Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Son Dönem Terör Hadiselerinin Hizmet ile İlişkilendirilmesi Çabalarına ve “Siyasilere Suikast” Söylentilerine Dair Açıklaması

Özellikle son günlerde, “Hizmet’e yakın uyuyan hücrelerin” (!) IŞİD ve PKK ile birlikte, devlet büyüklerine ve muhalefet liderlerine suikast yapacakları iftirası sıklıkla dile getirilmektedir. Malum çevreler tarafından maksatlı olarak yayıldığına ve yeni kirli planların sahnelenmesi için zemin hazırlama amacı da taşıdığına inandığım bu tür bühtanlarla Hizmet gönüllülerine bir tuzak daha kurulmakta olduğundan endişe duyuyorum.

Yakın zamanda vuku bulan suikast ve terör hadiseleri üzerinden Hizmet Hareketi’ne yönelik iftira kampanyasına hız verildiği görülmektedir. Bilhassa, iktidar çevrelerince beslendiği dillendirilen El-Nusra yanlısı bir katil tarafından işlenen Karlov cinayeti sonrasında, dikkatleri kendilerinden uzaklaştırmak isteyen kesimler bu iftiraları yoğunlaştırmışlar; Reina vahşetini ve İzmir’i vuran terör hadisesini de aynı istikamette suiistimal etmişlerdir.

Ayrıca, her terör olayından sonra, canileri Hizmet ile bağlantılı göstermek gayesiyle masum insanlara operasyonlar düzenlenmekte ve “uyuyan hücre”lerin (!) eylem yapmak için harekete geçecekleri iftiraları atılmaktadır.

2000-2013 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin ve karanlık olayların dahi Hizmet gönüllülerinin üzerine yıkılmak istendiği, “Sümeyye’ye Suikast” yalanı ve 15 Temmuz kumpası gibi hadiselerle Camia’nın nasıl karalandığı da düşünülünce, aynı çevrelerin sahneye koyacakları yeni terör eylemlerini ve suikastları Hizmet gönüllülerinin üzerine atmaları uzak bir ihtimal değildir. Hele uzun süredir çabaladıkları ancak başarılı olamadıkları “Hizmet’i uluslararası alanda terör örgütü ilan ettirme” amacına ulaşmak için yeni entrikalar çevirecekleri, bir kısım eylemler/suikastlar düzenleyecekleri endişesi yersiz olmasa gerektir.

Bu cümleden olarak, muhalefet liderlerine IŞİD tarafından saldırı yapılacağı, bundan dolayı onlara zırhlı araç verildiği ve koruma tedbirlerinin arttırıldığı haberlerinden hemen sonra iktidar çevreleri ve onların sözcüleri sayılan medya tetikçilerince bu eylemlerin Hizmet mensupları tarafından işleneceği iftirasını yaymaları çok manidardır. Ayrıca, söz konusu haberlerin/söylentilerin Anayasa değişikliği teklifinin görüşülmeye başlandığı günlerde tehdit edalı olarak seslendirilmesi de dikkatlerden kaçmamaktadır.

Şayet “siyasilere suikast” haberleri ciddi istihbarata dayanıyorsa, o hain planın engellenmesi için bütün tedbirleri almak yetkililerin vazifesi ve bizim de beklentimizdir. Bugüne kadar şiddetle en ufak bir ilişkisi olmayan Hizmet hareketini terör ve suikastla beraber anmak ise, ancak iftiradan ibarettir.

Bu mülahazalarla bir kere daha bütün dünyaya ilan ediyorum ki; tarihte eşine az rastlanacak şekilde zulüm, baskı, ayrımcılık, işkence ve tenkile maruz kalsalar da Hizmet’e gönül verenler demokrasi ve hukukun üstünlüğüne sadakatten asla ayrılmayacaklar; kanunî haklarını -imkânlar ölçüsünde- fakat mutlaka meşru dairede savunacaklardır. Şiddetin her türüne fersah fersah uzak bulunan bu insanların önceliği, dünyada huzurun hâkimiyeti için iftirak, cehalet ve fakirlikle mücadele, şiarları da “müspet hareket” olacaktır.

(10 Ocak 2017)
M. Fethullah Gülen

Bizim kârımız zarardan [Zeynep Zâhide]

Hey dışardakiler! Sesim geliyor mu? Sahi; sizin haberiniz var mı? Biri üç diğeri beş yaşında çocuğunu eşine bırakıp, kendisinin de yedi buçuk aylık hamile haliyle; “Fakir öğrencilere burs için kermes düzenlemekten, komşular arasında düzenlenen günlerde kendisinin payına düşen parayı Bank Asya’ya yatırmaktan” suçlu bulunup hapis yatan otuz üç yaşındaki bir bayanın varlığından haberiniz var mı? 

Sizin hiç haykırmak isteyip de haykıramadığınız oldu mu? Haykırsanız da sesinizi duyan yoksa neye yarar yırtınmanız. Çünkü burada duvarlar sağır tavanlar kör, çığlık sükutun peşinde, gam yüklü yürekler. Avluda ağır aksak ayaklar, bilmem ne kadar yürüyebilirsiniz. Bilinmezlerin içinde kıvrandıkça daralıyorsunuz. Teselli faydasız, hasret insafsız. Dört bir yandan çocuklarımın ağlama sesleri. “Kim ağlatır bu çocukları? Susturun ne olur. Ne isterlerse verin yavrularıma” diye çığlık atmak istersiniz bazen. Ama susmak hakkınızda en hayırlı olur bazen. Korkudan değil, zalimin neşesini artırma endişesinden. 

Şimdi fikirler mayalıyorum burada hayalin potasında. Sahil-i selamet olsa da kararın rotasında, duvarlara çarptıkça kırılıp dağılıyor teşbih taneleri gibi. Ben yine diziyorum görünmez ve sağlam, bir ucu yavrularıma bir ucu mutluluğa bağlı iplere. Sancılanıyorum yavrum kımıldadıkça karnımda. Okşayıp teselli veriyorum. Nasihat ediyorum kendime, karnımdakine konuşarak. Ahh! Bir de uysam kendi verdiğim bu nasihatlere. 

Duydukça hakkımızdaki suçlamaları, en âteşin mısralarla sökün ediyor fikirler gırtlaktan. Neylersin sözler köze dönmüş dökemiyorum dudaktan. Anlasalar affetmem amma, ahmağın anlayacağı en etkili nasihattir sükût. Ama zor şeymiş dostlar hoşt dememek hav hava. Elif gibi kametimiz olsa da haksızlık karşısında, bazen “DAL” gibi kırılıyor insan burada. Hele o gönülleri kanatan sırtlan gibi bakışlar. Zavallılar korkacağımızı zannediyorlar çatılan kaştan. Anlamışlar belli ki bizi; korkmadığımız için buradayız atılan taştan. 

Şimdi burada çalısız çırpısız otsuz ağaçsız bir dünya çölünü adımlıyorum. Gönlümde Nevbahar uçsuz bucaksız. Demlenmiş hicranlar yudumluyorum, zalime inat ekşitmeden yüzümü. Ye’is’in her darp izine fikrin en yücesi Kur’an merhem oluyor. “Hasbunallahu ve niğmel vekil” Evet, bakıma muhtaç yavrularımın hasreti ve “Teröristlik” gibi hayasızca suçlamalar kırsa da ince yanımı; Korkmuyorum, yalın kılıç adım adım gonk vuran peşimdeki ecelden. Ama senin cesaretin var mı ey zalim. Tahammül edebilir misin gönül aynasına bakmaya. Sana herkes bunu diyemez; zira dünyaperestler o ışıltılı dünyalarını kaybetmek istemediklerinden sana bu hakikatleri söylemeye cesaret edemezler. Ama gel benden duy. Sen de her fani gibi bu aleme üryan geldin üryan gideceksin. Nâle u efkan ile giryan geldin giryan gideceksin. Şimdi sen; kaldırıp kuyruğunu diktin akrep misali, kalplerimizi kırdın, hatırımızı yıktın. Kazanma kuşağında kaybettin hem dünya saadetini hem ahiretini. Dünya saadetini diyorum, zira huzurunun olmadığını biliyoruz.  

Bak şimdi sana hep “Eyvallah” çekenler. Bugün yedirdi sözünü, eğdirdi başını. Düştün zulmet ağına oldun ye’is’in kölesi. Dinleseydin nasihat sende parlayacaktı bin yıldızın şulesi. Sahi; sen hiç merak ediyor musun bize nasıl baş eğdiremediğini. Bak anlatayım. 

