Risk ve belirsizlik artıyor [Harun Odabaşı]

Geleceği bilmek mümkün mü? Bu fantastik sorunun bendeki ‘karşılığı mümkün değil’. Kendimi fazlası ile ikna eden bir de izahım var. Eğer geleceği bilmek mümkün olsa idi birilerinin çok fena köşeyi dönüyor olması lazımdı. Borsadan, at yarışlarından, piyangodan veya futbol bahislerinden büyük servetler kazanılırdı. Gerçek hayattan örnek vakıa bile verilemiyor. Bilsek hayatın tadı tuzu kalmazdı bu da meselenin ayrı bir boyutu.

Ama soruyu biraz değiştirirsek. Geleceği tahmin etmek mümkün mü?

İşte bu piyasası ve gerçekliği olan bir soru. Eldeki veriler ışığında durum analizi yapmak muhtemel kriz bölgelerini tespit etmek ve bu tespitleri geleceğe taşıyıp tahminlerde bulunmak pekala mümkün ve gerekli. Örneğin hükûmetler, merkez bankaları ve büyük şirketler enflasyon, döviz ve faiz tahminlerinde bulunurlar. Belirleyici etkisinden dolayı özellikle merkez bankalarınınki gerçeğe yakın olmalı. Sapma ne kadar yüksekse şirketlerin ödediği bedel de o kadar yüksek oluyor.

Belli dönemler hariç Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın(TCMB) tahminleri pek tutmamıştır. TCMB bir şirket analisti olsaydı şimdiye çoktan işten atılırdı. Peki MB bu kadar açık ara tahmin hatası nasıl yapıyor? Hepsi çok seçkin okullardan mezun, IQ seviyesi çok yüksek kariyerli çalışanları işlerini iyi yapamıyor mu? Bu tutarsızlığın nedeni TCMB’nin yapısından ziyade siyasetteki eksen kaymasında aranmalı diye düşünenlerdenim.

OHAL’le yaşamaya alıştık! İş çevrelerinin bazen dillendirdiği sonrada deyip diyeceğine pişman edildiği ‘OHAL artık kalksın’ sözü bile vatan haini damgasını yemeye yetiyor. 2010 yılından itibaren Türkiye hızla otoriterleşiyor. Bir kadro hareketi olarak doğan Adalet ve Kalkınma Partisi çoktan tek adam partisine dönüştü bile.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonradan geri adım atsa da geçen hafta parasını yurtdışına çıkaran işadamlarına kesinlikle izin verilmeyeceğini söylemesi piyasalara soğuk duş etkisi yaptı. Bu resmen ekonomi rejiminin değişmesi anlamına geliyordu. Erdoğan’ın bir gün sonra sermaye serbestisinin yasal teminat altında olduğunu ifade etmesi tansiyonu düşürse de ikna edici bulunmadı.

Neticede OHAL şartlarında her şey bir Kanun Hükmünde Kararname’ye bakıyor. Döviz hesaplarının TL’ye çevrileceği rivayetleri mahalle kahvesinde değil en ciddi mahfillerde dile getiriliyor. Yine son dönemde Hollanda ve Almanya’ya dönük yabancı sermaye düşmanlığı not edilen gelişmelerdendi.

Erdoğan’ın AB’ye tam üyelik perspektifinin sona erdiğini ima eden yaklaşımları AB’nin Türkiye’ye tavrı ile test edildiğinde karamsarlığı artırıyor. Yaşananları konjoktürel bulan ve siyasi popülizmle açıklama eğilimli bir kesim var. O kadar iyimser olamıyorum, umarım onlar haklı çıkar ama Türkiye riskleri bol bir maceraya yelken açmış durumda.

AKP topluma umut vadettiği dönemlere yani fabrika ayarlarına geri dönebilir mi? Siyasette muhalefet boşluğu AKP’yi ciddi özeleştiri yapma imkanı vermiyor. Siyaset tıkanınca Türkiye tıkanıyor.

Bir de ekonomi ve siyaset yönelimlerini belirleyen zaten inanılmaz karmaşık faktörlere, Reza Zarrab gibi çok bilinmeyenli denklemler eklenince bize bekleyip görelim demekten başka çare kalmıyor.

[Harun Odabaşı] 12.12.2017 [Kronos.News]

Hollanda için portakal, ABD için Turp! [Turan Görüryılmaz]

Gülecek mecalimiz olsa kahkaha manyağı olmuştuk da ağlasak yeridir halimize!

AKP’nin dış politikadaki dönüş hızı sayesinde ümmet pervaneye döndü… Duruma göre, fethedilecek yeni ülkeler için hazır kıta bekleyen dantelli kefenliler timi de zor durumda.

Oturup, ciddi ciddi dış politika yazacak halim yok, zira AKP’nin artık dünyada ciddiye alıncak bir tarafı da yok çünkü!



Turpu dişleyerek ABD’ye ne gibi bir zarar verebiliriz bilmiyorum ama Coca Cola’yı asfalta boca etmekten daha yaratıcı bir fikir olduğu kesin…










Reza Zarrab, ABD’de itiraflarını sürdürüyor biliyorsunuz. AKP’nin “hayırsever” işadamını dinledikçe, “fakat adamlar ne yemiş” diyesi geliyor insanın.

Zarrab’ın verdiği rüşvetlerin matematik hesabıyla uğraşırken, bir haber çarptı gözüme…

“2.442 yılla yargılanırken tahliye edilen Jet Fadıl, şirketlerin içini boşaltmış”

Hayda…

Bu da bizim “vatansever’ işadamı!

Haber şöyle: “Kamuoyunda ‘Jet Fadıl’ lakabıyla bilinen Fadıl Akgüngüz 2 bin 442 yıl hapis cezası istemiyle yargılanırken tahliye edilmişti. Akgündüz’ün yargılandığı bir başka dava dosyasına giren yeni bilirkişi raporuna göre Akgündüz, şirketlerin içini boşaltmış.

İstanbul 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne sunulan raporda Jet Fadıl için “paravan şirket kurarak, bu şirket üzerinden usulsüz para toplamak suretiyle çıkar sağlamayı hedefledikleri” ileri sürülüyordu. “

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde mizaha konu olabilecek olaylar maalesef Türkiye’nin gerçeği…

AKP’nin “hayırsever”i Reza ile, “vatansever”i Jet Fadıl’ı gördükten sonra, vergi rekortmeni işadamlarının mallarına neden çöküldüğünü daha iyi anlıyor insan!

Birisi, Allah müstehakınızı versin dedi de duası mı kabul oldu acaba?

[Turan Görüryılmaz] 12.12.2017 [Kronos.News]

Kampta geçen harika zamanlar [Abdullah Aymaz]

Namazlar, niyazlar, tesbihatlar, günahtan uzak yemyeşil fıtratın içinde ruhanî bir hayat yaşıyorduk kamplarda… Bilhassa gündüzleri ağaçların dallarında zikreden, âdeta zikrederken kendinden geçen böcekler ya rüzgarın esmesiyle ağaç yapraklarının zikre benzeyen sesleri karşısında susarlar veya seslerini yavaşlatırlardı veya bizim hep bir ağızdan okuduğumuz tesbihat sesleriyle avazlarını keserlerdi. Buna kaç defa şâhit olmuştuk… Gece ay ışığında kılınan yatsılar, bilhassa teheccüdler sırasındaki o ruhânî duruşları seyretmek bile insana mânevî bir haz ve ruhanî bir lezzet verirdi… Benim sözlerime ne hâcet M. Fethullah Gülen, sabahtan akşama yaşananları en enfes ifadelerle anlatıyor:

“Her sabah güneş, ağaçların dalları arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklarıyla yaprakların cümbüşünü başlarımızın üstüne salar… Gözlerimizin içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli, pırıl pırıl bir yeni gün şadır ve çardaklarımızın içine dolar; dolar da bizleri en başdöndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.

“Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsıcak, oldukça ağır saatler bastırır ve hepimizi çamların, çınarların bağrına iterdi. O incelerden ince rüzgârların dokunmasıyla ses veren yaprak hışırtıları arasında, çağrışımların ‘tedâyi’  sergilediği zaman dilimlerinde dolaşır, yer yer sıcağın rahatsızlığından mırıldanan nefsin diliyle ‘Bu sıcakta harb u darbe çıkmayın!’ vesveseleriyle  sarsılır ve arkasından da ‘Ne olurdu, cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu anlayabilselerdi!’ soluklarıyla irkilir, toparlanır, kendimize gelir ve âdetâ sabahın, serin, güzel, mavimtırak saatleri içinde bir başka âlem, bir başka derinliklere açılır gibi olurduk.

“Böyle  anlarda dünya ve dünyanın ukbâya bakan yamaçlarını mırıldanmak için şair, içice bu güzellikleri resmedip ebedîleştirmek için ressam ve ‘tın tın’ âhengiyle sermest olduğumuz tabiî koroları duymak, onlara ses katmak için de müsikîşinas  olmayı kimbilir kaç defa arzulamış, sonra da inlemişizdir.

“İkindi sonrası o mavimtırak saatlerde, güneşin altın ışıkları yavaş yavaş erimeye yüz tutar… Bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hissetmeye başlardık. Güneş, elindeki sarı mendilini çamların, çınarların üstünde bize sallarken, grubu bütün tahassürüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş salon her şeyin çehresinde fenâ ve zevâlin  o titreten damgasını görür, tam ‘Ben batıp gidenleri sevmem’ mülâhazasıyla sarsılıp yıkılacağımız an ‘Ben, boyun eğip, gözümü gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim.’ nefesleriyle  yeniden  toparlanır ve gecenin, insanları derin mülâzalara salan iklimlerinde dolaşmaya hazırlanırdık.

“Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgarlar biraz sertleşir… Bazen de poyraz gibi iliklerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüzlerin bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya başlardı. İleri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha tesirli, daha büyüleyici bir hâl alırdı ki, çok defa kendi kendimize ‘Yolu bu kadar zevkli olunca, Acaba Cennet nasıldır?’ der, tahayyürden düşüncelere dalardık. Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, herşey ve hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünür ve hakikatın hayale karıştığı bu büyüleyici atmosferde, zaten her biri birer velî namzedi olan kamp sâkinleri, daha çok rûhanîleri andırmaya başlar ve bu masmâvî iklim bir çay gibi içimize akar-dururdu.

“Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün ışıklar söner… Fâniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan gavvâs ruhlar, âdeta bir inzivâ demi içine girer; değişik yollardan öteleri kurcalar; ayrı ayrı dillerle, semâların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler salarlardı…

“Hele, günün belli vakitlerinde müşterek namaz, müşterek tesbih ve müşterek duaların aramıza bir inişi vardı ki, onlarla beraber, onları indiren meleğin yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini âdetâ başımızın üzerinde hissederdik… Namaz ve duâlar, o inanılmaz tılsımları ve ifade edilememiş mânâlarıyla ruhlarımızın en derin yerlerine kadar girer ve göz hadekalarımıza semâvî seyahatin haritalarını sererlerdi.

“Kamp bence arkadaşlarımın sevimli mevcudiyetinin, onlara şefkat ve muhabbetin tatlı tatlı esip durduğu bir mübarek bucaktı. Hepimiz orada, bir  ruh kovanındaki arılar gibi, bir elimiz çiçeklerde, bir elimiz de peteklerde, çiçek özü ve bal arısı gelip –giderdik. Bu duygu ve düşünce ruhumuzla öyle kaynaşıp bütünleşmişti ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kalbimde, bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekteyim.”

Gerçekten acı-tatlı hatırları bütün canlılığı ile hâfızamızda: İlk sene, içme, yemek pişirme, abdest ve diğer ihtiyaçlarımız için istifade ettiğimiz suyu tatlı ve soğuk bir kuyu vardı. Ama oradan eskiden beri devam eden bir mandıra da bulunuyordu. Onlar da su ihtiyaçlarını o kuyudan temin ediyorlardı. Tabiî zamanla bu kadar ihtiyaca yetmez oldu. Su, kuyunun dibine doğru azalmaya başladı. Bunun üzerine Hocaefendi, “Talebeleri topla, yüz defa; “-Yâ Gıyâse’l-müsteğîsin!’ okuyun.” dedi. Ben de topladım, kuyunun yanında ortalarına geçtim; “-Yâ Gıyâse’müsteğîsîn!” diye seslice söyledim. Hep birlikte “Ey yardım ve medet isteyenlere meded eden yardım gönderen Allah’ım bizlere imdat eyle!..” mealindeki bu mübarek sözü söylüyorduk. Farkında değilim, arkamda Hocaefendi bizi dinliyormuş. Bana, “Yeter! Azıcık su kaldı onu da bitireceksiniz. Sen ‘ Ya!’ diyorsun, onlar ‘Lâ!.’ diyorlar.” dedi.  Sonraları civardaki kuyulardan, çay ve derelerin sularından istifade ettik. Ellerimizdeki kırbalarla su doldurup getirdik. Kuyudan sadece içme ve yemek için su aldık… 

[Abdullah Aymaz] 12.12.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Diktatörlerin benzerlikleri ve suçlarının ispatı medyaya baskılarıdır [Eyüp Ensar Uğur]

10 Aralık İnsan Hakları günü vesilesiyle Paris meydanlarında çeşitli protestolar yapıldı. Filistinliler, Uygurlular gibi başka ülkelerin zulmü altında inleyenler olmakla birlikte, ezici çoğunluk kendi ülke hükümetlerinin tepkilerini dile getirdiler.

Türk Hükümeti'nin de içinde bulunduğu protesto edilenler listesinde, bir çok Ortadoğu rejiminin yanı sıra, Afrika, Latin ve Güney Asya ülkeleri vardı. Bu ülkelerden gelmiş bir çok insan Paris sokaklardaydı.

