Vurun ulan vurun! [Ali Emir Pakkan]

"Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane senin vatandaşın… Hiçbir suçu yok… Tertemiz… Belki hepimizden daha suçsuz… Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…”

Bu cümleler 1943'de Org. Mustafa Muğlalı tarafından kurşuna dizilen 33 Kürt köylüden bahsetmeyen Ulus'u eleştirmek için kurulmuştur! Sadece bu da değil "33 kurşun" diye bir şiir de yazar şair! Ama Tek partinin tek eleştiriye tahammülü yoktur! Ahmet Arif, hakkında soruşturmalar açılır! O bir rejim düşmanıdır artık! Kaçırılır, dövülür, vücudu yara bere içinde bir çöplüğe atılır!

Ahmet Arif'in ilk hapisle tanışması yine tek parti dönemindedir. 1947'da Türkiye Gençler Derneği yönetim kurulu üyesi Melahat Türksal'ın evinde bir şiirinin müsveddeleri bulunur! Bu şiir, Ahmed Arif'in Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olduğuna, örgütsel çalışma yaptığına, anayasal düzeni yıkıp komünist düzen kurma eyleminde bulundu­ğuna kanıt sayılır. Arif'in de içinde bulunduğu pek çok isim gözaltına alınır. İki gün Hacı Bayram’daki işkence merkezinde sorgulanır, sonra mah­kemeye sevk edilir ve tutuklanır. işkenceler anlatılacak gibi değildir. İlk duruşmada beraat eder!

1950'de "beyaz devrim" ile iktidar değişir. DP görece demokrasi havası estirir! Genel af ilan edilir. Sol görüş ve düşünceler de örgütlenir! Ancak çok geçmez 1951-52'de komünist avı başlar. Ahmet Arif'i İşinden alıp götürürler. "Herkesten zorla para toplayıp komünistlere dağıtmışsın, bu durumu kabul et ve şu belgeyi imzala." denir!  Bir itirafname konur önüne! İmzalamaz! 9 gün işkence görür. Bu arada istanbul, İzmir ve Ankara başta, yurt çapında 184 kişi tutuklanır. 1952'de, dosya, İstanbul Savcılığı’nda birleştirilir. Arif de İstanbul’a sevk edilir. Ünlü emniyet binası Sansaryan Han'da dokuz numaralı hücreye atılır. Ağır bir grip geçirmektedir. Buna karşın, işkence yapılır, doktora çıkarılmaz. 128 gün hücre hapsinde kalır ve sonunda Harbiye Cezaevi’ne gönderilir!

İşkenceler, Ahmed Arifin üzerinde ağır izler bırakmıştır. Bir keresinde, bileklerini keserek intihar etmek ister. Hastahaneye kaldırılarak kurtarılır! Savcılıkça tamamlanan dosyalar, Ankara Garnizon Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi’ne gönderilir. Mahkeme, 15 Ekim 1953 günü başlar. 

Babası Arif Hikmet Bey, oğlunun başına gelenlerden hiç haberdar edilmemiştir. Oğlunun Avrupa’ya gittiğini sanmaktadır. Ahmed Arif, hücredeyken, bir geceyarısı babasının öldüğü haberi verilir. Ahmed Arif, bu olayı, hayatının "en büyük acısı"olarak nitelendirir. Da­yanamaz acıya ve şok geçirir. Kasımpaşa Deniz Hastahanesi’nde tedavi edilir. İyileştikten sonra yeniden Sansaryan Han’a getirlir, hücreye konur. 

Mahkeme, 7 Ekim 1954’te sona erer. 

Ahmed Arif, 2 yıl hapis ve 8 ay da Urfa’da gözetim altında tutulma cezasına çarptırılır. Kamu haklarından kısıtlanır. Mahkeme kararın­dan sonra Ahmed, hapiste yattığı süre gözününe alınarak tahliye edilir. 

Mahkemeye başvurarak nezaret cezasını Diyarbakır’a naklettirir. Kız kardeşinin yanında bir süre kalır. İş bulur, ama buna­lımdan kurtulamaz. Hapis korkusu içinde yaşar ve bir daha şiir yazamaz. 

Ahmet Arif, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biridir. Baskıcı rejimlerle ters düşenlerin başına ne gelir, en güzel örneğidir! 

Bir ülke, şairini şiir yazamaz hale getirir mi, bunu yapar mı, adı Türkiye ise yapar! Halk parti gider, AKP gelir yapar! Tek parti, tek adam rejimleri mutlak itaat ister! Şairi, yazarı, gazeteciyi sevmez, ezer! O yüzden Ahmet Arifler ölür, şiirleri yaşar! "Hasretinden Prangalar Eksilttim', Türkiye'de en çok baskı yapan kitaplar listesindedir. Pek çok şiiri bestelenmiş ve dillerdedir. 

Ahmed Arif  2 Haziran 1991'de kalp krizi geçirerek vefat etti, yaşasa bugünkü zulümleri görür; "Bir 33 kurşun şiiri" daha yazardı! 100 binin üzerinde insanı açlığa mahkum edenleri görmeyen medyayı eleştirir, "Tavuk değil bu yahu senin vatandaşın!…” derdi. 

Görüşü ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin zalime karşı çıkmadık; yine inancı, fikri ve yaşam tarzı ne olursa olsun mazlumun yanında olamadık! 

Kısaca; Şair Ariflere sahip çıkamadık, bütün Arifleri almaya cesaret ettiler! Yaşanan budur! 


Otuzüç Kurşun'dan...

   Vurulmuşum
   Vakitlerden bir sabah namazında 
   Yatarım         
   Kanlı, upuzun... 

   Vurulmuşum 
   Düşüm, gecelerden kara 
   Bir hayra yoranım çıkmaz 
   Canım alırlar ecelsiz 
   Sığdıramam kitaplara 
   Şifre buyurmuş bir paşa 
   Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

   Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 
   Rivayet sanılır belki 
   Gül memeler değil 
   Domdom kurşunu 
   Paramparça ağzımdaki... 

   Vurun ulan, 
   Vurun, 
   Ben kolay ölmem. 
   Ocakta küllenmiş közüm, 
   Karnımda sözüm var 
   Haldan bilene. 
   Babam gözlerini verdi Urfa önünde 

   Üç de kardaşını 
   Üç nazlı selvi, 
   Ömrüne doymamış üç dağ parçası. 
   Burçlardan, tepelerden, minarelerden 
   Kirve, hısım, dağların çocukları 
   Fransız Kuşatmasına karşı koyan da

                                         Ahmed ARİF


[Ali Emir Pakkan] 2.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan      

Bir Hüseyin şehit düştü Anadolu Kerbelası'nda [Bârân]

HAPİSTEN FİRDEVS’E UÇTU HÜSEYİN.
SOLDU PEMBE, ORTALIK GECELEYİN.
MAHZUN OLDU DOSTLARI, BENCİLEYİN.
DESTANSI ŞİİRLER SİZ HECELEYİN.

GÜLDEN RENK ALMIŞTI, SOYADI PEMBE.
GÜLLER DİYARINDA NURA TALEBE.
HİZMET ULAŞTIRDI ONU EDEBE.
RAMAZAN'DA ŞEHİT, ÜSTÜN MERTEBE.

TAM GÖNÜL İNSANI, BEKLENTİSİ YOK.
DOSTLUĞU DEĞERLİ, SEVENİ PEK ÇOK.
MÜSTAĞNİ BİR DURUŞ, GÖZÜ DE PEK TOK.
BİZE ELVEDASI ŞOK ÜSTÜNE ŞOK.

KAYSERİ MAĞDURU İDİ SEKSENDE.
BİR MÜDDET KALMIŞTI ZATEN İÇERDE.
BAHSETMEZ ONLARDAN ASLA BİR YERDE.
GERÇEK BİR ÇİLEKEŞ, ALIŞIK DERDE.

ADAŞIM, KARDAŞIM VE MESLEKDAŞIM.
ŞAHİDİM HALİNE, ZİRA YOLDAŞIM.
AYNI MINTIKADA, HEM SINIRDAŞIM.
YÜRÜDÜK BİRLİKTE, YOL ARKADAŞIM.

NE HİCRANDIR BİZE, UZAKTA OLMAK.
CENAZENDE ARKA SAFTA YER ALMAK.
DUALARLA, GÖZ YAŞIYLA YOLLAMAK.
BIRAKTIĞIN EVLATLARA SARILMAK.

SEN ADINA YAKIŞANI GÖSTERDİN.
DAVA ŞUURUNU HEP SERGİLEDİN.
YENİ NESLİN İMANI İDİ DERDİN.
ŞAHİDİZ HEPİMİZ, SEN ŞEREFLENDİN.

BÂRÂN – RAMAZAN 2017
baarankara53@gmail.com

[Bârân] 1.6.2017 [Samanyolu Haber]

Kininiz kime, düşmanlığınız neye? [Bahattin Karataş]

İslam'a Kur'an'a hizmetten başka hiçbir hesabı kitabı olmayan hizmet erlerine kininiz niçin?
     
İnsanî ve evrensel değerleri dünyaya yayıp herkesin beraberce yaşayabileceği bir dünya için gayret eden adanmışlara buğzunuz niçin?
     
Herkesi kendi konumunda kabul edip, gönlünde herkesin oturabileceği bir sandalyesi olan sulh ve barış havarilerine gayzınız niçin?
     
İnsanlığın zararlı kötülüklerden arınmasına, gençliğin zararlı alışkanlıklardan korunmasına hayatını feda eden gönülsüzlere düşmanlığınız niçin?
     
