Cezaevinde kanser olan KHK’lı Özgür Öğretmen 10 günde 2 kilo düştü [Selahattin Sevi]

Beş ay önce akciğer kanseri teşhisi konulan hasta tutuklu Özgür Doğan’ın eşi Seyran Doğan, “Eşim cezaevine girdiğinde 67 kiloydu on gün önceki görüşmemizde 54 kiloya düşmüştü. Dünkü görüşmemizde ise 52 kiloya düştüğünü öğrendim” diyerek kamuoyuna ve yetkililere çağrıda bulundu.

42 yaşında, 16 yıllık edebiyat öğretmeni ve doktora öğrencisi olan Özgür Doğan, İzmir Kırıklar Cezaevi’nde hayat mücadelesi veriyor. Kanser teşhisi konulmasına rağmen Doğan, İzmir Adli Tıp Kurumu’nun vereceği raporu bekliyor.

‘ARTIK KONUŞMAKTA BİLE ZORLANIYOR’

2016 yılının Eylül ayında gözaltına alınarak tutuklanan Özgür Doğan’ın rahatsızlığının kış aylarında belirtilerinin görüldüğünü söyleyen ve kendisi de sınıf öğretmeni olan Seyran Doğan (36), Kronos‘a yaptığı açıklamada, “Dün (27 Ağustos 2019) eşimle telefonla görüşüm. Artık konuşmakta bile zorlanıyor. Kötüyüm demiyor, bizi üzmek istemiyor ama hepimiz anlıyoruz. Sürekli öksürüyor, nefes almakta bile zorlanıyor. Bir süre radyoterapi gördü, o bizi biraz rahatlattı. Fakat son on günde tam 2 kilo verdi. Şu anda 52 kilo… Lütfen eşim tutuksuz yargılansın, tedavisine özgürce devam edebilelim” dedi.

‘ÇOK AZ ÖMRÜNÜN KALDIĞINI SÖYLEDİLER’

Cezaevinde hayat şartlarının çok zor olduğunu belirten Doğan şu bilgileri verdi:

Geçtiğimiz kış bütün koğuş hasta olmuş, herkes iyileşmiş eşim iyileşememiş. Bu yılın Ramazan rahatsızlığı artınca Salihli Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Orada ciğerinde bir kitle olduğunu söylediler, “kötü bir şeye benziyor” dediler. Ardından da İzmir’e, Katip Çelebi Araştırma Hastanesi’ne sevk ettiler. Orada prosedürler uzadı, biyopsi için bile geç bir tarih verdiler. Doktorlar da tutuklu diye bize açıklama yapmadılar. Bir tanıdığımız vesilesiyle durumunun riskli olduğunu öğrendik. Evet, eşim dördüncü evre ileri seviyede akciğer kanseriydi. Hatta, üç ile altı ay arasında ömrünün kaldığı söylendi. Öğrenir öğrenmez 21 Haziran’da Yargıtay’a müracaatımızı da yaptık.

‘CEZAEVİNDEN HASTANEYE GİDİP GELMESİ TAM BİR İŞKENCE’

Eşinin Ramazan Bayramında Manisa Salihli Cezaevi’nden İzmir Kırıklar Cezaevi’ne gönderildiğini, İzmir Katip Çelebi Araştırma Hastanesinde kemoterapi almaya başladığını kaydeden Doğan, “Heyet Raporu olmasına rağmen, adli tıp raporu olmadığı için tahliye edilmiyor” dedi.

Seyran Doğan sözlerin şöyle sürdürüyor:

Cezaevinden hastaneye gidip gelmesi tam bir işkence. Yalnız gidip gelmek istiyor. Başkalarıyla gittiğinde onların da muayene ve tedavisinin bitmesi gerekiyor. Bir yere oturtuyorlar hastanede, klima çarpıyor. Dışarıda hastalığını öğrenseydik daha hızlı müdahale edilir, belki bu kadar bütün vücudu sarmazdı. Düşünebiliyor musunuz, hastanede bilgi isteseniz bile, “Özgür Doğan mahkum, bilgi veremeyiz” diyorlar.

15 TEMMUZ BÜTÜN HAYATLARINI DEĞİŞTİRDİ

Kendisi de sınıf öğretmeni olan Seyran Doğan, 15 Temmuz sürecinde Köprübaşı’na eşinin babasının evine taşınmış. Mutlu ve sağlıklı bir hayat sürerken darbe girişimi olmuş ve hayatları tamamen değişmiş.

2006’da evlenen ve Nesibe (12), Muaz Rahmi (6) ve Sevde (3,5) adlarında 3 çocukları olan Doğan çiftinin çocukları da yaşadıklarından etkileniyor. “Eşim de ben de mesleğimizi yapamadık” diyen Seyran Doğan, şunları söylüyor:

Çocuklarım çok etkileniyor. Büyük kızım artık her şeyi anlıyor. Sürekli ben üzgün müyüm, değil miyim kontrol ediyor. Elimden geldiğince gerçekçi olmaya, yaşadıklarımızı olanların anlayacakları bir dille anlatmaya çalışıyorum. Tek şansımız küçük bir yerde yaşamamız ve dedelerinin ilgilenmesi. Motora biniyorlar, bahçeye-tarlaya gidiyorlar. Sürekli, “Anne babam da gelsin artık. Hiç onunla anımız yok, neden babamız bize masal okumuyor” diyorlar. Düşünün, eşim gözaltına alındığında küçük kızım 6 aylıktı, babasını hiç bilmiyor.

İMAM HATİP’İN SEVİLEN ÖĞRETMENİNE 8 YIL 9 AY CEZA

22 eylül 2016′ da gözaltına alınan eşinin Salihli İmam Hatip Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığını söyleyen Seyran Doğan, ilk mahkemesine bile bir buçuk yıl sonra çıktı. Suçunu bile bilmiyordu. 2 mahkeme oldu, 18 Nisan’da ikinci mahkemesinde 8 yıl 9 ay ceza aldı” bilgisini veriyor.

Hiç akıllarında yokken köye dönmek zorunda kaldıklarını belirten Doğan, şöyle konuşuyor:

Eşim de ben de gezmeyi seviyorduk. O daha çok şehirleri severdi. Hep öğrenme isteği oldu. Marmara Üniversitesi’nde edebiyat yüksek lisansını bitirdi, Manisa ve İzmir’de doktorasına devam etti. Bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraşıyoruz, bir yandan da çevrenin baskısı ve sözlerine maruz kalıyoruz. Babası marangozdu, ustaydı, yıllarca yaptığı birikimleriyle 12 yıl önce hacca gitti, onunun bile dedikodusu oluyor maalesef. Çok sıkıldık artık bu süreçten.

‘EN YAKIN ARKADAŞININ İFTİRALARINA ÜZÜLDÜ’

Seyran öğretmen, “Eşim pek söylentilere kulak asmaz. Ama en yakın dostu konumundaki bir arkadaşının itirafçı olması ve mesnetsiz suçlamalarla kendini kurtarmak için isim vermesi onu hayal kırıklığına uğrattı” diyor.

Ailesinin hayatının göz önünde olduğunu ve eşinin sürekli okuduğunu belirten Doğan, gözaltı için polisler bile geldiğinde, “Beyefendi siz ne iş yapıyorsunuz, içinde yabancı dilde kitaplar bile var, ne zaman okudunuz bu kadar kitabı” şeklinde konuştuklarını aktarıyor.

“Terör örgütüne üye olmak” gibi akıllarına bile gelmeyen bir ithamla  8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Özgür öğretmenin dosyası şu an Yargıtay’da. Eşinin ve çocuklarının tek isteği ise bir an önce tahliye edilmesi ve tedavi sürecinin özgür bir ortamda sürmesi.

[Selahattin Sevi] 28.8.2019 [Kronos.News]

Van Emniyetinde başörtülü meclis üyesine çıplak arama tehdidi

Van Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Menice Gülmez, Van Emniyet Müdürlüğünde gözaltı sırasında başörtüsünün zorla çıkarılıp çıplak arama dayatması yapıldığını söyledi.

BOLD – Kayyım atamasına karşı yapılan protesto eyleminde 38 kişi ile birlikte gözaltına alınan Gülmez, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. İnsan ve Özgürlük Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Büyükşehir Belediye Meclis üyesi Menice Gülmez, gözaltında yaşadıklarını anlattı.

BAŞÖRTÜMÜ ZORLA ÇIKARTTILAR

MA’nın haberine göre, gözaltına alındıktan sonra Van Emniyet Müdürlüğü TEM Şube’ye götürüldüğünü ve burada başörtüsünü çıkarmamak için direndiğini söyleyen Gülmez yaşananları şöyle anlattı: “6 kadın ifadelerimiz alınmak üzere Van TEM Şubesi’ne götürüldük ve burada bize çıplak arama dayatıldı. Ben inancıma ve insanlık onuruna aykırı olan çıplak aramaya itiraz ettim ve kıyafetimi çıkarmayacağımı söyledim.”

HIRKAYI BAŞÖRTÜSÜ OLARAK KULLANMAMA BİLE İZİN VERMEDİLER

Gülmez, sözlerine şu şekilde devam etti: “Beni başkomiserin yanına götürdüler, komiser, ‘neden başörtünü ve kıyafetini çıkarmıyorsun’ diye sordu. Ben içeride erkek polislerin ve kameranın olduğunu söyledim. Komiser bana zorla kıyafet ve başörtümü çıkaracaklarını söyledi. Zorla çıkarmaya kalksalar arkadaşlarımın bu uygulamayı kabul etmeyeceklerini bildiğim için, komisere nezarethanede başörtümü ve kıyafetlerimi çıkaracağımı söyledim. İçeri girdikten sonra kıyafet ve başörtümü onlara verdim. Başörtüsünü çıkarıp verdikten sonra yanında gözaltında bulunan bir kadından hırkasını ödünç alarak başörtü olarak kullandım ancak buna da izin vermediler.”

GÖZLÜĞÜMÜ BİLE ÇIKARTTIRDILAR

Raporu olmasına rağmen gözaltında gözlüğünü çıkartmasının da istendiğini belirten Gülmez, “Raporlu olduğumu ve ışığa karşı kullanmam gerektiğini söyledim. İtiraz ettim fakat onlar çıkarmam için direttiler. Gözlüğümü çıkarıp vereceğimi fakat başörtü niyetine kullandığım hırkayı çıkarmayacağımı belirttim” dedi.

BAŞÖRTÜSÜ MÜCADELESİ İÇİN AKP’YE OY VERDİM

AKP iktidarının yürüttüğü başörtü politikasının menfaat politikası olduğunu söyleyen Gülmez, bu politikalar nedeniyle 2 kez AKP’ye oy verdiğini söyleyerek, şuanda onun pişmanlığını yaşadığını ifade etti. Gülmez, “13 yaşımdan bugüne kadar başörtü kullanıyorum. Medreselerde hocalık yaptım, 10 yıl boyunca diyanette çalıştım. Bugüne kadar ne başörtümden ne de inancımdan taviz vermedim. Ama gözaltına yaşadıklarım AKP’nin bu politikasını bana gösterdi” ifadesinde bulundu.

[BoldMedya.Com] 28.8.2019

Beş generalin istifa analizi: Nedeni Saray’daki TSK Merkezi mi?

Beş generalin istifası ‘Suriye politikası’ ile açıklandı. Ancak kulislere yansıyan yeni bilgiler, perde arkasında ‘Saraydaki TSK Merkezi’nin faaliyetlerine işaret ediyor.

BOLD – Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli beş generalin istifasının nedeni üzerindeki tartışmalar sürüyor. Generallerin tamamının Suriye ve civarında görevli olması nedeniyle akla ilk gelen sebep ‘Suriye Politikası’ndaki ayrışma oldu.

Ancak kulislere yansıyan yeni bilgiler durumun oldukça farklı olduğunu gösteriyor.

İSTİFA EDEN GENERALLER

Tümgeneral Ahmet Ercan Çorbacı: 6. Mknz. P. Tüm. Ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanı / Adana
Tuğgeneral Recep Özdemir: 6. Hudut. Tuguy. Komutanı / Van-Başkale
Tuğgeneral Ömer Faruk Özdemir: 3. P. Tüm. K. / Hakkari – Yüksekova
Tuğgeneral Uğur Bülend Acarbay: 6. Mknz. P. Tüm. Ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutan Yrd. / Kilis – Eybeyli
Tuğgeneral Ertuğrul Sağlam: 6. Mknz. P. Tüm. Ve Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutan Yrd. / Adana

HULUSİ AKAR’A DİRENÇ Mİ SARAY’DAKİ ATAMA MERKEZİNİN ETKİSİ Mİ?

Güvenlik uzmanı Metin Gürcan istifalara dair  İngilizce olarak paylaştığı tweette şöyle diyordu: “TSK’da 5 general istifa etti. 4’ü Suriye’de faaliyet gösteren birimlere yeni atanmış subaylar. Bu, yalnızca Silahlı Kuvvetler’de suların durulmadığını ve (Hulusi) Akar’a karşı bir direnç olduğunu göstermiyor aynı zamanda Suriye, Türk generaller arasında kariyer bitirici ve ‘boş’ olanın doldurulduğu bir yer olarak görülüyor.”

Kulislere istifalarla ilgili iki farklı bilgi yansıyor. İlk analize göre Suriye’de hükumetin politikasını paylaşmak istemeyen, ya da yapılan/yapılacak yanlış işlere bulaşmak istemeyen komutanlar istifa etti.İkinci görüşe göre TSK’daki subayların artık yanlış güvenlik ve askeri politikalara karşı koyabilecek, direnecek ve bunu istifa noktasına taşıyabilecek güçleri ve duruşları yok. Dolayısıyla istifaların Suriye ile değil Yüksek Askeri Şura kararları nedeniyle ortaya çıkan tabloyla ilişkili.

ATAMA MERKEZİ SARAY’A KAYINCA

15 Temmuz’dan sonra tamamen siyasetin güdümüne giren TSK’daki atama sisteminde yönetmelikler, yasalar ve teamüller altüst olmuş durumda. Yükselme ve görevlendirmelere artık Yüksek Askeri Şura’da uzun görüşmeler ve oylamalar sonucu karar verilmiyor. Siyaseten alınmış kararlar YAŞ toplantısında onaylanıyor sadece.

TSK’yı tanıyan uzmanların verdiği bilgilere göre; TSK’daki görevlendirmelerde ve yükselmelere AKP Milletvekili emekli Tümgeneral Şirin Ünal, SADAT kurucusu ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Emekli Tümgeneral Adnan Tanrıverdi önderliğindeki bir ekip tarafından karar veriliyor. Burada alınan kararlar ‘liyakat’ ve ‘tecrübe’ye göre değil TSK’nın geleceğine ilişkin siyasi şekillendirmeye göre ayarlanıyor.

ADALETSİZ PERSONEL YÖNETİMİ

Bunun sonucunda da çok daha üst göreve atanması gereken Özel Kuvvetler Komutanı, kızak göreve gönderilebiliyor. Son istifaların bu adaletsiz personel yönetimi nedeniyle olduğu belirtiliyor. Şark hizmeti görmemiş isimler en kritik yerlere atanırken, savaşan askerlerin pasif görevlere atanması son istifaların odak noktası. Komutanlar terfi/atamalarda haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar.

TSK defterini kapatan en kritik komutan, Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Ahmet Ercan Çorbacı. Özel Kuvvetler Komutanlığından sonra üst düzey bir noktaya atanması gerekirken Adana’ya atandı.

“HER GÖREV KUTSALDIR”

15 Temmuz sonrası ‘arındırılmış TSK’nın generallerinin meslek/görev bağlılıkları da bu noktada tartışma konusu. “Her görev kutsaldır” anlayışındaki TSK subayları, artık haksızlık faktörü olsa da verilen göreve karşı “değmez” diyerek emekliliğini isteyebiliyor. Geçmiş dönemlerle kıyaslandığında bu da silahlı kuvvetlerde yeni bir durum. Özellikle disiplin, ast üst ilişkisi ve emir komuta zincirinin geldiği noktayı göstermesi bakımından.

