Zorba duvarların gaddar yüzüne mahkum bir gazeteci [Kıvanç Deniz]

Genç hakim Gültekin Avcı’nın mesleğindeki ilk yıllarıydı. Konya’nın Hadim ilçesinde çalışıyor, kılı kırk yararak görev yapıyordu. Yine öyle sıradan bir mesai gününde genç hakim savcılıktan sevk edilen dosyayı dikkatle inceledi. Dosya içeriğinde, yakalanan kişinin tutuklanmasını gerektirecek ifade ve deliller bulunuyordu. Buna rağmen şüpheli, böyle bir suçu kendisinin işlemediğini ısrarla ifade ediyordu. Gültekin Avcı dosyadaki delilleri göz önünde bulundurarak şüpheliyi tutukladı.

Akşam olup hava karardığında birkaç köylü adliyeye gelerek görevlilere hakimle görüşmek istediklerini söylediler. Konu kendisine bildirilince Gültekin Avcı hemen adliyeye intikal etti. Gelen kişiler, tutuklanan adamın, suçun işlendiği saatlerde kendileriyle beraber köyde olduğunu söyledi. Durum anlaşılmıştı, suçu işlemediğini ısrarla söyleyen adam haklıydı ve yanlış bir karar dolayısıyla hapse gönderilmişti.

Saat neredeyse gece yarısına gelmiş olmasına rağmen genç hakim sabahı bekleyemedi, hemen cezaevine gitti. Görevlilere kendini tanıttıktan sonra tutukladığı adamın getirilmesini istedi. Adam cezaevindeki ilk gecesinde karşısında kendisini tutuklayan hakimi görünce çok şaşırdı. Gültekin Avcı adama durumu izah etti ve masumiyetinin anlaşıldığını söyledi. “Bana hakkını helâl et seni haksız yere tutukladım” deyince adam, “Canın sağolsun hakim bey, senin gibi adam için bir gece içeride yatmışım çok mu!” dedi. O da ertesi gün mesai başlar başlamaz tahliye kararını imzalayarak adamı serbest bıraktırdı.

Gültekin Avcı meslek hayatı boyunca, yasa metinleri arasına sıkışıp kalmış bir hukuk adamı olmadı. Zaman zaman kendisini nezarethaneye kilitlettiriyor, saatlerce orada kalıyordu. Verdiği kararların insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını ve gözaltı psikolojisini yakinen hissetmeye çalışıyordu. Nezarethanedeki bu zamanlarda aklına, ileride bir gün kendisinin de oralara atılabileceği  gelmiş miydi bilinmez ama O, hakkaniyet duygusunu her daim zihninde canlı tutmak için çabalıyordu. Kimi zaman hakim, çoğunlukla da savcı olarak memleketin dört bir yanında görev yaptı.

Hukukçu kimliğinin yanında aynı zamanda bir entelektüel olarak kitaplar yazdı. Bu kitaplarında hem deneyimlerini hem de düşüncelerini kitlelerle paylaştı. Ülkenin temel sorunlarını derinlemesine ve cesurca irdeledi. Siyasal alanda tabu olarak yer etmiş olan konulara değinmekten kaçınmadı. Derin devlet provokasyonlarını, siyasi cinayetlerin perde arkasını irdeledi. “Ordunun devleti mi devletin ordusu mu?” sorusunu sorarak, Türk demokratikleşmesinin önündeki en büyük engelin Genelkurmay askeri bürokrasisi olduğunu ifade etti. Generallerin sivil mahkemelerde yargılanmaları gerektiği yönündeki açıklamalarından dolayı hakkında  soruşturma başlatıldı.

Gültekin Avcı yargı camiasında haksızlığa ve askeri vesayete ilk başkaldıran kişi oldu. Ancak bunu yapmak hiç de kolay olmadı. Kendisi iki kez silahlı saldırıya uğradı, kızının peşinde terörist yakalandı. Bu sıkıntılara HSYK baskıları ve görevde sürgünler de eklenince 2007 yılında savcılıktan istifa etti. Yaklaşık on dört sene yaptığı hakimlik ve savcılık görevini bıraktı.

Bu süreçte Gültekin Avcı bir taraftan avukatlık diğer taraftan da gazetecilik yapmaya başladı. Fikirlerini daha özgür bir şekilde dile getirme fırsatı buldu. Bugün Gazetesi’nde yazıyor, televizyonlarda yorumculuk yapıyordu.

2013 yılına gelindiğinde ülkede  ‘çözüm süreci’ başlamıştı. Büyük hayallerle girişilen bu süreçte bazı hatalar yapıldığını fark eden Gültekin Avcı, yaz aylarında bir dizi yazı yazdı ve yapılan hataları dile getirdi. Güvenlik güçlerinin operasyon yapmasını engelleyen siyasi iradeyi eleştirdi. 2012 sonunda askeri olarak bitirilme noktasına gelen PKK’nın bu süreçle yeniden güç kazanmaya çalıştığını ifade etti. PKK’nın silah yığınakları yapmasına göz yuman hükümete “PKK o kanaslarla kimleri öldürecek” diye sordu. Bir kaç yıl sonra “PKK çözüm sürecinde silah yığınağı yaptı, şehirlere hendekler kazdı” itirafında bulunacak olan siyasi iktidar ve yandaş basın kuruluşları, Gültekin Avcı’yı o dönemde, ‘terörden beslenmek’ ve ‘çözüm sürecini sabote etmekle’ suçladı.

Aralık ayının sonunda siyasal iktidara  yakın bazı kişilere yönelik olarak yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ise Gültekin Avcı için tam bir dönüm noktası oldu. Operasyonu yapan polis ve yargı mensuplarının  görevlerinden uzaklaştırılması ve yolsuzlukların üzerinin örtülmesi çabaları karşısında ülke adına yaşadığı hayal kırıklığını, “Türkiye hiç bir zaman demokratik bir ülke olamayacak!” diyerek dile getirdi.

Bu süreç Gültekin Avcı için bir kaç yıl sonra “Zamanında ben generalleri ne kadar eleştirdim. Özür diliyorum hepsinden. Çok erdemli, namuslu, ahlaklı insanlarmış. Çünkü adamların bir tutarlılığı vardı. Kanun neyse onun gereğini yerine getirdiler. Bunlarda kanun kitap hiçbir şey yok. İşleyen adli mekanizma AKP’nin menfaatlerine uygun mu değil mi, sadece bu.” diye ifade edeceği sürecin de başlangıcı oldu.

2014 yılı Aralık ayına gelindiğinde ülkede herkes, hükümetin medyaya yönelik bir sindirme operasyonuna girişmek üzere olduğunu biliyordu. Nitekim siyasal iktidara yakın isimler de bu planı gizlemiyorlardı. Başlatılan operasyonlarda dizi oyuncuları, senarist ve yapımcılar, gazete ve televizyon yöneticileri ile bazı polisler gözaltına alındı. 17/25 Aralık operasyonlarının yıl dönümünde konu, yolsuzlukla mücadeleye destek verenlerden intikam alma boyutuna gelince, Gültekin Avcı Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın avukatlığını yapmaya başladı.

Tüm olumsuz koşullara rağmen müvekkilini mahkeme salonlarında  saatlerce savundu. Tamamen siyasi saiklerle yapılan hukuksuz bir operasyonla Hidayet Karaca’nın tutuklanamayacağını düşünüyordu, ama öyle olmadı. Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca tutuklandı. Duruşma çıkışında Gültekin Avcı gazetecilere tarihi nitelik taşıyan bir açıklama yaptı, yaşadığı hayal kırıklığını bir kez daha dile getirdi;

“Nasıl geçmişte Sokrates’i yargılayan hakimler tarihin lanet sayfaları içindeyse, bugün de sarayın despotizmi ile hareket eden hakim ve savcılar, hukuk tarihinin ve vicdanlı insanların lanet sayfaları içerisinde yer alacaktır. Savcının elleri titriyordu, neden? Korkudan değil, vicdan azabından dolayı. Yanından ayrılırken, size vicdan azabıyla dolu bundan sonraki ömrünüzde kolaylıklar diliyorum dedim. Sınavlarla test edilmemiş bir hayat yaşamaya değer mi? Değmez der Sokrates. Hayatınızda belki bir kez böyle bir sınavı yaşarsınız. Bir kez ya adaletin tarafına düşersiniz, ya namussuzluğun tarafına düşersiniz. Sadece görevinizi yapmakla hukuk toplumunun ve demokratik toplumun kahramanı haline gelirsiniz.”

Yıllar önce hakim olarak verdiği yanlış bir karardan dolayı gece yarısı hapishaneye giderek tutukladığı adamdan helallik isteyen Gültekin Avcı, Hidayet Karaca’nın hukuksuz bir şekilde tutuklanmasına isyan ediyordu. Bu korkusuz tavrı dolayısıyla kendisinin de tutuklanacağı söylentileri dile getirilmeye başladı. O bu dedikodulara “Vallahi benim hiç bir zaman yalancılara, sahtekarlara, şarlatanlara, saray soytarılarına eyvallah etmek şiarım olmadı. Tutuklanacakmışım, umrumda değil.” dedi.

Nihayet 16 Eylül 2015 tarihinde Cem Küçük Star Gazetesi’ndeki köşesinde onunla ilgili bir yazı yazdı. “Gültekin Avcı ve Faruk Mercan bu yazdıklarımı iyi okuyun. Türk devletine ihanet etmenin bedeli neymiş anlayacaksınız.” ifadelerini kullandı. İki defa silahlı saldırıya uğrayan, kızı teröristlerin elinden son anda kurtarılan adam, yandaş bir yazar tarafından ihanetle itham ediliyordu. O da bir cevap yazdı; “Bir gecede yirmi beş erkekle yatarak yarışma kazanan Roma imparatoru Claudius’un karısı Valeria Messalina bile bunlardan daha namusluydu. Bana bak kendi küçük ama yaltakçılığı ve müfteriliği büyük canlı, AKP bürokrasisini Türk Devleti sanmakla yanılıyorsunuz” şeklinde cevap verdi.

