Kelepir, “Yeni Model Sosyalizm!” işe yarar mı? [Kadir Gürcan]

Seçim kampanyalarındaki renklilik ve reklam gücü parti ve adayların oluşturacakları toplumsal cazibe ile de yakından alakalı. Bu yüzden, seçime gidilen günlerdeki anormallikleri sineye çekmek demokratik hoşgörünün gereği. İşi fazla abartıp, seçim sonrasına idari ve ekonomik sistem sinyalleri vermek doğru olmaz. Ekonomik krizden kurtulamayınca, işi tanzim satışlara dökmek, açık pazar ekonomisinden, köhne sosyalizme sığınmaya götürmesin. İki aylık bir deneme periyodundan sonra, “Denedik oldu. Tanzim Satışlara devam!” derler diye de endişe etmiyoruz değil hani!

Kışın ortasında, Saray'ın ve ona bağlı birimlerin aylık giderleri astronomik rakamları bulunca, çarşı-pazarı pahalılık ateşi vurdu. Ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum; “Ayşe teyzenin bundan haberi olmaz!” diyerek, Dolar hareketliliğini gizleyenlerin bu numaraları fazla devam etmeyeceğini söylemiştik. Bir kaç haftadır, Ayşe, Hayrunnisa, Zeyneb teyzeler, ıspanak, patates, soğan ve karnabahar tezgahı önünde düşünmeye başladı; “Yahu, Allah'ın mübarek ıspanağı, 7 Lira olur mu?”. Allah yokluğunu göstermesin ama, ıspanaktan bahsediyoruz. Aynı karamsar ve ümitsiz Ayşe Teyzeler ve Habib Amcalar, Tanzim Satış kamyonları önündeki kuyrukta, başları önde düşünmeye devam ediyorlar.

Daha önce, Türkiye'nin ekonomik gerilemesini seksen öncesi yıllara benzetiyorduk. O günleri yaşayan nesil olarak, çoluğa-çocuğa anlayabilecekleri örnekleri verebiliriz diye düşünmüştük. Tüp, ilaç, çay (çay, bu satırların yazarı için hepsinden önemliydi.) margarin, tiryakiler için yerli sigara (yabancı sigaralar yasaktı!)...kuyruğa girilerek alınan ya da yaşadığınız şehirde yoksa, en yakın komşu şehirden getirilen günlük ihtiyaçlardı. O günlerde, kimsenin siyasilerle uğraşacak vakti ve enerjisi yoktu. Mahalle bakkalı ve muhtarı ile aranız iyi olduğunda, lüks sayılabilecek mütevazi bir hayat standardına erişmiş oluyordunuz. Benzin ve mazot kuyruğunu hiç zikretmeyelim. Milletin başına musallat olup, koca ülkeyi “70 Cent'e!” muhtaç eden beceriksiz takımı hiç de iyi hatırlanmıyor.

Seksen öncesi yılların iyi olduğunu kimse iddia edemez ancak, şu an yaşanan ekonomik çaresizlik, o dönemden daha gerilere gidiyor; 2019'un Türkiye'si, 1950'li yılların Müstebit ve Zorba Halk Partisi günlerine döndü. Siyasi ve ekonomik açıdan, Halk Partisi Hegemonyası'nın gri ve güneşsiz günlerini yaşıyoruz. Millet malını yağmalayan görgüsüz siyasetçiler, millete ölümü gösterip, sıtmaya razı etmişlerdi. Açlıktan ölmektense, kuyruğa girip beklemek daha katlanılır bir şeydi. Devlet malına çöreklenenler o gün de kanun ile korunup adaletten kaçırılıyordu, bugün de Saray ve eşrafının müsrif giderlerini dile getirenler “Cumhurbaşkanı'na hakaretten” hapse atılıyor. Öyle ya, neden kimse, milyon dolarlık makam arabalarını, beş yüz milyon dolarlık Katar Hediyesi (!) uçağı dile getiremiyor ki?

Coğrafi olarak uzak olduğumuz Venezuela ile, Rusya'nın uydusu olma açısından benzerlikler yaşıyoruz. Seksenli yılların başlarında bütün dünyada, doksanlı yıllarda da eski SSCB, yeni ismi ile Rusya'da iflas eden komünizm ve sosyalist ekonomik modelin yeni tecrübe sahalarından birisi Venezüella olacaktı. Maalesef, Putin-Maduro mamulü Yeni Model Sosyalizm ölü doğdu. Fatura Maduro'ya kesilecek gibi görünüyor.

Türkiye, gerek siyasi gerekse ekonomik modeller için hep ikinci el sürümlerin denendiği piyasa olmuş. İktidarın, Rusya'nın Venezuela'da iflas eden Yeni Sosyalizm tecrübelerine kapı aralamaya olan hevesleri iyiye alamet değil. Eğer kanıt istiyorsanız, Google'da Venezuela halkının günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kuyruğa girdikleri ve önünde kavga ettikleri askeri araçlar ne iş görüyorsa, bizdeki Tanzim Satış Araçları'nın benzer işi yaptıklarını görebilirsiniz. Bizimkiler biraz daha modern, fark sadece bu. Ama çok değil, bir kaç ay sonra, benzin fiyatları uçunca, olağanüstü hal ilan edilip, devletin resmi araçları bu iş için kullanılabilir.

Mısır'lı zengin iş adamı Necip Sewiris, “Maduro, kendi insanlarını açlıktan öldürüyor. Bütün ülkeyi açlık ve yoksullukla karşı karşıya getirdi ve ülkeyi batırıyor! İktidardan defolup gitmeli!” açıklamasından sonra, “Maduro gitsin, Venezuela'ya milyon dolarlık yatırımlar yapacağım!” sözünü de vermiş. Eğer seçimler olursa, Venezuela Halkı, şu an Tanzim Satış Araçları önünde yaşadıklarını sandık başında da hatırlayabilecek şansları olacak. Bugünlerde, Türkiye'den kaçan bir çok zenginin, ülkeye musallat olanlar defolup gittikten sonra, bu ülke için en az Mısırlı Zengin iş adamı kadar cömert olabileceklerinden şüphe etmeyin.

Serbest Piyasa Ekonomisi, yükte hafif baha ve eder'de ağır değerler üzerinden işliyor. Yani, “Sen bana çalışacağım iş sahası aç,  ücretimi ve sosyal haklarımı ver. Neyi, ne zaman, ne kadar ve hangi periyotlarda alacağıma karışma!” esprisinde düğümlü. Açıkçası, “Tanzim Satıştaki, renksiz poşetin, patlıcan, soğan, domates ile birlikte senin de canın cehenneme...” diyebilmek, Serbest Piyasa Ekonomisi'nin insana sunduğu hürriyetlerden.

Tanzim Satış Kamyonları ve Mağazaları önünde duran, Ayşe, Emine, Sacide Teyzeler, Habib, İlyas, Ahmet ve Mehmet Amcalar, ahir ömürlerinde yaşadıkları bu tecrübeyi, belki de oy sandıkları önünde bir kez daha hatırlayabilirler, kim bilir.

Seçim kampanyalarının sunduğu kısa süreli imkanlardan burun kıvıracak zümreden değiliz. Patates, soğan, marul ve patlıcan kuyruğuna girmesek bile, önce bu satırların yazarı, sonra kaşık düşmanı hanım, iki oğlan ve kızı, Sayın Cumhurbaşkanı'nın elinde sallandırdığı iki yüz gramlık hediye çay paketlerinden alabileceğimiz kadarını alıp, depolamayı neden düşünmeyelim? Kolay mı, seksen öncesinde, karaborsadan bulduğumuz yüz gramlık çay ile bir hafta idare ettiğimiz o gri günler ufukta görünmeye başlamışa benziyor. O kadar karamsar değiliz ama, o günlerin düşüncesi bile insanın uykularını kaçırıyor.

[Kadir Gürcan] 18.2.2019 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Vicdan Körelmesi - 2 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Bir dost ile beraberdik geçen gün. Söz döndü dolaştı, başka bir dosta geldi. Üçüncü şahısları kritik etmezsek olmaz tabi ki. Onu kastederek bana: “Vicdan yaptı, sanırım” dedi, “Aradı, o konudaki duruşundan telefonda geri adım attı.”  Konuşurken kullandığı “vicdan yapmak” söylemi dikkatimi çekmişti. Aslında biraz da garip bulmuştum. Risâle-i Nûr’un üslubuna aşina olduğunu zanneden biri olarak kulağımı tırmalamıştı bu tabir. Behzat Ç. jargonundan kopup gelmiş ve bizim limana gayr-ı ihtiyari demir atmış gibiydi. Üzerine düşünmeye başladım. Belli ki “vicdan azabı duydu” veya “vicdan azabı çekti” anlamlarında kullanılmıştı.

Düşündükçe, “vicdan” ihtiva eden ya da çağrıştıran deyişlerin aslında dilimizde ne kadar da yaygın olduğunu fark ettim. “Vicdan rahatlığı” bunlardan biri. “Vicdanın rahat mı?”, “Benim vicdanım rahat”, “Gece yastığa başını rahat koyabiliyor musun?” deriz, sıklıkla. Vicdan mekanizmasının çalışmaya başlamasını ise “vicdan sızlaması” veya “vicdan yaralanması” olarak açıklarız. Karşımızdakinde bu potansiyel gücü harekete geçirmek için, “elini vicdanına koyarak söyle!” der, samimiyet çağrısı yaparız. Ali Şeriati’nin “insanın öz benliği” olarak tarif ettiği bu yeti, bünyede yetkin olduğunda nefis mekanizması da müspete dönüşüyor ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir vâsıta hâline geliyor. Bu durumu “vicdanın sesini dinlemek” veya “vicdanı el vermemek” olarak tanımlarız. Vicdan ehlinde hâsıl olan pozitif hâlet-i rûhiyeyi ise “vicdan duruluğu”, “vicdan enginliği” veya “vicdan safveti” diyerek bayraklaştırırız.

Bir de bunun zıddı var: “Vicdan körelmesi”, “vicdan kuruması”, “vicdan çözülmesi”, “vicdan körlüğü”, “vicdan tefessühü”, “vicdan kirlenmesi” ya da “vicdan fakirliği”… Kişinin iç dünyasındaki yargılama gücünün hasar görmesi ve bunun kronik bir hal alması. Yanlıştan doğruya, kötüden iyiye ve zararlıdan faydalıya sevk edecek o rahmani ikaz butonunun kabiliyetini yitirmesi.

Kurallara aykırı bir davranış müşahede edildiğinde devreye giren ve susturamadığımız enfüsî bir mekanizma, vicdan. İçsel bir davacı. Ve bu içsel davacı sürekli olarak bir ahlak yasasını terennüm etmekte. Kendimizi aklamak adına ne tür bir uğraşıya girersek girelim, nasıl gerekçeler üretirsek üretelim, susturamadığımız hayranlık uyandırıcı bir yeti. Deruni bir ses ve ilahi bir nefes, vicdan… 

Doğuda ve batıda insanlığın gerçek manasıyla yücelmesini gaye edinen bütün dinler, bütün kutsal metinler, felsefi akımlar, anlayışlar hep vicdan ortak paydasında birleşmişler. Vicdan demişler, hep onu haykırmışlar, hep vicdan soluklamışlar ve hep vicdanla oturup vicdanla kalkmışlar. Ancak herhangi bir din ya da inanış tarafından referans alınması, vicdanın kaynağının din olduğunu göstermiyor. Vicdan, yaratılıştan gelen, “insani” bir meleke. O yüzden Türkçe karşılığı “peşinen bulunmuş olan”, “önceden verilmiş olan” ya zaten. İnsan olabilmekle, insan kalabilmekle çok ilgili. Topyekûn insanlığın ortak değeri. Vicdan ortak paydasında buluşmak için aynı dine, aynı inanışa, aynı kültüre ya da aynı meşrebe sahip olmak gerekmiyor. İyi bir insan olmak yeterli. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ilim ve irfan aşkıyla kendisine gelen Vâbisa b. Ma‘bed’e “- İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” diye sorduğunda: “-Evet yâ Resûlallah!” cevabını almıştı. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Vâbisa’ya kulaklara küpe olacak şu nasihatte bulunmuştu: “- Vicdanına danış. İyilik, vicdânının uygun gördüğü ve yapılmasını kalbinin onayladığı şeydir. Kötülük ise, içini tırmalayan şeydir. Öyle ki başkaları sana “yap” diye nice nice fetvâlar verse de bir husus günah ise, senin içinde bir şüphe ve tereddüt meydana getirecektir!” (Müsned, IV, 227-228; Dârimi, “Büyû‘”  2) Hz. Peygamber böyle demekle vicdandaki fıtrîliğe dikkat çekiyor ve onu referans kabul ediyordu. Demek ki vicdan İslam’a çok yaraşıyor. İslamiyet, insaniyet blokajı üzerinde yükseliyor.

İlahiyat Fakültesi yıllarımda, okul dışında yaygın eğitim faaliyeti olarak takip ettiğim bir ders halkası vardı. Arapça metin okuma melekemizin gelişmesi, tesis edilen bu ders halkasının gayelerinden biriydi. Güzel insanlar yetişti oradan. Şimdilerde kimilerinin, normal bir hapishanedeki mahrumiyetten bin derece daha sıkıcı şartlarda zulümden korunmaya çalıştıklarını işittiğim güzel insanlar. Kimileri ise tek başlarına hücreye mahkûm vaziyetteler. Münevver insanlar onlar. Maruz kaldıkları vicdansızlık karşısında yüreğim yanıyor…

Hislendim…

Demek ve yapmak istediğim o değildi.

O halkada okunan ve müzakere edilen başucu eserlerden biri de Fî Zilâli’l-Kur’ân idi. Siyasal İslamcı güruhun kavrayamadığı Seyyid Kutub (ö. 1966) merhumun muhteşem eseri. Edebî, sosyo-psikolojik bir tefsir. Onunla ilgili iki keşke’m vardır: Birincisi; Türkiye’de, meraklıları keşke bu kıymetli eseri, yetersiz tercümelerinden değil de aslından okuyabilselerdi. İkincisi; keşke onu Türkiye’de ilk bayraklaştıranlar kavga kültüründen beslenen siyasal islamcılar olmasaydı. “Kur’ân’ın Gölgesinde” süren o derslerden çok feyiz almıştım. Kutub’un bir cümlesi hâlâ aklımda: “İman vicdanda hissedilen bir hassasiyettir!” Subhânallâh! Müfessir hangi âyetin bağlamında kullanmıştı, hatırlamıyorum. Ama adeta beynime kazımıştı. Ruhuna bin Fâtiha! O mübarek kahraman, iman ile vicdan arasında kuvvetli bir bağ kuruyordu. Ve aslında Müslüman’a vicdanın ne kadar da yakıştığını, yaraştığını haykırıyordu. “İslam” diyordu, “Vicdan demektir!”       

