam.

18 Nisan 1999 seçimlerinde KONDA yapmıştı bunu.

Tarhan Erdem, akşam 20.00 dolaylarında sandık çıkış anketini NTV’de açıklamış, sonucu hatasız bilmişti.

**

Türkiye’de bugün…

Sandık çıkış anketini, seçim manipülasyonunu bırakın.

Halk, sağlıklı bilgi alma şansı olmadan…

Tercihini özgürce ve inanarak kullanma imkânı bulamadan sandığa gidecek.

Bunu tartışmıyoruz. Oy torbaları açılıp tasnif edildiğinde, bize hangi sonuç nasıl açıklanacak, bunu merak ediyoruz.

**

Dedim ya, bilmiyorum.

Halbuki, 90’lı yıllarda şöyle düşünürdük:

Kim seçilirse hükümeti o kuracak.

Çoğunluğu yoksa kendine koalisyon ortağı bulacak.

Hayat, öncesinde nasıl akıyorsa öyle akmaya devam edecek.

Ve kimse, seçim gecesi veya sabahı için yurt dışı uçak bileti almayacak.

**

Sahi.

Acaba seçim arifesinde ülkeden sessizce ne kadar insan çıktı?

Kaç AKP’li parasını transfer etti?

Kaçı seçimi Avrupa’da bir otel odasında takip edecek?

**

Tüm bunlar yoktu eskiden.

Olmadığı için de 24 Haziran gecesi bu kadar merak ediliyor.

Birileri bitecek, birileri kazanacak.

Birileri içeri girecek, birileri içeriden çıkacak.

Adeta ölüm-kalım savaşı.

“Adeta”sı fazla.

**

Ve kaygıyı artıran şu:

Savaşsa savaş.

Lakin pek orantılı değil.

Birilerinin elinde sadece oy pusulası var, öbürünün elinde topyekün devlet.

Sadece devlet mi?

İstihbarat, resmi veya gayrı resmi ajanlar, cezaevi içindeki ve dışındaki provokatörler, silahlı güçler.

**

Oy pusulası galip gelirse…

İşte bu, Ortadoğu’da bir ilk olacak.

Mini not: Buradaki öngörülerim, yazının çıktığı güne kadarki okumalarla sınırlıdır. Önümüzdeki 10 gün henüz yaşanmadığı için bilemiyorum. Yani yazı, yayımlandığı gün bile düşebilir. Mazur görün lütfen. Sonuçta Türkiye’yi konuşuyoruz.

[Tarık Toros] 14.6.2018 [TR724]

Kısır döngü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan’ın rejimi değil sadece sorun. Ülke, insanı mutlu etme potansiyeli olmayan ideolojiler arasına sıkışmış durumda. Asıl sorun bu. Bir tarafta İslamcılık ideolojisine sarılmış ve onu mecburiyetten milli bir kıvama getiren Erdoğan, diğer taraftan “büyükler”: nasyonalizmin sağ ve sol kanadı olan milliyetçiliği benimsemiş olan MHP, İyi Parti ve CHP, her türlü görece sol-evrenselci yönelimine karşın hala etnik-bölgeselci niteliği hala ağır basan HDP; “küçükler”: İslamcı Saadet Partisi ve nasyonal-sosyalist İşçi Partisi.

