Özel şirketlere yaptırılan şehir hastaneleri sonrasında devlet hastaneleri bir bir kapatılırken şimdi de üniversite hastaneleri kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Sözcüsü ve CHP Milletvekili Ünal Demirtaş, Sağlık Uygulamaları Tebliği (SUT) fiyatlarının 11 yıldır güncellenmemesi nedeniyle üniversite hastanelerinin adeta borç batağına sürüklendiğini, sağlıkla ilgili cihazları alamaz hale düşürüldüklerini söyledi. Demirtaş, “SUT’un özellikle güncellenmeyerek üniversite hastanelerinin kapatılmaya çalışıldığı şüphesi duyuyoruz” uyarısında bulunurken, konunun Meclis tarafından araştırılması için önerge verdi.
‘SAĞLIK UYGULAMALARI TEBLİĞİ 11 YILDIR GÜNCELLENMİYOR’
Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre Demirtaş, son yıllarda şehir hastaneleri gibi devasa özel sektör yatırımlarının yapılması nedeniyle sağlıkta ciddi sıkıntıların yaşandığını, sağlığın hızla paralı hale dönüşmeye başladığını, kamu ve üniversite hastaneleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırken sağlık sisteminin çökme aşamasına geldiğini söyledi. 11 yıldır güncellenmeyen SUT nedeniyle sağlık hizmetlerinde kullanılması zorunlu olan tıbbi cihaz, sarf malzemeleri ve ilaçların tedarik edilmesinde özellikle üniversite hastanelerinde halk sağlığını olumsuz olarak etkileyen büyük sorunlar yaşandığını belirten Demirtaş, şu tespit ve uyarılarda bulundu:
‘HİZMET DURMA NOKTASINA GELDİ’
“Zorunlu durumlar dışında kalp pili ve bazı stentlerin takılamadığı, nöro radyolojik işlemlerin yapılamadığı, kemoterapi, anestezi ilaçlarının alınamadığı, ameliyatların ertelendiği, bazı tahlil ve tetkiklerin yapılamadığı ve hatta bazı hastanelerde basit sarf malzemelerinin bile tedarik edilmesinde ciddi problem yaşandığı görülüyor. 2008’den bu yana SUT’ta kısmen güncelleme yapılsa da önemli artış sağlanmadı. Oysa 11 yılda dolar 4.5, Euro 3.5 kat arttı. Bugünkü SUT fiyatlarıyla malzeme alınması mümkün değil. Üniversite hastanelerinde hizmet durma noktasına geldi.”
‘BORÇ BATAĞINA SAPLANMAYAN YOK’
CHP’li Ünal Demirtaş, soruna acilen çözüm bulunmaması halinde halkın sağlık hizmetlerine erişimi konusunda kritik rol oynayan ve üst düzey sağlık hizmeti verilen üniversite hastanelerinin kapısına kilit vurmak zorunda kalacağını ifade etti. Üniversite hastanelerinde sağlık hizmetinin en önemli unsurları olan araştırma ve eğitim de yapıldığına dikkat çeken Demirtaş, “Ne yazık ki, üniversite hastaneleri içinde SUT nedeniyle borç batağına saplanmayan yok. Tıbbi cihaz, sarf malzemesi ve ilaç satan şirketler piyasa fiyatının altında satış yapamadıkları gibi hastanelerden alacaklarını tahsil etmekte zorlandıkları için yüksek fiyatlarla satış yapmak istiyor. Bu da sistemin tıkanmasına yol açıyor” dedi.
[Kronos.News] 28.11.2019
IIF: Türkiye, dış borcun ancak yarısını ödeyebilir durumda
Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), Türkiye’yi 120 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç geri ödemesiyle ‘en çok yabancı fona ihtiyaç duyan gelişmekte olan ülke‘ olarak konumlandırdı.
Financial Times’ta yayınlanan analize göre, bu yıl son 10 yılın rekorunu kıran dış borç nedeniyle önümüzdeki yıl gelişmekte olan ülkeleri büyük bir döviz fonu krizi bekliyor.
DIŞ BORÇ PEK ÇOK ÜLKEYİ SARSIYOR
Amerikan Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını indirmesi, birçok gelişmekte olan ülkeye uygun koşullarda döviz fonu sağlama olanağı tanıdı. Bu nedenle de 30 gelişmekte olan ülkenin dış borcu bu yıl 10 yıl öncesini ikiye katlayarak 4.7 trilyon dolara ulaştı. Sözcü’den Nuray Tarhan’ın haberine göre, IIF, gelecek yıl 800 milyar dolar olacak dış borç geri ödemesi başta Arjantin olmak üzere Lübnan, Ukrayna, Romanya ve Güney Afrika gibi ülkelerde büyük sıkıntıya yol açacağı kanaatinde. 2020-2022 arasında dış borç geri ödemesi 2 trilyon doları bulacak. Yerel kurlardaki düşüşün de hesaba katılmasıyla bu tutarın 10.7 trilyon dolara ulaşacağı, bunun da gelişmekte olan ülkelerin toplam gayri safi milli hasılasının (GSMH) üçte birini oluşturduğu belirtiliyor.
IIF’e göre, bu sorun birçok ülkenin mali politikalarında ciddi kısıtlamalara neden olacak. Örneğin, Lübnan’ın gelecek yıl GSMH’sinin yüzde 170’i oranında dış kaynak ihtiyacı olacak. 18 aydır artan ihracat ve ekonomik kriz nedeniyle ara malı ithalatının azalmasıyla cari açıkta görülen azalma nedeniyle Türkiye’de bu oran yüzde 20’nin altında. Ancak yine de 120 milyar dolara dayanan kısa vadeli dış borcu, Türkiye’yi gelecek yıl oldukça zorlayacak gibi görünüyor.
TÜRKİYE DIŞ BORCUNUN ANCAK YARISINI ÖDEYECEK HALDE
Analizde Türkiye’nin döviz rezervlerinin gelecek yıl yapılacak dış borç ödemelerinin ancak yarısını karşılayabilecek düzeyde olduğu öne sürüldü. Gelişmekte olan ülkeler arasında döviz rezervi en iyi durumda olan ülke Hindistan. Onu Polonya ve Kolombiya izliyor. Türkiye ise Lübnan ve Arjantin’in arkasından döviz rezervi en zayıf üçüncü ülke durumunda. Son açıklanan rakamlara göre, MB döviz rezervi eylülde bir önceki aya göre yüzde 0.4 azalarak 101.1 milyar dolar oldu. MB Başkanı Murat Uysal, 9 Ekim’de yaptığı sunumda uluslararası rezervlerin kısa vadeli dış borç ödemelerini karşılayacak düzeyde olduğunu söylemişti.
[Kronos.News] 28.11.2019
Financial Times’ta yayınlanan analize göre, bu yıl son 10 yılın rekorunu kıran dış borç nedeniyle önümüzdeki yıl gelişmekte olan ülkeleri büyük bir döviz fonu krizi bekliyor.
DIŞ BORÇ PEK ÇOK ÜLKEYİ SARSIYOR
Amerikan Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını indirmesi, birçok gelişmekte olan ülkeye uygun koşullarda döviz fonu sağlama olanağı tanıdı. Bu nedenle de 30 gelişmekte olan ülkenin dış borcu bu yıl 10 yıl öncesini ikiye katlayarak 4.7 trilyon dolara ulaştı. Sözcü’den Nuray Tarhan’ın haberine göre, IIF, gelecek yıl 800 milyar dolar olacak dış borç geri ödemesi başta Arjantin olmak üzere Lübnan, Ukrayna, Romanya ve Güney Afrika gibi ülkelerde büyük sıkıntıya yol açacağı kanaatinde. 2020-2022 arasında dış borç geri ödemesi 2 trilyon doları bulacak. Yerel kurlardaki düşüşün de hesaba katılmasıyla bu tutarın 10.7 trilyon dolara ulaşacağı, bunun da gelişmekte olan ülkelerin toplam gayri safi milli hasılasının (GSMH) üçte birini oluşturduğu belirtiliyor.
IIF’e göre, bu sorun birçok ülkenin mali politikalarında ciddi kısıtlamalara neden olacak. Örneğin, Lübnan’ın gelecek yıl GSMH’sinin yüzde 170’i oranında dış kaynak ihtiyacı olacak. 18 aydır artan ihracat ve ekonomik kriz nedeniyle ara malı ithalatının azalmasıyla cari açıkta görülen azalma nedeniyle Türkiye’de bu oran yüzde 20’nin altında. Ancak yine de 120 milyar dolara dayanan kısa vadeli dış borcu, Türkiye’yi gelecek yıl oldukça zorlayacak gibi görünüyor.
TÜRKİYE DIŞ BORCUNUN ANCAK YARISINI ÖDEYECEK HALDE
Analizde Türkiye’nin döviz rezervlerinin gelecek yıl yapılacak dış borç ödemelerinin ancak yarısını karşılayabilecek düzeyde olduğu öne sürüldü. Gelişmekte olan ülkeler arasında döviz rezervi en iyi durumda olan ülke Hindistan. Onu Polonya ve Kolombiya izliyor. Türkiye ise Lübnan ve Arjantin’in arkasından döviz rezervi en zayıf üçüncü ülke durumunda. Son açıklanan rakamlara göre, MB döviz rezervi eylülde bir önceki aya göre yüzde 0.4 azalarak 101.1 milyar dolar oldu. MB Başkanı Murat Uysal, 9 Ekim’de yaptığı sunumda uluslararası rezervlerin kısa vadeli dış borç ödemelerini karşılayacak düzeyde olduğunu söylemişti.
[Kronos.News] 28.11.2019
‘Yeni partilerle AKP’deki kopuşlar çok da sürpriz olmaz’
AKP’nin kurucularından Fatma Bostan Ünsal, partiden istifa eden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın yeni parti çalışmalarını değerlendirdi. Ünsal, yeni partilerin AKP’den kopuşa neden olacağını söyledi.
‘HOŞNUTSUZLUKLAR AKP İÇİNDE KALDI’
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP içerisinde ciddi görüş ayrılıklarının başladığını ifade eden Ünsal, 7 Haziran seçimlerinden sonra dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Meclis’te olan partilerle koalisyon hükûmeti kurmak istediğini söyledi. Koalisyon hükümeti kurmak isteyen Davutoğlu’na izin verilmediğini kaydeden Ünsal, “O dönemde hoşnutsuzluklar olmasına rağmen hep sustular. Seçimlerden önce Gezi Direnişi olayları sonrası Bülent Arınç’ın bireysel bir çıkışı oldu. Ama en önemli çıkışlar 7 Haziran seçimleri sonrasında oldu. Bu hoşnutsuzlar ve ses çıkarmalarda kamuoyundan uzak ve AKP içerisinde gerçekleşti” dedi.
‘KOPUŞLAR HİÇ SÜPRİZ OLMADI’
Mezopatamya Ajansı’ndan Naci Kaya ve Erdoğan Alayumat’ın haberine göre, yeni kurulacak olan partilerin çözümsüzlükten doğduğunu aktaran Ünsal, “AKP’de var olan sıkıntıları milletvekilleri kendi aralarında dillendiriyorlar ama sadece kendi aralarında. Özellikle OHAL’le başlayan hukuksuzluktan çok hoşnutsuz olduklarını biliyorum. Var olan sıkıntılar dillendirildiğinde bir zeminde politika haline getirilmeyince kopuşlara neden oluyor. Son olarak istifa eden Mustafa Yeneroğlu’da bu nedenlerle istifa etti. Ama bu kopuşlar hiç sürpriz olmadı, zamanı gelip geçiyordu” diye ifade etti.
‘İKİ HAREKETİN DE BELİRLİ BİR TABANI VAR’
AKP’deki kopuşların iki yeni parti kurulmasına neden olduğuna değinen Ünsal, “Davutoğlu partinin 2’nci Genel Başkanı ve Başbakanlık görevini yapmış. Ali Babacan ise AKP hükümetinin en başarılı bakanlığını yapmış. Son derece güçlü kişilerin bu yeni oluşum girişimleri çok önemlidir. Kamuoyu araştırmalarında görüldüğü gibi söz konusu bu iki hareketinde belirli bir tabanı var. Kurulacak iki parti ile birlikte AKP’deki kopuşlar çokta sürpriz olmaz. Mevcut ve eski milletvekillerinin yeni olacak partilerde yer alması sürpriz olmayacaktır. Bu söylediklerimi de kamuoyu araştırmalara dayandırarak söylüyorum” değerlendirmesini yaptı.
Ünsal konuşmasını şöyle sürdürdü:
‘İKTİDARI KAYBETTİKÇE ETRAFIN BOŞALIR’
“Seçmen bu tartışmalara tanık oldu. Seçmen var olan sıkıntılara rağmen alternatif parti göremediği için kopuşlar pek olmadı. Ama şimdi AKP’den ayrılan güçlü isimlerin yeni parti kurması özellikle sağ seçmene adres göstermiş oldu. Bu durum AKP’nin giderek zayıflanmasına neden olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nde yüzde 1’lik bir oranında ne kadar önemli olduğuna tanık olduk. Bu yüzden bu oranlar çok önemli olacaktır. Ve bu oranlar çok önemli sonuçlara neden olacaktır. Barış sürecinin sonlandırılmasının sebebi de AKP’nin tek başına iktidarlığını kaybetmesiydi. Bu kaybetmenin milliyetçi oylarının barış sürecinden dolayı AKP’ye oy vermediğine yorumlandı. Kurulacak bu iki parti sinerji yaratmazsa bile toplamda yüzde 10 oy alması bekleniyor. Bu yüzde 10’luk oy büyük sonuçlara neden olacaktır. Çünkü bu yüzde 10’luk oy oranı çoğunluğu AKP kitlesinden gidecektir ve AKP’nin iktidar olamadığını gören milletvekilleri ve seçmenlerde büyük kopuşlara neden olacaktır. İktidar partilerine bakıldığında hep böyle olmuştur; iktidarlığını kaybettiğini anlaşıldığı zaman etrafı hızla boşalmaya başlar.”
[Kronos.News] 28.11.2019
‘HOŞNUTSUZLUKLAR AKP İÇİNDE KALDI’
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP içerisinde ciddi görüş ayrılıklarının başladığını ifade eden Ünsal, 7 Haziran seçimlerinden sonra dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Meclis’te olan partilerle koalisyon hükûmeti kurmak istediğini söyledi. Koalisyon hükümeti kurmak isteyen Davutoğlu’na izin verilmediğini kaydeden Ünsal, “O dönemde hoşnutsuzluklar olmasına rağmen hep sustular. Seçimlerden önce Gezi Direnişi olayları sonrası Bülent Arınç’ın bireysel bir çıkışı oldu. Ama en önemli çıkışlar 7 Haziran seçimleri sonrasında oldu. Bu hoşnutsuzlar ve ses çıkarmalarda kamuoyundan uzak ve AKP içerisinde gerçekleşti” dedi.
‘KOPUŞLAR HİÇ SÜPRİZ OLMADI’
Mezopatamya Ajansı’ndan Naci Kaya ve Erdoğan Alayumat’ın haberine göre, yeni kurulacak olan partilerin çözümsüzlükten doğduğunu aktaran Ünsal, “AKP’de var olan sıkıntıları milletvekilleri kendi aralarında dillendiriyorlar ama sadece kendi aralarında. Özellikle OHAL’le başlayan hukuksuzluktan çok hoşnutsuz olduklarını biliyorum. Var olan sıkıntılar dillendirildiğinde bir zeminde politika haline getirilmeyince kopuşlara neden oluyor. Son olarak istifa eden Mustafa Yeneroğlu’da bu nedenlerle istifa etti. Ama bu kopuşlar hiç sürpriz olmadı, zamanı gelip geçiyordu” diye ifade etti.
‘İKİ HAREKETİN DE BELİRLİ BİR TABANI VAR’
AKP’deki kopuşların iki yeni parti kurulmasına neden olduğuna değinen Ünsal, “Davutoğlu partinin 2’nci Genel Başkanı ve Başbakanlık görevini yapmış. Ali Babacan ise AKP hükümetinin en başarılı bakanlığını yapmış. Son derece güçlü kişilerin bu yeni oluşum girişimleri çok önemlidir. Kamuoyu araştırmalarında görüldüğü gibi söz konusu bu iki hareketinde belirli bir tabanı var. Kurulacak iki parti ile birlikte AKP’deki kopuşlar çokta sürpriz olmaz. Mevcut ve eski milletvekillerinin yeni olacak partilerde yer alması sürpriz olmayacaktır. Bu söylediklerimi de kamuoyu araştırmalara dayandırarak söylüyorum” değerlendirmesini yaptı.
Ünsal konuşmasını şöyle sürdürdü:
‘İKTİDARI KAYBETTİKÇE ETRAFIN BOŞALIR’
“Seçmen bu tartışmalara tanık oldu. Seçmen var olan sıkıntılara rağmen alternatif parti göremediği için kopuşlar pek olmadı. Ama şimdi AKP’den ayrılan güçlü isimlerin yeni parti kurması özellikle sağ seçmene adres göstermiş oldu. Bu durum AKP’nin giderek zayıflanmasına neden olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nde yüzde 1’lik bir oranında ne kadar önemli olduğuna tanık olduk. Bu yüzden bu oranlar çok önemli olacaktır. Ve bu oranlar çok önemli sonuçlara neden olacaktır. Barış sürecinin sonlandırılmasının sebebi de AKP’nin tek başına iktidarlığını kaybetmesiydi. Bu kaybetmenin milliyetçi oylarının barış sürecinden dolayı AKP’ye oy vermediğine yorumlandı. Kurulacak bu iki parti sinerji yaratmazsa bile toplamda yüzde 10 oy alması bekleniyor. Bu yüzde 10’luk oy büyük sonuçlara neden olacaktır. Çünkü bu yüzde 10’luk oy oranı çoğunluğu AKP kitlesinden gidecektir ve AKP’nin iktidar olamadığını gören milletvekilleri ve seçmenlerde büyük kopuşlara neden olacaktır. İktidar partilerine bakıldığında hep böyle olmuştur; iktidarlığını kaybettiğini anlaşıldığı zaman etrafı hızla boşalmaya başlar.”
[Kronos.News] 28.11.2019
AYM’den emsal karar: Mahpus mektubuna el konulamaz
Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’e bağlı olduğu iddia edilen yurtlarda 2012-2015 arasında birçok çocuğa cinsel istismarda bulunulduğu 2016 yılının Mart ayında kamuoyunun gündemine gelmiş, infiale yol açan iğrençliğe yurt çapında düzenlenen eylemlerle tepki gösterilmişti.
İstismarla suçlanan öğretmen Muharrem Büyüktürk daha sonra yapılan yargılama sonrası 508 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edilmişti.
PROTESTO EDEN ÖĞRENCİLERE PARA CEZASI VERİLMİŞTİ
25 Mart 2016 tarihinde de Ankara’da bir grup üniversite öğrencisi, istismara uğrayan çocuklara dikkat çekmek ve yaşananları protesto etmek için Kızılay’daki Ensar Vakfı binası önünde protesto gösterisi düzenledi. Bir grup öğrenci, Ensar Vakfı’nın Ankara’daki binasına pankart asmıştı. Eylemde öğrenciler “Tecavüz Yuvası Ensar Vakfı Kapatılsın” pankartı açıp, binanın duvarına da sprey boyayla “Tecavüzcü Ensar” yazdı. Olay yerine gelen polis, öğrencileri dağıttı. Ertesi gün de eyleme katılan öğrencilerden bazıları evlerinde gözaltına alındı. Emniyet’te haklarında işlem yapılan öğrencilere 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca 219 lira para cezası uygulandı.
PARA CEZASINA İTİRAZI MAHKEME REDDETTİ
Hakkında işlem yapılıp, para cezası verilen öğrencilerden Hayriye Özde Çelikbilek, hakkında verilen cezayı mahkemeye taşıdı.
Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliğine başvuran Çelikbilek, protestonun barışçıl olduğunu hatırlattı ve eylemin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını, hangi emre aykırı davranışta bulunulduğunun somut olarak ortaya konulamadığını belirterek, itiraz etti. Ancak mahkeme, idari yaptırım kararı ile verilen idari para cezasının usul ve yasaya uygun olduğunu savunup itirazı reddetti.
AYM HAK İHLALİNE HÜKMETTİ
Çelikbilek, kararı bu defa Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Yüksek mahkeme ise kararını geçtiğimiz ay yapılan toplantıda açıkladı. Bugün Resmi Gazete’de yayımlanan kararda, “Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine” hükmedildi. AYM ayrıca başvurucunun cebinden çıkan 2,475 liranın faiziyle birlikte geri ödenmesine karar verdi.
KARAR OY BİRLİĞİYLE ALINDI
Dosya yeniden yargılanması yapılması için de Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliğine gönderildi. Karar oy birliğiyle alındı. (Kaynak: T24)
[Kronos.News] 28.11.2019
İstismarla suçlanan öğretmen Muharrem Büyüktürk daha sonra yapılan yargılama sonrası 508 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edilmişti.
PROTESTO EDEN ÖĞRENCİLERE PARA CEZASI VERİLMİŞTİ
25 Mart 2016 tarihinde de Ankara’da bir grup üniversite öğrencisi, istismara uğrayan çocuklara dikkat çekmek ve yaşananları protesto etmek için Kızılay’daki Ensar Vakfı binası önünde protesto gösterisi düzenledi. Bir grup öğrenci, Ensar Vakfı’nın Ankara’daki binasına pankart asmıştı. Eylemde öğrenciler “Tecavüz Yuvası Ensar Vakfı Kapatılsın” pankartı açıp, binanın duvarına da sprey boyayla “Tecavüzcü Ensar” yazdı. Olay yerine gelen polis, öğrencileri dağıttı. Ertesi gün de eyleme katılan öğrencilerden bazıları evlerinde gözaltına alındı. Emniyet’te haklarında işlem yapılan öğrencilere 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca 219 lira para cezası uygulandı.
PARA CEZASINA İTİRAZI MAHKEME REDDETTİ
Hakkında işlem yapılıp, para cezası verilen öğrencilerden Hayriye Özde Çelikbilek, hakkında verilen cezayı mahkemeye taşıdı.
Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliğine başvuran Çelikbilek, protestonun barışçıl olduğunu hatırlattı ve eylemin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını, hangi emre aykırı davranışta bulunulduğunun somut olarak ortaya konulamadığını belirterek, itiraz etti. Ancak mahkeme, idari yaptırım kararı ile verilen idari para cezasının usul ve yasaya uygun olduğunu savunup itirazı reddetti.
AYM HAK İHLALİNE HÜKMETTİ
Çelikbilek, kararı bu defa Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Yüksek mahkeme ise kararını geçtiğimiz ay yapılan toplantıda açıkladı. Bugün Resmi Gazete’de yayımlanan kararda, “Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine” hükmedildi. AYM ayrıca başvurucunun cebinden çıkan 2,475 liranın faiziyle birlikte geri ödenmesine karar verdi.
KARAR OY BİRLİĞİYLE ALINDI
Dosya yeniden yargılanması yapılması için de Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliğine gönderildi. Karar oy birliğiyle alındı. (Kaynak: T24)
[Kronos.News] 28.11.2019
Karnı burnunda dört kadın cezaevinde [Sevinç Özarslan]
Türkiye cezaevlerinde şu anda bilinen, doğumuna az kalmış dört kadın bulunuyor. En son tutuklanan Kimya Bozkurt’un (29), karnı burnunda fotoğrafı Tenkil sürecinin sembollerinden biri.
BOLD ÖZEL – 21 Ekim’den bu yana Gaziantep L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan 7 aylık hamile Kimya Bozkurt, ‘kurul raporu alınacak’ gerekçesiyle hastane hastane dolaştırılıyor. Cezaevine girdiğinde 6 aylık hamileliği belgelenen Kimya Bozkurt’un, cezaevi aracı içinde kelepçeli yaptığı bu yolculuklar sağlığını ve psikolojisini bozmuş durumda.
Dosyası 11 Kasım 2019’da Ardahan’dan Gaziantep’e gelen Kimya Bozkurt’un hangi mahkemede bile yargılanacağı belli değil. Dosyasını avukatı bile göremiyor. Bir yetkisizlik karmaşası içinde, 7 aylık hamile bir kadının bekletildiğini ifade eden aile yakını, “Normalde kusma dönemi bitmişti ama stresten yine kusmaya başladı. Hastaneye dar bir kafesin için kelepçeli götürüp getirildiği için büyük sıkıntı yaşıyor. Komik durum prosedür öyleymiş, sanki hastalık gibi değişiklik var mı diye getirip götürüyorlar. Tahliye edilmesi gereken 7 aylık hamile bir kadına bunlar yapılmamalı. Tutuksuz yargılanabilir, ev hapsi verilebilir. Birçok seçenek varken bu eziyet neden!” dedi.
DOĞUMLARINA ÇOK AZ KALDI
Türkiye cezaevlerinde Kimya Bozkurt dışında doğuma az kalmış 3 kadın daha var. 8 aylık hamile Zeynep Şakrak ve 6 aylık hamile Elif Tuğral İzmir Şakran Cezaevinde. 6 aylık Fatma Zehra Gül ise Uşak E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunuyor. Üç kadın da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. Bartın Cezaevinde tutuklu olan 7,5 aylık hamile Güzin Mızrak ise 20 Kasım’da tahliye edilmişti.
[Sevinç Özarslan] 28.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – 21 Ekim’den bu yana Gaziantep L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan 7 aylık hamile Kimya Bozkurt, ‘kurul raporu alınacak’ gerekçesiyle hastane hastane dolaştırılıyor. Cezaevine girdiğinde 6 aylık hamileliği belgelenen Kimya Bozkurt’un, cezaevi aracı içinde kelepçeli yaptığı bu yolculuklar sağlığını ve psikolojisini bozmuş durumda.
Dosyası 11 Kasım 2019’da Ardahan’dan Gaziantep’e gelen Kimya Bozkurt’un hangi mahkemede bile yargılanacağı belli değil. Dosyasını avukatı bile göremiyor. Bir yetkisizlik karmaşası içinde, 7 aylık hamile bir kadının bekletildiğini ifade eden aile yakını, “Normalde kusma dönemi bitmişti ama stresten yine kusmaya başladı. Hastaneye dar bir kafesin için kelepçeli götürüp getirildiği için büyük sıkıntı yaşıyor. Komik durum prosedür öyleymiş, sanki hastalık gibi değişiklik var mı diye getirip götürüyorlar. Tahliye edilmesi gereken 7 aylık hamile bir kadına bunlar yapılmamalı. Tutuksuz yargılanabilir, ev hapsi verilebilir. Birçok seçenek varken bu eziyet neden!” dedi.
DOĞUMLARINA ÇOK AZ KALDI
Türkiye cezaevlerinde Kimya Bozkurt dışında doğuma az kalmış 3 kadın daha var. 8 aylık hamile Zeynep Şakrak ve 6 aylık hamile Elif Tuğral İzmir Şakran Cezaevinde. 6 aylık Fatma Zehra Gül ise Uşak E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunuyor. Üç kadın da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. Bartın Cezaevinde tutuklu olan 7,5 aylık hamile Güzin Mızrak ise 20 Kasım’da tahliye edilmişti.
[Sevinç Özarslan] 28.11.2019 [BoldMedya]
NATO Türkiye üzerinden yeni bir varoluş krizine mi gebe? [Fatih Yurtsever]
Türkiye NATO’da Rusya’nın koçbaşı mı? NATO YPG’yi terör örgütü tanımazsa Rusya karşısında Polonya’yı savunmasız bırakacak hamle açıklayan Ankara ne yapıyor?
BOLD ANALİZ
NATO-Türkiye ilişkilerine yönelik her geçen gün ortaya çıkan yeni bilgiler 3-4 Aralık’ta Londra’ya yapılacak NATO Zirvesini daha da önemli hale getiriyor. Türk Hava Kuvvetleri geçtiğimiz pazartesi günü Ankara’da S-400 ve F-16 ile ortak çalışma yaptı. Katar ziyareti dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD Başkanı Trump ile varılan uzlaşı sonucu S-400 konusunun NATO düzleminde ele alınacağını ifade etti ancak henüz bu konu kamuoyu tarafından tam hazmedilmemişken, ismi açıklanmayan bir Türk diplomat Reuters haber ajansına konuştu.
Yetkili yaptığı açıklamada özetle; Türkiye’nin YPG konusundaki tutum ve görüşünün NATO tarafından kabul edilmemesi ve YPG’nin bir terör örgütü olduğunun sonuç bildirisine dahil edilmemesi durumunda, Türkiye’nin Baltık ülkeleri ve Polonya’nın savunmasına yönelik planı veto edeceği vurgulandı.
NATO’da kararlar oy birliği ile alınıyor. Bir ülkenin söz konusu kararı veto etmesi durumunda karar hayata geçirilemiyor. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhakından sonra Baltık ülkeleri ve Polonya, Rusya’yı tehdit olarak göremeye başladı. NATO; hem söz konusu ülkelerin güvenlik endişelerinin giderilmesi, hem de Rusya’nın saldırgan tutumundan vazgeçirilmesi için bir dizi tedbir almaya karar verdi.
Geçen yıl Kasım ayında icra edilen Trident Juncture Tatbikatı o zamana kadar yapılan en büyük ve en geniş katılımlı NATO tatbikatıydı. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa yaşanabilecek ani bir Rus müdahalesine karşı “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Ani Müdahale Görev Kuvveti” kuruldu. Nisan 2019 ayında NATO unsurlarının Karadeniz ve Baltık Denizinde daha fazla varlık göstermesi kararlaştırıldı.
Ancak nesnel bir bakış açısıyla, alınan tedbirler ve Rus politikaları beraber değerlendirildiğinde, Rusya’nın caydırılamadığı, aksine daha kararlı bir şekilde politikalarına devam ettiği görülüyor.
Baltık ülkeleri ve Polonya’nın güvenlik kaygılarının en üst seviyeye çıktığı, Makron tarafından başlatılan NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor tartışmalarının kızıştığı bir ortamda, Türkiye’nin yaptığı diplomatik manevranın başta S-400 ve YPG konusunda yaşanan sıkışmanın aşılması için zekice öne sürüldüğü düşünülebilir. Peki, işin aslı gerçekten öyle mi?
Merkel’in de ifade ettiği gibi, Türkiye son birkaç yıl içerisinde Batı ittifakından daha fazla Rusya’ya angaje olmuş gibi bir tutum takınsa da, yaşanan eksen değişikliğinin daha fazla momentum kazanmaması adına, Türkiye her şeye rağmen NATO içerisinde tutulması gereken bir ülke olarak görülüyor. Bu durumun farkında olan Rusya, Türkiye üzerindeki etkisini kullanarak NATO içerisinde kriz çıkarıyor.
Sosyal medyada ulusalcı çizgide paylaşım yapan hesaplar tarafından dün servis edilen “Moskova-Sen Petersburg arasında Baltık hattındaki tren yollarının kontrolünün Rus Ulaştırma Bakanlığı tarafından Kara Kuvvetlerine devredildiği haberi” ve devamında Reuters’e yapılan açıklama Türkiye ve Rusya’nın birlikte hareket ettiği izlenimini veriyor. Putin açıkça Baltık ülkeleri ve Polonya’ya her an müdahaleye hazırım diyor. Oluşan hava Türkiye’nin elinin güçlendiriyor. Zira, savunma planının onaylanmaması NATO açısından ciddi bir başarısızlık olacağı gibi, gerçek manada NATO’nun beyin ölümünün de gerçeklemesi anlamına gelecek.