O yüzden Müslümanlık iddiasında bulunanların vicdanlarındaki çölleşmeyi havsalam almıyor, midem kaldırmıyor. “Dindar nesil” hülyası nasıl oldu da “kindar nesil” realitesine dönüştü? Kin ile vicdanın aynı kefede bulunması nasıl mümkün olabilir? Zulüm vicdan ile nasıl örtüşebilir? Toplum nasıl oldu da bu kadar kutuplaştırılabildi? Hatta bununla yetinilmedi, dünyadaki kutuplaşmanın bir parçası haline gelinebildi? Yıkılası “kokuşmuş vicdan”!

İnsaniyetin unutulduğu, iyiye güzele dair ne varsa bizâtihî tehdit altında olduğu, hakkaniyet ve adaletin ötelendiği, merhamet duygusunun yitirildiği, çocukların kendi anne-babalarına zarar verdiği, aynı yastığa baş koyan eşlerin birbirlerinin canlarına kastettiği, çocukların istismara uğradığı, insanlığın Meriç’te, Ege’de boğulduğu, hamile anaların hapse atıldığı, bebeklerin zindanlarda dört duvar arasında büyüdüğü, cinayetlerin, her türlü ihanetin revaç bulduğu, güçlü olanın haklı; zayıf olanın hor ve hakir görüldüğü, “öteki” kabul edilenin yaşam hakkının olmadığı bir ülkemiz var. Böyle bir ülke hiç birimizin hayali değil elbette. Ama realite bu ve direksiyonda İslamlık iddiasında bulunanlar var.

Bu haftaki yazımı da, onların çok değer atfettikleri Seyyid Kutub’un bir tahlili ile bitireyim. Yine Fî Zilâli’l-Kur’ân’dan. Bir Uhud okuması: “Uhud Gazvesi, sadece tek bir meydanda olmuş bitmiş bir savaş değildir. Uhud, aynı zamanda vicdanda gerçekleşen bir harptir. Ve vicdan meydanından daha büyük de bir meydan yoktur. Savaşta, dehşet veren mücadelenin cereyan ettiği cihet bellidir, düşmanın yeri, safı, tarafı bellidir. Nefis ise öyle değil! Nefis meydanı, türlü duygulardan, tamahlardan, hırslardan, arzulardan, meyillerden, iştahlardan, dürtülerden, eğilimlerden… müteşekkil. Nefis ne kadar da çok buudlu! Nefsi en güzel, en kalıcı ve en şümullü şekilde tedavi edebilecek olan Kur’an ise işte bunun için var!” 

Ülkemdeki bir kısım Müslümanlardan ümidimi kesmek istemiyorum. Ancak siyasal islamcılarla ilgili umutlarım yıllar önce tükendi.
Konuya biraz daha devam edelim inşallah…

[Dr. Ahmet Yılmaz] 18.2.2019 [Samanyolu Haber]
drahmetyilmaz1@gmail.com

Bu işin temeli ve karkası çok sağlam [Abdullah Aymaz]

1966’nın başında M. Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’e geldiği zaman tarihî Kestanepazarı Camiinde vaaz ediyordu ama Ege Umumî Vâizi idi. Hem de İzmir İmam-Hatip ve İlahiyatta Talebe Yetiştirme Derneği Yurdunun müdürü idi. Hem oradaki hazırlık sınıflarının öğrencilerinin akşama kadar derslerine giriyordu. Hem de bizim gibi İmam-Hatip Lisesine devam edenlere fıkıh dersleri veriyordu. Ayrıca cumartesi ve Pazar günleri bütün talebelere bazen üç saat süren tehzîb-i ahlâk sohbetleri yapıyordu… Bu sohbetlerde verilen misaller hep asr-ı saadetten ve İslâm tarihindendi. Ama hep bir siyer felsefesinden söz ediyordu. Asr-ı saadette gerçekleşmiş olayların ve çözümlerin aslında daha sonra kördüğüm haline gelmiş problemleri çözecek anahtarlar olduğunu söylüyordu…

İzmir gibi bir yerde bir kimse eğer tam olarak zekâtını veriyorsa biz onun çok cömert birisi olduğunu zannediyorduk. Halbuki Hocaefendi zekatı anlatırken, kırkta bir zekatın, CİMRİ  ZEKATI  olduğunu, onun en alt limit olduğunu yani hiç olmazsa kırkta bir kadar olsun mânasına olduğunu, aslında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömerler ve Hz. Osmanlar (R. Anhüm) gibi verilmesi gerektiğini olduğunu anlatıyor aksi takdirde İslam dünyasının  cehaletten, fakirlikten kurtulmasının mümkün olmadığını, bilhassa eğitimi üzerinde çok durulması gerektiğini öğütlüyordu.

“Ne verirsen elinle, o da gider seninle… Bir kiremitin de senin olsun, bir tuğlan da senin bulunsun” diyerek toplananlarla üç beş senede bir cami, bir Kur’an Kursu yapmakla bütün görevlerini yerine getirmiş olduklarını zannedenler için bu, yepyeni bir mesajdı… Sanki, liselerde, meslek okullarında ve üniversitelerde okuyanlar, okuması gerekenler başkalarına aitti… Sadece Kur’an Kurslarında, İmam-Hatip ve İlâhiyatta okuyanlar vardı… İslâm dünyası aslında cehaletten, fakirlikten ve tefrika ile birbirini yemekten âdeta yerlerde sürünüyordu. Ve sanki “leş kesilmiş” bu âlemi diriltip ayağa kaldırmak gibi hiç kimsenin üzerine düşen bir yokmuş gibi bir vurdum duymazlık vardı…

Bir fizik kanunu gibi “Aynı ağırlıktaki yükleri ancak aynı ölçüdeki güçler kaldırır” diyerek Hocaefendi, İslamiyet öncesi sıkıntılardan Ashab-ı Kiramı ayağa kaldıran prensiplerin, güzelliklerin aynı şekilde günümüzde de uygulanmasıyla kördüğüm olmuş bu problemlerin çözülebileceğini ifade ediyordu.

Artık himmetler yapılırken, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) zorlu Tebuk seferi öncesinde yaptığı ashab efendilerimize (R.Anhüm) “Ya Ebu Bekir, ya Ömer, ya Osman ne veriyorsunuz?” diye sorduğu gibi onların da mallarının, hepsini, yarısını veya erzak yüklü yüzlerce deveyi himmet ettiği gibi cömertliklere şahit olunuyordu… Bu da hızlıca Eğitim Hizmetlerinin yaygınlaşmasına vesile oluyordu. Tabii her zaman olduğu gibi sanki herkes İslam uzmanıymış gibi itirazlar da yükseliyordu: “Böyle olmaz… Bu genç hoca nereden çıktı?..  Eski köye yeni âdet getiriyor… Bu riyâ olur canım… Gösterişten öte bir şey değil bunlar. Bir kere sağ elin verdiğini sol el görmeyecek… Âyette Cenab-ı Hak SİRRAN buyuruyor… Böyle şeyler gizli olacak… İnsanlar riyakârlığa sürükleniyor… Vs…”

Bu ve benzeri itirazlar aslında Bektaşî şakalarına benziyordu. Hani bir Bektaşi'ye sormuşlar: “Erenler, niye namaz kılmıyorsunuz?” Demiş ki: “Kur’an’da ‘Lâ takrabu’s-salâte’ (Yani namaza yaklaşmayın) diye bir âyet var, onun için…”  Bunun üzerine peki “Devamında ‘Ve entüm sükârâ’  (Yani sarhoş olduğunuz halde’ diye bir ifade var.” deyince, o da “Ben o kadar hâfız değilim.” diye karşılık vermiş…

Çünkü, Ra’d Suresinin  yirmi ikinci ayetinde geçen  ‘Sirran” kelimesinin hemen devamında “Ve alâniyeten”  (Yani, alenî olarak, açıkça) kelimeleri de var… Hayırda yarışmak için alenen, herkesin huzurunda da verilecek…

Hem Kur’an-ı Kerimi en iyi kim anlar ve en iyi kim tatbik eder? Peygamber Efendimiz (S.A.S.) değil mi? Sahabelere “Ne veriyorsunuz?” diye o sormamış mı? O zaman bu mesele nasıl riyaya girer. Hâşâ bu muamele nasıl riyakârlık olabilir?  Ama işte siz buna haset deyin, fesat deyin ne derse deyin, maalesef şu anda zalimliğe ve gaddarlığa bürünen bu itirazlar hep vardı.  Arkadan arkaya hep körüklenip duruyordu. Hele hele hizmetin böyle fedakârlıklarla ülkeye yayılıp, hatta ülkeden taşıp 180 ülkede, bütün cihanda kendisini göstermesi karşısında bu haset ve fesat âdeta çıldırdı ve bu müthiş ve zorlu süreç başladı. Elbette hayrı da, şerri de yaratan ve yarattığı herşeyde mutlaka bir güzellik bulunan Cenab-ı Hakkın bu meselede de ne güzellikler sakladığını inşaallah sonra göreceğiz… (Secde Suresi, 32/7)

Ama şunu unutmayalım: Bu Hizmetin, temeli de, karkası da çok sağlamdır, çünkü Kitap ve Sünnet esasları üzerine kuruludur. Onun için, bu ateşten imtihan olan süreçte bile az öz kalsalar dahi  dimdik ayaktadır. Cenab-ı Hakkın inayetiyle inşaallah öyle kalacak ve kıyamete kadar devam edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın… Biz yeter ki, işimize bakalım… Bütün cihanın bu güzelliklere çok  büyük ihtiyacı var… Bunları anlatmak ve yaymak için illâ ki büyük binalar ve müesseselere ihtiyaç yoktur. Bizim elden geldiği kadar temsil ederek yaşamaya gayret edelim, onları sevdirecek, gönüllerde “vüdd” (yani sevgi) yaratacak Cenab-ı Hak'tır…

[Abdullah Aymaz] 18.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İnsan, gazeteci, yönetici: Cuma Ulus [Arman Yavuz]

Bir büfe açıp taze meyve suyu satmak!

Cuma’nın hayali buydu. O zamanlar bu hayali biraz garipsemiştim. Nasıl olur da bir gazeteci medyanın tüm şatafatından vazgeçer de meyve suyu satabilir ki? Şaka mı yapıyordu yoksa?

UBA ve DHA’nın ardından koskoca bir gazetenin, SABAH’ın haber ajansı müdürü olduğunda, kendisini tebriğe gittiğimde henüz bir odası yoktu. Oda vermekte direndiklerini anlatmıştı. Evet, SABAH’a geçince kabullenemediler Cuma’yı. Öyle ya, daha dünün “çarıklısı” nasıl olur da koskoca bir gazetenin haber ajansı müdürü olurdu? Ama Cuma onlara nasıl bir yönetici olunacağını da gösterdi. Çalışanlarından biri ona aynen şunları söylemişti: “Cuma bey siz buraya gelen en insani yöneticisiniz!”

“Sen ne anlarsın gazetecilikten?” demişlerdi kapalı kapılar ardında Cuma için… Öyle ya, onlara göre Cuma bugün buradaysa cemaat gazetecisi (!) olduğu içindi. Ama Cuma onlara başarılı bir gazetecinin, ondan da ötesi başarılı bir medya yöneticisinin yalnızca riyakar dedikodu çarklarından çıkmayacağını gösterdi.

Cuma’nın gazetecilik başarısı ise SABAH’ın arşivindeki manşetlerde ortada duruyor. Şimdi onun arkasından atıp tutanlara bakıyorum da, hiçbir mesleki başarısı olmayan, işleri güçleri yönetime “yalakalıktan” ibaret olan kişiler. Ya da bir şekilde vakti zamanında Cuma’nın yol verdiği kişiler… Bu tipler ellerindeki internet medyası ile hala Cuma’ya saldırmaya devam ediyor. Kimi zaman malum yaftayla “terörist” diyorlar, kimi zaman “darbeci” diyorlar… Desinler, demeye devam etsinler… Elbet bir gün utanacakları gün gelecek. Tabi o yüzleri varsa…

SABAH’tan ayrıldıktan sonra Cuma ile BUGÜN’de yollarımız bir kez daha kesişti. Dinazorlar, yine “cemaat kontenjanı” dediler Cuma için… Oysa ki onlar da biliyordu ki Cuma bir gazeteciydi. Hem de “vur-kır-parçala” zihniyetinden çok çok uzak “insan” bir gazeteciydi. Belki de bu özelliği rahatsız etti dinazorları… Şimdiye kadar “hayt-huyt” ile yönlendirilmeye alışık olduklarından Cuma’nın naif tavrından rahatsız olmuşlardı besbelli. Bu yüzden cafe köşelerinde en büyük dedikodu malzemeleriydi Cuma…

BUGÜN’e çok emek verdi Cuma. Sıradışı bakış açısı, atlatma haberleriyle BUGÜN’ü tiraj listesinde yukarıya taşıyan emekçilerden biriydi. Yalanlarının, hırsızlıklarının ortaya çıkmamasından korkanlar, bir sıra eşkiyalıktan sonra BUGÜN’e de “çökünce”, Cuma canla-başla direndi. Ama muktedirlerin demir yumruğu karşısında ne yapabilirdi ki?

“Şimdi ne yapacağız?” diye kara kara düşünürken, bir akşam üstü aradı yine: “Arkadaş hazırlan! İşimiz var…”

Bu kez Levent Sanayi Mahallesi’nde yollara düştük. Varoş düğün salonlarını anımsatan Can Erzincan TV’nin kapısından girerken “Yahu burada ne yapılır ki?” dediğimi dün gibi hatırlıyorum. Yalan yok, han asansörüyle 4. kata çıkarken “Ciddi misiniz siz yahu?” diye içimden geçirmedim mi? Ama Cuma kararlıydı: Ya olacak, ya olacak!

Günlerce ve bizzat temizlik yaptı. Duvarları boyadı, “ses” perdeleri taktı. Elinde tornavida ve çekiçle yayın masalarını hazırladı. Nitekim, çalgı-çengi programları yayınlayan Can Erzincan, bir anda demokrasi ve özgürlük kanadının sesi haline geliverdi. Açıkçası ben de başlarda umutlu değildim. Ama siyasetin kelli-felli yüzlerini birer birer Can Erzincan ekranında boy vermeye başladığını görünce “Ulan oluyormuş be!” dediğimi hatırlıyorum.

Sanayi mescidinde zaman zaman yan yana kıldığımız Cuma namazlarının ardından Cuma’nın “Allahım bizi yarı yolda bırakma!” diye dua ettiğine adım gibi eminim. Cuma herşeye rağmen yılmadı.