Eylemlerin hepsinde insan hakları aktivistleri ülkelerindeki  adaletsizlikleri anlatırlarken hepsinde şunun ortak bir sorun olduğunu görüyorsunuz. Adaletin işletilmediği tüm ülkelerde gazeteler ve yazarlar baskı altında ve her birinde çok sayıda basın mensubu cezaevlerinde bulunuyor.

BASKICI REJİMLER HEP AYNI

Otoriter liderler her ne kadar kendilerini çok orijinal ve de az bulunan bir tür görseler de aslında herbiri diğerlerinin düştüğü vartaya düşüyor. Her muktedirin etrafına beklenti içinde olan şakşakçılar üşüşüyor ancak onları ciddiye alıp kulak verenler geri dönülmez yollara sapıyorlar.

"Harikasınız" coşkusuyla, tek başına karar veren bir noktaya evrilen, sonunu düşünmediği cüretkarlıklara giren ve en sonunda yedikleri turpların kendilerini tırmaladığı büyük (!) insanlar onlar.

Her yaptığı ve söylediği alkışlanan biri ufak bir eleştiriyi kaldırabilir mi hiç.

"Böylesi gelmemiş" bir lidere laf çakan bir haindir ancak. Vatandaşları için gece gündüz çırpınan bir başkanın uygulamalarını eleştiren de en hafifiyle nankördür.

Gazeteciymiş...

Ne gazetecisi? Hadi ordan!

Olsa olsa ancak terörist olur  bunlardan.

NARSİST MUKTEDİRİN DİLİNDE TERÖRİSTLİK UCUZLAMIŞTIR

İcabında kendisine karşı olan ev hanımlarından bile terörist üretebilir bu kendini pek beğenmişler. Suçlananlar kadar dağdaki ve çöldeki teröristler dahi bu duruma üzülürler. Ömürlerini verdikleri böyle ağır bir mesleği başkalarının emeksiz sahip olmasına kimin gönlü razı olabilir ki hem.

Dedik ya, bu “tek adam”ların her biri kendilerini çok farklı bir insan - İnsan hafif kalır- lider olarak hissediyorlar.

Ama sizler hepsinin aslında aynı şeyler olduklarını bilin. Zira birbirlerini sürekli taklit ediyorlar.

Tabi öyle bilinçli bir taklitten bahsetmiyorum elbet. İnsanoğlunun ortak ham duygusunun ortaya koyduğu bencillik, kibir, narsistlik, şımarma, nobranlık gibi tipik davranışlar işte kastettiğim.

Entelektüellik sorunları  olmasa ne hamlıkları kalır, ne de kendilerini benzersiz zannettikleri turşusu çıkmış davranışları.

Hamaset, muhalefete baskı, farklı sesleri susturma, bir dediği diğerini tutmayan, her şeye nane olma gibi çıkışları tıpa tıp birbirinin aynısı.

Böylelerinin tıynetlerini bilmek isterseniz sadece basın mensuplarına ve medyaya olan uygulamalarına bakmanız yeterli.

Çünkü doğru ve haklı insan kendisini eleştireni, suçlayanı susturmaya ça-ba-la-maz ve kaçmaz. Yeter ki cevap hakkı bulabilsin.

Ama suçlu insan yaptıklarının ortaya çıkmaması için hatta konu edilmemesi adına gücü nispetinde çırpınır. Mücrim suçuyla alakalı şakaya sahi tahammül edemez. (balkondan ayakkabı kutusu gösterilmesi gibi)

Ben daha ilkokulda öğrendim bu kavşaklığı.  Yanlış işlerine şahit olanları öğretmene söylemesinler diye; yalvarmaktan, vaatten tehdite kadar elinden gelen her şeyi yapan bir çocuk vardı.

Ama adı bir kere kötüye çıktı diye bazen faili olmadığı suçlamalara da maruz kalırdı. Ama bu durumda  suçlu olduğu zamanlardaki gibi davranmıyordu.

Çıkardı öğretmene, "anlattıkları doğru değil, tamamen iftira, olay şöyle şöyle oldu diyorlar halbuki ben başka bir yerdeydim... " gibi kimseye yüksünmeden aslanlar gibi kendini savunurdu.

Nerede gazeteciler yazdıklarından dolayı tutuklanıyor, medyaya sürekli baskı var emin olun ki duyurulmasının istenmediği cürümler işlenmiştir.

Bunları görmezlikten gelmek ise yanlışların daha büyük yanlışlara evrilerek kartopu gibi büyümesine neden olur.

Herkesin cürmü, cirmi(çapı) kadar yeri etkiler. Aile babası aileyi, ülkeyi yönetenin cürmü ise tüm ülkeyi sarar. Göz ardı edilen hatalar da yarın dağ gibi birden karşınıza çıkar. Tıpkı bizlerin olduğu gibi.

[Eyüp Ensar Uğur] 12.12.2017 [Samanyolu Haber]
eyupensarugur@gmail.com

Ekmek küçülten büyüme [Tarık Ziya]

Büyüme nedir? Millî gelirin (GSYH) artmasıdır. Bir ekonomide büyümeden bahsediliyorsa işsizlik, fakirlik azalmalı. Halkın refahında gözle görülür müspet bir değişim olmalı.

Bu zaviyeden Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 11 Aralık’ta paylaştığı verilere dair bir-iki şerh düşeceğim.

2017 senesinin temmuz-ağustos-eylül aylarını ihtiva eden üçüncü çeyrek rakamlarına göre üç ayda yüzde 11,1 büyüyen ekonomi senenin dokuz ayında yüzde 7,4 büyümüş.

Kulağa ne hoş geliyor: “Türkiye büyümede dünya rekoru kırdı.”

Bu şekilde hepimizin gözünün içine baka baka yalanlara hakikat elbisesi ile aramızda dolaştıranlara itirazım var. 

Ne kadar çok büyümüşüz! Büyümüşüz diyorum zira Türkiye ekonomisinde değil yüzde 11,1, yüzde 2’lik büyümeye emare olacak bir tabloya rastlanmıyor.

2011’DEKİ YÜZDE 11’DEN ESER YOK

2011’den beri yüzde 11 büyümeden eser yoktu. 2011 senesinde yüzde 11 büyüme rakamı açıklandığında memleketin ahvali niceydi bugün nice?

Sadece bu suâle cevap verirken bile TÜİK’in rakamlarının hormonlu olduğu anlaşılacaktır. Çarşının pazarın hali, ekonominin 2011 senesinin semtine dahi uğrayamayacağını gösteriyor. 

TÜİK formülü geçen sene bu vakitler değiştirdiğinde masa başında karar verilen büyüme rakamlarının geleceği belliydi.

TÜİK FORMÜLÜ KEŞFETTİ

İş olsun diye yapılmadı o değişiklikler. Talimat Saray’dan verildi. TÜİK’e de Saray ne kadar büyümeden hoşnut kalacaksa ona denk rakamlara kılıf uydurmak kaldı.

Türkiye’nin Çin’i bile geçecek kadar çift hane büyüdüğüne bir an için inanalım. O halde işsizlik niye azalmıyor?

2016’ya nazaran en az 400 bin kişi daha işsiz kalmışsa ortada izaha muhtaç bir vaziyet yok mu? İşsiz sayısı TÜİK’e göre bile 4 milyona yaklaştı.

10 aylık karşılıksız çek ve protestolu senet tutarı 10 ayda 25 milyar lira.

Madem ekonomi bu kadar kuvvetli ise hükûmet, memur, işçi ve emekliye niye yüzde 13’e tırmanan enflasyonun altında zammı reva gördü.

Her fırsatta coşan, dünya yansa bir kalbur samanı yanmayan Borsa İstanbul (BIST) niye bu büyümeyi alkışlamadı ki!

Şöyle 10 bin puanlık artışla selam duramaz mıydı dünya rekoru büyümeye? 

AÇLIK SINIRININ ALTINDA MAAŞ

Ücretler cenahında büyüme değil küçülme, fakr u zaruret var.

Türkiye’de açlık sınırı 1.544 lira. Asgarî ücret 1.404 lira.

Açlık sınırının altında hayatını idame ettirmeye çalışan 6 milyon çalışana 2018 zammı müzakere edilirken Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğlu ‘fedakârlık’tan bahsediyor.

İşçiden yarı aç yarı tok yaşamanın ötesinde bir fedakârlık bekleyen Çalışma Bakanı, aileleriyle beraber 20 milyonu aşan nüfusa sahip asgarî ücretliyi Türkiye’nin yüzde 11,1 büyüdüğüne ikna edebilir mi? Para varsa işçiden niye saklıyorsunuz?

Hakikatte büyüme söz konusu ise işçiler, çiftçiler, velhasıl halk artan refahtan pay almalı.         

MİLLÎ GELİRİN YARISI KADAR DÖVİZ BORCU

Hazine’nin borçlanma maliyeti bir senede yüzde 4’ten fazla arttı. Büyüyen, ilave kaynak tesis edebilen bir ekonomide faizler niye yükselsin.

Bilakis o para biriminin kuvvetlenmesi icap eder.

Borçluluk da arttı. 432,4 milyar dolar döviz borcu millî gelirin (TÜİK’in geçen sene gece yarısı artırdığı haliyle bile) yüzde 51’ine tekabül ediyor.

Ana para azalmıyorsa, firmalar yana yakıla kaynak arıyorsa reel sektöre uğramayan bir büyümenin neresinden tutacağız?

Madem ekonomi dünyada bir numara. 23 bin şirketin döviz borcu almayı niye yasaklıyorsunuz?

Gümbür gümbür bir ekonomide borcunu ödeyemeyen firmaların batma riski yoktur herhalde. Bırakın firmalar borçlanabildiği kadar borçlansın. Döviz getirsinler ki ekonomi coşmaya devam etsin.

VİRGÜLLE VAKİT KAYBETMEYİN

Nasıl olsa alıştınız. Devleti bütün müesseseleri ile hükûmetin kuklası yaptınız. İplerin hepsi elinizde. Oynayın oynatabildiğiniz kadar.

Müteakip büyüme rakamında kendinizle yarışacaksınız. Ne o öyle: Yüzde 11,1. Virgülle, binde 1 ile niye vakit kaybediyorsunuz.

Zaten kaç vakittir, “Büyüme çift hane olacak. Dünya rekoru kırabiliriz.” beyanlarıyla sokağı hazırlıyordunuz. Açtığınız yolda tam gaz gidin...

Nasıl olsa TÜİK’in garabetini kritik edecek iktisatçı, ‘bu nasıl büyüme?’ diyecek muhalefet, TÜİK verilerini tahlil edecek ekonomi gazetecisi kalmadı.

YÜZDE 20 BÜYÜMEYİ BEKLİYORUZ

Hasıl-ı kelam içiniz rahat olsun.

Paşa gönlünüzü ne hoşnut edecekse o büyüme rakamını şimdiden ilan edin. 2018 büyümesi için 2019’u beklemek mecburiyetinde bırakmayın. 

Büyüme yüzde 20 niye olmasın!

Atış serbest piyasa teorisinin duayenlerine yakışır.

Sayenizde memleket idaresinin ismi oldu idare-i maslahat...

Zaten ekmek de fırıncılar çift haneli dünya rekoruna ayak uyduramadığı için 50 gram küçülmüştü değil mi?

Ekmekler küçülürken yüzde 11,1 büyüdük.

Helal olsun hepimize...

[Tarık Ziya] 12.12.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Ahmet Turan Alkan niye yargılanıyor? [Sefer Can]

17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmasında kamuoyuna açıklama yapmak isteyen şüpheli bakana ‘Konuşma 3-5 gün sonra unutulur’ demişler. Özgür medyanın olmadığı ortamlarda toplumu bekleyen en büyük tehlike hafıza kaybıdır. Onun için dikta rejimlerinin ilk işi basını susturmak oluyor. Diktayla mücadelenin en etkili yolu sık sık hafıza tazelemek.

Zaman Gazetesi çalışanları ve yazarlarının yargılandığı davanın iddianamesini belli periyotlarla okumak bile yeterince fikir verebilir. İlk açıklandığında hallaç pamuğu gibi atılan metni tekrar gözden geçirince pek çok şeyi unuttuğumuzu fark ettim. Geçen haftaki duruşmada en dikkat çekici savunmayı yapan Ahmet Turan Alkan üzerinden bu okumayı yapalım.

Alkan, 17 Eylül 2017’deki duruşmada “Yolsuzluğu eleştirmek nasıl oluyor da darbeye zemin hazırlamak oluyor?” diye sormuştu. Ne iddianamede ne de duruşmada bu sorunun cevabı veriliyor. AKP’nin kontrolündeki medyanın ‘gemileri yaktı, diklendi’ gibi başlıklarla verdiği geçen haftaki savunmasında Alkan şunları söyledi:

“Bu zorlama dosyanın ömrü bizi buraya tıkan iradenin ikbaline bağlı. Dengeler değiştiği anda biz serbest kalacağız. Çünkü zaten suçlu değiliz. Biz şu anda konu mankeniyiz. Bunu kimse doğru dürüst ifade etmiyor, arkadaşlarıma biraz da bu yüzden öfkeliyim. Sizden merhamet beklemiyorum. Sadece somut kanunları hayata geçirebilirseniz başka ihsan istemem. Sanki bu salonun üstünde büyük ağabeyin tehditkar bakışları geziniyor. Bir gazeteci büyüğümüzün sözleriyle bitirmek istiyorum: Öyle mahkemeler vardır ki orada sanık mahallinde oturmak yargıç sırasında oturmaktan daha evladır.”

