Deniz seviyesinin altında ihracat rekoru kıran ülke [Murat Kâni]

Su baskınlarına karşı büyük bir tehdit altında olan Hollanda, dünyanın ikinci büyük tarım ihracatçısı konumunda. Avrupa’nın ise en zengin ülkelerinden biri. Deniz seviyesinin altında olan Hollanda’da toprak çok değerli. Ülkenin neredeyse dörtte biri deniz seviyesinin altında. Halk yüzyıllardır topraklarını ele geçirmeye çalışan sulara karşı adeta savaş veriyor. Kuzey denizinin, ülkelerini işgal etmemesi için uzun yıllardır olağanüstü bir mühendislik çalışmasıyla setler inşa etti.

İLK PROJE 1886 YILINDA PLANLANDI, 1932’DE HAYATA GEÇTİ

Hollandalılar toprak kazanmak için bataklıkların ve denizden alçak sahaların önüne ilk setleri 13. yüzyılda yaptı. İlk planlı çalışma 1886 yılında Conelis Lely tarafından projelendirildi.  1891 yılında haritası çizilen Afsluitdijk’i (Çevre Barajı) 1932’de, 32 kilometre uzunluğundaki Afsluitdijk’i (Çevre Barajı) inşa edildi. Bu set bir içdeniz olan Zuiderzee’yi (Güney Denizi) bir seferde göle çevirdi. Aynı zamanda bu set ülkenin 1.900 kilometrelik kıyı şeridini 1.300 kilometreye düşürdü. Yaklaşık 20 yıl sonra 1953’te yaşanan sel felaketi 1.835 kişinin ölümüne yol açtı. Bu olayın ardından set yapımcıları çok daha büyük bir projeye girişti. Onların amacı ülkenin güneybatı kesimindeki tüm deniz girintilerini kapamaktı. Sadece Rotterdam ve Anvers limanlarına çıkan girintilere dokunulmadı. Delta Planı diye adlandırılan proje, ülkenin kıyı şeridini 622 kilometreye kadar düşürdü.

YILDA 200 BİN ZİYARETÇİ

Başkent Amsterdam’a 65 kilometre mesafede bulunan Afsluitdijk’ı yılda yaklaşık 200 bin kişi ziyaret ediyor. Afsluitdijk’te bir köprü ve köprü altında bir lokanta ve kahvenin yanı sıra köprü üstende yolu iki taraflı izlene bilecek mekan ve bir de kule bulunuyor. Setin tam ortasında setin tarihi ve setin ilk planlamasını yapan Cornelis Lely’nin heykeli var.

[Murat Kâni] 8.4.2017 [TR724]

Kopenhag merkezinde serüvenler bahçesi: Tivoli [Haber-İzlenim: Hasan Cücük]

Yolu Kopenhag’a uğrayanların mutlaka görmek istediği yerlerin başında Tivoli Bahçeleri gelir. Kopenhag’ın tam merkezinde 174 yıldır ziyaretçilerini ağırlayan Tivoli, şehrin sembollerinden biri. Her yıl neredeyse ülke nüfusu kadar kişi Tivoli’yi ziyaret eder. Nisan başında açılan Eylül sonunda kapanan Tivoli’nin ilginç hikâyesine birlikte bakalım…

AVRUPA ŞEHİRLERİNDEN ETKİLENDİ

Kopenhag’da bir çeşit eğlence ve tema parkı olan Tivoli’yi açma fikri, 31 Ağustos 1812 doğumlu Johan Bernhard Georg Carstensen’in bu tip eğlence yerlerini babasının diplomat olması nedeniyle Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaptıkları seyahatler sırasında görüp, etkilenmesiyle ortaya çıkmış. Carstensen, 1839 yılında yurtdışından Kopenhag’a geri döndüğünde bu fikrini gerçekleştirebilmek için çalışmalarına başlamış ve zamanın kralı 8. Christian’a bir ‘Tivoli’ açarak, burayı 5 yıl boyunca işletebilmesi için kendisine izin verilmesi başvurusunda bulunmuştur.

Kral 8. Christian’ın emri ile zamanın Kopenhag valisi Von Hessen tarafından kendisine gerekli izin 1841 yılında verilmiştir. Ancak o zaman hala askeri bölge konumunda olan ve denetim altında bulunan bu alan üzerinde yapılacak olan binaların herhangi bir savaş halinde hemen yıkılarak, yerle bir edilebilecek şekilde, hafif ve basit malzemelerle inşa edilmesi şartı öne sürülür. Bu koşullarda hemen ertesi yıl Tivoli romantik bir eğlence parkı olarak mimar Harald Conrad Stilling tarafından düzenlenmeye başlanır. 1 Mayıs 1843 tarihinde ise bu alan üzerinde gerekli olan binaların yapımına girişilir ve aynı yılın Ağustos ayında da yani, 15 Ağustos 1843 tarihinde de Tivoli kapısını ziyaretçilerine ilk kez açar.

ROMA İMPARATORUNUN İCADI

Johan Bernhard Georg Christensen daha önce Paris’te görmüş olduğu Tivoli’den esinlenerek bu güzel bahçenin adını da Tivoli olarak koymuştur. Aslında Tivoli ismi İtalya’nın başkenti Roma’nın yakınlarında bulunan bir köyün ismidir. Tivoli isimli İtalyan köyünde zamanın İmparatoru Hadrian, içerisinde birçok şelaleler, fıskiyeler bulunan çok güzel bahçelerle donanmış olan bir yazlık malikâne yaptırmış. O nedenle de daha sonraları bu tip güzel, eğlenceli içerikli bahçe ve parklara genel olarak Tivoli denilmiş.

EN ÜNLÜ MİMARLARIN İMZASINI TAŞIYOR

Kopenhag’ın etrafındaki kale hendeklerinin 1856’da askeri önemlerini kaybetmeleri üzerine, Tivoli’nin bulunduğu alanların tümü 1870 yılında Kopenhag Belediyesi tarafından devralındı. Birçok tanınmış mimar Tivoli’nin bugünkü haline gelmesinde katkıda bulundu. Örneğin Tivoli’nin bugünde ana giriş kapısı, 1890’da Richardt Bergmann ve Emil Blichfeldt isimli mimarların çizimlerine göre yapılmıştır. Yine aynı şekilde, Çin Kulesi ve Nimb, mimar Knud-Arne Petersen tarafından, sonraları yeniden inşa edilen konser salonu Glassalen mimar Poul Henningsen ve Valhalla Kalesi’de mimar Sören Robert Lund tarafından çizilmiştir. Tivoli, Belediye Meydanı ile Tren Garı’nın arasında son derecede merkezi bir yerde olmanın avantajlarına sahiptir.

Tivoli, 2. Dünya Savaşı’ndan kendine düşen payını aldı. Bazı Danimarkalıların, Alman işgal güçleri ile işbirliği yaparak kurmuş oldukları sabotaj grupları, 24 Haziran 1944 gününü 25 Haziran’a bağlayan gece Tivoli’nin içindeki binaların bir kısmını yakarak yok ettiler. Yanan binalar, savaştan sonra tekrar inşa edildi.

174 YILDIR ORİJİNALLİĞİNİ KORUYOR

Açılışından bu yana 174 yıl geçmiş olmasına rağmen Tivoli’nin orijinalliğinin korunması resmî makamlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde en çok dikkat edilen husus. Bu nedenle de, Tivoli’nin içerisinde, o güzel çiçek bahçelerini, eğlence ve lunapark yerlerini ve sahnelerini birbirlerinden zarif bir şekilde ayıran ancak gözle de görülmeyen sınırlar vardır.

Tivoli’nin en tanınmış ve sevilen simgelerinden birisi de ‘Tivoligarden’ yani ‘Tivoli Muhafızları’dır. 1844 yılında Volkersen tarafından kurulan ve Tivoli Muhafızları diye adlandırılan bu grup erkek çocuktan oluşan bir bandodur bu. Bu bandonun en önemli görevi, belli saatlerde Tivoli içinde marş söyleyip yürüyüş yaparak, müzik çalmak ve konserler vermektir. Tivoli Muhafızları çoğu zaman Danimarka’yı yurtdışında temsil etmek için seyahatlere de çıkar. Yüksek derecede müzik eğitiminin bedava olarak verildiği bu bandoya girebilmek için ise her yıl 8 ila 10 yaş arasındaki yüzlerce erkek çocuğu başvuruda bulunmaktadır.

[Hasan Cücük] 8.4.2017 [TR724]

Gerçekler bugün ortaya çıksa? [Barbaros J. Kartal]

15 Temmuz’un kontrollü bir darbe olduğu ile ilgili iddialar yeniden gündemde. Yabancı istihbarat teşkilatlarının açıklamaları ve İngiliz parlamentosunun raporu, darbenin planlayıcısının Cemaat olmadığı yönünde. Hatta daha ileri giderek bunun bizzat Erdoğan’ın planladığını söyleyen istihbaratçılar da oldu. Hükümet, rahatsız olduğu bu açıklamalara cılız resmi tepkiler verdi. Kılıçdaroğlu yumuşak bir hedef olduğu için resmi söylemden farklı düşünenleri onun üzerinden dövmeyi daha uygun buluyorlar. Kılıçdaroğlu elinde belgelerin olduğunu söylüyor bu kadar vahim bir olay ile ilgili elinde bilgi belge olan birisinin beklemesi kabul edilir değil. Ya çık anlat ya da yarın hiç konuşma çünkü 241 kişinin hayatını kaybettiği bir hadiseden bahsediyoruz. Bir hafta sonra seçime gidiyor ülke.