Arkasından olmadık iftiralar attılar yılmadı… Ona hiçbir zaman gazeteciliği yakıştırmadılar “çarıklı” dediler yılmadı… Gırtlağına basarak susturmaya çalıştılar yılmadı…

Ve şimdi böylesine naif bir adamı “terörist” yaftasıyla Silivri’ye hapsettiler! İftiracı – itirafçı furyasında eminim ki Cuma’ya “bize isim ver!” dediler. Ama Cuma yine yılmadı…

Sanayi Mescidi’nden Can Erzincan’a giden dar yollarda yürürken Cuma’nın serzenişini dün gibi hatırlıyorum: “Keşke bir büfe açsam… Keşke sadece meyve suyu satsam!”

Şimdi anlıyorum ki; Cuma bu dileğini hiç de öylesine söylememiş. O sözlerinin altında taşıdığı muazzam bir sorumululuğun ağırlığı varmış.

Sevgili Cuma!

Dilerim zalimin zulmü tez zamanda sona erer.

Sen ve arkadaşların bir an önce özgürlüklerine kavuşur.

Sana söz!

Açacağın meyve suyu büfesinin ilk müşterisi ben olacağım.

[Arman Yavuz] 17.2.2019 [Kronos.News]

Hiperaktif bir girişimcinin, Hazim Sesli’nin hücresine mektup [Bahadır Polat]

Hazim Sesli denilince benim aklıma önce hiperaktif bir girişimci portresi düşer. Yerinde duramayan, her an birşeylerle, birileriyle uğraşan, bir yandan telefonla konuşan, diğer yandan organizasyon yapan, aynı anda da misafirlerini ağırlayan, asistanına talimat veren ve randevularını planlayan adamdır o. Biraz yorucu bir cümle oldu farkındayım ama onu anlatmak için biraz yorulmak kaçınılmazdır.

Çünkü Hazim Sesli ile takılıyorsanız, yorulmayı hatta epey yorulmayı göze alacaksınız demektir. Zaten bir süre sonra onun hiç yorumladığını görüp ortamdan sıvışmaya bakmanız da kaçınılmazdır. Diğer ihtimalse onun atmosferinin çekiciliğine kendini kaptırmaktır ki, ben genelde onun çevresindeki aşırı kalabalıkları hep buna yormuşumdur. Onun atmosferinin çekiciliğine…

Bir iş insanını, Anadolulu bir girişimciyi yücelttiğimi falan düşünmeyin sakın. Onu biraz olsun tanıyanlar bana hak verecektir. Hatta az bile yazdım. Zira daha sabahın köründe başlayıp, gece yarılarına kadar devam eden görüşmelerini, randevularını, toplantılarını anlatmadım bile. Önemli bir ameliyat geçirdikten sonra, ertesi gün sabah 7’ye kahvaltı randevusu koyan ve buna uyabilen bir adamdır işte Hazim Sesli. Sanırım bu son cümle, tanımayanlara biraz daha fikir vermiştir.

Bu satırları, yaptığı “hayır işlerini” gerekçe gösterip, 3 yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Sesli’ye, 15 yıl ceza verdiklerini öğrendikten sonra kaleme alıyorum. Hayat ne tuhaf değil mi? Hayatı boyunca yerinde duramamış adam, 3 yıldır üç metrekarelik bir hapishane hücresinde çile dolduruyor. Nasıl o sisteme alışabilir, diye düşünüp düşünüp dertlendiğim çok oluyor ama imdadıma hemen, Yüce Yaratıcı’nın “kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyeceği” vaadi yetişiyor. Evet, elbette boş durmamıştır, duramaz Hazim Sesli, o 3 metre karelik alanı da kendince şenlendirmiş, ruhununun fırtınalarını o soğuk taş duvarlara aksettirmiştir.

Muhtemelen dostlarını düşünmüştür bol bol. Yıllardır emek verdiği, onlar için gecesini gündüzüne kattığı, dertlerine tasalarına ortak olduğu dostlarını. Bu dönemde ne kadar vefa gördü kestiremiyorum zira mapushanelerin içi kadar dışı da tecrid artık. İnsanlardan, dostlardan haber alabilmek bile nimet. Buna karşılık onun adına kamuoyunda tek ses seda duymadık! Başkanlığını yaptığı Uşak Ticaret ve Sanayi Odası’ndan, yine kurucu başkanlığını yaptığı Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu’ndan (TÜGİK) ve üyesi olduğu, yönetiminde bulunduğu TOBB’daki dostlarından tek itiraz yükselmedi, aynen diğer derdest edilen girişimcilerde olduğu gibi. Memleketteki ölüm sessizliğinde kaybolup gitti onun sesi soluğu da…

Hep iyiliğini görmüş dostları şimdi hala Meclis’te, AKP kadrolarında, bakanlık koltuğunda, sivil toplum liderliğine devam ediyor. Bugün hiç sesleri duyulmasa da, yarın nasılsa, “Hazimciğim özledik” derler ve işler yoluna giriverir! Hazim Sesli yine onlar için koşturmaya, ailevi dertlerine kadar ilgilenmeye devam eder. Acaba, iyi insanların kaderi midir bu, yoksa iyiliğin karakteri mi?

Evet, darbeden çok önce tutuklanan ve şimdi cezası kesilen Hazim Sesli, iyi bir insandır. Kimseye kötülüğü dokunmamıştır, her isteyene yardım etmiştir. Mahkemede suç kabul edilse de iyiliklerini inkar etmemiştir, her elini uzatana o da elini uzatmıştır. Dünyada yapamasam da buna ahirette şahitlik edeceğim Hazim Abi.

Bizim onunla tanışma hikayemiz uzun bir uçak yolculuğunda başlamıştı. Uçağa biner binmez, herkes kemer bağlayıp uçuşa hazırlanırken, onu laptopuyla çalışırken görmüştüm. O anda bile çok meşguldü. Beraber uçtuğumuz ve onu iyi tanıyan arkadaşım kulağıma, “Güney Afrika’nın battaniye kralı, Hazim Sesli” diye fısıldamıştı. Bu bilgiyi alır almaz tanışmak için can atmaya başladım. Bilgisayarından kafasını kaldırı kaldırmaz da kendimi tanıttım. Bir iş grubuyla yaptığımız Güney Afrika seyahatinin ev sahibi konumundaydı. Zira Sesli ailesinin Güney Afrika’da çok büyük yatırımları vardı. Hatta ailenin bazı üyeleri orada yaşıyordu.

Avrupa’nın en büyük battaniye fabrikasını Uşak’ta kurduktan sonra dışa açılmış ve amca çocuklarıyla beraber tekstil yatırımlarını Güney Afrika’ya taşımıştı. Johannesburg’daki fabrikalarını, iş çevrelerinden gördüğü itibarı şaşkınlıkla izlemiştim.

Elbette onunla tanıştıktan sonra, biraz gazeteci merakıyla, Johannesburg’daki otel odamda biraz daha araştırma yapmak istedim. Kimdir bu “battaniye kralı” diye?

Karşıma dört nesildir ticaretle uğraşan, üç nesildir de sanayicilik yapan bir aile portresi çıktı. Hazim Sesli aslen Nevşehirli. Ticari hayata atılması okul yıllarında, Nevşehir pazarlarında sakız ve su satarak başlıyor. Yani çekirdekten yetişmiş bir girişimci o. Nevşehir’de ticaretle uğraşan aile, Uşak’a taşınınca sanayicilik macerası da başlıyor. Ailenin halı ipliği üreten ilk fabrikasında, dedesinin ve dayısının şöförlüğünü yaparak iş hayatına atılıyor ve onların yanında sanayiciliği öğreniyor.

Hazim Sesli, 1987’de askerlik dönüşü, dedesinin verdiği sermaye ile atıl durumdaki bir halı fabrikasını satın alır ve böylelikle “battaniye krallığına” giden yola ilk adımını atmış olur. Türkiye’nin en küçük battaniye üreticisi olarak yola çıkan Sesli, 1991 Körfez krizi döneminde Orta Asya ülkelerine ihracata başlar. İhracat hamlesi şirketin önünü açacaktır. 2000’li yıllara kadar Türkiye’nin en küçük battaniye fabrikasını, Avrupa’nın en büyük battaniye fabrikasına çeviren ve üretiminin yüzde 85’ni ihraç eden Sesli, o tarihte aile üyeleriyle birlikte Güney Afrika’ya açılır. İşte şimdi biz bu açılımın sonuçlarını görmek için, bir grup gazeteci ile Güney Afrikadaydık…

Hazim Sesli ile o seyahatte tanıştık ve sonra yolumuz defalarca farklı programlarda, organizasyonlarda, basın toplantılarında ve tabi ki seyahatlerde kesişti. Merter’de bulunan ve iş dünyasının buluşma mekanlarından diyebileceğim ofisinde söyleşiler yaptık pek çok kez. Uşak’ta başlayan sanayileşme yolculuğunu farklı şehirlere ve tabi Afrika’ya açmayı başarmış, İstanbul’u şirketlerinin merkezi haline getirmiş, Koza’sından çıkarak kelebeğe dönüşmeyi başarmış bir girişimcinin ayak izlerini takip etmek, elbette ekonomi gazeteciliği için her zaman heyecan vericidir.

Ne hazindir ki, 2015’in o puslu ve karanlık atmosferinde, hakkındaki iddialar ve tutuklanma dedikoduları ayyuka çıkmışken, yurtdışında yatırımları olduğu halde bırakıp gitmedi Hazim Sesli. Suçlu olmadığını iyi bilen insanların özgüveniyle, adalete güvenmeyi tercih etti. Sonrası malum, hücrede 3 yılını devirdi. 3 yılın sonunda, 15 yıl ceza yedi.

Bugün onu “terörist” ilan eden veya en azından öyle yansıtmaya çalışan AKP kadroları da çok iyi tanır Hazim Sesli’yi. Zira 2011 seçimlerinde Parti’nin Uşak adayıydı. Eğilim yoklamasında ilk sırada çıkmasına ve şehirde çok ciddi tabanı olmasına rağmen onu üçüncü yani son sıradan aday gösterdi Başbakan Erdoğan. Buna rağmen küsmedi, seçilmesinin imkansız olduğunu bildiği halde müthiş bir seçim çalışması yaptı. AKP tek vekil çıkaracakken onun sayesinde ikinci ismi Meclise taşıdı.

AKP lideri Tayyip Erdoğan, Hazim Sesli’yi çok iyi tanıyan isimlerdendir partide. Hatta Hazim beyin muhterem annesini da çok iyi tanır her gördüğünde ona selam ve hürmetlerini iletmesini isterdi. Annesinin hayır duasını alırdı. Nereden nereye… Hayır dua istediğiniz bir kadının oğlunu, şimdi sırf biat etmedi diye terörist ilan etmek!

Evet, hayat imtihanlarla dolu, bir tarafta zalimlerin, diğer tarafta masumların imtihanları…

[Bahadır Polat] 16.2.2019 [Kronos.News]

İşadamından kriz mesajı: Devletin piyasaya ödemediği 100 milyar lira borcu var

İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Yönetim Kurulu Başkanı ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkan Yardımcısı Ayhan Zeytinoğlu, Cumhuriyet'ten Şehriban Kıraç'ın sorularını yanıtladı.

İç piyasanın canlanması için devlete taahhüt işi yapan firmaların alacaklarının ödenmesi gerektiğini belirten Zeytinoğlu, “Devlete ilaç deposundan tutun da yol yapan birçok şirket, paralarını alamadığı için zorda. Bu firmaların alacağı yaklaşık 100 milyar TL’yi buluyor. Devletin piyasaya olan borçlarını bir an önce ödemesi gerekiyor. Zira devletten alacaklı firmaların zora girmesi ile taşeron firmaların da zarar gördüğünü biliyoruz” dedi.

Son üç-dört aydır yüksek kurdan dolayı, yüksek enflasyon ve yüksek faiz sarmalı içerisinde olunduğunu anlatan Zeytinoğlu, bu durumun da ekonomide durgunluğa neden olduğunu aktardı. "Türkiye'nin kalkınmasında ve demokratikleşmesinde, Avrupa Birliği (AB) sürecinin olumlu etkileri olduğunu unutmamız gerekiyor. Yapısal reformlar, temel hak ve özgürlüklerin tesisi ile hukukun üstünlüğü açısından, AB üyelik süreci ülkemiz için önemli bir çıpa" ifadesini kullandı.

[Samanyolu Haber] 18.2.2019

Böyle medya diktatör başına! [Naci Karadağ]

“Bana satılmış bir medya ver, sana cahil bir toplum sunayım.”
Joseph Goebbels

Bir dönem Cumhuriyet gazetesi için “Yerli Pravda” denirdi.

Pravda…

Rus’ların resmi devlet gazetesi.

Gerçekler ile alakası olmayan farklı bir gerçeklik üretmekle görevli bir tür propaganda aracı.

Sonra Gorbaçov ile birlikte esen özgürlük ve demokrasi rüzgarı Pravda’yı tarihin çöplüğüne süpürdü ama Putin bu tür aygıtların asla sonsuza kadar ölmeyeceğini tekrar ispatladı.

Sputnik çıktı ortaya.

Bugün dünya çapında bir medyaya dönüştürmeye çalışıyor Rus iktidarı ve Putin Sputnik’i ama, bir yere kadar tabii.

Özellikle haberin, haberciliğin özgür olduğu demokratik ülkelerde 5 kuruşluk kıymet-i harbiyesi yok Sputnik gibi maşa yayın organlarının.

Ancak gelin görün ki, bir çok açıdan korkunç büyük defolar taşıyan Sputnik bile bugün Türkiye’de havuz medyasıyla kıyas kabul edilemeyecek kadar tarafsız ve daha özgür bir basın organı olarak görülüyor.

Bunu ben değil, Dilipak gibi ömrünü siyasal islam çakallığına harcamış ıskarta kalemleri söylüyor.

Ergenekon, militan laiklik gibi konulardaki defosuyla bilinen Cumhuriyet muazzam özgür yayın organı sayılırdı ki, son operasyonla Ergenekon’un ekibi onu da ele geçirdi.

Meselemiz madalyonun Ergenekon yüzü değil bugün.

Havuz bataklığından bahsedeceğiz.

O kadar ki, artık kendi yandaşlarının, bizzat çalışanlarının bile “rezil” bulduğu, inandırıcılığını tamamen yitirmiş, iktidar tarafından yemlenen kimliğini, kişiliğini kaybetmiş propaganda dehlizlerinden.

Çok enteresanlar.

Tiraj gibi bir dertleri yok çünkü hepsinin reytingi de tirajı da 1..

Yani bir tek kişi okusun ve beğensin yeter onları: Recep Tayyip Erdoğan.