[BoldMedya.Com] 28.8.2019

Huzur Sokağı’nın Şule Yüksel Şenler’i [Gülden Kara]

Mayıs 1938 senesinde Kayseri ilinde dünyaya gelmiştir. Babası Hasan Tahsin annesi ise Mihriban Ümran Hanım’dır. Babası ve annesi teyze çocuklarıdır. Şule Yüksel Şenler altı çocuklu ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası, Tahsin Bey, Sümer Fabrikası’nda görevli iken görevinden ayrılıp çocuklarını da alarak İstanbul’a yerleşmiştir.

Küçükken ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşen Şule Yüksel Şenler Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na giderken ailenin ekonomik düzeni bozulunca ortaokulu ikinci sınıfta iken bırakmış, bir terzinin yanında çalışmaya başlamıştır. Annesi kalp krizi geçirip yatağa bağlanınca ev işleri ona kalır boş zamanlarında ise kitap okumakla vaktini geçirmeye başlamıştır.

NUR CEMAATİNE KATILDI

Daha sonra ilk öykülerini yazmaya başlar ve bu öykülerini Safa Önal’ın çıkardığı “Yelpaze” Dergisi’ne gönderir. İlk eserleri de işte bu dergide çıkmaya başlamıştır. İlk gençlik yılarında ağabeyinin de teşviki ile Nur Cemaatine katılmıştır. Bu yıllarda terzilik de yapmakta moda dergilerini izlemektedir. 1950 senesinde Kıbrıs mitinglerine katılmış ve kürsülerden şiirler okumuştur. Bu arada gazetenin ilanlarını hazırlayan Yüksel Bey’den resim ve müzik dersleri alarak Ney ve kanun çalmayı öğrenir. Huzur Sokağı 1969 yılında gazetede tefrika edilmeye başlandığında büyük alaka uyandırdı. Roman o zamandan bugüne bir milyondan fazla sattı.

HUZUR ROMANINI NASIL YAZDI?

“Huzur Sokağı’nın çıkışı çok enteresandır. Ben o yıllarda haftalık bir kadın gazetesinde yazılar kaleme alıyordum. Başı açık bir resmim vardı köşemde. Yalnız gazetenin sahibiyle anlaşamıyorduk. “Şule Hanım niye yazılarınızda hep Allah geçiyor? Başka mevzuda yazamıyor musunuz? Bahar gibi genç kızsınız.” diyordu. Risale-i Nurlarla tanışan ağabeyimin anlattığı hakikatler dökülüyordu kalemimden. Maneviyata karşı arayış içinde olduğum yıllardı. Birçok gruplara girdim çıktım. Ama maalesef hiçbirinde aradığımı bulamadım. Bu arada ağabeyimin yakın arkadaşı Kemal Ural Bey, Şule dergisini çıkarmaya başladı. Bu mecmuada bir şiirim yayımlandı. Şule mecmuası için kısa bir roman ya da uzun bir hikaye yazayım diye aklımdan geçirdim. Karakterler zamanla oluştu. Bilal karakteri ağabeyimdir. Feyza da benden çok iz taşır. Fakat Şule dergisi kapandı. Rejisör Yücel Hekimoğlu, ağabeyim vasıtasıyla benden bir senaryo istedi, film yapacakmış. Ben de çatısı hazır olan hikayeyi senaryolaştırdım. Yücel Hekimoğlu senaryoyu okuyunca “Bu o kadar güzel duygularla yazılmış. O kadar tertemiz bir dünyayı anlatıyor ki. Bunu çekip de yazık edemem. Bunu benden kurtar.” demiş. Sonra Şevket Eygi Bey bunu öğreniyor. Ağabeyime “Üzeyir, Şule Hanım bunu roman yapsın biz de gazetede tefrika edelim.” diyor. Tefrika edildiği günlerde büyük yankı uyandırdı. Gazetenin tirajı muazzam arttı.

“NEREDEYSE KISKANACAĞIM FEYZA’YI”

Huzur Sokağı’nı yalnız İslami camia okumuyor. Her kesimden okuru var. Ziyaretime gelen, mektupla ya da telefonla ulaşan insanlardan “Romanı okudum, yepyeni bir hayatı önüme açtı.” diyenler oldu. Bir ara roman neşredilmemişken devamlı telefonlar, telgraflar alırdım. Bir kızımız oldu, ismini Şule koyduk, Şule Yüksel koyduk diye… Roman yayınlandıktan sonra gelen telefonlarda, mektuplarda ise “Bir kızımız oldu, ismini Feyza koyduk.” diyorlardı. Ben de latife yapardım. Neredeyse kıskanacağım Feyza’yı diye…

YÜKSEL OLAN İSMİNE ŞULE’Yİ EKLEDİ

Bu sıralarda da siyasete atılır. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Adalet Partisi’ne katılıp AP Bakırköy Gençlik Kolları, Edebiyat ve Kültür Kolu Başkanı olur. Faruk Nafiz Çamlıbel’in çıkardığı “Kadın Gazetesi”nde köşe yazmaya başlar. Asıl adı “Yüksel” dir. Ama kadın olduğunun anlaşılması için adının önüne “Şule” eklemeye başlayınca “Şule Yüksel Şenler” olarak tanınmaya başlamıştır.

ŞULEBAŞ TİPİ TÜRBAN!

1960 ihtilalı sonrasında Nihat Atsız’a yakınlaşır ama ağabeyi Özer’in (Üzeyir) hastalığı ile yaşamı ve düşünceleri değişmeye başlayacaktır. Hasta ağabeysinin dileğiyle Risale-i Nur toplantılarına katılmaya başlamıştır. Bu katılım sonrasında da Nur Cemaatine girmiştir. 1965’te görüntüsü ile düşüncelerinin uymadığını düşünerek tesettürlü giyinmeye ve kapanmaya başlamıştır. Terziliğinden gelen deneyimleri ile “Şulebaş tipi türban”ı bularak takmaya başlar.

“KEŞKE HİÇ EVLENMESEYDİM”

32 yaşındaki iken, ilahiyat mezunu tiyatrocu Abdullah Kars ile evlenir. Fakat Şule Yüksel dayakçı kocasının baskısına ancak beş yıl dayanabilir ve kocası ile beş yıl sonra boşanmak zorunda kalmıştır. “Bu davaya baş koyduğumda söylediğim bir şey vardı. 90 yaşıma daha gelsem elimde bastonum, evlatlarım diye dolaşırım, yazacaklarımı yazarım. Sizin niyetiniz bu… Birçok imtihanlar yaşadım hayatımda. Bunların her biri ayrı bir yıkıntı meydana getirdi. Keşke demek dinimizde pek makbul görülmüyor. Ama keşke hiç evlenmeseydim dediğim oluyor. Hakikaten evlilikten sonra ne kadar gayret ederseniz edin eskisi gibi olamıyorsunuz. Ama şunu da söyleyeyim. Bütün yıllar zarfında ne çekersem çekeyim konuşamadığım, yazamadığım zamanlarımın her bir saniyesi de hep o aşk ve heyecan içinde geçti”

TÜRKAN ŞORAY’LA BİRLEŞEN YOLLAR

1970 senesinde Huzur Sokağı adlı romanı “Birleşen Yollar” ismiyle sinemaya da aktarılmıştır. Yücel Çakmaklı’nın yönettiği Birleşen Yollar adlı filmin baş rollerinde İzzet Günay ve Türkan Şoray oynamıştır.

EMİNE ERDOĞAN KURDUĞU DERNEĞİN ÜYESİYDİ

Tekrar panellere gitmeye; gazetelere, dergilere yazmaya başlar. “İdealist Hanımlar Derneği”ni kurmuş ve Manevi başkanı olmuştur. Bu derneğe gelen genç kızlar arasında, Emine Gülbaran (Erdoğan) da bulunmaktadır. Bu arada Kanada’da yaşamış bir maden mühendisi ile ikinci evliliğini yapmıştır. Eşinin isteği ile de Nakşı Bendi tarikatına devam etmeye başlar. Artık türbandan çıkıp Kara çarşafa girmiştir. Bu eşi ile on bir yıl evli kaldıktan sonra boşanmıştır.

HAKKINDA DAVALAR AÇILDI

Yeni İstiklal Gazetesi’ndeki “Ağlayın Ey Müslüman Kardeşlerim Ağlayın” başlıklı yazısında o dönemin Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay’a hakaret ettiği gerekçesi ile hakkında davalar açılır Anadolu’yu dolaşarak verdiği konferanslarla tartışmalar başlatmıştır. Hür Söz, Yeni İstiklal, Babıalide Sabah gazetelerinde kadın sayfalarında yazıları çıkmış, Bugün gazetesinde 1967-71’de köşeyazarı olmuştur. Seher Vakti dergisinin de başyazarı olur. 1971’de Cevdet Sunay’a yazdığı bir mektup yüzünden cumhurbaşkanına hakaretten tutuklanıp, sekiz ay cezaevinde kalır. 1980’den sonra Zaman ve Milli Gazete’de yazmaya başlamıştır.

RAHŞAN HANIM KONFERANSIMI DİNLEDİ

Türkiye’nin birçok ilinde çok sayıda konferanse panele düzenledi. “Zonguldak’taki konferansı unutamam. Seçim dönemiymiş. Ben dur durak tanımıyorum. Zonguldak’tan davet aldım. Şehre doğru geliyoruz. Duydum ki aynı gün Bülent Ecevit’in de mitingi var. Konvoylar karşılaştı. O gruptan bizim konvoya “Kadın peygamberinizi getiriyorsunuz” şeklinde sözler sarf edildi. Bu söz üzerine iki taraf birbirine girdi, kavga çıktı. Neyse konferansın yapılacağı salona geldim ki tıklım tıklım. Caddelerde, sokaklarda insanlar… Bülent Bey’in mitingi yapacağı meydan da dolmuş… Bülent Bey ertesi güne erteledi mitingini. Rahşan Hanım kalıp sonuna kadar dinlemiş konferansı.”

ESERLERİ
– Gençliğin Izdırabı
– Hidayet
– Bize Ne Oldu
– İslam’da ve Günümüzde Kadın
– Duyuşlar
– Her Şey İslam İçin
– Uygarlığın Gözyaşları
– Huzur Sokağı
– Kız ve Çiçek
– Sağ El
– Bir Bilinçli Öğretmen
– Yılanla Tilki

[Gülden Kara] 28.8.2019 [Kronos.News]

Vatandaş 1 günde 6 zam gördü

Türkiye dün zam haberlerini birbiri ardına aldı. İlk olarak Ankara’daki servis ücretlerine zam geldi. Daha sonra da İstanbul’daki servis ücretleri arttı. Akşama saatlerinde ise İstanbullular 3 zam haberi daha aldı.  Vatandaşlar ilk olarak taksi ücretlerinin artırıldığını öğrendi. Sonrasında ise minibüs ve arabalı vapurlara zam geldiğini öğrendiler. Ayrıca vatandaşlar ilk zamlı akaryakıtını da salı günü aldı.

İLK ZAM ANKARA’DAN

İlk zam haberi Ankara’dan geldi. Ankara Servis Aracı İşletmecileri Esnaf Odası Başkanı Tuncay Elmadağlı okul servisi ücretleri hakkında açıklamalarda bulundu. Elmadağlı okul servis ücretlerine yüzde 13 zam yapıldığını belirtti.  Buna göre;en düşük 0-3 km ücreti geçen yıl aylık 202 TL iken bu yıl 225 TL civarına çıkarılması bekleniyor. En uzun mesafe ise (10 km ile 15 km arası) 302 TL iken 340 TL civarına çıkarılması bekleniyor.

TAKSİ METRE AÇILIŞ ÜCRETİ 1 TL ZAMLANDI

Dün akşam saatlerinde İstanbul Taksiciler Esnaf Odası Başkanı Eyüp Aksu, taksi ücretlerine yüzde 25 oranında zam yapıldığını açıkladı. Buna göre; taksimetre ücretlerinde yüzde 25 oranında zam yapıldı. Taksimetre açılış ücreti 4 TL’den  5 TL’ye çıkarıldı. İndi bindi ücreti ise 10 TL iken 13 TL oldu. Kilometre mesafe ücreti ise 2 lira 50 kuruş iken 3 lira 10 kuruş oldu.

OKUL SERVİS ÜCRETLERİ YÜZDE 13 ORANINDA ARTTI

Daha sonra İstanbul Servis Odaları İşletmecileri Esnaf Odası servis ücretlerine zam yapıldığını duyurdu. Buna göre; İstanbul'da okul servis ücretlerine ortalama yüzde 13 oranında zam yapıldı. 0-1 kilometre arası 215 TL'den 243 TL'ye yükseltildi. En uzak mesafe ise  25 kilometreye kadar olan kısım da 525 TL'den 580 TL'ye yükseltildi.

“VELİLER EKSTRA BİR ÜCRET ÖDEMESİN”

Toplantının ardından konuşan İstanbul Servis Odaları İşletmecileri Esnaf Odası Başkanı Hamza Öztürk, “Bu servis ücretlerine ilave olarak da okul öncesi, ilkokul ve ortaokullardaki rehber personelimiz için de her öğrenci için üçte bir oranda hostes parası talep edilecek. Bizim uyarımız şu olacak, İstanbul'da veliler açıklanan bu ücretlerin dışında ekstra bir ücret ödemesinler. Özel okul, devlet okul diye bir ayrım yok. Talep edenler hakkında büyükşehir belediyesine şikayet etsinler. Bunu yapanlar hakkında da çalışma ruhsatlarını 20 gün başlayarak 1 yıla kadar askıya alacaklarını bilmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.

MİNİBÜS ÜCRETLERİ (İNDİ BİNDİ) 2 TL'İDİ, 2 LİRA 50 KURUŞ OLDU

İstanbul’daki minibüs ücretlerine de zam geldi. Minibüsçüler Odası Başkanı Kazım Bilge, “Minibüs üzerine 26 aydır zam almayan bir toplumuz. Çok mağdur olduğumuzu ileterek bize verilen sözler çok doyurucu olmasa da %20 gibi zamlarla bu sefer ki toplantının bitişi oldu. Esnafında en azından bir nebze de olsa yüzü güldü. Bu bir başlangıçtır. İndi bindi 2 TL idi, 2 buçuk TL oldu. Mesafelere göre 2 buçuk TL'lik yerler 3 TL oldu.” dedi.

ARABALI VAPUR ÜCRETLERİ YÜZDE 20 ZAMLANDI

Arabalı vapur ücretleri de arttı. İBB'den yapılan açıklamada, “Şehir hatları İstinye – Çubuklu Arabalı Vapurları araç geçiş ücretlerine yüzde 20 ve Harem – Sirkeci araç geçiş ücretlerine yüzde 10 artış uygulanması kararları alındı. Elektrikli araçların arabalı vapurları kullanımında yüzde 50 indirim uygulanması kararları da alındı” İfadeleri kullanıldı.

İŞTE ZAMLI FİYATLAR

Buna göre; İstinye – Çubuklu Arabalı Vapurları Otomobil (Şoför Dahil) 10 TL’den, 12 TL’ye çıktı. Harem – Sirkeci araç geçiş ücretleri ise 13 TL iken 14.30 TL oldu.

VATANDAŞ İLK ZAMLI AKARYAKITINI SALI GÜNÜ ALDI

Ayrıca salı günü vatandaşlar akaryakıtı da zamlı aldı. Buna göre vatandaşlar motorinin deposunda litre fiyatını 11 kuruş, benzinin deposunda litre fiyatını 16 kuruş zamlı doldurdu.

[Samanyolu Haber] 28.8.2019

Zamanımı dolu dolu nasıl değerlendirebilirim? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Abi ben 15 yaşındayım. Ailemle beraber Hollanda’da yaşıyoruz. Öyle zannediyorum ki, en hor kullandığım değerlerimden bir tanesi zaman. Bu konuda bana neler tavsiye edersiniz? Adım gibi biliyorum, elden çıkınca kazanılmayan tek sermaye zaman. Ama olmuyor işte. Zamanımı iyi kullanamıyorum. Ben nerede hata yapıyorum?” (Mehmet)

Ah Mehmedim ah! Ne güzel söylemişsin. Evet, elden çıkınca kazanılmayan tek sermeye zamandır. Aslında zaman iyi bir planlama neticesinde öyle genişler, içine o kadar şey sığar ki... İsraf edilince de olanca hızıyla akıp gider.

