Fuat Sezgin’in ardından [Muhammet Mertek]

Yıllar önce Fuat Sezgin’i ziyaret ettiğimde büyülenmiştim. 27 dil bilen, tarihin tozlu raflarından çıkardığı 1200’den fazla kitabın tıpkıbasımını neşreden, bununla yetinmeyip İslam bilim tarihi müzesi kuran ve bütün bunları günde 18 saat çalışarak gerçekleştiren sahici bir âlimle ilk defa karşılaşmıştım.

Bu muazzam çalışmaları kamuoyuna tanıtmak gerekiyordu. Ziyaretin akabinde hazırladığım bir yazıyı yayınlanmadan önce onayını almak üzere kendisine göndermiştim. O sıralar Türkiye’de bulunduğundan tam 20 dakika telefonla görüşmüş, Almanca çevirilerinde gösterdiği titizliğine ve sıra dışı kişiliğine şahit olmuştum.

Fuat Hoca, İslam bilim tarihi alanında yarım asra yakın çalışmalar yaptı. 1966`da Frankfurt J.W.Goethe Üniversitesi`nden profesörlük unvanını aldı. 1982 yılında aynı üniversiteye bağlı, finansmanı bir vakıf tarafından karşılanan Arap-İslam Bilimler Tarihi Enstitüsü’nü kurdu. Prof. Sezgin enstitünün onursal başkanıydı. 1967 yılından beri çıkmaya başlayan İslam bilimleri tarihinin on iki cildinin yanında, bu enstitüde yardımcılarıyla birlikte ayrıca 1200 ciltten fazla İslam’da bilim ve teknolojiye dair kitapların tıpkıbasımını neşretti.

Bu yarım asırlık çalışmaların bir nevi özeti sayılan “İslam`da Bilim ve Teknik” adlı beş ciltlik eser hazırladı.

İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde iki katı dolduran (modeli yapılarak ve satın alınarak) yaklaşık 800 parçadan oluşan bir koleksiyon bulunuyordu. Bunlar astronomi, geometri, fizik-teknik, optik, askeri teknoloji, coğrafya, kimya, denizcilik, tıp, mimarlık, mineraloji ve müzik bölümlerinde sergileniyor.

Müzede 8 ile 15. yüzyıllar arasında yaşayan Müslüman âlimlerin dünya bilimine katkılarını bizzat görünce göğsüm kabarmıştı. O zamanların teknik ve teknolojisiyle icat edilen ve geliştirilen, fakat günümüze kadar ulaşmayan aletlerin Arapça ve Farsça eserlere veya onların Latince tercümelerine dayanarak bir benzerini yaptıran Prof. Dr. Sezgin hayatını buna adamış bir bilim insanıydı.

Sanki zaman değişmiş, sekiz on asır öncesinin, estetikle ilmin at başı yükseldiği büyüleyici atmosferine girmiş gibi olmuştuk. Çeşitli sanat eserleriyle bezenmiş duvarların yanından geçerek, çeşitli ilmi alanlardaki buluşların tek tek sergilendiği odaları gezmiştik. İlimle birlikte sanat ve estetiğin ruhumuzu okşadığı son derece nezih bir mekândı.

Bu güzel mekanda sergilenen buluşlardan bazıları: Astronom İbnü ş-Şatir (ö. 1375) tarafından Şam`daki Emeviler Camii için yapılan, dönemin en mükemmel güneş saati. Büyük denizci İbn Macid`in 15. yy.`da icat ettiği en gelişmiş pusula tipini de burada görmek mümkün. 1154 yılında El-İdrisi`nin yaptığı dünya haritası ise, Sicilya`daki Norman kralı II. Roger`e hediye edilmiş. 813-833 yıllarında halife olan el-Me`mun`un astronom ve coğrafyacılarına yaptırdığı yer küre haritası da insanı büyülüyor. Haritada dünyanın yuvarlak olduğu vurgulanıyor.

İlim ve tekniğin dizgininin Müslümanların elinde olduğu yedi asır boyunca dünyayı aydınlatan İslam bilim rönesansının arkasındaki sır perdesini ise iki İslam aliminin aşağıdaki sözleri aralıyor. Yaşadığı asra adını veren el-Biruni (ö. 1048) şöyle diyor: “Ben her kişinin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım: Öncellerinin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden doğrultmak, kendisine gerçek olarak görüneni gelecek nesle ve sonrakilere emanet etmek.” Kamerayı (karanlık oda) ilk icat eden olarak sayılan büyük astronom, matematikçi, fizikçi ve optikçi İbnü`l Heysem`e (ö. 1040) göre ise “evren bütün değişmelerine rağmen bir düzen ve bütün ayrıntılarına rağmen bir ahenk içindedir.”

Fuat Hoca, “kendisine gerçek olarak görüneni gelecek nesle ve sonrakilere emanet etmek” için hayatını bu işe vakfederek kültürümüze hatırı sayılır bir hizmette bulundu.

 BİLİM TARİHİNDE EZBERLERİ BOZAN ADAM

Aslında Fuat Sezgin Hocayı tanımak, bilim tarihi açısından kültür mirasımızın köklerini kavramak demek.

Fuat Hocanın bilim tarihi çalışmaları ve yayınları, Müslümanların bilimlerin gelişmesine olan katkılarıyla ortaya çıkan ilmi seviyenin Avrupa’ya ulaşma safhalarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. İlim aşkı ve ahlakı açısından örnek alınması gereken Fuat Hoca, işin en temelindeki yazma eserlerle, o eserler üzerinde kimlerin çalışma yaptıklarını değerlendirerek mühim tespitlerde bulunuyor.

Bilhassa yaklaşık 15 asırlık İslam medeniyetinde tevarüs eden ilmi başarılar üzerine ciddi analizler yapıyor. Bilim tarihindeki etkileşimleri, Avrupalıların Müslümanlardan ilmi gelişmeleri nasıl elde ettiklerini belgeleriyle tek tek ispatlıyor.

Sadece neşrettiği bin 200’den fazla cilt tutan çalışmalarıyla Müslümanların yaptıkları ilmi çalışmaların Avrupa’ya nasıl ulaştığının kaynaklarını veriyor. Bununla kalmayıp ulaştıktan sonra Avrupa’da kaynakların nasıl unut(tur)ulduğunu veya görmezden gelinerek ilmi gelişmelerin kendilerine maledildiğini gözler önüne seriyor. Bu çalışmalar, 60’tan fazla ülkede 400 binden fazla eseri tarayarak yapılan muazzam bir gayretin ürünü.

17 Nisan 2009 tarihinde kaleme aldığı bir önsözde Prof. Sezgin, serginin maksadını şöyle dile getiriyor: “İstanbul’da ve daha önce de Frankfurt’ta İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin kuruluşunu teşvik eden faktör, evrensel bilim tarihinin bütünlüğüne duyulan inanç idi. Biz bilim tarihindeki eksik halkalardan birini yerine koymak istiyorduk; burada eksik kelimesi ile kastedilen, Rönesans’ı doğrudan doğruya Antikçağ’a bağlayan yanlış düşünce ile oluşan boşluktur. Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturmuşlardır.”

Müslümanların bilimleri iktibas ve işleme dönemininin yaklaşık 200 sene sürdükten sonra yavaş yavaş üretme dönemine geçiş yaptığını belirten prof. Sezgin, bilim tarihinde gereğince dikkate alınmamış olan şu olguya işaret edilmesi gerektiğini vurguluyor: “Biz, Arap-İslam bilim adamlarının kaynaklarını ve öncülerini, bildiğimiz kültürlerdeki durumun aksine, daha kolay ve açık bir şekilde tanıyabiliyoruz. Arap bilim adamları, kaynaklarının isimlerini tam olarak belirtmeyi ve öncülerini, özellikle Yunanlıları büyük bir saygı ve şükranla anmayı adet edinmişlerdi. Mesela, aksi takdirde Yunanlıların tanınmamış kalacak olan alet ve edevatının izine ulaşmamızı ve orijinali kaybolmuş Yunanca eserlerin fragmanlarını -yapılan alıntılardan hareketle- yeniden kazanmamızı böylece mümkün hale getirdiler.”

Buna karşı Avrupalıların takındığı tavrı ise büyük bir cesaretle dışa vuruyor: “E. Wiedemann’ın 1917 yılında dile getirdiği şu şikâyet maalesef hâlâ geçerliliğini korumaktadır: “Arapların Antik Çağ’dan kazandıkları bilgileri sadece tercümeler yoluyla bize ulaştırdıkları ve buna önemli sayılabilecek bir yenilik eklemedikleri görüşüyle her defasında yeniden karşılaşılmaktadır.” Bunun sebebi her şeyden önce bilimler tarihi yazıcığılında inatçı bir şekilde tutunan, Arap-İslam kültür çevresinin bilim tarihindeki yaklaşık 800 yıllık yaratıcı dönemini görmezden gelen ve böylelikle de modern insanın temel bilim tarihi bakış açısını daha okul kitaplarından başlayarak perçinleyen ele alış tarzında görülebilir. Bu yargı sadece Batı dünyası için değil, aynı zamanda en geniş anlamda, okul kitaplarının Amerikan, ya da Avrupalı örneklerine göre şekillendirildiği, günümüz Arap-İslam kültür bölgesi için de geçerlidir.”

Kartografyacılıkta olduğu gibi Arap-İslam dünyasına dayananan birçok ilmin değişik gelişim safhalarından sonra savaşlar, seyyahlar, denizciler, Haçlı seferleri veya elçiler yoluyla gerçekleşen çeşitli temaslarla Avrupa’ya ulaştığını, ancak kaynaklarının yok edildiğini tek tek ortaya koyan Fuat Hoca gerçekten ezberleri bozuyor ve bilim tarihinin yeniden ele alınmasının kaçınılmaz bir görev olduğunu dünya kamuoyuna arzediyor.

Bugün ‘alimin ölümü alemin ölümüdür’ sözüyle ancak ifade edebileceğimiz büyük bir kayıp yaşadık ve bu büyük alimi kaybettik. Mekanı cennet olsun. Yeni nesiller onun arkada bıraktığı bu ufuk açıcı muazzam mirasına ve ilim aşkına sahip çıktığı ölçüde İslam memleketleri belki pürü perişan halden kurtulabilir.

[Muhammet Mertek] 1.7.2018 [Kronos.News]

Ahmet Turan Alkan: Kavgadan, gerginlikten, kutuplaşmaktan usandık

Mektubunda yeni dönemden yüksek beklentilerinin olduğunu söyleyen Alkan, “En olumsuz şartlarda bile yargı üzerindeki baskıların kalkmasıyla güzel günlere erişeceğimiz ümidindeyim. Bana güvenen ve hayır duasını eksik etmeyen herkese selam ve hürmetlerimi arz ediyorum.” dedi.

Turan’ın mektubu şöyle;

“Yeni dönemden yüksek beklentilerim var. Türkiye’nin bütün kurum ve kavramlar itibariyle normalleşmesini, kırgınlık ve gerginlik ikliminden hızla sıyrılabileceğini düşünüyor ve ümid ediyorum.

Özellikle hukuk standartlarında ve toplumda büyük bir beklenti haline gelen haksızlık ve adaletsizliklerin bir an evvel teskîninde iyileşmelere, yapıcı adımlara ihtiyacımız var. En olumsuz şartlarda bile yargı üzerindeki baskıların kalkmasıyla güzel günlere erişeceğimiz ümidindeyim.

Kavgadan, gerginlikten, kutuplaşmaktan ve birbirimizi düşmanlaştırmaktan usandık. Daha güzel günleri bütün toplum olarak hak ettiğimiz inancındayım. Bana güvenen ve hayır duasını eksik etmeyen herkese selam ve hürmetlerimi arz ediyorum.”