İslama ve insanlığa hizmetten başka hiç mi hiç bir hesabı olmayan hizmet kervanına nedir bu yaptıklarınız? 
     
Ortak yaşama ve anlaşma dili sevgi dilinin dünyaya ortak dil olmasına gayret eden fedakar hasbileri çekememezliğinizin sebebi nedir, niçin?
     
Bir asırdır emniyet ve asayiş adına en ufak bir sabıka kaydı olmayan ve dünyada ve Türkiye'de şimdiye kadar ve bundan sonra da emniyet ve asayişi, barış ve kardeşliği hayat felsefesi yapan, barış elçilerine husumetiniz niçin ve neden?
     
Evrensel temel hak ve özgürlükler çerçevesinde dünya hukuk normları ve standartlarına göre dinini ve inancını yaşayan insanlara hayat hakkı tanımamanız neden, neden, neden?
     
Yaptıklarınıza bakılırsa dünyada yamyamlar tamtamlar dahil hiç bir hukuki norma usul ve kaideye uymayan tutumunuz var... Hiçbir nemrud, hiçbir firavun, hiçbir tiranın uygulamadığı reva görmediği bu ceza hiçbir suçun karşılığı değildir..
      
Bütün suçların bir tarifi vardır. Buna uygun da cezası vardır. Suç ceza arasında mütekabiliyet esastır.. Buna adalet denir..
      
Ekmeği suyu kesmek, mala mülke çökmek, çoluk çocuk ailecek aşiretçe topyekun cezalandırmak, hapishane yetmiyorcasına işkenceler, suikastler, komplolar, hayat hakkı tanımama, varsa bile suç mahallidir ve ferdidir demeyip bütün dünyada cadı avına çıkmak, bütün bunlar işlenmiş hangi suçun bedelidir?..
      
Suç tesbitine kadar insan maznun olsa da masumdur, beraatı zimmet asıldır..
      
Vatana millete ihanet desek, tarihte siz gibi hain ve alçak bir çeteyle karşılaşmadı bu ülke bu millet!.
      
Zina desek gırla gidiyor serbest bıraktınız.. 
      
Adam öldürme desek her gün masumları apartmandan aşağı atıyor, sahillere cesetler vuruyor, öğretmeni kanser diye iğne vuruyor, zehirleyip öldürüyorsunuz.. Masumların kanına giriyorsunuz.      
      
Hırsızlık, gasp desek baştan beri sizin işiniz bu ..
      
Dini siyasete alet etmek desek din bırakmadınız yaşantınıza uydurdunuz fetva kumkumalarınızla anlayışınızı din diye dayattınız saf millete, yutturdunuz.
      
Anarşi terör desek dünya şahit ki terörist sizsiniz, anarşist sizsiniz, suç üstüsünüz yakında dünya mahkemelerinde yargılanacaksınız.. Dünyaya rezil rüsvasınız. Çünkü müslüman terörist olamaz, terörist de müslüman olamaz.. Büyüğümüzün dünyaya mesajıdır..
      
Saymakla bitmez bu suçları her gün işliyorsunuz.   
      
Dünyada devlet diye sizin çeteniz kadar suç işlemiş başka bir teşkilat yoktur zannediyorum..
      
Ama hizmet insanı bunlardan fersah fersah uzaktır.. aşrı mişarına haşa bulaşmadı bu da dünyaca müsellem..

Hizmet erlerine yaptıklarınız peki neyin karşılığıdır söyler misiniz? Haktan hukuktan değil, dinden imandan da değil, örften adetten değil peki neden?
      
Dünyada emsal böyle bir uygulama var mı? Beşer tarihinde olmuş mu? Velev bir kişi suç işlese ki o da yok..Elli, yüz, bin, on bin yüz binler cezalandırılır mı? Firavunun kanunları vardı.. Nemrud'un "Hamurabi Kanunları" da vardı.. Hukuk sistemi vardı.. Belgeleri var ama böyle bir şey yok.. Peki siz kimsiniz, nesiniz?
      
Zulmettiğiniz insanlar kim ki böyle bir kanunsuzluğa adaletsizliğe reva görülüyor? Veya ne suç işlediler de böyle bir muameleye tabi tutuluyorlar?
      
Tarihte Hz. Muhammed'le (as) Abdullah b. Sebe'nin bir rövanşımı yoksa bu? 
      
İslam'ın insanlığa ve yeryüzüne şehbal açmasından bir rahatsızlığınız mı var? 

Hz. Muhammed'in (as) "ahir zamanda kardeşlerim gelecek adımı dünyaya duyuracaklar" dediği kardeşlerinin önünü kesmek mi istiyorsunuz? Yoksa Efendimizin Adından mı bir rahatsızlığınız var? 
      
Yoksa Kuran'ın nurunu mu söndürmek istiyorsunuz?
       
Neden İslamın tertemiz pırıl pırıl güzel yüzünü kirletme gayretindesiniz?
       
Kurduğunuz ve silah dahil idari siyasi lojistik destek sağladığınız terör örgütleri kadar İslam tarihinde İslam'a zarar veren, darbe vuran başka bir kuruluş bilmiyoruz. Siz gerçekten dost musunuz? Yoksa çok sinsî münafık bir düşman mısınız?
      
Üstadın da önü kesilmek istenmişti. İsterseniz o devir yöneticilerine yönelttiği sorularla cevap verelim...
       
"Eğer korkunuz şahsımdan ise elli bin değil, belki tek bir asker kapımda durur çıkmayacaksın der ben de çıkmam... (Bu kadar zulüm, gasp, mal-mülke çökmek, kadın, çoluk çocuk işkence vs hiçbir isyan kanunsuzluk gösterilmedi)..
       
Yok eğer korkunuz mesleğimden, Kur'an hakikatlarını ilan etmemden ve imanın manevi kuvvetinden ise elli bin değil, yanlışsınız elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun.. Çünkü Kur'an-ı Hakimin kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dahil bütününe meydan okumuşum.... Bütünüz toplansanız Allah'ın yardımı ile beni yolumun bir meselesinden geri çeviremez inşallah mağlup edemez.. ..Karışsanız da boşunadır..
  
Takdiri Huda kuvvei bazu ile dönmez
Bir şema ki Mevla yaka, üflemekle sönmez 
(Ziya Paşa)

Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.  
(T.Fikret)

Dava Allah'ın davası, Resullüllah davası, iman Kur'an davası.. Kimin haddine ona parmak uzatsın? Siz ve bütün insî cinnî şeytanlarınız bir araya gelseniz buna gücünüz yetmeyecektir. Allah'ın izniyle mağlup edemeyecek ama mağlup olacaksınız.

[Bahattin Karataş] 1.6.2017 [Samanyolu Haber]

Göğüslerdeki kalpler kör olunca… [Abdullah Salih Güven]

İki ayet, onların tevil ve tefsiri, meal ve yorumu üzerinde uzun iktibaslar yapıp şahsi düşüncelerimi yazının sonunda sadece bir cümle ile açıklayacağım.

Rivayetlere göre aşağıda mealini vereceğimiz iki ayet Velid b. Mugire veya Ebu Cehil’in “Şayet peygamberlik hak olsaydı, ona ben senden daha layığım. Ben senden daha yaşlı ve zenginim. Bana veya kabilemden birine melek gelmedikçe sana inanmayacağım” minvalinde söylediği sözler üzerine nazil olmuştur. Aslında bu Allah ve peygamber/peygamberlik telakkisinin çarpıklığını ve sapıklığını gösteren bir yaklaşım. Kur’an’ın nüzulüyle birlikte yeni bir insan ve yeni bir toplumu inşa ettiği zaman diliminde bu önemli bir husus olsa gerek ki Allah gönderdiği ayet ile bu sapık düşünceye onların beyanlarını da yeniden hatırlatarak doğrudan cevap verir. Der ki: “Ne zaman onlara bir (ilahi) mesaj gelse, derler ki: ‘Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize verilmedikçe inanmayız!’ (Ama) mesajını kime tevdi edeceğini en iyi Allah bilir. Suç işleyenler, Allah katında aşağılanmaya ve entrikacı eğilimlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğratılacaklardır.” (En’am;123-124)

BURADAKİ ‘SUÇ’ NEDİR?

Pekâlâ, ne suçu işlemişlerdi bunlar? Eğer mesele sadece Allah’a ve Peygamberine inanmamak ise bu, kişinin düşünce ve inanç özgürlüğü kapsamında ele alınıyor birçok ayette. Dolayısıyla mücerret manada inanmama suç olamaz. Bu sorunun cevabını bir önceki ayette buluyoruz. Şöyle buyuruyor Allah: “Her ülkenin önde gelenlerine (ekâbir) iktidar imkânı veririz. Onlar da memleketlerinde hile ve entrika peşinde koşarlar ama çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner; fakat onlar bunu anlayamazlar.”

