Eren Keskin’den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak [Sevinç Özarslan]

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Kadına yönelik şiddet, gözaltındaki kadınlara kamu görevlileri tarafından taciz ve tecavüzle ilgili yıllardır mücadele veren hak savunucusu Eren Keskin, benzer muamelelere bugün muhafazakar kadınların maruz kaldığını söyleyerek çağrıda bulundu:

“Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar. O nedenle konuşmak gerekiyor.”

Türkiye’de kadına yönelik şiddet giderek daha yaygın ve görünür hale geliyor. Kadınların gözaltında taciz ve tecavüze uğraması ise tablonun en ağır tarafı. 1980’ler ve 90’lardan çok sayıda örneği olan durum son yıllarda tekrar sistematik hale geldi. Kadınlar başlarına gelenleri ilk 1990’lı yıllarda, avukat Eren Keskin gibi isimlerin öncülüğünde anlatmaya başladı. Kadınlar o yıllarda da çekindi, utandı, kirlenmişlik duygusuna kapılıp yaşadıklarını gizlemeyi tercih etti.

Yüzlerce davada yargılanan, hapis yatan insan hakları savunucusu Eren Keskin cezaevinden çıktıktan sonra kurduğu “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu” ile birçok kadının hak mücadelesinde sesi oldu. Onlara ücretsiz avukatlık yaptı. Halen kadınlara cesaret vermeye ve sesleri olmaya devam ediyor.

Eren Keskin, kadınlara yönelik şiddetin uluslararası hukukta nasıl suç haline geldiğini, dünden bugüne geçirdiği seyri, Türkiye’de şiddet, taciz, tecavüz vakalarının son yıllarda neden arttığını Bold Medya’ya anlattı:

“SOYKIRIM COĞRAFYASINDA YAŞIYORUZ”

“Coğrafyamız kadınların açısından çok büyük hak ihlallerinin yaşandığı bir coğrafya. Her şeyden önce bir soykırım coğrafyasında yaşıyoruz. 1915’te, 1938’de kadınlar çok büyük mağduriyetler yaşadı. Bunun dışında son derece erkek egemen, militer bir toplumdan söz ediyoruz. Kadın hareketinin esas olarak başlaması ve güçlenmesi 1980 askeri darbesinden sonra oldu. Tabi ki kadınlar karma muhalif örgütlerde yer aldılar ama kadın bakış açısının ilk kez tartışılmaya başlanması feminizmin güçlenmesiyle oldu.

“KADINLARIN KURTULUŞ SAVAŞI BAŞKA BİR ALAN”

Ben de lise ve üniversite yıllarında sosyalisttim ve sosyalizmin kadına baktığı ölçüde kadın haklarına bakıyordum. Ama ne zamanki kadın  bakış açısının, sadece kadın ve erkek arasındaki ezme-ezilme ilişkisine karşı çıkmak olmadığını, aynı zamanda şovenizme, ırkçılığa, sömürgeciliğe, kapitalizme, emperyalizme karşı da bir mücadele olması gerektiği, kadına yönelik şiddetin politik bir şiddet olduğunun ayırdına vardığımda ben de başka türlü bakmaya başladım. Kadınların kurtuluşu başka bir mücadele alanı. Kadın kurtuluş savaşı başka bir savaş. Tabi ki ortak verilebilecek mücadeleler var ama kadınların kendi kurtuluş savaşlarının başka bir alan olduğunun ben de üniversiteyi bitirdikten sonra farkına vardım.

Eren Keskin'den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

Gepostet von Bold Medya am Mittwoch, 7. Oktober 2020

“KÜRT VE TÜRK KADINLARI İSTENİLEN ÖLÇÜDE BİR ARAYA GELEMİYOR”

Ve hala ben bu coğrafyada ne yazık ki ittihatçı anlayışın yani tekçi, Türk ve sunni Müslüman kimliği üzerinden örgütlenen anlayışın aslında bütün mücadele biçimlerini etkilediğini düşünüyorum. Bu kadın mücadelesi açısından da geçerli. Mesela Türkiye’de ya da coğrafyamızda bile henüz 1915 ve 1938 soykırımı yok. Orada yaşayan kadınların acıları yok ya da Kürt kadınlarıyla Türk kadınlarıyla istenilen ölçüde bir araya gelemiyorlar. Ama ben kadın kurtuluş mücadelesinin bu coğrafyanın demokratikleşmesinde çok temel bir mücadele alanı olduğunu düşünüyorum.

“KADINLARIN GÖZALTINA TACİZE UĞRADIĞINI İLK 1995’TE GÖRDÜM”

1990’ların başında siyasi davalara girmeye başladım. 1995’te de kendim cezaevine girdim ve o zaman istisnasız tüm kadınların gözaltında cinsel tacize uğradığını, bazı kadınların da tecavüze maruz kaldığını gördüm. İlk kez o zaman anlatmaya başladılar. Çünkü cinsel işkence aslında en zor açıklanan işkence biçimi. Kadınlar korkuyorlar, utanıyorlar, kirlenmişlik hissi yaşıyorlar ve bu nedenle de anlatamıyorlar.

“KADINLARA ÜCRETSİZ AVUKATLIK YAPMAYA BAŞLADIK”

Ben cezaevindeyken dışarıda avukatlığını yaptığım bir kadın bana tecavüze uğradığını anlattı. Sonra birçok kadınla bunu konuşmaya başladık ve cezaevinden çıktıktan sonra da böyle bir hukuk bürosu kurmaya karar verdik. Devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye uğrayan kadınlara ücretsiz avukatlık yapmaya başladık, Birleşmiş Milletler (BM) desteğinde.

“CİNSEL TACİZ DİYE BİR SUÇ YOKTU”

Tabi o zamanlar Türk Ceza Kanunu’nda çok büyük eksiklikler vardı. Mesela kadına yönelik şiddet bir bölüm başlığı olarak yoktu. Kadına yönelik şiddeti düzenleyen bölümün başlığı ‘genel ahlak ve aileye karşı suçlardı’. Kadın bir birey olarak bile kabul edilmiyordu. Tecavüz suçunun tanımı çok yetersizdi. Cinsel taciz diye bir suç tanımı yoktu. Örneğin bir cinayetin namus nedeniyle indirim sebebi sayılıyordu. Yani bizzat 2005 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti, namus cinayetlerini yargısıyla bir anlamda destekledi. İndirim uygulayarak.

“NAMUS ANLAYIŞI ŞİDDETİN GEREKÇESİ OLAMAZ”

2005 yılında hem kadın mücadelesinin gelişmesi hem de Avrupa Birliği sürecinin etkisiyle önemli değişiklikler yapıldı Türk Ceza Kanunu’nda. Bunun dışında 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi gündemimize girdi ki, bu sözleşme kadına yönelik şiddet anlamında çok önemli bir sözleşme. Çünkü değer yargılarını sorgulamaya açan bir sözleşme. Bu sözleşme imzacı devletlere diyor ki, hiçbir zaman senin tören, geleneklerin ya da sözde namus anlayışın hiçbir zaman şiddetin gerekçesi olamaz. Ama maalesef Türkiye Cumhuriyeti devleti giderek erkekleşen feodal ve militer bir devlet.

“POLİS, JANDARMA SOSYAL MEDYADA İŞKENCE GÖRÜNTÜLERİ YAYINLIYOR”

Maalesef özellikle son dönemde devlet eliyle şiddet meşrulaştırılıyor. İşkence görüntüleri yayınlanıyor. Jandarma istihbarat, polis istihbarat çeşitli Instagram sayfalarında yaptıkları işkencelerin görüntülerin, yayınlıyor. Dizilerle, futbolla yaşamımızın her alanında şiddet var. Meşrulaştırılan bir şiddet var ve bunun en büyük mağduru da kadınlar. Bu nedenle de kadına yönelik şiddet politiktir. Kadın cinayetleri politik cinayetlerdir.

“MUHALEFETİN ÇİFTE STANDARTINI DEVLET KULLANIYOR”

Aslında bu muhalefetin çifte standartı nedeniyle devlet maalesef bu şiddeti kullanmaya devam ediyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Tekirdağ’da bir kadına şiddet uygulandığında bütün kadın örgütleri buna karşı çıkıyorlar ama Varto’da Ekin Van’ın cenazesi çıplak teşhir edildiğinde Batı’dan hiçbir ses duyamıyorsunuz ya da çok cılız sesler çıkıyor. Böyle olduğu zaman muhalefetin çifte standartlarını devlet kullanıyor.

“ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANLIK SUÇU OLARAK KABUL EDİLDİ”

Tabi ki Kürdistan’da kadınlara şiddet çok yoğun bir şekilde uygulanıyor ve orada ulusal bir mücadele de var. Bütün savaşlarda kadına yönelik şiddet her zaman kullanılmıştır. 1. ve 2. dünya savaşlarından sonra belki milyonlarca kadın şiddete uğradı. Bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde kadına yönelik şiddet savaş suçu olarak yargılanmadı. Ancak Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra kadınların kendi mücadeleleri sonucunda kadına yönelik şiddet artık uluslararası hukukta bir insanlık suçu olarak kabul edildi.

“MUHAFAZAKAR KADINLAR, DUYULMASINI İSTEMİYORUZ DİYOR”

Son dönemde kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan kadınlara yönelik gözaltında şiddet olaylarıyla karşılaşıyoruz, işkence uygulamaları oluyor. Biz çok ulaşmaya çalıştık. Ben cezaevine gittiğimde o kadınlarla görüştüğümde yaşadıkları şiddeti anlatsalar bile şunu söylüyorlar. ‘Biz duyulmasını istemiyoruz.’ ‘Biz devletimize bağlıyız’ ‘Bizi kimse yanlış anlasın istemiyoruz.’ Oysa bu bir demokratikleşme mücadelesi aynı zamanda. Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz.

“ŞİDDETİ, İŞKENCEYİ ANLATMAK DEVLETE KARŞI OLMAK DEĞİLDİR”

Biz ilk önce Kürt ve solcu kadınlarla görüştük. 1997’den itibaren. İlk başta onlar da çekiniyorlardı. Başka nedenleri vardı. Biz devrimciyiz, cinsel işkenceyi öne çıkarmak yanlıştır ya da ailelerimiz bunu kabul edemez diyorlardı. Ama zamanla hak arama bilinci geliştikçe, muhalefet alanında daha çok yer aldıkları için önce Kürt kadınlar konuşmaya başladı. Sonra sosyalist kadınlar konuştu. Sonra trans kadınlar konuştu. Sonra adli nedenlerle gözaltına alınıp şiddet gören kadınlar konuşmaya başladı. Hala bu eksik.