İsterse canı dava, mal kaçırmayız pazardan. Al götür deriz o da senin. Bizim kârımız zarardan. Rızka kanaat etmişiz Rezzak’a itimat. Nağbudu’yu laf olsun diye demiyor namazda. Hasbiyiz, gözümüzde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu var. Biz “Rıza makamına” dikmişiz gözümüzü. O bize kulum desin yeter. Lütfunu da kahrını da hoş karşılarız. Kefen bile lüks bize ki; kenarına bir de dantel isteyelim… 
Hıı! Duyamadım bi şey mi dedin… 

[Zeynep Zâhide] 10.1.2017 [Samanyolu Haber]

Bir sosyal entegrasyon analizi [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımda bahsettiğim “Next Social Impact Foundation (Washington DC) 2016”nın araştırmasını özetle sunmak istiyorum:

2016 yaz aylarında Chicago, Columbus, Atlanta, Miami, Orlondo şehirlerinde Türk toplumuna verilen eğitim seminerleri esnasında katılımcılardan 30 soruluk anketi doldurmaları istenmiştir. Neticede birinci neslin eğitim seviyesi yüksek (% 49 Master, Doktora ve üzerinde eğitim seviyesinde), orta yaş grubunda (ortalama yaş 40) oldukları, bu katılımcıların yarısının (% 50) ABD vatandaşı olduğu görülmüştür. Bunlar, gönüllü yardım faaliyetlerine zaman ayırmakta ve yardımda bulunmaktadırlar. Bunların lokal Amerikan toplumundan şikayetleri yoktur. Toplum da kendilerini kabul etmektedir. Bunlar sadece Türkler için değil, bulundukları toplum için de faydalı işler yapmaya hazır olduklarını bildirmektedir.

İkinci nesle gelince: Katılımcıların çocuk sayısı aile başı üç olmak üzere 185’tir. Çocukların % 60’ı, 0-8 yaş arasıdır. Çocukların yarısı devlet okullarına gitmektedir. % 4’ü  evde eğitim (home school) yapmaktadır. % 43’ünün odasında bilgisayar ve ipad bulunması endişe vericidir. Ama ümit verici bir gösterge ise, yaklaşık % 80’i Türkçe okuyup yazabilmektedir. Ailelerin büyük çoğunluğu, “Çocuğumun, kendi dînî ve kültürel değerlerine sahip olarak yetişmesini, dindar, ahlâklı bir fert olmasını en önemli mesele olarak görüyorum” demektedir. Aileler, ikinci önemli mesele olarak, “Çocuğumun ileride topluma faydalı işler yapan birisi olması,  benim için önemli. Kendinden ziyade başkalarını düşünen bir gençlik çok mühim.” demektedirler. Bu durum, birinci neslimiz yönünden sosyal entegrasyon için sevindirici parametrelerdir. Bu arada şunu da belirtelim ki, sosyal entegrasyon, ASİMİLE olmak, zaman içinde kültürel ve dînî değerlerden uzaklaşıp dominant kültürün içinde kaybolmak değildir. SOSYAL  ENTEGRASYON, dominant kültür ile ortak insanî evrensel değerlerde beraber hareket etmek ve topluma, kendi etnik kimliği ile faydalı olmaktır.

Bu hususta şimdiye kadar tam başarılı olamasak da, birinci neslimizin başarılı çalışmaları sayesinde sosyal entegrasyon için potansiyelin mevcut olduğu görülmektedir.

Bu güne kadar yapılmış olan faaliyetlerle bir başarı çizgisi yakalanmış ve içinde bulunulan toplumun üst düzey yöneticilerine “Biz, iyi bir azınlık toplumuz, size bizden zarar gelmez” mesajı bir ölçüde verilebilmiştir. Fakat, lokal seviyede proje ve faaliyetler henüz yaygınlaşmamıştır. Global seviyede bir çok yardım programları başarı ile yapılmış fakat bu güzel çalışmalar yerel topluma yeterince anlatılamamış, yansıtılamamıştır. Buna da büyük ihtiyaç vardır.

Eğer sosyal entegrasyon gerçekleşmezse, asimilasyon veya izalosyon (dışlanma), kapımızda demektir. Asimile olanlar, dinden çıkma dahil her türlü kopuşla karşı karşıyadır. İzole olanlar da topluma düşman olarak, çetelere, radikal gruplara bulaşarak hapishaneleri boylayabilirler. Onun için bizler hem inançlarımızı ve kültürümüzü özümsemek, hem de toplumla entegre olmuş genç nesilleri yetiştirmek zorundayız. Böylece içinde yaşadığımız toplum mozaiği içinde kendi rengimizde çiçekler açarak, güzel örnekler oluşturmaya bakacağız. Elhamdülillah bu hususta eğitim müesseselerimizle iyi mesafeler alınmış bulunmaktadır.

Lise öğrencisi iken, Türkiye’ye geldiğinde ilgilendiğimiz Hindistan kökenli Ahmed Zamir’i yaşadığı yerde ziyaret etmiştim. Beni havaalanına götürürken, “Ahmed Zamir, baban ve arkadaşları burada çok güzel bir İslâm Merkezi kurarak,  sizleri yetiştirmeye çalışmışlar. Bu güzel Merkeze, başkaları da gelip İslamî güzellikleri öğreniyorlardır” dedim.  “Biz sizinkiler gibi değiliz” dedi. “Ne demek istiyorsun?” dedim. Bana dedi ki: “Babamgiller, sadece bizi korumayı ve kurtarmayı düşündükleri için buraları açmışlar. Ama bizleri de koruyamıyorlar. Ama bakıyorum sizinkiler, başkalarına  da bir şey anlatmak içi yetiştiriliyor. Onun için hem kendilerine hem de başkalarına faydalı oluyorlar!.”

Gerçekten güzel bir tesbit!. İnşaallah öyledir. Öyle değilse bile, öyle olmak mecburiyetindeyiz. Onun için gençlere gaye-i hayal ve güzel hedefler vermek zorundayız… 

[Abdullah Aymaz] 10.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Vatandaşlıktan çıkarma meselesi… [Mehmet Yıldız]

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5 Nisan 2016 tarihinde, Beştepe’de yaptığı bir konuşmada ‘Terör örgütünün yandaşlarını devre dışı bırakmak için vatandaşlıktan çıkartma dahil gereken tüm önlemleri almakta kararlı olmalıyız.’ demişti.

O günlerde bu konu çokça tartışıldı. Ceza Hukukçusu Profesör Dr. İzzet Özgenç, 11 Nisan 2015 tarihinde twitter hesabından yaptığı açıklamada bunun sakıncalarını dile getirmiş, vatandaşlığın kaybettirilmesi halinde şayet kişi vatansız kalacaksa, bu yönde karar alınmaması gerektiğini belirtmişti. Öte yandan Profesör Özgenç’e göre ‘kişilerin vatandaşlıktan çıkarılmasının suçla ve suçlulukla mücadele bakımından hiçbir olumlu katkısı bulunmamakta. Aksine, özellikle terör suçları ile suçlananlarla bağlantılı olarak devletin uluslararası alanda çok daha zor durumlara maruz bırakılması sonucunu doğurmaktadır.’

Erdoğan’ın çok istediği düzenleme KHK ile geldi

Nihayet Erdoğan’ın istediği düzenleme, 6 Ocak 2017 tarihinde yayınlanan 680 sayılı KHK ile yapıldı. Bundan sonra Devlet isterse bir kişiyi kolayca Türk Vatandaşlığından çıkarabilecek.

Bir grup hukukçu tarafından hazırlanan Yargı İçin Adalet sitesi editörleri KHK ile getirilen bu düzenlemelerin hayatımızı nasıl etkileyeceğini yorumladı:

Vatandaşlığın kaybettirilmesi konusu, 29.05.2009 tarih ve 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununda (TVK) yabancı bir devlet hizmetinde bulunma ya da yabancı devlet hizmetinde gönüllü askerlik yapma nedenleri ile sınırlı bir şekilde düzenlenmişti (m. 29).

6 Ocak 2017 tarih ve 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 29. maddeye aşağıdaki kaybettirme nedeni eklenmiş:

“(2) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302 nci, 309 uncu, 310 uncu, 311 inci, 312 nci, 313 üncü, 314 üncü ve 315 inci maddelerinde yazılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, bu durumun soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde vatandaşlıklarının kaybettirilmesi amacıyla Bakanlığa bildirilir. Bakanlıkça Resmî Gazetede yapılan yurda dön ilanına rağmen üç ay içinde yurda dönmemeleri halinde, bu kişilerin Türk vatandaşlıkları Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla kaybettirilebilir.”

Buna göre Türk vatandaşlığının kaybettirilmesi kararı verilebilmesi için aşağıdaki koşulların yerine gelmiş olması gerekir:

  1. Maddede düzenlenen suçlar nedeniyle ilgili hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülmesi,
  2. İlgilinin yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ‘ulaşılamaması’,
  3. Bu durumun soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından ‘öğrenilmesi’ üzerine Bakanlığı bildirilmesi,
  4. Bakanlıkça Resmî Gazetede yapılan yurda dön ilanına rağmen üç ay içinde yurda dönülmemiş olması,
  5. İçişleri Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı.

