En büyük keramet [Safvet Senih]

Kastamonu Belediyesi Mezarlıklar Müdürü Şevket Oğuz Ünal, bir gün arkadaşları ile Mehmed Feyzi Efendiyi ziyarete  gider. Sohbette, Mehmed Feyzi Efendi şöyle der: “Dünyada, İMAN  ETMEKTEN daha büyük KERAMET  yoktur.  Dünyada Allah’a iman eden  kişi, O’nun kaza ve kaderine de iman eder. Bunlar zamanı gelip zuhur ettikçe hayrete düşmez; ‘Zaten ben bunlara iman etmiştim.’ der. Fakat inkâr edenler, başlarına gelenleri telaşla, paniğe kapılarak, korkarak karşılarlar. Onun için keramet aramak için kapı kapı dolaşmak gerekmez. Kâmil iman sahibi olup güzel ameller yapmak gerekir. Ne hikmetse bazı kimseler keramet arıyorlar’ diye başlar ve şöyle devam eder:

“Zamanın birinde değerli bir âlim varmış. Bir de o âlimi kıskanan âbid varmış. Çok ibadet eden o kişi Allah’a şöyle niyaz etmiş. ‘Ya Rabbi! Bana bir keramet göster. O sayede insanlar benim Sana  nasıl ibadet ettiğimi görsünler!’ 

“Nihayet o çok ibadet eden kişinin musluğundan ALTIN  akmaya başlamış. Bunun üzerine hemen kıskandığı âlime koşmuş ve şöyle demiş: ‘Efendi sen bunca zamandır dirsek çürütüp göz nuru döküyorsun, halka bir şeyler anlatırsın, ama ne kerametin var? Bak  benim eve gel de gör, musluğumdan altın akıyor!’ deyince âlim zât: ‘Efendi seni şeytan aldatmıştır. Erenlerin, Allah dostlarının yanında toprakla altının bir farkı yoktur. Altın dünya mal ve metaındandır. Hem de şeytanın, kulları aldatmakta kullandığı bir araç, bir oyuncaktır. Allah bize su ile abdest almayı emretti, altınla değil.’ demiş. Bunun üzerine âbid zât tövbe istiğfar etmiş. Ondan sonra da ilim ile  elde edip ihlas ile amel etmeye  çalışmış.”

“Mehmed Feyzi Efendinin bu sohbetinden sonra dışarı çıkan arkadaşlar, ‘Biz içimizden: -Acaba bu zâtın ne kerameti var?’ diye düşünmüştük’ demişler. 

Emekli Milli Eğitim Müdürü Sami Kırıkoğlu anlatıyor: ‘1975 yılı  Haziran ayında Mehmed Feyzi Efendinin ziyaretine gitmiştik. Hal ve hatır sorduktan sonra bir konuya girdi. O konuda âyet ve hadisler okuduktan sonra özetle şöyle dedi:

“Gökyüzü şeffaftır, yer ise kesiftir. Gökyüzüne göre dûn (aşağı) vaziyettedir. Biz insanlar yerden çıkan madenlerden top, tüfek, makine, teçhizat ve benzeri bir çok âletler yapıyoruz. Halbuki fezadan henüz gereği gibi yararlanamıyoruz. İlim ve teknikte öyle gelişmeler olacak ki, gökyüzünden çok daha fazla yararlanılacak, çok değişik ve çeşitli âletler yapacağız. Hatta o kadar gelişme olacak ki, Sevgili Peygamberimizin (S.A.S.) konuştukları sözleri gökyüzünde yakalayacak ve insanlara dinlettireceğiz.” demişti.  

1983 yılının Ocak ayının son günlerinde sağ tarafına nüzul (inme) isabet, eder, kısmî felç geçirir. Bir müddet sonra ziyaretine gelenlere Mehmed Feyzi Efendi:
“İnşaallah nüzulü geçiştirdim. Şimdi sadece zafiyet var. Her iş sağ elle yapıldığı ve sol elimi de kullanmadığım için Peygamberimizden (S.A.S.) şefaat istemeye mecbur kaldım. Sonunda Elhamdülillah hastalık geçti, gitti. İbn-i Sîna da felç olmuş. Kendi tıbbî bilgileriyle tedavi olmaya çalışmış, ama iyileşememiş. Kaside-i Bürde sahibi de felç olmuş, Efendimiz’den (S.A.S.) şifâ talep etmiş ve iyileşmiş. Ben de yarı felç oldum. Kaside-i Bürde’de geçen ‘Mevlaya salli ve sellim daimen ebedâ * Alâ Habîbike hayri’l-halkı küllimi  /  Hüve’l-Habîbüllezî türcâ şefâatühû *  Li külli hevlin mine’l-ehvâli muktahımî’ mısrâlarını tekrar tekrar okuyarak Efendimize (S.A.S.) salâtü selam getirerek Allah’tan şifa talep ettim. Rüyamda kapı çalındı. Kapıyı açtım. Yüzü peçeli bir zât, elinde bir şırınga vardı. O iğneyi felçli tarafıma batırdı. Sabah kalktığımda kolumun iyileştiğini gördüm!” der.

Mehmed Feyzi Efendi, ilim hakkında da şöyle derdi:

“Farzın farzı İLİM’dir. İlimsiz hiçbir şey olmaz. İlim olmadan kişi ibadetini dahi nasıl yapacağını bilemez. Mal-mülk gibi şeylerde KANAAT  güzeldir. İlimde kanaat  güzel değildir. Resul-i Ekrem Efendimizin (S.A.S.) en çok yaptığı dualardan birisi, ‘RABBİM  İLMİMİ  ARTIR’ idi.” 

“Mehmed Feyzi Efendi, ‘Farzdan evvel farz, ilimdir’ derken, kişiyi kendi ilmî atmosferinde hakiki bir şahsiyete büründürmeye çalışırdı. Onun lâtif ikliminde âyet ve hadisler ter ü taze, sanki yeni nazil oluyormuş gibi olur ve  mânevî bir hava oluşurdu.”

Hafız Yunus Bakıoğlu diyor ki: “Mehmed Feyzi Efendi bir gün ‘Eh konuşun bakalım.’ dedi. Tabiî orası konuşmak yeri değil, dinlemek yeriydi. O gün sohbet nereden başladı, nereye gitti hatırlamıyorum. Ama hiç unutmadığım bir şey ilim üzerinde ısrarla durmuş olmasaydı: ‘Sizin hayatta bir tek işiniz var, o da ilimle meşgul olmak. İlme mâni olacak herşeyi terk edin. Memleketin büyük meselelerini (siyasetini) düzeltmeye kalkışmayın. Bunlar bir defter ve kitap sayfası değil ki, çevirivermekle hallolsun.” (Tabiri câizse bize, ‘Siz boyunuzdan büyük işlere karışmayın. Sizin bir tek işiniz var, o da ilim’ demek istemişti.)

Mehmed Feyzi Efendi, 1960’ta Kastamonu’da Müftülük yapmış bir zâta “İslam garip olarak başladı… Tekrar garipliğe avdet edecek”  Hadis-i Şerifini şöyle izah etmişti: “Buradaki GARİPLİKTEN  maksat, sadece yalnızlık demek değildir. Meselâ Güneş yalnızdır, gariptir ama, bütün gezegenler ona muhtaçtır; ışıklarını, ziyalarını Güneşten alırlar. İslamın  (Ve şuurlu Müslümanların)  garipliği bu mânadadır. Herkesi hayrette bırakacak bir gariplikleri vardır.”

Onun bu izahlarının gerçekliğini şimdi daha iyi anlıyoruz…
  
[Safvet Senih] 9.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Yangın olur biz Kirpi’yle gideriz! [Seyfi Mert]

“Bir ülkede din ve milliyetçilik dile düşmüş, sloganlaşmamışsa, 
o milletin ülküleri bitmiş, ruhları putların kölesi olmuştur.”
(Alparslan Türkeş)

Önce bir haber Havuz’dan: “Zırhlı askeri araç Kirpi, hem binlerce Mehmetçik’in hayatını terör örgütü PKK’nın mayınlarından kurtardı, hem de sayısız ülkeden sipariş alarak milli ekonomiye ivme kazandırdı.”

Haber dilindeki tuhaflık bariz ama daha mide bulandırıcı olanı da yayınlandı. Yine Havuz’dan: “Türkiye, birkaç yıl öncesine kadar NATO müttefiki ülkelerden zırhlı askeri araç alamadığı, yerli üretim yapan firma da iflas ettiği için terör örgütü PKK’nın mayınlı tuzaklarında her gün şehit veriyordu. PKK’nın bu tip mayınlı saldırılarında şehit olan ve yaralanan Mehmetçik sayısı yaklaşık 2 bin. BMC üretimi Kirpi’lerle, bugüne kadar hiç şehit verilmedi.”

“Kim bu vatansever kahraman?” dediğinizi duyar gibiyim ama biraz sabredin, geleceğim isim faslına…

(SSM) Yani Savunma Sanayi Müsteşarlığı, geçtiğimiz gün bir resmi açıklama yaptı. Son kısmı şöyle: “8 Ağustos 2017 Salı günü Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nda gerçekleştirilen bir tören ile TTA-2 Projesi Sözleşmesi imzalanmıştır."

Tahmin ettiğiniz gibi TTA-2 dedikleri araç Kirpi’den başkası değil. 

Filmi biraz geriye sarıp bir ajans haberini paylaşalım: “TMSF, Mehmet Emin Karamehmet’in ödenmemiş borçları sebebiyle Çukurova Grubu’na ait aralarında BMC’nin de bulunduğu bazı şirketlerle 2013’te el koyarak BMC kamulaştırıldı. Çıkılan ihalede 751 milyon lira ile en yüksek teklifi veren iş adamı Ethem Sancak’ın sahibi olduğu ES Mali Yatırım Danışmanlık Şirketi, BMC’yi TMSF’den devraldı.”

Son yıllarda yüzlerce, binlercesi yaşanan bir olaydı bu aslında. 

