‘Virüs nasıl yayıldı, nasıl hatalar yapıldı?’

New York Times gazetesi, koronavirüsün nasıl yayıldığını ve yapılan hataları analiz eden bir makale yayımladı.

KRONOS -23 Mart 2020

New York Times, internet sitesindeki interaktif haritayla, koronavirüsün Covid-19) insanlık tarihindeki en kapsamlı seyahat yasağına rağmen nasıl yayıldığını analiz etti. Milyonlarca kişinin seyahatlerinin resmi verilere göre değerlendirildiği makalede, koronavirüsün ilk olarak 11 milyon kişinin yaşadığı Çin’in Vuhan kentindeki deniz ürünleri satan yiyecek pazarında ortaya çıktığı ve 4 kişide tespit edildiği belirtildi.

Makaleye göre, Aralık 2019’un son günlerinde doktorlar, hasta insanların normal tedavilere cevap vermeyen viral pnömoniden rahatsız olduğu bilgisine sahipti. Washington ve John Hopkins Üniversitesi bilim insanları tarafından gerçek vaka sayısının, aralık ayının sonunda açıklanan rakamlardan yaklaşık bin kişi veya birkaç bin kişi daha fazla olduğu ifade edildi.

Her koronavirüs hastasının, virüsü ortalama 2 veya 3 kişiye bulaştırdığı açıklanan makalede, Çinli yetkililerin aralık ayının sonunda halkı uyardığı ve ancak 31 Aralık’ta Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) salgın hakkında bilgi verdiği belirtildi. Çin hükümeti WHO’ya, ‘hastalığın önlenebilir ve kontrol altında tutulabilir’ olduğu bilgisini verdi.

VUHAN’DAN 7 MİLYON KİŞİ AYRILDI

Ocak ayının başına gelindiğinde en azından 175 bin kişinin Vuhan’ı terk ettiği ifade edilerek, seyahat kısıtlaması uygulanmadan önce toplamda yaklaşık 7 milyon insanın Vuhan’dan ayrıldığı belirtildi. Bu süreçte koronavirüs olduğunu bilmeyen binlerce kişi Vuhan’dan ayrılarak dünyanın çeşitli yerlerine gittiler.

21 Ocak’a gelindiğinde Çinli yetkililer, koronavirüsün insandan insana geçtiği bilgisini teyit etti. Bu sırada Şangay ve diğer büyük kentlerde, koronavirüs vakalarına rastlanmaya başlanmıştı. Çin, Vuhan kenti dahil olmak üzere ülke çapında seyahat yasağı ilan etti ama diğer kentlerde de vaka sayısı hızla artıyordu. O günlerde seyahat verilerine bakıldığında Vuhan’dan aylık olarak yaklaşık 900 kişinin New York’a, 2 bin 200 kişinin Sydney’e, 15 binin üstünde kişinin Bangkok’a seyahat ettiği tespit edildi.

Araştırmacılar bu süreçte seyahat edenlerin yüzde 85’lik kısmının, koronavirüs olduğunu ama tespit edilmeden seyahat ettiklerini bugünkü vaka sayılarından yola çıkarak ortaya çıkardılar. 30 Ocak itibariyle ABD ve diğer bazı ülkeler Çin uçuşlarını durdurdu ama elde edilen salgının yayılma verilerine göre çok geç kalınmıştı.

Ülkelerde yerel olarak koronavirüs yayılmaya devam etti ve virüs dünya çapında salgına dönüştü.

[Kronos.News] 23.3.2020

Fransa’da koronavirüslü günler: Fransız evde oturur da Türk nasıl otursun?

15 yıldır Fransa'da  yaşayan gazeteci Yelim: Türkiye bir hafta önceki İtalya gibi görünüyor. Ayrıca, izinsiz işten çıkarmalar falan... Fransız evde oturur, maaşı yatacak her halükarda. Ama Türk nasıl otursun? Türkiye olayın vahametinin farkında değil gibi.

EYLEM YILMAZ -23 Mart 2020

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede tüm dünyaya yayılan Koronavirüs (COVİD-19) salgınına karşı ülkeler önlemlerini sıkılaştırırken bu önlemlerin yeterliliği ise tartışılmaya devam ediyor. 

Vaka ve ölüm oranları hızla artıyor. Dünya genelinde yeni tip koronavirüs salgınında can kaybı 13 bini geçti. Ülke ve bölgelerdeki yeni vakalara ilişkin güncel verilerin derlendiği “Worldometer” internet sitesi, dünya genelinde COVİD-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısını 13 bin 69 olarak güncelledi.

Verilere göre, yeni tip koronavirüs nedeniyle “en fazla can kaybı olan ülke” 4 bin 825 kişinin hayatını kaybettiği İtalya oldu. İran’da ise 1556 kişi hayatını kaybetti.

Türkiye’de de durum gittikçe ağırlaşıyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hasta sayısının 947’ye ulaştığını ve 21 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Bakanlıkların açıkladıkları genelgelerde belirtilen kurallara ise toplum ağırlıkla uyum sağlamıyor. En son olarak 65 yaş ve üstü ile kronik hastalığı olanlara sokağa çıkma yasağı getirildi. Ancak bu haberi hazırladığımız (22 Mart 2020) tarih itibarıyla bu yasağa da uyulmadı. Önlemlerin sertleştirilmesi genel talep olarak öne çıkıyor.

Salgının merkezi konumuna gelen Avrupa’da ise başta İtalya olmak üzere tüm ülkelerde sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Tıbbi malzeme sorunu da yaşanıyor. Bunlardan biri de Fransa. Önlemlerin geç alındığı eleştirilerinin en sık ifade edildiği ülkede bugün ilk kez 68 yaşındaki bir doktorun hayatını kaybettiği açıklandı. 14 bin 459 vakanın bulunduğu ve 562 kişinin hayatını kaybettiği Fransa’da son verilere göre 345 sağlık çalışanına korona virüs teşhisi konulduğu belirtiliyor.

Koronavirüsün ülkelerdeki yayılımı ve alınan önlemleri incelediğimiz röportaj dizimizin şimdiki durağı Fransa. 15 yıldır Fransa’da  yaşayan gazeteci Fatih Yelim ile konuştuk. Yelim, Fransa’daki pratikleri aktardıktan sonra Türkiye’nin durumu ile ilgili; “Bir hafta öncesinin İtalya’sı” benzetmesini yapıyor. Okudukça siz de göreceksiniz ki alınan önlemler ve toplumun kurallara uymasıyla kıyaslanınca haksız değil.

Söz Fatih Yelim’de…

Önce şu an Fransa’da durum nedir onunla başlayalım. Önlemler ne boyutta? Halk bu önlemlere riayet ediyor mu?

Fransa’da vaka sayısı 5 bine dayandığında komple karantina uygulamasına geçildi. Önce iki hafta dendi ama şu anda 4-6 haftaya uzatılması gündemde. Evden çıkmak hükümetin belirlediği birkaç gerekçe dışında yasak. Çıkacak her kişi İçişleri bakanlığının hazırladığı bir belgeyi doldurup imzalamak zorunda. Markete ya da köpeğinizi gezdirmek için bile çıksanız bu belge yanınızda olmak zorunda. Aksi taktirde 38 ila 135 Euro arasında para cezası var. Evinden çalışamayacak durumda olanlar ise gitmek için iş vereninden ekstra bir belge daha almak zorunda. 

Hâlihazırda market, fırın ve eczaneler dışındaki tüm mağazalar kapalı. Marketlerin, fırınların önünde zaman zaman uzun kuyruklar oluşuyor ancak bu kıtlıktan değil elbette. Mekânın kalabalık olmasına izin vermemek ve kasada araya birer metre mesafe koymak için insanlar gruplar halinde içeri alınıyor. 

Toplu karantinadan önce Türkiye’dekine benzer ‘evden çıkmayın’ tavsiyeleri vardı ama çok riayet edilmeyince yasak geldi. 

Yasağa büyük oranda riayet ediliyor. Bununla birlikte vaka sayısında düşüş gözlenmedi henüz. Karantinada 6. güne girilirken vaka sayısı 15 bine dayandı, ölü sayısı ise 500’ü geçti.

Peki, market önlerindeki bu kuyruklarda mesafe sağlanabiliyor mu? Herhangi bir sorun oluşmuyor mu ya da sorun oluşmaması nasıl sağlanıyor?

Carrefour gibi büyük mağazalarda bant çekmişler zemine birer metre ayayla, gördüğüm kadarıyla herkes riayet ediyor. Fırın ve eczane önlerinde sokağa taşan uzun kuyruklar oluyor. Sırf mesafeyi korumak için. Herkes çok sakin. Sessiz. Olağanüstü bir zamandan geçtiklerinin farkında. Zaten mesafeye riayet etmeyen uyarılıyor. Başlarsa bunun istisnası göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı semtlerdi. Zamanla onlar da uyum sağladı

Salgın, Çin’de ortaya çıktıkdan sonra Fransa’da bu durum nasıl ele alındı? 

Salgın Fransa’da iki faz halinde görüldü. İlki doğrudan Çin’den geldi. Çinli turistler ve Çin’den Fransa’ya seyahat eden Fransızlarda tespit edildi. İlk aşamada 12 vaka tespit edildi. Yaşlı bir Çinli turist kurtarılamadı. Geri kalan 11 hasta iyileşti ve taburcu edildi. Vaka sayısı kısa bir süre için sıfırlandı. 

İkinci aşama salgının İtalya’da parlak vermesi üzerine başladı. İtalya bağlantılı vakalar hızla artınca salgın kısa sürede ülke çapına yayıldı. 

Bu arada hükümet, salgın henüz İtalya’da büyümeden önce alkol bazı dezenfektan ve maskelere el koydu. Herhalde onlar da bu noktaya geleceğini öngörmüşlerdi. 

Bununla birlikte, eski Sağlık Bakanı Agnès Buzyn (Paris belediye başkanlığı için istifa etti) Çin’den Fransa’ya salgının sıçrama riskini düşük görüyordu. Hatta bu yüzden şu anda 600 kadar doktor tarafından yalan söylediği gerekçesiyle dava edildi. 

Medya salgını nasıl işledi? Örneğin Türkiye’de “Türk genine bir şey olmaz” diyen bir doçentin ekranlara çıkarıldığını gördük. Benzer bir durum orada da yaşandı mı?