Ahmet Turan Alkan
1 Temmuz 2018/Pazar
Silivri

[Samanyolu Haber] 2.7.2018

Etlik’te mezarını bile hazırlamışlardır senin! [Ali Emir Pakkan]

27 Mayıs ile 15 Temmuz arasında çok benzerlikler var, demiştim. İşte size bir benzerlik daha. Cumhurbaşkanlığı seçimleri...

24 Haziran gecesi Meral Akşener ve Muharrem İnce bir anda kayıplara karıştı. İki Cumhurbaşkanı adayı ilk sonuçlar AA’dan gelmeye başladığında ısrarla seçmenlerini sandıkları korumaya davet esiyorlardı. Akşener, “Beni YSK’ının duvarlarından kazıyarak çıkarırlar. “ diyordu. İnce ise, 50 bin avukatla sonuçlara itiraza hazırlanıyordu.

Ancak ne oldu ise oldu? İki aday da bir anda buharlaştı. Ortaya çıktıklarında ise rakipleri zaferini çoktan ilan etmişti! Ama daha ilginci İnce ve Akşener’deki tavır değişikliğiydi! Seçimlere itiraz yerine sonuçları kabullenmeye bırakmıştı!

Peki neden değiştiler? Yoklara karıştıkları o saatlerde tehdit mi edildiler?

Yok artık demeden 1961’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesine götüreyim sizi...

27 Mayısçılar’ın adayı Cemal Gürsel’di. Ancak Samsun senatörü Ali Fuat Başgil’in adaylığını koyması planları bozdu.

Prof. Başgil, darbe karşıtı yazıları sebebi ile tutuklanmış bir süre Balmumcu cezaevinde kalmıştı. Halkın büyük teveccühü vardı.

24 Ekim’de adaylığını açıklamak üzere Ankara’ya geldi. Kaldığı otel ziyaretçi akınına uğruyordu. Ancak darbe ile yönetime el koyanlar da boş durmuyordu.

Saat 19 sularında otelde bir hareketlenme oldu. Başgil acilen Başbakanlığa çağrılıyordu. Bir saat sonra, Tahsin Demiray, Fethi Tevetoğlu, Ali Fuad Alişan, Şadi Pehlivanoğlu ile birlikte başbakanlıktaydı.

Başgil, üst katta başbakan yardımcısı odasına alındı. Milli Birlik Komitesi üyeleri Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek karşısındaydı...

Milli Birlikçiler, Başgil'i adaylıktan vazgeçmesi için önce Senato Başkanlığını teklif ettiler. Red cevabı alınca, ölümle tehdit ettiler.

Başgil, yine geri adım atmadı.

-Paşalar, siz hiç harp gördünüz mü? Harpte savaştınız mı?” diye sordu.

"Hayır” cevabını alan Ali Fuat Başgil: “Paşalar! Ben Kafkas Cephesi’nde dört sene savaştım. Savaşın ne olduğunu bilirim. Harp sırasında ölüm akla gelmez. Ben şu anda canımı değil, milletimin geleceğini düşünüyorum.” dedi.

Sıtkı Ulay, aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor:

‘‘Hoca reisicumhur olacağını zannediyordu. İstiklal Harbinde komutanlık yaptığından, hizmetlerinden bahsederken ben dedim ki ‘Hoca, şunu kes şimdi şurada, ben sana açıkça söyleyeyim: Sen cumhurbaşkanı olursan ne top atılır ne bir şey. Senin cibin hazır, koyacaklar seni bir cibe, yukarıda bir yere götürecekler, orada akıbetin meçhul. Belki Etlik’te mezarını bile hazırlamışlardır senin.

(...)

Adaylığınızı geri almanız hususunda bize talimat veren cuntadır. Biz size cuntadan aldığımız talimatı tebliğ ediyoruz. Kabul edip etmemek size aittir. Kabul etmediğiniz takdirde, sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Bunu açık söyleyelim. Netice yalnız bundan da ibaret kalmayacaktır. Meclis açılmadan dağılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve askeri idare devam ettirilecektir. Siz, bir hukuk profesörü olarak, memleketin böyle bir akıbete düşmesine elbette razı olamazsınız.” (General Sıtkı Ulay’ın Hatıraları, İstanbul, 1968)

Paşa’nın sözlerini soğukkanlılıkla dinleyen Başgil, “Ben verdiği sözden dönen ve imzasını yalayan nâmertlerden değilim. Adaylığımı geri almama imkân yoktur. Fakat benim yüzümden memleketimin söylediğiniz akıbetlere sürüklenmesine de gönlüm razı olmaz. Bu vaziyet karşısında bana düşen bir iş kalmıştır; o da, yarın senatörlükten de istifa ederek evime dönmektir.” dedi.

Soğuk rüzgarlar esti odada.

Başgil, Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra parti liderleri ile görüştü. Destek aradı. AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala gelişmeler karşısında Başgil’in adaylığına sıcak bakmadı. Osman Bölükbaşı, Başgil’in senatörlükten de istifa etmemesini istedi.

Prof. Başgil, demokratik rejime dönüşte büyük bir fırsatın kaçtığını görüyordu. Hayal kırıklığı yaşıyordu. Saat 11.30’da Yenişehir postahanesinden TBMM Başkanlığına çektiği yıldırım telgrafla senatörlükten istifa ettiğini bildirdi. Ankara’dan ayrıldı. 26 Ekim günü gazeteler onun istifa haberi ile doluydu.

27 Mayıs’a devrim diyen bir zihniyet şu an ülkeyi yönetiyor!
15 Temmuz’u tezgahladılar.
24 Haziran gecesi engelleri, eski bildik yöntemler ile neden ortadan kaldırmasınlar?

[Ali Emir Pakkan] 2.7.2018 [TR724]
aliemirpakkan@gmail.com

Sen annene çekmişsin! [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Muhsin Alev Konevî, Üstad’dan naklen diyor ki: “31 Mart’ta Üstad’ın babası Sofi Mirza Efendi, ta Nurs’tan gelip Üstad’ı hapishanede ziyaret etmiş. Üstad’ın da Sofi Mirza’nın da ikinci ayak parmakları bitişikmiş… Sofi Mirza, Hz. Hasan torunlarından Hasenî yani sulh taraftarı… Anne Nuriye ise Hüseynî olduğundan mücadeleci… Hz. Hasan, hilafeti bırakıp savaştan vazgeçti, sulhu temin etti. Ama Hz. Hüseyin mücadeleci… Üstad’a Sofi Mirza, ‘Sen annene  çekmişsin!..’ demiş…”

Evet Hz. Hüseyin Zilhicce'nin dokuzunda Arafat’ta Vakfeyi bırakıp Kerbela’ya gitti ve şehit oldu. Haccı korumak için bunu yapmayı kendini mecbur bildi… Âl-i Beyt’ten hasta bir çocuktan başka orada bulunan bütün erkekleri şehit ettiler!.. Bu feci cinayet işte daha o güzel asırda oluyor!..

* * *

Cemaleddin Bey anlatıyor: “Nijerya’da, öğrenciler okulda izinsiz kutlama yapmışlar diye ceza verildi. Cezayı veren biz değiliz; okuldaki hepsi Nijeryalı olan disiplin kurulu… O günlerde de bizim bir arsa problemimiz var. Bakan hükmünde şehrin bir valisi var. Onun oğlu da ceza almış. Tam bu hengâmede bizi vali arıyor… Hepimiz tutuştuk. Müdürümüz telaş içinde!..  Vali Beye “Efendim!..” Ülkenin kurallarına göre verilmiş bir ceza, babalar hesaba katılmaz… diye dil dökmeye başlayınca, Vali, “Telaş etmeyin. Bu zamana kadar benim sebebimle hiçbir okul benim çocuklarıma ceza vermedi. Ama görüyorum ki, dürüst ve âdilsiniz… Arsa probleminiz varmış, onu ben çözeceğim…’ dedi.”

* * *

İnsanların kafalarındaki takıntıları çözmek gerekir. Yoksa Galata Köprüsünde denize beş kuruş düşürüp senelerce kafasına takan adam gibi olur. Halbuki bir dalgıç bunu beş liraya çözmüştür. Denize dalmış cebinden çıkardığı beş kuruşu denizde ıslatıp vermiş. İş bitmiş. Adam rahatlamış.

Adamın birisi de bir psikoloğa gitmiş: “Yatağa yatınca, hep içine bir şüphe geliyor. Sanki yatağımın, altında birisi var zannediyorum. Kafama takıyorum… Uykularım kaçıyor.” demiş ve ilk terapide psikolog yüksek bir ücret almış. Ayrıca “Daha 15 terapi var. Hepsine geleceksin” demiş. Adam “Ben 15 terapinin tedavi parasını nereden bulabilirim diye düşünmeye başlamış. Bir kahveye gitmiş ama hâlâ derin derin düşünüyormuş. Bir çay söylemiş… Çayı getiren kahveci çırağı bunun halini görünce “Abi öyle ne düşünüyorsun?..  Karadeniz'de gemilerin mi battı?” diye sormuş. O da “Sorma başımda böyle bir dert var. Yatağın üstünde olsam altında biri mi var; altına yatsam bu sefer üstünde biri mi var diye düşünüyorum. Psikolog dünyanın parasını istiyor. Ne yapacağımı şaşırdım” demiş. Çırak “Abi ya şu düşündüğün şeye bak!.. Takma kafana… Hemen git… Karyolanın ayaklarını kes… O zaman zaten yerle bir olunca adam falan alta giremez. Git üstüne yat… Keyfine bak!.” demiş. İyi fikir diye düşünen adam çırağın dediğini yapmış rahatlamış. Günler sonra psikologla karşılaşmış. “Niye gelmiyorsun?” diye sorunca, “Senin 15 terapide yapacağını kahveci çırağı bir dakikada çözdü, bitirdi” demiş…

* * *

Mehmet Ali Hocamız anlatmıştı: “1974 Haccında Hocaefendi ile beraberdik. Arafat’ta sarığını sardı bizden sabahtan ayrıldı gitti. Hemen peşine takıldım ama bir müddet sonra kaybettim. Tâ ikindi vakti karşılaştık. Bana dedi ki: ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar.’ sözü ne kadar doğruymuş! Sizden kaçıp tek başıma bir ibadet ve duada bulunayım, dedim ama, kafilesini kaybetmiş yaşlı birisine çattım. Zavallı çok korkuyordu. Peşini bırakamadım… Suyumu ve bisküvilerimi ona verdim. Kafilesini buluncaya kadar uğraştım. Buldum ama benim de ibadet ve duaya çok az vaktim kaldı. Arzuma da muvaffak olamadım.” 

* * *

Hatice hanım anlatıyor: “Kırgızistan’da okullarımızın bir kapanış programında Cengiz AYTMATOV, Türkiye’den gelen sponsorların önünde bir konuşma yaparak şöyle dedi:
“Sizler paralarını çok kazançlı işlere yatırabilirdiniz ama geldiniz bizim ülkemizde EĞİTİME  yatırdınız… Hem de hiçbir karşılık beklemeden… Onun için ben sizin önünüzde saygı ile eğiliyorum.”
“Hem de dakikalarca rukü halinde durdu. Bizler de onu ağlaya ağlaya alkışladık.”

* * *

Herkül Milas, bir ara Cidde’de bulunuyor. Bir gün arabasını trafik polisi durduruyor. Arapça birşeyler soruyor. O ise, Osmanlıca bilgisiyle: “Ben, ecnebi,  lâzım müsâmaha!..” diyerek derdini anlatıyor. Polis gülüyor ve onu bırakıyor.

* * *

Mevlana Celaleddin Hazretleri anlatıyor. Gece arslan ahıra girmiş öküzü yemiş ve orada dinlenmeye başlamış. Sonra karanlıkta ahıra giren öküzün sahibi birşeyden haberi olmadığı için öküz diye arslanı okşayıp gidiyor. Arslan  içinden ‘Eğer adam benim arslan olduğumu görüp bilseydi ödü patlardı.” diyor.
“İnsanlar gelişi güzel ‘ALLAH’ diyorlar. Eğer hakikatıyla söyleseler, o mübarek  isim, dağları yerinden oynatır, insanın ciğerlerini söker.”