Değerlerin alt üst olduğu ülkede ne yazık ki yandaş tetikçinin söylediği oldu ve Gültekin Avcı 18 Eylül günü, oğluyla cuma namazına giderken İzmir’de gözaltına alındı. O yine geri adım atmadı, “Bedel ödemeyi göze alan herkes özgürdür. Özgürlük ve namus için bedel ödenen bir ülkede basından ve hukuktan bahsetmek fantazidir. Karl Jaspers’in dediği gibi, özgürlükler dünyaya gelişimizle birlikte bizlere verilen bağışlar değildir. Özgürlük mücadele gerektirir. Korkmayın ki despotizm gayesine ulaşamasın.” dedi.

Gültekin Avcı’ya 2013 yılında yazdığı mut’a nikahı ve İran’ın ülkemizdeki faaliyetlerine ilişkin altı yazısından dolayı ‘hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs, terör örgütü kurmak, yönetmek ve devletin gizli kalması gereken sırlarını siyasal ve askeri casusluk amacıyla temin etmek’ suçları isnat edildi. Halbu ki O, İran’ın ülkemizdeki bir kısım ajanlık faaliyetlerine ilk defa değiniyor da değildi. Yıllar önce yazdığı bir yazısında, “Şeytanın boynundaki madalyonun bir yüzü İsrail’i gösteriyorsa diğeri İran’ı gösterir.” ifadelerini kullanmıştı. Gültekin Avcı mahkeme tarafından tutuklandı ve Silivri Cezaevi’ne gönderildi.

Eşi Nurdan Avcı 21 Eylül tarihinde sosyal medyadan bir fotoğraf paylaştı. O fotoğrafta Gültekin Avcı’nın üç buçuk yaşındaki oğlu Asaf, televizyon ekranındaki babasının resmini öpüyordu. Nurdan Avcı fotoğrafın altına da şu notu yazdı. “Bedel ödemeyi göze alanlar özgürdür. Kimisi üç buçuk yaşında başlar bedel ödemeye, çok şükür.” Gültekin Avcı özgürlüğün bedelini yalnız ödemiyordu.

Tutuklanmasının birkaç gün ardından Gültekin Avcı cezaevinden, eşi Nurdan Avcı’ya duygu yüklü bir mektup yazdı; “İstemezdim senden böyle ayrılmayı. Gözlerine bakmadan geçecek günlere uyanmayı. Sensiz ve sessiz eylüllerle buluşmayı. Asla istemezdim. Ama Vonnegut’un dediği gibi ‘hayat bu’ gülüm. Ayrılıkların ve ıstırapların bizi nerede beklediği meçhul. Ekranda ve gazetelerde beni gösterip, ‘Bu gazeteciyi çok seviyorum’ diyordun. Senin sevgi dolu çaylarını içerken yazdığı yazılar, o gazeteciyi terörist, darbeci ve casus yaptı. Bana zorla ve hileyle giydirdikleri kara pelerinin bedeli ağırlaştırılmış müebbet artı yirmi yıl ediyor. Olsun be Nora. İsterse idamı geri getirip darağacına çıkarsınlar. Asla boyun eğmedim bu faşizanlığa ve hukuksuzluğa. Sen de beni bu halimle sevmedin mi? Bizim sevgimiz bu dünyaya sığmaz, ötelerde de seveceğiz demedik mi? Juliet Hugo’ya hayatını verdi, sen de bana.

Geceleri yatmadan önce hücremin duvarlarına bakıyorum. Artık çayımı kendim yapıyorum, olduğu kadar. Bulaşıklarımı kendim yıkıyorum Nora. Tozlu ve kirli fayansları siliyorum, suçsuz yüzümü görünceye kadar. Soğuk yemekler yiyorum, buradaki herkes gibi. Ama kalbim hâlâ sımsıcak. Senin ve yavrularımın sıcaklığıyla dolu. Bebek kokulu Asaf’ıma iyi bak. Onu hiç yalnız bırakma. Polisler beni götürürken, kırık dökük çocuk lisanıyla, ‘Nereye götürüyorlar babamı’ diye ağladı. Hâlâ kor gibi kalbimde duruyor. Küçük metal arabaları paylaşmıştık Asaf’ımla. Benimkileri de kitaplarımın arasından al ona ver. Benim için Asaf’ımın burnunu kokla. Sonbahar benim mevsimim. Bu defa yakıcı bir hazan getirdi bize. Solgun ve kuru yapraklar gibi savrulduk faşizan rüzgârlarda. Bu ülkede gazeteci olmak avucunda kor tutmak gibi. Varsın avucum delinsin. Ama kalbimde nice kardelenler açıyor. Bu kardelenler bizim şarkımızı söylüyor Nora.

Bir gün belki biri hukuku mezardan çıkarır. Belki yazımı yazarken yine çay yaparsın bana. Belki yine sorarım, ‘Bugün ne yazayım’ diye sana. Islak gözlerle bakma dünyaya. Gazetecileri hizaya getirmeye çalışan zorbaların ve idraksiz yandaşlarının hepsini toplasan, senin bir damla gözyaşın etmez. Hoşçakal canım Nurdan. Sevgiyle, aşkla, hasretle, umutla…”

Gültekin Bey Silivri Cezaevi günlerini kitap okuyarak geçiriyor, bu okumalar çoğu kere sabahlara kadar sürüyordu. “Kitaplarla zorba duvarların gaddar yüzünü daha az hissediyorum” diyordu. A-1 Koridorundaki tek kişilik koğuşunda tam bir tecrit altındaydı. Konuşabileceği tek bir insan yoktu. Yan tarafındaki koğuşta Hakim Süleyman Karaçöl, diğer tarafında ise gazeteci Cevheri Güven bulunuyordu. Murat Çapan, Can Dündar ve Erdem Gül de aynı koridordaki hücrelerinde kalıyorlardı. Yan koğuştaki kişiyle biraz konuşabilmek için tek bir yol vardı. Yerde bulunan kanalizasyon mazgalına ağzını dayayıp, demir mazgaldan boşluğa bağırmak. Yan koğuştaki kişiyle üç beş kelime konuşabilmenin yolu buydu, üstelik mazgaldan kesif bir kanalizasyon kokusu geliyordu.

Kış günü kaloriferler odayı ısıtmaya çalışırken hücrenin bahçe kapısı görevliler tarafından açık bırakılıyor, Gültekin Avcı içeriye dolan soğuk ile üşüyerek uyanıyordu. Görevliler, O uyuyamasın diye, sabahın köründe ışıkları açık bırakıp gidiyorlardı.

Bu cezaevi günlerinde Gültekin Avcı sağlığını da epey kaybetti. Savcılık yıllarında yaşadığı sıkıntılardan dolayı ileri derecede sakinleştiriciler kullanmak zorunda kalmıştı ve dört kez de şuurunu kaybetmişti. Aynı rahatsızlıkları cezaevinde yeniden nüksetti. Buna rağmen O, “Unutulmak ölülerin ikinci kefenidir. Bir gün beni unutsalar bile, Hidayet Karaca, Cevheri Güven, Mehmet Baransu, Murat Çapan, Can Dündar ve Erdem Gül’ü unutmasınlar. Kalemleriyle faşizme meydan okuyanları unutmasınlar” diyordu.

Yedi ayın sonunda otuz üç sayfalık bir iddianame yazıldı. İddianamenin yarısı Gültekin Avcı’nın yazdığı makalelerden, diğer yarısı da Selam Tevhit Örgütü ile ilgili değerlendirmelerden oluşuyordu. Öylesine özensiz bir şekilde hazırlanmıştı ki, tek amacın O’nu hapiste olabildiğince uzun tutabilmek olduğu görülüyordu. Otuz üç sayfalık bir iddianameyle ona müebbet ve yetmiş beş yıl hapis isteniyordu.

Bir duruşmada Gültekin Avcı savunmasını yapıp iddianamenin hukuksuzluğunu anlattıktan sonra hakime “Gördüğünüz gibi ortada bir suç yok. Beni serbest bırakmanız gerekir.” deyince hakim, “Acelen ne, ileride suçun bulunur.” deyiverdi. Yapılanın bir yargılama değil, O’nu olabildiğince uzun bir süre içeride tutabilme çabası olduğu ortadaydı.

Dokuz ayın sonunda mahkemece serbest bırakıldı. Silivri Cezaevi çıkışında “Yer altından yer üstüne çıktık ama, esaretten özgürlüğe çıktığımızı söyleyemeyiz.Türkiye özgür bir ülke değil.” dedi. Altı makalesinden dolayı dokuz ayını kaybetmesine neden olanlara hakkını helal etmediğini ifade etti.

Gültekin Avcı serbest kaldıktan bir ay kadar sonra ülkede darbe girişimi gerçekleşti. 25 Ağustos günü, İzmir’de bir kez daha gözaltına alındı. Yargı camiasında askeri vesayete ilk başkaldıran adamdı. “Ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel Genelkurmay bürokrasisidir, generaller sivil mahkemelerde yargılanmalıdır.” demişti. Bu söylem ve yazılarından dolayı mesleğinde sürgün edilmiş, hakkında soruşturma açılmıştı. Buna rağmen, darbecilik ithamıyla tutuklandı.

Üstelik bu kez, darbenin rüzgarını da arkalarına alan siyasal iktidara yakın kalemler, O’nun hakkında hakaret boyutunun çok ötesinde sözler söylüyorlardı. O’nun 2007 yılında verdiği bir röportajda, gerçekleşecek olan 15 Temmuz darbesinden bahsettiğini iddia ettiler. Halbuki o röportajda Gültekin Avcı ordu içerisindeki darbeci anlayışa vurgu yapıyor, muhtemel bir darbeden bahsediyordu. “Bu seferki ihtilal vatana en büyük ihanet olacak. Beklenen ihtilal (umarız olmaz) Türk milletine savaş ilan etmek manasını taşımaktadır.” diyordu.