Şimdi bu ideolojileri göz önüne alın ve nesnelce değerlendirin. Birincisi dünyadan ve 21. yüzyıldan tümüyle kopuk dünya görüşleri tümü. İkincisi, liberal demokrasiyi her biri belirli açılardan içine sindirememiş, demokratik temel niteliklerle sorunları olan ideolojilere yaslanan partiler ve siyasi hareketler. Üçüncüsü, amaçları vatandaşlarını mutlu etmek olmayan, aksine kafalarındaki vatandaş imajına uygun nesiller yetiştirmeyi ve böylelikle ülkeyi dönüştürmeyi hedefleyen toplum mühendisleri tümü. HDP reaksiyoner – bunu belirtmemek adil olmaz. Yani HDP’nin Kürt milliyetçisi ve bölgeci-ayrılıkçı eğilimi, bir asırdır uygulana gelen devletin sahibi etnik orijinli Türk milliyetçiliğine bir tepki. Fakat sonuçta gerçek şu ki, Kürt milliyetçiliği de Türk kimliğini ötekileştirme bağlamında Türk milliyetçiliği ile yarışıyor. İçindeki evrenselci sol damara karşın, sol ile nasyonalizmin yan yana gelmesinden kaynaklanan derin çelişki, fena sırıtıyor. Erdoğan ve AKP’nin milliyetçi sosla sunulan İslamcı ideolojisi ile Karamollaoğlu’nun Saadet’i arasındaki farklılıklar konjonktürel, ideolojik değil. Yani hayat felsefeleri ve dünyayı algılayış biçimleri aynı bu ikisinin. Tek farkları, birinin muktedir olması, diğerinin muhalefet. Milliyetçi Hareket ekolünün ana damarını yansıtan MHP ve ondan yine konjonktürel nedenlerle ayrılan İyi Parti, sağ nasyonalizmin benimsendiği ideolojik yapılar. Anayasal milliyetçilik değil, etnik bir milliyetçilik benimsiyorlar ve özellikle Kürt milliyetçiliği üzerinden kendilerini tanımlıyorlar. Aynıca ülke sınırları dışındaki etnik grupları aynı ideolojik yaklaşım esası üzerinden “aynı millet” olarak görüyorlar. Bunun Türkiye’deki Türk olmayan etnik gruplar üzerindeki etkisini düşündünüz mü? Bu durum Türkiye Kürtlerinin mesela Irak Kürtleri ile yakınlık kurmasını tetiklemiyor mu? Ülke sınırları içinde yaşayan herkesin kendisini bir üst kimlik ve vatandaşlığa dayanan modern bir milli aidiyet üzerinden algılanması önünde ciddi bir engel oluşturmuyor mu? CHP, ana gövde ideolojisi içinde nasyonalizme başat yer atfediyor. Eğer sol kanat bir yönelimi – o da taktiksel bakımdan ve özellikle laiklik bağlamında – benimsememiş olsa, MHP ve İyi Parti ile aralarında ne gibi bir fark kalırdı? Bu nedenle değil mi tabanlarının birbirine benzeyen sosyo-kültürel özellikleri?