Ayet açık ve net bir biçimde iktidar imkânına kavuşan seçkinler ve iktidarlarını hile ve entrikalarla devam ettiren kişiler (ekâbir) Allah’ın elçilerini kabul etmezler diyor. Neden? Çünkü iktidarın kendilerine sağladığı siyasi, ekonomik, hukuki, sosyal, kültürel statülerini kaybedeceklerdir. Ali Bulaç bunu Kur’an Dersleri adlı tefsirinde şöyle anlatır: “Bu ayette toplumsal bir yasadan söz edilmektedir. Genel olarak bir toplumun önde gelenleri yani siyasi, ekonomik ve askeri güçlerden oluşan iktidar seçkinleri, geniş yığınların aleyhine olmak üzere örgütlenir, aralarında çıkar birliği kurar ve merkezi yönetimi sert bir çekirdek gibi ellerinde tutarlar… Bu zümreler kitleleri iktisadi, askeri ve siyasi hegemonyaları altında tutabilmek için türlü türlü hileli yollara başvurur, zihinleri teşevvüşe uğratır, zayıf ruhlu insanları satın alır, böylelikle haksız iktidarlarını sürdürürler. Bütün gayri meşru düzen ve tahakküm biçimleri sözün geçtiği yerde sözü, paranın geçtiği yerde parayı, gücün geçtiği yerde gücü kullanırlar. Farsça ifadesiyle buna zer-u zor-u tezvir denir.”

NEDEN ‘İKTİDAR’ VERİLDİ?

Ayetin ilk cümlesinde Allah’ın böylesi kişilere iktidar imkânı vermesi zihinlerde “Neden?” sorusunun oluşmasına sebebiyet verebilir. Kısaca izah edecek olursak, bu Kur’an’ın anlatım tarzıdır. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” (Fetih, 48/14) “… Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidayete eriştirir. (Ey Resulüm) artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir” (Fâtır, 35/8) ayetlerinde de benzeri bir tarzı görebiliriz. Bu ayetlere sathi bir bakış atfedip zahirine göre mana verdiğimizde ulaşacağımız yer cebri anlayıştır.

Yani “İnsan rüzgâr önünde yuvarlanan bir yaprak gibidir; özgürlüğünün, iradesinin, tercihinin hiçbir manası yoktur. Öyleyse bu dünyanın bir imtihan meydanı olmasının, ahirette dünya hayatında yaptıklarından sorguya tabii tutulmasının, cennet ve cehennemin de bir anlamı kalmaz” demek gibi. Bu çıkarımlar elbette yanlıştır. Doğrusu insanın özgür bir varlık olduğu, bir eylemi yapma ya da yapmama konusunda muhtar bulunduğu, dünyanın da, ahiretin de hesap ve mizanın da cennet ve cehennemin de ancak bu anlayışla bir anlam kazanacağıdır. Bu açıdan söz konusu ayetlere mana vermede mahruti bakış ve metodoloji önem kazanmaktadır.

ÇEVİRDİKLERİ ENTRİKALAR KENDİLERİNE DÖNER

Ayet-i kerime de ‘mekr’ tabiri kullanılmaktadır. Ali Bulaç ile devam edelim: “Mekr, kelimesinin asıl anlamı eğip bükmektir ki bunun pratikteki karşılığı gerçeklerin ters yüz edilmesi, doğruluktan sapılması için hileli yolların denemesi işlemidir. Aldatma ve hilelere hâkim zümrelerin gücü daha çok yeter, zira ellerinde büyük imkânlar vardır. Modern çağda eğitimden medyaya, üniversitelerden hayli gelişmiş psikolojik savaş tekniklerine kadar, iktidar seçkinleri hem ulusal hem de küresel düzeyde gerçekleri ters yüz etmekte, kitlelerin bilincini uyuşturmaktadırlar. Güç, servet ve iktidar sahibi olmaları ekâbir sınıflar için ağır bir sınavdır, imkân ve güçleri diğerlerinden daha yüksek olduğundan hem haksız ve gayri meşru iktidarlarını sürdürmek hem kitleleri daha çok zayıflatmak amacıyla mekr yoluna başvururlar.”

Bir soru; bin bir türlü hile ve entrikayla sağladıkları ve sürdürdükleri iktidarları kendileri için hayırlı mıdır? Ayet tam aksini söylüyor; Diyor ki: “Çevirdikleri entrikalar, kendi aleyhlerine döner; fakat onlar bunu anlayamazlar.” Ali Bulaç bunu şöyle izah ediyor: “Çünkü hileye, aldatmaya ve çarpıtmaya dayalı düzenleri devam ettikçe kendileri de, kişilikleri ve ahlaki formasyonları itibariyle yozlaşmakta, diğer yandan ahirette kendileri için acıklı bir azabın hazırlanmasına sebep olmaktadırlar.”

ASIL SIKINTILARI KENDİLERİNE TUTULAN AYNA

Buldukları bir çıkış yolu var mı böylesi kişilerin? Elbette var. İkinci ayet bunu anlatıyor zaten. Gerçeklerden kaçıp olmayacak şeyleri talep etmeleri. “Allah’ın peygamberlerine verdiklerinin benzeri bize verilmedikçe inanmayız!” derler. Yani peygamberlik isterler. “Ben/biz, senden/sizden daha layığız” derler. Halbuki peygamberlik gibi bir misyonu Allah kime vereceğini onlardan daha iyi bilir ve onlar da bu gerçeğin farkındadırlar ama statükolarını koruyabilmek ve sürdürebilmek için böyle absürt gerekçelere başvururlar ve kitleleri de buna inandırırlar. Ali Bulaç ne güzel izah eder: ”Burada bir samimiyetsizlik söz konusudur. Zira asıl sıkıntıları, onlara iki yüzlülüklerini, sahteliklerini, zulüm ve sömürü düzenlerini yüzlerine vuran peygambere ve elbette Risalet’in kendisine karşı duydukları hınçtır… Bu tutum inkârcıları ve hak ihlali yapanları Allah katında küçük düşürücü ve bir azabın hazırlanmasına sebep olur.”

Bu iki ayet sebeb-i nüzulü ve muhtevasındaki derinliği ile düşünüldüğünde günümüz insanına öyle şeyler anlatıyor ki… Ama onu görmek ve anlamak için Hac suresi 46. ayette geçen beyanla söylersek “göğüslerdeki kalbin kör” olmaması gerekir.

[Abdullah Salih Güven] 2.6.2017 [TR724]

Gurbetçi ölünce nereye gömülsün? [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Sosyal medyada son günlerde bir video dolaşıyor. Belçika’dan ‘gurbetçi’ İbrahim Ulusoy’un paylaştığı videoda Diyanet’in duyarsızlığına tepki var. Vefat eden yakınını toprağa vermek için Belçika Diyanet Vakfı’na ait cenaze fonuyla Türkiye’ye götüren İbrahim Ulusoy’un, cenazeyi İstanbul’dan toprağa verileceği yer olan Eskişehir’e götüren araçla problemi var. Çünkü ‘araç’ bir minibüs. Tabut, koltukları yatırılmış minibüste taşınıyor. Cenaze aracı yazısı bulunmayan minibüs, yıllarca cenaze taşımış. Ancak cenaze taşımak için standartlara sahip değil. Yıllarca Belçika’da yaşayıp insani muamele görmeye alışan İbrahim Ulusoy, Türkiye’de gördüğü bu gayri insani duruma doğal olarak isyan ediyor. Bu aslında ne ilk ne de muhtemelen son. Gurbetçiler anavatanda toprağa verilmek için uğraştıkça benzer durumlar çok karşımıza çıkacak.

Asıl soru şu: 60 yılı geride bıraktığımız Avrupa serüvenimizde neden hala Türkiye’ye gömülmeyi istiyoruz?

ANAVATANA GÖMÜLMEK İYİ DE MASRAFLI

Rahmetli babam, “Beni köyüme, annemin, babamın yanına gömeceksiniz. Size vasiyetim budur” demişti. Bu sözler tıpkı babam gibi yaşı kemale eren ilk kuşağın tamamına yakınının ağzından mutlaka çıkmıştır. Babam için 40 yıldır yaşadığı Danimarka hala gurbetti. Hele Müslüman mezarlığının olmadığı bir yerde gömülmek ilk kuşak için asla kabul edilmeyecek bir durumdu. Onların “Anama, babama hasret kaldım, bari mezarımız yan yana olsun” düşüncesi, “Mezarımıza Fatiha okuyacak birileri olsun” demektir aslında. Avrupa’da Hıristiyan mezarlığının bir kenarında ‘garip’ yatmak yerine memleketlerinde yoldan gelip geçenlerin okuyacağı Fatiha’dan nasiplenmek isterler.

1970 ve 80’li yıllarda Avrupa’da bulunan Türklerin hem sayısı azdı hem de yaş ortalaması gençti. Elbette ecelin yaşı yok ama vefat edenlerin sayısı günümüze kıyasla oldukça düşüktü. İlk yıllarda anavatana arabaların üstünde taşınan tabutlar, uçakla gönderilir oldu. Bu kez karşılarına çıkan problem maddiydi. Günümüze kıyasla uçak biletleri o yıllarda çok daha pahalıydı. Bugün 100-200 Euro’ya Avrupa’dan Türkiye’ye uçakla gitmek mümkünken, o yıllarda bir kişi en az 700-800 Euro’ya bilet alabiliyordu. Maaşların düşük, biletlerin pahalı olduğu o yıllarda bir cenazenin masrafı en az 4 bin Euro’yu buluyordu. Uçak seferlerinin azlığından dolayı cenazenin Türkiye gitmesi günleri alıyordu.