Almanya Başbakanı Merkel’in Makron’un açıklamalarına cevaben “Avrupa’nın kendi başına NATO olmadan güvenliğini sağlamayacağı” realitesi ortada iken, yaşanabilecek bu tür bir başarısızlık, sadece Baltık ülkeleri ve Polonya’yı değil, diğer kıta Avrupası ülkelerini de yeni oluşum arayışlarına itebilir. Fransa’nın liderliğinde yeni bir Avrupa güvenlik mekanizmasının kurulması daha yüksek sesle dile getirilebilir. Söz konusu girişimin başarısı Rusya ile yapılacak bir iş birliğine göbekten bağlı olacağı için, zaten enerji konusunda ipleri elinde tutan Rusya, Avrupa meselelerine daha fazla müdahil olabilir. Ekonomik olarak AB içerisinde gücü eline alan ve şu ana kadar Bismark vari bir dış politika anlayışı ile hareket ederek askeri güç konusunu hiç gündeme getirmeyen Almanya da kendi kaderini kendi tayin etme yolunu tercih edebilir.
AB ülkelerini yeterince savunma harcamaları konusunda fedakarlıkta bulunmadıkları için eleştiren ABD açısından, önce krizi izlemek, üyelerin seçeneklerini ortaya koymasını beklemek ve kısa vadede herkes için en iyi seçeneğin NATO olduğunun farkına varıldığını görmek ve daha sonra krize müdahale etmek en rasyonel hal tarzı olarak düşünülebilir. Zira, NATO’nun etkinliği büyük ölçüde ABD’nin tavrına bağlı. Trump iyi bir iş adamı olarak bu durumu avantaja çevirip NATO harcamalarının bir bölümünü AB ülkelerine devredebilir.
Dünya büyük bir dönüşüm yaşıyor. Soğuk Savaş sonrasında değişime ayak uydurma konusunda büyük bir sınav veren NATO, tekrar bir dönüşümün arifesinde bulunuyor. Zaten bu Zirve’nin en önemli gündem maddelerinden biri de, bu dönüşüme yönelik Dışişleri Bakanları toplantısında verilen Alman ve Fransız tekliflerinin görüşülmesi olacak. Muhtemelen Zirve’de NATO mekanizmasındaki oybirliği ile karar verilmesi hususu da gündeme gelecek.
NATO bu haliyle Türkiye’nin kendi görüşlerini etkili bir şekilde gündeme getirebileceği tek uluslararası kuruluş özelliğine sahip. Hal böyle iken, büyük dönüşümlerin arifesinde yapılan büyük çıkışlar öngörülemeyen sonuçlar ile yüzleşilmesine neden olabilir. Türkiye’nin çıkışı zamanlama açısından zekice olsa da, konjonktür açısından oldukça riskli. Özellikle de NATO nezdinde, Türkiye’nin içerisindeki bir grup üzerinden Rusya ile beraber NATO’nun temellerini sarsan bir ülke olarak kabul algılanması tehlikesi mevcut. Türkiye her zaman kendi gündemini kendisi belirleyen bir ülke olmalıdır. Burada da en büyük sorumluluk ülkenin menfaatleri her şeyin üzerinde tutan bürokrat ve siyasetçilere düşmektedir.
[Fatih Yurtsever] 28.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ANALİZ
NATO-Türkiye ilişkilerine yönelik her geçen gün ortaya çıkan yeni bilgiler 3-4 Aralık’ta Londra’ya yapılacak NATO Zirvesini daha da önemli hale getiriyor. Türk Hava Kuvvetleri geçtiğimiz pazartesi günü Ankara’da S-400 ve F-16 ile ortak çalışma yaptı. Katar ziyareti dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD Başkanı Trump ile varılan uzlaşı sonucu S-400 konusunun NATO düzleminde ele alınacağını ifade etti ancak henüz bu konu kamuoyu tarafından tam hazmedilmemişken, ismi açıklanmayan bir Türk diplomat Reuters haber ajansına konuştu.
Yetkili yaptığı açıklamada özetle; Türkiye’nin YPG konusundaki tutum ve görüşünün NATO tarafından kabul edilmemesi ve YPG’nin bir terör örgütü olduğunun sonuç bildirisine dahil edilmemesi durumunda, Türkiye’nin Baltık ülkeleri ve Polonya’nın savunmasına yönelik planı veto edeceği vurgulandı.
NATO’da kararlar oy birliği ile alınıyor. Bir ülkenin söz konusu kararı veto etmesi durumunda karar hayata geçirilemiyor. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhakından sonra Baltık ülkeleri ve Polonya, Rusya’yı tehdit olarak göremeye başladı. NATO; hem söz konusu ülkelerin güvenlik endişelerinin giderilmesi, hem de Rusya’nın saldırgan tutumundan vazgeçirilmesi için bir dizi tedbir almaya karar verdi.
Geçen yıl Kasım ayında icra edilen Trident Juncture Tatbikatı o zamana kadar yapılan en büyük ve en geniş katılımlı NATO tatbikatıydı. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa yaşanabilecek ani bir Rus müdahalesine karşı “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Ani Müdahale Görev Kuvveti” kuruldu. Nisan 2019 ayında NATO unsurlarının Karadeniz ve Baltık Denizinde daha fazla varlık göstermesi kararlaştırıldı.
Ancak nesnel bir bakış açısıyla, alınan tedbirler ve Rus politikaları beraber değerlendirildiğinde, Rusya’nın caydırılamadığı, aksine daha kararlı bir şekilde politikalarına devam ettiği görülüyor.
Baltık ülkeleri ve Polonya’nın güvenlik kaygılarının en üst seviyeye çıktığı, Makron tarafından başlatılan NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor tartışmalarının kızıştığı bir ortamda, Türkiye’nin yaptığı diplomatik manevranın başta S-400 ve YPG konusunda yaşanan sıkışmanın aşılması için zekice öne sürüldüğü düşünülebilir. Peki, işin aslı gerçekten öyle mi?
Merkel’in de ifade ettiği gibi, Türkiye son birkaç yıl içerisinde Batı ittifakından daha fazla Rusya’ya angaje olmuş gibi bir tutum takınsa da, yaşanan eksen değişikliğinin daha fazla momentum kazanmaması adına, Türkiye her şeye rağmen NATO içerisinde tutulması gereken bir ülke olarak görülüyor. Bu durumun farkında olan Rusya, Türkiye üzerindeki etkisini kullanarak NATO içerisinde kriz çıkarıyor.
Sosyal medyada ulusalcı çizgide paylaşım yapan hesaplar tarafından dün servis edilen “Moskova-Sen Petersburg arasında Baltık hattındaki tren yollarının kontrolünün Rus Ulaştırma Bakanlığı tarafından Kara Kuvvetlerine devredildiği haberi” ve devamında Reuters’e yapılan açıklama Türkiye ve Rusya’nın birlikte hareket ettiği izlenimini veriyor. Putin açıkça Baltık ülkeleri ve Polonya’ya her an müdahaleye hazırım diyor. Oluşan hava Türkiye’nin elinin güçlendiriyor. Zira, savunma planının onaylanmaması NATO açısından ciddi bir başarısızlık olacağı gibi, gerçek manada NATO’nun beyin ölümünün de gerçeklemesi anlamına gelecek.
Almanya Başbakanı Merkel’in Makron’un açıklamalarına cevaben “Avrupa’nın kendi başına NATO olmadan güvenliğini sağlamayacağı” realitesi ortada iken, yaşanabilecek bu tür bir başarısızlık, sadece Baltık ülkeleri ve Polonya’yı değil, diğer kıta Avrupası ülkelerini de yeni oluşum arayışlarına itebilir. Fransa’nın liderliğinde yeni bir Avrupa güvenlik mekanizmasının kurulması daha yüksek sesle dile getirilebilir. Söz konusu girişimin başarısı Rusya ile yapılacak bir iş birliğine göbekten bağlı olacağı için, zaten enerji konusunda ipleri elinde tutan Rusya, Avrupa meselelerine daha fazla müdahil olabilir. Ekonomik olarak AB içerisinde gücü eline alan ve şu ana kadar Bismark vari bir dış politika anlayışı ile hareket ederek askeri güç konusunu hiç gündeme getirmeyen Almanya da kendi kaderini kendi tayin etme yolunu tercih edebilir.
AB ülkelerini yeterince savunma harcamaları konusunda fedakarlıkta bulunmadıkları için eleştiren ABD açısından, önce krizi izlemek, üyelerin seçeneklerini ortaya koymasını beklemek ve kısa vadede herkes için en iyi seçeneğin NATO olduğunun farkına varıldığını görmek ve daha sonra krize müdahale etmek en rasyonel hal tarzı olarak düşünülebilir. Zira, NATO’nun etkinliği büyük ölçüde ABD’nin tavrına bağlı. Trump iyi bir iş adamı olarak bu durumu avantaja çevirip NATO harcamalarının bir bölümünü AB ülkelerine devredebilir.
Dünya büyük bir dönüşüm yaşıyor. Soğuk Savaş sonrasında değişime ayak uydurma konusunda büyük bir sınav veren NATO, tekrar bir dönüşümün arifesinde bulunuyor. Zaten bu Zirve’nin en önemli gündem maddelerinden biri de, bu dönüşüme yönelik Dışişleri Bakanları toplantısında verilen Alman ve Fransız tekliflerinin görüşülmesi olacak. Muhtemelen Zirve’de NATO mekanizmasındaki oybirliği ile karar verilmesi hususu da gündeme gelecek.
NATO bu haliyle Türkiye’nin kendi görüşlerini etkili bir şekilde gündeme getirebileceği tek uluslararası kuruluş özelliğine sahip. Hal böyle iken, büyük dönüşümlerin arifesinde yapılan büyük çıkışlar öngörülemeyen sonuçlar ile yüzleşilmesine neden olabilir. Türkiye’nin çıkışı zamanlama açısından zekice olsa da, konjonktür açısından oldukça riskli. Özellikle de NATO nezdinde, Türkiye’nin içerisindeki bir grup üzerinden Rusya ile beraber NATO’nun temellerini sarsan bir ülke olarak kabul algılanması tehlikesi mevcut. Türkiye her zaman kendi gündemini kendisi belirleyen bir ülke olmalıdır. Burada da en büyük sorumluluk ülkenin menfaatleri her şeyin üzerinde tutan bürokrat ve siyasetçilere düşmektedir.
[Fatih Yurtsever] 28.11.2019 [BoldMedya]
Nuriye Gülmen BOLD’a konuştu: “Bu size öğretmenler günü hediyesi olsun diyerek işkence yaptılar”
KHK direnişinin sembol ismi Nuriye Gülmen, dört gün gözaltında kaldığı Vatan Emniyet’te kendisine ve arkadaşlarına yapılan işkenceleri anlattı.
BOLD ÖZEL – “KHK’lar iptal edilsin, OHAL komisyonu kapatılsın” sloganıyla 23 Kasım Cumartesi günü İstanbul Şişli’de düzenlenecek ‘Dayanışma Konserine’ polis müdahale etmiş ve aralarında Nuriye Gülmen, Acun Karadağ gibi KHK’lı akademisyenlerin bulunduğu 18 kişiyi gözaltına almıştı.
4 günlük gözaltı sürecinde avukatların aktardığı; işkence, kötü muamele, ilaç verilmemesi gibi uygulamaların yapıldığını Nuriye Gülmen doğruladı. Gülmen, gözaltında yaşadıklarını ve birkaç kişiyle başladıkları KHK direnişinin geldiği noktayı BOLD’a anlattı.
KONSERİN İPTALİ ÇOK ACİZCEYDİ
Gülmen, Dayanışma Konseriyle adaletsizliğe karşı sesini yükselten sembol isimleri halkla buluşturmaya çalıştıklarını belirterek şöyle konuştu:
“Cumartesi Anneleri, Rabia Naz’ın babası, Çorlu Tren Katliamı kurbanlarının yakınları gibi Türkiye’de adalet talebiyle öne çıkmış isimleri konsere davet etmiştik. Konser aniden iptal edildi.
Konserin iptali çok acizce bir şeydi onlar açısından. Bize bir yasak gerekçesi bile tebliğ etmediler. Sadece şu şu kanunlar, şu maddelere göre konser yasaklanmıştır diye bir belge verdiler. Ölün ama dayanışmayın, bu yasağın başka bir anlamı yoktu.
Biz yasağı tanımadık, insanlara çağrı yaptık. Lütfen gelin konserimizi yapacağız diye. Bu karşı duruş önemli ve bu yasaklamalar ancak bu şekilde aşılabilirdi. Tabi ki hukuki yollar zorlanmalı ama meşru zeminde yapılacak direnişlerle aşılır yasaklar.
Biz gittiğimizde insanlar bekliyorlardı. Şişli Camisinin olduğu cadde boyunca insanlar vardı ve bir abluka hali söz konusuydu. Ciddi polis yığınağı da vardı.
İçeriye girdiğimiz anda polis amiri “çevirin” dedi. ‘Dağılın bu konser yasaklanmıştır’ gibi bir uyarı anonsu dahi olmadan. Muhatap bir polis bile yok, etrafımızı çevirip, çember içindekileri gözaltına aldılar.
DÖRT GÜNLÜK İŞKENCELİ GÖZALTI SÜRECİ
Sonra da dört günlük uzun ve işkenceli gözaltı süreci başladı. Bugün Türkiye’de işkence denince 80’lerin, 90’ların işkenceleri ya da şu an ‘Çiftlik’ denilen işkence merkezinde yapılmakta olan gibi muameleyi işkence zannediyor insanlar sadece. Ama vücut bütünlüğüne, fiziki ve ruhsal bütünlüğe yapılmış her türlü saldırı işkencedir.
Alındığımız andan itibaren biz haksız gözaltıya karşı çıktık ve gözaltı uygulamalarının hiçbirini kabul etmedik. Ters kelepçe yaptılar, hastanenin içinde üst araması dayattılar, kollarımızı neredeyse kırma noktasında düşmanca davrandılar. Vatan Emniyet Müdürlüğünde nezarethanelere koydular 4 gün. Tuvalete gitmek istediğimizde götürülmedik, sorularımıza cevap vermediler. Ne zaman savcılığa götürüleceğimizi bilmeden bekledik. Bekleme halini, bizi yıldırma, yıpratma, yormaya dönüştürdüler. Zaten tutulduğumuz yer çok pis bir yerdi.
Son gün parmak izi alacağız dediler. Aslında bu doğrudan işkence yapmak için tasarlanmış bir şeydi. Normalde bize yakıştırdıkları, iddia ettikleri suçlamada bile parmak izi alınması gerekmiyor, kriminal bir durum değil ama ısrarla yaptılar. Kaldı ki bizim defalarca parmak izimiz alınmış zaten poliste var.
Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ birlikte gözaltına alındılar.
İŞKENCE MİZANSENİ HAZIRLANMIŞTI
Kadın polisler bizi nezarethanelerden aldı ve 15-20 erkek polisin bulunduğu bir odaya götürdüler. Ciddi bir mizansen vardı ve işkence uyguladılar bize. Yere yatırdılar, kollarımızı ters çevirdiler, hem sürekli hakaret ettiler hem de kafama defalarca tekme attılar. ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganı atmamam için göğsümü ezdiler. Belli teknikleri var daha önce böyle bir teknikle karşılaşmamıştım. Göğsünüzü ezerek nefes almanızı engelliyorlar ve slogan atamaz hale gelmenizi sağlıyorlar. Parmak izi aldıkları süre boyunca ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ diye slogan attım, sürekli darbe almaktan ve nefessiz bırakılmaktan bir ara bilincimi kaybettim. Ayakla ezme gibi bir yöntem de kullandılar. Yüzüstü yatırılmış durumdayken, ayak bileğinizi yere yapıştıracak şekilde ayaklarıyla üzerinize bastırıyorlar. Yani bir yerinizi kırmadan, iz bırakmadan işkence yapıyorlar.
BURASI ANKARA’YA BENZEMEZ; İSTANBUL’A HOŞ GELDİN!
Üzerimde tepinirken ‘Size bu öğretmenler günü hediyesi olsun’ gibi hakaret ve aşağılama yaptılar, sürekli ‘hocam’ diye dalga geçtiler. Sloganı kesmek için vücudumu sarstılar. Vücudunuz sarsılınca sesiniz kesik kesik çıkıyor, sonra o sesin taklidini yaparak sloganı değersizleştirmeye çalıştılar.
Sözlü saldırılarla onurumu kırmaya çalıştılar, kafama çok darbe aldığım için tam da hatırlamıyorum ama ‘Burası Ankara’ya benzemez İstanbul’a hoş geldin hocam’ gibi şeyler.
Hepimizi tek tek odaya aldılar ve aynı işkenceleri yaptılar. Ardından da zorla parmak izi alıp nezarethaneye attılar.”
İLAÇLAR VERİLMEDİ
Gülmen, gözaltı sürecindeki bir diğer işkence yönteminin de hastalara ilaçlarının verilmemesi olduğunu söylüyor:
“Gözaltındaki hastaların hiçbirine ilacı verilmedi. 60-70 yaşlarında üç tane abimiz vardı ilaçları verilmedi. Acun hocayla (Karadağ) Nursel hocanın da ilaçları verilmedi. Acun hocanın rahatsızlıkları ciddi. Hem kalp pili var, hem ciddi romatizması var ve tansiyon hastası. İlaçları verilmedi. Size reçete dayatıyorlar ve o bile iki gün sürüyor zaten. Sonra reçete sağlanıyor ilaçları getiriyorlar ama bu sefer de her ilaca imza attırmaya çalışıyorlar. Acun hoca da ‘bu gözaltı gayrı meşru’ diyerek imza atmadı. Onlar da ceza olarak ilaçları vermediler. Nursel hocanın ilacı yanında olduğu halde vermediler ona da reçete dayattılar.
HİÇBİR DAYATMALARINA BOYUN EĞMEDİK
Biz gözaltında tutulduğumuz süre boyunca, kapı dövdük, slogan attık, ‘baskılar bizi yıldıramaz’ diye slogan attık, hiçbir dayatmalarına boyun eğmedik, açlık grevi yaptık, orada ifade vermedik, bizden yapmamızı istedikleri hiçbir şeyi yapmadık, gözaltını tanımadık, dolayısıyla dördüncü gün bizi ezmek için hazırladıkları özel bir uygulamaydı bu parmak izi işlemi. Ama hiçbir şeye boyun eğmediğimiz için zafer duygusuyla çıktık oradan.
DÖRT GÜN GÖZALTI MAHKEME GÖRMEDEN TAHLİYE
Gözaltı kararını sözlü olarak bir savcıdan almışlar, dört günlük süre almışlar, sonra bizi çıkartacak savcı bulamadılar bir süre, dosyayı tevzi edemediler. O kadar gayrı meşru ki. Düşünün bir yere giriyorsunuz ve gözaltına alınıyorsunuz, hiçbir uyarı olmadan. Dört gün gözaltı süresi nedir? Bunlar nasıl savcılar nasıl hakimler? Gerçekten inanamıyorum. Kabul etmek istemiyorum ve çok öfkeleniyorum. Dört gün bizi gözaltında tuttular, sonra ne savcı ne hakim görmeden bizi serbest bıraktılar. Dosya üzerinden tamamen. Dört gün gözaltı ve işkence yanlarına kar kalsın diye düşünüyorlar.”
Nuriye Gülmen, Ankara Yüksel Caddesi’nde KHK’lara karşı ilk açık eylemi başlatan isim oldu.
FAŞİZME KARŞI NE YAPTIĞIMIZI TARİH SORACAK
Nuriye Gülmen, konserlerle KHK’lılar arasında yayılan çaresizliği dayanışma ruhuyla yıkmayı hedeflediklerini anlatıyor ve herkesin kendisine şu an ne yaptığını sormasını istiyor:
“Bugün Hitler faşizmi nasıl anılıyorsa AKP faşizmi de öyle yazılacak ilerde, bundan hiç şüphe duymuyoruz ama tarih şöyle yazılmıyor; ‘Bunlar geldiler insanlara bunları yaptılar’ diye.
Tamam da siz ne yaptınız? Birçok demokratik kitle örgütleri var. Bunu sormuyor muyuz biz de? Hitler faşizminin önünde neden durulamadı, karşısında duracak bir güç yok muydu diye. O yüzden herkese düşen bir sorumluluk var. Şu an bu faşizm varken nasıl daha fazlasını yapabiliriz, neler yapabiliriz. Dayanışma konseri de bunun içindi.
Bu süreçte yapmak istediğimiz her şey şiddetle engellenmeye çalışılıyor. Konserin engellenmesi de şaşırtıcı değil. ‘İşimizi istiyoruz’ sözünü söyletmemek için bile 2 bine yakın gözaltı yaptılar.
GÖKHAN AÇIKKOLLU DIŞINDA BİLİNMEYEN VAKALAR VAR
“Aynı zamanda maddi bir dayanışmayı da öngörüyordu konser. Biletlerden alınan ücretler direnişçiler arasında bölünecekti ama asıl mesele manevi dayanışmaydı. Özellikle KHK’lar sonucunda hayatını kaybedenler, intihar eden insanlar bizim için derin bir yaraydı. Konserden, kalp krizinden hayatını kaybeden KHK’lılar var ve ciddi bir çaresizlik yayıldı KHK’lılar arasında. İntihar en yakıcı biçimi.
Bize çaresizlik dayatılıyor, ‘istediğiniz gibi ölebilirsiniz, kalp kriziyle, gözaltında işkenceyle, intiharla ölebilirsiniz bizim için sorun teşkil etmez yeter ki dayanışmayın’ diyorlar. Mesela Gökhan Açıkkollu öğretmen gözaltında işkence nedeniyle hayatını kaybetti, bu bilinen vaka ama bilinmeyen çok vaka var.
BİR KIVILCIMDAN KORKUYORLAR
Kurmak istedikleri düzen; ‘biz her şeyi yaparız ama bunun karşısında kimse hiçbir şey yapamaz’ düzeni. Bu onlar açısından bir zorunluluk, böyle yapmak zorundalar çünkü insanlar son sınırlarına gelmiş durumdalar. Şu an için ciddi bir tepki görülmüyor olsa da küçük bir kıvılcımdan korkuyorlar ve bu nedenle böyle bir saldırganlık ve korku politikası uyguluyorlar.
Evet adamlar bir korku ortamı tesis ettiler ve ciddi bir tahakküm kurdular insanlar üzerinde. Ama böyle bir ortamda ‘biz sizin yasağınızı tanımıyoruz, o konseri yapmaya gidiyoruz’ demek çok önemli.
Bizimle birlikte hayatında ilk kez gözaltına alınan 19 yaşında gençler vardı. Onlar da hiçbir uygulamayı tanımadılar.
Nuriye Gülmen’in açlık grevi ile KHK’lar toplumda tartışılmaya başlandı.
DİRENİŞİMİZ “KHK’LIYIM” DEMEYİ NORMALLEŞTİRDİ
Nuriye Gülmen, KHK’larla ihraçlara karşı tek başına başlattığı eylemin bugün geldiği noktadan tüm direnişçilerin gurur duyduğunu söylüyor:
“9 Kasım’da (2016) ben tek başıma çıkmıştım sokağa. Mutlaka birilerinin yanıma geleceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yalnızdım diyemem yalnız değildim. Ama şimdi çok daha güçlüyüz. Açlık grevlerimiz çok büyük bir etki yarattı. Şimdi daha örgütlü bir direniş var.
İlk günden bu yana çok fazla şey ürettik. Bir gazete çıkartıyoruz, bir televizyonumuz var. Direnişçileri birleştirmeyi hedefleyen bir Direniş Meclisimiz var. Direniş bu kadar uzun sürdüğü için bir örgütlülük yarattı.
Biz ilk alana çıktığımızda insanlar KHK ile işlerinden atıldıklarını söylemeye çekiniyorlardı. Ciddi bir tecrit sebebi halk arasında. Bu tecrit çaresizlik duygusu yarattı. KHK’lar konusundaki korkuyu kıran direniş oldu. Meşruiyeti kazandık. Bugün yüksek sesle ve meşru biçimde KHK’lıyım denebiliyorsa bu direnişler sayesinde. En çok bunun gururunu taşıyoruz.
150 bine yakın insan atıldı. Bu adaletsizliği engellemenin tek yolu hep birlikte bir şeyler yapmak. Kendi direnişimiz dışında insanları bir araya getirecek işler yapmaya çalışıyoruz, dayanışma konseri de bunun içindi. Böyle sonuçlarla karşılaşıyoruz ama yapacağız. İnanın daha büyük konserin planı kafamızda oluştu. Yasakları aşacak, yasaklanmasında oluşacak tepkiden korkacakları, daha çok insanı katacağımız bir konseri planlamaya başladık.
SOSYAL MEDYADAN TEPKİLER YETMEZ
Bizim gibi devrimci demokrat insanlar da atıldılar daha dindar muhafazakar insanlar da atıldılar. Şimdiye kadar hayatlarında hiç karşılaşmadıkları bir şey. Tabi ki tepkilerimiz farklı oldu. Ama sonuçta çok farklı hayat pratikleri ve dünya görüşleri olan insanlar aynı uygulamaya maruz kaldılar. Şimdi ortak bir yerden ‘KHK’ların hukuksuz olduğunu’ söylüyorlar bu kıymetli bir şey ama bunun yarattığı adaletsizlikleri sadece sosyal medyada dile getirmekle değil daha güçlü şeyler yapmak gerekiyor. Bunun için bir araya gelmeli.”
Nuriye Gülmen açlık grevinin son günlerinde 34 kiloya düşmüştü.
NURİYE GÜLMEN KİMDİR?
Akademisyen ve aktivist Nuriye Gülmen, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kapsamında çıkartılan 679 sayılı kanun hükmünde kararname ile çalıştığı üniversiteden Fethullah Gülen Cemaati üyesi olduğu iddia edilerek ihraç edildi.
Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da ‘İşimi Geri İstiyorum’ sloganıyla tek başına eylem başlattı.
Gülmen’in başlattığı eylemin kitleselleşmeye başlaması üzerine peş peşe yasaklar ve gözaltı süreçleri başladı. Gülmen ve akademisyen arkadaşı Semih Özakça açlık grevine girdiler. Tepkinin büyümesi üzerine ikili tutuklandı ancak açlık grevini sürdürdüler. 324 gün boyunca açlık grevine devam ettiler. Sağlık sorunlarının artması üzerine aylar sonra tahliye edildiler. Gülmen ve Özakça, OHAL komisyonunun başvurularını reddetmesinin ardından 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Gülmen 34 kiloya düşmüştü.
OHAL Komisyonu’nun ret kararı Gülmen tarafından yargıya taşındı ancak yargı da işe iade talebini reddetti. Dosyası şu an bir üst mahkemede incelenmeyi bekliyor.
[Cevheri Güven] 28.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – “KHK’lar iptal edilsin, OHAL komisyonu kapatılsın” sloganıyla 23 Kasım Cumartesi günü İstanbul Şişli’de düzenlenecek ‘Dayanışma Konserine’ polis müdahale etmiş ve aralarında Nuriye Gülmen, Acun Karadağ gibi KHK’lı akademisyenlerin bulunduğu 18 kişiyi gözaltına almıştı.
4 günlük gözaltı sürecinde avukatların aktardığı; işkence, kötü muamele, ilaç verilmemesi gibi uygulamaların yapıldığını Nuriye Gülmen doğruladı. Gülmen, gözaltında yaşadıklarını ve birkaç kişiyle başladıkları KHK direnişinin geldiği noktayı BOLD’a anlattı.
KONSERİN İPTALİ ÇOK ACİZCEYDİ
Gülmen, Dayanışma Konseriyle adaletsizliğe karşı sesini yükselten sembol isimleri halkla buluşturmaya çalıştıklarını belirterek şöyle konuştu:
“Cumartesi Anneleri, Rabia Naz’ın babası, Çorlu Tren Katliamı kurbanlarının yakınları gibi Türkiye’de adalet talebiyle öne çıkmış isimleri konsere davet etmiştik. Konser aniden iptal edildi.
Konserin iptali çok acizce bir şeydi onlar açısından. Bize bir yasak gerekçesi bile tebliğ etmediler. Sadece şu şu kanunlar, şu maddelere göre konser yasaklanmıştır diye bir belge verdiler. Ölün ama dayanışmayın, bu yasağın başka bir anlamı yoktu.
Biz yasağı tanımadık, insanlara çağrı yaptık. Lütfen gelin konserimizi yapacağız diye. Bu karşı duruş önemli ve bu yasaklamalar ancak bu şekilde aşılabilirdi. Tabi ki hukuki yollar zorlanmalı ama meşru zeminde yapılacak direnişlerle aşılır yasaklar.
Biz gittiğimizde insanlar bekliyorlardı. Şişli Camisinin olduğu cadde boyunca insanlar vardı ve bir abluka hali söz konusuydu. Ciddi polis yığınağı da vardı.
İçeriye girdiğimiz anda polis amiri “çevirin” dedi. ‘Dağılın bu konser yasaklanmıştır’ gibi bir uyarı anonsu dahi olmadan. Muhatap bir polis bile yok, etrafımızı çevirip, çember içindekileri gözaltına aldılar.
DÖRT GÜNLÜK İŞKENCELİ GÖZALTI SÜRECİ
Sonra da dört günlük uzun ve işkenceli gözaltı süreci başladı. Bugün Türkiye’de işkence denince 80’lerin, 90’ların işkenceleri ya da şu an ‘Çiftlik’ denilen işkence merkezinde yapılmakta olan gibi muameleyi işkence zannediyor insanlar sadece. Ama vücut bütünlüğüne, fiziki ve ruhsal bütünlüğe yapılmış her türlü saldırı işkencedir.
Alındığımız andan itibaren biz haksız gözaltıya karşı çıktık ve gözaltı uygulamalarının hiçbirini kabul etmedik. Ters kelepçe yaptılar, hastanenin içinde üst araması dayattılar, kollarımızı neredeyse kırma noktasında düşmanca davrandılar. Vatan Emniyet Müdürlüğünde nezarethanelere koydular 4 gün. Tuvalete gitmek istediğimizde götürülmedik, sorularımıza cevap vermediler. Ne zaman savcılığa götürüleceğimizi bilmeden bekledik. Bekleme halini, bizi yıldırma, yıpratma, yormaya dönüştürdüler. Zaten tutulduğumuz yer çok pis bir yerdi.
Son gün parmak izi alacağız dediler. Aslında bu doğrudan işkence yapmak için tasarlanmış bir şeydi. Normalde bize yakıştırdıkları, iddia ettikleri suçlamada bile parmak izi alınması gerekmiyor, kriminal bir durum değil ama ısrarla yaptılar. Kaldı ki bizim defalarca parmak izimiz alınmış zaten poliste var.
Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ birlikte gözaltına alındılar.