Medya daha çok karantinanın günlük hayat üzerindeki etkisiyle, salgınla ilgili son gelişmeleri haberleştiriyor. Bu arada hükümetin yetersiz kaldığına dair haberler de sık sık gündeme geliyor. 

Fransızların genleriyle ilgili bir iddiaları yok. Bilakis virüsün her halükarda yayılacağını, sadece bunu yavaşlatabileceklerini düşünüyorlar. Tabi bu arada bazı aşırı sağcı figürler, göçmenlerin karantina kurallarına uymadığını da iddia ediyor.

Duyduğum en uçuk şey, aşırı sağcı bir yazarın Müslüman göçmenleri suçlayarak; “Virüsü yayıyorlar” demesiydi.

Burada TV’den dut pekmezi kelle paça falan tavsiye edemezsin. Şu Marsilya’daki meşhur doktor, Sanofi’nin sıtma ilacını test eden. O bile, klinik test sayısı yeterli değilken neden çıkıp konuşuyorsun diye eleştirildi.

Burada bütün binaların girişinde dikkat edilmesi gerekenler konulu bir afiş var. Hükümet SMS atıyor herkese bilgilendirme için. İnternete girince hükümetin uyarısı çıkıyor önce. YouTube’da video izlesen hükümetin uyarısı veriliyor arada. Uçuk kaçık şeyler yok

Bu evde kal meselesi için popüler isimler kullanılıyor. Mesela Lyon Valiliği Olimpik Lyon’lu futbolculara evinizde kalın temalı video çektirmiş, onu paylaşıyor resmi hesabından.

Salgının ciddiyeti en çok hangi aşamada fark edildi? Bu andan sonra ne gibi gelişmeler yaşandı?

Salgının ciddiyeti İtalya’nın komple kapatılmasıyla anlaşıldı. Önce mecbur olmadıkça evden çıkmayın tavsiyeleri geldi, okullar kapatıldı, bin kişinin üzerindeki etkinlikler yasaklandı. Daha sonra bu rakam 100’e düşürüldü ardından da karantinaya geçildi. 

İlk etapta olayı tatil gibi algılayanlar çoktu. Özellikle Paris’te parklar ve bahçeler doluydu. İnsanlar ailece geziyor ve piknik yapıyordu. Hatta Cumhurbaşkanı Macron, karantina uygulamasını ilan ederken halka biraz da sitem etti. 

Açıklanan karantina paketine göre, kapatılan tüm işletmelerin çalışanları maaşlarını almaya devam edecek. Ücretsiz işten çıkarma diye bir şey söz konusu değil. Kısmı işsizlik maaşı uygulaması kapsamında çalışanlar bu süreçte maaşlarını almaya devam edecek. 

Statların önlerinde toplanan ya da Şirinler kostümleri giyerek “Biz koronayı şirinleyeceğiz” diyenleri gördük. Toplum salgının ciddiyetinin ne kadar farkında ve varsa eleştrileri neler? 

Bu Şirinler etkinliği 1000 kişi ve üzeri toplantıların yasaklanmasından hemen önceydi. Yine risk vardı ama yasak olamadığı için etkinlik düzenlendi.  Açıkçası halk resmi açıklamalara baktığı için olayın ciddiyetini biraz geç kavradı. 

Çin’den çıkan bir salgının günlük hayatlarını bu kadar alt üst edeceğine pek ihtimal vermiyorlardı.

Toplumdaki genel eğilim nedir? Önlemler konusunda gecikildiği düşünülüyor mu?

Hükümet sürekli kıtlık yok, sadece lojistik sorunu var dediği için stok olmadı. Riski azaltmak için birkaç günde bir markete gitmeye çalışıyor insanlar. Bir günde 5 kişiden fazla insanla temasınız olmasın deniyor. Genel olarak insanlar sakin.

Bugün vaka sayısındaki artışa bakıldığında geç kalındığı kanaati hakim kamuoyunda. Ama İtalya gibi olacaklarını da düşünmüyorlar.

Muhalefet ne yapıyor? Yapıcı mı yoksa sert eleştiriler mi dile getiriliyor? 

Muhalefet iki noktada çok etkili söylemlerle çıkıyor kamuoyunun karşısına:

Sol muhalefet karantinayla birlikte kapatılan iş yerlerinin doğuracağı mağduriyetleri asgariye indirmek için önerilerde bulunuyor daha çok. Faturaların ve kira ödemelerinin askıya alınması isteniyor. Malum bu uygulama sadece küçük ve orta ölçekli işletmeler için açıklanmıştı hükümet tarafından. 

Sağ muhalefet ise, ağırlıklı olarak sağlık sektöründeki eksikliklere vurgu yapıyor. Daha önce onların iktidarında yapılan maske stoklarının bugün ortadan kaybolmuş olmasını eleştiriyorlar mesela. 

Bu arada Fransa’da tıbbi maske kıtlığı söz konusu. 

Avrupa Birliği, tüm birlik üyeleriyle bundan sonra ortak bir sağlık politikası üretir mi? Birlik olarak bugüne kadar yapılanlar nasıl tartışılıyor?

Avrupa’da herkes kendi derdine düşmüş durumda. Öyle bir manzara var ama bu krizle birlikte AB’nin stratejik bazı ürünlerde Çin’e bağımlı olmayı bırakacağı öngörülüyor. Yani parasetamol gibi, tıbbi maske gibi ürünlerin üretimleri artık Avrupa’ya kayabilir. 

Fransa ve Almanya, bu krizde de AB’yi kenara itmedi, ortak hareket ettiklerine dair bir imaj verdiler en azından. Sınırları kapatma kararı öncesi mesela, komisyondan onay aldıklarını açıkladılar. 

Bundan sonra olası sağlık krizlerine karşı daha kapsamlı bir program üzerinde çalışacaklardır muhakkak.

Örneğin, birlik üyelerinin İtalya’yı çok yalnız bıraktığı görülüyor. Bu durum nasıl ele alınıyor?

AB dayanışması çöktü demek kolaycı bir yaklaşım olur. Haddi zatında İtalya’ya da gerekli maddi destek sağlandı. 

Fransa son ana kadar İtalya sınırını kapatmadı. Belki bugün biraz da bunun bedelini ödüyor. 

Almanya, son olarak sınır bölgelerindeki Covid-19 vakaları için Fransa’dan hasta kabul edebileceğini duyurdu. 

AB’ye yönelik en sert eleştiriler daha önce de birlik karşıtı olan, sınır kontrollerini savunan aşırı sağ kanattan geliyor.

Çin’de ortaya çıktı ama bugün Avrupa salgının merkezi haline geldi. Sence bu nasıl oldu? Bu duruma gelinmesindeki en temel sorun nedir?

Resmi açıklamaları bir kenara bırakırsak kamuoyunda birkaç kanaat ön plana çıkıyor: 

-Çin gerekli uyarıları zamanında yapmadı (bilerek ya da bilmeyerek), vatandaşları salgına rağmen gezmeye devam etti. Nitekim Fransa’ya ilk kez turistler getirmişti. 

-İtalya geç kaldı tepki vermekte. Çünkü orada bir anda fırladı vaka sayısı. 

-Fransız hükümeti olayın vahametini geç kavradı. 

-AB genelde ağır davrandı ekonomik sonuçlarını düşünerek. Çin ile uçuşlar daha önce durdurulmalıydı.

Ben de Çin’in salgınla ilgili veri paylaşımında şeffaf olamadığı kanaatindeyim baştan beri. Salgını ilk kez duyuran doktorun başına neler geldiğini biliyoruz. Aynı şekilde Wuhan’da gazeteciler de ortadan kayboldu. Bununla birlikte AB genelde önlem almakta geç kaldı.

Okulların tatili, kreşler konusunda nasıl adımlar atılıyor? Uzaktan eğitim Türkiye’de çok verimli olmaz diye değerlendiriliyor. Orada ne gibi çözümler üretiliyor?

Online uzaktan eğitim sistemi devam ediyor. Çocuğuna bakmak zorunda olan çalışan anne babalar için ücretli izinler getirildi. 

Kreşler sadece sağlık çalışanlarının çocukları için sınırlı sayıda hizmet veriyor. 

Hastaneler yeterli mi? Yeterli yatak kapasitesi bulunuyor mu? Tedavi konusunda ne gibi şikayetler öne çıkıyor, hangi sorunlar yaşanıyor?

Fransa, krizin henüz başında hastaneleri üç kategoride organize etti. İlk safra Covid-19 vakalarına bakacak birinci kategori hastaneler büyük oranda boşaltıldı, hastalar ikinci üçüncü kategoriye nakledildi. Mesela salgınla mücadele üçüncü kategori kabul edilen çocuk hastanelerine başka hastalar nakledildi.

Zorunlu olmayan tüm ameliyatlar ertelendi. Emekli sağlık çalışanları ile tıp ve hemşirelik öğrencilerine göreve  çağrılabilirsiniz dendi. Elbette gönüllü olarak. 

Fransa’da covid semptomlari gösterdiğinizi düşünüyorsanız kendi başınıza kalkıp doktora ya da acil servise gitmiyorsunuz. 

Acil servise gideni de geri çevirmiyorlar ama tavsiye edilen: Hafif semptomlarınız varsa önce kendi aile hekiminizi arıyorsunuz. Hatta görüntülü arayıp muayene de olabiliyorsunuz. Doktorun size uzaktan reçete ya da rapor yazma hakkı var.

Semptomlarınız ağırsa, yani nefes darlığı çekiyorsanız direk 15’i arıyorsunuz (112’nin Fransa muadili). Sağlık ekibi gelip ilk muayeneyi evinizde yapıyor. Duruma göre hastaneye götürüyor ya da evinizde tedavi ediliyorsunuz. Bu arada test için numune alınıyor tabi.

Fransa’da test sistemi de çok tatminkar değil. Bugüne kadar 60 bin test yapıldı. Yani sadece ağır semptomu olan hastalar test ediliyor. Dün Sağlık Bakanı test yapan laboratuvar sayısını 120’ye çıktığını ve daha fazla test yapılacağını açıkladı.

Fransa’da sağlık sistemi henüz tıkanmadı. Ama salgının merkezi konumundaki Mulhouse’da (Strasburg yakınlarında) ordu devreye girdi, sahra hastanesi kuruldu. Henüz bölgeler arası hasta transferleri de pek gündemde değil.

Salgının ortaya çıktığı ilk günden bugüne sen bundan nasıl etkilendin? Değiştirdiğin alışkanlıkların oldu mu?