CENAZE FONU KURULUYOR

1980’lerin ortasından itibaren hem nüfus arttı hem de vefat edenlerin sayısı. Diyanet öncülüğünde bir cenaze fonu kuruldu. Gurbetçi nüfusunun iyice arttığı günümüzde değişik cemaat ve dayanışma derneklerinin de kendilerine ait cenaze fonları bulunuyor. Cenaze fonları yakını kaybeden için kolaylıktı. Masraflar yılsonu üyelere eşit bölünüyordu. Bu bir hizmet olduğu kadar aynı zamanda bir ranttı. Özellikle Diyanet’in kurduğu cenaze fonlarıyla vakfa ait tüm giderler karşılanıyordu. On binlerce üyesi olan bir cenaze fonu sene sonunda üyelerine 3-5 Euro fazla masraf gönderse üye için pek fark etmiyordu ama fonun bütçesine hatırı sayılı bir rakam giriyordu. Diyanet’e ait vakfın kira, kırtasiye, iletişim, emlak vergisi ve personel gideri cenaze fonlarından karşılanıyordu. Dediğim gibi bir ‘hizmet’ olduğu kadar ‘duygusal’ sebepler de vardı. Keza kâr amaçlı kurulan çok sayıda cenaze fonları bile oldu.

Cenazeler Türkiye’ye götürülmeye devam ederken; 2000’li yıllardan itibaren Avrupa’da sayıları giderek artan Müslüman mezarlıkları da oluşmaya başladı. İlk kuşak ‘ille de vatanım’ derken, ardından gelenler için ‘vatan’ kavramı giderek değişime uğradı. Doğdukları ülkeyi ‘vatan’ bilen nesiller, ‘öldüğümde beni buraya gömün’ demeye başladı. Ancak hala Avrupa doğumlu da olsa Türkiye’ye gömülmek isteyenlerin oranı oldukça yüksek düzeyde bulunuyor.

AVRUPA’DA MÜSLÜMAN MEZARLIKLARI

En fazla Türk’ün bulunduğu Almanya’da da sayısı onlarla ifade edilen Müslüman mezarlıkları var. Gurbetçi Türkler, hemen hemen tüm şehirlerde Müslüman mezarlığı kurdu. Ancak bu mezarlıkların hepsi müstakil değil. Bazıları Hıristiyan mezarlıklarının bir bölümünün Müslümanlar için ayrılmasıyla kurulmuş. Hollanda’da ilk Müslüman mezarlığı başkent Amsterdam’da 2012’de açılırken; Belçika’da Müslümanlara ait müstakil mezarlık bulunmuyor. Bu ülkedeki 25 belediyenin mezarlığında Müslümanlar için ayrılmış özel bölüm var. Fransa’da Müslümanlara ait ilk müstakil mezarlık Strazburg’da 2012’de hayata geçti. Fransız kanunlarına göre ülkede dine özel mezarlıklar yasak fakat Strazburg’un Alsac ve Moselle yerel meclisleri yerel kanunlar sayesinde bu yasağı aşarak ülkede ilk Müslüman mezarlığın açılmasına karar verdi. İslamiyetin resmi din olarak kabul edildiği Avusturya’da Viyana Belediyesi başkentin güneyinde Müslümanlara ait ilk mezarlığı Ekim 2008’de hizmete açtı. Danimarka’da ise ilk Müslüman mezarlığı 2006’da açıldı.

Avrupa’da yaşayan gurbetçilerin vefat ettiklerinde genelde Türkiye’ye gömülmeyi tercih etmesine karşılık diğer Müslüman göçmenler Türklerden farklı davranıp bulundukları ülkeye gömülmeyi tercih ediyor. Hıristiyan mezarlıklarının içinde Müslümanlar için ayrılan bölümlerde çok sayıda Arap, Pakistanlı ve Afrikalı göçmene ait mezar bulunuyor. Bunun başlıca sebepleri ise cenaze masrafının yüksekliği, gidilecek ülkenin uzaklığı ve bulundukları ülkenin vatan kabul edilmesi.

TÜRKİYE’YE GÖNDERİLEN CENAZENİN ‘TAKİBİ’ ZOR

Toprağa verilmek üzere Avrupa’dan Türkiye’ye gönderilen cenazelerin başına tatsız olaylar da gelebiliyor. İşte basına yansıyanlardan sadece birkaç örnek.

Almanya’da 2005’te kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Mehmet Güler’in cenazesi, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaşanan karışıklıktan dolayı Bosna’ya gönderilmişti. Erzurum Havaalanı’nda Güler’in cenazesini teslim aldığını sanan yakınları yaşanan karışıklığı defin sırasında fark ederek şok olmuştu. Erzurum’a Bosnalı birinin cenazesi gelirken, Bosna’ya gönderilen Güler bir gün sonra Erzurum’a getirilerek toprağa verilmişti.

Ocak 2012’de Almanya’da vefat eden Ordu’lu Hayriye Kılıç’ın cenazesi memleketinde toprağa verilmek üzere İstanbul aktarmalı Trabzon’a gidecekti. Cenazeye refakat eden yakınları Trabzon’a indiklerinde tabutun uçağa yüklenmediğini öğrenince şoka girdi. Aramalar sonunda tabutun kayıp eşyalar bürosuna kaldırıldığı ortaya çıktı. Gurbetçinin cenazesi gecikmeli olarak Trabzon’a gönderildi.

Nisan 2009’da Avusturya’da vefat eden gurbetçi Mustafa Koç’un cenazesi ise Türkiye yolunda kayboldu. Memleketi Yozgat’ta toprağa verilmeyi vasiyet eden Koç’un cenazesi, THY’nin uçağında bulunamadı. Adeta bir valiz gibi kaybolan cenaze, ancak uzun araştırmalar sonunda ortaya çıkacaktı.

[Hasan Cücük] 2.6.2017 [TR724]

En büyük kâbus ve 15 Temmuz’un kamera arkası [Veysel Ayhan]

2015’in ilk aylarına gidiyoruz. Yani 1,5 yıl öncesine. Erdoğan, siyasi muhalefeti bitirmişti. Anayasal kurumları tek tek ele geçirmiş, yargıyı teslim almıştı. MİT ve Emniyet AKP’nin özel güvenlik şirketine dönüşmüştü. Dilediğini tutuklatıyor, dilediğini salıyordu. Ana akım medyayı, haber televizyonlarını, büyük tirajlı gazeteleri tamamen teslim almıştı.

Ama Saray’ında hala rahat uyuyamıyordu.

YA ASKERLER DARBE YAPARSA!

Tek kâbusu buydu.

Hırsızlıklar, sıfırlamalar, offshore hesaplardaki ‘gizli hazineleri’ bilen biliyordu. Bir başka ülkede 50 defa başbakanı yerinden edecek skandalları medyası ile örtbas etmeyi başarmıştı. Halkın şükür ki(!) hiçbir şeyden haberi yoktu.

Öyle hukuksuzluklara bulaşmıştı ki kendisinin sarsılmaması için devleti sarsması gerekiyordu. Ki bunu yaptı. Cumhuriyetin değerlerini, anayasa maddelerini, laiklik ilkelerini paçavraya çevirdi. Eski asker olanlardan dolayı 10 defa darbe yapardı. Ama TSK’dan ses çıkmadı. Bu sessizlik endişelerini azaltmıyor artırıyordu. Çünkü ne yaptığını biliyordu ve korkuyordu.

Paranoyası haline gelen Cemaat askerde ne kadardı? Dursun Çiçek’e göre yüzde 10’dan fazla değildi. Bir başkası daha yüksek oranlar söylüyordu.

CEMAAT DARBE YAPSAYDI…

Cemaatin darbe yapmaya niyet eder miydi? Etseydi bugüne kadar niye bekledi? Bu sorular zihninde dönüp duruyordu. 2012’de saygılarını sunup ülkeye davet ettiği Fethullah Gülen’e 2013 ve 2014 yılları boyunca etmedik hakaret bırakmamıştı. Dünya tarihinde hiçbir insan bir başkasına bu kadar alçakça, seviyesizce, sürekli ve günlerce hakaret etmemişti. Bir yandan seviniyor bir yandan korkuyordu. Devleti peşine takmış Cemaat’in kurumlarına Moğollar gibi çöküyordu. Talan ettiriyordu. Binlerce yargı mensubunu, on binlerce polis müdürü ve polisi meslekten atmıştı. Ama tek bir cemaat mensubundan mukavemet görmemişti. Yine de huzursuzdu. Cemaati bürokrasiden, emniyetten ve milli eğitimden yok ederken seyreden ‘Cemaat mensubu’ asker, her şey bittikten sonra niye darbe yapsındı? Yapsa ne anlamı olacaktı?

Erdoğan’ın askerin içinde asıl korktuğu Cemaat değildi. Atatürkçü askerlerdi. Asker lojmanlarının nabzını tutuyor tehlikeyi seziyordu. Seküler eğitimden geçmiş, Kemalizmi tahsil etmiş asker, her gece kâbusuydu.

Kamuoyu bilmiyordu ama aslında TSK’yı da bir ölçüde Hulusi Akar’la kontrol altına almıştı. Bu nedenle de Akit’in en ağzı bozuk, çirkef yazarı olan Hasan Karakaya için Genelkurmay’ın taziye telefonu açması şok etkisi yapmıştı. Atatürkçü bir ordu, Atatürk’e sürekli hakaret eden bir gazeteye taziye vermişti… Sümeyye’nin düğününde tüm komuta kademesi hizaya geçmişti…

ATATÜRKÇÜLERİ ‘CEMAATÇİ’ DİYE AMBALAJLAMAK…

Sonradan fark edildi ki meğer en büyük “sızma” Hulusi Akar’mış. Bu, Akar’ın Kayseri lisesi yıllarının coşkulu bir Necip Fazıl hayranı ve İngiltere’de Fehmi Koru ve Abdullah Gül arkadaşlığının gizemli misafiri olduğu ortaya çıkınca az çok anlaşıldı. Fehmi Koru ve Abdullah Gül bu arkadaşlığı özenle saklamıştı. Müktesebatını gizleyen bir İslamcı olduğu az çok belli olmuştu. ‘Gizli bir el’in himayesinde zirveye tırmanmış, Atatürkçülere karşı Erdoğan’ın sigortası olmuştu.