Gültekin Avcı ikinci kez girdiği cezaevinde şimdi sekizinci ayını doldurdu. Sokrates’i idam edenler şimdi vicdanlı toplumların lanet sayfalarında anılıyor. Buna sessiz kalan Atinalılar da hala o utançla yaşıyor. Tarih herkesi bir şekilde anacak. Gültekin Avcı’yı cezaevinde unutmayın. Unutmayın ki, o utançla yaşamak zorunda kalmayalım.

[Kıvanç Deniz] 20.4.2017 [Magduriyetler.com]

Kul Hakkı, Hocaefendi ve Gasp edilen mallar [Doç.Dr. Salih Yücel]

Fethullah Gülen diye Google’da Türkçe ve İngilizce harfler ile girildiğinde yaklaşık on milyon kelime cıkıyor. Üç buçuk yıl önce 800 küsür bin idi. Onun hakkında kırk küsür bin defa da terörist kelimesi kullanmışlar. Bu sayılar ehli hasedin ehli dalalet ile beraber Hocaefendi hakkında uydurdukları yalanların vehametini gösteriyor. Kominizm 70 yıl boyunca kapitalizm hakkında, kapitalizm de 70 yıl boyunca kominizm hakkında bu kadar yalan uydurmadı. Buna rağmen Hocaefendi’den kalbinde nifak ve şüphe olanlar (ki sayısı çok az) ile menfaatçiler dışında kimseyi koparamadılar. Peki neden. Buyurun yaşadığım bir örneği arz edeyim.

Yıl 1997…

Hocaefendi kısa bir süreliğine ABD’ye gelmiş. New Jersey’de aynı araba ile Cuma namazına gittik. Namazdan sonra arabamızın arkasına double park yaptıkları için çıkamadık. Bir genç arkadaş, hocam beklemeyin. Benim arabamla dönebiliriz dedi. Hocaefendi genci kırmadı ve arabasına binerek kaldığı öğrenci evine döndü.  Cumadan dönünce beni çağırarak;’İngilizce bir mektup yazabilir misiniz?’ dedi. Merak ettim ama ‘memnuniyetle efendim’ dedim. Sonra kendisi “camiden dönerken bindiğim araba gencin değil çalıştığı gayri Müslimlere ait bir şirketinmiş. Yolda gençten sorunca öğrendim. Şirket sahiplerinden izinsiz bindiğim için inmek istedim, fakat yol ve dil bilmediğim için inemedim. Şirket sahiplerine  izinsiz arabalarına bindiğim için bana haklarını helal etmelerini ve de şu küçük hediyemi de kabul etmelerini yazar mısın” dedi. Memnuniyetle yazdım.

Mektubu şirketin iki sahibine birer çini tabak hediye ile beraber gönderdi. Şirket sahipleri önce inanamamışlar. “Böyle insanlar dünyada hala yaşıyormu” diye sormuşlar. Malum bazı şirketler çalıştırdığı işçilerine kullanmaları için araba verirler. Hepimiz de biner aklımıza değil hayalimize bile izin istemek gelmez. O güne kadar ben şahsen yirmi yıl boyunca kul hakkı ile ilgili sayısız hutbeler vermiş, cami kürsülerinde vaaz etmiştim. Fakat Hocaefendi’nin o hareketi yirmi yıl boyunca okuduğum ve vaazımdan daha fazla bütün hücrelerime kadar tesir etti.

Hocaefendi bütün hayatı boyunca böyle hareket etti. İstikametten ayrılmadığı için başına gelmeyen kalmadı. Çekmediği cefa, görmediği eziyet, atılmayan iftira kalmadı. Bediüzzaman, “Binlerce başların feda oldukları kudsî bir hakikate başımız dahi feda olsun.” Evet kul hakkı da kutsi bir hakikattir. Peki ya ehli dalalet ve ehli haset. Bir gece içinde Allah’ın adının anıldığı, cemaatle namazların, teheccüdlerin hatta pek çoğunda Cuma namazlarının kılındığı binlerce eğitim yuvalarını kapattılar. Milli Şef döneminde bu kadar mescid kapatılmadı. Kayıtlara baksınlar. 1940-1950 döneminde kapatılan cami ve mescid sayısı yaklaşık bin. Bu camilerin hepsinde Cuma namazı kılan cemaat sayısı ehli dalalet ve ehli hasedin ortaklaşa bir gecede kapattıkları hizmet müesselerinde kılınan Cuma namazlarındaki cemaatin dörtte biri kadar değil. Kur’an diyor ki “Allah adının anılmasını engelleyenlerden daha zalim kim olabilir. (Bakara 114)

Malum vakıflar şahısların değil, gurupların değil ümmetin hatta bütün insanlığın malıdır. İki kişinin sahip olduğu arabaya izinleri olmadığı için bindiğinden helalllik dileyen Hoca Efendi, ümmetin malını hem de ganimet diyerek gasp eden ehli dalalet, ehli haset. İşte kul hakkı ile ilgili aralarındaki fark.

Gasp edilen mallar sadaka

Buhari de geçen bir hadiste Peygamber Efendimiz “Allah tövbe edenin bütün günahlarını af eder, amma kul hakkı hariç” buyuruyor. Son üç yılda binlerce insanın şirketlerini, mallarını gasp ettiler. Bu mal sahiplerinin gasp edilen bütün malları Allah katında sadaka hükmüne geçti. Açın fıkıh kitaplarına bakın.

Alimlerin ortak görüşü bu. “Zulüm ile alınan mallar sahibi için sadaka olur.” Aynen Hz. Osman’ın, Seleme bin Akva’nın mallarının sadaka olduğu gibi. İnşallah bir gün bu mallar, mal sahiplerine fazlası ile ehli adalet iade edecek. Bu mal sahipleri de o gün bir daha sadaka verecekler. Evet manen kâr içinde kâr edecekler. Ehli dalalet ve ehli hased ise dünyada iken dahi gasptan dolayı cehennemdeymiş gibi hayatları boyunca vicdan azabı çekiyorlar, çekecekler. Kul hakkını yiyen ile ilgili ahiretteki dehşetli ceza için de hadis kitaplarına baksınlar. 

[Doç.Dr. Salih Yücel] 22.4.2016 [Zaman Australia]

‘Ya ne olacaydı?’ [Barbaros J. Kartal]

‘Ha 1-0 ha 5-0’ deseler de, ‘bu iş bitti’ deseler de bir türlü gülmeyen yüzler her şeyi anlatıyor. Aldıkları bu sonucun nasıl alındığını çok iyi bildiklerinden değil sadece. Eski sisteme göre genel seçimler yapılsa AKP’nin tek başına iktidar olacağı kesin. Amma arkadaşların hile hurda getirdikleri sistemde yüzde 50 gibi bir durum var. Şimdi bunu sistemin güzelliğine bağlayabilirler belki ama işin aslı öyle değil. ‘Evet’ oyu verenlerin büyük bir kısmının bunu Erdoğan için verdiğini ‘hayır’ verenlerin de bunu Erdoğan karşıtlığından verdiğini araştırmalar gösteriyor. “Erdoğan her şeye karar versin” diyenlerle “Her şeye Erdoğan karar vermesin” diyenlerin bir seçimi idi.

Erdoğan oylandı ve Erdoğan karşıtlığı ilk defa kendisini bu kadar enerjik ve diri  gösterdi. Büyükşehirlerin tavrı rastlantı olmadığı gibi gidişatı anlatan önemi bir veri. 2019’da ya da daha erken yapılacak bir seçimde Erdoğan’dan kurtulmak isteyenlerin bunu başarabileceklerinin sinyali çok net alındı. Bundan sonra seçim olur mu, seçimle bir şeylerin değişeceğine hala inanmak büyük bir safdillik mi ya da tekrar 1946’yı yaşar mıyız bilinmez ancak Erdoğan’dan başlayan sinirlilik ve gerginlik herkese yansımış durumda. ‘Bu iş bitti’ değil herkes için her şey yeni başlıyor. Şimdi bütün AKP ve Erdoğan yapılacak yeni seçimlerle yatıp kalkacak.

ERDOĞAN SONUCU İYİ ANALİZ ETTİRECEKTİR

Alınan sonuç -ki nasıl alındığından bağımsız düşünemeyiz ancak ben hukuki bir yolla netice elde edileceğine inanmıyorum- bir başarı olsa da ‘Evet’ oranı beklentilerin altında kaldı. Seçim kazandıran ama rejim değiştirmeyecek bir çoğunlukla karşı karşıyayız. Ülkeyi mafya gibi yönettikleri için başarısızlık karşısında işler yine mafya usulü devam edecek. Bir iç hesaplaşma dönemine giriyoruz.

AKP’de farklı sesler olmaz hele ki Erdoğan’ın yakın zamanda partiye kâğıt üzerinde de katılınca bunu daha iyi hissedeceğiz kimsenin ne dediğine bakılmadan Erdoğan’ın istediği olacak ancak Erdoğan pragmatik bir lider olduğu için alınan başarısız sonucun neden olduğunu iyi analiz ettirecektir.

AKP’de bu sonucu tahlil edenlerin ilk dikkat ettikleri şey Erdoğancılıklarına halel gelmemesi için uğraşmaları. Yani kraldan çok kralcıların farklı fırkaları ile karşı karşıyayız. Bir grup, söylemin sertliğini, insanların irrite edildiğini, dava şuuru kalmadığını, hayırcıların gereksiz tehdit edildiğini söylüyor. Partiyi günlük adamların ele geçirdiğini de ekliyorlar. E günaydın. Ama hiçbir eleştiride Erdoğan’ı zikredemeyip ortaya konuşsalar da aslında sözlerini Erdoğan’a söylüyorlar. Toplumu bu kadar germenin artık eskisi gibi işe yaramadığının farkındalar. Ve bu gerginlik devam ederse daha da kopmaların olacağı belli. AKP’ye her seçimi kazandıracak bir kitle var ancak bundan sonra yüzde 50’yi bulmaları bu gidişle imkansız.