Sermaye deyince aklıma ne geldi?

Eskiden buzdolabı diye bir icat bilinmiyordu. İçecekleri soğutmak için kilo ile satılan buzlar, bilhassa Ramazanlarda büyük ilgi görürmüş. Sıcak bir günde, Allah dostlarından birisi, talebeleriyle şehirde dolaşırken, bir buz satıcısına rastlar. Satıcı:

- Ey Müslümanlar, sermayesi eriyip akan bu adama merhamet ediniz, diye buzlarını satmaya çalışıyordur.

Satıcının bu sözlerini işiten Allah dostu, aniden bayılıp yere düşer. Yanındakiler, kendisini gölge bir yere taşırlar. Daha sonra kendine gelen hocalarına bayılma sebebini sorarlar.

Allah dostu, satıcının eriyip giden buzlarında kendi hayatını görmüştür. Küçük sermayesinin ziyan olmaması için çırpınıp duran satıcı, ona insanların milyarlarla ölçülemeyen ve milyarlarca yıllık mutluluklarına vesile olabilen ömür sermayelerini, nasıl boş yere eritip yok ettiklerini hatırlatmıştır.

Ana sermayemiz: Sıhhat ve zaman

Yüce Rabbimizin biz kullarına bahşettiği en büyük sermaye şüphesiz zaman nimetidir. “İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit” hadis-i şerifiyle Peygamber Efendimiz, boş zamanı büyük bir nimet olarak tanımlamış ve bizleri zaman sermayemizi iyi değerlendirmemiz konusunda uyarmıştır.

Şimdi düşün Mehmet. Baban sana mutlaka harçlık veriyordur. Harçlık senin sermayendir. Elbette onu har vurup harman savurmuyorsundur. Onu koruyor ve ihtiyacın oldukça harcıyorsundur.

Aynen bunun gibi zaman da sermayendir. Harçlığını korumak için nasıl dikkatli oluyorsan zamanını korumak için ondan daha dikkatli, daha hassas olmalı ve o zamandan hem bu dünya, hem de öte dünya için en iyi şekilde istifade etmesini bilmelisin.

Bir büyüğümüzün ifadesiyle, insan ticaret yapan bir iş adamı gibidir. Sermayesi ise sıhhat ve zamandır. Çünkü bu ikisi kazanç ve başarı araçlarıdır. Bunlar iyi değerlendirilemediği takdirde de ana sermaye yitirilmiş olur.

Kendinle randevulaş!

Eminim şimdi diyeceksin ki, peki o zaman zamanımı nasıl en iyi şekilde değerlendireyim, ne tavsiye edersiniz? Sana diyeceğim şey iki kelime Mehmet: Kendinle randevulaş. Evet yanlış okumadın, kendi kendinle randevulaş.

Nasıl mı? Şöyle, önce yapılacak işlerini parçalara böl ve her birine bir zaman sınırı koy. Sonra da kendinle randevulaşarak o parçayı kararlaştırdığın gün ve saat içinde hallet.

Mesela yapılacak işlerini sayalım:

Ders çalışma, Kur’an okuma, oyun oynama. Arkasından bu işlere ayıracağın zamanı belirle.

Ders çalışma bir saat, Kur’an okuma yarım saat, dil öğrenme kırk beş dakika vs. Sonra da kendinle randevulaş. Pazartesi akşamı saat altıda kendimle randevum var.

Bir saat ders çalışacağım, ardından ise kırk beş dakika test çözeceğim, daha sonra ise yatmadan önce yarım saat Kur’an okuyacağım. Bu şekilde diğer günlerini de planlayabilirsin.

Evet Mehmedim, başarı için zamanın iyi planlanması çok önemli. İradeni kullanarak zaman sermayeni çok iyi değerlendir lütfen.

Sözlerimi Peygamber Efendimiz’in konumuza ışık tutan ifadeleriyle noktalıyor, Seni Rabbime emanet ediyorum:

“Her doğan yeni gün insana şöyle seslenir: Ey Ademoğlu! Ben, yeni yaratılmış bir günüm ve senin yaptığın işlerine şahidim. O halde, beni, hayır işleyerek iyi değerlendir ki, lehine şahitlik edeyim. Zira ben kıyamete kadar bir daha geri gelmem.” (Kenzü’l-Ummâl, 15/336)

[Dr. Ali Demirel] 28.8.2019 [Samanyolu Haber]

Medet! 'Gel Ey Muhammed!' [Safvet Senih]

Merhum Arif  Nihat  Asya, “Gel Ey Muhammed” şiirinde bugünleri hatırlatırcasına bazı ifadeleri kullanıyor:

“Seccadeler kumlardı…
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!.

“Mescid mümin minber mümin…
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere ‘âmin’!

“Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet
Muhammed ümmetiydi.

(…)
“Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi,
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Resûl,
Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed:
Çağlar ne çağlardı:
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı.
Ve bir gün ki, gaflet
Çöller kadardı
Halîme’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi,
Âmine’nin emaneti ağlardı!
Hatice’nin goncası,
Âişe’nin gülüydün.
Ümmetin gözbebeği
Göklerin Resulüydün,
Elçi geldin, elçiler gönderdin
Ruhunu Allah’a
Elini ümmetine verdin.

Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin.
Biz bu dünyadan nereye
Göçelim, ya Muhammed?

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
Ebu Leheb öldü diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed,
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!
Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız:
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık yolunu bilmiyor;
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız!
Ka’benin siyahları
Yakışmamıştır, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!
Haset, gururla savaşta;
Gurur, Kafdağında derebeyi…
Onu da yaralarlar kanadından,
Gelse bir şefkat meleği…

İyiliğin türbesine
Türbedar oldu iyi!
Vicdan sakat
Çıkmadan yarına.
İyilikler getir, güzellikler getir.

Âdem oğullarına!
“Şu gördüğün duvarlar ki,
Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir…
Fethetmedik, ya Muhammed,
Senelerdir!

“Ne doğruluk ne doğru:
Ne iyilik, ne iyi…
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi…
Günahın kursağında
Haramların peteği!

“Bayram yaptı yabanlar;
Semâve’yi boşaltıp
Sâve’yi dolduranlar…
Atını hendeklerden –bir atlayışta-
Aşırdı aşıranlar…
Ağlaşın Yesrib,
Ağlaşın Selmanlar!

Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı…
Yere dökülmeyecekti, ey Nebi
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun, yine, pervazlara
Güvercinler;
“Hû hû”lara karışsın
Âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin Fâtihalar, Yâsin’ler!

Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar?

Uçsuz bucaksız çöllerde,
Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.

Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir…
Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi…
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi!

(…)

Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Ya Muhammed, yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına!

“Yüreklerden taşsın
Yine, imanlar!
Itrî bestelesin Tekbirini;
Evliya, okusun Kur’anlar!

“Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın
Kayışzâde Osmanlar!
Naatini Gaalip yazsın,
Mevlidini Süleymanlar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel ey Muhammed bahardır…
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mirac’dan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!
Bulutlar kanad, rüzgar kanad
Hızır kanad, Cibril kanad;
Nisan kanad, bahar kanad;

Âyetlerini ezber bilen yapraklar kanad…
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllerde dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimleri günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilâl-i Habeşi sustuysa
Ezanlarını Dâvûd okusun!
Konsun, yine pervazlara
Güvercinler;
‘Hû hû’lara karışsın
Âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!”

[Safvet Senih] 28.8.2019 [Samanyolu Haber]


Dondurmalı Türk-Rus ilişkileri: Hem soğuk hem tatlı [Arif Asalıoğlu]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Salı günü Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile günübirlik bir görüşme gerçekleştirdi. Türk heyetinin söz konusu görüşmede ana gündemi Suriye'nin İdlib kentinde son hafta yaşanan gelişmeler oldu. Bilindiği gibi, Şam rejiminin İdlib’deki Türk gözlem noktalarına ve TSK konvoylarına düzenlediği baskınları ve daha güneydeki Han Şeyhun'a komşu Hama kırsalında bulunan Türkiye destekli muhalifleri kuşatma girişimi gerçekleşmişti. İdlib ve çevresinde gözlem noktaları ve yaklaşık 1200 asker bulunduran Türkiye’yi bu gelişme endişelendiriyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yaptığı açıklamalarda Şam Rejiminin bu hareketliliğinin arkasında Rusya desteğinin olduğu da gizlenmiyor.

Yakın zamanda Ankara Washington ile  güvenli bölge konusunda görüşmeleri sonlandırmış fakat umduğunu bulamamıştı. Pentagon’un Güvenli Bölge anlaşma sürecinde bütün bilgileri PYD ile paylaştığı ve karar maddelerinde onlarla mutabık kaldığı ortaya çıktı. Türkiye’nin 35 km derinliğe kadar istediği alan en fazla 8 km ile sınırlı oldu. Buna mukabil güvenli bölge konusunda tavrı olan Moskova, Ankara’nın Washington ile yeni bir pazarlığa girmesi ve ABD askerlerinin azaltılma yerine Türkiye üzerinden bölgede yoğunlaşması nedeniyle bütün bu süreçlerde tedirginliği arttı. Son altı ay farklı ortamlarda Rusya tarafından yapılan açıklamaların hepsinde Suriye egemenliği, bağımsızlığı ve bütünlüğü vurgusu yapıldı. Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan ile bu görüşmesinin sonunda basın açıklamasında benzer ifadeleri kullanarak Suriye'nin bütünlüğünü ve egemenliğini tekrar etti.

Bayramdan önce Fırat’ın doğusuna ‘bugün yarın’ diye operasyonu dillendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan sıkışmışlığını rahatlatmak için Moskova’ya geldi. Putin ile 23 Ağustos Cuma günü telefonda görüşmüş, İdlib’deki saldırıların çözüm çabalarına zarar verdiğini ve Türkiye'nin milli güvenliği bakımından çok ciddi bir tehdide dönüştüğünü belirtmişti. Kremlin’den yapılan açıklamada telefonla görüşme talebinin Türk tarafından geldiği bildirildi. Anlaşılan o ki telefon görüşmesinde Moskova ikna edilemedi ve günübirlik ziyarete karar verildi. Fırsatı iyi değerlendiren Rusya Devlet Başkanı Putin, Çin’in ana partner olduğu MAKS-2019 Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı'nın Açılış Töreni'ne, programında olmamasına rağmen Erdoğan’ı davet etti. Bu vesileyle, ABD tarafından iptal edilen F-35 anlaşmasının yerine konulabilecek Su-57 ve Su-35 savaş uçakları Türk heyete tanıtıldı.

Putin’in açıklamalarında Türk heyetinin başka konularda da zorlandığı fark ediliyor. Moskova’nın istediği hızda ve formatta gitmeyen Akkuyu Nükleer santralinin daha formal hale getirilmesi ve Türk Akımı'nda yeni hattın inşa edilmesini örnek verebiliriz. Ayrıca Rusya yapımı askeri ve teknik malzemelerin satılması yine ön planda. Putin basın açıklamasında ''sivil havacılık da iftihar ettiğimiz sektör. Hafif helikopterleri beğendiler. Tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Su-35 uçağı konusunda ortak çalışmalar yürütülebilir. Su-57 üzerinde de işbirliği yapılabilir. İmkanlarımız çok. Ortak üretim için de potansiyelimiz var.'' İfadelerini kullandı.

Suriye konusunda Moskova’nın net duruşu

Suriye konusunda Rusya sürekli Astana formatını ön plana çıkardı. Sahadaki durumun istikrarlı hale gelebilmesinin Şam iktidarıyla mümkün olduğunu, Anayasa Komitesi'nin devreye girmesinin gerektiğini, Suriye’nin egemenliğine ve bütünlüğüne karşı gelinmemesine vurgu yaptı. Putin konuşmasında ‘’İdlib’deki durum hakkında derin endişe duyuyoruz. Türkiye ile teröristlerin yok edilmesi için ek tedbirlerin çerçevesini belirledik. Suriye'nin toprak bütünlüğüne bağlı kalmak önemli. Moskova ve Ankara İdlib'de çatışmasızlık bölgesindeki saldırılardan endişe duyuyor.'' Dedi.

Temmuz’un ilk haftası Astana'da, Rusya, Türkiye ve İran’dan oluşan üç garantör ülkenin düzenlediği toplantıda Moskova heyetinden sert açıklamalar gelmişti. İki Rus yetkilisi, İdlib konusunda Türkiye’den beklentilerini dile getirdiler. Bunlardan biri olan Putin'in Özel Suriye Koordinatörü Alexander Lavrentiev, İdlib’deki mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirtti. İdlib'in neredeyse yüzde 90’ının Heyet Tahrir al-Şam (HTŞ) kontrolünde olduğunu belirterek, “Bir terörist örgütün 3 milyon kişiyi rehin tuttuğu İdlib'de rahatça kalmasına izin veremeyiz” dedi. Rusya HTŞ’yi terör örgütü olarak görüyor. Ankara ise bunu kabul etmiyor.
Suriye’deki Savaşan Grupların Uzlaştırılması Merkezi Başkanı olan diğer bir Rus yetkilisi, Binbaşı General Alexei Bakin daha net konuştu ve “Türk tarafının, silahsız bölgeden militanların ve silahların çekilmesini ve saldırıların durdurulmasını sağlayan Soçi Anlaşması’na 24 saat içinde tam olarak uygulamasını bekliyoruz” dedi. Rusya bu 24 saat bittikten sonrada operasyonlarına başladı.

‘’ABD, PKK/ PYD’nin yok olmasına müsaade etmez ’’

Türkiye Milli Savunma Bakanlığı’nın güvenli bölge konusunda yaptığı açıklamadan sonra Rusya’dan bölge uzmanları farklı değerlendirmelerde bulundular. Rus medya kuruluşu Sputnik'e konuşan Rusya Yenilikçi Kalkınma Enstitüsü Başkanı Krill Semenov, "ABD'liler Türkiye'ye hiçbir garanti sunmadı. Üstelik bu bölgenin kurulmasıyla ilgili detaylar belirlenmedi. Orada Türk askerinin mi, müttefik kuvvetlerin mi, yoksa Suriyeli askerlerin mi bulunacağı belli değil. Türkiye'yle güvenli bölge konusunda mutabakata varan ABD'nin Türkler uğruna Kürtleri desteklemekten vazgeçeceğini söyleyemeyiz. Aksine ABD, Kürt öz savunma güçlerinin bölgeyi elinde tutması için daha önce yaptığı şeyleri yapmaya devam edecektir. ABD'nin bu bölge üzerindeki nüfuzu da buna bağlı" ifadelerini kullandı. Mutabakatın muğlak formüllere dayandırıldığını ve bölgeyi kimin kontrol edeceğine, öz savunma güçlerinin bölgeden çıkmasının gerekip gerekmediğine ve ağır silahları teslim etmenin ne anlama geldiğine dair hiçbir ifade bulunmadığını kaydeden Semenov, 'Ağır silahlar kime teslim edilecek ve diğer silahlar ne olacak?' sorusunun akıllara geldiğini söyledi.

