Sözleşmelere uymuyor: Kara paranın yeni adresi Türkiye [Emir Korkmaz]

Ankara, OECD sözleşmesi gereği Türkiye’deki banka hesabı bulunan başka ülke vatandaşları hakkında bilgi vermiyor. Alman basınında, Türkiye’nin kara paranın eski adresi İsviçre’nin yerini alma yolunda ilerlediği değerlendirilmesi yapılıyor.

Alman Hessischer Rundfunk (HR) televizyonu, Ankara’nın Almanya’da yaşayan Türk asıllıların Türkiye’deki mal varlıklarına ilişkin bilgi vermediğini yazdı. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) öncülüğünde alınan ve 100 ülkenin imza koyduğu anlaşma çerçevesinde ülkeler, vergi kaçakçılığını önlemek amacıyla diğer ülkelerin istediği mali bilgileri karşı tarafa iletme taahhüdünde bulundu. Bankalarındaki gizliliğiyle bilinen İsviçre bile OECD planı karşısında boyun eğerken, bugüne kadar imzacı 100 ülkeden sadece 4 tanesi sözleşmenin gereklerini yerine getirmedi. Bu ülkeler Gana, Niue adası, Saint Martin Adası ve Türkiye. Bu ülkelerden birkaç bin nüfuslu iki ada devleti dışındaki Gana teknik imkansızlıklar nedeniyle gerekleri yerine getiremiyor. Ankara’nın ise bilerek ve isteyerek bilgi paylaşmadığına işaret eden Alman vergi otoriteleri, yıllarca kara paranın saklandığı İsviçre’ye işaret ederek, “Türkiye, yeni İsviçre olma yolunda” değerlendirmesi yapıyor.

AMAÇ KARA PARA İLE MÜCADELE

OECD, dünya genelinde kara para ve vergilendirilmemiş servet ile mücadele kapsamında uzun süredir çaba gösteriyor. Bu çerçevede bir ülkede vergisi ödenmemiş para ile başka bir ülkede açılan banka hesaplarını takip edilmesine imkan sağlayan bir dizi sözleşme hayata geçirildi. Ankara da, 2014’te hayata geçirilen bu sözleşmenin imzacıları arasında yer aldı. Buna göre imzacı 100 ülke, bankalardaki hesabı olan kişilerin isimlerini ve hesaptaki para miktarlarını diğer ülkeler ile otomatik olarak paylaşması gerekiyor.

İSVİÇRE BİLE DİZ ÇÖKTÜ

Bu çalışma ile amaçlanan, yıllarca İsviçre’nin kullandığı vergilendirilmemiş paraların, takibini yapabilmek. Uzun yıllar boyunca İsviçre bankalarına para yatıranlar, hesaplarından vatandaşı oldukları ülke yetkililerinin haberi olmayacağı güvencesini alıyordu. Ancak gelen baskılara direnemeyen İsviçre de birkaç yıldan beri bankalarındaki hesaplarla ilgili bilgileri paylaşmaya başladı. Böylece birçok ülke vatandaşlarının ülke dışındaki servetlerinden vergi almayı başardı.

“TÜRKİYE AYAK SÜRÜYOR”

OECD’nin öngördüğü kurallar çerçevesinde uluslararası para transferlerine önemli ölçüde şeffaflık getiriliyor. Buna karşılık Frankfurt şehrinin de bulunduğu Hessen’de yayın yapan devlet televizyonu Hessischer Rundfunk’un (HR) yaptığı araştırma, Türkiye’nin verdiği sözü yerine getirmeyen 4 ülkeden birisi olduğunu ortaya koydu. Bu ülkeler Gana, Nieu adası, Saint Martin adaları ve Türkiye. Habere göre Alman Federal Merkezi Vergi İdaresi, uzun süreden beri Ankara’dan beklediği bilgileri alamadı. HR’ye konuşan bir OECD yetkilisi, “Bugüne kadar, Almanya ile Türkiye arasında, Türkiye’de bulunan Alman vergi verenlerin mali hesaplarına dair hiçbir otomatik bilgi paylaşımı yapılmadı.“ dedi.

ALMANYA, VERGİ KAÇIRAN TÜRKLERİN PEŞİNDE

Almanya, ülkede yaşayan 3 milyonu aşkın Türk asıllı nedeniyle Türkiye’deki banka hesaplarına ait bilgi almak istiyor. Almanya’da para kazanan Türk asıllıların Türkiye’deki bankalarda, Alman hükümetinin bilgisi dışında ciddi miktarda parası bulunduğuna inanılıyor. Ankara ise bu bilgileri başka ülkeler ile paylaşmaktan kaçınıyor.

“AMAÇ YURTDIŞI OYLARINI ALMAK”

Sol Parti milletvekili Gökay Akbulut, “Teknik imkanları Türkiye’den çok daha zayıf ülkeler otomatik olarak bu bilgileri paylaşırken, Ankara’nın geri durmasının bir tek nedeni var: AKP hükümeti, Almanya’da vergi kaçıran Türk vatandaşlarını koruyor. Karşılığında da o kişilerin seçimlerde AKP’yi desteklemesini bekliyor.“ iddiasında bulunuyor.

“ALMANYA’DA KAZANIP, TÜRKİYE’DE SAKLIYORLAR”

Almanya’da yaşayan çok sayıda Türk asıllının, Türk bankalarındaki hesapları ve Türkiye’de mülklerinden elde ettikleri gelirlerine ait vergileri ödemediğinden şüpheleniliyor. Türkiye, son dönemde ekonomik olarak zor günler geçirirken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, ülke dışında yaşayan vatandaşların yatırımlarını Türkiye’ye yapmalarını öneriyor.

“TÜRKİYE YENİ İSVİÇRE OLUYOR”

Haberde Türkiye’de kayıt altına alınmış hesaplara dikkat çekilerek, “Alman vergi idaresi, eğer iyi saklanmış bu kara para hesaplarına erişme imkanı bulursa, önemli bilgilere ulaşabilir. Özellikle vergi kaçırmaya açık sektörler olan taksicilik, yeme-içme sektörü ve inşaat gibi alanlarda elde edilen ve vergilendirilmeden ülke dışına çıkarılan hesaplara ulaşılabilir” değelendirilmesi yapıldı. İsviçre, uzun yıllar boyunca banka hesaplarındaki gizlilik kartını kullanarak, dünyanın dört bir yanından kara paranın saklandığı ülke olarak tanınmıştı. Şimdi de Türkiye’nin bu yönde ilerlediği bildiriliyor.

“YİNE SURİYELİLER KARTINI KULLANIYOR”

Ankara’nın tutumunu değerlendiren Sol Parti milletvekili Akbulut, “Türk hükümeti, Almanya’da vergi kaçırılması hem teşvik ediyor, hemde kaçıranları koruyor. Buna karşılık Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar nedeniyle kimsenin kendisine baskı yapamayacağını da çok iyi biliyor” değerlendirmesinde bulundu.

[Emir Korkmaz] 30.10.2019 [Kronos.News]

ABD: Türkiye’ye yönelik yaptırım hedefleri hazırda tutuluyor

ABD’de Temsilciler Meclisi’nin Türkiye’ye yönelik yaptırım yasa tasarısını ezici bir çoğunlukla kabul etmesinin ardından, ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin de, gerek görülmesi halinde ABD’nin Türkiye’ye yaptırım hedeflerini hazırda tuttuğunu söyledi.

Türkiye’ye yönelik yaptırımlarla ilgili konuşan Mnuchin, Trump yönetiminin gerek görülmesi halinde Türkiye’ye yönelik yaptırım hedeflerini hazırda beklettiğini söyledi ancak daha önceki yaptırım kararının kaldırılmasına neden olan Suriye’deki ateşkes durumundan memnun olduklarını belirtti.

Suudi Arabistan’daki röportajı sırasında, Türkiye ile ilgili sorulara da yanıt veren Mnuchin, Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Ankara’yı bir ateşkesi müzakere etmeye ikna etmek için ekstra yaptırım maddelerinin de devreye girdiğini belirtti ve o dönem müzakerelerin başarılı olmaması halinde, mali yaptırımların uygulamaya konulacağını da kaydetti.

Mnuchin, “Hala bu (yaptırım) listesi elimizin altında. Bunları hayata geçirmeye ihtiyacımız olacağını beklemek için bir gerekçe yok. (Sürecin) işe yaramasından memnunuz” diye konuştu.

[Kronos.News] 30.10.2019

Enes Kanter’den Müslüman vekile: Diktatör Erdoğan’dan para alıyor

ABD Temsilciler Meclisi’nde Ermeni Soykırımı tasarısının ardından Türkiye’ye partilerüstü yaptırım öngören tasarıda çekimser oy veren üç isimden biri ilk Müslüman kadın temsilci İlhan Omar’dı.

Minnesota’yı temsilen Demokrat Parti sıralarından Temsilciler Meclisi’ne giren Ilhan Omar, zaman zaman Erdoğan’a destek veren açıklamaları ile biliniyor.

The Hill’de yer alan habere göre, Türkiye’nin Gülen cemaatine iddiasıyla hakkında kırmızı bülten çıkardığı isimlerden arasında yer alan NBA yıldızı Enes Kanter ise Omar’a tepkisini dile getirdi.

Kanter, kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Masum insanların öldürülmesini durdurmayı amaçlayan Türk yasa tasarısını desteklemeyen tek Demokrat görünüşe bakılırsa Diktatör Erdoğan’dan maaş alıp Amerikan halkının ve demokrasinin değil, Erdoğan’ın çıkarları için çalışmakta olan Ilhan Omar olması ne büyük bir hayal kırıklığı ve utanç vesilesidir” ifadesini kullandı.

Haberde, Türk hükümetinin 2017’de Kanter’in pasaportunu Romanya’da iptal ettirdiği ve daha sonra babasının Türk makamları tarafından tutuklandığı hatırlatılıyor.

Yine Kanter’in ocak ayında New York Knicks’te forma giydiği sırada Londra’da oynanacak Washington Wizards maçına ölüm tehditleri aldığından dolayı gitmeme kararı almasına da ayrı bir parantez açılıyor.

ABD Temsilciler Meclisi’nde bugün Türkiye hakkında iki önemli tasarı gündemdeydi

Temsilciler Meclisi, soykırımı tanıdıktan hemen sonra da Türkiye’ye yönelik yaptırım tasarısını 403’e 16 oyla onayladı.
[Kronos.News] 30.10.2019

Erdoğan’dan suikast iması, ‘Yakında müjdeyi vereceğiz’

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Geel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin Suriye’de IŞİD lideri Ebubekir El Bağdadi’yi özel operasyonla öldürmesine ilişkin olarak tartışma yaratacak ifadeler kullandı.

AK Parti grup toplantısında konuşan Erdoğan, “Bazı ülkeler, milli güvenliklerine tehdit olarak gördükleri teröristleri her nerede olursa olsun bulup ortadan kaldırıyorlar. Öyleyse, Türkiye’nin de aynı hakka sahip olduğunu kabul ediyorlar demektir. Buna, ellerini sıktıkları, övgüler dizdikleri teröristler de dahildir. İnşallah yakında bu konuda milletimize müjdelerimiz olacak” ifadesini kullandı.

Erdoğan’ın bu sözleriyle, kimleri kastettiği ise tartışma konusu oldu.

Kürt medyasında Erdoğan’ın, SDG Genel Komutanı Mazlum Kobane’yi kastettiği iması yapıldı.

KRD News’te yer alan habere göre, Erdoğan’ın grup toplantısından sonra bir gazetecinin “Bu kişi Mazlum Kobani kod adlı Ferhat Abdi Şahin mi?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap verdiği aktarıldı; “Niye acele ediyorsun. Bu işlerin haberi verilir mi? Amerika haber vere vere mi geldi?”

Haberde, Erdoğan’ın bu ifadesine ilişkin ayrıca şu görüşe de yer verildi:

“Türkiye’nin son zamanlarda özellikle Kürdistan Bölgesi’nde MİT ve TSK ortaklığında PKK yöneticilerine düzenlediği gibi, gittikçe uluslararası bir üne kavuşan Mazlum Kobanê’ye yönelik bir suikastın planlandığı şeklinde yorumlandı.”

Erdoğan konuşmasında, “Biz her fırsatta ikaz görevimizi yaparak, bununla yetinmeyip gerekirse istihbarat vererek vicdanı ve ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışıyoruz” derken, “Diğer ülkelerden tek beklentimiz, teröriste terörist gibi, masuma masum gibi, haklıya haklı, haksıza haksız gibi davranmalarıdır. Bu denge bozulduğunda mazlumun ahı göğe yükselir ve o ah dağları devirir. Biz mazlumun bedduasının arada hiç bir perde olmadan doğrudan Rabbi’ne ulaştığına inanıyoruz, işte o zaman ilahi adaletin de tecellisi de kaçınılmaz hale gelir” ifadesini kullandı.

[Kronos.News] 30.10.2019

Erdoğan terörist olarak gördüklerini yurt dışında öldüreceklerini açıkladı

Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit olarak gördüğü kişileri yurt dışında öldürme hakkı olduğunu söyledi ve “yakında müjdeler alacaksınız” dedi.

BOLD – IŞİD Lideri Bağdadi’nin Suriye’de öldürülmesinin yankıları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devam ediyor.  AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM’deki grup toplantısında geniş bir bölümü bu konuya ayırdı.

Amerika’nın şu an Türkiye ile birlikte Suriye’de savaşan bazı grupları terörist olarak görmesine tepki gösteren Erdoğan, “Bunlar ölümü korkutan, ölümü öldüren mücahitler.” dedikten sonra çok tartışılacak bir açıklama yaptı.