Bu düzenlemeyle; devlet birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (m. 302), anayasayı ihlal (m. 309), Cumhurbaşkanına suikast veya fiili saldırı (m. 310), yasama organına karşı suç (m. 311), hükümete karşı suç (m. 312), silahlı isyan (m. 313) veya silahlı örgüt (m. 314) suçlamalarıyla haklarında soruşturma ya da kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede olması nedeniyle kendisine ‘ulaşılamayan’ (yani yakalanamayan) ve yabancı ülkede olduğu ‘öğrenilen’ kişilerin yapılan ilana rağmen Türkiye’ye dönmemeleri durumunda Türk vatandaşlığını kaybettirmeleri amaçlanmaktadır. TVK’nun özellikle darbe dönemi sonrası yoğun tatbik edilen bir kısım eski düzenlemelerinde (403 sayılı mülga TVK) ‘vatandaşlıktan çıkarma’ ya da ‘kaybettirme’ nedeni olarak kullanılan bir hükmün TVK’ya yeniden ithal edildiğini görüyoruz.

Ancak, önceki düzenlemelerde (403 sayılı mülga TVK) ilgilinin yurt dışında olması nedeniyle soruşturma, kovuşturma veya hükmün infazının mümkün olmaması koşulu aranırken, KHK’daki düzenlemede ilgilinin yurt dışında olması nedeniyle kendisine ulaşılamaması (yani yakalanamaması, teslim olmaması vb.) bir kaybettirme nedeni olarak düzenlenmektedir.

Türk vatandaşlığının kaybettirilmesi hangi sonuçları doğurur?

Türk vatandaşlığının kaybettirilmesi kararları Resmî Gazetede yayımlandığı tarihten itibaren hüküm ifade eder (TVK, m. 30(1)). Kaybettirme kararı niteliği itibariyle cezai nitelikte bir işlemdir. Ancak, sonuçları açısından diğer vatandaşlık kayıp hallerinden bir farkı yoktur. Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler kayıp tarihinden itibaren yabancı statüsüne geçerler. Bu kişiler Türkiye’de bir yabancı olarak Türk yabancılar hukukunun kendilerine sağlamış olduğu hak ve yükümlülüklere tabi olurlar. Bu nedenle, kanunlarda yabancılara getirilmiş sınırlamalara (giriş, ikamet, çalışma gibi) tabiidirler, yabancılar için yasaklanmış (siyasi haklar gibi) hak ve özgürlüklerden yararlanamazlar. Sahip oldukları taşınmazlar ve sosyal güvenlik hakları açısından ilgililerin bireysel durumlarının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Haklarında kaybettirme kararı verilen kişilerin Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilmeleri mümkündür. Kanun, vatandaşlığı kaybettirilmiş olan kişilerin tekrardan Türk vatandaşlığını kazanabilmelerini yeniden vatandaşlık kazanma olarak düzenlemiştir (TVK, m. 14). Bu durumda olan kişiler, milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak ve Türkiye’de üç yıl ikamet etmek koşulu ile Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilirler (TVK, m. 14).

Türk vatandaşlığını kaybettirilen birinin eş ve çocuklarının durumu

Kaybettirme kararları cezai nitelikte olduğu için sonuçları şahsidir. İlgili kişinin eş ve çocuklarına hiçbir şekilde tesir etmez. TVK, m. 30 (2). Türk vatandaşlığına sahip olan eş ve çocuklar Türk vatandaşı olarak kalmaya devam ederler.

Vatandaşlığın kaybettirilmesi kararlarına karşı yargı yolu açık olup (Anayasa m. 66(5)) karar merci Bakanlar Kurulu olduğundan Danıştay’da iptal davası açılabilir (Danıştay Kanunu, m. 24). İdari yargı mercileri genelde devletin egemenlik hakkına ve idarenin takdir yetkisine sahip olduğu gerekçesiyle talebin reddi yönünde karar verebilir. İlgilinin yabancı ülkede olduğunun öğrenilmesinin somut delile dayanmadığı ya da hukuki dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle iptali istenebilir. Ayrıca, Anayasanın 66. Maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine dayanarak kaybettirme kararlarının iptali istenebilir. “Vatandaşlık kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir” (m. 66(3)). Özellikle KHK ile getirilen kaybettirme nedeninin geçmişe etkili olacak şekilde KHK’dan önce yapıldığı ileri sürülen eylemlere tatbik edilemeyeceği itirazı ileri sürülebilir.

Uluslararası hukuk açısından vatandaşlığın kaybettirilmesi

Böyle bir düzenleme başta Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi olmak üzere vatandaşlıkla ilgili temel uluslararası hukuk ilkelerine tamamen aykırıdır. Ayrıca, kaybettirme kararının verilmesinde ilgilinin yabancı ülkede olduğunun ‘öğrenilmesi’nde nasıl bir delil kriteri aranacağı belli değildir. İlgilinin yabancı ülkede olduğunun öğrenilmesinin; ülkeden çıkış kayıtlarına göre mi, resmi belgelere dayanılarak mı, yoksa sadece istihbari ya da kulaktan duyma bilgilerle mi olacağı belirsizdir. Hatta ülke içinde olduğu halde kendisine ‘ulaşılamadığı’ (yani yakalanamadığı ya da teslim olmadığı) için yabancı ülkede olduğu varsayımı ile vatandaşlığı kaybettirilen kişilerin olması mümkündür. Bu durum Türkiye’yi vatandaşlarının vatandaşlık hakkını keyfi olarak ortadan kaldıran bir ülke konumuna getirecektir.

Bu şekilde Türk vatandaşlığını kaybetmiş olup herhangi bir ülkenin vatandaşlığına sahip olmayanlar vatansız konuma düşerler. Bulundukları ülkenin iç hukuk düzenlemelerine ve uluslararası antlaşma taahhütlerine göre değişen ölçülerde hak ve özgürlüklerden yararlanırlar.

Vatansızlık konusunda Vatansızlık Hallerinin Azaltılmasına ilişkin Sözleşme (1961), Vatansızların Hukuki Statüsüne ilişkin Sözleşme (1954) gibi düzenlemeler bulunmaktadır. Bulunulan her ülke hukuku açısından vatansızların hukuki statüsünün, başvurulacak mercilerin, yapılacak işlemlerin ve vatansızlık statüsünden kaynaklanan hakların (vatansız kişi belgesi, seyahat belgesi, ikamet ve çalışma hakları) ayrıca ele alınması gerekir. Vatandaşlığın kaybettirilmesi kararlarının olası iltica ve göç hukuku talepleri açısından ilgililere ek kolaylık sağlaması ya da durumlarını izahta ilave delil oluşturması söz konusu olabilir.

[Mehmet Yıldız] 10.1.2017 [TR724]

‘İslam Dünyası’ nedir? Dünyanın ne tarafına düşer? [Akif Umut Avaz]

Nispeten daha varlıklı kesimlerin yapabildiği bir sünnet olan umre değil ama maddi şartlara bağlanarak farz kılınmış olsa bile, Hac ‘İslam Dünyası’nın mevcut haline dair önemli fikirler verir. Bu ibadeti Allah’ın nasip ettiği aklı başındaki şanslı müminler, Hac esnasında türlü manevi hazların yanı sıra çelişkili duygular yaşamaktan da kendilerini alamazlar. Çünkü, dünyanın dört bir bucağından gelmiş hacılar aracılığıyla ‘İslam Âlemi’ gözlerinin önünde adeta bir podyuma çıkar ve resmi geçit yapar. Bu sayede, ‘İslam Âlemi’nin ne olup ne olmadığına dair gözlemlerin en isabetlisi Hac farizası sırasındadır.

Gönül isterdi ki her Müslüman, ülkelerine dönerken Hac esnasında ‘İslam Âlemi’ne dair görüp tecrübe ettiklerinden mesrur ve mesut olabilsin. Ne mümkün? Görülüp tecrübe edilenler, daha ziyade ‘İslam Âlemi’nin geri kalmışlığını, cehaletini, evrensel medeni değerlerden ve insani hal ve hareketlerden ne kadar nasipsiz kaldığını gözünüze gözünüze sokar. ‘İslam Âlemi’nin hal-i pür melalinin toplu gösterimi niteliğindeki Hac sırasında, “İslam adına ilk olarak Hac’taki şu kaotik ve perişan manzarayı gören bir gayr-ı Müslim acaba Müslüman olmaya hiç iştiyak duyar mı?” sorusunu sormaktan kendinizi alamazsınız.

DÜNYANIN GERİ KALANINA İBRET OLAN BİR DÜNYA

Bugün adına ‘İslam Dünyası’ veya ‘İslam Âlemi’ diyebileceğimiz bir dünya ve âlem şayet varsa, 57 ülke ve 1,5 milyarı aşkın nüfusuyla, Hac sırasındaki o perişan görünürlüğünün bile çok ötesinde dünyanın geri kalanına ancak ibret olabilecek nitelikteki bir sefaletle var. ‘İslam Dünyası’ bugün maalesef geri kalmışlık, sosyal adaletsizliklere bağlı yoksulluk, yokluk, yolsuzluk, cehalet ve cehalete bağlı bağnazlık, fanatizm, mezhepçilik, radikalizm, hukuksuzluk, dikta, baskı, zulüm, zorbalık, savaş, iç çatışma ve kör şiddete dönüşmüş terör vs ile özdeşleşmiş durumda.