Rus uzman Semenov’un açıklamaları ile bu Ağustos ayında Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında emekli edilen eski Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanı emekli Tuğgeneral Erdal Şener’in yaptığı değerlendirmeler örtüşüyor. Askeri güç kullanmaya ABD’nin müsaade etmediğini anlatan Şener, “ABD, PKK/ PYD’nin yok olmasına müsaade etmez. Kapalı kapılar ardında TSK’nin kara harekâtını engellemeyi başardılar. Güvenli bölge açıklaması ve ortak harekât Türk toplumunun  tansiyonunu düşürmeye yönelik bir açıklama” dedi. ABD’nin kendi tampon bölgesini oluşturduğunu kaydeden Şener, “ABD’de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nı kaybetmenin acısı var. ABD, bu anlaşmayla Rusya’ya bölgede ben de varım mesajı verdi. Türkiye’nin orada askeri operasyon yapma yetkisi yok. Oyalama taktiği ile karargah kurup iş yapıyormuş gibi davranacaklar. Bu anlaşma Türkiye’nin değil, ABD’nin çıkarına oldu. Bekle gör politikası uygulanacak. Ortak harekât ve devriyeden bahsediliyor. Ben Fırat’ın batısında PKK/PYD’nin elinde tek olan Münbiç’te Amerikalılarla devriye yaptım. Bir gün bile Münbiç’e girmedik. Dostlar alışverişte görsün devriyesi oldu. Şimdi 30-40 km. derinlikten bahsediliyor. Tamamen hayal. O bölgeye Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı gibi müdahale olmadan PKK/PYD’yi söküp atamazsın. PKK/PYD’ye ve Kürt devletine yol açılmıştır” ifadelerini kullandı.

Rusya Devlet Haber Ajansı Ria’da 9 Ağustos’ta çıkan bir makalede ‘’Ankara’dan gelen diplomatik baskı neticesinde, Washington şartları biraz “zorladı” deniyor. Makalede görüş belirten askeri strateji uzmanı Boris Rozhin, ‘’Ankara’ya göre, “güvenli bölge”, Suriyeli mültecilerin (yaklaşık 3.5 milyonu) evlerine dönebilecekleri “barışçıl bir koridor” olacak. Bölgedeki Kürt güçlerinin zayıflaması ABD planlarını aksatabileceği ve Washington ile Ankara arasındaki gerilimin bu günlerde çok artması, ABD için bu kararı doğurdu.  Bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmemek için Pentagon, Suriye’nin kuzeyine  operasyonları “yönlendirmeye” karar vererek özel bir koordinasyon merkezi oluşturulmasına Ankara’yı ikna edebildi.’’

Ankara’nın pozisyonunu Rozhin şu şekilde açıklıyor: “İki devletinde oyunda kalmaları ve en azından bir şekilde durumu kontrol etmeleri için ABD-Türkiye koordinasyon merkezine ihtiyaç duydular. Ankara'nın operasyona herhangi bir koordinasyon olmadan başlaması büyük bir risk olacaktı. Görünüşte Kürtlere karşı bir oluşum var gibi. Fakat ABD ve Türkiye’nin Suriye’deki ortak operasyonu kime karşı? Ne hedefleniyor?.. gibi bazı belirsizlikler var. Güvenlik bölgesinin genişliği tam olarak ilan edildiğinde kimin taviz vardiği daha iyi anlaşılacak. En az 25 kilometre veya daha fazla ise, Amerikalıların ciddi tavizler vermeye zorlandığı anlamına gelir."

Ankara iç politikaya oynuyor

Federal Haber Ajansı köşe yazarı Krill Romanovski ise konuya şu şekilde yaklaşıyor: Kürtlerin çoğu, Amerikalıların Suriye'deki müttefiklerini bırakmayacağına inanıyor. Buna karşılık bölge halkı “Özgür Suriye Ordusu” nun ve Türk yanlısı grupların birliklerinden sığınmaya çalışıyor... Bölgeden kaynaklar, Amerikalıların 4 ila 8 kilometre derinlikte bir “güvenlik bölgesi” üzerinde anlaşmaya vardıklarını iddia ediyor. Bu, Ankara’nın 35 kilometre genişliğe kadar isteğine kıyasla oldukça küçük. Gelen bilgiler doğruysa, Türkler, Kobani şehrinin doğusundaki seyrek nüfuslu tarım arazilerini alacaklar demektir.’’ Romanovski bu iddiasını yine bölgeden gelen haberlere dayandırarak  "Bazı Kürt grupların söylemine göre, bu toprak teklifi Amerikalıların Türklere uzattığı " sus payı" olduğunu söylüyor.

Krill Romanovski'ye göre, Ankara açısından, Suriye'de “güvenli bölge” anlaşmasının ilanı iç politika adına başarılı bir sonuç. ‘’Türk halkı açısından bakıldığında, Ankara’daki hükümet hem ‘teröristlere’ karşı hem de ABD’ye karşı sonuç elde etti.’’
 Bana kalırsa Türkiye ciddi bir operasyona girişmeyecek. Belki küçük çaplı bazı uzaktan atışlar yada kontrollü devriye gezileri gerçekleştirebilirler.

F-35 yerine Su-57 yada Su-35

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Lideri Putin'in görüşmesinde öne çıkan Su-57 ve Su-35 savaş uçaklarının özellikleri Türk basınında hemen F-35’lerle kıyaslandı. Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı (MAKS), Moskova’nın 4. Havalimanı olan Jukovski’de iki yılda bir organize edilen kapsamlı bir organizasyon. Eski Sovyetler Birliği ülkeleri, BDT, Çin, Hindistan gibi ülkeler Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’na katılıyorlar. Türk heyete tanıtılan ve ABD yapımı F-35’lerin yerine diye lanse edilen Su-57 ve Su-35 savaş uçaklarının detayları Rusya Federal Uzay Ajansı Başkanı Dmitriy Rogozin, tarafından anlatıldı.

Su-57, 2002'den beri üretiliyor. Hava gücü adına geliştirilen çok donanımlı, tek kişilik, çift motorlu, geniş manevra kabiliyeti, çok amaçlı beşinci nesil savaş uçağıdır. MİG-29’un ve Su-27’nin özelliklerini de barındırıyor. Bu model uçaklarda gizli tutulan bazı özelliklerin olduğu söyleniyor. İlk uçuşunu 29 Ocak 2010'da gerçekleşti ama seri üretimi 2020’de planlanıyor. Rusya'nın 5. nesil savaş uçağı olarak adlandırılan Su-57’ler saatte 2 bin 600 kilometre azami hıza sahip bulunuyor, 5.8 saat uçabiliyor. 10 bin kilogram azami muharebe yükü taşıyabiliyor ve yaklaşık 11 bin 100 kilogram iç yakıt rezervi bulunuyor.

Su-35 ise Su-27 savaş uçağının geliştirilmiş şeklidir. Tek kişilik pilot kabini, çift motorlu ve geniş manevra kabiliyeti vardır. İlk uçuşu Şubat 2008'de yapıldı. Çin hava kuvvetleri ve Endonezya bu savaş uçağından daha önce sipariş veren ülkelerden. Hızı saatte 2450 km. Titanyum alaşımlarının yoğun kullanıldığı güçlendirilmiş gövde, uçağın kullanım ömrünü 30 yıla kadar uzatıyor. Maksimum kalkış ağırlığını 34,5 tona çıkan Su-35’lerin adet fiyatı 35 milyon dolar.

Soğuk dondurmanın karşılığı

Güvenli Bölge görüşmelerinde umduğunu bulamayan ve Rusya destekli Suriye ordusunun idlib'deki ilerleyişinden rahatsız olan Ankara, gelecekte olabileceklerden dolayı telaşlandı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın Danışmanı Buseyna Şaban, Türkiye'yi militanlara silah tedarik etmekle suçladı ve İdlib'deki Türk gözlem noktalarının Suriye ordusu tarafından imha edilebileceğini söyledi. Eğer bu gerçekleşirse TSK adına büyük kayıpların yaşanması demek olur. Sözün kısası bayramdan önce ‘bugün yarın’ diye operasyonu dillendiren Erdoğan sıkışmışlığını rahatlatmak için acil bir karar ile Moskova’ya geldi. Kendinden emin ve sakin gözüken Putin dondurma ikram etme rahatlığında Erdoğan’ı ağırladı. Dondurmanın yanında bir bardak soğuk su ikramı oldu mu bilmiyorum ama ateşli İdlib konusunun üzerine Erdoğan soğuk bir dondurma yemiş oldu. Ve Türkiye’ye dönerken, Rusya ile mevcut projelerin hızlandırılması ve Su-35 yada Su-57 gibi Rusya yapımı savaş uçaklarının alınması kararını da çantasına  koymuş olabilir.

[Arif Asalıoğlu] 28.8.2019 [Samanyolu Haber]

‘Türk öğrencilerin karmaşık sorunlar karşısında çözme becerileri yok’

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Uluslararası Öğrenci Değerlendirme (PISA) Eğitim Direktörü Schleicher, kitabının basın toplantısında dünyadaki ve Türkiye’deki eğitim sistemiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

PISA’nın Türkiye’deki sınav sonuçlarını değerlendiren OECD ve PISA Eğitim Direktörü Andreas Schleicher, “Maalesef yapmış olduğumuz sınav sistemi ile de alakalı olarak Türk öğrencilerin karmaşık sorunlar karşısında çözme becerilerinin olmadığını görüyoruz. Aslında bilgi olarak eksik değiller sadece artık her geçen gün değişen ve büyük sorunları olacak olan dünyanın karşısında gençlerin bu sorunlar karşısında işin içinden çıkan insanlar olarak yetiştirmemiz lazım” dedi.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Uluslararası Öğrenci Değerlendirme (PISA) Eğitim Direktörü Schleicher, ’21. Yüzyılda Okul Sistemi Nasıl Kurgulanmalı’ adlı kitabının basın toplantısında dünyadaki ve Türkiye’deki eğitim sistemiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Gelişen ve değişen dünya düzeni ile birlikte eğitim sisteminin de yeniliklere ayak uydurması gerektiğini söyleyen Schleicher, eğitim sisteminin aksi halde günden güne amacını kaybettiğini ve bu doğrultuda da gençlerin okullarda hiçbir anlam bulamadığını vurguladı.Öncelikle eğitim ile ilgili yapılan yanlışlardan ve bunların yerine neler yapılması gerektiğinden bahseden Schleicher, şunları söyledi:

“Çocukları eğitmek geçmişte çok daha kolaydı. Gelecekte bu daha da zorlaşacak. Çünkü dünya çok hızlı bir şekilde değişiyor. Bazen biz ebeveynler olarak çözümden ziyade sorun teşkil ediyoruz. Çünkü çocuklarımızla ilgili çok kaygılı davranıyoruz. Çocuklarımızın bizim artık anlamadığımız şeyleri öğrendiğini fark ettiğimizde daha da çok kaygılanıyoruz. Veya bizim için geçmişte çok önemli olan şeyleri artık öğrenmediklerinde daha çok kaygılanıyoruz. Eğitim gerçekten kendi ilgililerini ve amacını kaybediyor. Genç insanlar okulda hiçbir anlam bulamıyorlar. Yaşadığımız dünyada belli şeyleri öğrenmek kolay ama bu şeyleri ölçmek zor. Ezber sistemi uyguluyoruz ve bunun hayat kurtarıcı olduğunu düşünüyoruz fakat bunun sonradan bir işe yaramadığını görüyoruz. Yeniliğe açık olmak gerekiyor. Eğitimi olduğu gibi korumak ve dünyanın değişimini görmek istemeyen insanlar var. Kendi fikirlerimizi sonraki nesle aktarmaya çalışıyorlar. Sorgulamayı, değişimlere açık olmayı, yeniliklere ayak uydurmayı öğretemiyoruz.”

‘EĞİTİMDEKİ EN BÜYÜK EKSİKLERDEN BİR TANESİ ÖĞRENMEYİ ÖĞRETMİYOR OLMAMIZ’

Eğitimdeki en büyük eksikliklerden bir tanesinin ‘öğrenme öğretmemek olmamız’ diyen Schleicher, konuşmasına şöyle devam etti:

“Dünya her gün değişiyor. O yüzden yaşam boyunca öğrenci olmamız lazım. Başarı artık sadece öğrenme ve öğretme ilgili değil. Başarı artık yenilikçi dünyada bir pusula ve yolumuzu bulmaktan geçiyor. Sadece öğrenme ve öğretme 20. ve 19. yüzyıldaki eğitim sisteminde kaldı. O zamanlar elimize aldığımız ansiklopedilerle bir şeyler öğreniyorduk daha kısıtlıydı. Fakat şimdi elimizin altındaki bilgisayar ve internetle sorduğumuz bir soruya binlerce cevap bulabiliyoruz fakat buradaki soru da şimdi hangisinin doğru olduğu” dedi.

Eğitimi etkileyen önyargılardan ve değişimler yapmak için önce öğretmenlerden başlamak gerektiğini söyleyen Schleicher, bu anlamda “Hiçbir eğitim öğretmenlerin kalitesinin üstüne çıkamaz” diyerek sözlerine şu şekilde devam etti:

“Eğitim ile önyargılarımız var mesela. Örneğin fakir ailelerin çocuklarının başarısız olması ya da göçmenlerin eğitim kalitesini düşüreceğine dair inanç. Yapmış olduğumuz araştırmalar sonucunda bu etkenlerin eğitim kalitesi ile doğru orantılı olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde sınıftaki öğrenci sayılarının azlığı ve çokluğu da tartışılan konular arasında ve bunun da etkili olmadığını gördük. Fakat eğitim kalitesi öğretmen ile doğru orantılı. Hiçbir eğitim öğretmenlerin kalitesinin üstüne çıkamaz. Öğrencilerinin hayallerini ve rüyalarını anlayan öğretmenler lazım. Çünkü asıl tasarımcı ve geleceği hazırlayan öğretmenler ve bu yüzden de onların motivasyonlarınıı yükseltmemiz ve yine öğretmenlerimizi en iyi öğretmenlerden eğitim almasını sağlamamız lazım. Türkiye kaliteli öğretmen sayısı azımsanmayacak kadar var. Ayrıca diğer bir yanlış algı da ne kadar çok eğitim ve ders süresini uzatırsak o kadar başarılı olacağımızın düşünülmesi. Gelişmiş ve eğitim kalitesi yüksek olan ülkelerde okul saatlerinin diğer eğitim kalitesinin en düşük olduğu ülkelere kıyasla oldukça az. Burada önemli olan zamanın çokluğu değil nitelikli ve etkin zamanın ayrılmasıdır.”

‘OKULLAR FABRİKA GİBİ’

Schleicher, “Bir diğer sorunumuz da eğitim kurumlarının yani okulların fabrika gibi olması. Endüstrileşmiş olan eğitim kurumlarından uzaklaşıp değişiklere ayak uyduran her öğrencinin farklılıklarının değerlendirildiği sadece eski sistem müfredata uymayan bir eğitim anlayışıyla ilerlemek lazım. Her hastaya aynı ilacı verip iyileşmesini bekleyemeyeceğimiz gibi aynı şekilde her öğrenciye de aynı eğitimi verip başarı bekleyemeyiz” diye konuştu.

Bu anlam da gerçekten bir şeyleri değiştirmek ve eğitim kalitesinin arttırılması noktasında eğitime yapılan yatırımın arttırılmasının ve ülkelerin gayri safi harcamalarındaki en büyük payın eğitime ayrılması gerektiğini söyleyen Andreas Schleicher aynı zamanda toplumun da kendisini eğitime adamasını gerektiğini savundu.

Schleicher ayrıca, “Eğitime yatırımın arttırılması ve kaynakların çok iyi kullanılması gerekiyor. Eğitim denildiğinde öğretmenlerin maaşları ve sınıfları tartışıyoruz sadece. Evet, birçok sorun ve bu sorunların çözümü uzun zaman alacak. Sınav sistemi öğrencilerinden daha çok ne istediğini bilen motivasyonu yüksek, öğrenmeyi öğrenmiş, karmaşık sorunlar karşısında çözüm üretebilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü 21. yüzyıl gereksinimleri bunu gerektiriyor” ifadelerini kullandı.

‘TÜRKİYE’DEKİ ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ İLE SEKTÖR ARASINDAKİ BOŞLUĞUN DOLMASI GEREK’

Türkiye’deki sayısı artan üniversiteler ile birlikte tartışma konusu olan işsiz mezunlar hakkında da yorum yapan Schleicher, “Buradaki asıl konu üniversite sayısı değil. Raporlara ve yapmış olduğumuz sınavlar sonucunda üniversite öğrencileri yanlış şeyler öğrenmiş ve kendisini geleceğe hazırlamadan ilerlemiş. Bu yüzden de mezun olunca işsiz kalmalarının asıl sebebi kendisini donattığı yanlış bilgiler. İş sektörü de nitelikli eleman azlığından bu yüzden yakınıyor. Bu anlamda üniversite eğitimi ile sektörün arasındaki boşluğun dolması gerekir” dedi.