Bağdadi’nin ABD güçleri tarafından öldürülmesini ima eden Erdoğan, “Bazı ülkeler milli güvenliklerine tehdit olarak gördükleri teröristleri her nerede olursa olsun bulup ortadan kaldırıyorlar. Öyleyse Türkiye’nin de aynı hakka sahip olduğunu kabul ediyorlar demektir. Buna ellerini sıktıkları, övgüler dizdikleri teröristler de dahildir. İnşallah yakında bu konuda milletimize müjdelerimiz olacaktır. ” dedi.

MUHALİFLERİ TERÖRİST OLARAK NİTELİYOR

Erdoğan, kendine muhalif olan kişi ve grupları terörist olarak niteleyen bir lider. Grup toplantısındaki sözleri Erdoğan’ın yurt dışındaki muhaliflerini hedef alabileceği şeklinde yorumlandı. Bunların başında Hizmet Hareketi ve Kürtler geliyor.

Hizmet Hareketi’ne karşı açıkça “terörist” diyen Erdoğan bunu devlet kayıtlarına da geçirmiş durumda. Aynı şekilde Kürt hareketinin büyük kısmı ve HDP de Erdoğan tarafından terörist olarak suçlanıyor. Yine Suriye’deki Kürtler de terörist ithamıyla karşı karşıya.

AVRUPA’DA SUİKAST HAZIRLIĞI GÜNDEME GELMİŞTİ

HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan 2018 yılının başında, Avrupa’daki muhalifleri öldürmek için bir suikast timi kurulduğunu açıklamıştı.

Meclis’te bir basın toplantısı düzenleyen Paylan şöyle konuşmuştu: “Geçen hafta sonu pek çok kaynaktan doğrulattığım, başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Türkiyeli vatandaşlarımıza dönük suikast veya suikastlar zinciriyle ilgili bir girişimde bulunulmak üzere olunduğuna dair istihbarat aldım.

Özellikle AKP’nin son dönemdeki baskıcı uygulamalarından dolayı binlerce akademisyen, gazeteci, siyasetçi, kanaat önderi Avrupa’da yaşamak durumunda bırakıldı. Bu gazeteciler, akademisyenler hükümet, cumhurbaşkanı ve medya tarafından ‘vatan haini’ olarak yaftalandılar. Bu çeşit söylemler ve siyasetin yarattığı bu iklimler maalesef belirli odakları harekete geçirir.

Türkiye merkezli bir yapı, bu suikastların işlenmesi için belirli suikastçıları harekete geçirmiş durumdadır. Bu istihbarat başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa devleti tarafından ciddiye alınmış, istihbarat örgütleri harekete geçmiş ve belirli kişilerle, gruplar korumaya alınmış durumdadır. Bu istihbaratı aldıktan hemen sonra hükümetin yetkili kişileriyle de iletişime geçtim. Bununla ilgili sorumluluklarını hatırlatarak, harekete geçmelerini talep ettim…

3 suikastçının devrede olduğuna ilişkin ham bir bilgi var. Bizim meselemiz o 3 tetikçi değil, o 3 tetikçiye ‘öldür’ diyenlerin durmasını istiyoruz.”

[BoldMedya] 30.10.2019

Sağlık ocağı dönüşünde gözaltına alınan anne ve 2 aylık bebeği hücrede tutuluyor [Sevinç Özarslan]

Sağlık ocağından çıkar çıkmaz polis tarafından gözaltına alınan KHK’lı hemşire Nuran Yapalak ve iki aylık oğlu, 6 gündür hücrede tutuluyor.

BOLD ÖZEL- 24 Ekim 2019’da gözaltına alınan Nuran Yapalak, 2 aylık bebeği Ahmet Emir ile birlikte hala Silifke Cezaevinde tutuluyor. Hastalandığı için oğlunu sağlık ocağına götüren Nuran Yapalak, dönüşte gözaltına alındı.

Tutuklandığı ilk gün cezaevi şartları kötü diye bebeğin anneye verilmesine izin vermeyen cezaevi müdürü, savcının talimatıyla 1 gün sonra sütle beslenen bebeğe izin çıkardı. Savcı daha sonra anne ve bebeği kaldıkları tek kişilik hücrede ziyaret edip sıcak su ihtiyaçlarını giderdi. Oysa 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu 16/4 maddesine göre iki aylık bebeği olan annenin serbest bırakılması gerekiyor.

Tarsus Cezaevine nakledileceği için geçici koğuş adı verilen hücrede tutulan Yapalak, hakkında 2016’da Nevşehir’de dava açıldığı için belgelerin Nevşehir’den Silifke’ye gelmesi bekleniyor. Ahmet Emir’in amcası Ali Yapalak, “Örgüt üyeliği davalarından tutuklananları aynı yerde topluyorlarmış, o yüzden Nurhan Tarsus Cezaevine götürülecek. Silifke’de kalsaydı ailemiz görebilecekti. Tarsus’ta nasıl olacak bilmiyoruz” dedi.

Nuran Yapalak ve çocuklarının verdiği bu mutlu poz, çok uzak değil bir ay önce çekildi. Ahmet Emir daha yeni doğmuştu. Şimdi hem annenin hem çocukların boynu bükük.

KARI KOCA KHK’LI

KHK’lı Yapalak çiftinin Esma (12) ve Ali (8) isminde iki çocukları daha bulunuyor. Perşembe sabahı çocuklarını okula gönderen Nuran Yapalak, kendisi de Ahmet Emir ile doktora gitmişti. Döndüklerinde annelerini evde bulamayan Esma’nın annesine yazdığı mektup dün sosyal medyada gündem olmuştu.

Nevşehir’de Sağlık Bakanlığına bağlı bir devlet hastanesinde hemşirelik yaparken KHK ile ihraç edilen Nuran Yapalak’ın eşi de aynı ilde Türkçe öğretmeni iken mesleğinden atıldı. 2 Nisan 2016’da KPSS davası nedeniyle tutuklanan baba Ahmet Yapalak (32) bu davadan berat ettiği halde örgüt üyeliğinden mahkum edildi. 8 Kasım 2018 şartlı tahliye edilen baba, şimdi diğer çocuklarıyla ilgileniyor.

SOHBET YAPIYOR DİYE…

Ali Yapalak, “Ahmet 2016’da Nevşehir’de tutuklandı. Nuran hanım Nevşehir’de yalnız kalınca çocuklarını alıp memlekete Silifke’ye gitmişti. Annem babam orada, onlar da çocuklarla ilgileniyorlardı. Ahmet tahliye olunca Silifke’de gündelik hayatlarına devam ediyorlardı. Kardeşim pazarcılığa başlamıştı, başka bir iş yapma imkanı yoktu. Oğlu Ahmet Emir hastalandı. Aşısını olması gerekiyordu. Annesi sağlık ocağına götürmüş. Dönüşte almışlar. Çocuğun kimlik bilgilerini soruyorlar ya o şekilde almışlar” ifadelerini kullandı.

AHMET EMİR YOĞUN BAKIMDA KALMIŞTI

Ali Yapalak şöyle devam etti: “Lavabosu olmayan, sıcak suyu da olmayan bir yer. Savcı ilk başta bebek için uygun değil diye annenin yanına verilmesine izin vermemişti. İki aylık bebek süt emiyor. Mecburen götürdüler. Sıcak su temin edilsin, çocuk da burada diye talimat vermiş. Bebeğin kansızlık hastalığı var, doğum vs. stresli bir süreçten de geçtiler. Yeterli beslenememe, annenin psikolojik durumu bebeği etkilediği için dünyaya geldikten bir süre sonra yoğun bakımda kaldı Ahmet Emir. Devamlı ilacı, şurubu var, doktor anne ve bebeğin iyi bakılması lazım demiş, ama şu an durumları iyi bakılmaya müsait değil. Hal bu şekilde.”

[Sevinç Özarslan] 30.10.2019 [BoldMedya]

Avrupalılardan Hakan Atilla satışı: Borsa İstanbul’dan çıkıyor

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), konuya yakın iki kaynağın verdiği bilgiye göre Borsa İstanbul’da (BİST) sahip olduğu yüzde 10 hisseyi en kısa sürede satmak istediğini BİST yetkililerine bildirdi.

Reuters’a bilgi veren kaynaklardan biri, “EBRD Hakan Atilla’nın atanmasının ardından BIST’teki yüzde 10 hissesinin tamamını en kısa sürede satmaya karar verdiğini bildirdi.” dedi.

ABD’nin İran'a yönelik müeyyidelerini ihlal etmekten suçlu bulunun ve 32 ay hapis yatan Hakan Atilla, temmuz ayında tahliye olduktan sonra sınır dışı edildi.

BORSA İSTANBUL'UN 2'NCİ EN BÜYÜK HİSSEDARI

Atilla geçen hafta BİST'e genel müdür olarak atandı. Borsa İstanbul’un 2'nci büyük hissedarı olan EBRD karara itiraz etmişti.

EBRD iletişim direktörü Jonathan Charles, karar alınırken bankaya danışılmadığını ve Atilla’nın ataması üzerine EBRD’nin “yatırımından çıkış hakkında sahip” olduğunu ifade etmişti.

[Samanyolu Haber] 30.10.2019

Terbiye Sorumluluk Duygusu [Safvet Senih]

Hocaefendi eğitimde sorumluluk duygusu üzerinde şu gerçekleri  tesbit ediyor:

İmamiye kaynaklı bir alıntıyı bu konuda serlevha yapmak istiyoruz. İmam Zeynu’l- bidin ‘Risaletü’l-Hukuk’unda şu tavsiyelerde bulunuyor: -Sa’yinin semeresi çocuğunun senden olduğunu, hayrının ve şerrinin de sana râciolacağını bileceksin.’

“Hz. Peygamber Aleyhisselatü Vesselama vefatından bir süre önce vefat edeceğini hissettirmişti. Bunun üzerine O  (S.A.S.), bir gün sahabe topluluğuna, ‘Kul, dünya ile âhiret arasında muhayyer bırakıldı da  O, âhireti tercih etti.’ deyivermişti…’  Bu işaretle  anlatılmak isteneni hemen kavramış olan Hz. Ebu Bekir (r.a.): ‘Anam, babam, sana feda olsun ya Resulullah!’ (Müslim, Fedâilu’s- Sahabe, 1)  demiş ve ağlamıştı… Evet o, kulun Hz. Peygamber (S.A.S.)  olduğunu anlamada gecikmemişti. Bundan başka Allah Rasulü (S.A.S.) Veda Haccı esnasındaki bir hutbesinde de yine: ‘Yakında beni sizden soracaklar, tebliğ vazifemi yaptım mı, nasıl cevap vereceksiniz?’ buyurmuşlardı; buyurmuşlardı, zira O, önemli bir vazife yapmıştı ama, bunu hakkıyla yapıp yapmamış endişesi içinde bulunuyordu. Böyle bir endişeye mahal olmadığını icraatı haykırıyordu; oradaki bütün gönüller de hep birden haykırdı, koca meydan onunla yankılandı ve her yanda: ‘Sen vazifeni yaptın, risaletini  (peygamberliğini) tebliğ ettin, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirdin.’ İtirafları duyuldu. O da parmağını yukarıya doğru kaldırdı ve üç kere: ‘Allah’ım şâhid ol, Allah’ım şahid ol!’ dedi.

“O, ümmet dairesinde genişliği olan bir sorumluluğu derin bir endişe ile dile getiriyor ve ashabının, şehâdetini alıyordu. Şimdi acaba bizler de, kendi sorumluluğumuz altında bulunan ve bakıp görmekle mükellef olduğumuz çocuklarımıza karşı ‘Yakında beni sizden soracaklar, nasıl cevap verirsiniz?’ diyebilecek durumda mıyız? Ya da onlardan, ‘Vazifenizi yaptınız’ cevabını alabileceğimizi ümit edebiliyor muyuz? Değilse vay halimize… Onun için büyük İmam Zeynü’l- bidin, ‘Allah huzurunda sen, onlardan sorguya tâbî tutulacaksın’ diyor, sonra da titreyerek, Cenab-ı Hakka yönelerek: ‘Allah’ım, çocuklarımın terbiyesi, te’dibi ve onlara iyilik yapmam hususunda bana yardımcı ol!’ diyor. Zira bir insanın en mühim, en ciddi meselesi, aile efradını insanlık kemâlâtının zirvesine yükselterek onlara ebedî var olmanın hazlarını duyurmaktır.

“Bazen çocuğumuza hediyeler alır ve onu sevindirmeye çalışırız. Hatta hacca gidip Kâbe veya Rasulullah’ın (S.A.S.) huzurunda bulunduğumuz zamanlarda dahi onları hep gönlümüzde duyarız. Mukaddes işler, en önemli hizmetler bile onları unutturamaz. Aslında çocuklarımızı en iyi hatırlama şekli, onlara İslâmî âdâbı ve Muhammedî (S.A.S.)  âdabı vermek olmalıdır.  hirette onların, ebedî sevinmesine vesile olan böyle bir armağan ölçüsünde başka bir hediye olmasa gerek. Yine İmamiye menşeli bir hadis-i şerifte Rasûl-ü Ekrem (S.A.S.) şöyle buyurur: ‘Çocuklarınıza ikramda bulunun ve onları en güzel şekilde terbiye edin.’ (İbn-i Mâce, Edeb, 3) Evet, Rasûl-ü Ekrem’in (S.A.S.) yolunu ihya istikametinde bir terbiye, çocuğa sunulmuş en büyük bir armağandır.