İŞKENCE MİZANSENİ HAZIRLANMIŞTI
Kadın polisler bizi nezarethanelerden aldı ve 15-20 erkek polisin bulunduğu bir odaya götürdüler. Ciddi bir mizansen vardı ve işkence uyguladılar bize. Yere yatırdılar, kollarımızı ters çevirdiler, hem sürekli hakaret ettiler hem de kafama defalarca tekme attılar. ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganı atmamam için göğsümü ezdiler. Belli teknikleri var daha önce böyle bir teknikle karşılaşmamıştım. Göğsünüzü ezerek nefes almanızı engelliyorlar ve slogan atamaz hale gelmenizi sağlıyorlar. Parmak izi aldıkları süre boyunca ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ diye slogan attım, sürekli darbe almaktan ve nefessiz bırakılmaktan bir ara bilincimi kaybettim. Ayakla ezme gibi bir yöntem de kullandılar. Yüzüstü yatırılmış durumdayken, ayak bileğinizi yere yapıştıracak şekilde ayaklarıyla üzerinize bastırıyorlar. Yani bir yerinizi kırmadan, iz bırakmadan işkence yapıyorlar.
BURASI ANKARA’YA BENZEMEZ; İSTANBUL’A HOŞ GELDİN!
Üzerimde tepinirken ‘Size bu öğretmenler günü hediyesi olsun’ gibi hakaret ve aşağılama yaptılar, sürekli ‘hocam’ diye dalga geçtiler. Sloganı kesmek için vücudumu sarstılar. Vücudunuz sarsılınca sesiniz kesik kesik çıkıyor, sonra o sesin taklidini yaparak sloganı değersizleştirmeye çalıştılar.
Sözlü saldırılarla onurumu kırmaya çalıştılar, kafama çok darbe aldığım için tam da hatırlamıyorum ama ‘Burası Ankara’ya benzemez İstanbul’a hoş geldin hocam’ gibi şeyler.
Hepimizi tek tek odaya aldılar ve aynı işkenceleri yaptılar. Ardından da zorla parmak izi alıp nezarethaneye attılar.”
İLAÇLAR VERİLMEDİ
Gülmen, gözaltı sürecindeki bir diğer işkence yönteminin de hastalara ilaçlarının verilmemesi olduğunu söylüyor:
“Gözaltındaki hastaların hiçbirine ilacı verilmedi. 60-70 yaşlarında üç tane abimiz vardı ilaçları verilmedi. Acun hocayla (Karadağ) Nursel hocanın da ilaçları verilmedi. Acun hocanın rahatsızlıkları ciddi. Hem kalp pili var, hem ciddi romatizması var ve tansiyon hastası. İlaçları verilmedi. Size reçete dayatıyorlar ve o bile iki gün sürüyor zaten. Sonra reçete sağlanıyor ilaçları getiriyorlar ama bu sefer de her ilaca imza attırmaya çalışıyorlar. Acun hoca da ‘bu gözaltı gayrı meşru’ diyerek imza atmadı. Onlar da ceza olarak ilaçları vermediler. Nursel hocanın ilacı yanında olduğu halde vermediler ona da reçete dayattılar.
HİÇBİR DAYATMALARINA BOYUN EĞMEDİK
Biz gözaltında tutulduğumuz süre boyunca, kapı dövdük, slogan attık, ‘baskılar bizi yıldıramaz’ diye slogan attık, hiçbir dayatmalarına boyun eğmedik, açlık grevi yaptık, orada ifade vermedik, bizden yapmamızı istedikleri hiçbir şeyi yapmadık, gözaltını tanımadık, dolayısıyla dördüncü gün bizi ezmek için hazırladıkları özel bir uygulamaydı bu parmak izi işlemi. Ama hiçbir şeye boyun eğmediğimiz için zafer duygusuyla çıktık oradan.
DÖRT GÜN GÖZALTI MAHKEME GÖRMEDEN TAHLİYE
Gözaltı kararını sözlü olarak bir savcıdan almışlar, dört günlük süre almışlar, sonra bizi çıkartacak savcı bulamadılar bir süre, dosyayı tevzi edemediler. O kadar gayrı meşru ki. Düşünün bir yere giriyorsunuz ve gözaltına alınıyorsunuz, hiçbir uyarı olmadan. Dört gün gözaltı süresi nedir? Bunlar nasıl savcılar nasıl hakimler? Gerçekten inanamıyorum. Kabul etmek istemiyorum ve çok öfkeleniyorum. Dört gün bizi gözaltında tuttular, sonra ne savcı ne hakim görmeden bizi serbest bıraktılar. Dosya üzerinden tamamen. Dört gün gözaltı ve işkence yanlarına kar kalsın diye düşünüyorlar.”
Nuriye Gülmen, Ankara Yüksel Caddesi’nde KHK’lara karşı ilk açık eylemi başlatan isim oldu.
FAŞİZME KARŞI NE YAPTIĞIMIZI TARİH SORACAK
Nuriye Gülmen, konserlerle KHK’lılar arasında yayılan çaresizliği dayanışma ruhuyla yıkmayı hedeflediklerini anlatıyor ve herkesin kendisine şu an ne yaptığını sormasını istiyor:
“Bugün Hitler faşizmi nasıl anılıyorsa AKP faşizmi de öyle yazılacak ilerde, bundan hiç şüphe duymuyoruz ama tarih şöyle yazılmıyor; ‘Bunlar geldiler insanlara bunları yaptılar’ diye.
Tamam da siz ne yaptınız? Birçok demokratik kitle örgütleri var. Bunu sormuyor muyuz biz de? Hitler faşizminin önünde neden durulamadı, karşısında duracak bir güç yok muydu diye. O yüzden herkese düşen bir sorumluluk var. Şu an bu faşizm varken nasıl daha fazlasını yapabiliriz, neler yapabiliriz. Dayanışma konseri de bunun içindi.
Bu süreçte yapmak istediğimiz her şey şiddetle engellenmeye çalışılıyor. Konserin engellenmesi de şaşırtıcı değil. ‘İşimizi istiyoruz’ sözünü söyletmemek için bile 2 bine yakın gözaltı yaptılar.
GÖKHAN AÇIKKOLLU DIŞINDA BİLİNMEYEN VAKALAR VAR
“Aynı zamanda maddi bir dayanışmayı da öngörüyordu konser. Biletlerden alınan ücretler direnişçiler arasında bölünecekti ama asıl mesele manevi dayanışmaydı. Özellikle KHK’lar sonucunda hayatını kaybedenler, intihar eden insanlar bizim için derin bir yaraydı. Konserden, kalp krizinden hayatını kaybeden KHK’lılar var ve ciddi bir çaresizlik yayıldı KHK’lılar arasında. İntihar en yakıcı biçimi.
Bize çaresizlik dayatılıyor, ‘istediğiniz gibi ölebilirsiniz, kalp kriziyle, gözaltında işkenceyle, intiharla ölebilirsiniz bizim için sorun teşkil etmez yeter ki dayanışmayın’ diyorlar. Mesela Gökhan Açıkkollu öğretmen gözaltında işkence nedeniyle hayatını kaybetti, bu bilinen vaka ama bilinmeyen çok vaka var.
BİR KIVILCIMDAN KORKUYORLAR
Kurmak istedikleri düzen; ‘biz her şeyi yaparız ama bunun karşısında kimse hiçbir şey yapamaz’ düzeni. Bu onlar açısından bir zorunluluk, böyle yapmak zorundalar çünkü insanlar son sınırlarına gelmiş durumdalar. Şu an için ciddi bir tepki görülmüyor olsa da küçük bir kıvılcımdan korkuyorlar ve bu nedenle böyle bir saldırganlık ve korku politikası uyguluyorlar.
Evet adamlar bir korku ortamı tesis ettiler ve ciddi bir tahakküm kurdular insanlar üzerinde. Ama böyle bir ortamda ‘biz sizin yasağınızı tanımıyoruz, o konseri yapmaya gidiyoruz’ demek çok önemli.
Bizimle birlikte hayatında ilk kez gözaltına alınan 19 yaşında gençler vardı. Onlar da hiçbir uygulamayı tanımadılar.
Nuriye Gülmen’in açlık grevi ile KHK’lar toplumda tartışılmaya başlandı.
DİRENİŞİMİZ “KHK’LIYIM” DEMEYİ NORMALLEŞTİRDİ
Nuriye Gülmen, KHK’larla ihraçlara karşı tek başına başlattığı eylemin bugün geldiği noktadan tüm direnişçilerin gurur duyduğunu söylüyor:
“9 Kasım’da (2016) ben tek başıma çıkmıştım sokağa. Mutlaka birilerinin yanıma geleceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yalnızdım diyemem yalnız değildim. Ama şimdi çok daha güçlüyüz. Açlık grevlerimiz çok büyük bir etki yarattı. Şimdi daha örgütlü bir direniş var.
İlk günden bu yana çok fazla şey ürettik. Bir gazete çıkartıyoruz, bir televizyonumuz var. Direnişçileri birleştirmeyi hedefleyen bir Direniş Meclisimiz var. Direniş bu kadar uzun sürdüğü için bir örgütlülük yarattı.
Biz ilk alana çıktığımızda insanlar KHK ile işlerinden atıldıklarını söylemeye çekiniyorlardı. Ciddi bir tecrit sebebi halk arasında. Bu tecrit çaresizlik duygusu yarattı. KHK’lar konusundaki korkuyu kıran direniş oldu. Meşruiyeti kazandık. Bugün yüksek sesle ve meşru biçimde KHK’lıyım denebiliyorsa bu direnişler sayesinde. En çok bunun gururunu taşıyoruz.
150 bine yakın insan atıldı. Bu adaletsizliği engellemenin tek yolu hep birlikte bir şeyler yapmak. Kendi direnişimiz dışında insanları bir araya getirecek işler yapmaya çalışıyoruz, dayanışma konseri de bunun içindi. Böyle sonuçlarla karşılaşıyoruz ama yapacağız. İnanın daha büyük konserin planı kafamızda oluştu. Yasakları aşacak, yasaklanmasında oluşacak tepkiden korkacakları, daha çok insanı katacağımız bir konseri planlamaya başladık.
SOSYAL MEDYADAN TEPKİLER YETMEZ
Bizim gibi devrimci demokrat insanlar da atıldılar daha dindar muhafazakar insanlar da atıldılar. Şimdiye kadar hayatlarında hiç karşılaşmadıkları bir şey. Tabi ki tepkilerimiz farklı oldu. Ama sonuçta çok farklı hayat pratikleri ve dünya görüşleri olan insanlar aynı uygulamaya maruz kaldılar. Şimdi ortak bir yerden ‘KHK’ların hukuksuz olduğunu’ söylüyorlar bu kıymetli bir şey ama bunun yarattığı adaletsizlikleri sadece sosyal medyada dile getirmekle değil daha güçlü şeyler yapmak gerekiyor. Bunun için bir araya gelmeli.”
Nuriye Gülmen açlık grevinin son günlerinde 34 kiloya düşmüştü.
NURİYE GÜLMEN KİMDİR?
Akademisyen ve aktivist Nuriye Gülmen, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kapsamında çıkartılan 679 sayılı kanun hükmünde kararname ile çalıştığı üniversiteden Fethullah Gülen Cemaati üyesi olduğu iddia edilerek ihraç edildi.
Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da ‘İşimi Geri İstiyorum’ sloganıyla tek başına eylem başlattı.
Gülmen’in başlattığı eylemin kitleselleşmeye başlaması üzerine peş peşe yasaklar ve gözaltı süreçleri başladı. Gülmen ve akademisyen arkadaşı Semih Özakça açlık grevine girdiler. Tepkinin büyümesi üzerine ikili tutuklandı ancak açlık grevini sürdürdüler. 324 gün boyunca açlık grevine devam ettiler. Sağlık sorunlarının artması üzerine aylar sonra tahliye edildiler. Gülmen ve Özakça, OHAL komisyonunun başvurularını reddetmesinin ardından 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Gülmen 34 kiloya düşmüştü.
OHAL Komisyonu’nun ret kararı Gülmen tarafından yargıya taşındı ancak yargı da işe iade talebini reddetti. Dosyası şu an bir üst mahkemede incelenmeyi bekliyor.
[Cevheri Güven] 28.11.2019 [BoldMedya]
Yeniden ‘Herkes O’nu Okuyor’: “Peygamberyolu.com güncel içeriklerle okuyucusunun karşısında”
Hz. Muhammed (sas) hayatını derinlemesine inceleyen Peygamberyolu.com sitesi yeni içeriklerle okuyucuların karşısına çıktı.
Bu noktada site son dönemde, ‘Hicret, Entegrasyon, Diyalog ve Asimilasyon‘ içerikli 3 yazıyı, ‘Efendimiz’e (sas) Adanmış Bir Ömür: Ümmü Eymen’ başlıklı yazı, ilk 2 bölümü yayınlanan ve 12 bölüm şeklinde planlanan ‘Efendimiz (sas), Gençlerle Geleceğe Yürümüştür!‘ yazı dizisini ve ‘Efendimiz’in (sas) Kriz Yönetimi: Temel Esaslar (Mekke Dönemi)’ isimli makaleyi okuyucularının dikkatine sundu.
Üç yeni dilde yayın hazırlığı
Site önümüzdeki günlerde çocuk ve eğitimle ilgili bir yazı dizisine daha okuyucularıyla paylaşacak. Sitede Arapça, İngilizce ve Endonezce yayın hazırlıkları da devam ediyor. Site makale çalışmalarının yanında siyerle ilgili tespit edilen belli konularda kitap çalışmalarına da devam etmekte.
Diğer yandan 2013-2016 yılları arasında Türkiye’de faaliyette olan ve “Herkes O’nu Okuyor” adlı yarışmayla adını kısa zamanda duyuran Peygamber Yolu Derneği’de 2017 yılında tekrar faaliyette geçti. Dernek Türkiye’de faal olduğu 3 yıl içinde toplamda 4 milyona yakın insan yarışmaya katılmıştı. Aynı zamanda derneğin sitesi olan Peygamberyolu.com adresi de bir yıldır faaliyette.
Asr-ı Saadet’te Bugün: “Hz. Peygamber’in bütün hayatı ayrıntılarıyla sunuluyor”
Dokuz ana bölümden oluşan Peygamberyolu.com sitesi ilk olarak Hz. Muhammed’in (sas) hayatını bütün ayrıntılarıyla okuyucuya sunuyor. Hz. Peygamber’in (sas) Mekke ve Medine yılları, hicreti, duaları, mucizeleri, tıp adına uygulama-tavsiyeleri ve hikmet dolu sünnetleri mercek altına alııyor.
İkinci olarak sitede siyer felsefesi başlığı altında insanı, hayatı, dini, fert ve toplumu ilgilendirilen konularla alakalı yaşanan gelişmeler, krizler ve problemler, nebevî metodolojilerle masaya yatırılıyor.
Hz. Muhammed’in (sas) risalet günlüğü
Üçüncü olarak sitenin en dikkat çekici yeri olarak gösterilen, “Efendimiz’in risalet günlüğü” bölümü. Bu bölüm için, “Bu bölümde Efendimiz’e peygamberlik geldiği günden itibaren hangi gün hangi ayetin geldiği, öncesinde nelerin yaşandığı ve gelen ayetle neyin ne kadar değiştiği, Efendimiz’in, hangi beyanını nerede ve kime söylediği, hangi sahabenin ne zaman Müslüman olduğu, hangi hükmün ne zaman ve hangi aşamalarla gündeme geldiği ve konuyla ilgili son noktanın ne zaman konulduğu gibi hususları okuyabilirsiniz.” ifadelerine yer veriliyor.
Dördüncü Hz. Peygamber’in (sas) peygamberliği, Kur’an’la irtibatı, beyanları, kadın haklarıyla alakalı düzenlemeleri, kulluk hayatı derinlemesine izah ediliyor. Ayrıca bu bölümde Efendimiz’le (sas) alakalı aktüel sorulara da cevaplar veriliyor.
Beşinci bölümde hakkında yazılan ve Hz. Muhammed’i (sas) daha yakından tanımamızı sağlayacak kitaplar tanıtılıyor. Siyer, Sünnet ve İslam tarihiyle alakalı akademik bakış açısıyla kaleme alınmış makaleler bulunuyor.
Altıncı bölümde sahabenin hayatı mercek altına alınıyor.
Yedinci bölümde Allah Resûlü’nün (sas) ayak bastığı mekanlar, o mekanlarda yaşanan hadiselerle birlikte nazarlara sunularak coğrafyanın diliyle siyere yeni bir bakış getiriliyor.
Son iki bölümde ise herkesi yakından ilgilendiren aile ve çocuk üzerine çalışmalar yayınlanıyor.
[TR724] 28.11.2019
Bu noktada site son dönemde, ‘Hicret, Entegrasyon, Diyalog ve Asimilasyon‘ içerikli 3 yazıyı, ‘Efendimiz’e (sas) Adanmış Bir Ömür: Ümmü Eymen’ başlıklı yazı, ilk 2 bölümü yayınlanan ve 12 bölüm şeklinde planlanan ‘Efendimiz (sas), Gençlerle Geleceğe Yürümüştür!‘ yazı dizisini ve ‘Efendimiz’in (sas) Kriz Yönetimi: Temel Esaslar (Mekke Dönemi)’ isimli makaleyi okuyucularının dikkatine sundu.
Üç yeni dilde yayın hazırlığı
Site önümüzdeki günlerde çocuk ve eğitimle ilgili bir yazı dizisine daha okuyucularıyla paylaşacak. Sitede Arapça, İngilizce ve Endonezce yayın hazırlıkları da devam ediyor. Site makale çalışmalarının yanında siyerle ilgili tespit edilen belli konularda kitap çalışmalarına da devam etmekte.
Peygamber Yolu Derneği de tekrar faaliyetteEfendimiz’in (sas) Kriz Yönetimi: Temel Esaslar (Mekke Dönemi) https://t.co/UMqnVZAOMr pic.twitter.com/6JFUYNpG15— Peygamber Yolu (@_peygamberyolu) November 27, 2019
Diğer yandan 2013-2016 yılları arasında Türkiye’de faaliyette olan ve “Herkes O’nu Okuyor” adlı yarışmayla adını kısa zamanda duyuran Peygamber Yolu Derneği’de 2017 yılında tekrar faaliyette geçti. Dernek Türkiye’de faal olduğu 3 yıl içinde toplamda 4 milyona yakın insan yarışmaya katılmıştı. Aynı zamanda derneğin sitesi olan Peygamberyolu.com adresi de bir yıldır faaliyette.
Asr-ı Saadet’te Bugün: “Hz. Peygamber’in bütün hayatı ayrıntılarıyla sunuluyor”
Dokuz ana bölümden oluşan Peygamberyolu.com sitesi ilk olarak Hz. Muhammed’in (sas) hayatını bütün ayrıntılarıyla okuyucuya sunuyor. Hz. Peygamber’in (sas) Mekke ve Medine yılları, hicreti, duaları, mucizeleri, tıp adına uygulama-tavsiyeleri ve hikmet dolu sünnetleri mercek altına alııyor.
İkinci olarak sitede siyer felsefesi başlığı altında insanı, hayatı, dini, fert ve toplumu ilgilendirilen konularla alakalı yaşanan gelişmeler, krizler ve problemler, nebevî metodolojilerle masaya yatırılıyor.
Hz. Muhammed’in (sas) risalet günlüğü
Üçüncü olarak sitenin en dikkat çekici yeri olarak gösterilen, “Efendimiz’in risalet günlüğü” bölümü. Bu bölüm için, “Bu bölümde Efendimiz’e peygamberlik geldiği günden itibaren hangi gün hangi ayetin geldiği, öncesinde nelerin yaşandığı ve gelen ayetle neyin ne kadar değiştiği, Efendimiz’in, hangi beyanını nerede ve kime söylediği, hangi sahabenin ne zaman Müslüman olduğu, hangi hükmün ne zaman ve hangi aşamalarla gündeme geldiği ve konuyla ilgili son noktanın ne zaman konulduğu gibi hususları okuyabilirsiniz.” ifadelerine yer veriliyor.
Dördüncü Hz. Peygamber’in (sas) peygamberliği, Kur’an’la irtibatı, beyanları, kadın haklarıyla alakalı düzenlemeleri, kulluk hayatı derinlemesine izah ediliyor. Ayrıca bu bölümde Efendimiz’le (sas) alakalı aktüel sorulara da cevaplar veriliyor.
Beşinci bölümde hakkında yazılan ve Hz. Muhammed’i (sas) daha yakından tanımamızı sağlayacak kitaplar tanıtılıyor. Siyer, Sünnet ve İslam tarihiyle alakalı akademik bakış açısıyla kaleme alınmış makaleler bulunuyor.
Altıncı bölümde sahabenin hayatı mercek altına alınıyor.
Yedinci bölümde Allah Resûlü’nün (sas) ayak bastığı mekanlar, o mekanlarda yaşanan hadiselerle birlikte nazarlara sunularak coğrafyanın diliyle siyere yeni bir bakış getiriliyor.
Son iki bölümde ise herkesi yakından ilgilendiren aile ve çocuk üzerine çalışmalar yayınlanıyor.
[TR724] 28.11.2019
Anne babası tutuklu, Akif kanser ama hakimler ikna olmuyor!
Anne ve babası sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanan kanser hastası 6 yaşındaki Akif Daştan’ın durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Akif’in babaannesi, insan hakları savunucusu HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mesajda, “Ömer bey Akif’in durumu hiç iyiye gitmiyor. Sürekli hastaneye gidip geliyoruz. Ne olur bize yardımcı olun. En azından annesinin yanında olmasına ihtiyacı var… Ne olur yardım edin biz!” diyerek yardım talebinde bulundu.
GÖZ GÖRE GÖRE ERİYOR
Ömer Faruk Gergerlioğlu ise söz konusu mesajı, “Anne, babası tutuklu kanser Akif Daştan’ın babaannesi diyor ki… Gerisini insanlığa bırakıyorum..!” ifadeleriyle paylaştı. Kanser hastası Akif’in annesine ihtiyacı var ama hakimler oralı bile olmuyor! Tedavisi yarım kalan Akif, adım adım ölüme gidiyor.
Çocukları Akif’in lösemi tedavisiyle ilgilenirken yarım saat arayla tutuklanan Şenay ve Mustafa Daştan çiftinin tutukluğa itirazı, geçtiğimiz hafta ‘kaçma şüphesi’ gerekçesiyle reddedildi. Şenay Daştan ve Mustafa Daştan çifti Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yarım saat arayla 15 Kasım günü tutuklanmışlardı. Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin, Akif’in lösemi raporlarını ve tedavi sürecinde annesinin yanında olması gerektiğini gözönüne almadan verdiği karara ailenin avukatları tüm bu unsurları gözönünde bulundurarak itiraz etti.
DELİLLER TOPLANDI
İtiraz dilekçesinde, delillerin toplandığı, Akif’in devam eden ağır tedavisi nedeniyle kaçma şüphesinin bulunmadığı belirtilse de hakim, ‘tutukluluğa devam’ kararı verdi. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Akif’in babaannesiyle görüştüğünü, “Akif’in günlerdir yemek yemediğini ve sürekli annensini istediğini’ söylüyor.
[TR724] 28.11.2019
GÖZ GÖRE GÖRE ERİYOR
Ömer Faruk Gergerlioğlu ise söz konusu mesajı, “Anne, babası tutuklu kanser Akif Daştan’ın babaannesi diyor ki… Gerisini insanlığa bırakıyorum..!” ifadeleriyle paylaştı. Kanser hastası Akif’in annesine ihtiyacı var ama hakimler oralı bile olmuyor! Tedavisi yarım kalan Akif, adım adım ölüme gidiyor.
TAHLİYE TALEPLERİ REDDEDİLDİAnne, babası tutuklu kanser Akif Daştan'ın babaannesi diyor ki— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) November 28, 2019
Gerisini insanlığa bırakıyorum..!
"Ömer bey Akif'in durumu hiç iyiye gitmiyor sürekli hastaneye gidip geliyoruz neolur bize yardımcı olun en azından annesinin yanında olmasına ihtiyacı var, ne olur yardım edin bize" pic.twitter.com/lye0wISxlB
Çocukları Akif’in lösemi tedavisiyle ilgilenirken yarım saat arayla tutuklanan Şenay ve Mustafa Daştan çiftinin tutukluğa itirazı, geçtiğimiz hafta ‘kaçma şüphesi’ gerekçesiyle reddedildi. Şenay Daştan ve Mustafa Daştan çifti Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yarım saat arayla 15 Kasım günü tutuklanmışlardı. Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin, Akif’in lösemi raporlarını ve tedavi sürecinde annesinin yanında olması gerektiğini gözönüne almadan verdiği karara ailenin avukatları tüm bu unsurları gözönünde bulundurarak itiraz etti.
DELİLLER TOPLANDI
İtiraz dilekçesinde, delillerin toplandığı, Akif’in devam eden ağır tedavisi nedeniyle kaçma şüphesinin bulunmadığı belirtilse de hakim, ‘tutukluluğa devam’ kararı verdi. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Akif’in babaannesiyle görüştüğünü, “Akif’in günlerdir yemek yemediğini ve sürekli annensini istediğini’ söylüyor.
[TR724] 28.11.2019
Bank Asya’nın TMSF’ye devrindeki hukuksuzluklar raporlaştırıldı
Bank Asya’ya hukuksuz olarak el konulmasıyla ilgili sürece dair hukuki bir rapor hazırlandı. Mülkiyet Hakkı İhlalleri İzleme Projesi kapsamında hazırlanan 35 sayfalık raporda, siyasi iktidarın bankayı batırmak için yaptıkları tek tek sıralanıyor. Ardından yapılan hukuksuzluklarla bankanın nasıl TMSF’ye devredildiği maddeler halinde sıralanıyor.
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak BankAsya’ya el konulması süreci ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen Hareketiyle girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda Banka’ya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce Banka’nın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra Banka’nın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, Banka’ya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
TÜRKİYE AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır. BankAsya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. BankAsya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan IŞIK kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hala devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
https://mulkiyetihlali.files.wordpress.com/2019/11/bank-asya-rapor-1.pdf
[TR724] 28.11.2019
Raporun sonuç kısmında, şöyle deniliyor: “Sonuç olarak BankAsya’ya el konulması süreci ayrıntılı olarak incelendiğinde, Banka’nın, siyasi irade tarafından, Gülen Hareketiyle girişilen mücadelenin aşamalarından biri olarak görüldüğü, bu kapsamda Banka’ya el konulması sürecinin, tamamen siyasi kararlar doğrultusunda şekillendiği, önce Banka’nın ekonomik değerlerinin kötüleştirilmesine yönelik adımlar atıldığı, sonrasında tasarlanmış bir süreç ile banka yönetiminin geçici olarak devralındığı, bu devirden sonra Banka’nın ekonomik verilerinin kötü olduğuna dair yanlış ve çarpıtılmış bilgiler içeren raporlar hazırlandığı ve bu raporlara dayanılarak, Banka’ya tamamen el konularak TMSF’ye devredildiği görülmektedir.”
TÜRKİYE AİHM’DE MAHKUM OLACAK!
“Yukarıda ayrıntılı incelendiği üzere Banka’ya el konulması sürecinde idare tarafından yapılan eylem ve işlemlerin tamamına yakını hukuka aykırıdır. BankAsya’ya el konulması kararı AİHM ve ICSID yargılamalarına konu edildiği takdirde kuvvetle muhtemel Türkiye aleyhine neticelenecek yargılama süreçleri yaşanacaktır. BankAsya’ya el konulması ile ilgili iç hukukun son merhalesi olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Kenan IŞIK kararı da tüm bu değerlendirmeler ışığında açıkça hukuki dayanaktan yoksun, hala devam etmekte olan siyasetin yargı üzerindeki etkisi altında alınmış bir karar olduğu izlenimini vermektedir.”
RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
https://mulkiyetihlali.files.wordpress.com/2019/11/bank-asya-rapor-1.pdf
[TR724] 28.11.2019
Konya Savcısı, yanlış Adem’in peşine düştü!
Sürgün gazetecilerden Adem Yavuz Arslan’ın başına gelenler, Türkiye’de yargının içler acısı halini göstermesi açısından önemli! Konya cumhuriyet savcısı Abdullah Şen, @YavuzArslan21 adlı hesaptan paylaşılan bir tweet sebebiyle yurt dışında yaşayan gazeteci Adem Yavuz Arslan hakkında soruşturma başlattı. Yetmedi ‘Adem Yavuz Arslan’ hakkında iddianame hazırladı. Mahkeme ise iddianameyi ‘bu kişi o kişi değil’ diyerek iade etmek yerine kabul etti. Ancak skandallar bununla da sınırlı kalmadı; hakim gazeteci Adem Yavuz Arslan hakkında bir de ‘yakalama’ kararı çıkardı.
Ferhan Şensoy’un senaryosunu yazıp başrolünde oynadığı 2005 yılı yapımı ‘Pardon’ filmini hatırlarsınız! İşte AKP’nin yeni Türkiye’sinde her gün filmlere konu olacak benzer trajikomik olaylar yaşanıyor. Son olayın ‘mağduru’ sürgün gazetecilerden Adem Yavuz Arslan! Konya’da Abdullah Şen isimli genç bir savcı, Yavuz Arslan adında bir avukatın paylaştığı tweet yüzünden gazeteci Adem Yavuz Arslan hakkında iddianame hazırladı.
Geçtiğimiz yıl Nisan ayında Konya’da gözaltına alınan 77 kişiye insanlık dışı muamele ve işkence yapıldığı iddiaları sosyal medyada gündem olmuştu.
#işkenceÜssüKONYA etiketiyle paylaşılan mesajlarda, operasyonu yapan savcı Durmuş Ali Karakoca’nın şüphelilere ağza alınmayacak küfürler ettiği ve hakaretlerde bulunduğu iddia edilmişti. Sosyal medyada gündem olan bu mesajlar üzerine harekete geçen Konya Savcısı Abdullah Şen, ‘kamu görevlisine hakaret’ suçunun işlendiği gerekçesiyle 6 kişi hakkında iddianame düzenledi.
https://www.tr724.com/28-subati-aratmiyorlar-konya-savcisi-gozaltindaki-kadinlarin-basini-actirip-agir-kufurlerle-iskence-yapiyor/
6 KİŞİ HAKKINDA İDDİANAME DÜZENLENDİ
19 Ekim 2019 tarihli iddianamede, işkence yaptığı iddia edilen Savcı Durmuş Ali Karakoca mağdur sıfatıyla yer alıyor. İddianamede, @Yavuzarslan21 adlı Twitter hesabından #işkenceÜssüKONYA etiketiyle atılan tweet de yer alıyor. Söz konusu paylaşımda, “Akıllara durgunluk veren, insanlığını kaybetmiş bir savcı müsveddesinin yapmış olduğu işkence Okurken gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, tabi sizde insanlığınızı, vicdanınızı yitirmediyseniz isimleri not edin… UNUTMAYIN Kİ işkence de zaman aşımı yoktur.” deniliyor.
YANLIŞ ADEM’E DAVA AÇILDI!
Savcı, söz konusu hesabın Tr724 Washington Temsilcisi Adem Yavuz Arslan’a ait olduğunu zannederek iddianame düzenliyor. İddianamedeki diğer şüpheliler, Cevheri Güven, Said Sefa, Ahmet Şahinalp, Erkan İnar ve İskender Sezek. Savcı, Adem Yavuz Arslan’ın kullanıcısı olduğu diğer şüphelilerin de işkencenin sorumlusu olarak savcı Durmuş Ali Karakoca’yı gösteren twitler attıklarını iddia ediyor.
