Murat Çetiner anlatıyor: Villa karşılığı dosya kapatan Emniyetçi Özgür Taşdemir kimdir?

‘FETÖ borsası’nda son nokta!

3 milyon 864 bin TL değerindeki boğaz manzaralı köşkün eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’e verildiği ortaya çıktı.

İhraç emniyet müdürü Murat Çetiner, Özgür Taşdemir vak’ası üzerinden emniyet teşkilatının geldiği son noktayı Tr724 TV’ye anlattı


[TR724] 14.2.2020

‘Öykünün de vicdanı olmalı’ [Yavuz Genç]

Bu yılki ‘Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni kaleme alan yazar Hasan Özkılıç, sanatçının vicdanlı olması gerektiğini belirterek, “Kaleminin de vicdanı olacak. Sanatçı çağının vicdanıdır. Öykünün de vicdanı olmalı. Eğer bu duygu eksikse, yani vicdansızsa, öykü, yine eksiktir” dedi.

YAVUZ GENÇ -14 Şubat 2020

ANKARA – 14 Şubat tarihi dünyada öyküseverler tarafından ‘Öykü Günü’ olarak kutlanıyor. Türkiye’de yıllardır öykü için çabalayan isimler ‘Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni kaleme alıyor, pek çok ilde çeşitli etkinlikler ve atölyeler düzenleniyor. Bu yıl İzmir, İzmit, Bartın, Antalya, Muğla, Ankara, Eskişehir, İstanbul, Bursa başta olmak üzere pek çok şehirde öykü etkinlikleri düzenleniyor.

Öykü etkinliklerinde öykünün dünü, bugünü ve yarını tartışılıyor, yazarlar okurla buluşarak öykülerini okuyor. Her yıl farklı bir yazar tarafından kaleme alınan ‘Dünya Öykü Bildirisi’ de bu etkinliklerde okunuyor. Bu yılki bildiriyi öykü yazarı Hasan Özkılıç kaleme aldı. Öyküde vicdana vurgu yapan yazar, sanatçının çağının vicdanı olma sorumluluğu taşıdığını vurguladı.

Hasan Özkılıç’ın ‘2020 Dünya Öykü Günü Bildirisi’ şöyle:

“Kabına Sığmayan Öykü

Edebi bir tür olarak Öykü’nün tarihi, insanlığın tarihi ile eş zamanlıdır.

İnsanoğlu, hikâyesini mağaraya çizmeye, anlatmaya koyulduğunda öykü de tür olarak var olmaya başlamıştır. Öykünün yapısı böyle bir eyleme uygundur. İlk çizgiler, ilk heyecan ve öykü!.. Öykü, kıpır kıpır bir yapıya sahiptir. Kabına sığmaz. Söyleyeceğini, kısa, vurucu, çarpıcı bir üslupla söyler, geçer. Okuyucusunu sersemletir. Finali yoktur öykünün. Çünkü okurunun zihninde yaşamayı sürdürür.

Öykü insan kokar, hayatın damarlarını hissedersiniz onda, okudukça insanı daha çok seversiniz, hayatı seversiniz, sevdalara tutulursunuz, sevdalarınızı tutuşturur; yaşama, güzel olana sıkı sıkı bağlanırsınız, size; “insanı sevmekle başlar her şey” dedirtir.

KİŞİLİĞİ OLMALI…

Öyküde en önemli öğe nedir, diye soracak olursak, yanıt öncelikle insan, olur tabii. Ve bir derdi olacak öykünün. İnsana ait derdi yoksa; hayatı, trajedisi, sevdası, mücadelesi, yokluğu, yoksulluğu yoksa; insanı, doğayı sevme duygusuyla yazılmamışsa, eksiktir öykü.

Öykünün kendi sesi olmalı. Canlı bir varlık gibi, kendi olabilen, kimseye benzemeyen öykü. Kişiliği olmalı öykünün, kişilikli bir öykü iyi öyküdür.

ÖYKÜNÜN VİCDANI OLMALI…

Zamanımızda eksikliği en çok duyulan duygu belki de “vicdan”dır. Yalnızca yazardan beklenen bir insani erdem değil vicdan, aynı zamanda bireye belki de en başta öğretilmesi gereken bir erdem. Vicdani duygudan yoksun bireylerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Bir başkasına yapılan kötülük önceleri vicdanları sızlatırdı. Yaralı vicdandan söz edilirdi, onda vicdan yok, o vicdansız, denir küçümsenirdi böyle insanlar. Ama şimdi pek ağza alınmıyor bu söz. Kanıksandı vicdansız olmak. Vicdansızlık şimdilerde erdem oldu ne yazık ki. Böyle bir dünyada yazar vicdansız olur mu?.. Olmaz, kaleminin de vicdanı olacak. Sanatçı çağının vicdanıdır. Öykünün de vicdanı olmalı. Eğer bu duygu eksikse, yani vicdansızsa, öykü, yine eksiktir.

KISKANÇTIR ÖYKÜ…

Öyküye gönül verip bir öykü sevdalısı olursanız, işiniz zordur. Öykü peşinizi bırakmaz. Siz uzaklaşabilirsiniz öyküden, ama o sizden kolay kolay uzaklaşmaz. Rüyalarınıza girer, arada seslenir, kimi ayrıntılarını anımsatır. Yatağınızdan kaldırır, sorular sorar. Evet, onlarca soru… Kıskançtır öykü. Yazdırır ama bir derdi daha vardır öykünün: Okurunu bulmak. Okurla buluşma, okura sesini duyurmanın sancısını yazarı Oğuz Atay bir tümcelik sözle dile getirir: “Ben hâlâ buradayım ey okur! Ya sen nerdesin?”

Orhan Kemal’e, kahramanları içten, sıcak bir sevgi sunar: “… Evet, ben tanıdığım insanları yazdım. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan insanları yazdım.”

Sait Faik’e ise “… Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” dedirtir.

Yaşasın edebiyat!

Dünya öykü gününüz kutlu olsun!

Hasan Özkılıç”

[Yavuz Genç] 14.2.2020

İhtiyaç kredisi kullanan sayısı 31,9 milyona çıktı

Bireysel kredi kullanan kişi sayısı son bir yılda 600 bin artarak 31,9 milyona ulaştı. Aralık ayında 147 bin kişi ilk defa ihtiyaç kredisi, 388 bin kişi ilk defa kredi kartı kullandı.

BOLD – Son dönemde AKP iktidarının kredi büyümesini teşvikiyle ihtiyaç kredilerindeki artış hızı Ocak sonu itibarıyla yüzde 30’u aşmış, bankaların aldığı taleplere ve onay bekleyen işlemlere bakıldığında bunun yüzde 50’ye yaklaştığı görülmüştü. Merkez Bankasının buna karşı tedbir almaya hazırlandığı belirtilmişti.

BİR ÖNCEKİ YILA GÖRE YÜZDE 12,7 ORANINDA ARTIP 618 MİLYAR OLDU

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezinin yayınladığı ‘Aralık 2019 Bülteni’nde de bu artışı yansıtan veriler görülüyor.

Buna göre, bankalar ve banka dışı finansal kuruluşlarca gerçek kişilere kullandırılan bireysel krediler, 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 12,7 artarak 618 milyar liraya ulaştı.

YÜZDE 43’Ü İHTİYAÇ, 33’Ü KONUT KREDİLERİ, 19’U DA KREDİ KARTI

Bireysel kredilerin yüzde 43’ünü ihtiyaç kredileri, 33’ünü konut kredileri, 19’unu kredi kartları ve 4’ünü taşıt kredileri oluşturdu. Bireysel kredilerde tahsili gecikmiş alacak oranı ise yüzde 3,8 seviyesinde gerçekleşti. Ortalama kredi bakiyesi ise 19.4 bin lira düzeyinde hesaplandı.

İhtiyaç kredileri tüketimi artıran unsurlar arasında yer alırken, tüketimdeki artışın bir kısmı ithalat talebi oluşturduğu için cari açığa olumsuz yansıyabiliyor. Aynı zamanda iç talebin kuvvetlenmesi enflasyonu da artıran unsurlar arasında bulunuyor.

[BoldMedya] 14.2.2020

İBB yurtlarından El-Kaide’ye: Oğlumu istiyorum!

Oğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi yurtlarından El Kaideye gönderilen anne Dilek Aksoy, Kronos’a konuştu: “Biz çocuklarımızı yurda verdik, onlar El Kaide’ye…”

BOLD – Olcay Aksoy, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin meslek edindirme yurtlarında kalırken El-Kaide ile tanıştı. İran’a ve Pakistan’a gitti.

Terör örgütünün elinden oğlunu kurtarmak için çalmadığı kapı kalmayan Dilek Aksoy yaşadıklarını Kronos’a anlattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslendi. Öğretmeni Ahmet Sarı’nın, oğlunu nasıl kandırdığını tek tek anlattı.


[BoldMedya] 14.2.2020

Yeni Rus Büyükelçi de Karlov gibi ölüm tehditleri alıyor

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov, suikaste uğrayan önceki Rus Büyükelçisi Andrey Karlov gibi tehditler aldığını açıkladı, radikalleri işaret etti.

BOLD – Sputnik Türkçe’ye röportaj veren Yerhov, “Kabul, çok acı verici olaylar ve sıkıntılı günler. Önce Rus subaylar öldü, ardından Türk askerler. Ama sosyal medyadaki korkunç çılgınlığa bakın. İstemeden bazı yorumları okuyacağım. ‘Hayatınıza veda edin’, ‘Arkanızdan kimse ağlamayacak’, ‘Yanmanızın zamanı geldi’ ve benzeri. Tüm bunlar 5 yıl önce de medya ve sosyal ağlarda yaşanmıştı. Sebep İdlib değil, Halep’ti. Sonuç? Uçak krizi ve Büyükelçi Karlov’un haince suikasta uğraması. Bu arada ben de doğrudan tehditler alıyorum. Gerçekten kimse geçmişten ders çıkarmıyor mu?” dedi.

RADİKALLERİ DOĞRUDAN SORUMLU TUTTU

Eski Rus ölçü Karlov’u öldüren polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş, suikastin ardından El Nusra’ya ait sloganlar atmış ve Rusya’nın Suriye’deki bombardımanlarını protesto eden sözler söylemişti. Ancak “gizlilik kararı” alınan soruşturma, bu yönde ilerlemedi.

Yeni büyükelçi Yerhov ilk kez kendisinin de Suriye’de yaşanan gerilimin artmasının ardından tehdit edildiğini açıklayıp, radikallere dikkat çekti.

Elçi, özellikle Türkiye’nin Soçi Mütabakatı’ndaki sorumluluklarını yerine getirmediğini söyledi. İdlib’deki grupları silahsızlandırma ve iki karayolunun açılması taahhüdünün üzerinde duran Yerhov şöyle konuştu:

“Ne oldu, teröristler çıkarıldı mı? Yollar açıldı mı? Eğer yükümlülüklerinizi yerine getirmiyorsanız, diğer taraftan yükümlülüklerini yerine getirmesini talep etmeye hakkınız var mı? Aralık 2019 – Ocak 2020 döneminde, Suriye hükümet ordusu mevzilerine ve yakınındaki kentlere, ki bunun başında Halep geliyor, saldırılar çok daha etkin hale geldi. Burada da sabır tükendi ve Suriye ordusu kendi topraklarının her bir karışını geri alma kararı verdi. Altını çizerek söylüyorum, kendi egemen topraklarını. Suriye ordusu kendi topraklarında, kendi halkı için savaşıyor. Birtakım sakallı yabancıların dikte ettiği kurallara göre değil, atalarının yaşadığı gibi yaşama hakları için savaşıyorlar. Bu yüzden yasadışı silahlı oluşumların elinden onlarca köyü ve son günlerde de stratejik öneme sahip M5 karayolunu kurtardılar, artık kimse taarruza geçmiş olan Suriye ordusunu geri çeviremez.”

ELÇİYE TEHDİTLERLE İLGİLİ TÜRKİYE VE RUSYA’DAN AÇIKLAMA

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Yerhov’un, “doğrudan tehditler alıyorum” sözlerine ilişkin olarak, “Türk tarafının Rus Büyükelçi’nin güvenliğini sağlamak adına gereken tüm önlemleri aldığından şüphemiz yok” açıklamasını yaptı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı gerekli önlemlerin alındığını duyurdu.

[BoldMedya] 14.2.2020

İsviçre Gazetesi Erdoğan’ın Gülen Hareketi’nin okullarına açtığı savaşı yazdı

İsviçre’nin en büyük gazetelerinden Neue Zürcher Zeitung, Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ne karşı açtığı savaşla ilgili geniş kapsamlı bir analiz yayınladı.

BOLD – İsviçre’nin önemli gazetesi Neue Zürcher Zeitung, “Erdoğan bütün dünyada Gülen Hareketi’ne karşı savaş açtı” başlığıyla tam sayfa analiz yayınladı. Dört gazetecinin hazırladığı analizde, okullara el konmasından, dünyadaki okulların kapatılmasına kadar tüm detaylar yeraldı.

“Bir zamanlar Erdoğan Gülen Hareketi’nin eğitim faaliyetlerini destekliyordu. Kavgasından sonra okullarına karşı faaliyetler yürütüyor. Almanya’da tartışmalar başladı.

Erdoğan’ın yurt dışında okul açma çabaları Gülen-Hareketinin eğitim ağına karşı bir faaliyet. Senelerdir Balkanlarda, Afrika’da, Güney Asya’da Gülen okullarını kapatmaya çalışıyor.

Kapatması mümkün olmayan yerlerde Maarif Vakfı ile okullar okullar açmaya çalışıyor -ve bunu başararak- şu ana kadar 100 okula kadar açabildi, ayrıca 220 eski Gülen okulunu ele geçirdi. Almanya’da yeni Türk okullarının açılacağı duyuruldu. (Erdoğan tarafından) Okullar Köln, Berlin ve Frankfurt’ta açılacak. Nisan 2019’da bunun için Köln’de Maarif Vakfı’nın Almanya koluna benzer bir yapı kuruldu.

Ankara bu okulları Almanların, Türkiye’nin İstanbul, Ankara ve İzmir’deki okullarının Türk versiyonu olarak gösteriyor. Eğer Almanya okullara onay vermezse Türkiye’de Almanların bu okulları Ankara’nın tehdidi altında olacak. Tehdidin ciddiye alınması için 2018’de İzmir’deki okul kısa dönem kapatılmıştı. Neden olarak Türk makamları ruhsat sorunundan sözetmişlerdi.

GLOBAL KONTEKS ÇOK ÖNEMLİ

Almanya bu durumu Almanya ile Türkiye arasındaki bir sorun olarak görüyor. Berlinli antropolog Kristina Mashimiye’ye göre; global kontekstin görülmemesi büyük sorun. Mashimi senelerdir Berlin Üniversitesinde Afrika’daki Gülen okullarını araştırıyor ve Erdoğan’ın yaptıklarını Gülen Hareketi’ne karşı harp olarak görüyor.

Erdoğan Hükümeti Gülen okullarını destekliyordu. Türkiye’nin kültürel etkisini dünyada artırmak için. Bilhassa fakir ülkelerde ve bu ülkelerin elitlerinde çok sevildi. 2013’te kavga başlarken Erdoğan bu okulları ele geçirmeye çalıştı. Darbeden kısa süre önce 2016’da bunun için Maarif Vakfı’nı kurdu.

