Şimdi mi aklınıza geldi? [Turhan Bozkurt]

Amerikan Merkez Bankası (Fed), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ile birlikte 14 merkez bankasına Korona Krizi’nde can simidi fırlattı.

Meksika, Endonezya ve Brezilya gibi 13 ülkenin merkez bankası dolar talebinin fırladığı şu günlerde Fed sayesinde derin bir nefes alırken Türkiye kapı dışında kaldı. Dolar takas (swap line) koridoru 6 ay boyunca açık kalacak.

Merkez Bankası (TCMB) “belki bu sefer yüzümüze bakarlar” ümidiyle yazılı dilekçe ile müracaat etti.

Dilekçe yazmakla bitse keşke! Fed’in nakit döviz desteği karşılıksız değil.

AMERİKA’YI TAHVİLLE KORKUTMAYA KALKTILAR

Amerikan tahvillerinin teminat olarak gösterilmesi gerekiyor. Mesela Endonezya 30 milyar dolar tutarında Amerikan tahvili mukabilinde 60 milyar dolarlık likidite desteği temin etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti 2018 yılı ağustos ayında pastör Andrew Brunson krizinde ABD Başkanı Donald Trump’a karşı koz olarak “tahvillerini satarım” hamlesi yapmıştı.


2016 ve 2017 yıllarında Rusya ile yakınlaşırken Kremlin Sarayı’nın gözünü girmek maksadıyla TCMB, ABD tahvillerini satmaya başladı.

Trump’ın şahsi Twitter hesabında, “Pastör Brunson’ı derhal serbest bırakın, yoksa ekonominizi mahvedirim.” mesajı ile aynı dönemde satış bariz bir şekilde hızlandı.

77 MİLYAR DOLAR AMERİKAN TAHVİLİ VARDI

Öyle ki Türkiye 2017’de 61,2 milyar dolar seviyesinde bulunan elindeki ABD tahvili tutarını 2018 sonunda 2,8 milyar dolara kadar düşürmüştü.

Söz konusu tutar 2014’te 77 milyar dolar seviyesindeydi.

AKP hükûmeti ABD devlet tahvillerinin yanı sıra Fed’in kasalarında muhafaza edilen altınları önce İngiltere’nin başşehri Londra’ya, akabinde Türkiye’ye taşıdı.

ABD devlet tahvillerini neredeyse sıfırlayan Merkez Bankası bu paraların bir kısmı ile külçe altın aldı.

Yine de altın dahil toplam döviz rezervleri tahvil paralarının henüz gelmediği 2017 yılının (brüt rezervler 114 milyar dolar) çok gerisinde (4 Nisan: 93 milyar dolar).


Bu açık tahvil paralarının nereye gittiğine dair kocaman bir soru işareti olarak TCMB’nin kapısının önünde duruyor.

Tahvil ve altınların nereye gittiği münhasır bir makalenin konusu olduğu için şimdilik bu bahsi kapatıyorum.

DEVLET HİSSİYATLA İDARE EDİLMEZ!

Amerika’ya sevmek ya da nefret etmek herkesin kendi tercihi. Ancak devleti idare edenlerin hissi hareket etme lüksü yoktur.

Türkiye’de çarkların dönmesi için dış ticaretin devam etmesi gerektiği, dolayısıyla dolara her zaman ihtiyaç duyulacağı bilinmiyor muydu? Elbette biliniyordu.

Devleti idare edenler bunu bile bile “Bize TL yeter! Dolar alan yanar!” diyerek Hazine’yi, TCMB’yi uçurumun kenarına sürükledi. Döviz borcu 450 milyar dolar ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdığı bir dönemde yapıldı bu hata.

Doları her zaman nakit olarak saklamak yerine farklı şekillerde değerlendirmek sıradan bir iktisat kuralıyken hükûmet Amerika’ya kafa tutmak için tahvilleri sattı, altınları İstanbul’a taşıdı.

O GÜN KENARA NOT ETTİLER

Tahvillerin mülkiyeti zaten Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiş, devletin tapulu malı. Tahvili Amerika’da tutmanız size bazı kapıları açacaksa mahdut miktarda bir kaynağı dışarıda tutmanızın ne mahsuru var.

Bir koyup iki-üç almak fırsatını niye heder ediyorsunuz. Neticede aldığınız kararlara muhatabınızda da bir karşılığı olacaktı.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın restini Amerikalılar gördü, fakat belli etmedi. Vakti geldiğinde mukabelede bulunmak üzere sadece not ettiler.

Bugün… İşler sarpa sardı. Koronavirüs salgını baş gösterdi.


Herkes dolara hücum edince dolar talebi karşılanamıyor. Zor günler için biriktirilmiş 47 milyar TL ihtiyat akçesi de harcandı.

Dolar bir anda 6,70 TL’ye kadar yükseldi.

Doların anavatanında sunulan imkân tam da karantina günleri için altın kıymetinde iken Türkiye kapı dışarı edildi. Sürpriz mi? Değil.

Diğer taraftan diplomasiyi bilek güreşi zannedenler madem Fed’de duran 28,7 ton altını, 77 milyar dolar tahvili Türkiye’ye getirdiğine göre bu paralar şimdi niye kullanılmıyor?

DİLEKÇE YAZMAKLA BİTSE KEŞKE!

TCMB’nin resmi bilançosunda göstermiyorsunuz. “Vardır bir maslahatı.” deyip geçelim. Hangi zulada tutuyorsanız bize söylemeden çıkarın ve Korona Krizi’nde vatandaşa dağıtın.

Daha neyi bekliyorsunuz?

Unuttuğumuz zannedilmesin: Fed’den gelen 28,7 ton altına ilaveten İsviçre (Basel) ve İngiltere’den de toplam 290 ton altın getirilmişti. Onlar da kayıp!

Ne taraftan bakılırsa bakılsın fiyasko! Fed’e dilekçe yazmak iyi hoş da.

Tahvilleri, altınları yerken aklınız neredeydi? Fed’in ne kadar stratejik bir müttefik olduğu şimdi mi aklınıza geldi?

İranlı, Rus ve Çinli dostlarınız nakite sıkıştığınız anlarda dolar vermiyor değil mi?

Komünist Çin'in hâlâ 1 trilyon dolardan fazla Amerikan tahvilini elinde niye tuttuğunu hiç mi merak etmediniz?

S-400 hava savunma sistemi aldığınız Rusya'nın 5 katımıza yakın ABD tahvili tuttuğunu da biliyorsunuzdur herhalde.

Fed'in "hiç olmazsa G20 çatısı" altında üyelere swap (dolar-yerel para birimi takası) desteği vermesi teklifi kabul edilmezse Türk Lirası için mayıs, mart ve nisan aylarından daha zor geçer...

[Turhan Bozkurt] 10.4.2020 [Samanyolu Haber]

Özgürlük Bayramı [Harun Tokak]

Herkes gibi ben de evde hapis hayatı yaşıyorum. Arada bir balkona çıkıyorum.
Baharın özgürlük naraları doluyor yüreğime. Kuzey ülkesinin ağaçlarında kıştan kurtulan kuşlar özgürlük şarkıları söylüyor.
Kıştan yeni çıkmış ıslak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında hayatla ilgili ne var ne yoksa hepsini ortaya dökmeye hazırlanıyor.
Yalan bir sevdaya talip olmadığımızdan mıdır, nedendir “bahara talip olan bir gönlüm var benim.”
Öyle diyorum ama sonra da “bahar gelmiş neyime” diyorum.
Bu bahar yine, dallarda çiçek çiçek gülerken biliyorum analar, kınalı kuzularına, kızlar, gelinler sevgililerine ağlıyorlar.
Bir haber bir muştu bekliyorlar.
Yürekler yorgun, ümitler solgun.
Baharın geleneğine uyarak kuşlar, doğacak yavruları için yuvalar yaparken, her gün yuvalar yıkılıyor, yavrular yetim kalıyor. 
Babasız çocukların sitemli ve buruk bakışları yoruyor beni. Polislerin aralarında elleri kelepçeli götürülen bacılarımın bakışları yoruyor. Sevdiklerinin son yolculuğunda kalabalıklar arasında polat bakışlı yiğitlerin kelepçeli ellerle ettiği dualar yoruyor.
Elimden bir şey gelmiyor.
Ama Allah dilerse tarihin akışını değiştirir. Zulüm bir noktaya geldiğinde, Hakk’ın dostları “biz bittik, bizi kime bırakıyorsun” dediğinde O’nun görünmeyen orduları harekete geçer.
Nemrutlar, İbrahimleri değil kendilerini atarlar ateşe.
Bıçak kıyamaz İsmaillere.
Roma'nın zalim askerleri dokunamaz Hazreti İsa'lara.
Biz Müslümanlar Beraat günlerinden geçiyoruz.
Hristiyanlar ve Yahudiler içinse bugün kutsal Cuma olmasına rağmen evimizin karşısındaki kilise en sakin günlerini yaşıyor.
Paskalya günleri olmasına rağmen ne geleni var ne gideni.
Bizim camilerimiz gibi o da sabırla bekliyor evlatlarını. Görünmeyen bir virüs bütün dünyayı evlerine tıktı.
Mabetler bomboş...
Cumalara bile gidemiyoruz.
Hristiyanlar en büyük kurtuluş  bayramları olan Paskalyayı özgürce kutlayamıyorlar.
Hazreti İsa saklandığı mağarada zalim Roma askerlerinin ayak seslerini duyunca, “Aloha beni kime bırakıyorsun” diyor.
Allah onu göklere çekiyor.
Paskalya Yahudiler için de büyük bir bayram.
Onlar da bu bayramın adına paskalya diyorlar.
Paskalya “özgürlük” demek.
Hazreti Musa’nın ve ona inananların Firavun’un zulmünden kurtuldukları günün adı.
Bir nevi beraat bayramı.
Allah’ın tarihe müdahalesi ile Kızıldeniz’in yol olması Musaların kurtuluşu olsa da Firavunların sonu oluyor.
Halbuki kaç kez ilahi uyarı almışlardı. Kaç kez masumları bırakın diye kendilerine ilahi ültimatom verilmişti.
“Andolsun ki biz, Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130)
“Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)
Evet, zulmettiler ve günahkâr bir kavim oldular.
Zalimlerin gözü kör oluyor.
Allah, o zalim topluluğu önce kuraklıkla imtihan etti.
İnatları devam edince felaket ve musibetler birbirini takip etti.
Şiddetli yağan yağmurlar Nil’i taşırdı ve Mısırlılar sular altında kaldı.
Halk Hazreti Musa’ya müracaat ederek “Eğer bu bela başımızdan kalkarsa iman edeceğiz.” dediler.
Hazreti Musa’nın duasıyla Nil, yatağına çekildi. Mısırlılar iman etmediği gibi zulümlerine de devam ettiler.
Bu defada çekirge istilası baş gösterdi.
Dağ, taş her taraf çekirge oldu. Ekinler kırıldı evlerin içi-dışı çekirge doldu.
Halk yine Hazreti Musa’ya koştu.
Çekirgeler çekip giderlerse, iman edeceklerini söylediler. Çekirgeler ortalıktan çekilip gitti ama yine iman etmediler.
Bunun üzerine her tarafı bit kapladı.
Kıptiler, yine Musa’ya koştular. Yine aynı sözü verirdiler ama yine sözlerinde durmadılar.
Bu defa da her tarafı kurbağa kapladı. Yataklarından, sofralarından her yerden kurbağalar fırlamaya başladı. Hatta konuşmak için ağızlarını açtıklarında ağızlarına kurbağa kaçtı.
Yine Hazreti Musa’ya koştular.
Yine sözler verildi ama yine tutulmadı.
Nil dahil Mısır’ın bütün suları kıpkızıl kan oldu. İçecek bir yudum su kalmadı. Dermansız kaldılar. Soluğu tekrar Hazreti Musa’nın yanında aldılar.
Ve yine sözlerinde durmadılar.
Üstelik hem zulümlerine devam ettiler hem de inananların Mısır’dan çıkmalarına izin vermediler.
Sonunda Hazreti Musa, Mısırlılardan ümidini kesti.
Yakında Mukaddes Topraklar’a doğru yolculuğun başlayacağını gizlice inananlara bildirdi.
Ve bir gece, Hazreti Musa 600 kadar inanan insanla birlikte Mısır’dan yola çıktı.
Mısırlılar sabah uyandıklarında Hazreti Musa’nın ve ona iman edenlerin gittiklerini fark ettiler.
Kapılar açık, evler bomboştu.
Firavun hemen ordusu ile peşlerine düştü.
İnananlar, Kızıldeniz’e yaklaşmıştı ki Firavun, ordusu ile yetişti.
Onca mucizeden ders almamıştı.
Hazreti Musa’nın yanındakiler, “Yakalandık Ey Allah’ın Rasulü!” dediler.
“Hayır” dedi Hazreti Musa, “Rabbim benimle beraberdir bana elbette bir yol gösterecektir.” (Şuara, 62)
O an göklerden bir ses döküldü.
“Ya Musa değneğinle denize vur!” (Şuara, 63) Musa asasını vurdu denize.
Deniz yarıldı ikiye.
Her bir parça yüce bir dağ gibi oldu.
İlahî bir yol açıldı denizin ortasında.
İnananlar geçmeye başladılar.
Firavun ve askerilerinin gözleri fal taşı gibi açıldı.
Ama yine de önlerine açılan yoldan geri dönmediler.
Daldılar o yola.
Halbuki o yol onlara göre değildi.
Dağlar gibi açılan dalgalar birden kapanıverdi.
Firavun boğulacağı anda: “Hazreti Musa’ya ve Rabbine inandım.” dese de artık çok geçti.
İnananlar derin bir nefes aldılar.
Kurtuluşlarını büyük bir coşku ile kutladılar.
Firavun’un ve zalim adamlarının zulmünden kurtulan inananların yüzlerini çöl rüzgârları okşuyordu. Kuşlar üzerlerinde özgürce uçuyor, ağaçlar özgürce salınıyordu. Güneş, akşamları özgürce batıyor, sabahları onların özgürlüklerine gülümsüyordu.
Çöl, insanlık tarihinin en kalabalık, en kutsal göçlerinden birine sahne olmaktaydı.
Kundaktaki bebekler, çocuklar, kadınlar, yürümekte zorlanan yaşlılar, eşyalar yolculuğun yavaş ilerlemesine sebep olsa da, göç başlamıştı.
O gün bugün Firavun’un ve adamlarının esaret ve zulmünden kurtuluş hatırasının yâdı olarak paskalya bayramı olarak kutlanıyor.
Göç esnasında hamur için maya bulamadıklarından bu bayramın adına “hamursuz” da diyorlar.
Özgürlük anlamına gelen “Fısıh” bayramı da deniyor.
Fısıh bir yolculuktur. Karanlıktan aydınlığa, esaretten özgürlüğe, ölümden ölümsüzlüğe…
Tıpkı bizdeki hicret gibi…
Unutmamak gerekir ki Firavunların zulmüne karşı gelen Asiyeler olduğu sürece Musalar hep ama hep olacak.
Bu bahar üç semavi dinin beraat ve ve kurtuluş günleri üst üste geldi.
İçimde sebebini tam bilmediğim gizli bir huzur var.
Bahara talib bir yüreğim var.
Kuzey ülkesinin ağaçlarında kıştan kurtulan kuşlar özgürlük şarkıları söylüyor.
Kıştan yeni çıkmış ıslak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında hayatla ilgili ne var ne yoksa hepsini ortaya dökmeye hazırlanıyor.
Sanki Toroslardayım. Önümde uçsuz bucaksız bir mavilik. Portakal çiçeklerinin özgür kokuları doluyor yüreğime.