Erdoğan iktidarı gözüne kestirdiği iş adamının malına çöküyor, önce kamulaştırıyor, ardından bir yandaşa peşkeş çekiliyor, ardından yine devletin ihaleleri ona yönlendiriliyor. Bunun için ne insan hayatı önemli, ne de NATO gibi köklü oluşumlarla yapılan işbirliği. Hepsi şahsi ve yandaş çıkarları için göz ardı edilebiliyor, bir kalemde siliniyor. 

Şimdi ise bu konudaki en son haberlere bir göz atalım: “Müsteşarlığımıza sunulan teklifin değerlendirilmesi çerçevesinde yürütülen faaliyetler tamamlanarak, projenin ana yüklenici firması olarak BMC Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş. (BMC) ile ortak çalışma yürütülmesi hususunda mutabakat sağlanmıştır.”

Evet, AKP MKYK üyesi olan ve 'Erdoğan aşığı' olduğunu söyleyen Ethem Sancak'ın sahibi olduğu BMC Otomotiv ihaleye çıkarılan 529 adet taktik tekerlekli araç (TTA) alımı projesini kazandı. Sadece bu ihalenin gelirinin bile neredeyse bu şirkete harcadığı temel paranın karşılığı olmaya yeter sanırım. 

BMC dışında birçok firmaya sahip olan Sancak, son olarak AKP'nin İzmir'e yönelik kentsel dönüşüm saldırısının da başını çekiyor.

ESMEDYA adlı medya grubunun da başında bulunan Sancak, 3 ulusal gazete, 3 TV kanalı, 2 dergi, 2 radyo kanalına sahip.

Akşam, Star, Güneş gibi gazetelerin yanı sıra 24TV ve 360 TV Sancak'ın AKP adına sahip olduğu medya kuruluşlarından bazıları...

Son günlerin popüler bilim yarışması olan ve TRT’de yayınlanan (Hani şu organik hoşafın birinci olduğu) yarışma ise Ethem Bey’in kanalından (360 TV) transfer. 

Peki siz Davide De Vita’yı tanır mısınız?

Şimdi Ethem Sancak iken mevzu, nerden çıktı bu De Vita diye sorduğunuzu biliyorum…

Davide bir itfaiyeci. Muhtemelen ülkemizi hiç görmedi. Muhtemelen Kirpi’yi de sadece bir hayvan olarak biliyor. Ama stratejik aklı ile yaptığı işler bizim iktidar partisi ve yandaşlarınkine enteresan şekilde benziyor. 

Bakın şu haber de BBC’den: “İtalya’nın Ragusa kentinde görev yapan ve çalıştıkları saat başına 10 Euro kazanan 15 takviye itfaiyecinin daha fazla para kazanabilmek bir dizi "strateji" geliştirdikleri iddia ediliyor. İddiaya göre bu stratejiler arasında akrabalarına ve arkadaşlarına sahte yangın ihbarları yaptırarak "göreve çıkmak" ve hava şartlarının uygun olduğu günlerde ormanlık alan ve arsalarda yangınlar çıkarmak da yer alıyordu.”

Bu ‘Çakal’ itfaiyeci güruhu, Ragusa (Sabancılarla ilgisi yoktur!) İtfaiyesi’ni ele geçirdikten sonra daha çok para kazanmak için habire kendilerine iş çıkarmışlar. Eh işleri yangın olunca ateş yakıp, sonra da söndürmeye kendileri koşmuşlar. 

Nereleri yakmamışlar ki?

Orman, bina, arazi, çöplük aklınıza nere gelirse…

Taktik şu; Takviye ekibin şefliğini yapan Davide Di Vita, mesai saatleri içinde itfaiye aracını alarak ormanlık alanlara gidiyor, buralarda yangın çıkardıktan sonra yangın ihbarında bulunuyor.

Di Vita, yangın çıkardıktan sonra bölgeden fazla uzaklaşmıyor ve operasyon idaresinin yakında olduğu için kendisini görevlendirmesini bekliyor. Sonra hop olay yerinde ve yangını söndürüyor. Sonrasında gelsin paralar. 

Para bu, insan alışınca gözü dönüyor ve biliyorsunuz insan gözü midesinden binlerce kat daha büyüktür. Bir türlü doymak bilmez. İşi bomba patlatmaya kadar götürüyorlar itfaiyeciler. 

Hatırladınız değil mi, Güneydoğu’da vatandaşlar kendini huzur içinde hissetmesin diye arada sırada bomba patlatan Ergenekoncu komutanı. 

Şimdi hangi kuvvetin başına geçmiştir bilmiyorum…

İtalya ile Türkiye arasında Di Vita ile Sancak arasındaki benzerlik olduğu kadar bariz farklar da var. İtalyan yargısı ile Türkiye’deki Saray yargısı arasındaki fark. İtalya’da savcılar var, hâkimler var. 

İtfaiye ekibi şimdi adalete hesap verirken, Sancak Havuz medyası tarafından Milli Kahraman olarak gösteriliyor, AKP’li vekillerin marifetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin "Milli Egemenlik Üstün Hizmet ve Onur Ödülü" veriliyor.

[Seyfi Mert] 9.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Çerez Davası [Zeynep Zâhide]

Bir zamanların emniyet ve güvenin temsilcisi sayılan, anılırken cümlenin başına mutlaka “Necip” ifadesi konularak hürmetle yad edilen, düşmanlarının bile mertliğini methettiği Anadolu topraklarının dili dualı analarının emzirip büyüttüğü fertlerinden oluşan destansı kahramanlıklarına rağmen tevazuyla başı önde, dilinden istiğfarı eksik etmeyen, sadece isimlerini yazsanız ciltlerce kitap olacak, kimine “Filanca baba kimine falanca ana” adı konularak efsaneleşmiş milletimizin fertleri vardı. 

Toplumda edeb ve terbiye konusunda pek de dikkat edilmeyen mekanlarda eğleşen insanlar bir yerde kadın ve kendilerinden yaşça büyük insanlar varken konuşmalarına azami dikkat eder, kendisinden büyük olan ve hele hele bu bir bayan ise normal konuşmalarında bile ses seviyelerini ayarlayarak konuşurlardı. 

Kaynağı İslam'dan olan ve sayamayacağımız yüzlerce güzel hasletlerinden dolayı Anadolu insanı diğer milletlerin gözünde İslam'la özdeşleştirilmiş. Bir insan Türküm dedikten sonra bir de  “Müslüman mısın” diye sorulmazmış. Zîra “Türk demek müslüman demek” le aynı manayı taşıyordu. 

Neylersin ki bizi dışardan yıkamayacağını anlayan küfür cephesi, kuluçkaya yatırdıkları projelerini aramıza yerleştirdikleri “Tufeylilerin” azgın arzularını tatmin edecek kadar çanaklarını doldurup, eline Kur’an verip İslami bir kaç da sologanik cümleleriyle sahneye sürdüler. 

Bu küfür cephesi önce halkımızı yılarca dindarlığından dolayı aşağıladı. Ve 28 Şubat'la zirve yaptı bu aşağılanmalar. İşte tam bu anda sahneye bizden görünen ama yine aynı cephenin piyonunu sahneye sürdüler.

Bu sahneye sürdükleri piyonun karaktersizliğini çok iyi bilen Dar-ün nedve’nin Necidli ihtiyarları, bu Tufeyli karaktersizlerin çanaklarını doldurmanın karşılığında onlardan en başta “İslamın yeniden yorumlanmasını” istediler. İşte bugün geldiğimiz nokta. 

Sıradan basit bir eleştiriye en galiz küfürlerle cevap veren siyasal islamın mücahit diye taltif ettikleri nev zuhur tipleri türedi.

Tarih onbeş Temmuzun bir hafta sonrası. Meydanlar, “Tankın eksozuna tişört tıkarak” durdurduklarını ve darbeyi böyle engellediklerini iddia eden hilkat garibeleriyle inliyor. 

Türkiye’nin önemli ve büyük şehirlerinden birisinde ikamet eden, yine Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden birinde hocalık yapan bir profesör, sıcak akşamlarından ve mahallesindeki gürültülerden rahatsızdırlar. Eşi ve kızlarıyla termoslarına çay koyup bir çerezciden de çerez alıp parkta serinlemeye gitmek isterler.

Eşini koluna takar kızları arkada önce çerezciye uğrarlar. Çerezciye girdiklerinde malum olduğu üzere televizyonda temcid pilavı var. İkiyüzer gramlık farklı çerezlerden karışık bir paket yapmasını ister çerezciden. Çerezci paketi hazırlar ücretini de kredi kartından çeker. Ve o arada televizyonda Hizmet Hareketine ve mensupları hakkında akıl almaz iftiralar atılmaktadır. Bu haberleri seyreden Siyasal İslamın kahraman mücahidi(!) çerezci, Hizmet Hareketi ve mensuplarına ağza alınmayacak küfürler savurur. Sadece çerez alıp, bu bunaltıcı yaz akşamını eşi ve kızlarıyla mahallesinin hemen yanındaki yeşil alanda geçirmek isteyen Profesörümüz kendisini bir anda tartışmanın içinde bulur. 

Kendisinin de Hizmet hareketiyle asla alakası olmayan profesörümüz, çerezciye müdahale eder. “Arkadaş bak burada aile var. Sinirlerine hakim ol. Ve burası kamuya açık bir alan. Her türlü insan geliyor buraya. Kimse senin küfürlerini dinlemek zorunda değil” der.

Kahraman çerezcimiz hızını alamaz yılların eğitimcisi hocayı hainlikle suçlayıp dükkandan kovmaya kalkar. Çerezcinin bu edebsizliği hocanın çok zoruna gider ve çerezi iade etmek ister. Kredi kartından çekilen çerezi iade eder ve işlem de iptal edilir.

Çerezcinin olduğu cadde oldukça büyük ve kalabalık bir caddedir. Çerezci satışın iptal edilmesi ve hocanın kendisine nasihat etmesini hazmedemez ve dükkandan çıkan hocanın ardından bütün millet duyacak kadar yüksek sesle arkasından bağırır “Hain gidiyoor, F..cü şerefsiz” gibi hakaretlerle hocanın ardından bağırır. Hoca da “İte dalaşmaktansa çalıyı dolaşalım” deyip oradan uzaklaşır.