* * *

Efendimizi  (S.A.S.) öldürmek için gelen suikastçı, silahın çekip “Şimdi seni beni elimden kim kurtaracak?” diyor. Efendimiz (S.A.S.) “Allah!..” diyor. Herifin elinden silah düşüyor ve titremeye başlıyor.
Canbazın biri ipte oynarken dengesi bozuluyor. İpten aşağı düşerken çaresizlik ve korku içinde öyle bir “Allah!..” diye bağırıyor ki, ortalık lerzeye geliyor. Bu sefer şişman birisinin üstüne düşüyor ve ölümden kurtuluyor. Demek biz böyle bir “Allah!..” diyebilsek. Bu ihlaslı, ızrdırarî söyleyiş bizim bütün problemlerimizi çözecek…

* * *

Muhterem Hocaefendi: “Mücerredi sevme duygusunu yitirdik. Allah sevgisi de artık şeklî… Allah anılınca niye gözler dolmuyor? Biz o güzel duyguyu yitirmişiz. Donanımsız  kalmışız. Alvar İmamı, ‘Ben muhibb-i lâ yezâlim.’ derdi. Efe Hazretleri ‘Allah!..’ deyince çevresindekilerin gözleri dolar, kendilerinden geçerlerdi. Maalesef, Allah aşkına, Allah muhabbetine yabanileşmişiz. Nazarî Müslüman kalmışız.”

Kırk Ambardan boşalanlar böyle… Biraz gelişi güzel oluyor ama artık aktarılanların insicamsızlık ve düzensizliklerinden çok içlerindeki mesajlara dikkat edelim.

[Abdullah Aymaz] 2.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İmza [Kadir Gürcan]

Oturduğu koltuğu bir türlü dolduramayıp, en yakın çevresinin bile şüpheli, endişeli bakışlarına muhatap olan liderlerin işleri gerçekten zor. Bütün enerjilerini, alınlarının ortasına yapışan “yetersiz!” ya da “tükenmiş, yorulmuş” damgasını silmeye harcasalar da çok fazla bir şey yapamıyorlar. Son seçimlerde neler döndüğünü bilmiyoruz ama, koltuk değneği muhalefetin daha oy sayımı tamamlanmadan arslan payı için höykürmesi hayra alamet değil. Yorgun iktidar kendisine açgözlü bir ortak edindi.

Trump'ı çileden çıkaran Obama'nın ciddi, vakur ve soğukkanlı duruşu. ABD'de ucuz magazin dergilerinin aşina olduğu Donald Trump, başkanlığa geldiği günden beri, “Ben de 'Başkan' gibi davranabilirim!” hallerini doğrulatmak için neler çekiyor bir bilseniz! Bir kaç gün önce yine “Tanıdığınız bir çok elit'ten çok daha zeki ve entellektüelim! Para kazanıyorum ve iyi evlerde oturuyorum!” dese de ABD başkanları içinde IQ skorunu berbat olmaktan kurtaramıyor.  Zengin olmakla hükümet idare etmeyi birbirinden ayıramayacak kadar kafası karışık. Yetersizliğini örtbas işi, etrafında, başkanlığa ortak, perde arkasındaki bir avuç insana kalıyor. Onların da kendi ajandaları var.

Daha bir hafta önce imzaladığı, ABD'ye vizesiz giren ve yeterli evrakları olmayan ailelerin çocuklarının başka bir kampta toplanması kararını, iç baskılardan dolayı geri çekmek zorunda kaldı. Seçim vaadleri arasında olan “göçmen programı!” neresinden tutsa elinde kalıyor.

Ne işe yaradığını ve sorunun büyüklüğünü bilemediği bir çok meselede Trump'ın refleksleri rastgele ve düşüncesizce oluyor. Başkanlık öncesi, beş kez iflasın eşiğine geldiği, şahsi işleri başından aşkın olan Trump'ın, ne sağlık sigortası, ne sığınmacı göçmenler, ne de diğer ülke meseleleri ile hiç mi hiç alakası olmamış. Kanuni olarak geri adım atmak zorunda kaldığı hemen her manevrada, hıncını sosyal medyada ölçüsüz mesajları ile tatmin etmeye çalışıyor; “Ben yapmadım. Bu Obama'nın suçu!” bahanesine en çok kendi yakınları gülüyor.

Eğer dış basını takip ediyorsanız, Trump, imzaladığı her kanun metnini gazetecilere çevirip, önemli bir iş yaptığı izlenimi verme gayreti içinde. Amerikalı bir yazar, “Trump, kararlarında sürekli tesiri hissedilen, perde arkasındaki beyaz-ırkçı ekibi perdelemeye çalışıyor ve altına imza attğı kararları her seferinde kendisinin verdiğini ispat etmek için metni gazetecilere bu şekilde göstermeyi ihmal etmiyor!” şeklinde yorumluyor. Bu ayrıntıyı okuduktan sonra ben de dikkat ettim, yazar gerçekten haklı.

Başkanlığının ilk gününden itibaren, aşırı-ırkçı kesim ile dirsek temasında bir beis görmeyen Trump, gün geçtikçe, bu ekibin ajandasını uygulama noktasında sadece önüne gelenleri imzalayan bir figür haline geldi. ABD'li Başkanın gözden kaçırmaya çalıştığı 'Karanlık Nokta' Steve Bannon, Cumhuriyet Savcısı Sessions, ve lakabı “Bıyıklı” olan Dış İşleri Bakanı John Bolton, ellerindeki radikal programı Başkan'a kolayca imzalatabiliyorlar. Steve Bannon'ın işine son verilmesi, Trump'ın kararlarındaki katı milliyetçi izleri silmeye yetmedi.

Eğer vaktiniz olursa Michael Wolff'un daha bir kaç ay önce piyasaya çıkan ve çıktığı gün tükenen 'Fire and Fury' kitabının ilk bir kaç sayfasına (s.14) bir göz atın. Steve Bannon ile Cumhuriyetçilerin bülten kanalı kabul edilen Fox'ın, uzun yıllar haber sorumluluğunu yapan Ailes'in kısa konuşması çok ilginç. İlk basına düştüğü günlerde İslam Alemini-özellikle bizim aklı evvelleri- ayağa kaldıran ama şimdi buzdolabına kaldırdığımız ABD'nin İsrail elçiliğini Kudüs'e taşıma düşüncesi meğer, aşırı milliyetçi, beyaz-ırkçı, Steve Bannon'a ait değil miymiş? Bir çok Amerikalı yazar, Trump'ın bırakın Kudüs'ü, ABD'nin bazı eyaletlerini bile haritadan zor bulabileceğini söylüyorlar. Trump'ın Kudüs ile ne işi olabilir ki?

Seçimleri erkene de alsak, bazılarının tansiyon durumlarına göre sistemde oynamalar da yapsak, son on senedir Türkiye'nin siyasi ve idari açıdan kendini idare edemez hali tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. İktidar ve Saray -Bundan sonra 'Başkan' demeliyiz!- durumun farkında ve bu yüzden ellerindeki en kötü alternatiflere, dahası tehlikeli, özel ajandalara boyun eğmek zorundalar. Dolayısıyla, Türkiye'deki siyasi tıkanıklık sadece beceriksiz ve kötü muhalefetin problemi değil, yorulmuş ve tükenmiş iktidarın da başının belası. Yaş durumundan, önümüzdeki meclis açılışı kucağına düşen, zavallı muhalefet lideri, hayatının ikinci baharını yaşama şansı yakaladı.

Belli bir yaştan sonra, yanlışlıkla uyku ilacı yerine, gençlik iksiri içiveren yatalak hastanın çılgınlıklarına hazır olmak gerekiyor. Türkiye Milliyetçiliği'nin bugünkü zavallı siyasi figürünün çıktığı  ödünç meclis başkanlığı kürsüsünden, başka gençlik heveslerine kapılmayacağını kimse garanti edemiyor.

Önümüzdeki günler, lider ve sistem dayatmalarına gebe. Cumhurbaşkanı olup bir türlü parti ideolojisinden kurtulamayan Sayın Cumhurbaşkanı, bundan sonraki kararlarını 'Başkan' olarak imzalayacak. Ülke liderlerinin siyasi refleks ve manevraları birbirlerinden ödünç almaları ayıp değil. Türkiye Devleti Başkanı'nın da bundan sonra, ülke ile alakalı kararların kendine ait olduğunu ispatlama gibi bir zorunluluğu olacak. Eh, o da Trump gibi, yemini-billah edip “Bu kararların hepsini ben imzalıyorum. İnanmazsanız bakın!” deyip imza netinlerini basın ile paylaşması belki ikna edici olabilir. Koltuk değneği muhalefetin katıla katıla gülmelerine kulak asmasınlar canım!

[Kadir Gürcan / ABD] 2.7.2018 [Samanyolu Hber]

Türkiye ‘en güvenli’ 149. ülke!

Her yıl Ekonomi ve Barış Enstitüsü tarafından açıklanan ‘Dünyanın En Güvenli’ ülkeleri listesinde Türkiye listenin sonunda yer aldı.

Dünyanın en güvenli ülkeleri listesinde Türkiye, 163 ülke arasında 149. sırada yer aldı. Türkiye, Nijerya’nın bir sıra gerisinde yer alıyor. Kuzey Kore’nin ise bir sıra önünde yer buldu.

Sözcü’de yer alan habere göre, toplamda 163 ülkenin incelendiği raporda ülkelerin ekonomik durumundan, savaş ve çatışma bölgelerine yakınlığına kadar birçok veri inceleniyor ve sıralamalar bu veriler incelendikten sonra belirleniyor.

Listenin başında Kuzey Avrupa’da yer alan İzlanda bulunuyor. Listede yer alan ilk beş ülke, İzlanda, Yeni Zelanda, Avusturya, Portekiz ve Danimarka yer aldı.

Dünyanın en tehlikeli yerleri olan ve listenin sonunda yer alan ülkeler ise Somali, Irak, Kuzey Sudan, Afganistan ve Suriye. Son sıralarda yer alan ülkelerin Müslüman toplulukların yaşadığı coğrafyalarda bulunması ise dikkat çekici bir detay olarak raporda yer aldı.

[TR724] 1.7.2018

Hakan Fidan’ı ifadeye çağıran savcı 500 gündür tek kişilik hücrede tutuluyor, oğlu isyan etti: “Yaptığınız işkencedir, zulümdür”

MİT Başkanı Hakan Fidan’ı 7 Şubat 2012 tarihinde PKK soruşturması kapsamında ifadeye çağıran Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya tutuklandıktan sonra 500 gündür tek kişilik hücrede tutuluyor.

Bu duruma tepki gösteren Sarıkaya’nın oğlu Seyfullah Sarıkaya, “Yeter yeter yeter artık Babam Sadrettin Sarıkaya 500 gündür tek kişilik hücrede tutuluyor. Adil yargılamıyorsunuz bari azıcık vicdanlı olun be yaptığınız işkencedir zulümdür hepiniz Allah bildiği gibi yapsın.” dedi.



15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından meslekten ihraç edilen ve İstanbul’da yakalandıktan sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Sadrettin Sarıkaya hakkında 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştı. 17 Temmuz 2016’da Sarıkaya’nın Erzurum’daki ikametinde ve adliyedeki odasında arama yapılmıştı. Sarıkaya 18 Şubat 2017’de İstanbul’da yakalanmıştı.

Sadrettin Sarıkaya’nın, 2012’de İstanbul Özel Yetkili Mahkemeler nezdinde cumhuriyet savcısı olarak çalıştığı sırada PKK soruştuması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifade için çağırmıştı.