Siyasi baskı ve ekonomik teşvikler ile ülkelerde okulları, üniversiteleri ve yurtları kapattırmaya çalışıyor. Amerika ve AB ülkeleri bunu reddederken ve bunu siyasi motivasyonlu cadı avı olarak görürken, Balkanlar, Afrika ve Asya’daki birçok ülke buna karşı koyamıyor.

Bunlar Gülen Hareketini ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakıyor. Çünkü bunlar sayesinde finansman ve yeni üyeler kazanılıyor. Türkiye’den korunabilmek için bu okullar kendilerini artık Türk okulu değil, lokal kurum olarak gösteriyor. Araştırmacı Mashimiye göre bu strateji bazı yerlerde başarılı oldu. Ancak pekçok kez Ankara hukuk ile oyalanamıyor. Kosovo örneğinde olduğu gibi.

ANKARA İÇİN ÖĞRETMENLER TEHLİKELİ TERÖRİST

2019 acil bir şekilde Kosova’daki Mehmet Akif Okullarında 5 öğretmen ve 1 doktor özel uçak ile Türkiye’ye getirildi. Koordinasyonunu MİT yaptı. Haksız yere birçok kişi bunun adını kaçırma olarak koymadı. Priştina’da bunun yüzünden Hükümet krizi oluştu. İçişleri Bakanı ve istihbarat şefi istifa etmek zorunda kaldı.

Başka ülkelerden de Türkiye Gülencilerin iadesini istiyor. En çarpıcı aksiyonların; fakir, elitleri yolsuzluğa bulaşmış ve sistemin zayıf olduğu ülkelerde olması şaşırtıcı değil. Eylül 2018’de Moldova’dan MİT yardımı ile 7 öğretmen Türkiye’ye götürüldü. Türkiye bu ülkelerde bazı projelerin finansörlüğünü yapıyor ve Başkanlık saraylarının tamirat ve tadilatını yapıyor.

Erdoğan’ın Bosna gezisine kısa kala 4 Türk vatandaşının oturumları iptal edildi. Medyada çıkan haberlere göre ekonomik işbirliğinin ön şartıydı bu. Romanya’da noelden kısa süre önce hakimin biri Gülen yakınlığı ile bilinen Lümin Okulunun müdürünün Türkiye’ye iade edilmesini durdurdu. Hükümet değiştikten sonra bu ülkede, adalet reformu sonrası oluşan hukuk devleti olmama düşüncelerini püskürtmeye çalışıyor.

Kosova, Bosna ve Moldova’daki Türk öğretmenlerini çıkarılması/kaçırılması Balkanların Türkiye’nin baskısı altında olduğunu/baskı yapabildiğini gösteriyor. Ama Ankara bu ülkelerdeki hiçbir okullu kapattıramadı veya Maarife geçiremedi. Sadece Bosna’da Gülen yakınlığı tahmin edilen 15 tane eğitim kurumu var. Bu okullar ülkenin en iyileri. Elitlerde çocuklarını bu okullara gönderiyor.

Bosna, Makedonya ve Arnavutluk Maarife okul açma izni veriyor. Gülen okullarını ama kapatmadılar. Hükümetler, Türkiye’nin emir kulu olarak görünmek istemiyorlar. Kapatılırsa okullar Brüksel’in (AB) hukuk devleti raporlarında kötü yansıması olur korkusu var. Türkiye ile kendilerinin dayanışmada olduğunu söylüyorlar ve Gülen Hareketini kınıyorlar ama Gülen’in eğitim ağına karşı somut adımlar atmıyorlar.

ZİYARET İÇİN SINIR DIŞI ETME HEDİYESİ

Gülen Okulları’na karşı savaşında Türkiye, Balkanlardan daha büyük başarıyı Güney Asya devletlerinde aldı. 2019 başında Pakistan’da 28 Pak Türk okulunun kontrolü Maarifin kontrolüne geçti. 1995’e kurulan yurtdışı okullarının 10.000 öğrencisi vardı okulların Gülen Hareketi’yle ilişkisi bitirildi. 2016’da İslamabad bunu başlatmıştı.

Pakistan, Ankara istediği için hukuk devleti prensiplerini ortadan kaldırdı. 27.9.2016’da sabah saatlerinde sivil polisler Lahor’da bir eve baskın düzenledi ve içinde yaşayan 4 kişiyi yataklarında aldılar ve arabalarına soktular. Bunlar Lahor’daki okulun müdür yardımcısı Mesut Kaçmaz, eşi ve iki kızlarıydı. Mahkeme bu kişiler ülkelerinde tehlike altında demelerine rağmen aileyi Türkiye’ye gönderdiler.

Bir kaç ay sonra Erdoğan ülkeyi ziyaret edeceği için diğer öğretmenler ülkeyi terk etmelerini söylediler. 100 öğretmene 3 gün zaman tanıdılar. 12/2018’de başbakan İmran Khan Erdoğan’ın isteğini yerine getirdi ve Gülen Hareketini Terör Örgütü olarak kabul etti. Karşılık olarak da Türkiye Keşmir sorununda BM önünde Hidsitan’ı ağır biçimde eleştirdi.

TEŞVİK VE TEHDİTLERİN KARIŞIMI

Türkiye Afghanistan’da çift strateji uyguluyordu. Bir taraftan eğitim bakanına iyi davranıyordu ve eğitim sistemi için destek vaadlerinde bulunuyorlardı, eğer ATÇE okulların anahtarlarını ele geçirirse, diğer taraftan ise iyi ilişkilerin sonar ermesi ile tehditler ediliyordu. Türkiye 2001’den sonar enerji ve lojistik sektörüne para yatırdı. Türk inşaat şirketleri ayrıca yıkılmış şehirleri tadilatlarını bir kısmını yapıyor.

Kapanmalara karşı velilerin ve öğrencilerin direnişler çok büyüktü. Afganistan’da 13 tane ATÇE okulu vardı ve en iyi zamanlarında 8.000 öğrencisi vardı. 150 Türk öğretmen tarafından ders veriliyordu. Bilhassa ülkenin elitleri tarafından okullar çok seviliyordu. Akademik profili, spor ve kültür faaliyetleri ülkenin en iyilerindendi.

2018’in başlarında Ankara’nın baskısı çok büyüdü ve okullar maarif vakfına devredildi. Bundan dolayı protestolar oldu. Veliler 1 milyon imza topladı ve okullara bir daha olmamasını istedi. Ancak velilerin ve öğrencilerin protestosu başarısız oldu. 2019 okulların yönetimi devredildi.

HER ÜLKE BASKINA BOYUN EĞMİYOR

Afrika’ya da Türkiye büyük ekonomik baskılar uyguladı. Senegal’de 2017’de okullar Maarif’e devredildi. 2007’de kurulan Yavuz Selim Okulları çok seviliyordu. Bu ise diz çökme gibi oldu. 250 milyonluk ticari ilişki var iki ülke arasında. Havalimanı işleten Türk şirketleri gibi. “Senegal Türkiyenin dostu olduğunu ispatladı” dedi Erdoğan.

2017’de Erdoğan Tanzanya, Mocambique ve Madagaskar’ı ziyaret ettiğinde Gülen okulları büyük konuydu. Türkiye’nin şansı büyüktü, çünkü Türk yatırımları bekleniyordu. O zaman Tanzanya’da kredi görüşmeleri vardı tren yolları için ve bunların Türk şirketlerine yaptırılmasıyla ilgili. Yalnız Daressalem’deki Hükümet Türkiye’nin baskısına boyun eğmedi. Gülen okulları bugüne kadar var.

Etyopya’da Türk stratejisi başarılı olmadı. 2.000 öğrenci Gülen okullarına gidiyor. Elitler Nejashi Ethio Türk okullarını seviyor, aynı anda Ankara ülkenin önemli partneri. 150 Türk şirketinin 30.000 çalışanı var. Askeri işbirliği de var. Erdoğan baskıları yüzünden Etyopya hukümeti sorunlar yaşadı. Ama okulları Maarif Vakfı’na devredileceği sırada Berlin’den Gülen’e yakın olan Alman-Türk yatırımcılarına satıldı. Artık bu okullar Alman okulu sayılıyor. Türkiye artık karışamıyor.

GENÇ NESİL DEĞİŞİKLİK BEKLİYOR

Etyopya örneği Gülen Networku’nun Türkiye’nin uluslararası baskılarından nasıl kaçındığını ve kurtulduğunu gösteriyor. Onun için Berlinli antropolog Mashimi, Gülen hareketinin var oluşunu tehlikede görmüyor: “Tabiki okulların devredilmesi Gülen Hareketinin aktivitelerini ve finanslarını etkiliyor,” diyor Mashimi ancak kalan okulların yine de sevildiğini ve beğenildiğini belirterek, hareketin devam edeceğini belirtiyor.

Öğretmenlere yapılan zulüm çok büyük endişelere yol açıyor ve içte reformlar beklentisine yol açıyor. “Hareket içinde büyük tartışmalar var, bilhassa Almanya’da. Burada hareketten olan birçok kişi sığındı,” diyor Mashimi. Bilhassa genç nesil değişiklikler istiyor, şeffaflık istiyor ve kadınlar daha çok katılmasını/bağlanmasını/söz sahibi olmasını istiyor. Bir çok kişi ise zulmü imtihan olarak görüyor ve sıkı şekilde yönetimin arkasında.

[BoldMedya] 14.2.2020

Sıklaşan “siyasi ayak” söylemleri AKP’yi kızdırdı

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” ile ilgili söylemleri AKP’yi kızdırdı. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Başbuğ ve Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının tesadüf olmadığını, aynı zihniyetin ürünleri olduğunu kaydetti.

BOLD – AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, son günlerde tartışılan “siyasi ayak” hakkında değerlendirmede bulundu. Çelik, siyasi ayak olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gösterilmesine sert tepki gösterdi.

AÇIKLAMALAR AYNI ZİHNİYETİN ÜRÜNÜ

Çelik, Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi ayakla ilgili açıklamalarını eleştirerek, “O emekli generalin yaptığı açıklamayla Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamaların tesadüf olduğunu düşünmeyin. Aynı zihniyetin ürünleri. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nı terör örgütünün siyasi ayağı olarak nitelendirmek ahlaksızlığın ta kendisidir, vicdansızlığın ta kendisidir, akıl yoksunluğunun ta kendisidir” dedi.

TANKIN, TOPUN ÜSTÜNE YÜRÜDÜ

Erdoğan’a diktatör denmesini de eleştiren Çelik, “Çıkmışlar, utanmadan Cumhurbaşkanı’mıza ‘diktatör’ diyorlar. Siyaset biliminde, ‘halkını gördüğü zaman tankın arkasına, topun, tüfeğin arkasına saklanana’ diktatör denir. Bizim Cumhurbaşkanı’mızsa 15 Temmuz gecesi tankın, topun, tüfeğin üstüne yürümüştür” diye konuştu.

[BoldMedya] 14.2.2020

Ağrılardan uyuyamıyor, kabuslar görüyor, inleyerek uyanıyorum

Cezaevinde yürüyemez hale gelen Veysel Avunan’dan mektup var: “Ağrılardan uyuyamıyorum. Kabuslardan inleyerek arkadaşları da uyandırıyorum.”

BOLD- Tutuklu bulunduğu Elazığ Cezaevinden tedavi için Kayseri’ye gönderilen ve şu anda Kayseri Cezaevinde bulunan Veysel Avunan, kız kardeşi Sümeyra Avunan’a gönderdiği mektubunda sağlık durumunu anlattı.

Avunan “Hayat burada Allah’ın yardımıyla iyi gidiyor. Arkadaşlar bana spor yaptırıyorlar. Artık ufak tefek işlerimi görebiliyorum. Ama çok zorluyorlar. Önüne gelen, ‘hadi şu hareketi yap’, madem hastane ve cezaevi bir şey yapamıyor. Onlara inat biz seni buradan yürüterek çıkaracağız diyorlar.” dedi.

İNAN Kİ GÜCÜM YOK

Arkadaşlarının bazen kendisine “Çok tembelsin, söylenenleri takmıyorsun diye.” sitem ettiklerini belirten Avunan, “Ama inan ki gücüm yok. Çok çabuk yoruluyorum. Gece ağrılarımdan dolayı yatamıyorum veya gördüğüm kabuslardan dolayı inleyerek arkadaşları da uyandırıyorum. Sağolsunlar anlayışla karşılıyorlar.” ifadelerini kullandı.

HEP KALORİFERİN DİBİNDE OTURUYORUM

Mektubunda, içerideki sosyal faaliyetlerden de bahseden Avunan şöyle devam etti: “Haftada bir tatlı yapılır. Çiğ köfte yapılır. Saz eşliğinde türkü söylenir. Bunlar sosyal faaliyetlerimiz. Tabi ben hepsinde oturuyorum. Kaloriferin dibinde.”

15 Eylül 2017’de beri tutuklu bulunan Veysel Avunan’a Mart 2019 hastalandı. Önce teşhis konulamadı. Ta ki Elazığ Cezaevinde bayılana kadar… Önce zatürre dediler, sonra menenjit geçirdiği anlaşıldı. O günden sonra tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. İşlerini koğuş arkadaşlarının yardımıyla görebiliyor. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Elazığ Cezaevine gidip bizzat kendisini gördü ve durumunu Meclis’te gündeme getirdi ama buna rağmen bugüne kadar bir çözüm bulunamadı.

DOSYASI İSTİNAF’TA

Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan ve örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Veysel Avunan (28), Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu. Bingöl’ün Genç ilçesinden 9 kardeşli bir ailenin en büyük oğlu olan Avunan’ın dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor.

[BoldMedya] 14.2.2020

Bu çocuklar Anayasal düzeni yıkmaya mı çalışıyor? [Av. Tarık Fazıl Önel]

Çocukları henüz gençliğinin baharında ve 18-20 yaşlarında müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş Harbiyeli Askeri Öğrenci Anneleri, müebbet hapse mahkum çocuklarının haksız bir ceza ile cezalandırıldıklarını anlatmak için mücadelelerini var güçleri ile sürdürüyor.

Müebbet hapis cezasına mahkum edilmiş Harbiyeli Askeri Öğrenci Anneleri, haksızlığı her kesime anlatmak için tabiri caizse gitmedikleri kapı, başvurmadıkları yönetici ve adalet mercii kalmadı. Mücadelesini verdikleri çocuklarının durumu ile ilgili bugüne kadar her kesimden menfaatlerine ters düştüğü için ret cevabı aldılar. Şimdi ise, mücadele yöntemlerini değiştirerek sokaklarda ve kimseye zarar vermeden Anayasal haklarını (AY.Md.34. birinci fıkrasında, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”) kullanarak, haksızlıkları ve hukuksuzlukları duyurmaya çalışıyorlar.

Ne yazık ki bu haklarını dahi özgürce kullanamadan her gün darp edilerek gözaltına alınıyorlar. Aslında anayasaca güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin bir kısmı hiçbir şekilde sınırlanamazken bir kısmı da ancak kanunla sınırlanabilir. Buna rağmen anayasa ve kanunlar hiçe sayılarak vatandaş olmanın en tabi hakkı olan bir takım faaliyetler devlet eli ile baskı yapılarak ve yıldırma politikaları ile sınırlandırılmaya çalışılmaktadır.