Hoca la havlelerle kaçırılan keyfine rağmen eşi ve kızlarıyla başka bir çerezciden çerezini alır ve parkın yolunu tutar. Akşam çaylarını içip çerezlerini çıtlattıktan sonra evlerine dönerler. Morali bozuk hocayı hanımı teselli etmek istese de ailesinin yanında aşağılanmak hocanın çok zoruna gider. Ve bir an evvel yatmak ister. Yatar ama uyku tutmaz. Çerezcinin yaptığı edepsizlik hocayı sabaha kadar uyutmaz.

Ve sabahın beş buçuğunda kapıları kırılırcasına çalınır. Hoca ve hane halkı şaşkındır. Herkes bir birine bakar ve herkesin sorusu aynı: “Ne oluyor” 

Kapıyı hoca açar. Açmasıyla evine bir anda onlarca polis dalar. Niye geldiklerini sormaya fırsat bulamayan hoca “Durun etmeyin ailem müsait değil. Kızlar kıyafetlerini giysin” dediyse de dinletemez ve kendisi de yüz üstü yatırılır ve elleri arkadan kelepçelenir. 

Ve evin her tarafına dağılan polisler evi didik didik ararlar ama isnat ettikleri suça hiç bir delil bulamadan hocayı da alır giderler. Hoca neyle suçlandığını ancak üç gün sonra anlar. Meğer bizim çerezci kendisine "Ailelerin yanında sinirlerine hakim ol” diyen hocanın iptal edilen kredi kartı bilgilerini polise verip hain diye ihbar etmiş. Polis de kredi kartı bilgilerinden adresini bulup çerezciye edeb tavsiye eden yaşını başını almış eğitimci bir profesörü terörist diye gözaltına almış. 

On sekiz gün gözaltında, ömrü boyunca hiç teşri-i mesaide bulunmadığı sadece herkes gibi haklarında güzel şeyler duyduğu Hizmet Hareketi ve mensupları hakkında sorular soruluyor isimler isteniyor ve haklı olarak vermediği için de işkenceler ediliyor. 

Onsekiz gün sonra tutuklanıp ceza evine gönderiliyor. Çevresinde iktidara yakın onlarca arkadaşı vardır hocanın. Bir kaçı hariç hepsi ailesiyle irtibatı kesiyor. Bir kaç arkadaşı devreye giriyor ve sekiz ay sonra mahkemeye çıkıyor. Ve tahliye kararı veriliyor. 

Neticede çıkıyor, geliyor evine. İkinci günü kendisine bir zarf uzatılıyor ki üniversiteden de ihraç edilmiş. Yaşadığı onca zulümden sonra bu karardan hiç etkilenmiyor hoca. Sedece tebessüm ederek zarfı bir kenara atıp ardına yaslanıyor. 

Hoca daha önce hiç tanımadığı Hizmet Hareketine mensup insanlarla hapishanede aynı koğuşta kalınca onları yakından tanıma fırsatı buluyor. Girerken somurtkan biri olan hoca çıktığında mütebessim bir çehreyle çıkıyor. Artık hoca yepyeni bir fıtrat kazanıyor. Onun için dilinde hep Yunus’un 

Gelse celalinden cefa 
Yahut cemalinden vefa
İkisinde cana safa 
Kahrın da hoş lütfun da hoş

Mısralarını terennüm edip duruyor. Aradan çok geçmiyor ikinci defa evi basılıyor. Bu sefer ihbar edene beş bin lira verdiklerini haber alan görgüsüz bir arkadaşının ihanetine uğruyor. Şimdi o gündür bu gündür hapiste hoca. Ortada ne iddianame var ne de iddianameye gerekçe olacak bir delil. 

Evet proje tıkır tıkır işliyor gözüküyor ama hesaba katmadıkları kaderin planı var. O da şimdi bunları seyredip kıs kıs gülüyor… 

[Zeynep Zâhide] 9.8.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Yeni Tarım Bakanı faka bastı [Tarık Ziya]

Türkiye yine canlı hayvan ve et ithal edecek. 975 bin canlı hayvanla mahdut değil 2017’nin ithalat kalemi. 750 bin ton buğday ve mahlut, 700 biner ton arpa ve mısır ile 100 bin ton pirincin yurt dışından getirilmesi için gümrük vergisi sıfırlandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) gıdada kendi kendine yeten bir Türkiye’yi dışa bağımlı hale gelmiş bir Türkiye’ye dönüştürdü. İthalat talebi seneden seneye artıyor. Bu yüzden Macaristan ve Arjantin’de hayvan piyasasında fiyatların aniden yükseldiği bile vaki. 

İTHALATI UNUTTURMAK İÇİN BAKAN DEĞİŞTİRİLDİ

İthalatın en fazla konuşulduğu günlerde dikkatleri başka tarafa çekmek için ya Tarım Bakanı değiştiriliyor ya da Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) sahada hiçbir tesiri olmayan indirimli fiyatları ile hayal tacirliği yapılıyor. 

Faruk Çelik de aynı saikle azledildi, yerine (eski Şanlıurfa Belediye Başkanı) Şanlıurfa Milletvekili Ahmet Eşref Fakıbaba tayin edildi. Çelik, ‘et fiyatlarını düşereceğini ve ithalatı bitireceğini’ vaat ederek oturduğu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı koltuğunu yine aynı vaatlerde bulunan Fakıbaba’ya devretti. 

Milletin hafızası ancak üç tweet evvelini hatırlayacak kadar zayıf nitekim. Çiftçiler, besiciler, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar kuzu kuzu dinliyor.  

ÜÇ SENEYE KADAR İTHALAT BİTİRİLECEKMİŞ

Pekâlâ ne diyor Fakıbaba? 

Türkiye gıdasını tek başına imal eden ve ihracatını yapar hale gelecekmiş… Alkışlamamak ne mümkün.

Canlı hayvan ve et ithalatı bitecekmiş. Et fiyatları iki-üç seneye kalmaz ucuzlayacakmış. 2002’den beri iktidarda olan bir partinin bakanı söylüyorsa vardır bir bildiği. Hafife almayın lütfen! 

Kıyma 45 lira, kuşbaşı 50 lira, antrikot 70 lira, kuzu pirzola 65 lira olsa da moral bozmaya lüzum yok. Alım gücü üç-dört kat fazla olan Avrupalıların bir kilo et için en fazla 25-30 liraya tekabül eden bir bütçe ayırdığı da doğrudur…

Türkiye’de 1.400 liraya bir ay çalışan asgari ücretlinin bu şartlar altında gramla et alabildiğini kimse inkâr etmiyor ki! 15 sene sabrettiniz üç sene daha sabretmekten ne çıkar! 

FAKIBABA’DAN ERDOĞAN’I KIZDIRACAK SÖZLER: KATAR’IN TIR’LAR DOLUSU DOLARI VAR, LAKİN ADAMLAR PERİŞAN OLDU!

Çiçeği burnunda Tarım Bakanı meselinin ciddiyetinin farkında. 

AKP’nin ihya ettiği ithalat lobisi ne derse desin Fakıbaba iş olsun diye söylemiyor bunları. Devamı var. 

Aynen şöyle konuşuyor: “Gıdasını üretemeyen ülkeler tam özgür ve bağımsız olamazlar. Bu bizim yeni sloganımız. Bunun en son misali Katar’dır. TIR’lar dolusu dolar var, fakat bakın bir ambargo koydular, adamlar perişan oldu.”

Fakıbaba, Katar için o cümlelerin Saray’da nasıl mütalaa edileceğini ölçüp biçmiştir herhalde. AKP lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan Katar için kendisini bu kadar heder ederken Fakıbaba, ‘adamlar perişan oldular’ diyerek Suudi Arabistan ve müttefiklerinin ekmeğine yağ sürmüş olmasın! 

Hayvan ve buğday ithalatına öfkelenen besicileri, çiftçileri teskin etme talimatını yanlış anladı herhalde. Bu bahise Katar’ı karıştırmasa iyiydi! 

Fakıbaba sanki faka bastı gibi…  

[Tarık Ziya] 9.8.207 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Küçük cihattan büyük cihada geçemeyenlerin hikâyesi [İskender Derviş]

Konuk Yazar: İskender Derviş

Malumunuz son günlerde okul müfredatına ‘cihat’ konusunun dâhil edileceği tartışılıyor. Seküler-dindar çatışmasına odaklanan isimler, ‘evrim çıktı, cihat girdi’ diyerek tahterevalli refleksi gösteriyorlar ancak başlı başına bu ‘cihat’ meselesi ibretlik.

NEDİR BÜYÜK CİHAT?

Tebük Seferi, Müslümanların o güne kadar toparladığı en büyük ordulardan biriyle çıktığı bir seferdi. 30 bine yakın sahabinin katıldığı ifade ediliyor. Devrin ‘süper gücü’ olarak adlandırılabilecek Bizans’a karşıydı. Daha önceki Bizans-Arap savaşlarında Bizans’ın ezici üstünlüğü görülmesine rağmen, 30 bin Müslümanın geldiğini duyan Bizans ordusu savaşmaktansa geri çekilmeyi yeğlemişti. Sonuçları itibariyle önemli bir seferdi.

İşte bu seferden dönüşte Peygamber Efendimiz’in (sav) ‘Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz’ dediği rivayet edilir. Büyük cihadın ne olduğu sorusuna da ‘insanın nefsiyle mücadelesi’ şeklinde yanıt vermiştir. (Bu rivayet zayıftır, nitekim pek çok hadis bilgini itibar etmemiş. Hatta içlerinden kafirlere karşı cihadın çok büyük bir mesele olduğuna değinen olmuş. Ancak daha ‘sahih’ hadis kitaplarından Tirmizi’de geçen ‘Hakiki mücahit nefsine karşı cihat açan kimsedir’ gibi çok sayıda başka hadis de, yukarıdaki meseleyi destekler niteliktedir. Ayrıca Kur’an’da da savaşın ancak şartlar gerektirdiğinde yapılan bir fiil olduğu vurgulandığı için, aslolanın ‘savaş’ değil ‘nefisle mücadele’ olduğu yorumu yapmak mümkün.)