Öncelikle işe gitmiyorum. Evden çalışıyorum. Sadece hava almak için kısaca evin önüne ya da yakınlardaki bir market için dışarı çıkıyorum. Cebimde sürekli imzalı belge bulunduruyorum.

Maske ya da eldiven takmıyorum ama cebimde sürekli el dezenfektanı bulunduruyorum.

Arkadaşlarla görüşmüyoruz. Gerçek bir izolasyon söz konusu.

İnsanlar sosyalleşebilmek için ne gibi yöntemlere başvuruyor?

Burada henüz karantinanın başı, henüz öyle meşhur bir sosyalleşme etkinlikleri yok Fransızların. Karantina challenge gibi şeyler dönüyor sosyal medyada sadece.

Bir de spor kulüpleri, evde kalan çocuklar için boyama sayfaları paylaşıyor sık sık.

Elbette apartmanlardaki yaşlılar için yardım teklifleri, her akşam 20’de sağlık çalışanları için balkona çıkıp alkışlama etkinlikleri devam ediyor.

Son soru: Oradaki pratikler üzerinden Türkiye’ye nasıl görünüyor?

Bir hafta önceki İtalya gibi görünüyor. Ayrıca, izinsiz işten çıkarmalar falan… Buradakine benzer bir ekonomik destek paketi olmadan evde kal demenin anlamı yok. Fransız evde oturur, maaşı yatacak her halükarda. Ama Türk nasıl otursun? Türkiye olayın vahametinin farkında değil gibi.

[Kronos.News] 23.3.2020

47 STK’dan açıklama: Siyasi tutsaklar infaz düzenlemesinin dışında tutulmasın

47 sivil toplum kuruluşunun cezaevleriyle ilgili açıklamasında, hasta, yaşlı tutukların bir an önce serbest bırakılması istendi. Siyasi tutsakların da yapılacak olan infaz düzenlemesinin dışında tutulmaması talep edildi.

KRONOS -23 Mart 2020

ANKARA – Aralarında Pen Türkiye, Yurttaş Girişimi, Türkiye Yazarlar Sendikası, İstanbul Kent Savunması, Hak İnisiyatifi ve Diyalog Grubu gibi pek çok öncü sivil toplum kuruluşunun da bulunduğu 47 dernek, girişim, vakıf ve platform cezaevleriyle ilgili açıklama yaptı. Adalet Bakanlığı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne infaz düzenlemesinin bir an önce yapılmasını, siyasi tutsakların düzenlemenin dışında tutulmamasını talep etti. 47 sivil toplum kuruluşu, sağlık sorunları yaşayan, çocuklu ya da 65 yaş üstü tutuklu ve hükümlülerin tahliye edilmesi, ceza ve tutukevlerinde Covid-19’a karşı önlemlerin alınması çağrısında bulundular. Açıklamada siyasi ve keyfi nedenlerle tutuklulukları devam eden siyasi tutukluların da ivedilikle tahliye edilmesi istendi.

Açıklamanın tam metni ve imzacıları şöyle:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına,

Adalet Bakanlığına,

Basına ve Kamuoyuna,

Dünya; milliyet, siyaset, sınıf, din, ırk, kadın, çocuk, genç, ihtiyar, suçlu, masum tanımayan bir düşmanla karşı karşıya. Bütün insanlığı tehdit eden korona virüs salgınında bugüne kadar binlerce kişi yaşamını yitirdi. Salgının büyümesi ve yaygınlaşması kaçınılmaz. Virüsten korunmanın ve yaygınlaşmasını engellemenin yolunun hijyenik ortamda izolasyon olduğu biliniyor. Oysa, ülkemizde sayıları 300 bini bulan tutuklu ve hükümlü, çoğu yerde istiap haddinin birkaç misli dolu ve hijyen koşullarından yoksun hapishanelerde salgına yakalanma ve hayatlarını kaybetme tehdidiyle karşı karşıyalar.

Bu durumu göz önünde bulunduran hükümetin bir infaz yasasıyla hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmaya niyetlendiği anlaşılıyor. Ancak, kimi suçları ve grupları, özellikle de siyasî tutuklu ve hükümlüleri dışarda bırakacak bir uygulamaya gidileceği endişesini taşıyoruz.

Başta Birleşmiş Milletler Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde yer alan sağlık hakkı maddesi olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve ulusal üstü mahkeme kararlarında belirtildiği gibi, mahkûmların yaşam ve sağlık koşullarından yoksun bırakılması hiçbir koşulda ve hiçbir suç için söz konusu olamaz.

Cezaevlerinde bulunan herkesin sağlığından ve canından devlet sorumludur. Bu nedenle;

Öncelikli olarak hasta, yaşlı, engelli, çocuk, kadın olmak üzere risk gruplarındakilerin tümünün ve çoğu şaibeli kararlarla ve uygulamalarla içerde bulunan siyasi tutuklu ve hükümlülerin tahliyesinin zaman kaybetmeden gerçekleştirilmesi gereğini hatırlatıyor; yargı reformu paketindeki infaz indirimi hükümlerine paralel olarak infaza ara verme, denetimli serbestlik, ev hapsi vb. tedbirleri hayata geçirecek yasal düzenlemelerin, eşitlik ilkeleri çerçevesinde acilen yapılmasını talep ediyoruz.

Dünya ve ülkemiz korona virüs felaketi ile karşı karşıyayken, hukukî durumları ne olursa olsun bütün tutuklu ve hükümlülerin sağlık ve yaşam haklarını korumanın, başta devlet, hepimizin insani, vicdani, ahlaki sorumluluğunda olduğunu hatırlatıyoruz.

Adıyaman Dernekleri Platformu
Ağrı Dernekleri Federasyonu
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
Ardahan Hoçvan Dernekleri Federasyonu (HOÇFED)
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği (Adam-Der)
Bekiran Gençlik Derneği
Bingöl Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği (BİNYAR)
Bitlis Dernekler Federasyonu (BİDEF)
Bodrum Yurttaş İnisiyatifi
Bodrum Yurttaş İnisiyatifi 2017
Cizreliler Derneği
Datça Demokrasi Platformu
Datça Kadın Platformu
Demokrasi İçin Birlik (DİB)
Demokratik İslam Kongresi (DİK)
Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM)
Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF)
Din Alimleri Derneği
Diyalog Grubu
Doğu Güneydoğu Dernekleri Platformu (DGD)
Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim.
Elih – Batman Dernekleri Federasyonu
Erzurum Dernekler Platformu (EDP)
Hak İnisiyatifi
Hak ve Adalet Platformu
Iğdır İl Dernekler Platformu
İnşa Kültürevi
İstanbul Amed Dernekleri Federasyonu (AMEDFED)
İstanbul Kent Savunması
Karakoçan Dernekleri Federasyonu (KARDEF)
Kars Digor Kültür Derneği
Kığı Karakoçan Yayladere Yedisu Adaklı Derneği (KAYYDER)
Koçgiri Kültür Derneği
Mağdurlar için Adalet Platformu
Mardin Dernekleri Federasyonu (MARDİNFED)
Muğla Çevre Platformu (MUÇEP)
Mustafa Suphi Kültür Merkezi
Muş Dernekleri Federasyonu (MUŞDERFED)
PEN Türkiye
Siirt Dernekleri
Sivil Siyaset Hareketi
Sosyal Dayanışma Ağı (SODA)
Şirvan Dernekleri Federasyonu
Türkiye 78’liler Girişimi
Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği
Van Dernekleri Platformu
Yurttaş Girişimi”

[Kronos.News] 23.3.2020

HRW Türkiye Direktörü: ‘Koronavirüs tahliyeleri, siyasi tutukluları cezalandırma aracı olmamalı’ [Sıtlı Özcan]

Yeni ceza infaz düzenlemesiyle ilgili bir açıklama yapan İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye Direktörü Emma Sinclair-Webb, “Şiddet içeren suçlardan dolayı değil de siyasi görüşlerinden dolayı hapis yatan insanların da bu değişiklikten faydalanması sağlanmalı.” dedi.

SITKI ÖZCAN -23 Mart 2020

HRW Türkiye Direktörü Emma Sinclair-Webb
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu hafta TBMM gündemine gelmesi beklenen yeni ceza infaz düzenlemesiyle ilgili bir açıklama yaptı.

Koronavirüs salgını nedeniyle kalabalık cezaevi nüfusunu azaltmayı amaçlayan bu değişiklikleri memnuniyetle karşıladıklarını kaydeden HRW Türkiye Direktörü Emma SinclairWebb, “Şiddet içeren suçlardan dolayı değil de siyasi görüşlerinden dolayı hapis yatan insanların da bu değişiklikten faydalanması sağlanmalı,” dedi. Açıklamada, ‘tahliye konusunda siyasi görüşe bağlı bir ayrımcılık yapılmaması gerektiği’ belirtildi.

Salgın nedeniyle Türkiye’de 100 bine yakın mahkumun ev hapsi ya da erken tahliye seçenekleriyle serbest bırakılmasının planlandığını ifade eden İnsan Hakları İzleme Örgütü, ‘Terör’ ya da ‘Devlete karşı işlenen suçlar’ın bu kapsamın dışında tutulacağını kaydetti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü olarak yıllardır Türkiye’deki anti-terör yasalarının nasıl kötüye kullanıldığı üzerine çalıştıklarını hatırlatan Emma-Sinclair Webb, mahkemelerin ‘toplantı ve gösteri Hakkı’nı dahi terör kapsamına aldığını ve bu yasanın sıklıkla medya, siyasiler ve avukatlar aleyhine kullanıldığını kaydetti.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Terör kavramı, kulağa ‘suçların en büyüğü’ gibi gelebilir fakat Türkiye’de hükümetin bu tanımı siyasi amaçlarla kötüye kullandığını unutmamalı. Pek çok insan, şiddet içeren bir eylemde bulunduğuna, şiddeti teşvik ettiğine ya da yasa dışı silahlı gruba lojistik destek sağladığına dair herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen uzun süreli tutukluluğa ya da mahkumiyete maruz bırakılıyor. Bu kişiler arasında Ahmet Altan gibi gazeteciler, Selahattin Demirtaş ya da Figen Yüksekdağ gibi siyasetçiler, Osman Kavala gibi insan hakları savunucuları ve Gülen Hareketi ile irtibatı oldukları gerekçesiyle cezalandırılan binlerce eski kamu görevlisi, öğretmen vb. de bulunuyor.”