Yani uzun lafın kısası ANAYASAL DÜZENİ ORTADAN KALDIRMAYA çalışıyorlar! Üstelik suçladıkları kişileri de bu ithamla yargılıyorlar. Harbiyeli askeri öğrenciler, müebbet hapse mahkum edilme aşamasına nasıl geldiler,  müsaade ederseniz kısaca bu konuyu inceleyelim:

Askeri öğrenciler, her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan ve yetiştirilmek üzere resmi kıyafet taşıyan, kendi iradeleri ile yemek yiyemeyen, dinlenemeyen, uyuyamayan, okuldan çıkamayan, okul içinde bilişim cihazları (cep telefonu, radyo vb.) bulundurması yasak olan, mutlak komuta esasında olan gençlerdir (İç Hiz.K.Md.3). Bu gençler, amirlerinden ve üstlerinden (İç Hiz.K.Md.9) aldıkları yazılı ve sözlü emirleri ((İç Hiz.K.Md.8-14), vaktinde yapar, sorgulayamaz, değiştiremez, mırıldanamaz, emri doğru bulmadığını sezdirecek hal ve harekette bulunamaz (İç Hiz.Ynt.Md.10), haddini aşamaz ve itaatte noksanlık hissini veren ya ceza alır ya da okuldan atılır.

Askeri öğrenci, öğrenmeden başka hiçbir şeye odaklanmadığı için, amir ve üst hatalı emir verir mi? vermez mi? diye sorgulayamadığından, her zaman askerî usullere ve askerî terbiyeye tamamıyla uymaya ve onlara karşı yüksek bir saygı göstermeye mecbur olduğundan (İç Hiz.Ynt.Md.6-10) verilen emirleri korkusundan yapmaya çalışmakla mükelleftir.  Askeri öğrenci, aldığı emri kanun ve nizama uygun bulmasa bile yapar ve ondan sonra şikâyet eder (İç Hiz.Ynt.Md.33).

Muhtelif asker kanunlarına istinaden verilen bilgiler ışığında, askeri öğrenci, amir ve üstlerinden aldığı ve uyguladığı emri yerine getirdikten sonra kime şikayet edecekti? Hain darbe girişimi sonunda, kendilerini hapis ve mahkeme salonlarında bulan bu gençlerin kendilerini savunması dahi müsaade edilmemiştir. Mahkemede savunma yapan öğrenciler, darbe günü ve gecesi tüm detayları ayrıntısıyla anlatmasına, amir ve üstlerinin “Ben emir verdim, öğrenciler suçsuzdur” demesine rağmen, yargılama makamları askeri kurallara göre yaşayıp, kendi iradesi ile hareket edemeyen öğrencilere verilen müebbet hapsi nasıl uygun görmeyi başardılar, kamuoyunun değerli vicdanına havale ediyoruz.

Silahlı Kuvvetlerinin bünyesinde bulunan tüm Askeri Okullar, bir önceki yılda, yeni öğretim yılı açılmadan tatbiki eğitim vb. planlamaları (Hrp.Okl.Ynt.Md.3.nn) yapılır, kuvvet komutanlıklarınca bu planlamalar onaylanır ve her yıl Temmuz ayında icrası yapılır. Hava Harp Okulu öğrencileri de bir yıl öncesinden planlanmış olan kamp icrası için, her yıl olduğu gibi tam teçhizatlı (silahlı) olarak hazırlanan ve cep telefonları komutanlarınca el konulan öğrenciler, 13 Temmuz 2016’da İstanbul Hava Harp Okulu’ndan Yalova’ya feribot ile intikal ediyorlar. Her yıl olduğu gibi Yalova Valisi, Yalova Belediye Başkanı, Yalova Halkının karşılaması, alkışlaması ve yapılan özel törene müteakip Yalova Meydan Komutanlığına geliyorlar. Kamp programında günlük planlanan rutin spor ve eğitim planlamasına uygun olarak faaliyetlerini icra etmeye başlıyorlar.

15 Temmuz günü Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin ÜNAL, kamp komutanlığını 12.00-16.00’da denetliyor, ayrıca denetleme esnasında o gün tatbikat eğitimi yapılacağını bildirildiği için “Çocukları fazla yormayın” diyor ve öğrenciler akşam sporu bir miktar azaltıldığı için çok mutlu oluyorlar. Yalova Kamp Komutanlığına; Saat 21.30’da kampın terör saldırılarına maruz kalacağı ve öğrencilerin İstanbul’da bulunan Hava Harp Okuluna tahliyesinin gerekliliği emri veriliyor. Kamp Komutanlığı, otobüs firmalarından süratle otobüs kiralamak istiyor ve otobüs firmalarından otobüs bulamıyorlar, (yani, bu olay intikalin daha önceden planlanmış bir faaliyet olmadığını da gösterir), Saat : 21.30’da öğrenciler toplu içtima alanına tam teçhizatlı (silahlı) çağrılıyor. Bir tatbikat icra edecekleri komutanlarınca bildiriliyor ve hazır haldeki askeri ve sivil plakalı otobüslere bindiriliyorlar. (Sizi vicdanınızla baş başa bırakıyorum; askeri öğrenciler, asker vasıflarıyla, “komutanım bu gece tatbikatta nereden çıktı?” “Bizi nereye götürüyorsunuz?”, “Biz gelmeyeceğiz” gibi söylemleri veya hareketleri askeri terbiye kurallarına göre söyleme şansları var mıydı?) Saat 21.30’da darbenin olduğu açıklaması yapılıyor, öğrenciler halen kampta bulunuyor ve öğrencilerin bilişim cihazları (cep telefonları vb.) bulunmadığı için haberleri olmuyor. Bu öğrencilerde telefon olsaydı, öğrencilerin aileleri bu çocuklara ulaşıp darbenin olacağını söyleyip, sakın gitmeyin gibi ikazlarda bulunmazlar mıydı? Hangi anne veya baba 18-19 yaşındaki çocuğunu böyle bir ortamda yalnız bırakıp, onların ateşe atılmasına müsaade eder? Müebbet hapse mahkum olan yaklaşık 400-500 öğrenci ailesinin tümünü o gecede şuursuz olarak düşünmek mümkün müdür?

Ayrıca dikkatinizi çekmek istiyorum; Saat: 23.30 civarında, askeri öğrencileri İstanbul’a götürmek isteyen amirleri Yalova kampından hareket etmeden Yalova Valiliğini arıyorlar. Yalova Valiliğinden askeri konvoyun hareketi için eskort talebinde bulunuyorlar. (Darbe için yola çıkan komutanlar neden valiliğe bilgi versinler ki?) Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi? Valilik makamından telefona cevap veren Polis memuru “Vali hanımın toplantıda olduğunu ve kendisine bilgi vereceğini” söylüyor. Yalova valiliği, askeri konvoyun hareketini Yalova sınırları içinde istediği noktada durdurabilirdi ama durdurmuyor. MOBESE kameralarından biri bizi gözetliyor edasıyla izleyen seyircilere ne demeli? Askeri konvoyun Osman Gazi Köprüsünden geçişte durması, bilet alması ve geçiş esnasında polis ekiplerinin selam vermesini neye bağlamalı? Yalova ve Kocaeli Valiliği, askeri plaka ile otobandan ve gişelerden geçerek İstanbul’a hareket eden otobüsleri durdurmuyor bile.

Sayın Başbakan ilk açıklamasını olayların başlangıcından sonra 22:00 olarak değerlendirdiğimizde, öğrencilerin kamptan çıkış saatleri olan 23:45 saati arasında yaklaşık olarak 2 saat süre bulunmaktadır. Yalova Valiliği ve Yardımcıları ile Yalova Emniyet Müdürlüğü yetkilileri görevlerini ihmal etmelerine rağmen halen görevdedirler. Belirtilen saatlerde tüm ülkenin haberdar olduğu darbe girişimini Yalova Valiliği ve Yalova Emniyet Yetkililerinin bilmemesi olanaksızdır. Biliyorsunuz ki, Ankara Valiliği tarafından Ankara’dan askeri birliklerin yolu kesilerek Ankara sınırı dışına çıkmaları engellenmiştir.

Her Türk erkeği ortalama 18-20 yaşlarında askerliğini yapar. Askerlik ocağında “Emir demiri keser” söylemini bilmeyen yoktur. Askerlik sanatı askerlik hiyerarşisinden taviz vermez ve bu esaslarla yürütülür. Amirinin ve üstünün, hizmete mütealik emrini yerine getirmeyen veya yorumda bulunmaya dahi yeltenen ast kati olarak azarlanır ve ısrar eder ise en ağır şekilde cezalandırılır. (Astın, aldığı bir emirden dolayı amirine mütalaada bulunması katiyen yasaktır (İç.Hiz.Ynt.Md.8). Alınan emir hiçbir düşünceye kapılmaksızın yapılacaktır. Bir emri alırken veya aldıktan sonra mırıldanmak, doğru bulmadığını sezdirecek hal ve harekette bulunmak cezayı gerektirir. Askeri öğrenci ve erler, askerlik hiyerarşisinde bile değildir. Ast ve üst rütbeleri hatırlayınız; subaylar, teğmen, üsteğmen vb. ile, astsubaylar ise; astsubay çavuş, vb. ile hiyerarşik bir silsile ile devam eder. Ordumuz bünyesinde, bugüne kadar dile getirilmese bile, rütbeli personelmiş gibi yapmacık uygulamalarla hizmet yaptırılan, geçici personelmiş gibi değerlendirmede bulunulan, makam ve mevkileri hala tespit edilememiş  rütbeler olan asteğmen, uzman erbaş ve uzman erlerin olduğunu da unutmayalım. Ayrıca biliyorsunuz ki; ordumuzda, asteğmen ve uzman erbaş ve uzman erler askerlik hiyerarşisinde bile değildir. Böyle bir orduda, askeri öğrenci ve rütbesiz erlerin yerini hangi hiyerarşi içinde görmek gerekir. Askerliğini yapmış her Türk Erkeği yaşadığı ölçüde; amir ve üstlerin, askeri öğrenci ve erleri, ne bir toplantıya dahil edeceğini, ne adam yerine koyacak bir statüde tutacağını, astından ne bir fikir alacağını, asttan fikir alınmış gibi uygulama yapılsa bile, bunun uygulanmayacağını da bilir. Kısacası, askeri öğrenci ve rütbesiz erler, komutanları tarafından yat deyince yatan, otur deyince oturan, kalk deyince kalkan, sürün deyince sürünen tabiri caizse eli kolu bağlı konumdadır. Vicdanı olanlara soruyorum; hiçbir toplantıya katılmadan ve fikri alınmadan planlanmış bir faaliyetin icrasında korkudan komutanlarının emirlerini dinleyen bu öğrencilerin darbe yaparak müebbet hapis alabileceği aklınıza gelir miydi acaba?

Yargılamalarda gelinen nokta göz önüne alındığında harbiyelilerin isnat edilen  suçları işlediğine dair; o an ki eylemlerini suç işlemek kastıyla gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusunda, bütün şüphelerden arındırılmış, kesin, somut ve net bulgular ortaya konmamıştır. Hazırlık ifadesi aşamasından geldiğimiz noktaya kadar öğrencilerin bir de yurdun muhtelif yerlerinde kalkışılan darbe girişimine iştirak ettirilen asker ve personelin “bir şekilde(!)’’ karargâhtan veya kışladan çıkartılıp olaya alet edildiği açıktır.

Askerliğini yapanlar bilir ki, askerlik faaliyetleri mantığa uygun değildir. Askerliğini 18-24 ay kapsamında yapanlar dahi bu mantığı çözmekte sıkıntı yaşadıklarını anlatırlar. Bu davalar askeri davadır. Sivil hakim ve savcılar, askerliğini kısa dönem yaptıklarından dolayı askerlik anlayışını, psikolojisini, emir-komuta zincirini tam hazmedemeden sivil hayata geçiş yaparlar ve askerlik mantığını anlayamazlar. Askeri hakim ve savcılar ise, sürekli askeri ortamda teneffüs ettiklerinden dolayı uzmanlık alanlarına girmiş gibi değerlendirdiğimizde, askeri olayları askeri mantık çerçevesinde süzer ve bu mantığa uygun karar verirler.

Askeri öğrenciler, dava süreçlerindeki savunmalarında, iç hizmet kanunu ve yönetmeliklere uygun emir uygulamalarını ve itaat esaslarını içeren açıklamalarda bulunmuşlardır. Sivil hakim ve savcılar, savunmada anlatılan iç hizmet kanunu ve yönetmelik konularını yok sayarak, üzerinde durmadan ve es geçer gibi, yüz ifadelerinde belirgin bir şekilde, bu ne diyor edasıyla dinledikleri, soru bile sormadıkları görülmüştür. Taleplerin hemen hemen çoğu gerekçesiz bir şekilde red edilmiştir. Askeri mantıktan anlamayan, askeri terim ve hiyerarşiyi bilmeyen hakim ve savcılar, bu davaları yıllarca (2016-2019) uzatmış, dava dosyalarında somut delil ve tespit olmamasına rağmen bazı kanalların hegemonyasında kararlar vererek terfi etmeyi hedef seçmişlerdir.

Hiç yoktan bu davalarda askeri hakim ve savcıların duruşmalarda bilirkişi olarak bulunması gerekir. Askerlik hukukunu anlamak için askeri terbiye ile yetişen alanında uzman, bu süreci baştan sona takip eden, olayın içerisinde olan, hakim ve savcılar bu atmosferi daha iyi anlar ve karar verebilirler.

Şöyle 50-60 yıl geriye gittiğimizde, Mayıs 1962 ve 63 senesinde Talat AYDEMİR kontrolünde olan içerisinde askeri personel ve askeri öğrencilerin de bulunduğu, silahlı çatışma sonucunda tamamen bastırılan karşı darbe girişiminde 1459 Harp Okulu öğrencisi yargılanarak öğrenciliklerine son verildi. Olaya katılan bütün subaylar çeşitli cezalara çarptırıldı ve bir kısmı rütbelerine bakılmadan emekliye sevk edildi. Talat AYDEMİR de Mamak Askeri Mahkemesi’ nde yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldı ve cezası 5 Temmuz 1964’ te yerine getirildi. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı Türkiye Cumhuriyeti’ nin en önemli kararlarından birini alarak 37 YIL SONRA 1469 Harp Okulu öğrencilerine itibarlarını iade etti. Dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ, “Genç Harbiyelileri Aldatanlar Var” şeklinde konuşması mevcuttur. Burada dikkat edilmesi gereken husus; Talat AYDMİR, dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ’ ye karşı bir darbe girişiminde bulunmuş olsa dahi İNÖNÜ büyük bir cesaretle “GENÇ HARBİYELİLER ALDATILMIŞTIR” demiştir. Hatta dönemin askeri mahkemelerince yapılan yargılama sonucunda ise sadece Talat AYDEMİR ve Fethi GÜRCAN’ ın idam cezası onanmıştır. O dönemin siyasi ve konjonktürel şartlarında dahi askeri öğrenciler sadece okullarından atılmış, darbe dönemlerinin sürekli olarak yaşandığı o dönemde dahi Harbiyelilerin masumluğu korunurken, günümüz Türkiye Cumhuriyeti’ nde darbenin baş aktörü olarak maalesef olaylar ile hiçbir alakaları olmayan ve sadece emre itaat sonucu belli yerlere götürülen Harbiyeli öğrenciler gösterilmiştir. Ve ne yazık ki şuan haksız ve hukuksuz bir şekilde MÜEBBET HAPİS CEZASINA çarptırılmışlardır. Tekrardan itibarlarının, haklarının iadesi için 37 yıl geçmesi mi gerekmektedir ?