[Harun Tokak] 10.4.2020 [Samanyolu Haber]

Hz. Hızır masum bir çocuğu niçin öldürüyor? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Hz Hızır (a.s.) ile Hz Musa (a.s.) yolculuğu esnasındaki çocuğun öldürülmesini nasıl anlamalıyız? İlgili ayette Hz. Hızır ben bunları kendiliğimden yapmadım dediğinden Allah’ınmuradını sorgulamak yanlışına düşmek istemiyorum. Öte yandan bir baba ve modern hukukun işlediği bir dünyada büyümüş biri olarak henüz suç olan bir fiili islememiş bir çocuğun öldürülmesini nasıl anlamam gerektiğini de bilemiyorum. Yardımcı olabilir misiniz?” (Süleyman Akar))

Müsadenizle sorunuzu Üstad Hazretleri’nin şu hayatî ölçüsü çerçevesinde cevaplandırmaya çalışalım:

“Her hadisede iki sebep vardır: Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmeder ve çok defa yanlış sonuca varmakla zulmederler. Diğeri hakiki sebeptir ki, Kader-i İlâhî ona göre hükmeder ve aynı hadisede beşerin zulmünün altında adalet eder.” (26. Söz, 1. Mebhas)

Evet, her hadisenin biri görünen ve insanlara, onların tercih ve fiillerine bakan sebebi, bir de ancak akla görünen, hakikî ve kadere bakan sebebi vardır. İnsanlar, daha çok zahirî sebebe göre hükmeder ve çok defa da yanılırlar.

Mesela, bir kişi iftiraya uğrayıp işlemediği bir suçtan dolayı hapse atılabilir. Hakim, iftira olduğunu bilmez ve elbette şahide göre hükmeder. Bu hükmüyle hakim zulmetmiş olmaz, fakat verilen hüküm, hükmün sebebi açısından zulümdür. Fakat kader, buna müsaade etmiştir. Çünkü bu kişinin gizli kalmış bir suçu vardır ve kader, onu bu suçu dolayısıyla cezalandırmış ve adalette bulunmuştur.

Yani kader, hem sebep, hem de netice noktasında daima adalet eder. İnsan, kaderin adaleti altında zulmederken kader, insanın zulmü altında adaleti yerine getirir.

Bu gerçeği Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Hızır (a.s.) kıssasında apaçık görürüz. Kur’ân-ı Kerim, bu kıssa ile pek çok gerçeklerin yanı sıra bu önemli gerçeği de anlatır. Söz konusu kıssa, Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir yolculuğu hakkındadır.

Hz. Musa (a.s.), insanlık âleminin zâhirinde, Hz. Hızır (a.s.) ise bâtınında vazifelidir. Hadiseleri anlamak ve doğru yorumlamak zâhir ile bâtını birlikte görmeyi gerektirdiği için Cenab-ı Allah (c.c.), Hz. Musa’ya bâtında yolculuk, bir bakıma seyr u sülûk veya miraç yaptırır.

Bu yolculukta Hz. Hızır, bindikleri gemiyi deler; masum bir çocuğu öldürür; yıkılmakta olan bir duvarı doğrultur ve karşılığında ücret almaz. Yapılan bu üç işten birincisi sahibinin izni olmadan yapıldığı, ikincisi mutlak manâda dinin zâhir hükümlerine ters olduğu, üçüncüsünde ise emek ücretsiz kaldığı için Hz. Musa, Hz. Hızır’ın bu üç davranışına da itiraz eder.

Oysa Hz. Hızır (a.s.), gemiyi sağlam gemileri gasp eden kraldan kurtarmak ve böylece geminin sahipleri elinde kalmasını sağlamak için delmiş; masum çocuğu ise o çocuk büyüdüğünde şerli biri olup hem kendisinin ebedî helâkini hazırlayacağı ve hem de anne-babasını yoldan çıkaracağı için öldürmüş ve böylece hem çocuğun, hem anne-babanın dünyası da âhireti de kurtulmuş, bunlara ek olarak Cenab-ı Allah, o anne-babaya salih bir oğul lûtfetmiştir. Hz. Hızır (a.s.), yıkılmakta olan duvarı da onun altında iki yetime ait hazine bulunduğu ve yetimlerin büyüyünce bu hazinelerine sahip olmaları için doğrultmuştur.

Söz konusu üç hadisenin cereyan ettiği Hz. Musa-Hz. Hızır kıssasının maddî âlemde geçtiğini düşünmek biraz zordur. Çünkü Hz. Hızır’ın yaptıklarından özellikle ilk ikisi dinin zâhirî hükümlerine terstir ve bundan dolayı da Hz. Musa (a.s.), haklı olarak itiraz etmiştir.

Dolayısıyla bu yolculuk -Allahu a’lem- kader ve/veya maneviyat ya da misal âleminde yapılmış bir müşahede olmalıdır. Müşahede sâdık rüyalara benzerse de rüya uykuda iken görülmesine karşılık müşahede, uyanıkken cereyan eder. Rüyalar gibi maddî âlem ölçüleri içinde o da çok kısa sürebilir.

Bu âlem-i misal yolculuğunu yapan birinin yanında, maddî dünyada o anda başkaları da bulunsa bile bunlar, o yolculuktan habersizdirler. Bu sebeple Hz. Musa ile Hz. Hızır bu esrarengiz yolculuğu birlikte yaparlarken Hz. Hızır ile buluşacağı yere kadar Hz. Musa’ya yoldaşlık yapan genç yol arkadaşı, bu yolculukta yoktur.

Cenab-ı Allah (c.c.), manevî yönden büyük mertebe sahibi olmayan mü’minlere de müşahede bahşedebilir. Dolayısıyla Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın yolculuğu sadece ruhî bir müşahede olma­nın da ötesinde, Hz. Musa’nın bedeninin o anda ruha yakın, belki ruhun kılıfının sahip olduğu bir şeffafiyet kazanmasıyla, ruh-beden birlikte gerçekleşmiş olması da mümkündür.

Sorunuza gelecek olursak; Hz. Hızır’ın (a.s.) masum bir çocuğu gelecekte şerli biri olacağı için öldürmesi, dinin zahirine göre tamamen terstir. Nitekim dine göre, gerçekleşmeyen bir suçtan dolayı birini öldürme, açıkça katle girer. Dolayısıyla, arz edildiği üzere, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Hızır (a.s.) yolculuğunun maddî âlemde geçmiş olduğunu kabul etmek zordur.

İkinci olarak, maddî âlem açısından o çocuğu öldüren, Hz. Hızır olmasa gerektir. Nasıl maddî âlemde ölümün hastalıklar, kazalar, cinayetler gibi maddî-zahirî sebepleri vardır ve bunların ötesinde canı Hz. Azrail (a.s.) alır, hatta onun da ötesinde Mümît olarak ölümü Cenab-ı Allah (c.c.) yaratır. Bunun gibi söz konusu masum çocuğun ölmesinde Hz. Hızır (a.s.), Hz. Azrail’in fonksiyonunu yerine getirmiş ve çocuk maddî âlem açısından yine bir sebeple ölmüş veya öldürülmüş olmalıdır. Aksi halde Hz. Hızır haksız yere insan öldürmüş olur ki, bunu düşün­mek ve kabul etmek, mümkün değildir.