Hükümetin Meclis’e getirmeyi planladığı tasarıda geçtiği belirtilen ’Sağlık sorunları bulunan 60 yaş üstü mahkumların salıverilmesi’, ‘Cezasının yarısını çekmiş mahkumların erken tahliye edilmesi, ve ‘Hamile tutukluların serbest bırakılması’ gibi maddeleri doğru bulduklarını ifade eden Webb, “Hapishane yoğunluğunu azaltmayı hedefleyen bu çalışmalar memnuniyet verici fakat bu önlemler siyasi tutukluları hedef alma aracı olarak kullanılmamalı.” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ayrımcılık içeren herhangi bir tasarıyı reddetmeye çağıran İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün açıklamasında, “Parlamento, mahkumların erken tahliyesini öngören yasanın ayrım yapmamasını sağlamalı. Mahkumların sağlığının korunmasının öncelik olduğu akılda tutulmalı.” denildi.

[Sıtlı Özcan] 23.3.2020 [Kronos.News]

Adem Yavuz Arslan yorumluyor! Cezaevlerinde koronavirüs tehlikesi

Gazeteci Adem Yavuz Arslan, Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgının da ABD’de son durum ve Türkiye’nin salgınla ilgili tedbirlerini değerlendirdi.

BOLD-Türkiye cezaevlerindeki koronavirüs tehlikesine dikkat çeken Adem Yavuz Arslan, ABD’de virüs nedeniyle eyaletlerin cezaevlerini boşalttığını vurguladı. Gazeteci Fatih Akalan’ın sunumuyla Arslan, Bold Medya Youtube kanalında merak edilen sorulara cevap arıyor.


[BoldMedya] 23.3.2020

“Kızım cezaevinde hasta, bir çare bulmanızı istiyorum”

Cezaevinde yüzde 80 kör olan Meva Selimoğlu’nun babası yetkilere çağrıda bulundu: Buna bir çare bulmanızı istiyorum.

BOLD –  15 aydır Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevinde hasta tutuklu Meva Selimoğlu’nun babası Müdehher Selimoğlu, yetkilere çağrıda bulundu.

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sosyal medyada paylaştığı videoda konuşan Müdehher Selimoğlu, “Kızım gündüzleri arkadaşlarının yardımıyla işlerini görüyor, geceleri maalesef bir şey yapamıyor. Bu virüsten dolayı da annesi de ben de çok endişeliyiz. Devlet büyüklerimizden buna bir çare bulmanızı istiyorum.” dedi.
Cezaevinde yüzde 80 kör olan Meva Selimoğlu, doğuştan gece körlüğü adı verilen bir hastalığa sahip. Hastalığı cezaevinde ilerledi. Daha önce yüzde 80 görüyorken şimdi durum tersine döndü.

Erzurum’da çiftçilik yapan baba Selimoğlu: “Sağ gözü yüzde 20, sol gözü yüzde 30 görüyordu. Kendi işlerini hallediyordu. Sürekli kontrol altındaydı, göz hastanesine gidip geliyordu. Hapse girdiğinden bu yana durum tam tersine döndü. Şimdi bir gözü yüzde 80, diğeri yüzde 70 görmüyor. Yani kızım cezaevinde kör oldu. Cezaevinin ortamı şartları hastalığını çabucak ilerletti. Orada işlerini tek başına göremiyor, sağa sola çarpıyor. Koğuştakiler yardımcı oluyor ama el kızı nereye kadar yardımcı olur. Şimdi bir de virüs salgını var. Annesi de ben de endişeliyiz. Sesimize kulak verilmesini istiyoruz. Kızım daha 32 yaşında.” ifadelerini kullandı.

[BoldMedya] 23.3.2020

Gerçekleri halktan saklıyorlar!

Rusya Doktorlar Birliği Sendikası, ülkedeki yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının gerçek boyutunun gizlendiğini ve vak'aların kayıtlara "zatürre" olarak geçirildiğini iddia etti.

12 Aralık 2019'da Çin'in Vuhan şehrinde başlayan ve bütün dünyaya yayılan Koronavirüs salgınında 12 bine yakın kişi hayatını kaybederken, vak'a sayısı 300 bine yaklaştı.

Aşı ve ilaç için yakın vadede bir gelişme olmayacağı belirtilirken, "hükümetler Koroanirüs vak'alarını gizliyor" iddiasına bir yenisi daha eklendi.

Rusya Doktorlar Birliği Sendikası Başkanı Anastasiya Vasilyeva, Koronavirüs'ün gerçek boyutlarının halktan saklandığını iddia etti.

Vasilyeva, "Doktorları gerçek durumu gizlemeye ve koruyucu ekipmanların eksik olduğu konusunda susmaya zorluyorlar. Ülkemizi tehlikeye atıyorlar. Bu yetkililerin aptallığıdır." dedi.

"HALKA KARŞI İŞLENEN BİR SUÇTUR"

Doktorların koruma ekipmanı olmadan hastaları tedavi etmek zorunda belirten Vasilyeva, "Doktorlara virüse karşı bütün dünyada kullanılan koruma ekipmanlarının verilmemesi halka karşı işlenen bir suçtur." ifadelerini kullandı.

"ZATÜRRE HASTALIĞINA UYGUN ŞEKİLDE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR"

Yetkililerin halkın panik olmasını engellemeye çalıştıklarını iddia eden Vasilyeva, "Yetkililer, 'Koronavirüs' kelimesini kullanmaktan kaçınıyor ve hastane birimleri ve hatta doğum evleri zatürre hastalığına uygun şekilde dönüştürülüyor." ifadesini kullandı.

[Samanyolu Haber] 23.3.2020

'Virüs sadece üç yolla bitirilebilir''

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, dünyada binlerce kişinin ölümüne neden olan koronavirüs salgınının; insanların virüse bağışıklık kazanması, etkin bir aşının bulunması ya da virüsün zaman içinde mutasyona uğraması sonucu etkisini yitirebileceğini söyledi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, aşı çalışmaları ve Kovid-19 pandemisinin seyri hakkında açıklamalarda bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü'nün 11 Mart'ta pandemi ilan ettiği koronavirüs kaynaklı Kovid-19'dan korunmada ilk kuralın hijyen olduğunu belirten Ceyhan, herkesin bireysel olarak başta el temizliği olmak üzere sağlık görevlilerince belirtilen kurallara uygun davranmasının önem taşıdığını söyledi.

'Tedbirli olmak, sosyal izolasyona ve hijyene dikkat etmek hayati öneme sahip'

Yeni tip koronavirüsün kuluçka döneminde, hastalarda hiçbir belirti göstermediği süreçte insandan insana bulaşabildiğine dikkati çeken Ceyhan, "Hastalığın kuluçka süresi 2 ila 14 gün arasında değişiyor. Bu virüs, grip, menenjit, zatürre, suçiçeği, kızamık gibi damlacık yoluyla bulaşıyor. SARS ve MERS'te ise hastalık, bulgular başladıktan sonra bulaşabiliyordu ama Kovid-19'da kuluçka döneminde hastalık bulaşıyor. Bu nedenle tedbirli olmak, sosyal izolasyona ve hijyene dikkat etmek hayati öneme sahip" dedi.

'Aşı çalışmaları ne kadar başarılı olacak bilmiyoruz'

Prof. Dr. Ceyhan, Kovid-19'un MERS ve SARS'tan daha hızlı yayılım gösterdiğine dikkati çekti.

Yeni tip koronavirüsün SARS ve MERS ile kıyasladığında daha bulaşıcı olduğuna işaret eden Ceyhan, "MERS'in bulaşıcılık katsayısı 2 idi, SARS'ın 1,8. Oysa Kovid-19'un yaklaşık 3" ifadesini kullandı.

Grip ve pnömokok aşılarının yeni tip koronavirüse karşı bir koruyuculuğu olmadığına değinen Ceyhan, aşı çalışmalarının sürdüğünü hatırlattı.

"Aşı bulunacak mı, aşı çalışmaları ne kadar başarılı olacak bilmiyoruz. Bir garantisi yok" diyen Prof. Dr. Ceyhan, ABD'nin başlattığı aşı çalışmaları hakkında şu bilgileri verdi:

"ABD'nin çalıştığı aşı farklı. Daha önce SARS için geliştirdikleri ve kullanılamayan aşının Kovid-19 için etkili olup olmadığına bakıyorlar. Çünkü, Kovid-19 ile SARS genetik olarak yüzde 85 benzerlik gösteriyor. Bu nedenle etkili olup olmayacağını inceliyorlar."

'SARS'ta virüs muhtemelen mutasyona uğradı ve bitti'

Prof. Dr. Ceyhan, Kovid-19'un farklı kıtalarda görülmesinin pandemik bir hastalık olduğunu gösterdiğine işaret etti. Pandeminin 3 yolla bitmesinin mümkün olduğunu anlatan Ceyhan, şunları söyledi:

"Ya insanların önemli bir kısmı bağışık hale gelecek ve virüs artık yayılamayacak ya da aşı bulunacak ve aşı ile insanlar bağışık hale getirilecek. Üçüncü olarak virüs mutasyona uğrayacak ve insandan insana bulaş özelliğini kaybedecek. Pandemi ancak bu üç yoldan biriyle bitecek. Örneğin, SARS'ta virüs muhtemelen mutasyona uğradı ve o şekilde bitti."

[Samanyolu Haber] 23.3.2020

Kılıçdaroğlu 'KHK mağduru sağlıkçıların' göreve çağrılmasını istedi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının etkilerine karşı hükümete bazı önerilerde bulundu.

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edilen sağlık çalışanlarının görevlerine iade edilmesi gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, askeri hastanelerin de süratle yeniden açılmasını tavsiye etti.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, tüm dünyayı etkisi altına alan ve binlerce kişinin ölümüne neden olan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı hükümete bazı önerilerde bulundu.

Sözlerinin başında bu mücadelede hayatını kaybeden vatandaşlara Allah'tan rahmet dileyen Kılıçdaroğlu, sağlık çalışanlarına teşekkür etti. Kılıçdaroğlu, bu salgının herkese ön yargılardan arınması gerektiğini gösterdiğini belirterek "Bu salgın bize birlikte hareket etmeyi gösterdi. Dayanışma güzeldir ve güçlendirir" ifadesini kullandı.