‘GÖRÜNÜRDE SUÇ UNSURU RASTLANMAYAN YAZILAR’

İddianameye dönelim. Bir kere sanıklar açısından tam bir yamalı bohça. Yazarlar, muhabirler ile yayında söz sahibi yöneticilerin yanında dağıtım ve reklamda çalışanlar aynı torbaya doldurulmuş. Suç şahsileştirilmemiş, kimin hangi suçu işlediği bile belirtilmemiş. Yazarların bazı makalelerinin başlıkları toplanmış ama o yazıdaki suç unsuru tespit edilmemiş. Daha da fecisi şu cümleler:

“Genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları…”

Savcı lafı dolaştırarak, “suç unsuruna rastlanılmayan yazılarla devlet yetkililerinin haklarını ihlal etmişler” diyerek aslında kendi suçunu itiraf ediyor. Savcı, ilerleyen bölümlerde, “Şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği tespit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle birlikte” cümlesiyle bir yalın gerçeği daha görünür kılıyor. O gerçek ise bu yazarların çeşitli dönemlerde yazdıklarıyla tek adam Erdoğan’ın hışmını ve öfkesini kabartmış olduklarıdır. Öfke ve kin öylesine büyük ki duruşmalarda aman dileyenler dahi kendini kurtaramıyor.

MARKA HAKKI İHLALİ MÜEBBETLİK SUÇ!

İddianamedeki tutarsızlıklar bununla sınırlı değil. Yazarlar, muhabirler ve sanık durumundaki diğer çalışanlarla hiç alakası olmayan suçlamalar da çeşni olarak kullanılmış. Mesela Türkiye’deki El Kaide yapılanması olarak yargılanan Tahşiye Davası ‘kumpas’ olarak niteleniyor. Zaman Gazetesi’nin bu kumpasın içinde yer aldığı ileri sürülüyor. Ancak yargılananların hiçbirinin bu konuda yazılmış tek satırı yok. Reklamcı ve dağıtımcıları hiç söylemiyorum.

Diğer örnek ‘Özgür Bugün ve Özgür Millet gazetelerinin Zaman matbaalarında basımı’. Bu dosyadan sadece bir marka hakkı ihlali davası çıkar. Ki zaten dosya da o kapsamda. Dosyanın, adı geçen sanıklarla hiç bir ilgi ve irtibatı yok. Büyük ihtimalle o gazetelerin aynı matbaada basıldığından haberleri dahi yoktur. Ayrıca şirket yetkilileri bunun gizli bir iş olmadığını, her basılan gazeteden örneklerin günlük olarak basın savcılığına teslim edildiğini belirtip, tutanaklarını göstermişti. Meşhur orman fıkrasında olduğu gibi, şapkası olana ‘niye eğri’ olmayana ‘niye yok’ dayağı.

REZA KADAR HUKUKUM YOK!

Ahmet Hoca, duruşmadaki itirazlarını şu cümlelerle isyan noktasına taşımıştı:

“Bu dava bir intikam hırsının, bir siyasi hıncın eseri. Biz bu hırs ve hıncın saikiyle sanık olarak ifade veriyoruz. Bu kadar hafif ve ciddiye alınamayacak ithamlarla sıradan bir insanın hayatından 500 gün çalmak bu kadar kolay mı? Cevap veriyorum; evet, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu iş bu kadar kolay. Benim ve bizlerin üzerinden muhalif gazetecilere gözdağı verilmek istendiğini gayet iyi biliyoruz. En iyi örnek biziz, Zaman gazetesi yazarları sahipsiz. Bir hafta öncesine kadar uğruna nota verilecek derecede makbul olan Reza kadar hukukum yokmuş devletin nazarında. Herkes biliyor ve itiraf edemiyor, yargı ağır baskı altında.”

Haksız mı?

[Sefer Can] 12.12.2017 [TR724]

Bir bisiklet tamircisi ve bir duruşma [Tarık Toros]

Hitler’le Stalin yolda yürürken sohbet ediyorlarmış.

Yoldan geçen bir adam sormuş, “Ne konuşuyorsunuz” diye.

Hitler yanıtlamış:

“Bir şey yok, 1 milyon Yahudi ve bir bisiklet tamircisini öldüreceğim de…”

Adam şaşırmış:

“Bisiklet tamircisi mi?”

Hitler gülerek Stalin’e dönmüş:

“Sana kimsenin Yahudileri umursamayacağını söylemiştim.”

***

Linç edilen yüzbinler şurda dururken…

Bisiklet tamircisi misal…

Kediye işkence haberi üzerinde tepinen…

Belki de biriken öfkelerini tatmin eden yığınları anlatan daha iyi bir fıkra olamazdı.

***

Hitler, 1945 başlarında Rus uçaklarının yerle bir ettiği Berlin’e girerken dahi “umut”tu.

Şansölyelik yıkılmış, Şansölye sığınağa inmişti.

Ama halkı, kendilerini bu çukurdan yine onun çıkaracağına inanıyordu.

***

Stalin için hiç mahkeme kurulmadı.

Hitler için savaş biter bitmez kuruldu.

Savcı, şöyle başladı:

-Bu alışılmadık bir dava.

-Sanık sandalyesindeki hâkimler, kanunları yok saydılar, saptırdılar ve sonunda yıktılar.

-Savcılık davalıları sadece anayasayı ihlal etmekle suçlamıyor. Cinayetle suçluyor.

-Liderleriyle birlikte insanlık tarihinin en programlı ve en utanç verici suçlarına ortaklık ettiler.

***

Sanıkların avukatları ilk sözü aldı:

-Bir hâkim yasaları yapmaz. Ülkesinin yasalarını uygular.

-Bu hâkimler, ülkelerinin yasalarını reddedip asi mi olmalıydı?

***

Sırayı tanıklar aldı:

-Hâkimler tarafsız adalet düşüncesinden ayrıldılar.

-İlk işleri devlete karşı işlenmiş suçları cezalandırmak oldu.

-Savunmalar dinlenmiyor, politik karşıt oldukları için cezalar uygulanıyordu.

-Sonuç; bağımsız yargı yönetiminin diktatörlüğün eline geçmesiydi.

***

İfadelere, hayal kırıklığı da yansıdı:

-Başta sadakat yeminini etmesek, diktatör mutlak gücü elde edemeyebilirdi.

-Önceleri farkında değillerdi, sonra gözü kulağı olan herkes farkına vardı.

-Karşı çıkan birkaç kişi, ya istifa etti veya ettirildi.

-Diğerleri, kendilerini yeni duruma adapte ettiler.

***

Sanık hâkimlerin avukatı tekrar söz aldı:

-Olaylardan tüm halk sorumlu değil.

-Çünkü çok azı ne olduğunu biliyordu.

-İletişim kopuktu.

-Bunlar, birkaç fanatik tarafından gerçekleştirildi.

***

Can alıcı noktada müthiş bir itiraf geldi.

Baştan beri suskunluğunu koruyan sanık hâkimlerden biri kürsüye geldi:

-Neden sessiz kaldık? Neden bu işlere bulaştık?

-Birkaç politik fanatik haklarını kaybetmiş ne yazar?

-Sadece bir geçiş süreciydi.

-Eninde sonunda nasıl olsa bitecekti.

-Liderimiz, ‘Ülke tehlikede! Karanlıkları aşmak için yürüyoruz’ diyordu.

-Dünya da ‘devam edin, arkanızdayız’ diyordu.

-Ve bir gün etrafımıza baktık. Kendimizi çok büyük bir tehlikenin içinde bulduk.

-Bir geçiş dönemi olması gereken olaylar yaşam tarzı haline gelmişti.

***

Hâkim duruşmanın seyrini değiştirmişti.

İtirafları ardı ardına geldi:

-Davalarla ilgili kararımı duruşma odasına girmeden önce vermiştim.

-Kanıtlar ne olursa olsun sanığı suçlu bulacaktım.

-Normal bir duruşma değildi. Bir adak töreni gibiydi.

-Sağır mıydık? Dilsiz miydik? Kör müydük?

-Avukatım milyonlarca insanın yok edildiğinin farkında olmadığımızı söyledi.

-Biz sadece yüzlerce kişiyi biliyorduk. Belki detayları bilmiyorduk.

-Ama eğer bilmiyorsak, bu bilmeyi istemediğimizdendi.

***

8 ay sonra…

Duruşma hâkimi son sözünü söyledi:

-Bu mahkemede işlendiği ileri sürülen suçlar, ülkenin geneline yayılmış, devlet kökenli, adaletsizlik ve zalimlik sınırlarında ve tüm medeni toplumlarda ahlak ve yasal kuralları ihlâl eden büyük suçlar.

-Bu dava gösterdi ki, ulusal kriz halinde sıradan olsun olmasın tüm insanlar kendilerini suç işlemeye o kadar kaptırabilirler ki hayal dünyasında yaşamaya başlayabilirler.

-Bir ülke bir kişiye bağlı değildir.

***

Karar, tüm sanıklar için ömür boyu hapisti.

***

Diyaloglar 1961’de çekilen iki Oscarlı “Nürnberg Duruşması” filminden.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Nazilerin yargılandığı Almanya’daki duruşmanın kısa bir kesiti.

***

Biz henüz yaşamadık.

Fakat olacağı o.

Yakındır.

[Tarık Toros] 12.12.2017 [TR724]

Türkiye bir toplum mu? [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye popülasyonu fiilen kutuplaşmış ve düşünsel alanda bölünmüş bir durumda. Özellikle popülasyon (insan topluluğu) terimini kullanıyorum, çünkü bu popülasyonun toplum olup olmadığı ciddi bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Toplum olmanın en önde gelen koşulları arasında birlikte yaşama iradesi, ortak gelecek tasavvuru ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda asgari müştereklerde ortaklık sayılabilir. Bunlar, toplum olmanın ön koşulu. Bir arada belli bir coğrafyada varlığını sürdüren, ama aralarında birlikte yaşama iradesi olmayan, gelecek tasavvurları birbirinden önemli farklılıklar gösteren ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda konsensüse sahip olmayan popülasyonların toplum olarak nitelendirilmesi kolay değil. Toplum olmayan bir insan topluluğunun ulus devlet veya milli devlet olarak nitelenen siyasal örgütlenme içerisinde olması da eşyanın tabiatına aykırı. Gelin bu konuyu açarak Türkiye’de olan-bitenleri mercek altına alalım.

Evet, belli bir coğrafyada 36-42 ve 26-45 koordinatlarındaki Anadolu ve Trakya bölgesinde konuşlu bir ülkeye sahip olduğumuz doğru. Bu ülkenin sınırları içerisinde merkezi bir karar alıcı birim (hükümet ya da yönetim) olduğu, bu yönetimin hukuksal manada tüm ülkeyi yönettiği de bir gerçek. Yönetimin niteliklerinden bağımsız olarak – yani ideolojik ya da rejimsel özelliklerini dikkate almaksızın – bu merkezi hükümet, teritoryal devlet dediğimiz siyasi kategoriye tekabül ediyor. Bu sınırlar içerisindeki insan topluluğu arasında vatandaşlık bağı ile bu devlete bağlı olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin “milletini” (toplumun politik olarak nitelendirilmiş hali, hukuki ismi) oluşturuyor. Millet denilen soyut kategoriyi burada salt anayasal anlamda kullanıyorum. İçerisindeki etnik, coğrafi, ideolojik, dinsel, mezhepsel, cinsiyetsel, sosyo-ekonomik vs. farkları dikkate almadan, sadece hukuki bir kategori olarak ele alıyorum. Millet ve ulus kavramlarını Batı dillerindeki “nasyon” kavramı bağlamında, eş anlamlı olarak ele alıyorum. Vurgulandığı üzere, bu tür bir hukuksal millet kavramının önkoşulu, toplum olmaktır. Toplum olmanın koşullarını taşımayan insan popülasyonları, millet (ulus) da olamaz.

HUKUKİ OLARAK ULUS OLMANIN KOŞULLARINI TAŞIYOR MU?

Türkiye’deki popülasyon, bir toplum mu? Yani anayasal-yasal manada – hukuki olarak – millet (ulus) olmanın elzem koşullarını taşımakta mı? Ortak gelecek tasavvuru konusundan başlayalım. Bugün Türkiye’de mevcut popülasyonu meydana getiren ana unsur parçalarının her biri aşağı-yukarı bir siyasi parti çerçevesinde kendisini ifade ediyor. İçlerindeki nüanslara takılmadan, genel hatlarıyla ve kendi öz algıları ile ifade edecek olursam: 1) İslamcılar ve muhafazakârlar, 2) laikler/sekülerler, Kemalistler/Atatürkçüler, sosyal demokratlar/demokratik solcular, ulusalcılar, Aleviler 3) Milliyetçiler, ülkücüler, Türk-İslam sentezcileri, Turancılar 4) Kürt milliyetçileri, Kürt azınlık hakkı savunucuları, Kürt ayrılıkçıları. Bu dört ana grup, birbirinden değişken keskinlikte hatlarla bölünmüş durumda. En temel ve keskin kırılma, İslamcı-Seküler ve Türk-Kürt grupları arasında. Daha geçişken kırılma ise ulusalcılar (sol nasyonalistler) ve milliyetçiler (sağ nasyonalistler) arasında mevcut.