İşte hayatta meydana gelen veya kişinin yaşadığı her hadisenin insanlara ait görünür bir se­bebi ve manâsının yanı sıra, bir de baş gözüyle görülmez, Cenab-ı Allah’ın küllî hikmetinin gerektirdiği ve kadere bakan asıl se­bebi ve manası vardır.

Hz. Musa ile Hz. Hızır arasında geçenlerden anlıyoruz ki, Hz. Hızır’ın misyonu, eşya ve hadiselerin görünmeyen iç yüzüyle, yani kaderî boyutuyla ilgilidir. Fakat biz dünyada görünür se­beplere bakarak hükmederiz. Tabiî ki bu hiçbir zaman, mese­lenin gerçeği araştırılmayacak demek değildir.

Ama geleceğe, gelecekle ilgili beklentilere veya tahminlere bakarak hüküm vermeyiz. Hatta hadisenin gelecekte alacağı şekille alâkalı güçlü tahminlerimiz ve bilgilerimiz olsa bile yine de bu, hukukî karar­larımızda gerekçe teşkil etmez. Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s.) Hz. Hızır’a itiraz ederken Şeriat açısından haklıdır ve her defasında ikaz edilmesine rağmen her üç hadisede de hemen itiraz etme­si, O’nun hakperestliğini gösterir.

Bu sebeple, gemi zahiren bir başka sebeple veya başkası tarafından delinmiş, çocuk, az önce ifade ettiğimiz gibi bir başka sebeple ölmüş veya zahiren baş­kası tarafından öldürülmüş olabilir. Fakat nasıl zahirî bir sebeple ölen her insanın canını alan Hz. Azrail veya yardımcılarından biri, hatta bunlar da birer sebep olarak ölümü gerçekten yaratan Cenab-ı Allah ise, Hz. Hızır (a.s.), masum çocuğun ölmesinde Hz. Azrail’in fonksiyonu türünden bir fonksiyon görmüş olma­lıdır. (Ali Ünal, Külli Kaideler, 2/234)

Burada konumuz açısından önemli olan ise hadiselerin görünen yüzü ve sebebinden başka görünmeyen, kadere bakan ve hikmet yüklü boyutları ve sebepleri vardır. Hadiselerin bu boyutunda tamamen adalet, daha da öte bilhassa mü’minler için rahmet söz konusudur. Dolayısıyla hadiselerin zâhirine bakarak Cenab-ı Allah’tan ve kaderden şikâyetçi olmak, -hâşâ- onlarda haksızlık ve çirkinlik görmek, çok büyük hata olur.

[Dr. Ali Demirel] 10.4.2020 [Samanyolu Haber]

Bilim Kurulu Üyesi: Uzun süre evde kalmaya hazır olun


Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, “Koronavirüs salgını ne zaman bitecek?” sorusuna, “Çin’de bu süreç iki ay kadar sürdü. Türkiye’de henüz pik yapmadı. Uzun süre evde kalmaya hazır olun.” diye cevap verdi.

Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, kendine ait Youtube kanalında salgına yönelik önemli değerlendirmelerde bulundu. Özlü, salgının Türkiye’de yükselme döneminde olduğunu belirterek, “Zaman vermek hoş olmuyor. Bir kaç haftalık, iki üç haftalık süreç çok önemli. Ondan sonrasını bir daha konuşacağız. Çin’de iki ay sürdü. Ama Türkiye henüz o aşamaya gelmedi. Türkiye henüz yükselme döneminde. Hızlı bir artış olduğu görülüyor. Bu dik olan eğriyi yatay hale getirmek için son alınan tedbirler kısmen etkili olabilir. Uzun süre evde kalmaya hazır olun, ben size söyleyeyim. Öyle üç beş günde evlerden çıkmayı beklemeyin. Evde mutlu olmaya çalışın.” dedi.

[TR724] 10.4.2020

Akşener: Bilim Kurulu tam karantina istedi, Erdoğan reddetti!

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Koronavirüs Bilim Kurulu’nun tam karantina isteğini ancak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talebi reddettiğini söyledi.

Gazeteci Cüneyt Özdemir’e konuşan İYİ Parti Genel Başkanı Akşener, koronavirüs salgını hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

Bilim Kurulu’nun önerilerinin Erdoğan’a bağlı olduğunu kaydeden Akşener şöyle konuştu: “Tam karantina istediklerini bizler biliyoruz. Bunun yerine getirilmesi gerekirdi. Ama Erdoğan bunu reddetti. Bilim insanlarına buradan çağrım var. Ne önerdiklerini milletle, vatandaşla bizlerle paylaşmak mecburiyetindeler. Eğer dedikleri olmuyorsa da istifa etmek zorundalar. Onlar siyasi bir makam değil, onlar bilim insanı. Çoğu da ona buna mecburiyeti olan insanlar değil. Bu kişiler eğer dedikleri olmuyorsa bunun da gereğini yapmaları lazım. Çünkü Türk bilim dünyası bunun vebalini taşıyamaz.”

AKŞENER: BİZ SAYIN ERDOĞAN’IN DÜŞMANI DEĞİLİZ

Salgın döneminde sırt sırta verilmesi gerektiğini söyleyen Akşener, “Biz Sayın Erdoğan’ın düşmanı değiliz. Dolayısıyla yapılabilecek konularda biz de bildiklerimizi paylaşmayı sürdürüyoruz. Ama kırmızı kuvvetler mavi kuvvetler dili devam ediyor. Acemi oldukları ortaya çıktı. ‘Sizin dediğinizi yapmayacağım kardeşim’ diyor. Ama muhalefet partisinin de akıllı önerileri var.” dedi.

[TR724] 10.4.2020

Merkel uyardı: Uzunca bir süre pandemiyle yaşayacağız!

Aşı bulunana kadar koronavirüsün bir tehdit olarak kalacağını belirten Almanya Başbakanı Merkel, “Uzunca bir süre bu pandemiyle yaşamak zorunda olunduğuna ilişkin net göstergeler mevcut.” dedi

Almanya’nın koronavirüs salgınının gidişatına ilişkin ‘dikkatli bir iyimserlik’ noktasına ulaştığını kaydeden Almanya Başbakanı Angela Merkel, başkent Berlin’de bir basın toplantısı düzenledi. Almanya’da Covid-19 vakalarının artış hızında yavaşlama olduğunu dile getiren Merkel, olumlu göstergelere rağmen aşı bulunana kadar koronavirüsün bir tehdit olarak kalacağını vurguladı. Merkel, “Bu virüsle birlikte yaşayacağımız anlamına geliyor.” dedi.

MERKEL: DİKKATLİ OLUNMAZSA HER ŞEY KAYBOLUR

Koronavirüs her geçen gün daha az insana bulaşmasına rağmen henüz yok olmadığını belirten Merkel, dikkat edilmediği takdirde Almanya’nın koronavirüsle mücadele konusunda ulaştığı başarıyı hızlı bir şekilde kaybedebileceğine işaret etti. Durumun kırılgan olduğunu söyleyen Başbakan Merkel, “Kendimizi güvende hissetmemiz yanlış olur. Uzunca bir süre bu pandemiyle yaşamak zorunda olunduğuna ilişkin net göstergeler mevcut.” şeklinde konuştu.

Merkel, “Sizlere her şeyin eski haline döneceğini ve normal hayatımıza dönebileceğimizi söyleyen ilk kişi olmayı gerçekten çok isterdim. Ama maalesef bu mümkün değil” sözlerini sarf etti. Yaz döneminde koronavirüs önlemlerinin ne tür bir hale bürüneceğine ilişkin bir yorum yapmaktan kaçınan Başbakan, “Ben de bu günlerde sürekli bunu düşünüyorum” dedi.

EK ÖNLEM ALINACAK MI?

Merkel sözlerinden hareketle Almanya’da alınan önlemler konusuna da değindi. Ülkede kamusal hayat mart ayından bu yana hayli kısıtlanmış ve disipline edilmiş durumda. Merkel, Almanya’da alınan önlemler haricinde daha sıkı tedbirler almaya ihtiyaç duyulmadığını söyledi. Almanya Başbakanı, cuma günü başlayacak dört günlük Paskalya tatili sürecinde de herkesi önlemlere uymaya çağırdı.

Öte yandan Merkel, önümüzdeki hafta ülkedeki 16 eyaletin başbakanlarıyla salgının durumuyla ilgili bir toplantı yapacak. Toplantıda mevcut şartlar altında 19 Nisan’a kadar geçerli olan önlemlerin uzatılıp uzatılmayacağı masaya yatırılacak. DW Türkçe’nin aktardığına göre bu görüşme, Leopoldina Ulusal Bilimler Akademisi’nin gelecek hafta başında yayınlayacağı Covid-19 araştırması çerçevesinde yapılacak. Merkel çalışmada, virolog ve epidemologların yanı sıra iktisatçı, sosyolog ve ahlakbilimcilerin de yer aldığını söyledi.

118 bin 235 salgın vakasının tespit edildiği Almanya’da, şu ana kadar 2 bin 607 insan koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi. Ülkede halihazırda 3 bin Covid-19 hastası yoğun bakımda tutuluyor.

[TR724] 10.4.2020

Rüzgârın mızıkası [Gülşah Çavuşoğlu]

Randevusuna hazırlanmış kırmızılı bir kadın gibi dururdu öylece. Yüksek bulutların gölgesinden bakardı gözleri maviye takılmış bir uçurtma gibi tutkulu. Güneşe 90, insana 180 derece, yalnızlığın sonsuzluk çizgisine paralel öylece dururdu kıpırdamadan. En çok da rüzgârı severdi. Bir başka keyifli olur kendinden geçerdi onunla sarmaş dolaş olunca. Onunla dansettiği de olurdu. O okşadıkça gövdesini hafif hafif salınır, bazen nazlanır bazen de onunla barışmış ve onu kollarına almış gibi huzurla gökyüzüne bakardı.

Rüzgâr da deli gibi severdi onu. Onlar sevgiliydiler. Gülümser gibi bir hali vardı; o yanı başında belirdiğinde. Başını onun serin atmosferine yaslar tüm gece sanki onun omzunda sabahlardı da biz farkına varmazdık. Meraklı bir meltem tonuyla okşayınca bedenini, hafif başı dönmüş ve sallanıp sabaha dek dansa durmuştu rüzgarla.

Rüzgâr, onu ince belinden kavrar, gövdesi üstünde bir papatya gibi duran dağınık saçlarıyla oynar ve titrek bedeninde upuzun bir sarsıntı olurdu. Önce hafif bir samyeli eser, ardı sıra meltem okşamasıysa devam ederken bu buluşma, birdenbire şiddetli bir fırtınaya düşüverirdi. Sonra öfkeli bir sarsıntı olur, etrafa yaprak yaprak bir sessizlik dökülürdü. İpek gibi pürüzsüz bir sessizlik.

Yalın bir temmuz akşamında tanışmışlardı. Çocukluktan beri tanırlardı birbirlerini. Çok seneler devirdiler elele. Hayatta iki aşığın başına gelebilecek sürprizleri bitirmelerine rağmen rüzgar bir o tarafından eser bir bu tarafından eser ve yine de eğlendirirdi onu. O da rüzgara karşı asla boş değildi. Öyle uyumluydu ki onun ritmine; güneşin ışıkları altında yeşil bir koku yayılırdı etrafa onlar birbirine dokunduktan sonra. Rüzgârın esamesi yokken de öyle sessizdi ki tabiri caizse hiç hışırtısını duyamazdık sessizliğin bağrında.