Yıllarca istihbaratçılık yapmış ve tabiri caizse edindikleri tecrübeden dolayı olayların kokusunu alacak şekilde donanımına sahip olmuş ve özel yetişmiş olan istihbarat birimleri dahi darbecilerin güzel Türkiye’mizi ele geçirme faaliyetine yönelik yaptıkları toplantıları, koordinasyonları ve planları anlayamamışlar(!) da Allah Aşkına hiçbir yetkisi olmayan ve öğrenci statüsünde olan birisine “Sen bunu nasıl anlamadın, anlayacaktın, anlamadığın için sen darbecisin ve müebbet hapis cezasına mahkum edildin” demek ne kadar doğrudur?

[Av. Tarık Fazıl Önel] 14.2.2020 [TR724]

Hitler’in gençleri [Yüksel Durgut]

“Üçüncü Reich” dönemi, Adolf Hitler tarafından 1933’de kurulan, resmi olarak Alman İmparatorluğu olarak adlandırılan ve 1943’te sınırlarının genişlemesi ile Büyük Alman İmparatorluğu ismi ile yaşanmış oniki yıllık bir dönemdir. Bu dönemin hafızalara yansıyan resmi Alman erkek ve kız çocukları olmuştur. 12 yaşından küçük çocukların Nazi ilkelerinde eğitmek ve Büyük Alman İmparatorluğu’nun gelecek nesillerde uzun ömürlü olmasını sağlamak için tasarlanmış gençlik grupları oluşturulmuş ve bu çocuklar İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya’nın yedek orduları haline gelerek cephedeki Sovyet güçleriyle savaşmak için gönderilmişlerdir.

Adolf Hitler, 14 Eylül 1935’te Nürnberg şehrinde Hitler Gençlik üyelerinin de bulunduğu ve 50 bin kişinin katıldığı mitingde öfkeli ses tonuyla kafasında ki ideal “Hitler Gençliğini”nin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “Tazı kadar hızlı, deri kadar sağlam ve çelik kadar sert”.

DÜNYANIN EN BÜYÜK GENÇLİK ÖRGÜTÜ

Gençler, Nazi rejiminin hayatta kalabilmesi için kullanılabilecek en sağlam direklerdi. Güçlü bir ülke için hayati önem taşıyorlardı. Alman erkeklerin yaklaşık yüzde 60’ı Nürnberg mitinginde ‘Hitler Gençliğine’ katılmıştı. Buraya katılmayan gençler ise dışlanmaya başlamış ve ellerindeki tüm imkanlar kısıtlanıyordu. Diğer tüm gençlik grupları birer birer dağılmaya başladı. Yaz kampları ve spor tesisleri gibi fırsatlar artık sadece Hitler’in üyelerine açıktı.

Alman İmparatorluğu’nda ki erkek çocukların yüzde seksen ikisi 1939’un başlarında ‘Hitler Gençliğine’ katılmıştı bile ve bu da örgütü dünyanın en büyüğü haline getirdi. 25 Mart 1939’da üyelik yasası 10-18 yaş arasındaki tüm Almanların katılmasını zorunlu hale getirdi. Bu yasaya uymayanlar, ebeveynler de dahil olmak üzere cezai kovuşturma ile tehdit edildiler.

KURTADAM KIZLAR

Nazi rejiminin amacı dünyaya hükmetmek ve onu sürdürmekti. Bu arada kız çocukları, farklı bir örgüt çatısı altında birleştirildiler. 10-18 yaş arası kız çocuklarına yemek pişirme, dikiş ve ilk yardım; ayrıca iyi evlilik ile annelik rolleri öğretiliyordu. Kızlar için spor yapmak özellikle de jimnastik beraber çalışmanın ve birlik olmanın değeri olarak görülüyordu. Almanya’nın geleceğini ve bin yıllık geleneği sürdürecek yeni nesillleri yetiştirmek amaçlanmıştı.

Çocukların kamplarda yaptığı savaş çığlıkları 1943 yılına kadar kimliklerinin önemli bir parçası haline aldı. Genç kızlar ve erkekler ordunun birer yedek birimi olarak kullanıldı. 1945’te Alman ordusunun ‘Volkssturm’ (Halk Fırtınası) olarak adlandırılan öncü birliklerinde 12 yaşında ki çocuklar yer aldılar. Hatta ordunun gerilla birimi olarak adlandırılan “Kurtadam” tamamen kız çocuklarından oluşmuştu. Bu genç askerler Almanya için cephede yer aldılar ve propaganda makinesi olarak her zaman kullanıldılar.

FİLMLERDE Kİ GENÇLER

Hitler’in Gençleri birçok filme de konu oldu. Jojo Rabbit adlı bir filmde Nazi Almanyasında yaşayan bir çocuğun nasıl bir asker olması gerektiği anlatılıyor. Filmin çocuk kahramanı Jojo, Hitler Gençlik kampında bir tavşanı öldürmesi istenerek istedikleri gençlik profilini çiziyor ve şu şekilde sesleniyor: “Biz öldürme ve bu arzu ile dolu sert savaşçılar istiyoruz.”

Hitler’in kendini öldürdüğü barakanın önünde savaşın son zamanlarında sinemalarda da probaganda aracı olarak gösterilen; 10-14 yaşları arasındaki erkek çocukları ile diyaloğu yer alır. Bu sahnede Hitler sonunun geldiğini anlayarak babacan bir ses tonu ile çocuklara; “Bu savaştan kesinlikle- Almanya’nın gençleri için- zaferle ayrılacağımıza ikna oldum” diye sesleniyor.

Bu konuşmaya şahit olan oradaki çocuklardan birisi olan ve köyünde ki Alman askerlerini saldıradan kurtardığı için madalya ile ödüllerinden Alfred Czech, 2005 yılında ki bir röportajda: “Küçük bir çocuk olarak çok fazla düşünemiyordum, sadece halkım için bir şeyler yapmak istedim. Çocukları savaşa göndermenin kötü bir şey olduğunu düşünememiştim” diyerek “vatan” fikrinin Alman gençliğine nasıl aşılandığını ortaya koyuyor.

ÖLMEK KIRMIZI OLMAKTAN İYİDİR

Yenilmek üzere olan Almanya gözünü iyice karartmış ve çocukları tehlikeli durumlara zorlamaya başlamıştı. Savaşın sıcak anlarında çocuklar ön cephelere gönderilmişler, hatta kendi boylarından büyük tank ve uçaksavar silahlarını kullanmak zorunda kalmışlardı. Sovyet Ordusunun Berlin’i 1945’te ki işgalini durdurmak için daha eğitimlerini bile tamamlamamış erkekler ve kızlar ön cephedeydi. Hatta bir radyo istasyonu, çocukları “Ölmek, kırmızı olmaktan iyidir-Besser tot als rot-” sloganı ile cesaretlendirmek için yayınlar yapıyordu.

Hitler Almanyası son haftalarında, Sovyetlere karşı cephe hattına okullardan daha fazla çocuk toplatıp gönderdiler. O dönemde henüz 15 yaşında olan Heinz Shuetze, kendisine bir SS üniforması giydirildiğini ve yarım günlük eğitim ile eline tutuşturdukları tanksavar ile ön cephede Sovyetlere karşı savaşmaya gönderildiğini yıllar sonra anlatıyor. Savaş süresi boyunca, Almanya’nın gençlik grupları, erkek ve kız kulüpleri şeklinde önce küçük bir asker, sonra da eli silahlı yedek ordulara dönüştüler.

[Yüksel Durgut] 14.2.2020 [TR724]

Yeniden ikinci bir seferberlik ruhu (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Süreç öncesinde Hizmet Hareketi geometrik bir büyüme trendi yakalamış ve 150-160 ülkeye ulaşabilmiş ve büyük bir hüsn-ü kabule mazhar olmuştu. Hocaefendi bu büyümeyle paralel olarak rehberlik yapanların da kemiyet ve keyfiyetlerinin artması gerektiğine 2011 yılında yayınlanan “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’de  vurgu yapmaktadırlar. Eğer durum bu şekilde değilse, doksanlı yıllarda hicret ederek buna muvaffak olmuş olanlar gibi, yeni bir aşk ve şevkle bir seferberlik başlatılmasına ihtiyaç olduğunu ifade etmektedirler.

“Allah yolunda hicret edip mücahedede bulunanlar.” (Bakara sûresi, 2/218) ayet-i kerimesi zaten mü’minlere böyle bir hedef çizmektedirler. Hicret edip mücahede etme insanların aşk ve şevkle bir kere daha kanatlanmalarına vesile olmakta, hicret ettikleri yerde insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf edip gönüllerin bir kez daha Allah’la buluşturulması istikametinde mücahedede ettiklerinden dolayı, nezd-i ulûhiyette bir kıymet kazanmaktadırlar. Bu durum, muhacirler için bir aşk-u şevk vesilesi omuş, onların canlı kalmasını sağlamış ve Allah da (cc) onlar eliyle önemli hizmetlerin gerçekleşmesini lütfetmiştir.

Hocaefendi aynı yazıda maddi olarak bu kadar hızlı büyüyen bir yapıda, manevi olarak da benzer bir büyüme gerçekleşmediğinde, çok önemli problemlerin baş göstermeye başlayacağına dikkat çekmektedirler: “Bundan dolayı, hendesî (geometrik) genişlemeye bağlı olarak, asr-ı saadette olduğu gibi sıkı bir eğitimle insanların kalbî ve ruhî hayatlarına eğilme, onları cismaniyetten sıyırıp, hayvaniyetten çıkarıp kalb ve ruh yörüngesinde Allah’a doğru sevk etme mevzuunda gayret çok önemlidir. Sahabenin son, tâbiînin ilk döneminde İslâm’a giren bazı mübtedi insanlar dinin ruhunu kavrayamadıklarından dolayı Haricîlik, Rafızîlik ve Bâtınîlik gibi cereyanlara sebep olmuşlardır.”

Ciddi bir eğitimle manevi alanda kaydedilmesi gereken mesafeler kat edilemezse, “Onlar Kur’an okurlar fakat okudukları Kur’an gırtlaklarından aşağı geçmez, onlar okun avı delip geçtiği gibi dine girip çıkarlar. (Buhâri, Fedâilü’l-Kur’ân 36)” hadisi şerifinde haber verilen, işin ruhunu anlamayan insanların ortaya çıkarak dine zarar vermeleri kaçınılmaz olur. Bunlar teorik bilgilere sahip olsalar da esas bilginin özünü anlayamadıklarından dolayı, sürekli ifrat ve tefritler arasında gelip giderler. Hele bir de bunlar değişik kültürler içerisine girip bu kültürlerin etkisinde kaldıklarında ciddi deformasyonlara ve başkalaşmalara maruz kalırlar. Maalesef günümüzde bunun çok sayıda örneklerini görebiliyoruz.

Hocaefendi bu vahim tabloyu Çekirdekten Çınara kitabında “okuma yazma” başlığı altında detaylı olarak ele almaktadırlar: “Tarihimizde şanlı ve parlak dönemlerimiz çoktur. Ama bir dönem vardır ki, bu dönemde bütün İslam âlemindeki devletlerin, ilmî, idarî ve adlî makamlarında Kur’an hâfızı idareciler, hâkimler ve kadılar olmuştur. Ama, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu kimseler okudukları ilimlerin özünü kavrayamadıklarından hem tekvînî emirlerde hem de teşrii konularda mukallit durumunda idiler; istinbat ve ihtira (yeni bir şeyler ortaya koyma, âyet ve hadislerin bu çağa bakan orijinal mânalarını bulup ifade etme) güçleri yoktu. Yarım-yamalak bildiklerinde bağnaz bu insanlar, gün geldi –maalesef- dinin cevaz verip kabul etmediği usûl ve esaslar karşısında sessiz kalarak günahlarını devam ettirdiler… ve tabiî İslâmın kendilerine yüklemiş olduğu şeref ve haysiyeti de koruyamadılar. Vicdanlarımızda belki ürperti hâsıl edecek ama, üzülerek ifade etmeliyim ki, bunlar önceleri de sonraları da milletin haysiyetle, şerefiyle, diniyle oynadılar. Bunların edindikleri ilim, vicdanlarına iz’an ve derin tasdik, yaşama ve itaat etme duygusu halinde yerleşmemiş ve gönüllerinde iz’an haline gelmemişti.”

İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma…

Hocaefendi, bu tehlikeyi ve buna karşı neler yapılması gerektiğini “İdeal Rehber ve Müzakereli Okuma” başlıklı Kırık Testi’de şöyle ifade etmektedirler: “Bundan dolayı, yeniden ikinci bir seferberlik ruhu gönüllerde tutuşturulurken farklı kültür ve anlayışlar içinde değişik deformasyon ve başkalaşmalara maruz kalmamak için mükemmel insan yetiştirmenin yollarını aramalıyız. Bunun için de evvela mürşid ve rehber diyebileceğimiz şahısların, dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnet’e muttali olmaları lazımdır. Aynı zamanda onlar gittikleri yerdeki muhataplarını kendi karakteristik çizgileri ve ana hatlarıyla bilmelidirler. Bütün bunların yanında belli ölçüde fünun-u müspeteye vâkıf olmalı, yani az buçuk fizik, kimya, riyaziye, antropoloji gibi ilimleri yudumlamalıdırlar. Evet, rehberlik yapacak insan, gittiği yere mükemmel yetişmiş bir fert olarak gitmelidir. İlk gidenler saf, mücerred ve sade imanlarıyla gittiler ve Allah’ın inayetiyle çok hayırlara vesile oldular. Fakat artık bundan sonra dünyanın dört bir yanına açılırken ayrı bir derinlik, ayrı bir enginlik ve ayrı bir donanıma ihtiyaç vardır.”

Burada dikkat edilirse, dünyaya açılmış bir hareketin bundan sonrası için nasıl bir donanıma sahip olması gerektiğinin anahatları ortaya konmaktadır. İlk hicret edenler saffetleri, ihlasları ve sade imanlarıyla önemli hayırlara vesile olmuşlardır. Ama yeni dönemde hizmet edecek rehberlerin temel hususların dışında, daha farklı donanımlara sahip olmaları gerekmektedir. Kitap ve Sünnet’e muttali, gittikleri yerlerdeki kültürler hakkında yeterli bilgiye sahip, ansiklopedik seviyede de olsa pozitif ilimlere vakıf olmalarına ihtiyaç vardır.

