Everybody Knows* [Ahmet Dönmez]

* Herkes biliyor

Son günlerde ortaya çıkan bazı 15 Temmuz gerçeklerine bakınca ne görüyorsunuz?

AKP Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal’ın 15 Temmuz akşam 21.30 dolaylarında “Başkomutanımızın emri var, halkı sokaklara çağırıyor. Tanıdığın herkese haber ver” dediği iddiaları, dönemin savcısı Serdar Coşkun’un gece 01.00’de tuttuğu skandal tutanak, kalkışmadan 3 saat sonra 3 bine yakın hakim ve savcının görevden alınması, tasfiye edilecekler listesinin önceden hazırlanmış olması, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın gizli Saray ziyaretleri, yine Abidin Ünal’ın öğle saatlerinde Yalova’da “Çocukları yormayın, akşama yorulacaklar” dediğinin Tuğgeneral Yaşar Kadıoğlu tarafından ifşa edilmesi, 15 Temmuz akşamı henüz evindeyken Akın Öztürk’ün MİT tarafından darbenin lideri ilan edilmesi…

Bütün bu yeni belge ve bilgiler ışığında bir kez daha sormakta sakınca yok: Darbe girişimi önceden biliniyor muydu? Buna göre bir ön hazırlık mı yapılmıştı? Yaşanacaklar önceden kurgulanmış mıydı?

İstense bazı şeyler engellenebilir miydi?

İnsanlar bile bile mi sokağa çıkarıldı? Bile bile mi ölüme gönderildiler?

Yoksa tam da istenen mi muydu?

Engellemek bir yana, haddizâtında planın kendisi tam da bunun üzerine mi kurulmuştu?

****

İşte bu sorulardan olacak, 15 Temmuz üzerine konuşurken veya yazarken dilime bazen bu şarkı takılıyor: “Everybody Knows”

Ölümsüz Leonard Cohen’in ölümsüz parçası…

“Herkes biliyor, zarların hileli oldugunu

Herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken” diyor ya…

İşte…

“Herkes biliyor, dövüşün hileli oldugunu”

“Herkes biliyor, geminin su aldığını”

“Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini”

Öyle değil mi?

“Calvary üzerindeki kanlı haçtan
Malibu plajına kadar…”

Herkes bilmiyor mu?

Ama bilmiyormuş gibi yapıyor.

Tıpkı bir başka ‘Everybody Knows’da olduğu gibi… Oscar sahibi İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin aynı addaki filminde… Kasabada herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı o sır gibi…

Aslında herkes biliyor 15 Temmuz gerçeklerini…

250 şehidin bile bile ölüme gönderildiğini…

Aslında çok daha fazlasını da…

Boğazları kesilerek öldürülen gencecik Harbiyeli fidanların masumiyetini…

Sırtından vurulanları…

Meriç’te boğulanları…

Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini…

Konuşmaya cesareti olmayanların susması gerçeği değiştirmiyor ya da işine gelmeyenlerin konuşmaması…

****

Her şeye rağmen henüz ikna olmayanların bir türlü kabullenemediği şey, “Olacaklar önceden nasıl bilinebilir?” sorusu etrafında düğümleniyor.

İlk bakışta çok yerinde, mantıklı bir soru.

Normal bir ülkede, hayatın doğal akışında hakikaten de çok uçuk kaçacak bir iddia üzerinde kalem oynatmaya çalışıyoruz.

Gel gör ki bu sözünü ettiğimiz ülke Türkiye. Burada hiç bir şey sürpriz değil.

Aslında bilmesi gereken (ve hatta kimi gerekmeyenler de) herkes, bu “darbe” hazırlığını biliyordu.

Şimdilerde ortaya çıkıyor ki, gerek AKP cenahında gerekse cemaat içerisinde bazı kimseler o yaz bir şeylerin olacağını aylardır konuşuyorlarmış. Bunları sonradan öğrenmeye başladık.

Bana göre Erdoğan ve ortaklarının 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olduklarında en ufak bir şüphe bile yok. TSK’daki isim listelerini oluşturduktan sonra iş artık bunları kriminalize edecek bir olaya kalmıştı. 15 Temmuz, işte bu yüzden ‘Allah’ın lütfu’ oldu. İşin akıl almaz tarafı, söylentiler bu kadar ayağa düşmesine rağmen birilerinin nasıl bu tuzağa düşebildiğidir. Belki de “15 Temmuz Operasyonu”nun başarısı da burada gizlidir!

****

Gelin o meş’um tarihin öncesinde yaşananlara bir kere daha bakalım.

Mesala bir önceki yazıda da değindiğim gibi, Astsubay Hüseyin Gürler 1 Eylül 2016 tarihinde Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nde verdiği ifadede, darbe hazırlığını aylar önce öğrendiğini ve buna ilişkin bütün bilgi ve belgeleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ulaştırdığını söylüyor. Bu bilgi ve belgelerin 11 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Topkapı Sarayı’nda Erdoğan’a arz edildiğini bildiriyor.

Bir de 34 kişinin hayatını kaybettiği Boğaziçi Köprü davasında müşteki olan Berat Kulunyarab’ın ifadeleri var. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 4 Ekim 2016 tarihli talimatı üzerine 19 Ekim 2016’da Nevşehir Emniyeti’ne tanık olarak ifade veren Kulunyarab, “İstihbaratçı tanıdığım olduğu için 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe kalkışmasınının olacağını biliyordum. Bu nedenle 14 Temmuz 2016 günü otobüsle İstanbul’a geldim. Ümraniye ilçesinde beklemeye başladım. Kalkışmanın başladığına ilişkin haberler gelince Boğaziçi Köprüsüne doğru harekete geçtim.” dedi. Gerçek adı farklı olan ve bu isim altında ifade veren Kulunyarab, mahkeme sırasında da bir müdahil avukatı, evine kadar gelip kendisini farklı bir ifade vermeye zorlamakla suçlamıştı.


****

Bir tek bunlar mı?

Elbette hayır.

Daha neler var.

Mesela Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, “15 Temmuz’dan 6 ay, belki daha da fazla süre önce, tarihini tam olarak hatırlayamıyorum ama Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AKP iktidarını hain darbe girişimi hazırlıkları konusunda haberdar ettik” diyor. Darbe girişiminin 1. yıldönümünde Tv5’te Mustafa Yılmaz’ın sunduğu Aykırı Gündem programında Ahmet Takan ile Zeynep Gürcanlı’nın sorularını cevaplayan Karamollaoğlu, “Bize gelen muvazzaf subayları ciddiye aldık ve arkadaşlarımız vasıtasıyla Erdoğan’ı ve kabine üyelerini bilgilendirdik” dedi.

Ahmet Takan, “Darbe hazırlığını ‘Enişte’ye değil Savunma Bakanı’na haber vermişler!.” başlıklı yazısında bu sözleri okurları ile paylaştı. Takan ayrıca, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Lütfi Yalman’ın sözlerini de aktardı. Yalman, daha 17 Aralık 2013 tarihinde, darbe hazırlıklarını haber alarak bir rapor halinde Erdoğan’a ulaştırdıklarını anlatıyordu. SP yetkilileri, darbe ihbarında bulunan muvazzaf askerleri, dönemin  Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’le de görüştürmüşlerdi. Onlara bir isim listesi vermişlerdi. Lütfi Yalman, “Zannedersem 1 ay kadar sonra falan aradı Faruk Bey, ‘Abi hem rapor, hem isimler Sayın Cumhurbaşkanına ulaştı’ gibi bir ifade kullandı.” diyor. Buna rağmen bir gelişme olmamış. Yalman, dönemin Milli Savunma Bakanı Yılmaz’ın tepkisi için de “Çok inandırıcı bulmadılar gibi geldi bana. Üzerinde durmadılar öyle gördüm.” ifadelerini kullanıyor.

İşin çarpıcı tarafı, o darbe ihbarını yapan ve AKP’li bakanlarla görüştürülen muvazzaf albay, daha sonra “FETÖ’cülükten” tutuklanıyor.

****

Darbenin önceden bilinmesi bahsinde, Türkiye gazetesi yazarı Fuat Uğur’un 2 Nisan 2016 tarihinde yazdığı, “Cemaat’in ‘Hususiler’i darbe için Ankara’da toplandı” başlıklı yazısı ile, 21 Nisan 2016 tarihli  “Cemaatçi Askerlere Son Uyarı; Tavuk Tarda Sayılır” başlıklı yazısını anmadan olmaz. Bu yazıda, “Tekrar uyarmak gerekir ki Devlet onları izliyor. İstihbaratıyla, tüm silahlı kuvvetler hiyerarşisi olarak komuta kademesiyle, hükümetiyle, emniyetiyle, halkıyla, siyasetçisiyle, STK’larıyla bir bütün olarak devlet ‘suç’ işlemelerini bekliyor. Devlet ve komuta kademesi her şeyi biliyor ve suç işlemeye teşebbüs etmenizi bekliyor.” diyordu.

****

Bir de şahsi duyumlarım ve tanıklıklar var.

15 Temmuz’da ben yurtdışındaydım. Aylar sonra, Ankara’da havuz medyasında çalışan bir muhabir arkadaşım bana şunları söyleyecekti: “Bana Ankara Emniyet’ten bir şube müdürü, Haziran ayında, ‘Paralelciler 40 gün içinde darbe yapacak, bekliyoruz’ demişti. Sonra konuştuğumuzda, ‘Burda bunu bilmeyen yoktu ki dedi. Meğer Ankara Emniyet’te bir çok şube müdürü konuşuyormuş bunu.”

Aynı şekilde Ankara’da bazı avukatların gazetecilere, “Temmuz ayında bir şeyler olacak. Senin haberin var mı? Kesin bilgi. Görürsün.” dediğini daha sonra kendilerinden işittim. Bu arkadaşlar kendileri bu isimleri açıklamadığı için, ben de yazmıyorum. Fakat kimler olduğunu biliyorum.

****

Artık çoğu kişinin malumu olan bazı twitleri de es geçmemek gerekir. Mesela ‘13yasindemilliolan’ isimli bir twitter kullanıcısı 18 Temmuz 2016 tarihinde, “15 Temmuz 2016 cuma turkiyede askeri darbe at fava bekle istihbaratım sağlam” twiti attı. ‘iddaakralı’ isim

li bir başka twitter hesabı da ertesi gün, “15 Temmuz 2016 cuma turkiyede askeri darbe at fava bekle” şeklinde paylaşım yaptı.

Elbette merhum Erol Olçok’a ait olduğu öne sürülen bir hesabın yazdıklarına da değinmek gerekir. ‘Foto siyaset’ isimli bir hesaptan, 10 Temmuz 2016 akşamı saat 22.00’den itibaren seri tweet’ler atılmıştı ve özetle TSK’da büyük temizlik yapılacağı ilan ediliyordu. Erol Olçok’a ait olduğu iddia edilen ve bugüne kadar yalanlanmayan bu twitter hesabının takipçileri arasında, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ekonomi danışmanı Yiğit Bulut ve dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de vardı.

Gökçek demişken, Doğu Perinçek’in, darbenin önceden Melih Gökçek’e haber verildiğini söylediğini de not edelim.

Ayrıca TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu, 1 Eylül 2016’da eski Jandarma Genel Komutanı Galip Mendi’yi ağırladığında, CHP Milletvekili Ali Şeker ona şöyle soruyordu: “Ankara ve Meclis kulislerinde temmuz ayında bir darbe olacağı konuşuluyordu. Siz bu konuda bir çalışma yapıyor muydunuz?”