Maalesef, bahsini ettiğimiz bu dünya uluslararası haber ağlarında dolaşan insanlık dışı haberlerin çoğuna kaynaklık eden dünyanın da ta kendisi. Lafa gelince ‘İslamî’ oldukları vurgusuyla “Şeriat” düzenini benimsediklerini iddia eden ülkelerde bile insanlık dışı hallerin en az ‘İslamîlik’ iddialarının büyüklüğü kadar büyük olmasının mutlaka makul bir açıklaması olmalı. Beklediğimiz bu açıklama, belki de, ‘İslam Dünyası’nın bugün dünyada ahlaki ve insani yozlaşma olarak kabul edilebelecek ne varsa hepsinin en belirgin adresi haline gelmiş olması olabilir. Müslümanların envai çeşit komplo teorisiyle suçu ve sorumluluğu hep başkalarına atmalarına sakın aldanmayın. Müslümanlara, ahlaken yozlaşmış ve iyice yoldan sapmış muktedir sözde Müslümanlardan daha fazla zulmeden, haksızlık eden, çektiren yok şu dünyada.

YOZLAŞIP, YOBAZLAŞTIKÇA İSLAM’I BAYRAKLAŞTIRANLAR…

Yozlaştıkları ve yobazlaştıkları oranda güya İslam’ı daha fazla bayraklaştırıp, zulüm ve ahlaksızlıklarından dolayı köşeye sıkıştıkları oranda sözde Müslümanlıklarına daha fazla vurgu yapan yoldan çıkmış muktedirlerin kendileri birer zulüm kaynağı oldukları gibi böylelerinin başka ülkelerde zulme uğramışlara el uzatmakta da ne kadar cimri oldukları görülür. Bu yüzden, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, dünyada en fazla mülteci alan ülkeleri değil ama en fazla mülteci veren ülkeleri maalesef İslam ülkeleri oluşturur. Petrol zengini Körfez ülkelerinin bile savaş ve zulümden kaçan Müslüman mültecilere koruyucu ve güvenilir bir sığınak olduklarına dair herhangi bir şey duyamazsınız. Müslüman ülkelerdeki güya Müslüman zalimlerden kaçanların Suudi Arabistan, İran ve benzeri güya Şeriat’la yönetilen Müslüman ülkelere sığınmak için can attıklarını da duyamazsınız. Peki, bu neden böyle?

Yine BM verilerine göre, 2015 yılında hayatlarını tehlikeye atma pahasına ilkel botlarla sadece Akdeniz üzerinden Avrupa ülkelerine sığınanların sayısı 1 milyonu aşmıştı. Alınan onca tedbire rağmen 2016 yılının Mart ve Eylül ayları arasında bu sayı 304 bin olarak gerçekleşti. 2016’da Avrupa’ya en fazla mülteci gönderen ülkelerin sırasıyla yüzde 26,2’sinin Suriye, yüzde 13,6’sının Afganistan, yüzde 8,9’unun Nijerya, yüzde 8,5’nin Irak, yüzde 5,2’sinin Eritre, yüzde 3,2’sinin Pakistan olduğunu görmek Hac’daki o esef verici manzarayla doğrusu tam bir tutarlılık arz ediyor.

2016 yılında Müslüman ülkelerden kaçarak ölüm pahasına Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan bu insanlardan en az 5 bininin hedefine ulaşamadan denizde boğulduğu gerçeği, Müslüman ülkeleri yöneten aşağılık zalimlerin insanlık dışı türlü zulümlerinin alamet-i farikalarından sadece birini oluşturuyor maalesef.

TÜM BİLİMSEL ENDEKSLER HEP AYNI ŞEYİ SÖYLÜYOR

Sağlıklı ve uzun yaşam, bilgiye ve eğitime erişim, onurlu bir yaşam standardı ölçütlerine göre ülkelerin ekonomik ve sosyal kalkınmışlığını ölçen BM İnsani Gelişmişlik Endeksi’nin de ‘İslam Dünyası’na dair anlattıkları çok farklı değil. Aralarında dünyanın en zengin enerji ve doğal kaynaklarına sahip ülkeler de bulunmasına rağmen İslam ülkelerinin 187 ülke arasındaki yeri maalesef pek bir iç karartıcı. 57 İslam ülkesinden sadece 19’u bu endekste dünya ortalaması olan 0.682 puanın üzerinde yer alıyor. İlk 50’de yer alanlar ise, refahlarını tamamen enerji kaynaklarına borçlu olan BAE, Brunei, Katar ve Bahreyn’den ibaret.

Dünya Ekonomik Forum’u verilerine göre ise, İslam ülkeleri beyin göçünün en fazla görüldüğü ülkeler arasında. Değerlendirmeye tabi tutulan 38 İslam ülkesinden sadece 11’i kendi ülkelerindeki kabiliyetli insanlara fırsat oluşturma imkânı sunabiliyor. Bu 11 ülke arasında Türkiye bulunmuyor. Ekonomik ve sosyal kalkınma için üretimi dünya ortalamasının çok gerisinde seyreden ‘İslam Dünyası’ mevzu üreme olunca birden dünya ortalamasının bir hayli üzerine çıkıyor. 2009 yılı verilerine göre, ortalama doğum oranı 3,46 olan ‘İslam Dünyası’, 2,47 olan dünya ortalamasının 1 çocuk üzerinde yer alıyor. Nijerya’da bu oran 7,12, Afganistan’da 6,42, Somali’de 6,36 iken 16 İslam ülkesindeki doğum oranı dünya ortalamasının 2 katı seviyesinde seyrediyor.

NE İSLAMÎ, NE İNSANÎ BİR ‘İSLAM DÜNYASI’

Farklı alanlarda birbirini teyit eden benzer figürleri artırmak mümkün ama sanırım çok da gerekli değil. ‘İslam Dünyası’ sadece ekonomik ve sosyal gelişmişlik alanında değil, maalesef insani, ahlaki ve siyasi gelişmişlik alanlarında da sınıfta kalıyor. Temel insan hak ve özgürlüklerine saygı, adalet, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, şeffaflık, sosyal adalet, çoğulculuk, empati, hoşgörü gibi evrensel demokratik insani değerler açısından tam anlamıyla dökülen ‘İslam Dünyası’nın İslami değerler açısından sefaletini ise bundan birkaç yıl önce yapılan bir bilimsel endeksleme gözler önüne sermişti.

Müslümanlar, İslam’a uygun bir hayat yaşarlarsa hem ahirette hem de dünyada mutlu, huzurlu ve müreffeh olacaklarını düşünürler. Bu kadim düşünceyle ‘İslam Dünyası’ndaki hazin gerçekler arasındaki geniş uçurum aslında Müslümanlarla İslam arasındaki uçurumun da net bir göstergesi niteliğindedir. S. Rehman ve H. Askari isimli iki sosyal bilimci, teori ile pratik arasındaki bu yaman çelişkinin peşine düşmüş ve 2010 yılında oldukça kapsamlı bir çalışma yapmışlardı. Birincil kaynaklardan yola çıkarak öncelikle temel İslami prensipleri belirlemişler, daha sonra da eldeki verileri kullanarak dünyadaki 208 ülkenin bu prensiplere ne kadar uygun hareket ettiklerini incelemişlerdi. Bu incelemeden elde ettikleri verileri dört başlıkta endekslemişler ve bu endekslerin ortalamasını alarak ülkelerin ne kadar “İslami” olduklarını belirlemişlerdi.

Rehman ve Askeri, iktisadi endeks için faizli enstrümanların yaygınlığı, rüşvetli işlemlerin sıklığı gibi değişkenlerin yanısıra vergilerin adilliği, sosyal adalet, özel mülkiyetin korunması gibi faktörlere bakmışlardı. Hukuk ve yönetişim endeksinde kanun hâkimiyeti, yargının bağımsızlığı, yönetim etkinliği vs. gibi faktörleri incelemişlerdi. İnsani ve politik haklar endeksinde sivil ve politik haklar, kadın hakları gibi konuları değerlendirmişlerdi. Uluslararası ilişkiler endeksinde ise çevresel faktörlerden askeri harcamalara kadar değişik konuları irdelemişlerdi.