Yeniden bir okuma ve düşünce seferberliği…

“Peki böyle bir derinlik, enginlik ve donanıma nasıl ulaşılabilir” sorusunun cevabını ise Hocaefendi şöyle vermektedirler: “Bu derinlik, bu enginlik ve bu donanım için beslenme kaynaklarımız okunurken onları âdet kabilinden değil de, mukayeseli ve analitik bir bakış açısıyla, yeni terkip ve tahlillere ulaşma azmi ve gayreti içinde okumalıyız…

İşte bizler bu mülâhazayla hareket etmeli ve çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahruti bakabilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü bu rehberler çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşacaklardır. Dolayısıyla insan, o anlayış ve kültürlerin, karşısına çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilse nakavt olur.

Bu sebeple diyoruz ki, Cenâb-ı Hak gidilen yerlerde gönlünüzün ilhamlarını seslendirebileceğiniz değişik vesileler lütfedebilir. Fakat siz, bu vesileleri değerlendirirken, ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de, bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz. Bu da eşya ve hâdiselere daha bütüncül bakabilen, muhatapları daha engince kucaklayabilen, vicdanı geniş rehberlere ihtiyaç olduğunu gösterir. İşte bu ihtiyacın karşılanması için yeniden bir okuma ve bir düşünme seferberliği başlatılmalıdır.”

Hizmet insanları gittikleri yeni coğrafyalardaki insanlara hakikatların ulaştırılması işinde Türkiye’deki gibi veya yetiştikleri kültür ortamlarına göre hareket ederlerse başarılı olamayacaklardır.  Uslüp, yaklaşım ve söylemlerin yeniden gözden geçirilmesine ve bu husustaki stratejilerin yeni ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yenilenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Böyle bir dönüşüm ve değişimi gerçekleştirebilmek için ise yeniden bir okuma ve düşünce seferberliğinin başlatılması gerekmektedir. Böylece hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha bütüncül bakabilen ve vicdanı geniş rehberler yetiştirilebilecektir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.2.2020 [TR724]

Annesi İspanyol, babası Portekizli, kendisi Fransız! [Hasan Cücük]

Yıl 2000, Euro 2000 finali. İtalya – Fransa kupa mücadelesi veriyor. Fransa son saniyede Sylvian Wiltord’un attığı golle karşılaşmayı uzatmaya taşıyor. Uzatma dakikalarının 103. dakikası. Top sol kanatta Robert Pires geldiğinde arkasından kaptanı Desailly sesleniyor; ‘Hadi Robert göster marifetini ve bitir bu işi’. Yorgun Cannavora’yı mükemmel geçen Pires, sol çizgiye inip ceza alanı içinde boş durumdaki David Trezeguet’e topu aktardığında, golcü oyuncunun vuruşuyla top ve kaleci Toldo ayrı köşelere gidiyordu. Bu vuruşla Avrupa şampiyonunun adı Fransa’dır artık.

Yıl 2002, FA Cup çeyrek final maçı. Arsenal’in rakibi Newcastle United. Maçın başında Robert Pires attığı golle takımını galip duruma yükseltiyor. Topu ayağında alan Pires, Nikos Dabizas’ın darbesiyle kendini yerde bulduğunda vucudu ağrılar içindedir. Dabizas’ın darbesiyle diz yan bağları kopan Pires tam 7 ay futboldan uzak kalır. 2002 Dünya Kupası’nda Fransa’nın en önemli kozlarından biri olan Pires şampiyonaya katılamamanın acısını yaşar. Arsenal, Pires’in büyük katkı sağladığı 2002 yılında şampiyonluğu ulaşır. Şampiyonluk kupasını ise takım arkadaşları Pires’e ithaf ederler.

Yukarıdaki iki olay Fransız efsane Robert Pires’in hayatındaki iki dönüm noktasıdır. Avrupa şampiyonasındaki attırdığı gol kendisine Arsenal’in kapısını açarken, 2002 yılındaki sakatlığı Dünya Kupası’nın kapısını kapatır. Pires, ‘hayatta başarılar ve başarısızlıklar sadece bir kaç saniye içinde cereyan eder’ diyerek olayı özetliyor.

Robert Pires, 29 Ekim 1973 yılında Fransa’nın Reims şehrinde doğdu. Babası Portekizli, annesi ise İspanyol asıllı olan Pires, doğal olarak Fransa doğumlu olması nedeniyle kayıtlara Fransız olarak geçer. Futbola şehrin caddelerinde merhaba diyen Pires’in o yıllarında sırtında ya Portekiz milli takımı yada Real Madrid forması vardır. İlk kulübü Stade de Reims’dir. 15 yaşına geldiğinde bir anda kendini kulübünün 3. takımında bulur. Bu olay Pires’i futboldan soğutur. Futbolu bırakıp, okuluna konsantre olmak istemesine karşılık, anne- babasının israrıyla futbola devam kararı alır.

1992 yılında Metz takımına transfer olarak profesyonel kariyerine ilk adımı atar. 1995 -96 sezonunda Fransa liginin ‘en iyi genç oyuncusu’ seçilen Pires’in oynadığı futbol herkesi büyülemektedir. 1996 yılında Fransa milli takım kapısı Pires’e açılmıştır artık. 1998 yılında transfer olduğu Marsilya’da ise çok başarısız bir yıl geçirir. İkinci yıl kendini toparlayan Pires, beklenen performansı gösteremez ama yinede milli takımın Euro 2000 kadrosuna çağrılır. Final maçında oyuna sonradan giren Pires attırdığı ‘altın golle’ manşetlerdedir. Avrupa şampiyonası finalinin ertesi günü Londra’ya giderek Arsenal’e sözleşme imzalar. Real Madrid ve Barcelona’nın transfer tekliflerine rağmen Pires, daha sakin bulduğu Arsenal’i tercih eder. Arsenal’de Henry ve Viera ile birlikte Arsene Wenger’in de Fransız olması Pires’in Arsenal’i tercihinde önemli rol oynar.

Marc Overmars’tan boşalan sol kanatta oynayan Pires, alışma dönemini kısa sürede atlatarak takımın değişmezi oldu. Vatandaşı Arsene Wenger’in ‘ben senin kaliteni biliyorum. Sol kanatta çık oyna ve en iyisini yap’ sözleri Pires’i müthiş motive eder. Çalım atan, asist yapan, kritik goller atan Pires takımını sırtlayan oyuncularedan biri olur. 23 Mart 2002’de geçirdiği şansız sakatlık tam 7 ay sahalardan uzak kalmasını sağlar. Sakatlık döneminde Wenger, Pires’i hergün arayarak sakatlığındaki gelişmeyi öğrenir. Ligin son 7 haftasında Arsenal formasını giyemeyen Pires, Spor Gazetecileri tarafından 2002 yılında yılın oyuncusu seçilir. Şampiyonluk kupasını ise arkadaşları Pires’e hediye ederler. Sakatlığından tam 7 ay sonra ekim 2002’de Şampiyonlar Ligi maçında Auxerre karşısında sahaya girdiğinde bütün stat Pires’i ayakta alkışlayarak desteklerini göstermişti. Pires’in yokluğunda Fransa, 2002 Dünya Kupası’ndan fiyasko sonuçla döndü. Son şampiyon olarak geldiği turnuvaya gruptan çıkamayıp, veda etti.

Arsene Wenger’in ‘Bizim motor yağımız’ dediği Pires, 2006 yılında Londra ekibinden ayrılıp İspanya La Liga takımlarından Villerreal’e transfer oldu. 2010 yılında kulüpsüz kalan Pires, 6 ay Aston Villa’da top koşturduktan sonra futbola veda etti. Futbola veda ettikten tam 2,5 yıl sonra ilginç bir karar vererek yeşil sahalara yeniden döndü. İlginç bir transfere imza atıp 2014 yılında Hindistan Ligi’nin yolunu tutup yeşil sahalarda yeniden arz-ı endam etti. Ancak Hindistan seferi adına yakışmayacak bir final oldu. FC Goa takımına transfer olan Pires sadece 8 maçta forma giydikten sonra 42 yaşında dönüşü olmayacak bir şekilde yeşil sahalara veda etti.

Robert Pires’in Villerreal formasını giydiği dönemde adı sık sık Galatasaray ile anıldı. Her transfer sezonunda ‘geldi – geliyor’ başlıkları atıldı ama bir türlü yolu sarı-kırmızılı forma ile kesişmedi. Kariyeri boyunca 697 maça çıkan Pires, 167 gole imza attı. Fransa Milli Takımı ile 1998 Dünya Kupası ve Euro 2000 şampiyonluk sevinci yaşayan Pires, Arsenal formasıyla iki kez Premier Lig, üç kez de FA Cup başarısını tattı. Oynadığı futbolla döneminin en başarılı kanat oyuncularından biri olan Pires için kariyeri boyunca ödenen bonservis ücreti ise sadece 9,8 milyon Euro olarak kayıtlara geçti. 79 maçta giydiği Fransa milli formasıyla ise 14 gol attı.

[Hasan Cücük] 14.2.2020 [TR724]

İslam Ceza Hukuku’na hakim olan ilkeler (2) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İslam Ceza Hukuku’na hakim olan ilkeler yazımıza kanunilik ilkesiyle devam edelim.

Kanunilik İlkesi (Kanunsuz Suç Olmayacağı)
Kanunilik ilkesi de modern hukukun ve İslam hukukunun üzerinde ittifak ettiği önemli kaidelerden birisidir. İslam uleması ancak naslarda açıkça yasaklanan suçlardan ötürü insanların cezalandırılabileceğini hükme bağlar. Hatta Hanefi alimleri, aslî delillerden birisi olan kıyası dahi ceza hukukunda geçerli bir delil olarak kabul etmez. Onlara göre kıyas yoluyla Kur’ân ve Sünnet’te bildirilen suç ve cezaların alanının genişletilmesi mümkün değildir. Çünkü kıyas yoluyla sabit olan hükümler kat’i değil zannidir. Dolayısıyla şüphe içerir. Halbuki İslam’da şüphelerle cezaların düşürülmesi bir esas olarak kabul edilmiştir.

Kur’ân ve Sünnet’te yasaklama gelmeden önce işlenen fiiller sebebiyle sorumluluk ve ceza bulunmadığını bildiren çok sayıda nas yer alır. Mesela, “Biz peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.” (el-İsra, 17/15) ayeti bunu gösterir. Aynı şekilde faizle ilgili yasak bildirildikten sonra, “Her kime Rabbinden bir talimat gelir, o da faizden vazgeçerse, daha önce yaptığı muamele kendisi için geçerlidir, hakkındaki hüküm de Allah’a aittir.” (el-Bakara, 2/275) beyanıyla önceden faizli muamele yapanların yapmış oldukları bu akitler, söz konusu yasağın dışında bırakılır. Evlenme, ihram ve içki yasağına dair gelen hükümlerde de, aynı şekilde yasaklama gelmeden önce işlenen fiiller sebebiyle sorumluluk bulunmadığı bildirilir. (en-Nisâ, 4/22; el-Mâide, 5/93, 95)

Bu konuda rivayet edilen, “Şüphesiz ki Allah, üzerinize miktarı belirli cezalar dışında kanlarınızı akıtmayı, mallarınızı almayı ve namuslarınızı lekelemeyi haram kılmıştır.” (Buhari, Hudud 9) “Kim İslam’da güzel ameller yaparsa, cahiliye döneminde yaptıklarıyla hesaba çekilmez.” (Müslim, İman 53) “Bilmez misin ki İslam önce işlenen günahları ortadan kaldırmaktadır.” (Müslim, İman 54) hadisleri de suçlarda kanunilik ilkesini gösteren önemli birer delildir.

İslam hukukçularının ayet ve hadislerden tümevarım yoluyla çıkardıkları ibaha-i asliye kaidesi de kanunilik ilkesiyle yakından irtibatlıdır. Zira bu kaidenin ifade etmiş olduğu mana, hakkında yasaklama bulunmadığı sürece eşya ve fiillerin mübah olduğudur. İslam hukukuna göre bir şeyin mubah/helal/caiz olduğunu anlamak için Kur’ân ve Sünnet’ten delil aramaya gerek yoktur; söz konusu fiil hakkında herhangi bir yasak bulunmaması, onun mübahlığına delalet eder.

Modern hukukçular da aynı ilkeyi “Kanunsuz suç olmaz.”, “Kanunsuz ceza olmaz.” şeklinde formüle eder. İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin 7. maddesinde şu ifadeler yer alır: “Hiç kimse önceden yayınlanmamış bir kanuna göre suç teşkil etmeyen bir fiilinden dolayı cezalandırılamaz.” TCK’da da, “Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz.” normuna yer verilir. Bu da göstermektedir ki gerek İslam hukukunda gerekse mer’i hukukta kişiler, ancak kanunlarda yer alan suçlamalara ve bu suçlar için öngörülen yaptırımlara muhatap olurlar.

Esasında bu ilke, “hukuk güvenliğinin” bir gereğidir. Hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartıdır. Hukuk düzeninin asgari koşullarını ifade eder. Keyfiliğin önlenmesini temin eder. Bireylerin temel hak ve hürriyetlerinin haksız yere ellerinden alınmasına mani olur. İnsanları gelecekleriyle ilgili endişe ve korkulardan kurtarır.

Bu kaideye riayet edilmeyen bir hukuk düzeninde, hukuku uygulayan mercilere sınırsız takdir yetkisi verilmiş olur. Suçların ve cezaların belirlenmesi yoruma açık hale gelir. Suç kavramı oldukça esnek bir niteliğe bürünür; sınırları ve kapsamı bilinemez. Kimse hangi fiilinin suç olarak karşısına konulacağını bilemez, akıbetinden emin olamaz. Sürekli tutuklanma, cezalandırılma endişesi yaşar. Bu da tam anlamıyla hukuksal kaosa sebep olur.

Bu itibarladır ki İslam âlimleri, suçları naslardaki yasaklarla sınırlı tutarlar. Kesin delillerle sabit olan had cezalarında devlet başkanının ve hakimin takdir yetkisi bulunmadığını, onların görevinin nasların tayin ettiği cezaları uygulamaktan ibaret olduğunu belirtirler. Uygulanacak cezaların hakimin takdir yetkisine bırakıldığı tazir cezalarında dahi alt ve üst sınırı tayin etme adına önemli içtihatlar ortaya koyarlar. Genel bir ilke olarak tazir cezalarının had cezalarından daha fazla olmaması gerektiği üzerinde dururlar. “Kim, had cezası olmayan bir konuda (ceza uygularken) had cezası sınırına ulaşırsa haddini aşmış olur.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, 8/567) hadisi de buna delalet eder.

Ceza hukuku hükümlerinin “ma kable” teşmil edilememesi, yani geçmişe yürütülememesi de kanunilik ilkesinin doğal bir sonucu ve tamamlayıcı bir unsurudur. Bir eylemin “suç” olarak nitelendirilebilmesi ve buna ceza takdir edilebilmesi için, suçun işlendiği sırada yürürlükte olan hükümlere müracaat edilir. Dolayısıyla irtikâp edildiği zaman diliminde kanunlarda suç olarak nitelendirilmeyen fiil ve eylemlerinden ötürü, daha sonra konulmuş cezalardan hareketle hiçbir fail sorumlu tutulamaz, cezalandırılamaz. Çünkü suç ve cezaların hükme bağlandığı kanun maddeleri ancak yürürlüğü girdikleri tarihten itibaren hüküm ifade eder. Kanunlar, yayınlanıp ilan edilmesinden önce vuku bulan olaylara uygulanamaz.