Tebük’ten sonra bu sözün sarf edilmesi önemli. Zira insana dünyadaki asıl varlık amacını hatırlatıyor. Bir Müslüman açısından dünya hayatını nasıl geçirmesi gerektiği bellidir: Sahih bir imanla ölmeyi başarmak. İnsan için öncelikli olarak farz olan budur. İrşat ve tebliğ gibi ulvî vazifeler bile ‘farz-ı kifâye’ olarak adlandırılmış. Umum Müslümanlar arasında yalnızca bir cemaatin, bir topluluğun bu işi yapması, ‘yeterli’ görülmüş. (Elbette bu demek değildir ki bu vazife önemsiz.)

BÜTÜN BİR ÖMRÜ HARCASAN DEĞER

Gelgelelim ‘sahih iman’ ciddi bir mesele. Bediüzzaman buna ‘tahkikî iman’ diyor. Yani her yönden tahkim edilmiş, hakikat seviyesine ulaşmış, taklit olanı aşmış bir iman. Bu bakımdan Müslüman doğmak yetmiyor, Müslüman olmak için çabalamak gerekiyor. Hatta sadece ‘inandım’ demek de insanı o ufuktaki imana götürmüyor. Müslüman bir ailede büyümenin getirdiği ‘alışkanlıklar’, Müslümanlık için yeter şart değil. Nitekim Müslümanlardan önce uzun süre ‘seçilmiş topluluk’ olarak yeryüzünde bulunan Yahudilere yönelik Kur’anî kritikler de bu meseleye yoğunlaşmış durumda: Yahudi doğmak, yeterli değil. Yahudi doğmuş olmak cennete girmenin garantisi değil.

İman, sadece kişisel bir hedef olarak dâhi ömür boyu rikkat gerektiren, bir bilim insanı gibi ömrünü o işe adamakla bile üstesinden kolay kolay gelinemeyecek derinlikleri olan bir mesele. Konjonktürel dünyevî meseleleri çözmeye muktedir olabilirsiniz belki ama günümüz şartlarında bir insanın ömrünün sonuna kadar Allah’a tastamam iman etmesini sağlamak, süreklilik gerektirdiği, bütün konjonktürleri aşması gerektiği için zorlardan zor.

DİNİN KAYNAKLARINI KİRLETMEMEK

Bir kere dinin kaynağının hiçbir şarta ve zemine bağlı olmadan tertemiz, dupduru kalmasını sağlamanız gerekir. Elbette zamana uygun yorumlar yapabilirsiniz ancak imanın sürekli kendini yenileyebilir bir ‘havzada’ bulunmasına dikkat etmelidir. Belki de bu sebeple İslam dini, gözü hep ötelere bakan âlimler üzerinden yayılmış, dünyeviliğe mecbur devletlerin uhdesinde kalmamıştır. Osmanlı Devleti’nin dâhi Halifeliği yürüttüğü dönemde İslam’ın yorumu üzerine bir ‘otorite’ kuramaması ve yine âlimlerin Müslümanlar arasında daha saygın konumda bulunması bunun işaretidir.

Nitekim küçük cihatta komutanlar değişebilir. Sistem değişebilir. ‘Düşmanın silahıyla silahlanmak’ meşru görülebilir. Bazılarına göre ‘harp hiledir’ fetvası verilebilir. Çeşitli taktiklere, istihbarat oyunlarına başvurulabilir. Zira küçük cihat, ne kadar dinî motivasyona sahip olursa olsun dünyevîdir. Bazen düşmanlarınız sizi yok etmeye gelebilirler ve yok olmamak, ayakta kalmak için onlarla ‘harp’ etmek durumunda kalabilirsiniz. Burada ‘ruhsatlara’ dayanarak iş yapabilir, istisnaları kaidelere değişebilirsiniz.

BÜTÜN HAYAT BİR ‘HARP’ OLABİLİR Mİ?

Ancak Müslümanlar içerisinde bir görüş, daha ziyade bu ‘cihatçı’ ekol, bütün bir hayatın ‘harp’ şekline büründüğünü savunuyor. Haliyle az evvel zikrettiğim ne kadar ‘harp şartları’ varsa geçerli kılınıyor ve normalde meşru görülmeyen, ruhsat verilmeyen yahut takvaya sığmayan şeyler ‘gündelik hayatın bir parçası’ hâline geliyor. İstisnalar yavaşça kaideye dönüşüyor. İnandığı gibi yaşayamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar. Ayetler ve hadisler çerçevelerinden çıkarılıp ‘işe geldiği’ gibi kullanılmaya başlanıyor.

Bu ‘cihatçı’ ekol bu şekilde Müslümanlığı bir kimliğe indirgeyip ‘sahih iman’ davasından tamamen vazgeçerek, önceliği ‘büyük cihada’ vermeyi bir siyaset olarak benimsemiş durumda. Bu yüzden AKP’li vekil, ‘cihadı bilmeyen çocuk matematiği ne yapacak’ diyebiliyor rahatlıkla. Bediüzzaman matematikten Allah’a giden bir yol olduğunu savunurken, onun karşısında yer alan cihatçılar ‘önce siyasî güç’ demeyi marifet sanıyor. Bu da Müslümanların dünyanın geri kalanından yabancılaşmasına, ‘insanlığın dertlerine ortak olamamasına’ ve çıkarcı, güç sevdalısı bir topluluk olarak anılmasına yol açıyor.

DÜNYA İÇİN ‘CİHAT EDEN’ DÜNYAYI ALIR AMA YA AHİRET?

Müslümanların amacı ‘sahih iman’ değil de ‘şehvetli güç’ olunca, hayatları da o yönde değişiyor. Öncelik ahiret değil dünya hâline geliyor. Dünya hayatı da onları kendi içine çektikçe çekiyor ve posasını bırakıyor. Oysa bir Müslümanın dünyaya ‘sahih iman’ dairesinden verebileceği çok şey var. Şatafatlı yaşamanın, gösterişli binaların, ipekten atlastan kıyafetlerin en ‘şaşaalıları’ Avrupa kralları tarafından tecrübe edilmiş ve 20. yüzyıla girerken bunun pek de bir anlamı olmadığı anlaşılmış. Müslümanlar da bir gün ‘dünya hayatının’ bir oyun ve aldatmacadan ibaret olduğunu, eğer Kur’an’ı ‘harp sahasında’ değil de nefsiyle savaşta kullanırsa anlayacaklar diye umuyorum.

O zaman belki küçük cihattan büyük cihada geçebiliriz.

[İskender Derviş] 9.8.2017 [TR724]

Game of Thrones: Bir Ankara Entrikası [Kemal Ay]

Yorum | Kemal Ay | KemalAy@Tr724.com

Siyasetçilerin iki türlü gündemi olur: 1) Yeniden seçilebilmek ve Meclis’teki koltuğu asla bırakmamak. 2) Uzun vadede olabilecek en yüksek noktaya gelmek. Türkiye’de siyasetin alt katmanı gibi algılanan bürokrasi ve gazetecilikte de benzer eğilimleri görebilirsiniz.

Bugün AKP çevresinde görebileceğiniz siyasetçi, bürokrat ve gazetecilerin de temel motivasyonu bundan ibaret. Bulundukları mevkileri hiç kaybetmemek (usta yazar, deneyimli bürokrat, saygın siyasetçi) ve bu arada olabildiğince yukarılara çıkmak.

Bu iki hedef görünürde örtüşür görünse de bazen birbiriyle çelişir. Mesela sürekli vekil seçilebilmek, uzun vadede sizi bakanlıklardan birine taşımayabilir. Vasat bir vekil olarak hayatınızı sonlandırabilirsiniz. Yahut yukarılara çıkıyor olduğunuz gerçeği, aynı zamanda bu başarının sürekli olacağı anlamını taşımaz. Bu sebeple iki hedef için de mütemadiyen çalışmanız gerekir.

Burada işte tercihler bahis mevzu. Makamda kalıcılık için genel havayı iyi koklamanız ve ona göre manevralar yapmanız lazım. Hâkim görüşe asla muhalefet etmemek şiarınız olmalı. Fakat yükselmek için bu yetmez. Kıvrak bir zekâyla hareket etmeli ve ‘mücadeleci’ görünmelisiniz. Yazdıklarınız ses getirmeli, eylemleriniz muhalif basının manşetlerine taşmalı.

Ama her şeyden önemlisi ufukta belirebilecek çatışmaları önceden sezmeli ve ona göre pozisyon belirlemelisiniz. Yani yarın bir gün ‘Tarafını seç!’ dediklerinde, ‘Efendim beni ne zaman sizden azade gördünüz ki?’ diyecek kadar kendinden emin görünmelisiniz. İşte burada da kime ‘efendim’ diyeceğiniz önem kazanıyor. Zira sizin efendiniz her daim girdiği savaşları kazanacak diye bir kaide de yok.

Bu sebeple birine sadık olurken, başkalarına da kapıyı açık bırakacak kadar kurnaz olmalısınız. Gün gelip devran dönerse, ‘Ben zaten bu adamın böyle haltlar karıştırdığını anlamıştım’ dediğinizde size el uzatacak, başınızı okşayacak ve ‘Gel bakalım, sen benim işime yararsın’ diyecek yeni efendiler çıkabilir.

Bunun için de ayırt edici bir kabiliyetiniz olmalı. Mesela bürokrasideyseniz ‘adamlarınız’ bulunmalı, teşkilatçılık önemlidir. Gazeteciyseniz devran ne yöne dönerse dönsün hemen sıvışıp başka gemiye geçebilecek şekilde insan ilişkileri biriktirmelisiniz. Siyasetçiyseniz, ya seçildiğiniz bölgede kuvvetli bir figüre dönüşmeyi tercih edersiniz yahut Ankara’da ‘kullanışlı’ bir konumu ihraz edersiniz.