Ama rahat uyuması için bu da yetmiyordu. Ya Akar ekarte edilirse? Ya alttan bir kalkışma olursa…

Dolayısıyla ordudaki Atatürkçü-Kemalist kanadı tasfiye etmeden içi rahat edemezdi. Bu tasfiyenin en güzel yolu da tüm tasfiye edeceklerini cemaat’le ambalajlamaktı. Bunu başarabilirse tüm tehlikeleri Cemaat etiketiyle bertaraf edebilecek, kamuoyunda tepki oluşmayacaktı.

TEK ÇÖZÜM KONTROLLÜ DARBE

“Kontrollü bir darbe girişimi” organize etmeleri gerekiyordu.

Çözümün üç sacayağı olacaktı: Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar.

Ve “proje darbe” adım adım hayata geçti. O kadar başarılı bir reklam yapıldı ki Yenikapı premiyeri muhalefeti bile tribüne toplayabildi. Prodüktör tabi ki Erdoğan’dı. Yönetmen ise kuşkusuz Hakan Fidan. Hulusi Akar’a ise görüntü yönetmenliği kalmıştı. Oyuncu ve figüranlık bu korkunç oyundan habersiz masum askerlere düşmüştü.

Prodüksiyonun kanlı faturasını darbeyi önlediğini sanan 249 vatandaş ve linç edilen bu masum askerler ödemişti.

GELELİM BUGÜNE…

“Kusursuz cinayet yoktur”. Öyle oldu. Filmin çekim hataları art arda dökülmeye başladı. Hulusi Akar’ın yaptığı yazılı açıklama dikkatle okunursa söyledikleri ve söylemedikleriyle filmin karanlık noktalarını faş eden tam bir itirafnâme. Şöyle diyor: “Kanaatimce, alınan bu tedbirlerden dolayıdır ki hainler paniğe kapılarak (…) geç saatlerde yapmayı (saat 03.00) planladıkları işi öne almak suretiyle erkenden ifşa olmuşlar ve böylelikle darbe girişiminin akamete uğramasındaki önemli bir faktör gerçekleşmiştir.”

FİLMİN YÜZLERCE ÇEKİM HATASI…

Soru 1: Akar ne tedbirler aldı?

Daha doğrusu komutanları düğüne göndermek dışında ne tedbir aldı?

Soru 2: Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı, komisyonda “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Bu temel kural 15 Temmuz da uygulansa darbe girişimi açığa çıkardı” demişti. Peki Akar niye bunu yapmayarak onlarca askerin linç edilmesine sebep oldu?

Soru 3: Madem tedbir alınınca “darbe akamete” uğradı. O zaman bunları bilen ve öğle saatlerinde “hareketliliği” öğrenen Erdoğan, bastırılmış darbe için mi halkı kasten sokağa çağırdı?

Soru 4: Bir gün önce yani 14 Temmuz akşamı Akar ve Fidan 6 saat başbaşa ne konuştu?

Tr724 yazarı Ahmet Dönmez’in sadece son 3-4 yazısı işin iç yüzünü görmek için kafi.

Aklını ipotek etmeyenler için 15 Temmuz’un “kontrollü bir darbe” ve “mükemmel bir tuzak” olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Minareyi çalan iyi bir kılıf hazırlayamadığı için artık mızrak çuvala sığmıyor. İnanmayan inanmaz.

Hulusi Akar, Erdoğan rahat uyuyabilsin diye TSK’yı altın bir tepside ona sundu. O da afiyetle yedi bitirdi. Ve artık “OHAL’li Türkiye” tartışmasız bir diktatörlük haline geldi.

Şimdi tüm yaptıklarından sonra Saray’ında rahat uyuyor ama kabûs görme sırası ne yazık ki ‘Erdoğan darbesi’nin mağduru milyonlarca masumda…

[Veysel Ayhan] 2.6.2017 [TR724]

‘Rayından çıkmış kontrollü darbe’ [Erhan Başyurt]

15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden neredeyse bir yıl geçti.

Başarısız ve bastırılmış bir darbe girişiminin halen aydınlatılamamış olması, cevaplar yerine soruların ve şüphelerin artması şaşırtıcı.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın süreçte oynadıkları rol kafa karışıklığının ana sebebi…

***

MİT’e darbe olacağını 14.20’de ihbar eden Binbaşı O.K.’nın savcılığa verdiği ifadelerinin gerçeği yansıttığını kamera kayıtları da doğruluyor.

O.K.’nin saat saat kamera kayıtlarını Karar Gazetesi yayınladı…

***

Aydınlık Gazetesi de Binbaşı O.K.’nin eskiden beri MİT’e çalıştığını iddia eden bir haber yayınladı.

Olabilir. Binbaşı O.K.’nin şu an TSK’dan MİT kadrosuna alınmış olması ve yargı süreçlerinden kaçırılması bu ihtimali güçlendiriyor.

***

Daha ilginci, eski MİT Terörle Mücadele Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün, Nisan ayında youtube’a yüklediği, ancak yakın zamana kadar pek fark edilmeyen videoda ifade ettikleri.

Aydınlık gazetesine verdiği beyanatta videonun kendisine ait olduğunu teyit eden Eymür, açık ve net olarak 15 Temmuz’u ‘kontrollü darbe’ girişimi olarak niteliyor.

Eymür, MİT Müsteşarı’nın sadece darbe öncesi 3 saat bir araya gelmediklerini, bir gün önce de Özel Kuvvetler’de 6 saat özel ve gizli görüşme yaptıklarını ifade ediyor.

Eski MİT yöneticisi Eymür’e göre, ‘’15 Temmuz raydan çıkmış bir MİT çalışması…’’

Eymür’ün tespitleri bununla da sınırlı değil. Eymür, darbenin çok konuşulan firari sivil sanığı Adil Öksüz’ün de MİT’e çalışan bir eleman olduğu belgesinin ve altındaki imzanın gerçek olduğunu söylüyor.

***

‘’Kontrollü darbe’’ iddiasında bulunanların tamamı, iktidarın önceden planladığı TSK’da ve kamudan kapsamlı tasfiyeyi yapmak ve başarısız darbe girişimini Hitler gibi ‘’karşı sivil darbe’’ sürecine dönüştürmek için planladığını ifade ediyor.

***

15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrasında yaşananlar bu tezleri doğruluyor.

Kesintisiz OHAL ilan edildi…

Henüz darbeyi kimlerin yönettiği ve planladığı, cunta mı hiyerarşik bir darbe mi olduğu dahi bilinmezken, 150 bin insan kamudan atıldı.

TSK’daki generallerin yarıdan fazlası, özel eğitimli emniyet görevlileri, yüksek yargının önemli bir tasfiye edildi ve yerlerine yandaş isimler getirildi.

Özel okullara, karlı işletmelere el konuldu…

Üniversiteler bile direnemedi. Bin 500 dekan bir gece de istifa ettirildi ve 7 bin akademisyen ihraç edildi.

Muhalif medya susturuldu, aydınlar ve özgür gazeteciler hapse konuldu.

Tüm bunların sonucu olarak da, sivil darbenin son hedefi ‘’Tek Adam’’ rejimine hileli seçimle geçildi.

***

Yani ‘’kontrollü darbe’’ iddiasında bulunanların ileri sürdüğü tüm tezler yaşanan süreçlerce doğrulanıyor.

Buna karşılık darbenin aydınlatılmasını sağlayacak her şey de iktidar tarafından engelleniyor.

Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın Meclis Komisyonu’na ifade vermesi engelleniyor, soruşturma savcılarınca veya mahkemelere tanık olarak çağrılmalarına izin verilmiyor.

Düşünün yazılı açıklamalarında bile gerçeği gizlemeyi başaramıyorlar… ‘’Darbe ihbarı yoktu ama darbeyi önleyip, başarısız kılacak tedbirler aldık’’ diyorlar.

Bir de halka açık konuşup bildiklerini vicahi anlatsalar ortaya ne inciler saçılacaktır…

Darbe gecesi SADAT milisleri, radikal örgütlerin ve siyah minibüslerin de halka ateş ettiğine dair görüntüler var ama şehit olan 250 vatandaşımızın hiçbirisine otopsi yapılmamış.

***

Genelkurmay Başkanı’nın o gece nerede olduğunu bile bilmeyenlerin ilk andan itibaren ortaya attıkları ‘’FETÖ’’ iddiasına inananların, darbeyi kimlerin karartmaya çalıştığına ve kimlerin engel olduğuna da bakmalarında fayda var.

Darbe ihbarını MİT’e 7 saat öncesinde bildiren Binbaşı O.K. ‘’eski bir Cemaat mensubu olduğunu’’ kendisi söylüyor ve darbenin en kritik anında Özel Kuvvetleri teslim almaya gelen Tuğgeneral Semih Terzi’yi öldürdüğü için kahraman ilan edilen Astsubay Ömer Halisdemir’in de ‘’Cemaat mensubu olduğu ve MİT’in ByLock kullananlar listesinde yer aldığı’’ belirtiliyor.