Benim bu işin hükümetin bilgisi dahilinde gerçekleştiğinden hiç şüphem yok. Kozmik bilgilere sahip falan da değilim. Çok basit bir şey var. Erdoğan 4 defa darbeyi öğrendiği saati farklı farklı söylüyorsa başka söze gerek yok. Böyle bir bilginin farklı versiyonu olmaz. Hele hele öğleden sonra bir hareketlilik vardı, eniştem aradı diyor. Bir kere enişte havuza yaptığı açıklamada köprüye tanklar çıktıktan sonra kendisini arayanlar olduğunu kendisinin de bunun üzerine beyefendiyi aradığını söyledi. Düşünebiliyor musunuz, eniştem söyledi diyen şahıs ile enişte bile farklı saatlerden bahsediyor. Bir de Erdoğan’ı tanıyoruz. Hep söylendiği gibi 17 Aralık’ta paracıklara dokunulunca sesi titreyen liderimizin canı söz konusu olunca bu kadar rahat olması mümkün değil. Damat efendinin gülücükler saçtığı havaalanı açıklamasına hiç girmiyorum bile.

Meclis komisyonuna Ne Erdoğan’ın ne Hulusi Akar’ın ne de Hakan Fidan’ın ifade vermesi vicdan sahipleri için zaten çok şey anlatmıyor mu?

Gerçekler elbette bir gün ortaya çıkacak ve kim bu ülkeye kötülük planlamışsa inşallah en ağır cezayı alacak.

Gelelim bugüne. Bugün gerçekler ortaya çıksa ne olur?

Hiçbir şey olmaz. Bilakis Erdoğan oyunu ve karizmasını arttırır. Şaka yapmıyorum.

ŞANTAJ MONTAJ DEMEYE DEVAM

Adil Öksüz çıksa iddiaları doğrularcasına ben falan resmi kurumun adamıyım ya da şunlarla beraber hareket ettim, bu işi cemaate yıkmak için çalıştım dese; kripto cemaatçi, ‘F..Ö’nün başka bir oyunu diyerek zaten kimseye inandırmayacaklar. Havuzun onlarca gazete ve televizyon ile üzerine nasıl çullanacağını tahmin etmek zor değil. Aynı şeyler bütün itirafçı adayları için geçerli. Hakan Fidan ya da Hulusi Akar konuşsa başına gelecekler belli.

Bir görüntü, bir ses kaydı çıksa bütün şer planlar aşikar olsa, “hece hece montajlanmış öyle hissediyorum” diyen bakan bile çıksa evet bu görüntüler orijinal dese bir şey değişmez. Büyük bir fitneyi önlemek için yapılmış bir hadise diye nasıl pazarlayacaklarını tahmin bile edemezsiniz. Havuz yazarlarının  işte liderlik, işte öngörü budur tadında yazıları mı dersiniz, elinde Starbucks bardağı ile İslamcı küfürbaz eski danışmanın bir siyasi dehanın manevrası idi ahmaklar alkışladı lafları mı? Ya Yüce milletimiz? Onlar ne yapar? Her şeyi Reis planlamış, her ayrıntıya kadar düşünmüş adam, helal olsun adam  başka ya! Haşa Allah bu ülkeye hizmet etsin diye göndermiş, kimin aklına gelir böyle bir şey. Darbe de yapıyor köprü de? Darbe oldu ama istikrar bozulmadı demez mi? Hüseyin Gülerce aşağı yukarı bunları söyler herhalde “Peygamber Efendimiz savaş hiledir buyurmuştur. Sayın Erdoğan’ın yaptığı budur. Sünnete biat etmiştir. Gülen’in CIA ile planlayacağı darbeden önce milli bir darbeyle oyunları bozulmuştur. Cemaat artık tamamen bitmiştir. Sayın Erdoğan’a yabancı ülkelerin tepkileri bütün niyetleri ortaya koymaktadır.”. Havuzun başörtülü kadın yazarları en kısa sürede tornistan yapacak türüdür havuzun. Ülke için canını verenlerin esas şimdi şehitlik mertebesine ulaştıklarını bile yazan çıkar. Sibel Abla, Türgev’de konferanslara başlar. Nihal Bengisu, 1-2 gün kafa karışıklığı yaşar 3. gün Cemaatin ülkeye açtığı badireler kıvamına gelir.

‘YAHU OLDU DA FENA MI OLDU?’ ÇETESİ

Havuzun ne yazacağını tahmin etmek kadar Hürriyet yazarlarının ne yazacağını da tahmin etmek zor değil. “Yahu oldu da fena mı oldu bakın işte cemaat belasından kurtulmadık mı?” tadında yazıları okuruz artık. Darbenin kumpas olduğunun belli olduğu gün manşetten bir kocaman bir insan hikayesi girerler. Engelli ya da bir kızımız. “İnandı,başardı”.  Aşağıda bir kutuya da “15 Temmuz ile ilgili ilginç gelişme” diye minik bir haber girerler. Ahmet Hakan, 15 temmuz kontrollü darbesinin, 15 Temmuz kontrolsüz darbesinden neden daha iyi olduğunu 6 maddede özetleyiverir. Akif Beki’nin aptala yatarak “Ne yani şimdi cemaat darbe yapmamış mı?” diye sorup sonra cemaat yapsa ancak o kadar hakaret edeceği yazısını görmek bile heyecan verici olurdu. Hiç akıllanmamış ve akıllanmayacak sol cenahtan da efsane yazılar bekliyorum. Cumhuriyet yazarlarının ekseriyeti şunu yazar. “AKP ile cemaat beraber planlamış.”,  “İlk önce Ahmet Şık yazmıştı”. “ Kadri, yıllar önce uyarmıştı”. En düşük IQ’lu haberler yine Sözcü’den gelir tabii ki “Hepiniz oradaydınız!”. Foto olarak da Bank Asya açılış fotosu eşek kadar puntolu manşetin altına.

HAYRETTİN HOCAMA BAĞLANIYORUZ

Ha bir sorun var dediğinizi duyar gibiyim. Ölen insanlar ne olacak? Düşündüğünüz şeye bakın ya. Hayrettin Karaman hocam ne güne duruyor. Zaten fetva vermemiş miydi, devletin ve din-i İslam’ın bekaası için insanlar feda edilebilir diye. Hayatını kaybeden vatandaşlarımız devletin, milletin yaşaması için kendilerini feda etmiş şehitlerdir. Hemen bunun için de yeniden bir kez daha bir fetva gelir. “Olayın muhtevasından ziyade şahısların niyetleri önemlidir vs. vs.” der geçeriz. Ailelere biraz daha maddi yardım yapılır. Arıza çıkaranlara Mavi Marmara tecrübesinden hareketle gözdağı verilir. Ölenler en kolay halledilecek şey. SADAT elemanları pıtır pıtır dökülür, “biz görev aldık”, “biz başardık” diye. “İşte Gizli Kahramanlar” diye Abdurrahman ile Nazif dizi yapar.

Perinçek’in bu iş için bize geldiler, aklı biz verdik demesini de ilave edelim. Doğru yanlış bunu der malum. Yıldıray ile Ceren’in kontrollü darbenin de aslında bir Cemaat organizasyonu olduğunu anlatan uzun çalışması için bu sefer MİT bir şeyler verir mi pek emin değilim.

Kim ne der faslı uzun sürer. Ama omurgasızlık hepsi için ortak payda olduğu için aşağı yukarı bunlar olur.

Karamsarlığa kapılmaya gerek yok. Bugün ortaya çıksa diyorum. Velev ki… İnşallah bütün gerçekler en hayırlı zamanda ortaya çıkar ki bütün sorumlular layığını bulur. Belki de kader ve her şeyin vakti var böyle bir şey.

[Barbaros J. Kartal] 8.4.2017 [TR724]

Bir çocukluk hatırası… [Babacanlar: Bekir Salim]

Belki de delikanlılık hatırası demek lâzım… Gündemin boğucu havasından biraz sıyrılmak, eskilere dönmek istedim.

Yıl 1982… Ankara Kara Harp Okulundayız…

Arkadaşlarla öğrenci harçlıklarımızdan para toplayıp bir tane “müzik seti“ almaya karar verdik. Müzik Seti o zamanlar çok yaygın değildi. Büyük bir sabırsızlıkla bekledik; geldi, kuruldu ve “Cıs-tak!” başladı. Bir ay sadece yabancı müzik… İkazlarımıza rağmen ikinci ve üçüncü aylar gene öyle…

“-Allah iyiliğinizi versin! Biraz da sanat müziği, halk müziği çalın!”