"Bugün siyasi polemik yapmaksızın bazı önerilerimizi sizinle paylaşacağım" diyen Kılıçdaroğlu, bunları şöyle sıraladı:

*5 Şubat 2019 tarihinden beri toplanmayan Ekonomik ve Sosyal Konsey toplanmalı, tüm ilgili kurumlar da ayrım gözetmeksizin davet edilmeli.

*Sağlık kuruluşlarının tıbbi ve konaklama ihtiyaçları hızla karşılanmalı.

*Kamu sağlık kuruluşlarındaki eleman açığı hızla giderilmeli, KHK ile gönderilenler ise sağlık kuruluşlarına geri çağrılmalı.

*Hem salgın hem de milli güvenlik açısından askeri hastaneler açılmalı.

*Merkezi yönetim ve belediyeler eşgüdüm içinde çalışmalı.

*Geçici olarak kapatılan iş yerlerinden, esnafın kira harcamaları hazine bakanlığınca karşılanmalı, çalışanların ise asgari ücret üzerinden işsizlik sigortası fonundan karşılanmalı ve çalışanların kredileri 3 ay ertelenmeli.

*Çiftçilerin borçları yeniden yapılandırmalı ve faizsiz olarak ertelenmeli.

*Okulların zorunlu olarak ücretli öğrenmen ve kursiyer öğretmenlerin mağduriyetleri giderilmeli.

*Küçük ve orta boy işletmelerin kredi kullanmaları için TBMM'de yeni bir düzenlemeye gidilmeli.

*Konaklama, ulaşım gibi faaliyetler gösteren yerlere kolaylık sağlanmalı.

*Yoksullar sağlıkları ile uğraşırken, 2 bin liralık gelir güvencesi sağlanmalı.

*Kendi sağlıklarını tehlikeye atan sağlık çalışanlarına her ay 2 maaş değerinde ücret yatırılmalı ve sağlıkta şiddet kanunu artık yürürlüğe girmelidir.

*Kamu ve özel işbirliği ile yaptırılan, hazine garantili ödemeler 1 yıl ertelenmeli.

[Samanyolu Haber] 23.3.2020

Piknikçileri gören Çin Başkonsolosu: Ya arkadaş nasıl anlamaz insanlar!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu "Tümüyle sokağa çıkma yasağı gelebilir" dedi. İmamoğlu ayrıca Çin'in İstanbul Başkonsolosu'yla telefon görüşmesindeki diyaloğu anlattı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir televizyon kanalındaki programa katılarak Koronavirüs için alınan önlemler ve sokağa çıkmama uyarılarına dikkat çekti. Koronavirüs vakalarının görüldüğü diğer ülkelerde sokağa çıkma yasağı getirildiğini hatırlatan İmamoğlu, "Dün birkaç manzara yine bana ulaştı. İnsanların, özellikle gençlerin maç yaptığı, spor yaptığı şeklinde… Tümüyle bunlar aslında ne kadar hafife aldığımızın göstergesi. Net olarak söyleyeyim: Nasıl ki 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı getirildi, bu, tümüne getirilmeyecek anlamına gelmiyor. Dünyada bu yapıldı. Mecbur kalınırsa; -ki bütün verileri bana göre var- bu uygulamaya bile ülkemizin, devletimizin gideceği ortada. Sürece bu ciddiyetle hepimizin bakması lazım" diye konuştu.

65 yaş ve üstü vatandaşlara salgın nedeniyle getirilen yasaklar sonrası insanların yaşlılara karşı davranışlarına da dikkat etmesi gerektiğini belirten İmamoğlu, "65 yaş üstü deyince, sanki bir tek hastalık onlara bulaşmış ve toplumsal bir tepkiye, -benzetmek gibi olmasın da eski tabirle ‘vebalı gibi’ davranışa- maruz kalan yaşlı vatandaşlarımız var ülkemizin farklı noktalarında. Bu, hiç doğru değil" dedi.

ÇİN BAŞKONSOLOSU BANA 'YA ARKADAŞ NASIL ANLAMAZ İNSANLAR' DEDİ

İmamoğlu, "Ne yazık ki insanlar, havalar da iyi olunca, pikniğe dönük meraklarını gösterdi. Bu, kaldırılabilir bir şey değil. Görüntüleri görünce, o gün yine sosyal medya üzerinden yayın yapmak zorunda kaldım. Çok ilginç bir şey söyleyeyim. Çin’in İstanbul Başkonsolosu’nun evi Belgrad Ormanı’na yakın bir yerde. Telefon konuşmamızda isyanla bana, ‘Ya arkadaş nasıl anlamaz insanlar? Nasıl parka çıkarlar? Şu anda araba çekecek yer yok Belgrad Ormanları civarında” dedi. Bu, çok ürkütücü bir şey. İşte böyle anlarda insanın nefesi kesiliyor, her şeyi söyleyebiliyor. Başkan’ın duygularını uzaktan hissedebiliyorum. Keyfin, alışverişin, bunların zamanı değil" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 23.3.2020

Almanya: İnsanlar evde tutuldu, hastalık durağan döneme girdi

Almanya'da Robert Koch Enstitüsü (RKI) Başkanı Prof. Lothar Wieler, koronavirüs salgınında yaşanan artışın, sıkı sosyal mesafe önlemleri sayesinde ilk kez durağan bir döneme girdiğini söyledi.

Alman federal hükümetinin bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve kontrolünden sorumlu kurumu Robert Koch Enstitüsü'nün (RKI) Başkanı Prof. Lothar Wieler, ülkede koronavirüs salgınına karşı alınan sosyal mesafe tedbirlerinin olumlu sonuçlarının görülmeye başlandığını açıkladı.

Günlük basın toplantısında konuşan Wieler, "Salgındaki büyüme eğrisinin düzleştiğine dair işaretler görüyoruz, ancak bunu çarşamba günü kesin olarak onaylayabileceğim, bazı sağlık kurumları hafta sonunda dair verilerini henüz sisteme girmedi" ifadelerini kullandı.

Salgının yükseliş ivmesinin daha da yavaşlayacağı konusunda iyimser olduğunu belirten Wieler, bunun sebebini okul kapanması ve kamu toplantılarındaki yasakları da içeren sosyal uzaklaştırma önlemleri olduğunun altını çizdi.

Almanya'daki tedbirlerin oldukça etkili olduğunu belirten Wieler, davranış biçimlerini düzeltmeyen kişilerin de olduğunu söyledi.

Wieler, 30 milyon cep telefonu kullanıcısının hafta sonu anonim olarak izlenen verilerine göre, vatandaşların hareketliliklerini önemli ölçüde azalttığının gözlemlendiğini belirterek "Gün, mesafeyi koruma günü" dedi.

'Enfekte olanların yaş ortalamasının 45'

Koronavirüse ilişkin verileri de paylaşan Wieler, enfekte olanların yaş ortalamasının 45, hastalıktan ölenlerinkinin ise 82 olduğunu söyledi. Testi pozitif çıkanların yüzde 50'sinin erkek, yüzde 43'ünün ise kadın olduğunu kaydeden Wieler, en çok rastlanan semptomların ise öksürük (yüzde 55) ve ateş (yüzde 40) olduğunu vurguladı.

Wieler ayrıca, koronavirüs teşhisi konduktan sonra ölen herkesin, başka hastalıkları veya tıbbi komplikasyonları olsa bile kayıtlara 'koronavirüs ölümü' olarak geçtiğini kaydetti.

Şimdiye kadar sosyal mesafeyi korumak için okulların kapandığı, halka açık toplantıların durdurulduğu ve son olarak 2'den fazla kişinin bir araya gelmesinin yasaklandığı Almanya'da 24 bin 859 vaka bulunurken, 97 ölüm gerçekleşti.

Dün Almanya Başnakanı Angela Merkel, kendisine birkaç gün önce koruyucu amaçla zatürre aşısı yapan doktorun koronavirüs testinin pozitif çıktığını, bir saat önce basın toplantısı düzenleyen Angela Merkel'in, toplantının ardından doktorun koronavirüs testinin pozitif çıktığından haberdar olduğunu belirtti.

[Samanyolu Haber] 23.3.2020

Çok yazık oldu Türkiye [Turhan Bozkurt]

Koronavirüs salgını bütün dünyayı kasıp kavuruyor. 15 bine yakın insanın hayatını kaybettiği salgında vak’a sayısı 300 bine yaklaştı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), “Aşıyı 2021 yılından önce beklemeyin” mesajı vererek virüs ile mücadelenin çetin geçeceğini ortaya koydu.

Salgının hem üretimi hem de tüketimi aynı anda çökertmesi dünyayı eşine az rastlanır bir krizle karşı karşıya getirdi.

AMERİKA YANGINI SÖNDÜRMEK İÇİN ALARM VERDİ

Bütün sistem çökebilir. Merkez bankaları ve gelişmiş ekonomiler bütün barutlarını kullanıyor. Bütün kurumları ile teyakkuza geçtiler.

Amerikan Merkez Bankası (Fed) 3 Mart’ta ve 16 Mart’ta açıkladığı paketlerin tesirsiz kaldığını görünce 23 Mart’ta “sınır/limit yok” diyerek tansiyonu düşürmeye çalıştı.

Fed her gün 125 milyar dolarlık Hazine kâğıdı satın alacak. Fonların elinde kalan mortgage kâğıtları da var listede. Almanya 500 milyar euroluk paketi 750 milyar euroya çıkardı.

Almanya, Türkiye’nin milli gelirini ikiye katlayacak kadar kaynağı krizde şirketlerini ve vatandaşlarını ayakta tutmak için harcıyor.

ORTALIK YANGIN YERİ, ERDOĞAN NEREDE?

Büyük-küçük demeden bütün devletlerin liderleri, vatandaşını teskin etmek ve salgınla mücadele eden birimlerine destek vermek için günlük mutad basın toplantısı düzenliyor.

Savaştan beter bir dönemde her devlet vatandaşının yanında olduğu mesajını veriyor. Türkiye hariç.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her konuşması 30 kanalda yayınlanıyordu.
Attığı her adım son dakika flaşı ile duyuruluyordu.

Saray’da çekilmiş ve sosyal medyada yayınlanmış kısa bir-iki video da olmasa insanların aklına başka şeyler gelecek.

Vak’a sayısına kıyasla Çin, İspanya ve İtalya’dan sonra en fazla can kaybı veren Türkiye’de devlet tatile çıkmış gibi… Erdoğan da kayıp bakanları da...