Ama özellikle muhafazakar kadınların yaşadıkları şiddet karşısında bu kadar sessiz kalmalarını buna bağlıyorum. Hala beklentileri var. Devlet bir gün bizi anlayacak beklentisi. Oysa bu devlete karşı olmak için yapılan bir şey değil. Bireyin işkence görmesine karşı tavır alması demek. Burada siyasi saiklerle hareket etmemek gerekiyor. Eğer siz bu coğrafyada demokratikleşme istiyorsanız, bu coğrafyada işkencenin son bulmasını istiyorsanız buna karşı mücadelenin meşru bir mücadele olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.

UŞAK’TA CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALANLARLA DA GÖRÜŞTÜK

Uşak’ta gözaltına alınıp cinsel şiddete maruz kalan kadınlardan da haberdar olduk. Hatta birkaçıyla görüşme de yaptık. Ancak çok konuşmak istemiyorlar. Bu konuda daha kapalılar. Ben anlayabiliyorum bunu. Kendilerini korunaksız hissediyorlar ve bütün kadınlar aynı nedenlerle susuyorlar. Belki az belki daha fazla kendinin gerekçeleri var. Biz hiçbir kadını konuşması için zorlayamayız. Kadının kendisi konuşmaya karar vermeli. Ama onları bu şiddetle mücadeleye istekli kılmak gerekiyor. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar.

“CİNSEL İŞKENCEYE MARUZ KALMIŞ KADINLARA ÇAĞRIDA BULUNUYORUM”

Kamuoyuna açıklama yapmayabilirler ama mutlaka suç duyurusunda bulunmaları ve takipçisi olmaları gerekiyor. Ben bunu öneriyorum. Biz her türlü desteğe hazırız. Bizi arasınlar, başvursunlar. Hangi nedenle olursa olsun cinsel işkenceye maruz kalmış kadınlara çağrıda bulunuyorum.

Bakın İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında AKP’nin içindeki kadınlar da İstanbul Sözleşmesine sahip çıktılar. O nedenle kadın kurtuluş mücadelesi farklı bir mücadele. Biat etmeyen bir mücadele alanı. Aslında bütün devletler bence kadınlardan korkuyor. Ve bir gün dünyada gerçekten iktidar sorgulaması yapan muhalefetler gelişecekse bu kadın mücadelesi sayesinde olacak.

“SÜLEYMAN SOYLU AÇIKÇA ŞİDDETE ÇAĞRI YAPIYOR”

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu bir yerde çünkü hemen hatırlatmak isterim şöyle bir açıklamayı rahatlıkla yapabiliyor. Diyor ki, ‘Yakaladığınızda lime lime edin, talimatını verdim.’ Bu kadar uluslararası sözleşmeye imza adan bir devletin bakanı kendi iç hukukunu ve uluslararası sözleşmeleri ayaklarının altına alarak şiddet çağrısı yapan açıklamalar yapabiliyorsa ırkçılık da artar, şiddet de artar. Bunu devletin ideolojisinden düşünmek ayrı değil. Şiddet devlet eliyle hiç olmadığı kadar meşrulaştırılıyor. O nedenle de ırkçılık artıyor, şiddet artıyor.

[Sevinç Özarslan] 7.10.2020 [Bold Medya]

Can Dündar’ın tüm mal varlığına el konuldu! Mahkeme 3 ev için kayyım atadı

MİT TIR’ları ile ilgili hakkında yapılan yargılama sırasında yurt dışına çıkan Cumhuriyet Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın tüm mal varlığına el konuldu. Mahkeme Dündar’ın 3 taşınmazı için ayrıca kayyım atadı.

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığı dönemde 29 Mayıs 2015 tarihli MİT TIR’ları ile ilgili manşete imza atan Can Dündar hakkında soruşturma başlatıldıktan sonra iddianame düzenlenmişti.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündar’ı ‘Devletin gizli bilgilerini açıklamak’ suçlamasıyla önce 7 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiş ardından cezada indirim yaparak 5 yıl 10 ay hapis cezasına hükmetmişti.

Temyiz başvurusu üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Dündar hakkındaki cezayı bozmuş, dosya yeniden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gelmişti. Dündar hiçbir tebligata cevap vermeyip ifadeye de gelmeyince hakkında firari olduğu gerekçesi ile gıyabi tutuklama kararı alındı. Kırmızı bülten çıkarılması için de başvuru yapıldı.

15 GÜN SÜRE DOLDU

Yargılama çerçevesinde yapılan duruşmada ise önemli bir karar alındı. Hâkim Akın Gürlek Başkanlığı’ndaki mahkeme heyeti, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine kaçak sayılan Can Dündar’ın üzerine kayıtlı taşınır, taşınmaz mal varlığı ile banka hesaplarının tamamına el konulması için süreç başlattı. Mahkeme Dündar’ın 15 gün içinde mahkemeye gelmesi yönünde ilan verilmesine hükmetti.

Can Dündar bu süreç içinde mahkeme çağrısına kayıtsız kaldı. Bu nedenle mahkeme Can Dündar’ın kaçak sayılmasına hükmetti. Hakim Akın Gürlek başkanlığındaki Heyet, kaçak olan sanığa ait menkul ve gayrimenkullere el konulmasına karar verdi.

TAŞINMAZLARA EL KONULDU

Bu kapsamda, Can Dündar’a ait olduğu tespit edilen; Ankara Çankaya’da bulunan iki bağımsız bölüm, Muğla Bodrum’un Kumbahçe Mahallesi’nde bulunan villa ve İstanbul Üsküdar’da bulunan taşınmazına el konulmasına hükmedildi.

Can Dündar’ın banka hesaplarının tespiti için Türkiye Bankalar Birliği’ne yazı yazılmasına ve gelen cevaba göre tespit edilen vadeli-vadesiz hesaplarına el koyma kararının uygulanması için bankalara müzekkere yazılmasına karar verildi. Mahkeme, sanığa ait el konulmasına karar verilen taşınmazların sayısı, hak ve alacakların miktarını dikkate alarak söz konusu malların yönetimi amacıyla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) kayyım olarak atanmasına hükmetti.

Can Dündar’ın Almanya’dan Türkiye’ye iadesi için Adalet Bakanlığı talepte bulunulmuştu.

CAN DÜNDAR’DAN İLK AÇIKLAMA

Kararın ardından sosyal medyada açıklama yapan Can Dündar, “İnsanın asıl “ev”i yurdudur. Biz 82 milyon yurttaş, asıl o büyük evi karanlıkta kaybetmek üzereyiz. Şu anda her evden daha önemli bu…” dedi.

İnsanın asıl “ev”i yurdudur.

7.10.2020 [TR724]

Moldova, Türk öğretmenlerin kaçırılmasındaki kilit ismi Türkiye’den istedi [Necdet Çelik]

Moldova Başsavcılığı, Türkiye’de olduğu tespit edilen ve hakkında üç ayrı suçtan arama kararı bulunan siyasetçi ve milyarder işadamı Vladimir Plahotniuk’un iadesi için Ankara’ya talepname gönderdi. İki yıl önce 7 Türk öğretmen, Plahotniuk’un iktidar ortağı olduğu dönemde, yine Plahotniuk’un sağ kolunun organizasyonuyla ülkeden çıkarılmıştı.

Geçtiğimiz günlerde Moldova basını, 1,5 yıldır firari durumdaki Plahotniuk’un Türkiye’de olduğunu ortaya çıkarmıştı. Moldova Başsavcısı Alexandr Stoianoglo, hakkında üç farklı suçtan arama kararı bulunan Plahotniuk’un iadesini, 29 Eylül tarihli talepname ile Türk makamlarından istedi.

Yerel medyaya yansıyan haberlere göre, Türk makamları ünlü oligarkın 10 Eylül’den bu yana Antalya’da lüks otelde konakladığını Moldovalı yetkililere teyid etti.

DODON: HERKES ER YA DA GEÇ HESAP VERECEK

Moldova Cumhurbaşkanı İgor Dodon, iade talebine destek verdi. Er ya da geç yasaları çiğneyen herkesin yargıya hesap vereceğini söyleyen Dodon, konuk olduğu televizyon programında şu mesajları verdi: ”Yargıdan uzun süre kaçamazsın. Amerika bile seni saklayamaz. Plahotniuk’un 7 Eylül’de Romanya’ya geldiğini, 3 gün sonra Romanya’dan çıktığını biliyorduk. Onunla görüşmek için İstanbul’a sefer yapan politikacıları da biliyoruz. Her şey savcılığın kayıtlarında.”

ÜÇ FARKLI DOSYADAN ARANIYOR

Ülkede bir dönem siyasi parti liderliği yapan Vladimir Plahotniuk, ortağı olduğu hükümetten çekildikten bir gün sonra, 15 Haziran 2019’da gizlice Moldova’yı terk etti. Nerede olduğu haftalarca tartışılan Plahotniuk’un izi ABD’nin Miami kentinde bulundu. Ağustos ayının sonunda ABD’yi terk eden Planothiuk’un, Romanya üzerinden Türkiye’ye geçtiği tespit edildi.

Plahotniuk, ‘suç örgütü kurma ve yönetme’, ‘dolandırıcılık’ ve ‘kara para aklama’ olmak üzere üç farklı suçtan aranıyor.

TÜRK ÖĞRETMENLER ONUN İKTİDARINDA KAÇIRILDI

Moldova’daki Orizont okullarında çalışan 7 Türk öğretmenin 6 Eylül 2018’de evlerinden alınarak kaçırılması, Plahotniuk’un partisinin hükümet ortağı olduğu dönemde gerçekleşti. Dönemin muhalefet lideri Maia Sandu ve Parlamento Milli Güvenlik Komisyonu Üyesi Chiril Motpan, öğretmenlerin kaçırılmasından Plahotniuk’u sorumlu tuttu. Basına yansıyan haberlerde, açılan dosyadaki tek sanık olan dönemin İstihbarat Kurumu Başkanı Vasile Botnari’nin, Plahotniuk’un sağ kolu olduğu belirtiliyor. Nitekim ‘tam gizlilik’ içinde yürütülen tek sanıklı dava, Botnari’nin 4 bin 500 euro para cezası ödemesiyle kapatıldı.

Yine Moldova basınına yansıyan haberlerde ünlü oligarkın, ülkede Türk firmalarına verilen ihalelerin gizli ortağı olduğu iddia ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, öğretmenlerin kaçırılmasından 40 gün sonra gerçekleştirdiği Kişinev ziyaretinde Plahotniuk ile başbaşa görüşmüştü.