POST-ERDOĞAN DÖNEMİNİN HAZIRLIKLARI

Bu pek kıymetli ‘teorik’ bilgileri neden aktardım? Şunun için. Malum ‘Erdoğan dönemi’ olarak adlandırılan bir devirde yaşıyoruz ve bunun illa ki bir ‘Erdoğan sonrası dönemi’ de olacak. Yarın mı olur, üç ay sonra mı olur, on sene sonra mı olur, bilinmez. Ama illa ki Erdoğan’dan sonrası diye bir şey olacak. Dolayısıyla yukarıda bahsettiğim ‘siyasetçi’ tabiatlı insanlar, Erdoğan sonrası için de çeşitli hesaplar içindeler. Üstelik Erdoğan da bunun farkında çünkü kendinden biliyor.

Evvela bu hesaplar arasında partiyi ele geçirmek ve Erdoğan’ı Saray’da yalnızlaştırmak vardı. Ahmet Davutoğlu’na kesilen fatura, bununla ilgiliydi. Başkanlık sisteminin partide çok da ‘heyecan’ uyandırmaması da post-Erdoğan dönemine hazırlık yapanların varlığını ortaya çıkarıyordu. Davutoğlu’na yakın gazetecilerin 16 Nisan referandumunda ‘Hayır’ oyu verdiklerini düşünüyorum mesela.

Ancak bu ‘Reisçi’, ‘Hocacı’ kavgasının gizli aktörü MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Son dönemde ‘Hocacı’ diye bilinen gazeteci, bürokrat ya da siyasetçilerin çoğunluğu aslında Fidan’ın ‘sohbet halkasında’. Sohbet halkası şu demek: Fidan tarafından besleniyorlar ve gündem içindeki duruşları da bu sohbetler neticesinde ortaya çıkıyor. Yorumları yine kendilerine aittir belki ama ‘bilgi’ olarak edindikleri şeyler Fidan’ın filtresinden geçiyor. Malum Türk medyasında ya da siyasetinde ‘karşı argüman’ geleneği pek yoktur, Fidan demişse bir bildiği vardır.

Fidan’la Davutoğlu’nu ve bu ikiliyle Abdullah Gül’ü bir araya getiren şey fikirsel yakınlıktan çok ‘şartlar’ diyebiliriz. AKP çevresi içinde Erdoğan’a yönelik eleştirilerde öne çıkan isimler bunlar. Kendileri eleştirdiği için değil sadece ‘alternatif’ ihtiyacını karşılama ihtimalleri bulunduğu için. Oysa Erdoğan, hayatiyetinin en önemli cüzü olarak ‘alternatifsizliği’ benimsemiş bir siyasetçi. Haliyle bu alternatifleri ‘tüketme’ yönünde uzun vadeli planları var.

ERDOĞAN’IN YOLU

Bunlardan biri Saray çevresinde alternatif bir ‘yönetici elit’ peydahlamak (alternatif SADAT ordusunu da buna dâhil edebilirsiniz). Damat Berat Albayrak’ın kişisel ilişkileri üzerinden kurulan Pelikan yapılanması bunun bir örneği. Türkiye’nin iç ve dış politikasının PR’ından, geleceğin siyasetçilerini ‘yetiştirme’ projelerine kadar hemen her şey bu ekibe ihale edilmiş vaziyette. 16 Nisan referandumunda oyladığınız Anayasa değişikliğini hazırlayan ekipte bile bunları görmek mümkün.

Bu ekibin zayıf karnı, ‘İslamcı’ kökenli olmamaları. Tabanda haliyle çok karşılıkları yok ve bunu şimdilik Erdoğan makyajıyla örtüyorlar. Ancak bu ‘zayıflık’ Erdoğan’ın yerel ve uluslararası iş dünyasıyla ilişkilerde işine yarıyor. İdeolojik saplantıları olan ve bu saatten sonra da pek değişecek gibi görünmeyen orta yaş üstü İslamcılar, Erdoğan’ın en nefret ettiği topluluk. Onların yerini ‘pragmatik ve kariyerist’ gençlere bırakmak için çeşitli çalışmalar yapıyor.

Eğer Erdoğan 2019’a kadar kafasındaki şeyleri gerçekleştirir, alternatiflerini ciddi anlamda zayıflatır ve girdiği tehlikeli ittifaklardan alnının akıyla çıkarsa, AKP’nin 2019’daki seçimler için hazırlayacağı listenin bir hayli ‘genç’ olacağını düşünüyorum. Zira ‘denge gözetme’ zorunluluğundan o da bıktı. Atatürk gibi ‘tartışmasız lider’ olmak için yol arıyor. Bunu da ona salt ideolojik değil ‘oyunu kurallarına göre oynayarak’ PR yapmaya çalışan Pelikan ekibi sağlıyor.

Tabi herkesin aklında ‘Bu yol nereye gider?’ sorusu var. Erdoğanizmin, Kemalizme özendiği bir sır değil artık. Hikâyeyi tersten yazma çabası aşikâr. Son günlerde dillendirilen ‘yeni devlet’ meselesi de bununla ilintili.

HALİFELİĞİN YOLU

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın mimarı olarak kendisinde böyle bir devlet kurma ve o devleti idare etme hakkını görmüştü. Devrin şartları içinde bunun makul olduğunu düşünebilirsiniz. 1920’ler bu ‘yeni devletin’ sancıları ile geçmiş, 1930’larda ise tahkim tamamlanmış ve Atatürk tartışılmaz bir lider olarak yoluna devam etmişti.

Erdoğan’ın da kafasında muhtemelen bu var: Devleti kendini merkeze alarak inşa etmek. Bahanesi? 15 Temmuz. Bir yamalı bohça gibi görünse de 15 Temmuz bahane edilerek bir yığın KHK çıkarıldı ve adeta ‘temizlik’ yapıldı. Devamı da geleceğe benzer çünkü kimsenin 15 Temmuz’un ‘aziz hatırasına’ karşı çıkacak gücü yok. Muhalefet bile 15 Temmuz’u, sırf Cemaat’i yok etmeye fırsat olduğu için ‘yok’ sayamıyor. Bu da tabi Erdoğan’ın işine geliyor.

1920’lerin konjonktürü ile 2010’ların konjonktürü arasında benzeşen yönler olsa da asıl durum çok farklı elbette. İslamcıların ‘Halife’ kurgusu ile Pelikan ekibinin ‘Kurucu Başkan’ hikâyesi arasındaki farkların oluşturduğu gerilim de çabası. Erdoğan’ın ‘pragmatik ben’i ikincisini mümkün görüyor ancak ‘otantik ben’i maalesef Halifelik sevdasında. Bu yüzden de ne yardan ne de serden vazgeçebiliyor.

[Kemal Ay] 9.8.2017 [TR724]

Gerçek Haşhaşilik ve Siyaset [Dr. Serdar Efeoğlu]

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu | SerdarEfeoglu@Tr724.com | @drefeoglu

Türk siyaseti 2000’li yıllardan itibaren Erdoğan’la birlikte yeni bir siyaset tarzı ile karşılaştı. Erdoğan, muhaliflerini çeşitli etiketlerle yaftalıyor ve bu sözleri her ortamda tekrarlıyordu. Bu ifadeler, muhaliflerin bir özelliğiymiş gibi yandaş basında pervasızca kullanılarak insanların şuuraltına işleniyordu.

Siyasi hayatımız, çok partili dönemle birlikte liderlerin karşılıklı atışmalarına şahit olmuştu. 1950’lerde Menderes-İnönü, Menderes-Bölükbaşı; 1970’lerde Demirel-Ecevit birbirleri hakkında çok ağır sözler söylemişlerdi. 1980’lerde Demirel, eski müsteşarı Özal’ı bir türlü kabullenemediğinden çok ağır ifadeler kullanmıştı. Hatta Cumhurbaşkanı Özal’ın “adını ağzına almamak için” Çankaya Köşkü’nün rakımından dolayı “864 rakımlı tepede oturan Zat” ifadesini tercih etmişti.

Erdoğan bu tür söylemlerin çok ötesine geçerek muhalifleri için “CIA ajanı, vatan haini, terör işbirlikçisi, terörist” gibi ifadeleri çok rahat kullandı. Bu söylemlerin kendi kitlesinde karşılık bulduğunu görünce daha ağır yaftalamalarla söylemlerine devam etti.

17 Aralık ve Yeni Söylemler

Erdoğan, 17/25 Aralık operasyonları ile AKP’nin yolsuzluk ve rüşvete battığı ortaya çıkınca Gezi Olaylarındaki nefret söylemini yeniden canlandırdı. Operasyonların arkasında olduğunu iddia ettiği Cemaat için o zamana kadar görülmemiş ifadeleri kullandı ve bugüne kadar devam ettirdi.

Kamuoyu bu söylemler karşısında kısa bir şok yaşadı. Dindarlara yönelik bu tür ithamlar şimdiye kadar “laikçiler” tarafından yapılıyordu. İlk defa “muhafazakâr” bir lider, dindar bir camia hakkında ağza alınmayacak sözler söylüyor ve Diyanet, ilahiyat camiası ve dindar kitle tepki göstermek yerine elleri patlarcasına alkışlayarak gücün, makamın ve menfaatin yanında yer alıyordu.

Erdoğan’ın kullandığı ifadelerde “sahte peygamber, sahte veli, virüs, sülük” gibi sözler önemli bir yer tutuyor ve özellikle “Haşhaşiler” ifadesi ile Türkçe Olimpiyatlarında övgüler sıraladığı, “Gökten ne yağar da yer kabul etmez” diyerek yere göğe sığdıramadığı bir camiayı bambaşka bir zihniyetle özdeşleştiriyordu.

İlginç olan Said Nursi ve Risale-i Nur hakkında 1950’lerde hazırlanan “ehl-i vukuf” raporlarında da “Haşhaşi” ifadesinin kullanılmış olmasıydı. Bediüzzaman, Afyon savcısının “Hasan Sabbah, Ehl-i Sünnete karşı giriştiği siyasi faaliyetiyle nasıl sarsıntıya yol açmışsa Bediüzzaman da benzer bir siyasi sarsıntı meydana getirmek istemektedir” iddiasını mahkemede cevaplamış, cevaplar Şualar’da yer almıştı.