Suç sayılan fiillerden habersiz olmanın cezayı düşürüp düşürmeyeceğiyle ilgili tartışmalar da yine kanunilik ilkesiyle irtibatlı olarak ele alınmıştır. İslam hukukçuları genel itibarıyla İslâm diyarında bulunan kimseler açısından cehaletin (cezalardan habersiz olmanın) bir mazeret olarak kabul edilemeyeceğini; fakat gayrimüslim ülkelerde bulunan kimselerden cezayı düşüreceğini hükme bağlamıştır. Yeni Müslüman olup henüz üzerinden dinî yasakları öğreneceği kadar bir zaman geçmemiş olan kimseleri de gayrimüslim ülkelerde yaşayan kimselere benzetmişlerdir.

Buna göre İslam diyarında bulunma “bilgi karinesi” olarak kabul edilirken, gayrimüslim ülkelerde bulunma veya İslam’a yeni girmiş olma “bilgisizlik karinesi” olarak görülmüştür. Bununla birlikte uzun süredir İslam diyarında yaşayan bir Müslüman da olsa, fakihler yasak bir fiili mübah olduğu zannıyla işleyen kimseden had cezalarının düşeceğini belirtir. Zira onlar, bilgisizliği şüphe konumunda değerlendirir.

Günümüz yargı faaliyetlerini ve mahkeme kararlarını kanunilik ilkesi ve kanunların geçmişe şamil olmaması açısından değerlendirdiğimizde pek çok problemle karşılaşırız. Mesela Hizmet hareketine mensup olan çoğu insanın hükümet ve yargı mensupları tarafından suç olarak görülen ve cezalandırılan fiil ve eylemlerinin bir çoğu bu ilkeye göre hiçbir şekilde suç sayılamaz. Zira Türkiye’de Hizmet müesseselerinin açık olduğu 2016 tarihinden önce, bu müesseselerde çalışmanın veya bir şekilde bu müesseselerle ilişki içinde olmanın suç olduğuna dair kanunlarda hiçbir düzenleme yoktu. Gazeteye abone olmak, bankaya para yatırmak, bylock isimli programı indirmek ve kullanmak gibi eylemler de aynı şekilde suç kategorisinde değildi.

Aynı şekilde 15 Temmuz darbe girişimine kadar Hizmet hareketine mensup olmanın, Hizmet gönüllülerinin icra ettikleri program ve faaliyetlere iştirak etmenin, Hizmetin eğitim, diyalog ve insanî yardım alanlarında ortaya koyduğu projelere destek olmanın suç olduğuna dair TCK’da hiçbir kanun maddesi mevcut değildi. 15 Temmuz darbe girişimini müteakip evlerine yapılan baskınlarla tutuklanan Hizmet gönüllülerinin, işlendiği esnada tamamen meşru ve kanuni olan bir kısım fiil ve tasarruflarından ötürü hesaba çekilmeleri ve suçlanmaları hiçbir şekilde hukuk mantığıyla ve kanunilikle izah edilemez.

Denklik İlkesi (Suç-Ceza Uygunluğu)
Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede cezaların, irtikap edilen suçlara uygun ve denk olması, cezalandırmada sınırın aşılmaması ve aşırı gidilmemesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durulur. Hatta suç-ceza dengesinin ahirette de gözetileceği bildirilir. Allah, dünyada yapılan iyiliklere ahirette fazlasıyla mükafat vereceğini fakat işlenen cezaların ancak misliyle cezalandırılacağını belirtir.

Şu ayet-i kerimelerde dünyada irtikap edilen suç ve günahların ancak misliyle cezalandırılacağı açıkça belirtilir:

“Kötülük yapanlar, (fazla değil) yaptıkları kötülük kadar ceza görürler.” (Yunus, 10/27) “Kim bir kötülük işlerse, sadece onun misliyle cezalandırılır.” (el-Mü’min, 40/40) “Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler.” (el-Kasas, 28/84) “Kim (Allah’ın huzuruna) bir kötülükle gelirse, sadece onun misli bir ceza ile cezalandırılır. Hiç kimseye haksızlık yapılmaz.” (el-En’âm, 6/160)

İslam’da bütün suçlar ile onlar için takdir edilen cezalar arasında makul bir dengenin bulunduğu görülür. Fakat özellikle şahıslara karşı işlenen cinayet ve müessir fiiller için öngörülen kısas cezaları, tamamıyla denklik üzerine oturur. Aşağıdaki ayet-i kerimelerde açıkça bu denklik prensibine dikkat çekilir:

“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (en-Nahl, 16/126) “Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine (mirasçısına) bir yetki vermişizdir; artık o da kısas hususunda aşırı davranmasın, (meşru hakla yetinsin).” (el-İsra 17/33) “Bir kötülüğün cezası, ancak ona denk bir kötülük (ceza) olabilir. Kim affeder ve sulh olursa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.” (eş-Şura, 42/40) “Kim kendisine yapılan haksızlığa karşı misliyle karşılık verdikten sonra yine tecavüze uğrarsa, elbette Allah ona yardım edecektir.” (el-Hac, 22/60)

Hırsızlıkla ilgili cezanın açıklandığı ayet-i kerimede yer alan,  “… irtikâp ettikleri suça bir karşılık olarak…” (el-Mâide, 5/38) ifadesi, had cezalarının da işlenen suçların bir karşılığı olduğunu gösterir. Şari Teâlâ, daha ziyade toplumun hukukunu ilgilendiren had cezalarında, suçluya acıyarak hafif cezalarla olayın geçiştirilmemesi veya cezalandırmada aşırıya kaçılmaması için cezayı bizzat Kendisi takdir etmiştir. Zira işlenen suça nispeten hafif cezaların verilmesiyle caydırıcılık ve önleyicilik hikmeti gerçekleşmeyeceği gibi, bu konuda aşırıya kaçıldığında da tüyler ürperten zulüm ve işkenceler baş gösterecek, nice mallar ve canlar tarumar olacaktır.

Şu ayet-i kerimede ise düşman saldırıları karşısında yapılacak savunmanın dahi saldırıya denk olması emredilir: “Her kim size saldırırsa, siz de onun yaptığının aynısıyla karşılık verin (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının.” (el-Bakara, 2/194)

Geçmiş kavimlerin Allah’ın yasaklarını çiğnemeleri neticesinde, daha dünyada iken maruz bırakıldıkları cezalarda da suç-ceza dengesini görmek mümkündür. Mesela bir ayette “güvenlik ve huzur içinde olan ve her taraftan bol bol rızıkların geldiği” şehir halkının Allah’ın nimetlerine nankörlük ettikleri belirtildikten sonra şöyle buyrulur: “Allah da halkının işlediği suçlar sebebiyle o şehre açlık ve korkuyu tattırdı.” (en-Nahl, 16/112) Güven içinde yaşamanın ve nail oldukları bol rızıkların kıymetini bilemeyen ve bu nimetler karşısında nankörlük yapan insanların güvenliğe karşılık korku, bolluğa karşılık da açlıkla cezalandırılmalarında, söz konusu cezanın suça uygunluğu dikkat çeker.

Başka bir ayette Allah ve Resûlü’ne karşı meydan okuyanların, başkaldıranların ve büyüklük taslayanların kendilerinden öncekilere yapıldığı gibi alçaltılıp rüsvay edildikleri ve ahirette de onlar için küçük düşürücü ve alçaltıcı bir azabın olduğu ifade edilir. (el-Mücadele, 58/5) Burada da işlenen günahlara denk bir cezanın verildiği hatırlatılmaktadır.

Şu ayette de suç ile ceza arasındaki denkliği ve mütekabiliyeti görmek mümkündür: “O kâfirlere ki onlar dinlerini oyun ve eğlence konusu haline getirmişlerdi; dünya hayatı kendilerini aldatmıştı. İşte onlar, kendilerinin en önemli günü olan bu günkü karşılaşmayı unuttukları ve ayetlerimizi bilerek inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları unutup kendi hallerine terk edeceğiz.” (el-Â’raf, 7/51)

Diğer bir ayet-i kerimede ise Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir kısım ayetleri gizleyenlerin, yani konuşmaları gerektiği yerde susanların ahiretteki cezaları anlatılırken, Allah’ın kendileriyle konuşmayacağı ve onları temize çıkarmayacağı belirtilir. (el-Bakara, 2/174) Yani onlar bu dünyadaki “konuşmama” suçlarının cezasını, kendileriyle “konuşulmama” şeklinde çekeceklerdir.

Buraya kadar ele aldığımız çok sayıdaki örnekte hep aynı ilkenin geçerli olduğu dikkat çeker. Demek ki suç-ceza dengesi, Allah’ın vaz ettiği, değişmeyen, zaman ve mekân ile sınırlı olmayan ilahî bir yasadır, sünnetullahtır. O halde Kur’ân’da suç ile cezalar arasında birisi diğerinin izdüşümü olacak ölçüde çok sıkı bir irtibat ve denklik olduğuna göre, Müslümanların da özellikle cezanın miktarının kanun koyucunun veya hâkimin takdirine bırakıldığı tazir cezalarını bu ilkenin ışığında tespit etmeleri, koyacakları cezaların nitelik ve nicelik bakımından işlenen suçlara endeksli olmasına dikkat etmeleri gerekir.

Suç-ceza dengesi esasında adaletin bir neticesidir. Adaletin olmadığı bir yerde zulüm vardır. Zulmün olduğu bir yerde ise adalet mekanizmasına güven ortadan kalkar. Verilen cezalar mağdurların uğramış olduğu haksızlıkları gidermez ve kamu vicdanını tatmin etmez. Suça meyilli insanları kötü niyetlerinden caydırmaya, suçları azaltmaya yetmez. Bu da toplumsal huzursuzluğu, içtimai çözülmeyi beraberinde getirir. İnsanlar kendi adaletlerini kendileri aramaya başlar. Mağdur iken suçlu olurlar. Bu yüzden mağduriyetleri ikiye katlanır. Bütün bu olumsuzluklardan kaçınmanın ve cezalandırmada zulümden uzak durmanın yolu ise ne fazla ne eksik işlenen suçlara uygun ve denk cezalar vermekten geçer.

İslâm’ın konuyla ilgili ortaya koyduğu hükümler, âdeta takdir edilecek cezaların belirleyicisinin suç olduğunu gösterir. Bu da hakimlerin keyfi uygulamalarının önüne geçecek oldukça önemli bir ilkedir. Zira cezayı her ne kadar hakimler veriyor gibi görünse de gerçekte o, failin eylemlerinin bir neticesidir. Diğer bir ifadeyle sanki fail kendi cezasını kendisi vermektedir. “Biz onlara zulmetmedik. Onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (en-Nahl, 16/118) ayeti de bunu ifade eder.

Modern ceza hukukunun denklik ilkesi zaviyesinden bir kere daha gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır. Eğer bir yerde failler tarafından, “Ben ne suç işledim ki bana bu ceza verildi!” sesleri yükseliyorsa, orada verilen cezalar kanuni olsa bile hukukî ve adil değildir. Günümüzde pek çok suçluya verilen cezaların yeterli olmadığı veya devletin kendini koruma refleksiyle nice masumları ağır cezalara maruz bıraktığı, neredeyse kamunun ortak düşüncesi halini almıştır.

Özellikle hukukun üstünlüğü ilkesinin ve demokratik değerlerin yeterince oturmadığı, devletin aşırı yüceltildiği ve kutsandığı ülkelerde orantısız cezalar eksik olmaz. Hususiyle siyasi suçlu oldukları düşünülen insanlar son derece acımasızca cezalandırılır. Hatta çoğu zaman ortada suç sayılan bir fiil ve eylemin bulunmasına dahi bakılmaz. İnsanların devlet ideolojisini benimsememeleri, iktidar sahiplerinin safında yer almamaları, yandaşlığa razı olmamaları onları suçlu kategorisine sokma adına fazlasıyla yeterli sebep olarak görülür.

Kamu vicdanını rahatlatma adına bu kişilere uydurma bir kısım suçlar atfedilir; hatta onlar “hain”, “terörist”, “vatan düşmanı” gibi sınırı ve çerçevesi belli olmayan oldukça esnek ve kaypak sözcüklerle etiketlenir ve yürütülen kara propagandayla bu iftira ve suçlamaların halk nezdinde de kabul görmesi sağlanır. Devletçilik düşüncesi iliklerine kadar işlemiş ve küçüklüklerinden itibaren güç ve iktidarın yanında olma fikri kendilerine aşılanmış vatandaşlar, devlet elitleri tarafından kendilerine anlatılan hikayenin doğruluğuna inanmaya çoktan hazır oldukları için bunları sorgulama gereği duymazlar.

Neticede bırakalım küçük suçlara orantısız cezalar vermeyi, ortada suç bile olmadığı halde vatandaşlar “iktidarın söylem ve eylemlerine muhalefet etme suçu” yüzünden görevlerinden uzaklaştırılır, hapsedilir, işkenceye maruz bırakılır, mallarına el konulur ve toplum nezdinde itibarsızlaştırılır. Hatta ailesi, çocukları ve yakın çevresi dahi faile uygulanacak cezadan nasibini alır. Dahası bu tür uygulamaların etkisi sadece suçlu ilan edilen kişi ve yakın çevresiyle de sınırlı kalmaz. Esasında bu toplum çapında kutuplaşmalara, çatlamalara ve kırılmalara sebep olur. İleri vadede toplumsal güvenliği ve istikrarı temelinden sarsar.

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 14.2.2020 [TR724]

Şimdi şahlanma vakti! [Cemil Tokpınar]

Austin’de çocuklar ve gençlerin katıldığı bir namaz programı yapmıştık. Sohbet boyunca “Namazı niçin ve nasıl kılmalıyız?” konusunu, namazla ilgili resim ve videolar eşliğinde anlatıp okuyucularla sohbete geçmiştik. Sevimli bir çocuk masamın önünde durdu.

“Bir şey sorabilir miyim?” dedi.

“Tabiî ki sorabilirsin, ama önce tanışalım. Adın ne, kaç yaşındasın?” dedim.

“Adım Halil, on yaşındayım. Biz bir iyilik yaptığımızda Allah bir sevap mı verir, iki sevap mı?”

“Bir de vermez, iki de vermez” cevabını verdim. O cevabıma şaşırmış, nasıl olur, diye düşünürken devam ettim:

“Çünkü normal zamanlarda her iyiliğe on sevap verir. Cuma günleri daha fazla, Ramazan’da bin sevap, Kadir Gecesinde otuz bin sevap verir. Hatta kişinin ihlasına, zamana ve şartlara göre bu sevap yüz binleri, hatta milyonları bulabilir.”

Biraz sohbet ettikten sonra:

“Ben de sana bir soru soracağım” dedim. “Az önce yaptığımız sohbeti nasıl buldun? Sevdin mi, yoksa sıkıldın mı?”

Küçük Halil, çok manidar ve mesajlı bir cevap verdi:

“Sohbetten çok zevk aldım. Ailem, ‘Namaz kıl’ diyor, ama niçin kılacağım? Ben şimdi namazın anlamını öğrendim.”

Halil’in bu cümlesi bütün yorgunluğuma ve uykusuzluğuma değmişti.