Eğer şart olsaydı kalp çarpıntısı için aynı olmak elbet onların hikayesi olmazdı. En büyük farkları rüzgârın alabildiğine özgürce salınmasına karşın onun asla yerinden ayrılamayışdı. O  kök salmıştı annesine. Sımsıkı tutunmustu. Bır adım ötesi yoktu onun için. Rüzgarsa dönüp dolaşıp ona açsa da kollarını asla yalnız onun olamıyordu. O farklı farklı fıtratlarla gelirdi her defasında. Kimi zaman lodos olur eserdi etrafında, kimi zaman da bir tornado, karayel, soğuk, sıcak, hoyrat, şefkatli ama asla yalnız onun değil!

Renklerden efsuni bir yeşildi onların sevdası. Rüzgar başka başka bedenlerde fırtına olur eser, başka sevgililerin saçlarını uçuştururdu onu kıskandırırcasına adeta. O da kanmıştı bir gün altın başkışlı delikanlıya. Sarmıştı sıcak dokunuşlarını sıkıca. Yakacağını bilse de kurutacağının farkında olsa da görmek istemişti sevebilir mi diye rüzgardan baskasını! Sarı oğlan da sardı onu. Gözleri kamaştı. Rüzgar poyraz da esse içini kavururken, güneş üşüyen bedenine yalnızca ince bir hırka olurdu.

Ve şimdi ıslak bir melodi vardi yeryüzünde. Yağmur öyle bir yağdı ki, yeryüzü adeta bulutların gözyaşlarını bir çarşaf gibi örtü üstüne. Kuşlar, meyveler herkes hüzünlüydü. Fırtına devam etsin bitmesin istiyorlardı. Vazgeçmesin rüzgar kalbinde derin bir sancı olan yeşil sevdasından diyordu börtü böcek. Ve şöyle dedi; “Ben deli eserim, tutamazsın perçemimden, saklayamazsın beni kendine. Ama öyle şiddetli severim ki seni, sana her geldiğimde yalnız sana getirdiğimi sanırsın aşk polenlerini. Bulut, en iyi dostum, ben yokken gölgen olur ancak ben gelince sarı oğlanı istemem teninde bilesin. Sadece bana dön yüzünü ve sonsuza dek edelim valsimizi!’ O savurdu saçlarını ve tüm kollarıyla kucakladı rüzgarı. ‘Seni tüm hücrelerime çekmek ve herkesten farklı solumak istiyorum. Seni hep beklemek düşecek bana. Ben sana gelemeyeceğim. Dağları, okyanusları seninle gezemeyeceğim ama biliyorum ki sen onları aşıp da bana geleceksin. Bilir misin ben mızıkanın sesini çok severim. Bana ’’Rüzgarın Mızıkası’’ diyecekler. Ben de en güzel melodini mırıldanacaksın. Biz birbirimize kavuşunca herkes, her taraf huzur koktu diyecekler. Sevgililer elele tutuşup bizim şarkımızı dinleyecekler.”

Etrafta mis gibi aşk kokusu… İkisi de kaderine razı, tutkularından emin iki farklı fıtrat. Yüzyıllardır birbirine sevdalı. Ne rüzgarın farklı farklı halleri, zincirsiz ruhu ne de onun kök salmış, hep aynı duruşu bu sevdayı yıprattı. O sonsuza dek sevmeye; değiştirmeden, incitmeden sevmeye yeminliydi rüzgarı. O da hep ona uçmaya, onun dallarındaki yaprakları şefkatle, özlemle okşamaya söz vermişti.

Not: Bu yazı, yağmurlu bir akşamda palmiyeye ve rüzgara sarıldıktan sonra yazılmıştır.

[Gülşah Çavuşoğlu] 10.4.2020 [TR724]

Salgın bu kulüpleri teğet geçecek [Hasan Cücük]

Koronavirüs salgınından dolayı kepenk indiren futbolda, kulüpler ekonomik olarak zor günler geçiriyor. Liglerin ne zaman başlayacağı belirsizliğini koruyor. Hatta sezon tamamlanmayacak diyenlerin sayısı az değil. Ekonomik zor günler geçiren kulüpler çareyi oyuncularının maaşında indirime giderek buluyor. Ancak bazı kulüpler zengin sahipleri sayesinde krizden fazla etkilenmiyor.

Avrupa’nın lokomotif ülkesi Almanya, salgından dolayı zarar gören ekonomisini ayakta tutmak için yüz milyarlarca Euro’luk yardım paketi açıkladı. Krizden doğal olarak futbolda etkilendi. Açıklanan pakette futbol kulüpleri için ne kadar yardımın yer alacağı belirsizliğini koruyor. Bu belirsizlik kulüpleri kara kara düşündürüyor. Şayet lig yeniden start almazsa 13 profesyonel kulüp iflas tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Bundesliga’da 4 kulüp, ve ülkenin ikinci ligi Bundesliga 2’de 9 kulüp, maçlar tekrar başlamazsa kapılarına kilit vuracaklar.

Almanya Futbol Ligleri üyelerinin video konferansında, Bundesliga’daki bir kulübün mevcut durumda mayısa kadar ayakta kalma şansı bulunduğu, diğer üç kulübün de haziranda iflas etmek zorunda kalacağına işaret edildi. Bundesliga 2’deki yedi kulübün mayıs sonuna kadar, diğer ikisinin haziranda iflas açıklayacaklarına dikkat çekildi. Sezon tamamlanamazsa kulüplerin, önemli bir kısmı yayın geliri olmak üzere toplam kaybının 750 milyon Euroyu bulacağı vurgulandı. Ortaya çıkan tabloda, liglerin mutlaka başlaması gerektiğini gösteriyor. Ekonomisi güçlü Alman kulüpleri bile bu denli krizden etkilenirken, diğer ülkelerde durum oldukça vahim gözüküyor. Bir de krizin teğet geçeceği kulüpler var.

Bu kulüplerin başında Manchester City geliyor. Premier Lig ekibi, 2008’de Birleşik Arap Emirlikleri’ni yöneten altı kraliyet ailesinden biri olan El Nehyan’ın mensubu Şeyh Mansur tarafından satın alınmasıyla talihi değişti. Paranın gücünü arkasına alan City, Premier Lig’de zirveye oynayan bir ekip oldu. Son iki yılı şampiyon olarak tamamlayan City’nin sahibi Şeyh Mansur’un kişisel servetinin 20 milyar dolar olması, İngiliz ekibinin ekonomik bir sıkıntı yaşamayacağının gerekçesi oldu.

Avusturyalı enerji içeceği Red Bull’un patronlarından Dietrich Mateschitz, başta futbol olmak üzere spor branşlarına ilgi gösteren ve yatırım yapan bir isim. Almanya Bundesliga’dan RB Leipzig, Avusturya Ligi’nden Red Bull Salzburg ve New York Red Bulls’un sahipliğini Dietrich Mateschitz yapıyor. Kişisel serveti 19,4 milyar dolar olarak açıklanan Mateschitz sayesinde sahip olduğu kulüpler ekonomik endişe duymuyor.

İtalya Serie A’nın tartışmasız bir numarası olan Juventus, ekonomik olarak en rahat kulüplerin başında geliyor. Zira arkasında otomobil markası Fiat’ında sahipliğini yapan Agnelli ailesi var. Ailenin futboldaki yüzü olan Andrea Agnelli, Juventus’un yanı sıra Avrupa Kulüpler Birliği’nin (ECA) de başkanlığını yapıyor. Daha çok otomotiv sektöründeki yatırımlarıyla bilinen Angelli ailesinin 13.5 milyar dolar civarında mal varlığı bulunuyor.

Rus milyarder Roman Abramovich adını futbol dünyası 2003’te Chelsea’yı satın almasıyla duydu. Premier Lig’in orta sıra takımlarından biri olan Chelsea, Abramovich’in maddi desteğini arkasına almasıyla şahlanarak zirveye oynayan bir ekip oldu. Premier Lig şampiyonluklarını, Şampiyonlar Ligi ile taçlandıran Chelsea için para sıkıntısı diye bir kavram bulunmuyor. Kişisel serveti 12,4 milyar dolar olan Abramovich sayesinde Chelsea krizi hissetmiyor.

Son yıllarda Premier Lig’de zirve yarışında esamesi okunmayan Arsenal, maddi açıdan sorunsuz kulüplerin başında geliyor. Nedeni elbette zengin ABD’li sahibi. Arsenal ve ABD MLS Ligi ekibi Colorado Rapids’in sahipliği ABD’li iş insanı Stan Kroenke yapıyor. Spora yatırımı bunlarla sınırla kalmayan Kroenke, NFL’den Los Angeles Rams, NBA’den Denver Nuggets ve NHL’den Colorado Avalanche’nin de sahibi Kroenke’nin kişisel serveti 9 milyar dolar.

Fransa Ligue 1’de 2012’den itibaren esmeye başlayan Paris Saint-Germain (PSG) fırtınasının sebebi kulübün Katarlı iş insanı Nasır el-Halife tarafından satın alınmasıydı. Qatar Sports Investments’ın (Katar Spor Yatırımları) başındaki isim olan Nasır el-Halife, Süper Lig’inde arasında olduğu bir çok ligin yayın hakkını elinde bulunduran beIN Sport kanalının da sahipliğini yapıyor. Kişisel serveti 8 milyar dolar olarak tahmin edilen el-Halife ülkesinde tenis federasyonu başkanlığını da yapıyor.

Serie A’nın güçlü ekiplerinden Inter’in de para sıkıntısı bulunmuyor. Kişisel serveti 7,6 milyar dolar olan Çinli milyarder Zhang Jindong, şirketi Suning Holdings Group aracılığıyla Serie A ekibi Inter’in en büyük hissedarı oldu. Jindong’un ülkesinde medya ve yayıncılık sektörlerinde de yatırımı bulunuyor.

2015’te tarihi bir başarıya imza atıp 132 yıllık tarihinde ilk kez lig şampiyonluğu sevinci yaşayan Leicester City’nin arkasındaki maddi güç ise Taylandlı iş insanı Vichai Srivaddhanaprabha idi. King Power’in sahibi olan Vichai, 2018’de helikopter kazasında hayatını kaybedince yerine 34 yaşındaki oğlu Aiyawatt geçti. Aiyawatt Srivaddhanaprabha’nın serveti 6 milyar dolar. Taylandlı zengin sahibi sayesinde Leicester City, salgından etkilenmeyen kulüpler arasında yer alıyor.

[Hasan Cücük] 10.4.2020 [TR724]

Yeni kuşaklara ulaşabilmek [Prof. Dr. Osman Şahin]

Günümüzde gelinen noktada, hizmet fertlerinin bireysel anlamda güçlü olmalarına ve kabiliyetlerinin inkişaf ettirilmesine ihtiyaç vardır. Daha en küçük yaşlarda dahi bu hedefe uygun olarak hareket edilmesi ve bu uğurda planlar yapılması gerekmektedir. Daha küçük yaşlarda ebeveynlerinin ve büyüklerinin telkinlerine daha açık olsalar da, özellikle ergenlik çağlarından itibaren, gençler kendilerini artık bu telkinlere kapatmakta ve kendi iradeleriyle ve akıllarıyla ulaştıkları hususları kabul etmektedirler. Dolayısıyla verilmesi arzu edilen hususlara kendilerinin ulaşması adına çalışmalar yapmak gerekmektedir. Bu dönemde yapılan baskılar ters tepmekte ve onlarla olan mesafenin daha çok açılmasına yol açabilmektedir.