Gazeteci Adem Yavuz Arslan, trajikomik olaya tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi. Şu ifadeleri kullandı: “AKP yargısı çığır açmaya devam ediyor. Konya’dan Abdullah Şen isimli bir savcı dava açmış, yakalama kararı çıkarılmış. Bu savcı arkadaş hukuk bilmiyor kesin de, okuma yazma da bilmiyor galiba. Birincisi benim böyle bir tweet hesabım yok. Benim iki tweet hesabım var ikisi de mavi tıklı, onaylı hesap. İkisi de kendi adıma , biri Türkiye de yasaklı. Yani kim olduğunu bilmediğim bir hesaptan iddianame yazıyor , üstüne bir de yakalama çıkarıyorsunuz. Böyle absürd bir iddianameyi mahkeme de kabul ediyor. “Ben filan gazeteciye dava açtım” diye kariyer yapıyorsanız bilemem ama hiç komik değil!”
1,5 YIL ÖNCE SAVCI YAPILMIŞ!
Konya Savcısı Abdullah Şen, Ekim 2016 tarihli HSK kararnamesiyle ilk defa mesleğe atanmış, söz konusu Twitter mesajlarının atıldığı tarihte meslekte henüz 1,5 yıllık savcıydı. Aslında iddianamede @yavuzarslan21 isimli hesabın “Av. Yavuz Arslan adlı kullanıcı” tarafından yönetildiğini de yazmış ama ne yapıp edip sonunda Adem Yavuz Arslan’a bağlamış. Bu arada işkence yaptırdığı iddia edilen savcı Durmuş Ali Karakoca hakkında herhangi bir soruşturma yapılıp yapılmadığı bilinmiyor. İşkence iddialarının merkezindeki isim Savcı Durmuş Ali Karakoca hakkında daha önce Bayburt’ta görev yaptığı dönemde de işkence talimatı verdiği iddia edilmişti
[TR724] 28.11.2019
Ferhan Şensoy’un senaryosunu yazıp başrolünde oynadığı 2005 yılı yapımı ‘Pardon’ filmini hatırlarsınız! İşte AKP’nin yeni Türkiye’sinde her gün filmlere konu olacak benzer trajikomik olaylar yaşanıyor. Son olayın ‘mağduru’ sürgün gazetecilerden Adem Yavuz Arslan! Konya’da Abdullah Şen isimli genç bir savcı, Yavuz Arslan adında bir avukatın paylaştığı tweet yüzünden gazeteci Adem Yavuz Arslan hakkında iddianame hazırladı.
Geçtiğimiz yıl Nisan ayında Konya’da gözaltına alınan 77 kişiye insanlık dışı muamele ve işkence yapıldığı iddiaları sosyal medyada gündem olmuştu.
#işkenceÜssüKONYA etiketiyle paylaşılan mesajlarda, operasyonu yapan savcı Durmuş Ali Karakoca’nın şüphelilere ağza alınmayacak küfürler ettiği ve hakaretlerde bulunduğu iddia edilmişti. Sosyal medyada gündem olan bu mesajlar üzerine harekete geçen Konya Savcısı Abdullah Şen, ‘kamu görevlisine hakaret’ suçunun işlendiği gerekçesiyle 6 kişi hakkında iddianame düzenledi.
https://www.tr724.com/28-subati-aratmiyorlar-konya-savcisi-gozaltindaki-kadinlarin-basini-actirip-agir-kufurlerle-iskence-yapiyor/
6 KİŞİ HAKKINDA İDDİANAME DÜZENLENDİ
19 Ekim 2019 tarihli iddianamede, işkence yaptığı iddia edilen Savcı Durmuş Ali Karakoca mağdur sıfatıyla yer alıyor. İddianamede, @Yavuzarslan21 adlı Twitter hesabından #işkenceÜssüKONYA etiketiyle atılan tweet de yer alıyor. Söz konusu paylaşımda, “Akıllara durgunluk veren, insanlığını kaybetmiş bir savcı müsveddesinin yapmış olduğu işkence Okurken gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, tabi sizde insanlığınızı, vicdanınızı yitirmediyseniz isimleri not edin… UNUTMAYIN Kİ işkence de zaman aşımı yoktur.” deniliyor.
YANLIŞ ADEM’E DAVA AÇILDI!
Savcı, söz konusu hesabın Tr724 Washington Temsilcisi Adem Yavuz Arslan’a ait olduğunu zannederek iddianame düzenliyor. İddianamedeki diğer şüpheliler, Cevheri Güven, Said Sefa, Ahmet Şahinalp, Erkan İnar ve İskender Sezek. Savcı, Adem Yavuz Arslan’ın kullanıcısı olduğu diğer şüphelilerin de işkencenin sorumlusu olarak savcı Durmuş Ali Karakoca’yı gösteren twitler attıklarını iddia ediyor.
ADEM YAVUZ ARSLAN: SAVCI ÇIĞIR AÇMIŞ!1-AKP yargısı çığır açmaya devam ediyor. Konya'dan Abdullah Şen isimli bir savcı dava açmış, yakalama kararı çıkarılmış.— ADEM YAVUZ ARSLAN (@ademyarslan) November 28, 2019
İddianamenin girişi aşağıda.. pic.twitter.com/bJTxass59K
Gazeteci Adem Yavuz Arslan, trajikomik olaya tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi. Şu ifadeleri kullandı: “AKP yargısı çığır açmaya devam ediyor. Konya’dan Abdullah Şen isimli bir savcı dava açmış, yakalama kararı çıkarılmış. Bu savcı arkadaş hukuk bilmiyor kesin de, okuma yazma da bilmiyor galiba. Birincisi benim böyle bir tweet hesabım yok. Benim iki tweet hesabım var ikisi de mavi tıklı, onaylı hesap. İkisi de kendi adıma , biri Türkiye de yasaklı. Yani kim olduğunu bilmediğim bir hesaptan iddianame yazıyor , üstüne bir de yakalama çıkarıyorsunuz. Böyle absürd bir iddianameyi mahkeme de kabul ediyor. “Ben filan gazeteciye dava açtım” diye kariyer yapıyorsanız bilemem ama hiç komik değil!”
1,5 YIL ÖNCE SAVCI YAPILMIŞ!
Konya Savcısı Abdullah Şen, Ekim 2016 tarihli HSK kararnamesiyle ilk defa mesleğe atanmış, söz konusu Twitter mesajlarının atıldığı tarihte meslekte henüz 1,5 yıllık savcıydı. Aslında iddianamede @yavuzarslan21 isimli hesabın “Av. Yavuz Arslan adlı kullanıcı” tarafından yönetildiğini de yazmış ama ne yapıp edip sonunda Adem Yavuz Arslan’a bağlamış. Bu arada işkence yaptırdığı iddia edilen savcı Durmuş Ali Karakoca hakkında herhangi bir soruşturma yapılıp yapılmadığı bilinmiyor. İşkence iddialarının merkezindeki isim Savcı Durmuş Ali Karakoca hakkında daha önce Bayburt’ta görev yaptığı dönemde de işkence talimatı verdiği iddia edilmişti
[TR724] 28.11.2019
Ahirzamancılar kim? [Seyid Nurfethi Erkal]
Bazen üstü kapalı bazen üstü açık, yer yer sarkastik ifadelerle dile getirilen tenkitlerden birisi cemaat çapında ahirzamancılık yapıldığı ve nasihlerin içinde bulundukları eskatolojik ekstazi haletinin tesiriyle muhataplarını bir tür eskatolojik anksiyete içine sürüklediğidir. Ahirzamancılık hastalığı akılları sosyal rasyonaliteden uzaklaştırdığından bu tür anlatımları tamamıyla terk etmek gerektiği de savunulmaktadır. Peki neden ahirzaman vurgusu yapmaktayız ve ahirzamancılık yapanlar kimlerdir?
Malum olduğu üzere Buhari ve Müslim’in ittifakla sahihlerinde ilk hadis olarak yer verdikleri Cibril Hadisi; dinimizi İslam, İman ve ihsan buudlarıyla birden ders vermesiyle meşhurdur. Ancak bu câmi hadiste Hz. Cebrail (aleyhisselam)’in üç sualine Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) itikad, ibadet ve hulus esaslarını beyan eden cevaplarla mukabelede bulunulmasıyla bu nurani muhavere sonlanmamış ve Hz. Cebrail (aleyhisselam), Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize “Kıyametten haber ver?” şeklinde dördüncü bir sual daha yönlendirmiştir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Bu meselede sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir.” buyurarak, mülk ve melekutta en ileri ilim sahibi her iki Zat’ın da bu gaybi meseleye dair indallah mahfuz olan bilgilerinin katiyet seviyesinde olmadığına ve ümmetinden zann-ı galip sahibi zatların da bu sınırda durmaları gerektiğine nebevi bir irşatta bulunmuşlardır.
Hz. Cibril (aleyhisselam) bu cevapla yetinmemiş ve “O halde bana alâmetlerinden haber ver.” diyerek Allah Resulüne bir soru daha yöneltmiştir.
Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Câriyenin kendi sahibini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.” buyurarak; akla kapı açıp, ihtiyarı elden almayacak iki zahir alameti bildirmekle cevap vermişlerdir.
Şüphesiz “Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi ancak Allah katındadır…” (Lokman, 31/34)
“O Cibrîl’di. Size dininizi öğretmeye gelmişti.” beyanıyla sonlanan bu câmi hadisten öğreneceğimiz pek çok meseleden birisi de ahirzamana dair bilginin sorulmasının ve cevaplanmasının nebevi hatta rabbani bir sünnet olduğudur. Bu rabbani sahnede soran Hz. Cibril (aleyhisselam) vasıtasıyla Cenâb-ı Hak (celle celaluhu), cevap veren ise Allah’ın Resulüdür (sallallahu aleyhi ve sellem). İman, İslam ve ihsana dair dinin öğrenilmesi elzem hakikatleriyle beraber kıyametin vakti ve alametlerine dair sual ve cevabın aynı vakada ümmete ders verilmesi, meselenin öğrenilmesi ve öğretilmesinin hayatiyeti hususunda başka izaha ihtiyaç bırakmayacak netlikte bir delildir. Şüphesiz bu kutsi muhaverede kıyametin alametlerinin sorulması ve bildirilmesi, alametlerinin aranmasına teşvik hatta emir olarak anlaşılmalıdır.
“Ben ve kıyamet günü şu iki parmak gibi yaratıldık.” (Müslim, Fiten 135) diyen ve “Ben ikindi sonrası peygamberiyim.” (İbn-i Kesir, 12/6549) buyuran ahirzaman Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz.” (Buhari, İlim 2) emriyle ümmetini bu konuda metafizik gerilime geçirmiş ve “Ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” (el-Havi li’l-Fetavi, Suyuti, 2/248) olduğuna dair işaretleriyle takribi de olsa ümmetine bu konuya dair ciddi ipuçları bırakmıştır.
Yine Rabbin Son Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem);
“Ey insanlar! Allah, Âdem zürriyetini yarattığından beri yeryüzünde Deccal’in fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır! Allah’ın gönderdiği her Nebi, ümmetini Deccal’den sakındırmıştır! Ben Nebilerin sonuncusuyum, siz de son ümmetsiniz. Şüphe yok ki o (Deccal) sizin içinizde çıkacaktır.” (İbni Mace, 4077)
“Ben sizi onun şerrinden sakındırıyorum. Nebilerin hepsi kavmini Deccal’in şerrinden korkutup sakındırmıştır. Yemin olsun Nuh da kendi kavmini Deccal’den sakındırmıştır…” (Buhari, 2850)
“Allah’ın gönderdiği hiçbir Nebi yoktur ki, ümmetini Deccal hakkında uyarmış olmasın! Nuh da ondan sonraki Nebiler de kavimlerini uyarmıştır…” (Buhari, 7277)
beyanlarıyla ahirzaman ve fitneleri hakkında uyarmanın ve alametlerini aramanın bu vakte ulaşmadan çok önce tarih boyu nebilerin dillerinden düşürmedikleri bir nasihat olduğunu haber vermiştir. Şüphesiz Allah’ın Elçileri (aleyhümüsselam) abes işle iştigal etmekten berîdir.
Tarih boyu nebiler insanlığı kıyamet ve ahirzaman fitnelerine dair uyarmış; Allah Resulü de hayattayken ashabına bu konuda şiddetle ve defaatle tenbihatta bulunarak, alametlerini ders vermiştir.
Nevvas bin Seman (radiyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre:
“Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bir sabah vakti Deccalı anlattı. Onu o derece alçalttı ve (fitnesini) o derece yükseltti (büyüklüğünü nazara verdi) ki, onu hurmalıklar içinde zannettik.” (Müslim, Fiten: 110)
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabından sonra İslam alimleri de bu konuda ümmeti uyarmayı üstlerine bir vazife bilmiş ve O’nun maden-i hayat, mülhem-i hakikat beyanları içinde küçük ve büyük alametleriyle haber verdiği ahirzaman fitnelerine dair çok sayıda, ciddi eserler kaleme almışlardır. Hadis literatüründe kemmiyet ve keyfiyeten tuttuğu yerin büyüklüğü sebebiyle hadis kitaplarında “Fiten ve Melahim, eşratü’s-sa’a” adıyla müstakil bir bölüm teşkil etmesi de ehemmiyetine ayrı bir delildir.
Gerek Cenâb-ı Hak (celle celaluhu), Hz. Cebrail (aleyhisselam) ve Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gerekse de ashabı ve kendisinden önceki nebiler ve sonraki alimlerin insanlığı bu konuda şiddetle ve defaatle uyarması ve imtihan sırrını kaldırmayacak ölçüde alametlerini çok hem pek çok zikretmesi, meselemizin öğrenilmesi ve öğretilmesine yönelik hassasiyeti ortaya koyarken; mevzubahs olan ahirzamanın tam da merkezinde yer alan ve istihdam sırrıyla manen, ilmen ve amelen tavzif edilen nurani Zevatın konudan hiç habersizmişçesine meseleye bigane ve muhataplarının gafletine seyirci kalması elbette düşünülemez.
Buhari (6981) ve Müslim’de (2938/113) yer alan iki hadisle haber verildiği üzere ahirzamanda birisi çıkacak ve Deccal’a Deccalsin diyecektir. Bu sebeple ahirzamanın dehşetli şahıslarının teşhisi ve ümmeti onlar hakkında uyarma hatta tenfir etme istikametinde yapılan 5. Şua’nın telifi ve neşri ve benzeri ikaz faaliyetleri ahirzamandaki (hususen onlarla mücadele eden hidayet kadrosunun başındaki Zatların) irşad misyonunun ayrılmaz ve pek mühim bir parçasıdır.
Bu irşad ve ikazın, vazifelerinin hassasiyetini anlama istikametinde kendi cemaatlerine ve gafletten uyanmaları için safderun geniş halk kitlelerine bakan yönleri olduğu gibi; “Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmediklerinden.” (5. Şua) bu müthiş şahısların nefislerine de baktığı ve onların elindeki gaflet veya şeytani mazeretlerini (Hicr, 39) almak gibi bir hikmeti dahi bulunduğu söylenebilir.
Biz şahidiz ki; onlar bu vazifeleri bi hakkın yaptılar, yapıyorlar ve Rabbimizin rahmetinden ümit ediyoruz inşallah kıyamete dek yapacaklar. Rabbim bizim şaşan akıllarımıza, sersem nefislerimize, dağınık ruhlarımıza bu sözlere kulak verip uymak ile istikamet nasip eylesin. Amin.
[Seyid Nurfethi Erkal] 28.11.2019 [TR724]
Malum olduğu üzere Buhari ve Müslim’in ittifakla sahihlerinde ilk hadis olarak yer verdikleri Cibril Hadisi; dinimizi İslam, İman ve ihsan buudlarıyla birden ders vermesiyle meşhurdur. Ancak bu câmi hadiste Hz. Cebrail (aleyhisselam)’in üç sualine Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) itikad, ibadet ve hulus esaslarını beyan eden cevaplarla mukabelede bulunulmasıyla bu nurani muhavere sonlanmamış ve Hz. Cebrail (aleyhisselam), Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize “Kıyametten haber ver?” şeklinde dördüncü bir sual daha yönlendirmiştir.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Bu meselede sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir.” buyurarak, mülk ve melekutta en ileri ilim sahibi her iki Zat’ın da bu gaybi meseleye dair indallah mahfuz olan bilgilerinin katiyet seviyesinde olmadığına ve ümmetinden zann-ı galip sahibi zatların da bu sınırda durmaları gerektiğine nebevi bir irşatta bulunmuşlardır.
Hz. Cibril (aleyhisselam) bu cevapla yetinmemiş ve “O halde bana alâmetlerinden haber ver.” diyerek Allah Resulüne bir soru daha yöneltmiştir.
Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Câriyenin kendi sahibini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.” buyurarak; akla kapı açıp, ihtiyarı elden almayacak iki zahir alameti bildirmekle cevap vermişlerdir.
Şüphesiz “Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi ancak Allah katındadır…” (Lokman, 31/34)
“O Cibrîl’di. Size dininizi öğretmeye gelmişti.” beyanıyla sonlanan bu câmi hadisten öğreneceğimiz pek çok meseleden birisi de ahirzamana dair bilginin sorulmasının ve cevaplanmasının nebevi hatta rabbani bir sünnet olduğudur. Bu rabbani sahnede soran Hz. Cibril (aleyhisselam) vasıtasıyla Cenâb-ı Hak (celle celaluhu), cevap veren ise Allah’ın Resulüdür (sallallahu aleyhi ve sellem). İman, İslam ve ihsana dair dinin öğrenilmesi elzem hakikatleriyle beraber kıyametin vakti ve alametlerine dair sual ve cevabın aynı vakada ümmete ders verilmesi, meselenin öğrenilmesi ve öğretilmesinin hayatiyeti hususunda başka izaha ihtiyaç bırakmayacak netlikte bir delildir. Şüphesiz bu kutsi muhaverede kıyametin alametlerinin sorulması ve bildirilmesi, alametlerinin aranmasına teşvik hatta emir olarak anlaşılmalıdır.
“Ben ve kıyamet günü şu iki parmak gibi yaratıldık.” (Müslim, Fiten 135) diyen ve “Ben ikindi sonrası peygamberiyim.” (İbn-i Kesir, 12/6549) buyuran ahirzaman Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz.” (Buhari, İlim 2) emriyle ümmetini bu konuda metafizik gerilime geçirmiş ve “Ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” (el-Havi li’l-Fetavi, Suyuti, 2/248) olduğuna dair işaretleriyle takribi de olsa ümmetine bu konuya dair ciddi ipuçları bırakmıştır.
Yine Rabbin Son Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem);
“Ey insanlar! Allah, Âdem zürriyetini yarattığından beri yeryüzünde Deccal’in fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır! Allah’ın gönderdiği her Nebi, ümmetini Deccal’den sakındırmıştır! Ben Nebilerin sonuncusuyum, siz de son ümmetsiniz. Şüphe yok ki o (Deccal) sizin içinizde çıkacaktır.” (İbni Mace, 4077)
“Ben sizi onun şerrinden sakındırıyorum. Nebilerin hepsi kavmini Deccal’in şerrinden korkutup sakındırmıştır. Yemin olsun Nuh da kendi kavmini Deccal’den sakındırmıştır…” (Buhari, 2850)
“Allah’ın gönderdiği hiçbir Nebi yoktur ki, ümmetini Deccal hakkında uyarmış olmasın! Nuh da ondan sonraki Nebiler de kavimlerini uyarmıştır…” (Buhari, 7277)
beyanlarıyla ahirzaman ve fitneleri hakkında uyarmanın ve alametlerini aramanın bu vakte ulaşmadan çok önce tarih boyu nebilerin dillerinden düşürmedikleri bir nasihat olduğunu haber vermiştir. Şüphesiz Allah’ın Elçileri (aleyhümüsselam) abes işle iştigal etmekten berîdir.
Tarih boyu nebiler insanlığı kıyamet ve ahirzaman fitnelerine dair uyarmış; Allah Resulü de hayattayken ashabına bu konuda şiddetle ve defaatle tenbihatta bulunarak, alametlerini ders vermiştir.
Nevvas bin Seman (radiyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre:
“Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bir sabah vakti Deccalı anlattı. Onu o derece alçalttı ve (fitnesini) o derece yükseltti (büyüklüğünü nazara verdi) ki, onu hurmalıklar içinde zannettik.” (Müslim, Fiten: 110)
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabından sonra İslam alimleri de bu konuda ümmeti uyarmayı üstlerine bir vazife bilmiş ve O’nun maden-i hayat, mülhem-i hakikat beyanları içinde küçük ve büyük alametleriyle haber verdiği ahirzaman fitnelerine dair çok sayıda, ciddi eserler kaleme almışlardır. Hadis literatüründe kemmiyet ve keyfiyeten tuttuğu yerin büyüklüğü sebebiyle hadis kitaplarında “Fiten ve Melahim, eşratü’s-sa’a” adıyla müstakil bir bölüm teşkil etmesi de ehemmiyetine ayrı bir delildir.
Gerek Cenâb-ı Hak (celle celaluhu), Hz. Cebrail (aleyhisselam) ve Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gerekse de ashabı ve kendisinden önceki nebiler ve sonraki alimlerin insanlığı bu konuda şiddetle ve defaatle uyarması ve imtihan sırrını kaldırmayacak ölçüde alametlerini çok hem pek çok zikretmesi, meselemizin öğrenilmesi ve öğretilmesine yönelik hassasiyeti ortaya koyarken; mevzubahs olan ahirzamanın tam da merkezinde yer alan ve istihdam sırrıyla manen, ilmen ve amelen tavzif edilen nurani Zevatın konudan hiç habersizmişçesine meseleye bigane ve muhataplarının gafletine seyirci kalması elbette düşünülemez.
Buhari (6981) ve Müslim’de (2938/113) yer alan iki hadisle haber verildiği üzere ahirzamanda birisi çıkacak ve Deccal’a Deccalsin diyecektir. Bu sebeple ahirzamanın dehşetli şahıslarının teşhisi ve ümmeti onlar hakkında uyarma hatta tenfir etme istikametinde yapılan 5. Şua’nın telifi ve neşri ve benzeri ikaz faaliyetleri ahirzamandaki (hususen onlarla mücadele eden hidayet kadrosunun başındaki Zatların) irşad misyonunun ayrılmaz ve pek mühim bir parçasıdır.
Bu irşad ve ikazın, vazifelerinin hassasiyetini anlama istikametinde kendi cemaatlerine ve gafletten uyanmaları için safderun geniş halk kitlelerine bakan yönleri olduğu gibi; “Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmediklerinden.” (5. Şua) bu müthiş şahısların nefislerine de baktığı ve onların elindeki gaflet veya şeytani mazeretlerini (Hicr, 39) almak gibi bir hikmeti dahi bulunduğu söylenebilir.
Biz şahidiz ki; onlar bu vazifeleri bi hakkın yaptılar, yapıyorlar ve Rabbimizin rahmetinden ümit ediyoruz inşallah kıyamete dek yapacaklar. Rabbim bizim şaşan akıllarımıza, sersem nefislerimize, dağınık ruhlarımıza bu sözlere kulak verip uymak ile istikamet nasip eylesin. Amin.
[Seyid Nurfethi Erkal] 28.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Kültürümüz kaderimiz midir? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Türk Yüksek Öğretimi Üzerine Mülahazalar-2
Hafta geçmiyor ki Türkiye’deki üniversitelerle ilgili olumsuz bir haber ajanslara düşmesin. Bu haberler bazen bir rektörün yakınlarını kayırması, bazen dünya sıralamasında gerilerde yer almamız, bazen intihal yapan akademisyenler ve bazen de üniversite hastanelerinin ekonomik nedenlerle hizmet üretmede zorlanmaları şeklinde olabiliyor.
Yaklaşık dört yıldır üniversitelerimiz; öğretim üyelerinin gözaltına alınması, tutuklanması, meslekten atılması, intiharı ya da katledilmesi gibi olumsuzluklarla daha fazla anılıyor oldu. Zamanla üniversite hocalarının sırf inançları nedeniyle meslekten atılması ya da hapis cezası alması haber değerini bile kaybetti.
Bu yazıda bütün bunları sayıp dökerek üniversitelerimizin durumunun ne kadar vahim olduğunu göstermek niyetinde değilim. Bilakis ülkenin normalitesiyle üniversite arasında bir paralellik olduğuna dikkat çekmek isterim. Kimse bu ülkede herşey darmadağın olmuşken üniversitelerin güllük gülistanlık olmasını bekleyemez.
Yüksek öğretimin durumu elbette ülkenin durumu ile doğrudan ilişkilidir. “Bileşik kaplarda sıvıların dengede durması” gibi toplumla yüksek öğretim sistemi arasında da bir denge vardır, böyle bir denge mutlaka oluşmak zorundadır ve oluşmuştur. Türkiye dünyada ekonomik büyüklük sıralamasında 18-20. sıralarda yer alırken akademik başarı sıralamasında da benzer yerlerde dolaşmaktadır. Toplumlarda ve kurumlarda hakim olan kültür uzun vadede o toplumun geleceği yer için en belirleyici faktördür denilebilir. Hayatın her alanında başarılı olabilmek için; sürdürülebilir, adil ve rekabete açık bir sistem oluşturmak şarttır. Bu sistemin oluşabilmesi için toplumsal talep ve desteğin olması gerekir.
Hakim olan kültürle çatışan hiç bir çaba/fikir/akım uzun vadede başarılı olamaz. Ya toplum kültürel olarak evrilecek, o akıma yaklaşacaktır ya da farklılaşan o hareket/çaba meydanı terk edecektir. O nedenle toplumsal gelişmelerin önündeki en önemli engel kültürel alandaki yetersizliklerdir ve bunlar aşılması en zor olan kısımdır. Toplumların/toplulukların başarısı için kültürel değişme/gelişme hedef alınmalıdır, bu da çok uzun vadeli ve toplumun her katmanını iyi yönde dönüştürmeyle mümkündür.
Türkiye’de kurumlarda geleneklerin oluşmasını engelleyen bir gelenek hakim durumdadır. Muhtemelen uzun göçebelik yıllarımızdan kalma bir alışkanlıkla herşeyi yıkıp yeniden yapmayı seven bir toplumuz. Mevcudu iyileştirme, geliştirme ya da tamir etme yerine, yıkıp yeniden yapma yaklaşımı siyasette, ekonomide, şehircilikte ve elbette akademik hayatımızda da geçerlidir. Hatta toplumsal hafızaya kazınmış bir kısım deyişlerle bu yanlışlar desteklenmektedir.
Mesela “küçük olsun benim olsun” bunun yansımasıdır. Maalesef bu göçebe kültürü ile, her konak yerinde çadır kurup sonra kaldırır gibi, kurumlarımızı da devamlı yapıp bozduk ve uzun soluklu hiçbir kurumumuz olamadı. Geleneksel değerlerimize karşı olan ve kendini “modern/ilerici” olarak tanımlayan aydınlarımız da her şeyi yıkıp yeniden yapmayı marifet sandılar. Geriye dönüp baktığımızda bin yıla yakın yaşadığımız bu coğrafyada kurumsal kimliği olan iki yüz yıllık bir kurum (vakıf bile) bulamamamız ne kadar acıdır. Gücü eline geçiren kendine rakip gördüğü bütün kurumları yok etmeyi bir başarı olarak gördüğü sürece bu durum değişmeyecektir.
Selçuklu’daki Nizamiye Medresesi’nin ve daha sonra Anadolu ve Rumeli’de yaygın olan medreselerin gerileyip zaman içinde yok olması bunun tipik örnekleridir.
Kayseri’deki 13. yüzyılın başında kurulan Gevher Nesibe Medresesi o dönemde hem tıp eğitimi hem de bir şifahane olarak hizmet verirken daha sonra bütün emsalleri gibi ortadan kayboldu, kapandı, terk edildi. Bu kurumlardan arta kalan bakiyelerini de devlet eliyle yok ettik. Coğrafyamızda adeta kültürel bir kuraklık hatta yıkım yaşandı ve bütün iyi şeyler kayboldu.
Bu konuda tarihi kırılma noktası Osmanlı’nın modernleşme çabalarının etkinlik kazandığı dönemde yaşanan Yeniçeri Ocağı’nın yok edilmesi olayıdır diye düşünüyorum. Yıllarca hiç sorgulamadan “Vaka-i Hayriye” adıyla okutulan bu olayda, Devletin belkemiğini oluşturan beş asırlık bir kurum feci şekilde yok edildi. Kabaca bakarsak Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulan bu ordunun kurumsallaşması ve etkin hale gelmesi çok uzun zaman aldı. Sonrasında Ruslara karşı yaşanılan mağlubiyetlerin dışında yeni kurulan ordu, Sultan 2. Mahmut döneminde Osmanlı’nın bir vilayeti olan Mısır ordusu karşısında defalarca yenildi. Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasının yanlışlığı bir yana, uygulamanın akıl dışı boyutlarda ve hiçbir vicdan sahibinin onaylamayacağı şekilde olması dikkate şayandır. Kitaplarda okurken “böyle saçma şeyler olur mu, insanlar bu yanlış uygulamaları nasıl yapar…” dediğimiz olayları son yaşadığımız yıkımla daha iyi değerlendirebiliyoruz. Yeniçeriliğin yasaklanması sonrasında yakalanan bütün yeniçeriler öldürüldü, yeniçeri kışlaları yıkılıp yeniçerilerin muhafaza ettiği tarihi eşyalar, bütün bir Osmanlı zaferlerinin hatıraları yok edildi. Hatta mezarlıklardaki yeniçeri mezar taşları bile kırıldı.
Bunların nasıl yapılabildiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Demek ki idarecilerde bir akıl tutulması yaşanınca yıkımın nerelere kadar gideceğini kestirmek kolay değildir ve her devirde benzer şeyler olabilmektedir.
Gene benzer şekilde Sultan 2. Mahmut döneminde modern tıp eğitimi verecek modern eğitim kurumu olan Tıbbiye eskiden beri var olanların içinde ya da onları dönüştürerek meydana çıkarıl(a)madı, tamamen yeni bir müessese olarak kuruldu. Yeni kurulan Tıp Fakültesi (Tıbhane-i Âmire ve Cerahhane-i Âmire) ülkedeki tek modern hekim yetiştiren kurum olarak yaklaşık kırk yıl eğitim dili Fransızca olarak devam etti ve her zaman mezun sayısı çok yetersizdi. Hekim sayısındaki yetersizlik, o zamanlardan Cumhuriyet dönemine miras kaldı. Oysa kolayca farkedileceği üzere bir kurumun yeni bir adla ya da organizasyonla kurulması onun istenilen hizmeti vermesi için yeterli değildir. En göz önündeki bu müesseseler dahil bütün yeni kurulanlarda eski kurumlardaki hastalıklar kısa zamanda nüks etti. Organizasyon şemasının ya da ders içeriğinin başka bir ülkeden kopyalanması problemleri çözmeye elbette yetmedi.
İlk kurulma çalışmaları 1845’lere kadar giden Dârülfünun da benzeri yollardan geçti. Tabir yerindeyse çok sayıda denemeyle kurulup hizmet vermeye başlayan ülkenin tek üniversitesi, Cumhuriyetin onuncu yılında, yeni rejime yeterince açık destek vermiyor diye kapatıldı. Tarihe “1933 Üniversite İnkılabı” olarak geçen bu değişimde Darulfünun kapatılıp hocaların çoğu dışarı atıldı.