Bu ülkede her gün onlarca gazete Erdoğan’ın hoşuna gitsin diye çıkıyor.

Onlarca TV istasyonu yine Erdoğan mutlu olsun diye yayın yapıyor.

Ancak, sadıklaştırılıp, -tabiri maruz görün- köpekleştirilen her kurum, kuruluş ve kişi gibi, bir noktadan sonra sahibini asla tatmin edemiyor, memnun edemiyor havuz medyası.

Bu sebeple her gün daha da dibe yol alıyor, daha bayağılaşıyor, daha aşağılık yayınlara rahatlıkla imza atabiliyor.

İrili ufaklı neredeyse tüm havuzun ortak alanı olan sürmanşetteki “Müjde” temalı haberler bu kaygının ürünü mesela…

Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bir uygulama var bizim Havuz bataklığında. “müjde” diye bir bölümleri var başta Akit olmak üzere havuz şeysilerinin.

Emekliye müjde

Köylüye müjde

İşçiye müjde..

Bitmek bilmeyen bir müjde kontenjanından yapılır haberler.

Kendileri de, okurları da yalan olduğunu bile bile yayınlarlar bu haberi.

Yorulmak, bıkmak nedir bilmeden…

Havuzun tüm yayın organlarının ana sayfasının belli yerinde hep bir “müjde” haberi bulunur bu yüzden.

Adeta logoları gibi sabitleri olmuştur onların…

İş bu sebeple Türk halkı artık hiç itibar etmez havuza.

BBC Türkçe, Amerikanın Sesi, Euronews ve Deutche Welle gibi yabancı kaynaklı Türkçe yayın yapan mecralar bu sebeple pek revaçtadır.

Tarihte görülmediği kadar ilgi görürler.

Çünkü havuz haberiyle yorumuyla ciddiyetini, inandırıcılığını tamamen yitirmiştir.

A Haber diye dünya medya tarihine geçecek büyük bir kepazelik yine bu döneme has bir örnektir mesela.

Her akşam onlarca kanalda yüzlerce yandaş oturup iktidar güzellemesi yapar, önlerine geleni hain ilan ederler, sonra evlerine gidip ay başlarında patronlarının devletten tırtıkladığı paradan paylarına düşeni alırlar.

Hoş bu patronları da tam olarak kimdir kendileri bile bilmezler ama sanki Recep Tayyip Erdoğan gibiymiş gibi yaşarlar, ona göre yazarlar.

Haber yazarken, yorum yaparken Erdoğan’ın dinlemediğini bilirler ama birileri ona yetiştirirse enselerini okşayacak hoşlukta yaparlar bunları.

Her seçim öncesi yaptıkları “Aha da büyük bir maden bulundu, yetkililer açıkladı Türkiye uçacak!” başlıklı haberler de bu cümledendir.

Her seçim döneminde bir yerlerde ya çok zengin petrol yatağı bulunur ya da ismini cismini duymadığımız pahalı maden yatakları.

Şöyle derler; Şebinkarahisar’da bütün dünyaya yetecek petrol rezervi keşfedildi.

Böyle yüzlerce haber göstermek mümkündür.

Yine aynı kontenjandan başka bir başlık:

Cumbur madeni Türkiye’yi zengin edecek!

Adını sanını bilmediğimiz yetkililer ve iş adamları bu Cumbur denen madenin çok değerli olduğunu, hatta bütün dünyanın biz bunu çıkarmayalım diye oyun üstüne oyun oynadığını açıklarlar bu medyaya.

İnanılmaz değil mi?

Dikkat buyurursanız bu büyük buluşların ve zenginliklerin hiçbiri “domestic” değil, hepsi küresel. Maşallah hepsi dünyayı değiştirecek kadar büyük zenginlik keşifleri!

Ergenekon ve holding medyasının klişeleri vardı.

Mesela, “Bu sene de Hac mevsimi kurban bayramına denk geldi” diye yazarlardı.

Havuz bataklığına bakınca o dönemin asparagas haberleri çok masum kalıyor açıkçası.

Bu alıntıladığımız haberlerin tamamı yakın zamanda yayınlandı. Yani son yerel seçimlerin mahsülleri bunlar!

Muhalif tek sesi ekrana çıkarmadıkları gibi, yeterince saçmalamayan, yalakalık yapmayan, zırvalamayan kimseye de pek yer vermez yandaş TV kanalları.

İki sebepten ötürü..

Birincisi Reis’e haber uçarsa fena kızar.

İkincisi, kontrol dışı konuk kendilerini rezil kepaze edebilir.

Sayıları 50’ye yakın yalaka yorumcu dönüşümlü olarak tüm havuzu gezerler.

Mesela biri “Ankara’ya dış güçler yağmur yağdırıyor” der..

Bir diğeri, aşağıdaki kepazelikleri yapmakta sakınca görmez.

Allah var bu konuda Akit TV’nin eline kimse su dökemez.

Akıl dışılıkta, cahillikte, yobazlıkta ve dinci faşizmde çıtayı her geçen gün daha yukarı taşır Akit TV’nin elemanları.

Geçen gün dört kafadar oturmuş, canları sıkılırken biri işkembeden salladı:

“Gülen’i iade ettiler yarın teslim edilecek” diye.

Bir tane aklı başında kişi çıkıp da,

“Tamam arkadaş zırvaladığın için para ödüyoruz da, bu kadarı da fazla” demedi nedense.

Ülke saçmalığın sarmalında debelendikçe, yalanlarının boyu kısalıyor ve çapı büyüyor islamofaşistlerin.

Galiba kendi durum tespitlerini de yine kendileri yaptılar en iyi: Allah belamızı vermiş olabilir mi?

[Naci Karadağ] 18.2.2019 [TR724]

Devletin polisi ve polis devleti [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu rejim kendi kendisine ayakta durmuyor. Bu rejimin payandaları var, bu rejimin kolon ve kirişleri gözümüzün önünde duruyor. Emirleri verenler bir tarafa, emirleri uygulayanlar, rejimi yeniden üretiyor her gün. Bu tür rejimleri esas ayakta tutan iki ana unsur olur. Bunlardan biri askeriyedir ki onunla alakalı gerçekten onlarca yazı yazdım. Ana kolon olması hasebiyle, askeriyede olup bitecek her gelişme, Erdoğan yönetiminin geleceği için önemli olacak. Erdoğan yönetimi diyorum, rejim demiyorum – çünkü rejim üst yapı, yönetim ise satıhtır. Bir gün bu yönetim gidecek. Gittiği zaman elindeki tüm bürokratik aparatla beraber tasfiye olacak. Bu bürokratik aparatın icrai kanadı polis. Devletin polisi diyoruz ya, başlıkta olduğu gibi, esasında o Erdoğan yönetiminin polisidir. Bürokrasinin zorlayıcı enstrümanı polistir. Türkiye polis teşkilatı, yönetimlerin operasyonel aparatıdır. Bu polis teşkilatı, tarihin hiçbir döneminde – tek parti ve darbe dönemleri de dâhil – bu kadar partizan ve “rejimin sopası” görünümünde olmamıştır – hiçbir zaman! Bugün polis, uzaktan kumandası Erdoğan ve çevresinin elinde olan bir kolluk gücüdür. Doğal olarak, Erdoğan ve çevresinin çıkarlarına göre kullanılıyor, dahası o yönetimin yönetim anlayışıyla etik standartları çerçevesinde hareket ediyor.

Son iki güne damgasını vuran üç olay var. Bunlar, esasında bu yazının yazılmasına neden olacak nitelikte muazzam hak ihlallerinin yaşandığı olaylardır. Adeta rejimin röntgenini, hatta MR’ını çekmek mümkündür bu üç olayla. Bunlardan birincisi, Diyarbakır milletvekili HDP’li Saliha Aydeniz’e yapılan hak ihlali ve sonrasında polis tarafından yapılan darp. İkincisi, Ankara’da polis tarafından gözaltına alınması esnasında bir sivil polis memuru tarafından öğrenci bir genç kıza yapılan cinsel nitelikli saldırı. Üçüncüsü, Van’da çocuk şube müdürlüğünde gözaltında olan iki çocuğa yapılan işkence. Bunlar o kadar ibretlik olaylar ki, hiçbir ön bilgilendirme yapmadan, dünyanın herhangi on ülkesinden rastgele belirlenecek on gazeteciye bu olaylar aktarılsa ve sosyal medyaya yansıyan görseller gösterilse, Türkiye’deki rejim hakkında çok net bir fikirleri olurdu. Gelin neler oldu, bir bakalım.

Diyarbakır’da açlık grevindeki Leyla Güven için yapılan etkinlik polis engeliyle karşılaşıyor. Güven 100 günü aşkın süredir açlık grevini sürdürüyor. Güven’in açlık grevi yapmasının nedeni, Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin ve yakınlarının ziyaretlerinin uzunca süreden beri engellenmesi! Güven’in bu eylemine destek vermek veya vermemek değil burada konu olan. Bir milletvekilidir söz konusu olan, kendi kanaati gereği bir eylem yapmaktadır. Diğer HDP’li vekiller kendisine destekte bulunmak için Diyarbakır’a gidiyorlar. Aralarında Diyarbakır milletvekili HDP’li Saliha Aydeniz de yar. Burada polis müdahalesiyle karşılaşıyorlar. Polis milletvekillerinin hareket özgürlüklerini kısıtlayacak şekilde çok kalabalık bir polis grubu ile barikat kuruyor, milletvekillerinin etrafını sarıyor. O arada Aydeniz aradan sıyrılarak, fayans zeminde bir mekânda hızlı adımlarla yürüyor. Arkadan gelen bir polis kasıtlı şekilde arkadan kayarak çelme takıyor, milletvekili yere kapaklanıyor. Çok ciddi bir olaydır. Saldırılan bir milletvekilidir. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun, bu yapılan mazur gösterilemez.

Diğer olay, öğrenci genç kıza yapılan saldırıdır

Burada polis öğrenciyi gözaltına almış, öğrenci tabiri caizse kıskıvrak yakalanmış. Sivil polislerden biri kızın arkadan apış arasına dokunacak şekilde bacakları arasına elini atmış, birkaç fotoğrafta genç kızın uğradığı saldırı gayet net bir şekilde ortada. Resmen izzeti nefsiyle oynanacak şekilde, tam bir cinsel nitelikli saldırı söz konusu. Bu olay gündüz, herkesin gözü önünde gerçekleşiyor. Hiçbir çekinme olmaksızın, bir polis memuru, onursuzca devlet gücünü kullanarak bir genç kızın uğrayabileceği en aşağılık saldırıda bulunuyor.

Son olayda, Van’da çocuk şubede gözaltında olan zavallı iki çocuğa tüfek dipçikleriyle saldırılıyor. Çocukların her ikisinin de kafa travması geçirmesine, yüzlerinin, alınlarının ve başlarının parçalanmasına neden olacak şekilde bir işkence uygulanıyor.

Bu yaşanan üç olayın da ortak noktası sistemli polis şiddetidir. Devletin polisi gitmiş, yerine polis devleti gelmiş. Belli ki arkalarındaki “güç” bu uygulamaları mazur görüyor, hatta teşvik ediyor. Zaten İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, tüm cumhuriyet tarihinin gördüğü en pervasız yönetici olarak, tüm ifadelerinde ve eylemlerinde 1982 anayasasını ve onun müesses nizamını ayaklar altına alan bir tutum içerisindedir. Polis artık suçlunun yakalanması veya adli araştırma görevleri gibi yasayla tanımlanmış görevleri dışında tümüyle iktidarın sopası işlevini üstlenmiş – hakkıyla da yerine getiriyor.

Mesele ortada anayasa ve yasa kalmamasıdır. Diğer bir sorun, bu fiillerin toplum nezdinde tartışılmasını, hatta gösterilmesini mümkün kılacak bir medya ve basın gücü kalmamasıdır. Polis iktidarın sopası, rejim aparatı olarak kıyasıya ötekileştirilen insanların korkutulması ve sindirilmesi görevini yapmakta, yasal çerçevenin dışında Erdoğan ve yakın çevresinin iktidarının devamına yönelik çalışmaktadır. Düşünün, seçilmiş bir milletvekiline saldırmaktan bile çekinmiyorlar. Günün ortasında, herkesin göz önünde bir genç kızın iffetiyle oynayacak kadar gözleri dönmüş! Bir çocuk nezarethanesinde gencecik iki fidana dipçikle dayak atacak kadar psikopatlaşmış ve adeta Gestapo uygulamalarını 21. yüzyıl Türkiye’sinde günlük yaşamın parçası haline getire bir polis devletidir Türkiye! AB kriterlerinden dibe vurulan “Ankara kriterleri” bu mudur!

İşkence, nitelikli cinsel saldırı, darp, kötü muamele, Türkiye’nin yeni polisiye standartlarıdır – görünen köy kılavuz istemez. Bu artık hayatın gerçeği! O aşağılık “memurlar” yaptıklarının unutulacağını zannediyor. Ama işkence ve kötü muamelede zaman aşımı yok! Bir gün uyandıklarında, kanun kaçağı durumunda olacaklar. Tıpkı Hitler rejiminin sonrasında avcıyken ava dönüşen NAZİ’ler gibi, Erdoğan ve çevresiyle beraber hukuk önünde hesap verecekler. Üstelik hesap verecekleri “hukuk” kendi ürettikleri hukuk olacak. Yani başkalarına rüsva gördükleri tüm uygulamaları tadacaklar – çünkü su testisi suyolunda kırılır! Bu rejimin ana dinamiği olan Avrasyacı askerler, bir gün işlevi bitince Erdoğan ve tüm yönetim “elitini”, bürokratik aparatıyla beraber tasfiye edecek. O gün, maşa olarak kullanılan rejimin sopası polis de, kaçacak delik arayacak.

Bu yapılan olayların tümü internette var. Yani eskiden olduğu gibi, kendilerini gizlemelerinin olanağı yok. İletişim olanaklarının bu denli geliştiği günümüzde, bugünkü polis devletinin maaşlı işkencecileri, önümüzdeki dönemde günah keçileri olacak – bundan şüphem yok.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.2.2019 [TR724]

Cebine dokunduğunda uyananlar uyanmayanlar [Ahmet Kurucan]

1992’de başladım köşe yazarlığına. O günden beri aynı yazımı kelimesine bile dokunmadan ikinci bir defa yayınlamadım. Sakil geldi bana nedense. “Bak ben ne yazmıştım yıllar önce, aynısı çıktı” kabilinden gördüm bu tür yazıları. Kimseye haksızlık etmek istemem, tahminleri/yorumları aynen tutmuş olabilir. Dolayısıyla noktasına virgülüne kadar o yazı belki yeniden yayınlanmayı hak ediyordur ama dediğim gibi bana sakil geldi ve yapmadım.

Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için hemen ifade edeyim, okuyacağınız bu yazımda da söz konusu kuralımı delmeyeceğim. Sadece yayınlanmış bir yazımdan emekli olmuş ve taksi şoförlüğü yapan bir Anadolu insanının tespitlerini aktaracağım. Bu aktarımların yerel seçim arifesindeki ülkemizin siyaset ve din merkezli bitme-tükenme bilmez gündemine anlam katacağını düşünüyorum.

Yazımın Zaman gazetesinde yayınlanış tarihi 6 Aralık 2014. Bir cenaze münasebetiyle eşimle beraber Erzurum’dayız. Misafir olduğumuz evden Şifa hastanesine gidecek, morgda bulunan cenazenin evine, camiye ve mezarlığa götürülmesine eşlik edeceğiz. Bir taksi çağırdık duraktan.

Şimdi o yazıdan devam edeyim. “Kayak Yolu’ndan Dadaşkent, oradan Şifa Hastanesi’ne dedik bindiğimiz taksiciye. 60 yaşlarında bir görünümü var. 2 günlük sakalı yüzündeki çizgi çizgi kıvrımları kapatmaya yetmemiş. Belli ki çilekeş birisi. “Şu yoldan gideyim Ağabey; daha kısa, daha az yazar” dedi. 2014 Türkiye’sinde hala karşılaştığımız, insanlığımız ve Müslümanlığımız adına onur duyduğumuz bir manzara bu. 7 çocuk büyütmüş işçi maaşıyla. 6’sı üniversite okumuş. Emekli ama taksicilikle iş hayatına devam.

Muhabbete aşık bir insan. Arkada oturan kayınbiraderim Anadolu insanının klasik sorusunu sordu: “Ne var ne yok?” “Hepimizin hırsızız Ağabey. Bizi afattan başkası temizlemez.” dedi. Bende şaşkınlık had safhada. Evet; gerçekten şaşırdım, çünkü “Çok yazmasın, şu kısa yolu tercih edeyim” diyen insan şimdi “Hepimiz hırsızız” diyordu. Siz olsanız şaşırmaz mısınız? “Ne demek istiyorsunuz?” dedim. “Çocukluğumda bizim köyde bir Musa vardı. Bankaya parasını yatırmış dediler. Bu söz duyulduğu andan itibaren köyümüzdeki büyüklerimiz Musa ile selam sabahı kestiler. Bayramda dahi evine gitmediler. Biz böyleydik Ağabey. Ya şimdi?

Ben sordum bu defa “Ya şimdi?” Arka arkasına sıraladı. “Hem namaz kılıyoruz hem gıybet ediyoruz. Hem namaz kılıyoruz hem faiz yiyoruz. Hem namaz kılıyoruz hem zekât vermiyoruz. Hem namaz kılıyoruz hem rüşvet alıyoruz. Hem namaz kılıyoruz hem fitneye odun taşıyoruz. Hem namaz kılıyoruz hem yalan söylüyoruz.”

“Bizi afattan başkası temizlemez” sözünün temelinde yatan düşünce buymuş demek ki dedim içimden. İyi de neden buradan başlamıştı? Kayınbiraderim sadece “Ne var ne yok?” gibi çok genel ve masum bir soru sormuştu. Cevabı basit bu sorunun: “Dervişin fikri neyse zikri de odur.” Adam dertli ve “Dertli söyleğen olur.”

Elimde tuttuğum kitabın arka sayfasını çevirip not almaya başladım. Zira hemen yanı başımda ağzından çıkan her cümle neredeyse not alınacak ölçüde irfanla donanmış bir insan vardı ve konuşma oldukça ilginç bir yere doğru sürükleniyordu.”

Bu bilge insanın şimdi söyleyecekleri ise soğan ve patatesle başlayıp patlıcan, biberle devam eden ve nihayetinde devletin tanzim satışları ile kabzımallığa soyunduğu sıcak gündemle alakalı. Zaten bana bu yazıyı hatırlatan da sosyal medyadaki birtakım haberler oldu. 2 kilo domates için saatlerce kuyrukta bekleyen bazı emekli amcaların, teyzelerin bu manzaranın sorumlusu olarak 16 yıldır devleti yöneten Erdoğan rejimini gördüğü görüşlerden bahsediyorum.

Yazıdan devam ediyorum. “Kayınbiraderim yine sordu: “Pekala ne olacak bu işin sonu.” “Cebine ve canına “dedi şoför Ağabey. Kayınbirader bunu hemen formülleştirdi; “2 C yani.” Ne ben ne de şoför amca anlamadı bu formülleştirmeyi. “Ne demek istiyorsun?” dedi kayınbiraderime. “Cebine ve canına” diyorum diye cevap geldi arkadan.  “He, tamam, şimdi anladım. Evet, bizim milletin cebine ve canına dokunmadıkça uyanmaz Ağabey” dedi o kulaklara hoş gelen Erzurum şivesiyle. ”Bu noktada aykırı bir yorumum ve tahminim olacak. Onu yazının sonuna bırakıp devam edelim.

Türkiye’nin gündeminde o zaman bir de saray tartışmaları vardı. Şoför amcaya maliyetinin bizatihi Erdoğan’ın ifadesiyle 500 milyon dolar olduğu söylenen ve o zamanların yarı özgür gazetelerinde “kara saray, ak saray, kaçak saray, israf sarayı” diye adlandırılan sarayı sorduk. Cevabı hem kısa hem de çok ustacaydı. “Bakın, hepimiz Müslümanız. Müslümanlıkta israf nedir?” Devam edecek zannettik ve sustuk. Meğer ki soruyu bize soruyormuş. “Size soruyorum; dinimizde israfın hükmü nedir?” “Haramdır” dedim yüksek sesle. “Tamam, mesele bitmiştir o zaman.”

Karşımda Türkiye gündemini iyi takip eden ve hâkimane cevaplarıyla dikkatimi çeken birini bulunca dış politikaya atladım ve bir soru daha sordum; “Dış politika hakkında ne diyorsun?” Hemen “Suriye” dedi. “Ne diye uyuyan aslanı uyarıyorsun ki? Suriye’nin arkasında Çin’in, Rusya’nın, İran’ın olduğunu bilmiyor ve görmüyor musun? Bunlarla uğraşmaya senin gücün yeter mi?” “Yanlış mı yaptı diyorsun?” diye söze girdim. “Tabii ki yanlış yaptı. Bu yanlıştan dönmenin yolu da bükemediğin bileği öpeceksin. Burada senin vatandaşın açlığından ölsün, sen milyonlarca insana kapını aç. Olacak şey mi?”

Kısa süren uzun yolculuğumuz bitmişti. Ücretini ödemek için elimizi cebimize attığımızda şoför amca Anadolu insanının kanaatkâr vasfıyla karşımıza çıktı ve bizi bir kez daha büyüledi; “62 TL tuttu ama siz 50 verin yeter.” O öyle dese de biz 62 verdik. Çünkü bu konuşmayı dinlemek için 62 değil 162 vermeye değerdi!”

O yazımdan yaptığım alıntılar bitti. Şimdi gelelim aykırı dediğim yorum ve tahminime. Sosyal medyadan izlediğim tanzim satış kuyruklarında çekilmiş kısa video görüntülerinde bu durumun müsebbibi olarak Erdoğan rejimini sorumlu tutanlar olduğu gibi problemin kaynağını dış güçlere havale edip Erdoğan rejimine dua edenler, 2 kiloluk patlıcan kuyruğunda olduğuna aldırmayıp yıllar öncesinin benzin, gaz, sana yağı, aygaz kuyruklarından dem vuranlar da var. Efsunlaşmış mı, kemikleşmiş mi taban mı artık ne derseniz deyin yaşadıkları manzaranın bir sebep değil bir sonuç olduğu görmeyen, göremeyen veya toplumdaki kamplaşmadan hareketle bu gerçekleri görmek istemeyenler bunlar. Algı operasyonlarında oldukça başarılı ve mahir olduğunu bildiğimiz rejim de bu zihniyeti çok iyi kullanıyor ve avantaja çeviriyor.Belki bazılarının dediği gibi karşıt devrimin taşlarını döşemeye devam ediyorlar bu tanzim satışlarla. Bilemiyorum.  Dolayısıyla Erzurum’lu o taksi şoförü amcanın dediği gibi rahatlıkla “cebine dokununca uyanır” diyemiyorum ama şunu rahatlıkla diyebilirim; cebine dokunduğunda uyananlarla uyanmayanların oyları bu yerel seçimin sonuçlarında etkili olacak. Ama asıl soru şu, hangi ölçüde etkili olacak? Cevap, özgür ve adil rekabet ortamının olmadığı bir dünyada hangi ölçüde olursa işte o kadar.

O yazımı Tarık Buğra’dan bir alıntı ile bitirmiştim. Bunu da öyle yapacağım. Diyor ki Tarık Buğra: “Beni bir kere kandırırsan sana yazıklar olsun, iki kere kandırırsan bana yazıklar olsun.”

[Ahmet Kurucan] 18.2.2019 [TR724]

Vefanın en düşük hali: Aramak! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

“Kimse Yok Mu?” depreme, afete maruz kalıp sağ kalan insanları o afet ve felaket ortamından çekip kurtarmak için geliştirilen bir sözdü. Arama kurtarma ekipleri bir yıkık binanın başına gelip yüksek sesle bağırıyordu: “Kimse var mııı?” Kısık bir ses, bir inilti, bir nefes duyulursa, cılız da olsa bir aksi sada gelirse hummalı bir çalışma başlatılıp o can oradan kurtarılıyordu. Altında kaldığı tonlarca beton bazen tırnaklarla kaldırılıyor ama o sese, nefese mutlaka karşılık veriliyordu.

Marmara depreminden daha ağır

Ülkede Marmara depreminden daha ağır, daha yıkıcı ve tesiri daha kalıcı bir afet-felaket yaşandı. Ali Bulaç hasar daha hafifken, 2014 yılında bunu: “Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket” olarak tanımlamıştı. Yeni bir tanımlama yapılırsa “Moğol istilasından bu tarafa Anadolu’nun yaşadığı en yaygın ve haysiyetsiz zulüm” denebilir. Hiç bir işgalci güç zulmederken bu kadar alçalmamış, ilkesizleşmemişti. Bu felakette insanlar Marmara Depremindeki gibi betonların değil, vergi verdiği devletin ezici paletleri altında kaldı. Müteahhitlerin, Veli Göçer’lerin ihmaliyle kıyaslanmayacak sonuçlar doğuran hukuk adamları(!)nın ihanetine uğradı. Ülkenin her yerinde, her evi etkileyen yıkımlar yaşandı. Üstelik bu afet deprem gibi gecenin bir yarısında ve bir anda gelmedi. Göstere göstere, adeta bağıra bağıra geldi. Ama insanlar rahatını bozmak istemedi, kılını kıpırdatmadı.

Şimdilerde yavaş yavaş bütün toplumu etkileyen bu (beşeri) felaket, bir kesimi beş senedir presliyor, linç ediyor. Ülkenin en hayırsever, en eğitimli, donanımlı, iyi kalpli insanlarını vahşilikte sırtlanları geçmiş, yığınların önüne atıyor. Çok ağır ve yoğun geçen zulüm süreç pek çoğumuzun psikolojisini bozdu. İnsanlığımızdan utanır, insanlar arasında bulunmaktan sıkılır olduk. Ahlaksız, vicdansız muamelelere dayanamayıp canına kıyanlar oldu. İnsanlar depremden önce sahip olduğu her şeyini (malı, mülkü, imkanı, makamı, arkadaş çevresini vb) kaybetti. Anne baba varken yetim, akrabalar arasında kimsesiz kaldı.

Bu süreçte köşesine çekilmiş insanlar var

Eğittiği, okuttuğu, ömrünü adadığı öğrencilerinden, onların velilerinden “hain” damgası yiyip hayata küsen öğretmenler var. Hapishanede ziyaretçisi olmayan, bir mektuba, selama hasret Yusuflar var. Eşinden, evladından ayrı yaşamak, eşkiyanın şerrinden korunmak için saklanmak zorunda kalan var. Kendisi gurbet ellerde, belki rutubetli, soğuk kamplarda barınan, çoluk çocuğundan ayrı olanlar var. Annesi babası hapiste kalan gençler, çocuklar var. Hastanede doğup, ağaç, çiçek, güneş yüzü görmeden hapishanede büyüyen bebekler var. Akrabası, konu komşusu selamı kesmiş kalabalıklar içinde yalnız yaşayanlar var. İşkence görüp utancından anlatamayanlar var. Cezaevinden çıkmış, ama dışarının duyarsızlığından, acımasızlığından koğuşunu arayanlar, dışarıyı içeriden bunaltıcı bulanlar var. Bu insanların hepsi dertlerini paylaşacak, eleminin bir kısmını alacak, kendisine biraz umut, biraz teselli verecek bir nefese, sese muhtaçlar. Dünya ahiret kardeş bildiklerinden, aynı yolda yürüdüğü, aynı kaderi paylaştığı insanlardan bir haber, bir mektup, bir “Aloo” bekliyorlar. 

Çok varlıklı iken bir günde malını mülkünü yitirmiş, iaşesi için gündelik işlerde çalışanlar, amelelik yapanlar var. Dünün itibarlı, himmet veren, saygı gören zengin abileri bugün de hal hatırları sorulsun, aransın istiyorlar. Dünün makam, mevki, konum sahipleri bütün rütbeleri sökülüp itibarsızlaştırıldıktan sonra en azından selam verilsin istiyorlar. Dün yemekleriyle, pasta börekleriyle, iç köfteleriyle gönüllerimizi fetheden, evlerine gitmek yemek yemek için can attığımız ablalar bir hatır sorulsun istiyorlar. Bana bir harf öğretenin kırk yıl hatırı var denilen öğretmenler talebelerinden “nasılsın hocam” sözünü bekliyorlar.

Bir kutsi hadiste Allahu teala “Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir” buyuruyor. (Müslim, Zikr 38) Türkiye’nin içinde o bunaltıcı, sıkıcı atmorferde kalıp ferahlatan bir ses, bir haber, bir dost nefesi duymaya hasret pek çok insan var. Yurt dışında olup canı boğazına gelmiş, hayatını kuramamış, yalnız başına bir köşede hal hatır sorulmasını, “nasılsın?”, “bir ihtiyacın var mı?” denmesini bekleyenler var. Çok şey değil, insanlar sizin niyetinizi görmek istiyor. Bir şey yapamazsanız bile sorulmasını bekliyor, dostlarının, arkadaşlarının varlığından emin olmak istiyor. Vefanın sadece bir semt ismi olmadığını, ölmediğini görmek istiyor. “Vefa bizim yamaçlarımızın gülüdür” sözü hala geçerli mi test etmek istiyorlar. “Kalmasın el uzatmadığın bir mahsun gönül” sözü kendilerine de uzansın istiyor.