FEDAİLERE SAHİP ÇIKAR

Herkes özellikle sosyal medyada popüler ancak hiçbir ağırlığı olmayan karikatür isimler üzerinden kavgasını veriyor. Bu tipler yarın fetöcü diye toparlanıp içeri atılsa kimsenin sesi çıkmayacağı gibi kimse de rahatsız olmaz. Ama Erdoğan bunu yapmaz çünkü ölümüne kendisini savunan tipler ne kadar gerçeklerden kopuk olsalar da fedailik ve serseriliklerinin ödülü olarak oradalar. Diğer havuz omurgasızlarına “Falancanın bile başına bu geldikten sonra ben niye kendimi feda edeyim arkadaş” dedirtmez. Ancak bizzat kendisine zarar verdiklerine ikna olursa yarın gündemden silinirler. Bunu da öyle acıtarak değil ceplerini doldurup ağızlarını kapatarak yapar.  O yüzden fırkalar “Efendim bu size zarar veriyor, efendim bunun yüzünden insanlar size tavır alıyor, Efendim bu artık konuşmasa”  gibi yollarla hesaplarını görme derdinde.

SİYASETTE ‘REKABET’ POTANSİYELİNİ YOK EDER

Erdoğan için asıl önemli olan siyasetteki ağır toplar ve ekonomi. Her diktatör gibi beni devirecekler paranoyası ile yaşadığı için olası bir ağırlık merkezi olacak isimlere olan nefretinin bu seçimle katlandığını söylemek yanlış olmaz. ilk akla gelen Gül’ün ve Davutolu’nun şartlar böyle olduğu sürece kafalarını kaldıracaklarına ihtimal vermiyorum. Davutoğlu’nun zaten bir tabanı yok eski atanan ve görevden alınan başbakan olmaktan başka bir hükmü de yok ama ismi öyle ya da böyle var ve geçiyor. Gül’ün tabanı olsa da imajı partiye sadakat konusunda çok yıprandı ve Erdoğan zaten partide Gül’e yakın kimseyi bırakmadı. Bu iki isme tehditler ve aile yakınlarına tacizlerin olacağını düşünüyorum. Bunların arasına Arınç’ı da ekleyebilirsiniz. Bu isimler ağırlıkları olduğu için değil, huzursuzluk verdikleri ve potansiyel olarak görüldükleri için hedefteler. Ayrıca bu isimlere mesaj verme adına adı muhalif olarak geçen eski vekil ve bakanlara dokunulabilir.

BAHÇELİ’YE SAHİP ÇIKILACAK

AKP dışında MHP’de herhangi bir lider değişikliğinin olmaması için de mücadele edilecek. Daha önce yargı kararları ile muhalifler partiden tasfiye edilmişti. Ancak referandum sonuçları Bahçeli’nin tabana etki edemediğini gösterdi. Tabanı olmayan bir Bahçeli’yi tutmanın maliyeti yanında tutamadığı tabana muhaliflerin örgütlü bir şekilde ulaşmaması için de mutlaka planlar vardır. Özellikle MHP’deki etki edilemeyen taban çok önemli. Çünkü bu taban Erdoğan karşıtlığında, CHP ve diğerlerine yeşil ışık yaktığını gösterdi. Meral Akşener başta olmak üzere diğer MHP muhaliflerinin rahat bırakılmayacaklarını düşünüyorum.

CHP ile ilgili olarak seçim sonrası Kılıçdaroğlu’nun görevde kalmasını istedikleri ifade etmiştim. Buna devam edecekler ancak bir önceki kurultayda Muharrem İnce’nin aldığı oyu düşününce CHP’de etkili Alevi kliğin de bir lider değişikliğine direnmesi zor gözüküyor. İlk gün sonucu kabul eden Kılıçdaroğlu’nun ertesi gün birden bire sonuçları tanımıyoruz çıkışı aslında parti içi dengeler açısından alınan bir karar. Yoksa ciddi bir şey yapacaklarından değil. Öyle olsa ilk gece tanımıyoruz diyerek masaya bir yumruk vururlardı.

AKP’de bazı il ve ilçe başkanlıklarının değişeceği ve bazı belediye başkanları ile yolların ayrılacağı kesin. Bunun getireceği rahatsızlık değişiklik yapılırken değil ancak sonuçları alınırken görülecek.

ASIL ENDİŞEM GÜNDEMİ DEĞİŞTİRME ÇABALARI

Benim esas korkum, gündemin değişmesi adına bir felaket yaşar mıyız, endişesi. Allah korusun ne zaman iç siyaset ile ilgili Erdoğan’ı zorlayan bir tartışma yaşansa gündem çok kanlı bir şekilde değişti. Her ne kadar artık bu değişiklikliğin işe yaramama ihtimali olsa da yine de olayın büyüklüğü seçim tartışmalarını unutturacak bir boyuta gelebilir.

Son ihtimal Erdoğan’ın ‘taktik maktik yok bam bam bam’ moduna girmesi ki buna da olamaz diyemiyor insan.

[Barbaros J. Kartal] 22.4.2017

Erdoğan, Türklere dünyayı dar edecek [Akif Umut Avaz]

Hiçbir uluslararası norm ve kuralı tanımayan, medeni dünyada devletler ve milletler arası ilişkilerde kabul görmüş hiçbir teamüle saygısı olmayan fundamentalist rejimler ve aşırıcı grupların varlığı İslam dünyasında hiçbir zaman eksik olmadı. Bundan dolayıdır ki, İslam ve terör, İslam ve şiddet uzun zamandır tüm dünyada maalesef birlikte anılıyor.

Önce haklı Filistin davasının köşeye sıkıştırılıp marjinalize edilmesi sonucu yöneldiği, başlangıçta İslamcı olmaktan ziyade sol eğilimli terör eylemleri ve radikal şiddet hareketleri ile başlayan bu algı, 1970’li yıllarda Lübnan iç savaşındaki mezhepsel şiddet ve bu şiddetin zamanla Lübnan’daki nüfuz sahibi yabancı ülke vatandaşlarına yönelmesi ile birlikte daha da pekişmiş oldu.

Uluslararası kamuoyunun İslam ve terörü giderek daha fazla birlikte algılamasına ve öyle anmasına yol açan ise, 1979 Devrimi öncesi, sırası ve sonrasında İran’da yaşanan aşırılıklar, özellikle rejim muhaliflerini, solcuları, liberalleri ve farklı inanç sahiplerini hedef alan katliamlar ve zulümlerdi. Tıpkı bugün Erdoğan’ın taklit ederek yapmaya çalıştığı gibi, Humeyni’nin aşamalı olarak devreye soktuğu devlete ve topluma tamamen hakim olma çabası, İran’da İslam adına hareket ediyormuş iddiasındaki tam teşekküllü bir terör devleti ile neticelendi.

İSLAM ETİKETİYLE GİRİŞİLEN AŞIRILIĞIN AĞIR FATURASI

İran rejimi bir taraftan ülke içerisindeki muhalifleri sistematik şekilde sindirip yok ederken, kurduğu terör rejiminden kaçabilenleri ise yurtdışında infaz etmeye girişti. Ayrıca, çoğunlukla resmi devlet ilişkilerinin dışında, devrim ihracı adı altında yakın ve uzak coğrafyalarda rejim değişikliklerine zemin hazırlamak amacıyla yerel terör örgütleri kurdu ya da var olan terör örgütlerini destekledi. Başta 444 günlük ABD Büyükelçiliği işgali olmak üzere İslam etiketiyle girişilen her aşırılık, terör ve şiddet eylemi ile radikal söylemin Müslümanların imajında büyük bir yıkıcı etkisi oldu. Tüm bunlar dünyada Müslümanların yaşam alanlarının gün be gün daha da daralmasına yol açtı.

İran’ı Sudan, Libya, Irak gibi rejimler, Pakistan, Afganistan, Filistin, Mısır, Cezayir, Tunus, Somali gibi ülkelerdeki aşırı dinci radikal örgütler ve bunların Batı’da depreştirdiği aşırı tepki ve korku takip etti. 1990’lı yıllar boyunca İslam ve terörün özdeşleştirilmesi için doğrusu İslam coğrafyası diye bilinen ülkelerde de adeta ne lazımsa yapıldı. İslam’a ve Müslümanlara dair böylesine negatif bir imajı ve algıyı körüklemeye dünden hazır uluslararası medya için arzu ettiklerinden daha fazla malzeme sunuldu. Yine de o günler Müslümanlar için iyi günlermiş. Meğer, İslam adına daha ne tür canavarlıkların yapılabileceğini görmek için birkaç yılın daha geçmesi gerekiyormuş.

1990’lı yılların başında Cezayir’de yaşanan kanlı gelişmeler ve Afganistan’da birdenbire türeyen Taliban rejiminin insanlık dışı uygulamaları ile pekişen İslam ve terör birlikteliği algısı, 11 Eylül 2001’de el-Kaide’nin ABD’nin sembol mekanlarına yaptığı korkunç terör saldırısı ile zirveye çıktı. Bu saldırıya yönelik Batı’dan yükselen aşırıcı tepkiler yine karşıtlarının işine yaradı ve radikal İslamcı terör örgütleri ile aşırıcı rejimlerin ekmeğine yağ sürdü. Bu saldırı sonrası ABD, uluslararası güçlerin desteğinde önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti. Başlangıçta bu ülkelerle yetinmeyip işgali yayacağına dair açık mesajlar da verdi. Böylece şiddet ve terör eğilimindeki radikal İslamcı grupların ihtiyaç duyduğu atmosfere isteyerek ya da istemeyerek büyük katkı verdi.