Hocaefendinin Muhterem Validesi Refia Hanım, hamilelik döneminde özellikle dışarı daha az çıkıyor, haram nazarla karşılaşmak istemiyordu. Kendi kızlarına, gelinlerine ve çevresindeki bütün hanımlara, ‘ÇOCUK  TERBİYESİ  ANNE  KARNINDA  BAŞLAR’  diye öğüt verecekti ileride “Karnınız büyüdüğü zaman gereksiz yere sokağa çıkmayın, örtülü olsanız bile kendinizi sakının. Yediğinize içtiğinize daha fazla dikkat edin. Haram olan hiçbir şeye el uzatmayın. Gıybet etmeyin Abdestsiz durmayın. Her fırsatta Kur’an ve Cevşen okuyun, salavat çekin, dua edin. Abdestsiz emzirmemeye çalışın.’  İzmir’de yaşadığı yıllarda da yanına gelen ziyaretçilere ‘Çocuklarınızı nasıl yetiştirdiniz, bize neler tavsiye edersiniz.’ diye sorulduğunda aynı tavsiyelerde bulunacaktı. Kendi çocuklarını da her zaman ABDESTLİ  EMZİRMEYE  ÖZEN  GÖSTERMİŞTİ. ‘Çocuk ağlasa bile bırakın hemen abdestinizi alıverin. O ağlamaktan ölmez ama abdestli emzirirseniz çok şey vermiş olursunuz.’ diyordu. Hamur yoğururken bile acıkıp ağlayan çocuğu için, işini bırakıp abdestini alarak emziriyor, o sırada mutlaka dua, salavat okuyordu. Çevresindeki hanımları da bu konuda uyarıyor, ‘Bebeğe süt verirken dünya kelâmı konuşmayın, Kur’an’dan ezberinizde ne varsa okuyun. Hiçbir şey bilmiyorsanız ALLAH!  ALLAH! diyerek emzirin’ diyordu. Zaten bu dediklerini Refia Hanımefendi hep gerçekleştirmişti…

[Safvet Senih] 30.10.2019 [Samanyolu Haber]

Enaniyet, insanda ne türlü yıkımlara sebep olur? [Dr. Ali Demirel]

Soru: Bu maili size uzun zamandır dışarı çıkmadığım odamdan yazıyorum. Bol bol vaktim olduğu için zamanımın çoğunu Risale-i Nurları okumakla değerlendiriyorum. Geri kalan zamanlarda ise dinlenme adına sosyal medyayı takip ediyorum. Son günlerde şunu çokça düşünüyorum: İnsanı gerçeği görmekten ve itiraftan alıkoyan pek çok faktör var. Belki de bunların başında Üstadımızın ifadesiyle hubb-u nefis, yani kişinin kendisine olan sevgisi ve enaniyet geliyor. Çünkü insan, âdeta tapacak ölçüde kendi nefsini seviyor. Buna enaniyet de eklenince hakikatle arasına aşılmaz engeller giriyor diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Tespitiniz ne kadar doğru. Dediğiniz gibi insan âdeta tapacak ölçüde kendi nefsini seviyor. Buna enaniyet de eklenince hakikatle arasına bir takım engeller girmiş oluyor.

Öncelikle bu engellerden bahsedelim isterseniz.

Birincisi muhalefet tavrı. Bu tavır özellikle günümüzde, bilhassa kendisini ve kendi düşüncesini beğenen insanlarda o kadar çok yaygın ki, adeta aydın ve entelektüel olmanın gereği gibi takdim edilebiliyor.

Oysa müsbet bir üretim ortaya koyamayan, elinden ciddi bir iş gelmeyen, buna rağmen bir şey yapıyor olmakla vicdanını tatmin etmek, kendini ortaya koymak ve başkalarına kabul ettirmek isteyen insan, genellikle muhalif olma adına muhalefeti tercih eder ve bunu âdeta vazifesi, misyonu haline getirir.

Halbuki aslolan, müsbet ve meşrû bir gaye uğruna meşrû ve müsbet faaliyetlerde bulunmaktır. Sizce de öyle değil mi?

Ben sevgisi ve enaniyetin pençesindeki insan, özellikle bu geliştirdiği muhalefet tavrı sebebiyle fanatik olur. Onu artık müsbet ve meşrû bir gayeye taraftarlık değil, muhalif tarafa düşmanlık harekete geçirir.

Düşmanlık hissi insanda o kadar kuvvetlidir ki, hedefleri dünyada sadece ekonomik refah olan ve ahiret inancı taşımayan pek çok komünisti  ideolojisi uğruna ölmeye sevk eden, ideolojisine bağlılıktan ziyade bu düşmanlık hissi olmuştur.

İslâm tarihinde bile “Ali sevgisi değil, Ömer düşmanlığı” tavrı, milyonlarca insanı önüne sürükleyip götürebilmiş ve Rafızîliğe atmıştır.

Enaniyet, bir komplekstir

Bir diğer mesele ben sevgisi ve enaniyet, insanda başkalarından üstün veya farklı olma, üstün veya farklı görünme meyli de uyarır. Böyle bir insan, hep kendisinden bahsedilsin, herkesten üstün olsun veya öyle bilinsin ister. Çünkü ben sevgisi ve enaniyet, bir komplekstir; her kompleks, insanda bir boşluktur ve doldurulmayı ister.

İnsan da bu boşluğunu daha başka süflî tavırların yanı sıra, başkalarından üstün olma ve üstün görünme hissi ve meyli ile doldurmaya çalışır. Çok defa da bu hissini ve meylini, tenkitle, tenkitçilikle tatmin eder.

Başkalarının kusurlarını nazara vererek güya kendi kemalini, başkalarını yanlışta ve dalâlette göstererek güya kendi doğruluğunu ve istikametini ilan etmek gibi sefil ve bayağı bir tutumun içine girer.

Kendisini terazinin bir gözüne, başkalarını diğer gözüne koyar ve kendisini ağır göstermek için tenkitle diğer gözü havaya kaldırır. O göze koyduğu insanlardaki bütün değerleri görmez, görmek ve göstermek istemez.

Hatta o kadar ki, cephe alınmaması gereken değerlere bile bu değerler terazinin diğer gözüne koyduğu insanlarda olduğu için cephe alır ve böylece diğerlerini hafif göstererek kendisinin ağırlığını, değerini ispat etmek gayreti içine girer.

Körü körüne taraftarlık bir yıkım hamlesidir

Ben sevgisi ve enaniyetin yol açtığı bir diğer süflî tavır, körü körüne taraftarlık ve partizanlıktır. Ben-sevgisi ve enaniyetten kaynaklanan taraftarlık ve partizanlık, fanatikliğin ve düşmanlığın kaynağı olduğu gibi inatla da birleşince, kişiyi, kendi tarafında olmayan melek gibi insanları şeytan, şeytan gibi insanları melek görme ve göstermeye sevk eder.

Bu, özellikle günümüzün siyasî taraftarlığında o kadar yaygındır ki, Üstad Hazretleri’ne “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım.” dedirtmiştir.

Ben sevgisi ve enaniyet, insanı kendi arzularına, taraftarlığına, heveslerine, başkalarından üstün olma ve görünme meyline, inadına, tenkitçiliğine ve muhalefet tavrına ve kuruntularına bir fikir elbisesi giydirmeye ve bunları birer fikirmiş gibi sunmaya da yöneltir.

Bu çukura düşen insan, bütün bunların aslında boşluklarından kaynaklanan birer kirli hava olduğunu görmez, görmek istemez. Bunun yerine, sanki onlar çok önemli ve değerli fikirlermiş gibi bir tavra girer ve onları birer fikir gibi savunur.

Neticede hem kendine zarar verir, hem de çevresine...

[Dr. Ali Demirel] 30.10.2019 [Samanyolu Haber]

Sovyet Rusya Kurtuluş Savaşı’nı niye destekledi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Hukuk ve demokrasiden uzaklaşmaya paralel bir şekilde Batı dünyasında yalnızlaşan Türkiye “büyük müttefik” olarak Rusya’ya yakınlaşmayı tercih etti. Yalnızlıktan kurtulmak için ideal bir “müttefik” olarak gözüken Rusya ile işbirliği zaman zaman yaşanan sıkıntılara rağmen genellikle Türkiye’nin geri adım atması ve verdiği tavizlerle bugüne kadar devam etti.

Ankara böylece Batı dünyasına istediği mesaj verirken Rusya da Türkiye’nin de zemin hazırlamasıyla Esad’ı Suriye’nin tek hâkim gücü yapma konusundaki hedefine adım adım yaklaştı.

Türk-Rus ilişkilerinin bu seyri Kurtuluş Savaşı döneminde iki devletin “Batı’ya karşı” yaptığı iş birliğini hatırlatıyor. Bu işbirliği de o dönemin şartlarında karşılıklı menfaatlerden kaynaklanmış ve 1945’e kadar sürdürülmüştü.

Yüzyılların Mücadelesi

Osmanlı Devleti’nin son döneminin en büyük düşmanı kuşkusuz Rusya idi. Ruslar 17. Yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını genişletirken milyonlarca Müslümanı kendi hakimiyetlerine aldılar. Bu süreçte de Osmanlılarla Kafkaslarda, Karadeniz’in kuzeyinde ve Balkanlarda karşı karşıya geldiler.

Osmanlı Devleti için Ruslara karşı kaybedilen savaşlar toprak kayıplarına, ödenmesi gereken tazminatlara ve Müslüman toplulukların göçüne neden oldu. Ruslar kazandıkları zaferlerle 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Edirne’ye, 1877-1878 Savaşı’nda da İstanbul’a (Yeşilköy) kadar geldiler.

Son Osmanlı-Rus Savaşı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde yaşandı. Osmanlı ordusunu kolayca mağlup eden Rus kuvvetleri bütün Doğu Anadolu ve Şebinkarahisar-Görele hattının doğusunu işgal etti.

Bolşevik Rusya

 1917’de yaşanan Bolşevik Devrimiyle Rusya farklı bir sürece girdi. Devrimin lideri Lenin’in “proletarya hakimiyetini kuruncaya kadar kapitalizmle mücadele etmeye dayanan” ideolojisiyle Bolşeviklerle Batı dünyası arasında siyasi, ekonomik ve askeri mücadeleler başladı. Bu durum devrim sonrasında kurulan Sovyet Rusya’nın dünyada yalnızlaşmasına yol açtı.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı toprakları da işgale uğradı ve işgallere karşı Anadolu’da “Millî Mücadele” ortaya çıktı. 1911’den bu yana devam eden savaşlar nedeniyle ülke ekonomisi tamamen çökmüştü. Zaten Osmanlı Devleti’nin hiçbir zaman yeterli bir silah sanayii olmamış, her zaman Batı’ya bağımlı olarak savaşmıştı.

Yakınlaşmanın Nedenleri

Türk-Sovyet yakınlaşmasında iki taraf da “kazan kazan” prensibiyle hareket etti. M. Kemal Paşa bu siyasetle “düşmanınım düşmanı dostumdur” ilkesiyle büyük bir devletin desteğini sağlayarak Moskova’nın dostluğunu Batılı devletlere karşı kullanmayı ve Rusya’ya toprak bütünlüğünü kabul ettirerek Batılı devletler nezdinde avantaj sağlamayı amaçlamaktaydı.

Ankara Rusya ile kurulan ilişkilerle Kafkasların “sovyetleştirilmesini” onayladı ve doğu sınırını güvence altına alan Türk ordusu asıl yığınağını en önemli cephe olan Batı cephesine yapma fırsatı buldu. TBMM Hükümeti diğer yandan da Kurtuluş Savaşı’nda ihtiyaç duyulan silah, cephane ve paranın bir kısmını Rusya’dan elde etmeyi hedefliyordu.

Sovyet rejimi ise Millî Mücadele’nin elde edeceği başarının önemli bir örnek teşkil edeceğini ve dönemin “emperyalizminin en büyük temsilcisi” olan İngiliz sömürgelerindeki Müslümanların ayaklanabileceklerini düşünmekteydi. Ayrıca Türkiye dostluğu Sovyet Rusya’nın Orta Asya’da yeniden hâkim olma idealine de uygun düşüyordu.

Sovyetler için en önemli tehditlerden birisi, Çanakkale ve Karadeniz Boğazlarıydı ve kendilerine yakın bir rejim sayesinde buradan gelebilecek bir tehdit de ortadan kaldırılacaktı.

İki taraf arasındaki ilişkilerde en büyük engel Sovyetlerin “komünist” bir rejime sahip olması ve ideolojisini bütün dünyaya yaymayı hedeflemeleriydi. Gerçekten de 1921’e kadar Sovyetlerin Türkiye için de benzer bir politika izledikleri anlaşılmaktadır. Ancak 1921’de Bolşeviklerin proletarya devrimini zamana bırakma kararı alması bu engelin ortaya kalkmasını sağlamıştır.

M. Kemal ise Millî Mücadele başından itibaren iki ayrı politika izledi. Bir taraftan örneğin Sivas Kongresi günlerinde Amerikan General Harbord’la yaptığı görüşmede olduğu gibi Bolşevikliğin Türk toplum yapısı ve inancına uygun olmadığını söylerken diğer taraftan Sovyetlere sıcak mesajlar vermekten kaçınmadı.

1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kongresi’ne TBMM Hükümeti de temsilci göndermiş, M. Kemal’in isteğiyle Ankara’da kurulan ilk partilerden birisi de kurucuları arasında Tevfik Rüştü Aras, Celal Bayar, Yunus Nadi ve Refik Koraltan’ın yer aldığı “Türkiye Komünist Fırkası” olmuştur. Amaç böylece “kontrollü” bir komünist harekete izin vermekti. Ancak bu girişim samimi bulunmamış hatta partinin Komintern’e üyelik talebi Moskova’da alay konusu yapılmıştır. Bu dönemde Sovyetlerin sempatisini kazanmak için “yoldaş” şeklinde hitap etme ve “kırmızı tepeli kalpak giyme” bile tercih edilmiştir.