****

İş bu kadar ayağa düşmesine rağmen 15 Temmuz günü öğle saatlerinden itibaren oynanan tiyatro da insanı fazlasıyla kuşkulandırıyor.

Kara Havacılık Okulu’ndan Pilot Binbaşı Osman Karacan saat 14.20’de MİT’e gidip darbeyi ihbar ediyor. MİT Müsteşarı, Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı arayıp bilgilendirmek yerine Genelkurmay’a gidiyor.

Niye bilgilendirmiyor?

Çünkü herkes biliyor…

Daha doğrusu bilmesi gereken herkes… Mesela Binali Yıldırım onlardan biri değil.

Hakan Fidan ihbardan sonra, darbeyi yapacağı istihbar edilen askerlerin ana karargâhına gidiyor. Her nasılsa Hulusi Akar’ın darbeci olmadığından emin. Sonsuz bir güven içerisinde makamına gidip onunla saatlerce toplantı yapıyor. Artık bir gece önce Özel Kuvvetler Komutanlığı Oğulbey Kışlası’nda 3,5 saat başbaşayız ne konuştularsa, ondan yana şüphesi yok!…

Hakan Fidan’ın 15 Temmuz akşamı Genelkurmay’dan ayrılmasına kadarki sürede olan ihmaller, soru işaretleri ve karanlık noktalar kitap olacak kadar teferruatlı olduğu için burada uzun uzadıya girmeyeyim.

Herkes biliyor…

Fidan’ın ayrılmasından yarım saat kadar sora Tümgeneral Mehmet Dişli, makam odasına girip darbeyi ‘tebliğ ettiğinde’ Hulusi Akar, “Ne? Darbe mi? Ne darbesi? Darbe mi olmuş? Kim kime darbe yapmış?” şeklinde şaşkın pozlar veriyor. Sanki az öncesinde Hakan Fidan’la görüşmemiş gibi… Sanki yurt genelinde uçuş yasağı emri veren o değilmiş gibi…

Halbuki herkes biliyor…

Sadece Hulusi Akar’ın değil, güya MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da hiç bir şeyden haberi yok. Saldırılar başladığında Yenimahalle’deki teşkilat karargahında dönemin Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Mehmet Görmez ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) reislerinden Muaz el Hatip’le yemek yiyordu.

Eşi Hatice Hanım bile kocasını arayıp “Mehmet darbe oluyor” diyor ama DİB Başkanı Görmez, Fidan’ın gözlerine bakarak, “Yok canım, böyle bir şey olacak olsa en iyi bilebilecek yerdeyim ben, böyle bir şey yok” karşılığını veriyordu. Abdülkadir Selvi’nin yazdığına göre Hakan Fidan o sırada çorbasını kaşıklıyordu. Bırakın Hatice Görmez’i, dönemin başbakanı Binali Yıldırım aradığında bile Hakan Fidan’ın cevabı, “Yok, ne darbesi! Bir şey yok, normal biz çalışıyoruz burada” şeklinde oluyordu. Ama ne hikmetse Hakan Fidan, Başbakan’a söylemediği darbeyi, bir kaç dakika sonra arayacağı dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya söyleyecekti.

Yine ne tesadüftür ki o gecenin en önemli olaylarından biri Diyanet’e bağlı camilerde sâlâların okutulması iken bir diğeri de nereden geldiği belli olmayan, sakallı, paramiliter tiplemelerin ellerinde satırla, silahla sokaklarda insan avına çıkması olacaktır.

MİT Müsteşarı Fidan “her şeyden habersizce” gece yarısı ÖSO lideri ve DİB Başkanı ile çorbasını içerken, Genelkurmay Başkanı da “her şeyden habersiz bir şekilde” darbecilerce “kaçırılıyordu”.

  Binbaşı Osman Karacan’ın darbeyi ihbar etmesinden sonra saatlerce toplantı yapan iki önemli devlet büyüğü bir şey bilmemektedir ama aynı Hulusi Akar’ın o gün makamında görüştüğü, sonra yoldan çevirtip tekrar konuştuğu Şirin Ünal, her şeyi bilmektedir. Hatta o kadar her şeyi bilmektedir ki, Cumhurbaşkanı ortalıkta görünmezken, “Başkomutanımız emir verdi, halkımızı sokaklara çağırdı” demektedir.

****

İşin daha da tuhaf tarafı ne biliyor musunuz?

Cemaat içinden de bir çok kişi biliyordu.

Çoğunu sonradan dinlemeye başladık. Meğer o yaz bir şeylerin olacağı, gizemli bir hava ile dilden dile dolaşıyormuş.

Prof. Osman Özsoy’un, darbe girişiminden 1 ay önce “Bu süreç çok yakın bir sürede Allah’ın izniyle sona erecek. Türkiye’ye bir şey olmaz. Ankara’daki manzara şu; ben profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım mesela. Bu süreçte daha fazla katkım olurdu.” şeklindeki sözlerini anmadan geçmek olmaz. Programın sunucusu Şemsettin Efe kendisine, “Nasıl katkınız olurdu?” diye soruyor. Cevabı daha da esrarengiz: “Söyledim gitti artık. Geri dönmeyeceksin cümlelere.”

(Bu arada geçtiğimiz günlerde Osman Özsoy’a bununla ilgili bir röportaj teklifinde bulunduğumu ama kendisinin cevap vermediğini de burada paylaşayım)

Cemaate yakın bazı askerler arasında da Temmuz’a yakın tarihlerde, “Yakında bir şeyler olacak, sen de içinde ol” şeklinde tavsiyelerin dolaştığını muhataplarından duyuyorum.

Yine o tarihte ‘mahrem hizmetler’ içerisinde yer alan bazı kişilerden öğrendiğim kadarıyla bazı sivil abiler, “Hocamızın talimatı” diyerek darbe görevlendirmesi yapıyorlardı. Bunlar üzerinde çalışmaya devam ettiğim için şimdilik detay vermeyeceğim. Eğer madalyonun iki tarafını da görmezsek hata ederiz.

*****

Kısacası sözde darbeyi herkes biliyordu.

Olan ölenlere oldu. Sonrasında ‘medeni ölü’ haline getirilenlere oldu.

Daha öğle saatlerinde bazı belediyeler, müteahhit firmalardan iş makinesi ve kamyon istemişti. İçi kum dolu kamyonlar hazırlanmıştı.

Herkes biliyordu…

Rus istihbaratı biliyordu, Türk istihbaratı biliyordu, İngiliz istihbaratı biliyordu, Perinçek biliyordu, Aleksandr Dugin biliyordu, Melih Gökçek biliyordu, Hasan Atilla Uğur biliyordu, Yeni Şafak biliyordu, ’13 yaşında milli olan’ bile biliyordu.

Uzmanı, astsubayı, albayı, emniyetçisi, gazetecisi, SADAT’cısı, Saadetcisi, cemaatçisi, AKP’lisi, belediye başkanı, avukatı, MİT’çisi, IŞİD’cisi, herkes biliyordu.

Manzara bu iken her kimden ve hangi kesimden olursa olsun, hadiselerin perde arkasının araştırılmasını istemeyenler, bir şeyler saklayanlardır.

Ama

“sahnenin öldüğünü herkes biliyor
yatağında bir sayaç olacak
açığa vuran.
herkesin bildiği şeyi…”

[Ahmet Dönmez] 29.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Karar alma süreçlerinde yerelleşme, liyakat, yeterince temsil edilme, ortak akıl -1 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Öncelikle meseleler ilgili birimlerde değerlendirilmelidir. Yani karardan etkilenecekler karar alma mekanizması içinde bulunmalıdırlar.Yerelleşmenin, istişareye bakan boyutu olarak da ifade edilebilecek bu prensibe göre, kararların etkileri, fayda ve zararları en güzel yereller/ilgili birimler tarafından bilinebilir. O birimin içini, işleyişini, alınan kararlardan nasıl etkileneceğini, birimler ve fertler üzerinde alınan kararların nasıl sonuçlara yol açabileceğini bilemeyen insanlarla istişare, istişare değildir. Dolayısıyla birimlerde/yerelde kritik edilip analizi yapılmış mevzular-varsa- bir üst kurula sevk edilmelidir.

Zaten bazı kararlar birimler içinde alınıp hayata geçirilebilmelidir. Fakat mahiyeti gereği, taşıdığı stratejik özelliklerine  binaen üst kurullara taşınması gerekebilir. Bu kurullarda da stratejik açıdan kararın uygulanabilirliği, umumi prensiplere ve hedeflere uygunluğu değerlendirilebilir.

Ortak akıl mı yoksa alınmış kararların dikte edilmesi mi?

Yapılan istişareden etkileneceklerin yeterince temsil edilmediği toplantılarda alınmış kararların kabul edilmesinin istenmesi, “Bu kararlar en a’li bir heyette görüşülerek alındı. Dolayısıyla bu kararlar bir ortak aklın neticesidir. Gelin ortak aklın bir neticesi olan ve a’li heyetlerde alınmış bu kararlara uyalım” denmesi, Allah Resulu’nun (sav) hayatı seniyelerinde tatbik etmiş oldukları istişarelerin ruhunun anlaşılmadığını göstermektedir.

Liyakat ve çoğulculuk prensibi…

Dar dairelerde,  konuşulan konularla ilgili tarafların temsil edilmediği, kararların uygulanacağı çevre, kültür ve toplum sosyolojisi gibi konular hakkında yeterince bilgiye sahip olmayan insanlarla yapılan toplantılarda alınmış kararların istişare kararları  olarak dayatılması ve hele bu kararların tebliğ edildiği toplantıların istişare olarak adlandırılması hiç bir şekilde kabul edilemez. Bunlara dense dense, “fildişi kulelerde yaşayan dar zümrelerin aldıkları kararların dikte ettirilmesi toplantıları” denilebilir.

Bu toplantılarda yapılan müzakereler de aslında bu alınmış kararların kabul ettirilmesi, istişare adı kullanılarak yapılan usulsüzlüğe ve kararlarına meşruiyet kazandırmak ve bu şekilde insanların itaat etmelerini sağlamak içindir.  Bunların, istişarelerin hakkı verilerek elde edilebilecek ortak akılla da uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Herhalde bu toplantılardan, usulüne göre yapılmış istişarelerden elde edilebilecek neticeleri beklemek en basit ifadesiyle safdillik olsa gerektir. Bu neticeler elde edilemeyeceği gibi bu tarz uygulamalardan dolayı insanların arası açılacak, gruplaşmalara sebebiyet verilecek, meseleler çözüm bulamayacak, dedikodular, gıybetler ve tenkitler alıp yürüyecek ve buna sebebiyet verenler de insanların nefretini kazanacak ve kesinlikle toplum tarafından kabul görmeyeceklerdir.

Üst kurulların oluşumunda, alt kurulların yeterince temsil edilmesi de önemlidir. Aksi takdirde meseleler tam intikal ettirilip ifade edilemeyecek ve üst kurullarca alınan kararlar isabetli olamayacaktır. Aslında her türlü kurul oluşturulurken, çoğulculuk, herkesin yeterince temsil edilebilmesi ve ehliyet gibi hususlar önem arzetmektedir.

Efendimiz (sav) hayatı seniyelerinde, istişarelerin nasıl olması gerektiği ile ilgili çok güzel örnekler vardır. O (sav), karardan etkilenebilecekleri istişareye almış, daha doğrusunu kendileri çok iyi bilmelerine rağmen, umumun hissiyatını nazara almış, aldığı kararları uygulamış ve ortaya çıkan sonuçlar menfi olduğunda bile buna sebebiyet verenlere karşı yumuşak davranmış ve onlarla istişare yapmaktan asla imtina etmemişlerdir.