Soykırımlar ve vahşet, bu ideolojiler temelinde kitleleri efsunladı

Türkiye bugün dincilikle nasyonalizm arasına sıkışmış, nefes almaya çalışıyor. Genç nesillere milletlerinin övgüsü ve dinlerinin istismarı dışında bir şey sunamayan, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarına bu 19. yüzyıl ideolojik formasyonları çerçevesinde çözümler arayan, kısır döngüde bir ülke ve toplum var. Oysa dinin radikalleştirilmesi ve siyasi araç olarak kullanılması da, milli aidiyetin üzerine inşa edilen ötekileştirici ilkel nasyonalizmler de dünyaya mutluluk ve huzur getirmedi. Birinci ve özellikle İkinci Dünya Savaşı ile beraber, dünyanın en büyük insanlık dramları, bu radikal dünya görüşleri temelinde meşruiyet aradı ve buldu. Kitlelerin çığlık çığlığa birbirini boğazlaması, gençlerin cephelerde birbirini katletmeleri, soykırımlar ve vahşet, bu ideolojiler temelinde kitleleri efsunladı. 1915’te Osmanlı Ermenilerinin başına gelenler, 1789’da yayılan tehlikeli nasyonalist virüsün Osmanlı Devleti’ni tarumar etmesini müteakip, Türkler arasında hâkim ideoloji ve dünya görüşü haline gelerek, azınlıkları, gayrimüslim ve Müslüman etnisiteleri ötekileştirdi. Turan’ı fethetmeye azimli İttihatçı nasyonalist kadrolar, Osmanlı’nın kalan kozmopolitanlığını da Birinci Dünya Savaşı esnasında yok etmeyi başardılar. Bu nasyonalizm Cumhuriyet döneminde de devletlû ideolojik anlayışın ana gövdesini oluşturdu. “Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye yemin eden ilkokul çocukları, bugünün siyasetçi sınıfının jenerasyonu işte! Ve dincilik. Dinin bir tür sebil ideolojik damar olduğu, birçok siyasi akımın ve hareketin merkez sağ başta olmak üzere bu “beleş kaynak” üzerinden oy ve güç devşirdiği, bunun yanında İslamcı ideolojinin de yine aynı gayelerle ülkede at oynattığı çok açık gerçekler. Hem nasyonalizmlerde, hem dincilik enstrümanını kullanan İslamcılıkta öteki – dış mihraklar ve devlet görüşüyle çelişen her tür politik oluşum – daima “berikinin” kendini tanımlaması için ana eksen ola geldi. Tüm dünya bize karşıydı. Biz en doğruyduk, her zaman haklıydık. Herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Herkes bizim topraklarımızı almaya, bizi bölüp parçalamaya gayret ediyordu. Böylece kendi kimliğimizi daima bu yarattığımız “ötekilerimiz” üzerinden tanımladık. İşte tam da bu bağlamda, bugün tüm bu ideolojik akımların yansıdığı siyasi partiler, hareketler ve liderler, mesele evrensel değerler oldu mu hep beraber benzer refleksleri gösteriyorlar. Türkiye’ye karşı olan Batı, ihanet eden müttefik ABD, teröristlere kucak açan Almanya gibi söylemler, esasında bu hasarlı ve güdük algının tezahürleri. Bu çarpık zihin arazları üzerinde sağlıklı bir ekonomi, dış politika, demokrasi ve daha da önemlisi hepimizin hasretini çektiği normallik ve huzur inşa edilebilir mi?

Seçimlerin anayasansın rafa kaldırılmış olduğu korkunç bir baskı ortamında, adaletsizliklerle dolu bir atmosferde gerçekleşecek olmasının yanı sıra, alternatif olduğu iddia edilenlerin esasında alternatif olmadığını görmeyecek miyiz?

Algılar değişmeyecek

Erdoğan’ın arkasında olan “derin yapı” tam da bu zafiyetten, daha doğrusu “asgari müşterekten” besleniyor olmasın? Öyle ya, tabanı birleştiren bunca ortak dünya görüşü varken, Türkiye’nin ana istikameti Batı eksenli liberal demokrasiden gittikçe Avrasya eksenli otoriter bir rejime kayıyorsa, buna şaşırmalı mıyız gerçekten? Başta kim olursa olsun, bu algılar değişmeyecek. Çünkü rekabet ettiğine inanılan liderler ve ideolojileri, esasında özgürleştirici bir potansiyel taşımıyor. Reaksiyoner HDP sistemin tek ötekisi olarak belki Kürt sorununun çözümünde diğer partilerden bir farklılık gösteriyor. Ve bu bağlamda mutlaka diğerlerine göre daha fazla özgürlük talebiyle ortaya çıkıyor ve profil kazanıyor. Ama Selahattin Demirtaş da dâhil, 15 Temmuz ve “FETÖ” bağlantısı söylemini benimseyerek, esasında rejime hizmet ediyorlar. Yani ana akım yönelim ekseninden kopamıyorlar.

Dahası, sol eğilimli CHP ve HDP, içlerinden milliyetçiliği ayıklayamıyor. Bu partiler evrensel sol enternasyonalizm ve ekonomik eşitlik doktrini gibi temel sol değerleri bir türlü ana merkez dünya görüşlerine temel yapamadılar, yapamıyorlar. Liberalizmin hukuk devletini ve birey hak ve özgürlüklerini benimseyen Avrupa solu sosyal demokrat ve demokratik sosyalist partilerin programlarından çok farklı, nevi şahsına münhasır, ala-Turka bir yapı, sırıtıyor ve Türkiye’yi özgürleştirmeye talip bir partiye dönüşmelerine engel oluyor.