Normal koşullarda, başka ülkelerde de benzeri politik dinamikler var olabilir. Oluyor da. Ancak mesele şu ki, Türkiye’de popülasyon artık bu farklı grupları bir arada tutabilecek “asgari müştereklerde ortaklık” yapışkanını yitirmiş durumda. Bu nedenle özellikle ortak geçecek tasavvurları konusunda birbirlerinin gelecek kurgularıyla taban tabana zıt hedeflere sahip görünüyorlar. Örneğin İslamcılar toplumun tüm siyasal alanlarını (kamusal alanı) daha fazla İslamileştirmek (yani kendi ideallerinde olan, kendilerinin tasavvur ettiği bir modeli empoze etmek) doğrulturunda hareket ediyorlar. Sekülerler ise toplumun siyasal alanlarını (kamusal alanı) daha fazla sekülerleştirmek istiyorlar. Bu iki grup, birbirini “öteki” olarak algılıyor ve kendi kimliğini bu öteki üzerinden kurguluyor. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun genel eğiliminin sekülerlerin dünya görüşünde olduğuna şüphe yok. Dolayısıyla İslamcılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının devlet anlayışının aksine bir ideolojik pozisyona sahipler.

DEVLETİ KENDİ DENETİMLERİNE SOKMA SEVDASI

Türkiye tarihinde toplum mühendisliği daima devletin ve devlet kurumlarının araçsallaştırılması üzerinden gerçekleştirildiği için, başta 1) ve 2) numaralı gruplar olmak üzere, tüm ana gruplar istedikleri sosyal değişimi sağlayabilmenin yolunun devleti kendi denetimleri altına almak olduğunu biliyor. 3) numaralı grup olan milliyetçilerin ideolojileri, 1980’lerden beri 4) numaralı grup olan Kürt siyasal hareketinin antagonist karşıtı olmak üzerine inşa edilmiş durumda. Diğer bir ifadeyle, Milliyetçilerin ana birincil hedefi, Kürt siyasetini nötralize etmek. 2) numaralı grup olan sekülerlerin içerisinde baskın alt grup olan ulusalcılar da, tıpkı milliyetçiler gibi, temel öncelikleri arasında Kürt siyasi hareketinin nötralize edilmesini sayıyor. Bu, doğal olarak 2) numara ve 3) numarayı Kürt siyasetini algılayış bakımından doğal müttefik haline getiriyor. Bu iki grup ayrıca Cumhuriyetin kurucu kadrosuna ve özellikle Atatürk’e bakış konusunda benzer hassasiyetlere sahip. Ayrıca her ikisi de nasyonalizm ideolojisinden beslendikleri ve İttihatçı gelenekten evrildikleri için, birbirleriyle uyumlu denilebilecek siyasi önceliklerde birleşebiliyorlar.

1) numaralı grup olan İslamcılar için, uzun yıllar tıpkı 4) numaralı grup olan Kürt siyasi hareketi gibi sistemin ötekisi olma durumu büyük bir travma. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1990’lara kadar İslamcılar ve Kürt siyasi hareketi daima mevcut devlet ile kan uyuşmazlığı yaşadı. Sıklıkla partileri kapatıldı, illegaliteye itildiler. Daima sisteme entegre olmakla sistemi yıkmak arasında bir yerlerde oldular. İslamcılar sistemin ana ideolojilerine yaklaştıkları oranda meşru siyasette yükseldiklerini fark ettiler. Milli Nizam Partisi’nden AKP’ye doğru sürekli bu evrim içerisinde oldular, dönüştüler, sistemin parçası olmak, muteber vatandaş olmak, sistemde etkin olmak istediler. Sistemi içeriden ve ılımlı-yavaş bir süreçte dönüştürme stratejisini takip ettiler. Elbette sistem de bu siyasi kadroların güç ve maddiyat açlığından yararlanmasını bildi. Zafiyetleri oranında İslamcılardan daha çok taviz kopardı, onları – en azından tabanda olmasa da yönetici elitleri bazında – daha fazla kendisine bağladı, devletlû hale getirmeye çalıştı. Özellikle Erdoğan ve ekibinin şeffaflık ve hesap verilebilirlik konularındaki derin sorunları ve bulaştıkları yolsuzluklar çerçevesinde, sistemle eşi-benzeri görülmemiş bir bütünleşme sağladılar. 17/25 Aralık sonrası özellikle 2) ve 3) numaralı güçlerin (ulusalcılar ve milliyetçilerin) nasyonalist ideolojisi çerçevesinde Kürt siyasi hareketinin anayasal-yasal olarak azınlık hakları temelinde Türkiye Cumhuriyeti devletine eklemlenmesi politikasını yerle bir ettiler. Dolayısıyla 4) numaralı grup olan Kürt siyasi hareketini nötralize etmek merkezli bir “nasyonalist” ittifak, AKP-MHP fiili koalisyonuna dışarıdan düşük yoğunluklu muhalefet ile endirekt destek olan CHP görünümü ile 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye siyasetinin temel dinamiği oldu.

YENİ İTTİFAKIN TÜRKİYE’Sİ

Bu temel nasyonalist ittifakın içerisindeki İslamcı-muhafazakâr öğe, sağ-nasyonalist öğe ve sol-nasyonalist öğe, Avrasyacı derin yapının ana dinamo olduğu bir eksende, anti-demokratik ve anti-NATO’cu bir strateji benimsedi. Batı değerleri (mesela AB’nin Kopenhag Kriterleri) 1999 Helsinki Zirvesi öncesi Türk (derin) devletinin kabullenmekte en çok zorlandığı konuydu. Çünkü azınlık hakları ve Avrupa ölçütlerinde insan hak ve özgürlüklerinin derin devletin vesayetçi özelliğini zayıflatacağı teşhisi konulmuştu. Batıcı TSK üst yönetiminin Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefi meşrulaştırması ve ekonomik kalkınma beklentileri ile bu süreçte derin devleti etkisizleştirmesi ve halkı AB konusunda ikna etmeleri ile, 1) numaralı grup olan İslamcıların derin devletle olan meselelerinden de siyaseten güç alarak, önemli bir demokratikleşme süreci yaşandı. Türkiye 2010’da temel özgürlüklerin sağlandığı işleyen bir demokrasi olmuştu. Ancak derin devlet, nüvesindeki ittihatçılığın ve jakobenliğin etkisi ile kartlarını çok iyi kullandı, yukarıda değindiğim muhafazakârların zafiyetlerinden faydalanarak kontrolü ele geçirdi.

Bu stratejik ittifak, Türkiye’nin bir toplum olmasını sağlamıyor. Sadece düşmanımın düşmanı dostumdur stratejisi ile bir araya gelen İslamcılar ve nasyonalistler, tabanda insanları bir araya getiremiyor. Muhafazakâr taban, nasyonalist ideolojinin büyüsü ile evrenselci İslami ideallerini hızla terk ediyor. Nasyonalizmin her türlü şiddetini, baskısını, insan hakları ihlallerini meşrulaştırıcı “devleti koruma refleksi”, muhafazakâr İslamcı tabanı fazlasıyla etkisi altına almış görünüyor.

FABRİKA AYARLARINA DÖNME PLANI İŞLİYOR

Gülen Cemaati, bu denklemde ne işe yarayacak? Gülen Cemaati’nin Kürt siyasi hareketinden bile daha büyük “iç düşman” ilan edilerek “FETÖ’leştirildiği” anlatı, 1), 2) ve 3) numaralı gruplarca sorgusuz-sualsiz benimsendi. 2) ve 3) numaralı nasyonalistler için zaten bunda bir sorun yok. Asıl tuzak, 1) numaralı İslamcılara kuruldu. Derin devlet, sırası geldiğinde avını yiyecek olan bir aslan gibi, sessizce su içen Zebralara yaklaşıyor. Yani Cemaat’in şeytanlaştırılması üzerinden Türkiye’nin “fabrika ayarlarına geri döndürülmesi” planı saat gibi işliyor. Vitrine aldıkları Erdoğan’a Cemaat’i yedirdiler ve eşgüdümlü olarak AKP’yi de tek adam partisi haline getirerek Erdoğan’ın siyasi geleceğine endekslediler. 28 Şubatçıların yaptığı hatayı yapmıyorlar, kestaneleri ateşten bir “maşa” ile almanın planını adım-adım uyguluyorlar. Bu arada Türkiye’de bir daha vesayet modelini (Hale’in veto rejimini) ellerinden kaybetmemek için Gladio diye adlandırdıkları NATO-ABD ittifakından Türkiye’yi uzaklaştırarak Rusya-Çin-İran üçgenine çekmeye çalışıyorlar. ABD’deki Halkbank davası sonrası gelecek ağır para cezası ile istedikleri miladı resmen de ilan edecekler. ABD ittifakı öldü, yaşasın Rusya demek için bundan güzel fırsat olabilir mi?

Toplum olamayan, yani yaşama iradesi, ortak gelecek tasavvuru ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda asgari müştereklerde ortaklık özellikleri taşımayan popülasyonlarda demokrasi olmaz. Özgürlük olmaz. İnsan hakları ve özgürlükler olmaz. Evet, güçlü bir devlet olur belki ama bunun size, daha da önemlisi çocuğunuza faydası nedir ki! Merak edenler Rusya’ya, Çin’e ve İran’a baksın. Kararını ona göre versin!

[Mehmet Efe Çaman] 12.12.2017 [TR724]

Konforlu aktivistler [Alper Ender Fırat]

Binlerce kilometre uzakta, hayatında hiç görmediği ve muhtemelen de görmeyeceği bir yerle ilgili attığı mesajlara bakınca, sabahlara kadar kederden uyumadıklarını düşünüyor insan. Zalim Myanmar yönetimi mazlum Arakan halkına zulmediyor ve insan haklarına duyarlı aydınlarımız Müslüman kardeşinin yanında onun acısını paylaşıyor. Sosyal medyadan yazdığı mesajlarla bu zalim yönetimi en ağır ifadelerle telin ediyor, bir gelirse onları doğduğuna doğacağına pişman edecek gibi çıkışlar yapıyor. Öyle ya, bir halk zulüm görür de mazlumların acılarına karşı son derece hassas olan aydınlarımız bu konudaki hassasiyetini dile getirmez mi?

Getirir tabi ki…

Hele Filistin halkının acıları… O zaten yüreklerinde sönmez, dinmez, kapanmaz bir yara. Zalim İsrail hapishanelerindeki suçsuz Filistinlileri, hele de 57 tane Müslüman kadını İsrail hapishanelerinde düşündükçe çıldırmaktan son anda kurtuluyor.

Kudüs orada tutsakken bunun bayram etmesi, sevinmesi hiç mümkün mü? Bu konuya öylesine duyarlı, gerektiğinde öylesine atarlı, ihtiyaç halinde öylesine celalli ki aydınlarımız sormayın gitsin.

Bir zamanlar da Afgan cihadına karşı böyle hassas, duyarlı ve kederli idiler. Çok şükür zerre kadar riske girmeden duyarlana duyarlana Afganistan’ı zulümden kurtardılar(!).

TESTE TABİ TUTULMAYAN DUYARLILIK

İslamcı aydınlar her zaman dışarıdaki, uzaktaki, ıraktaki insan hakları ihlallerine ve zulme duyarlı olmuşlardır. Çünkü bu duyarlılığın hiçbir riski, ödeyeceği hiçbir bedeli yok. Söylediği söz, gösterdiği tavır teste tabi tutulmayacağı ve bedeli olmayacağı için yağacak, gürleyecek onun kaymağını yiyecek; hiçbir riske girmeden duyarlı, hassas, bağrı yanık bir aydın olacaktır. Kalbi İslam dünyası için çarpmış, ümmetin birliği ve selameti için yazılar kaleme alıp konferanslar vermiş ve ekmeklerini kazanmışlardır.

Bunlar; duyarlılıklarını teste tabi tutmayacak kadar oportünist, hesapçıdır. Kendisine hemen ulaşacak bir riske asla girmez. Devletin, hükümetin, kırmızı çizgilerinde asla dolaşmaz, uzaklara uzaklara bakarak duyarsız da kalmazlar. Birazcık riske girenler olursa da onlar da ilk fırsatta gerekli mercilerin elini öper, özrünü diler ve uyumlu aydın haline geleceğine sözler verip, yeminler ederler.

‘Arakandan önce Kürtlerin yaşadığı şehirler yerle bir edildi, yüzlerce masum sivil öldürüldü niye ses etmiyorsunuz?’ Diye sormanın anlamı yok. Zira böyle bir cesaretleri hiç olmadı. Mazlumder içinde küçük bir grubu saymazsak, Kürtlere, Alevilere ya da solculara karşı yapılan insan hakları ihlallerine karşı hep son derece lakayıt, umursamaz bir tutum içerisindeydiler.

HAKSIZLIK ETMEYELİM, SORUN GENEL

İslamcı aydın diyerek haksızlık yapmış olmayayım aslında genel olarak Türk aydını demek daha doğru. Solcu, Kemalist aydınların da hiçbir farkı yok İslamcılardan.

Kediye işkenceye gösterebildiği kadar duyarlılık göstermesi sürpriz değil; çünkü hiç bir riski yok. Bu yolla içinde biriktirdiği bütün vicdan sızıntılarını atıp rahatlayabiliyor. Vicdan birikintilerini buralara harcadıkları için de insanlara karşı yapılanlara tepki göstermesini sağlayacak vicdan esamesi bulunmuyor. Bunlara karşı tavır alsa, tepki gösterse inançsız ve özgüvensiz aydınlarımızın ya devletle başı belaya girecek, ya da kendi mahallesinde azar işitecek.

Aylan bebeğe gösterilen tepkinin milyonda birisi Maden ailesine gösterilmedi. Sesi çıksa, solcu, sağcı, İslamcı, hükümetçi, ülkücü, Kemalist mahallesinin eşik bekçileri yoksa sende mi? diye homurdanmaya başlayacak. İnsan olmak bunu gerektirir, mazluma kimlik sorulmaz gibi yaklaşımlarla kafa konforunu bozmaya ne gerek var?