PISA’nın Türkiye’deki sınav sonuçlarını da değerlendiren ve bu anlamda hayal kırıklığı ifadesini kullanan Schleicher, şöyle konuştu:

“Maalesef yapmış olduğumuz sınav sistemi ile de alakalı olarak Türk öğrencilerin karmaşık sorunlar karşısında çözme becerilerinin olmadığını görüyoruz. Aslında bilgi olarak eksik değiller sadece artık her geçen gün değişen ve büyük sorunları olacak olan dünyanın karşısında gençlerin bu sorunlar karşısında işin içinden çıkan insanlar olarak yetiştirmemiz lazım. Yani bilgilerini doğru yerde kullanmalı. Türkiye’nin 2023 hedefleri arasında olan eğitim de bunu çözecek gibi duruyor. Türkiye’deki eğitim sistemi iyiye gitmeye başladı ama tabi yetersiz ve enerjisini eğitim sistemine odaklayarak ilerlemesi lazım.”

[Samanyolu Haber] 27.8.2019

Amazon yangını ve yağmur getiren bakteriler [Betül Gül]

Amazon ormanlarından havalanan, hücre zarlarında buz oluşturucu proteinler bulunan bakteriler uzaklara yağmur yağmasına neden oluyor!

Amazon yağmur ormanları son günlerde büyük çaplı yangınlarla gündeme geliyor. Amazon bitki örtüsünün kaybolmasıyla sadece Güney Amerika’da değil, dünyanın diğer bölgelerinde de yağış azalabilir. Yağmurun yağması sanıldığı kadar basit değil. Bulutlar su buharının minik damlacıklara, ya da buz kristallerine dönüşmesiyle oluşuyor. Yağışın olması için çoğu zaman gökyüzünde buz oluşması gerekiyor. Çünkü, buz kristalleri su damlacıklarından daha hızlı büyüyerek düşme ağırlığına ulaşıyor. İşin ilginç tarafı, saf su sıfır derecede donmuyor. Bilim insanları, gökyüzünde -40 derecede bile sıvı halde su tespit etti.

Havadaki çöl tozlarının, okyanuslardan uçuşarak havaya karışan tuz parçacıklarının çevresinde su daha kolay donuyor ama, bu parçacıklar −15°C’den düşük sıcaklıklarda etkili. Oysa, karaların üstünde oluşan bulutların yarısında sıcaklık −15°C’den daha yüksek olabiliyor. Florida Üniversitesi’nden mikrobiyolog Dr. Brent Christner, buz içeren çok sayıda bulutun −15°C’den daha yüksek sıcaklıklarda oluşmasının uzun süre çelişki oluşturduğunu belirtiyor. Christner ve meslektaşlarının araştırmaları, gezegende yaygın olarak bulunan Pseudomonas syringae türü bakterilerin çevresinde yaklaşık eksi 2 derecede bile buz kristallerinin oluştuğunu gösterdi.

Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden yardımcı doçent Tobias Weidner ve ekibi, bu bakterilerin hücre zarında bulunan proteinlerin suyu nasıl buza dönüştürdüğünü inceledi. Sonuçları Science Advances’de yayımlanan araştırmaları, inaZ adı verilen proteinin su moleküllerini iten ve çeken bölgeleri bulunduğunu, ayrıca bakterilerin ısıyı çekerek çevrelerindeki suyu soğuttuğunu gösterdi. Böylece buz kristalleri daha kolay oluşuyordu. (Hücre zarlarında bulunan antifriz proteinlerin bakterileri koruduğu da ifade ediliyor.)

Dr. Christner ve ekibinin, ünlü akademik dergi Science’da yayımlanan araştırmalarına göre, yağışa yol açan bakterilerin atmosferde çok yaygın. Pseudomonas syringae, Amazon yağmur ormanlarında da bol miktarda buluyor. Araştırmacılar, Amazon yağmur ormanlarından havalanan bakterilerin hava akımlarıyla Orta Doğu’dan Antarktika’ya kadar taşındığını belirlediler. Max Planck Enstitüsü’nden Dr. Weidner, Amazon’dan devasa miktarda “buz yapıcı” bakteri çıktığını belirtiyor ve başka kıtalara taşınarak yağışa sebep olduklarını, bitkilerin büyümesini sağladıklarını ifade ediyor.

Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîmin hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle “O’dur ki, kulları ümitsiz kaldığı bir anda (bütünüyle fayda getirici) yağmuru indirir ve rahmetini (canlılar için) her tarafa yayar. O, (yarattıkları için) gerçek dost ve hâmîdir, hakkıyla hamde ve övgüye lâyık olandır.” (Şûrâ Sûresi, 42:28.) ayetini tefsir ediyor. (Risale-i Nur Külliyatı, 7. Şua. Ayet yerine meali yazılmıştır.)

[Betül Gül] 28.8.2019 [TR724]

Bir kere gözden düşmeye gör! [Hasan Cücük]

Bir zamanlar tribünleri coşturan bazı oyuncular sezonun iki haftası geride kalırken, hala kulüpsüz kalmaya devam ediyor. Galatasaray ve Fenerbahçe formasıyla ortaya koyduğu futbolla, mevkisinde ligin en iyilerinden biri olan Mehmet Topal, kulüpsüz günlere son vererek Başakşehir ile sözleşme imzaladı. Mehmet Topal kadar şanslı olmayan isimler ise oldukça fazla.

Volkan Demirel, tam 17 yıldır formasını terlettiği Fenerbahçe’den ayrı kalmanın şokunu yaşıyor. 2002’den bu yana Fenerbahçe kalesinde görmeye alışık olduğumuz Volkan Demirel için sıkıntılı günler 2 yıl önce başlamıştı. Önce Kameni ardından Harun Tekin’in kadroya katılmasıyla Volkan Demirel’in kalede bir numara olduğu günler tehlikeye girmişti. Ancak yılmayan Volkan Demirel, formayı kapmayı başarmıştı. Kadro dışı bırakıldığında bile pes etmemişti. Ersun Yanal’ın gelmesiyle cezası affedilen ünlü eldiven için yeni sezonun sıkıntılı olacağı Altay’ın transfer edilmesiyle netleşmişti. Fenerbahçe yönetiminin yeni sezonda kadroda kendisini düşünmediğinin resmen tebliğ edilmesiyle Volkan Demirel, kulüpsüz oyuncular arasına katıldı.

Kabus sezonun ardından kadroda temizliğe giden Fenerbahçe’nin yol verdiği bir başka isim İsmail Köybaşı oldu. 7 yıl Beşiktaş formasını terlettikten sonra 2016’da Fenerbahçe’ye gelen İsmail Köybaşı ile sarı-lacivertli taraftarlar arasında kan uyuşmazlığı yaşandı. Müzmin sakatlıklarına kötü futbolu eklendi. Aradan geçen 3 yılda iyi oynadığı maç sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. 30 yaşındaki sol bek, Beşiktaş ve Fenerbahçe geçmişlerine rağmen kulüp bulmakta zorlanıyor.

Tolga Zengin… 2004’ten itibaren Trabzonspor formasını giymeye başladı. Kısa sürede kalitesini ispat eden Tolga Zengin, Karadeniz ekibinin kaptanlığına kadar yükseldi. Ağustos 2013’te Beşiktaş’a transfer olan Tolga Zengin son yıllarda kaledeki mutlak hakimiyetini kaptırdı. Zaman zaman yediği basit gollerle eleştirilerin hedefi olsa da oynadığı maçlarda vasatın üstünde performans gösterdi. Şenol Güneş, Tolga Zengin’i daha Türkiye Kupası maçlarında oynattı. Sezonun bitimiyle 35 yaşındaki eldiven, kulüpsüzler kervanına katıldı.

Bursaspor, Trabzonspor, Beşiktaş, Fenerbahçe, Başakşehir… Türk futbolunun önde gelen bu kulüplerinin formasını terleten Egemen Korkmaz bir zamanlar yerli stoper denince akla ilk gelen isimlerden biriydi. Trabzonspor formasını giydiği dönemde yıldızlaşan Egemen Korkmaz, son yıllarda yedek kulübesinin müdavimi oldu. Geçen sezon Erzurumspor için ter döken Korkmaz, sezonun bitimiyle kulüpsüz kalan futbolculardan biri oldu. 36 yaşındaki stoperin yeni bir takım bulması zor gözüküyor.

Çalımları ve raket gibi kullandığı sol ayağı Olcan Adın’ı farklı kılan özelliğiydi. Futbolun dört büyüklerinden Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un formasını giyen Olcan, geçen sezona Antalyaspor formasıyla başladı. 20 Aralık 2018’de sözleşmesi feshedilen Olcan Adın, o tarihten itibaren kulüpsüz kaldı. Aradan geçen 9 ayda herhangi bir kulüple sözleşme imzalamayan Olcan Adın 33 yaşında.

Gurbetçi futbolcu Serdar Taşçı’nın adını 2006’da Stuttgart’ın A takım kadrosuna yükselmesiyle duymaya başladık. Ortaya koyduğu futbolla Almanya’da yaşayan milyonlarca Türk’ün gururu olan Serdar Taşçı, Bundesliga’nın aranan defans oyuncularından biri oldu. Kulüp performansı milli olmanın yolunu açarken, tercihini Almanya’dan yana kullandı. Ocak 2013’te Spartak Moskova’ya transfer olan Serdar Taşçı, şubat 2016’da kiralık olarak Bayern Münih’e geldi. Temmuz 2018’de kulüpsüz kalan Taşçı, Ocak 2019’da Başakşehir kadrosuna katıldı. Sadece 5 maçta forma giyen savunmacı, sezonun bitimiyle kulüpsüzler ordusuna katıldı. Henüz 32 yaşında olan Serdar Taşçı için başarılı günler mazi oldu.

Yine yıllarca Süper Lig’in değişik kulüplerinde ter döken Özer Hurmacı (32), Serdar Kurtulmuş (29) ve Ömer Şişmanoğlu (30) kulüpsüzler kervanının diğer önemli isimleri arasında yer buluyor. Futbolda dün olmadığını bu isimlerin gidecek bir kulüp bulaması ortaya koyuyor. Başarılı olduğun müddetçe varsın!

[Hasan Cücük] 28.8.2019 [TR724]

Tehlike geçmedi [Semih Ardıç]

Türk Lirası (TL) gelişmekte olan ekonomilerin para birimleri arasında en zayıf para birimi. Bunun içindir ki Arjantin’in akabinde en yüksek faizle borç bulabiliyoruz.

TL’nin “her an çökebileceğine” dair tahminleri hafife alanlar 26 Ağustos Pazartesi gününün ilk saatlerinde o acı hakikatle bir kere daha yüzleşti.

Türkiye’nin uykuda olduğu o saatlerde dünyanın en doğusunda gün çoktan ışımaya başlamıştı.

Asya-Pasifik piyasaları açıldığında kıyamet koptu. Türkiye saati ile 01:10 civarında dolar/TL paritesi 5,85 TL’yi geçti.

DOLAR 6,39 TL’YE KADAR TIRMANDI

Direnç noktaları dakikalar içinde aşıldı ve dolar saat 01:15’te 6,15 TL’ye yükseldi. Bu seviyede durmadı kur.

TL adeta bombardıman altında kaldı ve saat 01:29’u gösterirken dolar 6,3838 TL oldu. Euro ve sterlin de benzer bir grafik takip etti.

Kamu bankalarının piyasaya girip dolar satmasının etkisi ile kur yeniden 5,80 TL’ye geriledi. Şiddetli depremde 1 milyar dolarlık işlem talimatından bahsediliyor.

TL’ye yatırım yapanlar o gece ana paralarını da kaybederek kapatabildi pozisyonlarını.

Kur uçuşa geçince 5,90 TL’den sonra herkes stop-loss (zarar kes) talimatı verdi.

TL, 30 DAKİKADA 60 KURUŞ DÜŞTÜ

Bir an tasavvur etmeye çalışın: TL yarım saat içinde yüzde 15, bir başka ifadeyle 60 kuruşa yakın eridi. Ters bir V çizip başlangıç noktasının az ötesinde soluklandı.

Türkiye’de piyasaların kapalı olduğu ekonomi bürokrasisinin uykuda olduğu bir saatte böylesine şiddetli bir sarsıntının meydana gelmesi “dış mihraklar” ezberi ile savuşturulamaz.

Kur şokunu tetikleyen onlarca sebep sıralanabilir. Amerika’nın Çin’e yine ilave vergi getirmesinden, Suriye sınırımızda yükselen tansiyondan dem vurulabilir.

Bunlar üç aşağı beş yukarı birkaç gün evvel de risk faktörleri arasında değil miydi?

DOLAR O GECE NİYE BU KADAR YÜKSELDİ?


Ne oldu da o gece yarısında dolar 60 kuruş birden arttı. Türkiye ağır bir iktisadî krizde ve hükûmet inkâr stratejisi ile krizin biteceğini zannediyor.

Yabancılar krizden çıkışa dair tek adım atılmadığını görüyor. Fırsat buldukça vur-kaç yapıyorlar.

Hazine’nin kasası boş. Borçlar dağ gibi yığıldı. Merkez Bankası hükûmetin emrinde savrulup duruyor.

Risklerin bu kadar ayyuka çıktığı bir dönemde faiz indirerek TL’nin tek koruma kalkanını da elleriyle imha etti.

Şu satırları kaleme alırken öğrenci servis ücretlerine Ankara ve İstanbul’da yüzde 13 zam geldi. Benzin ve motorine iki haftada 3’üncü defa zam yapıldı. Otogazın fiyatı da arttı.

ZAM BOMBARDIMANI

İstanbul’da taksi ücreti de artık yüzde 25 zamlı. Zammın gelmediği bir gün neredeyse yok. Hâl böyle iken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyonun düştüğünü iddia edebiliyor.

Merkez Bankası da TÜİK’e bakıp faizleri indiriyor. Kamu bankaları konut kredilerinde aylık maliyeti yüzde 0,9’a çekiyor.

Krize dair hiç bir veri gazete ve televizyonlarda yer verilmiyor. Ekonomi kanalı olduğunu iddia eden kanallar ise Çin’den Arjantin’den daha fazla haber veriyor.

Saray’ın hışmına uğramamak için en garantili yol. Türkiye hariç her ekonomiden bahset!

ARTIK 6 TL’YE DEĞİL, ÖTESİNE GÖZ KIRPIYORLAR

Türkiye’de körler sağırlar birbirini ağırlarken elin oğlu üzerinde yürüdüğü buz tabakasının kalınlığını ölçmeye kalktı.

Yüzde 15-18 civarında faiz için Türkiye’ye koşan Japonlar, pazartesi gecesi TL’nin daha ne kadar mukavemetli olduğunu bizzat tecrübe etti. TL o testten geçemedi.

Doların 4,70 TL’ye gerileyeceğini iddia edenler o gece ne hissetti bilmiyorum. Mamafih dolar için artık 6 TL ve üzeri hiç olmadığı kadar yakın.

Ciddi veya gayr-i ciddi her haber paritenin yükselmesine sebep olacak. Mevcut iktisadî şartlarda TL’nin nereye kadar mukavemet edebileceği artık sır değil.

YETKİLİ ZEVAT KAYIP

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “faiz düşerse enflasyon da düşer” nevinden ucube tezini ispat için sıraya giren ekonomi bürokrasisi kaç gündür ortalıkta görünmüyor.

Damat Berat Albayrak da kayıp! Sanki Papua Yeni Gine’nin parası 60 kuruş birden değer kaybetti.

Devamı gelecek bir sarsıntıdan sonra hasar tespiti yapılmadığına göre filmin hazin şekilde nihayete ereceğini iktidar da kabul etti.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. TL’nin istikbali pamuk ipliğine bağlı iken yaptığınız hesaplar bir gecede çöpe gidebilir.

Türkiye hukuk devletine, bağımsız yargıya, düşünce hürriyetine, mülkiyet hakkına rücu etmeden bitmeyecek bir krizde sarsılmaya devam ediyoruz.