Dinleyen kim!

Zaten, haydi sanat müziği neyse, halk müziğinden bahsettin mi yandın… Hele gazinoya girerken müziğin ritmine uygun olarak başını, elini, ayağını oynatma! Hemen bir lâkap takar, adamı cümle âleme rezil ederler.

O güne kadar hep aşk şiirleri yazdığım duvar gazetesinin önünde büyük bir kalabalık homurdanarak şu şiiri okuyordu:

BAŞLARKEN (*)

Bir lüzum üzerine ayrılıp nazlı yardan,
Size sesleneceğim her hafta bu duvardan.
Kimi gün mürekkebim parça parça kan olur.
Kimi gün yaranıza sarılan derman olur.
Gaye malûm: Tablonun göz bozan renklerini,
Bu eserler şahının birkaç nâhoş yerini,
Fırça darbelerimle düzeltmek… Ferman sizden…
Öyle ya, ressamlık da geliyor elimizden.
Bizleri hakikate götüren berrak yola,
Çalışıp vasıl olmak, sapmadan sağa-sola.
Düşmeden irticaın öldüren pençesine,
Kulak dahi vermeden düşmanın bet sesine,
Uygarlık ışığında yürümek adım adım,
İşte benim tek gayem, işte benim muradım
                                  
Dilerim anlasınlar gönlümdeki niyeti,
O zaman başa gelmez Nef’i’nin akîbeti.
Ama, mâlik olduğum şahsiyetle, şerefle,
Önderimden, Atamdan aldığım direktifle,
Kaysa da istikbâlim, sönse dahi ocağım,
Daima hakikati, hakkı haykıracağım.
Taş, haksız olanındır, haklı olanın değil,
İltifat, dürüstlerin, saklı olanın değil.
Fikrim bu, telâkkim bu, hayatım bu, canım bu,
Geleceği bilemem, şimdiki imânım bu.
“-Yok arkadaş haksızsın!” diyene işte meydan,
Güreşmeye hazırım, varsa öyle pehlivan

Geçenlerde dediler gazinoya –SET- gelmiş,
Sevincimden ağladım, büyük bir nimet gelmiş.
……………………………………………….

Eyvah! Gene “Tamtamlar”, ah gene aynı sesler!
Nefret kusan soluklar, şarap kokan nefesler.
Ah! O ses yok mu, o ses! Duma tek duma tek tek,
Beynimdeki hücreleri mahveyledi tek tek.
Her “Pat Pat!” bir balyoz darbesi…

-Bu nasıl müzik?
-Asrımızın icabı…
-Yok Bence asıl müzik

Odur ki coşku verir, ceddimi hatırlatır,
İşler Anadolu’yu kalbime satır satır.
Bana haber getirir İstiklâl Savaşından,
Ben o vakit anlarım, damlayan göz yaşından
Milletimin ruhunu; daha çok çalışırım.
Benliğimi hisseder, kendime alışırım.
Geçenlerde bir bardak çay içmek ümidiyle,
Gazinoya uğradım, şereflendim(!) biriyle.
İzine çıkamamış, pop müziği dinliyor.
Bir yandan tepiniyor, bir taraftan inliyor.
Radyo bile ağlıyor, sonuna kadar açık,
Ses kifâyet etmiyor, huzursuz bizim kaçık.
Sesi yükseltmek için radyoya el uzattı.
Herhalde anladınız, düğmeyi kırdı, attı…
Kula karanlık değil, Allah’a zaten ayan,
Gazinoya girerken başını sallamayan,
Nazar-ı dikkatini celbederdi herkesin,
Çünkü kolondan çıkan kahredici o sesin,
Medenî olmak için sevilmesi şart imiş,
Hatırıma gelmedi hangi gariban demiş:
“Müzik ruhun gıdası…” Of aman aman aman!
 Bir kaset pop müziği olsun bir torba saman,
 Aç dahi olsa, at, çifteler, billahi yemez,
Hele burda doğmuşsa onu asla istemez.

Pop müziği, diskotek, esrarlar, eroinler;
Satanlar, sattıranlar ne periler, ne cinler…
Hiçbir şey düşünmeyin uyuyun arkadaşlar,
İsteğiniz bu mudur? Ölüm uykuyla başlar.
Bütün şiddetinizle bana ateş püskürün.
Yumruk atın, küfredin, suratıma tükürün.
Tükürün ki, o mikrop bana dahi bulaşsın,
Benim düşük seviyem sizinkine ulaşsın.
Hiç değilse beraber gelip aynı duruma,
Yuvarlanıp gideriz o sonsuz uçuruma.

(*) Çocuksu ama samimi bir şiir olduğunu düşünüyorum… Mehmet Âkif’i çok okuduğum bir dönemdi zahir…
                                                                                                   
***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu hafta biraz takviye ile Alper Tok kardeşimizin tamamlamasını seçtik. Tebrik ederim.

Ne kadar muhtacız bu asil ruha,
Dostuna öncelik vermektir îsâr.
Eğer herkes olsaydı bu şuurda,
Hiçbir kimse yaşamazdı inkisar.

Yeni dörtlük tamamlamamızın ilk iki satırı:

Kendine eziyet etme,
Nefret zehir, sevgi baldır…
……………
……………

[Bekir Salim] 8.4.2017 [TR724]

Batık müteahhidi kurtaralım derken Finans Merkezi battı [Analiz: Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) her seçimden evvel bohçadan çıkardığı yerli uçak, yerli tank ve yerli araba broşürleri arasında ‘İstanbul Finans Merkezi’ broşürü de vardı. Doğrudan vatandaşa hitap etmediği için çok vurgu yapılmasa da AKP, otellerde tertip edilen mutantan zirvelerde bu projeyle TÜSİAD camiasını hayli heyecana gark etmişti. Öyle ya dünyanın finans devlerinin İstanbul’u mesken tutması en fazla TÜSİAD mahallesi sakinlerine para kazandıracaktı. Milyarlarca dolar sermaye Türkiye’ye akın edecekti.

Banka ve holdingi sahipleri, proje için tahsis edilen İstanbul Ataşehir’de ihale ve arsa kapmak için yola çıktıklarında ilk şoku yaşamıştı. Zira arsalar evvelden AKP’ye yakın inşaat şirketleri arasında taksim edilmiş, atı alan Ataşehir’i geçmişti. Proje ilan edilmeden arsaların ucuza kapatılması yeni bir sermaye sınıfı ortaya çıkarmıştı. TÜSİAD bu kategorinin haricinde tutulmuştu. Varsın öyle olsun. İstikbaldeki kazançların hatırına biraz daha sabrederlerse muratlarına erebileceklerini zannettiler. İnşaatların bitmesini ve Finans Merkezi için elzem mevzuatın TBMM’den geçmesini bekleyeceklerdi o kadar.

İHALEDEN MEN YERİNE FİNANS MERKEZİ İNŞAATI VERİLDİ!

Büyük patronlar, AKP’nin projeyi belli isimleri ihya etmek üzere vitrin süsü olarak hazırladığına o günlerde inanmak istemedi. Oysa finans merkezi inşaatını üstlenen Yeni Sarp İnşaat, daha evvel TOKİ’yi en az 60 milyon lira zarar uğratan KC İnşaat’ın sahipleri Demir kardeşler tarafından kurulmuştu. Yani devlete borç takmış, taahhüdünü yerine getirememiş bir gruba yeni ihale verilerek adeta, “Verdiğiniz zararın mükâfatı olarak İstanbul Finans Merkezi’ni sizin inşa etmenizi münasip gördük” denildi.

Arazisi Hazine’ye, kredisi kamu bankalarına, teminatı da TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO’ya ait projenin bitmemesi için hususî gayret sarf edilmesi lazımdı. Batık Demir kardeşleri kurtarmak adına devletin bütün imkânlarını seferber eden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ve Emlak Konut ile Sarp İnşaat arasındaki tesanüt manidar. İhale Kanunu’nda ‘projeyi bitiremeyen firma ihalelerden men edilir’ hükmü varken, malî darboğaza girmiş aynı firmaya 700 milyon TL büyüklüğünde yeni ihale verildi. Hakikaten bu iştiyakın sebebini merak ediyorum?

AYNI AİLENİN İKİ FİRMASI AYNI GÜN İFLAS ETTİ

Finans Merkezi inşaatı 2015’te bitecekti. Binaların teslimatı yapılmadığı gibi alacaklı firmalar son çare olarak İstanbul Anadolu 1. Ticaret Mahkemesi’ne müracaat etti. Mahkeme, şirket hakkında tedbir kararı vererek kayyım atamıştı. Şirketin iflas erteleme talebi esastan incelemeye alınmıştı. Davaya müdahil olan alacaklı şirketlerin talebi ve Yeni Sarp İnşaat hakkında hazırlanan bilirkişi raporları muvacehesinde mahkeme şirket hakkında iflas kararı verdi. Zira borçları ödeyebilme ihtimali kalmamıştı.