Kitap okumaya vakti olmadığından özetlerle yetinen Erdoğan’ın “işgüzar” danışmanları, yıllar öncesinin raporlarını tozlu raflardan indirerek Erdoğan’ın önüne koymuşlardı. Geçtiğimiz hafta açıklanan Diyanet Raporu’nun da aynı yaklaşımlarla hazırlanması ve Bediüzzaman hakkındaki söylemlere Fethullah Gülen hakkında da yer verilmesi dikkat çekiyor.

Altmış yıl önce Bediüzzaman’la ilgili benzer suçlamaları yapan Çetin Özek, Neşet Çağatay ve Neda Ermaner isimlerini gizlemezken, bugünkü raporu hazırlayanların “Din İşleri Yüksek Kurulu” ismi arkasına sığınarak adlarını bile yazmamaları ilginçtir. Ayrıca Haşhaşiliğin, Ehl-i Sünnet’in en büyük düşmanı olması ayrı bir tezat oluştursa da hedefe ulaşmada her şeyi mubah gören AKP için bu çelişki bir şey ifade etmiyor.

Hasan Sabah ve Haşhaşilik

“Haşhaşilik” aslında Haçlı Seferleri sırasında Nizari İsmaililer hakkında kulaktan dolma bilgilerle oluşturulan bir imajdır. Hasan Sabbah’ın fedailerini afyonla uyuşturarak harekete geçirdiği tezi Avrupa’da yayılmış ve özellikle Marco Polo’nun kaleme aldığı seyahatname bunda önemli bir rol oynamıştır. Marco Polo hiç görmediği Alamut Kalesi hakkında abartılı efsaneleri Avrupa’ya taşımış ve içinde süt, şarap, bal ve su akan kanalların bulunduğu “Cennet Bahçesi” tasvirlerini öne çıkarmıştır.

Haşhaşiliğin, Oryantalistler ve özellikle Ortadoğu üzerine çalışmaları ile bilinen Bernard Lewis tarafından “İslami terörizm” kavramına tarihsel alt yapı oluşturmada kullanıldığı anlaşılmaktadır. Lewis böylece, Müslümanlığı terörizmle eşdeğer göstermek için önemli bir malzeme sunmuştur.

Nizari İsmaililerin en önemli figürü olan Hasan Sabbah, Şia mezhebinin önemli merkezlerinden olan Kum şehrinde İmamiye Şia’sının önde gelenlerinden bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Hasan Sabbah’ın Selçuklu veziri Nizamülmülk, alim ve rubai şairi Ömer Hayyam’la birlikte eğitim aldığı birçok eserde belirtilmiş, hatta romanlara bile konu olmuştur. Ancak bunun da bir efsaneden ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Din alimi olmak isteyen Sabbah, İsmailiye mezhebine girdi. Eğitim ve propaganda dönemi sonrasında Kazvin’e giderek 1090 yılında Alamut Kalesi’nde Nizari İsmaili Devleti’ni kurdu. Kaleyi tahkim ederek ve yiyeceklerin uzun süre saklanabileceği depolar yaparak kuşatmalara karşı uzun süre savunulabilecek hale getirdi. Özellikle Alamut’tan idare ettiği operasyonlarla adını duyurdu.

Hasan Sabbah kendi müritlerine eğitimi yasaklayarak onları cahil bırakmış ve Allah’ın “masum imam” rehberliğinde anlaşılabileceğini savunmuştur. Etrafındaki insanlar ise onun her davranışında derin hikmetler olduğuna inanarak peşinden gitmişler. Hasan Sabbah’ın adamları kendilerini gizleyerek Selçuklu hükümdarlarının en yakınına kadar girmeyi başardılar. Bu durum sultanların kimseye güvenememesine neden oldu.

Hasan Sabbah, Batıniliği çok farklı bir konuma getirdi. “Masum İmam” adına davette bulunan dâilerin yerini fedailer aldı. Reenkarnasyona inanan fedaileri vasıtasıyla, hedeflediği din ve siyaset adamlarını hançerle yapılan suikastlarla öldürttü.

Selçuklu veziri Nizamülmülk böyle bir suikasta kurban gitmiş, Sultan Melikşah’ın şüpheli ölümü de fedailere bağlanmıştı. Fedailer kırk kadar devlet adamı, komutan, vali ve kadıyı suikastla ortadan kaldırdılar. Selçuklular tam bir merkezi otorite kuramadıklarından Hasan Sabbah’la mücadelede başarı sağlayamadılar.

Batınilik

Ehl-i Sünnet alimleri, Hasan Sabbah’ın esas aldığı Batıniliğin temelinde Mecusilik, Sabiilik ve Yahudilik gibi eski dinlerin olduğu, bunların karışımıyla İslam dışı bir inancın ortaya çıktığı düşüncesindedirler. Delil olarak da yaptıkları yorumlarla İslam’ın temel hükümlerini bile kabul etmemelerini, Peygamberlere düşmanlık beslemelerini ve haramları helal olarak yorumlamalarını göstermişlerdir.

Batıniliğin fikir babası olarak Yahudi asıllı olduğu iddia edilen, aşırı görüşleri ile Hz. Ali’yi ilahlaştıran Abdullah bin Sebe gösterilmektedir. Batınilik, Şii kökenli İsmailiye mezhebi ile de bütünleşmiştir. Batıniler sadece Sünniler tarafından değil, Mutezile ve mutedil Şii alimleri tarafından da İslam dışı olarak yorumlanmıştır

Alamut’un Sonu

Hasan Sabbah’a gelince. Sabbah, 1124’de Alamut Kalesinde öldü. Ölümünden sonra takipçileri olsa da Ehl-i Sünnet uleması, Batınilerin görüşlerine karşı entelektüel bir mücadele vererek etkilerinin azalmasını sağladı. Bunda medreselerdeki çalışmalar ve İmam Gazali gibi âlimlerin yazdığı eserlerin önemli bir rolü oldu.

Hasan Sabbah’ın merkezine en büyük darbeyi 13. yüzyılda Cengiz Han önderliğinde İslam dünyasına büyük zararlar veren Moğollar vurdu. Hülagu Han komutasındaki Moğol kuvvetleri bir türlü ele geçirilemeyen Alamut Kalesini 1256 yılında işgal ederek tamamen yıktılar. Böylece “dinsizin hakkından imansız gelir” sözü bir kez daha doğrulanmış oldu.

Siyasetin Sınır Tanımayan Dili

Türkiye siyasetinin Erdoğan’la birlikte tanıştığı siyaset dilinin etik hiçbir sınırı olmadığı açık bir şekilde ortada. “Haşhaşi” gibi ifadelerin doğruluğuna veya evrensel değerler, din veya hukuk yönünden uygun olup olmadığına bakılmadı. Bu da halkın değerlerine aykırı olan veya muhalif kişi ve gruplarda olmayan özelliklerin rahat bir şekilde kullanılmasına neden oldu.

Gazeteler attıkları manşetlerle, televizyonlar yaptıkları programlarla halkı hipnotize ederek doğru olmayan bu ifadelerin yayılmasında önemli bir rol oynadılar. Acı olan Diyanet teşkilatının da hutbelerle buna eşlik etmesi ve toplumun ayrışmasında etkili olmasıydı.

Oryantalistlerin İslamiyeti teröre destek veren bir din gibi göstermek amacıyla öne çıkardıkları “Haşhaşi” kavramının, altmış yıl önce Bediüzzaman için kullanıldığı gibi bugün de Cemaat için aynı şekilde tekrarlanması vahim bir durumdur. Bu tür etiketlemelerle “tuhaf” 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile hiçbir ilgisi olmayan yeni doğum yapmış kadınlar, kermes düzenleyen veya burs veren kişiler “darbeci ve terörist” gibi gösterilerek kamuoyu yanlış yönlendirilmekte, darbenin faturası masum insanlara ödetilmektedir.

Kaynaklar: A. Atıcı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Batıni Hareketi, AÜ SBE Yüksek lisans tezi, Ankara 2005; H. Demir, “Haşhaşiler, Mit ve Gerçek”, 2023, S. 254, Şubat 2014.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 9.8.2017 [TR724]

Erdoğan-Ergenekon ittifakı nereye kadar? [Adem Yavuz Arslan]

Analiz | Adem Yavuz Arslan | AdemYavuz@Tr724.com | @AdemYarslan

Bir önceki yazıda ‘Erdoğan-Fidan çatışması kaçınılmaz’ demiş ve bu tezimin gerekçelerini sıralamıştım.

Özetle Erdoğan’ın ‘kertenkele stratejisi’ uyguladığını, kendini riskte gördüğü anda ‘kuyruğu bırakıp’ yoluna devam ettiğini anlatmış ve hem 15 Temmuz’a dair soruların artması hem de Erdoğan’ı gelecekte sıkıntıya sokacak uluslararası gelişmelerin ufukta belirmesi nedeniyle Erdoğan’ın Fidan’ı feda edebileceğini, buna karşın Fidan’ın da ‘maraton koşucusu’ olduğunu, Cemaatçi bürokratlar kadar tecrübesiz olmadığını, Erdoğan’ın legal, illegal emirleri ve perde gerisi icraatları hakkında bilgi sahibi olduğunu, siyasi hedeflerini muhafaza ettiğini ve ikilinin bir gün mutlaka çatışacağını yazmıştım.

Aradan geçen sürede Yüksek Askerî Şura (YAŞ) toplantıları yapıldı.

Bu toplantı birçok yönüyle kritik öneme sahipti ve sonuçları itibariyle de beklentileri boşa çıkarmadı.

TSK’da hayati değişiklikler yapıldı.

Perde gerisinde çetin pazarlıklar, ‘al-ver’ hamleleri görüldü ve Türk Ordusu’nun yeni komuta kademesi belirlendi.