Hocaefendi, uhuvveti ele aldığı “Mü’minlerin Helâki İftiraktadır” başlıklı yazısında insanın cüz-i iradesinin hakkını vererek bir takım önemli mazhariyetlere ulaşması gerektiğine vurgu yapmaktadırlar: “Evet, insan, bir odun parçası ya da bir sürünün şuursuz azası değildir ki, cebren başkalarıyla ittifak etsin ve bir araya gelsin. Onun farklı düşüncelerinin, şahsî mülâhazalarının ve bir kısım aykırılıklarının olması gayet tabiîdir. İnsandan beklenen, her söylenene hemen boyun eğmesi, haricî zorlamalarla bir noktaya gelmesi ve diğer insanlarla taşlar misali şuursuzca omuz omuza vermesi değildir; ondan istenen, bazı iç tepkilerini ve reaksiyonlarını irade, mantık ve muhakemesiyle bastırması ve vifakı iradî-mantıkî olarak gerçekleştirmesidir…”

Aslında küçük yaşlarda telkin edilen hususların, ergen hale geldikten sonra bireyler tarafından tekrar gözden geçirilmesine ve bu şekilde onların tekrar kabul edilmelerine de ihtiyaç bulunmaktadır.

Gençlerin cüz-i iradelerinin ve akıllarının hakkını vermek suretiyle, şuurlarıyla bu işin içine girmeleri bir zarurettir…

Hocaefendi’nin iman mevzuunda bu konuyu değerlendirdiği “Gurbet Ufukları” kitabında geçen bölüm bu konuyu çok güzel açıklamaktadır: “Çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı on beş asır öncesinin bedevîleri gibi ulu orta “iman ettik.” diyoruz. Hâlbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin” İman ettik”dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az çok belliydi. Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle yapıyor. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz şeylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz.

Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var; ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihte dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Hâlbuki iman, islâm ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lazım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu âyet hepimize hitap ediyor; “‘İman ettik’ demeyin, ‘islâm olduk. deyin!” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış; iradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i sâlihîn bu türlü bir imanın makbul olup olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.”

Hocaefendi’nin vurgu yaptığı gibi, değerlerimizin gençlerimizin kendi malları haline getirilebilmesi için çalışılmalıdır. Üstat Hazretlerinin yaptıkları bir tasnifte yer alan, kardeş ve arkadaş statüsünden talebeler haline gelmeleri için gayret edilmelidir.

Buna binaen toplantılar, sohbetler, istişareler hep bir müzakere havası içinde yapılmalıdır. Mevzu edilen konulara herkesin iştirak etmesine gayret edilmelidir. Eğer bu görüşmelere katılan insanlar sadece pasif dinleyici konumunda olurlarsa, konuşulanları belki tam dinleyip anlayamayacaklardır. Zihnen aktif ve şuurlarıyla da meselelere dahil olmadıklarından tam istifade edemeyeceklerdir. Konuşulanlar veya okunanlar ne kadar değerli olursa olsun istifadeleri çok sınırlı olacaktır.

Hocaefendi “Düşüncenin Önündeki Gulyabânîler” başlıklı Herkülnağme’de müzakere ederek okumanın düşünceyi kanatlandıracak bir vesile olduğunu ifade etmektedirler: “Hususiyle günümüzde -antrparantez diyeyim- okumayı, “ferdî kitap okuma”ya bağlamamak lazım; esas “müzakere ederek okuma” olmalı. Evet, antrparantez içinde bir tane daha antrparantez: Tirmizi’nin Süneni’ni, bahsetmiştim size, bir haftada okudum. Müslim-i şerif’i de, bana refakat eden arkadaşlar var burada, 20 günde okumuştuk. Fakat bir haftalık Tirmizi’den aklımda kalan şey, bir haftalık; 20 günlük Müslim’den kalan şey de 20 günlük olur. Ama, şayet onu, arkadaşlarla bir araya gelip müzakere ederseniz.. ve “Başkaları bu mevzuda ne diyor, şârihler ne diyor?” derseniz, oradaki o hâdiseler ve o hadislerle dillendirilen vak’alar, din-i mübin-i İslam’ın özünü-esasını anlama adına, bir yönüyle hayatın felsefesini anlama adına, Siyer’in felsefesini anlama adına size öyle şeyler ilham eder ki, Allah’ın izni ve inayetiyle…

Bu açıdan, bir kitabı eline alıp münferit okuma, evet bir şeydir; hani o da yok bugün… Bir dönemde kariyer yapmış olsalar bile, dün başkadır, evvelki gün başkadır, bugün başkadır. Her gün okuma, her gün okuma, her gün okuma… Ama Kıtmir’e göre bugün okuma müzakereli olmalıdır.

Münferiden, kitabı eline alıp okuma, bir şey ise de, her şey değildir. Onu üç-beş arkadaş yan yana gelerek, Hazreti Pîr-i Mugân’ın ortaya koyduğu ölçü içinde okumak lazımdır. Bir evde beş-on insanın bir araya gelerek ve müzakere ederek Nur’ları okuması gibi… Müzakere edilerek okunacak o kadar çok kitap var ki, onlar, bizi düşünce ufkunda çok sürpriz âlemlerde gezdirir; âdetâ -o tabiri son günlerde çok kullanıyorum- بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Göz görmemiş, kulak işitmemiş, aklınıza gelmemiş çok farklı ufuklar!”da gezdirir, çok farklı şeyleri temaşa imkânı verir. Öyle meşherlerde sizi dolaştırır ki, sadece yanlarından geçip gitmeniz bile, size çok şey bulaştırır. Öyle bir insibağla münsebiğ olursunuz ki öyle bir atmosfer içine girip çıkınca; ufkunuz birdenbire derinleşir, meselelere derince bakarsınız. “

Yapılan programlarda ferdi kitap okumaktan daha çok, rehberlik yapabilecek eleman sayısına bağlı olarak oluşturulacak gruplar içerisinde eserlerin müzakere edilmesine ağırlık vermek daha faydalı olacaktır. Bir kitaptan bir şey okunduğunda veya ortaya bir konu atıldığında, o topluluktaki bireylere mümkünse tek tek “Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, ne anladınız?” diye sormak suretiyle aktif katılımları sağlanmalıdır ki, ifade edilen hakikatler tam anlaşılıp istifade edilebilsin. Böyle yapılarak meselelerin Kabul edilip benimsenmesi sağlanabilir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 10.4.2020 [TR724]

Demokrasi ve demokratik kültür üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Uzun süredir yazılarımda özgürlükçü devletler ile otoriter (ya da yarı otoriter) devletler arasındaki farklılıklardan bahsediyorum. Liberal demokrasiler ve liberal olmayan demokrasiler arasındaki farklılıkları incelediği makalesinde Fareed Zakaria seçimsel sistemlerin sayıca artmasının demokrasilerin sayısının artması olarak görülmemesi gerektiğine işaret eder. Zakaria bu makaleyi yazdığında hala Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu makalesinden etrafa yayılan iyimserlik rüzgârı bazılarını etkisi altına alıyordu. 1980’lerde Soğuk Savaş’ın iki süper devletinden biri olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB veya Sovyetler Birliği) liberal demokratik sistemlerin ve piyasa ekonomisinin alternatifi konumundaydı. Reel sosyalizm işçi sınıfının diktatörlüğünü sosyoekonomik eşitlik için gerekli görüyordu.

Bunun bedeli, insan haklarıydı. Komünist partisi öncü güç olarak işçi sınıfının yüksek çıkarlarını temsil ediyordu. İşçi sınıfı bu sayede refah seviyesini arttıracaktı. Bu refahın bedeli ise düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, basın özgürlüğü, azınlık hakları gibi önemli hak ve özgürlüklerin Sovyet modeli sosyalizmde yerlerde sürünmesi olacaktı. Dünyada kendilerine “devrimci” diyen solcular, bu Marksist sosyalizm konseptini solculuk kabul ettiler. Türkiye’de de bu doğrultuda düşünen bir Marksist-Leninist sol oldu. Diğer taraftan Avrupa’da sol çoktan ikiye bölünmüştü. Daha başından itibaren Sovyet veya Çin türü sosyalizmi despotik karakterinden dolayı reddeden Avrupa solu, demokratik sosyalizm (sosyal demokrasi) yolunu seçti ve refah toplumu oluşturma çabasına yöneldi. Böylece çok partili ve çoğulcu açık toplum ve liberal demokrasiyi kabul ederken, piyasa ekonomisini de bırakınız yapsınlar mantığından çıkartarak regüle edilen (düzenlenen, müdahale edilen) bir sosyal piyasa ekonomisi ile ehlileştirdi.

Böylece iki “dünya” oluşmuş oluyordu. Birinci dünya, piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi ile yönetilen ülkelerden, ikinci dünya ise işçi sınıfı diktatörlüğü denen komünist tek parti idaresinde siyasette totaliter, ekonomide sosyalist ülkeler. İkincisi özgürlük getirmedi ve işçi sınıfının yaşam standartlarını da Batılı demokrasilere göre daha az ilerletebildi. Dahası, tek parti devleti bireyi ezdi, onu toplumun bir dişlisine indirgedi. Bu rejimler, güçlü ve ceberut, aynı zamanda da hantal bir devlet anlayışı üzerine bina edilmişlerdi. Aynı zamanda her türlü sosyal eşitlik idealine karşın, sistem içinde korkunç eşitsizlikler devam etti. Politbüro veya Komünist Partisi üyesi olanlar daha iyi ekonomik ve sosyal koşullara sahiptiler. Gerek tüketim mallarına ulaşımları gerekse de yaşam koşulları bakımından bu elitlerle alt kademedeki “yoldaşları” arasında ciddi farklılıklar vardı. Üstüne üstlük başta din, düşünce ve seyahat özgürlüğü olmak üzere, ciddi bireysel özgürlük kısıtlamaları nedeniyle sistemle kendilerini özdeşleştiremediler. Birinci dünyada ise kapitalizm giderek daha sosyal eşitlikçi bir hal aldı. Evrensel sağlık sigortası, eğitim hakkı, emeklilik, 40 saatlik çalışma, hafta sonu tatili, ücretli izin, işsizlik sigortası, engelli hakları, eşit ise eşit ücret gibi onlarca hakla, çalışan alt ve orta sınıflar yaşam koşullarını sosyalist ilkelerde yaşayan sınıfdaşlarına oranla çok daha iyi düzeylere getirdiler.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Sovyetler 1991’de yıkılınca birçok düşünür artık piyasa ekonomisi ve liberal demokrasilerin dünyaya giderek daha fazla yayılacağını öngördü. Ama bu olmadı. Seçimsel rejimler, yani çok partili seçimlerin yapıldığı politik sistemler, gerçekten artıyordu. Ama demokrasi “kalitesi” artmıyordu. Demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığı açıktı. Seçimlerin “adil ve özgür” olabilmesi için birçok ölçüt vardı. Ve bunların yerine getirilmediği ülkelerde seçimlerin olması ille de demokrasiyi beraberinde getirmiyordu. Demokrasi “diktatörünü seç” rejimi değildi. Esas önemli olan, demokrasinin çoğunluk diktasına dönüşmemesiydi. Dahası tek adam rejimlerine evrilmemesiydi (Hitler’i hatırlayın!). Seçimlerle iktidarı elde eden birçok politikacı sonuçta gücü kontrol edebildikleri oranda diktatörleşme veya otoriterleşme eğilimi gösteriyordu. Bu durumda sadece seçimler, insan ve azınlık haklarını korumak için yeterli olmuyordu. Amerikalılar bu hatayı Irak’ta yaptılar. Saddam’ı devirip Iraklılara kendilerini yönetme şansını verdiklerinde Iraklıların doğru kararları verip ideal bir demokrasi kuracaklarını düşündüler. Fakat kuramsal düzeyde dinamit olan birçok şey, sosyal gerçeklikte ve uygulamada işe yaramayabiliyordu. Öyle de oldu. ABD Irak’ta başarısız oldu. Oysa benzer bir stratejiyi Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulamış ve başarılı olmuşlardı. Demek ki sadece “serbest seçimler” yoluyla demokrasinin bir ülkede yerleşmesi, oldukça eksik bir projeydi. Peki, ne gerekliydi?