Ne kadar calib-i dikkattir ki Ankara’da 2. Ticaret Mahkemesi de aynı gün Demir ve Erbarlas ailelerinin ortak olduğu KC İnşaat için iflas kararı verdi. Şirketler üzerindeki koruma zırhı resmen kalktı. Artık iki şirketin nakit ya da nakte dönüştürülebilecek ne kadar varlığı varsa satılacak ve kamu alacaklarına rüçhan hakkı tanınarak sırası ile alacaklı firmalara ödeme yapılacak. Tabii ortada para kalırsa…

Finans Merkezi gibi Türkiye’nin çoktan tahakkuk ettirmesi icap eden bir proje böylesine organize bir soyguna vasıta kılındı. Hem KC İnşaat hem de Yeni Sarp İnşaat battı. Son ana kadar TOKİ himayesinde oldukları için kamu ve özel bankalardan yüz milyonlarca TL kredi tahsisatı yapıldı. İflası müteakip bankalar da kredilerin üzerine soğuk su içmek mecburiyetinde kalacak.

İSTANBUL 21 BASAMAK BİRDEN DÜŞTÜ

İstanbul’un finans merkezi idealine ulaşması artık mümkün değil. İnşaatında yaşanan skandallar, yolsuzluk iddiaları ve nihayetinde müteahhidin sürpriz olmayan iflası bütün umutları suya düşürdü. Daha inşaatında bu kadar fiyasko yaşanmışsa bundan sonra proje bitse bile buraya yatırımcı çekmek deveye hendek atlatmaktan daha zor olacak.

Diğer yandan dünyadaki finans merkezlerine puan veren Z/Yen Group’un son raporu İstanbul’un bu treni kaçırdığını tescil etti. Farklı finans merkezlerinin rekabet güçlerini karşılaştırdığı araştırmada Londra, puanı düşmesine rağmen yine ilk sırayı aldı. İlk beş şehrin değişmediği endekste Londra’yı New York, Singapur, Hong Kong ve Tokyo takip etti. Londra ve New York sırasıyla 13 ve 14 puan gerileyerek en büyük düşüşleri kaydetti. Brexit ve ABD seçimleri bu düşüşte etkili oldu. Raporda Brexit’in sadece Londra için değil tüm merkezler için belirsizlik kaynağı olduğuna dikkat çekildi.

İstanbul ne oldu dersiniz? Mart 2016’da 45. sıradaydı. Bu sene ise 66. sıraya geriledi. Z/Yen gruba göre siyasî belirsizlik ve hukuk devletinden uzaklaşılması İstanbul’un 21 basamak gerilemesine sebep oldu.

Elinizi vicdanınıza koyun öyle cevap verin: “Siz dünyada büyük bir fonun sahibi olsaydınız, 66. sıradaki bir şehre mi para yatırırsınız, yoksa ilk 10 arasındaki bir şehre mi?”

Finans Merkezi’nde gelinen nokta, AKP’nin vaatleri ile neticeleri arasındaki derin uçurumu ele veren misallerden sadece biri. Bütün fiyaskolar hacimli bir kitapta anlatılabilir. Kitap için ‘Bir Ülke Nasıl Batırılır?’ veya ‘Türkiye’yi Böyle Batırdılar’ isimlerini teklif ediyorum.

[Semih Ardıç] 8.4.2017 [TR724]

Bu olayları duymuşmuydunuz? [Zaman’ın Direnişi (1) – Nazif Apak]

Daha önce Türk basını ile ilgili birkaç yazı kaleme almış, bir gün Zaman’ın hikâyesini de anlatmaya çalışacağımı söylemiştim. O gün bugündür sorup soruşturanlar var. ‘Ne zaman yazacaksın, neyi bekliyorsun’ diyorlar. Aslında beni zora sokan Zamancıların tevazuu; kendilerinden bahsetmek istemeyişi. Hak da veriyorum bu güzel duyguya; amma velâkin havuz medyasının beyin yıkama mekanizması hiç boş durmuyor ve o yalanlar en safi beyinleri bile etkiliyor.

Zaman’ın bilinmeyen bir hikayesi var. O kadar bilinmiyor ki bazen yıllarca o gazeteyi okumuş; hatta Zaman’da çalışmış insanlar bile yaşananların farkında olmayabiliyor. Çok sayıda şahitleri ve onların tanık olduğu olayları derlediğinizde oluşturtulmaya çalışılan olumsuz imajın tarihi gerçeklerle örtüşmediğini göreceksiniz. Elimden geldiğince tanıkları taradım ve size birkaç olay eşliğinde Zaman-iktidar ilişkisini anlatmaya gayret ettim. Örnek çok olunca yazıyı ikiye ayırıyorum; AKP öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar eşliğinde Zaman’ın sınavı.

MESUT YILMAZ’I ŞAŞIRTAN ÇIKIŞ

Önce AKP öncesinden birkaç örnek

2002 seçimleri yaklaşırken Zaman ‘Liderler Turu’ başlığı altında bütün siyasi parti temsilcileri ile mülakat yapıyor. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz ile de randevu alınmış. Mesut Bey randevu saatinde orada bulunan Zaman yazarlarını beklettikçe bekletiyor. Arada bir açılıp kapanan ve bazen de yarı açık bırakılan kapıdan gayet net görünüyor ki aslında bomboş oturuyor, purosunu ciğerlerine çekerek gazetecileri kapıda bekletmenin tadını çıkarıyor. Bir müddet sonra İsrail Büyükelçisi ile randevusu olduğu; ardından da Meclis’te konuşma yapacağı Yılmaz’ın resmi programında göründüğü halde ANAP lideri vaktini gazetecileri kapısında bekleterek harcamaya devam ediyor.

Bir saate yakın süren bu tavır sonunda ne oldu biliyor musunuz? Zaman ekibi, Başbakanlık binasını sitem dolu sözlerle terk etti. Görülmüş bir şey değil basın tarihimizde. Nezaket içinde sarf edilen onurlu sözleri Mesut Yılmaz da duyuyordu. Mustafa Ünal’ın ve daha başka muhabirlerin önünde cereyan eden krizde Zaman ekibi şöyle dedi: “Biz buraya ihale istemeye, menfaat temin etmeye gelmedik. Röportaj teklif ettik beyefendi de ‘Olur’ dedi. İstemiyorsa uğurlar olsun. Bizi böyle bekletmekle neyi hedefliyorsunuz?”

İKTİDAR KARŞISINDA ALIŞMADIK BİR MEDYA

Bürokratlar şaşkın. Sitem dolu cümlelerin ardından gazeteciler başbakanlık binasını topluca terk ediyor. Mesut Bey’in beklemediği bir şey olsa gerek ki aniden olaya müdahale etme ihtiyacı hissediyor. Verilen emir doğrultusunda bürokratlar gazetecilerin binadan ayrılmaması için rica ediyor. Röportaj için gelen ekip bahçeye çıkıyor ama arkadan yetişen bürokratlar yatıştırıcı sözlerle geri dönülmesini talep ediyor. Mesut Bey’in duruma çok üzüldüğünü falan söylüyorlar.

Sonunda ikiye ayrılıyor gelen röportaj heyeti. Bir kısmı mülakat için dönerken diğer ekip gazetenin Ankara bürosuna geçiyor. Hem Başbakanlık sıfatı taşıyan bir kişinin makamına saygının gereği yapılıyor; hem de keyfi uygulamanın anlamsızlığına gereken tepki verilmiş oluyor.

Röportaj sonrası şaşkınlığını gizleyemeyen ve o günlerin en saygın -ve ilerleyen yıllarda ustalığını da ispatlamış- ANAP muhabiri olan gazeteci Başkent gazetecilerine olayı naklederken “Valla ben de böyle bir şey beklemiyordum. Keşke bütün gazete yönetimleri iktidar karşısında bu kadar mert dursa da basının onuru bu kadar yerlerde sürünmese” manasına gelen sözlerini hiç unutamam.

Mesut Yılmaz ile yaşanan o röportaj krizi ne zaman aklıma gelse hep Türkiye Gazetesi’nin ve Cemaatinin lideri olan Enver Ören ile ilgili iddiayı düşünürüm. Bir dönem Türkiye Gazetesi’nde genel yayın yönetmenliğini yapmış bir kişi özetle şöyle bir olay nakletti de Türkiyecilerden tık çıkmadı: “Mesut Yılmaz’ı ziyaret ettik. Enver Abi görüşmenin başında çantasını açtı, içinden bir Kuran-ı Kerim çıkardı. şaşırmıştık. Kuran’ı masanın üzerine koydu ve elini o muazzam kitabın üzerine koyarak ‘Sayın Başbakanım Kuran üzerine yemin ederim ki bir daha sizin; ya da iktidarınızın aleyhine bir yazı çıkmayacak bizim gazetede’ dedi.”