VATANDAŞ PERİŞAN VE ÜMİTSİZ...

Sahipsizlik görüntüsü endişeleri daha da artırıyor. Ücretsiz izne çıkarılanlar kiradan faturalara kadar masrafları nasıl karşılayacağını bilmiyor.

Lokantalar, restoranlar (paket servisi hariç) ve berberler kapatıldı. Onlara dönük hiçbir destek yok.

İşletmelere dönük bir destek verilmemesi birkaç ay içinde seri iflasları başlatabilir. Türk Hava Yolları (THY) bütün iş ortaklarına bugün bir mesaj geçti ve 15 Haziran’a kadar bütün ödemeleri durdurduğunu açıkladı.

Bu karar THY’ye göre personel istihdam eden, buradan gelen nakite bel bağlayan yüzlerce şirket için “ölüm fermanı” demek. 


AKP lideri Erdoğan, halk Koronavirüs salgını ve ekonomik kriz yüzünden zor günler geçirirken Saray'dan dışarı çıkmıyor.

Son makalede “Erdoğan’ın adım adım Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısına” ilerlediğini belirtmiştim. Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın IMF’ye “Kredi değil de Korona yardımını kabul edebiliriz.” dediği iddia ediliyor.

IMF’den 5 milyar dolarlık bir kaynak temin edilmesi için müzakere yürütülüyormuş. Türkiye’ye 5 değil, 50 milyar dolar bile yetmez. IMF'nin bu teklife şimdilik nazik bir dille hayır dediği konuşuluyor.

IMF 2001 krizinde olduğu gibi doğrudan kredi anlaşmasında (Stand by) ısrarcıymış.

IMF PARA VERMEYECEKSE KARŞILIKSIZ PARA BASIN!

Artık AKP’nin algı oyunları ile uğraşacak ne vakit ne de tahammül kaldı. İnsanlar ölüyor ve yarın ne olacağı belli değil. Yeter ki ekonomideki çöküşü bir nebze durduracak bir kaynak bulsunlar.

IMF’den ya da başka bir kuruluştan yardım alsınlar da ne şekilde alırlarsa alsınlar. Koronavirüs’ün derinleştirdiği ekonomik krizden dış destek olmadan çıkamayız.

Destek bulunamazsa geriye bir ihtimal kalıyor. O da Merkez Bankası Matbaası’nın 24 saat mesai yapması.

Karşılıksız para basmak bile bir çözüm.

Siyasi, iktisadi ezberleri unutun. Herkes ve her devlet ayakta kalmak için mücadele veriyor. 1929 Büyük İktisadi Buhran bile hafif kalacak bu krizin yanında.

Krizin ölümcül serpintileri nisan-mayıs aylarında en üst seviyeye çıkacak.

Şu günlerde ilaç gibi gelecek ihtiyat akçesine (kefen parası) kadar harcadılar.

Yurt dışından borç alınan dövizleri inşaat çukuruna gömdüler. Rüşvet ve yolsuzlukla bünyeyi kemirdikçe kemirdiler. Sülale boyu servetlerine servet kattılar.

Milleti de salgının ortasında yapayalnız bıraktılar.

Şimdi kuytu köşelerde “salgın geçse de kurtulsak” diye bekleşiyorlar.

Çok yazık oldu Türkiye’ye. Yazık ettiler, çok yazık...   

[Turhan Bozkurt] 23.3.2020 [Samanyolu Haber]

Bediüzzaman’ın Vefatı - 3 [Fikret Kaplan]

Bediüzzaman’ın son günlerini anlattığımız yazı dizisinde, Üstad ile son yolculuğuna bizzat katılan ve vefat anına kadar yanından ayrılmayan Bayram Yüksel Ağabey üçüncü bölümde anlatmaya devam ediyor:

‘…Ve Hüsnü kardeşi araba ile beraber otelin önüne getirdiler, halk müthiş kalabalıklar hâlinde toplandı. O anda otel müsteciri Mahmud Efendi, komiseri merdivenden aşağıya itti:
‘Benim misafirimi nasıl zorla göndermek istersin?’ diye bağırdı.
Halk müthiş bir heyecan içinde idi. Biz de:
‘Üstad’ı zorla Isparta’ya gönderiyorlar.’ diye halka söyleyince halk daha fazla heyecana geldi:
‘Nasıl olur da böyle kıymetli bir misafirimizi, ölüm döşeğinden zorla kaldırıp gönderirler?’ diye bağrışmaya başladılar. Vaziyet çok gerginleşti. Polisler artık yukarı çıkıp otele giremez oldular. O zaman:
‘Aman şoför nerede, arabayı buradan götürsün.’ diye rica ettiler. Araba otelin önünden ayrıldı. Araba gittikten sonra millet biraz teskin oldu. Halk da yine Üstad’ı ziyarete devam ediyorlardı. Esnaf, memur, âmir, bütün particiler, askerler hep geliyorlardı. ‘Üstad’ı göreceğiz, Üstadı ziyaret edeceğiz.’ diye...

O arada bir doktor geldi, Üstad’ı muayene etmek için emniyetten bizzat gönderilmişti. Doktor muayene etmeden tekrar doktoru geri çevirdiler. Çünkü doktor muayene etse mümkün değil ki sağlam raporu versin. Hasta raporu almaması için muayene ettirmeden geri çevirdiler.
Tekrar komiser rica etti, kendisi bizzat Üstad ile görüşmek istedi. Hatta komiser şöyle demişti:
‘Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat’î emir var, hemen Urfa’dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi arabanız ile gidemezseniz, sizi ambulansla göndereceğiz.’
‘Efendim hastalığı şiddetlidir, tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz, zaten bitkin bir hâldedir.’ dedik.
O da:
‘Buraya nasıl kalkıp geldi ise, öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey’den gelen emir kat’îdir. Hemen Urfa’dan çıkacaksınız.’
‘Biz hiç müdahale edemeyiz, siz gelin, bizzat söyleyip durumu arz edin, bize gidelim derse biz de gideriz. Biz kendisine hiçbir şey söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz.’
Emniyet Müdürü ve memurlar hiddetlenip bağırıp çağırıyorlardı:
‘Ne demek o öyle, siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?’
‘Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen yerine getiririz.’
‘Ben de âmirlerime bağlıyım. İki saat içinde burayı terk edip Isparta’ya döneceksiniz.’ diyorlardı.

Bu esnada Bediüzzaman’ın Urfa’dan çıkarılacağı haberi bütün havalide süratle yayılıyordu. Durumu haber alan DP İl Başkanı Mehmed Hatiboğlu koşarak Emniyete gelip Emniyet Müdürü’ne sertçe çıkışıyordu:
‘Ne oluyor, eğer Bediüzzaman Hazretleri’ni buradan çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım dahi attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir.’
‘Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği gibi dönecek.’ diyorlardı.
‘Nasıl döner yahu, adamcağız şiddetli hasta, kıpırdayacak hâlde değil, çok muhterem bir zâttır, misafir olarak buraya gelmiş. Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok.’
‘Efendim, Ankara’dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat’îdir, derhal dönmesi lâzım.’ denince, hiddetlenen Hatiboğlu tabancasını masaya dayadı.

Bediüzzaman’ın Urfa’dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi otelin önünde toplanmışlardı. Bu durum karşısında hastaneye koştuk. Baştabibe bir dilekçe ile müracaat ederek, yola devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini istedik. Mehmed Hatiboğlu hükümet doktorunu getirdi. Bediüzzaman’ı muayene eden doktor:
‘Siz ne cesaretle buraya geldiniz, kırk derece ateşi var. Bu durumda hiçbir yere gidemez. Yarın dokuzda gelin, bu zâta heyet raporu verelim. Bu hâli ile bir yere gidemez.’ diye teminat verdi.
Akşam namazından sonra ben bir türlü ayakta duramadım. Durumu Zübeyir Ağabey’e anlattım:
‘Kardeşim, git yat.’ dedi ve ben de yattım. İki saat filan uyumuşum ki Zübeyir Ağabey geldi:
‘Kardeşim tahammül kalmadı, bir haftadır uyumadım.’ Ben de:
‘Gel Zübeyir Ağabey, hemen nöbeti değişelim.’ dedim. Yatsı namazını kıldım. Zübeyir Ağabey yattı. Hüsnü kardeşimizle beraberdik. Hüsnü:
“Düşeceğim, ayaklarım da uykusuzluktan sancıyor.’ dedi. Hüsnü’ye:
‘Ben iyiyim, sen de git.’ dedim.
Ben, Üstad’ın yanında idim, kapı arkadan kilitliydi. Gündüzden Üstad çok hararetli olduğu için, buz istemişti. Biz aramış bulamamıştık. Gece arkadaşlar bir yerden buz bulup getirmişlerdi:
‘Buz bulduk Üstadım.’ dedim, istemedi.
‘Üstadım çay yapayım.’ dedim. Üstad: ‘İstemez.’ diye işaret etti.

Üstad’ın mübarek dudakları kuruyordu. Ben ıslak mendille siliyordum, bu hiç görülmemiş bir hararetti. Saat iki buçuk sıralarında idi. Ben Üstad’ın üzerini örtüyordum. Üstad yatıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Üstad ışıktan rahatsız olmasın diye lâmbaya mendil sararak ışığı azaltmıştım. Bir ara birden Üstad boynumu tuttu, ben Üstad’ın kollarını ovuyordum. O anda Üstad ellerini göğsüne koydu uyudu. Ben de Üstad uyudu diye sobayı yaktım. Üstad’ın ayak ucuna geçip uyanacak diye bekliyordum. Ağabeyler de gelecek ve sahur yemeği yiyeceğiz, diyordum.