Sosyalizasyon süreci

Siyaset bilimi, politik kültürün rejim karakteristiği ile olan bağlantısının önemli olduğuna dair sayısız çalışma ile dolu. Dünyanın en iyi anayasasını herhangi bir ülkeye gidip uyguladığınızda, her halükarda başarılım olacak bir demokrasi inşa edemiyorsunuz. Bugün en başarılı olarak görülen birkaç siyasal sistemin anayasalarını herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde uygulamak, o ülkeleri bahsettiğimiz başarılı demokrasilerin seviyesine yükseltmeye yetmiyor. İnsan faktörü çok önemli! İnsanlar, bilgisayarlar gibidir. Bir bilgisayarı işlevsel kılan onun üzerine yüklenen programlarıdır. Halklar da kültürle programlanıyor. Kültürün “indirilmesi” bilgisayarlara program yüklemekten çok daha meşakkatli ve uzun bir süreç! Bu sürece sosyalizasyon deniliyor. Bir bebek dünyaya geldikten hemen sonra sosyalizasyon süreci başlar ve büyüdüğünde de devam eder. Sosyalizasyon doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte insanlar sosyal normları ve davranışları öğrenir. Burnunuzu karıştırmamanız gerektiğini sosyalizasyon sürecinizde öğrendiniz. Peki, başka neler öğrendiniz?

Sosyalizasyon sadece doğruları ve olması gerekenleri öğretmez. Her şey “burnunu karıştırma!” komutu kadar evrensel değil. Hitler döneminde Yahudilerin “alt insan” olduğu, 1960’lara dek ABD’de bazı bölgelerde Afrika kökenli Amerikalıların Beyaz Amerikalılarla ayrı kamusal alanları kullanmaları (otobüslerde yerlerinin ayrılması, okullarının ayrılması vs.) gibi “değerler” sosyalizasyon sürecinde kuşaklara öğretildi. Bu öğrenilen değerler üzerine siyasal sistemler inşa edilir. Türkler de “arkadan vuran Arapları”, “ihanet eden Ermenileri”, “denize dökülen Yunanlıları/Rumları”, “Türk olan Kürtleri”, “darbe yapan FETÖ’cüleri” bu sosyalizasyonda öğrendi. Liberal demokratik sistemlerde devletler sosyalizasyona çok asgari müdahale eder. Bir endoktrinizasyondan ziyade, bir değerler eğitimi verilir. Mesela Kuzey Amerika kıtasında köleci döneme atıf yapan “zenci” sözcüğü pejoratiftir. Yani bu kelimeyi kullanmak bir nefret suçudur. Bu normu elbette devlet çocuklara (ve yetişkinlere) sosyalizasyon sürecinde çeşitli araçlarla (mesela okul gibi) öğretir.

Şimdi esas meseleye geleyim. Liberal demokrasilerde devlet sosyalizasyon sürecinde insan hak ve özgürlüklerini vatandaşlarına öğretir ve onların demokratik değerleri benimsemesini sağlar. Böylece ortaya demokratik anayasaları uygulayan (uygulamaya istekli olan!) toplumlar çıkar. Bu liberal demokratik devletler şeffaftır ve hesap verebilirdir. Anayasa ve yasaları, devleti yöneten iktidarca çiğnenemez. Siyasi iktidardan bağımsız (omun tarafından kontrol edilemeyen) bir yargı sistemleri vardır. Başkan veya başbakan bir yargıca telefon edip herhangi bir “muhalifin” tutuklanmasını talep edemez. Bu tür devletlerde yasalarda tanımlanmamış suç olmaz. Kimi zaman bu tür demokratik rejimler otoriterleşmeye istekli lider veya partilere tanık olsalar da, işleyen kurumları ve bunun dayanağı olan politik kültürleri sayesinde “hafif hastalıkları” atlatırlar.

“Zamanı gelince inilecek tramvay”

Türkiye’de demokrasi son dönemde özellikle Avrupa Birliği mayasıyla oluşmaya başlamıştı. Ama politik kültür bu demokratikleşmeyle paralel bir şekilde ilerleyemedi. Çünkü değerler eğitimi vermeye istekli ve niyetli olan bir iktidar yoktu. İslamcılar demokrasiyi “zamanı gelince inilecek bir tramvay” olarak gördüler. Demokrasi olacak diye otoriter vesayetçi karşıt ideolojinin egemen olduğu yapıların üzerine gittiler. Fakat onlardan boşalan yeri demokratikleştirmeyle dönüştürmek yerine, kendileri o otoriter ve ceberut kurumları kontrol etmeye heveslendiler. Bunda kısmen başarılı oldular, kısmense o yapıların esas sahibi rakip ideolojinin iktidar merkezleriyle anlaştılar. Devleti paylaştılar. Kendilerine tehdit olarak gördükleri yapıları tasfiye ettiler.

Bu yazıyı yazmamın nedeni, demokrasiyi (bundan liberal demokrasiyi kast ettiğim, sadece seçimleri kast etmediğim sanırım artık açık!) bir tür makine gibi algılayan muhalif insanlara gerçekleri açıklamaktır. Demokrasi ve insan hakları, toplumun dönüştürülmesiyle gerçekleşebilir. Toplumu birey olmadan dönüştüremezsiniz. İnsanlar birbirinden farklı düşünür. Birinin doğru kabul ettiği bir şeyi diğeri yanlış görebilir. Liberal demokrasilerin gücü, farklılıkları olduğu gibi kabul etmekten, farklı olmaya olanak tanımaktan geçer. Kendiniz için istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmamak Kant’çı ahlak anlayışının temelidir. Kendi doğrularını başkalarına zorla kabul ettirebileceğiniz bir demokrasi yoktur. Demokrasi, “sizinkilerin” seçimleri kazanıp sonra da “çoğunluk biziz, istediğimizi yaparız!” değildir. Bugün çekilen acıların nedeni, bunun anlaşılamamış olması değil midir?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.4.2020 [TR724]

Dikkat! Tek Adam rejimi vites büyütüyor! [Erhan Başyurt]

Koronavirüs salgını nedeniyle Türkiye de dünya da olağanüstü günler yaşıyor.

Dünya ekonomisinde yaşanacak daralma, büyük çaplı salgın harcamaları ve iktidarların başarısızlıkları nedeniyle yeni bir dünya düzenine uyanabileceğimiz, hatta uluslararası güç merkezinin el değiştireceğini iddia edenler bile var.

***

Türkiye’nin de bundan nasibini alacağından şüphe yok.

Ancak Türkiye için daha karanlık bir döneme uyanma riski giderek güç kazanıyor.

Türk ekonomisinin oldukça zayıf ve kırılgan bir döneminde krize yakalanması değil tek neden, iktidarın korona günlerini bir fırsata dönüştürme çabası dikkat çekiyor.

15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” olarak gören ve Türkiye’de rejimi değiştiren iktidar, şimdi de koronayı “Allah’ın lütfu” olarak tek adam rejiminde yeni bir faza geçiş için istismar ediyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Meclis’te görüşülen infaz yasasında, muhaliflerini ‘kısmi af’ kapsamı dışında tutmaya çalışıyor, insanlık suçu olan ayrımcılığı resmiyete döküyor.

İkincisi, torba yasa ile, bundan böyle ceza alan herkesi cezaevine sokuyor. Mesela, Cumhurbaşkanı’na hakaret cezası alanlar, mutlaka hapse girecek ve oradan gerekirse salınacaklar.

Üçüncüsü, youtube, facebook, twitter gibi sosyal medya hesaplarından yayın yapanlara zorunlu olarak Türkiye temsilcisi bildirme yükümlülüğü getiriliyor. Yapmayan yayıncılar, yüzde 95 bant daraltma ile cezalandırılıyor. Yani sansür yasal hale getiriliyor.

***

İnfaz yasasıyla, hırsızlara af getirip yakalayanları cezalandıran, yolsuzluk yapanlara af getirip yayınları cezalandıran iktidar, bundan sonra muhalifleri daha kolay hapse tıkmanın ve sansür yapmanın yolunu açıyor aynı zamanda.

Ulusal Kanal’da konuşan avukat Erkin Etike’nin sözleri dikkat çekici, infaz yasası ile kapasitesinin üzerinde doluluğa ulaşan cezaevlerinin 2016’da olduğu gibi boşaltıp, daha fazla Cemaat mensubu ve muhalifin hapse atılacağını iddia ediyor…

Bu iddiayı küçümsemeyin, basit bir tweet’ten, korona ile ilgili bir eleştiri yapmaktan, ekonomik kriz nedeniyle yorumda bulunmaktan dolayı insanlar hapse gönderilebilecek artık!

Fatih Portakal’a, hesaplara el konulabileceğine dair basit bir yorumdan dolayı dava açıldığını, korona nedeniyle eleştiride bulunan TIR şöförüne soruşturma açıldığını, korona tweetleri nedeniyle şimdiden 2 bin kişiye soruşturma açılacağını unutmayın…

***

İktidarın, tek adam rejimine doğru vites büyüttüğünün bir diğer delili, yardım paketleri.

Dikkat edin, İspanya’ya gönderilen yardımlarda da, vatandaşa dağıtılan maske ve kolonyalarda da TC Cumhurbaşkanlığı ve Tayyip Erdoğan imzası var.

Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasi partinin başkanı…

İkincisi, bu yardımları kendi cebinden ya da bütçesinden yapmıyor. Vatandaştan toplanan vergileri, devletin imzası değil kendi imzası ve forsu ile dağıtıyor.

ABD’den bir başka ülkeye gönderilen yardımlarda Donald Trump imzası mı var?

Almanya’dan başka ülkelere gönderilen yardımlarda Angela Merkel imzası mı var?

***

Kendisini Saray’da tecride alan ve halktan iyice kopan iktidar, halkı hem sokağa salıyor üstüne de ev kirasını bile ödeyemeyen vatandaştan para yardımı istiyor.

Korona günlerini fırsat bilip Kurtuluş Savaşı’nın zor şartlarında ilan edilen ‘Tekalif-i Milliye’ kanununu hatırlatarak, yani insanların mallarına ve paralarına el koyma mesajı veriyor.