İstişarelerin sonucunda ortaya çıkan sonuç ne olursa olsun, fatura çok ağır bile olsa istişarelerden vazgeçilemez…

Hocaefendi bu hususu şu şekilde ifade etmişlerdir: “Arkadaşlarının sebebiyet verdiği ve hasımlarının gerçekleştirdiği en amansız tecavüzlerle yüzü-gözü kanlar içinde, bir sürü şehidin paramparça cesetleri karşısında ve arkadaşlarından bazılarının kendi başlarının derdine düştükleri, hatta bazılarının da ‘Medine’ yolunu tuttuğu hengâmda, O suçlu-suçsuz etrafında kümelenen insanlara, hiçbir şey olmamış gibi, Allah’ın: ‘Bu iş husûsunda onlarla istişâre et!’ âyetini onlara okuyor ve oturup yeniden onlarla meşverette bulunuyordu. Sadece meşveret etmekle de kalmıyor, onları bağışlaması lâzım geldiğini ve onlar hakkında istiğfar emri aldığını da onlara duyuruyordu.”

Allah Resulu (sav) ve ilgili ayet-i kerime, istişarelerin sonucunda ortaya çıkan sonuç ne olursa olsun, fatura çok ağır bile olsa istişareden vazgeçilemeyeceğini, bu ağır mağlubiyetleri netice veren fikir sahipleri ile istişareye devam edilmesi gerektiğini göstermektedirler. Burada önemli olan, neticelerden ziyade, hakkı verilerek yapılan istişareler sayesinde birlik ve beraberlik ruhunun korunması, insanların karar alma süreclerine iştirak ettirilerek kabiliyetlerin inkişaflarının ve mesuliyet şuurlarının oluşmasının ve kısa vadede olmasa bile uzun vadede bu şekilde ortaya konan kıvama, Allah’ın (cc) vereceği gerçek muvaffakiyetlerin ve zaferlerin elde edilmesinin sağlanmasıdır.

Uhud’daki gençler (r.anhüm) istişare ehli miydiler?

Birisi tarafından sorulan bir soruyu ve ona verilen cevabı sizinle paylaşmak istiyorum. Soru:”İstişare ehli diye bir kavram var. Uhud’daki gençler istişare ehli miydiler? Kararlardan etkilenen ve karar alma sürecine etki etmek isteyen herkes istişare ehli kabul edilmeli midir” Cevap: Uhud’daki gençler evet istişare ehliydiler. İstişare ehli olmak için gerekli olan vasıfları bu genç sahabeler taşıyorlardı. Hiç bir menfaat beklentisi olmayan ve inandıkları hakikatleri her halükarda ifade etmesini bilen hakperest insanlardı onlar. Allah Resulü’nun (sav) onlarla istişare etmesi ve Uhut’ta meydan gelen zararlara rağmen, Allah’ın (cc) onlarla istişareye devam etmesi gerektiğini Habibi’ne (sav) âyet-i kerimede emretmesi onların istişare ehli olduklarına açık ve net delillerdir. Uhut harbi herkesi ilgilendiren bir meseleydi. Allah Resulü de (sav) buna binaen hepsi ile istişare yapmışlardı.

Ayrıca mahiyetine bağlı olarak istişare ehlinin kimler olacağı ve sayısı değişebilir. Önemli olan istişareden etkileneceklerin ya istişarede olmaları ya da onların kabul ettikleri ve belki de seçtikleri insanlar eliyle gerçek manada istişare meclislerinde temsil edilebilmeleridir.

İnşaAllah konuya kaldığımız yerden bir sonraki yazıda devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 29.3.2019 [TR724]

Uyumu sağlayıp, gol olup yağdılar [Hasan Cücük]

Futbolun unutulmaz forvetleri vardır. Tek başlarına bir takıma bedeldirler. Golleri leblebi gibi atan bu forvetlerin yanında ise onlarla uyumlu futbolcular vardır. Birbirlerini çok iyi tanıyan bu ikililer, gol yollarında rakiplerinin korkulu rüyası oldu. Gelin onları hatırlayalım!

Nihat Kahveci – Darko Kovacevic  (Real Sociedad): Türk futbolunun önemli isimlerinden Nihat Kahveci La Liga yolunu tutarken, kafalardaki soru ‘başarılı olacak mı?’ idi. Real Sociedad’da müthiş bir grafik yakalayan Nihat Kahveci’nin başarısının altında yanında oynadığı Darko Kovacevic ile yakaladığı uyum önemli rol oynadı.  2001’den 2006’ya kadar Real Sociedad’ı gole götüren bu ikili, 2002-03 sezonunda toplam 43 gole imza atarak performanslarını zirveye taşıdı.

Andy Cole – Dwight Yorke (Manchester United): İngiliz ekibini 27 yıl çalıştıran Alex Ferguson’un unutumadığı forvet ikisi kimler diye sorduğumuzda cevap için fazla düşünmeye gerek yoktur.  Bu ikili Cole ve Yorke’dur. United, Alex Ferguson’la Avrupa’nın zirvesine ilk kez 1999’da çıktığında gol ayakları Cole ve York ikilisiydi. Müthiş bir ikili oluşturan  Cole ve Yorke, 1998 – 2002 arasında Kırmızı Şeytanlar’ın gol ayakları oldu.

Gabriel Batistuta – Francesco Totti (AS Roma): Fiorentina’nın sembol isimlerinden olan Arjantinli Gabriel Batistuta 8 yıl sonar takım değiştirdiğinde geldiği kulübün adı AS Roma oluyordu.Atjantinli oyuncu,  Roma’nın bir diğer efsanesi Francesco Totti ile forvet hattında gol aradı. Roma’nın son Serie A şampiyonluğuna damga vuran ikili oldular. Arjantinli efsane, kariyerinin sonlarında olmasa İtalya futbol tarihini baştan yazabilecek bu ortaklık 3 yıl sürebildi. Batistuta – Totti iklisinin 2000-01 sezonunda attığı 33 gol ile Roma, Serie A şampiyonluğuna ulaştı.

Andriy Shevchenko – Filippo Inzaghi (AC Milan): 1999’dan itibaren adı Milan’la özdezleşen Ukraynali Andriy Shevchenko’nun forvet hattındaki yeni ortağı 2001’de Filippo Inzaghi oluyordu. Juventus’tan Milana transfer olan Inzaghi, doğru zamanda doğru yerde olmasıyla ünlüydü. Ukraynalı yıldızla birlikte gösterdiği uyum sayesinde Milan, Avrupa futbolunda son kez zirveye çıktı. Sadece isimleri bile gol pozisyonuna girmeye yeten bu ikili, 5 yıl içerisinde 101 Serie A golüne imza attı.

Alex de Souza – Semih Şentürk (Fenerbahçe): Sarı-lacivertilerin unutmadığı isimlerin başında gelen Alex, klasik bir forvet değildi ama attığı gollerle değme forvetlere taş çıkartan bir isim oldu. Gole herhangi bir forvet kadar yakın olan Alex’in Fenerbahçe kariyeri boyunca beraber oynadığı çeşitli santrforlar olsa da sabit kalan isim hep Semih Şentürk oldu. Alex, en uyumlu olduğu oyuncunun Semih olduğunu defalarca dile getirmişti. İkilinin attığı 241 gol aralarındaki uyumu göstermeye yetti.

Thierry Henry – Dennis Bergkamp (Arsenal): Biri Fransa’nın diğer Hollanda’nın yetiştirdiği en önemli gol ayağı olan Henry ve Bergkamp, Arsenal tarihinin tartışmasız en önemli hücüm hattını oluşturdu. Namağlup şampiyonluk 2003 – 04 sezonu başta olmak üzere sayısız başarı ve gol bu partnerlerin ayaklarından doğdu. Bergkamp’ın akıl almaz paslarına Henry’nin ayak içi bitirişleri eklenince kimsenin unutamadığı bir birliktelik doğmuş oldu ve bir daha da bu ikiliyi geçecek forvet gelmedi.

Luis Suarez – Edinson Cavani (Uruguay): Dünya futboluna iki önemli forvet kazandıran Uruguay’ın iki forvetinden biri Barcelona diğeri PGS adına gol olup yağıyor. Uruguay’ın aynı dönemde yetiştirebildiği için çok sanslı olduğu Suarez ve Cavani kulüp seviyesinde hiç beraber oynamadılar. Yine de 2008 yılında ilk kez Uruguay adına sahaya çıkan iki isim günümüze kadar olan süreçte bir Copa America kazanarak ülkelerine bir de kupa hediye ettiler.

Didier Drogba – Burak Yılmaz (Galatasaray): Kısa sürede Galatasaraylı taraftarın kalbini fetheden isimlerin başında gelen Didier Drogba, Burak Yılmaz müthiş bir ikili olmuştu. Galatasaray’ın 2010’lu yıllarda en başarılı olduğu dönemin hücüm hattını oluşturan Burak ve Drogba, lig ve Avrupa’da bir çok rakibin belalısı oldu. Birbirini iyi tamamlayan bu ikili, Galatasaray’ı Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kadar taşımayı başardı. Ortaklık uzun ömürlü değildi ama Galatasaray’a tam 70 gol getirdi.

[Hasan Cücük] 29.3.2019 [TR724]

Yıkılan Rum Yetimhanesi ve Ruhban Okulu! [Ramazan Faruk Güzel]

İstanbul Patrikliği’nin restorasyon için kaynak aradığı 120 yıllık Büyükada Rum Yetimhanesi her geçen gün parça parça çürüyor, yıkılıp gidiyor, son olarak da bacası yıkıldı. Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci büyük ahşap binası olan ve özel bir önem taşıyan bu binanın yok olup gidişi gündemde hemen hiç yer bulmadı.

Ülkenin hızla ne idüğü belirsiz bir seçime doğru savrulurken bu tarihi yapıya ilgisizlik derinden üzdü, zira yıkılmaya terk edilmiş bu tarihi değerimiz, geçtiğimiz yıl Europa Nostra tarafından nihai listeye alınmış olup 7 kültür varlığı arasında gösterilmekte... Bu yok oluş, Ruhban Okullarına dair yıllar önce kaleme aldığım bazı yazılarımı aklıma getirdi. Taraf Gazetesi’nin 22 Aralık 2009 tarihli “Her Taraf” sayfasındaki yazımı, günümüz gelişmeleri ışığında yorumlamak istiyorum.


EĞİTİMİN YIKIM AŞAMASINDA!

Türkiye’deki azınlıkların, Rumların okullarından, yetimhanelerinden bahsediyoruz, bu ihmal kaynaklı yok oluşa dur denilmesi çağrısı yapıyoruz ama manzara şu an dehşet verici! 15 Temmuz 2016 tarihi itibari ile ülkede Tek Adamlı yeni bir rejim var ve bu rejimin eğitim sisteminde odak noktası “İmam Hatipler” ve onun haricindeki okullar dalga dalga dışarıya doğru önemini yitiriyor. 28 Şubatlarda katı laikçi/ Kemalist görünümlü darbecilerin “İmam Hatip düşmanlığı” üzerine bina ettikleri milli eğitim konseptine yeni rejim böyle bir takla attırmış vaziyette!

Böyle bir ortamda kendi şablonlarına uymadıklarını düşündükleri herkesi, her kurumu yok ediyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2016 verilerinde bile sadece (MEB) 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre kapatılan özel okul sayısı bin 17! Şimdilerde buna dersaneleri, kursları, üniversiteleri vs de eklerseniz sayı belki de on binleri geçiyor!