DİKKAT EDİN…

Siz, bu ülkenin mıymıntı, ödlek, özgüvensiz aydınları kedilere, kutup ayılarına, uzaktaki Arakan’a, hiçbir zaman elinizi uzatamayacağınız Filistin’e duyarlılık göstermeye devam edin. Vicdanlarınızı orada rahatlatın, yoksa Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır insan hakları ihlallerinin yapıldığı bu dönemin zevkine varamazsınız.

Brezilya et lokantalarında hayvanlar gibi zevklenemez, yeme yarışlarında derece alamazsınız. Sizin desteğinizle 17 bini kadın, 60 bin kişiyi hapsettiler, yüz binlerce insanı evsiz işsiz, çocukları hem öksüz hem yetim bıraktılar. Mazlumun malına çöküp leş yiyen haramilere verdiler. Siz bunlara kafa yormayın.

‘Bütün İslam aleminin…’ diye başlayan Cuma mesajları gönderip, ‘Arakan da Arakan’, konjonktürü uyumlu olursa ‘Kudüs de Kudüs’ deyip tıksırıncaya kadar yemeye devam edin. Ama dikkat edin, yemek borusuna gönderdiğiniz zevk lokmaları nefes borunuzu tıkamasın, zira aralarında çok çok az bir mesafe var.

[Alper Ender Fırat] 12.12.2017 [TR724]

Çözüm küresel mi yerel mi? [Kemal Ay]

Bağımsızlık meselesi eskide kalmış bir fikir. Artık dünyadaki hiçbir ülke tek başına değil. Independence (bağımsızlık) gitti ve yerine Interdependence (birbirine bağlılık) geldi. Ülkeler sadece uluslararası ilişkilerde, dış politika belirlemede değil doğrudan vatandaşını ilgilendiren ticaret, kültür, seyahat gibi konularda da birbirlerine bağlı durumdalar. Bilhassa ekonomik dengeler, iyiden iyiye birbirine bağlanmış durumda.

Şöyle bir düşünelim: Suriye’de Beşşar Esad yönetimiyle ona muhalif ve silahlı bir grup arasında bir ‘iç savaş’ yaşandığını düşünüyoruz. Ancak bunun sonuçları, bütün dünya siyasetinde etkili oldu. Bazılarına göre, ABD’deki başkanlık seçimlerinde de, İngiltere’deki Brexit referandumunda da Suriyeli göçmenlerin etkisi yadsınamaz. Bir diğer taraftan Batılı siyasetçileri ciddi anlamda endişelendiren mülteci krizi, Türkiye ile yapılan anlaşmayı ve Erdoğan’ın Avrupalı liderler tarafından ‘idare edilmesini’ sağladı. Bu durum, Rusya’nın NATO başta olmak üzere Batılı kurumları zayıflatma stratejisinde Türkiye’yi ‘daha kullanışlı’ hâle getirdi. Mülteci krizi, Batı’da popülist politikaların yükselişini hızlandırırken, bu durum medyadan kültüre pek çok alanda ciddi sarsıntıların yaşanmasına sebep oldu. Suriye’deki direnişin de Arap Baharı ile ve Arap dünyasındaki ayaklanmaların Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başladığını düşünürsek, kelebek etkisinin boyutlarını anlamak mümkün.

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Türkiye’deki iç siyasetin açmazları, dış müdahalelerle (ya da dışarıdaki bir takım değişikliklerle) çözülebilir mi?

İÇERİDEKİ ‘DEHŞET DENGESİ’

İç siyaset açısından bir ‘dehşet dengesi’ ile karşı karşıyayız. Meclis dışı partilerin tamamen eriyip gittiği bir ortamda, AKP, CHP, MHP ve HDP’den oluşan yelpaze açılma eğilimi göstermiyor. İYİ Parti’nin CHP ile MHP arasında bir yere konuşlanması, bu yelpazede sadece dilimlerin değişmesini sağlayacak gibi görünüyor. Bunun en büyük sebebi de, siyasetteki bu ayrımların artık toplumda da görünmez duvarlarla belirginleşmiş olması. (Bu açıdan Meral Akşener’in Kürt illerindeki gezisi, parti açısından olumlu fakat ‘olası tabanın’ buna ne tepki göstereceğini zaman gösterecek.)

Bu toplumsal yarılma, sağ-sol çatışmasının bir devamı niteliğinde. Gezi’den bu yana dindar-laik ekseninde yürütülen propaganda mayası tutmuş vaziyette. Buna göre CHP-HDP ve Geziciler aynı şekilde ‘memleket düşmanları’ safında. AKP-MHP ise ‘vatan evlatları’. Burada ‘karşı tarafın’ ne zaman hukukî yaptırımlara muhatap olacağı, dengenin ne yöne doğru çevrilmek istediğine bağlı. Seçim dönemlerine yaklaşırken topluma ‘korku’ pompalamak gerektiğinde, tutuklamalar, el koymalar, ağdalı ‘ihanet’ suçlamaları peşi peşine geliyor mesela.



Toplumun neden korktuğunu anlamak zor değil. Ancak burada sadece korkunun rol oynadığını düşünmek safdillik olur. Propaganda makinesi, insanların gözlerini başka yöne çevirmekte mahir. Tek amacı da bu. Mevcut düzeninin elden gitmesini istemeyen, kendince bir ‘alternatif’ bulamayan seçmen, ‘en iyi bildiği’ adaya gidiyor. Propaganda makinesiyle mücadele etmenin en etkili yolu, ‘karşı kamplara’ sesini duyurmak ancak kutuplaşmanın arttığı durumda, bu da mümkün olmuyor. İki farklı toplum, bir arada yaşamaya çalışıyor. Güven hissi kayboluyor ve toplum, bir arada yaşayabilme kabiliyetini yitiriyor.

MESELE SADECE CEMAAT Mİ?

Bu noktada siyaset bir çözüm olabilirdi fakat görünen o ki muhalefet partileri de ne yapacakları konusunda pek bir fikre sahip değiller. Ara ara yapılan çıkışlar, nefes alabilmek için yapılan müdahalelerden öteye geçmiyor. Meclis aritmetiğine etki edemediği sürece ‘merkez siyasetin’ elinden bir şey gelmez. Sokaktaki muhalefet ise sürekli polis tehdidi altında. Rejimin ‘zulüm’ politikaları, sadece Cemaat’i hedef alıyor gibi görünse de, aslında bu olup bitenler bütün toplumu ‘korkuya esir’ hâle getiriyor.

Muhalefetin en büyük problemi de burada başlıyor. Post-Erdoğan döneminde Cemaat’in yeniden ‘güçlenmesinden’ korkan muhalif isimler, öncelikle 15 Temmuz’un Cemaat’in üzerine yapışmasını ve oradan hareketle Cemaat’in bir ‘terör örgütü’ yaftası giyerek, toplumdan izole edilmesini hedefliyor. Burada gözden kaçırdıkları şeyse, iktidarın bu stratejisinin, yani terörle hiçbir alakası olmayan bir topluluğu ‘terör’ ile bir gösterme başarısının karşılığı olarak elinde hiçbir iktidara nasip olmayacak bir ‘kuvvet’ geçirdiği. Çünkü sivil alanda ‘terör’ topuzuyla gezmeye başlayan iktidarın sadece bir cemaatle yetineceğini düşünmek ve diğer rakiplerine aman vereceğini beklemek, tarihten de görüyoruz ki, ahmaklıktır.

TÜRKİYE’DEKİ AVRUPA ERİYOR

Öte yandan Türkiye’deki muhalefetin bu çarpık bakışı, dünyada da Türkiye’ye dair algıyı yanlış yönlendiriyor. Avrupalı demokratlar, Türkiye’de güçlü bir sivil toplum olduğunu, Cemaat’i hiç hesaba katmadan AKP ile mücadele edilebileceğini, referandumdaki yüzde 50’ye yakın oy oranının bir ümit olduğunu düşünüyordu yakın zamana kadar. Bu yüzden de geliştirilen strateji şuydu: Türkiye’yi tamamen kaybetmeyelim fakat yola getirmeye çalışalım. Bu, diplomasi adına en doğru seçenek. Ancak anti-Batıcı duyguları mütemadiyen tahrik edilen Türkiye toplumu için işlevsiz kaldığı da görülüyor. Nitekim yurt içinde bu tavır, ‘Bakın Avrupa bize ses çıkaramıyor, çünkü artık daha güçlüyüz!’ şeklinde pazarlanıyor. (Elbette sahne arkasında başka türlü ilişkiler de var. Önemli konumlardaki bazı Avrupalı siyasetçilerin Türkiye ile alakaları sadece ‘iyi niyetle’ açıklanamıyordur muhtemelen.)

AKP’nin muhalefet stratejisi ise, yavaş yavaş toplumsal muhalefetin finansal kaynaklarını kesmek üzerine kurulu. Türkiye’de yayın yapan BBC, Fox TV, DW gibi yabancı basın organları dışında adam akıllı muhalefet yapabilen güçlü yayın neredeyse kalmadı. Avrupa destekli bu muhalefetin yakında tamamen ‘gayri meşru’ ilan edileceğini beklemek boşuna olmaz. Nitekim Rusya’da Vladimir Putin, yabancı basın organlarının çalışanlarının da ‘yabancı ajan’ olarak kayıt yaptırmalarını zorunlu kıldı. Sembolik görünen ama zaman içinde ‘sınır dışı etme’ vs. işlemleri kolaylaştıracak ve toplumun gözünde de ‘yabancıya güvensizlik’ meselesini yerleştirecek bir eylem. Türkiye’nin de aynı yolda olduğunu görmek gerekir. ‘Bağımsızlığımızı kazanıyoruz’ masalları aslında başka bir ‘bağımlılığa’ (Rusya) geçme hikâyesi.

EKONOMİK KRİZ YERİNE ARTAN KUTUPLAŞMA

Muhalefetin tek umudu hâline gelen ‘ekonomik kriz’ beklentisi ise, yukarıda bahsettiğim gibi ‘ekonomik bağımlılıklar’ sebebiyle, kolay kolay masaya gelecek bir seçenek gibi görünmüyor. Reza Zarrab’ın itiraflarının ardından ekonominin dalgalanmaması, aksine Dolar’ın gerilemesi, şimdi de TÜİK’in hileleriyle yüzde 11 gibi bir büyüme rakamının açıklanması, kısa vadeli önlemler olarak okunabilir. Burada uluslararası sistemin Türkiye’deki gayrimeşru yönetimi çok da umursamadığını söylemek mümkün. Ancak öte taraftan bugüne kadarki stratejilerin ‘işlemediğini’ görenlerin sayısı da artıyor. Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri’nin geçenlerde katıldığı Middle East Institute toplantısında söylediği gibi, Avrupa artık Türkiye toplumunu kaybediyor. Muhalefetin de Avrupa’dan umudu kestiği bir ortamda, Türkiye’nin yeniden Avrupa Birliği yoluna girmesi, giderek zorlaşacaktır çünkü bu dönem geçse bile, Türkiyeli muhalifler Avrupa’nın yanlarında olmadığını hatırlayacaktır.

Öte yandan gerek ABD’nin gerekse Avrupa’nın kendi problemlerine daha fazla gömülmek zorunda kaldığı bir ortamda, Rusya gibi agresif aktörlerin daha kolay yol aldığını da görmek gerekiyor. Bütün uluslararası medya stratejilerinin ‘kutuplaşma’ konusunda faka bastığı bir ortamdayız ve bu kutuplaşma, dünya siyasetini de çıkmazlara sürüklüyor. Türkiye’nin başıboşluğu biraz da bundan. Eski ittifaklar yıkılırken, krizlerden bir yığın fırsat doğuyor ve çember daralıyor zannederken bazen başka bir düzlemde aktörler yeni ittifaklarla zuhur edebiliyor. İşte Trump’ın Kudüs hamlesi. Politikaların nasıl ‘günlük’ hâle geldiğini göstermesi bakımından manidar. Bu durumda da geleceği öngörmek her geçen gün zorlaşıyor.

Haliyle dünyadaki gidişat adına en kritik soru şu: Suhulet nasıl sağlanacak? ‘Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?’ Türkiye’de ise çözümün yerel mi yoksa küresel merkezli mi olacağı hâlen belirsizliğini koruyor.

[Kemal Ay] 12.12.2017 [TR724]

Zor zamanlarda sanat ve edebiyat! [Mahmut Akpınar]

Bir konuyu anlatmanın, bir durumu aktarmanın türlü yolları vardır. Ama sanatla edebiyatla anlatılan şeyler hem etkileyicidir hem de kalıcı. Eğer bir konu seçkin sanatçlar tarafından ele alındı ve bir şekilde sanata mevzu olduysa o konu çok daha faza kişiye ve etkili şekilde ulaşır. Anlatılmak istenen konular sanat, şiir, resim, edebiyat, müzik vb. şeklinde sunulunca daha kolay kabul görür. İnsanlar sanatla ifade edilen şeylere tepki duymaz, muhalefet etmezler. Sanat bir şey anlatmanın, aktarmanın estetik yönüdür. Bu nedenledir ki derdini davasını anlatak isteyenler sanatçılardan yararlanır, kendi konularıyla ilgili onlara eserler hazırlatırlar. Böylece dertleri, düşünceleri, problemleri çok daha yaygın ve etkili şekilde insanlara ulaşır. Bu yönüyle son dönemde yaşananlar konusunda profosyonel-amatör sanatçılara ulaşılmak, onlara gerekli malzemeleri tedarik edip imkanlar hazırlamak önemlidir diye düşünüyoruz.