Ah bilmiyordum ki Üstadım ebedî âleme göçmüş. Bu fâni dünyaya gözünü yummuş. Başımdan hiç geçmemişti ki nasıl bileyim, Üstadımın vefatını anlamayarak uyudu zannediyordum. Sahur da geçti. Abdullah ve Zübeyir Ağabeyle Hüsnü kardeş geldiler:
‘Bayram, uyuyakalmışız.’ dediler. Ben de:
‘Siz gelin, Üstad uyudu, üşütmeyin, ben sabah namazını kılayım.’ diye onların yattığı odaya geçip namaz kıldım. Cüzüm vardı, onu okuyup biraz yatayım derken, birden içeriden ağabeyler:
“Yahu Bayram, Üstad Hazretleri’nden ses gelmiyor.’ dediler. Ben:
‘Üstad uyudu, onu üşütmeyin.’ dedim. Tekrar geldiler:
‘Bayram, Üstad’dan ses gelmiyor.’ deyince ben de beraber Üstad’ın odasına vardım. Zübeyir Ağabey başucunda, dördümüz Üstad’a bakıyoruz. Üstad’dan hiç ses gelmiyor. Fakat vücudu sıcacık. Bizi müthiş bir telâş aldı. Zübeyir Ağabey:
‘Üstad’da böyle hâller olur, geçer.’ diyordu ama, ben fena üzülüyordum. Hiçbirimizin başından böyle bir hâdise geçmemişti. Zübeyir Ağabey:
‘Urfa’da Elazığlı Vaiz Ömer Efendi var, ona haber gönderelim, o bilir.’ dedi. Haber gönderdik, geldi. Üstad’ı görünce:
“Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara Sûresi 2/156) ‘Üstad vefat etmiş kardeşlerim.’ dedi. (23 Mart 1960 Çarşamba)

Üstad’ın vefatına katiyen inanmıyordum. 1949’da Afyon hapsinde Üstadımızı zehirlemişlerdi. Üstad’ın dili kızarmıştı. Biz devamlı ağlıyorduk. Zübeyir Ağabey’le Ceylân Ağabeyler beraberdi. O anda Ahmed Feyzi Ağabey: ‘Budalalar ne ağlıyorsunuz, daha Üstad’ın ömrü uzun.’ demişti. O anda Ahmed Feyzi Ağabey’in sözleri hatırıma geldi. ‘Acaba yine Üstad’ın ömrü uzun mu?’ diye kendimi teselli ediyordum. Kimseye bir şey diyemiyorduk.

Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş, Üstad’ın yanından ayrıldılar. Isparta, Ankara, Emirdağ, İstanbul, Diyarbakır vesaire yerlere Üstad’ın vefat haberini telgraf çekerek bildiriyorlardı. Sabahleyin halk yine Üstad’ı ziyarete başladı. Ben de pencereden:
‘Üstadımız uyudu.’ dedim.

Üstadımızın üstüne bir tülbent örtmüştük. Az sonra otel sahibi gelmiş, kapıdan şöyle bakınca durumu anlamıştı. Eyvah, deyip dizlerine vurarak feryat etmeye başlamıştı. Dışarıda otelci ile Emniyet Müdürü karşılaşınca, Emniyet Müdürü:
‘Bu telâş nedir?’ diye soruyor, o da:
‘Bediüzzaman Hazretleri vefat etti.’ demiş.
‘Hakikat mi?’ diyor, o da:
‘Evet.’ diyor.
Emniyet Müdürü ve bütün emniyet teşkilâtı ve otelin önüne Üstad’ı Isparta’ya zorla göndermek için gelen jandarma teşkilâtı geri döndüler. Hemen Emniyet Müdürü aslı olup olmadığını anlamak için bir doktor gönderdi. Doktor geldi ve Üstad’ı muayene etti ve:
‘Allah Allah çok fazla harareti var.’ dedi. Bana:
‘Bir ayna var mı?’ diye sordu. Üstad’ın ağzına, getirdiğim aynayı koydu, nefes gelmediğini görünce:
‘Evet, Üstad vefat etmiş.’ dedi. ‘Fakat hiç ölüm hâline benzemiyor, yalnız bu cenazenin hemen kalkmasını istemiyorum. Biraz kalsın, ben şüpheleniyorum.’ dedi.
Daha sonra doktor raporu yazdı ve emniyete verdi. Zaten biz de hemen kalkmasını istemiyorduk. O arada tereke hâkimi geldi. Üstad’ın saat, cübbe, seccade, sarık gibi eşyalarını tesbit etti. Bunları kardeşine verilmesini kararlaştırdı.

Vefat haberini alan binlerce Urfalı akın ederek otelin önünü doldurdular. Bütün illere telgraflarla, telefonlarla Üstad’ın vefat haberi duyuruldu. Mehmed Hatiboğlu ve diğer Urfa’nın ileri gelenleri, ‘Üstad’ı Dergâh’ta yıkayacağız ve oraya defnedeceğiz.’ diye karar aldılar. Üstad’ın mübarek naaşı öğle namazından sonra İpek Palas’tan alındı ve iki saatte ancak Dergâh’a gidebildi. Müthiş bir kalabalık vardı. Bütün Urfalılar dükkânlarını kapamışlardı. Cenaze giderken ben ve Hüsnü kardeş bayılmıştık.
Urfa’da şimdiye kadar böyle bir kalabalığın daha meydana gelmediğini söylüyorlardı Urfalılar...
Dergâh’a vardığımızda çok kalabalıktı. Dergâh’a girmek de çok zordu. Bizim içeri girmemiz için açıldılar. Üstad’ın cenazesini Dergâh’ın içinde yıkamak mümkün oldu. Üstad’ın cenazesini Molla Abdülhamid Efendi yıkadı.

Bediüzzaman Saîd Nursî’nin cenazesini yıkayan Urfa’nın büyük ve tanınmış âlimlerinden Molla Abdülhamid Efendi bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Kadıoğlu Camii’nde itikâfta idim. Gece rüyamda Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ni gördüm. Bana “Ben vefat edeceğim. Benim cenazemde bulunup beni yıkayacaksın.” diye emretti. Ben de cevaben, ‘Ya Üstad! Şu anda dinen itikâftan çıkmama cevaz yoktur. Nasıl çıkabilirim.’ dedim. Bunun üzerine Hazreti Üstad: ‘Mülteka’l-Ebhur’un filân sayfasında cevaz vardır. Oraya bak.’ dedi. Sabahleyin uyandım. Rüyamın heyecanı içinde hemen kitaba baktım. Hakikaten aynen dediği gibi çıktı. Ben de itikaftan çıkarak cenazesini yıkamak şerefine nail oldum.”

Molla Abdülhamid Efendi Şafiî mezhebindendi. Üstad’ın hizmetkârları Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş ve Hulusi Ağabey beraber yardım ettik. Oradan Ulu Cami’ye Üstad için hatim okumaya gittik. Cenazeyi de beraber götürdük.

O gece Üstad’ın cenazesi camide kaldı. Diyarbakır, Elâzığ, Maraş, Gaziantep, Adana ve Urfa civarı, vilâyet, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu. Cenaze Cuma günü kaldırılacakken Urfa’da çok fazla izdiham olmasından dolayı vazgeçildi. Bir de Isparta milletvekilleri Menderes’e çıkarak, Üstad’ın cenazesini Isparta’ya götürmek istediklerini söylemişler.

Urfa halkı bunu duyunca, ‘Biz buradan cenaze vermeyiz.’ dediler. Ve günden güne de sadece Türkiye’den değil, dış devletlerden duyanlar da Üstad’ın cenazesine geliyorlardı. Bu durum üzerine Urfa Valisi Şerafettin Atak, bizi çağırdı ve rica etti:
‘Cenaze, Cuma günü kalkacaktı, çok fazla dahilden ve hariçten kalabalık gelmeye başladı, sizden rica ediyorum, biz bugün ikindi namazını müteakiben cenazeyi defnedeceğiz.’ dedi. Aniden belediye hoparlörüyle ilân edildi:
‘Cenaze namazı Perşembe günü ikindi namazından sonra kılınacak.’ diye. Bir gün önce de Cuma namazında kılınacağı ilân edilmişti. Ve Perşembe günü ikindi namazını müteakiben, Vali ve Belediye Reisi de dahil olmak üzere cenaze namazı kılındı.

Şunu arz etmeden geçemeyeceğim: Cenaze yıkanırken, muhtelif renk ve büyüklükte çeşitli kuşlar geldiler, biz hayret ettik ve hafif hafif de yağmur devam ediyordu. Urfa’da Mübarek Şeyh Müslim isminde bir zât, 1954 yılında Dergâh’ı tamir ettirdiği sırada ayrıca kendisi için de bu iki kubbeli yeri yaptırıyor. Talebeleri ve müridleri vasiyeti anında, ‘Seni buraya defnedelim.’ dediklerinde, ‘Benim yerim başka yerdir. Buranın sahibi vardır ve gelecektir, burası onundur.’ diyor.

Üstadımızı defin anında, cenaze kabre indirilirken, çok fazla kalabalıktı. Hatta bir ara Vali yere düşüp altta kalarak eziliyordu. Cenazeyi taşımak için birlikler, halk ve polis birbirlerinin ellerinden âdeta zorla alıyorlardı.

Acayip bir kalabalık vardı. Perşembe günü ikindi namazını müteakip Üstadımız defnedildi. Ancak, hususi araba tutanlar yetişebildiler. Ceylân Ağabey, Çalışkan Hanedanı, Emirdağ Nur talebeleri çok zor yetiştiler. Merhum Ceylân Ağabey çok fazla üzüldü. ‘Kaç sene Üstad’a hizmet ettik de vefatında bulunamadım.’ diye. Çokları da Cumaya kalkacak diye, Cuma günü sabah geldiler. Emniyet mülahazasıyla askerî birlikler, Urfa’nın etrafını tanklarla çevirmişti.