***

15 Temmuz’a ilişkin bundan böyle cevabı aranacak soru, kimlerin rol üstlendiği kadar, ‘’Kontrollü darbe mi? Rayından çıkmış kontrollü darbe mi?’’ olduğudur…

[Erhan Başyurt] 2.6.2017 [TR724]

Efendimiz’in Ramazan’ı [Faik Can]

Ramazan orucu hicretin ikinci senesinde farz kılındı. Sahabe-i kiram efendilerimiz, Allah Resûlü (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) ile 9 sene Ramazan orucu tutma bahtiyarlığı yaşadılar. O’nunla beraber sahura kalkmak, iftar sofrasına misafir olmak ve teravihte O’nun arkasında saf tutmak ne büyük bir saadet, ne büyük bir devletti. Ashab efendilerimizin anlatımlarından o günlere biraz ayna tutmak hepimizi bunaltan bu süreçte inşallah inşiraha vesile olur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek üç ayların girmesiyle beraber müminleri Ramazan’a hazırlamak için çeşitli tahşidatlarda bulunur, gelecek ayın ne kadar önemli bir misafir olduğunu hatırlatarak gönülleri onu iştiyakla karşılamaya hazırlardı. İbn-i Hibban, Selman-ı Farisi’den (ra) naklediyor: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Şaban Ayının son gününde bize bir hutbe irad etti ve şöyle dedi: ‘Ey insanlar! Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Öyle bir ay ki, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi o aydadır. Yine öyle bir ay ki, Allah Teâlâ gündüzlerinde oruç tutmayı farz kıldı, gecelerinde teravih namazı kılmayı nafile kıldı. Kim bu ayda hayırlı bir işle Allah’a yaklaşırsa başka aylarda bir farz edâ etmiş gibi olur. Kim bu ayda farz olan bir ibadeti yerine getirirse başka zamanda yetmiş farz yerine getirmiş gibi sayılır. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı cennettir’” (İmam Münziri-Et Tergib ve’t Terhib-2/ 94).

Ubade bin Samit (ra) anlatıyor: “Ramazan ayının başladığı bir günde Efendimiz şöyle buyurdu: ‘İşte bereket ayı Ramazan geldi. Artık Allah’ın rahmeti sizi kuşatır. O ay boyunca yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı sizinle iftihar eder. Öyle ise, kulluğunuzla kendinizi Allah’a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah’ın rahmetinden nasibini alamayandır’” (İmam Münziri-Et Tergib ve’t- Terhib-2/96).

Sahur yemeğine ehemmiyet verirdi

Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetinin sahura kalkmasını teşvik ederdi. Bu konuda hadis imamları pek çok rivayet nakletmişler. Bir tanesini numune olarak hatırlamak faydalı olur: “Sahur yemeği berekete sebeptir. Sizden biriniz bir yudum su içmekle de olsa sahuru terk etmesin. Çünkü sahura kalkıp yiyip, içene Allah rahmet etmekte ve melekler de istiğfarda bulunmaktadır” (Ahmed bin Hanbel-Müsned:3/44).

İbadet ve Kur’an okumayı çoğaltırdı

Ramazan bir ahiret panayırıdır. Onda her şey ukba eksenli olur. İbadet ayıdır Ramazan. Nebiler Serveri (aleyhis-salatu ve’s-selam) Ramazan ayına girince ibadette daha bir derinleşir, zikir ve tilaveti ayrı buudlara ererdi. Bu halini Ramazan’ın son on günü daha sıklaştırırdı.

Yine ashab efendilerimizin anlattıklarına göre Her Ramazan, gecenin bir vaktinde Efendimiz, Cebrail’le (as) buluşur ve her ikisi nöbetleşe Kur’an okurlardı. Bu hadiseye rivayetlerde ‘arz’ deniyor ki, Habibullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüyecekleri sene iki defa gerçekleşmişti. Biz bu sünneti bugün mukabeleler ile yaşatmaya gayret ediyoruz.

Cömertlikte zirveleşirdi

Ashabı, Rahmet Peygamberi’ni şöyle tanımlardı: “Kâne ecvede’n-nâsi ve kâne ahsene’n-nâsi (İnsanların en cömerdi ve en güzeli idi)”. Ramazan ayında bu sahavet alabildiğine taşar ve zirveleşirdi. Yeğeni İbn-i Abbas hazretleri naklediyor: “Resûlullah hayır hususunda insanların en cömerti idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cibril her sene Onunla Ramazanda karşılaşır ve bu ramazan boyu sürerdi. Cibril’le karşılaştığı zaman Allah Resûlü hayır hususunda, esen rüzgârdan daha cömert olurdu” (Müslim-Fedail:50).

İftarda acele ederlerdi

Efendimizin iftarları bizim iftarlarımıza pek benzemezdi herhalde. Mükellef sofraların gelip kalktığı iftarlar değildi o sofralar. Zira O bir ömür boyu hiçbir zaman karnını tıka basa doyurmamış, ibadet edecek, hayatı idame ettirecek kadar bir şeyle iktifa etmişlerdi. Ondan dolayıdır ki, Hz. Âişe validemiz “Allah Resûlü’nün vefatından sonra bu ümmete gelen ilk bela karın tokluğu olmuştur” der.

İşte İnsanlığın İftihar Toblosu’nun iftar sofrasından birkaç söz:

Hz. Enes anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) akşam namazını kılmazdan önce bir kaç taze hurma ile orucunu açardı. Eğer taze hurma yoksa kuru hurma ile açardı. Eğer kuru hurma da bulamazsa birkaç yudum su yudumlardı” (Ebu Davud, Savm 22, (2556); Tirmizi, Savm 10). Bu sebeple hem namazda yemeğin ağırlığı oluşmasın hem de bir sünneti ihyaya vesile olsun diye, ezan okunur okunmaz bir hurma veya su ile iftarı açıp ardından akşam namazını kılmak, yemeği namazdan sonra yemek daha uygun olabilir.

Muaz b. Zühre anlatıyor: “Bana ulaştı ki, Allah Resûlü, iftar ettiği zaman şu duayı okurdu: ‘Allahumme leke sumtu ve ala rızkike eftartu – Ey Allahım senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açıyorum’” (Ebu Davud, Savm 22).

İbn-i Ömer anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam orucunu açınca şöyle derdi: ‘Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşaallah teâla sevap kesinleşti’” (Ebu Davud, Savm 22).

Teravih namazı kılarlardı

Aleyh-i ekmelü’t-tahâya Efendimiz, Ramazan’ın ekstra hediyelerinden Teravih namazının ehemmiyeti üzerinde durmuş, müminlerin bu namazdan da olabildiğince nasiplenmesini tavsiye buyurmuşlardı. Bu konuda gelen bir rivayet şöyledir: “Kim mükâfatını Allah’tan umarak teravih namazını kılarsa geçmiş küçük günahları af olur” (Riyazü’s Salihin-2/463).

Teravih namazı Resûlullah devrinde camide cemaatle kılınan bir namaz değildi. Birkaç kere Efendimiz mescitte müminlerle beraber eda etmişlerdi. Daha sonraları, hilafeti devrinde Hz. Ömer (ra), sünnette mahmili bulunan bu meselede bir içtihatta bulunarak, cemaatle mescitte kılınmasına karar verdi. Allah (cc) ondan ebediyyen razı olsun. Âmin.

İtikâfa girerlerdi

İtikâf mescid ve mescid hükmünde bir yerde ibadet niyetiyle ikamet etmek demektir. İtikâf sünnetini Efendimiz, hayatı boyunca her Ramazan uygulamışlardır. Hz. Âişe validemiz bildiriyorlar: “Resûlullah Ramazan’ın son on günü girince geceleri ihya eder, ehil ve ailesini ibadet için uyandırır, ibadete daha ehemmiyet verir, diğer vakitlerinden daha çok ibadet gayretine ve çalışmasına girerdi” (Müslim-İtikâf:7).

Bir başka rivayette Âişe annemiz şöyle diyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girer ve derdi ki: ‘Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.’ Resûlullah’tan (aleyhissalâtu vesselâm) sonra, zevceleri de itikâfa girdiler” (Buhârî, Fadlu Leyletü’l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5; Muvatta, İtikaf 7; Tirmizî, Savm 71; Nesâî, Mesâcid 18,; Ebu Dâvud, Sıyâm 77; İbnu Mâce, Sıyâm 59).

Resûlullah’ın itikâfı konusunda Ebû Hureyre (ra) şöyle diyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazanda on gün itikâfa girerdi. Vefat ettiği yılda ise yirmi gün itikâfa girdi. ” (Buhârî, İ’tikaf 17; Ebu Dâvud, Savm 78; İbnu Mâce, Sıyâm 58)

İbn-i Ömer radıyallahu anhüma’nın anlattığına göre: “Resûlullah (aleyhissalatu ve’s-selam) itikâfa girince, yatağı veya karyolası onun için, tevbe sütununun gerisine konulurdu. Yani uyumak için eve gitmez, mescitte istirahat buyururlardı” (Kütüb-ü Sitte muhtasarı-H. No:6510).

İbn-i Abbas’ın nakliyle Peygamber-i zişan Efendimiz itikâfın faziletini şöyle bildirmiştir: “Resûlullah (aleyhis-salatu ve’s-selam) itikâf hakkında: ‘O, günahları hapseder ve itikâf yapan kişiye bütün hayırları işlemiş gibi hayırlar kazandırır’ buyurdular” ( Kütüb-ü Sitte muhtasarı-H. No:6512).