Şimdilerde olduğu gibi o zamanda mesleğinden dışlanan bu insanlar çevrelerinden de dışlandılar, adeta yokluğa mahkum edildiler. Toplumda hakim olan ağır tarafgirlik bu yanlış uygulamayı uzun zaman sorgulamadan kutsamaya ve büyük bir başarı olarak sunmaya yetti. En eğitimsiz kişiden üniversite hocasına kadar hakim olan bu anlayış ne yazık ki bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Yönetimle arası iyi olan, mevkiini koruyan veya yeni düzenlemeden faydalananlar sorgulamadan yapılan uygulamanın bir parçası olmaktadırlar. Adeta çadırı yıkıp yeniden kurar gibi girişilen bu yeniden kurma anlayışı Türkiye’de tabii seyir içinde olacak gelişmeleri de engellemektedir.
Üniversitelere yönelik dönüştürme gayretleri her müdahale döneminde tekrar yaşandı ve her seferinde üniversitelerin içi boşaltıldı. Günün sonunda da benzer sonuçlarla karşılaşıldı. Mevcudu ıslah etme, eksiklerini giderme, geliştirme ve iyileştirme yerine mevcudu yıkıp yeniden kurma ameliyesi, gücü elinde tutanlar için devleti veya kurumları dönüştürme adına, adeta bir manivela olarak kullanıldı. Yapılan yeni düzenlemelerle ondan sonra atılan adımların sorgulanmaması sağlandı. Şüphesi bu tarz bir yenilikçilik yönetenlere daha fazla manevra alanı açmaktadır. Ancak ortaya çıkan ürün sanıldığı gibi göz kamaştırıcı olmamaktadır. Eskiden beri oluşan tecrübeleri bir kalemde silip atmak yerine geliştirmek ve üzerine yeni şeyler eklemek daha doğru bir yoldur ve bütün gelişmiş ülkelerdeki kurumlar benzer emekleme dönemlerinden geçerek bu günlere geldiler.
Üniversitelere yönelik yapılan son müdahalelerin görünen etkisi dışında çok derin görünmeyen etkileri de oldu. İnsanların hiç bir delil olmadan kurumlarından atılması ve bütün medeni haklarının ellerinden alınması adil bir rekabet ortamının öldürülmesi anlamına gelmektedir. Açık hukuki delillerle ve Anayasa ve yasalarda yazılan usüllerle yapılması gereken uygulamaların bir kısım dedikodulara dayalı olarak ve keyfi yapılması akademisyenlerde derin bir güvensizliğe yol açtı. Kendini güvende hissetmeyen her kabiliyetli insan başka seçeneklere yönelecektir. Nitekim Türkiye’den yoğun bir nitelikli insan göçü başladı ve artarak devam etmektedir. Bu genel değerlendirme tarzı yazıyı İbn-i Sina’nın sözü ile bitirelim: “İlim ve sanat takdir edilmediği yerden göçer”.
Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi, Dârülfünun Maddesi, 1993, Istanbul.
Ord Prof Dr A Süheyl Ünver Tıb Tarihi İstanbul Üniversitesi Yayınları İstanbul 1943.
Ord Prof Dr Kazım İsmail Gürkan Türkiye’ de hekimliğin batıya dönüşü Yenilik Basımevi İstanbul 1967.
Türkiye Ekopatoloji Dergisi 2005; 11 (3).
Türkiye Çocuk Hastalıkları Dergisi; Cilt 2, Sayı 3 2008.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 28.11.2019 [TR724]
“Kültür stratejiyi kahvaltıda yer” Peter Drucker
Hafta geçmiyor ki Türkiye’deki üniversitelerle ilgili olumsuz bir haber ajanslara düşmesin. Bu haberler bazen bir rektörün yakınlarını kayırması, bazen dünya sıralamasında gerilerde yer almamız, bazen intihal yapan akademisyenler ve bazen de üniversite hastanelerinin ekonomik nedenlerle hizmet üretmede zorlanmaları şeklinde olabiliyor.
Yaklaşık dört yıldır üniversitelerimiz; öğretim üyelerinin gözaltına alınması, tutuklanması, meslekten atılması, intiharı ya da katledilmesi gibi olumsuzluklarla daha fazla anılıyor oldu. Zamanla üniversite hocalarının sırf inançları nedeniyle meslekten atılması ya da hapis cezası alması haber değerini bile kaybetti.
Bu yazıda bütün bunları sayıp dökerek üniversitelerimizin durumunun ne kadar vahim olduğunu göstermek niyetinde değilim. Bilakis ülkenin normalitesiyle üniversite arasında bir paralellik olduğuna dikkat çekmek isterim. Kimse bu ülkede herşey darmadağın olmuşken üniversitelerin güllük gülistanlık olmasını bekleyemez.
Yüksek öğretimin durumu elbette ülkenin durumu ile doğrudan ilişkilidir. “Bileşik kaplarda sıvıların dengede durması” gibi toplumla yüksek öğretim sistemi arasında da bir denge vardır, böyle bir denge mutlaka oluşmak zorundadır ve oluşmuştur. Türkiye dünyada ekonomik büyüklük sıralamasında 18-20. sıralarda yer alırken akademik başarı sıralamasında da benzer yerlerde dolaşmaktadır. Toplumlarda ve kurumlarda hakim olan kültür uzun vadede o toplumun geleceği yer için en belirleyici faktördür denilebilir. Hayatın her alanında başarılı olabilmek için; sürdürülebilir, adil ve rekabete açık bir sistem oluşturmak şarttır. Bu sistemin oluşabilmesi için toplumsal talep ve desteğin olması gerekir.
Hakim olan kültürle çatışan hiç bir çaba/fikir/akım uzun vadede başarılı olamaz. Ya toplum kültürel olarak evrilecek, o akıma yaklaşacaktır ya da farklılaşan o hareket/çaba meydanı terk edecektir. O nedenle toplumsal gelişmelerin önündeki en önemli engel kültürel alandaki yetersizliklerdir ve bunlar aşılması en zor olan kısımdır. Toplumların/toplulukların başarısı için kültürel değişme/gelişme hedef alınmalıdır, bu da çok uzun vadeli ve toplumun her katmanını iyi yönde dönüştürmeyle mümkündür.
Türkiye’de kurumlarda geleneklerin oluşmasını engelleyen bir gelenek hakim durumdadır. Muhtemelen uzun göçebelik yıllarımızdan kalma bir alışkanlıkla herşeyi yıkıp yeniden yapmayı seven bir toplumuz. Mevcudu iyileştirme, geliştirme ya da tamir etme yerine, yıkıp yeniden yapma yaklaşımı siyasette, ekonomide, şehircilikte ve elbette akademik hayatımızda da geçerlidir. Hatta toplumsal hafızaya kazınmış bir kısım deyişlerle bu yanlışlar desteklenmektedir.
Mesela “küçük olsun benim olsun” bunun yansımasıdır. Maalesef bu göçebe kültürü ile, her konak yerinde çadır kurup sonra kaldırır gibi, kurumlarımızı da devamlı yapıp bozduk ve uzun soluklu hiçbir kurumumuz olamadı. Geleneksel değerlerimize karşı olan ve kendini “modern/ilerici” olarak tanımlayan aydınlarımız da her şeyi yıkıp yeniden yapmayı marifet sandılar. Geriye dönüp baktığımızda bin yıla yakın yaşadığımız bu coğrafyada kurumsal kimliği olan iki yüz yıllık bir kurum (vakıf bile) bulamamamız ne kadar acıdır. Gücü eline geçiren kendine rakip gördüğü bütün kurumları yok etmeyi bir başarı olarak gördüğü sürece bu durum değişmeyecektir.
Selçuklu’daki Nizamiye Medresesi’nin ve daha sonra Anadolu ve Rumeli’de yaygın olan medreselerin gerileyip zaman içinde yok olması bunun tipik örnekleridir.
Kayseri’deki 13. yüzyılın başında kurulan Gevher Nesibe Medresesi o dönemde hem tıp eğitimi hem de bir şifahane olarak hizmet verirken daha sonra bütün emsalleri gibi ortadan kayboldu, kapandı, terk edildi. Bu kurumlardan arta kalan bakiyelerini de devlet eliyle yok ettik. Coğrafyamızda adeta kültürel bir kuraklık hatta yıkım yaşandı ve bütün iyi şeyler kayboldu.
Bu konuda tarihi kırılma noktası Osmanlı’nın modernleşme çabalarının etkinlik kazandığı dönemde yaşanan Yeniçeri Ocağı’nın yok edilmesi olayıdır diye düşünüyorum. Yıllarca hiç sorgulamadan “Vaka-i Hayriye” adıyla okutulan bu olayda, Devletin belkemiğini oluşturan beş asırlık bir kurum feci şekilde yok edildi. Kabaca bakarsak Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulan bu ordunun kurumsallaşması ve etkin hale gelmesi çok uzun zaman aldı. Sonrasında Ruslara karşı yaşanılan mağlubiyetlerin dışında yeni kurulan ordu, Sultan 2. Mahmut döneminde Osmanlı’nın bir vilayeti olan Mısır ordusu karşısında defalarca yenildi. Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasının yanlışlığı bir yana, uygulamanın akıl dışı boyutlarda ve hiçbir vicdan sahibinin onaylamayacağı şekilde olması dikkate şayandır. Kitaplarda okurken “böyle saçma şeyler olur mu, insanlar bu yanlış uygulamaları nasıl yapar…” dediğimiz olayları son yaşadığımız yıkımla daha iyi değerlendirebiliyoruz. Yeniçeriliğin yasaklanması sonrasında yakalanan bütün yeniçeriler öldürüldü, yeniçeri kışlaları yıkılıp yeniçerilerin muhafaza ettiği tarihi eşyalar, bütün bir Osmanlı zaferlerinin hatıraları yok edildi. Hatta mezarlıklardaki yeniçeri mezar taşları bile kırıldı.
Bunların nasıl yapılabildiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Demek ki idarecilerde bir akıl tutulması yaşanınca yıkımın nerelere kadar gideceğini kestirmek kolay değildir ve her devirde benzer şeyler olabilmektedir.
Gene benzer şekilde Sultan 2. Mahmut döneminde modern tıp eğitimi verecek modern eğitim kurumu olan Tıbbiye eskiden beri var olanların içinde ya da onları dönüştürerek meydana çıkarıl(a)madı, tamamen yeni bir müessese olarak kuruldu. Yeni kurulan Tıp Fakültesi (Tıbhane-i Âmire ve Cerahhane-i Âmire) ülkedeki tek modern hekim yetiştiren kurum olarak yaklaşık kırk yıl eğitim dili Fransızca olarak devam etti ve her zaman mezun sayısı çok yetersizdi. Hekim sayısındaki yetersizlik, o zamanlardan Cumhuriyet dönemine miras kaldı. Oysa kolayca farkedileceği üzere bir kurumun yeni bir adla ya da organizasyonla kurulması onun istenilen hizmeti vermesi için yeterli değildir. En göz önündeki bu müesseseler dahil bütün yeni kurulanlarda eski kurumlardaki hastalıklar kısa zamanda nüks etti. Organizasyon şemasının ya da ders içeriğinin başka bir ülkeden kopyalanması problemleri çözmeye elbette yetmedi.
İlk kurulma çalışmaları 1845’lere kadar giden Dârülfünun da benzeri yollardan geçti. Tabir yerindeyse çok sayıda denemeyle kurulup hizmet vermeye başlayan ülkenin tek üniversitesi, Cumhuriyetin onuncu yılında, yeni rejime yeterince açık destek vermiyor diye kapatıldı. Tarihe “1933 Üniversite İnkılabı” olarak geçen bu değişimde Darulfünun kapatılıp hocaların çoğu dışarı atıldı.
Şimdilerde olduğu gibi o zamanda mesleğinden dışlanan bu insanlar çevrelerinden de dışlandılar, adeta yokluğa mahkum edildiler. Toplumda hakim olan ağır tarafgirlik bu yanlış uygulamayı uzun zaman sorgulamadan kutsamaya ve büyük bir başarı olarak sunmaya yetti. En eğitimsiz kişiden üniversite hocasına kadar hakim olan bu anlayış ne yazık ki bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Yönetimle arası iyi olan, mevkiini koruyan veya yeni düzenlemeden faydalananlar sorgulamadan yapılan uygulamanın bir parçası olmaktadırlar. Adeta çadırı yıkıp yeniden kurar gibi girişilen bu yeniden kurma anlayışı Türkiye’de tabii seyir içinde olacak gelişmeleri de engellemektedir.
Üniversitelere yönelik dönüştürme gayretleri her müdahale döneminde tekrar yaşandı ve her seferinde üniversitelerin içi boşaltıldı. Günün sonunda da benzer sonuçlarla karşılaşıldı. Mevcudu ıslah etme, eksiklerini giderme, geliştirme ve iyileştirme yerine mevcudu yıkıp yeniden kurma ameliyesi, gücü elinde tutanlar için devleti veya kurumları dönüştürme adına, adeta bir manivela olarak kullanıldı. Yapılan yeni düzenlemelerle ondan sonra atılan adımların sorgulanmaması sağlandı. Şüphesi bu tarz bir yenilikçilik yönetenlere daha fazla manevra alanı açmaktadır. Ancak ortaya çıkan ürün sanıldığı gibi göz kamaştırıcı olmamaktadır. Eskiden beri oluşan tecrübeleri bir kalemde silip atmak yerine geliştirmek ve üzerine yeni şeyler eklemek daha doğru bir yoldur ve bütün gelişmiş ülkelerdeki kurumlar benzer emekleme dönemlerinden geçerek bu günlere geldiler.
Üniversitelere yönelik yapılan son müdahalelerin görünen etkisi dışında çok derin görünmeyen etkileri de oldu. İnsanların hiç bir delil olmadan kurumlarından atılması ve bütün medeni haklarının ellerinden alınması adil bir rekabet ortamının öldürülmesi anlamına gelmektedir. Açık hukuki delillerle ve Anayasa ve yasalarda yazılan usüllerle yapılması gereken uygulamaların bir kısım dedikodulara dayalı olarak ve keyfi yapılması akademisyenlerde derin bir güvensizliğe yol açtı. Kendini güvende hissetmeyen her kabiliyetli insan başka seçeneklere yönelecektir. Nitekim Türkiye’den yoğun bir nitelikli insan göçü başladı ve artarak devam etmektedir. Bu genel değerlendirme tarzı yazıyı İbn-i Sina’nın sözü ile bitirelim: “İlim ve sanat takdir edilmediği yerden göçer”.
Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi, Dârülfünun Maddesi, 1993, Istanbul.
Ord Prof Dr A Süheyl Ünver Tıb Tarihi İstanbul Üniversitesi Yayınları İstanbul 1943.
Ord Prof Dr Kazım İsmail Gürkan Türkiye’ de hekimliğin batıya dönüşü Yenilik Basımevi İstanbul 1967.
Türkiye Ekopatoloji Dergisi 2005; 11 (3).
Türkiye Çocuk Hastalıkları Dergisi; Cilt 2, Sayı 3 2008.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 28.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Yeşermek için neyi bekliyorsun? [Canan Kutlu]
Sevgili dost,
Sen de benim gibi yeniden başlıyorsun değil mi?
Kalbinin tam orta yerinde bir ızdırap ile yaşıyorsun, zamanı ve mekânı tanımlayamıyorsun, ne geçmiştesin ne şimdide…
Bazen yeni hayatına eskiden kalma kesitler eşlik ediyor.
Sabahları uyandığında anıların kokuyor yeni evin. Bir rüzgâr geliyor ve gelirken ötelerden denizin, çiçeğin, toprağın, bir dostun, yaşadığın mahallenin kokusunu getiriyor sana.
Bir ağırlık çöküyor omuzlarına. Biliyorum zihnin sisli. Nereden başlayacağım, nasıl yapacağım diyorsun. Hatta yapamam ki bunca yaşanmışlık üzerine yeniden bir hayat inşa edemem…
Canım dost,
Olmaz ki!
Sen hiç ümitsiz olmadın! Eğer yapabileceğine inanmasaydın ömrünü sevgi dolu gönüllere adamazdın.
Sen yapabilirsin!
Say ki yeni doğdun…
Gözlerin bile yeni tanışıyor gün ışığı ile. İlk defa anlamadığın ama anlayabilmek için var gücünle çaba harcadığın sesler duyuyorsun. Hem korkuyorsun bu değişimden hem de büyük bir merak içerisindesin. Yürümeyi, ağlamayı, gülmeyi ve öğrenmeyi yeniden öğreniyorsun. Bazen düşüyorsun ama hemen kalkıyorsun. Ufak sıyrıklar önemli değil diyorsun. İnan bana! Umut dolu bir hikâye bu.
Say ki bu senin ikinci şansın.
İlk doğumunda bir ülkeye açmıştın gözlerini bu defa bir dünyaya açtın.
Yeni bir sensin artık. Ne olmak istiyorsan onun için ikinci şansın. Hep yapmak istediğin ama artık olmaz dediğin, hayalinde ne varsa ikinci şansın. Şimdi burada işte tam da yaşadığın o ülkede.
Allah sana ideallerin için ikinci bir şans sundu. Kıymetini bil canım dost. Hüznün seni esir almasın. Senden gelecek küçük güzel bir habere muhtaç o yüce gönülleri düşün.
Sen güçlü olmalısın çok çalışmalısın, gayret etmelisin.
Yaşadığın acılara rağmen yapabiliyorsan eğer, kendini küçümseme.
İnsan zamandan ve mekândan bağımsızdır bir anlamda. Alanlara kendini hapsetme. Yeryüzü hepimizin. Kafanı kaldır ve gökyüzüne bak, için umut dolsun. Sonsuzluk ve mavi içindesin. Ve tüm insanlık gökyüzünün altında.
Say ki yaşadığın ülkenin topraklarına atılan yeni bir tohumsun…
Biliyorum kolay değil alışmadığın toprakta filizlenmek. Ne toprağı tanıyorsun ne havayı.
O zaman önce toprağa bir dokun, kokusunu içine çek. Köklerini aslından koparmadan yeni topraklarda nasıl yeşerebileceğini düşün. Sınırlarını yıkabilirsen ait olursun. Öyle değil mi ki insan ait hissedebildiği yerde mutludur.
Kendini değişime ve gelişime kapatma. Yaşadığın toplumu gözlemleyebilirsin. Bunu sosyalleşebildiğin her ortamda dene. Sokaklarını tanı, tarihini oku, gastronomi kültürünü araştır, uyum kurslarına katıl. Ve en önce, ilk önce bu saydığım bir toplumu tanıyabilmek için gerekli her bir maddeyi anlamlandırabilmen adına dil öğren. Temel becerilerini geliştirebilmen ve o ülkenin günlük akışına katılabilmen için dil öğrenimine ihtiyacın var. Dil kullanımının ve uyum sürecinin olumlu çıktılarını elde etmeye başladığında zamanla kendinde bir dönüşüm gözlemleyeceksin. Dönüşümü sen seçtin ve bu seçim yeni hayatın adına attığın en büyük adım.
Devinim evrenin en büyük anahtarı. Ya bu anahtarı kendin için kilide takacaksın ya da buhran içerisinde kaybolacaksın.
Canım dost!
Biliyorum kolay değil! Ama imkânsız da değil…
Hepimiz için en yakın zaman şimdi.
İzin ver güneş gözlerinde parlasın, dalların yeşersin,
İzin ver attığın o tohum içinde hiç dinmeyeceğine inandığın ümidin tohumu olsun…
Bu senin sevgi dilinde bir Dünya için ikinci şansın.
İzin ver o şans senden gelecek küçük bir desteği bekleyen hüzünlü gözlerin de ikinci şansı olsun!
[Canan Kutlu] 28.11.2019 [TR724]
Sen de benim gibi yeniden başlıyorsun değil mi?
Kalbinin tam orta yerinde bir ızdırap ile yaşıyorsun, zamanı ve mekânı tanımlayamıyorsun, ne geçmiştesin ne şimdide…
Bazen yeni hayatına eskiden kalma kesitler eşlik ediyor.
Sabahları uyandığında anıların kokuyor yeni evin. Bir rüzgâr geliyor ve gelirken ötelerden denizin, çiçeğin, toprağın, bir dostun, yaşadığın mahallenin kokusunu getiriyor sana.
Bir ağırlık çöküyor omuzlarına. Biliyorum zihnin sisli. Nereden başlayacağım, nasıl yapacağım diyorsun. Hatta yapamam ki bunca yaşanmışlık üzerine yeniden bir hayat inşa edemem…
Canım dost,
Olmaz ki!
Sen hiç ümitsiz olmadın! Eğer yapabileceğine inanmasaydın ömrünü sevgi dolu gönüllere adamazdın.
Sen yapabilirsin!
Say ki yeni doğdun…
Gözlerin bile yeni tanışıyor gün ışığı ile. İlk defa anlamadığın ama anlayabilmek için var gücünle çaba harcadığın sesler duyuyorsun. Hem korkuyorsun bu değişimden hem de büyük bir merak içerisindesin. Yürümeyi, ağlamayı, gülmeyi ve öğrenmeyi yeniden öğreniyorsun. Bazen düşüyorsun ama hemen kalkıyorsun. Ufak sıyrıklar önemli değil diyorsun. İnan bana! Umut dolu bir hikâye bu.
Say ki bu senin ikinci şansın.
İlk doğumunda bir ülkeye açmıştın gözlerini bu defa bir dünyaya açtın.
Yeni bir sensin artık. Ne olmak istiyorsan onun için ikinci şansın. Hep yapmak istediğin ama artık olmaz dediğin, hayalinde ne varsa ikinci şansın. Şimdi burada işte tam da yaşadığın o ülkede.
Allah sana ideallerin için ikinci bir şans sundu. Kıymetini bil canım dost. Hüznün seni esir almasın. Senden gelecek küçük güzel bir habere muhtaç o yüce gönülleri düşün.
Sen güçlü olmalısın çok çalışmalısın, gayret etmelisin.
Yaşadığın acılara rağmen yapabiliyorsan eğer, kendini küçümseme.
İnsan zamandan ve mekândan bağımsızdır bir anlamda. Alanlara kendini hapsetme. Yeryüzü hepimizin. Kafanı kaldır ve gökyüzüne bak, için umut dolsun. Sonsuzluk ve mavi içindesin. Ve tüm insanlık gökyüzünün altında.
Say ki yaşadığın ülkenin topraklarına atılan yeni bir tohumsun…
Biliyorum kolay değil alışmadığın toprakta filizlenmek. Ne toprağı tanıyorsun ne havayı.
O zaman önce toprağa bir dokun, kokusunu içine çek. Köklerini aslından koparmadan yeni topraklarda nasıl yeşerebileceğini düşün. Sınırlarını yıkabilirsen ait olursun. Öyle değil mi ki insan ait hissedebildiği yerde mutludur.
Kendini değişime ve gelişime kapatma. Yaşadığın toplumu gözlemleyebilirsin. Bunu sosyalleşebildiğin her ortamda dene. Sokaklarını tanı, tarihini oku, gastronomi kültürünü araştır, uyum kurslarına katıl. Ve en önce, ilk önce bu saydığım bir toplumu tanıyabilmek için gerekli her bir maddeyi anlamlandırabilmen adına dil öğren. Temel becerilerini geliştirebilmen ve o ülkenin günlük akışına katılabilmen için dil öğrenimine ihtiyacın var. Dil kullanımının ve uyum sürecinin olumlu çıktılarını elde etmeye başladığında zamanla kendinde bir dönüşüm gözlemleyeceksin. Dönüşümü sen seçtin ve bu seçim yeni hayatın adına attığın en büyük adım.
Devinim evrenin en büyük anahtarı. Ya bu anahtarı kendin için kilide takacaksın ya da buhran içerisinde kaybolacaksın.
Canım dost!
Biliyorum kolay değil! Ama imkânsız da değil…
Hepimiz için en yakın zaman şimdi.
İzin ver güneş gözlerinde parlasın, dalların yeşersin,
İzin ver attığın o tohum içinde hiç dinmeyeceğine inandığın ümidin tohumu olsun…
Bu senin sevgi dilinde bir Dünya için ikinci şansın.
İzin ver o şans senden gelecek küçük bir desteği bekleyen hüzünlü gözlerin de ikinci şansı olsun!
[Canan Kutlu] 28.11.2019 [TR724]
Biri Lewandowski’yi durdursun! [Hasan Cücük]
Bayern Münih’in Temmuz 2014’de bedelsiz olarak kadrosuna kattığı Polonyalı forveti Robert Lewandowski bu sezon da gollerini sıralamaya devam ediyor. Hem Bundesliga’da hem de Şampiyonlar Ligi’nde durdurulamayan Lewandowski rekor üstüne rekor kırıyor. Hedefinde ise Bayern Münih’in efsanesi Gerd Müller’in rekoru var.
2010 yılında Borussia Dortmund’la Bundesliga’ya adımını atan Robert Lewandowki, adeta gol krallığının tapusunu üzerini aldı. İki kez Dortmund, dört kez de Bayern Münih formasıyla krallık tacını takan Lewandowski bu sezonda krallığın bir numaralı adayı olduğunu attığı gollerle ortaya koydu. Bundesliga’ya istediği gibi başlayamayan Bayern Münih, Frankfurt deplasmanında alınan 5-1’lik hezimet sonrası teknik direktör Niko Kovac’ın görevine son verirken, yüzünü Lewandowski’nin performansı güldürüyor. Ligde 12 hafta geride kalırken, Bayern Münih 24 puanla 3. sırada bulunuyor.
Sezonun ilk 11 haftasında tam bir Lewandowski şovu vardı. İlk haftadan itibaren gol atmaya başlayan Polonyalı forvet dur durak bilmeden 11 hafta boyunca gol attı. 11 haftada 16 gol kaydeden Lewandowski, adeta kariyerinin ‘altın çağını’ yaşıyordu. Ligde 11 maçın her birinde ağları sarsan Lewandowski, 2015-16 sezonunda ilk 8 haftada fileleri havalandıran eski takım arkadaşı Gabonlu futbolcu Pierre-Emerick Aubameyang’ın “Bundesliga’da sezon başından itibaren üst üste her maçta gol atan oyuncu” rekorunun yeni sahibi konumuna geldi.
Sezon başından bu yana ligde Schalke 04 ağlarına 3, Hertha Berlin, Köln ve Borussia Dortmund’a 2 gol atan 31 yaşındaki santrafor, Mainz, Leipzig, Paderborn, Hoffenheim, Augsburg, Union Berlin ve Eintracht Frankfurt filelerini ise birer kez havalandırdı. Ligin 12. haftasında Bayern Münih, Fortuna Düsseldorf deplasmanından 4-0 gibi farklı bir galibiyetle dönerken, sürpriz bir şekilde gol atanlar arasında Robert Lewandowski yoktu. Uzun bir aradan sonra Lewandowski skor tabelasına adını yazdıramayınca Gerd Müller’in Bundesliga’da art arda 16 hafta gol atma rekorunu kırma ümidi şimdilik suya düştü. Bundesliga tarihinde üst üste 16 hafta gol atan Gerd Müller’in bir başka rekoru ise 40 golle Bundesliga’da bir sezonda en çok fileleri havalandıran oyuncu olmak. Lewandowski, bu sezon 40 golü geçmek istiyor.
Borussia Dortmund ve Bayern Münih formalarıyla çıktığı toplam 448 maçta 317 kez ağları sarsan Lewandowski’nin, Bundesliga’da kırdığı farklı rekorlar da bulunuyor. Lig tarihinde en çok ağları sarsan (218 gol) yabancı futbolcu unvanının sahibi Lewandowski, Bayern Münih’in Wolfsburg’u 5-1 yendiği 2015-16 sezonundaki maçta birçok rekorun sahibi oldu. Söz konusu karşılaşmada takımının tüm gollerini 9 dakika içinde atan Polonyalı futbolcu, lig tarihinde en kısa sürede hat-tick (4 dakika), 4 gol (6 dakika) ve 5 gol (9 dakika) atan oyuncu rekorlarını kırdı.
Robert Lewandowski bu sezon sadece Bundesliga’da fırtına gibi esmiyor. Şampiyonlar Ligi’nde de gollerini sıralamaya devam ediyor. Bayern Münih, grupta tüm maçlarını kazanıp 15 puan toplarken, geride kalan 5 haftanın tamamında Lewandowski gol atmayı başardı. Deplasmanda 6-0 kazandıkları Kızılyıldız maçında ise tam 4 gol attı. Hem de 15 dakika içinde.
UEFA Şampiyonlar Ligi B Grubu’nun 5. haftasında Bayern Münih, deplasmanda Kızılyıldız ile karşılaştı. Alman ekibinin 6-0 galip geldiği karşılaşmada Robert Lewandowski, dünyada hiçbir futbolcunun henüz gerçekleştiremediği kırılması güç bir rekora imza attı. Bayern Münih’in 53. dakikada kazandığı penaltıda topun başına geçen Lewandowski, farkı ikiye çıkaran golü ağlara bıraktı. Polonyalı yıldız, bu golden sonra peş peşe ağları sarsmaya devam etti. 60, 64 ve 68. dakikalarda üç kez daha sahneye çıkan golcü oyuncu, 15 dakika içinde dört gole imza atmayı başardı. Lewandowski böylece, Şampiyonlar Ligi’nde bir maçta en kısa sürede dört gol atan oyuncu oldu.
Lewandowski, Devler Ligi performansıyla adını iki süperstar Messi ve Cristiano Ronaldo’nun yanına yazdırmayı başardı. Polonyalı santrafor, Lionel Messi’yle birlikte Şampiyonlar Ligi’nde ikinci kez bir maçta dört gol atan iki oyuncudan biri oldu. Lewandowski daha önce de 2012-13 sezonunun yarı finalinde Borussia Dortmund’un Real Madrid’i 4-1 yendiği maçta takımının bütün gollerini kaydetmişti. Lewandowski, Şampiyonlar Ligi’ndeki üçüncü hat-trick’ini de yaparken, bu dalda da sekiz hat-trick’i bulunan Messi ve Cristiano Ronaldo’nun ardından üçüncü sıraya yerleşti.
Lewandowski, son Şampiyonlar Ligi golleriyle birlikte bu sezon forma giydiği tüm kulvarlarda 20 maçta 27 gole ulaşmış oldu. Bundesliga’da 16 defa ağları sarsan Polonyalı yıldızın, Şampiyonlar Ligi’nde 10, Almanya Kupası’nda da bir golü bulunuyor. Lewandowski, Bundesliga’da Gerd Müller’in rekorunu, Avrupa’da ise Şampiyonlar Ligi’nde gol krallığı ve Altın Ayakkabı’nın sahibi olmak istiyor. 31 yaşındaki forvetin geride kalan haftalardaki performansıyla bu hedeflerine ulaşması zor gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 28.11.2019 [TR724]
2010 yılında Borussia Dortmund’la Bundesliga’ya adımını atan Robert Lewandowki, adeta gol krallığının tapusunu üzerini aldı. İki kez Dortmund, dört kez de Bayern Münih formasıyla krallık tacını takan Lewandowski bu sezonda krallığın bir numaralı adayı olduğunu attığı gollerle ortaya koydu. Bundesliga’ya istediği gibi başlayamayan Bayern Münih, Frankfurt deplasmanında alınan 5-1’lik hezimet sonrası teknik direktör Niko Kovac’ın görevine son verirken, yüzünü Lewandowski’nin performansı güldürüyor. Ligde 12 hafta geride kalırken, Bayern Münih 24 puanla 3. sırada bulunuyor.