Ankara Hükümeti daha sonra komünist hareketlere karşı bir politika izledi. Çerkez Ethem’in de yer aldığı “komünist” eğilimli Yeşil Ordu’nun faaliyetlerine son verildiği gibi 1921 Ocak’ında Anadolu’ya girmeye çalışan Türk komünizminin sembol ismi Mustafa Suphi, Trabzon’da Yahya Kaptan liderliğindeki bir grup tarafından öldürüldü.

Ankara böylece komünizmin yeni rejimde yeri olmadığını açıkça ortaya koymuş ve 1922’de de komünist faaliyetleri tamamen yasaklamıştır. Sovyetlerin bu gelişmelere sessiz kalmaları, Anadolu’da geleceği belirsiz bir komünist hareket yerine M. Kemal’le iyi ilişkiler kurmanın daha avantajlı olduğunu düşünmeleriyle açıklanabilir.

Azerbaycan ve Batum’un Fedası

İkili ilişkiler gelişirken Türk ve Rus tarafları arasında çözülmesi gereken meseleler bulunuyordu. Bunların başında Kafkasların geleceği yer almaktaydı. Sovyetler enerji kaynakları yönüyle bölgeden vazgeçmek istemiyor, Batum’u da bölgenin dünyaya açılan kapısı olarak elde etmek istiyorlardı.

Halbuki Bolşevik İhtilali sonrasında Rusların bölgeden çekilmesiyle Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletleri kurulmuş, 1878’den beri Rus hakimiyetinde bulunan Kars, Ardahan ve Batum Türk ordusu tarafından geri alınmıştı.

TBMM Hükümeti Bolşeviklerle olan ilişkilerinde tavizlerle bu problemleri çözmeyi amaçladı. Ankara önce Azerbaycan’ın “sovyetleştirilmesini” onayladı. Moskova Türkiye’nin engeliyle karşılaşmadan Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’da Bolşevik yönetimleri kurmayı başararak hem ekonomik kaynaklara kavuştu hem de İngiltere’nin oluşturmaya çalıştığı ekonomik amaçlı “Kafkas Seddi” ablukasından kurtuldu.

Türk-Sovyet ilişkilerinin bir antlaşmaya dönüşmesi ise Moskova Antlaşmasıyla gerçekleşti. Antlaşmanın imza tarihi İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından işgalinin yıldönümüne getirilmiş (16 Mart) ve böylece Batı kamuoyuna da “gereken mesaj” verilmişti.

Moskova Antlaşmasıyla TBMM Hükümeti toprak bütünlüğünü, Misak-ı Milli’yi, Sevr Antlaşması’nın geçersizliğini ve kapitülasyonların kaldırılmasını Rusya gibi güçlü bir devlete ilk defa kabul ettirmiş oldu.

Buna karşılık elinde tutmakta olduğu Batum gibi stratejik bir limanı “Sovyet” Gürcistan’a dolayısıyla Rusya’ya bıraktı. Ayrıca Boğazların geleceği konusunda da “boğazların geleceğinin Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler tarafından” kararlaştırılmasına dayanan Rus tezini kabul etti.

Ankara ise bu tavizlerle Kafkaslardaki tehditlerden kurtuluyor ve Yunanlılara karşı serbest bir şekilde hareket etme imkânını elde ediyordu.

Rusların Askeri ve Mali Yardımları

Rusların Kurtuluş Savaşı’nda yaptıkları yardımın çeşidi ve miktarı hakkında Türk ve Sovyet belgelerinde farklı bilgiler bulunmaktadır.

Türk belgelerine göre Sovyetler Kurtuluş Savaşı sonuna kadar 37.812 tüfek, 324 ağır ve hafif makineli tüfek, 44.578 sandık mermi, 66 top, 141.173 mermi ve 11 kama gönderdiler.

Sovyet belgelerine göreyse miktarlar şu şekildeydi: Tüfek: 39.325, Tüfek Mermisi: 62.986.000, Top: 54, Top Mermisi:147.079, El Bombası: 4.000, Şarapnel mermisi: 4.000, Makineli Tüfek: 327, Gaz Maskesi: 20.000.

Sovyetler Kurtuluş Savaşı’nda para yardımı da yaptılar. 1920-1922 yılları arasında alınan para yardımının miktarı 11 milyon altın ruble ve 100.000 lira değerinde altın külçe olarak kabul edilmektedir. Yapılan hesaplamalara göre Sovyet yardımının miktarı hiçbir zaman savunma bütçesinin %10’unu geçmemişse de ekonomisi çöküntü içinde olan Sovyetlerin bu yardımının sembolik değeri daha fazla olmuştur.

Rusların bu kaynağı nereden karşıladıkları da ayrı bir tartışma konusudur. Bununla ilgili olarak zamanın Buhara Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu’nun liderliğindeki Buhara Meclisi’nin emirlik döneminden kalan yüz milyon altının Rusya aracılılığıyla Türkiye’ye gönderilmesini onayladığı ve bu miktarın Moskova’ya teslim edildiği hatta Moskova’nın bu miktarın çok küçük bir kısmını göndererek geri kalanına “ulaşım masrafı” olarak el koyduğu iddia edilmektedir.

Bugünkü İş birliği

Kurtuluş Savaşı döneminde Millî Mücadele’ye katkıda bulunan Rusya buna karşılık Kafkasları ve Batum’u elde etmiş, ayrıca Türkiye’nin Batı ittifakına katılmasını geciktirmişti. Ancak bunun için de Boğazlarda “Rus tezi” yerine Batı tezinin geçerliliğini kabullenmek zorunda kalmıştı.

M. Kemal izlediği “ince siyasetle” hem Anadolu hareketinin başarıya ulaşmasında Ruslardan yararlanmayı başarmış hem de yeni rejimin “komünist” bir rejim olmasına da mâni olmuştu.

Bugünkü ilişkilerin seyrine bakıldığında da Suriye’deki durum ve Türkiye’nin Batı’dan soyutlanmasına paralel bir şekilde iyi ilişkilerin bir süre daha devam edeceği düşünülebilir.

Buna karşılık Kurtuluş Savaşı döneminin aksine Rusya’nın bu ilişkilerde çok daha fazla avantajlar sağladığı bir gerçektir. Rusya’nın en önemli kazanımı Batı ittifakının bir üyesiyle “müttefikliğe varabilecek” ilişkiler geliştirmesidir.

Diğer yandan Rusya “Barış Pınarı Operasyonunda” görüldüğü gibi AKP iktidarı üzerindeki nüfuzunu çok rahat bir şekilde kullanmakta ve Türkiye’nin kazanımları çok sınırlı kalmaktadır. 

Seçilmiş Kaynakça: Baskın Oran, (Ed.), Türk Dış Politikası, İstanbul, 2014, İletişim, C. 1; S. Kılıç, “İstiklal Harbinde Sovyetler Birliğinden Gelen Yardımlar”, AÜ DTCF Dergisi, S. 56, 2016; G. Jaeschke, “1919-1939 Yılları Arasındaki Türk-Rus Yakınlaşması Üzerine Bir İnceleme”, (Çev. Hüseyin Zamantılı), Sosyoloji Konferansları 11, İstanbul, 1981; Ç. Benhür, “1920’li Yıllarda Türk-Sovyet İlişkileri: Kronolojik Bir Çalışma”, TAD, 2008, S. 24; A. Müderrrisoğlu, “Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları”, Atatürk Yolu, C. 4, S. 13; Ü. Çalışkan, “Türk Kurtuluş Savaşında Rusların Askeri ve Mali Yardımları”, KARAM, S. 9; 2009.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 30.10.2019 [TR724]

Klişe bir Ergenekon demagojisi [Uğur Tezcan]

Sizlerin klişe, basmakalıp; hatta saçma ve cahilce gördüğünüz bazı ifade ve söylemler koca koca adamların, siyasilerin, aydınımsı karakterlerin ve onların peşlerinden sürüklenen yığınların son derece ciddi duygularla inandıkları veya inanmak istedikleri duygu yükleri barındırabilirler. Bazen öyle durumlar da olur ki bu insanlardan bir kısmının gerçekte inanmadıkları halde ya bir propagandanın parçası olarak, ya da siyasi bir kazanımın gerekliliği olarak bu tür algı operasyonu sayılabilecek yalanları, ithamları, suçlamaları ve söylemleri bir sakız gibi çiğneyip gevelemekten geri durmadıklarını görebilirsiniz. Bu insanların bir kısmı kasten ve bilinçli olrarak vicdanlarını öyle siyasi bir yalan bataklığına kaptırmışlardır. Bir kısmı da ahmakça veya cahilce dürtülerle o tür hamasetlerin çarklarına zihinlerini dolamış, adeta efsunlaşmış bir şekilde anlamsızca yol almaktadırlar.

Yani böyle bir ortamda, cehalet ile art niyetler aynı propaganda kazanında eritilmekte, zihinler kimin rüzgarı daha güçlü esiyorsa ona doğru evrilmekte, vicdanlar; insaf-iz’an-adalet duygusu-hakikat bilinci-idrak-şuur gibi melekelerle birlikte korku-endişe-çıkar kazanlarında közlenip dağlanmakta ve tamamen mefluç bir hale getirilmektedir.

Bugün Erdoğan ve Ergenekon marifetiyle Türk insanının, neredeyse tüm kesimleri ile birlikte getirildiği noktayı özetlemeye çalıştım size. Türkiye insanını hangi mevzunun ipinden tutup psiko-sosyolojik ve güncel-politik bir değerlendirmeye tabi tutsanız, yukarıdaki özetin aynı rengin farklı tonlarındaki yansımaları şeklinde görebilirsiniz.

O nedenle çok farklı boyutlarda ele alınabilecek olan bu konuyu hemen başlıktaki noktaya odaklayalım ve Ergenekon-Balyoz davaları üzerinden yürütülen bir demagojinin, bir algı operasyonunun varlığına işaret ederek devam edelim.

Sizlerin de takip ettiğiniz gibi, belli çevreler son birkaç yıldır sosyal medya ve yayınlar aracılığıyla sürekli algı operasyonları yapıp duruyor. Terör gruplarını desteklemek, yolsuzluk ve rüşvet gibi suçlar yanında daha başka bir sürü ciddi suçlara bulaşmış olan Erdoğan ve çevresi son birkaç senedir Hizmet Hareketine karşı yürütülen soykırımın da baş sorumlusu oldu. Ergenekonvari gruplarla girdiği güç ilişkisinin bir neticesi olarakta, Ergenekon ve Balyoz davaları adalet sisteminin çarklarından kaçırılırcasına tamamen siyasi refleksler kullanılmak suretiyle aklanmaya çalışıldı. O tür yapılanmalara yakın olduğu intibaı uyandıran bazı kimselerse çok uzun bir zamandır, fırsattan istifade, Ergenekon ve Balyoz davalarını dillerine dolayıp duruyorlar. O davaları delillere dayalı olarak değil de, sloganik söylemlere sığınmak suretiyle aklamaya çalışıyorlar. ‘’Bir yalanı 40 kere tekrar ederseniz insanlar inanmaya başlarlar!’’ şeklindeki pratiklerden dersler takip ettikleri iyice anlaşılıyor. Zaten, Erdoğan ve Ergenekon marifetiyle halk ‘FETÖ’ şeklinde uydurulmuş izafi bir ‘suç’ örgütünün varlığına da inandırıldığı için aynı algı ve söylemler bu davaları aklama yönünde de bir araç olarak kullanılıyor.

Bunu artık o kadar sıklıkla kullanıyorlar ki, bunun artık klişe bir söylem haline geldiğinin ve sadece demagoji yaptıklarının farkında değiller. Veyahutta bunun son derece bilincinde olarak, bir acizlik ve çaresizlik neticesinde yapmak durumunda kalıyorlar. Yalanın doğasında vardır! Onu bir kere yaktınız mı, sönmemesi için üzerine artık sürekli bir şekilde üflemek zorundasınızdır. ‘’FETÖ’’ yalanını canlı tutmak için gün boyunca halkın zihnine bu ifadeyi kazıma ihtiyacı hissetmeleri gibi, Ergenekon davalarının bir ‘kumpas’ olduğuna, ‘FETÖ’nün bir operasyonu’ olduğuna dair aynı cümleleri aynı insanlara bıkmadan usanmadan söyletmeye devam ediyorlar. Yani anlayacağınız, ortalıkta her fırsatta dillerine ‘FETÖ’ ifadesini dolayan insanların çoğu bunu salt tarafgirlik veya ahmaklık adına yapmıyorlar.

Oysa, bu tür devlet operasyonlarının hesabı, yanlışlar yapıldı ise, öncelikle adalet önünde ve meclis organlarında dönemin siyasi iradesine sorulur. Sokaktan toplanan öğretmen, mühendis, kadın, çocuk ve diğer masumlara işkenceler altında sorulmaz! Aynı çevrelerin bugün halen iktidarda olan dönemin siyasi iradesine laf etmemesi, onlarla ortak çıkar endeksli siyasi politikalar üretmeye devam etmesi, ikiyüzlülüğün ve sahteciliğin en bariz örneğidir. Bu bağlamda Ergenekon davalarının bizzat muhatabı olan Perinçek’in ‘FETÖ ile mücadele’ kapsamında yürütülen hukuk dışı, soykırımvari uygulamaları zikrederken ‘’Erdoğan bizim planımızı uyguluyor!’ şeklindeki açıklamaları konuya ışık tutması açısından son derece önemlidir.

Aydınımsı geçineninden gazeteci geçinenine, oradan da siyasetçisine ve yandaşına kadar kime çıkıp; ‘gelin o zaman bu davaları en güçlü olduğunuz şu dönemde uluslararası bağımsız mahkemeler önünde tekrar açalım’ ve ‘orada aklanarak kendinize yapıldığını öngördüğünüz ‘kumpası’ dünyaya deşifre edelim’ deseniz hemen yan çizmeler görmeye başlarsınız. Size ‘amalı’ cümleler kullanırlar veyahutta ‘gerek yok, grubun geçmişine bakıldığında her şeyin ne olduğu zaten ortada’ gibi adalet kavramının tüm pratiklerinden yoksun, cahilce ama kibirle dolu ifadeler savururlar. Bu konularda mecliste verilen tüm önergelerin bizzat AK parti ve MHP el birliğiyle reddedildiklerini de not ederek geçelim.