“ASIL TÜRKİYE ÇARMIHA GERİLMEDEN”

Şimdilerde Türkiye yerel seçimlere giderken tekrar Ayasofya’nın cami yapılıp yapılmaması üzerinden yüzeysel ve yapay bir tartışma götürülmeye çalışılıyor.

Geçtiğimiz şubat ayı başında Türkiye’ye gelen Yunanistan Başbakanı Çipras, Heybeliada Ruhban Okulu’nu da ziyaret etmişti. Çipras’ın Ayasofya’yı ziyareti yanında 1971’den bu yana kapalı tutulan Heybeliada’daki Ruhban okulunu ziyareti, görev başındaki ilk Yunanistan Başbakanı olması nedeniyle önemli idi. Bu ziyaret ayrıca tekrar bazı tartışmaları da gündeme getirmişti.

Bundan tam 10 sene önce Taraf gazetesi için kaleme aldığım yazıda da aktardığım gibi, ABD’nin CBS televizyonuna verdiği bir demeçte Fener Rum Patriği Bartholomeos’un, “Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum” şeklinde bir ifade kullandığı tartışılmıştı.

Kullandıysa da kendisi gerçekten çarmıha gerilmiş gibi midir, değil midir..?
Hadisenin bu kıl-u kal kısmına girmek istemiyorum, şahıslara ve son olaylara değinilmeden hadisenin oluşuna ve olacağına bakalım bir diyorum…

Şimdi, empati de yapmaya çalışarak meseleyi anlamaya ve işin oluruna varmaya çalışsak. Empati yapmak diyorum da; bizim gibi uzak diyarlarda, başka dinlerden ve milletlerden insanların arasında yaşarken insan kendi yaşadıklarından yola çıkarak Türkiye’deki bazı insanların “Azınlık Psikolojisi”ni daha iyi anlayabiliyor.

MESELELERİN ÜZERİNE KULUÇKAYA YATMAK MI?

Sayın Bartholomeos o zamanki yakınmasında; Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasını ve kendi din adamlarını yetiştirmeyi istiyordu. Bu talebi Patrikhane yıllardır ifade ediyordu. Bu mesele Obama dâhil son Amerikan Başkanlarının Türkiye ziyaretinde bile gündeme getirilmişti.
Aslında bu mesele, belki de 80 yıllık bir aysbergin sadece görünen kısmıydı ve altında başka problemler de sırıtıyordu. Sayın Bartholomeos, Hıristiyan Rumlara din adamları yetiştirmek için bir nevi “imam hatip” açılmasını istiyordu.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllarda ilan edilen “Tevhid-i Tedrisat” Kanunu’yla birlikte bütün dinî okullarla birlikte, yani tekke ve medreselerle birlikte azınlıkların dinî okulları da kapatılmıştı.
Daha sonraki yıllarda vefat edenlerin cenazelerini yıkayacak bir imam bulunamaması üzerine, yine Tek Parti döneminde imam hatipler/ İslam Enstitüleri açılmıştı. 70’lerin başında Ruhban Okulu kesin olarak kapatılırken, imam hatipler de hep tartışılır oldu…

KIRMIZI ÇİZGİ DUVARLARINA TOSLAYIP DURMALAR..

Bu görünmez kırmızı çizgilerden dolayı Türkiye sınırları içinde eğitim göremeyen Ortodoks din adamları da eğitimlerini başka ülkelerde alıyorlar. Uzak tutuldukları bir ülkeye karşı böylelikle dostane bir duygu içine girebilirler mi sizce?

Ki, insan tanımadığına düşmandır. Her şey bir yana, bir Türk insanının tavşankanı çayını, ya da acılı bir kahvesini içtikten sonra bir papazın, görevi için gittiği bir Ortodoks ülkede Türkiye ve Türklerin aleyhine olacağına inanmıyorum ama. Hani “Kahvenin kırk yıl hatırı var” ya, onlarda da o hatır olacaktır. En azından o hatırı da burada öğreneceklerdir… (Gerçi Türkiye’de olup da fena muameleye maruz kalırsa o da ayrı bir sıkıntı!)
2009 yılında da, İsveç’in saygın papazlarından Bengt Wadensjö ile yaptığımız bir görüşmede;

Avrupalının, özellikle de din adamlarının Türkiye’ye gitmekle, oralara ait önyargılarının kırılacağını, Türkleri ve bölgeyi daha iyi tanıyacağını söylüyordu. Açılacak bir Ruhban Okulu da buna hizmet etmez miydi acaba?

AVRUPALI İMAMLAR YOLDAYKEN..

(2009’lı yıllardan beri) Avrupalı ülkeler, ülkelerinde Müslüman azınlıkların dini ihtiyacının karşılanması için yurtdışından din adamı, imam getirilmesi dönemini kapamak istiyor. Onun yerine, din adamlarının kendi ülkesinde yetiştirilmesini salıklıyor, buna dair alt yapıyı da hazırlamaya çalışıyor. Buna gerekçe olarak da, yurtdışında eğitim alıp gelmiş imamların, ülkelerinden dil vb. gerekçelerle uyum, entegrasyon problemi yaşayacağı. Ayrıca dışarıdan terörizm ithali olması endişelerinin olduğu da vaki… (Bu satırları 10 yıl önce yazmıştım ve şimdilerde ise özellikle Türkiye kaynaklı dini dernek ve camilerin kapatılması bile tartışılıyor; Erdoğan rejimi lehine casusluk faaliyetlerine katıldıkları vs gerekçelerle!..)

Avrupa’da İslami dini okulların açılması teşvik ediliyor. Hollanda başta olmak üzere, bazı yerlerde İslam üniversiteleri, enstitüleri kuruluyor. En ufak bir pürüz anında da biz yabancılar olarak “Nerede demokrasi, nasıl olur?” diye tepki verdiğimiz oluyor. İşte bu noktada önce çuvaldızı kendime batırıyorum ve kendi ülkemdeki azınlıkların da neler hissetmiş olabileceğini anlamaya çalışıyorum.. Hele bir de Avrupa’daki Türklerin evveliyatının taş patlasa 40 yıl olduğunu düşünürsek..

Türkiye’deki Rum ve Ermeni vatandaşlarımız ki yüzyıllardır, binlerce yıldır oralarda yaşıyorlar, oradaydılar hep! Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettiğinde zaten onlara her türlü dini, vicdani özgürlüğü tanımıştı. Onu çağrıştıran Ayasofya’ya yaşatılan arada kalmışlık, “iki cami arası bînamazlık” yaşayan insanlara bari yaşatılmasın…

GERMEDEN ÇÖZMEK…

Sayın Bartholomeos (2009 yılında) “çarmıha geriliyoruz” dedi mi demedi mi? Tam bilmiyorum. Ama kesin olan bir şey var ki kendimizi ve ülkemizi geriyoruz, yok yere…

Fakat bu meselede de ayak sürümenin uzun vadede bir faydası yok. Eskiden beri paranoyalar yaşayan, kendisini sürekli tehlike içinde gören, çevresindeki herkesi potansiyel düşman olarak gören Türkiye, artık kabuğundan sıyrılmalı. Çevresindeki olaylarla ve şahıslarla yüzleşmeli, korkularının gözlerinin içine bakmalı. O gözlerin ışıltısında kendi yansımasını görecek ve cesaret bulacaktır! (O dönemlerde Ermeni, Kürt, Kıbrıs vb açılımlarında bunun karşılığını fazlasıyla görmüşlerdi nitekim…)
Zira en kolay çözüm, en yalın olanıdır. O da muhatabının gözlerinin içinde.

SON OLARAK

10 yıl önce kaleme aldığım bu yazının sonuna bir de not düşmüşüm:

“Bunları yazıyorum ya, bundan 4-5 yıl önce de dillendirmiştim gerçi… Birileri yine çıkacaktır; misyonerlikten vb dem vuracaktır. Ulusalcıların yıllardır estirdikleri bu iç karartan rüzgardan mülhem… Hükümet de bu mayın tarlalarından korktuğu için bu zamana kadar net adımlar atamadı sanırım. Ama birileri karşı/ kara propaganda yapacak diye de sağduyunun sesini dillendirmeyecek değiliz ya!

Geniş Vatan Caddesi’ni yaptığı için Menderes hükümetini “yabancı ülkelere memleketi satacağını” iddia edenlerin yaşadığı bir ülkede yaşadık biz. “Düşman uçakları daha rahat iniş yapabilsin” diye, böyle bir sinsi amaçla (!) o geniş yollar yapılmışmış. Şimdi o yollar ne dar geliyor canım İstanbulluya. Bu demokrasi ve özgürlük yolları da her seferinde dar gelecek ve insanımızın ufku açıldıkça açılacak… Birileri de bu arada atmaktan, satmaktan dem vursun dursun. Ama yeter ki kervan yürüsün ya!”

Aradan bu kadar zaman geçmiş, değişen hiç bir şey yok! Yine aynı kısır tartışmalar; Ayafosya’nın statüsü, halen yıkılmakta olan Rum Yetimhanesi ve de halen kapalı tutulan ruhban okulları…

Bu zaman zarfında ruhban okullarının akıbetine binlerce okul daha katılmış oldu! Fatih’ten beri (1453) açık tutulan her dinden insanın okullarına kilit vurulması yetmiyormuş gibi yeni yeni okulları yıkarak, yok ederek, kapatarak, ya da gasp ederek yol alan bir iktidar var.

Adaleti, özgürlüğü, eğitim hakkını yok etmiş olan bu yeni Türkiye sisteminde eğitimin bu kadar budanmış, iğdiş edilmiş halinin acıları, yansımaları ileride çok trajik bir şekilde idrak edilecektir. Bir on yıl sonra da onu yazarız artık.

[Ramazan Faruk Güzel] 29.3.2019 [TR724]

Süleyman’ın yolu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ben Süleyman Soylu’yu tanıdığımda, o Erdoğan ve AKP’nin yolsuzluklarını gündeme getiren ve bu yolsuzluklardan dolayı hesap sormayı vadeden genç, idealist bir siyasetçiydi. Daha doğrusu bu imajı oluşturmaya gayret ediyordu. O zamanlar Türkiye’de insanların oldukları gibi görünmediklerini veya göründükleri gibi olmadıklarını, kamuflaj konusundaki akıl almaz maharetlerini bilmiyordum. 19 Yaşında Almanya’ya gitmiş, lisans-yüksek lisans ve doktora eğitiminin tümünü Almanya’da almış ve bu ülkede 15 yıl yaşadıktan sonra idealist nedenlerden dolayı ülkesine dönmüş genç bir akademisyendim. Aralık 2007’de Ankara’da – birinci denememde – doçentlik sınavını yeni vermiştim. Avrupa Birliği yönelimi, demokratikleşme, haklar-özgürlüklerin geliştirilmesi, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim geleneğinin yerleşmesi gibi özgürlükçü-demokrat değerler dışında kafamda hiçbir ikincil siyasal hedef ya da ideal yoktu. Süleyman Soylu’yla çok samimi olduğum bir meslektaşım, bir dostumun aracılığı ile tanıştım. İlk konuşmamızda beni etkileyen yanı, bilgi düzeyi veya karizma gibi normalde bir siyasal liderde olması gereken özelliklerinden ziyade (çünkü bunlar kendisinde yoktu), bilmediği şeyleri soran ve ekip çalışması yapmak isteyen bir görüntü vermesiydi. Bir de elbette beni tanıştıran dostumun onu çok uzun yıllardan beri, ta DYP ve öncesi gençlik kollarından itibaren tanıyor olması, ona kefil olmasıydı.