[TR724] 2.7.2018

Selçuk Gültaşlı: Rejim değişti, AB kendini kandırmamalı, daha otoriter bir Erdoğan’a hazır olmalı

Gazeteci Selçuk Gültaşlı EUObserver’da yayımlanan İngilizce makalesinde “AB, daha otoriter bir Erdoğan’a hazır olmalı, Türkiye’nin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sahip olduğu rejim değişti.” değerlendirmesinde bulundu. 24 Haziran’dan sonra oluşan yeni Türkiye tablosunu değerlendiren Gültaşlı, “New York Times’ın belirttiği gibi artık Erdoğan’ın elinde “dikatatörlük yetkileri” var. İşte bu başkanlık sistemi, pazar günkü seçimlerin ardından, tam olarak uygulanmaya başladı” uyarısında bulundu.

Gültaşlı’nın yazısının Türkçe tercümesi şöyle:

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki pazar günü 5. seçim zaferini kazandı. Nihayet hiç bir demokratik ülkede olmayan her şeye kadir bir tek adam sistemi ile Türkiye’yi yönetebilecek.

Bir çok siyasi gözlemci Erdoğan’ın artık Rusya’nın Vladimir Putin’i veya Çin’in Xi Jinping’i gibi “güçlü yöneticiler” liginde yer aldığı konusunda hemfikir.

Geçen yıl sultanvari bir icracı başkanlık sisteminin oylandığı şaibeli referandumun ardından, Putin’in danışmanı Sergei Markov Erdoğan’ın artık Rus liderinkilerden çok daha güçlü ve geniş yetkilere sahip olacağını söylemişti.

New York Times’ın da belirttiği gibi artık Erdoğan’ın elinde “dikatatörlük yetkileri” var. İşte bu başkanlık sistemi, pazar günkü seçimlerin ardından, tam olarak uygulanmaya başladı.

Kısacası, Türkiye’nin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sahip olduğu rejim değişti.

Başbakanlık makamı kaldırılacak, Meclis büyük ölçüde bir noter dairesine dönüşecek, Anayasa Mahkemesi hakimleri dahil olmak üzere üst düzey devlet görevlilerini, Erdoğan atayacak, bütçeyi yapacak ve ülkeyi herhangi bir denetime tabi olmayan kararnamelerle yönetebilecek.

Türkiye’deki başkanlık sistemi, ne Amerika’daki, ne de Fransa’daki başkanlık sistemine benziyor.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun defalarca vurguladığı üzere, Türkiye’deki sistemde herhangi bir denge ve kontrol mekanizması yok.

Türkiye’nin zaten çok güçlü tek adamı, artık en güçlü ve artık hiç bir devlet kurumu otoritesini sorgulayabilecek konumda değil. Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” dediği 2016 yılındaki darbe girişiminden bu yana, bütün kurumlar ya hizaya sokuldu, ya da ehlileştirildi.

AB kendisini kandırmamalı! Muhalefetin ve eleştirinin her türlüsüne tahammülsüz, uzun süredir sahip olmak istediği yetkileri nihayet eline geçirmiş, daha otoriter bir Erdoğan’a hazır olmalı.

Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı zafer konuşması hiç de uzlaşmacı değildi, tam aksine iç ve dış düşmanlara karşı daha sert tavır almayı vaat ediyordu.

Ancak bu kez Erdoğan MHP’nin desteğini de yanına almak zorunda kaldı.

Türk siyasetini takip eden tecrübeli gözlemciler, Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini MHP’nin desteğine borçlu olduğuna işaret ediyor.

Meclis’teki durum ise farklı.

Erdoğan’ın AKP’si 2002 yılından beri ilk defa Büyük Millet Meclisi’nde azınlıkta kaldığından kanunları çıkartabilmek için MHP’nin desteğine muhtaç.

Din yani AKP ile milliyetçilik yani MHP’nin evliliği sadece Türkiye için değil, AB için de çok önemli sonuçlar doğuracak.

Büyük ihtimalle Türkiye Devleti’nin ideolojisinin tedricen laik bir milliyetçilikten, dindar bir milliyetçiliğe doğru evrildiğine şahitlik edeceğiz.

Kürt yanlısı HDP’nin Meclis’teki üçüncü büyük parti olmasına rağmen, bir sonraki seçimde de MHP’nin desteğini almak isteyecek olan Erdoğan, muhtemelen taviz vermeye yanaşmayacak.

Erdoğan’dan Kürt sorunu bağlamında daha çatışmacı bir yaklaşım beklenebilir.

Dindar milliyetçilik daha çok Batı ve AB karşıtı olacak, AB’nin elinde Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir manivela kalmayacak. Bu sert üslubun ilk belirtileri görülmeye başladı bile.

Bu hafta Türkiye dışişleri bakanlığı AB zirve toplantısının sonuç bildirgesini “iki yüzlü ve tutarsız” olmakla suçladı.

Erdoğan gibi Bahçeli de OHAL’in süresiz olarak uzatılmasından yana.

AB’nin, Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin her üçü de, OHAL’i kaldırması için Erdoğan’a çağrı yaptı.

Dindar Cumhurbaşkanı ile aşırı milliyetçi lider, PKK ve (Erdoğan’ın darbe girişiminden sorumlu tuttuğu) inanç temelli sivil toplum örgütü Hizmet (Gülen Hereketi) kurumlarına karşı yürütülen mücadeleye hız vermek konusunda da mutabık kaldılar. Hizmet Hareketi darbeye karıştığını reddediyor.

Avrupa Konseyi rakamlarına göre darbe girişiminin ardından 150.000 kişi gözaltına alındı, 78.000 kişi tutuklandı ve 110.000 devlet memuru kamu görevinden uzaklaştırıldı. Hapse atılanların 17.000’i kadın.

Bu rakamların iki lideri de tatmin etmediği anlaşılıyor.

Basın hürriyeti ise, iki liderin üzerinde en çok anlaştıkları konu.

Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye hapisteki gazeteci sayısı konusunda dünya lideri. Erdoğan kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle günde ortalama üç kişiye dava açıyor. Özgür ve eleştirel basını fiilen yok etmiş durumda.

Medya organlarının %95’i, karlı kamu ihalelerini alan iş adamlarına ait.

Bahçeli, seçimlerden hemen sonra, partisine iftira atmakla suçladığı, çoğunluğu gazeteci 80 kişinin isminin bulunduğu bir kara liste yayınlayarak, bu isimlerin yaptıklarını hiç unutmayacakları sözü verdi.

Son olarak Erdoğan Türkiye’nin bir sonraki kuşağının daha dindar ve milliyetçi bir kimlikle şekillenmesi için bütün ülkede din eğitimini seve seve mecburi kılacaktır.

Ne de olsa şu anda eline geçirmiş olduğu yetkilerin hayalini, sırf ekonomiyi yönetebilmek ve yeni toplu konut projeleri yapmak için kurmuyordu.

[TR724] 2.7.2018

Durmuş Yılmaz: Yerel seçimlerin erkene alınmasında en önemli faktör ekonomi; mevcut durum 2019 Mart’a götürmez

İYİ Parti’den milletvekili seçilen eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, “Yerel seçimlerin erkene alınmasının en önemli faktörü içinde bulunduğumuz ekonomik koşullar olur” dedi. Yılmaz, halkı da paralarını bankadan çekmemeye ve sistemde tutmaya çağırdı.

Yılmaz, TBMM’de kaydını yaptırdıktan sonra gündeme ilişkin soruları cevapladı. Yerel seçimlerin erkene alınmasının en önemli faktörünün ekonomik koşullar olacağını vurgulan Durmuş Yılmaz, şöyle konuştu:

“Mevcut ekonomik koşullar bizi 2019 Martı’na kadar götürmekte çok zorlanacağımızı düşünüyorum. Bir an önce bu seçimin arkada bırakılarak daha radikal kararların alınabilmesine olanak sağlanacak ortamın sağlanmasını zannedersem iktidar amaçlıyor. Şu an Türk ekonomisinin temel makro ekonomik göstergeleri ortada. Yüksek bir enflasyonumuz var, yüksek cari açığımız var. Ekonomik büyüme için cari açık vermek zorundayız. Son geldiğimiz noktada de maalesef Türk Lirası’nın önemli değer kaybetmesine rağmen Türkiye’nin ihracatı artmıyor. Aslında yüzde 7’lik büyümeye rağmen Türkiye’de bir fakirleşme söz konusu.”

Türkiye’nin önünde hâlâ etkin bir şekilde kullanabileceği zaman olduğunu kaydeden Yılmaz, bu zamanın akıllı, makul, muktedir bir şekilde kullanılır toplumla yönetim iletişimi güçlenirse Türkiye’nin başka kapılara muhtaç olmadan kendi göbeğini kendi kesebilecek noktaya gelebileceğini söyledi.

Yılmaz, “Ama önümüzdeki zaman son derece kısıtlı, zaman var ama dar” dedi.

‘HAZİNE’NİN MERKEZ BANKASI HESABINDA BİR AZALIŞ SÖZ KONUSU’

Bir soru üzerine seçim döneminde Hazine’den 40 milyarlık bir harcama yapıldığına ilişkin iddiaları değerlendirin Yılmaz, şunları söyledi:

Merkez Bankası’nın bilançosunu okumasını biliyorsanız, bilançosuna bakarsanız seçim döneminde aşağı yukarı 20 küsür milyar TL’nin üzerinde bir emisyon artışı oldu. Emisyon artışı demek nakit para çıkışı demektir. Yani nakit para çıkmış. Dolayısıyla bu 20 küsür milyar liranın emisyon artışı bu kısa sürede nereden geldi diye bakıldığında gerçekten Merkez Bankası nezdindeki Hazine’nin hesabına baktığımızda, Hazine’nin Merkez Bankası hesabında bir azalış söz konusu.”

Yılmaz, gelinen nokta itibariyle Türkiye ekonomisinin ve Türkiye’nin duyduğu en önemli ihtiyacın güven olduğunu kaydetti. Yılmaz, “Vatandaşlarıma şunu söylüyorum rahat olsunlar. Evet ekonomi sıkıntılı bir dönemde, bankalardaki hesaplarına sahip olsunlar, paralarını bankadan çekmesinler, sistemde tutsunlar. Yetkililer de mümkün olduğu kadar hiçbir şekilde ağızlarına kambiyo kontrol rejimiyle ilgili bir söz, eylem almasınlar, söylemesinler ve böyle bir şeyi ima dehi etmesinler” diye konuştu.

[TR724] 2.7.2018

Bunlar alıştırma zamları [Semih Ardıç]

Kasayı 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminden evvel boşaltmışlardı. Adeta para saçıldı. Vadesi gelmemiş kamu ödemeleri bile erkene alınmıştı.

Seçmenin canını sıkacak icraattan imtina edildi. Kur artışı sebebiyle yapılması lazım gelen zamlar dahi ertelendi. Yalancı bir baharın tadını çıkardı herkes.

MERKEZ BANKASI KARŞILIKSIZ PARA BASIYOR

Hatta 12,3 milyon emekliye Ramazan bayramı ikramiyesi vermek için Merkez Bankası 14 milyar TL karşılıksız para bastı.

14 Haziran ile biten haftada emisyon hacmi 160 milyar TL’ye çıktı. Fert başına artık 2 bin TL banknot düşüyor! Bir ay evvel 1.750 lira ile idare ediyordu vatandaş. Bozdur bozdur harca…

“Matbaada mürekkep ve kâğıt masrafına katlanınca millet zenginleşebiliyormuş.” diyen akl-ı evveller söylediklerine sadece kendilerini ikna edebilir. Para basmak enflasyon ve devalüasyon fırtınasından önceki son çırpınıştır.

Dünyada para basarak ekonomisini düzlüğe çıkarmış tek bir lider yok. Bu yola en fazla diktatörler, otoriter liderler tevessül etmiştir.

Halkı paraya boğacak bir metot geliştirdiği vehmine kapılan her diktatör, gazete matbaalarının kapısına kilit vurup banknot matbaasını çalıştırmıştır. İktisatla ve demokrasiyle girdiği harbin sonunda canını zor kurtarmıştır.