Son aylarda hayatımın en yoğun ve yorucu, ama en verimli ve faydalı programlarından birine katıldım. Hamdolsun binlerce kardeşimizle “Niçin ve nasıl namaz kılmalıyız?”, “Aile içi iletişim”, “Risale-i Nur’u okuma ve anlama yöntemleri”, “Hizmet şuuru ve mesuliyet”, “Duada derinlik ve külliyet” gibi konuları konuştuk.

Özellikle Amerika’da katıldığımız yılsonu okuma ve seminer programları birçok bakımdan tebrik ve takdire şayandı. Rabbim programları yemeğinden ibadetlerine, seminerlerinden türlü aktivitelerine kadar düşünüp planlayan ve organize eden arkadaşlarımızdan da, başka cazip tatil ve gezi seçeneklerine iltifat etmeyip ailece sohbet-i canana odaklanan kardeşlerimizden de ebeden razı olsun.

Her bir programda yaşadığımız güzellikleri kaleme almak elbette çok uzun olur. Ben bu yazıda sadece özet bir şekilde birkaç tesbitle beraber bazı anekdotlara yer vermek istiyorum.

Öncelikle bütün etkinlikler en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Cemaatle kılınan namazlar, tesbihatlar, teheccüd ve hacet namazları, yemek saatleri, evrad ve ezkar paylaşımı çok güzel ve ahenkliydi.

Programlara ailece katılım olduğu için çocuktan büyüğe her yaştan kardeşimizle program yapmak ve tanışmak mümkün oldu.

Biliyorsunuz, normal zamanlarda bir yere dışarıdan gelen bir hocanın yaptığı sohbet programları haftada veya ayda bir olur. İnsanlar da gün içindeki programlarını ayarlayarak sohbete katılır. Bazen geç gelebilir, erken gidebilir. Otel programlarında ise konuşmacı da dinleyici de tamamen programa kilitlenmiş olduğu için istifade kat kat artıyor. Programlar genelde vaktinde başlayıp vaktinde bitiyor.

Programların en yoğun ve zorlusu, herhalde sekiz saatlik kara ve hava yoluculuğundan sonra yarım saat uyuyup yaptığımız Dallas programıydı. Bir günde dört sohbet yapacaktık. “İnşallah ilk program öğleden sonradır” duam kabul olmamıştı. İlk şoku, programın sabah saat 9.15’te başladığını öğrenince yaşamıştım. Hayırlısı olsun dedim. Nasıl olsa saat 11 ile 13 arasında iki saat dinlenme imkanımız vardı. Ancak nezaket timsali bir kardeşimizin, “Hocam yorgunsunuz, ama kız öğrencilerimize de bir program yapabilir miyiz?” sorusuyla yeni bir programımızın daha olacağını öğreniyordum.

Bu teklife hayır demek mümkün müydü? Gençlik hevesleri ve ahir zaman tuzaklarının hedefindeki ciğerparelerimiz, aileleriyle iman ve Kur’an derslerine katılmaya gelmişler, biz de sohbete koşmayıp mazeret mi üretecektik? Yıllar önce izini sürdüğümüz güzide insanlar bir öğrenci bulabilmek için şehir şehir, köy köy dolaşmamış mıydı?

Bu düşüncelerle, “Elbette bir program daha yaparız” cevabını verdim. 50 civarında öğrenciyle “Namaz sevgisi ve şuuru” konulu programımızı yaptık. Hamdolsun çok istifadeli oldu. Bittikten sonra yanıma gelen gençler çok etkilendiklerini ve hiç sıkılmadıklarını belirterek teşekkür ettiler.

Gençlerin çoğu namaz deyince düz anlatım yapılacağını ve sıkılacaklarını sanıyorlar. Fakat görsel malzemelerle süsleyip farkındalık oluşturduğumuz ve interaktif yaptığımızı görünce de hiç sıkılmadan ilgi ve merakla izliyorlar.

Bu arada programı düzenleyen kardeşlerime bir hatırlatmam olacak. Hazır ortam ve dinleyenler olduktan sonra gücümüz yettiğince program yapabiliriz. Namaz kılmak, idare edecek kadar bir şeyler atıştırmak ve biraz dinlenmek dışında kalan zamanımızı elden geldiğince sohbet-i canan için değerlendirebiliriz. Yoksa yarın ruz-i mahşerde, “Ey Cemil Hoca, hakikate müştak gönüller sana tenezzül ve teveccüh edip sohbet rica ettiler, neden yapmadın?” denilirse ben onun hesabını veremem. Elbette ne yazmak ne konuşmak haddim ve hakkım değil. Bana cesaret veren, halis kardeşlerimin ve masum çocukların istifade ettiklerini söylemeleri.

Kamp günleri sürekli koşturmakla geçse de, müsait vakitlerde program dışı ikramlar da oluyordu. Bazen Affan Dedeye para sayıp çocukluğunu satın alan Cahit Sıtkı gibi ben de pamuk helvanın tadına bakıp çocukluk yıllarıma gittim. Bu arada Washingnton DC’nin programındaki daha ilk lokmayla “yandım Allah!” dedirten “az acılı” çiğ köfteyle, Houston’daki harika künefeyi de anmazsam olmaz. Yapanların eline sağlık.

Çiğ köfteyle ağzımızı yakan ağabey, kamptan sonra çok tatlı bir müjde verdi. Yeni bir Külliyat almış ve hemen okumaya başlamış. Bana attığı mesajda, “Tavsiye ettiğiniz gibi önce Sözler’den Konferans’ı okudum, sonra baştan devam ettim. Şimdi 13. Söz’deyim. İnşallah Külliyatın tamamını okuyacağım” diyordu.

Programlarda yaşlandığımızı hissettiren tevafuklar da oldu. Yıllar önce sohbetlerde havaya attığımda, “Bir daha bir daha” diyen Can Ahmed’le Dallas’ta karşılaştım. Sivas programında üç yaşındayken beni güreşte yenen İsmail’le de New Jersey’de görüştük. Maşallah, kocaman delikanlı olmuşlar. Rabbim hizmette yaşlandırsın. Gerçi hizmet insanı gençleştirir ama…

Yılsonu programlarından sonra Hocaefendinin bulunduğu kampa gittik. Oradaki izlenimlerimi bir başka yazıda ele almak istiyorum inşallah. Ama kamptayken gittiğimiz Kuzey Doğudaki üç şehirden kısaca bahsetmek istiyorum. Bunlar Rochester, Buffalo ve Syrucuse idi. Üçünde de namaz ve aileyle ilgili programlar yaptık. Yolu saymazsak bir güne üç şehir altı program sığdı elhamdülillah. Teksas’taki şehirlerde hava çok sıcaktı. Kış da olsa baharı yaşadık sanki. Kuzeyde soğuk ve karlı günler yaşansa da sımsıcak programlar oldu.

Amerika’dan sonra Hollanda, Almanya ve Fransa’nın muhtelif şehirlerinde programlar yaptık. Şu anda Finlandiya yolundayım. Evde başladığım yazıyı uçakta bitirmeye çalışıyorum.

Birkaç anekdot da Deventer’den aktarayım. Programların tamamı namaz üzerineydi. Her zaman olduğu gibi büyüklerin programına çocukları ve gençleri de davet ettik. Çünkü namaz ortak meselemizdi. Namaz ve benzeri konulara çocuklar da pekala katılabilir. Onlar gelmezse ebeveynlerden birinin evde kalması gerekiyor. Çocuklar katılınca hem anne ve babanın her ikisi de geliyor, hem de çocuklar istifade etmiş oluyor. Nitekim programdan sonra 11 yaşındaki Harun:

“Benim uykum yoksa bile uyur gibi yapıp namaz kılmadığım olurdu. Ama şimdi hepsini kılacağım. Babam kaldırırsa sabah namazlarına da kalkacağım” dedi.

Hemen babasına döndüm.

“Bak abi Harun’u duydun. Her sabah kaldırıp cemaatle kılabilirsiniz” dedim.

Sohbetin sonunda bir ağabey, “Biz program yaparken çocuklar mescitte oynar, gürültüleri toplantı salonunda bile bizi rahatsız ederdi. Ama bugün yanımızda oldukları halde çok sessiz durdular” diyerek hayretini dile getirdi.

Elbette bu durum, masum çocukların ve namazın kerametidir. Aile içi iletişim ve çocuk eğitimi gibi konularda veya ağır ilmî seminerlerde elbette çocuklar olmamalı. Ancak hem istifade edebilecekleri hem de anlayabilecekleri konularda çocuklar olmalı. Sunumlar onların anlayabileceği gibi ve cazip yöntemlerle yapılmalı. Anne babalar faydalı programları dinleyen çocukları farklı şekillerde ödüllendirerek teşvik etmeli. Aksi takdirde çocuklarımızdan hep şikayet ederiz veya eğitimleri eksik kalır.

Onlar aslında bazen sohbete acıkabiliyorlar. Nitekim Marsilya’da programdan önce bir çocuk yanıma geldi.

“Bize namazı mı anlatacaksın?” dedi.

“Evet” dedim. “Ama resim ve filmler göstererek.”

“Ben de babama beni de sohbete götürmesini söyleyip duruyordum, ama götürmüyordu. İşte bugün ben de sohbete geldim” dedi. İsmi Mehmet Akif’miş. Programı baştan sona dikkatle dinledi.

Gerçekten çocuklar süreci de hizmeti de dikkatle takip ediyor ve küçük dünyalarında büyük değişim ve olgunlaşma yaşıyorlar. Aynı programda sekiz yaşında Fatma isminde bir çocuk yanıma geldi. Gözleri dolu dolu, sesi titrekti:

“Hocaefendi’nin hasta olduğunu söyledin. Ben onu çok seviyorum ve hastalığına üzülüyorum” dedi.

Annesi de oradaydı.

“Annen ile birlikte Tahmidiye okuyup Hocaefendi’ye dua edersen selamını söylerim” dedim. Kabul ettiler: “Tamam, okuyup dua edeceğiz.”

Program için ille de büyük bir mekan olması da şart değil. Bir evde, büyükçe salonun bir köşesinde beyler, diğer köşesinde hanımlar ve çocuklar namaz programı yapıyorduk. Başta iki kız çocuğu varken salonda göremedim ve çağırmalarını söyledim. İsimleri Cemile ve Rumeysa idi.

“Rumeysa niçin yukarı çıktınız” diye sordum. “Yoksa sıkıldınız mı?”

“Evet” dedi.

“Peki ders çalışmak çok mu zevkli” dedim. “Bilhassa matematik, yabancı dil çalışırken sıkılmıyor musun?”

“Aslında sıkılıyorum” cevabını verdi.

“Ama başarmanın mutluluğu seni çalışmaya teşvik ediyor. İşte namaz da böyle kızım. Nefis ve şeytan namazdan hoşlanmaz. Ama biz aklımızı, kalbimizi ve manevî duygularımızı dinleyeceğiz. Namaz kılarken Rabbimizle konuşmuş, dua etmiş oluruz. İçimiz rahatlar, huzur buluruz. Ayrıca ahirette hem cezadan kurtuluruz, hem de cenneti kazanırız.”

Sonra programa devam ettik. Bittikten sonra Rumeysa, hem çok etkilendiğini belirterek ikindi namazında cemaate katıldı, hem kitap imzalatıp fotoğraf çektirdi. Rabbim namaz aşkını ve şevkini daimî etsin.

Bütün programlarda ikili tanışmalar, dertleşmeler, dualaşmalar ve bazı özel soru-cevaplar ise apayrı kazanımlar ve güzellikler diyebiliriz.

Paylaşılacak çok şey var ama biz son olarak vazifeli bir kardeşimizin hepimize örnek olacak şu sözünü aktaralım:

“Bizim burada küsme, kırılma, geri çekilme yok. Sürekli bir faaliyet içindeyiz. Seminer, kermes, konferans, okuma programı, gezi gibi aktivitelerle devamlı hizmet aşkımızı ve şevkimizi ayakta tutuyoruz.”

Evet hizmet, faaliyet, aksiyon birlik ve beraberliğe vesiledir.

Ne güzel söylemiş Üstad hazretleri:

“Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir (bineğidir).”

“Uhuvvet için bir düstur beyan edeceğim. O düsturu cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârane (uyumlu) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider. وَ لاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَ تَذْهَبَ رِيحُكُمْ (“İhtilafa düşmeyin, sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de gider.” Enfal Suresi: 46) işaret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatın tadı kaçar.”

“Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır.”

Her şeyde vasat (orta) yolu tavsiye eden Üstad, ihlasta ihlâs-ı etemmi, sadakatte azamî sadakati, irtibatta ise müfritane (aşırı ve yoğun) irtibatı tavsiye etmiştir.

Peki, irtibat neyle olur?

Hizmet, faaliyet ve aksiyon ile olur.

Yani program, gezi, sohbet, seminer, kermes, manevî gece, okuma kampları gibi vesilelerle gerçekleşir.

Evet büyük bir imtihan, ağır bir süreç, çok yönlü bir sıkıntı yaşıyoruz. Ama silkinip doğrulmak, koşmak ve şahlanmak lazım.

Çünkü bizi sıfırdan bu noktaya getiren Rabbimiz nice güzellikler yaratır.

Bugüne kadar deryalarda boğulmadık, derede boğulmayız inşallah.

[Cemil Tokpınar] 14.2.2020 [TR724]

“Siyasi ayaklar” ve ülkenin geldiği son durum [Ramazan Faruk Güzel]

Erdoğan ve ekibinin İBB yıllarından kalma yolsuzluk ve her şeyden komisyon alma hastalığı 2012 yıllarına gelindiğinde artık kontrolsüz bir çılgınlığa dönüşmüştü. Gülen Cemaati’nin ve bazı devlet kadrolarının rahatsızlığını dile getirmesi karşısında RTE, “Canımı sıkmasınlar, onları bir savcı ve iki polisle terörist ilan ederim” ifadelerini kullanmıştı.

Öyle anlaşılıyor ki, iktidarın baştan beri niyeti bu idi. Çünkü kendilerine alternatif hiçbir güç ya da gurup istemiyorlardı. Erdoğan, son grup toplantısında, bu niyetini “Bu yapıyı suç örgütü olarak ilan eden ve (2004’teki) o MGK kararı altında imzası olan benim.” sözleriyle yıllar sonra itiraf etti.

17/25 Aralık 2013’te patlak veren “Asrın Yolsuzluk Operasyonu” ile “pandoranın kutusu” açılmıştı. O yolsuzlukların üzerine cesurca giden polislerin ve savcıların başına gelmeyen kalmadı; kimileri 4 yıldan fazla zamandır hapiste, sudan bile mahrum vaziyette, kimileri de yurtdışında sürgünde…

Muhalefet -başta K. Kılıçdaroğlu olmak üzere- yıllarca onların soruşturmaları üzerinden prim yaptı, iktidara buradan yüklenerek kendince muhalefet yürütmüş oldu. Ama bir kez olsun vazifesini yapmış olan o memurlara sahip çıkmadılar. Geçenlerde “Fetö’nün siyasi ayağını açıklıyorum” çıkışı yapan Kılıçdaroğlu yine o soruşturmaları hatırlatırken o emniyet ve yargı mensuplarını anmaktan itina ile kaçındı ve “Fetö” söylemine devam etti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


ŞİŞEDEN ÇIKAN CİN…

Evet, o 17/25 Aralık soruşturmalarından beri ülkede bir “Cadı Avı” yürütülmekte. Mevcut yasalardaki terör ve terörist tanımlarına rağmen sayıları milyonları geçen insan -ortada şiddet, silah ve terör olmadığı halde- “terörist” ilan edildi, takiplere, soruşturmalara ve hatta işkencelere maruz kaldı.