[Necdet Çelik] 7.10.2020 [TR724]

Hukuksuzluklar AB raporunda: Türkiye’nin üyelik şansı ‘buharlaşıyor’ [İlker Doğan]

Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklar ve insan hakları ihlalleri bir kez daha AB’nin Türkiye raporuna girdi. Avrupa Birliği (AB) Komisyonunun 2020 Genişleme Paketi kapsamında yer alan ‘Türkiye Raporu’ kamuoyuna dün açıklandı. Türkiye’nin üyelik şansının ‘buharlaştığı’ belirtilen İlerleme Raporu’nda, ‘hükümetin ekonominin altını oyduğu, demokrasiyi erozyona uğrattığı, bağımsız mahkemeleri yok ettiği’ eleştirileri yer aldı.

2018’de kaldırılan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasının etkilerinin demokrasi ve temel hakları etkilemeyi sürdürdüğü belirtilen raporda, Avrupa Konseyi ve organlarının tavsiyelerinin yerine getirilmediği, tüm yetkilerin başkanlık düzeyinde toplanmaya devam ettiği kaydediliyor.

Raporda ayrıca, son aylarda AB ve Türkiye arasında Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz krizine de atıfta bulunuluyor: “Türkiye’nin dış politikası Ortak Dış ve Güvenlik Politikası kapsamındaki AB öncelikleriyle giderek daha fazla zıt düşmektedir.”

OLUMLU DÜŞÜNMEK İÇİN ÇOK AZ NEDEN VAR!

Raporu açıklayan Avrupa Birliği Genişlemeden Sorumlu Komiseri Oliver Varhelyi, komisyonda Türkiye ile üyelik müzakerelerinin kesilmesi yönündeki görüşlere, “Raporda biz nesnel bir şekilde gerçekleri sıraladık. Olumlu düşünmek için raporda çok az neden var. Eğer Türkiye bu konularda adım atma iradesi sergilerse, müzakereler ilerler,” ifadelerini kullandı. Varhelyi, geçen ay Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreciyle ilgili şunları söylemişti: “Türkiye ile üyelik müzakereleri pratikte durmuş vaziyette. Zira son zamanlarda bir ilerleme kaydedilmediği gibi geri adım atıldı.”

Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzluklar ve insan hakları ihlalleri AB’nin ‘İlerleme Raporu’nda geniş olarak yer aldı. Avrupa Birliği Genişlemeden Sorumlu Komiseri Oliver Varhelyi, üyelik müzakereleri devam eden ülkelerin ilerleme raporunu pandemi nedeniyle gecikmeli olarak sundu. Raporda Türkiye’ye yönelik eleştiriler ağırlıklı olarak yer alıyor. Akdeniz’deki gerilimin bölgesel istikrarı ve güvenliği baltalamaya devam ettiği belirtiliyor. Raporda, Ankara’nın Avrupa Birliği’nden (AB) giderek daha fazla uzaklaştığı, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel haklar ve yargı bağımsızlığı konusunda ciddi gerilemeler yaşandığına ilişkin eleştirilere de yer veriliyor.

TÜRKİYE ADIM ATARSA, MÜZAKERELER İLERLER

Oliver Varhelyi, komisyonda Türkiye ile üyelik müzakerelerinin kesilmesi yönünde getirilen görüşlere şu karşılığı veriyor: “Raporda biz nesnel bir şekilde gerçekleri sıraladık. Olumlu düşünmek için raporda çok az neden var. Eğer Türkiye bu konularda adım atma iradesi sergilerse, müzakereler ilerler. Ancak bu konudaki kararı verecek olan ülke devlet ve hükümet başkanlarıdır. Bir de tabi Türk otoritelerinin kararı olacaktır.”

OHAL KALDIRILDI AMA FİİLİYATTA SÜRÜYOR

2020 Türkiye Raporunun ‘Siyasi kriterler’ başlığı altında, OHAL uygulamasının 2018 yılının Temmuz ayında kaldırıldığı aktarılıyor. Ancak buna rağmen OHAL rejiminin olumsuz etkilerinin, demokrasi ve temel hakları ciddi ölçüde etkilemeyi sürdürdüğü tespiti yapılıyor. Anayasal yapı çerçevesinde yasama, yürütme ve yargı arasında sağlıklı ve etkili bir güçler ayrılığı sağlanmaksızın, tüm yetkilerin Başkanlık düzeyinde toplanmaya devam ettiği, yürütmenin meclis tarafından denetiminin zayıf kaldığı kaydediliyor.

BELEDİYELERİN KAYYIM ELİYLE GASP EDİLMESİ DE RAPORDA

Raporda, Güneydoğu’daki durumun büyük endişe kaynağı olmaya devam ettiği anlatılıyor. “Güneydoğu’da demokratik seçimle belirlenen 47 HDP’li belediye başkanının yerine merkezi hükümet tarafından kayyumların atanması 31 Mart 2019 yerel seçimlerindeki demokratik sürecin sonuçlarını sorgulanır hale getirmiştir.” deniliyor.

SİVİL TOPLUMA BASKI SÜRÜYOR

Gazetecilere, sivil toplum örgütlerine yönelik baskılar da rapora girmiş. Sivil toplum üzerindeki baskıların da devam ettiği belirtilerek, Osman Kavala’nın devam eden tutuklu yargılama sürecinin caydırıcı etki yarattığı, gazeteciler, insan hakları savunucuları, avukatlar, yazarlar ve sosyal medyaya yönelik ceza davaları ve mahkumiyet kararlarının da sürdüğü anlatılıyor.

YARGI BAĞIMSIZLIĞINI KAYBETTİ

AKP’nin muhalefeti susturmak için kullandığı aparat haline gelen yargı da 2020 Raporu’nda kendine yer bulmuş. Türkiye’nin yargı bağımsızlığının bulunmamasına dair endişelerin sürdüğü, yolsuzlukla mücadele alanında bir ilerleme kaydedilmediğine dikkat çekiliyor: “Genel olarak yolsuzluk yaygındır ve endişe verici bir konu olmaya devam etmektedir.”

Türkiye’nin kamu yönetimi reformu alanında kısmen veya orta düzeyde hazırlıklı olduğu kaydedilen raporda, kamu hizmetleri sisteminde yapılan değişikliklerin ‘idarenin daha da siyasileşmesine yol açtığı’ değerlendirmesi yer alıyor.

DIŞ POLİTİKALARI, AB İLE ZIT DÜŞÜYOR

Raporda, son aylarda AB ile Türkiye arasında tansiyonun yükselmesine yol açan dış politika dosyalarına da yer verilmiş. Türk dış politikasının, ‘Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’ kapsamındaki AB öncelikleriyle giderek daha fazla zıt düştüğü vurgulanıyor.

EKONOMİNİN GİDİŞATI KONUSUNDA CİDDİ ENDİŞELER VAR

Raporda, ‘Ekonomik kriterler’ başlığı altında da önemli tespitlerde bulunuluyor: “Türk ekonomisi oldukça ileri düzeydedir, ancak raporun hazırlandığı dönemde bir ilerleme kaydetmemiştir ve ekonominin işleyişi konusunda ciddi endişeler devam etmektedir.”

MÜZAKERELER FİİLEN DURDU

Türkiye 1963 yılında AB’nin o zamanki adı olan Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık antlaşması imzalamış, 1987 yılında tam üyeliğe başvurmuştu. 1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. Müzakereler hukuken devam etse de fiilen tıkanmış durumda.

[İlker Doğan] 7.10.2020 [TR724]

Pusulasız sanat [Seyid Nurfethi Erkal]

“Bizde zaten roman yok ki!” diye başlar veya bitirilir bir takım ayaküstü edebiyat sohbetleri. Bu bir milli acziyet beyanı mıdır yoksa bir illetten berî olmanın tekebbür haleti mi; pek anlaşılmaz. Ama herhalde bu halet-i ruhiyenin, uzanamadığı ciğere mundar demenin rahatlığından öte bazı esbab-ı mucibi olsa gerektir.

“Bu Ülke”nin müellifi “Neden olsun ki?” derken sanki biraz mağrur biraz da müstehzi. Batı’yı kuşatan o muhit tecessüsüyle Meriç: “Batı bizim yaşadığımız günlerin hülyalarını romanlaştırdı,” demeye getiriyor. Pek mi küçümsüyor acaba Avrupa’nın doruk dehalarının sürdüğü bu hayal tarlasını?


Evet, roman Avrupa’nın hayal tarlası. Bataklığında yetişmeyenleri orada büyütüp, koklamaya çalışıyor Avrupalı. En gerçekçi meyvesi ancak aynadakiler kadar sahici olan bu tarlanın ne ateşi yakıyor ne de suyu boğuyor; çiçekleri ise kokmuyor.

Hayallerin gerçek elbiseler giyindiği bir dünya bu. Ya iyiliğin ya kötülüğün ya üstünlüğün ya da bayağılığın kahramanları romanda karşılaştıklarımız. Ama yine de hepsi birer kahraman oradaki “insancıklar”ın. Bir kısmı smokiniyle dolaşıyor sayfaların arasında, bir kısmı pijamasıyla; fakat boş ve gereksiz bir insana rastlayamıyorsunuz satırlarda. Tutup dünyama çekeyim dediğiniz her hayalet, elbiselerinden kurtulup kayboluyor bir bir…

Kim gösterebilir aramızda dolaşan bir Hamlet ya da bir Othello. Hangi deli Dostoyevski’ninkiler kadar zeki, kaç köylü Tolstoy’unkiler gibi asil acaba? Var mı ki dünyada yaşayan bir Beatrice? En gerçekçisi bile ne kadar dünyalı, önce yazarına sormalı. Gerçi fikir dünyasını ütopyaların ördüğü bu kara parçasının hayal dünyasında gerçekleri aramak ne kadar gerçekçi, o da ayrı bir soru.

Peki roman bizde yok da Avrupa’da kaldı mı? 20. yüzyılda kemiyetin keyfiyeti hapsettiği dünyamızda; etkileşimi yüzeysel ama hızlı sinema romanı da filmleştirmedi mi? Modern sıfatıyla birlikte roman ya bunalım aynası ya da popcorn türünde çabuk tüketilen bir çerez edebiyatı olmadı mı?

Romanı olmazsa sineması nasıl olsun ki Doğu’nun? Roman yarım ise sinema tam riyakârlık. Aktör ne demek? Bugün cesur, iyi ve dürüstsün yarın korkak, kötü ve hilekâr. İnsanlığı kandırma zanaatının bir de nâmı var şimdi: Sinema hilesi. Özür, kabahatten büyük. Bari bunun bir özür olduğu anlaşılabilse.