[Faik Can] 2.6.2017 [TR724]

Asıl mesele şu: Erdoğan onları neden koruyor? [Ahmet Dönmez]

Darbe girişiminin 15 Temmuz günü erken saatlerde haber alındığı; ama engellenmediği artık kesin. O gece hayatını kaybeden 250 insanımız bugün aramızda olabilirdi; bu da kesin.

Kontrollü darbe iddiaları her geçen gün ağırlık kazanırken bütün oklar Hulusi Akar – Hakan Fidan ikilisini gösteriyor. Fakat daha büyük ve asıl mesele şu: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan neden bu ikisini koruyup kolluyor? Öyle ya, kendisini, hükümeti, demokrasiyi ve hatta devleti hedef alan böyle bir hain girişimde ihmali olan herkesi cezalandırmalı değil miydi? Balkondan kendisine el hareketi yapan kadını bile hapse attıran Erdoğan, neden bu denli ağır ihmali olanlara kol kanat germiş durumda? Arada nasıl bir ilişki, bizim 15 Temmuz’a dair bilmediğimiz nasıl bir sır var acaba?

166 general darbecilikten hapis yatarken Genelkurmay Başkanı Akar da MİT Müsteşarı Fidan da halen görevde. Erdoğan, Akar’ı Yenikapı mitinginde sahneye çıkararak ‘tribünlere alkışlatmıştı’. Yurt dışı seyahatlerinde dahi onlardan ayrı yapamıyor. Partili cumhurbaşkanlığı referandumu öncesi beraber umre bile yaptılar.

AKAR VE FİDAN’IN DİNLENMESİ, AKP OYLARIYLA REDDEDİLMİŞTİ

Meclis 15 Temmuzu Araştırma Komisyonu’nun Akar ve Fidan’ı dinleme talebi, AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. Erdoğan, “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Bu hain kalkışmayı en iyi aydınlatacak iki kişi bunlar. Ne diye reddediyorsunuz!” demedi. Demeyecekti de zaten. Ona göre zaten her şey aydınlıktı. Pişmiş aşa niye bir daha su katsındı ki?

Zaten Komisyon’un bu kararı Erdoğan’a rağmen alabileceğini düşünen saf kaldı mı, bilmiyorum. Nitekim Komisyon’un CHP’li üyesi Aykut Erdoğdu, “İlk olarak MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının dinlenmesini istedik. İkinci olarak darbeci komutanların dinlenmesini istedik. Henüz sonuç alamadık. Sanki gizli bir el komisyonun çalışmasını engelliyor. AKP’nin açığa çıkmasından çok korktuğu gerçekler var” demişti. Adres açıktı. O ‘gizli el’in neresi olduğunu da herkes biliyor.

İyi ama neden? Erdoğan’ın açığa çıkmasından çok korktuğu hangi gerçekler olabilir? Ve bunların Akar-Fidan ikilisi ile nasıl bir bağı var?

BİRBİRLERİNİ ARIYORLAR AMA BİR TÜRLÜ ULAŞAMIYORLAR (!)

O halde filmi geriye sarıp 15 Temmuz akşamına yeniden bakalım.

Sayın Cumhurbaşkanı darbeyi ilk ne zaman ve kimden haber aldığıyla ilgili epey kafa karışıklığı yaşadıktan sonra en son 21 Temmuz’da ’eniştede’ karar kılmıştı. El Cezire Türk’ün sorusu üzerine “İlk haberi aslında eniştemden aldım” demişti. Saat kaçta peki? “20.00 sıralarında” cevabını vermişti. “Haber geldikten sonra bizler de arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Arkadaşlarımıza ulaşma gayretlerimiz tabii çoğu zaman boşa çıktı.” diye de eklemişti.

Peki, o ‘arkadaşlarına’ ulaşmaya çalışıp ulaşamadığı sırada arkadaşları ne yapıyordu? ‘Gelen ihbarın daha büyük bir planın parçası olabileceğini’ henüz mütalaa etmişler, onlar da sözüm ona Erdoğan’a ulaşmaya çalışıyor ama ulaşamıyorlardı. Bakar mısın şu kör talihe! Karşılıklı bir ulaşılmazlık hali söz konusuydu yani. Bir türlü kapsama alanına giremiyorlardı.

Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler, 7 Ekim 2016 tarihli ikinci savcılık ifadesinde o anları şöyle anlatacaktı: “O sırada Hakan Fidan ‘Komutanım ben bir de Sayın Cumhurbaşkanımıza bilgi vereyim’ dedi ve koruma müdürü Muhsin’i telefonla aradı. Muhsin’e  ‘Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşebilir miyim?’ dedi. Karşıdan ne cevap geldiğini duymadım. Bunun üzerine Hakan Fidan ‘Peki Muhsin dışarıdan bir saldırı olsa yeterli gücün, silahın ve adamın var mı?’ diye sordu. Oradan bir cevap aldı ancak cevabını bilmiyorum. Sonra tekrar bir daha ‘Muhsin sana dışarıdan bir saldırı olsa buna karşı koyacak kadar gücün, kuvvetin ve adamın var mı?’ diye bir daha sordu. Oradan da muhtemelen olumlu bir cevap almış olmalı ki ‘kolay gelsin’ dedi ve telefonu kapattı.”

15 Temmuz çatı davası iddianamesine göre bu telefonun saati, 19.26’dan kısa bir süre öncesine denk geliyor. Yani Erdoğan’a ‘eniştesi’ haber vermeden yarım saat öncesi gibi.

MİT tarafından 22 Mayıs’ta TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na gönderilen raporda da şöyle deniyor: “Bu esnada, Müsteşara yönelik saldırı ihbarı teyit ve tekzip edilmemiş olmasına rağmen gelişmelerin bildirilmesi amacıyla Müsteşar tarafından, Cumhurbaşkanının Koruma Müdürü aranmış ve Cumhurbaşkanının müsait olmadığının öğrenilmesi üzerine, Koruma Müdürüne bir anormallik olup olmadığı ve muhtemel tehditlere karşı hazırlıklarının bulunup bulunmadığı sorulmuştur. Koruma Müdürünün, herhangi bir anormallik olmadığı ve güvenlik tedbirlerinin yerinde olduğu yönündeki ifadesi üzerine Müsteşar, Genelkurmay Başkanının makamında Kara Kuvvetleri Komutanından haber gelmesini beklemeye devam etmiştir.”

KORUMA NEDEN ‘BİR KALKIŞMA VAR’ DEDİ O HALDE?

Cumhurbaşkanı müsait olmadığına göre daha önemli bir işle meşguldü herhalde. “Torunuma Kur’an öğretiyordum” demişti gerçi. Bu nasıl bir meşguliyetse o gün Cuma namazına bile gitmemişti. Yoksa Koruma Müdürü Muhsin Köse mi bu kadar önemli bilgiyi Cumhurbaşkanı’na iletmedi? Ama o da hala görevde? Darbecilikten dolayı tutuklanmış falan değil. Zaten gerekli haberi verdiği de bir başka ifadeye girmişti.

Erdoğan’ın o gece konaklamakta olduğu otelin sahibi Serkan Yazıcı, 21 Aralık 2016 tarihinde Meclis komisyonuna verdiği ifadede şunları söylemişti:

“Tam saatleri veremiyorum, sekiz buçuk muydu, neydi bilmiyorum. Bir çay, kahve içerken bir telefon geldi kendisine (Muhsin Köse’yi kastediyor). Kendisi o telefon esnasında ‘Ben Beyefendiyi rahatsız edemem’ dediğini ben hatırlıyorum. Daha sonra hemen arkasından ikinci bir telefon gelince ‘Serkan, kalk gidiyoruz’ dedi. Ama böyle bir panikle ‘gidiyoruz’ deyince ben bir şaşırdım. Yolda da giderken yaklaşık iki üç dakikalık bir vakit vardı, ya ne oldu ağabey diyorum falan, bana hiçbir şey söylemiyor. ‘Hemen gitmemiz lazım, gaza bas maza bas’. Neyse biz gittik, evin önüne geldik. Evin önünde o giderken ufak bir hareketlilik olduğunu ben hissettim ama hâlâ o ana kadar ne olduğunu ben böyle tam çözemiyor ve o anda bana bir haber geldi: ‘Ya bir kalkışma var galiba, işte böyle bir haber oluşuyor falan’ diyene kadar tabii yarım saat bir boşluk oldu ve o yarım saat içinde otele gittim.”

ERDOĞAN DAHA SAAT 15.00’TE HABERDAR OLMAMIŞ MIYDI?

O halde filmi biraz daha geriye saralım. Korumanın getirdiği bilgiye, darbeden zaten haberi olduğu için bu kadar heyecan göstermemiş olabilir mi Erdoğan? İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato, askerlere yönelik yürüttüğü bir soruşturmada telefon dinlemelerine takılan bazı konuşmaları darbe hazırlığı olarak yorumlamış ve bu bilgiyi 15 Temmuz günü saat 15.00’te Cumhurbaşkanı’na iletmişti. Eğer Erdoğan, daha da öncesinden bu girişimi bilmiyor ve hatta Bato’ya da ‘bir çuval inciri berbat edeceği için’ kızmadıysa; en kötü ihtimalle saat 15.00’te darbeden haberdar demektir. Zaten ilk açıklamasında, darbeden öğle civarında haberdar olduğunu ağzından kaçırmıştı.

Peki, ne yapıyor öğrenince? Hiç! Hiç bir şey! ‘Arkadaşlara’ ulaşmaya çalışıyor mu? Hayır. Ne MİT Müsteşarı’nı arıyor ne Genelkurmay Başkanını.