O PARALAR GERİ ALINACAK

Merkez Bankası o verdiği paraları en kısa müddette geri aldı aldı, aksi takdirde Türk Lirası dolara mukabil karşılıksız paranın oranı kadar erimeye devam edecektir.

Son bir senede tedavüle sürülen banknot miktarı yüzde 25 arttı. TL de o civarda değer kaybetti. Sokaktaki insan yutsa bile elin insanı yutmuyor böyle bayat numaraları.

Seçim arefesinde vatandaşı paraya boğuyormuş gibi yapmanın semeresi kat be kat sandıkta toplandığına göre hal-i hazırda zamlar buzluktan çıkarılacak.

Birkaç gündür ilan edilen zamlara ısınma turlarından mülhem “alıştırma zamları” denilebilir.        Sokağın nabzına göre şerbet vermekte mahir Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan sırada bekleyen zamlar için peyder peyder talimat verecektir.

ELEKTRİK, DOĞALGAZ VE AKARYAKITA ZAM GELECEK

En fazla zam beklenen kalemler elektrik, doğalgaz, akaryakıt ve ulaşım olarak sıralanıyor. Petrolün varil fiyatı 80 doları buldu. Türkiye tükettiği petrolün yüzde 98’ini ithal ediyor.

Petrolün birim fiyatının artmasına ilaveten dolar da 4,60 TL oldu. Sene başında 3,76 TL idi. 6 ay içinde petrol ve doğalgaz ithalatın faturası 7-8 milyar dolar katlandı. Bu paraların bir şekilde yerine konulması icap ediyor.

Seçime kadar akaryakıt zamları Özel Tüketim Vergisi’nden mahsup edildi, pompaya aksetmedi.

Tehir edilen zamlar bütçede 500 milyon TL vergi kaybı manasına geliyor. Ne kadar tahammül edilebileceğini müteakip haftadan itibaren gelen katmerli zamlarla göreceğiz.

Akaryakıt fiyatlarında eski sisteme dönülmesi halinde İstanbul’da litresi 6,24 TL olan 95 oktan benzinin fiyatı 6,43 TL’ye çıkarılacak. Motorinin ise fiyatı 5,66 TL’den 5,83 TL’ye yükseltilecek.

O zamlardan evvel şimdilik alıştırma turları ile idare ediyor hükûmet. Alıştırma zamları ile daha büyük zamların yeri hazırlanıyor.

Zamlar belediye seçimleri var diye yine tehir edilirse sene sonuna gelindiğinde bütçe açığı 80 milyar TL’yi geçer.

AVRASYA TÜNELİ’NE 6 AYDA 2. ZAM

Avrasya Tüneli’ni kullanan otomobil ve minibüslerin ödediği ücrete yüzde 21 ila yüzde 40 arasında zam yapıldı. 6 ay evvel 19,20 TL’ye çıkarılan otomobil (tek sefer) geçiş ücreti 1 Temmuz itibarıyla 23,30 TL oldu. Minibüsler ise artık 28,80 TL değil 34,90 TL ödeyecek.

Senelik 25 milyon araba garantisi verilen bu tünelin zamlardan sonra o hedefi yakalaması imkânsız.

Benzer bir artış kredi kartı faizlerinde yapıldı. Kredi kartı ile TL harcaması yapanlardan borcunu ödemediğinde yüzde 2,52 gecikme faizi alınacak. Döviz harcamasında kredi kartı gecikme faizi yüzde 2,12 oldu.

TL nevinden kredi kartı işlemlerinde aylık azami akdi faiz oranı yüzde 2,02, yabancı para nevinden kredi kartı işlemlerinde aylık azami akdi faiz oranı yüzde 1,62 olarak değiştirildi.

Bunlar daha başlangıç. Kasa boş. Acilen para lazım. ABD’nin en büyük yatırım bankalarından Morgan Stanley doların 5 TL’yi aşabileceğini belirtiyor.

Türkiye’nin risk primi seçim neticelerine rağmen 300’ün üzerinde.

SİYASÎ VE İKTİSADÎ KRİZ

Erdoğan’ın yüzde 52 ile ilk turda kazandığı 24 Haziran seçimini müteakip ilk haftada piyasaların toparlanacağına dair coşkudan eser yoktu. 5 seneliğine seçilmiş bir başkanın piyasada karşılığı bu olmamalıydı.

Başka bir sıkıntı var. O da Türkiye ekonomisinin derin bir krizde olduğu hakikatidir.

Seçimden evvelki seviyelerin etrafında dolanan yatırımcılar 3 Temmuz Salı günü ilan edilecek enflasyon rakamlarını bekliyor. Patates-soğanın 5 TL’yi geçtiği bir ayda diğer kalemlerde ne olduğu ortaya çıkacak.

Kuvvetle muhtemel Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) haziran ayı Tüketici Fiyatları’nın (TÜFE) yüzde 13’ü geçtiğini, hatta yüzde 14’e daha yakın bir orana çıktığını açıklayacak.

Yaz aylarında yüzde 15 rakamı kulağınıza gelirse şaşırmayın. İmalat sanayiinde fiyat artışları (ÜFE) ise yüzde 20’nin fevkinde kalacak.

ENFLASYON ARTACAK

Enflasyon arttıkça faizler de artacak. Türkiye yüksek enflasyon, kur ve faiz sarmalına girdi. Buradan çıkmak zannedildiği kadar kolay değil.

460 milyar dolar dış borcu olan Türkiye sıcak para müptelası oldu. Sıcak para eksildiği an komaya girecek kadar müptela haline gelindi.

Ticaret savaşları, yükselen milliyetçilik ve kutuplaşmanın gölgesinde hudutlarımızın ötesinde de paranın konforunu bozacak hâdiseler yaşanıyor.

Şartlar dahilde ve hariçte borçlardan bitap düşmüş bir ekonominin aleyhine.

Alıştırma zamları böyle ise esas zamlarla beraber vergi artışlarının haneleri nasıl kasıp kavuracağını tarife lüzum var mı?.

[Semih Ardıç] 2.7.2018 [TR724]

Fatura kesmek… [Hakan Zafer]

Bak beyim. Ne ben seçime girdim ne de seçimle alakalı bir Allah’ın kuluna ümit vermişliğim var.

Oldum olası, “iş görüyor”, “en azından bir süre”, “hiç yoktan”, “elimizde bir bu var” yollu dinen ve aklen temeli son derece zayıf tesellileri gereksiz, hatta inanç dünyası açısından sorunlu buluyorum. Kaldı ki gündemimde bile yokken bir haftadır sanki ümitlendirmiş ama dediği çıkmamış falcı muamelesi görüyorum.

İnsanları anlıyorum ama hesap sormanın da bir kuralı olmalı. Evvelce ziyadesiyle ümitlendirilmenin, hayal kırıklıklarının yorgunluğunu yaşıyorlar. Ama halâ dini motivasyonlarla hareket edip her şekliyle kokuşmuş bir seçime ümit bağlamanın merhemi benim anlam dünyamda yok. Haliyle eline fatura koçanı alıp sağı solu borçlandırmanın da pek yararı yok.

Üzgünüm.

*****

İyi de hiç mi ümit etmemeli insan?

Olur mu öyle şey! Dua niçin var? Dini grup faaliyeti kalıbına mahkûm ettiğimiz duanın anlamı, hatta kendisine dua ettiğimizin (cc) “olmasa ne kıymetiniz var” (Furkan 77) dediği dua budur, ümit etmenin ta kendisidir zaten. Bakmayın çokbilmiş tavrımıza, dua etmeyi de bilmiyoruz. Elimize batan cam kırıkları gibi ümitlerinin kanatmalarıyla öyle orta yerde kala kalıyoruz.

Ümit etmek, istemek, istemekse bir kabiliyettir. Kullansın kullanmasın istisnasız herkese verilir. Kabiliyetin icrası yaratmaya mecbur bırakmaz. “Dua edin, icabet edeyim” (Mümin 60) ise lütuftur, ödemeye mecbur borcun iadesi değil. Çünkü herkes ister. Eğer her isteyenin dilediği olsaydı yaratıcının inkârına yetecek kadar devasa kaoslarla karşılaşırdık.

Farklı olmak varlığımızın en temel sebeplerinden. Zaten, bizim dışımızda aynı olan ne varsa imtihan olmuyor. Yaratıcı farklı yaratıyor, onlar da farklı farklı isteyebiliyor ve yaratıcı da o isteyenlerin istediklerinden farklı verebiliyorsa yaratılış ahengine ters bir şey yok demektir. İstediğimizin bizim takvimimize uymaması bir tanzim gücünün yani Kayyum-u Mutlak’ın varlığına bizi ikna eder.

Bu, put figürü ile Allah arasındaki farkın da izahıdır. Bir yere sabitlenen putun oraya bereket vereceğine, savaştan, tehlikeden koruyacağına, vs. inanılır. Bir Uzakdoğu gezisinde tanrı kabul edilen bir kız çocuğuna yılda bir kez şehri çevreleyen yolda tur attırmanın bereket getirdiğine inandıklarına şahit olmuştum. Allah inancı öyle değildir. Garanti vermesi olmaz. İhsanın da itabın da şartları vardır. Bu şartlar kullar arasında eşittir. Etrafın seni evliya bilse, sıvacının boyacının Allah’ı da aynı olduğu için ona sevap – günah ne ise sana da odur.

****

Kişi kendine iyiliği dokunuyor mu dokunmuyor mu diye Allah’a olan inancına ayar vermez beyim. Allah, kendine inandı diye kimseye “yaratılış kanunlarından muaftır” etiketi yapıştırmaz.

Hac suresinin 11. ayeti var. Mutluluk çağında (asr-ı saadet), çocuklarının erken yaşta hastalıktan ölmesi ve keçilerin sütünün azalmasına, onca kulluklarına rağmen putların bir şey yapmamalarına içerleyip yeni din arayan bir takım insanların yolu Medine’ye düşer. Aralarında anlaşıp “bir yararı dokunursa Muhammed’in dinine gireriz; işe yaramazsa onun dinin yalanlarız” derler. Allah bu durumu “keskin bir uçurumun kenarında hareket etmeye benzetiyor. Ne tarafa meyledeceğine eline gelen menfaatle karar verme keskinliğini ifade için ayette seçilen kelime, harf. Benzerler arasında yapılan bilinçli değişiklik demek olan tahrif kelimesi de aynı kökten, muharref kelimesi de. Eğer keskinlik sizi bir başka yere atıyorsa ayrıldığınız noktaya benzer vasıflar yüklersiniz. Savrulduğunuz yer dini ise meylettiğiniz de benzer görüntü versin istersiniz. İşte beklentiyle çerçevelenmiş inanç, bir uçurumun keskin sınırı gibidir. Az bir farkla felaketten kurtulmanın mümkün olduğu kadar sınır keskindir. Günlük dilde kullandığımız harf de keski ile bir kalıba kesilerek bir birinden ayrışan şekillerdir.

Bir de gayb meselesi var beyim.

Put denilen ortadadır. Bu görünürlüğün doğal bir sonucu var. Tapınma ilişkisinden sonra beklenti gerçekleşirse kendinizden değil, ondan bilirsiniz, çünkü orta yerdedir. Zaten putlar, muvaffakiyet gününde “bakalım kimden bilecek” diye imtihan yapamaz. Biraz canınızı sıkacağım ama boyuna takılan muskadan, yatırda kesilen kurbana kadar aynıdır. Kızınızın kısmeti bir mezar ziyareti sonrası hasbelkader açılırsa hiç düşünmeden daha önemlisi başka bir sebep aramadan doğrudan mezarda yatana bağlarsınız. Şaka değil, bu yol neredeyse bedavadır.