Bu yönde kullanılan söylemler sadece basmakalıp klişeler de olmayıp ilave olarak hem bir demagoji üretimi hem de bir algı operasyonu, bir siyasi propadanda aletidirler. Normalde propagandanın karşıtı olan kavramlar dürüstlük, hakkaniyet çizgisinde ilerleme ve karşılıklı problem çözme yönünde söylem (discourse) geliştirme şeklinde özetlenebilir. Demagoji de, ahlaki düzlemde ve mantıksal planda kavranmaya ve irdelenmeye açık argümanlar geliştirmek yerine muhataplarını sırf duygusal tepkiler verdirmek suretiyle etki altına almak gayretidir. Yani demagojiyi, entelektüel tartışma zeminlerinden ve hakikatın irdelenmesinden kaçınmak istenildiği durumlarda, duyguları canlandırmak suretiyle alan değiştirme hamlesi olarak tanımlamak mümkündür.

Bahsi geçen çevreler de, konuların derince tartışılmasından özenle kaçınıyorlar. Olayın gerçek siyasi muhatapları yerine hedefe koydukları bir çevrenin masum insanları üzerinden söylem geliştiriyorlar. Bunu sadece ve sadece söylemlere ve ithamlara dayanarak yürütmeye özellikle özen gösteriyorlar. Mevzuyu bağımsız yargı sistemlerinin kucağına bırakma tekliflerine burun kıvırıyorlar. Dava zamanlarında ortaya çıkmış yüzlerce delili birkaç söylemle örtbas edip yeni kriminal ve legal incelemelerle onları çürütmek yerine; ‘kumpas kuruldu!’, ‘sahte delil üretildi!’ gibi muğlak ifadelerle geçiştirmek dışında hiçbir fikir ve eylem üretemiyorlar.

Çok daha çeşitli boyutlarda irdelenebilecek olan bu konuyu maksat hasıl olmuştur inşallah diyerek burada kesiyorum.

Bu vesileyle, yazı içerisine dokuduğum ince teklifimi yineleyerek bitiriyorum: Madem çok samimisiniz ve kendinize bu kadar ‘güveniyorsunuz’, geliniz dönemin Ergenekon ve Balyoz davalarını uluslararası mahkemelerde, ‘FETÖ’ yaptı diyerek zikrettiğiniz ‘FETÖ iddiaları’ (dava bile değil) ile birleştirerek tekrar açalım. Hatta, sanki ‘çok net deliller varmış’ izlenimleri vererek benzer demagojilerle ayakta tutmaya çalıştığınız 15 Temmuz darbe iddiasını ki dava açmaktan çekindiğiniz için halen ’15 Temmuz davaları’ olarak bile isimlendiremiyoruz, ve ‘’FETÖ, dış güçlerle, faiz lobisiyle birlikte yaptı!’ dediğiniz 17-25 Aralık davalarını da tüm iddialarınızı desteklemesi açısından birleştirip tekrar açalım. Düşünsenize, bunu başardığınızda ‘FETÖcü’ dediğiniz insanların dünyada gidecek yerleri olmaz! Bence bu; Erdoğan ve Ergenekon çevreleri açısından çok cazip bir teklif! Haksız mıyım?

[Uğur Tezcan] 30.10.2019 [TR724]

‘Gaz bulutu’ dağılınca… [Adem Yavuz Arslan]

Artık bir klasik haline geldi ama içinde bulunduğumuz durumu anlatma açısından daha iyi bir örnek bulamadığım için tekrar edeceğim.

Gaz vermesi ile meşhur bir antrenör boks maçı öncesi yine formundadır. Maçı kaybedeceği aşikar olan sporcusuna sürekli maçı kazanacağını söyler. Maç başlar ve sporcusu daha ilk raundda fena dayak yer.

Ancak antrenör molada yine “aferim evladım adamı iyi dövdün” demeye devam eder.

İkinci, üçüncü raundda da aynısı olur. Hoca gaz vermeye devam ediyordur ama bizim boksörün gözü morarmış, yüzü yumrukların etkisiyle şişmiştir.

Hoca “az kaldı, biraz daha vursan devrilecek” diyerek boksörü ringe yollar. Dördüncü raundda bizim boksör artık dağılır. Kaşı açılmış, dudağı patlamış, ağzı burnu kan içindedir ve ringin ortasına serilmiştir.

İmdada mola yetişir. Antrenör yine “Aferim evlat, adamı perişan ettin. Az kalsın nakavt ediyordun, aynen devam” der. Boksör ağzı burnu kan içindeyken “Hocam ben adamı dağıtıyorsam, beni kim dövüyor?” der.


Yazıya bu hikayeyle başladım çünkü Türkiye’nin durumu dayaktan ağzı burnu dağılmış boksörden farksız. Ama Erdoğan ve yandaş medyasına bakılırsa Türkiye bir hamlesiyle hem ABD’yi hem Rusya’yı dize getirdi, hem 40 yıllık PKK sorununu çözdü hem de 4 milyonluk Suriye’li mülteci meselesini kökten halletti.

Oysa ki bütün toz duman, pompalanan gaz dağıldığında ‘elde kalanlar’ tamamen farklı bir tabloya işaret ediyor.

Herşeyden önce ABD’de adeta çığ gibi giderek büyüyen Türkiye aleyhtarı bir rüzgar var. Mesela ben bu yazıyı yazdığım saatlerde Temsilciler Meclisi’nde Suriye harekatı nedeniyle hazırlanan iki yasa tasarısının oylaması vardı. Tasarının birisi Türkiye’ye yaptırımları öteki de Ermeni Soykırım’ını konu alıyor.

Her iki oylamanın da sonucu tabi ki önemli ancak dikkat çekmek istediğim konu başka; Erdoğan ağır kaybetti ve bahsettiğim yasa tasarıları bu kaybın ilk sonuçları. Bu oylamaların sonuçlarından ziyade bu yasa tasarılarının varlığı sorun ve Türkiye iktidarıyla muhalefetiyle ‘paralel bir evren’de yaşadığı için henüz realiteye uyanabilmiş değil.

Düşünsenize, ABD Temsilciler Meclisi’nde Türkiye’ye yönelik bir yaptırım paketi oylanıyor ve maddeleri arasında Erdoğan ve ailesinin şahsi mal varlığı var. (Bu konu artık bir ‘milli güvenlik sorunu’dur ve Türkiye’ye köşeye sıkıştırmak isteyen her süper güç bunu masaya sürecektir.)

Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da içinde olduğu bakanlara yaptırım geliyor. Halkbank’a yaptırım öngörülürken TSK’ya silah ambargosu da planlanıyor. Ayrıca Trump’ın şu ana kadar beklettiği ‘CAATSA yaptırımları’ndan en az beşinin 30 gün içinde uygulanması şart koşuluyor.

California Milletvekili Adam Schiff tarafından geçtiğimiz nisan ayında Temsilciler Meclisi’ne sunulan Ermeni soykırım yasası ise Ermeni Soykırımının ABD tarafından resmen tanınmasını öngörüyor. Bu konu normalde her yıl Nisan ayında gündeme girer, ancak ‘Amerikan establishment’i devreye girer, ‘ulusal güvenlik-çıkar’ gerekçesi ile tasarı gündemden düşürülürdü.

Washington’daki Türkiye aleyhtarı hava o kadar güçlü ki bu hengamede Ermeni Soykırım yasası da meclis gündemine girdi.

Eğer Erdoğan ve rejimin prapoganda aygıtlarına bakarsanız Türkiye tarihi bir zafer kazandı.

Hem ABD hem Rusya’yı dize getirdi, hem sahada hem masada istediklerini aldı. Hatta istihbarat bürokrasisinden yandaş medyaya fısıldananlara göre “Sınırımızdaki PKK-Kürt devleti sorunu en az 100 sene ötelendi”.

Erdoğan rejimi Türkiye içinde özgür ve bağımsız medya bırakmadığı için kimse madalyonun öteki yüzünü yazmıyor, anlatmıyor. Oysa ki aynaya yansıyanlar hiç de söylendiği gibi ‘tarihi bir zafer’e işaret etmiyor.

Dilerseniz kısaca özetleyelim;

Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Türkiye sınırına paralel 400 küsür kilometrelik bir güvenli bölge yok. Türkiye’nin elinde Tel Abyad ile Resulayn arasındaki bölüm var ki oraya bırakın milyonlarca Suriye’li mülteciyi yerleştirmek bir kaç yüz bin bile taşıyamazsınız.

Bu bölgenin dışında ise Türkiye’nin muhatabı artık Amerika ya da YPG değil Rusya ve Esad rejimi. Türk-Rus ortak devriyesi yanında Türk sınırında artık Suriye ve Rus gözlem kuleleri var. Oysaki ABD ile yapılan mutabakata göre buralara Türkiye 10 gözlem üssü kuracaktı. Bu kuleler artık ihtimal bile değil.

Kürt meselesi artık Rusya’nın himayesine girerken YPG tüm dünya da inanılmaz bir itibar kazandı. Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı Mazlum Kobani bir yandan Trump’la öbür yandan Rus Savunma bakanı ile görüşebildi. Beyaz Saray’a davet edildi.

Uluslararası kamuoyunda Türkiye ‘savaş suçları işleyen’ bir ülke olarak anılır oldu. Washington’da Erdoğan rejiminin tezlerine en yakın isim olarak gösterilen, SETA’nın müdavimlerinden İŞİD özel temsilcisi James Jeffrey bile “Türkiye’nin en az bir savaş suçu işlediğine dair veriler var” demek durumunda kaldı.

Türkiye’nin kazandığı ise YPG’yi sadece 30 kilometre güneye sürmek.

Oluşturulan havaya, estirilen rüzgara rağmen Erdoğan’ın gelinen tablodan çok mutlu olduğunu düşünmüyorum. Barış Pınarı Operasyonu ile Millet İttifakını parçalaması, İyi Parti’yi yanına çekmesi, CHP ile HDP arasını açması Erdoğan için tabi ki kazanım ama ürkütülen kurbağa atılan taşa değdi mi tartışılır.

Daha önce bu köşede defalarca yazdım, Youtube videolarında anlattım.

Türkiye’nin arsa değeri çok yüksek. Ne ABD ne de Avrupa için feda edilemeyecek kadar önemli bir bölgede. Bu yüzden Erdoğan rejimi ne kadar kötü olursa olsun onunla çalışmaya devam ederler. Sonuçta ABD ulusal çıkarları gereği diktatörlerle bile el sıkışıyor. Onlar adına bir kayıp yok. Kaybeden Türk halkı oluyor.

IŞİD lideri Bağdadi’nin öldürüldüğü operasyon mesela.

ABD özel kuvvetleri IŞİD’in lideri Bağdadi’yi Türkiye sınırına 5 km mesafedeki bir köyde öldürdü. Üstelik bu köy Türkiye’nin kurduğu gözlem kulelerinin bulunduğu bölgede. Türk istihbaratının ve ordusunun desteklediği muhalif güçlerin kesin hakimiyet kurduğu bir alan.

ABD bu operasyon için Türkiye’ye sadece ‘kısa bir süre hava sahanızdan uçacağım’ diyor başka da bir şey paylaşmıyor. İstihbarat paylaşımı gibi stratejik bir meseleyi ise Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PYD lideri ile yapıyor.

Türkiye’nin tek yaptığı/yapabildiği medyadan öğrendiği operasyondan kredi elde edebilmek için ‘beraber yaptık’ türü gerçek olmayan açıklamalar yapmak. Benzer örnekleri NATO’da yaşayacağız. Türkiye NATO’dan çıkarılmayacaktır ama kademe kademe kenara itilecektir.

Örnekleri uzatmak mümkün. Ancak mesele net; Türkiye’nin durumu ağzı burnu dağılmış ama rakibini dövdüğünü sanan boksörden farksız.

[Adem Yavuz Arslan] 30.10.2019 [TR724]

Futbolun vefası yok! [Hasan Cücük]

Futbolun bir endüstriye dönüşmesiyle ne oyuncularda forma aşkı ne de yönetimlerde teknik adamlara vefa kaldı. Artık başladığı kulüpte futbola veda eden oyuncu sayısı bir elin parmaklarını geçmez oldu. Şampiyonluk yaşatan hocaların, kredisi bir kaç yenilgiyle sınırlı olmaya başladı. 2015-16 sezonunda Leicester City’yi 132 yıllık tarihinde ilk kez Premier Lig şampiyonluğuna taşıyan Claudio Ranieri’nin ertesi sezonu tamamlamadan gönderilmesi futbolun unutulmaz vefasızlığı  olarak kayıtlara geldi. Bu girişin nedeni Tamer Tuna’nın Göztepe’den istifa kararı almasıdır.

İzmir’in temsilcisi Göztepe, 14 yıl aradan sonra 2017-18 sezonunda Süper Lig’e çıkarken, teknik patronluk koltuğunu Tamer Tuna’ya emanet ediyordu. Beşiktaş’ta Şenol Güneş’in yardımcılığını yapan Tamer Tuna, siyah-beyazlıların iki yıl üst üste gelen şampiyonluğunda rol sahibi isimlerden biriydi. Güneş’ten öğrendikleriyle artık tek başına sorumluluk alma zamanının geldiğine inanan Tamer Tuna, Göztepe ile başarılı sonuçlara imza attı. Tamer Tuna, uzun bir aradan sonra Süper Lig’e çıkan Göztepe’yi ilk yılında lig 6.sı yaparak dikkatleri üzerine çekti.