Şu durumda Okan Bato’ya göre 15.00’te; Yaşar Güler ve Hakan Fidan’a göre 19.30’dan kısa bir süre önce; Serkan Yazıcı’ya göre de 20.30 civarı bu bilgi Cumhurbaşkanı’na ulaştı. Erdoğan’a göre de eniştesi o vazifeyi saat 20.00 gibi görmüş, kendisini darbeden haberdar etmişti.

DÜNYA LİDERİ 7 SAATTE DARBEYİ DURDURAMADI MI?

Şimdi burada bir duralım. İddiaya göre darbeciler gece 03.00’te başlatacakları girişimi saat kaça almışlar: 20.30.

Yani enişteyi baz alacaksak Erdoğan’ın minimum yarım saati daha var.

Peki, Mehmet Dişli ilk olarak ne zaman Akar’ın makam odasına girmiş: 21.00. Erdoğan’ın daha 1 saati var.

Peki, Özel Kuvvetler timi saat kaçta Genelkurmay’ı basıyor: 21.22. Erdoğan’ın yaklaşık 1.5 saati var.

İstanbul Beylerbeyi’nde ilk hareketlilik kaçta başlamış peki: 21.30. Erdoğan’ın tam 1.5 saati var. Bu arada enişte, daha ortada Beylerbeyi’nde herhangi bir hareketlilik yokken 1.5 saat önceden nasıl haber vermiş, o da ayrı bir istihbarat yeteneği olsa gerek.

Bu arada Akıncı Üssü’nden ilk F-16 uçağı ne zaman havalanıyor: 22.08. Erdoğan’ın daha 2 saatten fazla zamanı var. Tankların Boğaziçi Köprüsü’ne ulaşmasına ise daha fazla vakit var.

Okan Bato’yu baz alacaksak da daha 7 saati var.

Yani bu kadar zaman dilimi içerisinde Tayyip Erdoğan gibi bir cumhurbaşkanı darbeyi önleyemez miydi? Hâşâ! Bütün süper güçleri önünde diz çöktüren dünya lideri, 7 saatte ‘Silahlı Kuvvetler içerisinde küçük bir azınlığın’ darbe girişimini mi önleyemeyecek!

O halde niye önlemedi?

Tek yaptığı beklemekti. Her zaman “Hele bir çıksınlar da tepeler geçeriz” mantığıyla hareket eden Erdoğan, bekledi bekledi  ve askerler çıkış yaptıktan sonra halkı sokaklara çağırdı.

Ve maalesef o gece 250 insanımız şehit oldu.

PİŞMİŞ AŞA SU KATILDI BİR KERE: DAHA SIRADA SİVİLLERİN NASIL ÖLDÜĞÜ VAR

Oysa 15 Temmuz gecesi Facetime üzerinden CNN Türk’e bağlanan Erdoğan, o tarihi konuşmasında ne demişti: “Aynı zamanda Başkomutan olarak benim haberimin olmadığı böyle bir adımı atanlara da yargı zaten hemen cevabını verdi. Gereği neyse bunu da zaten yapacağız, yapılacaktır. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Genelkurmay Başkanı’nın rehin tutulduğuna ilişkin haberleri ben de duydum ama şu an ne denli sağlıklıdır onu bilemiyoruz. Biliyorsunuz bu tür olayların olduğu zamanlarda hava iyice bulanık olur, şu anda da böyle bulanık bir hava söz konusudur, bu havayı bulanık hale getirenler bunun bedelini ödeyeceklerdir.”

Bütün bu akışa baktığınızda size göre havayı bulandıranın kim? Kim, kime gereğini yapacak? Bir Fatih Saraç değil ki, “Ben kendimle ilgili gereğini yapacağım efendim!” desin.

Şimdi başa dönüp yeniden soralım: Erdoğan neden Akar-Fidan ikilisini koruyup kolluyor?

İhbarcı Binbaşı O.K.’nin ifadesinin sızdırılması, pişmiş aşa su kattı.

Bu pilav daha çok su kaldıracak.

Bu işin daha sivil şehitler kısmı var.

[Ahmet Dönmez] 2.6.2017 [TR724]

Kadir Demirel ve Kırmızı Fularlı Kız [Vehbi Şahin]

Bu hafta iki ölüm beni derinden etkiledi.

Biri Yeni Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kadir Demirel’in damadı tarafından öldürülmesi…

Diğeri de ‘kırmızı fularlı kız’ olarak bilinen Ayşe Deniz Karacagil’in Rakka’da ölmesi…

Aradan kaç gün geçti.

Sık sık hatırlıyorum bu iki ölüm haberini…


HERKESİN KADİR ABİSİ

1990’lı yılların ikinci yarısında Kadir Demirel’le birlikte çalıştık.

Zaman Gazetesi’nde sayfa sekreteriydi.

Dış Haberler sayfalarını yapıyordu.

Babacan biriydi.

Pek çok arkadaşımızın ‘Kadir abisi’ idi.

Ortak hatıralarımız çok…

Zaman’dan ayrıldıktan sonra da irtibatı koparmadık.

Yeni Şafak’ta birkaç kez ziyaret ettim kendisini…

Oturup dertleşmeyi severdi.

Eski günleri yâd etmek bile yeterliydi onun için…

Sonra oradan da ayrıldı.


ÇOK ‘AH’ ALDI

Akit’e geçtiğini bir arkadaştan öğrendim.

İrtibatımız kopmuştu.

Uzaktan izledim sadece…

Sosyal medyada Cemaat aleyhine atıp tutuyordu.

Hasan Karakaya’dan sonra Akit’e yayın yönetmeni olmasına şaşırmıştım.

Attığı başlıklar, yazdığı yazılar benim tanıdığım Kadir Demirel’i değil de çok daha farklı bir insanı tasvir ediyordu artık…

İnanamadım.

Ama realite buydu maalesef…

Üzüntüm Kadir Demirel’in mazlumların, mağdurların, masumların âhını alması…


BEKLENMEYEN ÖLÜM

Arkasından hüküm vermek haddimize değil.

Şu anda ahiret denilen bambaşka bir âlemde yaşıyor artık…

Orada ne yapıyor bilmiyorum.

Ama aklıma takıldıkça ‘ölüm’ gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Evet…

Bize ne kadar uzak zannetsek de ölüm hep yanı başımızda aslında…

Böyle olduğunu biliyoruz ama yine de bu acı gerçeğin bize çok uzak olduğunu düşünüyoruz.

Enteresan bir durum…

Hâlbuki her an hazırlıklı olmak lazım ölüme…

Kadir Demirel ne kadar hazırdı ahirete bilmiyorum.


AYŞE’NİN DİLEĞİ

Fakat ‘kırmızı fularlı kız’ ölüme bilerek gitmiş…

Ayşe Deniz Karacagil henüz hayatın baharını yaşayan bir genç kız…

Gezi olayları sırasında haber konusu olmuştu.

Nâmı da o günlerden kalma zaten…

PKK’ya yakın haber siteleri IŞİD’e karşı savaşırken ‘şehit’ olduğunu yazıyor.

Bir de ailesine bıraktığı bir mektuptan söz ediyorlar.

Suriye’ye “enternasyonalizmi savunan bir insan olarak gidiyorum” diyor kırmızı fularlı kız mektubunda… “Yok edilen insanlardan önce, yok edilen insanlığı uyandırmak sizden ricamdır” diye sesleniyor ailesine…

Son cümleleri ise oldukça dramatik…

-Böylesi gidişlerde dönüşlere çok yer verilmez.

-Ama kız kardeşimle denize para atarken benim dileğim geri dönebilmekti.

-Öyle ya da böyle bedenim size geri dönecektir.


NE KADAR HAZIRIZ

Ayşe Deniz, ölüme böyle gitmiş…

İnsanlık için mücadele ettiğini söylüyor.

Bir arayış içinde olduğu belli…

Allah’a, ahiret gününe inanıyor muydu bilmiyorum.

Son anlarında ne hissetti diye zihnime takılıp duruyor kaç gündür…

Faydası yok artık…

Genç kız da…

Kadir Demirel de…

Dünyada her an ölen milyonlarca insan da…

Bambaşka bir âlemdeler şu anda…

Onların yeni hayatına bizim muttali olmamız mümkün değil.

Bildiğimiz tek şey ‘ölüm’ gerçeğinin bir gün bizim kapımızı da çalacak olması…

Peki, biz buna hazır mıyız?


ÇETİN HESAPLAŞMA

Mesela kendimize soralım…

Allah’a, ahiret gününe tüm hücrelerimizle iman ettik mi?

Dünyada yaptığımız her şeyden hesap vereceğiz gerçeği karşısında kalbimizde bir ürperti hâsıl oluyor mu?

Kul haklarını nasıl ödeyeceğiz diye hiç düşündük mü?

Günahlarımızın hesabını nasıl vereceğiz peki?

Dünyanın peşinde tükettiğimiz zamanın ne kadarını sonsuz hayat için harcıyoruz acaba?

Evet…

İki ölüm bunları hatırlattı bana…

Bir de hidayetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu…

Allah’ın bir lütfü hidayet üzere olmak, olabilmek…

Ve…

Son nefesine kadar hidayet üzere yaşayabilmek…

Duam şudur:

Allah, kendine samimi inanan her mümin ve mümineye hüsnü akıbet nasip etsin.

Âmin…

[Vehbi Şahin] 2.6.2017 [TR724]