Ancak her insanın farkında olduğu veya olmadığı sanatçı tarafları vardır. Bu yönlerimizi keşfetmek ve öne çıkarmak profösyonel sanatçılara yönelmek kadar gereklidir. Duygu yoğunluğunun yaşandığı zor zamanlar bu yönlerimizi keşfetmek ve geliştirmek için bize uygun ortamlar sunar.

Almanya’ya iltica eden bir arkadaşım yukarıdaki resmi kendisiyle aynı kampta kalan mülteci çocukların çizdiği resimlerden oluşan bir sergiden çekmiş, benimle paylaştı. Çocuk neler yaşadı ise bir gözyaşı damlasına bütün hayallerini, umutlarını, yaşadıklarını sığdırmayı başarmış.

Sanat faaliyetleri etkileyici olduğu kadar rahatlatıcıdır. Bazen müzikle, bir resimle, şiirle ciltlere sığdırılamayacak şeyleri anlatabilirsiniz. Derdinizi, yaşadıklarınızı, duygularınızı aktarabilirsiniz. Allah her insana farklı kabiliyetler vermiş. Eminim hepimizin çok değerli ve farklı sanat becerileri var. Ama bizim gibi toplumlarda bu kabiliyetlerin kıymeti pek bilinmiyor.

Farkında olunmayan ve üzerine eğilinmeyen, geliştirmek için çaba harcanmayan beceriler boşa akan sular gibidir. Ne bir toprağı sular, ne bir fidana güç verir. Ne de bir susuzluğu kandırır. Eğer farkında olunursa ve geliştirilirse bu beceriler kişinin kendisine ve çevresine büyük faydalar sağlayabilir. Sanata dair beceriler çekirdek şeklinde bulunur. Erken zamanda keşfedilir ve geliştirilirse büyüyüp ağaç olabilir, güzel meyveler verebilir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden hareketle “sanat müreffeh toplumların, temel ihtiyaçlarını karşılamış insanların uğraş alanıdır” deniyorsa da buhran ve bunalım dönemleri, sıkıntılı haller sanata dair çok velud, verimli ortamlar sunar. Çünkü bu dönemlerde insanlar yoğun duygular içindedir. Hayatları sıradışıdır ve ilginçtir. Beklenmedik vakalarla, kişilerle karşılaşırlar. Hayatın zorlu olduğu kadar gizemli, enterasan yanlarına muhataptırlar. Sıradışı dönemlerde şiirin satırlarına dökülecek, romanın sayfalarına aktarılacak, resimlerin renkleri arasına saklanacak çok şey yaşar, görür, duyar insanoğlu. Bu duygu yoğunluğu içindeyken hislerinizi sanata dönüştürebilirseniz harika şeyler ortaya çıkar. Ama yapmazsanız o anlar kaçar ve sonraki zamanlarda derinliğini, canlılığını, orijinalliğini kaybedebilir. Bir süre sonra yaşadıklarınızı eser haline gatirmeye çalıştığınızda isteğiniz kalmaz, duygularınız pörsür, motivasyonunuz kaybolur ve artık yapamazsınız.

Son dönemde Türkiye’de kurulan Tek Adam rejimi ve onun yaygın zulmü nedeniyle pek çok insanın hayat düzeni bozuldu. Milyonlara varan insan çok zor zamanlar geçiriyor. Zoraki hicret edenler, yurdunu terkedenler, işinden olanlar, eşinden-çocuklarından ayrı düşenler var. Vatan özlemi çekenler, dostların vefasızlığını bütün acımasızlığıyla tadanlar, zenginlik içindeyken nana muhtaç kalanlar var. Bütün bu zorluklar, yokluklar, eziyetler, zulümler içinde ummadığı yerden kendine mucizevi kapılar açılanlar, yeni dostlar kazananlar, perdesiz inayete mazhar olanlar, en ağır durumda dahi şükredebilecek tevekkülü yakalayanlar da var.

Hizmet insanları bu süreçte olağanüstü zorluklarla harikulade halleri içiçe yaşıyor. Ama bunlar Türk toplumunda öteden beri hep olageldiği üzere sözlü kültürde kalıyor. Kağıda, ekrana, filme, notaya, esere dönüşmüyor. Yaşananları, hissiyatı maliyetli eserlere dönüştürmek mümkün olmayabilir. Ama pekala yaşananlar kağıda dökülebilir; hikayeleştirilebilir. İnsanların kabiliyetine göre maliyetsiz sanat faaliyetlerine dönüştürülebilir.

Yaşananlar neden sanata, resime, müziğe, romana hikayeye vb. dönüşmeli?

Çünkü sanat rahatlatır, tedavi eder, terapi eder. Yüzbinlerce insan ağır bir taravma yaşıyor ve çoğu zaman duygularını paylaşacak, konuşacak kimse bulamıyor. Bazen kimseye güvenemiyor; bazen de dertleriyle kimseyi kırmak, üzmek istemiyor. Bazıları da yaşadıklarını mahrem tutmak istiyor. Sanat bunların hepsini yapmanıza fırsat verir. Sizi rahatlatır, güveninizi yıkmaz, sizi terapi eder, gönüldaşınız olur. Eğer sırrınızı kağıtlara, resimlere dökerseniz sizden izinsiz onu paylaşmaz. Sırrınızı saklama konusunda ketumdur, güvenilirdir.

Ayrıca tarihe, gelecek nesillere mal olması ve aktarılması için yaşananların yazılması, bir şekilde resimle, şiirle, romanla, besteyle kağıtlara dökülmesi, sanata dönüştürülmesi sorumluluktur. Acılar, duygular paylaşılmazsa kaybolur gider. Gelecek nesillere aktarılamaz ve ders-ibret olma tarafları kalmaz.

Bu gün yaşananlardan pek çok insanın haberi yok. Bazıları duymak istemiyor, bazıları derinliğini, boyutlarını bilmiyor. Ama zamanı gelecek ve bu yaşananlar araştırılacak, senaryolara dökülecek, hakkında filmler çevrilecek, romanlar yazılacak. Eğer bugünlerde yaşanılan hissiyat kayıt altına alınmazsa büyük romancılar, film yapımcıları nereden malzeme bulacak? Neyi esas alacak?

Yaşananlar sonraki nesillere aktarılmalı ki ibret olsun, tekrar etmesin. İnsanlar hemcinsine böylesine zulümlere bir daha tevessül etmesin. Bunlar anlatılmalı ki bazıları için empati, bazıları için de muhasebe yapma imkanı olsun.

Hizmet insanlarının neredeyse tamamının eli kalem tutuyor. Hemen tamamı okur-yazar. Şu anda evet çok zorluklar, imkansızlıklar var ama bu yaşananları, acıları, ikramları kabiliyetimize göre sanata, esere dönüştürmek bir vazife/vecibe diye düşünüyoruz.

Yukarıdaki resimi yapan mülteci çocuğun hayallerini düşüncelerini, yaşadıklarını bir gözyaşı damlasına sığdırdığı gibi herkes yaşadıklarını sanata dönüştürmeli. Duygularını renklere, desenlere, satırlara, mısralara, notalara, bazen bir tahta parçasına, bazen bir örgüye dökmeli.

Hissiyatımızı içimizde tutmak, bastırmak yerine ucuz-kolay sanat faaliyetleriyle esere dönüştürebiliriz; derdimizi görünür kılabiliriz. Hem kendimizi rahatlatmak hem de toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirmek, gelecek nesillere bugünleri taşımak için!

[Mahmut Akpınar] 12.12.2017 [TR724]

Zarrab’ın ağır faturası: Öküzün harmana pislediği kışın önüne gelirmiş [Bülent Keneş]

Atalarımız ‘Yiğidi öldür, hakkını ver,’ demişler… Ortalıkta yiğit görünümlü kimse olmasa bile yine de biz öyle yapmaya çabalayalım… Reza Zarrab’ın sanıklıktan ‘yıldız tanık’lığa terfi ettiği New York’taki dava vesilesiyle ABD’nin İran’a yaptırımlarının ihlali mevzuu gündemin yeniden baş köşesine oturdu. Yeniden diyorum çünkü mevzuu yeni değil.

Hayatları, Makyavelizm’in şahikası olan “Dündür dündür, bugün bugündür,” vecizesini bile mumla aratacak ölçüde tutarsızlıklarla dolu olan haramiler şahı Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesinin bu konuda ciddi bir tutarlılık sergilediğini kabul etmeliyiz. Ancak, ABD’nin İran yaptırımları konusunda kendi içinde tutarlı bir tavır içerisinde olmaları aldıkları tavrın doğruluğunu peşinen garantilediği anlamına elbette ki gelmiyor.

Nükleer silah çalışmaları ve uluslararası teröre verdiği destekten dolayı İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarının yeniden gündeme geldiği dönemde bu yaptırımların Türkiye’yi bağlamayacağına dair ilk açıklamayı, belki şaşıracaksınız ama, dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan yapmıştı.

Babacan, ABD Ticaret Bakanı Gary Locke ile yaptığı görüşme sonrasında, 20 Ekim 2010 tarihli gazetelere yansıyan açıklamalarında, “ABD’nin tek taraflı kararları bizi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bağlamaz. İran’la iş yapan bankalarımız, şirketlerimiz bakacaklar, bakıp kararlarını kendileri verecekler,” demişti. İlginçtir ki, Babacan’a bu görüşme sırasında daha sonra Zarrab’tan en az 50 milyon dolar rüşvet aldığı belgelenen dönemin ticaret bakanı Zafer Çağlayan da eşlik etmekteydi.

BABACAN’IN AÇTIĞI YOL BİR OTOBANA DÖNÜŞTÜ

Babacan’ın açtığı bu yol takip eden günlerde bir otobana dönüşmüş ve benzer ifadeler diğer hükümet üyeleri tarafından da sıklıkla dile getirilmişti. Mesela dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, 12 Ocak 2012 tarihinde İran’a yaptırım kararları konusunda yaptığı bir açıklamada, “ABD ve Avrupa Birliği’nde bir kısım kararlar alındığı söyleniyor. Bizim için Birleşmiş Milletler’in (BM) kararları bağlayıcıdır. BM kararlarının dışındaki herhangi bir karar bizim için bağlayıcı değildir… Şu anda ithalatımız devam ediyor ve yol haritamızda bugün itibariyle herhangi bir değişiklik yok,” demişti.

Bakan Yıldız, 16 Şubat 2012 tarihinde de ABD’nin o yılın 1 Temmuz’undan itibaren geçerli olacak yaptırım kararlarına dair benzer görüşlerini tekrarlamış, AB ve ABD’nin İran hakkında aldıkları yaptırım kararlarının Türkiye’yi bağlamayacağını söylemişti. Yıldız, ABD’nin ambargo kararının Türkiye için bağlayıcı olmadığı yönündeki görüşlerini 18 Eylül 2012 tarihinde de yinelemiştir.

17/25 Aralık 2013’te patlak veren tarihi yolsuzluk ve rüşvet skandalı sonrası istifa etmesine rağmen aldığı rüşvetlerin ve yaptığı yolsuzlukların üstü Erdoğan rejimi tarafından örtülen dönemin Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan da, bugün ABD’deki yargılamaya sanık olarak adının karışmasına yol açan işlemlerle ilgili olarak, 11 Aralık 2012 tarihinde yaptığı açıklamalarda, “ABD’nin yaptırımları, ABD’nin kendisini bağlar,” demişti.

İlginç olan ise, Çağlayan’ın bu açıklamayı ABD’nin, İran’a yönelik yaptırımları kıymetli madenleri de içine alacak şekilde genişleteceği yönündeki haberlerin hatırlatılması üzerine yapmasıydı. Sonradan Zarrab’ın ABD yaptırımlarını delmede en fazla kullandığı yöntem olduğu ortaya çıkan altın ihracatı konusunda Çağlayan şunları söylemişti: “Gerek yastık altı, gerek hurda olan altınları Türkiye isteyen her ülkeye satıyor. Önemli olan üretimleri ülke dışına transfer edip döviz getirmektir. Altın ihracatında yaklaşık 10,7 milyar dolar ihracat yapmışız. Buna karşılık 6,7 milyar dolar civarında ithalatımızı var… Biz, 20 binden fazla ürün ihracatı yapıyoruz. Altın onlardan sadece bir tanesi. Domates, patates, satarken ihracat oluyor da altına gelince… Arkadaşlar bu konuya takılmayın. Bu yönde talep geldiği müddetçe, dünyanın her yerine altın dahil her ürün satmak için 24 saat koşturuyoruz.”

“ABD’NİN İRAN AMBARGOSU BİZİ BAĞLAMAZ”MIŞ!..

Bu konudaki açıklamalar böyle uzayıp gidiyor. Örnekleri artırıp yazıyı okunmaz hale getirmek istemem. Ancak, tuhaf da olsa bir tutarlılık arzeden bu yöndeki açıklamaların bugüne kadar sürdüğünü belirtmeliyim. Bir suç ya da ihlal olan bir fiil ya da eyleme suç ya da ihlal değildir demenin o fiil ya da eylemi ihlal ve suç olmaktan çıkarmayacağını hatırlatarak Başbakan Binali Yıldırım’ın birkaç gün önce yaptığı bir açıklamayla bu faslı kapatayım. Zarrab davası konusunda 8 Aralık günü açıklamalarda bulunan Yıldırım, yine o beylik “ABD’nin İran’a ambargosu bizi bağlamaz,” klişesini tekrarladı. Bununla yetinmeyip “Dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bizim açımızdan yok hükmündedir,” demeyi de ihmal etmedi.