Ama Allah öyle mi? Gayba iman ettiyseniz beyim, ağır bir risk çuvalının da altında omurgayı çatırdatıyorsunuz demektir. Olanı, kendinizden bilirsiniz. Hem de hiç başka sebep aramadan. “Şöyle yaptığım için”, “iyi ki…”, “ben olmasam”, “sayemde”, “ne zaman şöyle yapsam” diye sazı elinize aldınız mı bitmez nağmeniz. İşte tam da bu yüzden Allah uyarır: “Size isabet eden iyilik Allah’tan, kötülük (iyiliğin dejenerasyonu) bizzat nefsinizdendir.” (Nisa 79, Şura 30)

Bu inançtır beyim. Sen, ben elimize terazi alıp ölçemeyiz. Bize mi iman ediyor insanlar? Ölçen, kendisine inanılan Allah’tır. O, “sizden öncekilerin başına gelen sizin de başınıza gelmedikçe”(Bakara 214) der, sen “bizden önce gelenlere yüklediğin gibi yükleme” (Bakara 286) diyerek yegâne başa getiren Allah’tan istersin.

Hem ümidin borsası olmaz, bilinci olur. Çünkü tamamını yatırdığında beklemediği sonuç gelirse fakirleşir insan. Demek bir şeye sırf hakkında ümitlenebiliyor diye o kadar güvenmemeli. Güvenmenin, ümitlenmenin de ölçüsü, olmadığında savurmamasıdır.

Ne iyiler kazandığında Allah kazanmış olur ne de kötüler kazandığında Allah kaybetmiş olur. Allah her iki cephede de değildir. İki cepheyi tutan da o Allah’ın imtihanındadır. Kendi yaptığı imtihanın Allah ne kazananı ne de kaybedenidir. Doğru, Allah iyilikten, iyiden yanadır ama inayet imtihanı iptal etmez. Bu son cümle, dönüp bir kez daha okumanızı isteyeceğim kadar önemliydi sayın okuyucu.

Son Söz

Yerini sağlamlaştırmak,
Dostları onu iş üzere görsün beklentisi,
“Daha ölmedik aslanım” türlü efelenmeler,
Alışkanlıklarından geri düşmek korkusu,
Geçimi,
Rol alma hatta gözüken localarda yer alma saplantısı,
Önemli bilinme arzusu,
vs. gibi sahip olduklarını kaybetmemek adına insanların ümit edebiliyor oluşlarını vaktiyle kullanmış, ümit dağıtmış kimseler varsa onlara siz de sorun, Allah da sorsun.

[Hakan Zafer] 2.7.2018 [TR724]

‘İslam’da esas, sürekli savaş halidir’ denilebilir mi? [Ahmet Kurucan]

“İslam’da uluslarası ilişkide esas olan savaştır” görüşünün temellendirildiği 5 ayetleri inceliyorduk ve sıra 5. safhadaki ayetlere gelmiştik. Geçen haftaki yazımızın son cümlesi şuydu: “Bakara suresi 190 ila 195 arasındaki ayet kümesini birlikte ele almak gerekir; bu kümeden bir ayeti, ayetin içinden yarım cümleyi veya birkaç kelimeyi ya da farklı manalara gelen ve tarihi süreçte kavramsal olarak çok farklı anlam çerçevelerine sahip olmuş “fitne” gibi bir kelimeyi/kavramı öne çıkartarak yorum yapmaya kalkma defalarca ifade ettiğimiz gibi bizi doğru sonuca ulaştırmaz.” Kaldığım yerden devam ediyorum.

Öncelikle Bakara 190-195 arası 6 ayetlik bu kümenin nüzul sebebini kısaca ifade edelim. Hudeybiye anlaşması gereği anlaşmadan tam bir yıl sonra müşrikler Müslümanların üç gün içinde umre yapmasına izin verecek ve bu süre zarfında onlar Mekke’yi terk edeceklerdi. Kaza umresi de denilen bu umrenin vakti yaklaştığında bazı Müslümanlar bir önceki sene haram aylardaki savaşmama geleneğini tanımayan Mekke’li müşriklerin bu sene de aynı şekilde davranacağı ihtimalini düşünerek endişelendiler. İşte 6 ayetlik bu küme bu nedenle indi. Özellikle 195.ci ayette haram aylara saygı göstermenin karşılıklı olacağı, saldırmama kuralını müşrikler çiğnerse Müslümanların saldırıya ayniyle karşılık verebileceğini açıkça belirtti. Şimdi sırasıyla bu ayetleri ele alalım.

Kümenin ilk ayetinin meali şu: “(Ey Müminler) Sizinle savaşanlara karşı, siz de Allah yolunda savaşın. Fakat maksadınızı aşıp haksız yere saldırmayın. (Çoluk-çocuk, kadın, yaşlıları öldürmeyin.) Muhakkak ki Allah haksız yere saldırıda bulunup haddi aşanları sevmez.” (2/190) Ayet nüzul sebebi ile birlikte düşünüldüğünde gerçekleşme ihtimali çok yüksek olan farazi bir durumdan bahsetmekte ve bu farazi durum fiilen hayata geçerse Müslümanların takınması gerekli olan tavrını hiç bir ihtimale açık kapı bırakmayacak, şüphe ve tereddüde sebebiyet vermeyecek kesinlikte ve netlikte konuşmaktadır.

KUR’AN AYETLERİNDEKİ TEOLOJİK DİL

Ayette dikkati çekmesi gereken ikinci husus; “Sizinle savaşan, çarpışan, savaş meydanında mukatele eden” cümlesidir. Buradan anlaşılan barış için diplomatik çözüm yollarının işe yaramadığı ve fiili savaşın başladığı bir zemindir. Elbette başlamış bir savaşta Müslümanlar kendilerini savunmak zorundadır. Makasıd-ı hamse dediğimiz ve genelde bütün dinler ve hukuk sistemlerinde din, akıl, mal, can ve nesli korumak için savaşma meşrudur. Ayet de bunu söylüyor. Ama ardından; “Fakat maksadınızı aşıp haksız yere saldırmayın. Muhakkak ki Allah haksız yere saldırıda bulunup haddi aşanları sevmez.” diyerek düşmanlığın ya da düşmanca davranışın temelini oluşturan öfke, kin, nefret gibi hislere gem vuruyor, Müslümanlardan hak ve adaleti gözetmelerini istiyor, savaş hukuku kapsamında yer alan kaidelere uyulmasını emrediyor.

Bir başka önemli ayrıntı; “Allah yolunda savaşın.” cümlesidir. Kur’an’ın bir çok ayetinde görebileceğimiz teolojik bir dil bu. Son tahlilde pratik hayatta cereyan eden vakıalardan hareketle özel veya genel hükümler, prensipler, kaideler vaz’ eden bir dinden ve onun kıyamete kadar geçerli olacak kitabından bahsediyoruz. Elbette burada kullanılacak dil, siyaset teorisi, iktisat doktrini veya hukuki nizamnamelerde kullanılan bir dilden farklı olacaktır. Nitekim “Allah yolunda” denildiği an hemen her Müslümanın zihninde çağrışım yapan şey yüce ve ulvi gayelerdir. Aynı şeyi Efendimizin hadislerinde de görebilirsiniz. Konumuzla alakalı olarak mesela Hz. Peygamber’e savaşta çeşitli yararlılıklar gösteren kişilerin hangisinin Allah yolunda olduğu sorusu sorulmuş, o da “Kim Allah’ın kelimesinin en yüce ve en yüksek olmasını istiyorsa o’dur” şeklinde cevap vermiştir. İlginçtir buradan hareketle tarih boyunca birçok alim toprak işgali, ganimet tutkusu, üstünlük sağlama hissi, siyasi nüfuz elde etme düşüncesi gibi sebeplerle Müslümanların savaş ilan edemeyeceğini belirtmişlerdir. Geride kalan 5 ayette bu mana daha net bir şekilde ortaya çıkacak zaten. İlginçtir dememin sebebi ise maalesef bu ideal-politiğin hayata taşınamadığı gerçeğidir. Hz. Peygamberin vefatı sonrası halife seçimi ile başlayan süreçte  Sıffin,Cemel, Kerbela, Mihne olayları gibi hadiseler bunun başlangıç noktasını teşkil eder.

BAĞLAM, NÜZUL SEBEBİ, METİNLER ARASI MÜNASEBETLER

İkinci ayet Bakara 191. Cümle cümle ele alacağım ama önce toplu manasını vereyim: “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne adam öldürmekten beterdir. Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat onlar size savaş açarlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kâfirlerin cezası böyledir.” (2/191)

Bağlamı, nüzul sebebi, sıralaması, metin içi ve metinler arası münasebet de diyebileceğimiz gerek önceki ve sonraki ayetler gerekse aynı ayetin içinde cümleler arasındaki siyak-sibak münasebetini nazara almadan bu ayeti yorumlayacak ve uluslararası ilişkide politika belirleyecek olursanız, “Müşriklerle sürekli/kesintisiz savaş hali esastır ve onlar nerede yakalanırsa öldürülmek zorundadır.” sonucuna ulaşabilirsiniz ki savaşı merkeze koyanlar zaten bunu açıkça ifade ediyor. Delil “Onları nerede yakalarsanız öldürün.”

Halbuki bu 6 ayetlik küme haram aylarında müşriklerin Hudeybiye anlaşmasına uymayıp savaş açma ihtimalinden bahsediyordu. Nüzul sebebi buydu. Bir yıl önce sadece Kabe’yi tavaf etmek için yola çıkmışsınız, müşrikler sizi Mekke’ye koymamış görünüşte Müslümanların aleyhinde olan bir anlaşmaya imza atmışsınız ve bir yıl sonra bu anlaşma gereği tamamıyla Allah’a ibadet kastıyla  tekrar yola çıkıyorsunuz ve müşrikler haram ayların kutsiyetini ve anlaşma şartlarını tanımayarak savaş açıyor. İşte ayet bu son ihtimalin gerçekleşme durumunda yapılması gerekli olanı söylüyor. Savaşın ve savaşırken öldürmek için öldürmek değil, ölmemek için öldürün diyor. O zaman Kur’an’ın ilk muhataplarının fiili durum gereği zaten bildiği bu manayı mealde mutlaka vermek lazım. Aksi halde konseptten kopuk okumalar Allah’ın söylemediği şeyi O’na söyletmek manası taşır. Meal teklifim şu: “Ey Müminler! Savaş meydanında karşılaştığınız zaman onları öldürün.”

“Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” Bu cümle zaten başlı başına muhatapların kimliğini açıkça söylüyor. Kimdi Müslümanları yerlerinden yuvalarından göç etmeye zorlayan? Mekke müşrikleri. 500 km’lik yolu kat’ edip Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarda Medine önlerine ve içine kadar gelenler kimlerdi? Yine Mekke müşrikleri. Demek ki düşmanın kimliği de açık-seçik ve net olarak belli. Nüzul döneminde ayetiin ilk muhatapları olan insanlar da bunu biliyor.

“FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR”

Meallere baktığımız zaman fitne kelimesine verilen manalar şu şekilde: “Dinden döndürmek için işkence yapmak, zulüm ve baskı yapmak, şirk düzeni oluşturmak, temel hak ve hürriyetlere tecavüzde bulunmak, küfür ve şirk hakimiyetinin sağladığı imkanlarla, zulüm, baskı, kaos ve savaş ortamı oluşturmak; inanca yönelik baskı ve zulümde bulunmak, kargaşa çıkarmak; bozgunculuk yapmak, şirk ve küfür.” Türkçe meallerden özetlediğimiz bu manaların son ikisi hariç hangisini alırsanız alın bizim Türkçemizde yaygın olarak kullandığımız manayı vermemekte. Malum, fitne günümüzde “toplumsal hayatta huzuru bozacak, birlik ve beraberliği parçalayacak şekilde davranma, dedikodu yapma, münafıkça eylemlerde bulunma” gibi manâlarda kullanılmaktadır. Halbuki ‘fitne’ kelimesi Kur’an’da “fitne” ve “el-fitne” formunda 34, türevleri ise 26 yerde kullanılmıştır. Kullanılan yerler itibariyle imtihan, baskı, eziyet ve işkence, bela/musibet, saptırma, delilik, azap, günah, savaşma ve kargaşa manâlarına gelmektedir. Dikkat edilirse bu manalar arasında şirk ve küfür yoktur ve Kur’an’ın hiçbir ayetinde ‘fitne’ şirk ve küfür manasında kullanılmamıştır. Bununla beraber şirki ve dinsizliği yaymak, dinden döndürmek, Allah’ın haramlarını çiğnemek, asayişi bozmak, vatanlarından insanları sürgüne zorlamanın birer fitne olduğunda şüphe yoktur. Nitekim meallerin neredeyse tamamında Türkçe’deki kullanım farklılığına rağmen bu nüansa dikkat edildiği ve doğru mananın verildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bununla beraber halkımız arasında bu ayet gerek savaş kontekstinde gerekse sosyal hayatta “Fitne katilden beterdir” denilerek yukarıda belirttiğimiz anlam alanının dışında kullanılmaktadır. Kavramsal düzlemde meydana gelen bu değişiklik yaygın bir kullanım alanına da sahip olunca, tabii olarak İlahi maksadın dışında bir yorumlamayı ve uygulamayı netice vermektedir.