İSLAMÎLİKTE İSRAİL’İN BİLE GERİSİNE DÜŞEN İSLAM ÜLKELERİ

Neticede, ülkeler için temel ‘İslamilik’ sıralaması yapmışlar ve son derece şaşırtıcı sonuçlara ulaşmışlardı. İran, Suudi Arabistan gibi güya Şeriat’la yönetilen ülkeler sıralamada ilk 50’ye hatta ilk 100’e bile girememişlerdi. İslamilik endeksinde ilk 3 sırayı Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda almış bunları Danimarka, İngiltere, Norveç gibi ülkeler takip etmişti. Hatta İsrail, iki ülke hariç İslamilikte tüm Müslüman ülkelerin önünde yeralmıştı. İslam ülkeleri arasında en üst sırayı 38. sırada Malezya almış, Kuveyt ise ilk 50’ye 48. sırada görebilmişti. Türkiye ise en İslami 103. ülke olarak değerlendirilmişti. Suudi Arabistan 131, İran 163 ve Afganistan 169. sırada yer almıştı.

Bu endeks, birer siyasi istismar malzemesi olarak dillerine pelesenk ettikleri İslam’ı ve Allah’ı ağızlarından düşürmeyen siyasal İslamcı yoz bir güruhun Türkiye’yi getirdiği şu feci hali de açıklıyor aslında. Tıpkı ülkedeki bu gümbürtülü çöküşün baş müsebbibi Erdoğan rejiminin tüm dünyada olduğu gibi ‘İslam Dünyası’nda da cehalet, yoksulluk ve ayrılıkla mücadele eden Hizmet Hareketi’ne yönelik baskı ve tenkil çağrısına neden daha ziyade ‘İslam Dünyası’nda karşılık bulduğunu açıkladığı gibi…

‘İSLAM BARIŞ DİNİDİR’ DEMEKLE OLMUYOR…

Yıllarca yönettiği teşkilatın yoz Erdoğan rejiminin sergilediği fanatizm, yobazlık ve yozlaşmanın en büyük destekçisi olmasına aldırmazsak şayet Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun şu sözlerine hak vermemek imkânsız: “Bugün İslam dünyasında şiddetin, terörün, nefretin olduğu doğrudur. Bununla yüzleşmemiz gerekiyor. İslam adaletten çok söz eder, fakirin yanında olmaya teşvik eder ama bugün İslam dünyasında insan değeri çok aşağılarda… Toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal hayatında çok büyük çatlaklar, zaaf noktaları varsa ve fırsat eşitliği yoksa, insanlar tüm sorunlarını dini alana taşıyıp, öfke ve kavgalarını din üzerine yapabiliyorlar…  Sorunlar giderilmeden ‘İslam barış dinidir’ demeniz karın doyurmaz… İslam üzerinden siyaset yapılması, İslam’ın ideolojik bir düzleme çekilmesi, İslam’ın kendisine büyük zarar verdi.”

Biz yine de ‘İslam barış dinidir’ demeye devam edelim ama “İslam Dünyası’nın şu zavallı ve perişan hali de ne böyle?” diye sorgulamaktan da asla geri durmayalım…

[Akif Umut Avaz] 10.1.2017 [TR724]

Hani ‘Selam Tevhid’ kumpastı! [Haber-Analiz: Kemal Devran]

AKP hükümetinin, ‘Selam Tevhit Kudüs Ordusu’ soruşturması hakkında “Böyle bir terör örgütü yok. Bu AKP’ye yönelik kumpas soruşturmasıdır. Hükümete darbe girişimidir” şeklindeki açıklamalarına Emniyet Genel Müdürlüğü’nün uymadığı ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, ‘Aranan Teröristler’ kategorisinde ‘Turuncu Liste’ içerisinde yer alan gazeteci Uğur Mumcu suikastı sanığı Oğuz Demir’in, üyesi olduğu terör örgütü olarak ‘Tevhid-Selam Kudüs Ordusu’ ifadesi kullanıldı. Oysa İran istihbaratıyla bağlantılı, terör örgütü Tevhid-Selam Kudüs Ordusu hakkında soruşturma yürüten emniyet müdürleri, terör ve istihbarat uzmanları 2,5 yıldır tutuklu yargılanıyor.

17 ARALIK ONLAR İÇİN DE MİLAT!

17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarının operasyona dönüşmesinin ardından binlerce hâkim savcı ve polis değişik şekillerde cezalandırıldı. Birçoğu yürüttükleri soruşturmalar nedeniyle terör örgütü üyesi ve darbeci ilan edilerek tutuklandı. Bu soruşturmalar arasında Selam-Tevhit Kudüs Ordusu dosyası ise ayrı bir önem taşıyor. Yüksek Yargı, İran hesabına casusluk yaptığı ve kritik isimlere yönelik kanlı eylemler düzenlediği tespit edilen yapıyı birkaç farklı dava üzerinden ‘terör örgütü’ ilan edip tescillemişti.

ADALET BAKANI ‘SAÇMALIK’ DİYEREK DALGA GEÇMİŞTİ

Ancak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ve üst düzey AKP’li bürokratlara uzandığı tespit edilen örgüt ile ilgili yürütülen soruşturma hakkında, “Zaten üç kişi yetiyor örgüt olmak için 4’üncüye gerek yok, 3 kişi yetiyor. Selam Örgütü’nü kurdular, ne diyorlar giderken Selamun Aleyküm diyorlar, o da kabul ederken ve Aleyküm Selam diyor ve al sana bir örgüt. Böyle bir saçmalık olur mu?” şeklinde açıklama yapmıştı.

‘KULLANIŞLI DAVA’

Yargı kararlarını bir anda yok hükmünde kabul eden bu açıklamanın dışında Star ve Yeni Şafak gazetelerinin haberlerine dayanılarak “7 bin kişi usulsüz dinlendi” iddiasında bulunululmuştu. Fakat bu bilginin de asparagas olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Dosyada şüpheli olarak dinlenen isimlerinin sayısının 234 olduğu belirlendi. Ancak havuz medyasında tüm şüphelilerin isimleri ve dosya içeriği yayınlanarak zanlıların da kaçması sağlandı. Nihayet 22 Temmuz 2014’te takipsizlik kararı verilerek soruşturma kapatıldı.

TURUNCU LİSTEDE SELAM TEVHİD TERÖR ÖRGÜTÜ

Hâkim-savcılar, emniyet müdürleri, istihbarat ve terör uzmanı polisler ‘olmayan’ bir örgütle ilgili soruşturma yürüttükleri için tutuklu yargılanırken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ilanı kafaları karıştırdı. İktidarın ‘uydurma, böyle bir örgüt yok’ ifadelerine rağmen aranan teröristler arasında Selam Tevhid Kudüs Örgütü üyesi gösterildi. Aranan terörist Oğuz Demir’in park halinde bulunan “06-YR-245” plakalı otomobilin altına bomba yerleştirerek 24 Ocak 1993 günü Uğur Mumcu’yu öldürdüğü iddia ediliyor.

Terör örgütünün bu güne kadar Prof. Muammer Aksoy, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi eylemleri başta olmak üzere İsrail, Mısır, S. Arabistan, Hindistan, Irak ve İngiliz diplomatlara yönelik olarak gerçekleştirilen toplam 22 eylemi dosyaya girmişti.

[Kemal Devran] 10.1.2017 [TR724]

Şeytan ayrıntıda gizlidir [Tarık Toros]

30 Aralık 2016’da, İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi, kimsenin üzerinde durmadığı bir karar aldı. 15 Temmuz darbe davasında tutuklu tutuksuz polisler yargılanıyordu. Mahkeme, tüm sanıkların Digitürk, D-Smart ve Tivibu üyeliklerinin bulunup bulunmadığı, bulunduysa ne zaman abone oldukları, abonelik iptali varsa ne zaman iptal edildiği yönünde yazı yazılmasına karar verdi. Bu platformlara üye olmak veya arzuya göre çıkmanın suç olup olmadığını tartışmayacağım. Zira, ülkede epey zamandır legal faaliyetler suç!

DİGİTÜRK’TEN ÇIKAN YANDI!

Burada mahkemenin muradı şu; 2015 Eylül ayında önce Tivibu, sonra Digitürk, benim de çalıştığım  BUGÜN TV ve Kanaltürk başta olmak üzere onca kanalı platformdan çıkarma kararı almıştı. Yine o günlerde buna tepki olarak on binlerce tüketici bu platformlara aboneliklerini sonlandırmıştı. İşte İstanbul mahkemesi şimdi bunu tespit etmeye çalışıyor. O günlerde aboneliklerini sonlandıranlar yandı anlayacağınız. CHP, başta lideri olmak üzere kapmanya yapmıştı. Yine, Ertuğrul Özkök’ün “Digitürk aboneliğimi sonlandırıyorum” başlıklı yazısını hatırlatıyorum. Yarın öbür gün mahkeme celbi gelirse hazırlıklı olsunlar, vesselam.