Peki gerçekler 2010 yılından beri hükümet yetkililerinin istikrarlı bir şekilde tekrarladığı gibi mi? Keşke “Evet, aynen öyle!” diyebilsek. Ama, maalesef bugüne kadar ABD’nin uluslararası yaptırım uygulamalarının ihlali durumunda yaşananlara dair tecrübeler, İran yaptırımlarının şahsi ya da siyasi menfaat karşılığı ihlal edilmesinde rolü olan Babacan’dan Yıldırım’a, Yıldız’dan Çağlayan’a, onlardan da Erdoğan’a uzanan isimlerin yaptığı açıklamaları teyid eder mahiyette değil.

Onun içindir ki, ülke olarak “Yazın yediğin hurmalar kışın boğazını tırmalar,” ya da “Yazın harmana pislediği kışın öküzün ağzına gelirmiş,” şeklindeki atasözlerinin işaret ettiği bedel ödeme faslının eşiğine varmış bulunuyoruz. Tabii ki bu bedeli sadece başbakanından kabinesine, eniğinden cücüğüne kadar aldıkları on milyonlarca, belki de yüz milyonlarca dolar karşılığı şevkle Reza’nın önüne yatan rüşvetçi melunlar ödemeyecek. Bu ağır fatura topyekün Türkiye’ye ve halka çıkarılacak. Böylece öküzlerin harmana yaptıklarından sadece öküzler değil herkes nasibini alacak.

Zarrab’tan aldıkları yüklü rüşveti tek başlarına yiyen Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi maalesef bir başka konuda daha haklı. Türkiye’yi bekleyen büyük fatura bir açıdan hakikaten dedikleri gibi “millilik”” arzediyor. Neticede harami Erdoğan ve şer şebekesinin yediklerine karşılık yol verdikleri ABD yaptırımlarının ihlalinin sebep olacağı ağır faturayı 80 milyon hep birlikte ödeyecek.

REZA NEW YORK’TA BÜLBÜL GİBİ ÖTTÜKÇE BETLERİ BENİZLERİ ATIYOR

Siz bakmayın ABD yaptırımlarının Türkiye’yi bağlamayacağı martavallarına. Bal gibi bağladığını en iyi kendileri biliyor. Onun içindir ki Reza New York’ta bülbül gibi öttükçe Erdoğan mafyası Ankara’da hop oturup hop kalkıyor, betleri benizleri atıyor. Reza’ya bir gün kahraman ertesi gün hain demeleri, bir gün uğruna ABD’ye nota üzerine nota verip ertesi gün eniğinden cücüğüne kiminin nesi varsa mal varlığına el koymaları, ellerinin ayaklarının birbirlerine dolaşması, başı kesilmiş şaşkın ördekler gibi şuursuzca çırpınmaları boşuna değil.

Ama iş işten geçti artık. Madem ki milyonlarca dolar rüşvet karşılığı o yaptırımlar ihlal edildi ve madem ki her türlü rüşvet ve yolsuzlukları ortalığa saçıldığı halde bu milletin neredeyse yüzde 50’si bu rüşvetçi haramilere destek verdi, öyleyse o bedel ödenecek. Paşa paşa, olmazsa zor yoluyla o fatura devrin dinbaz haramilerin peşine düşenlerin önüne konulacak. Elbette bu ateşle bazı masumlar da yanacak.

Nereden mi biliyoruz? Bugüne kadar hep öyle olmuş da oradan. En son örneklerden biri olduğu için en fazla bilinen BNP Paribas’tan başlayalım dilerseniz. Malumunuz Fransız BNP Paribas dünyanın en büyük dördüncü bankası durumunda. Bankanın sadece Avrupa’da değil belki tüm dünyada ABD’nin global politikalarına karşı en muhalif duruşu sergileyen ülkelerden biri olan Fransa’ya ait olması önemli. İşte bu Fransız bankası, ABD’nin Sudan, İran, Kuzey Kore ve Küba gibi ülkelere uyguladığı yaptırımları 2002-2009 yılları arasında 30 milyar doları bulan işlem yapmak suretiyle ihlal ettiği gerekçesiyle daha iki yıl önce ek cezalarıyla birlikte 9 milyar dolar ceza ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı.

BNP Paribas’ı bekleyen sıkıntı ve ceza bununla da kısıtlı değildi. New York Güney Bölge Mahkemesi savcılarından Preet Bharara’nın yürüttüğü soruşturma neticesinde hazırlanan iddianamede bankanın 13 üst düzey yöneticisi sanık haline getirildi ve 35 yöneticisi ise soruşturmaya dahil edildi. Banka 1 yıl boyunca ABD doları üzerinden işlem gerçekleştirmekten de mahrum bırakıldı.

ABD ambargosu altındaki ülkelerin bazı kurumlarına 2003-2008 yılları arasında milyarlarca dolar para aktardığı saptanan bir başka Fransız bankası olan Credit Agricole da kendisine kesilen 800 milyon dolarlık cezayı ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Fransız Societe Generale de, Manhattan bölge savcısı tarafından İran ambargosunu deldiği için soruşturulan Fransız bankaları arasındaydı.

FRANSIZLARA KÖK SÖKTÜREN ABD KİMSENİN GÖZÜNÜN YAŞINA BAKMIYOR

Amerikalılara karşı burnu hep dik olan Fransızlara bile kök söktüren ABD’nin mali suçlardan sorumlu yargısı, benzer ihlalleri tespit ettiği diğer Avrupalı bankaların da gözünün yaşına bakmadı. ABD ve özellikle ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklama ve kara para aklamak için kumpas kurma gibi suçlamalarla ceza kesilen dünyanın önde gelen bankaları uzun bir liste oluşturuyor.

Mesela, İngiltere’nin küresel bir finans markası olan HSBC, ABD’nin yaptırım uyguladığı devletlere ve uyuşturucu şebekelerine ‘kara para aklama’ konusunda yardım etmekle suçlandı ve 1,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Bir diğer İngiliz bankası olan Standard Chartered da, ABD’nin ambargo kararına aykırı olarak yaptığı İran bağlantılı işlemler nedeniyle New York eyaletinin bankacılık denetleme kurumuna 340 milyon dolar ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Aynı şekilde İngiliz Lloyds-TSB Bank, ABD’nin İran, Libya ve Sudan yaptırımlarını ihlal ettiği için 350 milyon dolar ceza ödedi. Barclays benzer suçlamalar karşısında 298 milyon dolar ceza ödemeyi kabul etti. Royal Bank of Scotland ise 100 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı.

ABD yaptırımlarını ihlalde yüklü cezalar ödemekten Alman bankaları da nasibini aldı. Deutsche Bank, ABD ambargosu altındaki İran ve Sudan’a para transferi yaptığı suçlamasıyla ceza alan bankalardan oldu. 2013 yılında ise yasadışı faiz işlemleri sebebiyle 985 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı. ABD ayrıca, 2009 yılındaki mortgage krizinde mudilerine gelişigüzel kredi vererek manipülasyon yaptığı iddiası ile Deutsche Bank’dan 14 milyar dolar ‘uzlaşma’ parası istedi. Commerzbank da İran, Sudan ve Myanmar gibi ülkelere uygulanan yaptırımları ve kara para aklama yasalarını ihlal etmekle suçlandı ve ceza olarak 1 milyar dolar ödemek zorunda kaldı.

İsviçre’nin en büyük bankalarından Credit Suisse de “ABD yaptırımları bizi bağlamaz,” diyemeyen bankalardan bir diğeri oldu. Credit Suisse de ABD’ye 536 milyon dolarlık para cezasını kuzu kuzu ödemek zorunda kaldı. Aynı banka 2014 yılında da mali usulsüzlükler suçlaması karşılığında 2,6 milyar dolar cezaya çarptırıldı. İsviçre’nin UBS Bankası ise, 2009’da mali yolsuzluğa yardım suçlamasıyla 78 milyon dolar, 2013 yılında batık kredi suçlamasıyla 955 milyon dolar, 2013 yılında ise libor gerekçesiyle 1,5 milyar dolar cezaya çarptırıldı.

Hollanda’nın ING Bank’ı 2012 yılında yaptırım ihlallerinden dolayı 619 milyon dolar, 2010 yılında yine bir Hollanda bankası olan ABN AMRO, İran ambargosunu delme gerekçesiyle 500 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı. Hollanda bankası Robobank, 2013 yılında libor gerekçesiyle 1 milyar 7 milyon dolar cezaya çarptırıldı. ABD’li ve Avrupalı bankalara gerek yaptırım ihlalleri gerekse bankacılıkla ilgili diğer usulsüzlükler gerekçesiyle sadece geçtiğimiz yıl içerisinde 43 milyar doların üzerinde para cezası kesildi.

ALTI TÜRK BANKASININ HER BİRİNE EN AZ 5 MİLYAR DOLAR CEZA

İran’a yaptırımların delinmesinde, Yiğit Bulut’un jöleli ifadesiyle, bir zamanlar “İran’ın Merkez Bankası gibi işlev gören” Halkbank başta olmak üzere, ‘İran’a yönelik ambargoyu delmek’, ‘kara para aklamak’ ve ‘banka sahtekarlığı’ yapmakla suçlanan kamu ve özel 6 Türk bankasının ağır cezalarla karşı karşıya kalabileceği konuşuluyor. İsimleri uluslararası medyada dolaşıma giren bu bankalardan her birine asgari 5 milyar dolardan başlayacak cezaların kesilebileceği söyleniyor. 1 dolarlık banknotlar üzerinden deli saçması suçlamalarla masum insanlara ahlaksızca operasyon çeken bir iktidarın en büyük sınavı da sanki dolar üzerinden olacak gibi.

Yukarıda sadece bir kısmını sayabildiğimiz 2009 yılından bu yana 80 milyar doları bulan para cezalarını paşa paşa ödemek zorunda kalan ve halen de ABD’de karşı karşıya kaldıkları suçlamalar nedeniyle 50 milyar ila 130 milyar dolarlık bir miktarı ödemek zorunda kalabilecekleri ifade edilen güçlü Avrupa bankalarının ait oldukları ülkelerden hiçbiri çıkıp da, Türkiye’de hamaset tellalı kof kabadayıların yaptığı gibi, “ABD finans kuralları ve yaptırımları bizi bağlamaz,” demedi. Diyemezdi de… Neden mi? Anlayabildiğim kadarıyla açıklamaya çalışayım.

1944’te ABD’nin Bretton Woods kasabasında alınan kararlardan bu yana dünyada değer tayini için altının yerini rezerv para birimi olarak ABD doları aldı. Dünya finans sisteminin ABD doları merkezli olarak çalışır hale gelmesi doları basabilen tek ülke durumundaki ABD’nin dünyadaki bütün bankalar üzerinde otorite kurmasını sağladı. Aynı semtteki iki banka şubesi arasındaki dolar transferinde bile dolar önce ABD’deki belirlenmiş muhabir bankaya, oradan da ABD Merkez Bankası’na gidiyor, eğer sorun yoksa ilgili hesaba geliyor. Kara para ya da benzeri içerikli sorunlu bir transferse bu işlem ABD tarafından bloke bile edilebiliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun dolar üzerinden yapılan bankacılık işlemlerini Amerikan Hazinesi, kara para aklama, terörün finansmanı, sakıncalılar listesi ve yaptırımlar gibi kriterler bakımından inceleyebiliyor.

ABD’de bu tür sıkıntılı bankacılık işlemlerinin tespiti konusunda faaliyet gösteren 16 ayrı kurum bulunuyor. Zarrab davasında adını sıklıkla duyduğumuz Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin (OFAC) işi ise, ABD ve BM yaptırımları açısından para akışını kontrol etmek. Bu kurumların tepesinde bir üst yapı olarak ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi (TFI) bulunuyor. ABD’nin herhangi bir uluslararası yaptırımını ihlal etmek ya da kara para işlerine girmek dünyanın neresinde olursa olsun bir bankayı uluslararası finans sisteminde sakıncalı banka durumuna düşürebiliyor.

“ABD YAPTIRIMLARI BİZİ BAĞLAMAZ” İFADESİ KOF BİR PALAVRA

Peki bu duruma düşen bankaya ne mi oluyor? Kredi ve borçlanma maliyetlerinin artırılmasından ağır para cezalarına çarptırılmaya, bankacılık lisansının iptalinden dolar merkezli uluslararası finans sisteminden atılmaya kadar cezalandırmalar gelebiliyor. Bu yüzden radara takılan bankalar, daha büyük riskleri göze almaktansa Amerikan hukuk sistemindeki ‘Guilty Plea’ yani suçu itiraf ederek cezai indirim almayı ve anlaşarak para cezalarıyla kurtulmayı tercih ediyor. Bu yüzdendir ki, Babacan’dan Yıldız’a, Erdoğan’dan Yıldırım’a “ABD yaptırımları bizi bağlamaz,” ifadesi kof bir palavradan öte bir anlam taşımıyor. Çünkü, mevcut uluslararası finans sisteminin tabiatı gereği ABD yaptırımları dünyadaki tüm bankalar gibi Türkiye’deki bankaları da bağlıyor. Kaldı ki Türkiye, OECD üyesi 36 ülkenin yaptırımların uygulanması, kara para trafiği ve terörün finansmanına karşı kurduğu Finansal Eylem Görev Timi’nin (FATF) bir tarafı ve bu konuda ciddi bir taahhüt altında.