Bundan çok daha önemli olmak üzere, bu ana akım nasyonalist ve İslamcı ideolojiler Türkiye’nin faşizme kaymasını birincil sorun olarak önceleyemiyor. Bu mücadelenin olmazsa olmazı olan, ideolojik farklılıklara bakmaksızın ortak düşmanla hukuk ve demokrasi için mücadele vermek gibi bir ortak akılda birleşemiyorlar. İlkel bir şekilde liderler üzerinden yürütülen, adayların seçmene mavi boncuk dağıtma yarışında olduğu bir vahim kör dövüşü izliyoruz. Anayasa, OHAL, hapisteki gazeteciler, hapisteki Demirtaş, KHK’lı yüz binler, rejimin rehinesi on binler sanki yokmuş gibi, kuru belagat üzerinden, Üçüncü Dünya tipi bir seçim atmosferinde, meydan konuşmaları ve atışmalar üzerinden laf ebeliği yapılıyor, boşa kürek çekildiği fark edilmeden. Yapısal sorunların Erdoğan’a indirgendiği bir kolayına kaçma. Buz dağının görünmeyen kısmına dikkat etmeyen ve gemiyi batıran bir kaptanın düştüğü durum gibi, iktidarın kurduğu rejimin sosyal, ekonomik, kültürel, askeri, bürokratik vs. dinamiklerini analizlere dâhil etme zahmetine katlanmadan, kestirmeden, her şey 2006’da gerçekleşiyormuşçasına, seçimlere kitlenmiş bir Türkiye mevcut. Oysa, söylediğim gibi, Erdoğan’ın rejimi değil sadece sorun. Ülke, insanı mutlu etme potansiyeli olmayan ideolojiler arasına sıkışmış durumda. Asıl sorun bu.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.6.2018 [TR724]

Temsilde adalet ve 24 Haziran seçimleri [Dr. Serdar Efeoğlu]

Uzun bir demokrasi ve seçim tecrübesine sahip olan Türkiye, yeni cumhurbaşkanı ve milletvekillerini belirlemek için 24 Haziran’da bir kez daha sandık başına gidiyor. Bu seçimler, şu ana kadar Erdoğan’ın mitinglerdeki gaflarıyla öne çıksa da OHAL ortamında ve iktidar partisinin ülkede estirdiği baskı ortamında ne kadar sağlıklı olduğu her zaman tartışılacak gibi görünüyor.

Muhalefetin ise nasıl olup da OHAL ortamında yapılacak bir seçimi kabul ettiği ise bir muamma olarak kalacak. Daha bir yıl önce 16 Nisan referandumunda yaşananlar ve YSK’nın “mühürsüz oy” tercihi düşünüldüğünde 24 Nisan’la ilgili tereddütler daha da artıyor.

Bu seçimler, bir cumhurbaşkanı adayının henüz kesinleşmiş bir cezası olmamasına rağmen seçim propagandasını hapishaneden yapmak zorunda kalmasıyla da “büyük bir ayıp” olarak tarihe geçecek.

MÜNTEHİB-İ SANİDEN SEÇMENE

Tarihçiler, Türkiye’de seçimlerin tarihini Tanzimat devri başlarına kadar götürerek ilk seçimlerin 1839’larda “muhassıl” belirlemek için yapıldığını kabul ediyorlar. Bu seçimlerde sandık yoktu ve seçmenler tercih ettikleri kişinin yanına giderek oylarını kullanmış oluyorlardı.

Osmanlı döneminin ikinci seçim tecrübesi, 1864 Vilayet Nizamnamesi sonrasında il meclisleri için üye belirlemek amacıyla yaşandı. Bu uygulama 1871’de bütün ülkeye yaygınlaştırıldı ve bütün Osmanlı tebaası seçimle tanışmış oldu.