PASAPORT İPTALİNİN NEDENİ

Muazzam bir korku atmosferi, müthiş bir baskı ve sindirme günlerinden geçiyoruz. 50 bine yakın insan “darbe”den tutuklu, rakam her gün yüzer yüzer artıyor, bunun sıhhatini bile bilmiyoruz, resmi ajansın geçtiği bu, onun dışında ne haber almak mümkün, ne de gazetecilik. Dünya basınında en iyimser haber ve analizler bile “ülkedeki baskıcı yönetim” diye başlıyor. Kaldı ki dünya kimin umurunda! Yüzbinlerce vatandaş, ülkesinde cadılaştırılmış, pasaportları dahi iptal edilmiş. Niye? Biliyorlar ki ülke dışına çıksalar o pasaportlarla özgürce seyahat edebilecekler ve gittikleri ülkeler bu mazlumları şöyle veya böyle kabul edecek.

YABANCI GAZETECİLER HEDEF

Hemen her konuda yayın yasağı olduğundan dünya basını bile doğru dürüst haber alamıyor. Yetkililerin açıklamaları ile yetiniliyor. Çünkü çoğunun muhabirleri Türkiye’de çalışamıyor. Ya giriş izni verilmiyor, ya çalışma ruhsatı iptal ediliyor, ya da geçici gözaltılarla yıldırılıyor. Ülkede yabancı bir muhabire oda veren otel işletmecisi, başıma bir şey gelir mi diye tırsıyorsa nasıl olacak ki? Devlet o hale geldi ki, basın kartlarını iptal edip “içeride gazeteci yok” diyor. Türkiye’de gazetecilik, yandaşlara dağıtılan basın kartıyla tartılan bir ülkeye dönüştü. Hoş, cebinde kartı olanlar bunu sorguluyor mu, yoksa “benimki iptal edilmedi” diye şükür mü ediyor, tartışılır.

TOPLAMA KAMPLARI KONUŞULUYOR

Hiçbir dönem olmayan, ne Türklerin tarihinde ne de dünya tarihinde eşi benzeri görülmedik kısmi soykırıma imza atılıyor. Ve bu, köşelerde ekranlarda savunuluyor. Cezaevlerini geçtik, artık ciddi ciddi toplama kamplarından bahsediliyor. Bunları yazınca soruyorlar, “bir düşün bakalım niye böyle oldu.” Düşünüyorum elbette. Sadece, sorgulamak çok erken. Buna maruz kalan tek başına bir inanç grubu değil ki, hemen her anlayışın yahut düşüncenin ocağına düşen bir ateş bu.

HELALLEŞMEDEN EVDEN ÇIKAN YOK

Düşünebiliyor musunuz, bırakın tutukluları ve dışarıda ekmeksiz aşsız bırakılan mazlumları, eşleri dahi toplamaya başladılar. Cezaevine görüşe giden, evden helallik alıp sokağa öyle çıkıyor, dönemem diye. Sadece büyükşehirler mi, kasabalara kadar inmiş bir cadı avı, korku iklimi var. Babalar evlatlarını reddediyor, eşler boşanma davası açıyor. Yuvalar fiziken ve manen parçalanıyor.

ÜLKEMİN İTİBARI BENİM İTİBARIM

Hem zannediyor musunuz ki, dışarı çıkan gününü gün edip işine gücüne bakıyor. Asla! Hemen her saat ülkesinden, memleketinden gelen kötü haberlerle sarsılıyor, bu acıyla uyuyor, sabah kalktığında yediği boğazından geçmiyor. Niye? Çünkü ülkesinin itibarı, kendi itibarı. Bu sıfırlanmışsa, kendisinin de vatandaş olarak kıymeti o kadar. Nobel bile kazanabilirsiniz, kan ağlayan baskıcı bir ülke vatandaşı olarak ne kadar içinize sinerse, o kadar işte. Nuri Bilge Ceylan’ı şimdi daha iyi anlıyorum. Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü alınca, “Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” demişti. Kaldı ki, bu tören Mayıs 2008’deydi. Bugün hangi kaygılar içindedir bilemiyorum.

[Tarık Toros] 10.1.2017 [TR724]

Batırdınız, itiraf edin beyler! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, dış mihrakların döviz piyasasında manipülasyon yaptığını söylediği saatlerde 1 ABD Doları 3 lira 73 kuruşa çıkmıştı. Euro da 3,93’ü aşmıştı. Şunun şurasında 4 liraya ne kaldı.

Ekonomiyi batırdınız, itiraf edin beyler!

Bankacılık sektörünün patronu mevkiindeki BDDK’nın başında bulunan bir isim bile mahalle kahvehanesinde okey masasına has cümle kalıpları ile döviz şokunu izah ediyorsa vay ekonominin haline! Kim manüplasyon yapıyor, bulup cezasını niye vermiyorsunuz? Türkiye piyasa tabiri ile ‘çakalların eline kaldı’ ise siz orada ne için oturuyorsunuz?

Hangi bankanın ne alıp sattığını ben Reuters’ın piyasa ekranından görüyorum da siz görmüyor musunuz? Varsa anormal bir alış-satış bir telefon talimatınıza bakar. Hani sağı solu arayıp Bank Asya ortak ve mudilerini nasıl mağdur ettiğinizin raporunu verdiğiniz telefon var ya işte o telefonu bir kere de vazifeniz icabı kullanmanız beklenirdi.

O telefonu kullanmadığınıza göre ortada hakikaten Bankacılık Kanunu ve Sermaye Piyasaları Kanunu veçhesinden suç teşkil edecek emare yok. İkinci bir ihtimal var ki buna göre TL’ye karşı planlı bir saldırı olduğu halde siz vazifenizi ihmal ederek suça iştirak ediyorsunuz.

ESNAF, KARA BORSACILIK MI YAPSIN?

Söyler misiniz, günde yüzde 2-3 kur şokuna maruz kalan sanayici hangi sözünüze inanacak? “Düşecek, düşecek.” dediğiniz dolar, 4 TL oldu olacak. Sayenizde burnunun dibini göremeyen esnaf 1980 evvelinde olduğu gibi malları depolara mı saklasın? Her gün gelen zamlarla etiket değiştirmekten, müşteri ile yüz göz olmaktan bıkan tüccar, kara borsacılık mı yapsın?

Kış ortasında günlerce elektriksiz kalan İstanbul’da benzin, gaz ve mum kuyrukları uzadıkça uzadı. İstanbullunun çilesi yağ, şeker ve çay kuyrukları ile devam mı edecek?

Makul suâllere makul cevap verin lütfen. Başınızı öyle emme basma tulumba gibi sallamadan, o iki kelimeyi de kat’iyen kullanmadan dolar ne olacak? İzah edin. Bu defa ‘bedava çorba’ kampanyaları tertip etmeyin.

Sakın tribünlere oynamayın. Gördüğünüz üzere öfke, tribünde Meksika dalgası oldu stadyumdan taşıyor. Ucuz ve pespaye numaralara tevessül etseniz de peşinizden gelecek ne çorbacı kaldı ne de berber. Krizin aslını faslını bütün berraklığı ile paylaşın. Bunu yapmayacaksanız lütfen susun ve işinizi yapın.

Siz de gayet iyi biliyorsunuz ki doları kimse manipüle etmiyor.

İstikrara, hukuk devletine itimat edip gelen büyük fonlar şimdi bavulları toplayıp okyanus ötesine gitmeye başlayınca ekonominin şapkası düştü, kel göründü. Senelerdir reformları ötelemenin, AB’ye ‘sefiller’ demenin, Şangay’a yağcılık etmenin, mülkiyet hakkını hiçe saymanın faturasını ödeme vakti geldi, çattı.

İşsizlik artıyorsa, enflasyon çift haneye gelmişse, ihracat 4 senedir yerinde sayıyorsa, turizm çökmüşse, devasa holdingler bir savcının imzası ile TMSF’ye devredilebiliyorsa, gazeteciler, edebiyatçılar, hâkimler, savcılar ve iş adamları keyfe keder bahanelerle mahpushanelere dolduruluyorsa, ekonomi küçülüyorsa, büyük markalar bile iflasın eşiğine gelmişse, hemen hemen her hafta büyükşehirlerde bombalı saldırılarda onlarca masum vefat ediyorsa, kuvvetler ayrılığı ilkesini tek kuvvete indirgeyen anayasa değişikliği muhalefeti sindirerek TBMM Genel Kurulu’na getiriliyorsa manipülasyona ne hacet!

HATIRLATALIM: HÜKÜMETİN 2017 KUR TAHMİNİ 2,05 TL İDİ

Ekonomi için ille de bir ‘düşman’ arıyorsanız hudutların haricine beyhude bakmayın. Türkiye, sizin gibi serbest piyasaya talimatla, hamasetle yön vereceğini zanneden kifayetsiz muhterislerin elinde günden güne fakirleşiyor. 2017 dolar/TL kur tahmini 2,05 olan hükümetin vatandaşa gelinen noktada iki katına varan sapmayı ve sebeplerini anlatmak gibi bir borcu var. Mümkünse Bilal’e anlatırı gibi anlatsınlar ki piyasadaki muğlâklık giderilsin.

İtiraf edin beyler, ucuz ve bol döviz gelirken iyiydi. Kış geldi. Karıncalar da açmıyor kapıları.