PATRONLARDAN BIKAN GAZETECİLER

Her hatırlayışımda tüylerimi diken diken eden bu korkunç yemin iddiasını Türkiye Gazetesi’nin yalanlamasını çok ama çok istedim. Çünkü hiçbir iktidar ve ona karşı girilen beklenti böyle bir yemini mubah kılamaz. Yukarda özetleyerek verdiğim yemin iddiasını ne Enver Bey, ne yakınları ne de cemaati yalanladı. Ben yine de ‘Belki eski yayın yönetmeni ile polemiğe girmek istemiyorlar’ diye hayra yordum yıllarca. Meğer öyle değilmiş! Şimdiki Erdoğan yalakalığı, iktidar tapınması gösteriyor ki güç korkusu ve menfaat tutkusu insanlara çok daha kötü işler yaptırmakta.

Maalesef iktidar tapınması Türkiye Gazetesi’ne mahsus değil. Buyurun size Yeni Şafak örneği! ‘Aydınların Birikimi’ sloganı ile yola çıkan ve bir hayli itibar elde eden gazetenin hangi kutsalını gördünüz yıllar boyu? Albayraklar şirketine devrinden bu ana gazetenin yayın çizgisini grubun ticari ilişkileri belirlemiştir hep. İhale zincirini kesintiye uğratmaya görsün; bakanlara ver yansın eden Albayrak şirketi ayni duyarlılığı en temel meselelerde gösterebildi mi? Ne yazık ki hayır. İşten attığı gazeteciler, yazarlar iktidara göbek bağının acı diyetleriydi. İstendiği an kelle verdi iktidar için. O kelleleri vermediğinde ödeyeceği bedel büyüktü. Ta Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde başlayan halk otobüsleri ayrıcalığı ile servet edinmişlerdi. Kendilerine verilen SEKA arazisinden TOKİ’den yok pahasına verilen inşaat ihalesine kadar her şey iktidar yalakalığına bağlıydı.

Konu daha iyi anlaşılsın diye 2000’li yılların ilk döneminde Ankara gazetecilerinin tanık olduğu bir olay da nakledeyim: Yeni Şafak genel yayın yönetmeni ile Zaman yöneticisi karşılaştılar, birbirine hal hatır sordular ve baskılardan bir hayli yılmış Yeni Şafak yönetmeni şöyle dedi: “Valla size imreniyorum. Bizim patronlar bizi perişan etti.”

‘NE İŞİ VAR BU ERMENİ’NİN?’

AKP öncesine dair bir başka örnek: Koalisyon hükümetinin en kritik partisi o günlerde MHP. Bazı MHP’li vekiller de bir hayli sert, haşin. Zaman’daki çok sesliliğe özgürlükçü ve demokrat seslerin yükselişine de alışmış değil henüz Türkiye. Etyen Mahçupyan kritik yazılar yazmakta mesela. Sınırları zorlayan, ezberleri bozan yazılar. Tam o günlerde Zaman yöneticilerinden birinin telefonu çalar. Telefonun ucunda o dönemin en baskın karakterlerinden biri bulunmakta. Etyen Mahçupyan’nin Zaman’da yazmasına içerlemektedir. Konuştukça coşar coştukça sınırları zorlar ve nihayet ağzındaki baklayı çıkarır: “Bu Ermeni’yi ne diye çalıştırıyorsunuz, hala kovmuyorsunuz kardeşim?”

Verilen cevap neydi o gün; bunu cümle âlem biliyor ve konuşuyor o günlerde; çünkü MHP’nin muktedir figürü bu olayı elli yerde hayretler içinde anlatıyor ve diyor ki: “Adam bana dedi ki bir insanı yazar olarak gazeteye alırken nasıl size sormuyorsak işten ayrılacağı zaman da size bunu soracak, sizden telkin alacak değiliz.” Bu söz iktidar sahiplerine ‘Hele orada dur!’ demektir. Mahçupyan bunu bilmiyor mu? Zaman Gazetesi’nin ne zorluklarla ona ve pek çok farklı görüşe yer verdiğinden buna katlanarak demokrasiye ve düşünce özgürlüğüne nasıl katkı sağladığından habersiz mi?

Daha da ötesi ve acısı su ki aradan yıllar geçer ve Erdoğan Zaman yöneticilerine “Bu kâfirleri niye besliyorsunuz!” diye sitem eder. Zaman’ın tavrı değişir mi bu sözlerden dolayı? Tabii ki hayır. Vefasızlığın da bir tarihi seyri var şüphesiz. Bu durumun anlaşılması için bu yazının AKP döneminde yaşanan benzer olayları da mercek altına yatırması gerekiyor. Bu nedenle Zaman’ın direnişinin ikinci bölümünü başka bir yazıya bırakıyorum…

[Nazif Apak] 8.4.2017 [TR724]

Cumhuriyet iddianamesi: ‘Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor’ [Analiz: Erman Yalaz]

Biz gazeteciler çok iddianame okuruz. Çok mahkemeye gideriz, çok savcı görürüz. Mesleğin duayenlerinin en azından her darbe dönemine ait hapishane anısı, tutsaklığı vardır. Marifet olduğundan değil. Gazeteciler muktedirlerin hep hedefi olduğundan. Biz gazeteciler çok hedef oluruz. Sağ sol ayırmaz bu. Uğur Mumcu’yu alır aranızdan, bir vakit gelir Hırant Dink’i vurur kirli eller. Sabahattin Ali’yi katleder sürgün ve gurbet yollarında. Nazlı Ilıcak’ı, Taha Akyol’u gazeteci; Ekrem Dumanlı’yı genç bir lise talebesi olarak hapse atar. Güç sahipleri hıncını alamazsa asmak ister.  Susturmak için cinayet, suikast işler-işletir.  Yeni dönemin suikastları böyle; yani AKP ve Erdoğan Rejimi’nin gazetecilere kestiği cezalar seçilmiş savcı-hakimler eliyle veriliyor.

İki haftadır medya mensuplarının terör örgütü üyesi  suçlamasıyla ilgili yargılanmasına ilişkin bir dizi gelişmeye şahit olduk. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alınıp tutuklanan, attıkları twitlerden başka suç unsuru bulunmadığı için bu suçlamalarla yargılanan 25 gazetecinin 21’nin tahliyesi mahkeme kararına rağmen rejimin ali menfaatleri ve yandaş gazetecilerin talimatlarıyla durduruldu. Hafta başında ise Cumhuriyet  Gazetesi’nin tutuklu yöneticilerinin iddianamesi tamamlandı. Cumhuriyet’e iki ana suçlama yönetiliyor 400 küsür sayfalık iddianamede. Gazetecilerin konuştuğu irtibat kurduğu çevrelerin içinde Bylock kullanıcılarının olması, Cumhuriyet’in yayın çizgisinin 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandallarının ortaya çıkmasıyla değişmesi. Can Dündar’ın bir numaralı sanık olarak yer aldığı iddianamede 19 sanık hakkında ‘terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, yardım yataklık’ suçlamasıyla 7.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Örgütler PKK, ‘F..Ö’, DHKP-C…

SEN MİSİN BYLOCK’ÇULARLA KANKA OLAN

İlk suçlama iddianamenin girişini epey bir kaplıyor. Bylokçularla kanka olma meselesi. Kadri Gürsel’in Bylock kullanıcısı 92 kişiyle ve F..Ö/PDY yargılamasında adı geçen 21 kişiyle irtibatı tespit edilmiş. İddianameyi okuyan Gürsel, tepkilerini avukatları aracılığıyla iletti. “Kimi aramışım, ne görüşmüşüm, twitlerimi  rt edenler de var mı ?” diye sordu savcılara.

Fethullah Gülen, Gülen Cemaati ile fikri uyuşmazlık sahibi Hikmet Çetinkaya’nın bile Bylock’çu kankaları varmış. Düşünün artık. Ya Bylock ve cemaat her yeri sarmış. Ya da iddianame ve fezleke hazırlayan savcı  ve polislerin paranoyası her yerde.

Bir de İsmail Saymaz var. Hürriyet’ten Bylock’un patentini elinde tutan David Keynes ile çarşaf çarşaf konuştu. Kanka meselesinin ötesinde birşey hani, yandaşları da kızdırdı. Hatta Bylock yalanlarını ve efsanelerini çökertti. Bu iş ona da uzanır mı?

Asıl mesele Kadri Gürsel’in sosyalliği ise diyecek bir şey yok. Kim peki  Kadri Gürsel? Uluslararası Basın Enstitüsü(IPI) Türkiye temsilcisi. Gazetecilerle veya haber kaynağı olarak kendini arayanlarla konuşmayacak mı?

Can Dündar, Hüseyin Avni Mutlu’yu aramış. Vali Mutlu örgütten tutuklu. O zaman Dündar da suçlu! Eeee her hafta sonu bir dizi bakanı başbakanı karşılıyordu sayın Vali. Ne olacak şimdi? İstanbul’un yarısı  suçlu? Vali meşhur. Tanınıyor.