Sol bir aileden gelen, sosyaldemokrat bir insandım. Yıllarca yaşadığım Almanya’da da sosyaldemokrat SPD üyesiydim. Buna karşın, Türkiye’de sosyal demokrasiden önce temel haklar ve özgürlükler alanının genişletilmesinin önemi üzerinde duruyordum. Liberal demokratik bir düzenin yerleşmesinin birincil önemde olduğunu düşünüyordum. Merkez sağ seçmenin Türkiye toplumunda bu değerlerle yoğrulmasının ülkede demokrasinin kök salması bakımından çok kritik bir önemde olduğuna inanıyordum. Dahası, AKP’nin merkez sağı gasp etmesinin, orta ve uzun vadede İslamcılığın merkez sağda daha başat duruma gelmesine neden olacağı kanısındaydım. Tanışmamızdan sonra Süleyman Soylu’nun dış politika baş danışmanlığı teklifini kabul etmem böyle oldu.

Esasında bir şekilde doğrudan değil dolaylı başlayan bu danışmanlık ve ötesinde gündeme gelen metin yazarlığı, sonrasında resmiyet kazandı ve gittikçe sıklaşan bir iletişim trafiğinin doğmasına yol açtı. Her görüşmemizde analiz ve tavsiyelerime teveccüh göstermesini, olaylara benim gördüğüm açıdan bakmaya başlamasını, konuşmalarında benim düşüncelerimi yansıtmasını, onun ekip ruhuna verdiği öneme bağlıyordum. Bunun ciddi bir bilgi (ve öngörü) eksikliğinin yansıması olduğunu aklıma getirdiğim anlarda hep “ama aslında hiçbir lider her şeye tam vakıf olamaz ki!” diyerek, onun bilgi boşluğunu görmezden gelmeye meylediyordum.

Soylu’yla oldukça yakın çalışma imkânına sahip oldum

Aradan birkaç yıl geçti. Belirli rutinde ve çeşitli ortamlarda genelde küçük gruplar dâhilinde “Genel Başkan’la” görüştük. Sıklıkla mesajlaştık. Bu iletişimde, beni Soylu’ya takdim eden dostumun köprü rolü belirleyiciydi. Sanırım Kasım 2008’di. Bahsettiğim meslektaşım-dostum ve bir başka meslektaşım Soylu’nun genel başkan olduğu Demokrat Parti’nin (DP) Genel İdare Kurulu (GİK) üyeliğine seçilmişlerdi. Bu, DP’nin en üst organıydı. Genel başkanın hemen altında, partinin tüm politika ve stratejilerinin belirlendiği bir karar alma meclisiydi. DP’nin kalbiydi. Ben o dönem teklif etseler de akademideki görevimi gerekçe göstererek üyelikten affımı istemiştim. Sonrasında akademisyen dostumun aracılığı ve dış politika danışmanlığı fonksiyonum nedeniyle sıklıkla Ankara’da ve İstanbul’da DP’nin ana organı olan GİK üyeleriyle iletişimlerim oldu. Soylu’yla oldukça yakın ve samimi bir ortamda çalışma imkânına sahip oldum. Bazen üç-dört kişiden oluşan bir ekip içinde, formaliteye ve hiyerarşiye yer olmayacak şekilde beyin fırtınaları yapıyorduk.

Ben o dönem Türkiye siyasetinde en aykırı gelebilecek düşünceleri ve analizleri bile Soylu’ya doğrudan söyleyebilecek bir samimiyet içerisindeydim. Soylu bunu teşvik ediyor, destekliyor, hatta rica ediyordu. Birçok enformel görüşmemiz oldu. Kıbrıs’tan Kürt sorununa, eşcinsel haklarından din-sekülerlik tartışmalarına, Avrupa Birliği sürecinden Erdoğan-AKP stratejilerine, dış politika-iç politika-güvenlik gibi alanlarla alakalı aklınıza gelen her konuda düşüncelerimi sordu. Elbette ortamdaki diğer üst düzey DP GİK üyeleri ve danışmanları ile beraberdim. Ama bana çok değer veriyor, sıklıkla düşüncelerime herkesin içinde hak veriyor, cidden reformist ve özgürlükçü bir profil çiziyordu. Ben bugün kimsem ve neysem, o gün de oydum! Aynı değerlere, aynı ilkelere inanan biriydim. Soylu’nun görünümü, bu değerleri paylaştığı yönündeydi.  Bu nedenle ben DP’nin ve kendisinin yeniliklere gayet açık, genç, dinamik ve demokrat bir genel başkan olarak Türkiye’de ileride önemli bir rol oynayabileceği konusunda ikna oldum! O zamanlar ileride oynayacağı önemli rolü doğru tespit etmişim. Ama tarihin yanlış yerinde yer alacağını, hatta bu tarihte bir başrol oyuncusu olacağını öngörememişim. Dedim ya, ben hala Almanya’da şahsiyetin ana zemini olarak kabul edilen “olduğu gibi görünmek” konusunda Türkiye’deki ciddi kültürel erozyonu fark edememiş durumdaydım. Hayatında takiyye olmayan biri olarak, takiyyeyi “ilm-i siyaset” addeden ekolün yabancısıydım. İyi ki de öyleymişim aslında!

Derken Kasım 2008’de DP Olağan Büyük Kongresi yapıldı. Ben o kongre için Soylu’nun ana strateji geliştirmek üzere Ankara’daki Celal Bayar Köşkü’ne davet ettiği iki-üç kişiden biriydim. Çok onore edici bir sorumluluktu. Üç-dürt gün gece gündüz Bayar Köşkü’nde çalıştık. Kongrenin planlamasını, genel başkanın konuşmalarını, partinin stratejilerini belirledik. Soylu ile çok yakın bir çalışma oldu. Uykusuz geceler, sohbetler, şakalar, birçok insani durum, takdir edersiniz insanları birbirine yaklaştırıyor. Tanıdığım “insan Soylu”, özellikle iyi bir ekip oyuncusu olarak, benim değer verdiğim biriydi. Giderek DP’nin ana yörüngesine ekibinin etkisini yansıtmasıyla, merkez sağda ileride değişik bir liderlik ekolü oluşturacağına kani olmuştum. İnsanların söylemlerini doğru kabul etmek, dürüst ve yapıcı bir insan ilişkisinin temelini oluşturur. Bu doğrultuda Soylu’nun diskurunu Soylu’nun fikri ve inancı kabul ettim. Doğrusu ve olması gereken de buydu zaten!

Soylu adımı çarşaf listeye alarak benim GİK üyesi seçilmemi sağladı

O 9. Olağan Genel Kongre’de GİK listesinde benim adım yoktu. Nereden biliyorum? Listeyi hazırlayan ekipteydim de ondan! Dedim ya, çok az kişiydik zaten. Kongreye genel başkanla beraber gittik. Kongre tıka basa doluydu. Ciddi bir destek vardı! Başkanın bu kadar yakınında olmak, o havayı koklamak, köklü bir siyasi geleneğin evrimine katkı ve etkide bulunuyor olmak, muhteşem bir duyguydu. Bugün yazılarımda savunduğum değerlerin önemli bir siyasal geleneğin lideri tarafından savunulması, onu bazı konulara yönlendirmek ve duyarlı hale getirmek, ciddi bir kamusal yarar verme duygusu sağlıyordu. O kongrede, sanırım Bayar Köşkü’ndeki güven ve arkadaşlık ortamının verdiği güvenle, bana sormadan, Soylu adımı çarşaf listeye alarak benim GİK üyesi seçilmemi sağladı. Artık Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi geleneğinin tek temsilcisi olan yeni DP’nin en üst karar organına seçilmiştim. Çok küçük bir grubun üyesiydim. Ve bunun da ötesinde, diğer GİK üyelerinden daha farklı bir konumda, genel başkanın en yakın ekibindeydim. Daha 36 yaşındaydım. Yeni doçent olmuştum. Benimle beraber birkaç akademisyen daha vardı.

Sonrasında DP seçimlerden istediği sonuçları elde edemedi. Partide bu yazıda ele almak istemediğim bazı kıpırdanmalar ve huzursuzluklar doğdu. Derin devlet geleneği ve dinozorların partiyi yeniden ele geçirme niyetleri falan, klasik bir Türkiye siyaseti mutfağı yani anlayacağınız! Soylu bu dönemde bana ve yakın ekibine daha da yaklaştı. Genel Merkez’de çok kez beraber çalıştık. Hatta makam aracıyla Ankara-İstanbul arasında beraber olduk. O derece yakındık! Onun saç stilinden retoriğine, verdiği örneklerden konuşmalarındaki tonlamalarına, detay siyasi stratejilerden ana meselelerdeki pozisyonuna kadar her konuda çok ama çok yakın mesaimiz oldu!

Soylu o zamanlar bambaşka bir insandı!

“Rahmetli Menderesle kendini kıyaslıyorsun. Bu milleti oyalıyorsun. Bu milleti kandırıyorsun. Bu ülkenin insanını istismar ediyorsun. Sen kim, Menderes kim!” dediği Tayyip Erdoğan’a, henüz “Tayyip Erdoğan bu ülkenin ilelebet ezeli ve ebedi başkanıdır!” deme aşamasına gelmemişti! Erdoğan’ın başkanlık sistemini kendisi için istemediğini “”vallahi-billahi” diyerek savunacak bir siyasetçi görünümü yoktu! “İnadımı, inancımı sadece DP’yi ve dürüst insanları yeniden Türkiye’nin yönetimine getirmeye azmettirdiğim için size bir söz veriyorum! Bir daha! Ama asla bir daha boynunuzu yere eğdirmeyeceğim!” diyordu.

Gelinen noktada, artık SS –Hitler Almanya’sındaki faşist paramiliter NAZİ gücünün kısaltması!– olarak anılan, 511 bin vatandaşını hukuksuzca ve anayasaya bile aykırı olarak gözaltına aldırtan veya tutuklatan, yüz binlerce kamu personeli şerefli Türkiye memurunu saçma sapan ve sudan gerekçelerle, kanıtsız ve keyfi ihraç eden ve onları aileleriyle birlikte açlığa-sefalete mahkûm eden, hatta ve hatta bugün artık daha da ileri giderek seçimlerde seçilecek belediye başkanlarına ve meclis üyelerine mazbatalarını vermeyeceğini alenen söyleyen bir faşizan tetikçi profili var! Seçim meydanlarında kendisine soru soran vatandaşın sorusunu beğenmeyip hırpalatan, sonra da tutuklatan bir kara gömlekli izliyorum dehşet içinde! Bir de kifayetsiz bir muhterisin pozisyonunu korumak ve biraz daha güç devşirebilmek için ne kadar şahsiyetsizleşebileceğine tanık oluyorum, utanarak! Şahsiyet diyorum, çünkü dün tükürdüğünü bugün yalamanın, dün kara dediğini bugün salt onaylamak da değil, onun adeta kulu olmanın ete kemiğe bürünmüş hali gibi hareket ediyor Soylu.


DP lideriyken savunduğu değerlerin tümüne ihanet ediyor

Bu manada, oryantal “ilm-i siyaset” vodvilinin en baş figürü, üstad-ı azamı görünümünde. Sırtını derin bir yerlere, Ağar’ların, Çiller’lerin ve diğer karanlık figürlerin iplerini tutanların gücüne dayamış, ne hikmetse Türkiye tarihinde bir ilk olarak seçimlerde oradan oraya konuşmaya, mitinglere gidiyor. Anlaşılan “ezeli-ebedi” başkanı, “reisi için geriye sayımın başladığını kokluyor! Evet, kifayetsiz belki, çok zeki değil hatta. Ama içgüdüleri çok keskin, burnu da iyi koku alıyor! Kariyerinin basamaklarını tırmanırken “her yolu mübah” gören, nabza şerbet veren, ilkesiz-değersiz, güce tapan ve salt iktidar arzulayan tipik bir Türkiye oryantal siyasetçisi o! Soğuk mahzenlerde inim-inim inleyen, işkence hanelerde onuru bedeniyle beraber ezilen, bu rezil ve utanç dolu dönemde Erdoğan’la beraber derinlerin tasmasına en fazla talip olan bir siyasetçi!