***

Dikkat! Korona sonrası dönemde yepyeni bir Türkiye’ye, özgürlüklerin daha da kısıldığı ve ‘şahsımın ülkesi’ne dönüşmüş bir Türkiye’ye uyanabiliriz.

İktidar, krizi fırsat bilip daha da otoriterleşmek için vites büyütmüş durumda, bizden uyarması…

[Erhan Başyurt] 10.4.2020 [TR724]

Bir iç sesin dışa vurumu: Geber! [M.Nedim Hazar]

IBAN açıklamalar, biz bize yeteriz türünden vatan millet edebiyatları, perişan evdeki dedenin emekli maaşından biriktirdiklerini alırken, çocuğun kumbarasının kapağını kırıp parasını cukkalarken poz verip “İşte Anadolu irfanı, imanı” diye allayıp pullamalar bir tarafta.

Lüks, şatafat, makam, saltanatın olanca gürül gürüllüğüyle akması bir tarafta.

Dün bir ihale açıldı.

Erdoğan’ın ekranlara çıkıp milletten para istemesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden…

Cumhurbaşkanlığına 14 yeni araç kiralanmak üzere açıldı ihale. Bir diğeri ise TBMM tarafından açıldı. Meclis de 27 araç için açtı ihaleyi. İlan edilen bedel 5 milyon TL.

Bir yandan fakir fukaranın, garip gurebanın üç beş kuruşuna göz dikerken, öte yandan milyonlarca liralık makam aracı israfı yapmak vicdanlarını rahatsız etmiyor.

Etmediğini ise Nail Noğay isimli bürokratlarının fakir insanların çığlığına refleks olarak verdiği tepkiden anlıyoruz: Geber!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Vatandaş evde kal demesi kolay, açız dedikçe, bunun sorumlularının utanacağını filan zannetmek büyük yanılgı.

Hepsinde gizli açık aynı hissiyat var: Geberin!

İnanın umurlarında bile olmaz, olmayacak…

Muhalif belediyelerin yardım kampanyalarına çökülmesinin sebebi de bu, maske işinden rant elde etme çırpınışlarının da anlamı bu. Kimse umurlarında değil, kendileri ve iktidarları mühim.

Her gün binlerce insana sıcak yemek yardımı yapan ve 15 bin kişiyi doyuracak kapasitede bir organizasyon olan Odunpazarı Belediyesi Aşevi’nin parasına da bu sebeple çöktüler.

Üzerinde “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hediyesidir” yazılı olmayan hiçbir şeye tahammülleri yok çünkü.

Devlet kendilerinin öz malıymış gibi bir ruh halini artık içselleştirmiş durumdalar. Babalarının kesesinden bedava bir şeyler dağıtıyor gibi hava atmaktan büyük haz alıyorlar.

Onun dışında ne kimsenin hastalanması umurlarında, ne virüs, ne de salgın…

Bu zor zamanda bile kendileriyle ilgili algının peşinde koşuyorlar.

Bürokratın geber demesi anlık bir boş bulunma olayı değil. Bir bilinçaltının dışa vurumu. Devletin millete bakışının çarpıcı özeti.

Bu nedenle zannetmeyin ki hapishanelerde birileri virüs kapıp hastalanıp ölürse üzülecekler.

Asla, Meclis’teki oturumda konuşan ve katılan iktidar vekillerini gördünüz mü?

Hepsine aynı ruh hali; hapishanelerdeki onbinlerce, yüzbinlerce masum zerre kadar umurlarında değil.

Meriç’te boğulan çocuğa “büyüse terörist olacaktı gebersin” diyen aynı zihniyet. “Bizim yapamadığımızı deniz yapıyor oh ne hoş” diye sevinen ruhsuzlar bunlar.

Bülent Arınç denen hayal kırıklığının, Necip Fazıl’ın Reis Bey’inden “Merhamet” içerikli klip paylaşması da aynı yüzsüzlüğün nişanesi.

Merhamet bunların en önemli yitiği.

Sevgi ise en büyük hırsızlıkları.

Milletin sevgisini de merhametini de çalmayı başardılar.

Bu sebeple gariban, “geçinemiyorum, nasıl dışarı çıkmamayım” dediğinde çözüm aramak yerine “Geber” diyorlar. Geber pis terörist!

Miting meydanlarında, “asmayıp da besleyecek miyiz, idam önüme gelse imzalarım” diyenlerin merhametten bahsedebilmesi kadar mide bulandırıcı bir şey yok sevgili okur.

Emin olun tüm samimiyetimle söylüyorum ki, kendileri gibi düşünmeyenlerin, hapishanedekilerin, gazetecilerin, aydınların mikrop, virüs bulaşıp ölmesini gördüklerinde zerre miktar üzülmeyecekler, aksine, “Gebersinler, bizim yapacağımızı Korona yapıyor” diyecekler.

Minicik Ahmet’i de bu yüzden ölümüne işkenceye tabi tuttular. Tedaviye cevap veremeyecek duruma gelene kadar bürokrasi, formaliteyle önünü kestiler. Babasını hapiste, annesini yurt içinde tutarak küçücük çocuğu ölüme mahkum ederken zerre kadar vicdan sızısı duymadılar.

Görevden aldıkları bürokratın pişman olduğunu mu zannediyorsunuz.

Soma’da işçi tekmelerken duydukları öfke ve nefret kadar nefret duyuyorlar.

Her daim taze, her gün yenileniyor kinleri.

Bu yüzden içlerinde hep aynı vird tekrar ediyor; gebersinler!

[M.Nedim Hazar] 10.4.2020 [TR724]

Rakamlarla cezaevleri ve yapılacaklar! [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye’de ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlü sayısında görülen artış, artık ülkenin en temel sorunlarından biri. Ülkeye daha fazla adalet getirme” iddiası ile yola çıkan ve isminde “Adalet” ifadesini kullanan bir parti, kendisine muhalif olan/ ya da ileride muhalif olabilecek kim varsa cezaevlerine doldurma hırsı ile ülkeyi koca bir mahpushaneye çevirdi! Bu noktada da dünya genelinde ön sıralarda…

Koronavirüs salgını ile birlikte toplu ölüm riski, cezaevlerindeki doluluk konusunu tartışmaya açtı. Sayıları 300 bini aşan tutuklular arasında ayrım gözeten ve siyasi tutukluları içerde bırakmayı planlayan infaz düzenlemesi Meclis’te görüşülüyor. Sağduyu sahibi kesimler, hatadan dönülmesini ve taslağın tekrar Komisyona geri gönderilmesini çağrısında bulunuyor. Yoksa Ahmet Altan’ın da dediği gibi; bu infaz düzenlemesi, son hakiyle AKP’nin en büyük siyasi hatalarından biri olacak!

Cezaevlerindeki vahim durumu Dünyadaki cezaevleriyle yapılan karşılaştırmalar da gözler önüne seriyor. Bu yazımızda Türkiye ve Dünyadaki cezaevlerin durumunu verilerle ve tablolarla özetlemek istiyoruz.

TÜRKİYE VE DÜNYADA HÜKÜMLÜ ve TUTUKLULAR

Nüfusa oranla hükümlü veya tutuklu olarak infaz kurumlarında bulunan kişi sayısı itibarıyla Türkiye’de her 347 kişiden biri, ceza infaz kurumlarında hükümlü veya tutuklu olarak tutuluyor!. İzzet Özgenç ve İhsan Yılmaz Bayraktarlı’nın aktardığı bilgilere göre, Türkiye’yi takip eden ülke İran ve orada her 352 kişiden biri cezaevlerinde.

Nüfusa oranla hükümlü veya tutuklu olarak infaz kurumlarında bulunan kişi sayısı itibarıyla dünyanın en iyi ülkesi Japonya ve orada da her 2 bin 439 kişiden biri ceza infaz kurumlarında hükümlü veya tutuklu.

İnfaz siyaseti bakımından Türkiye’nin örnek aldığı devletlerdeki ceza infaz kurumlarındaki hükümlü veya tutuklu sayıları ise şöyle:

– Almanya: Her 1.333 kişiden biri,

– İtalya: Her 1.020 kişiden biri,

– Fransa: Her 961 kişiden biri,

– Güney Kore: Her 917 kişiden biri,

İngiltere: Ve bu ülkede de her 714 kişiden biri, ceza infaz kurumlarında hükümlü veya tutuklu durumda…

Çin ve Suudi Arabistan, ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutuklularla ilgili bilgileri gizli tutmakta olduğu için sağlıklı bilgiler alınamıyor. Keza, Mısır’a ait veriler de benzer…

TUTUKLU ORANI OLARAK DA LİDER ÜLKE!

Türkiye, bütün örnek ülkeler arasında, infaz kurumlarında, hükümlülere nazaran tutuklu olarak en fazla kişi bulunduran devlet konumunda… Türkiye’de ceza infaz kurumlarında bulunan tutukluların oranı, mevcuda nazaran 31.12.2017 tarihi itibarıyla yüzde 43,1 idi. Son veriler elimizde olmasa da bu rakamın daha da yükselmiş olduğu tahminden uzak değil…

Belli başlı devletler arasındaki sıralama ise şu şekilde:

– Japonya: %10,8
 – İngiltere: %11,2
– Rusya: %17,5
– ABD: %21,6
– Almanya: %22,6
 – İran: %25,1.

ÜLKELERİN CEZA İNFAZ KURUMLARININ KAPASİTESİNİN NÜFUSLARINA GÖRE ORANI….

– Japonya: (2018 Temmuz sonu itibarıyla) Nüfusu 126 milyon 510 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 90.536.
Her 1.397 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer tekabül etmekte…

– İtalya: (2018 Ağustos sonu itibarıyla) Nüfusu 60 milyon 410 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 50.622 kişi.
Her 1.193 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– Fransa: (2018 Temmuz başı itibarıyla) Nüfusu 67 milyon 800 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 59.703
Her 1.135 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– Almanya: (2018 Mart sonu itibarıyla) Nüfusu 82 milyon 930 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 73.336 kişi
Her 1.131 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– Güney Kore: (2017 sonu itibarıyla) Nüfusu 50 milyon 800 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 47.820
Her 1.062 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– İngiltere: (2018 Eylül sonu itibarıyla) Nüfusu 59 milyon 200 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 75.859
Her 780 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– İran: (2017 Haziran itibarıyla) Nüfusu 80 milyon 910 bin,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 140.000 kişi.
Her 577 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer…

– Ve Türkiye:

Nüfusu (2018 başı itibarıyla) 80 milyon 890 bin kişi,
İnfaz kurumlarının kapasitesi, 208.780 kişi.
Buna göre, Türkiye’de her 387 kişiye infaz kurumlarında bir kişilik yer tekabül etmekte…

SON TAHLİLDE…

Hükümet ve güdümündeki HSK’nın eli ile bu olumsuz örnekler artık birer sıradan olay halini aldı Şu an cezaevlerinde bulunan 300 bin kişiden kaçı gerçek bir yargı kararı ile sırf adalet gereği için içerde tutulmaktadır ki!.. Bu 300 bin kişi -tüm haklarından mahrum bırakılması yetmezmiş gibi- bir de ölümcül bir salgın tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor!

Yargı ve adalet sistemindeki bu tablonun müsebbibi olan hükümet ve yancıları hangi hakla bir kısım insanların içerden çıkamayacağını, çıkması muhtemel yasa kapsamı dışında kalacaklarını kolayca nasıl ifade edebilmektedir?! Cezaevleri artık bir infaz kurumu olmaktan çıkarılmış, adeta hükümet ve yancılarının elinde çok tehlikeli bir pazarlık ve tehdit unsuru haline dönüşmüştür.