Doğrusu Kral’ının yüzündeki yarayı çizmeyen ressam rejisörün yanında yine de bir şahsiyet abidesi. Zira rejisörümüz hiç zahmet çekmiyor, kendi Kral’ını bizzat kendi çiziyor. Ressam hırsız ama en azından sadık kendi gerçeğine. Saffet ve samimiyet beyaz bir perdeye değişilmemeli.

Ressam hırsız. Niye mi? Resim, anı zamanın elinden çalıp bir çerçeveye hapsetmekten başka nedir? Ne kadar mümkünse o kadar ama yalnız bir anı daha fazlasını değil. Hayallerinde bile var olanın dışına çıkamayan insan ne kadar soyut ne kadar özgün olabilir ki?

Haberi yok, boşuna koşuyor ceylan, ötesine tepenin. Görmesi mümkün değil kuşatan çerçeveyi. Acaba görse koşar mıydı hiç? Gözyaşı akıtan çocuk; sevincinden mi ağlıyor yoksa üzüntüsünden mi? Resmedenden başka bilen kaç kişi?

Doğu, resme karşı da mesafeli kalmış. Yaratıcıyı yani Yaratıcısını kıskanmamış; belki biraz imrenmiş. Osmanlı minyatürünü doğurmuş terkibiyle. Her şey kametince büyük minyatürlerde. Tebânın en ulusu sadrazam; ancak diz boyunda çocuğu yaşında halifenin. Osmanlının fırçasından tuvale yansıyan, görünenden çok bilinen, kemiyetten önce keyfiyet olmuş. Kesrette boğulmamanın; mananın vahdetiyle nefes almanın göstergesi minyatürlerimiz. Fonksiyonel, soyut ve holistik. Tam manasıyla nitelin, nicele hâkimiyeti.

Peki ya üç boyutlu şekillendirme… Cismaniyetin kafesinden kaçıp nurdan heykellerin izini süren inanmış insanın çamurdan oyuncaklarla uğraşması elbette düşünülemezdi. Hele de ilk icraatı putları kırmak olan İbrahimî bir dinin saliklerinin. Dini hükmün yanılmazlığı ve tartışılmazlığı bir yana, tecessüm ve teşahhus kokan her faaliyete asil bir ruhun tepkisi, riyakârlığa vereceği ile aynı olması gerekirdi ve öyle de oldu. Fonksiyonel bir heykel olamayacağından ikonoklast yapıtlar da bizde geç zuhur edebildi.

Ve müzik. Ruhun gıdası. Fakat her gıda tat vermiyor, beslemiyor da hatta zehirliyor. Peki bu gıda nereden geliyor? Tabiattan mı? Tabiat tek ses, tek nefes. O zaman bu fark nereden geliyor; tek sesli, çok sesli meselesi! Batılı bestekâra göre her şey kendi sesiyle senfoninin bir parçası. Doğu’ya göre her şey zaten O’nu mırıldanıyor. Hatta belki mırıldanan da O, duyan da. Mistik, “Farklı görünen her ses bir rengin ayrı tonları.” diyor. Renk suyun, havanın rengi. Yani renksizliğin. Yani ezeli kelam sükutun. Kısacası Batı “nasıl”ı dökmüş notalara; Doğu “ne”yi ve “niçin”i.

Bu pusulasız, kuşbakışı sanat serüvenini daha fazla sürdürmeyelim. Yok olan bir şeyler var mutlaka bizde. Ama her yok olana üzülmeli mi? Taklit mi yoksa terkip mi etmeli? Bir şeyler ortaya koymalı. Ama yok diye ne dövünmeli ne de övünmeli herhalde.

[Seyid Nurfethi Erkal] 7.10.2020 [TR724]

Koronavirüs transfer bütçelerini fena vurdu [Hasan Cücük]

Yaz transfer dönemi resmen sona erdi. Pandemiden dolayı ekonomik sıkıntılar yaşayan kulüpler, transferde temkinli davrandı. Rus milyarder Roman Abramovich’in takımı Chelsea en fazla para harcayan kulüp oldu. Süper Lig’in transfer rekortmeni ise Fenerbahçe. 80 milyon Euro bedelle Bayer Leverkusen’den Chelsea’ya transfer olan Alman genç yıldız Kai Havertz, bu yazın en pahalı oyuncusu.

CHELSEA TRANSFERDE ŞAMPİYON

Son saatlerine kadar oyuncuların takım değiştirdiği hareketli yaz transfer sezonunda Chelsea kesenin ağzını açtı. Roman Abramovich’in 2003’te satın aldığı Chelsea son yıllarda para harcamada Manchester City ve Paris Saint Germain’in (PSG) gerisinde kalmıştı. Şampiyonluk hasretini sonlandırmak için bu tavrını değiştiren Chelsea, kadrosuna kattığı 7 isim için 247 milyon Euro bonservis ücreti ödedi. Malang Sarr ve Thiago Silva’yı ise bonservis ödemeksizin kadrosuna kattı. Kai Havertz için Bayer Leverkusen’e 80, Timo Werner için Leipzig’e 53, Ben Chilwell için Leicester City’ye 50,2, Hakim Ziyech için Ajax’a 40, Edouard Mendy için de Rennes’e 24 milyon Euro para verildi.

Pep Guardiola döneminde harcadığı milyonlarca Euro ile dikkati çeken Manchester City, geçen yıl şampiyonluğu Liverpool’a kaptırmıştı. Liverpool öncesi iki yıl üst üste şampiyon olan City, bu transfer sezonunu da boş geçmedi. City’nin kasasından çıkan 156,8 milyon Euro’nun aslan payını alınan defans oyuncuları oluşturdu. Stoperler Ruben Dias için Benfica’ya 68, Nathan Ake için ise Bournemouth’a 43,3 milyon Euro bonservis ödendi.

REAL MADRİD SUSKUN, BARCELONA BONKÖR

Oldukça sıkıntılı bir süreç yaşayan Barcelona, 124 milyon Euro ile Avrupa’da en fazla para harcayan üçüncü ekipti. Messi’yi elinde zorda olsa tutan Barca bir taraftan kadroda temizlik yaparken, diğer yandan yeni isimleri renklerine bağladı. Juventus’tan kadrosuna 60 milyon Euro ödeyerek kattığı 30 yaşındaki Miralem Pjanic ise tartışma konusu oldu. Son yıllarda yaptığı dev transferde isabet kaydedemeyen Barcelona’nın, Pjanic’le bir fiyaskoya daha imza attığını düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Kasasından 124 milyon Euro çıkan, Barcelona sattığı oyunculardan 126 milyon Euro kazanıp, bilançoyu artıda kapattı.

Zidane, Luis Figo, Cristiano Ronaldo ve Gareth Bale ile transfer rekorları kıran Real Madrid ise uzun bir aradan sonra bir transfer sezonunda hayli sessizdi. 1980’den bu yana ilk kez bir transfer dönemini, kadrosuna yeni bir oyuncu katmadan kapatan Eflatun-beyazlılar yalnızca geçen sezon kiralık gönderdiği futbolcuları Martin Odegaard, Alvaro Odriozola ve Andriy Lunin’i, A takım kadrosuna dahil etti.

GENÇ ALMAN YILDIZ BONSERVİSTE LİDER

Yaz döneminin en pahalı ismi Almanlar’ın genç yıldızı Kai Havertz oldu. Bayer Leverkusen formasıyla yıldızını parlatan Havertz için Chelsea 80 milyon Euro ödedi. 21 yaşındaki genç yıldızdan sonra en pahalı transferler Serie A ekipleri Juventus ve Napoli’den geldi. Juventus, Barcelona’dan Arthur’u 72 milyon, Napoli ise Lille’den Victor Osimhen’i 70 milyon Euro karşılığında takıma kazandırdı.

Pandemiden dolayı yaşanan ekonomik kriz transfer döneminde etkisini gösterdi. 1 milyar Euro barajını sadece İngiltere Premier Lig geçebildi. Geçen yıl bu rakamı aşan İspanya La Liga ve İtalya Serie A ekipleri baraj altında kaldı. La Liga 1,33 milyardan 411,8 milyona, Serie A 1,19 milyardan 746,84 milyona, Bundesliga 746,95’ten 321,4 milyona, Ligue 1 ise 717,95’ten 433,53 milyon Euro’ya geriledi.

HEPİ TOPU 33,2 MİLYON EURO

Gelelim Süper Lig’e… Zaten ekonomik bir dar boğazdan geçen Süper Lig ekipleri pandeminin de etkisiyle bonservisi elinde olan oyuncuları tercih etti. 21 takım kadrosuna kattığı 490 oyuncu için 33,2 milyon Euro bonservis ücreti ödeyebildi. Kulüp başına düşen rakam ise 1,5 milyon Euro oldu. Vedat Muriqi ve Jailson’un satıp kasasına 22 milyon Euro koyan Fenerbahçe, bu rakamın 8,9 milyon Euro’sunu transferlerde kullandı. Sarı-lacivertli ekibi 7,8 milyon Euro ile Trabzonspor ve 6,5 milyon Euro ile Başakşehir izledi. Süper Lig’in en pahalı ismi Fenerbahçe’nin Wolfsburg’dan renklerine bağladığı Marcel Tisserand oldu. Tisserand için kasadan 4 milyon Euro çıktı.

Fenerbahçe kadrosuna kattığı 18 futbolcuyla yaz transfer döneminde adından sıkça söz ettirdi. Transferin son saatlerinde bile kadrosuna 3 yeni isim katan sarı-lacivertliler 11 yabancı, 7 yerli oyuncu ile kadroya takviye yaptı. Geçen sezon kadrosunda yer alan 15 oyuncu ile de yollarını ayırdı. Sarı-lacivertli takım, geçen sezon büyük sıkıntı yaşadığı savunmaya 6 transfer yaptı. Orta saha bölgesini 3 futbolcu ile takviye etti ve hücum hattına 7 yeni isim kazandırdı.

[Hasan Cücük] 7.10.2020 [TR724]

Osmanlı tarihinin acı bir sayfası: Kardeş katli meselesi [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı tarihinin en tartışmalı ve dramatik konularından birisi, tahta çıkan padişahın kardeşlerini öldürtmesi uygulamasıdır. “Kardeş katli” olarak bilinen bu uygulamayla sadece isyan eden şehzadeler değil kundaktaki bebeklerin bile öldürülmesiyle Osmanlı tarihinin en acı sayfalarından birisi ortaya çıkmıştır.  

En dikkat çekici husus ise bu uygulamanın Fatih Kanunnamesi’nde yer almasıyla, sonraki padişahlara kardeş katli için “meşru nedenler” oluşturulmasıdır. Diğer önemli husus da kardeş katlinin “ekser ulema tarafından tecviz” edilmesidir.