Soylu’nun bana öğrettiği tek şey…

Bense, aynı Süleyman Soylu’nun içişleri bakanı olduğu dönemde KHK ile vatan haini ve terörcü ilan edilerek, alnına kara leke çalınarak üniversitedeki görevinden atılan basit bir akademisyenim. Beni attıklarında Kanada’da bir yıllık görevlendirmeyle üniversitem adına araştırma yapıyordum! Çocuklarımın ve eşimin de pasaportlarını iptal ederek bize Türkiye sınırları dışında da zulmetmeye çalıştıklarında, Soylu’nun nasıl bir karakteri olduğunu, onun için onur, sadakat, adalet gibi kavramların ne anlama geldiğini daha iyi anladım! O meydanlarda haykıran, ağzından köpükler çıkartarak bir içişleri bakanından ziyade bir sokak kabadayısı gibi konuşan, insanların kaderlerine zebanilik yapmaktan gurur duyan insanın şahsiyetine bir not verdim. Ve yollarımı ondan çok önceleri, AKP’ye geçme haberini aldıktan hemen sonra ayırdığımdan dolayı büyük bir huzur hissettim. Soylu’nun bana öğrettiği tek şey, Türkiye’de insanların sözlerinin çok fazla anlam taşımadığı oldu. Her zaman sözden ziyade eylem, yan, davranış esastır!

Süleyman Soylu’yla ilgili izlediğim her bir videodan sonra, onunla alakalı okuduğum her bir haberden sonra, onunla yan yana olmadığımdan dolayı şükrediyorum! Kendi kendime iyi ki onunla yol arkadaşı değilim, iyi ki onun gibi değilim diyorum. İyilikle kötülüğün mücadelesinde tutulan saf bakımından sanırım SS’ten daha iyi bir turnusol yok!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.3.2019 [TR724]

Batığın fâili kim? [Semih Ardıç]

31 Mart Pazar günü halk sandıkta 2024 senesine kadar mahallî idarelerde kimlerin vazife alınacağını karar verecek.

57 milyon seçmenin tercihi aynı zamanda “Erdoğan tipi başkanlık” sisteminin de güven oylaması olacak.

KRİZİ UNUTTURMA TELAŞI

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan bunu bildiği için halkı perişan eden krizi unutturmaya, elindeki devasa propaganda cihazı ile milyonlara hayal tacirliği yapmaya devam ediyor.

Günde 4-5 farklı yerde miting düzenleyecek kadar muhteris, bir o kadar da telaşlı. Dolar ve faizler arttıkça öfkeleniyor.

İçindekini tutamayacak kadar kindar bir mizaca sahip. Hissiyatını anında dışa vuran mizacı sayesinde vaziyeti bazen avantajlı hale dönüştürse de yer yer kendi fiyaskolarını itiraf da edebiliyor.

BAŞKANLIĞI KRİZ İÇİNDE KRİZ GETİRDİ

“Doların 7 lirayı aştığı, faizlerin yüzde 40’ları geçtiği bir dönem yaşadık.” derken başkanlığının ilk günlerinde, 2018 senesi ağustos ayında yaşanan kur şokunu kastediyor. O şoktan bu yana Türkiye belini doğrultamadığı gibi 22 Mart’ta da “ani duruş” denilen sert fren geldi. Kriz içinde kriz…

Erdoğan’ın “Seçimden sonra ekonomimizi bu tür saldırılara karşı daha güçlü hale getirecek yapısal reformları süratle gerçekleştireceğiz.” beyanatına sıradan bir demokraside halkın cevabı şuna yakın olurdu: “Şimdiye kadar ne yapıyordun? Burası saldırılacak kadar zayıf ve aciz bir memleket mi? Siz orada armut mu topluyorsunuz?”

BELEDİYELERİN ÇOĞU BATIK, BİTİK…

Erdoğan, Ankara’nın Haymana ilçelerinde yaptığı mitinglerde krizi itiraf etti.

“Türkiye’nin ekonomisini belediye başkanlarının düzeltme şansı var mı? Belediye başkanlarının Türkiye’nin ekonomisine yön verme imkanı var mı?” suâllerine cevabı da hayli manidar oldu.

Erdoğan, “Şu anda belediyelerinin çoğu batık, bitik. Personelinin maaşını ödeyemiyor. Sanki yerel seçimler bitecek, bunlar sanki Türkiye’nin ekonomisini düzeltecek. Yalan söylemeyin bu millete.” ifadelerini kullandı.

Sözlerinin devamı da var:

“Şu anda devletin başında Tayyip Erdoğan var. 14 tane bakanı var, yardımcıları var.

Yerel yöneticilerin yapacağı hiçbir şey yok. Ne söylüyorlarsa yalan. Sabah yalan, akşam yalan…”

Halk devletin başında kimin olduğunu biliyor bilmesine de o zat ailesini, hısım akrabayı ihya etmekten, lüks içinde yaşamaktan başka bir gayesi olmadığını cümle âleme gösterdi.

DEVLET RESMEN BATTI

Mühür sende, Hazine damadında, medya emrinde… Devlet battı, Hazine tam takır kuru bakır. Yabancıların insafına kaldık. “Çekip gidiyoruz.” deseler vay memleketin haline. Neyse ki 350 milyar dolar net alacaklılar da bizi tamamen Erdoğan’ın insafına terk etmiyorlar.

Erdoğan’ın “batık” dediği belediyelerin başında 15 senedir kendi partisinden isimlerin idare ettiği Kocaeli Büyükşehir Belediyesi var. Hazine’ye 6 milyar TL borcu var Kocaeli’nin.

Yurt dışından alınan borçlarda da yine AKP’nin idare ettiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi var. Belediyeler de belediyelerin iktisadi teşebbüsleri de (BİT) batık. Borç içinde yüzüyorlar.

Mamafih AKP’li belediyeler vakıf-dernek ismi altında paraları Erdoğan’a yakın sivil toplu kuruluşlarına aktarıyor. Sayıştay 1 milyar TL’nin nereye harcandığının cevabını bekliyor hâlâ.

TÜRKİYE’NİN KRİZİ BİR SİSTEM KRİZİDİR

1 Nisan sabahı koltuğa oturacak başkanlar halka verdikleri sözü yerine getirecek kaynak bir tarafa kasada personel maaşlarını verecek para olmadığını görecek.

Yüksek faizle alınan kredileri ödemek yeni başkanlara düşecek. Seçimi Türkiye’nin dört başı mamur sistem krizine çare kapısı aralayacak bir anahtara dönüştürmek mümkün.

Bu tarihî fırsat kaçarsa kriz derinleşecek ve Erdoğan kimsenin tahmin edemediği müdahalelerle Türkiye ekonomisine yarı kapalı bir ekonomi haline getirecek.

BANKA HESAPLARINA GÖZ DİKEBİLİR

Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşmak Erdoğan namına kendi idam fermanını imzalamak olur. O ihtimal zayıf.

Etrafı ateşe verdiğinde banka hesapları gözünü ilk dikeceği adres olacaktır. Kambiyo kontrol rejimi bu hafta yabancılara karşı tatbik edildi. Arkası gelebilir… İş Bankası’nın hisselerini Hazine’ye devretmek de listenin başında…

Halk senelerdir yalanlarına kandığı Erdoğan’a unutamayacağı bir ders verirse herkes istikbale dair bir nebze umutlanabilir.

Aksi takdirde 1 Nisan’da zemheri soğukları ile karşılaşabiliriz.

[Semih Ardıç] 29.3.2019 [TR724]

Kindar insan en çok kime zarar verir? [Dr. Ali Demirel]

Kin, insanı içten içe mahveden, kalbi öfkeye mahkûm eden bir hastalıktır. Kin önce kalpte başlar, daha sonra dile dökülür. Kalbinde kin tohumları yeşermiş, sevgisizlik dal budak sarmış bir insanın, sevgiden, hoşgörüden, tebessümden nasibini alması, kardeşlikten beslenmesi imkânsızdır.

Kin, sevgi, güler yüz, muhabbet, şefkat, merhamet gibi melekî özelliklerin yerine, öfke ve nefret gibi şeytanilikleri ilke edinmektir. İşte bu yüzden kin, insanın maddi manevi ufkunu körleştirir ve kalbini közleştirir. Kin sahibi insanın kalbinde, iman sönmeye yüz tutar, ihlâs ateşi küllenmeye başlar ve sevgi yalnızlık muamelesi görür. Kin, huzur kafilelerini muzır ordularına çevirir.

İnsan niçin kin güder?

Kinin başlıca sebepleri, aşırı dünya tutkusu, haset yangını, hırs yıkıcılığı, bencillik yalnızlığı, gaflet rüzgârları, hayâsızlık arsızlığı, öfke tufanı, fasıklık aldanışı, makam ve mevki isteği, en zirvede olma duygusu gibi pek çok dünyevi isteklerdir. Dünyada bu isteklerin peşinden fütursuzca koşanların cennet hayalleri suya düşer.

Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.s.) cennete hesapsız girmenin formülünü bize şöyle anlatıyor: “Kıyamet gününde cennet, hesapsız cennete giren bir kul gördü. Ona: “Sen hangi amelle bu dereceyi elde ettin?” diye sordu. Adam: “Benim fazla bir amelim yoktu. Fakat yatmadan önce kalbimde hiç kimseye karşı kin bulunmazdı.” diye cevap verdi.”

Efendimiz kini kalbimizden söküp atarak nasıl bir dereceye ulaşacağımızı en özlü bir şekilde ifade ediyor.

Kin kişiyi güler yüzlü olmaktan, samimiyetten, nezaketten, faziletli davranmaktan ve diğer insanlara karşı yardımsever olmaktan alıkoyar. Kişiyi adeta demirleştirir, betonlaştırır. Kin ile sevgi, kin ile iman, kin ile İslam, kin ile Allah ve Resulullah sevdası bağdaşmaz.

Kin putu, müminin kalbine yakışmayan, kalbinin imanî siluetini bozan bir yapıdır ve kalpten derhal devrilmesi gerekir. Bu putla mücadele, müminin imanını kurtarma acil eylem planının başlarında yer almalıdır. Bu uğurda öyle hırslanmalıdır ki, hem bu dünyasını hem de ahiretini kurtaracak çabayı sarf etmelidir.

Kindar insan her kötülüğü yapar

Kindar insan, muhatabına her türlü kötülüğü yapabilecek, her çeşit oyuna başvurabilecek ve ona zarar verebilecek ruh haline bürünmüştür. Ona karşı galip gelebilmek için haset eder. Onun başına bir musibet geldiğinde sevinir. Selamı sabahı kesecek şekilde gayri İslami davranır. Kibirli hareket eder. Hakaret eder. Ona karşı türlü türlü çirkin lakaplar takar. Şiddet kullanmaktan geri durmaz ve insanı insan yapan bütün bağları bir bir koparır.

Ve daha aklımıza gelmeyen pek çok yolla, arkadaşlık, akrabalık ve dini kardeşlik bağlarını kopararak günah stokunu çoğaltmaktan asla çekinmez. Bu tavır Allah’tan korkmazların, Allah’a kul olduğunu unutanların takındığı tavırdır. Bu davranışlar Allah’a ve ahiret gününe inanan insan profiliyle asla bağdaşmaz. Bütün bunlar kişinin şeytanileştiğinin bir göstergesidir.