Cezaların infaz rejiminin düzenlendiği 5275 sayılı yasada; “İnfazda temel ilke” başlıklı 2. maddesinde: ‘(2) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz’ der.

Aynı yasanın, Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkeler başlıklı 6. Maddesi de şöyle emreder: (1) b) Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin düzenli bir yaşam sürdürmeleri sağlanır. Hürriyeti bağlayıcı cezanın zorunlu kıldığı hürriyetten yoksunluk, insan onuruna saygının korunmasını sağlayan maddî ve manevî koşullar altında çektirilir… f) Ceza infaz kurumlarında hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.”

Bugün, Korona adı verilen virüsün bulaşıcılığı, yayılma hızı, olası etkileri tüm ülkelerce bilinen bir gerçek ve bu konuda birçok ülke cezaevleri ilgili birtakım kararları alıp uygulamaya başladılar… Bir kısmı şartlı salıverme/af gibi uygulamalara karar vermişken, bir kısım ülkeler de mevcut cezaevlerine yeni tutuklu ve hükümlüleri salgın nedeni ile cezaevlerine kabul etmeyeceğini, konutta infaz gibi uygulamaları gündemlerine aldıklarını duyurdular.

Cezaevleri kapasitesinin üstünde insan bulundurmada Avrupa ülkeleri içinde 1. ve OECD ülkeleri içinde ise dünya 2.’si konumda olan ülkemiz için cezaevlerinde; ‘Korona virüsü vakasına henüz rastlanılmadığı ve gereken tedbirlerin alındığına‘ dair Adalet Bakanı açıklamaları dışında henüz somut bir adım yok!…

Ülkemizin Dünya çapında sorunlu cezaevleri için kimin, ne zaman ve nasıl bir olumlu adım atacağı henüz bilinmiyor!

Cezaevlerinin fiziki şartlarının yetersizliği, kapasite sorunları, hasta olan tutuklu ve hükümlülerin muayene ve tanı süreçlerinin uygun ortam ve şartlarda zamanında takibi, bu kişilerin kalması gereken ceza infaz kurumlarının sayıca ve nitelik olarak yetersizlikleri bugüne kadar hep bilinen gerçeklerdi fakat böylesi bir salgın tehlikesi ne ülkemizde ne de dünyada görülmemişti!

Rakam ve istatistik grafiklerine yansıyan sonuçlara göre sadece adalet hizmeti üretmesi gereken mevcut adli mekanizmalar ve cezaevleri asli fonksiyonlarını yerine getirmekten oldukça uzak…

Evet, adalet mekanizmaları olarak fonksiyon icra etmesi gereken adli soruşturmalar, tutuklamalar, başta hükümet ve bazı toplum kesimlerinin kendi indi dünya görüşlerine uymadıkları için ‘muhalif’ ve ‘vatan haini’ ilan ettikleri toplum kesimlerini presleme, hizaya çekme mekanizmasına dönüşmüşlerdir. Reform olarak lanse edilen ceza adalet sistemi yenilikleri ile cezaevleri rakam ve grafik tabloları arasındaki uçurum bu kadar net görülebiliyorken bir felaket yaşanmadan önce bu konudaki gereken tedbirler umulur ki bir an evvel alınır.

SON BİR NOT…

Cezaevlerimiz böylesine dolup taşmışken, kapasitesinin 4-5 katından fazla tutukluyu adeta istiflerken; Meclis vazifesini yapar – yapmaz, o ayrı konu… Ama en azından cezaevlerindekilerin yakınlarına ve avukatlarına bazı işler düşüyor;

– Terör örgütü üyeliği iddiası ile tutuklu yargılanan veya tutuklu iken tahliye olup, mahkûmiyet kesinleştikten sonra kalan sürenin infazı için yeniden cezaevine girme riski olan müvekkilleri hakkında Cumhurbaşkanlığına, Meclistekilere dilekçelerle bilgi vermeli..

Terör örgütü üyeliği iddiasıyla tutuklanan, mahkûm olanların dosyası hakkında somut bilgiler yazarak uygulamadaki hukuka aykırılıkları ifade edebilirler… Bunlar etkili bir yol olabilir.

Nitekim böylesine kritik günlerde en ufak bir çabanın bile çok kıymetli bir yeri var!

[Ramazan Faruk Güzel] 10.4.2020 [TR724]

Adım adım Saray’da selfie [Levent Kenez]

Sen, ailenden biri ya da bir yakının ölmediği sürece bütün rakamlar istatistikten ibaret.

Nefes alamayarak can çekişerek ölen bedenler excel tablosunda birer veri.

Batı ülkelerinde daha çok insanın ölmesinden mutlu olanla, ülkede ölüm sayısının daha fazla çıkmasını arzulayan aslında insanlıkta aynı noktadalar.

“Virüs bize Avrupa’dan geldi” diyenle, “Kahrolası umreciler yüzünden” diyenlerin aynı yerde buluştuğu gibi.

Rejimin, dünyadaki diğer devletler gibi bir karar vermesi lazımdı. Önce sağlık mı, ekonomi mi? İkisini aynı anda götürmeye çalışanlar başarılı olamadı. Aldıkları cesur ve riskli kararlardan birer birer geri döndüler. En çok çuvallayanlar da önce ekonomi diyenler oldu.

Senin devletin de önce sağlık diyemedi. Çünkü sağlık demenin bir maliyeti var. Kasanda paran yok. Teoride bugünler için kullanılacak fonların çoktan tüketildiği zaten biliniyordu, bir kez daha görüldü.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


“Evde kal Türkiye” demek kolay. Bilgisayarla masa başında iş yapan beyaz yakalı kalabilir. Okulları tatil edip gençleri, çocukları da evde tutabilirsin. Emekli olmuş yaşlıları da. Ama dışarı çıkıp çalışmadığı zaman aç kalacak milyonlar var ki onlar için açıklanan önlem paketleri komediden ibaret. Ücretsiz izin parası ile kiranı bile ödeyemeyeceksin. Esnafa Halkbank’tan limitli kredi kartı vermeyi müjde diye pazarlıyorlar. Bir kaç hafta sonra limitler dolunca ne olacağı belli değil. Yandaşlara peşkeş çektikleri elektrik, doğalgaz parasından bile feragat edemiyorlar.

Her gün gazetelerinde, televizyonlarında battılar, mahvoldular dedikleri devletler de “evde kal” dedi. Neyse parası devlet ödeyecek. Öyle ulufe dağıtır gibi değil. “Lan kimin parasını kime veriyorsun?” dedirtmeden. Sebebi oldukça basit, insanlar yıllardır çok yüksek oranlarda vergi verdiler. Şimdi bu vergilerle devlet en zor zamanında vergi vereninin yanında. Aksi olsaydı kıyamet kopardı.  Bizimkinin çokça zaman böğüre böğüre söylediği “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ı hayata geçirdiler.

Türkiye’de kaç kişinin öldüğü hiçbir zaman bilinemeyeceği gibi önemli de olmayacak, kendimizi kandırmayalım. “Şu kadar insan ölmeyebilirdi” de denmeyecek. Şu zengin ülkelerde bile bu kadar kişi öldü deyip işin içinden çıkacaklar. Zaten nüfusa oranla ölen sayısı o kadar az olacak ki kimsenin derdi de olmayacak.

Şimdi yeni bir tekerleme tutturmuşlar Korona sonrası yeni dünya düzeninde çok çarpıcı değişiklikler olacakmış. Türkiye yeni dönemin parlayan yıldızı olacakmış. Nasıl bir değişiklik bekliyorlarsa kasasında  metelik bulunmayan ülke birden çoşacak. Zannedersin herkes “vay be model alınacak ülke aslında Türkiye’ymiş” diyecek.

Çin’den üretimin Avrupa’ya doğru kayacağını en büyük piyangonun Türkiye’ye vuracağını sananlar var. Boş bir beklenti. Ayda 20-30 dolara köle gibi işçi çalıştıran bir ülkeyle çalışmaktan kimse kolay kolay vazgeçmez.

Ha şu olacak tabii ki. Ülkeler özellikle tarım ve yaşamsal ürünlerde kendi kendilerine yeter hala gelmeyi strateji olarak benimseyecekler. Bu da en çok Türkiye’ye zarar verecek. Mesela kimse artık senden domates, soğan, patlıcan almayacak.

AB’nin ve Amerika’nın battığını hayal eden gerizekalı, eğer bu gerçekleşirse hangi ülkeden sana turist gelecek, ürettiğin malı kime satacaksın, üretim yapman için gerekli hammaddeyi kimden alacaksın, hangi yabancı sermaye yatırım yapacak sorularına cevap veremiyor.

Rejim için kendisini sandıkta tutan malum kitlenin desteğinden başka bir şey umurunda değil. Şimdi de cari açığa darbe vuracak, Türkiye’nin enerji ihtiyacını giderecek doğalgaz bulundu, petrol bulundu oltaları atıyorlar.

Türkiye’nin her ilinden petrol fışkırsa yine bir şey değişmez. Çünkü Türkiye’nin sorunu potansiyel sorunu değil. Türkiye, Almanya gibi yönetilse iki Türkiye’yi daha besler. Türkiye’de israf ve hırsızlığı minimuma indirseniz elalemin açıkladığı paketlerin benzerlerini çok rahatlıkla ilan eder. Türkiye’nin sorunu diktatörlük, demokrasi ve özgürlükle çözülebilecek milyarlarca dolara mal olan kronik sorunların çözülmeyişi,  Saray’ın ve etrafındaki halkanın ayakta kalması için 80 milyonunun gece gündüz çalışmak zorunda kalması. Muhalifler bile bu çarkın dönmesi için varlar.

Mesele petrolün olup olmaması değil. İran’da da petrol var. Halkın yarısından fazlası fakir. Suudi Arabistan da petrol zengini, geniş bir aile dışında herkes köle. Nijerya da petrol ülkesi, benzini dışardan alıyor, halkın durumu içler acısı. Ama gel gelelim Norveç de petrol ülkesi. Varlık fonlarında 1 trilyon dolar var.

Korona sürecinde dünyanın girdiği ekonomik sıkışmışlığın adı talep daralması. Çünkü tüketici yok ortada. Araba üretsen kim alacak, nerede binecek adam? Otelleri bedava yapsan nasıl gelecek? Canı sıkılsa gideyim bir kahve içeyim diyeceği yer açık değil. İşten çıkarmalar  ve istihdam daralması ile birlikte yarın öbür gün salgın tehlikesi azalsa dahi ciddi küçülmeler yaşanacak. İflas edenler, kapanan fabrikalar sıkça duyacağımız haberler olacak.

Düne kadar Libya’da Osmanlıcılık oynayanların, Suriye’de bizim topraklar masalı okuyanların cilasını gözle görülmeyen bir virüs alıyor. İşler sarpa sardıkça alınacak çılgın kararlarla herkesi karşısına ala ala sona doğru yaklaşıyor. Yakıp yıkmadan gitmeyeceğini kimse unutmasın.  “Haklısın ama karnımızı Firavun doyuruyor” diyenlerin bu hale getirdiği ülkede, aç kalacakları günlerde ne yapacaklarını öğrenmeye doğru gidiyoruz.

[Levent Kenez] 10.4.2020 [TR724]