TARİHİ SÜREÇ

Kardeş katlinin nedenlerini öncelikle Türk veraset sisteminde aramak gerekir. Türklerdeki “ülke hanedan üyelerinin ortak malıdır” anlayışının sonucu olarak “ülüş sistemi” ile topraklar, kardeşler arasında paylaşılmaktadır. Gerek İslam öncesi Türk devletleri gerekse Müslüman Türk devletlerinde görülen bu anlayış, birçok kanlı mücadeleye ve devletlerin uzun ömürlü olmamalarına yol açmıştır. Osmanlılar, bu örnekleri ve özellikle Türkiye Selçukluları döneminde yaşananları tahlil ederek kardeş katli uygulamasına başvurmuşlardır.

Türk egemenlik anlayışına göre her erkek hanedan üyesinin tahta çıkma hakkı vardır. Bu durum babasının ölümü sonrasında tahta çıkan kardeşin diğer kardeşlerini “ileride isyan etme ihtimali” nedeniyle öldürmelerine neden olmuştur. Nitekim çeşitli nedenlerle isyan etmeye hazırlanan yeniçerilerin padişahı “Allah kardeşlerinize uzun ömür versin” şeklinde bağırarak tehdit ettikleri görülmektedir. Yine ülüş sisteminin etkisiyle Cem Sultan, ağabeyi II. Bayezid’e ülkeyi paylaşmayı teklif etmiştir.

Diğer bir neden olarak Fetret Devri’nde yaşanan olaylar değerlendirilebilir. 1402-1413 arasındaki bu kaos devrinde şehzadeler birbirleriyle mücadele ederlerken komşu devletlerle iş birliği de yapmışlardı. Bu dönemde yaşanan olayların “kardeş katli” uygulamasında etkili olduğu çok açıktır.

Osmanlı Devleti’nde ilk dönemde görülen bir uygulama da şehzadelerin Bizans’a “barış teminatı” olarak rehin verilmesidir. Örneğin Fetret Devri’nde Edirne’ye hâkim olan Emir Süleyman, bir oğlunu Bizans’a rehin olarak vermişti. Yine Yıldırım Bayezid’in oğlu Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) ve Çelebi Mehmet’in oğlu Mustafa, II. Murat’a karşı Bizans tarafından desteklenerek isyan ettirilmiştir. Çelebi Mehmet’in diğer oğlu Orhan da II. Mehmet tahta çıktığında Bizans’ın kışkırtmasıyla isyana kalkışmıştır.

Bir neden de padişahın tahta geçtiğinde sağ bıraktığı şehzadelerin bir süre sonra isyan etmeleridir. Başka bir neden de “ülkenin hanedan üyelerinin ortak malı” olduğu anlayışının Fatih’le birlikte önemli bir değişime uğramasıdır. Fatih; Türk-Moğol, İran, İslam ve Roma geleneklerinin bir sentezi olarak “mutlak Osmanlı padişahı” karakteriyle bütün gücü padişahta toplamıştır. Bu güç, otoritesine engel olabilecek kardeşlerini bir tehlike olarak gördüğünden “kardeş katli uygulaması” Fatih Kanunnamesi’nde yer almıştır.

FATİH KANUNNAMESİ

Fatih Kanunnamesi, ilk defa Mehmet Arif Bey tarafından Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası’nın (TOEM) bir ilavesi olarak “Österreichische Nationalbibliothek” nüshası esas alınarak yayınlanmıştır (İstanbul, 1330). Buna karşılık kanunnamenin, özellikle içerdiği “kardeş katli” meselesinden dolayı sahte olduğu iddia edilmiştir.

Bu fikir Ali Himmet Berki gibi son dönem Osmanlı-İslam hukuku uzmanı olarak tanınan bir kişi tarafından ortaya atılmış olsa da bugün tarihçiler, kanunnamenin gerçek olduğu ve kardeş katlini onaylayan maddenin de kanunnamede yer aldığı hususunda ittifak etmişlerdir.

Fatih kanunnamesine, “Bu kanunname atam dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur” şeklinde başlamakta ve teşrifat kaideleri, kadıların mertebeleri, saltanat işlerinin tertibi, suçlar ve cezaları gibi konulara yer vermektedir.

Kanunnamenin bizi ilgilendiren kısmı ise “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münasibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar” maddesidir. Ancak kanunnamenin gerçek olmadığını iddia eden Berki, Fatih gibi alim bir padişahın böyle bir hüküm koydurmayacağını iddia etmektedir.

Bu maddeyle o zamana kadar uygulanan “kardeş katli” örfî hukuk kapsamında meşru hale getirilmiş, kanunnamedeki “evlad-ı kiramım neslen ba’de neslin bununla âmil olalar” ifadesiyle sonraki padişahlar için bir bağlayıcılık hedeflenmiştir.

Fatih kanunnamesinde tahta çıkış usulüne bir çözüm getirmemiş ve bir padişah öldüğünde hayatta olan bütün çocuklarının saltanat hakkı devam etmiştir. Buna karşılık bazı yorumculara göre “nizam-ı alem” için tahttan çıkan kardeşe diğer kardeşlerini öldürtme hakkını vererek “cemiyetin selameti için fert feda edilir” düsturuna dayanan “adalet-i izafiyeyi” tercih etmiştir. Kardeş katlinin ağır faturası sonucunda Osmanlı tarihinde altmış civarında şehzade katledilmiştir.

KARDEŞ KATLİ UYGULAMALARI

Fatih’e kadarki Osmanlı hükümdarlarının tahta geçiş şekillerine bakıldığında genel bir kaide olmadığı, vasiyet ya da devlet adamlarının ittifakıyla hükümdarın belirlendiği görülmektedir. Orhan Bey babasının vasiyeti üzerine Ahilerin desteğiyle, I. Murat da babasının vasiyeti ve vezirlerin ittifakıyla tahta çıkmış, tahta çıktığında kardeşleri İbrahim ve Halil’i öldürtmüş, daha sonra da kendisine karşı isyan eden oğlu Savcı Bey’i “devletin selameti için” katlettirmiştir.

Babası I. Murat’ın savaş meydanında şehit edilmesi üzerine beylerin ittifakıyla tahta çıkan I. Bayezid (Yıldırım) de savaşta sol kanadın komutanı olan kardeşi Yakup’u idam ettirmiştir.

Fetret Devri de feci taht kavgalarına sahne olmuş ve kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman’ı ortadan kaldıran I. Mehmet (Çelebi) hükümdar olmuştur. Çelebi Mehmet de kendisinden sonra hükümdarlık için oğlu Murat’ı vasiyet etmiş ve ölümü sonrasında II. Murat tahta çıkmıştır.

Tarihlere “Düzmece Mustafa” olarak geçen amcasını ve kendisine isyan eden kardeşi Mustafa’yı öldürten II. Murat, diğer iki kardeşi Mahmut ve Yusuf’u öldürtmek yerine gözlerine mil çektirerek yaşamalarına izin vermiştir. II. Mehmet (Fatih) ise hükümdar olduğunda ilk iş olarak kardeşi Ahmet’i öldürtmüştür.

KARDEŞ KATLİNİN İZAHI

Kardeş katlini savunan yazarlara göre padişahlar, ülkenin bölünmesini engellemek için mecburen bu yola başvurmuşlardır. Örneğin hukuk tarihçisi Ekinci, yazısına eski Türklere ait “bölüneni börü (kurt) yer” sözüyle başlar ve tahmin edileceği gibi önceki Türk devletlerinin “hakimiyet anlayışı” nedeniyle yıkıldığı vurgusunu yapar. Ekinci’ye göre Osmanlılar “nizam-ı alem” için çocuklarını ve kardeşlerini feda etmişlerdir. Bu da “Bir ormanda iki arslan olmaz” ve “Mülk, bir hükümdara az, iki hükümdara çoktur” sözleriyle açıklanabilir.

Kardeş katlini savunan yazarlar, Ankara Savaşı sonrasında yaşanan taht kavgalarını öne çıkarmakta ve bu uygulamanın ne kadar isabetli olduğuna delil olarak Fatih’in ölümü sonrasında oğlu Bayezid’le Cem arasında yaşanan mücadeleyi ve özellikle halaları Selçuk Sultan’ın ülkenin paylaşılması teklifini göstermektedirler. II. Bayezid bu teklifi reddetmiş ve mücadeleye girişmiştir.

“Kardeş katli” Fatih Kanunnamesi’nde yer aldığına göre şeklî olarak hukuka uygun olup şer’î yönden uygunluğu ise ayrı bir tartışma konusudur. Her şeyden önce kanunname, bir “örfî hukuk” düzenlemesidir. Örfî hukuku şer’î hukukun bir parçası olarak kabul eden görüş esas alındığında kardeş katli de şer’î hukuk kapsamında değerlendirilir.

Örfî hukuk açısından hanedan mensubunun hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkması ve isyan etmesi (hurûc ale’s-sultan) “siyaseten katl” kapsamında olduğundan padişah, isyan eden kardeşlerini ya da çocuklarını öldürme hakkı elde etmekte ve “baş hâkim-baş yargıç” konumunu kullanarak ölüm kararı verebilmektedir.

Savcı Bey’in babası I. Murat’a, Cem Sultan’ın ağabeyi II. Bayezid’e ve Şehzade Bayezid’in babası Kanuni’ye karşı isyanları, bu kapsamda değerlendirilmektedir. Savcı, Cem ve Bayezid, “meşru otoriteye” karşı isyan etmişler ve bedelini de ödemişlerdir.

Burada en önemli soru, ileride isyan etme ihtimaline binaen şehzadelerin öldürülmesinin dinen uygun olup olmadığıdır. Nitekim ulema bu konuda büyük bir ihtilaf yaşamışsa da bazı alimler bunu “say-ı bi’l-fesad-bozgunculuk” suçu kapsamında yorumlamışlardır. Ancak hiçbir isyan belirtisi olmayan bir şehzadenin katledilmesinin izahı mümkün değildir.

Buna rağmen bu uygulama, yine Ekinci’nin ifadesiyle söylemek gerekirse “iş işten geçmeden” ileride çıkacak bir isyanın, binlerce kişinin ölümüne yol açacağı düşüncesiyle savunulmaktadır. Bu anlayışa göre tahta geçen hükümdar, kardeşleri isyan etmese de onları katletme hakkına sahip olduğundan, şehzade, henüz kundakta bile olsa bu acı felaketle karşılaşacaktır. Nitekim şehzadelerin büyük çoğunluğu hiçbir isyan belirtisi olmadan padişah tahta çıktığında katledilmişlerdir.