ENGİN AĞABEY SEN YANMIŞSIN! NE SULH NE SELAMET…

13 numaralı Aydın Engin’in kabahati daha büyük. Ben de tanıyorum şahsen. Adam gibi gazeteci, her dönem hakkı tutmuş, çilekeş, mahpus yüzü görmüş, ama mesleğinden ve Türkiye’den umudunu kesmemiş bir aydın. Neyle suçlanıyor? 13 Temmuz 2016’da Cumhuriyet’teki köşesinde ‘Cihanda sulh, peki yurtta ne?’ başlıklı bir yazı yazmış. Darbeden iki gün önce üstelik. Olacak iş değil. Engin Ağabey İstanbul’da mukim. Savcıların iddiasına göre o bu yazıyı yazdığı gün darbedeki rolü hala çözülümeyen Adil Öksüz denen kişi, üstelik Bylock kullanıcısı, yurda dönmüş. İstanbul’a. O yurda dönmüş, Aydın Engin de darbecilerin Yurtta Sulh Konseyi adını verdiği yapısına talimatı çakmış yazısıyla. Şaka değil, ciddi. İddianame böyle diyor. Zamanlama manidar Aydın Ağabey. Bu suçlamadan zor yırtarsın!

İyi de Aydın Engin ne yazmış o yazıda? Barış yazmış.Atatürk’ün ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözünden ilhamla Türkiye’nin kısa tarihini, AKP (Tayyip Erdoğan ) dönemi iç ve dış politika yanlışlarını yazmış. Mesela One Minute, Ey Eset, Ey Putin atarlanmalarının hikaye olduğunu anlatmış. Binali Yıldırım’ın büyük barış projesini de kaleme almış objektif şekilde. Soru sormuş ama haddi olmayarak. Cemil Çiçek’in ‘içerde barış lazım’ çıkışına değinmiş ve eklemiş: “Peki, kimlerle barışacak AKP iktidarı ve onun başı Tayyip Erdoğan?  Kürtlerle mi? Alevilerle mi? Akademisyenlerle mi? Öğrencilerle mi? İşçilerle mi? Gazetecilerle mi? Soru, cevabını içinde taşıyor gibi.  Galiba yanılmıyorum…”

Bu yazı darbe talimatı. Yurtta Sulh Konseyi diye birşey var sonuçta üç kelimeden ikisi Aydın Engin’in yazısında geçiyor. Savcı tutuklama talep etmeyecek de ne yapacak!

BYLOCK YOK, ENGİN ABİNİN DOSTLUKLARI VAR…

Bir de Bylokçularla, örgüt(!) üyeleriyle teması tespit edilmiş Engin Aydın’ın. Kendisi araştırıp yazdı; “Bir de iddianamede uzun uzun yer alan ByLock konusu var. Ancak benim ByLock ilişkimde bir tuhaflık var. Harun Tokak’la da telefon irtibatım tespit edilmiş. Olabilir. Harun Tokak’ı tanıyorum. Cemaatin vitrindeki ve galiba önde gelenlerinden biriydi. Savcı, Harun Tokak’la Haziran 2008’de konuştuğumu saptamış. Eeee? Google sordum o tarihte ByLock henüz icat edilmemiş. Bu bir. 2008’de ben Cumhuriyet’te çalışmıyordum. Bu da iki.”

Eee sayın savcım!? Ne olacak şimdi? Engin Ağabey hanımına bile Bylock varsa konuşmam diyor telefonlarda artık.

Karikatürist Musa Kart bile Bylockçularla irtibatlı bulunmuş. Adam çizer, yazmıyor ki. Bylock’u kullanarak mı çiziyormuş! Absürtlük üstüne absürtlük.

DEĞİŞİM CUMHURİYET MANŞETLERİNDE GİZLİ

400 küsür sayfa yorulmaya gerek yok. İlk başta yazılan manşetleri hatırlasak yeter. Çünkü bu manşetler Cumhuriyet’in yayın çizgisinin değiştiğinin ispatıymış! Bakalım sırayla: Ya Apo Kandil’e ya biz İmralı’ya, Kandil’den Hakan Fidan için sarsıcı açıklama, MİT suç işledi, Erdoğan’la IŞID’i yenemeyiz, O tır MİT’in, İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar, Nusaybin yerle bir, Bodrum’a baskın: onlarca ölü, Hükümetin planı, seçim  sonrası savaş, 1 Numara Erdoğan’dı, Yüce Divana gitse hayatı bitmiş olurdu,  Tekbirle patlattı, Pimi çektiler, Gece yarısı bir el durdurdu, O savcılar gitti, Yedi Tır’lık kriz, Çöküş korkusu, Katliam ülkesi, Kadınlar Çelik’e saldırdı…

Gazeteciyiz biz. Soru sormaya meraklıyız. Savcı bu manşetlerle Türkiye Cumhuriyeti hükümetine iftira atıldığını, F…. PKK-KCK örgütlerinin propagandasının yapıldığını düşünüyor. O yüzden bu manşetler suç. Basın kanunu ortada, suçsa bu manşetlerin yargılanmış olması gerekir. MİT tırları haberi dışında yargılanması yapılmış haberi hatırlayamadım ben. Bir önemli soru daha. Bu haberlerin içinde geçen gizli özne kim peki?  Receeeep. Tayyyiiiiip. Erdoğaaaaaan.  Savcı davayı kimin için açmış, iddianame neden hazırlanmış? İşte cevabı bu.

IŞİD HABERLERİ, TIR MANŞETLERİ GERÇEKTE NE ANLATIYOR?

Ne anlatıyor bu manşetler? Devletin kimyasını bozan, mafya düzeni kurup IŞİD, El Nusra’ya silah aktaran; anayasa kanun dinlemeden Kürt vatandaşların yoğun olduğu yere PKK’nın silah mühimmat biriktirmesine göz yuman, sonra vatandaşının üstüne tank süren, evini bombalayan devleti anlatıyor. Atatürk Havalimanında, Sultanahmet’te, Vezneciler’de Diyarbakırda patlayan canlı bombaları, göz yumulan IŞİD’cileri, Cihat, savaş deyip ortalığı kana bulayanları,  İslamı kirletip terör yapanları anlatıyor.

Ama savcı böyle düşünmüyor. Yayın çizgisi değişmiş! Bence iyi olmuş. İyi bir Cumhuriyet okuru olarak hükümetin ve çevresinin ne naneler yediğini güzel güzel öğreniyorduk.

AHMET ŞIK’I İKİNCİ KEZ İÇERİYE ALDIRAN İRADE

İddianameye 19. sıradan eklenen Ahmet Şık’ın durumu ise vahim. Ahmet’i de meslektaş olarak tanıyorum. Taksim’de, Beşiktaş’ta sol örgütleri, PKK’yı, DHKPC’yi takip ederken polisten yediği dayağın, gazın haddi hesabı yoktur. Bizim meslekte saha muhabiri, görmüş geçirmiş adamdır. Ya coplanır bir yerde ya mutlaka eylemin gazını yiyenlerin yanında iki kare fotoğraf çekerken öksürüklere hıçkırıklara boğulur. Bu kez Ahmet Şık’ı fena yakalamış savcılar.

EL NUSRAYI, CİZREYİ, TAHİR ELÇİYİ SORMUŞ… SUÇ OLMUŞ

”Suikastçının Nusra’cı değil F…’cü olduğunu kanıtlama gayretindeki iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?’ diye sormuş Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un kameraların gözü önünde katledilmesine tepki olarak.

”Cizre’de evlerin bodrumlarında yakılanlarla İstanbul’da bomba ile parçalananları kıyaslayacağına ikisini de itiraz et. İkisi de şiddet”  demiş.  ”Devleti mafyalaştıranların suçlarının soruşturulmasını engellemek için savaş çıkardığına inananlar, bomba patlatılacağına neden inanmaz”diye twit atmış 28 Kasım’da.

”Tahir Elçi’yi tutuklamak yerine katletmeyi tercih ettiler. Katil sürüsü bir mafyasınız” demiş.  ”ABD ve AB’nin cihatçı teröre karşı müttefikimiz dedikleri PYD’nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya çalışanlar olağan şüpheli olmaz mı?”  demiş.

Evet aynı soruları soruyorum. Katılıyorum yazdıklarına. Olamaz mı? Görmedik mi bir büyükelçinin bir AK polisi tarafından öldürülmesinin üstünün nasıl örtüldüğünü? El Nusra türküleri söylerken görmezden gelindiğini? Tahir Elçi’nin bir gün önce tutuklanmak üzere Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na çağrıldığını; bir ‘Barış Elçisi’nin bir gün sonra katledildiğini görmedik mi? Ahmet Hakan’ın kıl payı soruşturmadan yırttığına şahit olmadık mı? Devletin bir mafya düzeninde yönetildiğini, yönetilmeye devam edildiğine şahit olmadık mı?

SAVCI KİRAZ’IN ÖLÜMÜNÜ AYDINLATAMAYANLAR GAZETECİLERDEN NE İSTER

Bir de şehit savcı Mehmet Selim Kiraz’ın manşetlerdeki fotoğrafları, Ahmet Şık’ın vurulan DHKPC’lilerle röportajı delil olmuş. Savcının katilleri, silahların içeriye nasıl girdiği, acemi bir polis operasyonu ile müzakerenin ortasında nasıl katledildiği, cesedinden kaç polis mermisi çıktığı sorulmuyor, sorgulanmıyor. Bir gazetecinin ulaşıp konuşabildiği kişileri devletin niye ikna etmediği, Savcı Kiraz’ı nasıl kurban ettiğini soran yok!