FAKİRLEŞMEYE DEVAM…

2019 senesinin 2’nci üç aylık dönemine dair milli gelir (GSYH) rakamları açıklandığında biraz daha fakirleştiğimiz tescil edilecek.

İlk üç ayda yüzde 2,6 küçülmüştü. 2018’in son üç ayı da dahil edildiğinde dokuz aydır yokuş aşağı iniyoruz.

26 Ağustos gecesinde nabız yokladılar. Bir dokundular bin ah işittiler. Keşke işgüzar bir brokerın hatası olsaydı.

Geçen sene ağustos ayındaki yüzde 35’lik kur şokundan hâlâ çıkamayan TL’nin gece yarısında maruz kaldığı bombardımanı keşke “tombul parmak” azizliği ile izah edebilsem ve sizleri de teskin edebilseydim.

Sebep olduğu tahribatın telafisi senelerce emek ve sermaye gerektirecek kadar ağır bir krizi görmeyenler için fazla söze hacet kalmadı.

Onlar her seferinde 50 liralık benzin almaya devam ettiği müddetçe mesele yok!

Diğerleri için tehlike ne yazık ki geçmedi…

[Semih Ardıç] 28.8.2019 [TR724]

Erdoğan-Ergenekon evliliği (1) [Alper Ender Fırat]

Recep T. Erdoğan’ın üstü kapalı tehdit ettiği konuşmasından iki saat sonra kürsüye çıkan Ahmet Davutoğlu’nun sözleri bir anda ülkede büyük bir çalkantıya sebep olmuştu. “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kimse, insan içine çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar açık söylüyorum.” Deyip bir de 7 Haziran-1 Kasım arasındaki tarihi adresi gösterince, tehdidine aynıyla karşılık verdiğini düşünülmüş ve o tarihler arasında neler olduğunu açıklayacağı beklentisine girilmişti.

Kuşkusuz; herkesin bildiği, ama kulağının üstüne yattığı, dile almaya cesaret edemediği bir meseleyi o dönemde yetkili olan bir ağzın telaffuz etmesi çok önemliydi.

Hatırlayacağımız gibi 7 Haziran seçimleri öncesinde başlayan, seçimin yenilendiği 1 Kasım 2015 tarihine kadar gemi azıya alan terör, Erdoğan’ın istediğini almasından sonra yeniden durmuştu. AKP’nin yeniden iktidarı ele geçirmesi, Türkiye’de bine yakın vatan evladının toprağa düşmesi sayesinde olmuştu. Halk ilk seferde 400’ü vermediği için mesele huzur içinde çözülememişti.

Ahmet Davutoğlu’nun böyle bir pislik kuyusunun kapağını açmaya cesaretinin olmayacağı zaten belliydi. Çünkü kapağın altında sadece Erdoğan değil, eli kanlı çok daha derin bir yapı vardı ve bunu kaldıran kim olursa olsun kendi hayatı kadar ailesinin hayatını da tehlikeye sokardı.

Kapağı kaldıracak mı sorusu bile öyle bir çalkantıya sebep oldu ki Davutoğlu şayianın dahi enerjisini kaldıramadı ve konu ‘öyle demek istemedi, aslında şunu söylüyor, o konuşmadan nasıl öyle bir anlam çıkardınız’ tartışmasına döndü.

Oysa; Haziran ve Kasım 2015 arasında yaşananlar öyle açık seçik ortadaydı ki, birisinin itiraf etmesine gerek yoktu. Doğruyu arayanlar sadece açık istihbaratla yani kamuoyuna düşmüş bilgilerle bile incelese, bine yakın vatan evladını öldüren tezgahı hemen deşifre edebilirdi.

Bu dönem daha önce başlayan Erdoğan-Ergenekon flörtünün zifaf aşamasıydı.

Hayatı belediye rantı, imar değişiklikleri, kupon arazileri ucuza kapatıp inşaat yoluyla büyük paralar kazanmakla geçmiş her milli görüşçü gibi Erdoğan’ın da güvenlik ve savunma konularında hem derinlemesine bir bilgisinin hem de kendisine sadık bir kadrosunun olmadığı aşikardı.

Ergenekon, Erdoğan’a bambaşka ve kanlı bir politik evre açtı. Bu derin şebeke, Erdoğan’a terör ve güvenlik merkezli politikalarla yeni ve mutlak bir iktidarın kapılarını açıyordu. Yeni Türkiye’yi Erdoğan’a uyarlayan, onun bu yeni ortaklarıydı.

Aslında; AKP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde bir yenilgi yaşayacağı aylar önceden belli olmuştu. Ergenekon’un önerdiği terör ve güvenlik öncelikli ülke modeli için düğmeye 7 Hazirandan çok önce, 26 Şubat 2015 tarihinde Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Çakıroğlu’nun öldürülmesiyle basılmıştı.

Ülkenin bir seçim sath-ı mailine girdiği, iç güvenlik yasasının döve döve çıkartıldığı bir zamanda üniversitenin en gözde, en simge ülkücü öğrencisi Çakıroğlu öldürüldü. Yani terör süreci başlatılmıştı. Bu olaydan bir müddet sonra da Erdoğan, Dolmabahçe’de kurulmuş barış masasına tekmeyi vurduğunu ve devirdiğini açıklayacaktı. 7 Haziran seçimlerinden bir kaç gün önce de HDP’nin Diyarbakır mitinginde bomba patlatılmış, bombacı polis aramasına takılmadan bombayı miting alanına bırakıp patlamadan önce de çıkıp gitmişti. Beş kişi hayatını kaybedecekti bu patlamada.

Aslında 1 Kasım süreci 7 Haziran öncesinde yaşatılacaktı ülkeye ama şartların oluşturulması için süre yetmemiş, şartlar yeterince olgunlaştırılamamıştı.

7 Haziran’da seçimlerin Saray’ın istemediği gibi sonuçlanmasından sonra terör arttıkça artacaktı.

Terör arttıkça, özgürlükler ortadan kaldırılmış, bireysel haklarının askıya alınması için gerekçeler oluşmuştu. Terör Erdoğan’a mutlak iktidarın kapılarını ardına kadar açıyordu. Terör arttıkça devlet azmanlaşıyordu, iplerin gerçekte kimin eline geçtiği ise tartışılırdı.

[Alper Ender Fırat] 28.8.2019 [TR724]

Osmanlı’nın Kürtlerle İmtihanı [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

“Milliyetçi-ulusalcı” cephenin desteğini alan AKP iktidarı geçtiğimiz hafta Diyarbakır, Mardin ve Van’ın “seçilmiş” belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine artık sıradan bir uygulamaya dönüşen “kayyum” ataması yaptı. Böylece AKP bir taşla iki kuş vuruyor; hem HDP’ye oy veren bu illerin Kürt halkını hem de İstanbul’da İmamoğlu’nun seçim kazanmasında etkili olan Kürt seçmeni cezalandırıyordu.

Bundan sonra sıranın Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde yeni operasyonlar olduğunu tahmin etmek zor değildi. Eski Başbakan Davutoğlu’nun 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yaşananlara dair yaptığı açıklamalar da bölgeye yönelik bundan sonra izlenecek politikalara dair ipuçları veriyor.

AKP’nin “15 Temmuz” üzerinden oy devşirme şansının azaldığı dikkate alındığında bundan sonra seçmenini bir arada tutmak için her dönemde düşman ilan edilebilen “Kürtleri” hedef alması kendisi açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

Islahatlarla Devleti Kurtarmak

Osmanlı Devleti’nde 17. Yüzyıldan itibaren yapılan düzenlemelere “ıslahat” denilmiş ve bununla problemlerin çözümüne yönelik olarak alınan tedbirler kastedilmiştir. Nitekim Kürt sorunuyla ilgili düzenlemeler için yapılan çalışmalar da “ıslahat” olarak adlandırılmıştır.

Kürt sorununun ortaya çıkışı iki yüz yıl öncesine kadar götürülebilir. 19. Yüzyıl başlarında milliyetçilik düşüncesinin hızla yayılması, Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı topraklarına yönelik izlediği politikalar ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı toprakların toplumsal ve ekonomik şartları, Kürt isyanlarına zemin hazırlamıştı.

Kürdistan Eyaleti

Osmanlı Devleti’nin Kürtlerin yaşadığı bölgedeki hâkimiyeti Yavuz Sultan Selim devrinde gerçekleşti. Yavuz Çaldıran zaferiyle Doğu Anadolu’ya, Mercidabık Zaferiyle de Suriye’ye hâkim olurken Bitlis emiri İdris-i Bitlisi vasıtasıyla da Urumiye Gölü’nden Malatya’nın batısına kadar olan bölgedeki Kürt emirlerini itaat altına aldı.

Osmanlı Devleti’nin fetihler çağındaki politikaları pragmatik gerekçelere dayanıyor, bir bölgede merkezi otoritenin kurulması tımar sistemiyle gerçekleşse de dağlık bölgelerde tımar sistemi uygulanmıyordu.

Osmanlı Devleti de Kürtlerin sosyal, ekonomik ve siyasi yapısına müdahale etmemiş ve bölge Erzurum, Van, Diyarbakır ve Musul gibi büyük şehirlerden yönetilmişti. Böylece yerel Kürt hanedanları yüzyıllarca “Ekrad  Sancağı ve Hükümeti” olarak adlandırılan Doğu Anadolu, Kuzey Irak ve İran sınırında Kürtlerin yaşadığı bölgede varlıklarını devam ettirme imkanı buldular.

Kendi içişlerinde serbest olan Kürt beylikleri dini ve siyasi yönden Padişah-Halifeye bağlıydılar. Ancak 19. Yüzyılla birlikte çeşitli nedenlerle Kürt isyanları çıkmaya başladı. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin özellikle Hakkâri emirliği, Millî Aşireti ve Baban emirliğinin güçlenmesinden rahatsız olduğu anlaşılmaktadır.

Bölgede çıkan ilk isyanlar sonrasında II. Mahmut âlimlerin fetvalarından da destek alarak “Halifeye karşı ayaklanan” Kürt beyleriyle mücadele ederek merkezi otoriteyi tesis etmeye çalıştı.

Tanzimat devrinde merkezi otorite kurulmaya çalışılırken de Müşir Osman Paşa’nın teklifiyle bölgede asayişin sağlanması için “Diyarbakır eyaleti, Van, Hakkâri, Muş sancaklarıyla Cizre, Botan ve Mardin kazalarından oluşan” ve adına “Kürdistan eyaleti” denilen yeni bir eyalet kuruldu (1847).

Böylece “şimdiye kadar Devlet-i Âliye’nin dâhilinde mülk olmuş, gerçekte ise birtakım mütegallibenin zorbalıklarına maruz kalmıştır” denilen “Havali-i Kürdistan” merkezi sisteme dâhil edildi.

Abdülhamit ve Kürtler

Osmanlı Devleti bu yolla İngiliz ve Rus propagandasına engel olmaya çalışsa da özerkliklerini kaybetme noktasına gelen aşiretler buna tepki gösterdiler. Bu dönemde Kürdistan’da Botan aşireti reisi Bedirhan, Şeyh Ubeydullah ve Şeyh Osman’ın önderliğinde çıkan isyanlar İstanbul’a zor anlar yaşatmıştır. Buna rağmen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Bedirhanların desteği alınmaya çalışılmış hatta Şeyh Ubeydullah 5.000 Kürt askerini cepheye göndermiştir.

II.Abdülhamit’in modernleşme çabalarını devam ederken diğer taraftan Hıristiyan unsurların kendi devletlerini kurmalarıyla “İslamcılık” politikasına yönelmesi, Kürtlerin kendilerini devlete daha yakın hissetmelerine neden olmuştur.

Bunun yanında Ermenilerle yaşadıkları problemler de Kürtlerin devlet tarafını seçmesiyle sonuçlanmıştır. Abdülhamit de bundan yararlanarak Ermenilere karşı Kürtleri devlet düzenine dâhil etmeye çalışmıştır.

Abdülhamit ayrıca bölgenin “dini hassasiyetlerinden dolayı” Halidi-Nakşi ve Kadiri şeyleriyle iyi ilişkiler kurmayı tercih etti. Kürt kökenli âlim ve şeyh Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Şeyh Ziyaeddin Gümüşhanevi İstanbul’a gelerek bir tekke kurdu ve onu yine Bağdadi’nin halifelerinden Mehmet Esad Erbili’nin İstanbul’a gelişi takip etti. Padişah’ın aynı zamanda bölgedeki cami, medrese ve tekkeleri tamir ettirdiği, dini kitapları ucuz veya ücretsiz olarak dağıttırdığı da görülmektedir.

Abdülhamit’in diğer yöntemiyse çeşitli yollarla bölgedeki güçlü aşiret liderlerini halifelik vasıtasıyla kendisine bağlamak oldu. Bunun için aşiret reisleriyle şahsi dostluklar kurdu ve onlara “paşalık, mirlivalık” gibi rütbeler verdi.

Abdülhamit bölgeye gönderdiği vali ve askeri erkânı da bölgeyi yakından tanıyan kişiler arasından seçmiş ve yöneticilere aşiret reisleriyle iyi ilişkiler kurmalarını istemişti.

Abdülhamit bu doğrultuda İstanbul’da açtığı Aşiret Mektebi’ne de Kürt aşiret liderlerinin çocuklarını alarak onları devlete bağlı olarak yetiştirmeye çalıştı.

Abdülhamit’in bu uygulamaları, bölgede II. Mahmut’tan itibaren başlayan ve Tanzimat devrinde yoğunluk kazanan merkezileştirme politikalarının rafa kaldırılarak devlete bağlılığın farklı yol ve yöntemlerle devam ettirilmesinin tercih edildiğini göstermektedir. Ancak tercih ettiği yöntemler “şahsına bağlı olup olduğundan” Kürt sorununa kalıcı bir çözüm getirilememiştir.

Sürgün ve Ted’ip

Abdülhamit’in en önemli özelliklerinden birisi de ülkede yaşanan problemlere, hazırlattığı “layihalar” vasıtasıyla çözüm aramasıdır. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerler ve özellikle Dersim için de bu tür layihalar hazırlanmış ve bölgenin “ıslahına” çalışılmıştır.

Layihalarda en başta Tanzimat’ın başından itibaren birçok askeri harekât yapılmasına ve bunun için çok para harcanmasına rağmen hiçbir mesafe alınamadığı belirtilmektedir. Buna karşılık bu harekâtlar Kürt halkını telef etmiş, haneler yakılmış, halkın hukukuna riayet edilmeyerek “zalimane ve gafilane” bir yol izlendiğinden halk daha da kötü duruma düşmüştür.

Ayrıca layihalarda asker ve memurlardan şikâyet edilmekte, bunların yanlış uygulamalarının halkın devletten nefret etmelerine neden olduğu belirtilmektedir. Belirlenen miktarın üzerinde öşür alınması, memurların yoksul halktan rüşvet almadan iş yapmaması da halkın küsmesine yol açmıştır.

Layihalarda devlet otoritesine karşı koyan aşiret reisi, şeyh ve ağaların buradan çıkarılarak Yemen ve Trablusgarp gibi uzak yerlere sürgün edilmesi teklif edilmektedir. Nitekim “sürgün” politikası Kürtlerin bir kaderi olarak sadece Osmanlı döneminde değil Cumhuriyet devrinde de devam edecektir.

Diğer teklif ise tahmin edilebileceği gibi asilerin “ted’ip” edilmesidir. Layihalarda ıslahatlara karşı çıkan aşiretler üzerine askeri harekât yapılarak özellikle liderlerinin “ibret” için cezalandırılmaları önerilmektedir.

Hamidiye Alayları

Abdülhamit dönemi Kürt politikasının önemli bir göstergesi de Hamidiye Alaylarıdır. Ermenilere karşı Kürtlerin desteğini almak isteyen Abdülhamit, Kürtleri Ruslara karşı da siper yapmak istemiş ve böylece Hamidiye Alayları kurulmuştur.