Sezonun bitimiyle birlikte Tamer Tuna’nın görevine sürpriz bir şekilde son verilmesinin şifreleri sezon içinde yapılan bir görüşmede gizliydi. Tamer Tuna döneminde gelen üst üste başarılı sonuçlar sonrası kulüp başkanı Mehmet Sepil, genç hocaya sözleşme uzatma teklifi yaptı. Ancak Tuna bu teklifi geri çevirince, Başkan Sepil ’Aklı ve kalbi Göztepe’de olmayanlarla yola devam etmeyeceğiz’ açıklamasını yaptı. Bu Tuna’ya verilen bir mesajdı. Sezonun bitimiyle Tamer Tuna’nın görevine son verildi.

Tamer Tuna’nın görevine son veren Göztepe, hemen yeni teknik adamın adını açıklıyordu. Yeni isim bir başka genç teknik adam Bayram Bektaş’tı. 2018-19 sezonuna Bayram Bektaş yönetiminde başlayan Göztepe, 15. haftada topladığı 18 puanla 12. sıraya yerleşince teknik adam değişikliğine gitti. Bektaş’ın yerine gelen isim Kemal Özdeş oluyordu. Bayram Bektaş’ın yerine 16. haftada takımın başına gelen Kemal Özdeş, Göztepe’de beklenen çıkışı gösteremedi. İzmir ekibiyle 8 lig maçına çıkan deneyimli çalıştırıcı 2 galibiyet elde ederken, 5 mağlubiyet ve 1 beraberlik aldı. Özdeş dönemini bitiren evinde Trabzonspor’a 3-1 yenilmesi oldu. Yeni teknik adam adayları olarak önplana Rıza Çalımbay, İbrahim Üzülmez, Hamza Hamzaoğlu ve Mesut Bakkal gibi isimler çıkarken, gelen bir sürpriz bir telefon herşeyi değiştirdi.

Başkan Mehmet Sepil’i arayan Tamer Tuna idi. Takımdan tatsız ayrılan Tuna’dan gelen bu telefon ikili arasında buzları eritiyordu. Tuna’nın göreve hazır olduğunu açıklamasıyla, yeni hoca arayışlarını sonlandıran Göztepe’de ikinci Tamer Tuna dönemi resmen başladı. Düşme hattındaki takımı yeniden devralan Tamer Tuna, son hafta sarı-kırmızılıları ligde tutmayı başardı.

Göztepe’yi ligde tutan Tamer Tuna bu sezonda takımın başında sezona başladı. Tuna’nın görevine son veren isim ise geçen yıl yerine geldiği Kemal Özdeş oldu. Özdeş’in çalıştırdığı Kasımpaşa’ya sahasında 4-1 yenilince Tuna’nın kredisi bitme noktasına geldi. Başkan Mehmet Sepil’in basın aracılığıyla teknik heyet ve takımı uyardığı, ’Hakemler kötüydü ancak hocalarımızın ve takımın performansı da kötüydü. Gidişimiz iyi gidiş değil’ açıklaması bardağa düşen son damla oldu. Başkan’ın açıklamasının üzerinden 24 saat geçmeden Tamer Tuna görevinden istifa ettiğini açıkladı. Böylece Göztepe’de ikinci Tamer Tuna dönemi resmen son bulmuş oldu.

9 haftada 9 puan toplayan Göztepe puan tabelasında 15. sırada bulunuyor. Geride kalan haftalarda 2 galibiyet, 3 beraberlik ve 4 yenilgi alırken, attığı 8 gole karşılık, kalesinde 11 gol gördü. Göztepe’deki ikinci döneminde ligde 20 maça çıkan Tamer Tuna’nın yönetimindeki İzmir temsilcisi 5 galibiyet, 7 beraberlik ve 8 yenilgi aldı. 20 gol atan sarı-kırmızılı futbolcular kalesinde 21 gol gördü. Göztepe ile Süper Lig’de toplamda 54 müsabakada görev yapan Tamer Tuna’nın öğrencileri bu maçlarda 18 galibiyet, 17 beraberlik ve 19 mağlubiyetle sahadan ayrıldı. Süper Lig geçmişinde 29 farklı teknik direktörün görev yaptığı Göztepe’de 54 maçta görev yapan Tamer Tuna, Göztepe’de en fazla süre görev yapan ikinci isim durumunda bulunuyor.  Tamer Tuna, bu sezon daha önce 52 maça çıkan Ruhi Karaduman’ı geçip 2. sıraya yükselmişti. Adnan Süvari, sarı-kırmızılı takımla 340 maça çıkmıştı.

İlk sezonunda Göztepe’yi lig 6.sı yapmasına karşılık gönderilen Tamer Tuna’nın ikinci gelişinde kredisi daha az oldu. Futbolun vefasının olmadığını bir kez daha gördük. Tamer Tuna’nın istifasıyla birlikte Kayserispor, Gençlerbirliği ve Göztepe teknik adam değişikliğine giden Süper Lig kulüpleri oldu. İlerleyen haftalarda bu kulüplere yenisi eklenecektir.

[Hasan Cücük] 30.10.2019 [TR724]

Olayın şahitlerinin aktarımlarıyla: Kozmik Oda’da yalanlar ve gerçekler! [Ramazan Faruk Güzel]

İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde, Bülent Arınç’a suikast iddiaları sebebiyle Kozmik Oda’ya girilmesi zaman zaman tartışma konusu olmaya devam ediyor.

19-25 Aralık 2009 tarihlerinde mahkeme kararıyla gerçekleşen bu hukuki olayla ilgili de Cemaat suçlandı. Oysa ki, Erdoğan, Arınç ve Başbuğ’un konuyla ilgili çelişkili ifadeleri orta yerde duruyor.

Peki gerçekte neler oldu? Bu kadar spekülasyon yapılan Kozmik Oda denilen yerle ilgili doğrular ve yanlışlar neler?

Bu konularla ilgili eski bir yargı mensubu olarak benim de kafamda soru işaretleri vardı ve konunun detaylarına vakıf olabilme adına olaya vakıf kimselere ulaşmaya çalıştım. Uzun çabalarım sonucunda “Kozmik Oda”ya dair dosyayla ilgili, olaya vakıf bazı yargı mensuplarına ulaştım. Orada elde etmiş olduğum bazı bilgileri muhataplarımızın güvenlik durumlarının el verdiği nispette paylaşmaya çalışacağım.

‘Kozmik Oda’da mahkeme kararıyla arama yapan Savcı Mustafa Bilgili tutuklanmıştı.

DERİN YAPILAR ve ALGILAR…

Gladio tarzı toplum mühendisliği üzerine çalışan yapıların sürekli kullandıkları birkaç klasik ve temel taktikleri var:
  1. Gerçeklerden çok toplumun algısı önemlidir,
  2. Algı da ‘Yapı’ nasıl isterse öyle şekillenir,
  3. Bunun için bir bilgiyi belirli periyotlarla sürekli tekrarlamak gerekir,
  4. Toplum balık hafızalıdır, bir gerçeği en fazla 6 ay hafızasında tutar.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa tarihine az bir dikkatle bakınca bu net olarak görülebilir… Türkiye’de hala bütün soruşturmalarda iddialar ve isnatlar ‘17/25 yargı darbesi’ diye itibarsızlaştırılmaya çalışılan algı üzerinden kurgulanmakta… Bu tarih, milat kabul ediliyor. Algının büyüsü veya hipnozuyla uyutulmuş topluluk ‘bu ne yaman çelişki’ diye düşünmüyor/düşünemiyor. Uyanan ve bilinci açılanlar da korkusundan sesini çıkaramıyor.

Kozmik Oda, 2009’da bir ihbarla başlamıştı

Aynı algı hokkabazlığı veya toplum mühendisliği ‘Kozmik Oda Soruşturması’ için de uygulandı. Belli aralıklarla sürekli tekrar ederek sürü yerine koydukları halkın kafasına kazıdıkları algı şu idi:

‘Türkiye’nin savaş gibi ağır ve zor müdafaa dönemleri için hazırlanan ve bekletilen çok gizli, hatta Genelkurmay Başkanının bile tek başına giremediği özel bölümlere, odalara sorumsuz bir savcı ve hâkim girdi; onlarca yılların emeği çok gizli bilgiler, belgeler ulu orta alındı, hatta yabancı devletlere servis edilip vatana büyük ihanet edildi. Halk arasında, herhangi bir işgal ihtimalinde görev üstlenecek, gizli ve özel yetiştirilmiş kahramanlar deşifre edildi. Bunların yenilerinin yetiştirilmesi, deşifre edilen yapının, bilgilerin, belgelerin yenilerinin hazırlanması onlarca yıl sürecek. Bu arada ülkenin başına bir iş gelirse sorumlusu bunlardır’ vs vs.

KOZMİK ODA GERÇEKLERİ

Şimdi gerçeklere gelelim:

1- ARANAN MERKEZ DEĞİL, ANKARA ŞUBESİ:

Orası ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ olarak anılan teşkilatın genel merkezi değil, Türkiye genelinde 17 tane bulunan şubelerinden sadece birisi, yani Ankara Şubesiydi. Genel merkez Gölbaşı tesislerindeydi. Dolayısıyla iddialar doğru bile olsa sadece Ankara Şube’nin bilgileri ve belgeleri risk altına girecekti.

2- SORUŞTURMA, ARINÇ’A SUİKAST İDDİASI:

Soruşturma, 2009 yılında “Bülent Arınç’a suikast hazırlığı ihbarı” üzerine başlatılmıştı. İhbarın izini süren savcılar Seferberlik Tetkik Kurulu veya Özel Harp Dairesi’nda görevli subaylara ulaşınca doğal olarak soruşturmayı derinleştirmişlerdi. Elbette bahsedildiği gibi devletin en zor döneminde görev üstlenecek en hayati dairesinde, milletin yegâne temsil makamı olan TBMM başkanlığı yapmış ve halen aktif siyasette görev üstlenmekte olan birisine suikast hazırlığına dair ihbarlar, şüpheler varsa, görevine, milletine, vatanına sadık bir adalet görevlisinin bunu atlamaması gerekir. Yapılan da budur.

3- YARGI KARARI İLE KONTROLLÜ ARAMA:

İddia edildiği gibi savcılar ve hakimler deyim yerindeyse çat kapı gitmemiş, devletin ve askeriyenin hassasiyetini gözetmişler…

O dönemden bu yana konuya ilişkin ulaştığım savcıların, hâkimlerin, mahkemelerin kararları, resmi yazışmaları inceledim. Ayrıca hem askeri cenahta hem adliye kısmında görev üstlenmiş veya sürece şahitlik yapmış pek çok kişiyle görüştüm. Bütün bunları harmanlayıp değerlendirince benim ulaştığım sonuç hiç de havuz medyasının ve/veya Ergenekon tayfasının pazarladığı gibi değil. Şöyle ki;

Soruşturmanın seyri ve toparlanan deliller ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’na çıkınca savcılar görevleri gereği adrese gidip arama yapıyorlar. Binada pek çok odanın araması usulüne ve yöntemine göre yapılıyor. Nitekim aramaya iştirak eden askerler, subaylar ve binanın görevlilerinin herhangi bir tepkisi veya karşı koyması olmuyor.

Ancak arşiv odası olarak görünen odaya gelince birden tavırlar ve tutumlar değişiyor:

‘Burasını arayamazsınız, çünkü burada devlet sırrı olan evrak var. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre ancak hâkim arayabilir’ diyorlar. Aramayı yapan savcılar, durum değerlendirmesi yapıp, işin âciliyeti ve nezaketi gereği üstelemiyorlar. Yetkili hâkimden talepte bulunuyorlar.

4- YAPILANLAR, YASALARA UYGUN:

Burada durup hukuka ve kitaba bir bakalım:

Askerlerin dayandıkları nokta eski 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki (CMUK) “Devlet esrarı hakkında alakadarların şahitliği” başlıklı 49. madde. Maddenin birinci fıkrası aynen şöyle: “Devlet memurları memuriyetten çekildikten sonra bile, saklamakla mükellef oldukları vakıalar hakkında sırrın ait olduğu makam amirinin izni olmaksızın şahit sıfatıyla dinlenemezler.”

Askerler, ‘Amirlerimizin dediğine göre burada devlet sırları varmış. Sırrı bilen şahitlik yapamaz. Şahidi ancak hâkim dinleyebilir. Dolayısıyla savcı inceleyemez, hâkim gelirse bakabilir, sır olmayan delil bulursa toplayabilir’ mantığını işletiyorlar.

Ancak askerler iki noktada hata yapıyor:

1) Hatırladıkları kural 1412 sayılı (eski) CMUK hükmü. Oysa 5721 sayılı (yeni) Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 2005’te yürürlüğe girdi ve dolayısıyla eskisi yürürlükten kalktı. Yeni CMK aynı konuya ilişkin 47. madde ise aynen şöyle:

“Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz. Açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler, Devlet sırrı sayılır.”

Görüldüğü gibi eski CMUK neyin devlet sırrı olduğu konusunda inisiyatifi oranın amirine bırakmışken, yeni CMK tanımını yapmış ve sınırını, çerçevesini göstermiş: Dış ilişkiler, anayasal düzen ve milli savunma ile ilgili konular.

Üstelik tarihi, hukuk dışı Gladio ve Kontgerilla operasyonları ve faili meçhullerle dolu kurumlar için kanun koyucu ‘suç olgusu hakkında devlet sırrına sığınılamayacağını’ özellikle belirtmiş. Savcılar da -belirttiğimiz gibi- TBMM başkanlığı yapmış biri hakkında suikast ihbarının yani suç olgusunun peşindeler.