Aynı soru yine aklıma düşüyor. Ahmet Şık’ın yazdığı bu twit mesajlarının, yorumlarının gizli öznesi kim? Recep Tayyip Erdoğan.  Bu iddianameler ve yaşadıklarımız içinde gerçek failleri de barındırıyor anlayacağınız.

İDDİANAMEDE ASIL FAİLLER DE VAR….

Bir de olayın ters köşesinde tanık gazeteciler var.  Mesela Mustafa Balbay, Alev Coşkun, Mehmet Faraç, Rıza Zelyut, Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce tanık olmuş.  Bir grup eski Cumhuriyet yazar çizer yöneticisi. Diğeri yürüyen zulüm iktidarının kalemşörü, tetikçileri. Balbay ile Coşkun’un şikayet mektuplarıyla başlayan süreçte Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri ve vakıf yönetiminin zaten süren bir dava ve yargılaması var. Savcı ‘yayın politikasının değiştiğini’ bu tanıkları şahit tutarak anlatıyor. Tam bir ‘bozacının şahidi, şıracı’ olayı.

Neden bunu yapıyorlar? Tarihler o gazetecilerin mahkeme salonlarına gittiğini gösterdiğinde öğreneceğiz.

YARGIYA BRİFİNG VEREN MİT…

Bir son notu da aktarmadan geçmek istemiyorum. Tutuklu 21 gazetecinin salıverilmesinden sonra Akşam’dan Murat Kelkitlioğlu isimli bir başka yandaş yazar önemli bir bilgiyi ifşa etti. Kelkitlioğlu’nun yazdığına göre, MİT işi gücü bırakmış adliye adliye gezip hakim savcılara ‘Bylock birifingi’ veriyormuş. Dün 28 Şubat postmodern darbesinde Ankara’ya toplanıp yargıçlara ayar verilmesinden fark ne? Farkı, hizmet ayağa kadar gidiyor. Sonra söz dinlemeyen hakim-savcılar, ‘Bu bylock delil olmaz, suç unsuru yok’ diyenler bir sonraki HSYK toplantısının yolunu gözlemeye başlıyor. Adalet, hukuk, demokrasi… Sizlere ömür.

Gazetecileri tutuklatan irade, gizli özne böyle istiyor.

CUMHURİYETTEKİ MESLEK BÜYÜKLERİM, MESLEKTAŞLARIMA….

Kırılmazlarsa hapis çilesi çeken meslektaşlarım ve Cumhuriyet’e gönül veren gazetecilere de bir şey demek isterim. Bylock da, örgüt üyeliği iddiaları da hikaye. Dert şu; gizli öznenin ayağına bastık. 17/25 Aralık’ta bu gizli özne fena yakalandı. Örtmek istedi hırsızlıkları, yolsuzlukları… Bir savcılar, bir Cumhuriyet, bir Zaman, bir Sözcü, bir Bugün kurcaladı. Kurcaladıkça ardı geldi. Çorap söküğü gibi. Gizli özne bakanlarını kurtardı, öte yanda ‘Sır Küpü’ tırları yakalattı. İşler yine mahvoldu. Kalem bu gözü kör olsun. Yazıyor, yazdıkça gizli özne kızıyor. Bütün mesele bu!

Mahpusluğumuzun, 200 küsur gazeteci arkadaşımızın çilesi, binlercesinin işsiz kalması da bundan. 27 Mayıs cuntacılarının hakimi Salim Başol’un meşhur sözü burada da geçerli: Bu kez darbe sivil görünümlü. Bakmayın  15 Temmuz darbe girişimi soslarına. “Sizi, bizi, gazetecileri buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” Bizim gazeteciliğimize ‘F..Ö’ diyenler, sizinkine de ‘suyunun suyu’ deyip ceza kesiyor. Olay bu.

[Erman Yalaz] 8.4.2017 [TR724]

Türkiye’nin Suriye’deki pek acıklı hikâyesi [Akif Umut Avaz]

Geçtiğimiz günlerde İdlib’te gerçekleştirilen kimyasal saldırıda yüzlerce insanın katledilmesi üzerine baştan beri kitle imha silahları kullanılmasını Suriye’deki ‘kırmızıçizgi’ olarak ilan eden ABD, Cuma sabahı Suriye’deki bir hava üssünü füzelerle vurdu. Humus’taki Şayrat Hava Üssü’nün Doğu Akdeniz’deki USS Porter ve USS Ross destroyerlerinden atılan 59 Tomahawk füzesiyle vurulmasının, yol açtığı fiziksel tahribatın ötesinde, Suriye krizine önemli etkileri olacak. Bu noktada Suriye’deki aktörlerin pozisyonlarını tek tek masaya yatırmakta fayda var.

ABD, her ne kadar kimyasal ya da biyolojik silah gibi kitle imha silahlarının kullanılmasını Suriye’deki krizin ta en başından beri ‘kırmızıçizgi’ ilan etmiş olsa da, bugüne kadar bunun gereklerini yerine getirme eğiliminde hiç olmadı. Şayrat Hava Üssü’nün vurulması Donald Trump başkanlığındaki ABD’nin deklare edilmiş ilkeler konusunda Obama Yönetimi’nden farklı bir yol izleyeceğinin ilk göstergesi olarak okunabilir.

59 TOMAHAWK FÜZESİ EN ÇOK TRUMP’A YARAYACAK

Hatırlanacağı gibi 21 Ağustos 2013 tarihinde, üstelik çok önemli uluslararası bir toplantı arifesinde, Suriye’de Guta yakınlarında bir kimyasal silah saldırısı gerçekleşmiş, ancak saldırının zamanlaması ve kaynağı konusundaki şüpheler gerekçe gösterilerek aşılan ‘kırmızıçizgi’nin gereklerinin yerine getirilmesinden imtina edilmişti. Değişik tahminlere göre 350 ila 1200 arasında insanın katledildiği Guta saldırısı sonrası Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, devletin propaganda imkânlarını da devreye sokarak sergiledikleri aşırı gayretkeşlik, başta ABD olmak üzere uluslararası toplumda Türkiye ile ilintili radikal İslamcı muhalif grupların olaya dahline dair ciddi şüphelere yol açmıştı.

Görev süresi boyunca ekonomik sorunlara ve sosyal reformlara daha fazla eğilen Obama Yönetimi, göreve geldiği ilk andan itibaren ciddi bir uluslararası sempati ile karşılanmış, henüz koltuğunu dahi ısıtamamışken Nobel Ödülü’ne bile layık görülmüştü. Sadece ABD’de değil, tüm dünyada sempati şöyle dursun yer yer nefretle karşılaşan Trump ise, birbirinden vahim pek çok tartışma ve ithamlar eşliğinde koltuğuna oturabildi. Bu tartışmalardan en can yakıcısı ise, hiç şüphesiz ki, Trump ve yakın çevresindeki adamlarının Rusya ile olan alengirli ilişkilerine odaklandı. Öyle ki iş, Trump’ın seçiminde Rusya’nın illegal ama çok önemli bir rol oynadığı iddiasına kadar vardırıldı. Bu suçlamalar iddia olmaktan çıkarılıp ciddi soruşturmalara konu edildi.

Şimdi 59 füzenin devamı gelse de gelmese de Trump, Suriye’de Esed rejiminin en büyük müttefiği ve hamisi Rusya’nın doğrudan karşısına çıkarak hakkındaki bu iddiaları sadece bertaraf etme imkânı bulmakla kalmayacak, tazyikten kurtulurken tartışmaları başka yöne kanalize ederek rahat bir nefes alacak ve rahatlayacak.

Öte yandan, fırlatılan 59 Tomahawk füzesi, 2011’den beri eli kandan çıkmayan Esed rejiminin bugüne kadar karşılaştığı en büyük meydan okuma olabilir. Bugüne kadar, sahada Rusya ve İran’ın açık, fiziki ve pratik her türlü desteğini gören Esed rejimi, karşısında ise sadece Türkiye’nin acemice tertipleyip eline yüzüne bulaştırdığı, üstelik çoğunu da yarı yolda bırakmak zorunda kaldığı radikal İslamcı muhalif grupları görüyordu. ABD ve diğer batılı güçlerin laf üretmekten ve kınamalardan başka bir tehdit oluşturmadığını defalarca tecrübe etmişti. Şayrat Hava Üssü’ne atılan 59 füze, Esed rejiminin bu nispeten konforlu pozisyonunda çok ciddi kırılmalara yol açabilir. Özellikle takip eden saatlerde ya da günlerde benzer füze veya hava saldırıları devam ederse Esed’in 6 yıldır yaşadığı nispi konfordan geriye eser kalmayabilir.