BDDK bankalardaki her işlemi an ben an takip ederken Türkiye’ye operasyon çekileceğine ihtimal vermiyorum. Kaldı ki dolar, ABD’de faizlerin yüzde 1’in üzerine çıkacağı beklentisi ile bütün dünyada tırmanıyor. Türk Lirası’nın en fazla eriyen para olmasının müsebbibi hariçte aranmamalı. Hukuk devletini ilga eden, müflis Ortadoğu (Suriye, Filistin, Libya, Mısır ve Irak) siyasetiyle insanımızı terör örgütlerinin açık hedefi haline getiren, yolsuzluk ve rüşvet eksenli rantiyeyi himaye eden AKP iktidarı, nihayetinde ekonomiyi de batırmayı başardı.

TL İÇİN EN BÜYÜK RİSK İŞ BİLMEZ BÜROKRATLAR

Dolar bolluğunda har vurup harman savurmaya alıştınız. Kıtlığa alışmanız ve eski mahallenize geri dönmenin verdiği sukut-ı hayali sindirmeniz zaman alacak. Her şeyi batırdığınız gibi ekonomiyi de batırdınız. İtirafçılığa olan merakınız malum. O halde siz de itiraf edin beyler. Batırdınız.

Türkiye’nin risk pirimi her geçen gün artıyor. Beyne’l-milel itibarımız 3. dünya memleketlerinin derekesine düşmüş bir halde ise bu çöküşün mesuliyeti de iktidar nimetlerinden müstefid olan AKP’ye aittir.

TL için dolayısı ile ekonomi için BDDK Başkanı ve diğer ekonomi kurmaylarının liyakatsizliğinden, basiretsizliğinden ve Saray’a teslimiyetlerinden daha büyük risk mi var?

MERKEZ BANKASI NE KADAR SEYİRCİ KALACAK?

Bilvesile ifade etmek isterim ki BDDK Başkanı’ndan ziyade Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın konuşması lazım. Piyasaları teskin etmek ve endişeleri gidermek vazifesini ifa etmediği her saat dolar ve Euro alıp başını gidecek.

Hata üstüne hata yapıyorlar… İş âleminin korkudan sesini çıkarmıyor olması bu krizin vahametini ortadan kaldırmıyor. Zaten bu saatten sonra TOBB, TÜSİAD ve MÜSİAD feryat etse de nafile. Ekonomi fiilen krizde. 30 Mart’ta TÜİK tükenişi tasdik eder ve ‘2016’dan 2017’ye sarkan kriz’ namıyla arşive kaldırır.

Krizden ne kadar sürede çıkacağımızı tahmin etmek kolay değil. Krizin tahribatını azaltacak tedbirler ekonomi yönetiminin hatırına gelecek diye kimse beklemesin. Onların tek derdi var. O da Saray’ı mesut etmek.

Siz siz olun. Kendi söküğünüzü dikebildiğiniz kadar dikmeye bakın. Kemerleri de sıkı sıkı bağlamayı ihmal etmeyin.

[Semih Ardıç] 10.1.2017 [TR724]

AKP’nin 20 Temmuz Darbesi ve Bilançosu [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

20 TEMMUZ DARBESİ RAKAMLARLA

Gözaltı sayısı 120 bin, tutuklanan 45 binden fazla

372 cezaevinde 200 binden fazla tutuklu var

7 bin akademisyen ihraç edildi, 1.400’ü tutuklu

170 yayın kuruluşu kapalı, 150’den fazla gazeteci tutuklu

700 holding ve şirkete el kondu, yüzlerce işadamı tutuklu

Bir yılda 30 terör olayında, 1000 şehit ve ölüm 2 bin yaralanma

2.400 eğitim kurumu, 1700 sivil toplum kuruluşu, dernek vakıf kapalı

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Parti Meclisi toplantısından hemen önce yaptığı açıklamada Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasını eleştirirken, “15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra, 20 Temmuz’da gerçek darbe yapıldı. 20 Temmuz’u hiç kimsenin unutmaması lazım. Parlamento’dan OHAL yetkisinin alındığı tarihtir.” dedi. Sonra 9 başlık sıraladı. 15 Temmuz’da kontrollü darbe yaptıran, 20 Temmuz’da karşı darbeyi başlatan AKP’nin 9 başlık altındaki bilançosu tam bir felaket. Şimdi OHAL, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), HSYK, Sulh Ceza Hakimlikleri eliyle üretilen hukuksuzluklar yetmiyormuş gibi, tek adam, partili cumhurbaşkanı ve tek partiye dönüşü getiren Suriye’deki Esed Rejimi anayasasının kopyası yeni anayasa görüşmeleri aşamasına gelindi. Darbenin fotoğrafı ise ses çıkarmayanlara ve ülkenin tarihine acı ve utanç tablosu olarak geçiyor. İşte Kılıçdaroğlu’nun başlıklarını verdiği 20 Temmuz darbesinin bilançosu.

TBMM ve BAŞBAKANLIK FESHEDİLDİ, ÜLKE OHAL KHK’LARI VE MGK’LARLA YÖNETİLİYOR

TBMM, parlamentonun vermediği yetkilerle OHAL kapsamında 15 kararname düzenlendi. Bunların sadece 5’i Meclis’ten onay aldı. Muhalefete ragmen, sayısal üstünlükle Anayasa, AİHS ve Evrensel Hukuku çiğneyen onlarca kanuni değişikli yapıldı, 130 bin memura işlem yapılırken 100 bin memur işsiz bırakıldı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki bakanlar kurulu toplantıları kural, hükümetin başbakanlıktaki bakanlar kurulu toplantıları istisna haline geldi. Üç ay daha uzatılan son OHAL için, yasa ve anayasalara aykırı şekilde toplantı bile yapılmadan, MGK üyelerinin sadece imzası alınarak uzatma talebi Meclis’e getirildi.

KOLEKTİF SUÇ ÜRETİLDİ, EVRENSEL HUKUK VE ANAYASA ASKIDA

15 Temmuz öncesi ‘paralel yapı’ diye dillere pelesenk bir kavram üretildi. İktidarın AKP’li 4 bakan ve çocukları ile üst düzey isim ve bürokratlarının suç üstü yakalandığı 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalını örtmek için üretilen bu fişleme aparatının yerini, daha önce Aydınlık grubu ve bizzat Doğu Perinçek ile AK Parti ve Güleni Bitirme Planı’nda (İlker Başbuğ onaylı) Ergenekon’un ürettiği ‘Fetö’ gibi bir suç örgütü kavramı üretildi. Cumhuriyet gazetesi ve yöneticileri, Hürriyet ve CNNTürk’ün patron Aydın Doğan ve medya grubunun hukukçuları, gazetecileri, Ahmet Şık bu suçlamayla  tutuklandı. Darbe yargılamasında yer alacak subay astsubay vb suçlamalarla tutuklama yapılanların sayısı 7 bin civarında iken, öğretmen, gazeteci, yazar, aydın, sendikacı, ev hanımı, sanatçıların da yer aldığı 45 bin kişi tutuklandı, 100 binden fazla gözaltı yapıldı. Anayasa çiğnenirken, fetö diye uydurulan torbaya atılanlara ilk başta ideolojik pencereden bakan gazete, sendika, sivil toplum kuruluşları ve partiler sürecin bizzat mağduru oldu. Bankada hesabı olmak, evinde MEB ve Kültür Bakanlığı onaylı bandrollü kitapları, CD’leri bulundurmak, gazete abonesi olmak, çocuğunu özel okula göndermek gibi akla ziyan suçlamalarla onbinlerce kişi tutuklandı. Kolektif suç üretildi, hukuk, anayasa tamamen askıya alındı.

MUHALİF MEDYA SUSTURULDU, TÜRKİYE DÜNYANIN KARA LİSTESİNDE İLK SIRAYA ÇIKTI

Darbe öncesinde Zaman, Samanyolu, Bugün Tv, KanalTürk, Bugün Millet gazeteleriyle başlayan medyaya yönelik darbenin çapı genişletildi. 15 Temmuz’dan sonra 5 haber ajansı, 32 Tv kanalı, 62 gazete, 21 dergi, 31 radyo, 29 yayınevi kapatıldı. Hapishaneler gazetecilerle doldu. Ahmet Altan, Murat Sabuncu, Şahin Alpay, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Kadri Gürsel, Ahmet Şık, Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan gibi isimler başta olmak üzere 150’ye yakın gazeteci tutuklandı. Onlarca gazetecinin mal varlıklarına el konuldu. Zaman, Cumhuriyet, Özgür Gündem, Birgün, Evrensel, Hürriyet, Cihan Haber Ajansı, DİHA, Jinha, Etha TRT, Meydan, Özgür Düşünce, Aksiyon, Vatan, Azadiye Welat, Sözcü, Yeniçağ gibi birbirine taban tabana zıt, ancak AKP muhalifi gazete, televizyon ve yayın kuruluşlarında çalışan yöneticilik ve yazarlık yapanlar gözaltına alındı, büyük bir kısmı halen tutuklu. İnternet siteleri, yerel gazeteler ve hatta gazetecilerin şoförleri (Zaman) ve çaycıları (Cumhuriyet) tutuklandı. 10 binden fazla gazeteci işsiz kaldı.