Siyasi hesaplarla muhalif gördüklerini ekarte için icat edilmiş bu yeni konsept terör/ist tanımlaması ile “Cin şişeden çıktı”, artık herkes bu suçlamanın mağduru ve muhatabı olabilir. Bu Fetö torbası o kadar geniş ve kullanışlı ki, yıllarca Cemaat’e karşı olmuş kimseler bile mevcut iktidar tarafından “Fetöcü” diyerek damgalanıp hapse atılabiliyor…

Hemen herkesin gözü önünde -ihmalle, kimi zaman da kasıtla- oluşturulan “Fetö heyulası” o kadar kullanışlı ki, iktidarın işine gelmeyecek, ters düşebilecek herkes çok rahat bunun içine sokulabilir artık. Çünkü tanımının uçları çok açık ve legal, sıradan her davranış ve söz çok rahat bu yaftalamanın içine dahil edilebilecek durumda…

Bundan sayısız insan nasibini aldı; memur, esnaf, gazeteci, yazar… Son olarak da şimdinin İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu… Bir basın toplantısında İmamoğlu, seçim döneminde bir bakan eliyle kendisini ‘FETÖ’ veya yolsuzlukla ilişkilendirme amacı taşıyan bir kumpas hazırlığı yapıldığına dikkati çekerek, “Erdoğan’a bu durumdan haberi olup olmadığını” sormuştu.

Aynı şekilde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmanı da tutuklanmış, yaşanan bu saçmalığı herkes izleyip kalmakla yetinmişti.

Bütün bu yaşananlara karşı Kılıçdaroğlu, “Fetönün siyasi ayağını açıklıyorum” çıkışı yaptı ve Erdoğan ile Partisi için “Asıl Fetöcü sizsiniz” dedi. Ne kadar dahiyane ve ilkesel bir çıkış ama değil mi?!

Nitekim geçtiğimiz grup toplantısında Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun danışmanlarının ve Urla Belediye başkanlarının Fetö ile suçlandığını hatırlatıp kendisinin de bu iddia ile içeri alınabileceğini ima ettikten sonra şöyle seslendi: “Nereye bakarsan bak, FETÖ’nün siyasi ayağı Bay Kemal’in yatak odasına girmiş haberi yok!

Baykal’ın ve MHP’li bazı isimlerin kasetleri yayınlanıp da Erdoğan’ın rakipleri bir bir silinirken, Erdoğan da meydanlarda, “Ne özeli, genel bunlar genelll” diye bu görüntüleri fütursuzca kullanmıştı günlerce… Şimdi tekrar bir kaset imasında bulunuyor RTE. Baykal kasetleri yayınlanınca ortaya çıkan bir Erdoğan gizli çekimi karesi vardı; orada Erdoğan yakın gözlüğü ile o şantaj kasetlerini izliyor ve kontrol ediyordu… Her kumpastan, her oyundan haberi olan Erdoğan için İmamoğlu’nun, “Erdoğan’ın bu kumpaslardan haberi var mı?” diye halen soruyor olması ne kadar da naif, değil mi ama?

BU “AYAKLAR” DOLANMASIN..?!

– Bir gruba karşı yürütülen linç ve cadı avına karşı işin daha en başında karşı durulabilse,

“Öyle terör tanımı mı olurmuş, bu yüzyılda insanlar sırf inanç ve fikirlerinden dolayı böyle suçlanamaz” deyip karşı koyabilselerdi, şimdi ucu kendilerine kadar dokunan bu heyula bu noktaya kadar gelmezdi.

Onun yerine: Yok “Siyasî ayak”, “futbol ayağı”, “Basketbol ayağı”, “masa tenisi ayağı”, “Yemek masası ayağı”, “sanat ayağı”, “müzik ayağı”… Sündürülmüş gidiyor; gücü yeten yetene… (Evet, şu – bu ayağına herkesi böyle böyle içeriye alacaklar bir gün.)

Anlaşılan, “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” tıkırında işliyor ve Derin Devlet’in hesabı şu idi en baştan itibaren:

– Öncelikle AKP’ye kadro desteği veren Cemaat’in işini bitirmek,

– Sonra da dayanaksız kalan AKP’nin işini bitirmek.

Derin Yapılarla her zaman dirsek temasında olan CHP ve MHP gibi partiler, yaşanan bu süreci hep şöyle okuyup ona göre konum ve tavır aldılar; “Oluşturulan bu terör tanımı ile önce Cemaat’in işi bitirilir, sonra da onlara zamanında yardım yaptıkları gerekçesiyle de AKP’nin işi bitirilir. O zamana kadar da bekleyip görelim.”

Hükümet de onların bu bekleyişini çok iyi değerlendirip “atı alıp Üsküdar’ı geçti”, kendisine muhalif kimselere dair adım adım mıntıka temizliği yaptı, bir yandan da olası büyük hesaplaşma için kendisine paralel güçler ve ordular devşirdi.

Gelinen şu son noktada ülkenin içinde bulunduğu cadı kazanının vebali bu art niyetli iki taraftır. Duruşlarını etik değerler ve evrensel ilkelerden yana değil, kuralsız ve acımasız kurtlar kanununa göre ayarlamış olduklarından…

TARİHİN EN BÜYÜK VE EN ABSÜRT “TERÖR ÖRGÜTÜ”!

AKP’den istifa eden Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, “silahlı terör örgütüne üye olma” konusunda hazırladığı raporu basın ile paylaşırken, ‘Terör örgütü’ kavramının içinin boşaltıldığını belirttikten sonra şu bilgiyi aktarmıştı:

“2016 ile 2018 arasında 1 milyon 56 bin insan, terör örgütü üyeliği bağlamında soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulmuş. Sadece çekirdek aile üzerinden hesap etsek en az 4 milyon insan eder.”

Yeneroğlu, şu anki “siyasi ayak tartışmasına da değinerek:

“Şu anda siyasi ayak tartışmasını nesnel bir zemine oturtmak isteyenlerin tekrar hukuka dönmelerinden başka çare yok. Türkiye’de hukuk, siyasi iktidarın gölgesi altında şekillendiği için şu anki Yargıtay’ın kriterlerinin birçok siyasetçi için de uygulanabileceğini ve terör örgütü üyeliğiyle suçlanabileceklerini saptamak mümkün. Bu kriterler doğrudur diye demiyorum, bu mümkün diyorum.” Hatırlatması da yapıyordu, haklı olarak…

Rakamlar ortada:

İçişleri Bakanlığı’nın geçenlerde yaptığı bir açıklamaya göre sırf Cemaat soruşturmalarından 510 bine yakın insana göz altı yapılmış. Bu son rapordan da anlaşılacağı üzere 1 milyondan fazla insan “Cemaat ile iltisak” ve “terörist iddiası” ile soruşturma geçirmiş ve 4 milyondan fazla insan bu süreçten etkilenmiş, mağdur edilmiş… Bunlar tespit edilebilenler; gizli ve dipten yürütülmekte olan soruşturmaları ise kamuoyu bilmiyor.

Bu rakamlar sadece Cemaat soruşturmasına dair. Solculara, Kürtlere vs yapılan soruşturmaların tam rakamlarını ise bilmiyoruz.

Ülkede şu an neredeyse herkes bir başkasını teröristlik ile suçluyor. Mevcut iktidar, kendisine oy vermeyen/ karşı olan herkesi potansiyel terörist olmakla suçluyor; bu da ülkenin yarısı ediyor! Bazen ekonomiyi eleştirmek, günlük politikaları kabul etmemek bile “terör faaliyeti”ne sokulabiliyor.

Bu, ülkenin ötekileştirilmiş yarısı da iktidar yanlısı diğer yarıyı “asıl teröre destek vermek” ile suçluyor. İktidarı ileride pataklamak için de bu “Fetö” diskuruna ısrarla sabretmeye, dişini sıkmaya çalışıyorlar. Bu iktidarın zayıflaması halinde “Fetö’nün siyasi ayağı” hesabına onların da cezalandırılacağı umudu ile yıllardır yaşanan hukuksuzlukları geçiştiriyorlar. (Buna dair kaleme aldığımız “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-1” ve de “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-2” başlıklı yazılarımıza bakılabilir.)

NEFRETİN SONU…

Evet, yazımızın başında ifade ettiğimiz gibi, ülke karpuz gibi ortadan yarıldı, ülkede huzur kalmadığı gibi hukuk ve adaletten yana kimsenin güveni ve ümidi de yok… İki gruba ayrılan ülke insanı, “Fetö” dedikleri Cemaat soruşturmalarındaki duruşları noktasında tarih ve kader önünde sınanmaktalar. Her iki taraf da bir diğerini bu soruşturma üzerinden vurabileceğini öngörerek bekleyiş içinde iken işin ucunun nereye varabileceğini kimse kestiremiyor.

Oluşturulan bu fasit daire (kısır döngü)den çıkışın yolu;

Tekrar herkes için demokrasi, hukuk ve adaleti hatırlamakta… Ama Cemaat’e karşı kıskançlık ve antipati ile oluşturulan nefret şimdi kitlelerin gözünü adeta kör etmiş durumda. Bu körlük, bu kör döğüş bir gün herkesi yakacak, herkese vuracak; topluca bir silkinme ve karşı durma olmadıkça…

Evrensel ilkelerden, mevcut yasalardan dem vursak da kimsenin dikkate aldığı yok. Son söz olarak hak kelamını aynen aktarmakla yetinelim:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide suresi, 8)

[Ramazan Faruk Güzel] 14.2.2020 [TR724]

AKP’nin sonu çok daha kötü olacak! [Erhan Başyurt]

Önce eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘siyasi ayak’ açıklamaları AKP’yi çıldırttı.

AKP’li 6 vekil Başbuğ’a hakaret, AKP lideri Tayyip Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na tazminat davası açtı.

***

Oysa ortada iddia edildiği gibi bir ‘fetö’ varsa (kişisel olarak olmadığına inanıyorum), bunun siyasi ayağı iddia edildiği gibi AKP’dir…

Ev hanımının, öğrencinin, çiğ köftecinin, baklavacının bile suçlandığı ve soruşturulduğu bir ‘örgüt’ içinde nasıl olur da, siyasi olmaz?

Siyasetçi ve toplum, süt ve kaymak gibidir. Süt halk, kaymak tabaka da siyasilerdir. Süt ne ise, kaymağı da o olur…

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu eski Başkanı Mustafa Yeneroğlu dün açıkladı, sadece 2016-2018 arasında 1 milyon 56 bin insan ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla soruşturma geçirmiş.

Her 40 seçmenden birisi terörist olmakla suçlanmış, soruşturulmuş, 300 bini gözaltına alınmış, 100 bini tutuklanmış ama bu seçmenin oy verdikleri arasında tek bir ‘terörist’ yok!

Olmaz… Eşyanın tabiatına aykırı…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kamudan 150 bin insan ‘terörist’ suçlamasıyla atıldı.

Bakıldığında bunların çoğunluğu, AKP döneminde terfi almış, 15 yıl AKP’li bakanlara hizmet vermiş…

Ama 15 yıl ülkeyi yöneten hiçbir AKP’li bakan, hiçbir AKP’li başbakan sorumlu olmayacak… Akıl var mantık var…

En kötü ihtimalle, bir çok muhalifi cezalandırdıkları “üye olmamakla birlikte terör örgütünün amaçlarına hizmet etmekten…” ağır suçlular. “Yardım ve yataklık yapmaktan…” ağır suçlular… “Görevi ihmalden…” ağır suçlular…

***

AKP ve Erdoğan hiç kusura bakmasın, daha sonra ‘terör örgütü’ ilan ettikleri Cemaat’in 2010 referandumunda ve 2011 seçimlerinde kendilerine verdiği destek açıktandı.

Açık bir işbirliği ve sorumluluk var.

Başbuğ’un açıkladığı gibi, sonradan ‘terörist’ ilan edilen askerlerin önlerini açan yasal düzenlemeler AKP tarafından bir gece yarısı operasyonu ile çıkarıldı.

Tamamı AKP tarafından terfi ettirildi… Korundu…

AKP’li bakanlara ve başbakanlara hizmet verdiler…

Onlar suçlu olacak ama onları koruyan ve kollayanlar suçsuz. Olmaz…

CHP’li eski vekil Eren Erdem ve Sözcü yazarları bile “üye olmamakla birlikte bu örgütün amaçlarına hizmet” suçlamasından ceza aldılar. AKP’lilerin almaması düşünülemez…

***

Bir de ‘terör örgütü’ olmak suçlamasıyla KHK ile kapatılan okullar, dershaneler ve üniversiteler var.

‘Terör propagandası’ suçlamasıyla KHK ile kapatılan medya kuruluşları var.

Bu okullarda çocuklarını okutanlar, bu medya kuruluşlarında yazılar yazıp, özel beyanat verenler de suçlu olmak zorunda…

***

Daha önce “Siyasi ayak… Bildiklerimi paylaşırım” başlığı ile yine bu köşede bir yazı kaleme almıştım.

Sadece “kamuda temizlik yetmez, siyasette de temizlik olmalı” (!) demiştim.

Ben böyle bir terör örgütünün varlığına inanmıyorum. Ancak AKP madem inanıyor, hatta “Biz ilan ettik” diye övünüyor. O halde, inandığı ve milyonlarca insanı mağdur ettiği ‘giyotin’den kendisi de geçmeli.

Hukuk önünde eşitlik ve adalet gereği…

***

O yazıda da önermiştim. Tekrar hatırlatayım. Siyasette temizlik için, kamuda ve TSK’da tasfiyeler için kullanılan ‘fetömetre’ kriterleri uygulanmalı…

Sıradan vatandaşa uygun görülen yargı kriterleri, siyasilerden de esirgenmemeli…

***

Son olarak bir hatırlatma daha, başlattığı yangının kendi evini yakmayacağını sanan ve kendisini güvende hisseten AKP, bilsin ki kendisini de ‘giyotin’e götürecek taşlar çoktan döşendi… O tarla çoktan sürüldü…

15 Temmuz Çatı İddianamesi’nde “söz konusu terör örgütünün yasal düzenlemeler çıkarttıracak kadar güçlü olduğu” ifadesi kayda geçirilmiş.

Başbuğ’un yönelttiği yasa değişikliği suçlaması sadece o düzenlemelerden birisi…

Bir de CHP’nin gündeme getirdiği AKP’nin 2004’te imza attığı MGK kararı var.

Yani AKP, 17/25 Aralık’tan sonra ‘terör örgütü’ ilan ettiği bir yapıyı 2004’ten itibaren bilerek ve kasıtlı şekilde korumuş durumda.

***

AKP bu suçlamalardan yargılanır mı? diye soranlara tek bir tavsiyem var “AKP ve Cemaat’i Bitirme Planını” oturup bir kez daha okusunlar.

Plan’ın birinci kısmı AKP eliyle hayata geçirildi. Cemaat bitirildi!

AKP’nin sonu çok daha kötü olacak!!!

[Erhan Başyurt] 14.2.2020 [TR724]