RUSYA’NIN TEHDİT ALGILAMASI VE TAVRI BELİRLEYİCİ OLACAK

ABD ve Batı’nın sadece laf ya da kınama ürettiği 6 yıl boyunca sahada Esed rejiminin en büyük destekçilerinden biri olan Rusya da, hiç şüphesiz ki, sahadaki dominant belirleyici pozisyonunu aynı rahatlıkla sürdürmekte zorluk çekecektir. Bugüne kadar, Suriye’de önceliğin IŞİD ve benzeri radikal İslamcı terör örgütleri olduğu konusunda gelişen uluslararası bir mutabakat çerçevesinde hareket eden Rusya ve ABD, atılan bu 59 füzeyle çok farklı pozisyona sürüklenecektir. Her ne kadar Pentagon yetkilileri saldırı öncesi Rusya dâhil “ilgili ülkelere bilgi verildi” dese de, bunun Rusya’nın füze saldırısına dair tehdit algılamasında önemli bir fark yaratmayacağını söyleyebiliriz.

Saldırı sonrası yaptığı açıklamada “ABD’nin Suriye’ye saldırısını uluslararası hukukun ihlali” olarak değerlendiren Kremlin, saldırıyı nihai olarak müttefiği olan “egemen bir devlete” yapılmış olarak görüyor. Irak savaşı öncesi, özellikle BM kurumları bağlamında, şeklen de olsa takip edilen uluslararası hukuk ve diplomasi sürecine ABD’nin bu saldırı öncesinde gerek duymaması özellikle Rusya’nın iteklemesiyle çok tartışılacak gibi. Her ne kadar ABD geçmişte, yine kitle imha silahları gerekçesiyle, Sudan ve Libya’ya da meşruiyeti tartışmalı tek taraflı benzer saldırılar yapmış olsa da, son saldırı Rusya ve Çin’in daimi üye olduğu BM Güvenlik Konseyi’nde ciddi tartışmalara ve gerilimlere yol açabilir.

ÇİN VE İRAN, RUSYA’YI TAKİP EDECEKTİR

Saldırıdan hemen sonra, ABD ile Suriye’de istenmeyen olayların önlenmesi ve hava operasyonları sırasında güvenliğin sağlanması anlaşmasını askıya aldığını duyuran Rusya’nın bu adımla yetinmeyeceği ortada. Her ne kadar saldırıda Suriye’deki Rus askerlerinin zarar görmemesine dikkat edilse de Rusya, istediği gibi at oynattığı Suriye’de, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan saldırıda bulunmasını uluslararası hukuk ve kuralların sert bir ihlali olarak görüyor ve bu konuda sesini yükselteceğe benziyor.

BMGK üyesi Çin’in de benzer bir pozisyon almasına kimse şaşırmamalı. Rusya ve Çin gibi ülkelerin desteğini arkasına alıp Ortadoğu’da bölgesel diplomasi ve güvenlik politikalarında öne çıkmayı başaran İran’ın ise, atılan Tomahawk füzelerinden pek memnun olmadığı tartışmadan vareste. Ortadoğu gibi alabildiğine kaypak bir zeminde ta 1979’dan beri Şam rejimi ile kesintisiz bir müttefiklik ilişkisi sürdüren İran, yapılan füze saldırısını kendisine yapılmış ölçüde ciddiye alacaktır.

Potansiyel veya fiili tehdit oluşturan tüm komşularının alabildiğine zayıflatılmış olmasını tercih eden İsrail ise oldukça memnun görünüyor. Saldırıdan memnun görünen bir başka aktör ise, Suriye’nin içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüşmesinde başat rolü olan Erdoğan rejimi. Erdoğan ve çevresindekilerin hırs ve ihtirasları yüzünden Suriye’ye büyük heveslerle burnunu sokan Türkiye’nin gelişen olaylar neticesinde yola çıkarkenki bütün varsayımları krizin daha ilk yıllarında zaten çökmüştü.

YEL ÖNÜNDE SAVRULAN, SÜREKLİ MÜTTEFİK DEĞİŞTİREN TÜRKİYE

Buna ragmen, inat ve intikam siyaseti takip eden Davutoğlu-Erdoğan ikilisi, süreç içerisinde sırf Esed’i devirmek için Türkiye’yi radikal İslamcı terör gruplarını destekleyen, eğiten, silahlandıran bir ülke durumuna düşürdüler. Hedeflerine ulaşamayınca Suriye’de sert esen yel önünde sürüklenen iradesiz bir görüntü sergiler hale geldiler. Suriye’de uluslararası savaş suçu sayılabilecek pek çok hukuksuz işe bulaşan Erdoğan ve adamları, süreç içerisinde sürekli pozisyon ve müttefik değiştirerek tam olarak ne yaptığını bilmeyen iradesiz bir yönetim görüntüsü verdiler.

Suriye’de Rusya-İran-Şam karşısında Batılı güçlerle yola çıkan Erdoğan rejimi, bir taraftan Esed’e karşı radikal unsurları örgütlerken diğer taraftan Esed’in en büyük destekçisi olan ve o yıllarda uluslararası yaptırım altında bulunan İran’ın en büyük finansman aracı haline gelmişti. Yani radikal unsurları finanse ederek, eğiterek, silahlandırarak Esed’e karşı savaştıran Erdoğan rejimi, öte yandan Esed rejimini besleyen İran’ın en büyük destekçisi gibi çelişkili bir durumdaydı.

Mevcut durumda ise, Erdoğan rejiminin Suriye’deki pozisyonunun verdiği görüntü çok daha karmaşık ve anlaşılmaz. Esed’e karşı radikal İslamcı terör gruplarını semirten Erdoğan rejimi, başta yer yer açık desteğe varan büyük bir toleransla yaklaştığı IŞİD’a son zamanlardaki zoraki karşıtlığında Rusya, ABD, Batı ve Esed rejimi ile aynı pozisyonu paylaşıyor. Nihai olarak IŞİD’e karşı aynı amaçları taşıdığı PKK uzantısı PYD ile ise rüzgârın yönüne göre bir dost, bir düşman oluyor. IŞİD’e karşı 2 yıl önve PYD’ye destek veren Erdoğan rejimi, ABD’nin PYD’ye verdiği desteğe ise ateş püskürüyor.

BUNA KARŞI ONUNLA, ONA KARŞI BUNUNLA STRATEJİSİ

Erdoğan’ın eline yüzüne bulaştırdığı Suriye stratejisinde ortaya hakikaten de şöyle bir karmaşık tablo çıkıyor: Esed’e karşı ABD-PYD-IŞİD-Radikal örgütler ile aynı pozisyonda; IŞİD’e karşı ABD-Rusya-İran-Şam-PYD ile aynı pozisyonda, PYD’ye karşı Şam-IŞİD-Radikal Örgütler ile aynı pozisyonda, PYD destekçisi ABD’ye karşı IŞİD-Esed-Rusya-İran ile aynı pozisyonda, Rusya’ya karşı ABD-IŞİD-PYD-Radikal örgütler ile aynı pozisyonda bulunuyor…

Başınız döndü değil mi? Suriye’de önce ABD’nin, sonra Rusya’nın ve şimdi yeniden ABD’nin kuyruğuna takılan yolunu şaşırmış, kendi elleriyle oluşturduğu Suriye bataklığına gırtlağına kadar batmış Erdoğan rejimi, hiç şüpheniz olmasın ki, saldırıyı ABD’nin nihayet kendi çizgilerine geldiği şeklinde pazarlayacaktır. Bakın Despot Erdoğan rejimine çok yakışan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu konuda neler diyor:

“ABD’nin bu müdahalesini yerinde buluyor ve destekliyoruz. Böyle bir rejimi destekleyenlere de söylüyoruz ki gelin Suriye’nin milli birliğini, bütünlüğünü sağlayalım, ateşkesi tesis edelim ve siyasi çözüme odaklanalım, bir kişinin ardında durmayalım. Hele hele bu kişi zalimse ve kimyasal silah kullanabiliyorsa bu kişileri meşrulaştırmamamız lazım. Destek veren ülkelere çağrımız budur.”

Esed’e kesintisiz destek veren ülkelerin başında gelen Rusya ve İran konusunda bugüne kadar ağzından tek bir kelime işitmediğimiz Çavuşoğlu söylüyor bunları. Suriye’deki 6 yıllık tabloya şöyle bir bakan sadece Esed’in köşeye sıkışmışlıkla gerçekleştirdiği zulüm ve katliamları, milyonlarca insanın mağduriyetini değil Türkiye’nin Suriye’deki bu pek açıklı hikayesini de görüyor.

Bu acıklı hikâyenin artık yeni ve çok daha tehlikeli bir aşamasındayız. Erdoğan’ın ihtirasları, nihayet iki dev ülkeyi Soğuk Savaş’ın bitmesinden bu yana geçen 27 yıl içerisinde ilk kez Suriye’de karşı karşıya getirdi. Bir dünya savaşı potansiyeli taşıyan yanı başımızdaki tehdit ve tehlikenin umarım farkındayızdır.

[Akif Umut Avaz] 8.4.2017 [TR724]