İSLAM ORTADOĞU’YLA, ORTADOĞU ARAPLARLA, ARAPLAR TERÖRLE ÖZDEŞLEŞTİ

Batı medyasında İslam coğrafyası ve Müslümanlar ile ilgili artık çok sıklıkla haberler yer alıyordu. Ne yazık ki, bunların neredeyse tamamı terör, şiddet ve katliamlarla alakalıydı. İslam Ortadoğu’yla, Ortadoğu Araplarla, Araplar ise radikal İslamcı terörle özdeşlemişti. Taliban’ın katliamları, el-Kaide’nin cinayetleri, Hamas’ın intihar saldırıları, Hizbullah’ın estirdiği terör en fazla Arap tipolojisindekilere bedel olarak döndü. Genel olarak Müslümanlar, ama daha özelde Araplar tüm dünyada olağan şüpheliler haline geldi. Dünya Müslümanlara ve Araplara dar edildi. Haber ve filmlere konu olan terör saldırılarındaki imajları yüzünden yaşadıkları ülkelerde komşularının şüpheli nazarlarının üstesinden gelmeleri hiç kolay değildi. Pek çoğu haksız yere gözaltına alındı, havayollarının uçuş listelerinde “sakıncalı” olarak işaretlendi. Birçoğu yıllardır yaşadıkları ülkelerden sınırdışı edildi.

Müslüman kimlikleri nedeniyle Türkler de yer yer bu kötü imaj ve algının kurbanı oldu. Yine de büyük ölçüde terör ve şiddetle özdeşleştirilen Müslüman tipolojisinin ve imajının dışında tutuldular. Tek tük sıkıntılarla karşılaşsalar da o dönemki Türkiye’nin modern, Batı’ya dönük, laik ve barışçıl duruşu, medeni söylem ve eylemleri sayesinde hep farklı bir kategoride ele alındılar.

Ne yazık ki o günler çok gerilerde kaldı. Radikal İslamcı Erdoğan’ın kendisine benzettiği devletin yeni imajı ve işbirliği içerisinde hareket edip her türlü desteği vererek önlerini açtığı radikal dinci terör örgütleri ile aşırıcı grupların söylem ve eylemleri yüzünden bugün bambaşka bir Türkiye ve Türk imajı var dünyada.

TÜRKİYE’YE BAKANLAR ARTIK O ESKİ TÜRKİYE’Yİ GÖRMÜYOR

Türkiye’ye bakanlar artık bu ülkeye dair onlarca yılda oluşarak pekişen o eski olumlu algıyla bakmıyor. Bugün Türkiye’ye bakanlar, maalesef, 1970’lerin Lübnan’ı, 1980’lerin İran’ı, 1990’ların Afganistan’ı ve Cezayir’i, 2000’li yılların Irak, Suriye ve Libya’sı gibi bir ülke görüyor. Türkiye’ye bakanlar, hukuk çerçevesinde hareket eden, dünya ile barışık, özgürlükçü, ılımlı ve barışçıl her türlü söylem ve hareketin gırtlağına basıldığını görüyor. Türkiye’ye bakanlar, her türlü radikal örgütün, İslamcı terör grubunun büyük bir hoşgörü ile karşılanıp istediği her yerde rahatlıkla at oynatabildiği, uluslararası terör örgütleri ile içli dışlı ve bizzat kendisi terör uygulamalarına imza atan bir rejim görüyor.

Dünya, en barışçıl muhalif kesimlere bile her türlü insanlık dışı baskı ve zulmü layık gören Erdoğan ve rejiminin radikal İslamcı söylemlerinin ve bu söylemlere paralel eylemlerinin HAMAS, Hizbullah, el-Kaide, IŞİD ve benzerlerini bile geride bıraktığını şaşkınlıkla izliyor. Tahşiye, Hizbullah, İBDA-C, IŞİD, el-Kaide ve bunların benzeri veya bunların uzantısı radikal terör örgütleri ile her türlü teröre ve aşırılığa adları karışmış uluslararası Cihadistleri koruma ve kollama altına alan bir rejim görüyor. Adı sürekli Suriye ve Irak’taki radikal dinci terör örgütleri ve hatta kimyasal saldırılar dahil bu örgütlerin insanlık dışı eylemleri ile anılan Erdoğan ve dikta rejiminin tasallutu altındaki bir ülke görüyor. Ve artık Avrupa şehirlerinde patlayan her bombada, buralarda sıkılan her kurşunda ya da şu veya bu şekilde yapılan her katliamda olağan şüpheli muamelesi görüyor.

ERDOĞAN’IN TEHDİTLERİ BATI’DA ANINDA HAYATA GEÇİYOR

Suriye ve Irak gibi Ortadoğu ülkelerindeki radikal İslamcı terör örgütleri ile geliştirdikleri alengirli ilişkiler bir yana, kendisinin veya yakın bir yandaşının açıktan Avrupa’yı tehdidinden sadece günler veya bazen saatler sonra Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da patlayan bombalar, yapılan katliamlar doğal olarak akla ilk Erdoğan ve başında bulunduğu terör rejimini getiriyor. Mesela, Erdoğan’ın “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz,” tehdidi sadece saatler sonra Stockholm’de, St. Petersburg’ta karşılığını buluyor.

Dahası, kendilerini her nerede patlatmış veya her nerede saldırı yapmış olurlarsa olsunlar radikal İslamcı terör eylemcilerinin yollarının mutlaka Türkiye’den geçmiş olması, kafalarda kalan bazı şüphe kırıntılarını da yok ediyor. Öte yandan, Paris’in orta yerinde 3 Kürt kadının infazının MİT ile olan ilişkisi güçlendikçe Erdoğan rejiminin Batılı ülkelerde neler yapabileceğine dair kuşku, korku ve endişeler artıyor.

PEKER’Lİ, SADAT’LI, ÇEÇEN’Lİ, KAFKAS’LI MAFYA DEVLETİ

Erdoğan ve Süleyman Soylu gibi en yakın adamlarının, yurtdışındaki muhalifleriyle konvansiyonel olmayan yöntemlerle mücadele edeceklerine dair defaatle yineledikleri söylemleri ve bu söylemlerin önemli ölçüde Sedat Peker’li, SADAT’lı, Çeçenli, Kafkaslı gruplarla eylem sahasına dökülme belirtileri Batılı ülkeler tarafından da yakından takip ediliyor. Bu söylemlerin kuru tehditlerden ibaret olmadığı, koskoca devleti bir terör örgütü haline getiren Erdoğan’ın Malezya’da, Bahreyn’de, Bulgaristan’da ve hatta Ankara’nın göbeğinde mafya yöntemleriyle insan kaçırmaya başlaması ile teyit edilmiş oluyor.

Erdoğan rejiminin, en sadık suç ortakları durumundaki dışişleri ve enerji bakanlarının katıldığı bir komployla ABD’den yasadışı yollardan adam kaçırmayı kalkışacak kadar mafyalaştığını, zıvanadan iyice çıktığını tüm dünya açık seçik görüyor. Bugüne kadar Türkiye’nin üye ya da ilişkide olmaktan büyük gurur duyduğu AGİT’e, Venedik Komsiyonu’na, Avrupa Parlamentosu’na, AB’ye, BM’ye, Avrupa Konseyi’ne ve benzeri kurumlar ile bu kurumları vücuda getiren uluslararası hukuk normlarına hiçbir saygısının olmadığını sıklıkla dile getiren Erdoğan ve adamlarının yurtiçinde şiddeti artan nefret söylemleri ve buna uygun eylemleri de rejimlerine dair dünyadaki algıyı pekiştiriyor.

Her gün abuk sabuk gerekçelerle öğretmeninden ev hanımına, işadamından bilim adamına onlarca masum insan tutuklanıp hapse atılırken, IŞİD, el-Kaide ve bunların Türkiye’deki uzantılarına hiç kimsenin dokunmadığı dikkatlerden kaçıyor mu sanıyorsunuz? Hasbelkader yakalanan radikal İslamcı teröristlerin ise ilk fırsatta mahkemeler tarafından gruplar halinde serbest bırakıldığının görülmediğini mi düşünüyorsunuz? Bırakılan radikal İslamcı teröristlerin yerine, bu teröristleri yakalayan polislerin ve savcıların tutuklanarak hapse konulmasını dünyanın umursamadığını mı zannediyorsunuz? Bugün Türkiye cezaevlerinde Tahşiye, el-Kaide, Hizbullah, Selam-Tevhid, IŞİD ve benzeri örgütlere karşı operasyonda yer almış yüzlerce polis, onlarca savcı ve hakimin bulunduğunu sağır sultan bile biliyor.

Ne yazık ki, yaratılan radikal İslamcı terör ikliminde Türkiye kendi radikal İslamcı teröristlerini üretir hale gelmiş durumda. Konjonktüre göre hedef değiştiren aşırıcı söylemler kendi eylemlerini ve eylemcilerini de üretiyor. Erdoğan ve yandaşlarının, Suriye’de izlediği politikalardan dolayı Rus karşıtı söylemleri, kendilerinin güven duyarak istihdam ettikleri radikalize olmuş genç bir polisin silahıyla Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’ne suikast olarak dönüyor.

ERDOĞAN, BUGÜNÜN TÜRKLERİNİ DÜNÜN ARAPLARI KONUMUNA DÜŞÜRDÜ

Erdoğan ve yandaşlarının konjonktürel ve sistematik olarak Avrupa, AB, ABD, Vatikan, Hıristiyanlık ve Yahudiliği hedef alarak İslamcı jargon sosuyla bezedikleri kin ve nefret söylemlerinin eylemsel karşılıkları gecikmiyor. Her geçen gün ağırlaşan ulusal ve uluslararası suç bagajlarından dolayı rotalarını iyice şaşıran, adeta kafası kopmuş tavuklar gibi çırpınan, bir gün ABD’ye, öteki gün Rusya’ya, bir sonraki gün AB’ye doğru yalpalayan Erdoğan ve rejiminin akılalmaz aşırılıkları yüzünden yurtdışındaki Türkler, gün be gün, Arapların onlarca yıl mahkum edildiği berbat bir imajın pençesine sürükleniyor.