Koyduğu uluslararası yaptırımların ihlaleleri konusunda verdiği cezalara dair ABD’nin nereden bakarsanız bakın 1950’lerden itibaren başlayan çok geniş bir tecrübesi bulunuyor.  Küba ve benzeri ülkelerin yanısıra 1979’dan bu yana da inişli çıkışlı dozajlarda İran’a yaptırımlar uyguluyor.  Bu yaptırım ihlallerinin sonuçlarının nerelere varabileceğine dair en keskin örneklerden birini ise yine İran oluşturuyor. Nükleer çalışmalarından dolayı üzerindeke yaptırımlar sertleşen İran, 2012 Mart ayında, 200 ülke bankaları arasında anında para transferi sağlayan ve bu bankacılık işlemlerinde bir tekel durumunda olan SWIFT’ten (The Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) çıkarılmıştı. Bu aslında İran’ın uluslararası cari finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geliyordu.

İRAN’IN “EKONOMİK CİHADI”NA RESMEN NEFER YAZILDILAR

Böylece finansal açıdan İran’ın eli kolu bağlanmış, tabiri caizse uluslararası finans işlemleri açısından çağın gerisine, Lidyalıların parayı bulmasından önceki çağlara itilmişti. Buna rağmen Suriye’de Esed rejiminin en büyük destekçisi olma özelliğini koruyan İran’ın imdadına, önden alınan yüklü bahşişler karşılığında Erdoğan ve şer şebekesi yetişmişti. Bu sayede başta Halkbank olmak üzere bazı Türk bankaları İran’ın nefes borusu haline gelmişti.

Türkiye’nin finans sistemini ve milli bankalarını ülkenin sanayicisi ve üreticisinin menfaatlerinin hilafına İran’ın “ekonomik cihadı”nın hizmetine sunan Erdoğan ve şer şebekesinin, Esed’in katliamlarının finansmanında kullanıldığı için kirli ve kanlı diyebileceğimiz, bu iş karşılığında ne kadar rüşvet aldıkları şimdilik meçhul. Bilinen ise, 50 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı tescillenen Çağlayan’ın rüşvet kayıtlarında “cash to yukarı” diye bir ifadenin yer alması. O “yukarı”nın Erdoğan olduğundan neredeyse kuşku yok. Çağlayan’ın bile 50 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı bir kirli denklemde her şeyin bilgisi ve onayıyla gerçekleştiği o “Yukarı”nın Çağlayan’ın aldığından kat be kat fazlasını rüşvet olarak aldığından ise şüphe duyulmuyor.

Zarrab’ın itirafları üzerinden detaylarını günlerdir takip ettiğimiz bu kirli alış verişin faturasının artık ödenme zamanı geldi çattı. Harami despot Erdoğan ve başında bulunduğu şer şebekesi bir taraftan bu soruşturmayı bir milli mesele gibi pazarlamaya kalkarken öte yandan hayatın gerçeklerini ve kabul etseniz de etmeseniz de dünya güç dengelerini yok sayarak ABD yaptırımlarının Türkiye’yi bağlamadığı yalanına sarılıyor. Oysa ki, peşinen çürütülmüş o yalanın ömrünün yatsıya kadar sürmeyeceği aşikar. Geriye ise, yazın harmana pislediklerinin kışın ağızlarına gelmesi kalıyor. Keşke o pisledikleri sadece kendilerinin ağzına gelmekle kalsaydı. Maalesef, öyle olmayacak gibi. Çünkü, 80 milyon da o pislikten payını alacak. Kimbilir belki de Erdoğan ve şer şebekesinin onca zulmüne doğrudan arka çıkmak ya da sessiz kalmak suretiyle destek olmanın ibretlik bir bedeli olacak bu. Kimbilir?..

[Bülent Keneş] 12.12.2017 [TR724]

Yenilgide yarışıyorlar! [Hasan Cücük]

İtalya Serie A’da Benevento üst üste 14 maç yenildikten sonra 15. maçta kalecisinin 90+5’te attığı golle beraberliği yakalayıp ilk puanını aldı. Ancak bir hafta sonra Udinese’ye 2-0 yenilerek ligdeki 15. yenilgisine ulaşarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. Benevento kadar olmasa da, yenilgiyi alışkanlık hâline getiren Süper Lig takımı ise Karabükspor. Ligde son sırada bulunan Karabükspor’un 11 yenilgisi bulunuyor. Üstelik kötü gidişatta hoca değiştiren takımların aksine aynı hocayla yoluna devam ediyor.

SEZONA ÜMİTLİ BAŞLAMIŞTI

Geçen sezonu 11. sırada bitiren Karabükspor, sezona Gençlerbirliği deplasmanında aldığı beraberlikle başladı. İkinci hafta sahasında konuk ettiği geçen yılın flaş ekibi Başakşehir’i 3-1 yenerek ilerleyen haftalar adına umut verdi. Üçüncü hafta Alanya deplasmanından beraberlikle ayrıldığında, oynadığı 2 deplasman maçından da puanla dönmeyi başarmış oldu. Dördüncü hafta konuk ettiği Beşiktaş maçıyla birlikte Karabüksor’un yenilgi serisi başlıyordu. Beşiktaş, Akhisar, Malatyaspor ve Galatasaray maçlarından sıfır çeken Karabükspor, ligin 8. haftasında konuk ettiği Kayserispor’u 3-1 yenerek yeniden umutlanmaya başladı.

Moraller yerine gelmiş, takımın artık toparlanması bekleniyordu. Ancak Osmanlıspor deplasmanında gelen 3-0’lık hezimet ligdeki ümitlerin suya düşmesine sebep oldu. Osmanlıspor’dan sonra Sivasspor, Antalyaspor, Kasımpaşa, Bursaspor, Göztepe ve Konyaspor maçlarında Karabükspor hep sahadan mağlup ayrılan taraf oluyordu. 7 maçta 7 mağlubiyet ve sıfır puan toplayıp, ligin dibine demir attı. Karabükspor, şu ana kadar iki galibiyet aldı. İlginç olan galibiyetleri sezonun flaş ekipleri Başakşehir ve Kayserispor’a karşı kazandı. Attığı 13 gole karşılık kalesinde 24 gol gördü.

YÖNETİMDE BOŞLUK VAR

Sezon başından itibaren birçok takım kötü gidişattan dolayı teknik adam değişikliğine giderken, Karabükspor yoluna Tony Popovic ile devam ediyor. Ancak kulüpte yönetim değişikliği oldu. Karabükspor Yönetim Kurulu, 29 Ekim’de olağanüstü kongre kararı aldı ve Başkan Hikmet Ferudun Tankut yönetimi 6 Kasım’da istifa etti. 13 Kasım’daki olağanüstü kongre çoğunluk sağlanamadığı için 20 Kasım’a, yine katılım olmadığı için önce 4 Aralık’a daha sonra da 11 Aralık’a ertelenmişti. Nihayet yapılan olağanüstü kongrede iş adamı ve eski kulüp yöneticilerinden Ziya Ünsal başkanlığa seçildi. Ünsal, 90 oyun tamamını aldı.  Şimdi yeni yönetimin, teknik direktör Popovic hakkında nasıl bir tasarrufta bulunacağı merak konusu oldu.

POPOVİC, BAŞARIYA AÇ BİR HOCA

44 yaşındaki Avustralyalı teknik adam Tony Popovic, ülkesinde başladığı futbol kariyerini 2001-06 yılları arasında İngiliz takımı Crystal Palace’ta devam ettirdi. Stoper mevkiinde oynayan Popovic, kariyeri boyunca 421 maçta forma giyip, 37 gole imza attı. Avustralya milli formasını ise 58 maçta terletti.

Teknik adamlık kariyerine Sydney FC’de ntrenör yardımcısı olarak başlayan Popovic, 2012-17 arasında Western Sydney Wanderers takımını çalıştırdı. Takımını bir kez şampiyonluğa taşıyan Popovic, 2014 yılında ise Asya’nın Şampiyonlar Ligi kupasını kazandı. Sezon başında Karabükspor’la anlaştı. İyi başlayan Türkiye günleri, sonrasında kabusa döndü. Genelde Anadolu kulüpleri bu tip durumlarda hocalarını gönderir fakat yönetim boşluğundan ötürü Popovic takımda kalmaya devam etti.

AVRUPA’DAN YENİLGİ REKORLARI

Karabükspor 15 maçta aldığı 11 yenilgi ile Süper Lig’de en çok yenilen takım unvanını elinde bulunduruyor. Karabükspor’u 9’ar yenilgi ile Konyaspor, Osmanlıspor ve Gençlerbirliği takip ediyor. Almanya Bundesliga’nın son sırasında bulunan Köln’ün 12 yenilgisi bulunurken, geride kalan 15 haftada henüz galibiyetle tanışmadı. 3 puanlı Köln’ün ligden düşmesine kesin gözüyle bakılıyor. İtalya Serie A’da 16 hafta geride kalırken, son sıradaki Benevento 15 mağlubiyet, bir beraberlik ile kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. Benevento bu sonuçlarla Serie A’da işinin olmadığını ortaya koydu. Fransa Ligue 1’de 17 hafta geride kalırken, Metz 14 yenilgi, 2 beraberlik ve bir galibiyet aldı. 5 puan toplayan Metz ligin sonuna demir atarken, bir üstündeki takımla puan farkı 10.

İngiltere Premier Lig’de son sırada 9 yenilgili Crystale Palace bulunuyor. 5 maçını berabere bitiren ve iki maçtan galip ayrılan Crystale Palace 11 puan topladı. Premier Lig’de en çok yenilgi alan ise 10 kez sahadan sıfır puanla ayrılan Swansea City oldu. İspanya La Liga’nın son sırasında 11 yenilgi alan Las Palmas bulunuyor. Las Palmas 10 puanla son sırada yer alırken, 19. sırada bulunan 11 puanlı Malaga’nın 10 ve 18. sıradaki 12 puanlı Alaves’in 11 yenilgisi bulunuyor.

[Hasan Cücük] 12.12.2017 [TR724]

Bodrum deyip geçme…[TR724]

Kendine has mimarisi, köklü tarihi, berrak koyları ve yürüyüş rotalarıyla hayli zengin bir coğrafyadır Ege’nin 40 bin nüfuslu kenti Bodrum. Herodot’un memleketi 90’ların sonlarından itibaren eğlence kültürü ile anılsa da şehir bundan ibaret değil.

Begonvillerle süslü, mavi pencereleriyle renklenmiş bembeyaz kentin adının, Yunanca ‘taşlık’ anlamına gelen ‘petrion’ kelimesinden türediği rivayet ediliyor. Herodot doğduğunda önemli bir Karya şehri olan Halikarnas’ı biz, çeşitli kültürlerle kaynaştıktan sonra, bugün Türkiye’nin gözde şehirlerinden ‘Bodrum’ olarak tanıyoruz.

Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle birkaç kez Türkler-Bizans ve Rodos Şövalyeleri arasında el değiştiren Bodrum, son olarak Kanuni’nin Rodos seferiyle Osmanlı toprağı olur. Bugün marinanın yanında 18. yüzyıldan kalma eski bir Osmanlı tersanesi var. Tersanenin arkasında denizci Cafer Paşa’nın da türbesinin yer aldığı bir Osmanlı mezarı yer alıyor. 40 bin nüfuslu Bodrum, tarihi, mimarisi, akvaryum gibi denizinin yanında, Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan edebiyatçı Cevat Şakir Kabaağaçlı ve Neyzen Tevfik’in de memleketidir…

Sarnıçlarla dolu beyaz şehirEge’yi beyaz rengiyle süsleyen şehri, mor begonviller ve mavi pencereler, kapılar renklendiriyor. Yeni yapılar dokuyu pek bozmasa da yoğun yapılaşmaya sahne oluyor Bodrum. Yolu buraya düşenlerin gözünden kaçmayacak bir şey de, kümbet şeklindeki beyaz sarnıçlar. Şehir merkezi yahut yol kenarlarında sıkça denk gelen ve eskiden su toplanan sarnıçlar bugün kullanılmıyor. Bodrum ile yan koydaki Gümbet arasındaki küçük yarımadada dizilmiş yel değirmenleri fark ettiriyor kendini. Yel değirmenlerinin yanına varıldığında görünen manzara; iki ayrı koyun kenarında dizilmiş olan Bodrum ve Gümbet, ötede Datça ve Kos.Antik dönemde dünyanın yedi harikasından biriydi Mausoleion/Halikarnas Mozolesi. Milattan önce 353’te Halikarnas Kralı Mausolos’un ölümünün ardından eşi tarafından yaptırıldı. Yunan mimarisine uygun kolonları ve piramide benzeyen çatısıyla Mausolos’un anıt mezarı daha sonra dünyadaki tüm anıt mezarların ortak ismi olacaktı: Mozole…

15.yüzyılda Rodos Şövalyeleri’nin tarumar halde buldukları Mozole’yi kalenin yapımında kullandıkları rivayet edilir. Böylece, bugünkü Bodrum’un simgesi kale, denizin ortasından yükselirken; dünyanın bir harikası da tarih sayfalarındaki yerini alıyordu. Bugün kale, Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak hizmet veriyor.

Çökertme’den Bitez Yalısı’na…

Bodrum’a ait herkesin yakından bildiği bir türkü var. Sözleriyle sahil boyunca Bodrum’u dolaştıran, zeybek tınılarıyla da dinleyeni cezbeden; Çökertme/Halil’im türküsü. Türküde olduğu gibi Çökertme koyundan Bitez Yalısı’na kadar birçok nokta var Bodrum yarımadasında görülmeye değer. Ayrıca, Ortakent yakınlarındaki Telmessos kalıntıları, zamanla Yalıkavak’a olan göçlerle boşalmış Sandima köyü ya da Akyarlar, Turgutreis, Türkbükü, Yalıkavak gibi yakın yerler gezilebilir.

[TR724] 12.12.2017