Sezonun ilk 11 haftasında tam bir Lewandowski şovu vardı. İlk haftadan itibaren gol atmaya başlayan Polonyalı forvet dur durak bilmeden 11 hafta boyunca gol attı. 11 haftada 16 gol kaydeden Lewandowski, adeta kariyerinin ‘altın çağını’ yaşıyordu. Ligde 11 maçın her birinde ağları sarsan Lewandowski, 2015-16 sezonunda ilk 8 haftada fileleri havalandıran eski takım arkadaşı Gabonlu futbolcu Pierre-Emerick Aubameyang’ın “Bundesliga’da sezon başından itibaren üst üste her maçta gol atan oyuncu” rekorunun yeni sahibi konumuna geldi.
Sezon başından bu yana ligde Schalke 04 ağlarına 3, Hertha Berlin, Köln ve Borussia Dortmund’a 2 gol atan 31 yaşındaki santrafor, Mainz, Leipzig, Paderborn, Hoffenheim, Augsburg, Union Berlin ve Eintracht Frankfurt filelerini ise birer kez havalandırdı. Ligin 12. haftasında Bayern Münih, Fortuna Düsseldorf deplasmanından 4-0 gibi farklı bir galibiyetle dönerken, sürpriz bir şekilde gol atanlar arasında Robert Lewandowski yoktu. Uzun bir aradan sonra Lewandowski skor tabelasına adını yazdıramayınca Gerd Müller’in Bundesliga’da art arda 16 hafta gol atma rekorunu kırma ümidi şimdilik suya düştü. Bundesliga tarihinde üst üste 16 hafta gol atan Gerd Müller’in bir başka rekoru ise 40 golle Bundesliga’da bir sezonda en çok fileleri havalandıran oyuncu olmak. Lewandowski, bu sezon 40 golü geçmek istiyor.
Borussia Dortmund ve Bayern Münih formalarıyla çıktığı toplam 448 maçta 317 kez ağları sarsan Lewandowski’nin, Bundesliga’da kırdığı farklı rekorlar da bulunuyor. Lig tarihinde en çok ağları sarsan (218 gol) yabancı futbolcu unvanının sahibi Lewandowski, Bayern Münih’in Wolfsburg’u 5-1 yendiği 2015-16 sezonundaki maçta birçok rekorun sahibi oldu. Söz konusu karşılaşmada takımının tüm gollerini 9 dakika içinde atan Polonyalı futbolcu, lig tarihinde en kısa sürede hat-tick (4 dakika), 4 gol (6 dakika) ve 5 gol (9 dakika) atan oyuncu rekorlarını kırdı.
Robert Lewandowski bu sezon sadece Bundesliga’da fırtına gibi esmiyor. Şampiyonlar Ligi’nde de gollerini sıralamaya devam ediyor. Bayern Münih, grupta tüm maçlarını kazanıp 15 puan toplarken, geride kalan 5 haftanın tamamında Lewandowski gol atmayı başardı. Deplasmanda 6-0 kazandıkları Kızılyıldız maçında ise tam 4 gol attı. Hem de 15 dakika içinde.
UEFA Şampiyonlar Ligi B Grubu’nun 5. haftasında Bayern Münih, deplasmanda Kızılyıldız ile karşılaştı. Alman ekibinin 6-0 galip geldiği karşılaşmada Robert Lewandowski, dünyada hiçbir futbolcunun henüz gerçekleştiremediği kırılması güç bir rekora imza attı. Bayern Münih’in 53. dakikada kazandığı penaltıda topun başına geçen Lewandowski, farkı ikiye çıkaran golü ağlara bıraktı. Polonyalı yıldız, bu golden sonra peş peşe ağları sarsmaya devam etti. 60, 64 ve 68. dakikalarda üç kez daha sahneye çıkan golcü oyuncu, 15 dakika içinde dört gole imza atmayı başardı. Lewandowski böylece, Şampiyonlar Ligi’nde bir maçta en kısa sürede dört gol atan oyuncu oldu.
Lewandowski, Devler Ligi performansıyla adını iki süperstar Messi ve Cristiano Ronaldo’nun yanına yazdırmayı başardı. Polonyalı santrafor, Lionel Messi’yle birlikte Şampiyonlar Ligi’nde ikinci kez bir maçta dört gol atan iki oyuncudan biri oldu. Lewandowski daha önce de 2012-13 sezonunun yarı finalinde Borussia Dortmund’un Real Madrid’i 4-1 yendiği maçta takımının bütün gollerini kaydetmişti. Lewandowski, Şampiyonlar Ligi’ndeki üçüncü hat-trick’ini de yaparken, bu dalda da sekiz hat-trick’i bulunan Messi ve Cristiano Ronaldo’nun ardından üçüncü sıraya yerleşti.
Lewandowski, son Şampiyonlar Ligi golleriyle birlikte bu sezon forma giydiği tüm kulvarlarda 20 maçta 27 gole ulaşmış oldu. Bundesliga’da 16 defa ağları sarsan Polonyalı yıldızın, Şampiyonlar Ligi’nde 10, Almanya Kupası’nda da bir golü bulunuyor. Lewandowski, Bundesliga’da Gerd Müller’in rekorunu, Avrupa’da ise Şampiyonlar Ligi’nde gol krallığı ve Altın Ayakkabı’nın sahibi olmak istiyor. 31 yaşındaki forvetin geride kalan haftalardaki performansıyla bu hedeflerine ulaşması zor gözükmüyor.
[Hasan Cücük] 28.11.2019 [TR724]
Vur, sen de vur! [M.Nedim Hazar]
Devir, sıkılı yumruğun para ettiği devir. Dem, öfkenin geçer akçe olduğu, nefretin parladığı dem… Vurmak afili bir gösteriş, patlatmak şöyle göğsünü gere gere!
Hatırla, tüm zalim devirleri ve zalimlerin vuruşlarını. Miras aldığın ortak ve birikmiş nefret ile vuracaksın ki yiğit görsün vesayetin yeni sahipleri.
Hatırla mesela, Şubat’ın en zemherili dönemlerini. Hani boğmak için kendisine benzemeyeni vuranların köşe başını tuttuğu, yalanların, iftiranın, algıyla oyun hamuru gibi oynayanların çamurlu vicdanlarını hatırla! Hani vurmuşlardı da, her vuruşu bir zafer madalyası, her darbeyi bir övünç vesilesi saymışlardı manşetleriyle, yazılarıyla!
Nefret ve zulümden başka birikmişi olmayanların heybelerindekini benzersiz bir kinle boşaltışlarını unutmamışsındır daha.
Bu yüzden önce sen vur, vurmayı miras alan vesayet devirlerinin başkahramanı! Sen vur ki, vurarak ömür süren, kinle beslenenlerin asla ölmediklerini, her dönem yaşadıklarını bilelim. Dün kucağına yerleştiğin zihniyetin bugünden farklı olup olmaması mühim değil, biliyorsun günün efektifi nefret ve savletle, şöyle ağzın dolu dolu hakaretleri, ezberindeki küfürleri savurarak, yumruğunu indir ki zulmün vitrin kahramanlarını görsün tarih!
Sorulmuyor nasılsa günahlar vururken, ilk vuran sen ol bu yüzden, önemsiz sırtında taşıdığın tarihsel kin, bakmıyor kimse öfkeyle şişirdiğin hörgücüne…
Sen vuracaksın ki, arkandan yeni zalimliklerin nevzuhur cengaverleri yetişsin sana! Bak, onlar da bunca zamandır içlerine ata ata biriktirdikleri nefreti, nasıl bir coşkun hırs ve zevkle boca ediyorlar üzerimize!
Vurunca hakikatin değişeceğine inananları galiba en safları. Durunca gerçeğin can yakan tablosu belirecek çünkü. Bu sebeple hiç durmadan, nefes bile almadan, sorup sorgulamadan vurulmasına inanıyorlar.
Veya inandırılıyorlar. Fark etmiyor son tahlilde…
Nefreti standart donanım olarak bünyelerinde taşıyan her devrin vurucu timi! Senin kostüm değiştirmene bile gerek yok biliyorsun. Birkaç tel kıla tav olmaz başka hesap peşinde koşanlar. Bu yüzden ne sen zahmet et kostüm değiştirmeye, ne de onlar inanmış gibi kandırsın seni. Tiyatroya gerek kalmadan doğrudan vur sen. Bak açılacak önün…
Fark edecekler nasılsa. Önce gizli övecekler… Fark etmediler mi, haber uçur, paylaş sağda solda. Kabul görecek ve adamlar sınıfına alınacaksın. Yerin hemen şurası, bak tekaüt İslamcının yanı. Hani ömrü boyunca dişe dokunur on kuruşluk katma değer üretememiş, fikir fukarası amcanın yanı. Bak o da yaşına başına bakmaksızın nasıl cevval, nasıl faal! İcap ederse ve zaruret olursa beraber vurursunuz, baltanın sapı uzun nasılsa, tutacak yer mi yok sana! Bir vuruşluk yer açılır sana da!
Kandıralı sen de vur!
Boş ver önemsiz bu zamanda kabiliyet, zekâ seviyesi, işe yararlılık. Önemli olan safını belli etmen. Biliyorsun vurmak sırayla değil parayla! Makamla, imkânla… Kurul sofraya!
Vururken şöyle bir de nara savurursan, yeme de yanında yat! Gözdesi olursun bu vurma çağının…
Yıkama yalamayı her devirde becermiş, bütün sezonların en aktif oyuncusu biliyoruz sen dünden hazırsın vurmaya! Spikeri hatırlama boş ver; “yapma Sabri, oradan vurulur mu yani!” günü değil bugün. Mesafe tanımadan vur, tüm gücünle aban, gelişine vur! Yıkama, yağlama yetmiyor artık sadece, biliyorsun. Onları da yap, yapma demiyoruz elbette ama şöyle gerile gerile üç adım geri, şeref tribününe göz ucuyla bakarak koş topa ve aban…
Kıyıda köşede kalmış, unutulmuş, ezilip horlanmış ama namusuyla, haysiyetiyle gelmiş bugüne kadar. Sana sesleniyorum saklanma. Ve utanarak vurman en çok can yakanı bilmiyorsun. O yüzden göğsünü gere gere vur, elini korkak alıştırma!
Bırak suret-i haktan görünme rollerini, kıyıdan köşeden çakarsan boş kalır eteğin. Bu nedenle gir sıraya, katıl halaya.
Gün vurma günüdür, dem kin ile öfkeyle tekmeleme…
Bir çift söz de vurulana dair etmek lazım. Rumî’den geliyor. Şöyle buyuruyor koca üstad:
“Birisi keçeye, halıya sopa ile vurup durursa, o sopalar keçeyi, halıyı dövmek için değil, tozlarını çıkarmak içindir!”
Senin içinde varlıktan, benlikten tozlar var; o tozlar, halının tozları gibi silmekle birden bire geçmez!
Bir bela gelince, bir derde, bir ıstıraba düşünce başına gelen zahmetlere katlanınca, gâh uyurken, gâh uyanıkken o keder tozları sen farkına varmadan azar azar uçar giderler!”
[M.Nedim Hazar] 28.11.2019 [TR724]
Hatırla, tüm zalim devirleri ve zalimlerin vuruşlarını. Miras aldığın ortak ve birikmiş nefret ile vuracaksın ki yiğit görsün vesayetin yeni sahipleri.
Hatırla mesela, Şubat’ın en zemherili dönemlerini. Hani boğmak için kendisine benzemeyeni vuranların köşe başını tuttuğu, yalanların, iftiranın, algıyla oyun hamuru gibi oynayanların çamurlu vicdanlarını hatırla! Hani vurmuşlardı da, her vuruşu bir zafer madalyası, her darbeyi bir övünç vesilesi saymışlardı manşetleriyle, yazılarıyla!
Nefret ve zulümden başka birikmişi olmayanların heybelerindekini benzersiz bir kinle boşaltışlarını unutmamışsındır daha.
Bu yüzden önce sen vur, vurmayı miras alan vesayet devirlerinin başkahramanı! Sen vur ki, vurarak ömür süren, kinle beslenenlerin asla ölmediklerini, her dönem yaşadıklarını bilelim. Dün kucağına yerleştiğin zihniyetin bugünden farklı olup olmaması mühim değil, biliyorsun günün efektifi nefret ve savletle, şöyle ağzın dolu dolu hakaretleri, ezberindeki küfürleri savurarak, yumruğunu indir ki zulmün vitrin kahramanlarını görsün tarih!
Sorulmuyor nasılsa günahlar vururken, ilk vuran sen ol bu yüzden, önemsiz sırtında taşıdığın tarihsel kin, bakmıyor kimse öfkeyle şişirdiğin hörgücüne…
Sen vuracaksın ki, arkandan yeni zalimliklerin nevzuhur cengaverleri yetişsin sana! Bak, onlar da bunca zamandır içlerine ata ata biriktirdikleri nefreti, nasıl bir coşkun hırs ve zevkle boca ediyorlar üzerimize!
Vurunca hakikatin değişeceğine inananları galiba en safları. Durunca gerçeğin can yakan tablosu belirecek çünkü. Bu sebeple hiç durmadan, nefes bile almadan, sorup sorgulamadan vurulmasına inanıyorlar.
Veya inandırılıyorlar. Fark etmiyor son tahlilde…
Nefreti standart donanım olarak bünyelerinde taşıyan her devrin vurucu timi! Senin kostüm değiştirmene bile gerek yok biliyorsun. Birkaç tel kıla tav olmaz başka hesap peşinde koşanlar. Bu yüzden ne sen zahmet et kostüm değiştirmeye, ne de onlar inanmış gibi kandırsın seni. Tiyatroya gerek kalmadan doğrudan vur sen. Bak açılacak önün…
Fark edecekler nasılsa. Önce gizli övecekler… Fark etmediler mi, haber uçur, paylaş sağda solda. Kabul görecek ve adamlar sınıfına alınacaksın. Yerin hemen şurası, bak tekaüt İslamcının yanı. Hani ömrü boyunca dişe dokunur on kuruşluk katma değer üretememiş, fikir fukarası amcanın yanı. Bak o da yaşına başına bakmaksızın nasıl cevval, nasıl faal! İcap ederse ve zaruret olursa beraber vurursunuz, baltanın sapı uzun nasılsa, tutacak yer mi yok sana! Bir vuruşluk yer açılır sana da!
Kandıralı sen de vur!
Boş ver önemsiz bu zamanda kabiliyet, zekâ seviyesi, işe yararlılık. Önemli olan safını belli etmen. Biliyorsun vurmak sırayla değil parayla! Makamla, imkânla… Kurul sofraya!
Vururken şöyle bir de nara savurursan, yeme de yanında yat! Gözdesi olursun bu vurma çağının…
Yıkama yalamayı her devirde becermiş, bütün sezonların en aktif oyuncusu biliyoruz sen dünden hazırsın vurmaya! Spikeri hatırlama boş ver; “yapma Sabri, oradan vurulur mu yani!” günü değil bugün. Mesafe tanımadan vur, tüm gücünle aban, gelişine vur! Yıkama, yağlama yetmiyor artık sadece, biliyorsun. Onları da yap, yapma demiyoruz elbette ama şöyle gerile gerile üç adım geri, şeref tribününe göz ucuyla bakarak koş topa ve aban…
Kıyıda köşede kalmış, unutulmuş, ezilip horlanmış ama namusuyla, haysiyetiyle gelmiş bugüne kadar. Sana sesleniyorum saklanma. Ve utanarak vurman en çok can yakanı bilmiyorsun. O yüzden göğsünü gere gere vur, elini korkak alıştırma!
Bırak suret-i haktan görünme rollerini, kıyıdan köşeden çakarsan boş kalır eteğin. Bu nedenle gir sıraya, katıl halaya.
Gün vurma günüdür, dem kin ile öfkeyle tekmeleme…
Bir çift söz de vurulana dair etmek lazım. Rumî’den geliyor. Şöyle buyuruyor koca üstad:
“Birisi keçeye, halıya sopa ile vurup durursa, o sopalar keçeyi, halıyı dövmek için değil, tozlarını çıkarmak içindir!”
Senin içinde varlıktan, benlikten tozlar var; o tozlar, halının tozları gibi silmekle birden bire geçmez!
Bir bela gelince, bir derde, bir ıstıraba düşünce başına gelen zahmetlere katlanınca, gâh uyurken, gâh uyanıkken o keder tozları sen farkına varmadan azar azar uçar giderler!”
[M.Nedim Hazar] 28.11.2019 [TR724]
Omurgasızlık ve çuval! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Bir Arap atasözü der ki: “Toz duman yatışsın, geçen at mı eşek mi belli olur”
Ortalık yatışmamışken sözümü söyleyeyim. Belki alınan, düşünen, uyanan olur da ülkenin cinnet sarmalından kurtulmasına bir nebze katkıda bulunuruz. Türkiye’de okumuş, yazmış, aydın görünümlü ama onursuz, omurgasız, ilkesiz, şahsiyetsiz ne çok kimse varmış!
Kime yöneltiyorum bu suçlamaları?
Zalim’e biat edip, O’nu alkışlayanlara değil! Onlar, bir yönüyle ruhunu satmış kuru kalabalıklar. Aklını cebine hapsetmiş, beynini midesine yedirmiş, vicdanını hasedine/husumetine boğdurmuş yığınlar. Onlar, yalanların peşinden şuursuzca koşan zombiler. Onlar, cambazı seyrederken cebini boşaltan hırsızı, ırzını kirleten namussuzu farkedemeyen temaşacılar. Yüksek sesle din tellallığı yapılırken ahlaka, mukaddesata tecavüz edilmesini görmeyen (veya gözünü yuman) idraksizler. Onlar mürailiği fazilet, hak yemeyi uyanıklık, vandallığı cesaret sanan, en büyük marifeti susmak olan sürüleştirilmiş kitleler. Onlar, devleti din edinen, diliyle olmasa da haliyle Allah’a şirk koşan teb’alar… Bu kesim kısa vadede düştüğü çukurdan çıkacak gibi görünmüyor. Kıpraşma var ise de hala ağır şekilde Hipnozun etkisindeler.
Sözüm, Erdoğan’ı zerre sevmedikleri, kendileri de düşünceleri, yaşam tarzları nedeniyle baskılandıkları, soruşturmalara maruz kaldıkları halde, sırf kendileri gibi düşünmüyor diye milyonlarca insanı muktedirin diliyle suçlayan AKP muhaliflerine. Lafım KHK’lıların emeğini yok sayan solculara! Hak, Hukuk, insan hakları namına eylemi olmayan pelte kıvamındaki liberallere!
Şükrolsun ki ülkemizden iki elin parmakları kadar cesur insan çıktı. Konuya ideolojk değil, insani bakan bir avuç yiğit adam canhıraş çalışıyor. Ama yetmiyor. Hasar, yıkım çok büyük. Zulüm çok yaygın. Milyonlarca insan mağdur, aç, perişan, işsiz, hapiste.
Erdoğan, topluma pazarladığı ve aydınlatmaya asla yanaşmadığı 15 Temmuz ile tek adam haline geldi. Ürettiği F.TÖ üzerinden ise istediğini suçlayabiliyor; susturabiliyor. Ses çıkaran herkesi F.TÖ çuvalına sokup “terörist” ilan edebiliyor. Öyle kullanışlı çuval ki, içine ABD’li bir Papazı atıyor, oluyor. Bir Alman gezeteciyi tıkıyor, uyuyor. CHP’liyi koyuyor, yutuyor. Cumhuriyet yazarlarını koyuyor, gidiyor. Cemaatten hazzetmeyen, ama zulme karşı çıkan Alpaslan Kuytul’u koyuyor, oluyor. Öyle geniş bir çuval ki generallerin yarısını, yargıçların üçte birini, sağdan-soldan bütün gazetecileri, aydınları, akademisyenleri, öğretmenleri, esnafları yutuyor ve doymuyor.
Maalesef bu çuvalı Erdoğan’ın eline toplum verdi. 15 Temmuz’u sorgulama, irdeleme cesareti gösteremeyen aydınlar verdi.
O nedenle sözüm, 82 yaşındaki abdestini tutamayan Mustafa amca “terörist” diye hapse atılırken “ayıptır, günahtır; bu yaşlı adamdan terörist olmaz!” diyemeyen sözde Erdoğan karşıtlarına!
Sözüm, Hukukta, dinde, vicdanda yeri olmadığı halde doğumhaneden alınıp bebeğiyle hapse konan annelere ses veremeyen sözde kadın hakları savuncularına!
Sözüm, hapiste büyüyen 864 bebek hakkında iki kelam etme cesareti gösteremeyen analara, babalara, çocuk haklarını savuncularına!
Sözüm, ağaçta mahsur kalan kediyi gündem yapıp, insanlara yapılan en ağır işkenceleri, eziyetleri ifade edecek yüreği olmayan insan ve hayvan hakları savunucularına!
Sözüm, toplumu aydınlatması gerekirken Yeni Kapı’da Menemen testisi gibi Erdoğan’ın arkasına dizilip ona tek adamlaşma yolunu açan siyasetçilere!
Aradan 3.5 yıl geçti. Seküler, solcu, Kemalist, liberal, milliyetçi hatta Kürtçü aydınlar, yazarlar hala yaşanan ağır zulme, soykırıma: “ama, fakat, onlar da…” gibi cümlelerle başlıyor. Delikanlıca çıkıpta “suçlular elbette yargılansın, 15 Temmuz aydınlatılsın; ama bir milyondan fazla kişinin “terörist” ilan edilmesi hayatın olağan akışına, akla mantığa ters!” diyemiyorlar. Bankaya para yatırandan, çocuğunu okula gönderenden, gazeteye abone olandan terörist olmaz” diyemiyorlar.
Niye?
Çünkü, o okullardan, o gazetelerden, o bankadan hazzetmiyorlardı. Çünkü, tarafgirliklerinin altında kalıp eziliyorlar. Çünkü, vicdanlarını ideolojilerine feda ediyorlar. Çünkü, herkes kendi mahallesinin mahkumu ve oradan çıkıp “öteki” mahalleyi göremiyor!
Rahmetli Cemil Meriç ne güzel demiş: “ideolojiler idraklere giydirilmiş deli gömlekleridir”
* * *
İşin tuhafı bu kesimler bir taraftan 15 Temmuz retoriğinde tam destek verdikleri Erdoğan dayak yiyorlar; öte yandan izah edilemez bir naiflik içinde: “Ama F.TÖ’nün siyasi ayağına operasyon olmadı!” “F.TÖ ile gerçekten mücadele edilmiyor?” diye kaşınıyorlar.
Cemaatten soruşturma geçirmeyen, tutuklanmayan kalmadı. Ama Erdoğan F.TÖ söylemini terk etmeyecek! Kendisine müthiş imkanlar sunan bu enstrümanı muhalefet bile kullanırken, ahmak mı ki bıraksın!
Son dönemler Erdoğan zorda. Zira altı boşalıyor, içte-dışta iktidarına yönelik eleştiriler artıyor. Öte yandan yeni partiler, aktörler çıkıyor. Yakında F.TÖ’nün siyasi ayağına operasyonlar başlayabilir!
Sizce kimlere operasyon olur?
Elbette iki çocuğunu cemaat kurumlarına gönderen kendine yapmaz! Fatih Koleji mezunu damada da yapmayacak! Gülen’le aynı masada yemek yiyen Burhan Kuzu’ya, Pensilvanya’ya ziyarete giden Hakan Fidan’a da yapmaz!
Ama mesela, umut olması beklenen siyasetçilere F.TÖ’den operasyonlar olabilir. Davutoğlu (Erdoğan’ın talimatıyla olsa da) Gülen’le görüştü; operasyona pek bi müsait! Pekala Babacan’a da bir F.TÖ kulpu uydurulur.
Hatta “siyasi ayak” diye Abdullah Gül’ü tutuklasa kim ne diyecek?
CHP’den İYİ partiye, Babacan’a, Davutoğlu’na, AKP’ye oy vermeyen cemaatlere, Erdoğan’a mutlak biat etmeyen gruplara, AKP ile yolunu ayıran siyasetçilere kadar herkese “F.TÖ”den, “siyasi ayak” olmaktan operasyonlar yapılabilir.
Kermes için sarma yapıp satan teyzeler, lohusa anneler, 80’lik dedeler “terörist” oluyorsa, çakı gibi siyasetçiler neden olmasın?
Bu bir kısır döngü. Siz “FETÖ”deyip Erdoğan’ın muhaliflerini içine atıp yok ettiği bu çuvala destek vermeye devam ettikçe, hukuki, vicdani kriterler açısından sorgulayıp itiraz etmedikçe Erdoğan o çuvala istediğini atacak!
Mızmızlanmayın! Bu kullanışlı malzemeyi O’na siz verdiniz, O da tepe tepe kullanıyor!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 28.11.2019 [TR724]
Ortalık yatışmamışken sözümü söyleyeyim. Belki alınan, düşünen, uyanan olur da ülkenin cinnet sarmalından kurtulmasına bir nebze katkıda bulunuruz. Türkiye’de okumuş, yazmış, aydın görünümlü ama onursuz, omurgasız, ilkesiz, şahsiyetsiz ne çok kimse varmış!
Kime yöneltiyorum bu suçlamaları?
Zalim’e biat edip, O’nu alkışlayanlara değil! Onlar, bir yönüyle ruhunu satmış kuru kalabalıklar. Aklını cebine hapsetmiş, beynini midesine yedirmiş, vicdanını hasedine/husumetine boğdurmuş yığınlar. Onlar, yalanların peşinden şuursuzca koşan zombiler. Onlar, cambazı seyrederken cebini boşaltan hırsızı, ırzını kirleten namussuzu farkedemeyen temaşacılar. Yüksek sesle din tellallığı yapılırken ahlaka, mukaddesata tecavüz edilmesini görmeyen (veya gözünü yuman) idraksizler. Onlar mürailiği fazilet, hak yemeyi uyanıklık, vandallığı cesaret sanan, en büyük marifeti susmak olan sürüleştirilmiş kitleler. Onlar, devleti din edinen, diliyle olmasa da haliyle Allah’a şirk koşan teb’alar… Bu kesim kısa vadede düştüğü çukurdan çıkacak gibi görünmüyor. Kıpraşma var ise de hala ağır şekilde Hipnozun etkisindeler.
Sözüm, Erdoğan’ı zerre sevmedikleri, kendileri de düşünceleri, yaşam tarzları nedeniyle baskılandıkları, soruşturmalara maruz kaldıkları halde, sırf kendileri gibi düşünmüyor diye milyonlarca insanı muktedirin diliyle suçlayan AKP muhaliflerine. Lafım KHK’lıların emeğini yok sayan solculara! Hak, Hukuk, insan hakları namına eylemi olmayan pelte kıvamındaki liberallere!
Şükrolsun ki ülkemizden iki elin parmakları kadar cesur insan çıktı. Konuya ideolojk değil, insani bakan bir avuç yiğit adam canhıraş çalışıyor. Ama yetmiyor. Hasar, yıkım çok büyük. Zulüm çok yaygın. Milyonlarca insan mağdur, aç, perişan, işsiz, hapiste.
Erdoğan, topluma pazarladığı ve aydınlatmaya asla yanaşmadığı 15 Temmuz ile tek adam haline geldi. Ürettiği F.TÖ üzerinden ise istediğini suçlayabiliyor; susturabiliyor. Ses çıkaran herkesi F.TÖ çuvalına sokup “terörist” ilan edebiliyor. Öyle kullanışlı çuval ki, içine ABD’li bir Papazı atıyor, oluyor. Bir Alman gezeteciyi tıkıyor, uyuyor. CHP’liyi koyuyor, yutuyor. Cumhuriyet yazarlarını koyuyor, gidiyor. Cemaatten hazzetmeyen, ama zulme karşı çıkan Alpaslan Kuytul’u koyuyor, oluyor. Öyle geniş bir çuval ki generallerin yarısını, yargıçların üçte birini, sağdan-soldan bütün gazetecileri, aydınları, akademisyenleri, öğretmenleri, esnafları yutuyor ve doymuyor.
Maalesef bu çuvalı Erdoğan’ın eline toplum verdi. 15 Temmuz’u sorgulama, irdeleme cesareti gösteremeyen aydınlar verdi.
O nedenle sözüm, 82 yaşındaki abdestini tutamayan Mustafa amca “terörist” diye hapse atılırken “ayıptır, günahtır; bu yaşlı adamdan terörist olmaz!” diyemeyen sözde Erdoğan karşıtlarına!
Sözüm, Hukukta, dinde, vicdanda yeri olmadığı halde doğumhaneden alınıp bebeğiyle hapse konan annelere ses veremeyen sözde kadın hakları savuncularına!
Sözüm, hapiste büyüyen 864 bebek hakkında iki kelam etme cesareti gösteremeyen analara, babalara, çocuk haklarını savuncularına!
Sözüm, ağaçta mahsur kalan kediyi gündem yapıp, insanlara yapılan en ağır işkenceleri, eziyetleri ifade edecek yüreği olmayan insan ve hayvan hakları savunucularına!
Sözüm, toplumu aydınlatması gerekirken Yeni Kapı’da Menemen testisi gibi Erdoğan’ın arkasına dizilip ona tek adamlaşma yolunu açan siyasetçilere!
Aradan 3.5 yıl geçti. Seküler, solcu, Kemalist, liberal, milliyetçi hatta Kürtçü aydınlar, yazarlar hala yaşanan ağır zulme, soykırıma: “ama, fakat, onlar da…” gibi cümlelerle başlıyor. Delikanlıca çıkıpta “suçlular elbette yargılansın, 15 Temmuz aydınlatılsın; ama bir milyondan fazla kişinin “terörist” ilan edilmesi hayatın olağan akışına, akla mantığa ters!” diyemiyorlar. Bankaya para yatırandan, çocuğunu okula gönderenden, gazeteye abone olandan terörist olmaz” diyemiyorlar.
Niye?
Çünkü, o okullardan, o gazetelerden, o bankadan hazzetmiyorlardı. Çünkü, tarafgirliklerinin altında kalıp eziliyorlar. Çünkü, vicdanlarını ideolojilerine feda ediyorlar. Çünkü, herkes kendi mahallesinin mahkumu ve oradan çıkıp “öteki” mahalleyi göremiyor!
Rahmetli Cemil Meriç ne güzel demiş: “ideolojiler idraklere giydirilmiş deli gömlekleridir”
* * *
İşin tuhafı bu kesimler bir taraftan 15 Temmuz retoriğinde tam destek verdikleri Erdoğan dayak yiyorlar; öte yandan izah edilemez bir naiflik içinde: “Ama F.TÖ’nün siyasi ayağına operasyon olmadı!” “F.TÖ ile gerçekten mücadele edilmiyor?” diye kaşınıyorlar.
Cemaatten soruşturma geçirmeyen, tutuklanmayan kalmadı. Ama Erdoğan F.TÖ söylemini terk etmeyecek! Kendisine müthiş imkanlar sunan bu enstrümanı muhalefet bile kullanırken, ahmak mı ki bıraksın!
Son dönemler Erdoğan zorda. Zira altı boşalıyor, içte-dışta iktidarına yönelik eleştiriler artıyor. Öte yandan yeni partiler, aktörler çıkıyor. Yakında F.TÖ’nün siyasi ayağına operasyonlar başlayabilir!
Sizce kimlere operasyon olur?
Elbette iki çocuğunu cemaat kurumlarına gönderen kendine yapmaz! Fatih Koleji mezunu damada da yapmayacak! Gülen’le aynı masada yemek yiyen Burhan Kuzu’ya, Pensilvanya’ya ziyarete giden Hakan Fidan’a da yapmaz!