Hukukunuza, dostluğunuza vefa gösterin!

“Ben zaten aranmaya sorulmaya muhtacım, beni de aramıyorlar ki!” sözleri mazeret değil. Aramak, sormak, dertleşmek, halleşmek sermaye istemeyen, gönülle, dille yapılan işler. Aranmasınız bile siz arayan, soran olun. Yol açan, kucak açan, “Aloo” diyen olun. İçinize kapandıkça karamsarlığınız artacak, hüznünüz, çaresizliğiniz katlanacak. Kabuğuna çekilmek çürümeye rıza göstermek, ruhunu karanlığa salmaktan başka bir şey değil. Aradıkça aranacaksınız. Dinledikçe dertlerinizi paylaşma fırsatı bulacaksınız. Dertler paylaştıkça azalır, sevinçler güzellikler paylaştıkça artar. Duygularınızı, düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin. Sanırım hiçbir dönemde insanları ziyaret etmek, hal hatır sormak, telefonla aramak bu günkü kadar değerli olmamıştı. Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki dosta ulaşmak bir tuşa dokunmak kadar yakın ve kolay. Arayın, sorun hukukunuza, dostluğunuza vefa gösterin!

İmkanınız varsa, bu zor zamanda dostlarınızı, arkadaşlarınızı ziyaret edin. Sahip olduğunuz kaynakları paylaşın. İmkanlar nisbetinde ihtiyaçlarını gidermeye çalışın. Ama hiç olmazsa telefonla mutlaka arayın, bir “Alo” deyip hasbihal edin.

Hadisi şerifte: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17) Deniyor. Hadisten ilhamla ben de diyorum ki bugünlerde vefanın en zayıf derecesi telefonla aramak, “alo” demek, hal hatır sormak olsa gerektir. Dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan bunu olsun esirgemeyelim. Başka şeyin mazereti olabilir ama aramamanın mazereti olmaz. Yarın süreç biter, ortalık düzelirse neden aramadığınızı hiçbir dostunuza izah edemezsiniz.

Herkes etrafına bakmalı ve hal hatır sormadığım, telefon etmediğim “kimse var mı?” diye sormalı kendisine. Kimse dostunu, yoldaşını enkaz altında bırakmamalı. Buna ölmemiş hiç bir vicdan müsaade etmez. Kısık bir ses, cılız bir nefes varsa dahi dostunuza el atın, içinde bulunduğu felaketten, sıkıntıdan çıkarmanın yollarını arayın.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 18.2.2019 [TR724]

Kanada’da bakanın beklenmedik istifası çok şey değiştirebilir [Yavuz Altun]

Justin Trudeau, 2015’te Kanada Başbakanı olduğunda dünyada umutları yeşertmişti. Sosyal medyayı en iyi kullanan siyasetçilerden biriydi. Genç, dinamik ve çağın gereklerine uygun görünüyordu. Kanada’nın çok kültürlülüğünü önemsiyor, kadın-erkek eşitliğini, eşcinsellerin haklarını ve marihuananın yasallaştırılmasını savunuyordu.

Ancak bu cazip imajın önemli bir kısmını arkasındaki PR kampanyasına borçlu olduğu da bir gerçek.

Kanada’daki federal seçimlere dokuz aydan az bir zaman kalmışken, önceki hafta ilginç bir gelişme yaşandı. Nüfusun yüzde 4.9’unu temsil eden yerli toplumuna mensup bakan Jody Wilson-Raybould istifa etti. Daha önce adalet bakanı olarak görev yapan ve son kabine değişiminde emekli askerlerden sorumlu bir bakanlığa atanan Wilson-Raybould, neden bu kararı aldığını açıklamadı fakat medyada yer alan haberler Trudeau’yu suçlar nitelikteydi.

İstifadan bir hafta önce Kanada medyasında yer alan bir habere göre, Justin Trudeau’nun ekibi, o zaman Adalet Bakanı olan Wilson-Raybould’a ucu Libya’ya uzanan bir davayla ilgili baskı yapmıştı. SNC-Lavalin isimli inşaat şirketinin Kaddafi döneminde Libya’da rüşvetle iş yaptığı iddiası mahkemeye taşınmış, bakandan da üstüne çok gitmemesi istenmişti.

Trudeau, bu konuyla ilgili aralarında bir konuşma geçmediğini, eğer eski adalet bakanının bu konuda bir rahatsızlığı olsaydı, kendisiyle görüşebileceğini söyledi. (Bu arada etik komisyonu bu konuda bir soruşturma başlattı.)

Trudeau’nun Liberal Parti’sine yakın haber kaynakları, Wilson-Raybould’un kişisel hırsları sebebiyle istifa etmiş olabileceğini ima eden yorumlara yer verdi. Kanada’nın yerli toplumları ise Wilson-Raybould’dan yana tavır koyarak bir açıklama yayınladılar.

Yerli topluluklar, Kanada’nın geri kalanına göre çok daha kötü şartlarda yaşıyor. Çoğunluğu yoksulluk içinde, suç oranları yüksek. Trudeau’nun görev süresi boyunca gerçekleştiremediği pek çok vaadinden birisi de, yerli halklarla sorunların giderilmesiydi.

Dünyanın geri kalanında popülaritesini korusa da, geçen yıl Mart ayında yapılan bir araştırmada Muhafazakâr Parti, ilk kez Liberal Parti’nin önüne geçti. Seçimlere kadar ne olacağı ise belirsiz. Trudeau’nun dijital dünyada popülaritesi artıyor Twitter takipçilerini sandığa getirip getiremeyeceğini kestirmek güç.

Trudeau’nun işleri “göründüğünden daha yavaş” ilerlettiğini söylemek yanlış olmaz. Mesela göçmen konusunda çok açık söylemleri olmasına rağmen, Kanada yılda yalnızca 300-320 bin göçmen kabul ediyor ve ondan önce de bu rakam 250-270 bin civarındaydı.

Popülist liderlerin yükselişte olduğu şu günlerde, Trudeau’dan çok da şikayet etmesek mi ne?

2017 Katalan referandumu yargı önünde

İspanya’nın kuzey doğusuna verilen isim Katalonya. Tarihsel olarak İspanyollardan farklı bir topluluk olan Katalonlar, kendi dilleri ve kültürel miraslarıyla uzun süredir özerk bir yönetim sürdürüyor. Barselona şehrini de kapsayan bu coğrafya, kültürel zenginliği ile göze çarpıyor.

2017’de Katalanlar, İspanya’dan bağımsızlığını kazanmak üzere bir referanduma gittiler. Tabi bu referandum, Katalan Meclisi tarafından gündeme getirildi ve Madrid’deki federal meclis tarafından destek görmedi. Bilakis, İspanyol hükümeti bu referandumu yasa dışı ilân etti.

Yine de Katalan bölgesinin yüzde 43’ü sandığa gitti ve yüzde 92 oranında bağımsızlıktan yana oy verildi. Elbette İspanyol hükümeti bu sonucu tanımadı.

O günden bu yana Katalan siyasetçiler için İspanya’da zorlu günler başladı. Katalan Başbakanı Carles Puigdemont, ülke dışına çıkarak Belçika’ya sığındı. Referandumun “liderleri” olduğu iddiasıyla 12 Katalan yetkili hakkında bir dava açıldı.

Geçen hafta, bu tarihî davanın ilk duruşması yapıldı. Bu siyasetçiler “isyan çıkarmak” ile suçlanıyor. Ceza alırlarsa 25 yıla kadar hapisle karşı karşıya kalacaklar.

Katalan hukukçular ve siyasetçiler, ne İspanya yasasında ne de Avrupa Birliği direktiflerinde, devlet altı bir birimin bağımsızlığını engelleyecek bir madde bulunduğunu söylüyor. Ancak İspanyol yetkililer, Anayasa’da geçen “İspanyol milletinin bölünemez bütünlüğü” ifadesine sığınarak, bu davayı açmış bulunuyor.

İspanyol yasalarına göre “isyan” suçlaması için şiddet içerikli bir eylem gerekli. Bu sebeple de Katalan siyasetçiler, yargılamanın tamamen şov amaçlı ve siyasî olduğu görüşünde.

Yargılananlar arasındaki eski Katalan Başkan Yardımcısı Oriol Junqueras, mahkemeyi meşru bulmadığını, bu sebeple de sadece avukatının sorularına cevap vereceğini söyledikten sonra şu açıklamayı yaptı: “Biz önce cumhuriyetçi, sonra da ayrılıkçıyız fakat hepsinden önce hepimiz demokratız. Katalonya Cumhuriyeti’nin âdil bir toplum yaratmak için en iyi yol olduğuna inanıyoruz.”

Junqueras’a göre İspanyol yargısı kendilerini hapse tıksa da, bu bağımsızlık arayışı sürecek.

Avrupa Birliği ülkeleri, 2017’deki referandumu gayrimeşru ilân ederek, taraflarını baştan belli ettiler. Birçok yorumcuya göre, Katalonya’nın bağımsızlığı Avrupa çapında bölünmelere ve kaosa yol açabilirdi.

Mesela Belçika’nın Valon, Flaman ve Brüksel olmak üzere üç parçaya bölünmesi, ilerleyen yıllarda yeniden gündeme gelebilir. Aynı şekilde İtalya’nın kuzey ve güneyde yeni devletler çıkarması, benzer şekilde Fransa’dan kopmalar olması da seslendirilen seçenekler.

Tayland’da bir devrik başbakan ve bir prenses

Thaksin Shinawatra, bir zamanlar Tayland’ın en güçlü adamıydı. 1973 ve 1987 arasında polis teşkilatında çalıştı. Polislikten ayrılıp kendi telekomünikasyon şirketini kurdu ve kısa sürede Tayland’ın en zengin işadamı hâline geldi. 1998’de parti kurarak siyasete atıldı ve 2001’de tek başına iktidar oldu.

Uyuşturucuya karşı sert mücadelesi ve sosyal devlet uygulamalarıyla toplumda yoksulların geniş desteğini kazandı. Ancak yoğun yolsuzluk iddiaları ve uzlaşmaz tutumu, kendisine karşı bir muhalif hareketin palazlanmasına sebep olacaktı. Sarı gömlekliler hareketi, kısa zamanda ülke çapında ses getirdi.

2006’da “kansız bir darbe” ile Thaksin görevinden azledildi ve ülkeden çıkmak zorunda kaldı. Ancak hâlâ Tayland siyasetinde etkin. 2011 ile 2014 yılları arasında kız kardeşi başbakanlık yaptı. Uzaktan kontrol ettiği yeni bir parti kurdu. Sarı gömleklilere karşı kırmızı gömlekliler hareketini örgütledi.

Geçen hafta bazılarına göre “dahice”, bazılarına göreyse ülkeye dönme umutlarını tamamen yok eden bir hamle yaptı.

Cuma günü, Tayland kraliyet ailesine mensup Princess Ubolratana, Thaksin’in partisinden, Mart ayında yapılacak seçimler için başbakanlığa aday olduğunu duyurdu. Kısa süre içinde ülkede herkes bunu konuşmaya başlayacaktı.

Tayland’da kraliyet ailesini eleştirmek, anayasaya göre yasak. Zaten bu sebeple kraliyet ailesi üyeleri politikaya giremez. Ancak Ubolratana, 1972’de bir Amerikalıyla evlendiği için kraliyetle ilgili haklarından vazgeçmiş durumda. Daha sonra boşanıp ülkesine dönse de, ayrıcalıklarını geri kazanmış değil.

Yani, teoride aday olabilirdi.

Gelgelelim, adaylığını açıkladıktan 14 saat sonra Kraliyet Ailesi zehir zemberek bir kararname yayınlayarak Ubolratana’nın adaylığının söz konusu olmadığını duyurdu.

Guardian’ın haberine göre, parti yetkilileri kendilerine gelip aday olmak istediğini söyleyen Ubolratana’nın “herhalde kraliyet ailesinden izin almış olacağını” düşündüklerini ifade ediyorlar. Thaksin ile prensesin dostlukları da zaten biliniyor. Hemen herkes, Ubolratana’nın devrik başbakanın gönüllü kuklası olacağını düşünüyor.

Kraliyet ailesinin kararnamesi, bu sebeple ülke çapında bir şok dalgasına sebep oldu. Yine de yeni bir darbe söylentisinin sosyal medyayı sarmasını engelleyemedi. Böylece Mart’taki seçimler, sürprizlere gebe hâle geldi.

40 yıl sonra hayat İran’da devrimi devirmek üzere

Bu Şubat ayı İran Devrimi’nin kırkıncı yıl dönümü. Ayetullah Humeyni’nin sürgünde olduğu Fransa’dan uçakla gelerek katıldığı devrim 1979’da ülkenin görünümünü baştan ayağa değiştirecekti.

Devrimin yıl dönümünde, İran’ın mollalar rejimi her zamanki kutlamaları yaptı. Amerika’ya lanet okudu.

Ancak The New York Times’ın Tahran muhabiri Thomas Erdbrink’in devrimin kırkıncı yıl dönümü için kaleme aldığı yazı, devrim sonrası kemikleşen totaliter rejim karşısında “gündelik hayatın” nasıl kendine bir yol bulduğunu göstermesi açısından dikkat çekiciydi.

Yazının ana fikri şu: Yasaklar ne kadar bezdirici olursa olsun, insanlar bir şekilde onları yıpratmanın, kendi olmanın yolunu buluyor.

Devrimden sonra yurt dışına gidenlerin oluşturduğu İran diasporası, buradaki insanların dünyayla bağını sürdürmeleri için elinden geleni yapıyor. Yurt dışından yayın yapan 200’ün üzerinde Farsça TV kanalı var. Bunlar, kaçak antenlerle İran halkı tarafından takip ediliyor. Polis, bu antenleri toplasa da, ertesi gün yeniden yerlerine konuyor.

Kadınlar artık yasaklara fazla aldırış etmiyor. Başörtüsünün altında pembe saçları görünen, piercing takmış kadınlara rastlamak sıradan. Devlet televizyonunun müzik aleti göstermesi hâlen yasakmış, fakat sokakta gruplar enstrüman çalıyor. Kadınlar bile.

Sevgililer Günü, artık İranlı genç erkeklerin, kız arkadaşlarına ne alacaklarını düşündükleri bir gün, diyor Erdbrink. Sevgililerin sokakta el ele tutuşması kimseyi dehşete düşürmüyor. Rock konserlerinde gençler eğleniyor. Zaten İran’ın ev içi partileri, sokakta ve evde başkalaşan hayatları artık herkesin malumu.