‘Yeni tablo’nun özeti şu: Erdoğan ile Ergenekon şimdilik uzlaştı. Fakat alınan kararlar, terfi eden isimler ve atama kararları gösteriyor ki bu birliktelik büyük çatışmalara gebe.

Yani Erdoğan’ın tarafı olacağı bir başka çatışma Erdoğan ile Ergenekoncular arasında yaşanacak.

Şimdilik belli olmayan ise çatışmanın zamanı.

TSK NASIL PAYLAŞILDI?

Neden böyle bir teze sahip olduğuma dair argümanlarımı sıralamadan önce YAŞ’ın ‘yeni hali’ne ve Erdoğan’ın ‘büyük oyununa’ dair kısa bir özet yapayım.

Çünkü 15 Temmuz’un hemen ertesinde uygulanan ve çok önceden hazırlanılmış olduğu belli olan köklü değişiklikler gösteriyor ki Erdoğan’ın hedefi yargı, medya, bürokrasi ve polisten sonra ‘tam biat etmiş bir TSK’ya sahip olmak.

Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz sonrası 3 aylığına ilan edilen ve sürekli uzatılarak 1. yılını dolduran OHAL rejiminde hükümet çok sayıda KHK çıkardı.

Bu KHK’larla TSK’nın yapısı kalıcı olarak değiştirildi.

Önceden Genelkurmay Başkanı’na bağlı olan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları doğrudan Millî Savunma Bakanlığı’na bağlandı.

Genelkurmay Başkanlığı ‘sembolik’ hale getirildi.

Jandarma ise doğrudan İçişleri Bakanlığı’nın emrine verildi. YAŞ’ta da büyük değişiklikler yapıldı. Eskiden askeri bir kurul olan YAŞ artık ‘içinde askerlerin de olduğu sivil bir yapı’ya dönüştürüldü.

Normal şartlarda TSK’daki terfileri belirleyen, yani özü itibariyle ‘teknik’ bir kurul olan YAŞ tamamen siyasetin emrine girmiş oldu.

Uzmanların yorumlarına göre son iki YAŞ ile TSK’nın iç yapısına siyaset hâkim oldu, terfilerde ve emeklilik kararlarında liyakatten ziyade siyasi iradeye biat kriter alındı. İktidarın dümen suyuna girmeyecek olanlar ya KHK ile tasfiye edildiler ya da baskıyla istifa ettirildiler.

2017 Şura’sı ise TSK’nın Erdoğan ve Ergenekoncular/Perinçekçiler arasında pay edilmesine sahne oldu.

Öncelikle TSK’nın teamüllerini bilinçli olarak yıktılar.

General, amiral kadrosundaki açıklara rağmen 28 general ve amiral ile 107 albay ‘kadrosuzluk’ sebebiyle emekliye sevk edildi.

6 general ve amiralin yanında 61 albay terfi etti.

Askeri uzmanlara göre terfi ve emekli sayıları ihtiyaca rağmen kısıtlı tutuldu çünkü Erdoğan-Perinçek ittifakından olmayanların şimdiden bertaraf edilmesi gerekiyordu.

AKP ‘GETİRDİKLERİNİ’ DE GÖNDERDİ

15 Temmuz sonrası orduda kalmayı başarabilen az sayıdaki ‘Batı yanlısı’ asker de bu yıl tasfiye edilmiş oldu.

Bir diğer ilginç detay ise AKP’nin 15 Temmuz sonrası göreve getirdiği ‘çok güvenilir’ bulduğu bazı komutanların da emekliye sevk edilmesiydi. Darbecilerle çatışan, darbeyi engellemek için gayret gösteren ve terfi bekleyen bazı generaller emeklilik furyasından kurtulamadı.

Sürpriz bir gelişme ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na Korgeneral Adnan Özbal’ın atanmasıydı. Donanma Komutanı Veysel Kösele 15 Temmuz’daki ‘üstün gayretleri’ne ve teamüle rağmen bu göreve getirilmedi.

Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk Davası sanıklarının terfi etmesi, kritik görevlere atanması dikkat çekiciydi.

Öyle ki kamuoyunda ‘sıkı Perinçekçi’ olmasıyla bilinen bazı emekli generaller sosyal medya paylaşımlarında “terfileri ben yapsam bunları yapardım” dediler. Zaten M. Zeki Üçok gibi isimlerin YAŞ memnuniyetleri dikkate değerdi.

İsimlere ve rütbelere boğmadan özetleyecek olursak, Erdoğan son yıllarda sürdürdüğü ‘kokteyl’ ittifakını bu YAŞ’ta da gözetti. Kendisine biat etmeyen, Batı ve NATO yanlısı subaylar tasfiye edilirken kalan kadrolar Perinçek-Ergenekon ekibiyle pay edildi.

Orgeneral ve korgeneral seviyelerinde Erdoğan’a biat esas alınırken tüm ve tuğgenerallerde Perinçekçilerin ‘tulum çıkardığı’ görülüyor.

Bir de ‘rüzgâra göre hareket eden fırsatçılar’ grubu var. Hepsinin ortak özelliği ise Batı ve NATO karşıtı olmaları.

HER İKİ TARAF DA KARŞI TARAFI BİTİRME HEDEFİNDE

Peki bu durum biz sivilleri neden ilgilendiriyor?

İki nedeni var: Birincisi Erdoğan ve Perinçek ittifakı kalıcı değil.

Şu anda Cemaati yok etmek, Cemaat bahanesiyle Kürt, Alevi ve liberal kesimleri sindirmek için ortak hareket ediyorlar.

Her iki taraf da ‘hedef birlikteliği’ yaşadığı için çatışmıyorlar.

Fakat her iki taraf da biliyor ki Cemaati yok edip, tüm muhalefet sindirildikten sonra bu ittifak bitecek.

Özellikle Perinçekgillerin Erdoğan ve AKP için beslediği ‘iyi niyetler’ sır değil. Bu kadronun ‘özel harp teknikleri’ndeki uzmanlığı düşünülürse ‘öküz ölüp ortaklık bozulduğunda’ çok ilginç olaylara şahit olacağımız kesin.

Erdoğan’ın oyun planının ipuçları ise bu yılkı YAŞ kararlarında var.

Deniz Kuvvetlerinde teamülleri bozarak bir korgenerali kuvvet komutanı olarak ataması “Güç bende, istersem bütün teamülleri bozarım. Bana biat eden birini genelkurmay başkanı ya da kuvvet komutanı yapabilirim” mesajı verdi.

Erdoğan hükümete tam biat etmiş bir genelkurmay başkanı ve kara kuvvetleri komutanı ile orduyu kontrol altında tutacağına inanıyor.

Bu arada Perinçekçilerin HSYK sürecini unutmadıklarını da not etmekte fayda var.

Erdoğan ‘dereyi geçtikten sonra’ yargıda ittifak ettiği kesimleri bir gecede tasfiye etmişti. Benzeri bir şeyi önümüzdeki YAŞ’larda da yapmak isteyecektir.

Ergenekoncuların bu ‘riski’ göremediklerini düşünmek saflık olur.

Sözün özü, Ergenekon ile Erdoğan’ın ittifakı bir gün son bulacak ve bir taraf diğer tarafı bertaraf etmeye çalışacak.

Bakarsınız Erdoğan’ın Cemaat müntesiplerine giydirmek istediği Guantanamo tulumlarını Ergenekon’cular Erdoğan’a giydirir.

İkinci gerekçe ise şöyle:

Geçtiğimiz günlerde Reuters’e konuşan bir hükümet yetkilisi ‘yeni komuta kademesinin terörle mücadelede aktif adımlar atacağını’ söyledi. Özellikle generalliğe terfi eden isimlere baktığımızda Kürt meselesinde hayli ‘şahin’ fikirlere sahip isimleri görmek mümkün.

Son düzenlemelerle birlikte Kürt meselesinde katı ve acımasız tutum yanlısı çok sayıda generalimiz oldu.

Bir yandan da Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmeler var.

Bilindiği üzere Erdoğan’ın ‘karşıya 3 adam gönderip bu tarafa 5 füze attırmak suretiyle TSK’yı Suriye’ye sokma’ niyeti vardı. Artık Erdoğan’ın Suriye’ye girme hedefleri karşısında ‘isteksiz’ bir TSK yok.

Dolayısıyla yeni maceralara atılmak eskiye oranla daha kolay.

Erdoğan’ın 2019’a giderken ‘gerilim stratejisini’ körükleyeceği, milliyetçi-muhafazakâr oyları arkasında toplamak isteyeceği gerçeği de göz önüne alındığında yaşanacakları tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.

[Adem Yavuz Arslan] 9.8.2017 [TR724]

Benim de oyum hoşafa! [Barbaros J. Kartal]

Yorum | Barbaros J. Kartal | BarbarosKartal@Tr724.com |@barbarosjkartal

Önceki günden beri gündemin başlarına yerleşen organik hoşaf haberinin bir yalanın sosyal medyada hızla nasıl yayıldığının ve herkesin inanıp ne kadar absürt yorumlar yapabildiğinin bir deneyi oldu. Artık sosyal medya literatürüne ‘organik hoşaf’ girmiş oldu. Kolay kolay da değiştirmek mümkün olmayacak.

Neydi haber? TRT’nin fikir ve icatların sergilendiği jürili bir yarışmasındaki bu yarışma bilim yarışması olarak sunuldu, organik hoşaf yapan yarışmacı finale kalmış. Bazı haberlere göre de yarışmayı kazanmış. Zannedersiniz ki yarışmacı kızcağız evden hoşaf yapıp getirmiş de bilimsel icat olarak sunmuş ve jüri de buna atlamış.

Hadisenin öyle olmadığı biraz araştırılınca kolaylıkla ortaya çıkıyor. Ne yarışmacının fikri organik hoşaf ne de yarışmayı kazanmış.

Neyin nasıl olduğundan ziyade niye olduğunu düşününce aslında meselenin vahim olduğunu düşünüyorum. Bu dezenformasyonun arkasındaki zihniyet yalan haberden çok daha tehlikeli zira. Getirildiğimiz kutuplaşmanın bizi nasıl hoşafa döndürdüğünü anlatıyor.