Gerek fitne kelimesi üzerinde yaptığımız bu kısa açıklamalar gerekse ayetin nüzul sebebini birlikte mütalaa ederek ayetin “fitne adam öldürmekten beterdir” kısmına şu manayı vermenin İlahi maksadı daha doğru bir şekilde yansıttığını düşünüyorum: “İmanınızdan dolayı size karşı yapmış oldukları baskı, zulüm, işkence savaşta insan öldürmekten daha kötüdür.” Nitekim bazı müfessirler fitneyi ‘Müslümanları dinlerinden döndürme tehlikesini ve düşman tarafından gelebilecek toplu saldırı riskini ortadan kaldırmak, herkes için geçerli bir din ve inanma özgürlüğü ortamını sağlamak” şeklinde yorumlamışlardır.

Ayetin son cümleleri “Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat onlar size savaş açarlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kâfirlerin cezası böyledir.” (2/191)

İslam öncesi Arap toplumunda Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce aylarına müşrikler kutsiyet izafe ediyor ve bu süreç zarfında katiyen birbirleri ile savaşmıyorlardı. Hatta bir insan babasının katili ile bile karşılaşsa ona dokunmuyordu. Kökeni Hz. İbrahim zamanına dayanan bu uygulamaya İslam öncesi Arap toplumu riayet ediyordu. Kur’an  “el-Eşhuru’l-hurum” ve “eş-Şehru’l-harâm” diyerek varolagelen bu yasağa uymalarını Müslümanlardan istemiştir. Tabii ki baştan bu yana ifade ettiğimiz gibi müşriklerin bu yasağı çiğnemeleri durumu hariç.

BAĞLAMDAN KOPARAN YORUMLAR

Üçüncü ayet Bakara 192. Arkası arkasına iki meal vereceğim burada ve siz ikisi arasında ne kadar büyük bir anlam farklılığı olduğunu göreceksiniz. İlki ayeti yukarıdan beri defalarca söylediğimiz gibi bağlamından, nüzul sebebinden kopuk olarak ele almakta, ikincisi ise buna dikkat etmektedir.  “Onlar savaşa/saldırılarına son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir.”

İkinci meal ise şu: “Eğer onlar (Mekke müşrikleri) size saldırmaktan vazgeçerlerse siz de saldırmayın. Şüphesiz ki Allah çok affedici ve çok merhametlidir.”

Hangisi doğru? Elbette ki ikincisi. Zira baştan bu yana defalarca tekrar ettiğimiz gibi bu 6 ayetlik küme başlı başına kaza umresi sırasında Mekke müşriklerinin Müslümanlara saldırması ihtimali üzerine Müslümanların duyduğu endişe üzerine nazil olmuş. Ama siz bunu bağlamından koparır, müstakil olarak ele alırsanız elbette “uluslararası ilişkide savaş esastır” sonucunu çıkartır ve bu yorumunuzu Allah’a söyletebilirsiniz.

Kaldı ki müstakil olarak ele alsak ve ilk manayı versek bile kesintisiz, mutlak bir savaş halinden söz edilmiyor. Saldırılardan vazgeçmenin ve onları terk etmenin manası düşmanlığı bir anlaşma temelinde kalıcı veya geçici olarak sonlandırmak, baskı, zulüm ve saldırıları bir kenara bırakmak, sözü edilen anlaşma şartlarının oluşturduğu zeminde karşılıklı güven içinde birlikte yaşamak demektir. Nitekim Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda bunların hepsini görmemiz mümkündür. O, bir devlet başkanı olarak ister savaş meydanında isterse normal zamanlarda barış isteyen, tarafsızlık ve saldırmazlık pozisyonunda bulunmayı arzu eden hiçbir kavmi geri çevirmemiştir. Eman isteyen herkesin bu isteğini kabullenmiştir. Anlaşmalarına sonuna kadar riayet edenlere hiç düşmanlık yapmamıştır. Bununla beraber meşru savaş nedenleri diyebileceğimiz saldırılara karşılık verme, anlaşmalara muhalefet edenleri yine anlaşma şartları içinde cezalandırma, haince tutumları karşılıksız bırakmama, Müslümanlar aleyhinde komplo kuranlarla din, akıl, mal, can ve nesil güvenliğini sağlamak için savaşmaya da hayır dememiştir. Garip olan şu ki İslam’da savaş esastır diyen görüş, şimdi ele alacağımız ayeti bayraklaştırarak mutlak savaş doktrini geliştirirken aynı küme içinde yer alan ve barışı emreden bu ayeti hiç değerlendirmeye almamışlardır. Hatta Seyyid Kutup bu ayete “onlar savaşmaya ve kafirliğe son verirlerse” diye mana vererek savaşma sebebinin küfür/şirk yani iman etmeme yorumlarına kapı aralamıştır ki tarihi süreçte aynı yaklaşımı birçok rivayet tefsirinde görmemiz mümkündür.

Dördüncü ayet; Bakara 193. “Bu fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah’a mahsus oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer inkârdan ve tecavüzden vazgeçerlerse, bilin ki zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” Fitne, sözlük anlamı itibariyle saf altının yabancı unsurlardan ayıklanıp elde edilmesi için ateşe verilmesidir. Istılahî manasını ise iki önceki ayette “fitne adam öldürmekten beterdir” kaydını açıklarken yazmıştık. Onları tekrar edecek değilim. Ama bir cümle ile özetleyecek olursak fitne; din özgürlüğüne mâni baskı, işkence, zulüm yapmak, temel insani hak ve hürriyetlere tecavüzde bulunmak, kargaşa çıkarmak; bozgunculuk yapmak” demektir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle istedikleri dini seçebilmelerine ve inançları istikametinde yaşamalarına engel olma demektir. “Dinin Allah’a ait olması, din Allah’a mahsus oluncaya kadar” da bu anlama gelir. Ayetin devam eden cümlesinde bu açıkça ifade edilmektedir ki bir önceki ayet ile aynı muhtevayı yansıtmaktadır: “Müşrikler bu baskılardan vazgeçerlerse siz de saldırı teşebbüsünde bulunmayın.”

O zaman bağlam, nüzul sebebi ve siyak-sibak münasebeti (konteks) bütünlüğü içinde sözü uzatmak bahasına açıklamalı olarak şöyle mana verilmelidir ki İlahi maksat daha iyi anlaşılsın: “İnanca yönelik Mekke’li müşriklerin yapmış olduğu bu baskılar, zulümler ortadan kalkıp din tam anlamıyla Allah’a ait oluncaya yani insanların dini tercihlerinden dolayı baskı, eziyet, çile, sürgün ve zulme maruz kalmadığı ana kadar bunu sağlamak için zalimlerle, o zulmü reva gören müşriklerle savaşın. Ama onlar saldırganlıklarından vaz geçer, toplumun bütün fertleri din ve inanç özgürlüğüne kavuşursa o zaman siz de saldırı teşebbüsünde bulunmayın.” Gördüğünüz gibi dinin Allah’a ait olması demek, bazılarının naifçe yorumladığı gibi yeryüzündeki bütün gayri müslimlerin Müslüman olması demek değildir.

Ayetin fezlekesi oldukça önemli. Diyor ki Allah orada: “Şunu bilin ki düşmanlık ancak ve ancak saldırgan zalimlere karşı yapılır.” “Ayetteki “zalimîn/zalimler” kaydı çok önemli. Bunun yerine “müşrikîn, kafirîn; müşrikler/kafirler” de diyebilirdi Kur’an ve o zaman savaşmanın sebebi küfür ve şirktir diyenler literal/ lafzi yorumlarında haklı olabilirlerdi. Halbuki sözünü ettiğimiz baskı ve işkenceleri yapanlar müşrikler ve kafirler olmalarına rağmen onların bu kimliklerini değil, zalim kimliklerini ortaya koyuyor Bu da inancın veya inançsızlığın başka bir tabirle dini kimliklerinin mutlak savaş sebebi olmadığını en net biçimde açıklayan bir delildir. Bununla beraber o lafzi yaklaşımlarla küfür savaş sebebidir diyenlerinin haklı olduğu bir yer vardır; o da Müslümanlara o zulmü reva gören zalimlerin neredeyse hepsinin kafir ve müşrik oluşu ve Müslümanlarla topyekûn savaşın içinde bulunmuş olmalarıdır.

Beşinci ayet Bakara 194: “Haram aylara hürmet ve bu aylarda saldırmazlık karşılıklı olmalıdır. Eğer onlar bu yasağı çiğner ve size saldırırlarsa siz de onlara ayniyle karşılık verin; siz de saldırın. Ama Allah’ın savaşta aşırı gitmeme emirlerine itaat edin. Unutmayın ki Allah emirlerine itaatsizlikten sakınanlarla beraberdir.”

Okumakta olduğunuz bu yazının başından beri gerek nüzul sebebi gerekse bağlam bilgisi itibariyle birkaç defa tekrar edildiği için tekrara girmeyeceğim ve ayet hakkında bir açıklama yapmadan verdiğim bu meal ile yetineceğim.

Altıncı ayet Bakara 196: “Varlığını devam ettirmek için yapmak zorunda kaldığınız mücadeleler, mücahedeler, mukateleler masrafsız olmaz. Öyleyse sahip olduğunuz şeylerden bu uğurda yani Allah yolunda infakta bulunun. Bu infakı yapmamak suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.”

Bana göre konteksti nazara alarak açıklamalı olarak verilen en net meal bu. Zira ayet mutlak manada bir infaktan değil, meşru gerekçeleri olan ve adil bir şekilde gerçekleşmesi gereken savaşın finansmanın nasıl sağlanabileceğine dair Müslümanlara yol gösteriyor. Müslümanları yapacakları maddi fedakarlıkla bunu temin etmeleri gerektiğini açıkça söylüyor. Hatta bu konuda yapılacak olan cimriliğin din, akıl, mal, can ve nesli koruma bağlamında çok büyük sıkıntılara sebebiyet vereceğini, bunun da insanların kendi elleri ile kendilerini, yaşam haklarını, mal ve canlarının güvence içinde bulunmalarını, gelecek nesilleri bile etkileyebilecek bir sürece girilebileceğini ve son tahlilde dine inanma ve yaşama konusunda eski zulüm, baskı, eziyet ve işkence dönemlerine geriye dönülebileceğine işaret ediyor. Zira mali desteğin yoksun olduğu, savaş öncesi ve esnasında mali harcamalar gerektiren maddi  hazırlıkların olmaması, savaş meydanında elbette mağlubiyeti netice verecektir. “Allah yolunda” kelimesini ifade ederken anlattığımız teolojik dili Kur’an burada da “Allah yolunda infak edin, cömertlikte bulunun.” cümlesi ile kullanıyor.