Ama mesela, umut olması beklenen siyasetçilere F.TÖ’den operasyonlar olabilir. Davutoğlu (Erdoğan’ın talimatıyla olsa da) Gülen’le görüştü; operasyona pek bi müsait! Pekala Babacan’a da bir F.TÖ kulpu uydurulur.
Hatta “siyasi ayak” diye Abdullah Gül’ü tutuklasa kim ne diyecek?
CHP’den İYİ partiye, Babacan’a, Davutoğlu’na, AKP’ye oy vermeyen cemaatlere, Erdoğan’a mutlak biat etmeyen gruplara, AKP ile yolunu ayıran siyasetçilere kadar herkese “F.TÖ”den, “siyasi ayak” olmaktan operasyonlar yapılabilir.
Kermes için sarma yapıp satan teyzeler, lohusa anneler, 80’lik dedeler “terörist” oluyorsa, çakı gibi siyasetçiler neden olmasın?
Bu bir kısır döngü. Siz “FETÖ”deyip Erdoğan’ın muhaliflerini içine atıp yok ettiği bu çuvala destek vermeye devam ettikçe, hukuki, vicdani kriterler açısından sorgulayıp itiraz etmedikçe Erdoğan o çuvala istediğini atacak!
Mızmızlanmayın! Bu kullanışlı malzemeyi O’na siz verdiniz, O da tepe tepe kullanıyor!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 28.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
‘Sıkıyönetim komutanları’ da fişlemelere göre atanmış [Adem Yavuz Arslan]
Bir önceki yazıda “Sıkıyönetim Direktifi’ndeki ‘hata’ darbecileri deşifre etti” başlığı ile 15 Temmuz askeri darbe girişimi iddiasına dair çok önemli bir analiz yayınladım. O yazı 15 Temmuz’un yıldönümünde yazdığım “358 generalden 240’ı nasıl ‘Cemaat’ten oldu?” haber-incelemenin devamıydı.
Konuya ilgi duyanların dönüp iki yazıyı da okumasını tavsiye etmekle birlikte özetle şunları söyleyebilirim; TSK bünyesinde yapılan fişlemeler 2015 Mayıs’ı ile 2016 Haziran’ı arasında yoğunlaşmış; adlarına Ergenekon-Balyoz ve Askeri Casusluk davalarından aşina olduğumuz isimler koordineli bir şekilde binlerce kişiyi kapsayan fişleme listeleri hazırlayıp bunları AKP ve istihbaratla paylaşmışlar. Erdoğan’ın ‘eniştem aradı’ ifadesinin gerçekliği yok, ‘hazırlık’ aşaması dahil sürecin tam merkezindeydi.
Bu listeler de 15 Temmuz sonrası yapılan gözaltı, ihraç ve tutuklamalara temel teşkil etmiş. Öyle ki fişleme listeleri 15 Temmuz akşamı Sıkıyönetim Direktiflerine dönüştürülürken birebir kopyalanmış. Üstelik yazım, ifade, rütbe ve sınıf hatalarıyla birlikte.
Yani fişlemeleri yapanlar kimlerse 15 Temmuz’a aktif olarak müdahil olmuşlar, sıkıyönetim direktiflerinin hazırlanmasına katkı sağlamışlar.
‘Cemaatçi subaylar darbe yaptı’ tezini güçlendirmek için Genelkurmay Askeri Savcısı Albay Metin Yüzbaşıoğlu tarafından mahkemeye yollanan dosyalarda yer alan 7 sayfalık fişleme belgesi ‘gerçek darbecileri’ deşifre etmesi açısından çok önemli.
Her iki yazıda anlattıklarım mahkeme dosyalarından edindiğim bilgilerdi.
Yani gizli kapaklı ya da istihbari bir tarafı yoktu. Ancak yazılar yayınlandıktan sonra Ankara’da büyük bir panik yaşandı.
‘Kendi kazdıkları kuyuya düştüklerini’ fark eden isimler panikle “Bu evrakları dosyadan çıkarın yoksa mahvoluruz” diye çözüm arayışına
girdi ama MSB’den mahkemeye yollanan dosyanın kopyası çoktan avukatların elindeydi.
Hal böyle olunca da ‘alternatif planlar’ devreye girdi. Bakalım ‘Ak Yargı’nın sembolü haline gelen ‘Kaç İsmail kaç’lar neler yapacaklar?
Gelişmeleri yakın takip etmeye devam edeceğimi not edip fişleme listeleri ve 15 Temmuz ilişkisine dair yeni verilere geçelim. Zira ‘darbecilerin’ yaptığı tek ‘hata’ sıkıyönetim direktifi eklerinden ibaret değil.
Hem sıkıyönetim komutanlıklarına yapılan atamalar da hem de meşhur ‘ankesörlü telefon soruşturması’nda aynı durum söz konusu.
Kafanızı karıştırmadan basite indirgeyerek anlatmaya çalışacağım. Ancak peşinen şunu söyleyeyim; 15 Temmuz’u kurgulayanlar bir yandan ‘Cemaatçi subaylar darbeye kalkıştı’ imajını oluşturmak için azami gayret gösterirken bir yandan da ‘darbe kesinlikle başarısız olsun’ diye çalışmışlar.
Öyle ki sadece sıkıyönetim direktiflerine bakarak bile bu girişimin bir askeri darbe değil, bilakis TSK’ya kumpas olduğunu söyleyebilirim.
‘BAŞARISIZLIĞA KODLANMIŞ’ BİR DİREKTİF
Detaylara geçmeden önce sıkıyönetim direktifini ana hatlarıyla analiz edelim.
Zira söz konusu direktif 15 Temmuz’un hukuki anlamda ‘darbe girişimi’ olarak tanımlanmasının iki ayağından birisi. Diğeri de Marmaris’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oteline yapıldığı iddia edilen baskındı.
Sıkıyönetim Direktifi’nin kim tarafından hazırlandığı halen bilinmiyor.
General/Amiral Şube Müdürü Kurmay Albay Cemil Turhan’ın savunmasında anlattıklarına göre 15 Temmuz akşamı saat 20:00 civarında Genelkurmay 2.Başkanı Org. Yaşar Güler’in emir subayı binbaşı Mehmet Akkurt bir CD getirip “ikinci başkanın emri doğrultusunda çekilmesi gerektiğini” söylüyor.
O akşam karargahta hayatını kaybeden tek asker binbaşı Mehmet Akkurt.
Org Yaşar Güler ise hem savcıdan hem mahkemeden hem de TBMM’den kaçırıldığı için CD’nin kaynağına dair sorgulama yapılamıyor. Gerçi Ankara 17,23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemeleri’nde devam eden yargılamalar da o CD’nin kaynağına dair ipucu var.
“358 generalden 240’ı nasıl ‘Cemaat’ten oldu?” yazısında detayıyla anlattım.
TSK bünyesinde organize fişleme yapan ekipten Albay Güven Şaban’ın sır kalan bir Genelkurmay ziyareti var. Genelkurmay ikinci başkanı ile hiçbir hiyerarşik ilişkisi olmayan Albay Şaban, 15 Temmuz günü Genelkurmay’a giderek 2. Başkan Org Yaşar Güler ile görüştü. Mahkeme Albay Şaban’a 15 Temmuz günü Genelkurmay’da arza gidip gitmediğini sordu.
Albay Şaban bu soruya “hatırlamıyorum” şeklinde ‘tanıdık’ bir cevap verdi.
Savcılık ve mahkeme ifadelerinde “hazırladığı yüzlerce kişilik ‘fetöcü’ listesini” gayet rahat bir şekilde anlatan albay Şaban 15 Temmuz günü Genelkurmay Karargahı’na yaptığı ziyareti nedense hatırlamıyor. Dolayısıyla “Acaba fişleme cd’lerini Org Güler’e veren isim Albay Güven Şaban mıydı? sorusu hala ortada duruyor.
Direktife geri dönersek.
Eldeki metinlere bakarak bile sözkonusu direktiflerin darbeye değil kaosa hizmet etmek için hazırlandığı görülebiliyor. Öncelikle emirde Genelkurmay Başkanı’nın isminin kullanılmaması çok stratejik bir tercih. Zira darbeciler Akar’ın isteğiyle ya da onun iradesine rağmen Akar’ın adını metne koysaydı gerçek bir sıkıyönetim hali olabilirdi.
Ama Akar’ın Genelkurmay Karargahı’nda olduğu bilindiği halde onun imzasını koymayarak ‘bir grup kalkışma yapıyor’ imajının desteklenmesi, TSK’nın ‘darbe yanlıları/karşıtları olarak yapay şekilde ikiye bölünmesi’ hedeflenmiş.
Hulusi Akar’ın adının olmaması iktidar tarafından “Darbeciler Akar’ı ikna edemediği için’ diye savunuldu.
Düşünün darbe gibi en ağır suçu işlemeyi göze almış askerlersiniz ama Akar’ın imzasını ‘rızası yok’ diye kullanmayacaksınız ! Taklit etmeyi de akıl edemeyeceksiniz?
Ayrıca Türkiye darbelere yabancı bir ülke değil.
Yani daha önce sıkıyönetim emri-direktifi görmüş bir milletiz. 15 Temmuz’un tuhaflıklarından birisi de olaylar başlamadan çekilen mesajın bakanlıklara da adreslenmesiydi. Darbeciler henüz sokağa çıkmamıştı ama bakanlıklara ‘sizi tutuklamaya geliyoruz’ diye önden haber gönderdi.
Sonuçta TSK’nın ülke genelinde kontrolü ele almadan başta bakanlıklar olmak üzere sağa sola sıkıyönetim direktifi göndermesi askerliğin temel prensiplerinden olan ‘baskın’ ile çelişir. Eğer 15 Temmuz gerçek bir darbe olsaydı bu mesaj askeri birlikler mevkilerine ulaşınca çekilirdi.
Ayrıca bu, “biz darbe yapmaya niyetlendik, buyrun bu da ispatı” demektir. Bir başka ifadeyle gerçekte bir darbe yoktu ama darbe yargılamaları için bir kanıt lazımdı,o da bu mesajla sağlanmış oldu.
Gerçek bir darbede Sıkıyönetim Direktifi kurye ile elden, kişiye özel özel ve ‘çok gizli’ olarak yollanır, yalnızca ‘bilmesi gerekenlere’ verilir. Günler öncesinden hazırlanan planlar yine çok gizli olarak dağıtılmış ‘parola’ ile uygulamaya geçer.
15 Temmuz’da bunlara da uyulmamış.
Başka detaylarda sıralanabilir. Ancak şurası net; direktif gerçek bir darbenin hedefine aykırı dizayn edilmiş. Amacın TSK’yı tuzağa çekmek olduğu çok belli. Nitekim o gece yaşanan olaylar tam da bu hedefi teyit ediyor.
SIKIYÖNETİM KOMUTANLARI NASIL SEÇİLDİ?
Genel çerçeveyi böyle özetledikten sonra sıkıyönetim atamalarının detaylarına bakalım.
Bir önceki yazıda anlattığım sıkıyönetim mahkemelerine yapılan atamalarda olduğu gibi sıkıyönetim komutanlıklarında da ciddi ‘hatalar’ var. Sıkıyönetim komutanı olarak atanan isimlerin darbeden haberi yok, en kritik illerin başına atanan isimler ya yıllık izinde ya da seyahatte.
Ayrıca adı ‘sıkıyönetim komutanı’ olarak geçen bir çok isim ise darbeye katılmadığı gibi, darbecilere de direnmiş.
Hatta bazı isimler yayınlanan listelere inat daha olayların başlangıcında televizyonlara bağlanıp darbeye karşı olduklarını açıkladılar. Bir grup ‘darbeci’ ise listelerde ismi olduğu için tutuklandı ancak uzun tutukluluk döneminin sonunda darbecilikten beraat edip ‘Cemaat üyeliğinden’ ceza aldılar.
Sıkıyönetim listelerini tek tek inceledim. Hangi isim 15 Temmuz’da neredeymiş, ne yapmış, sonrasında neler olmuş ve yargılama nasıl bitmiş tek tek baktım. Bunları da açık kaynaklardan tarayarak yaptım.
Tıpkı bir önceki yazıda anlattığım fişleme listelerinin sıkıyönetim direktifine dönüşmesi gibi , sıkıyönetim komutanlıkları da fişlemelere göre yazılmış. Başta İstanbul olmak üzere kritik yerlerdeki komutanların izinde ya da seyahatte olup olmadığına bakmamışlar bile.
Mesela ‘darbenin koordinatörü’ suçlamasıyla tutuklanan Korg. İdris Aksoy 15 Temmuz günü yurtdışından dönmüş. MSB adına gittiği Londra’dan 17.40’ta dönen Aksoy feribotla Bandırmaya geçmiş. Sıkıyönetim emrinde Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak görevlendirilen Aksoy uçak rötar yapsa darbeyi kaçıracak yani. Aksoy feribotta iken uçaklar havada!
Darbenin 1 numarası denen Akın Öztürk de aynı gün İzmir’den gelmiş, uçağı son anda yakalamıştı.
‘DARBECİLER’İN HABERDAR OLMADIĞI (!) DÜĞÜNLER VE TATİLLER
Malum olduğu üzere 15 Temmuz’un en tuhaf olaylarından birisi de Hava Kuvvetleri’nin iki numarası Mehmet Şanver’in kızının Moda Deniz Kulubü’nde yapılan düğünüydü. Hava Kuvvetleri’nin neredeyse tüm generalleri de oradalar. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal dahil Genelkurmay’ın hava sahasını kapattığı bilgisini aldıkları halde düğüne devam ediyorlar.
Sanki ‘birileri gelip bizi gözaltına alsın’ diye bekliyorlar. Aynı tuhaflık sıkıyönetim direktiflerinde de var.
Mesela darbecilerin Kayseri Sıkıyönetim Komutanı yaptıkları Tümg. İsmail Yalçın İstanbul’daki düğünde. Eskişehir sıkıyönetim komutanı yapılan Tümg. Suat Murat Şemiz’de İstanbul’daki düğündeler.
Kayseri ve Eskişehir gibi iki kritik ile atadıkları sıkıyönetim komutanları görev yerinde değiller dahası rehin alındıkları için iletişim imkanları da yok.
Bir de tatilde olanlar var. TSK’da izinlerin çok önceden planlandığını, rütbe büyüdükçe bu prosedürün daha sıkı takip edildiğini hele hele general/amiral olunca Genelkurmay’dan habersiz garnizon terkin mümkün olmadığını bilmek için asker olmaya gerek yok.
Galiba bunu bir tek darbeciler bilmiyormuş ki 15 Temmuz günü yayınladıkları sıkıyönetim direktiflerinde görev yazdıkları isimlerin hatırı sayılır bir kısmı o gün yıllık izinde tatilde.
Mesela İstanbul.
Düşünün darbe girişiminin en kritik yeri. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan o dönemin 3. Kolordu Komutanı Korg. Erdal Öztürk ailesiyle birlikte Antalya Side’de tatilde. Darbe girişimini asker köprüye çıktıktan sonra duyuyor. Hemen telefona sarılıp girişimi bastırmak için yoğun çaba harcıyor. Darbeci olmadığı ve o akşam yaptıkları herkesin gözü önünde olmasına rağmen sıkıyönetim görevlendirmelerinde adı olduğu için tutuklandı. Yargılama sonunda önce tahliye sonra da beraat etti.
Diğer bir isim Tokat Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Adnan Arslan. O da 15 Temmuz günü yıllık izinde Antalya’daydı. Girişimi yemekte kızının haber vermesiyle öğreniyor. Hemen emrindeki birlikleri arayıp darbeye destek verilmemesi, sokağa çıkılmaması talimatını veriyor. Sıkıyönetim direktifinde adı yer aldığı için 16 Temmuz sabahı hakkında yakalama kararı çıkınca kendisi kalkıp Manavgat savcılığına gidiyor. Tuğgeneral Arslan darbecilikten tutuklansa da yargılama sonunda darbeden beraat etti ama ‘Cemaatçilikten’ 6 yıl 3 ay aldı. İstinaf mahkemesi bu kararı bozdu, Yargıtay da oy birliği ile istinafın kararına uydu. Üstelik onama gerekçesine “Sadece Sıkıyönetim komutanı olarak görevlendirilmesinin yeterli olmayacağı”hükmünü yazarak. Gerçi AKP yargısı Yargıtay’ın bu kararını da görmezden gelmeye devam ediyor.
Bir diğer önemli şehir; Mersin.
Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan yıllık izinde Afyon’daydı. Ailesi ile tatildeyken saat 17.00 sularında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu tarafından aranıp “terör tehdidi var” denilerek Mersin’e dönmesi istendi. Geceyarısı Mersin’e ulaştı ama ona birliğine dön diyenler ‘dönerse vurun’ talimatı da vermişti. Tuğamiral Demirhan ‘darbeci’ suçlamasıyla tutuklandı ve müebbet hapse mahkum oldu.
Devam edelim;
Sıkıyönetim emrinde İzmir ve Manisa sıkıyönetim komutanı olarak gözüken Tümg. Memduh Hakbilen de 15 Temmuz’da izinde. 12 Temmuz’da dönemin Ege Ordu Komutanı Org.Abdullah Recep’in onayıyla izne çıkıyor ve ailesiyle Fethiye’ye gidiyor. 15 Temmuz’da ise Aksaz’da. Ailesi ile akşam yemeği yerken televizyondan öğreniyor olan biteni. Ege Ordu Komutanı’nı arayıp hemen birliğine katılıyor ama müebbet hapis cezası almaktan kurtulamadı.
Yurtta Sulh Konseyi tarafından yayınlanan listede Zonguldak sıkıyönetim komutanı gözüken Tuğgeneral Birol Şimşek ise 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta ailesiyle tatilde. Olayları öğrenince darbe karşıtı açıklamalar yapıp emrindeki bütün yerleri arayıp darbeye destek olunmaması emri veriyor. Yine de müebbet hapis istemiyle yargılanmaktan kurtulamıyor.
Bartın Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Deniz Kd Albay Mehmet Erdemir 15 Temmuz’da İskenderun’da yıllık izindeydi. Darbeye dair bir icraatı olmasa da müebbet hapis cezası aldı.
Manisa Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Tuğgeneral Yavuz Ekrem Arslan ise 15 Temmuz’da İzmir Gümüldür’de yıllık iznini geçiriyordu. Olaylar başlayınca Manisa’ya geri dönüyor. Manisa’da bir tek asker bile sokağa çıkmasa da müebbetle yargılanmaktan kurtulamadı çünkü adı sıkıyönetim listesinde geçiyordu.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korgeneral Hasan Hüseyin Demiraslan’da atama listesinde Hava Kuvvetleri Komutanı olarak yer almıştı. Demiraslan da yıllık izinde ve İzmir Menderes’teydi. Olaylar başlayınca Abidin Ünal’la görüşüp onun direktifleri doğrultusunda Eskişehir’e gitti. Darbenin bastırılmasında kritik rolü olduğu komuta kademesince de tescillenmesine rağmen müebbet hapis cezası aldı.
Deniz Kuvvetleri’nin en kritik isimlerinden Harekat Başkanı Tümamiral Sinan Azmi Tosun da darbe günü Marmaris’te yıllık izinde. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ifadesinde bu teyit ediliyor. Harekat Başkanı, kuvvet komutanı adına kuvvet kullanma yetkisine sahip bir isim. SAT-SAS komandoları da Tosun’a bağlı. Ancak darbe günü olayları tatildeyken televizyondan öğreniyor.
Tümamiral Tosun sorumluluk gereği Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı defalarca arar ama ulaşamaz çünkü Bülent Bostanoğlu telefonunu açmıyor. O da emekli bir Korgeneralin telefonundan Bostanoğlu’nu arar. Daha önce açmayan Bostanoğlu bu kez telefonu açar. Sadece bu olay bile Bostanoğlu’nun kumpastaki rolünü teyit ediyor. Tosun’un “Komutanım emriniz nedir?” sorusuna “emri bekle” der. Ama fişleme listelerinde adı olduğu için tutuklanmaktan kurtulamaz.
Darbecilerin Siirt Sıkıyönetim Komutanı olarak listeledikleri Tuğgeneral Ahmet Şimşek de 15 Temmuz öncesi yıllık izne çıkmış. Darbecilerin görevlendirme listelerinde başka isimler mutlaka vardır. Ancak benim açık kaynaklardan derlediklerim bile görevlendirme listelerinin güncel olmadığını teyit ediyor.
Düşünsenize darbe yapıyorsunuz ama İstanbul, İzmir, Mersin ve Manisa başta olmak üzere bir düzine şehrin başına atadığınız adamlar yıllık izinde.
Bir de izinde olmayıp başka illerde olanlar var ki bu durum sıkıyönetim mahkemeleri örneğinde olduğu gibi görevlendirmelerin fişleme listelerine göre yapıldığını teyit ediyor. Mesela Van Sıkıyönetim Komutanı olarak görevlendirilen Kurmay Albay Ali Yalçın.
Yalçın’ın yeri genel atamalarda değişmiş ve çoktan devir teslim yapıp gitmiştir. Yani Van sıkıyönetim komutanı yaptıkları adam artık Van’da çalışmıyor. Üstelik Yalçın’ın yerine atanan Kurmay Albay Salih Ataman da henüz Van’da göreve başlamamış.
Hangi ‘kurmay zeka’ ilişik kesip gitmiş birini sıkıyönetim komutanı olarak atar anlaşılmaz bir durum. Benzer durum Yozgat için de geçerli.
Yozgat Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Kurmay Albay Cevdet Polat 27 Haziran’da devir teslim yapıp yeni görev yerine gitmiş. Ancak 15 Temmuz’da Yozgat’ta görev yapıyormuş gibi görevlendirilmiş.
Darbede Giresun Sıkıyönetim Komutanı olarak görevlendirilen Kurmay Albay Emre Fırat ise Giresun’da değil Kayseri’de çalışıyor.
Dediğim gibi, darbe planlıyorsunuz ama en kritik görevlindirmeler ya izinde ya da başka şehirlerde. Genelkurmay’da güncel bilgiler olduğuna göre sıkıyönetim emrini karargah kayıtlarına göre değil fişleme notlarına göre yazmışlar.
Sıkıyönetim emrini yayınlayanların amacının başarılı bir darbe yapmak olmadığı çok açık.
CEMAAT CEMAATE DARBE YAPMIŞ
Sıkıyönetim listelerinde dikkat çeken bir başka konu ‘darbeciler’in darbeye karşı olması.
Ankara Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Tümgeneral Osman Ünlü ilk andan itibaren darbeye direniyor. Hatta TRT’ye çıkan, darbe karşıtı açıklama yapan ilk isim ama müebbet almaktan kurtulamadı.
Bu arada darbeciler Osman Ünlü’nün de Ankara’da bir düğünde olacağını hesaba katmamışlar.
Cemaatçi diye fişlenen, sıkıyönetim emrine eklenen albaylar, generaller darbeyi önlemek için yoğun çaba sarf ediyorlar. Şırnak Sıkıyönetim Komutanı diye görevlendirilen Tümgeneral Abdullah Baysar, Şırnak 6. Motorlu Piyade Tugayı komutanı Tuggeneral Mesut Savaş darbecilikle suçlanıp tutuklandılar ama darbeci olmadıkları, darbeye karışmadıkları tescillenince beraat ettiler.
Sıkıyönetim komutanı olacak denen toplamda 18 general bu şekilde tahliye edildi. Bu isimler darbeci diye tutuklandı ama darbeye katılmadığı hatta direndiği ortaya çıktı.
Akıncı Üssü’nü bombalayıp darbeyi akim bırakan pilotların, Erdoğan’ın uçağını uçuran pilotun, helikopterinin teknisyeninin, yaverlerinin, koruma polislerinden bazılarının ‘Cemaatçi’ olduğu iddia ediliyor ama ne hikmetse darbeye katılmıyorlar. Bizatihi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Bylock kullandığı iddia edilen 800 askerden 500’ünün darbeye katılmadığını açıkladı. İstanbul’da görevli olduğu söylenen 47 albaydan 45’i darbeye iştirak etmemiş.
Bir de Beytüşşebab Jandarma Komutanı Albay Ali Türk gibi isimler var.
Cemaatçi olduğunu kabul ediyor ama darbecilerle canla başla mücadele etmiş. Darbenin seyrini değiştiren isimler; Akıncı Üssü’nü teslim alan Korg. Yıldırım Güvenç , Eskişehir BHHM’i teslim alarak darbenin bastırılmasında büyük rol oynayan Korgeneral Hasan Hüseyin Demirarslan, 15 Temmuz akşamı Moda’daki düğünden Eskişehir’e komutan talimatıyla gönderilen Tümgeneral Suat Murat Semiz, Etimesgut’taki zırlı birliklerden tank çıkınışı engelleyen Korg Metin İyidil.. Başka çok sayıda isim daha darbeye direndiği, mücadele ettiği halde fişleme listelerinde adı ‘Cemaatçi’ olarak yer aldığı için darbeci suçlamasıyla tutuklandı.
Bir başka örnek; Trabzon 4. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Kurmay Albay Bahadır Dalgıç. Darbeye iştirak edilmiyor ama yine de müebbetle yargılanıyor çünkü vali çağırdığı zaman ‘komutanın emri var kimse kışladan çıkmayacak’ dediği için ‘darbeci’ ilan edilip tutuklanıyor.
DARBEDEN BERAAT ‘CEMAATTEN’ CEZA
Sıkıyönetim listelerinde sıkıyönetim komutanlıklarına atanan ama darbeye katılmayan askerlere dair başka ilginçlikler de var.
Onlarca albay ya da general darbeye katılmadığı halde darbeci diye tutuklanmış fakat AKP yargısı bile onlara darbecilikten ceza verememiş. Ancak fişleme listelerinde adı olduğu için ‘Cemaatçilikten’ ceza almışlar.
Mesela Nevşehir Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Albay Bülent Bulut darbe günü Ankara’da görevliydi. Nevşehir’e hiç gitmedi , hiçbir faaliyette de bulunmadı. Ancak darbecilikten tutuklandı. Yargılama sonunda darbeden beraat ederken ‘Cemaat üyesi’ olmaktan 10 yıl hapis cezası aldı.
Albay Bulut’un yargılaması bir başka garabete daha konu oldu.
Mahkemeye sunulan ‘delillere’ göre albay Bulut bir saniye de tam 260 kez Bylock’a girmiş gözüküyordu. Bilirkişi raporu ile bunun mümkün olmadığı ispatlansa da Bulut ceza almaktan kurtulamadı.
Erzurum yargılamaları ise mizah dergilerine konu olacak türden. Bir tek askerin sokağa çıkmadığı şehirde iki subay; Kurmay Albay Murat Koçak ve Kurmay Binbaşı Murat Yılmaz ‘darbecilik’ten ceza aldı. Mahkeme gerekçeye ‘Gülen’in Erzurum doğumlu olmasını’ da yazdı.
Benzer bir durum da Edirne’de yaşandı.
Bir tek askerin sokağa çıkmadığı şehirde 54. Mekanize Piyade Tugay Komutanı Hidayet Arı müebbet hapis aldı. Suçlama ise ‘kışlayı terk etmemek’.
Adıyaman Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Albay Mehmet Özdemir darbeden gözaltına alınıp ‘Cemaatçilik’ten 7 yıl 6 ay hapse çarptırılan isimlerden.
Aydın Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Kurmay Albay Ali Taş da aynı şekilde ‘darbeden tutuklanıp Cemaatten’ ceza alanlardan.
Sivas Garnizon Komutanı Tuggeneral Fatih Celaleddin Sağır’da darbecilikten tutuklanıp cemaatten ceza aldı. Sağır’ın durumu hayli ilginçti, çünkü mahkemede AKP İl Başkan Yardımcısı İbrahin Kaynar tanık olarak dinlendi ve Kaynar “15 Temmuz’da Valilikte birlikteydik. Hatta ben sanığı kalkışmanın içinde olmadığı için sarılarak tebrik ettim. O gece Valilik binası önünde provokasyona sebep olacak kişiler de vardı. Sanık o zamanlar çok sakindi. Sıkı yönetim komutanı olarak atanan birine göre gayet sakindi. Sanki bir şeylerden haberi yoktu. Ben olsam bu kadar sakin kalamazdım” dedi. Ancak AKP yöneticisinin şahitliği de yetmedi ve Sağır mahkum oldu.
Zonguldak’da ise Kurmay Albay Kamil Günler darbecilikten değil evinde bulunan 1 dolar nedeniyle 10 yıl hapis cezası aldı. Ordu’da Albay Yasin Ölmez benzer şekilde 12 yıl, Niğde’de Albay İbrahim Taşkın da 5 yıl 7 ay hapis cezası aldı.
ANKESÖRLÜ SORUŞTURMASI DA FİŞLEMELERE GÖRE YAPILMIŞ
Artık şurası net; 15 Temmuz akşamı ne yaptığınızın, nerede olduğunuzun hiç bir önemi yok. Darbeye direnip çatışsanız, gazi bile olsanız fişleme listelerinde adınız varsa kaçarınız yok. Yurtdışı görevde bile olsanız hatta 15 Temmuz öncesi Afganistan’da şehit olsanız bile fişleme nedeniyle ‘terörist’ ilan edilip tutuklanıyor, KHK ile ihraç ediliyorsunuz.
Bir de bu fişleme listelerinin ‘operasyon’ kılıfına sokulmuş hali var.
Malum olduğu üzere Erdoğan rejiminin en zayıf olduğu yer TSK. Buralarda ‘yeterince yandaşı’ olmadığı için 15 Temmuz öncesi Ulusalcı-Ergenekoncu ekibiyle adı kamuoyunda çok duyulmayan dini bir cemaatin TSK uzantılarından yardım aldı.
Bu fişleme listelerinin nasıl oluşturulduğunu, Saray adına kimde toplandığını ‘384 General’den 240’ı nasıl Cemaatçi oldu?’ yazımda anlatmıştım. İşte bu fişleme listeleri değişik şekillerde operasyona dönüştürülüyor.
Çoğunluğu da kaçırılıp işkence edilen KHK’lılardan alınan ifadelere dayanıyor.
Ancak Ankara merkezli yapılan ‘ankesörlü telefon’ soruşturmasında ilginç bir detay var.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Emniyet Müdürlüğü Organize Şube Müdürü Alp Aslan tarafından gönderilen Ocak 2018 tarihli soruşturma evrağında 1057 subay-astsubaya ait bilgiler yer aldı.
İddiaya göre ‘FETÖ mahrem yapılanması’ içinde yer alan bu subay-astsubaylara ait bilgiler soruşturmalarda itirafçılardan ve elde edilen dökümanlardan temin edilmişti. Ancak 2018 tarihli soruşturma evrağının ekine ilave edilen 1057 askere ait rütbeler 2018 yılı değil 2016 yılına ait rütbeler çıktı.
Yani emniyetin iddiasına göre gözaltına alınan şahısların itirafları ve fotoğraf tespitlerinden bir liste oluşturulmuş ve onlar da soruşturma için savcılığa yollanmıştı.
Ancak tıpkı sıkıyönetim direktifinde olduğu gibi burada da fişleme listeleri kullanılmış. Kayıtların da en az 2 yıllık olduğu rütbe farklarından anlaşılabiliyor. Kısacası fişleme havuzunda yer alan isimler ‘bunlar ankesörlü telefon hattından tespit edilen kripto askerler’ denilerek gözaltına alınmış.