“Rabbimiz, içimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma!” (Haşr sûresi, 59/10)

Haftaya bu konuya devam edeceğiz...


BİR SORU-BİR CEVAP

Namaz bittikten sonra musafaha yapmak sünnet mi?

Bu soruyu bize Numan Bey soruyor:

Musafaha yapmak, yani tokalaşmak sünnettir. Peygamberimizin kendileri bizzat musafaha yaptıkları gibi mü’minlere de musafaha yapmaları için tavsiyede bulunmuştur.

Bir hadis-i şerifte, “İki Müslüman karşılaşıp musafaha yaparsa, onlar ayrılmadan önce her ikisinin de günahını Cenab-ı Hak mağfiret eder.” (Ebû Dâvud, Edeb, 143) buyurmuşlardır.

Musafahayı sadece namaz sonrasına hasretmek doğru değil. Böyle bir âdet ne Sahabiler devrinde vardı, ne de “Selef” dediğimiz onları takip edenlerin asırlarında mevcuttu. Bu, daha sonraki zamanlarda meydana çıkmış bir âdettir.

Musafaha ne zaman yapılır?

Pek çok fıkıh alimi, camide namazdan sonra yapılan musafahayı sünnette yeri olmayan mekruh bir bidat olarak değerlendirirler. Çünkü sünnet olan musafaha ancak iki kişi karşılaştığı zaman yapılandır.

Ayrıca camide bu âdet devam ettirilirse, bazı bilmeyen kimseler bunu sünnet olarak kabul edip her zaman yapabilirler.

Özetle, namazdan sonra cami içinde veya dışında musâfaha yapmayı, cemaatle namazın ayrılmaz bir parçası gibi algılayarak topluca yapılan bir merasim hâline getirmek uygun değildir...

[Dr. Ali Demirel] 29.3.2019 [Samanyolu Haber]

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-7 [Tarık Burak]

Hocaefendi’nin Çileli Eğitim Yılları


Fethullah Gülen Hocaefendi, babasının hocalık yaptığı Alvar köyünde vaaz vermek için ilk defa cami kürsüsüne çıktığında 14 yaşındaydı.

Erzurum'da tahsiline devam ediyor, Arapça'yı yeni yeni öğreniyordu. Bayramlarda, mübarek gecelerde, cuma günlerinde kürsünün karşısına geçip vaaz eden insanları ve tabii babası Ramiz Efendi'yi büyük bir hayranlık ve can kulağıyla dinliyordu. Camiden çıktığında ne konuşulduğunu unutmuyordu. Annesi sorduğunda dinlediklerini kelimesi kelimesine ona anlatıyordu.

Yine bir Ramazan akşamıydı. Annesinin hazırladığı iftar yemeğini acele ile yedi ve hemen camiye gitti. Biraz sonra babası gelecek ve Alvarlı'lara hitap edecekti. Hocaefendi, sanki babası sadece kendisine konuşacakmış gibi bütün ruhu ile onu dinlemeye hazırlanıyordu. Alvar Köyü eşrafından Kâzım Efendi de o gün camiye ilk gelenlerden biriydi. Tuhaf bir hâli vardı. Hocaefendi’ye insanı şaşırtan bir şekilde bakıyordu. Biraz sonra cami dolmaya başladı. Kâzım Efendi, birden ayağa kalktı. Elinde bir sarık vardı. Babasının vaaza başlamasını bekleyen Hocaefendi’ye doğru yürüdü. Hocaefendi, hayretle Kazım Efendi'ye bakıyordu. Kâzım Efendi, elindeki sarığı onun başına yerleştirdi ve onu kolundan tutarak kürsüye davet etti. Hocaefendi, donup kaldı. Babasının da içlerinde bulunduğu, doğumunu, bebekliğini, emeklemesini, yürümesini bilen, dini bütün bir cemaate karşı nasıl konuşacaktı? Kâzım Efendi, bu sorularla ve Hocaefendi’nin heyecanıyla ilgilenmiyordu. Onun kolunu tuttu, sürüklercesine götürdü ve onu kavradığı gibi babasının vaaz verdiği kürsüye çıkardı. Öyle ki Hocaefendi’nin ayakları kürsüye yetişmiyordu. Kâzım Efendi’nin bu sürprizi üzerine çıktığı kürsüdeyken babasıyla göz göze geldi Hocaefendi. Bir kere kürsüye çıkarılmıştı ve vaaz vermeden inmesi mümkün değildi.

Bu öyle bir emr-i vaki idi ki, Hocaefendi itiraz edemediği gibi, bu olay onun bütün vaazlarının başlangıcı ve kader çizgisi oldu. Ramiz Efendi de hayret içindeydi. Heyecanını belli etmemeye çalışarak Hocaefendi’nin konuşmasını bekledi. İlk önce sıkıntı duydu Hocaefendi. Hemen ardından açıldı ve mükemmel bir vaaz verdi. Cemaat 14 yaşındaki bu çocuğun vaazıyla coştu. Bazı kişiler neredeyse kendinden geçecek hâle geldiler.

Hocaefendi, o gün, köyün ileri gelenlerinden Fevzi Efendi’nin camiye geç kalınca, camide oturan insanları yara yara ön saflara geçtiğini gördü. Vaazında bunu, Hazreti Ali ve Hazreti Muaviye arasında geçtiği söylenen bir olayı anarak eleştirdi. Hikâyeye göre, Hazreti Muaviye camiye geç kalınca tıpkı Fevzi Efendi’nin yaptığı gibi ön saflara geçerken; Hazreti Ali hırkasından çekerek onu durdurmuş, hatta Hazreti Muaviye’nin sarığı düşmüştü. Rivayet edildiğine göre, Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye arasındaki ilk soğukluk böyle başlamıştı. Ama Hazreti Ali’nin yaptığı doğruydu, camiye geç gelen bulduğu ilk boş yere oturmalıydı.

Vaazdan sonra Hocaefendi ve babası Ramiz Hoca, Feyzi Efendi’nin evine ziyarete gittiklerinde, Fevzi Efendi kürsüde kendisini eleştiren Hocaefendi’yi güler yüzle karşıladı. Baba Ramiz Gülen’e dönen Fevzi Efendi, “Bu yaştaki çocuklar iki kelimeyi yan yana getiremiyorlar, o bize vaaz verdi” dedi. Kürsüden yaptığı bir eleştiriye karşı gösterilen bu olumlu tavır, bir daha Hocaefendi’nin hafızasından silinmeyecek kadar etkileyiciydi.

Fethullah Gülen Hocaefendi, bundan sonraki günlerde, talebeliği boyunca, her fırsatı değerlendirdi; Alvar'da olsun, köyü Korucuk'ta olsun vaazlar verdi.

“14-15 yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi sebebiyle Ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim. Enver isminde çok akıllı, mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı. Sokakta yürürken amcam arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu. Bir gün 'Amca, dedim, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!' deyince bana, 'Oğlum!’, dedi, 'Ziyareti hürmetli eden sahibidir. Ben bu saygıyı duymazsam halk seni kabullenmez ki!'

Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen va'z u nasihat etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı. Ben de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat etmeye çalıştım.”

Alvar'daki ilk vaazından sonra Hocaefendi’nin hayatı yeni bir yöne doğru gitmeye başladı. Ertesi sene Ramazan ayında babasının ısrarı ile Erzurum dışına çıkmaya karar verdi. Ramazan boyunca Amasya, Tokat ve Sivas taraflarını dolaştı. Vaazlar etti. Bazı müftüler Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ilgi gösterip vaaz etmesine imkan tanırken bazıları da yaşının çok küçük olduğunu ileri sürerek bu sevdadan vazgeçmesini tavsiye etti. Hocaefendi kararlıydı. O bildiği yolda yürüyecekti. Sivas'tan sonra Erzincan'a da uğrayarak Erzurum'a döndü. Taşraya bu ilk çıkışı ondaki belli istidatların gelişmesine vesile oldu. Verdiği vaazlardan sonra o çevrelerin okumuş, aydın insanlarıyla özel sohbetler yaptı. Bu sohbetler ona, Korucuk, Alvar ve Erzurum gibi daima tanıdık muhitlerde, birbiriyle hemen hemen aynı bilgilere sahip, aynı ruh halini taşıyan insanların dışında, farklı bilgi ve düşünüşlere sahip insanlar olduğunu öğretiyordu. Bir sohbet esnasında sözü dinlenir birisi, Mehmet Akif Ersoy'un Safahat'ını okumasını tavsiye etti. Hocaefendi, Erzurum'a dönüşte Safahat'ın yarısını ezberledi.

Yine O Günlerden Tatlı Bir Hatıra

Hocaefendi, vaaz verdiği günlerle ilgili bir hatırasını da şöyle anlatıyor:

“İkinci veya üçüncü defa kürsüye çıkıyordum. Bir Kurban Bayramı münasebetiyle vaaz veriyorum. As b. Vail ile alakalı hadiseyi anlatıyorum. Hani, Efendimiz Kâbe'ye giderken yolda onunla karşılaşmış. Biraz konuştuktan sonra da ayrılmış. As b. Vail'e "Kiminle konuştun?" diye sormuşlar; o da (Haşa) "Ebter'le" cevabını vermiş... Şimdi tam ben bu hadiseyi anlatacağım sırada gözüm kitaba ilişti. Bu hadiseyi Ebu Hureyre (R.A) dan rivayet eden tabiin imamlarından Ebu Salih gözüme takıldı. O andaki heyecanla Ebu'sunu da görmemişim. Ben Efendimiz'e bu uygunsuz ifadeyi söyleyenin o olduğunu zannediyorum. Ve "Salih"e yüklenmeye başladım. Kürsüde ben Salih'le yaka-paça oluyorum.

"Edepsiz Salih; küstah Salih hiç peygambere öyle konuşulur mu be sersem adam.." Ağzıma ne geldiyse söyledim.

Namazdan sonra eve geldim. Baktım babam gülmekten yerlere yıkılmış. Meğer ben bunları konuşurken, köyde sadece bayramdan bayrama namaza gelen Salih adında bir adam varmış ve tam da benim karşımda oturuyormuş. Ben kürsüden "Salih"e atıp tuttukça adam renkten renge giriyormuş. Şimdi ne zaman arkadaşlarla ders okurken o hadise denk gelsek, bu Salih meselesini hatırlamadan edemem.."

1953 yılına gelindiğinde Hocaefendi yeni bir kardeşe kavuştu. Erkek olan bu kardeşine ailesi Muhammed Fakrullah ismini verdi.

Bu sıralarda Bediüzzaman, 1953 yılı baharında İstanbul’a gitti. Mayıs ayının başından temmuz ayının sonuna kadar İstanbul’da üç ay kaldı. Bediüzzaman, yanında bulunan talebesi Ziya Arun ile Fener’deki Patrik Athenagoras’a da gitti, onunla görüştü. Bu görüşme sırasında, Bediüzzaman, Patrik’e: “Hıristiyanlığın hakiki kısmını kabul etmek, Hazreti Muhammed’i (aleyhissalâtü vesselam) Peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’i de Kitabullah kabul etmek şartıyla, ehl-i necat olacaksınız.” dedi.

Hocaefendi’nin Büyükanne ve Dedesinin Vefat Etmesi (1954)

Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum’da medreseye devam ettiği sıralarda kendisini iyice sarsan bir hadise meydana geldi. 10 Ocak 1954'te babaannesi Munise Hanım ve dedesi Şamil Ağa birer saat arayla vefat etti.