Konu üzerinde doktora tezi olan Mehmet Akman’a göre kardeş katline İslam hukukundan açık bir destek bulamayan Osmanlı alimleri, bir kısım genel ilkeleri öne çıkarmışlardır. Bunların başında Kur’an’ı Kerim’deki “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” ayeti gelmektedir (Bakara, 191). Örneğin Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi ve tarihçi Bosnevî Hüseyin Efendi’nin izahı bu şekildedir. Ancak Mecelle’nin ifadesiyle “beraat-ı zimmet asıldır” ve hiç kimse suçu ispatlanmadan ve “ibret olsun” diye cezalandırılamaz.

Mecelle’de “zaruretler haramları helal kılar” şeklinde ifade edilen kural çerçevesinde de kardeş katlinin izah edilmesi mümkün gözükmemektedir. “Devletin bekası” gibi bir nedenle zaruretler çerçevesinde de olsa insan hayatının sona erdirilmesinin onaylanması mümkün değildir. Hele henüz isyan etmemiş yani suç işlememiş bir şehzadenin idamı, zaruretlerle de izah edilemez.

Diğer yandan Kur’an-ı Kerim’de Kehf süresinde yer alan Hızır (as) kıssası veya fıkıh kitaplarında düşman tarafından esir alınan Müslüman esirlerin siper yapılması halinde öldürülebileceği şeklindeki ruhsatın, kardeş katlini şer’î hukuka uygun haline getirmesi de doğru bir izah olamaz. Sonuçta kardeş katlinin, İslam ceza hukuku ile bağdaştırılmasının çok zorlama yorumlar olduğu anlaşılmaktadır.

ACI BİLANÇO

İsyan sonucunda kardeş katline maruz kalan şehzade sayısı sekiz olmasına karşılık bir isyan etme belirtisi veya ihtimali olmadan Yıldırım Bayezid kardeşi Yakup’u, Fatih kardeşi Ahmet’i, II. Bayezid Cem’in oğlu Oğuz Han’ı, Yavuz kardeşi Korkut’u ve sekiz yeğenini, Kanuni oğlu Mustafa ve Mustafa’dan olma torunuyla Şehzade Bayezid’in beş oğlunu ve Rodos’un fethi sonrasında Cem’in oğlu Murat ve bir veya iki oğlunu, III. Murat beş kardeşini, III. Mehmet on dokuz kardeşini, II. Osman kardeşi Mehmet’i, IV. Murat kardeşleri Bayezid, Süleyman ve Kasım’ı, III. Osman amcazadesi Mehmet’i idam ettirmiştir.

Kardeş katli, 17. yüzyılda uygulanmaya başlanan “ekber ve erşed” uygulamasına ve şehzadelerin öldürülmek yerine sarayın bir bölümünde hapsedilmeleri esasına dayanan “kafes usulüne” kadar devam etmiş ve Osmanlı tarihinin en acı sayfalarından birini oluşturmuştur.

Ulemanın kardeş katlini, saltanat verasetini Fatih’in saltanatın bölünmezliği prensibine uygun hale getirme endişesiyle onayladığı, sonraki hadiselerde de bazen karşı çıkanlar olsa da “ateşle oynamak” yerine padişahın isteğine onay vermeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır.

***

Kaynaklar: A. Özcan, “Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi ve Nizam-ı Alem İçin Kardeş Katli Meselesi”, İÜEFTD, 1982, S. 33; M. Akman, “Kardeş Katli ve Hukukî Boyutu”, Düşten Fethe İstanbul, İstanbul, Üsküdar Belediyesi Yay, 2015; A. Giz, “Osmanlı Şehzadelerinin Hazin Romanı”, Hayat Tarih, Yıl: 14, S. 7, Temmuz 1978; A. Mumcu, Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl, AÜ Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1963; E. B. Ekinci, “Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi”, Fikret Eren’e Armağan, Ankara, Yetkin, 2006,; İ. E. Çakır, “Kanunname-i Âl-i Osman ve Kardeş Katli”, 1. Uluslararası Hünkâra Vefa Sempozyumu, Gebze, 2013.    

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 7.10.2020 [TR724]

Ters yüz [Alper Ender Fırat]

Kucağında küçük bir çocukla öylece oturan adamın fotoğrafına bakıyorum. Ürkek, tedirgin, mahcup gözlerle bakan bu adamı, işkencelerden geçirip, helikopterden atmanız için size ne yapmış olabilir? Hangi öfke bu durumu açıklayabilir, hangi zıvanadan çıkma hali ile açıklanabilir?

Bir insanı bakışları ele verir ya; duruşu, yaydığı elektrik hiç tanımadığınız bir insan hakkında sizde bir kanaat uyandırabilir öyle değil mi? Servet Turgut’un fotoğrafını on bin kişiye sorsanız bir tanesi bile adam hakkında kötü bir intiba dillendirmez.

Peki ya neden? Devlet olarak size kurşun sıkan can düşmanınıza bile yapamayacağınız bir şeyi, böylesine mazlum bakışlı bir çiftçiye ne için yapıyorsunuz? Ya işkenceden dolayı gözleri kan çanağına dönmüş Osman Şiban’a yaptıklarınıza ne demeli? Bu gariban çiftçiler size ne yaptı?

Soru basit: Bunu niye yapıyorsunuz? Soru basit ama vereceğiniz cevap içinizdeki bütün kirli niyetlerin deşifre olmasını sağlayacak. Bu kimsesi olmayan, mazlum, gariban ve sıradan insanlara bu alçak davranışı yapmanızdaki kasıt sizin gerçek kimliğinizi de deşifre edecek. Bu öfkeyle yapılmış bir şey değil. Siz de biliyorsunuz ki çok kasıtlı ve iradi bir davranış!

Hemen akabinde Ayhan Bilgen’i niye tutukladınız? Neredeyse siyasi hiçbir tavır ve beyanda bulunmayan, iyi bir kent yönetimi derdinde, sağcı solcu, dindar dinsiz, AKP’li, CHP’li herkesin sempatiyle baktığı bir ismi altı sene önceki bir meseleyi gerekçe göstererek tutuklamanızın amacı ne olabilir?

Kürtlerin en makul insanlarına bu kasti faulleri hangi saiklerle yapıyorsunuz? Bir adalet arayışı içinde olduğunuzu siz bile söyleyemiyor, yargının adalet aramaktan vazgeçip, siyasetinizin bir köpeği haline geldiğini kendiniz dillendiriyorsunuz.

Her ihtiyaç duyduğunuzda ortaya çıkan, tam da sizin istediğiniz yönde ateş edip, sonra silahları tekrar asan PKK ile mücadele değil bu.

Bu ısrarla ve ısrarla silahı reddeden ve makuliyet sınırlarını asla terk etmeyenleri terörize etmekten başka bir şey değil. Bunu herkes görüyor ancak asıl soru, makul insanlara neden musallat olduğunuz sorusudur. Kürt, Türk solcu, dindar demeden bu toplumun en makul insanlarını neden terörize ediyorsunuz?

Neden edebiyat öğretmenine, psikiyatri doktoruna, pazarda gözleme yapıp satan annelere terörist muamelesi yapıyorsunuz. Yeni doğum yapmış öğretmen anneyi zincirleyince bir şeylerle mücadele mi etmiş oluyorsunuz? Bu yaptıklarınızın Cemaatle mücadele etmek olmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz.

Toplumun en kirli suçlularını, katillerini, hırsızlarını, uyuşturucu baronlarını azat ederken, en makul insanlarını akademisyenlerini, gazetecilerini, doktorlarını, hemşirelerini ağır işkencelerden geçirmeyi terörle mücadele olarak görmemizi mi bekliyorsunuz?

Bu herhangi bir şeyle mücadele değil, olsa olsa toplumun altını üstüne getirmektir. Kasten, iraden, taammüden toplumu ters yüz etmektir. Hırsızı itibarlı hale getirip, onu yakalayanı terörist olarak isimlendirmek, katili kahraman ilan edip, “mazlum maktule” gömülecek yer bile vermemek bütün değerleri ters yüz etmektir. İnsanlığın yüzlerce, binlerce yılda ulaştığı değerler silsilesini kasıtlı olarak ters yüz ediliyorsunuz.

Şeytanın bizzat iktidar olduğunda yapacağı her şey Türkiye’de vuku buluyor.

Terörle mücadele adı altında iyiler tarafında olan ne varsa onunla savaşan bir iktidar var karşımızda. Bu asla terörle mücadele değil, bu akılla, izanla izah edilemeyen, rasyonel cümlelerle açıklanamayan bir durum.

Makuliyeti öldürüyorlar, aklı, izanı, aklı-selimi yok ediyorlar. Bilerek, isteyerek, kasten…

[Alper Ender Fırat] 7.10.2020 [TR724]

Birinciyi boşamadan ikinciyle evlenemezsin [Tarık Toros]

Bir rejim zibidisi çıkıp çok eşliliği savununca:

-Mahalle derhal ayağa kalkıyor,

-İhbarlar yapılıyor,

-Darağaçları kuruluyor,

-Sosyal ağlarda hashtag’ler açılıyor,

-Birkaç günlük kampanya ile hızlı sonuç alınıyor,

-Kişi düşürülüyor!


Sonra…

Sonra, bu başarıyla gurur duyuluyor.

Kutlamalar 7/24 devam ediyor.

-Kişi kızağa çekilmişse gözaltına aldırılmaya,

-Gözaltına alınmışsa tutuklatılmaya çalışılıyor. 

***

Meselenin bir yanı şu:

Egemenler, büyük kamuoyu tepkisi karşısında duramıyor.

Toplumun ortak ses verdiği bir kampanya söz konusu ise…

Gereği “gönülsüzce” yerine getiriliyor.

Haliyle…

Sosyal ağlardaki “yargılama”, kurunun yanında yaşı da yakıyor.

***

İkinci bir risk var ki, çok daha tehlikeli:

Sosyal ağlarda “konsensüs” halinde bir linç başlamışsa…

Konuya itirazı olanlar ağzını açamıyor.

Halbuki kimi konular “fikir hürriyeti” sınırları içerisinde.

Meslek etiğine uymuyorsa hakkında işlem yapılabilir, bu da doğaldır.

Sosyal ağlar, kendine istediği hürriyeti, yeri geliyor başkasından esirgiyor maalesef.

***

Meselenin bir diğer yanı da şu:

Mahalle, özellikle “medeni kanun”, “ikinci eş”, “çocuk yaşta evlilik” gibi konularda haklı olarak ayağa kalkarken…

Ne bileyim:

-Rejim aparatlarından biri yolsuzluğa fetva verirken

-Bir başkası, yetiştirdiği silahlı milislerle övünürken

-Öbürü, halifeye zemin hazırladığını ilan ederken, sus pus oluyor.