Alaylar vasıtasıyla bölgede iç güvenliğin sağlanması ve Kürt aşiretlerinin kontrol altına alınması da amaçlanmıştır. Bunun için 17-40 yaşındaki Kürtlerden oluşan alaylar kurulacak, silah ve cephaneleri devletçe, elbise ve hayvanlarıysa aşiret tarafından temin edilecektir.

Bu doğrultuda Erzurum, Van, Mardin gibi yerler başta olmak üzere otuz altı Hamidiye Alayı oluşturuldu. Bunun karşılığı olarak aşiret liderlerinin vergi borçları silindiği gibi kendilerine vergi muafiyeti de tanındı.

1895’te sayıları altmış beşe ulaşan alaylar çıkarılan bir nizamnameyle ordunun bir parçası haline getirilse de istenilen sonuçlar elde edilemedi. Bu alaylar düzenli bir ordu olmadıklarından yöre halkına karşı keyfi hareketlere girişiyorlar, bu da hem Kürtlerin hem de Ermenilerin rahatsızlıklarına neden oluyordu.

Her alay önce kendi aşiretinin menfaatlerini gözetiyor, rakip aşiretleri yağmalıyor ya da eşkıyalığa zemin hazırlıyordu. “Paramiliter” bir karakter taşıyan bu alayların Ermenilere de keyfi baskınlar yapmaları ve Ermenileri katletmeleri rahatsızlıkları daha da artırmış ve bu alaylar hiçbir zaman düzenli ordu birliklerine dönüşmemiştir.

İki Yüz Yıl Sonra

Osmanlı Devleti son bir yüzyıl hep “Kürtleri nasıl ıslah edeceğine ve devlete bağlı hale getireceğine dair” soruların cevabını aradı. Bazen kuvvet ve şiddet yoluyla bazen de bölge halkının desteğini alacak çeşitli yöntemlerle Kürtleri bağımsızlık iddialarından vazgeçirmeye çalıştı.

Bu çalışmalar ve alınan tedbirler genellikle çok yüzeysel kalıyor, sorunun temeline inilemiyor, Cumhuriyet dönemi boyunca da olduğu gibi sürgünler ve askeri tedbirlerle otoritenin kurulacağı zannediliyordu.

Önemli bir sebep de yine bugüne benzer şekilde kalıcı bir politika belirlenememesi ve halka sürekli olarak bir “dilemma” yaşatılmasıydı.

Hâlbuki Dersim’le ilgili olarak hazırlanan bir layihada yer aldığı gibi kuvvet ve şiddetle Kürt sorununun çözümü mümkün olamazdı ve bugüne kadar da olmadı:

“Ahalinin katl, tenkil ve hanelerinin yakılması, mallarının müsaderesi gibi şiddet politikası hiçbir fayda temin etmeyecektir. Dersim’i darb ve tenkil için ne zaman asker sokulmuş ise aşiretler diğer aşiretlere karşı düşmanlığı bırakmış, yekdiğeriyle silahlı ittifak yaparak eşkıyalığa sarılmış ve (bölge) adeta bir Dar’ul Harp hükmünü almıştır”.

Kaynaklar: B. Biçer, “Sultan II. Abdülhamit’in Kürt Politikası”, Tarih Okulu Dergisi,  2016, S. XXVI; F. Ünal, “Rusların Kürt Aşiretlerini Osmanlı Devleti’ne Karşı Kullanma Çabaları”, KARAM, 2008, S. 17; C. Eraslan, “Hamidiye Alayları”, TDV İA, C. 15.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 28.8.2019 [TR724]

Bugün son günüm olabilir diye düşünmeli [Tarık Toros]

Birkaç gündür düşündüğüm konuyu nihayet kelimelere dökmeye karar verdim.

Oturdum yazının başına.

Tam, “Mansur Yavaş icraatıyla konuşuluyor, Ekrem İmamoğlu tatiliyle..” diye yazıyordum ki.. hatta yazmıştım.

İmamoğlu çıktı ve AKP destekçisi vakıflara ödenen 357 milyon lirayı iptal ettiğini açıkladı, tam listesini vererek.

Sadece TÜGVA’ya 56.5 milyon TL “ulaşım+yeme içme” için ödenmiş, düşünebiliyor musunuz..!

**

Konuya dönelim:

Önceki yazıyı, “İmamoğlu ve Yavaş’a şimdiden geçmiş olsun” satırıyla bitirmiştim.

İstanbul ve Ankara’ya “kayyım” geliyor, eli kulağında.

Bakın medya havuzuna görürsünüz şeytanlaştırmayı.

“Terörle iltisaktan” işlem yapacaklar, belli.

İmamoğlu’nu sel baskınları ve Bodrum tatili ile yıpratmaya başladılar.

Hoş, Bodrum tatili büyük hata.

Henüz seçilmişsin, makama oturalı 2 ay olmamış.

Dinlenecekse bunu kısa aralıklı, gözlerden uzak yapmalıydı, Erdoğan ve avenelerinin yaptığı gibi.

**

Belediyecilik elbette ekip işi de vatandaş onu anlamaz, başına bir dert geldiğinde başkanı yanında görmek ister.

O yüzden nerede bir afet olsa liderler “hizmetleri aksatma” pahasına bölgeye gider, görüntüyü verir ve döner.

**

Erdoğan, İstanbul ve Ankara’nın kaybını hazmedemedi.

Demokratik tüm çıkışları tuttuğunu zannettiği bir seçimle kaybetti bu illeri.

Ve ilk fırsatta antidemokratik yolla ele geçirecek, fırsat kolluyor.

İstanbul valisinin, İmamoğlu yokluğunda sel mağdurlarını ziyaret etmesi, “yaraları saracağız” mesajı önemli.

Vali biliyor ki “sefer görev emri” yakındır.

**

Daha güçlü seçenek ise şu:

Ankara ile başlayıp tepkilere göre İstanbul’la devam edecekler.

Başkan düşürülecek ve muhtemelen AKP+MHP’nin çoğunluk olduğu belediye meclisine yeni başkanı seçtirecekler.

Diyarbakır, Mardin ve Van’da vali atayıp meclisi fesh ettirmişlerdi.

Çünkü HDP, meclislerde de üstündü.

Bu defa meclise başkan seçtirip eyleme “demokratik bir kılıf” bulacaklar.

**

Mansur Yavaş, sakin dikkatli adımlarla yürüyor.

Deneyimi var.

Önceki seçimde hakkının gasp edilmesinin yarası var.

Belli ki Ankara’ya iyi hazırlamış kendini.

**

İmamoğlu ise İstanbul’u düşlerken bir anda “Türkiye liderliği” misyonunu yüklendi.

Henüz mazbatasını bile almamışken…

“Cumhurbaşkanı adayı mısınız” sorularına muhatap oldu.

Zor bir misyon.

Kolay psikoloji değil.

Taraftarları İstanbul’a odaklanması, önce burada başarılı olması şansı vermedi.

Bu acelecilik, görüntüde İstanbul’u ıskalamasına yol açtı.

Elindekini avucundakini yitirmekle karşı karşıya.

O açıdan:

Vakıflara ödenen paraları açıklaması mühim hamle.

**

Her iki başkan da yarın sabah koltukları altlarından alınacakmış gibi güne başlamalı.

Şu gün söylenebilecek en iyi şey bu ne yazık ki.

[Tarık Toros] 28.8.2019 [TR724]

Rakamlar-İktidar ve Yalanlar! [M.Nedim Hazar]

Çok beylik bir giriş olacak ama Mark Twain’in o enfes cümlesi ile yazıya girmek isterim: “Rakamlar yalan söylemez; insanlar rakamlarla yalan söyler.”

Aslında masumdur rakamlar. Orda öylece dururlar, zalimler ve yalancıların eline geçince tehlike arz etmeye başlarlar. Yapılan şey aslında yalan değildir, yalandan çok daha fenası; gerçeği bükerek kendi amacına rakamları alet etmekten bahsediyoruz.

Yalancıların elinde bir süreliğine epey işlevsel olarak kullanılabilen rakamlar elbette sonsuza kadar bu görevi yerine getiremezler. Zira başka bir hakikat daha var; yalan ne kadar hızlı olursa olsun, gerçek ona bir gün yetişir ve geçer.

Günümüz iktidarı, kontrolü elinden kaybettikçe bu yöntemi tercih etti.

Öyle ki şimdi geldiği noktada elinde neredeyse hiç hakikat kalmadı.

Söylediği her şey çarpıtma, açıkladığı tüm rakamlar bir amaca yönelik hakikati bükmekten başka bir şey değil.

En çok seçim döneminde kullanılır rakamlar. Anketlerden başlar da meydanları dolduran seçmen sayısına kadar bir dolu rakamın ağzı gözü yamultulur.

Oylar sayılırken de sağlam şekilde hırpalanır rakamlar.

Açıklanan enflasyon rakamları da gerçek rakam değil. Bunu en iyi ekonomistler biliyor. Sonra tüm dünya da artık biliyor. Bir tek Türk milleti henüz tam olarak kavrayabilmiş değil.

Çok ucuz şark kurnazlığıyla enflasyonu hesaplayan kalemleri değiştirerek yapıyorlar bu çarpıtmayı mesela.

Enflasyon sepetine giren tüketim malzemelerinin sayısından cinsine kadar her şey ile oynayarak istedikleri rakamı bulana kadar deneme yanılma yapıp, öyle açıklıyorlar.

Bazen de geciktirerek kullanıyorlar rakamları.

Misal sigortalar kurumu, geçen yılın rakamlarını bir yıl gecikmeli yayınladı. Ve ortaya çıktı ki, sigortalı sayısında 1 milyondan fazla düşüş var. Yani bir milyon kişi resmen işsiz ama bunun bilinmesini istemiyor muktedir.

Misal işsizlik oranını açıklarken TV skeci gibi açıklama yapıyor Erdoğan, “İşsizlik oranı kadar işlilik oranına da bakın yahu” diyor mesela komik duruma düştüğünün farkında olmadan.

Hatırlarsınız bu konu TV’de şöyle ele alınmıştı:


Ve ilginçtir Erdoğan’ın açıklaması sonra gelmişti:


Örneğin mikrofonu eline alıp;

“2,5 milyar ağaç diktik” diye açıklama yapmıştı.

Yine masum rakamların yalancının amacı uğruna kullanılması durumu. Oysa böyle bir şey matematik ilmine aykırıydı.

Ağaç dikme konusunda rakamları çarpıtan zihniyet elbette ağaç kesme konusunda da aynı yöntemi deneyecekti.

Kazdağları’ndan yaşanan doğa katliamını önce küçümsemeye çalıştılar.

“efendim toplam 13 bin ağaç kesildi” diye açıklama yaptı Orman bakanlığı. Gerçi 13 bin de büyük rakam ama hakikat çok daha farklıydı. TEMA’ya göre kesilen ağaç sayısı 195 bin idi!

Belirttiğim gibi rakamları yalanlara bu kadar alet ederseniz bir süre sonra o rakamlar sizin elinizde değersizleşir ve anlamsızlaşır.

Türkiye bu sıkıntıyı daha yeni anlamaya başladı.

Faiz rakamları gerçekçi değil, enflasyon da öyle, büyüme de, işsizlik rakamları da.

Dolar kuru bile gerçek dolar kuru olarak baz alınmıyor uluslararası piyasada.

Durum böyle olunca iktidar medyası da epey zorlanıyor ve zam haberini tuhaf şekillerde vermeye başlıyorlar. Kimi “tatlı küçük zamlar” filan diyor, kimi ise artık olayı “değişiklik” olarak vermeyi tercih ediyor.

Yalnız işin bir de can yakıcı bölümü var.

Evet rakamlar masumdur.

Evet zalimler ve yalancılar rakamları amaçlarına çok iyi alet ederler.

Amma…

Bir gün mutlaka rakamlar gelir ve alır öcünü.

Tarih boyunca böyle olmuştur. İşte o zaman oluşan illüzyona kendini kaptıran halkı büyük bir kabus karşılar.

Ben söyleyeyim de, yine devam edelim bu toplumsal sirki izlemeye…

[M.Nedim Hazar] 28.8.2019 [TR724]

TSK’daki hareketlilik neyin alameti? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dışarıdan bakıldığında yeknesak bir yapı gibi görülüyor. Ancak bu, tarihin hiçbir döneminde böyle olmadı. Özellikle 15 Temmuz 2016 kontrollü askeri darbe girişimi sonrasında, TSK tarihinde örneği görülmemiş bir tasfiye operasyonu yapıldı. Türk ordusu Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de devletin taşıyıcı esası ve kurucu dinamiklerinden biri ola geldi. Osmanlı döneminde gerçekleştirilen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması girişimiyle neredeyse aynı tarihsel önemde olan 15 Temmuz sonrası tasfiyeleri anlaşılmadan, bugünkü rejim dinamikleri doğru okunamaz. Çünkü TSK operasyonu rejimin değiştirilmesidir. Ancak Erdoğan rejimi tek başına değiştirmedi. Erdoğan’ın TSK’da operasyon yapma kabiliyeti yoktu. Açıkçası Atatürk dönemi de dâhil, sivillerin TSK’da bu çapta operasyon yapabilme imkânı olduğunu düşünmek mantıksız, eşyanın tabiatına aykırı bir sav olur zaten.

15 Temmuz’un sonrasında temel olarak şu soruya yoğunlaştım: nasıl oluyor da TSK’daki tüm general ve amiral kadrolarının toplamının yarısı “FETÖ’cü” ilan edildi ve tasfiye edildi? Adem Yavuz Arslan, TR724’te yayımlanan 15 Temmuz 2019 tarihli yazısında, 15 Temmuz kontrollü darbesinden sonra tasfiye edilen TSK personelinin, darbe girişiminden önce hazırlanan fişlemelere göre yapıldığını ortaya koyuyor. Bu fişleme listeleri 15 Temmuz girişiminden bir yıl kadar önce Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Emniyet kanalıyla Erdoğan’ın ekibine iletiliyor. Bu fişlemeleri yapan gruplar, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk vs. davalarda sanık olan kişiler. TSK içi bir hesaplaşma olduğu göze çarpmakla beraber, bu hesaplaşma esnasında iç ve dış etkenlerin kendi ajandalarına göre tutum takındıkları da görülüyor. Bu tasfiye operasyonu kurgusunun sorunsuz işlemesi için herkesçe kabul görecek ve operasyona meşruiyet sağlayacak bir söyleme ihtiyaç var. Bu söylem, “FETÖ” diskurundan başka bir şey değil. “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) diye 17 Aralık sonrasında Erdoğan ve adamlarınca kullanılan ve kamuoyu algısı çalışması yaparken topluma kodlanan terim, 15 Temmuz sonrasında özellikle Kemalist-seküler kesimlerce daha önceleri aşağılamak amacıyla kullanılan “FETO” terimine atıfta bulunacak şekilde, “FETÖ” terimine dönüştürülüyor. Bu fabrikasyon “örgüt”, 15 Temmuz kontrollü darbesinin günah keçisi ilan ediliyor. Hatırlayacaksınız, daha darbe girişiminin ilk saatlerinde Gülen Cemaati ile darbe arasında ilinti kurulmuştu. Bu gayet erken – hatta aceleci – tutum, zaten hazırlanan planın amacı hakkında fikir vermekteydi. Darbe girişimi sonrasında, kimin bu girişime karışıp karışmadığına bakılmaksızın kitlesel gözaltılar yapıldı. Ana hedef olarak TSK ve yargı seçilmişti. İşte bu gözaltı işlemlerinin Aslan’ın bahsettiği listeler çerçevesinde yapılmış olması, TSK içi – kaba hatlarıyla – iki grubun mücadelesi olarak okunmak zorunda. Kimin tasfiye edileceği, kimin görevine devam edeceği meselesinde barem darbeye katılıp katılmamak olmadığına göre, bunun başka bir izahı olamaz.