Ülkede internet sansürlense de, Instagram yasak değil. Sokakta başörtüsüyle gördüğünüz insanları, orada başı açık, partilerde poz verirken görmek mümkün. Bu da, özellikle gençler arasında ciddi bir dönüşümü beraberinde getiriyor.

Kısacası, totaliter rejimler ne isterse istesin, sonunda hayatın gerçekleri galebe çalıyor.

[Yavuz Altun] 18.2.2019 [TR724]

Depresyondayız [Semih Ardıç]

Krizin mahiyeti ve bundan sonraki seyrine dair en isabetli teşhis iktisatçı Mahfi Eğilmez’den geldi.

“Türkiye ekonomisi resesyon halinden depresyona girdi.” diyen Eğilmez, eski Hazine Müsteşarı olarak ilan edilen edilmeyen rakamların teferruatına vakıf birkaç isimden biri.

ŞİMDİLİK RESESYON

Türkiye’de ekonomi halihazırda depresyon safhasına geçmese de iktidarın aymazlığı ile ilan edilen rakamlar yan yana getirildiğinde görünen köy kılavuz istemiyor.

İki gün evvel (http://www.tr724.com/tencerenin-deviremeyecegi-hukumet-yoktur/)

sanayi üretimi, ocak ayına ait bütçe verileri ve işsizlik rakamları üzerinden krizin sebep olduğu tahribatı hülâsa etmiştim.

Depresyon psikiyatriden ödünç bir kavram olarak iktisat teorisinde de makes buldu.

UMUTSUZLUK VE KARAMSARLIK

Klinik depresyonun temel vasfı umutsuzluk ve karamsarlıktır. Hastalarda umutsuzluk ve çaresizlik hissiyatı o kadar ağırdır ki içine düştükleri durumdan hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını düşünebilirler. Davranışları reaksiyonerdir.

Bir parantez: Psikiytaride ihtisas yapmış isimler, ekonomik kriz ile psikolojik rahatsızlıklar arasındaki münasebeti bugünün şartlarında kaleme alabilse keşke!

Psikiyatrideki depresyon kavramına benzer ifadeler Adalet ve Kalkınma Partisi’nin(AKP) ranta dayalı iktisadî modelinde dipsiz bir kuyuya düşürülen Türkiye ekonomisi için kullanılabilir.

Umutlar tükendi, değil bir sene sonrası yarından kimse emin değil.

PARAŞÜTÜ AÇILMAMIŞ PARAŞÜTÇÜ

Ekonomik göstergeler bütün grafiklerde paraşütü açılmadan atlayış yapan paraşütçünün halini andırırken, paraşütçü yedek paraşütü açmamakta ısrar ediyor.

Aşağıdan “İpi çek, ipi!” diye haykıranları duyduğu noktadan itibaren de “Geldik nasıl olsa! Ne lüzum var ipi çekmeye!” rahatlığında.

Bütçesi delik deşik. Sanayide, inşaatta ve tarımda tarihin en sert düşüşleri müşahade ediliyor.

Düne kadar AKP’nin işlerin iyi gittiğini ispat etmek için can simidi olarak kullandığı perakende sektöründe (alışveriş merkezleri) satışlar da dipte.

GELİRLER ENFLASYON KADAR ARTMAMIŞ

Vergi gelirleri enflasyonun yüzde 20,3 olduğu bir ayda sadece yüzde 7 artmış. Tahsilat neredeyse durmuş devlette.

Faiz dışı giderlerindeki artış ise yüzde 68. Böyle bir bütçe idaresinden senenin kalan 11 ayında ne beklenir ki!

Ocak ayını Merkez Bankası’nın 38 milyar TL kârı ile kurtarılsa da kalan dönemde böyle bir para gelmeyecek.

O para haddizatında kriz senesinin cilvesi. Düşük fiyata aldığı dövizleri 4 TL ila 6,50 TL arasında satınca haliyle kâr ediliyor. Faizler de aynı şekilde yüzde 8’lerden yüzde 24’e yükseldi.

KİMSEDE GÜVEN KALMADI

Ocak ayı ekonomik güven endeksi geçen sene 105,2 seviyesinde iken 2019’da 78,5’e düşmüş.

Eğilmez’in “depresyon” teşhisi son 6 ayın değil müstakbel 6 ay ve akabindeki ayları işaret ediyor.

Krizden çıkışın zannedildiğinden hayli uzun süreceği manasına geliyor. Resesyon kavramı peşi sıra iki çeyrekte (üçer aylık dönem) daralan ekonomiler için caridir.

“Depresyon” bazen birkaç seneye yayılmış bir çöküştür. Üstelik depresyonda millî gelir (GSYH) küçülmesinin oranı da büyüktür. Depresyonda ekonomik göstergelerin tamamına yakını kırmızı alarm işareti verir.

BAŞKALARINA DA ZARAR VEREBİLİR

Geçen sene bu vakitler heyet raporu ile sabit hastalığın tedavisine başlanabilseydi bugün ne resesyon ne de depresyondan bahsediyor olacaktık.

Kriz artık dahiliye kliniği yoğun bakım ünitesinin tek başına üstesinden gelemeyeceği bir mahiyet kazandı.

Hem kendisine hem de başkalarına zarar verebilecek safhaya geçildi. Herkesin tedbiri elden bırakmaması şart.

Avrupa’da artık Türkiye’nin bir ağırlık olarak diğer ekonomileri de aşağı çektiği konuşuluyor.

Başhekime gelince… Onun işi bu saatten sonra daha zor.

Madem rakamlar fazla rağbet görmüyor depresyon faslını bir deli fıkrası ile kapatayım:

“Akıl hastanesinde koğuşları gezen başhekim, bir hastanın bir şeyler yazdığını görür:

-Kolay gelsin, ne yazıyorsun?

-Mektup yazıyorum efendim.

-Yaaa… Kime yazıyorsun?

-Kendime…

-Peki, ne yazılı mektupta? 

-İlahi doktor bey, deli misiniz siz? Mektubu daha almadım ki… İçinde ne yazdığını nasıl bileyim!

[Semih Ardıç] 18.2.2019 [TR724]

LA HAVLE… [Hakan Zafer]


Gücün ilahi bir yanı var. İnsan sahiplense bile. Bu yüzden “la havle ve la kuvvete illa billah” diyoruz. Bakmayın bulmaca boşluğu doldururken, “öfke anında söylenir”in cevabı olduğuna. Aslında, en çok da kişinin güçlüyüm vehmine kapıldığı esnada ya da güç arayışına girdiğinde sakin kafayla kendi kendine hatırlatması gereken, “Havan kime, Allah’tan başka güç, kuvvet mi var?” şeklinde bir ikazdır.

Gücün, güvenle; güvenin de merhametle bir ilişkisi var.

Ona (cc) ve kendine şahit tuttuğu yarattıklarına dair öğrendiğimiz her yeni bilgi, ilahi kudretin zihnimizdeki sınırlarını genişletir. Ve bu sınır ne kadar genişse, ona duyulan güven artar.

Allah ve merhamet kelimelerini yan yana bolca söylememizin, daha doğrusu onun söyletmesinin altında yatan anlam bu galiba; Her şeye kadirdir, gücüne sınır koyulmaz ama aynı anda merhametine olan güven artar, azalmaz.

Ya insan öyle mi?

Çok güçlendikçe ona duyulan güven azalır, belirsizliği, haliyle ondan yana başkalarının endişesi artar. Sağı solu belli olmayan bir varlığa dönüşür. Zihnimizde kalan eski haline duyduğumuz güveni gözden geçirmezsek, yumruğu sağdan beklerken soldan indirip yaslar yere.

Güçlendikçe kötüleşmek kaçınılmaz değil elbet. İnsan, gücü sahiplendikçe, zaaflarıyla daha çok oyalanır, bu sefer, kendini kontrol etmede güçten düşer.

Güçlü kimsede nabzı tutacak olan merhamettir. Yazık ki gücün artması ve kullanmadaki kolaylığı, merhameti tehlikeye atar.

Merhametinden uzağa düşürdüklerinin, araya kaynattıklarının sayısını artırıp, “bu kadar önemli işin, kalabalığın arasında olur öyle şeyler” diyerek, insanı, kabul edilebilir zayiat hesabına saymaya başlıyorsa, güç toplamaya, armağanı güç olan işler yapmaya direnmiyorsa, böyle kimseye destek verip güçlendirmek, hesabı paylaşmak zorunda bırakacak bir sorumluluktur.

Her zaman, baştan beri ona uygun hareket edilmiş bir kötü niyet olmayabilir. Güç, bazen zapt edilemez. Kendi kendini engelleyemeyecek kadar büyümenin, yükselmenin tabi neticesidir. Yapacak bir şey kalmadığı noktada “zoraki gaddar” tipler türer. Yanıltıcı da olurlar. Ne iyi ne de kötü kefesine koydurmazlar kendilerini. Şahsı soyutlayıp yaptığı iş üzerinden düşününce pek de masum(!) kalırlar. Prensibe vurduğumuzda meşguliyetleri, başı sonu güven vermeyen işlerdir. Balyozla ceviz kırmak gibi. El kol aynı hareketi yapar yapmaya ama balyozun ağırlığını hesap etmeyince ceviz un ufak olur.

Gücün bencil bir tarafı da var. Başkasına gelince “güçlenmesin, maazallah azar, tozar” diyen görüntüde şefkatli kahramanımız güçlenmeye görsün, aynı şefkati(!) kendine gösterseler adı bellidir, “hakkım yenildi”.

*****

Oldum olası, bir insanın erişeceği en güzel vasıflardan birinin engin gönüllülük olduğunu düşünüyorum. Bu vasfın en çok yakıştığı insanın da kendine güç emanet edilmiş kimseler olduğunu.

İlk defa rahmetli Turan Engin’in aklıma geldikçe kulağımda canlanan tok sesiyle dinlediğim, çok sevdiğim bir Sivas/Şarkışla türküsü var; “Gel ha gönül havalanma!” Yüreğinizin ince yanına emanet ederek müsaade alayım…

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hali böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

Göğde uçan Huma kuşu
Bilmeyenler atar taşı
Enginlik gönülün işi
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal özüm haktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol

[Hakan Zafer] 18.2.2019 [TR724]

Türkiye bağlantılı ‘yabancı’ futbolcular [Hasan Cücük]

Bir zamanlar Türkiye’de top koşturan yabancı futbolcuların çocuklarından baba mesleğini seçenlerin sayısı oldukça fazla. Bu isimlerden bazıları ise Türkiye doğumlu. Kimliklerinde doğduğu ülke olarak  ‘Türkiye’ yazan isimler arasında Galatasaray’ın efsanesi olan Gheorghe Hagi’nin oğlu da bulunuyor.

Galatatasaray’da top koşturan tüm yabancılar bir tarafa Gheorghe Hagi diğer tarafa desek abartılı olmaz. 1996’da Galatasaray’a gelen Hagi, efsaneleşen kadronun öne çıkan isimlerinin başında geliyordu. Karpatların Maradonası döneminde Galatasaray 4 yıl üst üste lig şampiyonluğunun yanı sıra UEFA Kupası ve Süper Kupa’yı müzesine götürdü. Ülkemizde 5 yıl top koşturan Hagi’nin 1998 İstanbul doğumlu oğlu Ianis’te babasının izinden gidip futbolcu oldu. İki yıl Fiorentina’da top koşturan Ianis Hagi geçtiğimiz ay Romanya’nın Viitorul takımına transfer oldu. Babası gibi olması zor olsa da baba mesleğinde adım adım ilerleyen biri olmaya devam ediyor.

Lukaku soyadını duyunca aklımıza ilk olarak Romelu gelir. Sonra Jordan. Manchester United formasını giyen Romelu, Avrupa’nın gözde forvetlerinin başında geliyor. Dev fiziğiyle rakip defansların korkulu rüyası olmaya devam ediyor. Jordan Lukaku ise Lazio’da forma giyiyor. Kendinden bir yaş büyük abisi Romelu forvet oynarken, Jordan sol bekte rakip atakları durduruyor. Lukaku kardeşlerin Türkiye ile ilgisi ise babalarından kaynaklanıyor. Baba Roger Lukaku, 1996-97’de ülkemizde Gençlerbirliği formasını giydiğinde Romelu 3, Jordan 2 yaşındaydı. Hayatlarının bir yılını Türkiye’de geçiren iki kardeş, Ankara havası soludular. Doğum yeri Türkiye yazmıyor ama hayat hikayelerinde ülkemizin yeri var.

Dominic İorfa adını Türkiye’de Galatasaray taraftarları hatırlar. Nijeryalı futbolcu 1991-92 sezonunda ülkemizde bir sezon top koşturdu. Büyük beklentilerle geldiği Galatasaray’da yavaşlığı ve topa olan hakimiyetsizliği akıllarda kaldı. Koca sezon boyunca 8 maçta forma giydi. Sadece bir sezon Galatasaray formasını giyen İorfa gitti ama ünvanı geride kaldı. Ne zaman fiyasko bir transfer gerçekleşse hemen ‘İorfa gibi’ veya ‘Yeni bir İorfa’ yorumları yapılmaya devam ediyor. Babasıyla aynı adı taşıyan oğlu Dominic İorfa’da futbolcu olmayı seçti. 1995 doğumlu oğul İorfa ülkemizde bulunmadı ama babasından dolayı Türkiye bağlantısı oldu. İngiltere’nin Sheffield Wednesday formasını giyen oğul İorfa sağ bekte oynuyor.

Kendileri Türkiye’de doğmasa da aile kökenlilerinden dolayı ülkemizle irtibatı olan futbolcularda var. Bu isimlerin en meşhuru bir zamanlar Bayern Münih formasıyla yeşil sahalarda resital sunan Mehmet Scholl’du. Babası Yozgatlı bir gurbetçi olan Mehmet Scholl’un annesi ise Almandı. Babası küçük yaşta annesini terk edince, annesiyle büyüyen Mehmet Scholl’un adı dışında ülkemizle bir irtibatı kalmadı. Tercihini doğal olarak Almanya milli takımından yana kullandı. Ne Türkçe öğrendi ne de Türkiye’de bulunan akrabalarını gördü. Hatta babasıyla bile görüşmedi. Türk babanın Alman oğlu olarak kaldı.