Terör ve şiddeti teşvik edecek şekilde Batı, Avrupa, Vatikan ve ABD karşıtı söylemleri büyük bir külliyat oluşturan Erdoğan ve omurgasız yandaşları, dün insafsızca, ahlaksızca hedef aldıklarının bugün bir telefonuyla, bir göz kırpmasıyla anında tavır değiştirebiliyor. Peki bu şarlatanların dün hedef aldıklarına ilk fırsatta yılışıp yaltaklanacak kadar karaktersiz olduklarını biz biliyoruz da bir sövüp sayıp tehdit ettikleri, bir yılışıp yaltaklandıkları muhatapları bilmiyor mu?

Tıpkı, yılışma işini Mavi Marmara kurbanlarına “manyak” diyecek kadar abartan Cem Küçük’ün şimdilerde yaltaklandığı ABD ve Batı’yı hedef alan nefret ve tehdit içerikli söylemlerinde olduğu gibi, Erdoğan’ın da tehdit ve söylemleri ile bunların neticesi olan kanlı eylemlerin nasıl bir suç külliyatı oluşturduğunu, emin olun en iyi bir yılışıp bir saldırdıkları muhatapları biliyor.

[Akif Umut Avaz] 22.4.2017 [TR724]

Batı ülkelerinde cuma namazı [Abdullah Salih Güven]

Mütevazı bir Anadolu kasabasında büyüdüm. İçki satan Tekel bayisinden meyhane işleten ve o meyhaneden sabah-akşam çıkmayan insanına kadar neredeyse hemen herkesin Cuma namazına gittiği bir kasabaydı benim içinde doğduğum ve büyüdüğüm yer. İlahiyat Fakültesi yıllarımda önce “Mealciler” sonra “Kur’an İslamı” taraftarlari olarak tanıdığımız bazı arkadaşlar ile “Siyasal İslamcı” bazılarının Cuma namazına gelmemeleri karşısında nasıl bir şok yaşadığımı anlatamam. Blok olarak yapılan derslerde akşam namazı vakti çıkacağı için bazı hocalarımızın “namazları cem edersiniz” sözlerine kavga edecek derecede itiraz eden ve fakülte camisinde vakit namazlarını hep cemaatle kılan kişilerdi bunlar. Nasıl şok yaşamam! İki nedeni var bu şokun. İlki büyüdüğüm çevre ve aldığım eğitim; ikincisi de söz konusu arkadaşların Cuma harici ibadetlerinde gösterdiği bu hassasiyet. Gerekçeleri neydi derseniz: Türkiye ‘darü’l harb’tir.

Aynı çerçevede ikinci şoku 80’li yılların sonunda bir aylığına din görevlisi olarak gittiğim Almanya’da yaşadım. Ferdan ferda hareket eden bazı kişilerin Cuma namazlarına gelmediğini gördüğüm ve bazı İslami grupların da Cuma namazı kılmadıklarını duyduğum andı bu an. Tesir derecesi ilkine nispetle çok daha düşük olarak yaşadığım bu şokun gerekçesi çok önemliydi. Belki şaşıracaksınız ama gerekçe aynıydı; Almanya ‘darü’l harb’tir. İyi de burada bir karışıklık yok mu? Türkiye klişe tanımlama ile yüzde 99’u Müslüman bir ülke, Almanya ise tam tersi? Nasıl oluyor da ikisi de aynı ortak paydada buluşuyor?

Şimdilerde ise bir başka şok yaşıyorum; hem Avrupa hem de ABD’de yaşayan ve kendilerini yıllardır tanıdığım bazı kişilerden aldığım ve uyguladıklarını da başkalarından duyduğum Cuma namazı kılınır mı soruları. “Size bu soruyu sorduran ne?” dediğimde kimileri kulaktan dolma bilgilerle yine aynı ‘darü’l harb’ gerekçesini söylüyor; kimileri ise hiçbir şey söylemiyor ya da yazmıyor.

AYETLE SABİT BİR İBADET

50 yıllık hayat serüvenimde defalarca karşılaştığım bu konuyu, güncel ve aktüel boyutu itibariyle bugünümüzü de ilgilendirdiği, toplumsal hayatta karşılığının hala devam ettiği ve dinin üç ana unsurundan biri olan ibadet hayatımıza taalluk ettiği için geniş bir çerçeve içinde ele alacağım.

Cuma namazı “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen namaza gidin ve alışverişi bırakın” (62/9) ayeti ile Kur’an’da kendine yer bulan bir ibadettir. Bu ayetin bize anlattığı ilk şey, Cuma gününün İslam öncesi Arap toplumu tarafından da Cuma olarak isimlendirildiği gerçeğidir. Bazı hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla topluca ibadet günü olarak Allah Müslümanlar için Cuma’yı seçmiştir. Güneşin tam tepeye ulaştığı zeval vaktinden imamın minbere çıkması, minberden inmesi, ya da namazın bitimine kadar olan vakitte yer alan “saatü’l icabe” Cuma günü içinde gizlidir. “Saatü’l icabe” Allah’ın duaları kabul ettiği ve icabette bulunduğu zaman dilimi demektir. Cuma namazlarını eda etmek şartıyla iki Cuma namazı arasında işlenen küçük günahların af olduğu, mazeretsiz üç Cuma namazını terk edenin kalbinin mühürlendiği yine hadisler arasında zikri geçen bir husustur. Bu ve benzeri sebeplerden olsa gerek tarihi süreçte Müslümanlar Allah Resulü (sas) ve sahabenin de örnekliği ışığında Cuma gününe haftanın şair günlerine ve tabii ki Cuma namazına da vakit namazlarına nispetle daha fazla önem vermişlerdir.

Cuma namazının farziyyetini ifade eden ayetin sonundaki “Alış verişi bırakın” beyanından hareketle yapılan derin ve uzun fıkhi müzakereler ve varılan farklı hükümler de aslında Cuma’ya verilen ehemmiyet kategorisinde değerlendirilebilir. Bu vakitte yapılan alış-verişin hükmünün helal mi haram mı, akitlerin geçerliliği adına da sahih mi, fasit mi, batıl mı olduğu konusundaki tartışmaları kastediyorum. Malum Hanefiler alış verişin hükmü adına tahrimen mekruh diğerleri haram derken, yapılan aktin geçerliliğinde Hanefiler ve Şafiler akit geçerlidir derken Maliki ve Hanbeliler ‘geçersizdir’ der.

İLK CUMA NAMAZI HANGİSİ?

Cuma namazını ilk defa kim kıldırmıştır, ne zaman farz kılınmıştır, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cuma namazı ne zaman ve nerededir, Hz. Peygamberin vefatından sonra Cuma namazlarını hep halifeler ve devlet başkanları mı kıldırmıştır, Cuma hutbelerinin genel konuları nelerdir gibi sorular hem tarihi süreçte mezheplerin verdiği hükümlere hem de bugünkü tartışmalara mesnet olması açısından önemlidir ve mutlak erken dönemlere giderek cevaplanması gerekir.

Benim İlahiyat Fakültesi yıllarında talebe iken ilk duyduğumda çok şaşırdığım bilgi ile bu soruların cevaplarına başlamak istiyorum. Cuma namazını ilk kıldıran kaynaklarımızın verdiği bilgilere göre Es’ad b. Zürare ya da Mus’ab b. Ümeyr’dir. Hazreç kabilesine mensup olan Es’ad b. Zürare, birinci ve ikinci akabe biatlarına katılmış, kimi kaynaklara göre birinci akabe biatından önce kimlerine göre ise ilk akabe biatında Müslüman olan altı kişiden biridir. Mus’ab b. Ümeyr ise Mekke’li olup İslam dinini tebliğ etmek üzere Medine’ye Hz Peygamber tarafından gönderilmiş sahabinin adıdır.

Rivayetlere göre hicret öncesi Medine’de Yahudi ve Hıristiyanlar’ın haftada bir gün topluca ibadet ettiklerini gören Müslümanlar, kendi aralarında topluca ibadet etmek için ‘aruba’ gününü tercih ediyorlar. Aruba günü daha sonraları isim değiştiriyor ve Cuma adını alıyor. Aruba gününe Cuma denilmesi “Ey iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) gidin, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (62/9) ayetinin nazil olmasından sonra olmuştur ki bu ayet Cuma namazının farziyyetini ifade eden ayettir. Türkçe meallerde “yevmu’l cumua; Cuma günü” diye tercüme edilmiştir. Halbuki Kur’an’ın nüzulü döneminde o güne Cuma değil arube denildiğini nazara alacak olursak ayetteki “yevmu’l cumua” tabirinin doğru manası şu olmalıdır; toplantı günü. Çünkü cumua, cemaa kökünden gelen ve toplanmayı bir araya gelmeyi ifade eden bir kelimedir.

Bu yaklaşım yukarıda ilk Cuma namazını kim kıldırdı tarihi gerçeklerine de daha uygundur. Yalnız burada cevaplanması gereken asıl soru, o “toplantı gününde” onların kıldıkları namazın ne olduğu sorusudur. Büyük bir ihtimalle Medine’de yaşayan Müslümanların kıldıkları namaz günün öğle namazı olmalıdır veya nafile bir namazdır. Çünkü Cuma namazı o zaman itibariyle henüz farz değildir. Hz. Peygamber örnekliği ortada yoktur. Zira biz başka rivayetlerden hareketle biliyoruz ki Cuma namazını emreden ayet Mekke’de nazil olmuş ama Hz. Peygamber içinde bulunduğu şartlardan dolayı Mekke’de Cuma namazı kılmamış, kıldırmamıştır. Ya da bir başka rivayete göre ayet hicret esnasında nazil olmuş ve ilk Cuma namazını Efendimiz (sas) Kuba ile Medine arasında bulunan Ranuna vadisinde Salim b. Avf’in kabilesinde kıldırmıştır. Dolayısıyla hangi rivayeti esas alırsak alalım son tahlilde Es’ad b. Zürare veya Mus’ab b. Ümeyr’in kıldırdığı topluca namaz Hz. Peygamber örnekliği olmadığı için bugün bizim bildiğimiz anlamda Cuma namazı denilemez. Denilse denilse yukarıda ifade ettiğimiz gibi toplanma gününde topluca kılınan bir namaz denilebilir ki vakit açısından bu öğle namazı olabileceği gibi nafile bir namaz da olabilir.