2) Askerler şahit dinlenmesine ilişkin kuralı kıyas yapıyorlar. Yani ‘devlet sırrını bilen şahit ancak hâkim tarafından dinlenebildiğine göre, devlet sırlarının bulunduğu mekân da ancak hâkim tarafından aranabilir’ mantığını yürütüyorlar ve savunuyorlar. Oysa ki burada böyle bir kıyas da yapılamaz.

5- GEREKLİ İDARİ SÜREÇ DE İŞLEMİŞ:

Konuyu teknik ve teorik açıklamalara boğmadan meselemize dönelim:

Savcılar uzatmadan yetkili hâkimden yazılı olarak ‘arşiv odasının hâkim tarafından aranması’ talebinde bulunuyorlar. Yetkili hâkim de olumlu yönde karar veriyor ve geç saatlerde arama için görevlendirilen hâkim geliyor.

Bu kez aynı askerler, ‘üstlerimizden emir geldi, arama yapamazsınız’ diyerek karşı koyuyorlar. Görevli hâkim de ‘bunun kanunen yapılması gereken bir vazife olduğunu, mahkemelerin ve yargının idareden bağımsız çalıştığını’ izah etmeye çalışsa da anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Doğal olarak hâkimin mevcut ortamda zor kullanarak görevini yapma şansı yoktur. En sonunda en üst makama, yani Genel Kurmay Başkanı’na bizzat anlatmasını istiyorlar, oradan emir gelirse açabileceklerini belirtiyorlar. Hâkim de kabul ediyor ve birlikte karargâha gidiyorlar. Bu arada hâkim, arşiv odasındaki delillerin güvenceye alınması için kapının mühürlenmesini istiyor ve resmi tutanakla mühürlüyorlar.

Öğrendiğime göre dönemin Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ kuvvet komutanlarını da toplayarak hakimle görüşüyor. Hâkim, CMK hükümleri gereği yargılama için aramanın yapılması gerektiğini, bunun bağımsız yargının bir gereği olduğunu anlatıyor. Başbuğ Paşa da:

“Başbakan Erdoğan’a sormaları gerektiğini” söylüyor. Konu başbakana intikal ettirilince:

“Olur mu öyle şey, hâkim tabii ki arayabilir, yoksa bir şey mi saklıyorlar?!” cevabını veriyor.

Tabii o dönem Erdoğan’ın, askeri vesayete karşı hukukun yanında yer aldığı, hatta kendi ifadesiyle ‘Ergenekon’un savcısı’ olduğu yıllar. Bu arada iki gün geçiyor. Erdoğan’ın bu cevabı üzerine aynı hâkim tekrar geliyor ve arama işlemlerini tamamlıyor. Söylendiği ve iddia edildiği gibi ‘devlet sırrı’ mahiyetinde bir şey de kayda girmiyor ve ele geçmiyor.

6- BİLGİLERİ KOPYALAMA, SAKLAMA İHTİYACI GÖRÜNMÜYOR:

Burada bir ara değerlendirme daha yapalım. Madem ki “Genelkurmay Başkanlarının bile giremediği, devletin istikbalini ve istiklalini için hayati önemde çok gizli bilgiler ve belgeler vardı”, Erdoğan’ın cevabı gelene kadar geçen iki gün içinde neden güvenli bölgeye alınmadı veya gerekli tedbirlere başvurulmadı?

Çünkü her şey yasal olduğu için böyle bir tedbire gerek görülmüyor…

Gördüğünüz gibi ileri sürülen iddialar, iddia sahiplerinin dahi kabul ettiği resmi evraka göre, kendi içinde bile çelişkili. (‘Hâkim mühürlemişti, nasıl açsınlar’ deyip de kargaları güldürmeyin.)

7- İTİRAZ SÜREÇLERİ DE İŞLETİLMİŞ:

Yukarıda dedik ya, bu ortamda işler gerçekliğine, mahiyetine ve hakikatine göre değil, daha çok algı üzerinden yürüyor. Arama yapılınca medyada yoğun şekilde eleştiriler başladı. Malum psikolojik harp uzmanlarının medyayı kullanma ve halkı yönlendirme konusundaki marifetleri tartışmasızdır.

Bu ortamda askerler bu kez arama kararına itiraz ediyorlar. İtiraz o dönemdeki mevzuata göre, terör suçlarına bakmakla görevli ağır ceza mahkemesi heyeti tarafından değerlendiriliyor ve reddediliyor. Yani şimdiki sulh ceza hakiminin muadili bir hâkim veya üye tarafından verilen arama kararı, böylece ağır ceza heyeti tarafından da teyit edilmiş oluyor.

**

Burada özellikle yargının tamamen diktatörlüğün güdümüne girmesinden sonra yürütülen algı yönetimine ayrıca dikkat çekmek istiyorum. Taktik basit ve kısa ‘şuuraltına yerleşmesini istediğinizi belli aralıklarla sürekli tekrarlamak’

Tekrarlanan algı ise: “Devletin çok gizli belgeleri ortalığa saçıldı, ifşa edildi.”

Bilhassa 15 Temmuz’dan sonra bunun dozunu hem artırdılar hem de istikrarlı şekilde belli periyotlarla tekrarlıyorlar. Bu konuda hatta, soruşturmanın başlama sebebi ve mağduru olan Bülent Arınç da rol üstlenmiş görünüyor.

O zaman gerçeklere devam edelim:

8- KOZMİK ODA’DAN DAHA FAZLA BİLGİ TBMM’DE!

Bu günlere göre TBMM’de demokrasinin işlediği ve hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu 2012 yılında TBMM’deki ‘Darbeleri Araştırma Komisyonu’ konuyu inceliyor. Ve doğrudan askerler TBMM’ye, şimdi çok gizli olduğunu iddia ettikleri, ellerindeki bütün evrakı gönderiyorlar. Google’dan küçük bir araştırmayla herkes bunu bulabilir ve gerçekleri öğrenebilir.

Özellikle Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın açıklamalarına dikkat… İşte, buyurun:
2012’de Meclis’e her şeyi verip, 2013’den sonra da hâkimi suçlamanın nasıl bir anlayış ve davranış olduğunu okuyucunun vicdanına ve anlayışına bırakıyorum.

Bülent Arınç gibi siyasilere gelince:

Türkiye’de siyasetçiler menfaatlerine göre yanar döner değil de azıcık omurgalı olabilseler keşke, memleketimiz çok daha güzel olurdu ve bu günlere hiç gelmezdik.

Yeri geldikçe konuyu açmaya, gerçekleri ortaya koymaya devam ederiz. Şimdilik bu kadar.

DİPNOT: Genel bilgi edinmek için ayrıca şuralara bakılabilir:
[Ramazan Faruk Güzel] 30.10.2019 [TR724]

Cumhuriyet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Cumhuriyet Bayramıdır 29 Ekim. Fakat bu 29 Ekim günü ben ve benim gibi yüz binlerce insanın kutlayacak bir bayramı yok. Bir burukluk, bir kırılmışlık değil bu asla. Gayet rasyonel, oldukça anlaşılır, şüphesiz ki objektif bir değerlendirme, bilakis!

Cumhuriyet aslında 1923 yılında resmiyet kazanan bir devleti temsil ediyor. Her ne kadar demokrasiyle eş anlamlı kullanılmasa da, siyaset bilimi literatüründe tüm demokrasi tartışmalarında cumhuriyet ve demokrasi ortak bir bağlamda algılana geldi. Kant’tan Rousseau’ya birçok düşünür, cumhuriyetle demokrasiyi benzer anlamlarda kullandı. Türkiye elitleri de cumhuriyetten halk egemenliğini anladılar. Halk adına bazen halkın beklentilerine aykırı hareket etmiş olmaları, bu gerçeği değiştirmiyor. Esasında dünyada özellikle yeni devletlerin kuruluşu sırasında halk adına halkı karşısına alarak yapılan birçok reform görmek mümkün. Tapılan yanlışları haklı çıkartmak art düşüncesine sahip olmadan, yakın dönem Türkiye siyasi tarihinin tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan 1919’da başlayan Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı’nın küçümsenmemesi gerektiği kanısındayım. Ayrıca 1923-1938 yılları arasında yapılan birçok reformun da, bugünkü siyasal kültüre çok derin etkilerde bulunduğu gerçeğini yadsımamak gerektiği kanaatindeyim. Her ne kadar tek partili olarak başladıysa da, çok partili ve çok sesli bir demokrasiye evrilmesi bakımından, Cumhuriyet deneyiminin salt ak veya salt kara türü değerlendirmelerden uzak, nesnel, analitik ve tarihsel bir duruşla anlaşılması gerekiyor. Bu bakımdan Cumhuriyet ve onun kurucu kadroları, sonrasında onun gelişimine ve nevi şahsına münhasır evrimine etki eden siyasi düşünce akımları, Türkiye’nin siyasi düşünce zenginliğidir. Her türlü olumsuzluğa karşın, sekülerlik, İslamcılık, Kürtçülük, nasyonalizm, sosyalizm, muhafazakârlık, zayıf liberal ve komünist akımlar gibi siyasal düşünce ve ideolojiler, Cumhuriyet’in evrimine etki etti. Bugün Cumhuriyet’in bu siyasal akımların meşru rekabetçiliğini ve çok sesliliğini özümseyememiş olması onun başarısızlığı olsa da, Cumhuriyet, elimizdeki tek deneyimdir. Osmanlı dönemi sonrasının bu deneyimi dışında bir başka gerçekliğimiz yok. O halde bu Cumhuriyet’in demokratikleşememesi, kapsayıcılaşamaması, modernleşememesi gibi sorunları ele alırken, toptan reddedici, tümüyle var olan geçmişi yerden yere vuran bir bakış dışında bir başka pozisyona, yapıcı bir yoruma ihtiyacımızı var düşüncesindeyim.


Cumhuriyet’e yaklaşırken, onun anayasal devlet geleneğinin güçlü bir ifadesi olduğunu vurgulamak zorundayız. Anayasasıyla örtüşmeyen düşünceleriniz olabilir. Fakat en kötü anayasal rejim bile, anayasasız bir rejimden daha yeğ tutulmalıdır. Cumhuriyet döneminde ara rejimler de dâhil, anayasanın tümüyle işlevsiz kaldığı bir kaotik keyfi despotizm hiç olmadı. 12 Eylül 1980 darbesi de, 28 Şubat’ın takibat politikaları da, 1990’ların köy boşaltmacı, yargısız infazcı uygulamaları da, 1920’lerin İstiklal Mahkemeleri de, daima yaptıklarını meşrulaştırıcı bir hukuk sistemine gerek duydu. 1915’lerin Ermeni Soykırımı’nı yapan İttihatçı nasyonalist rejim ve 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan rejim İslamofaşist Avrasyacı Türk-İslam sentezi rejimi, Türk anayasal rejimler sürekliliğinde iki anomalidir. Bu anomaliler, geçmişin gelişmeye açık, ilerleyici dinamik grafik eğrisinden ciddi sapma gösterir. 1960 darbesi, 1971m, 1980 darbesi, 28 Şubat muhtırası gibi rejimler bile, anayasal kopuş ve gelişigüzel yönetim rejimi olamadılar. 1915 dönemi, Osmanlı anayasal rejiminin fiilen rafta olduğu bir dönemdi. 2016 sonrası dönem de, anayasal rejimin ortadan kalkmış olması ve olağanüstü kararnamelerle keyfi yönetime geçilmesi bakımından 1915 dönemiyle büyük benzerlikler gösteriyor. Bu anomalilerin birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırdı. Bugün yaşanan anomali, Osmanlı döneminin son yıllarında olduğu gibi, geniş çaplı bir dejenerasyon, yapısal çöküntü, mikro-sosyolojik çözülme, kimliksel bozulma, aidiyete ilişkin erozyon yaşanan bir dönemdir. Yapısal bakımdan, her iki dönem de, devletin anayasal omurgasının parçalandığı, değişik bir güç ve karar alıcı merkezin ülke ve halkın kaderini ellerine aldığı, uluslararası ve bölgesel ilişkilerdeki savrulmadan içerideki majör sorunların ayyuka çıkmasına kadar devletin varlık sorunuyla yüzyüze kaldığı vakalardır.

Anayasal olmak, cumhuriyetin gereğidir. Anayasal olmayan cumhuriyet olmaz. Adını cumhuriyet koyabilirsiniz. Fakat anayasal devlet mimarisiyle çelişen bir devletin adı cumhuriyet de olsa, bu onu cumhuriyet yapmaz. Bakın, cumhuriyetin demokrasiye dönüşümünden çok daha geriye düşmüş bir evredeyiz. İki adım ileri bir adım geri giden cumhuriyet dönemi demokratikleşmesi sona erdi. Yüz adım geriye gidilen, 1930’ların çok daha gerisinde, 1915’lerin koşullarına ışınlanmış bir ülke bugün Türkiye. Bu bakımdan iktidar sahiplerinin Osmanlı sevdasını anlamak gerekiyor. Öykündükleri, Osmanlı’nın yayılmacı ve gücü sınırlandırılmamış yönüdür. Bu bakımdan 1915’lerdeki Türkçü ve Turancı, maceracı üç paşalar dönemi gibi, bugün de birkaç güç merkezinin retorik ve fiili siyaset bakımından üzerinde anlaştıkları bir nasyonalist cephe ile karşı karşıyayız. Bu cephede elbette AKP ve MHP var. Fakat, hem diskursal hem de uygulama alanında CHP ve İYİ Parti de, Suriye işgalinde veya “FETÖ” ile mücadele denen takibat politikasında iktidarla aynı frekansta bulunuyor. Bu koalisyonun nasyonalist bir cephe olduğuna şüphe yok. Gökhan Bacık’ın da benim de defalarca vurguladığımız üzere, nasyonalizmin (ulusalcılık veya milliyetçilik) tüm siyasal akımların ortak öğesi olduğu bir mutabakat mevcut. Bu mutabakatın ötekileri, Batılı değerler, NATO, liberal demokrasi, insan ve azınlık hakları, Gülen Cemaati, Kürt siyasal hareketi, Suriye Kürtleri, Kıbrıslı Rumlar, içeride gayrı Müslim azınlıklar vs. Bunları çoğaltmak olanaklı. Süryanileri, Alevileri, AB yanlılarını, NATO’cu subayları, daha birçok grubu bu nasyonalist cephenin ötekileri olarak nitelemek yanlış olmaz. Bu ötekileştirilen gruplar, toplumun dikkate değer bir kesimini oluştursa da, çoğunluk değiller. Çoğunluğu dengeleyecek bir güç veya oransal ağırlığa da sahip değiller. Nasyonalist cephenin bu ötekileri içeride ezmek hususunda, dışarıda ise Türkiye’yi içe kapatarak dış etkileri sıfıra indirgemek konusunda en büyük dayanağı, devletin anayasal mimarisinin çökmüş olması oluşturmaktır. Yani Cumhuriyet’i cumhuriyet yapan asgari koşulların ortadan kaldırılmış olması!