Mûnise Hanım, uzun süredir hasta yatıyordu. Vefatından beş-on dakika önce gelini Refia Hanım'ın yardımıyla abdest almış, ikindi namazını eda etmişti. Sonra da eşi Şamil Ağa’yı kastederek: 'İkimiz de dünyadan nasibimizi tam almamışız. Bu gece cenazelerimiz evde kalacak' demişti. Ve dudaklarından kopan son feryat 'Allah' kelimesi olmuş, ruhunu Rahman’a teslim etmişti. Bu arada, Şâmil Ağa diğer odadaydı ve herhangi bir şikayeti de yoktu. Evdekiler Mûnise Hanım'ın cenazesiyle meşgul olurken, diğer odadan bir feryât daha koptu. Torunlarından biri 'Dedem öldü!' diye ağlamaktaydı.

Şamil Ağa ve Mûnise Hanım’ın birbirlerine çok kuvvetli bir bağlılıkları vardı. Hocaefendi, annesinden dinlediğine göre, Mûnise Hanım’ın muhtelif zamanlarda “Allahım beni bu adamdan bir saat geri bırakma.” diye dua ettiğini anlatır. İşte, Allah, bu mübarek kadının duasını kabul etmiş ve bir saat arayla ikisini de almıştı. Şamil Ağa, hayat arkadaşı Mûnise Hanım’ı ahiret yolculuğunda da yalnız bırakmamıştı.

Mûnise Hanım’ın dediği gibi her iki cenaze de o akşam evde kaldı. Ancak ertesi gün defnedildiler. Kabirleri Korucuk Köyündeki mezarlıkta bulunmaktadır.

Hocaefendi,  babaannesi ve dedesinin ölüm hadisesini şöyle anlatıyor:

'Beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Merah okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti. Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiştim.. Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.

Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşırı tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.
Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce onun kabrinin başında gözyaşı döktüm. O küçücük ellerimi kaldırıp, "Allahım ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum..

Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!.

Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm..”

Erzurum’daki çetin şartlar, çok sevdiği ninesi ve dedesinin ölümü, hayatın bin bir türlü meşakkatleri onun öğrenme aşkını dindiremeyecekti. Erzurum’da dönerek kaldığı yerden eğitimine devam etti.

Kendisine Tek Kuruş Kalmadı

Hocaefendi, Erzurum'da okurken aynı zamanda, Alvar Köyü'ne de gidip geliyordu. Hatta bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmişti. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Alvar İmamı onlara;

-Ben şimdi talebeme sorular soracağım. Eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz, dedi. Sonra Molla Cami'den sorular sormaya başladı. Hocaefendi, hayret içinde kalmıştı. Çünkü bütün sorular bildiği yerlerden geliyordu. Sorular bitince orada bulunan eşraf kendisine onar lira verdi. O dönem bir Reşat altını 20 liraydı. Hocaefendi, büyük para kazanmıştı. Alvar İmamı ona kaç parası olduğunu sorunca miktarını söyledi. Alvar İmamı gülümseyerek;

-O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medrese'ye yiyecek alsın, dedi. Hocaefendi, bütün parayı Alvar İmamı'na verdi. Cebinde tek kuruş bile kalmadı...

Hocaefendi’nin Erzurum'daki Çileli Talebelik Günleri

O yıllarda medrese öğrenciliği demek aynı zamanda çileli bir hayat demekti. Kışın ısınma şartlarının çok zor olduğu Erzurum’da buz gibi soğuk suyla banyo yapan Hocaefendi, soğuk taşın üzerine koyduğu ayaklarının donmaması için bir ayağı taştayken, diğerini kaldırmak suretiyle banyo yapıyordu. Çünkü Erzurum’un Kırkçeşme Hamamları’na gidip yıkanacak imkânları yoktu. Fakir öğrenciler ancak zengin insanların verdiği fişlerle hamama gidebiliyordu. Fiş olmadığı zaman, Erzurum soğuğunda buz gibi suyla yıkanmaktan başka çare yoktu. Ayrıca Hocaefendi, elinde hortum medresenin tuvaletlerini temizliyordu.

Parası olmadığı için ekmek alamayıp aç kaldığı günler oldu Hocaefendi’nin. Yemeklerini yattıkları küçük odada gaz ocağında yapıp yiyorlardı. Bazen ders gördüğü kitapları dahi alamıyordu: “Yeterli param olmadığı için çok defa ders kitabı alamazdım. Çoğu zaman ders halkasının ortasına oturmaya çalışır, sıra bana gelinceye kadar yanımdaki arkadaşın kitabından kendi yerimi ezberlemeye çalışırdım.”

Hocaefendi, burada iki yıl boyunca öğrendiklerini kendilerinden sonra gelenlere öğretti. Bu ders mütaalaları çok faydalı oldu. Bitirdiği kitabı okutacak hale geliyordu ve bunu tekrar tekrar okutuyordu. Farkına varmadan 'geri besleme' yapıyordu. Aynı zamanda, Alvar İmamı'nın hayatta olduğu dönemlerden alışık olduğu şekilde tasavvufla da meşgul oluyordu. Hem ilim, hem tasavvuf tahsiline devam etmesi, farkında olmasa da onun, zahir (görünen) ve batın (görünenin ardındaki) arasındaki bütünlüğü kurmasında temel teşkil etmeye başladı.

“Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim. Alvar İmamı hayatta iken hep onun yanına gidip geldim. Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir. Bende tekke ve medresenin izleri hep aynı ritmi dokuyarak devam etmiştir. Alvar İmamı'nda gördüğüm açık kerametler, çocukluk ihsaslarımla beni böyle bir bütünlüğe götüren ilk basamaklar olmuştur.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, sıkıntı çekmesine rağmen çok kısa zamanda birçok dersi başarıyla tamamladı. Fakat buna rağmen, Kurşunlu Camii Medresesinden bir müddet sonra ayrılmak zorunda bırakıldı.

“Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun olurmuş..

Zaten aile olarak Alvar İmamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi. Alvar İmamı babama "Evladım" bana da "Talebem" derdi. Tabii ki, Alvar İmamı’ndan gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat, Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu. Neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. "

Peki sebep neydi?

Çünkü, 16. yüzyıldan sonra giderek kendi kabuğuna çekilen klasik, katı ve anlamsız eğitim zihniyeti, genç yaşlardaki Hocaefendi’yi tatmin etmez olmuştu. 1950'lerde dahi hâlâ talebenin hocasının verdiği işten başka bir şeyle meşgul olması katiyyen hoş karşılanmıyordu. Buna Kur’an okumak da dahildi. Verilen dersler Hocaefendi’nin istidat, kabiliyet ve seviyesine göre çok cılız derslerdi. Kör topal yürüyüş onu rahatsız etti. Çünkü bu durumda derslerin on yılda bitmesi bile mümkün değildi. Görüyordu ki, senelerce ders halkasına oturup hâlâ iptidâi dersler okuyan kelli felli insanlar vardı. Buna tahammülü yoktu. Vaktinin geri kalan kısmını başka kitaplar okuyarak geçirmeyi adet edindi. Onun bu tavırları başta yadırgandı. Daha sonra antipatiye dönüştü. Yaptığı şey beş yüz senelik medrese disiplinine karşı bir tepki olarak algılandı. Hocaefendi sadece Erzurum'da değil, bulunduğu her yerde adı duyulmamış kitapları, romanları ve fikir kitaplarını gizli gizli okuyordu. Bu okuyuşlar daha sonra çok daha geniş bir yelpazeye ulaşacaktı.

Geri Kalmış Eğitim Metodu

“Talebeliğimin hepsini toplasanız iki sene ancak yapar. O devrede talebeye i'lal idgam ezberleterek vakit israf ediliyordu. Ve ciddi rehberlik yapan da yoktu.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, ateşli bir mizaca, keskin bir zekaya ve yenilikçi bir ruha sahipti. Ortaçağ'dan kalmış dini eğitim sisteminin eskimiş usûlünü, ders okutma tekniğini, okutulan derslerin kifayetsizliğini çabucak sezdi. Bu durumu fiilen ispat etmek için uğraşmaya başladı. Diğer yandan yerleşmiş birçok kuralı içine sindiremiyor, kalıplara tahammül edemiyordu. Hocaefendi, farketmişti ki, Arapça öğrenmek bir gaye haline getirilmiş... Bunun da ötesinde, Arapça öğrenmeye vesile olan kitaplar bile vesile olmaktan çıkartılıp bir amaç haline getirilmişti. Yani eğitimdeki katmerli sapma, okuyan insanların bomboş yetişmesine sebep oluyordu. Hocaefendi, bir 'hu' zamirinin raci olduğu yeri bulabilmek için uzun süre tartışılmasını hayretler içinde izledi. Halbuki o, ilmin ve ilim öğrenmeye yarayan araç ve metotların putlaştırılmasına şiddetle karşıydı. Hele, durum apaçık gözler önündeyken kişilerin ve kurumların yenilenmeye direnç göstermesine tahammül edemiyordu. İleriki yıllarda iyice netleşerek gelişecek olan bu tür düşünceler, Hocaefendi’de daha o günlerde birer tomurcuk gibi açmaya başlamıştı. Gençliğinde dimağında bir tohum, bir tomurcuk gibi duran bu düşünceleri Hocaefendi, yıllar sonra yazdığı yazılarında dile getirecekti:
'Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenileme durunca da, canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, heba olup dağılmaya terkedilmiş olur.'

'Elverir ki, günümüz talim ve terbiye vazifelisi, fetih ve keşfedici bir ruha sahip bulunsun. Mukaddes kanaat ve düşüncelerin hakkını vererek, büyük terkipçilere yakışır vecibeyi hakkıyla yerine getirsin; Nizamü'l-Mülk'le Alpaslan'ı yan yana görsün. Fatih'le Akşemseddin'i, Zenbilli ile Yavuz'u birbirinden ayırmasın. Gazali'nin aydın semasında, Pascal'ı unutmasın. Mevlana'nın sehhar ifadesiyle 'semaya kalkarken, laboratuvara uğrayıp Pastör'ü selamlamayı da ihmal etmesin. Sözün özü, kafa ve kalp bütünlüğünü kendisine şiar edinsin...'

İşte Hocaefendi’nin çağın çok gerisinde kalmış kurumlarda barınamamasının sebeplerinden birisi, belki de, yıllar sonra apaçık ortaya koyacağı düşüncelerini, o günün sert şartlarında, davranışlarına yansıtması ve bu düşünceleri hayata geçirebileceğini sanmasıydı. O bir taraftan Gazali ile haşir neşir olurken bir yandan da Pascal'ın semasında kanat çırpmak istiyordu. Mevlana'nın sözleri onu kendinden geçiriyordu, evet, ama aynı zamanda Pastör'ü de merak ediyordu.
İnsan bir kere kanatlanmaya başladı mı, gökyüzünün uçsuz bucaksız ufuklarında dolaşmadan edemez. Hatta, Hocaefendi talebelik yıllarında, romanlar, makaleler, felsefi eserler okumaktan kendini alamadı. Darwin ile ilgili kitapları da okudu. Ancak bu tür kitapları kimselere göstermeden okudu. Çünkü asla hoş karşılanmayacağını çok iyi biliyordu. Bu okumalar onu Sünni İslam düşüncesinden uzaklaştırmadı. Tam tersine hem Sünni İslam düşüncesine sadık kaldı, hem de bütün dünyadaki ve İslam âlemindeki fikir hareketlerini takip etti.

Devam Edecek…

[Tarık Burak] 29.3.2019 [Samanyolu Haber]