Uzun bir yazı ve çok sayıda isim olduğu için kafa karıştırdığının farkındayım. Ancak hep söylediğim bir şeyi tekrar ederek bitireyim; 15 Temmuz Türkiye tarihinin en önemli olayıdır, bütün boyutları ile çözülmeden hiç bir şey rayına oturtulamaz.
Son üç yazıda ortaya koyduğum veriler 15 Temmuz’da yayınlanan sıkıyönetim direktiflerinin, atamaların ve ankesör soruşturması denen operasyonların tamamen fişleme listelerine dayandığını, 15 Temmuz’da kimin ne yaptığının hiçbir öneminin olmadığını tartışmasız şekilde ortaya koyuyor.
Aynı zamanda başta MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler’in neden ısrarla mahkeme ve savcılıklardan kaçırıldığını göstermiş oluyor.
[Adem Yavuz Arslan] 28.11.2019 [TR724]
Konuya ilgi duyanların dönüp iki yazıyı da okumasını tavsiye etmekle birlikte özetle şunları söyleyebilirim; TSK bünyesinde yapılan fişlemeler 2015 Mayıs’ı ile 2016 Haziran’ı arasında yoğunlaşmış; adlarına Ergenekon-Balyoz ve Askeri Casusluk davalarından aşina olduğumuz isimler koordineli bir şekilde binlerce kişiyi kapsayan fişleme listeleri hazırlayıp bunları AKP ve istihbaratla paylaşmışlar. Erdoğan’ın ‘eniştem aradı’ ifadesinin gerçekliği yok, ‘hazırlık’ aşaması dahil sürecin tam merkezindeydi.
Bu listeler de 15 Temmuz sonrası yapılan gözaltı, ihraç ve tutuklamalara temel teşkil etmiş. Öyle ki fişleme listeleri 15 Temmuz akşamı Sıkıyönetim Direktiflerine dönüştürülürken birebir kopyalanmış. Üstelik yazım, ifade, rütbe ve sınıf hatalarıyla birlikte.
Yani fişlemeleri yapanlar kimlerse 15 Temmuz’a aktif olarak müdahil olmuşlar, sıkıyönetim direktiflerinin hazırlanmasına katkı sağlamışlar.
‘Cemaatçi subaylar darbe yaptı’ tezini güçlendirmek için Genelkurmay Askeri Savcısı Albay Metin Yüzbaşıoğlu tarafından mahkemeye yollanan dosyalarda yer alan 7 sayfalık fişleme belgesi ‘gerçek darbecileri’ deşifre etmesi açısından çok önemli.
Her iki yazıda anlattıklarım mahkeme dosyalarından edindiğim bilgilerdi.
Yani gizli kapaklı ya da istihbari bir tarafı yoktu. Ancak yazılar yayınlandıktan sonra Ankara’da büyük bir panik yaşandı.
‘Kendi kazdıkları kuyuya düştüklerini’ fark eden isimler panikle “Bu evrakları dosyadan çıkarın yoksa mahvoluruz” diye çözüm arayışına
girdi ama MSB’den mahkemeye yollanan dosyanın kopyası çoktan avukatların elindeydi.
Hal böyle olunca da ‘alternatif planlar’ devreye girdi. Bakalım ‘Ak Yargı’nın sembolü haline gelen ‘Kaç İsmail kaç’lar neler yapacaklar?
Gelişmeleri yakın takip etmeye devam edeceğimi not edip fişleme listeleri ve 15 Temmuz ilişkisine dair yeni verilere geçelim. Zira ‘darbecilerin’ yaptığı tek ‘hata’ sıkıyönetim direktifi eklerinden ibaret değil.
Hem sıkıyönetim komutanlıklarına yapılan atamalar da hem de meşhur ‘ankesörlü telefon soruşturması’nda aynı durum söz konusu.
Kafanızı karıştırmadan basite indirgeyerek anlatmaya çalışacağım. Ancak peşinen şunu söyleyeyim; 15 Temmuz’u kurgulayanlar bir yandan ‘Cemaatçi subaylar darbeye kalkıştı’ imajını oluşturmak için azami gayret gösterirken bir yandan da ‘darbe kesinlikle başarısız olsun’ diye çalışmışlar.
Öyle ki sadece sıkıyönetim direktiflerine bakarak bile bu girişimin bir askeri darbe değil, bilakis TSK’ya kumpas olduğunu söyleyebilirim.
‘BAŞARISIZLIĞA KODLANMIŞ’ BİR DİREKTİF
Detaylara geçmeden önce sıkıyönetim direktifini ana hatlarıyla analiz edelim.
Zira söz konusu direktif 15 Temmuz’un hukuki anlamda ‘darbe girişimi’ olarak tanımlanmasının iki ayağından birisi. Diğeri de Marmaris’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oteline yapıldığı iddia edilen baskındı.
Sıkıyönetim Direktifi’nin kim tarafından hazırlandığı halen bilinmiyor.
General/Amiral Şube Müdürü Kurmay Albay Cemil Turhan’ın savunmasında anlattıklarına göre 15 Temmuz akşamı saat 20:00 civarında Genelkurmay 2.Başkanı Org. Yaşar Güler’in emir subayı binbaşı Mehmet Akkurt bir CD getirip “ikinci başkanın emri doğrultusunda çekilmesi gerektiğini” söylüyor.
O akşam karargahta hayatını kaybeden tek asker binbaşı Mehmet Akkurt.
Org Yaşar Güler ise hem savcıdan hem mahkemeden hem de TBMM’den kaçırıldığı için CD’nin kaynağına dair sorgulama yapılamıyor. Gerçi Ankara 17,23 ve 25.Ağır Ceza Mahkemeleri’nde devam eden yargılamalar da o CD’nin kaynağına dair ipucu var.
“358 generalden 240’ı nasıl ‘Cemaat’ten oldu?” yazısında detayıyla anlattım.
TSK bünyesinde organize fişleme yapan ekipten Albay Güven Şaban’ın sır kalan bir Genelkurmay ziyareti var. Genelkurmay ikinci başkanı ile hiçbir hiyerarşik ilişkisi olmayan Albay Şaban, 15 Temmuz günü Genelkurmay’a giderek 2. Başkan Org Yaşar Güler ile görüştü. Mahkeme Albay Şaban’a 15 Temmuz günü Genelkurmay’da arza gidip gitmediğini sordu.
Albay Şaban bu soruya “hatırlamıyorum” şeklinde ‘tanıdık’ bir cevap verdi.
Savcılık ve mahkeme ifadelerinde “hazırladığı yüzlerce kişilik ‘fetöcü’ listesini” gayet rahat bir şekilde anlatan albay Şaban 15 Temmuz günü Genelkurmay Karargahı’na yaptığı ziyareti nedense hatırlamıyor. Dolayısıyla “Acaba fişleme cd’lerini Org Güler’e veren isim Albay Güven Şaban mıydı? sorusu hala ortada duruyor.
Direktife geri dönersek.
Eldeki metinlere bakarak bile sözkonusu direktiflerin darbeye değil kaosa hizmet etmek için hazırlandığı görülebiliyor. Öncelikle emirde Genelkurmay Başkanı’nın isminin kullanılmaması çok stratejik bir tercih. Zira darbeciler Akar’ın isteğiyle ya da onun iradesine rağmen Akar’ın adını metne koysaydı gerçek bir sıkıyönetim hali olabilirdi.
Ama Akar’ın Genelkurmay Karargahı’nda olduğu bilindiği halde onun imzasını koymayarak ‘bir grup kalkışma yapıyor’ imajının desteklenmesi, TSK’nın ‘darbe yanlıları/karşıtları olarak yapay şekilde ikiye bölünmesi’ hedeflenmiş.
Hulusi Akar’ın adının olmaması iktidar tarafından “Darbeciler Akar’ı ikna edemediği için’ diye savunuldu.
Düşünün darbe gibi en ağır suçu işlemeyi göze almış askerlersiniz ama Akar’ın imzasını ‘rızası yok’ diye kullanmayacaksınız ! Taklit etmeyi de akıl edemeyeceksiniz?
Ayrıca Türkiye darbelere yabancı bir ülke değil.
Yani daha önce sıkıyönetim emri-direktifi görmüş bir milletiz. 15 Temmuz’un tuhaflıklarından birisi de olaylar başlamadan çekilen mesajın bakanlıklara da adreslenmesiydi. Darbeciler henüz sokağa çıkmamıştı ama bakanlıklara ‘sizi tutuklamaya geliyoruz’ diye önden haber gönderdi.
Sonuçta TSK’nın ülke genelinde kontrolü ele almadan başta bakanlıklar olmak üzere sağa sola sıkıyönetim direktifi göndermesi askerliğin temel prensiplerinden olan ‘baskın’ ile çelişir. Eğer 15 Temmuz gerçek bir darbe olsaydı bu mesaj askeri birlikler mevkilerine ulaşınca çekilirdi.
Ayrıca bu, “biz darbe yapmaya niyetlendik, buyrun bu da ispatı” demektir. Bir başka ifadeyle gerçekte bir darbe yoktu ama darbe yargılamaları için bir kanıt lazımdı,o da bu mesajla sağlanmış oldu.
Gerçek bir darbede Sıkıyönetim Direktifi kurye ile elden, kişiye özel özel ve ‘çok gizli’ olarak yollanır, yalnızca ‘bilmesi gerekenlere’ verilir. Günler öncesinden hazırlanan planlar yine çok gizli olarak dağıtılmış ‘parola’ ile uygulamaya geçer.
15 Temmuz’da bunlara da uyulmamış.
Başka detaylarda sıralanabilir. Ancak şurası net; direktif gerçek bir darbenin hedefine aykırı dizayn edilmiş. Amacın TSK’yı tuzağa çekmek olduğu çok belli. Nitekim o gece yaşanan olaylar tam da bu hedefi teyit ediyor.
SIKIYÖNETİM KOMUTANLARI NASIL SEÇİLDİ?
Genel çerçeveyi böyle özetledikten sonra sıkıyönetim atamalarının detaylarına bakalım.
Bir önceki yazıda anlattığım sıkıyönetim mahkemelerine yapılan atamalarda olduğu gibi sıkıyönetim komutanlıklarında da ciddi ‘hatalar’ var. Sıkıyönetim komutanı olarak atanan isimlerin darbeden haberi yok, en kritik illerin başına atanan isimler ya yıllık izinde ya da seyahatte.
Ayrıca adı ‘sıkıyönetim komutanı’ olarak geçen bir çok isim ise darbeye katılmadığı gibi, darbecilere de direnmiş.
Hatta bazı isimler yayınlanan listelere inat daha olayların başlangıcında televizyonlara bağlanıp darbeye karşı olduklarını açıkladılar. Bir grup ‘darbeci’ ise listelerde ismi olduğu için tutuklandı ancak uzun tutukluluk döneminin sonunda darbecilikten beraat edip ‘Cemaat üyeliğinden’ ceza aldılar.
Sıkıyönetim listelerini tek tek inceledim. Hangi isim 15 Temmuz’da neredeymiş, ne yapmış, sonrasında neler olmuş ve yargılama nasıl bitmiş tek tek baktım. Bunları da açık kaynaklardan tarayarak yaptım.
Tıpkı bir önceki yazıda anlattığım fişleme listelerinin sıkıyönetim direktifine dönüşmesi gibi , sıkıyönetim komutanlıkları da fişlemelere göre yazılmış. Başta İstanbul olmak üzere kritik yerlerdeki komutanların izinde ya da seyahatte olup olmadığına bakmamışlar bile.
Mesela ‘darbenin koordinatörü’ suçlamasıyla tutuklanan Korg. İdris Aksoy 15 Temmuz günü yurtdışından dönmüş. MSB adına gittiği Londra’dan 17.40’ta dönen Aksoy feribotla Bandırmaya geçmiş. Sıkıyönetim emrinde Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak görevlendirilen Aksoy uçak rötar yapsa darbeyi kaçıracak yani. Aksoy feribotta iken uçaklar havada!
Darbenin 1 numarası denen Akın Öztürk de aynı gün İzmir’den gelmiş, uçağı son anda yakalamıştı.
‘DARBECİLER’İN HABERDAR OLMADIĞI (!) DÜĞÜNLER VE TATİLLER
Malum olduğu üzere 15 Temmuz’un en tuhaf olaylarından birisi de Hava Kuvvetleri’nin iki numarası Mehmet Şanver’in kızının Moda Deniz Kulubü’nde yapılan düğünüydü. Hava Kuvvetleri’nin neredeyse tüm generalleri de oradalar. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal dahil Genelkurmay’ın hava sahasını kapattığı bilgisini aldıkları halde düğüne devam ediyorlar.
Sanki ‘birileri gelip bizi gözaltına alsın’ diye bekliyorlar. Aynı tuhaflık sıkıyönetim direktiflerinde de var.
Mesela darbecilerin Kayseri Sıkıyönetim Komutanı yaptıkları Tümg. İsmail Yalçın İstanbul’daki düğünde. Eskişehir sıkıyönetim komutanı yapılan Tümg. Suat Murat Şemiz’de İstanbul’daki düğündeler.
Kayseri ve Eskişehir gibi iki kritik ile atadıkları sıkıyönetim komutanları görev yerinde değiller dahası rehin alındıkları için iletişim imkanları da yok.
Bir de tatilde olanlar var. TSK’da izinlerin çok önceden planlandığını, rütbe büyüdükçe bu prosedürün daha sıkı takip edildiğini hele hele general/amiral olunca Genelkurmay’dan habersiz garnizon terkin mümkün olmadığını bilmek için asker olmaya gerek yok.
Galiba bunu bir tek darbeciler bilmiyormuş ki 15 Temmuz günü yayınladıkları sıkıyönetim direktiflerinde görev yazdıkları isimlerin hatırı sayılır bir kısmı o gün yıllık izinde tatilde.
Mesela İstanbul.
Düşünün darbe girişiminin en kritik yeri. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan o dönemin 3. Kolordu Komutanı Korg. Erdal Öztürk ailesiyle birlikte Antalya Side’de tatilde. Darbe girişimini asker köprüye çıktıktan sonra duyuyor. Hemen telefona sarılıp girişimi bastırmak için yoğun çaba harcıyor. Darbeci olmadığı ve o akşam yaptıkları herkesin gözü önünde olmasına rağmen sıkıyönetim görevlendirmelerinde adı olduğu için tutuklandı. Yargılama sonunda önce tahliye sonra da beraat etti.
Diğer bir isim Tokat Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Adnan Arslan. O da 15 Temmuz günü yıllık izinde Antalya’daydı. Girişimi yemekte kızının haber vermesiyle öğreniyor. Hemen emrindeki birlikleri arayıp darbeye destek verilmemesi, sokağa çıkılmaması talimatını veriyor. Sıkıyönetim direktifinde adı yer aldığı için 16 Temmuz sabahı hakkında yakalama kararı çıkınca kendisi kalkıp Manavgat savcılığına gidiyor. Tuğgeneral Arslan darbecilikten tutuklansa da yargılama sonunda darbeden beraat etti ama ‘Cemaatçilikten’ 6 yıl 3 ay aldı. İstinaf mahkemesi bu kararı bozdu, Yargıtay da oy birliği ile istinafın kararına uydu. Üstelik onama gerekçesine “Sadece Sıkıyönetim komutanı olarak görevlendirilmesinin yeterli olmayacağı”hükmünü yazarak. Gerçi AKP yargısı Yargıtay’ın bu kararını da görmezden gelmeye devam ediyor.
Bir diğer önemli şehir; Mersin.
Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan yıllık izinde Afyon’daydı. Ailesi ile tatildeyken saat 17.00 sularında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu tarafından aranıp “terör tehdidi var” denilerek Mersin’e dönmesi istendi. Geceyarısı Mersin’e ulaştı ama ona birliğine dön diyenler ‘dönerse vurun’ talimatı da vermişti. Tuğamiral Demirhan ‘darbeci’ suçlamasıyla tutuklandı ve müebbet hapse mahkum oldu.
Devam edelim;
Sıkıyönetim emrinde İzmir ve Manisa sıkıyönetim komutanı olarak gözüken Tümg. Memduh Hakbilen de 15 Temmuz’da izinde. 12 Temmuz’da dönemin Ege Ordu Komutanı Org.Abdullah Recep’in onayıyla izne çıkıyor ve ailesiyle Fethiye’ye gidiyor. 15 Temmuz’da ise Aksaz’da. Ailesi ile akşam yemeği yerken televizyondan öğreniyor olan biteni. Ege Ordu Komutanı’nı arayıp hemen birliğine katılıyor ama müebbet hapis cezası almaktan kurtulamadı.
Yurtta Sulh Konseyi tarafından yayınlanan listede Zonguldak sıkıyönetim komutanı gözüken Tuğgeneral Birol Şimşek ise 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta ailesiyle tatilde. Olayları öğrenince darbe karşıtı açıklamalar yapıp emrindeki bütün yerleri arayıp darbeye destek olunmaması emri veriyor. Yine de müebbet hapis istemiyle yargılanmaktan kurtulamıyor.
Bartın Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Deniz Kd Albay Mehmet Erdemir 15 Temmuz’da İskenderun’da yıllık izindeydi. Darbeye dair bir icraatı olmasa da müebbet hapis cezası aldı.
Manisa Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Tuğgeneral Yavuz Ekrem Arslan ise 15 Temmuz’da İzmir Gümüldür’de yıllık iznini geçiriyordu. Olaylar başlayınca Manisa’ya geri dönüyor. Manisa’da bir tek asker bile sokağa çıkmasa da müebbetle yargılanmaktan kurtulamadı çünkü adı sıkıyönetim listesinde geçiyordu.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korgeneral Hasan Hüseyin Demiraslan’da atama listesinde Hava Kuvvetleri Komutanı olarak yer almıştı. Demiraslan da yıllık izinde ve İzmir Menderes’teydi. Olaylar başlayınca Abidin Ünal’la görüşüp onun direktifleri doğrultusunda Eskişehir’e gitti. Darbenin bastırılmasında kritik rolü olduğu komuta kademesince de tescillenmesine rağmen müebbet hapis cezası aldı.
Deniz Kuvvetleri’nin en kritik isimlerinden Harekat Başkanı Tümamiral Sinan Azmi Tosun da darbe günü Marmaris’te yıllık izinde. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ifadesinde bu teyit ediliyor. Harekat Başkanı, kuvvet komutanı adına kuvvet kullanma yetkisine sahip bir isim. SAT-SAS komandoları da Tosun’a bağlı. Ancak darbe günü olayları tatildeyken televizyondan öğreniyor.
Tümamiral Tosun sorumluluk gereği Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı defalarca arar ama ulaşamaz çünkü Bülent Bostanoğlu telefonunu açmıyor. O da emekli bir Korgeneralin telefonundan Bostanoğlu’nu arar. Daha önce açmayan Bostanoğlu bu kez telefonu açar. Sadece bu olay bile Bostanoğlu’nun kumpastaki rolünü teyit ediyor. Tosun’un “Komutanım emriniz nedir?” sorusuna “emri bekle” der. Ama fişleme listelerinde adı olduğu için tutuklanmaktan kurtulamaz.
Darbecilerin Siirt Sıkıyönetim Komutanı olarak listeledikleri Tuğgeneral Ahmet Şimşek de 15 Temmuz öncesi yıllık izne çıkmış. Darbecilerin görevlendirme listelerinde başka isimler mutlaka vardır. Ancak benim açık kaynaklardan derlediklerim bile görevlendirme listelerinin güncel olmadığını teyit ediyor.
Düşünsenize darbe yapıyorsunuz ama İstanbul, İzmir, Mersin ve Manisa başta olmak üzere bir düzine şehrin başına atadığınız adamlar yıllık izinde.
Bir de izinde olmayıp başka illerde olanlar var ki bu durum sıkıyönetim mahkemeleri örneğinde olduğu gibi görevlendirmelerin fişleme listelerine göre yapıldığını teyit ediyor. Mesela Van Sıkıyönetim Komutanı olarak görevlendirilen Kurmay Albay Ali Yalçın.
Yalçın’ın yeri genel atamalarda değişmiş ve çoktan devir teslim yapıp gitmiştir. Yani Van sıkıyönetim komutanı yaptıkları adam artık Van’da çalışmıyor. Üstelik Yalçın’ın yerine atanan Kurmay Albay Salih Ataman da henüz Van’da göreve başlamamış.
Hangi ‘kurmay zeka’ ilişik kesip gitmiş birini sıkıyönetim komutanı olarak atar anlaşılmaz bir durum. Benzer durum Yozgat için de geçerli.
Yozgat Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Kurmay Albay Cevdet Polat 27 Haziran’da devir teslim yapıp yeni görev yerine gitmiş. Ancak 15 Temmuz’da Yozgat’ta görev yapıyormuş gibi görevlendirilmiş.
Darbede Giresun Sıkıyönetim Komutanı olarak görevlendirilen Kurmay Albay Emre Fırat ise Giresun’da değil Kayseri’de çalışıyor.
Dediğim gibi, darbe planlıyorsunuz ama en kritik görevlindirmeler ya izinde ya da başka şehirlerde. Genelkurmay’da güncel bilgiler olduğuna göre sıkıyönetim emrini karargah kayıtlarına göre değil fişleme notlarına göre yazmışlar.
Sıkıyönetim emrini yayınlayanların amacının başarılı bir darbe yapmak olmadığı çok açık.
CEMAAT CEMAATE DARBE YAPMIŞ
Sıkıyönetim listelerinde dikkat çeken bir başka konu ‘darbeciler’in darbeye karşı olması.
Ankara Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Tümgeneral Osman Ünlü ilk andan itibaren darbeye direniyor. Hatta TRT’ye çıkan, darbe karşıtı açıklama yapan ilk isim ama müebbet almaktan kurtulamadı.
Bu arada darbeciler Osman Ünlü’nün de Ankara’da bir düğünde olacağını hesaba katmamışlar.
Cemaatçi diye fişlenen, sıkıyönetim emrine eklenen albaylar, generaller darbeyi önlemek için yoğun çaba sarf ediyorlar. Şırnak Sıkıyönetim Komutanı diye görevlendirilen Tümgeneral Abdullah Baysar, Şırnak 6. Motorlu Piyade Tugayı komutanı Tuggeneral Mesut Savaş darbecilikle suçlanıp tutuklandılar ama darbeci olmadıkları, darbeye karışmadıkları tescillenince beraat ettiler.
Sıkıyönetim komutanı olacak denen toplamda 18 general bu şekilde tahliye edildi. Bu isimler darbeci diye tutuklandı ama darbeye katılmadığı hatta direndiği ortaya çıktı.
Akıncı Üssü’nü bombalayıp darbeyi akim bırakan pilotların, Erdoğan’ın uçağını uçuran pilotun, helikopterinin teknisyeninin, yaverlerinin, koruma polislerinden bazılarının ‘Cemaatçi’ olduğu iddia ediliyor ama ne hikmetse darbeye katılmıyorlar. Bizatihi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Bylock kullandığı iddia edilen 800 askerden 500’ünün darbeye katılmadığını açıkladı. İstanbul’da görevli olduğu söylenen 47 albaydan 45’i darbeye iştirak etmemiş.
Bir de Beytüşşebab Jandarma Komutanı Albay Ali Türk gibi isimler var.
Cemaatçi olduğunu kabul ediyor ama darbecilerle canla başla mücadele etmiş. Darbenin seyrini değiştiren isimler; Akıncı Üssü’nü teslim alan Korg. Yıldırım Güvenç , Eskişehir BHHM’i teslim alarak darbenin bastırılmasında büyük rol oynayan Korgeneral Hasan Hüseyin Demirarslan, 15 Temmuz akşamı Moda’daki düğünden Eskişehir’e komutan talimatıyla gönderilen Tümgeneral Suat Murat Semiz, Etimesgut’taki zırlı birliklerden tank çıkınışı engelleyen Korg Metin İyidil.. Başka çok sayıda isim daha darbeye direndiği, mücadele ettiği halde fişleme listelerinde adı ‘Cemaatçi’ olarak yer aldığı için darbeci suçlamasıyla tutuklandı.
Bir başka örnek; Trabzon 4. Motorlu Piyade Tugay Komutanı Kurmay Albay Bahadır Dalgıç. Darbeye iştirak edilmiyor ama yine de müebbetle yargılanıyor çünkü vali çağırdığı zaman ‘komutanın emri var kimse kışladan çıkmayacak’ dediği için ‘darbeci’ ilan edilip tutuklanıyor.
DARBEDEN BERAAT ‘CEMAATTEN’ CEZA
Sıkıyönetim listelerinde sıkıyönetim komutanlıklarına atanan ama darbeye katılmayan askerlere dair başka ilginçlikler de var.
Onlarca albay ya da general darbeye katılmadığı halde darbeci diye tutuklanmış fakat AKP yargısı bile onlara darbecilikten ceza verememiş. Ancak fişleme listelerinde adı olduğu için ‘Cemaatçilikten’ ceza almışlar.
Mesela Nevşehir Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Albay Bülent Bulut darbe günü Ankara’da görevliydi. Nevşehir’e hiç gitmedi , hiçbir faaliyette de bulunmadı. Ancak darbecilikten tutuklandı. Yargılama sonunda darbeden beraat ederken ‘Cemaat üyesi’ olmaktan 10 yıl hapis cezası aldı.
Albay Bulut’un yargılaması bir başka garabete daha konu oldu.
Mahkemeye sunulan ‘delillere’ göre albay Bulut bir saniye de tam 260 kez Bylock’a girmiş gözüküyordu. Bilirkişi raporu ile bunun mümkün olmadığı ispatlansa da Bulut ceza almaktan kurtulamadı.
Erzurum yargılamaları ise mizah dergilerine konu olacak türden. Bir tek askerin sokağa çıkmadığı şehirde iki subay; Kurmay Albay Murat Koçak ve Kurmay Binbaşı Murat Yılmaz ‘darbecilik’ten ceza aldı. Mahkeme gerekçeye ‘Gülen’in Erzurum doğumlu olmasını’ da yazdı.
Benzer bir durum da Edirne’de yaşandı.
Bir tek askerin sokağa çıkmadığı şehirde 54. Mekanize Piyade Tugay Komutanı Hidayet Arı müebbet hapis aldı. Suçlama ise ‘kışlayı terk etmemek’.
Adıyaman Sıkıyönetim Komutanı olarak listelenen Albay Mehmet Özdemir darbeden gözaltına alınıp ‘Cemaatçilik’ten 7 yıl 6 ay hapse çarptırılan isimlerden.
Aydın Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan Kurmay Albay Ali Taş da aynı şekilde ‘darbeden tutuklanıp Cemaatten’ ceza alanlardan.
Sivas Garnizon Komutanı Tuggeneral Fatih Celaleddin Sağır’da darbecilikten tutuklanıp cemaatten ceza aldı. Sağır’ın durumu hayli ilginçti, çünkü mahkemede AKP İl Başkan Yardımcısı İbrahin Kaynar tanık olarak dinlendi ve Kaynar “15 Temmuz’da Valilikte birlikteydik. Hatta ben sanığı kalkışmanın içinde olmadığı için sarılarak tebrik ettim. O gece Valilik binası önünde provokasyona sebep olacak kişiler de vardı. Sanık o zamanlar çok sakindi. Sıkı yönetim komutanı olarak atanan birine göre gayet sakindi. Sanki bir şeylerden haberi yoktu. Ben olsam bu kadar sakin kalamazdım” dedi. Ancak AKP yöneticisinin şahitliği de yetmedi ve Sağır mahkum oldu.
Zonguldak’da ise Kurmay Albay Kamil Günler darbecilikten değil evinde bulunan 1 dolar nedeniyle 10 yıl hapis cezası aldı. Ordu’da Albay Yasin Ölmez benzer şekilde 12 yıl, Niğde’de Albay İbrahim Taşkın da 5 yıl 7 ay hapis cezası aldı.
ANKESÖRLÜ SORUŞTURMASI DA FİŞLEMELERE GÖRE YAPILMIŞ
Artık şurası net; 15 Temmuz akşamı ne yaptığınızın, nerede olduğunuzun hiç bir önemi yok. Darbeye direnip çatışsanız, gazi bile olsanız fişleme listelerinde adınız varsa kaçarınız yok. Yurtdışı görevde bile olsanız hatta 15 Temmuz öncesi Afganistan’da şehit olsanız bile fişleme nedeniyle ‘terörist’ ilan edilip tutuklanıyor, KHK ile ihraç ediliyorsunuz.
Bir de bu fişleme listelerinin ‘operasyon’ kılıfına sokulmuş hali var.
Malum olduğu üzere Erdoğan rejiminin en zayıf olduğu yer TSK. Buralarda ‘yeterince yandaşı’ olmadığı için 15 Temmuz öncesi Ulusalcı-Ergenekoncu ekibiyle adı kamuoyunda çok duyulmayan dini bir cemaatin TSK uzantılarından yardım aldı.
Bu fişleme listelerinin nasıl oluşturulduğunu, Saray adına kimde toplandığını ‘384 General’den 240’ı nasıl Cemaatçi oldu?’ yazımda anlatmıştım. İşte bu fişleme listeleri değişik şekillerde operasyona dönüştürülüyor.
Çoğunluğu da kaçırılıp işkence edilen KHK’lılardan alınan ifadelere dayanıyor.
Ancak Ankara merkezli yapılan ‘ankesörlü telefon’ soruşturmasında ilginç bir detay var.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Emniyet Müdürlüğü Organize Şube Müdürü Alp Aslan tarafından gönderilen Ocak 2018 tarihli soruşturma evrağında 1057 subay-astsubaya ait bilgiler yer aldı.
İddiaya göre ‘FETÖ mahrem yapılanması’ içinde yer alan bu subay-astsubaylara ait bilgiler soruşturmalarda itirafçılardan ve elde edilen dökümanlardan temin edilmişti. Ancak 2018 tarihli soruşturma evrağının ekine ilave edilen 1057 askere ait rütbeler 2018 yılı değil 2016 yılına ait rütbeler çıktı.
Yani emniyetin iddiasına göre gözaltına alınan şahısların itirafları ve fotoğraf tespitlerinden bir liste oluşturulmuş ve onlar da soruşturma için savcılığa yollanmıştı.
Ancak tıpkı sıkıyönetim direktifinde olduğu gibi burada da fişleme listeleri kullanılmış. Kayıtların da en az 2 yıllık olduğu rütbe farklarından anlaşılabiliyor. Kısacası fişleme havuzunda yer alan isimler ‘bunlar ankesörlü telefon hattından tespit edilen kripto askerler’ denilerek gözaltına alınmış.
Uzun bir yazı ve çok sayıda isim olduğu için kafa karıştırdığının farkındayım. Ancak hep söylediğim bir şeyi tekrar ederek bitireyim; 15 Temmuz Türkiye tarihinin en önemli olayıdır, bütün boyutları ile çözülmeden hiç bir şey rayına oturtulamaz.
Son üç yazıda ortaya koyduğum veriler 15 Temmuz’da yayınlanan sıkıyönetim direktiflerinin, atamaların ve ankesör soruşturması denen operasyonların tamamen fişleme listelerine dayandığını, 15 Temmuz’da kimin ne yaptığının hiçbir öneminin olmadığını tartışmasız şekilde ortaya koyuyor.
Aynı zamanda başta MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler’in neden ısrarla mahkeme ve savcılıklardan kaçırıldığını göstermiş oluyor.
[Adem Yavuz Arslan] 28.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)