Farz edelim yarışmacı başörtülü değil de bizim yobaz laiklerin hoşuna gidecek tarzda giyinmişti. Hadi o klasik lafı da edeyim, mini etekliydi. Ve farz edelim ki bu yarışma TRT’de değildi. Yarışmacı Kübra’nın projesinin adı “Bütün veya dilimler hâlindeki meyvenin şekerli suyla kaynatılmasıyla elde edilen likit gıdanın pastorize ve konsantre edilmeden, katkı madde ilavesiz uzun raf süresi ile ticari sunumu” gibi afili bir şey olsaydı, ki proje bu zaten. Tanımdaki tabir hoşafın TDK’nın sitesindeki karşılığıdır. Aynı tepkileri alır mıydı? Kesinlikle almazdı. Birkaç gündür dolaşan müstehzi lafları duyar mıydık? Hayır.

Vatan Şaşmaz’a katılıyorum hoşaf adı mavraya açık, kulağa da komik geliyor. Katıldığım bir nokta daha var. Medeni cesaret göstererek bu yarışmaya katılmış gıda mühendisi bir kadına yapılan saygısızlık var. Velev ki proje anlamsız ya da saçma olsun, projesini sunan bir insana yapılan muameleden sonra rezil olmamak için kimse bu işlere girmez. Kaldı ki ilgili kısmı internette seyrederken jüriden de bir gariplik sezinlemedim. Bu tür yarışmalarda amaç hikâyenin bir parçası olmaktır. Ve her fikir saygıyı hak eder. Mesele icatsa teşvik zaten böyle olur. 99 tane saçma fikir geliştirirsin 100.’de bir şey başarırsın.

NİYE DALGA GEÇTİLER BU KADAR?

Peki, gelelim esas meseleye. Bu dalga geçmenin arka planında ne var? Tabii ki TÜBİTAK’a hayvanat bahçesi müdürünü atayan, binlerce bilim adamını üniversiteden atan, bununla yetinmeyip hapse tıkan, eğitim sistemini kendi dar ve çağdışı vizyonuna göre şekillendirmek isteyen, her köşe başına imam hatip açarak dine hizmet ettiğini sanan AKP’ye duyulan tepkinin haklı ve olur olmaz her yerde kendini göstermesi var. Bilim olimpiyatı diye yapılan müsamerelerin sonunda gelinen durum budur. Çapsız, kaba, taşra kaçkını adamların liyakatsiz her yeri doldurmasına tepkidir esas olan.

Yalnız şunu da söylemek lazım saygısız ve edepsiz tepki verenlerin dertlerinin bilim olduğunu falan da düşünmüyorum. NASA’da çalışan ve Mars’a yolculuk projesinde görevli bilim insanı Serkan Gölge cebinde dolar çıktı diye aylardır hapiste. Dünyada bunun haber olmadığı yayın organı görmedim. Ben hoşaf haberi ile dalga geçen gazeteci takımının bir kere bile bunu gündeme getirdiğini, bir kere haber yaptığını hatırlamıyorum.

Tepkinin diğer bir sebebi de yarışmacının başörtülü olması. İster kabul edelim ister etmeyelim başörtülüler AKP’nin faşist ve dikta uygulamalarının birer günah keçisidir. Bizim laik yobazlar AKP nefretlerini -ki AKP’den nefret etmek son derece olması gereken insani haslettir- olur olmaz başörtülüler üzerinden yansıtmaktadır. Başörtülü olmak AKP’li olmak ile eşdeğerdir onlar için. O ‘kız’ TRT’de o yarışmaya katılmıştır ki eskiden asla böyle bir tablo olmazdı, bu cesareti(!) AKP’den almaktadır. Yoksa yarışmacının gıda mühendisi olmasının zerre bir değeri yoktur. Zaten yarışmaya da kesin bir torpille çıkmıştır.

Dini semboller giderek bir yozlaşmanın simgesi haline geliyor. Sela duyunca artık geriliyorsunuz, imam-müezzin toplumda en az güvenilecek tipler haline geldi, Selamun aleyküm, aleyküm selam diye diye ülkeyi nasıl soydukları arşivlerde, Cuma hutbeleri Emevi hutbelerinden beter, sakallı, cübbeli, nobran ve kaba adamların sayısı gittikçe artıyor, din adına televizyonlarda tartışılanların insanı dinden çıkarmaması mümkün değil, hoca diye itibar edilen fetvacılar sigaradan fantezi peşinde, masum insanların mallarına çöküp “Bu ganimettir, helaldir” diyen hoca artıkları ellerinde mikrofon onur konuğu, valiyi makamına tekbirlerle uğurluyorlar, bir futbol maçında insanlar rakip taraftara tekbirle küfür ediyor. Bir de 10 yılda 10 kişiyi namaza başlatamamış ama on binlerce insanı dinden çıkarmış Diyanet’imiz var… Daha neler sayılabilir.

AKP bir gün defolup gidecek ama arkasında bıraktığı enkaz raporunda en büyük zararı dinin kendisine vermiş olacak. Din ile siyaset birbirine girince siyasetin bütün yanlışlarının faturası maalesef dine yazılıyor. Siyasetçi bugün var yarın yok. Ama din bugün de yarın da var olacak. AKP’nin dine verdiği zararın tamiri da çok uzun süreler alacak. Yani ileride yapılacak çok iş var; yorgun düşmek ve pes etmek yok.

[Barbaros J. Kartal] 9.8.2017 [TR724]

Erdoğan iktidarının değişmez parolası: Sürekli gerilim, sürekli kutuplaştırma [Abdülhamit Bilici]

Yorum | Abdülhamit Bilici | AhamitBilici@Tr724.com | @aHamitBilici

Erdoğan ve AKP iktidarının toplumla ilişkisini en iyi anlatan kare, galiba Erdoğan’ın elindeki şemsiyeyle güvercin ve keklikleri dürttüğünü gösteren fotoğraftır. Rize’de bir parkı gezen Erdoğan, böyle bir ortamda yapılacak onca güzel şey varken, elindeki şemsiyeyle yuvasında sessizce duran masum güvercin ve keklikleri rahatsız ediyordu.

Aksaray’daki pazarcı teyzenin bile Bylock’tan gözaltına alınması başka nasıl izah edilebilir? Çoğu öğretmen, ev hanımı 17 bin kadının, 600 bebeğin uyduruk suçlamalarla hapse atılması, baklavacıların bile terörist ilan edilip mallarına el konulması, Güneydoğu’daki ilçelerin yerle bir edilmesi, pazarcı teyzeye yapılandan farklı mı? İçerideki gerilim havası yetmeyince dış ilişkileri berbat etme pahasına sırf suni gerilim çıkarmak için Almanya’ya, Hollanda’ya ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar. Tabanı kışkırttıktan sonra da özür diliyorlar.

7 Haziran’dan sonra aniden patlayıp sonra bıçak gibi kesilen terör dalgasını ve hakkında binlerce cevap bekleyen soru işaretiyle 15 Temmuz’u da bu çerçevede düşünmek lazım. 15 Temmuz’un oluşturduğu atmosfere ve OHAL şartlarında yapılmasına rağmen ancak hile hurdayla geçen başkanlık referandumu, acaba normal şartlarda yapılsa istenen sonuç alınabilir miydi?

Erdoğan ve AKP iktidarının devamı bir zorunluluk. Çünkü hesabını veremeyecekleri kadar suç işlediklerini, yolsuzlukları zorla örtbas ettiklerini, anayasaya rağmen medyayı susturduklarını, hukuku, anayasayı hiçe saydıklarını, yargıyı sıfırladıklarını en iyi kendileri biliyor. İktidarın devamı için de sürekli gerilim ve kutuplaşmaya ihtiyaçları var. Ortada mesela Gezi gibi bir gerilim varsa onu köpürtmek, bir gerilim yoksa üretmek gerekiyor. Kabataş yalanı, toplumsal gerilimi tırmandırmak amacıyla üretilip piyasaya sürülmemiş miydi? Nerdeyse 4 yıldır havuz medyası, Sümeyye suikasti veya kumpas doğruyorlar gibi yalan ve iğrenç haberlerle masum öğretmenleri ve ev hanımlarını toplum için en büyük tehlikeymiş gibi göstermeye çalışmıyor mu?

Pompaladıkları bu gerilimle aile bireylerini bile birbirlerine düşürmediler mi?

Uzunca bir dönem başörtüsü, iktidar için hem mağduriyet hem gerilim ihtiyacını karşılamıştı. Şimdi polisin, hatta subayın bile başını örtmesi serbest. Yani sorun çözüldü. Peki gerilim bitti mi? Hayır. Çünkü hemen yeni kutuplaştırıcı gündemleri piyasaya sürdüler: Sarık, evrim, cihat, nikah, devleti yıkmak…

Gerilim bitmez ve AKP iktidarı sürdükçe de bitmeyecek. Zira iktidarın, toplumsal gerilim ve kamplaşmayı kasıtlı bir politika olarak uyguladığı, Nokta dergisinin yayınladığı AKP Günlükleri’nde itiraf edilmişti.

7 Haziran seçimindeki yenilgiyi nasıl tersine çevireceklerinin stratejisini konuşurken bakan düzeyindeki AKP’li bir yetkili aynen şunu söylüyordu: “Toplumun hangi kesimleriyle uzlaşı, hangi kesimleriyle çatışma yaratacağız… Seçim kampanyası, STK ya da düşünce kuruluşu işi değil, o yüzden mümkün mertebe kutuplaştırma yaratılmalı.”

İktidarda kalabilmek için suni olarak toplumsal kutuplaştırma yaratmayı düşünebilen bir zihniyet, devletin tüm birimlerini kontrol ediyorsa olabilecekleri düşünün artık.

Evet, çok korkunç ama bugün ülkenin ve toplumun karşı karşıya olduğu acı gerçek bu.

[Abdülhamit Bilici] 9.8.2017 [TR724]