Bugünkü seçimlerin ilk örneği ise 1876’da Meşrutiyetin ilanıyla görüldü. İki dereceli olarak yapılan seçimlerle kısa bir süre faaliyette bulunan ilk Osmanlı parlamentosu açıldı. Abdülhamit rejiminin baskıcı ortamında otuz yıl süreyle bir daha seçim yapılamasa da Osmanlı vatandaşları 1908’de İkinci Meşrutiyetle beraber kendi temsilcilerini seçme imkânı elde ettiler.

Osmanlı döneminde “iki dereceli” olarak başlayan seçimler, çok partili hayata geçilen 1946’ya kadar devam etti. Bu yöntemde birinci seçmenler yani halk, asıl oy verecek olan ikinci seçmenleri belirlemekte ve “müntehib-i sani” denilen bu kişiler seçimlerde oy kullanmaktaydı.

TÜRKİYE SEÇİMLERİ YA DA YAZ BOZ TAHTASI

İkinci Meşrutiyet dönemi seçimleri İttihat ve Terakki’nin baskısı altında gerçekleşti. Muhalif partilerden ancak birkaç milletvekili Meclise seçilebildi.

Cumhuriyetin ilk döneminin de tek parti iktidarına dönüşmesiyle seçimlerin bir anlamı kalmadı. İkinci seçmenlerin tek görevi 1938’e kadar Atatürk, daha sonra da İnönü’nün belirlediği listeleri onaylamaktı.

Çok partili hayatla birlikte seçimlerle ilgili olarak en çok tartışılan konuların başında seçim sistemleri geldi. 1946’dan bu yana Türkiye’de çok farklı seçim yöntemleri denenerek ülke, dünya demokrasi tarihinin seçim laboratuvarına dönüştü.

Bugün AKP’nin cumhurbaşkanlığını ve meclis çoğunluğunu devam ettirebilmek için ittifaklara izin veren bir düzenleme yapması gibi 1961, 1971 ve 1980’de askeri yönetimler, diğer dönemlerde de iktidarı kaybetmek istemeyen egemen partiler, yeni yöntemler deneyerek amaçlarına ulaşmaya çalıştılar.

ÇOĞUNLUK SİSTEMİ

İlk çok partili seçimlerin yapıldığı 1946’da seçimleri çok rahat kazanacağını düşünen CHP, “liste usulü basit çoğunluk usulü” ile seçimlere gitmişti. Bu yöntemde bir seçim çevresinde bir oy fazla alan parti, bütün milletvekilliklerini kazanmaktaydı.



CHP, “tartışmalı” 1946 seçimlerinde başarılı olsa da 1950’de ilk defa “gizli oy, açık tasnif” esasıyla yapılan seçimlerde büyük bir yenilgiye uğradı.

Bundan sonraki 1954 ve 1957 seçimleri de Demokrat Parti’nin zaferiyle sonuçlandı. Ancak çoğunluk sistemi birinci partiye büyük bir avantaj sağladığından DP, 1954 seçimlerinde aldığı yüzde 56,6’lık oyla Meclisin yüzde 93’üne hâkim olmuş; CHP ise yüzde 34,5 oya karşılık Mecliste yüzde 5,5 oranında temsil edilebilmişti.

Üç dönem seçim kazanan DP’nin otoriter eğilimlere yönelmesinde ve güç zehirlenmesi yaşamasında önemli nedenlerden birisi de seçim sisteminden dolayı Mecliste orantısız bir şekilde temsil edilmesi oldu.

CHP ise çoğunluk sistemine karşı çıkarak partilerin aldıkları oy oranına göre milletvekili çıkarmaları esasına dayanan “nispi temsil” sistemini savunmaya başladı. Ancak gücünü devam ettirmek isteyen DP, geri adım atmadı.

NİSPİ TEMSİL AMA NASIL?

27 Mayıs darbecileri çoğunluk sistemi yerine nispi temsil sisteminin D’Hont modelini uygulamaya koydular. Bu sistem ilk defa 1961 seçimlerinde uygulandı ve seçimler sonunda Türkiye koalisyon hükümetleriyle tanıştı.