Hapisteki bebelere, son evrede tahliye edilen kanser hastalarına, çıplak arama yapılan kadınlara dönüp bakan yok, bu da ayrı bir sicil. 

***

Ermeni mahalleleri konvoylarla taciz ediliyor.

Ermeni vatandaşlar evlerinde büzüşmüş korku içinde bekliyor.

“Aman tahrik olmasın”, “saldırı olmasın”, “linç olmasın” diye bir avuç insan sosyal ağlarda bir bilinç oluşturmaya çalışırken de pek destek yok!

Helikopterden atılan Kürtlere zaten bakan yok.

O Kürtlerin haberini yapan Kürt gazetecileri de aldılar.

Kolektif olarak yegâne ses verilen şey:

İkinci eş hakkı isteyen GATA doktoru! 

***

Doktoru aldılar görevden.

-Tamam, dağılabiliriz.

Adamın itibarı beş paralık oldu.

-Ya gördün mü, biz adamı böyle benzetiriz işte.

Ahmet Hakan bile sahip çıkamadı.

-Güçlüyüz, haklıyız, kazanacağız! 

***

Siz öyle zannedin!

Şu GATA doktoruna itiraz ettiğiniz kadar hak ihlallerine karşı çıksaydınız bugün bu halde olmazdık.

Meydan onlara kalmazdı.

O tip, bataklıkta bir sinek sadece.

Bataklık kurutulursa sinek üremez. 

***

İkinci eş meselesine dönersek:

Birinciyi boşamadan ikinciyle evlenemezsiniz.

Eğer bir ülke, bir kendini bilmez yüzünden günlerdir bunu tartışıyorsa…

Başkaca felakete lüzum da yok.

Yarın önünüze daha büyük saçmalık koyarlar.

[Tarık Toros] 7.10.2020 [TR724]

Trump virüsle, Erdoğan ülkeyle kumar oynuyor [Adem Yavuz Arslan]

Yazıya şöyle bir soruyla girelim: Şu anda istihbarat örgütleri için en değerli bilgi nedir? 

Normal zamanlarda olsak nükleer silahlardan terör örgütlerine uzun bir liste yapabilirdik. 

Ancak normal zamanlar kavramını unutalı çok oldu ve şimdinin en değerli istihbarat bilgisi ABD Başkanı Donald Trump’ın sağlık durumu.

Gerçekten de ABD Başkanı Trump’ın ne zaman Covid-19 virüsünü kaptığı, kimlere bulaştırdığı ve şimdiki sağlık durumunun ne olduğu belli değil. 

Teoriler havada uçuşuyor.

Başkanın sağlığı üzerine bahisler bile açıldı. Hatta Trump karşıtları “Covid’den 210 bin kişi öldü bir fazlasından bir şey olmaz” deyip ölümü için web sitesi bile kurdu. 

Bu durumun müsebbibi ise doğrudan Beyaz Saray yönetimi.

Çünkü Trump’ın yönetim tarzı şeffaf değil. Beyaz Saray’a oturduğu günden bu yana aynı taktiği sürdürüyor. 

Son krizde de şeffaf davranmadılar. Birçok hayati soruya cevap vermediler ve bir şekilde medyanın eline düşen bilgilerle ilgili çelişkili açıklamalar yaparak soruları büyüttüler.

Doğal olarak herkesin kafası karışık. Çünkü Trump’ın gerçekte ne zaman virüsü kaptığı sır gibi saklanıyor.

Bazı kulis haberlerine göre ilan edildikten çok önce virüsü kaptı, pozitif çıkmasına rağmen bu bilgi saklandı ve Trump seçim kampanyasını sürdürdü.

Birçok Beyaz Saray çalışanı, danışman ve siyasetçi virüs kaptı. An itibariyle Covid-19’un dünya genelinde en hızlı yayıldığı yer Beyaz Saray. 

WASHİNGTON’DA KAOS HALİ 

Beyaz Saray, gazetecilerin “Başkan en son ne zaman negatif çıkmıştı” sorusuna cevap vermezken Trump’ın özel doktoru Sean Conley’in “Pozitif sonuçlar 72 saat önce geldi” demesi olayı daha da karmaşıklaştırdı.

Beyaz Saray daha sonra bu açıklamanın yanlış anlaşıldığını, Conley’in “Trump hastalığının 3. gününde” olduğunu söylemeye çalıştığını iddia etti. 

Hele ki Beyaz Saray özel kalem müdürü Mark Meadows’un Trump’ın sağlık durumunun ‘kaygı verici’ olduğunu açıklaması telaşı daha da büyüttü.

Karmaşayı büyüten verilerden birisi de Trump’a uygulanan tedavi. 

Çünkü sürekli başkanın iyi olduğu haberleri verildi ancak uygulanan tedavi daha çok durumu ağır hastalara uygulanan türden. 

Sonuç itibariyle Trump 74 yaşında, 104 kilo ve kolesterol değerleri yüksek. Yani risk grubunda. 

Sadece ABD kamuoyu değil tüm dünya Trump’ın sağlığını tartışırken başkan Trump hastane önünde bekleyen destekçilerine teşekkür turu atınca kafalar iyice karıştı. Trump’ın ‘gerçekten hasta olmadığını’ iddia edenler bu görüntüyü bir nevi ‘delil’ kabul etti.

Gerçi Trump açısından çelişkili bir durum yok. Yani ilk günden bu yana Covid-19’u hafife alan bir söylem geliştirdi. Pozitif olmasına ve hastanede tedavi görmesine rağmen dışarı çıktı ve seçim kampanyası yürüttü

Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde Trump askeri hastaneden Beyaz Saray’a dönmüş ve şov yapıyordu. 3 gündür hastanede olan Trump maskeyi çıkarıp poz verdi, hemen ardından da üst üste tweetler attı. 

Özellikle de Trump’ın dönüşü, merdivenlerdeki görüntüleri ve balkondan verdiği pozlarla bezeli propaganda videosu uzun süren bir zihni hazırlığın ürünü denebilir. Birkaç saat içinde milyonlarca kez izlenen bir klip haline geldi. Etkili bir seçim kampanyası olduğu muhakkak. 

BAŞKAN YARIŞAMAZSA?

Pazartesi akşamı itibariyle Trump Beyaz Saray’a döndü ama ortada büyük bir belirsizlik var. 

Çünkü Trump’ın sağlığı gerçekten ne kadar kötü bilinmiyor.

Trump çok iyi olduğunu söylüyor ancak birkaç dakikalık fotoğraf çekimi sırasında bile derin nefes almaya çalıştığı gözlerden kaçmadı. 

Aldığı söylenen bir takım ilaçlar var ki yan etkileri endişeleri büyütüyor. 

Mesela Mayo Klinik’in yaptığı değerlendirmeye göre Başkan’a verilen ilaçlar ‘saldırganlık, ajitasyon, anksiyete, sinirlilik ve ruh hali değişikliklerine’ neden olabiliyor. 

Trump’ın zaten sıradışı bir kişilik olduğu malum. İlaçların da etkisiyle olağandışı açıklamalar görürsek şaşırmayalım. 

Trump’ın sağlık durumu bilinmediği gibi işlerin ters gitmesi halinde ne olacağı da büyük bir muamma. 

Mesela böyle bir durumda seçim kampanyası ne olacak? 

Trump ağırlaşsa dahası hayatını kaybetse ne olacak? Seçim yarışını Mike Pence mi götürecek. Bir yandan oy kullanma başladı ve Amerikalılar Trump ya da Biden’dan birine oy veriyorlar.

Üstüne bir de rakibi Joe Biden hastalanırsa o zaman ne olacak? Trump’tan sonra yardımcısı Pence de virüs kaparsa seçim ne olacak?

Sorular böyle uzayıp gidiyor ve açıkçası kimse tam olarak ne olacağını bilmiyor. Anayasa’da ve yerleşik uygulamalarda bir dizi protokol var ama Covid-19 öyle bir istisna ki, tüm protokol kuralları alt üst olabilir. 

Seçime çok az bir zaman kaldı ama kimse nelerle karşılaşacağımızı, ortaya nasıl bir tablo çıkacağını analiz edemiyor.

Özetle ABD kendi derdine düşmüş durumda. 

ERDOĞAN’IN BÜYÜK KUMARI 

ABD kendi derdine düşmüşken Erdoğan’dan sürpriz bir hamle geldi. 

Bold Medya’dan Cevheri Güven’in özel haberine göre Rusya’dan alınan ve ABD’nin tepkisi nedeniyle aktif edilemeyen S-400 füze sistemleri bu hafta Sinop’ta test edilecek.

Habere göre Erdoğan rejimi füzelerin ‘çok acele’ test edilmesini istemiş. 

Peki ABD’nin ve NATO’nun bu kadar sert tepkisine neden olan füzeler neden alelacele aktif hale getiriliyor?

Bilindiği üzere S-400’ler nedeniyle ABD Kongresi’nden geçen CAATSA kararları var ve ilgili yasa Türkiye’ye kapsamlı yaptırımlar öngörüyor.

Başkan Trump stratejik gerekçeleri bahane ederek yaptırımları zamana yaydı. Ancak seçim sonrası ortaya çıkacak tablo durumu tersine çevirebilir.

Eğer hem başkanlık hem de Senato çoğunluğu Demokratlara geçerse Erdoğan rejimini hayli zor günler bekleyecek.

Peki Erdoğan bu riski görmüyor mu? 

Gördüğünden emin olabilirsiniz. Sonuçta Erdoğan için tek ve öncelikli realite kendi iktidarı. Bütün oyun planlarını iktidarını sürdürmeye endeksli kuruyor.

Bana göre şu anda S-400’leri aktive etmesi de bu stratejinin parçası. Erdoğan ABD’de yaşanan kaos halinden de istifade ederek büyük güçler arasında oyun kurmaya çalışıyor.

Yani klasik ‘üstüme gelmeyin Rusya’ya giderim’ şantajını yapıyor. S-400’leri aktive etme kararı da bir nevi Avrupa ve ABD yönetimine blöf.

Unutmamak gerekir ki Türkiye’nin ABD ve AB ile olan ticari-siyasi ilişkilerinin alternatifi İran-Rusya değil. 

Ayrıca ABD seçimi, seçim sonrası oluşacak geçiş dönemi, oluşacak yeni Kongre filan derken en az 4 aylık bir belirsizlik süreci var. 

İşler Erdoğan açısından ters giderse de sorun değil çünkü faturayı ödeyecek olan Türk halkı olacak.