Devam edeceğiz nasipse…

[Abdullah Salih Güven] 22.4.2017 [TR724]

Ciğerparelerinden koparılmış mazlum annelere… [Bekir Salim]

Kadınlara, ihtiyarlara, çocuklara, engellilere ilişilmesi tarif edemeyeceğim kadar ağırıma gidiyor. İnsanlıktan atom zerresi kadar nasibi olanlar bunu yapamazlar. Kur’an’ın “Kel-en âmi belhum edall” demesinin hikmeti daha iyi anlaşılıyor. Emzikli kadınları bebeğiyle beraber hücreye tıkanlar… Üç beş yaşındaki çocukları annesinden, babasından ayırıp sokak ortasında bırakanlar; ya da bazı vakıflar ve kurumlar gibi tescilli tecavüzcülerin ellerine terk edenler…  Daha saysam cilt cilt kitap olacak nice zulme imza atanlar… Ve onları korku belâsı ya da menfaat aşkıyla alkışlayanlar… Hele susanlar… Hele susanlar… Allah’ın hesabı şaşmaz… Hem dünyanızı hem ebedî hayatınızı mahvettiniz…

Yıllar önce bir ayrılık sebebiyle yazmıştım daha beş yaşındaki kızıma… Sanki bir daha göremeyeceğim hissine kapılmıştım. Ben şimdi Ali Fuat Yılmazer’in muhtereme eşinin yerine koydum kendimi… Gerçi rehin tutulan iki kızı da büyük ama anneler babalar için çocukları hiç büyümezler… Eminim o boş kalan evde kokularını hâlâ ciğerlerinde duyuyordur. Ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. O hanımefendinin şahsında benzer durumda olan, ciğerparelerinden koparılmış nice mağdur, mazlum annelere ithaf ediyorum…

Kızım! Canım yavrum, masum bebeğim,
Daha bu geceden hasretindeyim.
Dünya benim olsa, sensiz n’edeyim.
Yokluğun ölümden daha da acı,
Kim olsun bu büyük derdin ilâcı?

Sen; sarı kanaryam, kıvırcık kuzum,
Yüreğimde sancım, ruhumda sızım,
Sen; dünyam, servetim, biricik kızım,
Çıktın kollarımdan ahhh… Yaktın beni!
Böyle boynu bükük bıraktın beni.

Taş olmuş yüreğim, yandıkça yansın.
Amma, bu ateşe nasıl dayansın?
Uzat yanağını “Babişko” kansın.
Kurudum, tükendim, bir su ver balam,
Rüzgâr ol, ruhumda esiver balam…

Yazdığın mektuplar cebimde şimdi,
En çok dikkatimi çeken resimdi.
Sahi resimdeki o adam kimdi?
O gitar çalanın ne idi adı?(*)
Bari şimdi anlat, bırak inadı.

Torumun Elif’i neden almadın?(**)
Ağladı; oralı bile olmadın.
O’na süt veriyor bir komşu kadın,
Hiç içmiyor, “Anne!” diye ağlıyor
Bahtsız yavrum, yüreğimi dağlıyor.

Bak, elime geçti delik çorabın,
Yırtık, pırtık bir okuma kitabın,
Abaküste yarım kalmış hesabın,
Senden arta kalan bu hatıralar,
Her bakışta vicdanımı yaralar,

Canım benim, badem gözlü meleğim,
Senin için dağı, taşı deleyim.
Hâk T’âlâ’dan budur şimdi dileğim,
Ya seni bir daha uçursun bana,
Ya ecel şerbeti içirsin bana.

(*) Gitara çalan adam beş yaşındaki kızımın hayranlık duyduğu bir sanatçı…
(**) Torunum Elif kızımın oyuncak bebeği…

****

USTA SÖZÜ

Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihâdken savlet-i a’dâyı def’e çâremiz,
İttihâd etmezse millet dağ-dâr eyler beni…          

                          Yavuz Sultan Selim                      

***

TADIMLIK

Gönlümü bir hoş ettin.
Pır pır uçan kuş ettin.
Zaten ayık değildim,
Kör kütük sarhoş ettin.

                Bekir Salim

***

BİR DÖRTLÜK

Şahsiyetin yok mu senin; herkes güler, oynaşır!
Bir o yana, bir bu yana, adeta top gibisin.
Biraz kuvvet kazanınca tepelerde dolaşır,
Zayıf düşünce sinersin, tıpkı mikrop gibisin.

                                               Bekir Salim

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu defa “Nihan” rumuzlu bir hanımefendi…

Yeter bu ayrılık, yeter bu hasret;
Derdinden del’oldum, yar neredesin?
Dilimde tüy bitti az merhamet et;
Sonunda lâl oldum; yâr neredesin?


Yeni dörtlük tamamlama:

Bir garibe merhametin,
Bin rekattan az değildir.
…………………
…………………

[Bekir Salim] 22.4.2017 [TR724]

Sandık hırsızlığına karşı yapılacaklar listesi [Haber: Analiz: Erman Yalaz]

Hileli 16 Nisan referandumunda siyasi hamleler sürüyor. CHP, HDP ve Vatan Partisi’nin hafta başında Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptıkları itiraz reddedildi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemci heyeti, Türkiye’deki basın toplantısındaki referendum şüphelerinin ortadan kaldırılması talebinin çok ötesinde bir çıkış yaptı. AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi Direktörü Michael Georg Link, başkanlık referandumunda oyların yeniden sayılması çağrısında bulundu. CHP ise hileli referanduma ilişkin yürütmeyi durdurma talepli Danıştay başvurusu yaptı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘atı alan Üsküdar’ı geçti’ sözleriyle başladığı ‘siyasetini’, ‘Bu iş bitti, YSK’nın kararı kesin. AYM ve AİHM yetki alanında değil’ diyerek ileriye taşıdı.

UNUTMAYIN ARTIK SANDIKTA ‘HIRSIZ VAAAAAR!’

Ancak referandumdaki yolsuzlukları ve hileyi konuşurken, sokak 17-25 Aralık’ta ortaya çıkarılan büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının gerçeklerine geri döndü. Sokak eylemlerinin bir numaralı sloganı ‘Hırsız vaaaaar!’ oldu.

Peki olay gerçekten YSK’nın kararları ve Erdoğan’ın dedikleriyle sınırlı mı? Siyaseten ve hukuken yapılacak başka bir şey yok mu? Bu usulsüzlük YSK üyeleri ve AKP’li YSK üyesi ve bir kısım partililerle mi sınırlı? Hırsız var, hırsızlık varsa bunların kim olduğu tam olarak biliniyor mu? Deşifre edilmeli mi?

Yaşananları ve elimizdekileri tekrar hatırlayalım. 16 Nisan Pazar günü yurt içi ve yurt dışı seçmenleriyle birlikte 57.6 milyon seçmenden 49.1 milyonu sandık başına gitti. Hileli referanduma ilişkin YSK’nın geçici verilerine göre 24 milyon 747 bin 56 oy ile yüzde 51,21 oy oranı  evet kazandı. Yüzde 48,79’luk oranla Hayır oyları 23 milyon 576 bin 573’te kaldı. YSK son dakika kararı ile mühürsüz pusula ve zarfla kullanılan oyları geçerli saydı. Kararın alındığı saatlerde Doğu illerinde sayıma geçilmiş, batı illerinde oylama sürüyordu. Bunlara ilaveten elimize son bir haftada YSK, CHP, muhalifler ve hukukçulardan şu  bilgiler geldi. YSK kararını 3 gün sonra internete koydu. Elimizde 2 YSK kararı var. Tercih yerine evet mührü kullanımının geçerli olduğu kararı (559) mühürsüz oy pusulalarının geçerli olduğu kararı (560). Bir de 560 numaralı karara gerekçe ek Seçim Mührü ile ilgili önceki kararlar.

FİLİGRANLI BASKI MATBAALARI İLE YSK’NIN PAKETLEME İŞİ EN BÜYÜK KRİMİNAL DELİL

CHP’li Bülent Tezcan’ın dile getirdiği YSK’da referendum öncesinde başlayan organize işler var. Buna göre, 420’lik paketler halinde sandıklara gönderilmesi gereken zarf ve pusulalar eksik gönderilmiş. YSK paketleme hatası diyor. Filigranlı bunlar, oy hırsızlığı olmaz naraları atan YSK başkan ve üyelerinin söyleminin aksine, paketler elle hazırlanmış. Yani işler öyle anıldığı gibi otomasyonla, yüksek güvenlikle yürümüyor. Bildiğiniz insan eli değme konvansiyonel kargolama sistemi ile sandıklara pusula ve zarf paketlenmiş. Bunların eksik olduğu belirlenmiş, bu kez fazlaca gönderilmiş. Bazı sandıklara bunlar referandum günü iletilmiş. Baştan aşağı suç delili ile dolu bir süreç.

DURSUN ÇİÇEK’İN İDDİASININ TANIKLARI VAR MI?

Bir başka ayrıntı CHP’li Dursun Çiçek’in iddiası. Hayır oyları yüksek çıksaydı seçimin iptali için mühürsüz oy pusulaları bahane edilecekti. İlk bakışta komplo teorisi gibi dursa da akla en yakın AKP tedbirlerinden biri bu olsa gerek. Referandum öncesinde hayır oylarının yüzde 53-56 bandında ‘evet’in son düzlükte buna yetiştiği kamuoyu fikri olarak kayda geçti. Anketler böyle dedi. Çiçek, evetler denk çıkmaya başlayınca pusulalar sayılsın denilerek taktik uygulandığını ve işin lehe çevrildiğini iddia ediyor.