İşte bugün, bu 29 Ekim 2019’da kutlanan Cumhuriyet Bayramı, bu grotesk ortamda gerçekleşiyor. İmamoğlu ve eşinin resminin yanına, Erdoğan ve eşinin resmini koyarak “cumhuriyet elden gitti” mesajı veren zihniyetin, Cumhuriyet’i ortadan kaldıran koalisyonun öğesi olduğunu unutmamak lazım. Bugün yazılı anayasanın sağladığı özgürlüklere ve haklara aykırı uygulamalar yapan Erdoğan rejiminin kukla bir parlamentoya indirgenmiş TBMM’deki milletvekillerince eleştirilmiyor olması, rejimin ana diskurunun, gayrı kanuni ve anayasaya tümüyle ters uygulamaların ana zeminini oluşturuyor olduğunu daha ne kadar görmezden gelebilir insanlar? Bu bakımdan bugün yaşanan 29 Ekim bir müsameredir! Bir vodvildir! Gerçekleri gizleyen bir kamuflajdır! Göz boyamadır! En asgari hukukun bile olmadığı bir ortamda, “uyumlu olan vatandaşa”, net biçimde “benimle ters düşmedikten sonra kimse sana dokunmuyor” deniliyor. Bu kendisine dokunulmaması için susan vatandaşların “cumhuriyetidir” artık, elde kalan enkaz.

İçeride seçilmiş siyasiler, belediye başkanları, gazeteciler, kadınlar, bebekler, üniversitelerden atılmış binlerce akademisyen, okuluyla ilişiği kesilen on binlerce öğretmen, kamudan ihraç edilmiş yüz binlerce kamu personeli, tasfiye edilmiş bir ordu, kapatılan üniversiteler ve okullar, el konan medya, gasp edilen özel mülkler, ülkeden kaçan yüz binler – Türkiye, yıkılan enkazın da üzerinden buldozerle geçilen bir deprem yeri görünümündedir!

29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, demokratik değildi. Fakat ileride gerçekleşebilecek bir demokrasiye kapıları tümden kapatan bir diktatörlük de değildi. İlerlemeci-özgürleştirici öğelerinin yanında, baskıcı-diktatoryal unsurların da mevcut olduğu bir rejimdi. 1923 rejimi, devamlı daha fazla demokratikleşen, daha fazla modernleştiren, daha fazla insan haklarını beraberinde getiren, daha fazla sosyal mobiliteye imkân yaratan bir rejimdi. Oysa bugünkü mevcut enkaz, demokrasiyi buldozerle terle bir etmiş, modernleşme dinamiklerini tersine çevirmiş, insan hakları karnesini en alt seviyelerin de dibine, Çin-Kuzey Kore-İran ligine düşürmüş, sosyal mobiliteyi bırakın, sosyal varoluşun baş düşmanı bir rejimdir! 1923’lerden sonra insanların umutları devam etti. 1950’ler, 1920’lerden daha iyiydi. 1970’le 1950’lerden daha iyiydi. 2000’lere kadar devam eden iki adım ileri bir adım geri Türkiye demokratikleşmesi ve modernleşmesi macerası, 2005’te AB’nin Kopenhag demokrasi kriterlerini asgari ölçülerde de olsa karşılamış olan, 21. yüzyıla bu motivasyonla girmiş bir ülke yarattı. Yüksek irtifaya çıkan bir uçak gibi, Türkiye o seviyeden en dibe sadece birkaç yılda çakıldı. Kalan enkaz, hukuken Cumhuriyet de olsa, artık cumhuriyet yıkılmıştır.

Kutlanacak değil, yas tutulacak bir 29 Ekimdir bu.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.10.2019 [TR724]

ABD’den Türkiye’ye çifte darbe [Adem Yavuz Arslan]

ABD Başkenti, Türkiye açısından tarihi bir güne şahitlik etti.

Ermenilerin uzun yıllardır üzerinde çalıştıkları ancak her defasında ‘Amerikan devletinin’ stratejik gerekçelerle engellediği ‘Ermeni Soykırım Karar Tasarısı’ bu kez jet hızıyla ve ezici bir çoğunlukla geçti.

Hemen ardından ise Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonu nedeniyle hazırlanan yaptırım yasası görüşüldü ve o da ezici bir çoğunlukla geçti.

Bu durum Washington’daki Erdoğan ve Türkiye alerjisinin ne kadar büyük olduğunun en somut göstergesi. Erdoğan’ın ‘tek dostu’ Başkan Trump’ın ise bu rüzgar karşısında direnmesi zor gözüküyor.

Peki bu kararlar ne anlama geliyor ? Şimdi ne olacak ?

Analize geçmeden önce tarihi günün kısa bir özetini yapmakta fayda var. Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumu neredeyse baştan sona Türkiye gündemliydi.

Önce California’nın Demokrat Partili Milletvekili Adam Schiff’in hazırladığı soykırım tasarısı görüşüldü. Yasanın sahibi Schiff uzun yıllardır bu yasa için çalıştığını anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı.

Kürsüye çıkan kongre üyeleri Türkiye’nin Almanya’nın yaptığı gibi geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini söylerken Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonuna tepki gösterdiler.

Kürtlere yönelik etnik temizlik tehlikesi en çok vurgulanan mesajlardandı.

Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Ermeni soykırımının tanınmasının geçmişin hatalarının tekrarlanmaması için önemli oduğunu belirterek “Kürtlere yapılanlar günümüzdeki tehlikenin bir hatırlatıcısı” dedi.

Temsilciler Meclisi çoğunluk lideri Steny Hoyer ise karar tasarısının Türkiye’yi hedef almadığını söyledi.

Hoyer günümüzde Rohingya Müslümanları ve Uygurlar gibi birçok toplumun etnik temizlik politikalarına maruz kaldığına dikkat çekerken “Bunların bir daha asla olmayacağını yüksek sesle ve açıkça ilan etmeliyiz. Bugün attığımız adım Erdoğan ve hükümetine ‘ABD’nin gözü üzerinizde’ mesajını vermeli. Ermeni kardeşlerimize, Kürt kardeşlerimize, ‘sizi bir daha asla terk etmeyeceğiz’ demeliyiz” diye konuştu.

Tasarı 405 oyla kabul edilirken 11 ret ve 3 çekimser oy çıktı.

Karar tasarısının bir bağlayıcılığı yok ancak Kongre’nin bu konudaki yaklaşımını yansıttığı için çok önemli. Bu karar başka ülkelerde alınacak kararlar için de örnek teşkil edebilir.

Yasanın hikayesi aslında Washington’daki ‘anti Erdoğan’ ittifakının bir özeti gibi.

Çünkü normal şartlarda hiçbir konuda anlaşamayan, bir çok tasarı da kanlı bıçaklı olan Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu yasa da el birliği yaptılar. Yasa aslında geçtiğimiz nisan ayında sunulmuştu. Ancak Suriye operasyonu nedeniyle oluşan havayı fırsat bilen milletvekilleri tasarıyı öne çektiler.

Pazartesi günü Temsilciler Meclisi Mevzuat  Komisyonu’nda ele alındı ve komisyonda görüşülmeden doğrudan Genel Kurul’a gelmesi sağlandı. Normal şartlarda yasanın önce komisyonda görüşülmesi gerekirdi.

Ancak her iki parti de tasarı üzerinde ittifak ettiği için ‘kestirmeden’ hemen Genel Kurul’a indirdiler.

Washington’daki ‘Ermeni Soykırım Tasarısı” tartışmaları uzun yıllardır devam edegelen bir konu. Her yıl bu konu gündeme geldiğinde ‘Amerikan Devleti’ sahaya iner, ‘milli çıkarlar’ı gerekçe göstererek yasayı engellerdi. Komisyonda geçse bile Genel Kurul’da yokluğa mahkum edilirdi.

Ankara’da uzun yıllardır milyonlarca dolar parayı lobi şirketlerine aktarır, bir  şekilde yasa kadük kalırdı.

Ancak bu yıl ne Amerikan devleti sahaya indi ne de lobi şirketlerinin sesi çıktı. Washington’da Erdoğan ve Türkiye alerjisi o kadar yüksek ki, kimse çıkıp Türkiye’nin tezlerini dile getirmeye cesaret dahi edemedi.

Ayrıca Erdoğan rejimi tüm enerjisini ve sınırsız kamu bütçesini Cemaati kötülemek için harcadığı için Ermeni meselesi son yıllarda gündemlerine girmedi.

Bu  sonuçla birlikte Washington’daki ‘Türkiye’yi kaybetmeyelim’ düşüncesinin de artık geçerli olmadığı ortaya çıktı. Uzunca bir zamandır Erdoğan rejiminin yaptıkları karşısında ‘stratejik gerekçelerle’ sessiz kalmayı tercih eden Washington artık Türkiye’nin ‘müttefik’ olmadığını düşünüyor.

ERDOĞAN’IN ‘ŞAHSİ MAL VARLIĞI’ HEDEFTE

Günün ikinci büyük darbesi ise Suriye operasyonu gerekçesi ile hazırlanan yaptırım yasa tasarısında geldi.

Ermeni Soykırım Kararı’nda olduğu gibi bu konuda da iki parti ittifak etti. Yasa tasarısı 16’ya karşı 403 oyla kabul edilirken söz konusu yasa tasarısı ile Türkiye’ye bir çok alanda kapsamlı yaptırımlar öngörülüyor.

Yasa tasarısının en dikkat çekici maddesi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin mal varlığının -iş ilişkilerinin araştırılıp rapor hazırlanması kararı.

Tasarı, yasanın kabulünden sonra en geç 120 gün içinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Hazine Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Direktörlüğü ile ortak bir rapor hazırlamasını gerektiriyor.

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Eliot Engel ve Cumhuriyetçi üye Mike McCaul tarafından hazırlanan yasa tasarısı Türk ordusunun silah ve finansmana erişimine sınırlamalar getiriyor.

Tasarı ayrıca ABD Başkanı Trump’ı, Türk hükümetine Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sisteminden dolayı ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyması Yasası (CAATSA ) altındaki yaptırımları devreye sokmasını öngörüyor.

Yasa tasarısı şimdi Senato gündemine gelecek. Senato’da zaten başka yaptırım tasarıları da var.

Trump’ın en yakın isimlerinden olan Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham bir açıklama yaparak Temsilciler Meclisi’nden çıkan kararları destekledi.

Graham “Senato’nun tasarıyı geçirmesine hazırız. Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin ezici desteğiyle Türkiye’nin işgalini alaşağı eden müthiş partiler üstü yaptırım Meclis’e geldi, Senato’dan geçecek” dedi.

Senato’daki yaptırım tasarısının mimarlarından Demokrat senatör Chris Van Hollen ise “ Meclis yaptırım tasarısını 403 e karşı 16 oyla geçirerek Kongreye Türkiye ve yanındakilerin Suriyeli Kürt müttefiklerimizi öldürmeye devam etmesine ve IŞID’in yeniden canlanmasını körüklemesine sessiz kalmayacağına dair mesaj (sinyal) verdi. Senato tereddüt içerisinde kalmaktan vazgeçmeli ve harekete geçmeli- müttefiklerimizin hayatları ve güvenliğimiz risk altında” dedi.

Bu iki açıklama Senato’daki havayı yansıtması açısından önemli.

Yani Temsilciler Meclisi’nde olduğu gibi Senato’da partiler üstü mutabakat mevcut. Bu durumda hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’dan partiler üstü mutabakatla geçecek bir yasanın Başkan Trump tarafından veto edilmesi ihtimali zayıflıyor. Kaldı ki Trump azil tartışmaları nedeniyle kendi partisiyle ters düşmek istemiyor.

Sonuç itibariyle Erdoğan rejiminin son 6-7 yılda yaptığı büyük hatalar Suriye Operasyonu ile birleşince Türkiye ABD’yi tamamen karşına almış oldu.

Türkiye’nin Cumhuriyet Bayramını kutladığı bir anda ABD meclisi Ermeni Soykırım Kararı gibi çok hassas bir kararı partiler üstü mutabakatla geçirdi.

Başta Erdoğan ve ailesi olmak üzere Türkiye’ye yönelik yaptırım tasarısında da aynı durum söz konusu. Erdoğan ise tüm oyun planlarını Trump üzerine oynadı. Bugüne kadar bunda başarılı da oldu.

Halkbank’a yönelik cezayı erteletti ve S-400’lerin alınmasına rağmen yaptırımları uygulatmadı. Ancak gelinen noktada ABD kamuoyunda o kadar güçlü bir ‘anti-Erdoğan’ rüzgarı var ki Trump’ın bu rüzgara direnmesi zor. Kısacası Erdoğan rejimi için zor günler kapıda.

[Adem Yavuz Arslan] 30.10.2019 [TR724]