Bir de kökenleri Anadolu’dan giden futbolcular. Bunlardan biri geçtiğimiz günlerde Galatasaray’a imza atan Yunan oyuncu Kostas Mitroglou. Kapadokya çevresinden Yunanistan’a göçen bir ailenin torunu olan Mitroglou, dünyaya Türklerinde yoğun yaşadığı Kavala’da geldi. Kavala’da Türkler yoğun olunca doğal olarak Türkçede yaygın. Kim bilir, belki de Mitroglou ailesi Türkçe konuşmayı unutmamak için Kavala’yı tercih etmiştir. Zira, ülkemizden ya kendi isteğiyle ya da zorla gönderilen azınlıklar Türkçe’yi hala konuşmaya devam ediyor. Yine kısa bir süre Trabzonspor formasını giyen Avraam Papadopoulos’da mübadeleyle Anadolu’dan Yunanistan’a geçen bir ailenin torunu. Avraam’ın Karadeniz’den göç ettiği, aslen Ordu’nun Gölköy ilçesinden olduğu konuşuluyor.

Benjamin Stambouli adının dikkatini çekmesi için soyadına odaklanmanız lazım. Stambouli soyadı Türkçe’de İstanbul anlamına geliyor. Schalke 04 formasını giyen Benjamin Stambouli’nin ailesinin Osmanlı döneminde Cezayir’e göç ettiği ifade ediliyor.

[Hasan Cücük] 18.2.2019 [TR724]

Bebeklerle derdiniz ne? [Av. Osman Ertürk]

Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık yüz yıllık tarihinde fırtınalı yıllar hep olageldi. Ama son beş yıldır yaşananlar “Pes” dedirtecek seviyede. O kadar akıl dışı şeyler oluyor ki, hepsini takip edebilmek mümkün değil. ‘Bebeklerle sorunu olmak’ bunlar içerisinde belki de en akıl dışı olanı diyebiliriz. Bir insanın veya topluluğun bebek ile alıp veremediği olmaz diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Terslikler ülkesi olan memleketimiz, maalesef dünyada en çok bebeğin tutsak edildiği ülke.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası iktidar elitleri kendilerine bebekleri de düşman belledi. Zaten sorunlu olan yargı bürokrasisi meşum darbe girişiminden sonra tamamen dağıldı! Tutukluluk istisnai bir tedbir olması gerekirken lohusa kadınları tutuklama sevdasına giren bir yargıyla karşılaştık. Yıkılmış, viraneye dönmüş bir yargı erki, dile kolay 1200’e yakın bebeği cezaevinin boğucu atmosferi ile tanıştırdı. Bu bürokrat takımı, içleri hiç cız etmeden aldıkları kararlarla ne kadar zalim olduklarını dünya âleme gösterdiler. Tutsak bebeklerin bir kısmı zamanla tahliye olsa da, halen yaklaşık 600 bebek bu işkenceye maruz.

Bebekler suç işlemez                                                             

Bebekler annesine ihtiyaç duyan, onun sinesine yaslanarak ihtiyaç gideren sabilerdir. Anneleri ile beraber sağlıklı bir ortamda olmaları hayati önemdedir. Fakat zulme kilitlenmiş bir grup devlet görevlisi, doğumun hemen öncesi ve sonrasında acıları katlamak için azami gayret gösterdi/gösteriyor. İnsan hürriyeti anayasal bir hak iken bunu bilmiyormuş gibi yapmaları sırıtıyor. Tutuklanma isteyen savcı, tutuklama yapan hâkim, doğumhane kapılarında nöbet bekleyen polisler bu dönemin yüzkarası olarak kayıtlara çoktan geçti. Doğum öncesi/sonrası için hastanede nöbet tutan güvenlik görevlilerini önceden duymazdık. Fakat ne acıdır ki, demokrasi ve insan haklarından uzaklaşan ülkemizin utanç hanesine bu meşum görüntüler de yazıldı. Bir bebeği doğumu ile birlikte veya doğumdan kısa bir süre sonra cezaevine koymak için hiçbir neden yok. İlgilileri takmasa da 5275 sayılı kanun bunun önünde engel. Fakat kanun tanımayan bir güruha, bunu anlatmak çok zor. Bu can yakıcı sorun tam anlamıyla bir kangren halini almış durumda.

Cezaevi koşulları ürkütücü

Bu satırları okuyan birçok insan gözaltı ve tutukluluk yaşamamış olabilir. Özgürlüğünden mahrum kalmak her insan için çok zordur. Meşhur latifedir: Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş. Hocanın başına insanlar toplanmış. Hocaya demişler ki: -Hocam bir doktor çağıralım mı? Hoca ise: “Yok yok, benim halimden doktor anlamaz, anlasa anlasa eşekten düşen anlar. Siz bana eşekten düşen birisini getirin, o benim halimden anlar” demiş. Cezaevi koşullarını gören bu satırların okuyucusu, dediklerimi daha iyi anlayacaktır. Dört duvar arasında yıllarca mahpus kalmak, en temel ihtiyaçlardan ve sevdiklerinden uzak zaman geçirmek çok zor. Daha zoru da sizinle özel uğraşan koltuk sevdalısı zevatın işkenceye varan zulümleri. 10 kişilik koğuşta 23 kişinin kalması, bebeklerin aşı olamaması,  üzerlerine çay dökülmesi, yürümeyi öğrenen bir bebeğin düşüp kötü bir şekilde kafasını yattıkları demir ranzaya çarpması, bebeklerin emeklemelerine uygun ortam olmaması, oyuncakların yasak olması, temiz suyun sınırlı olması, bebeğin gece ağlamalarının koğuştaki diğer insanlara etkisi, bu durum da mahpus anneler ve çocukları üzerinde baskı oluşturması, ilk bakışta akla gelen problemler. Hamile olarak cezaevi ile tanışıp, demir parmaklıklar ardında düşük yapan anneler de ayrı talihsizlik ve mağduriyetin muhatapları. Dünyaya gelemeden ölen yavrusunun anneye verdiği psikolojik tahribat ayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun.

O hakim ve savcılarla aynı sıralarda, aynı dersleri gördük!

Bu hukuksuz, zalimce durumu canla başla savunmak da ayrı bir garabet. 5275 nolu Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin hakkında cari olan bir kanuna sahibiz. Bu kanunun 16. Maddesi “Hamile ya da 6 aydan küçük bebeği olan kadınların tutukluluklarının ertelenmesi gerektiğini” söylemekte, fakat bunu göz ardı eden bir adalet bürokrasisi tutuklama sevdasıyla kendini paralamakta. Bu hukuksuz kararları veren hakimler ve savcılarla aynı anfilerde önlü arkalı derslere girdik. Aynı ceza genel hukuku, ceza özel hukuku, usul hukuku ve hukuk felsefesi okuduk. Ağızlarından Allah kelimesini düşürmeyen yargı üyelerine “İslam hukukunda da anne ve bebeğin tutukluluktan muaf” olduğunu hatırlatmak gerekir. Namus ve şerefi üzerine yemin eden insanların üç kuruşluk dünya menfaati, birkaç yıl oturulacak koltuk için ne hallere düştüğünü görmek çok acı. Hukuk nezdinde masum olan insanları tutuklamak için takla atan hakim ve savcılar, bilin ki bu günler gelir geçer. Ama verdiğiniz kararlarla durduğunuz yeri kendinizin belirlediğini, attığınız imzaların sorumluluğunu yıllar geçse de taşıyacağınızı bilmeniz gerektiğini hatırlatmak isterim.

Bebeklere savaşmayın!

Altı yıldır cemaate karşı sürdürülen kirli savaş aslında bir Pirus Zaferi gibi. Hukuk düzenini alt üst eden, kanunları değiştirerek temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan despot rejim sevdalılarının elinde virane bir ülke kaldı. Neresinden baksan dökülen bir devlet var artık. Ekonomisi evlere şenlik, eğitimi tam bir garabet, dışişleri aciz bir halde. Bu dönemin belki de en çok hatırlanacak tarafı ise adalet mekanizmasındaki tiksinti verici kararlar, bebeklere ve kadınlara musallat olan saray bezirgânlarının yaptıkları. Oyuncaklarıyla oynayamayan bebeklerin, en temel haklarından mahrum bırakılan sabilerin, ana babasından ayrı çocukların ahı sarayın surlarını çatırdatmaya yetti de arttı bile. Sonu gelmeyecek sanılan hukuksuzluk, gasp, gözdağı, tutuklamalar yakın bir zamanda bitince, arkaya bakıp bebeklerin aslında bu sürecin kazananı olduğu görülecek. Onlarla savaşmaya kalkan bedbahtlar ise yıllarca nefretle anılacak.

[Av. Osman Ertürk] 18.2.2019 [TR724]

‘Oblomov’ ya da kalbi kemiren ejder, miskinlik [Gökhan Bozkuş]

Gerek edebiyatta gerek sinemada ön plana çıkan bazı karakterler vardır ki her birisi bir sıfatı ile ön plana çıkar ve hayali bir karakter ete kemiğe bürünür dikilir karşımıza. Bazen bir ayna misali bizi yansıtırken bazen de çevremizde rahatlıkla görebileceğimiz karşılaşabileceğimiz insanlara dönüşür. O karakteri okurken ya da izlerken kendimizi görürüz çoğu zaman.

Rus klasiklerinden sayılan İvan Gorbaçov’un Oblomov isimli eseri üzerine bir tahlil yapıp bir hastalığa temas etmeye çalışacağım. Gorbaçov’un bu eserinin kahramanı da Don Kişot gibi, Hamlet gibi ve daha nice klasik kahramanlar gibi insanlığın bir hali ile yüz yüze getiriyor bizleri. Sürekli düşünen ancak bir türlü harekete/eyleme geçemeyen Hamlet gibidir Oblomov; her daim yeni projeler üretir ama gelin görün ki bunları bir türlü hayata geçiremez. İleri mi atılmalı yoksa olduğu yerde mi kalmalı; bu konuda kafası sürekli karışık ve kararsızdır. Bu varoluş trajedisi noktasında, Hamlet’in “var olmak ya da olmamak” sorgusundan daha derin bir açmaz içerisindedir

Kimdir nedir Oblomov?

İsmini verdiği romanın bir karakteri midir sadece. Yoksa hala yaşayan bir hastalığın 150 yıl önce bir yazar tarafından tespit edilmiş hali midir? “Oblomovluk” hastalığının yaygınlaşmasından bizar birisi olarak ve aksiyona meftun biri olarak yer yer kendimde de bir “Oblomov” görüyorum ve yine Rus bir yazar olan Gogol’un “Yüzyıllar yüzyılları izliyor ve yarım milyon tembel mıymıntı insan büyük bir uyuşukluk içinde pinekleyip duruyor” sözünü hatırlayıp ayağa kalkıyorum. Çünkü oturmak “Oblomov’lara” yakışır.

Oblomov , kusursuz dinginliğin ütopik simgesi…

Oblomov , ayağının üzerine saatlerce oturmuş ve uyuşan ayakla yürüyemediği için ve acısına da tahammül edemediği için sağa sola bağıran ve hareket edememesinin nedenlerini kendinde değil de dışarıda arayan ruhların silüetidir…

Oblomov! Sana sesleniyorum Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir beyitiyle:
Haydi miskin vücudum, gidelim…

Gitmek bir harekettir. Aksiyona geçmektir. Ama giden sadece ayaklar olursa, ruh oturduğu yerde kalakalırsa, miskinlik insanı çepeçevre sarar ve elleri kolları bağlanmış kelebek olabilecekken kozasında çürümüş bir tırtıla çevirir. Genç Werther’in Acıları eserinde J.W.Geothe dünyadaki karışıklıkların en önemli sebebinin “atalet” yani miskinlik olduğunu söyler.
Söylemde aksiyoner olan nice insanlar var ki eylemde birer Oblomov’durlar. Söylem eylem çelişkisi insanın hayat enerjisini de alır götürür.

‘Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur’ derken Necip Fazıl; aslinda bize “Oblomov olmayın” mı demek istiyor acaba!

Lemaat adlı eserinde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de Oblomovluk hastalığına veciz bir şekilde temas etmekte: En bedbaht, sıkıntılı, muzdarip, işsiz olan adamdır. Zira ki atalet (tembellik) ; vücud içinde adem (yokluk), hayat içinde mevttir ( ölüm).

Oblomovlar için yaşayan bir ölüdür , yürüyen bir cesettir mi demek isteniyor onu izan sahiplerine bırakıyorum.

Sabahattin Ali , “İçimizdeki Şeytan” isimli eserinde roman karakterini konuştururken Oblomovluk hastlığına güzel bir yakıştırmada bulunur. Altını çizdiğim ve notlarım arasına aldığım orijinal bir tamlamadır “Atalet kanunu” tamlaması. Bu kanuna baş eğen Oblomovlar farkında olmasalar da suyun üzerindeki yaprak misali harket ediyor görünseler de sürüklenip giderler de farkına varmazlar. Bu kanuna boyun eğen Oblomovların en önemli özelliği de sıra lafa gelince belagatlı sözler söyleyen hatiplere dönüşürler. Yeraltından Notlar kitabında Dostoyevski bu konuşkan Oblomov tipleri “sabun köpüğüne” benzetir ve bu metaforla okurlarına kendisi üzerinden aktarmaya çalışır. Sözle eylem arasındaki tenakuzu birçok yazar eserlerinde kaleme alır.

Ey Oblomovun aynası olmuş yüreğim ; şimdi sana sesleniyorum ve diyorum ki inandığın değerleri yaşamasan yaşadığın değerlere inanmaya başlarsın ve bu zamanla senin içinde hiç tanıyamayacağın yabancı bir kişiliğin zorbaca evini işgal etmesi gibi bir işgale sebep olur. Ayağa kalkmayı , hareket etmeyi, koşmayı denemelisin.

Evet Dostoyevski yıllar önce yazmış “Ölü Evinden Notlar” kitabını. Ve sen İvan Gorbaçov’un Oblomovuna dönüşmüşsen, hissiz hissiyatsız bir et yığınına dönüşerek Dostoyevski’nin Ölü Evinde nefes alıyorsan eğer ne olur kalk ve kendine gel! Yoksa bir ejdere dönen hevesatın, bitmeyen arzuların Zombiye dönüşerek kalbini kemirecek ve geriye gerçek “sen” den hiçbir şey kalmayacak.

Mevlana ‘nın bir duası ile yazımızı bitirelim:

“Boş düşüncelerimiz, endişelerimiz bizim manevi zevkimizin ruhunu, neşemizin boynunu kırmaktadır. Ey Hakk yoluna düşen kişi, gaflet uykusundan uyan. Ya Rabbi, şu bizim uykuya dalanlarımıza bir davulcu gönder, olup gidenler derler ki, boşyere gamlar yemiş durmuşuz.”
Bu yazımda Oblomov’dan yola çıkarak bir hastalığımızı tahlil etmeye çalıştım. Filmlerden ve romanlardan karakterlerin tahliline devam edeceğiz.

[Gökhan Bozkuş] 17.2.2019 [TR724]