Demirel liderliğindeki AP ise 1965 ve 1969 seçimlerinde nispi temsile rağmen tek başına iktidar olmayı başardı. Özellikle 1965 seçimlerinde nispi temsilin ülke genelinde “artık oyların küçük partilere dağıtılması” esasına dayanan “milli bakiye” sisteminin uygulanmasıyla küçük partiler büyük bir avantaj elde ederek TBMM’ye girdiler.

1965 seçimleri Türkiye’de bugüne kadar yapılan seçimler içinde temsilde adaleti en mükemmel şekilde sağlayan seçim oldu. Diğer seçimlerin aksine partilerin milletvekili çıkarmak için almaları gereken oy oranı da birbirine çok yakın olarak gerçekleşti. Ayrıca seçmen tercihleri, parlamentoda yüzde yüze yakın temsil edilme imkânı buldu.

Milli bakiye sisteminden daha sonra vazgeçildi ve Türkiye, nispi temsil yöntemiyle yoluna devam etti. 1980’e kadar süren bu dönemin özelliği ülke barajı olmadığından küçük partilerin de meclise girme imkânı elde etmeleriydi.

12 EYLÜL VE SEÇİM BARAJLARI

12 Eylül darbecileri, 1973 ve 1977 seçimlerinin koalisyonla sonuçlanmasının ülkede istikrarı önlediğini öngörerek yeni bir siyaset mühendisliğine soyundular. Nispi temsilin “ülke ve seçim çevresi barajlı”  yöntemini tercih ederek 1983’den itibaren uygulamaya koydular.

Siyasal İslamcılar ve Kürt siyasetçiler, baraj sisteminin kendilerinin Meclise girmelerini engellemek için getirildiğini iddia etmekteydiler. yüzde 10’la dünyanın en büyük oranlı seçim barajı, birçok partinin Meclise girmesini engellediği gibi halk iradesinin de Meclise tam olarak yansımasının önünde büyük bir engel oluşturdu.

Yüzde 10 barajı, 1983 ve 1987’de küçük partilerin Meclise girmesine engel olsa da 1991 seçimlerinde Refah Partisi çatısı altında yapılan ittifakla barajın bir anlamı kalmadı. Ancak seçim barajı, daha sonra da Kürt siyasetinin kâbusu oldu ve bunu aşmak için bağımsız adaylarla seçimlere girildi.

Bu dönemde uygulanan seçim çevresi barajı da birinci partiye büyük bir avantaj sağlamaktaydı. Özal, 1987 seçimlerinde barajlara ilave olarak kontenjan uygulaması da getirerek oylarındaki düşüşe rağmen ANAP’ın büyük bir çoğunlukla iktidarını devam ettirmesini temin etti.

ANAP, bu sayede yüzde 36,3 oy oranıyla, Mecliste yüzde 64,9 oranında milletvekilliği kazandı.

TEMSİLDE ADALET

Anayasaya göre seçim kanunlarının “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkelerine uygun bir şekilde yapılması gerekse de 2000’li yılların seçimleri, temsilde adalet yönüyle çok büyük problemler ortaya çıkardı.

2002 seçimlerinde DYP’nin yüzde 9,5, MHP’nin yüzde 8,3 ve Genç Parti’nin de yüzde 7,2 oy almalarına karşılık baraja takılmalarıyla AKP aldığı yüzde 34,4 oyla Mecliste yüzde 66,3 oranında temsil edilerek büyük bir çoğunluk elde etti. Bu seçimde oyların yüzde 46,6’sı yani yaklaşık iki seçmenden birisinin oyu meclis dışı kaldı ve böylece temsilde adalet yönüyle en kötü seçim tablosu ortaya çıktı.

AKP ise temsilde adaleti temin edecek düzenlemeler yerine 2011’de kasetlerle MHP’nin, 2015’de de değişik stratejilerle HDP’nin baraj altında kalmasına yönelik politikalar izledi. Bugün de ittifaklara imkân veren kanun değişikliğiyle iktidarını devam ettirmeye çalışıyor.