KİLİT KELİME; İHSAN

İstanbul’un fethi esnasında bir sahabinin hiç bir güvenlik önlemi almaksızın düşmana saldıran birisine, onu bu davranışından vazgeçirmek için “kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetini okur. Askerî açıdan baktığında doğru bir uyarı ve bu uyarıyı Kur’an ayeti ile temellendiriyor diyebilirsiniz. Ama her zaman dediğimiz gibi bağlamından, nüzul sebebinden kopuktur bu ayete verilen mana. Nitekim Ebu Eyyup el-Ensari Hazretleri bu yanlışlığı düzeltir ve der ki: “Medine’de İslam ve Müslümanlar güçlenince bir Hz. Peygamber’e artık mallarımızın başına geçsek dedik. Bunun üzerine indi bu ayet” diyerek büyük bir yanlış anlamanın ve anlam kaymasının önüne geçmiştir.

Ayetin ikinci cümlesindeki kilit kelime ihsan’dır. İhsan malum olduğu üzere gerek Allah-insan ilişkileri, gerekse İnsan-insan ve insan-varlık ilişkilerinde şuurluca olma, Allah’a ahirette hesap vereceğinin idraki içinde bulunma, başkalarına iyilik etmek, güzel, adil ve istikametli bir şekilde davranmak, af etmek, cömertlik yapma, cesaretli olma gibi manalara gelir. İsim, fiili ve masdar Kur’an’da 70’i aşkın ayette geçen ihsan hem Allah’a hem de insan davranışlarına nispet edilen manaları muhtevidir. İhsanın bu anlam zenginliği açısından bakıldığında ayet, hem Allah’a hesap verileceğinin şuurunda bulunma hem de savaşta ve barışta dengeli, adil bir şekilde davranmayı emretmektedir. Nitekim meal her iki manayı ihtiva edecek şekilde verilmiştir.

Hasılı…

Son iki yazıda uluslararası ilişkide barış esastır diyenlerin savaşı esas alanların delil olarak ileri sürdüğü cihad ayetlerine nasıl cevaplar verdiğini gördük. Onlara göre 5. safhada ele aldığı  Bakara 190-195 arası ayet kümesini bağlamından, nüzul sebebinden ve siyak-sibak bütünlüğünden kopuk olarak ele alıp, “bu ayetler daha önce nazil olan barış temalı bütün ayetleri nesh etmiştir; ‘onları nerede yakalarsanız öldürün; fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş edin’ cümlelerini öne çıkartarak ‘İslam’da uluslararası ilişkide esas olan kafir ve müşriklere karşı kesintisiz ve sürekli savaş halidir; küfür ve şirk savaş sebebidir” denilemez. Böylesi bir siyaset teorisi ya da savaş doktrini bu ayetler üzerine bina edilemez veya ayetler bu görüşü temellendirmek için kullanılamaz. Ben bu çizgide barışı esas alanların delillerinin daha güçlü olduğuna inanıyorum ve bu sebeple görüşlerini aktarırken kendi yorumlarımı da ilave ettim.

Bununla beraber “İslam barış dinidir, uluslararası ilişkide esas olan barıştır, savaşmayı emreden ayetler o günkü siyasi hadiselerin akışı içinde sorunlara yönelik çözüm sunan ayetlerdir, bunlar nesh edilmiştir denilemese de savaşmak ancak ve ancak müdafaa ile sınırlıdır?” denebilir mi?

Dört yazılık bu serinin sonunda geldiğimiz yer burası. Savaşın esas olmadığını ayetlere getirdiğimiz yorumlarla ortaya koyduk. Ama barış için daha kapsamlı şeyler söylemek gerekiyor.  Yalnız bu eksende dile getirilecek düşünceler bir-iki paragrafa sığacak sığlıkta olamaz. Onun için sabrınızı suistimal etme pahasına meseleyi bu kadar detaylı bir şekilde ele almışken geniş bir değerlendirme yazısı ile sonlandırmak istiyorum.

Haftaya nasipse…

[Ahmet Kurucan] 2.7.2018 [TR724]

Messi ve Ronaldo’ya veda, Mbappe’ye merhaba! [Hasan Cücük]

Dünya Kupası’nda iki çeyrek finalist belli olması iki dünya yıldızının vedası anlamına geldi. Fransa, Arjantin’i, Uruguay ise Portekiz engelini aşıp çeyrek finalde birbirine rakip oldu. Bu sonuçlar Messi ve Ronaldo için yolun sonu demek oldu. Messi ve Ronaldo veda ederken, Rusya’ya bir güneş gibi Kylian Mbappe doğdu. Akıllara 1958 Dünya Kupası’nı getirip ‘yeni bir Pele mi doğuyor’ sorusunu getirdi.

Futbol dünyası 2008’den itibaren Messi – Ronaldo kıyası ve yarışına şahitlik etmeye başladı. Aradan geçen 10 yılda her iki futbolcuda 5’er kez dünyanın en iyi futbolcusuna verilen Altın Top’un sahibi oldu. Biri Real Madrid’le diğer Barcelona ile kazanmadık kupa bırakmadı. La Liga şampiyonluğunda Barcelonalı Messi öndeydi. Ronaldo, Messi’yi Şampiyonlar Ligi’nde hem kupa sayısında hem de attığı gollerle geride bırakıyordu. Her iki oyuncuda milli takımlarının kaptanıydı. Ancak kulüp başarısının öşürünü bile milli takımda yaşayamadı. Ronaldo, Euro 2016’da şampiyonluk yaşayıp milli takım başarısında Messi’nin önüne geçti. Zira, Messi ülkesiyle çıktığı 2 Copa America ve bir Dünya Kupası finalinde sahadan boynu bükük ayrılmıştı.

Rusya 2018 her iki oyuncu içinde Dünya Kupası’nı kazanmak için son şanstı. Ronaldo’nun 33, Messi 31 yaşında olduğunu dikkate aldığımızda 4 yıl sonra hem daha yaşlanmış hem de formlar grafiğinde ciddi düşüş yaşamış olacaklar. Her iki oyuncu içinde yolun sonu ikinci turda geldi. Arjantin, adını ikinci tura yazdırırken oldukça zorlanmıştı. Messi, Barcelona performansının çok gerisinde kalmıştı. Portekiz’i ise adeta Ronaldo sırtlamıştı. Özellikle gruptaki açılış maçında İspanya’ya tek başına direnen isim olmuştu.

Artık 19’luk Kylian Mbappe gerçeği var

Fransa – Arjantin maçında gözler Messi üzerine odaklanırken, 19’luk Kylian Mbappe gerçeği sahneye çıktı. Fransa 20 yıl önce 1998’de Dünya Kupası’nı kazandığında henüz doğmamış olan Kylian Mbappe, Arjantin karşısında oynadığı futbolla hafızalara kazındı. İki gol atan Mbappe, topu ayağına aldığında maça heyecan getiren isim oldu. Sadece gol atmadı. Penaltı yaptırdı. Pogba ve Griezmann’ın yapamadığı takımın liderliğini henüz 19 yaşında eline aldı. Mbappe bu oyunu Uruguay maçında da sürdürürse Dünya Kupası’nın yıldızlarından biri olur.

Messi gölgesi gibi takip eden Kante’den sıyrılmakta zorlandı. Barcelona’da yıllarca alışık olduğu oyuncu ve oyunu milli takımda bulamamak Messi için büyük bir handikap. Xavi, İnesta, Bosquets, Rakitic gibi futbolun dahilerinden yoksun olduğu için milli takımda etkisiz kalıyor. Messi elbette dünya starı. Ama şurası gerçek ki; tek başına milli takımı başarıya taşıyacak güce sahip değil. Hele karşılarına Fransa gibi bireysel yetenekleri oldukça yüksek bir takım çıkınca Messi’nin nasibine yine boynu bükük turnuvaya veda etmek düştü.

Messi’nin yaşadığın kaderin aynısı bu kez bir kaç saat sonra Ronaldo yaşadı. Real Madrid ile son 3 yılda Şampiyonlar Ligi’ni kimseye kaptırmayan ve dünyanın bir numaralı kulüpler turnuvasına damga vuran Ronaldo, Rusya’da İspanya maçı dışında alıştığımız futbolunu ortaya koyamadı. Uruguay, savunması topu her ayağına aldığında iki oyuncu ile başına dikildi. Bir oyuncuyu geçse bile ikincinin engeline takıldı. Şansını uzaktan şutlarla fenedi ama önünde etten duvar ören oyuncularından topu geçirmeyi bile başaramadı. Son Avrupa şampiyonu unvanlı Portekiz, Rusya’ya son 16 turunda veda etti. Bu veda Ronaldo için Dünya Kupası rüyasının da sonu oldu.

Almanya’dan sonra Portekiz ve Arjantin’de evine döndü. Dünya Kupası’nın yıldızı ve gol krallığına aday gösterilen Messi, Ronaldo, Lewandowski, Müller gibi isimler artık turnuvada yok. Şampiyonu tahmin etmenin oldukça zor olduğu kupada, yıldız adayı olarak bugünkü futboluyla Mbappe ön plana çıktı. Uzun bir aradan sonra Dünya Kupası’nda genç bir yıldızın doğuşuna şahit olduk.

[Hasan Cücük] 2.7.2018 [TR724]

Sıcağa aldanma, yaz gribi olma!

Sıcak havaların gripten koruyucu etkisi olduğu düşünülse de, yaz aylarında ateş, halsizlik, kas ağrılarıyla gelen grip benzeri şikayetler yaşanabiliyor. Burun akıntısı, ses kısıklığı, terleme hatta ateşle ortaya çıkan yaz gribini, klima kullanımı da kolaylıkla tetikliyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Oğuz Yılmaz, yaz gribinin, sonbahar ve kış mevsiminde görülenden farklı olarak, saman nezlesine benzer şekilde, havadaki parçacıklara karşı gelişen bir çeşit alerji şeklinde kendini gösterdiğini söylüyor. Yılmaz, grip ile benzer belirtiler gösterse de, ”Hastalığın sebep olduğu organizmalar, gribe göre çok farklıdır. Öncelikle bu hastalık kişiden kişiye bulaşmamaktadır. Hastalık mikrobu; su tesisatlarında, soğutma kulelerinde, havalandırma sistemlerinde çoğalarak bulaşır.” diyor. Yılmaz, yaz gribinden korunmak için ise şu tavsiyelerde bulunuyor.

  • Dengeli beslenin
  • Diğer hava kirliliğine neden olan etkenlerden uzak durarak kısmen korunun
  • Bu dönemde rejim yapmayın
  • Bol su ve sıvı tüketin
  • Meyve ve sebze ağırlıklı beslenin
  • Uyku ve istirahate dikkat edin
  • Güneş etkisinde fazla kalmayın
  • En büyük tetikleyici olan klimayı ara ara kapatın

Yazın klima kullanımı genel olarak minimum düzeyde olmasını öneren Dr. Yılmaz, klima kullanılması gerekiyorsa, cihazın sık sık kapatılması bir süre bekledikten sonra tekrar açılması, hafif ama kesintisiz birkaç saat çalıştırılması, sıcaklık ayarının düşürülmemesi, ideal serinliği elde edecek şekilde kurulması, bakımlarının düzenli olarak yaptırılması ve filtrelerinin zamanında yenilenmesi çok önemlidir. Uyunacak olan odanın pencere yoluyla havalandırılmasının daha sağlıklı olacağını vurguluyor.

Klima kullanmanın 7 kuralı

  • Gün boyu tüketmeniz gereken su miktarını, saat başına yayarak tüketin
  • Klima 22-23 derece civarında tutun
  • Soğuk hava üfleme hızının düşük şiddette olmasına dikkat edin
  • Soğuk hava çıkış yönünü, odanın tavanına dönük ve sabit tutun
  • Klima uyuyan kişilerin üzerine direkt yönlendirmeyin
  • Hem pencere hem klimanın açık olduğu bir odada uyumayın
  • Üşüme hissiyle uyandığınızda klimayı kapatın veya sıcaklık ayarını 3 – 4 derece artırın
  • Şikayetler yüksek ateşle beraber seyrederse, ilk fırsatta doktora başvurun.

[TR724] 2.7.2018