Bu bahsedilen iki grup – tıpkı TSK geneli gibi – asla yeknesak değildir. Bazı askerler tasfiyenin planlayıcısı rolündeyken, diğerleri sadece ehven-i şer olan, yani konjonktür gereği ihtiyaç duyulan “silah arkadaşlarıdır”. Bu işi belli ki yapan karar alıcı bir grup var. Bu grubun ideolojik ve dünya görüşüne ilişkin bir kimliği olabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken birkaç faktör daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, Ergenekon sürecinde tasfiye olanların intikam alma arzusu. Buna kişisel hesaplar da diyebiliriz. İkinci faktör, istikbal mücadelesidir. Bu ikincisi, TSK’da her zaman var olan klikleşmeden başka bir şey değil. Kim genelkurmay başkanı olacak? Kim kuvvet komutanlığına gelecek? Bir yıl sonra ne olur? İki yıl sonra ne olur? Başa falanca kişi geçerse bu durum benim kariyerimi nasıl etkiler gibi birçok soru var bu süreçte dikkate alınması gereken. 15 Temmuz tasfiyesi, bu bakımdan değerlendirildiğinde esasında sağlam pozisyonlara ve gelecek vaat eden mevkilere gelme olasılığı zayıf olan, TSK’nın B takımı birçok subaya “istikbal açıcı” etkide bulunmuştur. NATO’cular ve Rusya yanlısı Avrasyacılar gibi ideal tipik gruplamalar bu nedenle sadece satıhta genel durumu kavrama bakımından önem taşır ve gereklidir. Fakat TSK içi faktörler bu genel “yönelim” farklılıkları dışında çok daha ayrıntılı incelenmesi gereken iç dinamiklere sahip. Bu bakımdan bu iki faktör (intikam ve istikbal) TSK içindeki karmaşayı anlamak konusunda yararlı olabilir.

Erdoğan TSK’yı kontrol edemiyor

Erdoğan TSK içi atamalara etki ediyor. Etki etmekle kontrol etmek birbirinden farklı şeylerdir. TSK, büyük oranda kendi iç dinamikleriyle hareket ediyor. Erdoğan, birbirinden farklı çıkarlar ve motivasyonlarla hareket etmekte olan TSK içi gruplar ve bireyler arasında bir tür ortak zemin oluşturuyor. Liderlik kavgasını öteliyor. Dikkatlerin TSK üzerinde toplanmasına engel oluyor. Bir tür paratoner etkisinde bulunuyor.

Bugünkü Erdoğan rejiminin taşıyıcı unsuru olan TSK’nın doğrudan devlere girmemesinin nedeni budur. Erdoğan olmazsa, TSK içi bir mücadele patlak verecek. Tipik bir Üçüncü Dünya ordusu görünümünde olan bugünkü TSK, bu güç mücadelesinden sonra bütünlüğünü koruyamayabilir. Bu, TSK’daki tüm gruplar ve fraksiyonlar için büyük bir risk. Kimse bu riski göze alamıyor. Bir diğer neden, Erdoğan’ın maşa rolünü üstlenmesidir. Sıcak kestaneleri tutmak yerine, bir maşa kullanmak daha mantıklı değil mi? Siyasi sorumluluk Erdoğan’dadır. Sonuçta TSK’daki mevcut statüko, Erdoğan üzerinden etkide bulunmayı daha az tehlikeli görüyor. Herhangi bir başarısızlık durumunda Erdoğan’ın hesap verecek olması gayet rahatlatıcı olmalı. Böylece rejim içi bir kazan-kazan durumu doğuyor. TSK yeknesak olmadığından Erdoğan’a – en azından şimdilik – ihtiyaç duyuyor. Erdoğan da TSK’nın gücünü dizginleyebildiği müddetçe riyasetini devam ettirebileceğini biliyor.

Nasıl bir zincirleme reaksiyon olasılığı doğar?

TSK’dan 30 Ağustos Yüksek Askeri Şurası öncesi istifa sinyali veren Tümgeneral Ahmet Ercan Çorbacı, Tuğgeneral Recep Özdemir, Tuğgeneral Ömer Faruk Bozdemir, Tuğgeneral Uğur Bülend Acarbay, Tuğgeneral Ertuğrul Sağlam, TSK içi karmaşık güç dinamiklerine güzel örnekler. Bu güç dinamikleri, daha üst rütbelere ve makamlara ulaştığında nasıl bir zincirleme reaksiyon olasılığı doğar, bunu zaman gösterecek. Özellikle istifalar arasında Tümgeneral Çorbacı ve yardımcısı Tuğgeneral Sağlam, Suriye’deki TSK operasyonları – özellikle de İdlib – konusunda icrai sorumluluğu olan askerlerdi. Bu durum, Suriye politikasındaki değişimlerle aynı çerçevede değerlendirilebilir. ABD ile güvenli bölge anlaşması yapılması girişimi, Suriye’de Rusya ile ortak hareket edilmesini savunan hizip tarafından mutlaka ki olumlu bulunmuyor. Erdoğan’ın Rusya’yı yatıştırmak istemesi ve Rusya’ya yaptığı günübirlik ziyaret, bu çerçevede göz önüne alınmalı. ABD’nin SDG milislerini bulundukları konumdan daha güneye çekmesi, Türkiye satrancındaki anahtar hamlelerden biri. Bu girişimle Washington Ankara’ya otobandan önce son bir çıkış imkânı daha tanımış oldu. Avrasyacı yönelimin S-400’lerin alınması sonrasında Ankara’yı getirmiş olduğu kritik eşik, fiilen kopmuş bulunan Türkiye-ABD ilişkilerini hukuken de kopma noktasına getirmişti. Bir adım sonrası yaptırımlar ve Türkiye’deki ABD-NATO üslerinin pazarlık masasına getirilmesiydi. TSK’daki Avrasyacı kanat ve bunların siyasi uzantıları Türkiye kamuoyunu bu senaryoya hazırlamıştı. Suriye’de ABD’nin güvenli bölge açılımı TSK ve rejim içi ciddi bir güç mücadelesini tetikleyebilir. Generallerin istifası, TSK içi hareketliliğe bir emare olabilir mi? Bunu söylemek için şu an elimizde yeteri kadar veri yok. Ancak bu ihtimal var.

Bugün hapishanede olan TSK personeli içinde darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan isimler çoğunlukta. Bu personelin durumunu, TSK ve rejim içi dinamikler belirleyecek. Tıpkı diğer KHK’lıların durumu gibi! Acıdır, hukukun değil, siyasi at pazarlıklarının belirlediği bir Türkiye var artık. Darbe dönemleri de dâhil, bir zamanlar iyi kötü işleyen bir hukuk sistemi vardı. Çok eleştirilse de, mükemmel olmaktan çok uzaklarda olsa da, bugünkü durumla kıyaslanamayacak kadar daha az siyasi etkilere açık, daha şeffaf ve adil bir sistemdi. Bugün anayasaya bile uyulmayan koşullarda, Erdoğan rejiminin iç dinamikler ve mücadeleler sonucunda değişmesi dışında başka bir olasılık yok.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.8.2019 [TR724]

Generallerin doktoru anlatıyor: GATA’da neler oldu? [Adem Yavuz Arslan]


Böyle bir yazıyı yazmamak için iki nedenle uzun süre bekledim.

Birincisi yaşananlar açık seçik ortada ve herkesin gözü önündeydi. ‘İnsaflı birileri’ çıkar ve itiraz eder diye düşündüm. Ayrıca Türkiye’de bu kadar çok gazeteci (!) varken mesleğin gereğini yapar ve muhataplarına mikrofon tutar diye bekledim.

İkincisi dış politikada, özellikle de Türk-Amerikan ilişkilerinde analiz edilmesi gereken sıcak konular var. Bilhassa Suriye’de bu kadar kritik gelişmeler yaşanıyorken Washington’un gelişmelere yaklaşımını aktarmak gerekiyordu.

Ancak beklenen o vicdanlı ses –Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu hariç- çıkmadı.

Dahası Erdoğan rejiminin zulmüne sessiz kalan kitleler bir yandan da ‘amalı-fakatlı’ ifadeler kullanarak zalimin işini kolaylaştırdı.

Hal böyle olunca da bırakın cezaevinde olmayı, soruşturma konusu bile olmaması gereken insanlar işkence ve kötü muamele nedeniyle hayatını kaybediyor. Her yeni güne yeni bir zulüm ve ölüm haberiyle uyanıyoruz.

Son olarak KHK’lı öğretmen Tacettin Toprak hayatını kaybetti.

Binlerce KHK’lıdan biri olan Tacettin öğretmen hasta olmasına rağmen tutuklandı, cezaevi şartlarında hastalığı daha da kötüleşti, tahliyesi yönünde doktor raporları olmasına rağmen gerekli tedaviden mahrum bırakıldı.

3.duruşmanın sonunda tahliye edildiğinde ise artık çok geçti ve Tacettin öğretmen hayatını kaybetti.

Maalesef Tacettin öğretmen ne ilk ne de son.

İlaçları verilmeyerek cezaevinde öldürülen İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, Kur’an Kursu öğretmeni Nesrin Gençosman, hastalığı ilerlemesine rağmen tahliye edilmeyen akademisyen Ahmet Özcerit, Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan ve polis Kadir Eyce gibi yüzü aşkın isim hasta olmalarına rağmen tutuklu yargılandılar. Cezaevinde tedavileri yapılmadı ve hayatlarını kaybettiler.

Halen cezaevlerinde yüzlerce hasta ve çocuk var. Belki de siz bu yazıyı okurken yeni bir ölüm haberi gelecek.

ERGENEKON EFSANESİ

Bu noktada korkunç bir iki yüzlülük ile karşı karşıyayız.

İşkence ile öldürülen Gökhan öğretmene ya da ilaçları verilmediği için cezaevinde ölüme yollanan Halime öğretmene karşı üç maymunu oynayan bir kısım gazeteci ve kanaat önderi, tepkiler görmezden gelinemeyecek boyuta gelince “Ama Ergenekon sürecinde de şöyle olmuştu, Balyoz’da da böyle olmuştu…” diyerek kendilerine bir manevra alanı açıyorlar.

Hem bugün yaşanan zalimliklere sessiz kalıyorlar hem de dün yaşanan olayları çarpıtarak Erdoğan’a destek oluyorlar.

Maalesef kimse çıkıp “Ergenekon ya da Balyoz yargılamaları sırasında bir takım yanlışlar yapılmışsa bile ne işkence yapıldı ne avukatlar nede aile fertleri tutuklandı. Cezaevinde kötü muamele yoktu. Hastalar tedavisiz bırakılmadı” demiyor.

Peki realite neydi? İddia edildiği gibi Ergenekon ve Balyoz yargılamaları sırasında tutuklular tedavi edilmediği için hayatlarını mı kaybettiler?

Bu noktada biz gazetecilere düşen belli. Olayın taraflarına mikrofon tutmak.

Ben de o dönem bütün Ergenekon ve Balyoz sanıklarının adeta ikinci evine dönen GATA’da yaşananlara dair muhataplarıyla konuştum.

Anlattıkları bırakın sanıkların tedaviden yoksun bırakılmayı aralarında Çetin Doğan gibi kamuoyunun çok yakından tanıdığı isimlerin GATA’yı turistik otele çevirdiğini gösteriyor.

İsmi bende mahfuz bir öğretim üyesinin anlattıklarına göre Ergenekon ve Balyoz sanıkları sabah 08:30 gibi bir midibüsle hastaneye geliyorlar.

Bugünlerde sıklıkla gördüğümüz elleri kelepçeli doğum ya da test sırasında kelepçeli bekletme gibi olaylar hiç yaşanmamış: “Görevli kişi saat dört gibi tekrar aynı yerde toplanma talimatı veriyordu. Sanıklar hastane kompleksinde tamamen serbesttiler. Hastane içindeki ankesörlerden uzun süren telefon görüşmeleri yapıyorlar, aile fertleriyle vakit geçiriyorlar hatta askeri hattan mesai arkadaşlarıyla istişari görüşmeler yapıyorlardı”.

Sanıkların doktor muayene randevuları da çoğunlukla tutuklu bulundukları Hasdal Cezaevi doktoru tarafından önceden alındığı için hastanede de herhangi bir zorluk yaşamamışlar. O dönem bölüm başkanlığı yapan muhatabımın anlattığına göre normal hastalar öğretim üyesinden randevu alabilmek için bir kaç ay beklerken darbecilik suçlamasıyla yargılanan isimler sıra beklemeden tedavi olabilmişler.

VIP SANIKLAR

Ergenekon ve Balyoz sanıklarından bir kısmı hastane işini fazlasıyla abartmış.

Öyle ki kamuoyunun çok iyi bildiği bazı sanıklar doktorlarla ‘yatış pazarlığı’ yapmış. Bir çoğu da normalde yatış gerektirmeyen küçük rahatsızlıklar için uzun süreli yatış almış.

GATA’da yaşanan diğer ilginçlik ise VIP sanıklar.  Hastanenin biri Sarayburnu’na bakan iki VIP bölümü var. Bu katlarda general seviyesindeki hastalar kalabiliyor ve buralar VIP hizmeti veriyor.

Bu odalar uzun süre Ergenekon sanıklarına hizmet vermiş. Hatta sanıkların eşleri ve çocuklarıyla buluşma mekanına dönüşmüş.

Ücretsiz ikramlardan da yararlanmışlar.

Muhatabım yaşananları şöyle anlatıyor : “Bir çok hasta hastaneyi istismar ediyordu. Eşiyle, çocuğuyla buluşma yerine çevirmişti. Hatta hastanedeyken bir sonraki buluşmanın planlamasını yapıyorlardı. Cezaevine dönmemek için doktorla pazarlık yapan, yatış talep edenler vardı. Sanık değil görevdeki bir komutan gibi davranıyorlar ve bazılarının emirlerine özel posta askeri veriliyordu.”

Uzun süre hastanede kalan bazı sanıklar ise hastaneyi bir nevi ofise çevirmiş. Özel bölümün cam olan kapısı “birileri görür ve fotoğraf çeker” diye buzlu camla değiştirilmiş. Burada “ileriye dönük planlama görüşmeleri” yapılmış.

Hastanenin 5. katındaki suit odalar ise Hasan Atilla Uğur ve Levent Ersöz gibi isimlerce kullanılmış. Normal şartlarda albay rütbesindeki bir ismin bu odalarda kalma hakkı olmamasına rağmen Atilla Uğur uzun süre bu odalarda kalmış.

Daha da ilginci bu odalar Ergenekon sanıkları tarafından rezerve ediliyor. Hastane yönetimi bırakın zorluk çıkarmayı her türlü kolaylığı sağlamış söz konusu isimlere.

Emekli generallerden Ergin Saygun, Bilgin Balanlı ve Çetin Doğan gibi isimler bu odaların müdavimi olmuş.

O dönemin üst düzey yöneticisi “Hastaneye gelenlerin epey bir kısmı hasta olduğu için değil dışarı havası almak, ailesiyle ve arkadaşları ile rahat ve serbest bir ortamda görüşmek için geliyordu” diyor.

Muhatabımın anlattığı başka ilginç detaylar (Kamuoyunun çok yakından tanıdığı bazı isimlerin o günlerde yaptığı kariyer planları gibi) da var ama mevzuyu dağıtmama adına o konuları başka bir yazıya bırakıyorum.

Ancak mesele net.

Ergenekon ve Balyoz yargılamaları sırasında ne işkence ne de kötü muamele vardı. Bırakın hastaların cezaevinde tutulmasını, tedaviden mahkum bırakılmayı şahitlerin anlatımları gösteriyor ki sağlık sorunu olmayanlar bile hastane imkanlarını sonuna kadar kullanmış.

Yazıya girerken dediğim gibi: “Ergenekon davalarında şöyleydi, Cemaat davalarında böyle” gibi saçma bir kıyaslamayı konu edinip üzerine yazı yazmak istemezdim.

Ancak Erdoğan rejiminin zalimliklerine ses edemeyenler bir de dönüp “Ergenekon, Balyoz da bunlar oldu, şimdi yaşananlar da onun sonucu” diyebiliyor.

Cezaevinde ölüme terk edilen masum insanların hakkını savunamıyorsunuz bari gerçekleri çarpıtmayın.

[Adem Yavuz Arslan] 28.8.2019 [TR724]