Son yapılan düzenleme ile ittifaka dâhil olan partiler baraj sorununu aşmış oldu. Bu durum önceki dönemlerde yaşanan temsilde adalet problemini de bir ölçüde giderecek gibi gözüküyor.

24 Haziran seçimlerinde ittifaklara dâhil olmayan tek parti olan HDP, bu yönüyle seçimin kilit partisine dönüşmüş durumda. HDP’nin barajı aşamaması durumunda AKP hak etmediği bir şekilde 70-80 milletvekilliği daha kazanarak temsilde adaletin gerçekleşmediği bir ortamda iktidarını beş yıl daha sürdürme imkânı elde edecek. Bu durum Avrupa Konseyi’nin 2003’de aldığı Türkiye’nin seçim barajını düşürmesine yönelik tavsiye kararının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Seçimleri “harp” olarak gören ve “hile” olarak değerlendiren AKP’nin “temsilde adalet” gibi bir derdi olmasa da milyonlarca oyun Meclise yansımamasının sağlıklı bir demokrasi anlayışı ile bağdaştırılması mümkün gözükmüyor.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 14.6.2018 [TR724]

Çok terliyorsanız, nasılsa geçer demeyin!

Spor, heyecan veya korku gibi anlarda, vücudunuz terleyerek reaksiyon verir. Dahiliye Uzmanı Dr. Mahmut Demirci, ortada bu nedenler yokken sürekli terliyorsanız bu durumu ciddiye alın uyarısında bulunuyor.

Vücudun sıcak ve soğuk karşısında dengesini sağlayan, yani vücut ısısını ayarlayan terleme mekanizması istek dışı çalışan bir mekanizmadır. Vücutta 2-4 milyon arasında bulunan ter bezlerinin sayısı kadınlarda daha fazla olmasına rağmen erkeklerde daha aktif çalışır. Isı dengesinin yanında spor, heyecan, korku veya sinirlenme gibi durumlarda terleme artar. Ancak ortada bu nedenlerin hiçbiri yokken gerekli miktardan fazla terleme yani hiperhidroz görülebiliyor. Aşırı terleme sadece el ve ayaklarda olabildiği gibi vücut genelinde de yaşanabilir. 30 yaş sonrası daha fazla ortaya çıkan genel terleme sorunu, sistemik bir hastalığın habercisi olabilir.

Beslenme tarzınızı gözden geçirin

Daha çok hormonal rahatsızlıkların neden olduğu aşırı terleme durumunda metabolizmayı hızlandıran hastalıklar araştırılmalı. Hipertiroidi yani tiroit bezinin aşırı çalışması terlemeye en sık neden olan sistemik hastalıkların başında geliyor. Bu nedenle hipertiroidinin diğer belirtileri olan çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik ve saç dökülmesi belirtileri kontrol edilmeli.

Terlemenize sebep olan hastalıklar şunlar olabilir:

  • Akciğer rahatsızlıkları
  • Ateş ve enfeksiyonlar
  • Tüberküloz
  • Çocuklarda C ve D vitamini eksiklikleri
  • Diyabet, Düşük kan şekeri yani hipoglisemi
  • Tiroid bezinin normalden fazla çalışması
  • Kalp hastalıkları
  • Bazı kanser türleri
  • Tiroit hormonu, morfin, ağrı kesici, ateş düşürücü ya da antidepresan gibi bazı ilaç türleri

Aşırı terleme ve terlemenin durmadığı durumlar, uykuda terleme ile birlikte göğüs ağrısı, ateş, hızlı nabız, nefes darlığı, kilo kaybı gibi belirtiler varsa en kısa sürede bir uzmana başvurmalısınız.

Hiperhidroz yani aşırı terleme tedavisi nedene ve şiddetine bağlı olarak değişit. Terleme neden olabilecek hastalıklara yönelik tetkikler yapılmalı ve altta yatan bir rahatsızlık varsa belirlenmelidir. Terleme tedavisinde medikal ve cerrahi tedavinin yanında farklı yöntemler kullanılarak sorundan tamamen kurtulmak mümkün.

[TR724] 14.6.2018