[Adem Yavuz Arslan] 7.10.2020 [TR724]

"İlk vak'alar şubattaydı, Bakan açıkça yalan söyledi"

Cumhuriyet Halk Partis (CHP) Ankara Milletvekili Murat Emir, Sağlık Bakanlığı'nın ilk vak'anın açıklandığı 11 Mart'tan önce yeni tip Koronavirüs (Covid-19) teşhisi konulan hastaların varlığını bildiğini açıkladı. Emir, Sağlık Bakan Yardımcısı Şuayip Birinci'nin şubat ayında uluslararası bir dergide yayımlanan makalesinde Mersin'de 24 kişiye Covid-19 teşhisi konulduğu bilgisine yer verdiğini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı’nın ilk vaka’yı 11 Mart’ta açıkladığını hatırlatan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Murat Emir, "Bu bir skandaldır." dedi. 

Sağlık Bakan Yardımcısı Şuayip Birinci imzasıyla uluslararası bir sağlık dergisinde yayımlanan makalede şubat ayında yeni tip Koronavirüs (Covid-19) teşhisi konulan 24 hastanın Mersin’de tedavi altına alındığının yazıldığını açıklayan Emir, Birgün gazetesine şu değerlendirmeyi yaptı:

"ŞUBATTA 24 KİŞİ HASTANEDE YATIYORDU"

“Bakan Yardımcısı Birinci’nin yayımlanan bu çalışmasından Mersin’de şubat ve mart ayları arasında zatürre belirtisiyle hastaneye başvuran 24 kişiye Covid-19 pozitif teşhisi konulduğunu anlıyoruz. Bu bir skandaldır. Çalışmanın ayrıntılarına bakıldığında iki farklı ilacın bu kişiler üzerinde denendiğini ve bu çalışma için, Sağlık Bakanlığı’ndan izin alındığını da görüyoruz.

"BİLİMSEL SUÇTUR"

Sağlık Bakanı Koca ve Bakan Yardımcısı Birinci’nin birbirini yalanladığı bir durum ile karşı karşıyayız. Eğer Birinci, bu vakalar olmadığı halde varmış gibi uluslararası bir yayın yapmışsa bu hem bilimsel bir suçtur hem de ayrı bir skandaldır. Bu hareket, Bakan Koca’nın altını oymaya dönük de bir girişimdir, aynı zamanda Sağlık Bakanlığı’ndaki çürümüşlüğü de açıkça ortaya koymaktadır.”

‘BİLE BİLE ‘İLK VAKAYI 11 MART’TA BULDUK’ DEDİ’

Emir, “Bakan Koca’nın mart ayına gelene kadar sadece Mersin’de 24 Covid pozitif vak'ası olduğunu bile bile 11 Mart’ta ‘ilk vakayı bulduk’ demiş olmasını düşünmek dahi istemiyoruz.” dedi.

İktidarın, inandırıcılığını ve güvenilirliğini yitirdiğini belirten Emir, “Koca’nın bir an evvel açıklama yapmasını bekliyoruz. En azından bildirim yalanlanacaksa yalanlansın, aksi takdirde Sağlık Bakan Yardımcısı bir dakika bile görevde kalmamalıdır.” diye konuştu.

7.10.2020 [Samanyolu Haber]

AB İlerleme Raporu'nda Hizmet Hareketi nasıl yer aldı?

Avrupa Komisyonu 2020 Genişleme Paketi çerçevesinde ilerleme raporlarını yayınladı. Raporda Hizmet Hareketi'ne yönelik ağır baskı ve hukuksuzluk süreci de yer aldı.

SAMANYOLU HABER - 2020 Türkiye Raporu'nda Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin önemli ortaklarından biri olmaya devam ettiği ancak başta gerekli reformlar, demokrasi, temel haklar, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere Türkiye'nin üyelik sürecinde bir ilerleme kaydedilmemiş olduğu aksine pek çok alanda gerileme bulunduğu belirtildi.

6 YERDE DEĞİNİLDİ

2020 Raporunda Hizmet Hareketi'ne de 6 ayrı yerde değinildi. Bu haliyle 2019 yılındaki rapora büyük oranda benzediği görüldü.

BALKAN ÜLKELERİNE İADE VE SORUŞTURMA BASKISI

Raporun 46. sayfasında hareketin Türkiye'de 2016 Mayıs ayında yani darbe girişiminden önce terör örgütü ilan edildiği belirtilirken AKP hükümetinin mücadele önceliklerinden biri olduğu belirtildi. PKK'nın Avrupa için terör örgütü kabul edildiği belirtilirken Gülen Hareketi'ne terör vb atıf yapılmadı.

66. sayfada AKP hükümetinin Balkan ülkelerine baskı yaptığı ve bu ülkelerde bulunan Hizmet gönüllülerinin yargılanması, sınırdışı edilmeleri için büyük çaba sarf ettiği ifade edildi. Arnavutluk'ta bir kişinin (öğretmen Harun Çelik) Türkiye'ye iade edilmesinin sağlandığı belirtildiği raporda bu durum münhasıran yer aldı. COVID-19 pandemisinde Balkan ülkelerine Türkiye'nin ilaç ve ekipman göndermesinin de bu nüfuz siyasetinin parçası olduğu ima edildi.
 
GÜLEN'İN İADE TALEBİ RAHATSIZ EDİCİ HAL ALDI

107. sayfada Hareketin lideri Fethullah Gülen'in ABD'den iade edilmesi talebindeki ısrara ve bu ısrarın "rahatsız edici" olduğuna vurgu yapıldı. Bu ifade 2019 raporunda yer almazken 2020'ye bu şekilde girdi. Yazıda bu durumun iki ülke ilişkilerini etkilediğinin de altı çizildi.

Raporun 15. sayfasında ise 15 Temmuz darbe soruşturmalarının hala görevden alma ve tutuklamalarla devam ettiği şeklinde yer alırken 19 bin 583 rütbeli askerin görevden alındığı vurgulandı. Yaklaşık 6 bin askerin de darbe girişimiyle ilgili tutuklandığı belirtildi. 

"PANDEMİDE CEZAEVLERİNDE TUTULMAYA DEVAM EDİLDİLER"

Raporda Gülen Hareketi'ne atıf yapılmaksızın cezaevlerinde tutuklu bulunan ve COVID-19 tehdidi altındaki vatandaşlara dikkat çekildi. Adi suçlara karışan 65 bin kişinin cezaevlerinden pandemi sürecinde salıverildiğine dikkat çekilen raporda terörle suçlanan sıradan insanlar, avukatlar, gazeteciler, insan hakları savunucuları gibi birçok kesimin bu haktan yararlandırılmamasına eleştiri getirildi. En az 450 çocuğun da anneleriyle birlikte cezaevinde tutulmaları da raporda eleştirilen bir diğer ifade oldu.

KAÇIRMALAR SORUŞTURULMADI

Bunun yanı sıra daha önce hazırlanmış raporlara dayanılarak iki düzine insanın devletle bağlantılı kişiler tarafından kaçırıldığı ve bu kişilerin kaçırılmasıyla ilgili etkin bir soruşturma yapılmadığı da bildirildi.

7.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kur'an ve İman Bağıyla Bağlı Olanlar [Safvet Senih]

Kastamonu Lâhikasında Üstad Hazretleri kendisinden ayrı olup her biri bir yerde olan talebeleri için  “Birimiz şarkta, birimiz garbta, birimiz dünyada, birimiz berzahta (kabirde) olsa da, râbıta-i Kur’aniye ve imaniye” ile biz birbirimize bağlıyız, bizim sohbetimize zaman ve mekan mâni olmaz, mânevî radyolarla birbirimizle konuşuz, diyor. Uhuvvet Risalesinden de, imanın verdiği nur ve şuur ile ve bize gösterdiği ve bildirdiği Esma-i İlahiye adedince vahdet (birlik) alâkaları, ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetlerinden bahsederek, “Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir,  Mabudunuz bir, Râzıkınız bir…  bir  bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir yüze kadar bir bir..  ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak  ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza  edip gerektirir, kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirlerdir…” diyor. Böyle bir mâneviyat bağıyla bağlı olan Hizmet erlerini sanki bir partinin veya bir spor kulübünün adamlarıymış gibi zannederek bölüp parçalamaya çalışanlar bir şey elde edemeyince yalanlara sarılıp sun’î  ayrılıklar ortaya koymaya, yalanlar ve iftiralarla böyle bir şey varmış gibi senaryo ve oyunlara baş vuruyorlar. (En son N. Ş.’in yazdığı gibi)  “Onların her şey bitti paramparça oldular” demelerine bir anekdotla cevap vereyim. İsteyen onların bu sözlerini buna göre ele alan istediği gibi değerlendirebilir. 

İzmir İmam-Hatip lisesinde okurken bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Bir gün dedi ki: “Bazıları bizim köylülerimizi çok ahmak zannediyorlar. Halbuki bilseler onların içinde ne çarıklı erkân-ı harpler (kurmaylar) vardır: Bir gün bir köylü tarladaki işini bitirmiş köye dönüyormuş. Bir şehirli grubu da köye doğru gidiyormuş. Köylü bir sigara çıkarmış yakmak istemiş, fakat araştırmış üzerinde ne kibrit ne de çakmak hiçbir şeyi yokmuş. Bunu fırsat bilen şehirliler biraz gülüp eğlenelim diye “Amca al bak, bununla sigaranı yak diye pille çalışan cebindeki lâmbasını vermiş. Bu cep fenerini eline alan köylü hiç tereddüt etmeden eline almış ve onun ışığı ile sigarasını yakmaya çalışmış… Şöyle tutmuş, böyle tutmuş  tabii bir türlü sigarasını yakamamış ama açık tuttuğu cep lâmbasını köye girinceye kadar hiç kapatmamış… Şehirliler hep gülüp eğlenmiş… Sonra köylü gülerek onlara demiş ki, “Ben bilmiyor muyum bununla sigara yakılamayacağını ben de pilini bitirinceye kadar  kullanıp sizin  aptallığınızla alay etmek istedim. Alın da bir daha böyle şeyler yapmayın!..”

Artık bu tür tuzak ve kurnazlıklardan vazgeçin… Bu Kur’an ve İman Hizmeti Kıyamete ayarlı ve İlâhî inayete bağlıdır… Kimsenin ihanetiyle, zulmüyle ve gadriyle bitmez. Nur asla sönmez. Onu söndürmek isteyenler sönerler ve bitirmek isteyenler biterler. Yani sadece kendi kendilerini bitirirler. Cenab-ı Hak imtihan dünyasının imtihanı gereği, bir kapılarını kapatsa da arkadan dünyanın her tarafında binlerce kapı açar. Biz bunları apaçık müşahede ediyoruz. Onun için biz sadece işimize ve Hizmetimize odaklanıp hizmetlerimize bakıyoruz… 

[Safvet Senih] 7.10.2020 [Samanyolu Haber]