İŞKENCE, KÖTÜ MUAMELE ZİRVEDE, TAHKİKAT YOK, DENETİM DE

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez hükümet BM’ye başvurarak adil yargılamayı rafa kaldırdığını, tutuklananlara insanca davranmayacağını, dünyaya ilan etti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu, Avrupa Parlamentosu gibi doğrudan anayasal ve yasal bağlayıcılığı olan kurumların uyarıları, OHAL ve KHK’larla ülkeyi yönetmeye son verme çağrıları dinlenmedi. Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler İşkenceyi İzleme Komitesi, İnsan Hakları Derneği, barolar ve avukatların şahitliği ve raporlarıyla yüzlerce işkence rapor edildi. Tek bir tahkikat açılmadı. Cezaevlerinde ve görevlerden almalardan sonra intihar ettiği duyurulan şüpheli ölüm vakıalarının sayısı 40 geçti. Bayan gazetecilerin sözlü, fiili taciz edildiği, bayan öğretmenlere tecavüz edildiği; polis-asker-öğretmen sivil ve memur erkek kişilere şişe ve copla tecavüz, fiili tecavüz suçları işlendi. Bu suçlara ilişkin yer, kişi, emniyet birimi ve amiri, gardiyanların adına kadar deşifre edilmesine rağmen, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilgili birimlerince tek bir müfettişlik, inceleme, denetim emri verilmedi.

HUKUK ZEMİNİNDEN ÇIKTI, ADALET SİSTEMİ YOK EDİLDİ

6 KHK ile TSK ve darbe ile ilişkileri olduğu iddiasıyla ihraç edilen asker sayısı 4 bin 300, tutuklanan ordu mensubu 7 bin civarında olmasına rağmen, sadece emniyette 20 bin, milli eğitimde 30 binin üzerinde memur işten atıldı. Darbenin ertesi sabahında tutuklama kararı alınan 3 bin hakim ve savcı ile başlayıp 4 bin 700’e yakın hakim savcı ihraç edildi, bunların 3 binden fazlası tutuklandı. Halen 500 yakın hakim-savcı ve yüksek yargıç hücre cezasıyla hapiste tutuluyor. Aralarında baro başkanlarının da yer aldığı, 250’den fazla avukat tutuklandı, yüzlercesi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Sulh Ceza Hakimlikleri eliyle kitlesel gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştirildi. Ağır Ceza Mahkemeleri’nin elindeki tüm yetkiler, (dinleme, el koyma, tutuklama) tek hakimin bulunduğu Sulh Ceza’lara verildi. KHK’lar marifetiyle, Anayasa, TCK, CMUK’daki düzenlemelere bile sığmayacak yasalar yapıldı; haksız yere gerçekleştilen gözaltı, tutuklama, işkence ve kötü muamelelerin üstü örtülmek istendi. 372 cezaevi doldu, taştı; cezaevlerindeki tutuklu sayısı 200 binleri aştı, bazı cezaevlerindeki doluluk oranları yüzde 150’yi buldu. Masum insanlar hapse atılırken, adi suçlular, hırsızlar, taciz-tecavüz, uyuşturucu hatta cinayet suçluları, getirilen yeni tutukluluk düzenlemeleri ile salıverildi. Bu arada HSYK, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı kurumların tamamen Cumhurbaşkanlığı ve hükümet kontrolüne girdi. Siyasi kararlar aldı, almaya devam ediyor.

CAN VE MAL GÜVENLİĞİ KALMADI, İÇ BARIŞ PROJELERİ RAFA KALKTI

Türkiye’de kimsenin can ve mal güvenliği kalmadı. 7 Haziran seçimlerinden günümüze, Suruç, Diyarbakır, Ankara Garı, Hava Kuvvetleri, Kızılay Meydanı, Sultanahmet, Taksim, Vezneciler, Gaziantep, Kayseri, Beşiktaş, Reina saldırı ve bombalamaları gibi 30 saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı 1000’i aştı. Bu saldırılarda 2 binden fazla insan yaralandı, yüzlercesi sakat kaldı. Binlerce hayat bitirildi, yüzlerce çocuk öksüz ve yetim kaldı. Güvenlik zaafiyeti o kadar zirveye çıktı ki, Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir El Nusra militanınca kameraların gözü önünde suikaste kurban edildi, Beşiktaş’ta maçtan çıkan görevli polisler, Reina’da yılbaşı eğlencesindeki onlarca kişi katledildi. Katiller elini kolunu sallayarak cinayet işledi, ya da olay yerlerinde kaçabildi.

Ne güvenlik bürokrasisi, ne hükümet, ne Milli İstihbarat Teşkilatı’nda tek bir istifa yaşandı. Sorumluluk almak yerine siyasi söylem ve nefret suçu işlenerek gerilim tırmandırıldı, toplum kutuplaştırıldı. IŞİD ve El Nusra gibi radikal örgüt militanları elini kolunu sallayarak adliyelerden salıverilirken, PKK bombacılarına yıllarca geçit verilirken; onlarla mücadele eden uzman kolluk personeli ihraç ve tutuklamalarla devre dışı bırakıldı.

AKP’nin Kürt meselesinin çözümü için başlattığı çözüm sürecinde müzakere ve barış görüşmelerinin merkezinde yer alan HDP’nin eş genel başkanları ve milletvekilleri ile onlarca belediye başkanı ve meclis üyesi tutuklandı. 30’dan fazla belediyeye (HDP, MHP) kayyım atandı. Hükümetin çözüm dediği süreç tamamen rafa kaldırıldı. Güneydoğu’da onlarca ilçe tank ve bombalamalarla yok edildi. Şimdi TOKİ eli ile rantsal dönüşüm için kollar sıvandı.

54 gazetecinin gazete ve televizyonlarından kazandıkları, miras yoluyla edindikleri mallarına el koyma kararı alındı. İpek-Koza, Boydak, Bank Asya, Dumankaya, Feza Gazetecilik, Fi Yapı, Küçükbay Yağ gibi Anadolu sermayesi olan 700’den fazla şirkete el kondu, bunların çoğu TMSF’ye devredilerek hiçbir mahkeme ve yargılama safahati beklenmeden, adeta gasp edilip tasfiye süreci başlatıldı. Yüzlerce işadamı, ara ve tepe yönetici, uzman tutuklandı.

Onbinlerce tapuya el konurken, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hazine, Çevre Bakanlığı eliyle cadı avı yapılarak, sivil toplum ve özel sektör mülkleri gasp edildi. İşlem yapılan gayrimenkul sayısı 70 bini geçti. Ülker Grubu, Doğan Medya gibi devlere bile korku salınarak, soruşturma ve haber tehditiyle gözdağı verildi.

2.400 ÖZEL EĞİTİM KURUMU KAPATILDI, 1400 AKADEMİSYEN TUTUKLANDI, 7 BİN AKADEMİSYEN İHRAÇ EDİLDİ

KHK’larla bilim üretim alanı olan üniversiteler susturuldu. Önce dekanlar istifa ettirildi, ardından kayyım rektör atamaları gerçekleştirildi. Son KHK’larla birlikte ihraç edilen akademisyen sayısı 6 bin 986’yı, tutuklu akademisyen, rektör ve öğretim görevli sayısı 1400’ü geçti. Eğitim sistemi özellikle özel eğitim yok edildi.  Üniversite-15/okul-1043/yurt-800/etüd merkezi 223 olmak üzere kapatılan özel eğitim kurumu sayısı 2 bin 400’ü buldu. 19 sendika, 1700 dernek, vakıf, sivil toplum kuruluşunun faaliyeti durduruldu. 80 bin öğretmen açığa alındı. 1.5 milyon öğrenci öğretmensiz kaldı.

Türkiye’nin en gözde öğrenci ve öğretmenlerinin bulunduğu 170 lise ‘proje okul’ ilan edilerek öğretmenleri zorla uzaklaştırıldı, okullarda AKP’lileştirme projesi başlatıldı. TSK’ya subay yetiştiren ve Osmanlı’dan günümüze harbiye okullarına subay adayı yetiştiren 4 lise kapatıldı, 3 bin 800 öğrenci devlet okullarına kaydırıldı. Kapatılan asırlık liseler şunlardı: Kuleli Askeri Lisesi (1845), Maltepe Askeri Lisesi (1928), Heybeliada Deniz Lisesi (1773), Bursa Işıklar Askeri Lisesi (1845). Polis akademesi ve polis meslek yüksek okulları kapatıldı. Buna karşın 40 binden fazla AKP kontenjanlı ve onaylı memur alımı yapıldı.

[Erman Yalaz] 10.1.2017 [TR724]