AKP YSK TEMSİLCİSİNİN DİLEKÇESİ DE KENDİSİ DE DELİL

Bir başka delil AKP temsilcisi Recep Özel’in başvuru dilekçesi. YSK’nın mühürsüz pusulalar geçerli kararı aldığı tek sayfalık bu dilekçe önemli kriminal belgelerden biri.  Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığına diye başlayan el yazısıyla kaleme alınmış dilekçe şöyle devam ediyor: “16 Nisan 2017 tarihinde (bugün) yapılmakta olan halk oylamasında bazı sandıklarda oy pusulalarının veya oy zarflarının ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mühürü ile mühürlenmediği yoğun bir şekilde tespit etmiş bulunmaktayız.” İsim yok, yer yok. Ama yoğun tespit var. Üstelik çoğul yani çokça insandan gelen taleple bu kararın alınması istenmiş. Kimlermiş yoğun talepte bulunanlar. Özel, anlatacağım çok şey var ama, yaz dediler bu dilekçeyi yazdım diyor. Onun ilişkileri yaşananları baştan aşağıya deşifre etmeye namzet.

HATALI PUSULALARLA İLGİLİ YSK KAÇ KİŞİYE SUÇ DUYURUSU YAPTI?

Son önemli delil. YSK’nın 560 sayılı kararının son sayfasındaki 2. Madde.  YSK, mühürsüz pusulaların geçerli sayılması kararına müteakip, “Hata veya ihmali tespit edilen sandık kurulu başkan ve üyeleri hakkında ilgili seçim kurullarınca yasal gereğinin takdir ve ifası için suç duyurusunda bulunulması gerektiğine, …” diyerek ikinci bir noktaya dikkat çekiyor.

CHP, muhalif partilerin tümünün itirazlarını dikkate alarak 2.5 milyon oyun YSK kararı nedeniyle itiraza konu olduğunu açıkladı. Sadece İstanbul’da 1900 küsur sandıkta usulsüzlük itirazı var. Şu ana kadar YSK’nın ya da seçim kurullarının kararın ikinci fıkrasına ilişkin suç duyurusunda bulunduğu duyulmadı. Yani mühürsüz oy pusulası hile ya da işini yapanlara hesap sorulması için hukuk yolları işletilmiyor.

Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreçlerinin yıllar alabileceği, Danıştay’a yapılan yürütmeyi durdurma talepli başvurunun mevcut Danıştay üye yapısıyla sonuç getirmeyeceği sıkça söyleniyor. Elbette siyasi partiler ve ilgili kurumlar bu ana davaları işletmeli, takip etmeli.

Gelelim yapılacaklar listesine.

Bir kısmını daha önce yazmakla birlikte özetle ve acilen yapılması gerekenler şunlar.

YSK SANDIK SANDIK MÜHÜRSÜZ PUSULA KULLANILAN YERLERİ AÇIKLAMALI

1-YSK’dan acilen mühürsüz oy pusula ya da zarf kullanan sandıkların tespiti istenmeli. YSK bunları bilmediğini açıklıyor. Bu açıklama Kabul edilemez. İl ve ilçe seçim kurullarına gönderilecek yazı veya yeni bir talimatla bunlar çok rahat tespit edilir.

2- Filigranlı oy pusulalarının basım mekanları açıklanmalı. İhale detayları ve bu hususta uzmanlıklarına kadar bilgiler ortaya konmalı.

3-YSK’nın 560 numaralı kararının ikinci maddesine göre hatalı pusula/zarf kullandıran bu suça iştirak edenlerin suç duyuruları yapılmalı? İsim isim açıklanmalı.

ISLAK İMZALI TUTANAKLARI VE HIRSIZLARI MAHALLİNDE DEŞİFRE EDİN

4-CHP, HDP ve MHP 2.5 milyon oya tekabül eden bu usulsüzlük içinde, sahada bizzat ıslak imzalı sandık sonuç tutanaklarını il il, tek tek sandık ve mahalle vererek kamuoyuna basın toplantılarıyla duyurmalı. CHP kanadının iddiasına göre; ıslak imzalı tutanakları toplandığında ortaya çıkan sonuç yüzde 50.3 hayır, yüzde 47 evet çıktığını gösteriyor. O halde, hangi mahallede hangi sandıkta oy çalındığını, şaibeli işler çevrildiğini o bölgenin seçmenlerinin bilme hakkı var. Bu kamuoyu ile paylaşılmalı.

1 YILDAN 5 YILA HAPİS CEZASI

5-Kanun maddeleri oy sandığı ve oy pusulaları üzerinde işlenecek suçlara 1 yıldan 5 yıla kadar hapis, çeşitli miktarlarda para cezası öneriyor. En geç üç ay içinde kamu davası açılması gerekiyor.  Bu davalar sadece siyasi partileri ilgilendirmiyor. Sandıkta hayır demiş hatta evet demiş seçmenlerin varsa hileleri tespit edilen kişilere dava açması hukukun gereği.

6- İbreti alem olsun diye davaların, davalıların listeleri, ortak bir internet sitesinde kamuoyuna deşifre edilmeli. Bu listeler ve isimler açıklandığında sandık başı organize işlerin yandaş sendikalar, seçilmiş AKP’li memurlar eliyle yapıldığının deşifre olacağından kimse şüphe duymasın. Bu kez çalınan minareye kılıf uyduramıyorlar. Ancak ortadaki suç delilleri, hatta itirafları ortadan kaybolmadan kayıt altına alınmalı.

HİLELİ SANDIKLARDA SAYIM VE SEÇİM TEKRARI ISRARI

7- AGİT’in oylar yeniden sayılmalı teklifi hükümet yetkililerince küçümsenerek karşılandı. Erdoğan ve ekibi bundan memnun değil. Ancak AGİT’in tüm referandum için talep ettiği realize edilemiyorsa bile, itiraz edilen sandıkların oylarının sayılması ve o sandıklarda yenileme talebi için hukuki her türlü süre gözetilerek hukuki her yol denenmeli.

8-CHP’nin daha önce 2014/2015 döneminde VIP Torpil listeleri açıkladığı dönemde AKP’nin  devletteki fütursuzca sürdürdüğü kadrolaşma ve yandaş sendikalar eliyle devletleşme hamlesi önemli ölçüde deşifre oldu. Bütün bu işler yapılırken, kamuoyunun bilgilendirilme hakkı ihmal edilmemeli. Her ne kadar 170 basın yayın kuruluşunun kapatılmış, 230’dan fazla gazetecinin hapsedilmiş olsa da.

9-Twitter, Instagram, Facebook, YouTube TV yayınlarıyla bu usulsüzlükler için her gün her il için bir basın toplantısı düzenlenmeli. Sokak eylemleri kadar önemli bu hukuki tepki, suç işleyenlerin tespiti ve bunu araştırması gereken savcı ve yargıçların harekete geçirilmesi  merkezli yürütülmeli.

SİNE-İ MİLLET’E ÖRNEK: KUŞU BELEDİYE OLSUN DİYE 4 SEÇİM OY KULLANMADI KAZANDI

10- AKP’nin Büyükşehir Yasası 31 Mart 2014 yerel seçimlerinde belediyeden köye çevirdiği Kütahya’nın Simav ilçesi Kuşu beldesi tam 4 seçim sandığa gitmedi. YSK’dan sonra Danıştay Davalar Genel Kurulu kararı ile belde statüsünü geri aldı. Geçen Pazar yapılan referandumda da göğsünü gere gere oy kullandı belde halkı. Doğru hukuki yol, sine-i millet, oy hakkını tanımama gibi toplu ve haklı eylemler sonuç getiriyor. Bu örnek itiraz Danıştay önüne gitmişken enine boyuna incelenmeli.

Yerel düzeyde yaşanan haksızlığı bir hukuk sınavıyla geri kazanan beldeler varsa, rejim değişikliği, başkanlık sistemi getirilerek parlamenter sistemin ortadan kaldırılması gibi radikal kararlara karşı çok daha organize hukuki mücadele yürütülmeli.

TEK ÇALAN VELİ GÖÇER  DEĞİL!

17 Ağustos 1999 Gölcük Depreminde 25 bine yakın canımızı yitirmiştik. Kolonu kesilen binalar, deniz kumuyla yapılan inşaatlar deyince o günün hukuk mücadelesinde Veli Göçer isimli müteahhit önemli bir örnek haline gelmişti. Elbette hile yapan, kötü bina inşa eden müteahhitler, ihmal sahipleri Veli Göçer’den ibaret değildi. Sonra İstanbul, Sakarya, Kocaeli, Yalova’da onlarca başka müteahhide bazı belediyelere davalar açıldı. Ülkeyi yerle bir eden depremin tek mesulü Veli Göçer olmadığı gibi, rejimi sandık hilesi ile alt eden yapının tek müteahhidi YSK ve üyeleri, Erdoğan ve ekibinden ibaret değil. Sahada suç ortakları var. Aynı kafayla çalışan başka sandık ve siyaset mühendisleri var. Mahalle mahalle, semt semt, sandık sandık bu siyaset hırsızları deşifre edilmeli. Böylece bir sonraki seçimin güvenliği de sağlanmış, hukuk işleyecekse altyapısı, zemini de hazırlanmış olur.

Unutmayalım referandumda kazandık diyorlar ama bu işin keyfini çıkaramadıkları açıkça ortada. YSK kararına rağmen AKP bıçak sırtı kazandığı referandumda; İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Denizli; Manisa gibi büyükşehirlerde kaybetme şokuyla ortalıkta geziyor. O zaman bir şokta el çabukluğu marifet diyen siyaset hırsızlarına yaşatılmalı. Siyaseti kendi sandıklarında dizayn edenlerin de rahat gezemediğini gösterelim. Halen şahitleriyle ve mühürlü seçim torbalarıyla her yerde deliller olduğunu bilerek; çokça kriminal iz bırakan bu çetenin peşini bırakmayalım.

[Erman Yalaz] 22.4.2017 [TR724]