Devam edecek: Üstad’ın Kabrinin Bilinmeyen Bir Yere Nakledilmesi ve Üstad’ın Kabri İle Alâkalı Vasiyeti…

[Fikret Kaplan] 23.3.2020 [Samanyolu Haber]

Biz Onu Yeni Tanımıyoruz [Abdullah Aymaz]

1960’ta tarihi bir câminin çevresinde yapılmış bir yurtta kalıyoruz. Oradan İmam-Hatip Okuluna gidiyoruz. İmam Hatip dışında her gün ayrıca yaz tatillerinde de iki ay devamlı kursta dersler alıyoruz. Kur’an Kursunda resmi hoca olmayanlara ders başına 10 lira eğer gece nöbete kalırsa 17,5 lira ücret veriliyor. Yemek saatlerinde orada bulunan hocalarımız öğrencilerle beraber yemek yiyorlar… Durum böyle iken 1966 şubatında camiye bir vaiz tayin edildi; her Cuma vaaz ediyor ve hutbe okuyor… Aynı zamanda bu cami bitişiğindeki yurda da müdür oldu. Her gün kurs talebelerine ve İmam-Hatipte okuyan oradaki yatılı öğrencilere de derse giriyor. Geceleri de hep nöbetçi oluyor. Zaten o geldikten sonra başka nöbetçi hoca kalmadı. Günlük on saat derse girmesi çok olmuştur. Tatil zamanlarında da öyle… Eğer hesap edecek olursak her gün için 117,5 lira ücret alması lazım. Hiçbir ücret almıyor. Öğrencinin yemeğinden yemiyor. Mecbur kalırsa ücretini veriyor. Hatta vaizlikten gelen maaşının büyük bir kısmını, izzet ve onurlarını rencide etmeyecek biçimde muhtaç öğrencilere öğrenci mümessili eliyle veriyor… Hak ve hukuka çok dikkat ediyor ve öğrencilere bu hususta sık sık irşadlarda bulunuyor. “Eğer arpa kadar başkasının hakkı üzerimize geçerse bunun hesabı ağır”  diye telkinlerde bulunuyor. O günlerde orta kısımda okuyan bir öğrenci arkadaşımız, izinde Alaşehir’e gidiyor. Oradan bir minibüsle yakın bir kasabaya bir arkadaşının ziyaretine gidiyor. Dönerken bakıyor,  parası çıkışmıyor. “Şoför amca param eksik, kimliğimi size bırakayım, evimizden paranın üstünü getireyim” diyor. “Evladım zaten cüzî bir şey kimliğin sen de  kalsın” diyor. Parayı bulup getiriyor. Adam “Sen nerde okuyorsun, şimdi böyle hakka hukuka riayet eden gençler kalmış mı?!” diyor.

1967’de bir zelzele olmuştu. O yaz camide tamirat vardı. Bu münasebetle caminin eski halıları kaldırılıp yepyeni halılar döşendi. Bu eski halıları evlerde kalan öğrenciler için idareden isteyip serdirmişti. Seneler sonra teliflerinden gelen paralardan büyük miktarını ayırıp caminin idaresine o eski halıların karşılığı olarak gönderdi. Hatta onunla, bir ek bina yapıldığını işittik…

1980’den sonra bir ziyarete giderken kış günü bir camiye namaz için giriyorlar. Hava soğuk olduğu için sobaya odun atıp ısınıyorlar. Hak geçmesin diye neredeyse bir araba odun parası bir zarfa koyup İmam efendinin göreceği yere bırakıyor. Bir de özür mektubu yazıyor. Cuma günü hutbede bunu konu yapıp anlatan imam, hayretle “Acaba bu kim? Dünyada böyle insanlar kaldı mı?” diye konuşuyor. Olayı bilen bir arkadaşımız da tevafukan bu konuşmayı duymuş, bizlere nakletti…

Bir arkadaşımız uzak bir şehrimize konferansa gitmişti… Sorular v.s. yüzünden konuşma uzamış, onun da hemen dönmesi gerekiyormuş. Bazı hatırlılardan istirham etmişler, uçağın yarım saat veya bir saat tehirini sağlamışlar. Bunu duyunca çok üzüldü. “Nasıl olur, bir uçak dolusu insanın hukukuna girilmiş. İnsanların acele ve önemli işleri olabilir. Arkadaşımız yolcuların isimlerini öğrenip teker teker helallik dilesin, ne olur!.. Yarın Hak Katında hesabı, ağır olur.” dedi. Arkadaşımızın ulaşabildiklerinden helâllik istediğini, bazılarından da ağır hakaretler işittiğini biliyorum.

Siz bu zâtın kim  olduğunu elbette anlamışsınızdır. Bazıları hançerini kalbimize sağlarcasına bu zâta iftirada bulunabiliyor.

Çoğu işkence ve baskı altında alınan ifadelerin mahkeme tutanaklardan alınmış, bir kısmı da haset-kin veya başka sebeplerle iftiracılar tarafından üretilmiş sözlere dayanarak ortaya sürülen bu iddialara karşı dik durmamız gerekiyor… Öyle bir imtihanla karşı karşıyayız ki, hak-hukuk tanımayan ve koskoca bir devletin gücünü ve imkanlarını şu Hizmeti yok etmek için  mafya usulü yollarla gayret sarf edenlere karşı, birlik, tesanüd içinde yek-vücud halinde durmamız gerekiyor. Bir kısmı hasetten –fesattan, bir kısmı İslamiyete ta temelden cibillî düşman olanların koalisyonu olan bir muarızlar topluluğu karşısındayız… İhâfe-ızrar, korkutma, işkence, hatta öldürme-yıldırma mengeneleri içinde kardeşlerimizi sıkıştırıyorlar. ZER (altın yani para, makam, şöhret) ve ZOR yolunu tercih eden bu şirzime, ehl-i hizmetin sadece Hizmetten vazgeçmesini istemiyor, o kadarcıkla tatmin olmuyor, asla yetinmiyor. Bilakis, ellerine verdikleri hançerleri bizim ciğerlerimize saplatıyor, ama yetmiyor.  “Saplarken zevk alacaksın, şevk alacaksın yani aşkla sokup kanırtacak ve bundan büyük lezzet duyacaksın!” diyor. Hizmetten vazgeçmek yetmiyor. Arzu ve iştiyakla zulüm ve gaddarlıkları alkışlayacaksın, diye ısrar ediyorlar.

Merhum Ahmed Ramazan Ağabey anlatmıştı: “1958 Irak İhtilali sırasında Bağdat’ta bulunuyordum. İhtilalciler, seyyid ve şeriflerden idareci olan Abdülilah’ı ve Nurî Paşa’yı çok feci şekilde öldürmüşlerdi. Ben gözlerimle şunu da gördüm. Seyyide olan bir hanım kızı getirdiler, ellerinden ayaklarından arabalara bağlayıp parçalattılar. (Algı operasyonların hipnotize edilen) kadın-erkek halk da el çırparak bu cinayeti destekliyordu: “Allah'ım bu fecaatin bu halka karşılığı ne olur! Bunların başlarına neler gelir acaba?” diyordum. O ihtilali yapan generali başka bir general devirip öldürdü. Onu başkaları… Sırayla Saddam aynı yoldan geçtiler. Cezasız kalan zalim ve diktatörler adına hiç kimse kalmadı. O Allah öyle bir Allah’tır ki…

[Abdullah Aymaz] 23.3.2020 [Samanyolu Haber]

Karakaçan'ın Günahı! [Kadir Gürcan]

Rahmetli Nasreddin Hoca'nın alınganlığı dillere destandır. Hanımı bir gün, “Hoca, yanıma fazla sokulma az öte git!” deyince, rahmetliye fazla dokunmuş. Vefakar dostu, yol arkadaşı Karakaçan'a binip siniri dağılana kadar, şöyle bir açıldıktan sonra, geriye dönüp “Hanım, daha gideyim mi?” diye kendi kendine söylenmiş.

Siyasi hayatta fazla vakit harcayanların yaşa bağlı rahatsızlıkları farklı şekilde tezahür ediyor. Sıradan insanlar son demlerinde tul-u emellere düşüp, para ve ömür konusunda yeni hırslara kapılırlarmış. Siyasi figürlerde bilinen bu semptomlara, fazla alınganlık, siyasi görünürlük, egoizm, narsizm gibi kronik durumlar da ekleniyor. Siyasi güçleri ölçüsünde, memnun edilmeleri, gönüllerinin alınması ve küskünlüklerini giderilmesi için harcanan emeğin bini bir para.

Dünyayı kasıp kavuran öldürücü virüse karşı herkes canla başla bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu tür umumi felaketlerde devlet imkanlarının seferber edilmesi kahramanlık ya da civanmertlik değil. Devlet dediğimiz aygıtın varlık hikmeti bu. Hükümet ve iktidarların, yüzyılda bir ya da iki kez tekrar ettiği bilinen bu tür umumi afet, felaket ve salgın türünden sürprizlere karşı kendilerini hazırlamaları ve muhtemel senaryolara karşı stratejiler geliştirmeleri bir vazife. Ulufe ya da bağış değil.

Türkiye'de, malum virüse karşı, yapılması gereken hazırlıklar konusunda aymazlık ve geç kalmış olmanın ayıbını romantik ve duygusal dokunmalarla hafifletmeye çalışan Saray ve hükümet yetkilileri zor durumda. Sırtlarını tapışlayan medya mensupları da bu konuda çaresizler. Dünya virüs ile çalkalanırken, Saray'ın bir hafta ortadan kaybolması işleri daha da kötüleştirdi. Gündem, Saray'ın elinden kayıp öldürücü bir virüsün eline geçince Cumhurbaşkanı alındı mı ne? Saatlerin, hayati önem arz ettiği bir anda, haftalık kaybolmalarla öfke dağıtmak pek hayra yorulmadı doğrusu.

Maaşlı medya takımı için zor günler oldu. Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler bıyık. “Nerede bu devlet?” diye soracak halleri yok elbette.İçişleri Bakanı'nı kimse ciddiye almadığı için onu zikretmeye değmez.  Sonunda iş, Sağlık Bakanı'nı parlatmaya kaldı. Sayın bakanın salgın konusunda yaptığı basın toplantılarını kaleme alan yazar-çizer takımı, virüsten daha çok, Bakanın jest ve mimiklerinden mana çıkarma yarışına girdiler. Turkish Air One'da Cumhurbaşkanı'nın omuz başına tüneyen, mangalcı yazar, 17 maddede, Sağlık Bakanımızı neden sevmemiz gerektiğine dair bir yazı bile yazdı. Aklınca “Cumhurbaşkanımızı sevmemiz lazım ama, şu an ona ulaşamıyoruz. Sağlık Bakanı ile idare edelim.!” demeye getiriyor.

Saray ve hükümetin kafa üstü çakıldığı yerlerde bakanlardan biri ile gündemi meşgul etmek adettendir. Yıllar önce, Soma'daki maden patlamasında, “Beyaz gömlekli bakan!” diye yere göğe sığdıramadıkları devletli,  Türk Siyasi Tarihine “Bu işi üç yüz'de kapatırız!” tökezlemesi ile yazıldı. Medya mensupları için, üç yüz kişinin hayatına mal olan felaket değil, bakanın üç gün boyunca beyaz gömleğini değiştirmemesi daha trajik ve romantikti.

Bir haftalık gecikme ile de olsa gündemdeki yerini alan Cumhurbaşkanı, işi tarihi malzeme ile kurtarmayı tercih etti. Hz. Ömer (RA) döneminde yaşanan veba salgınını, hükümet ve idari beceriksizliklerde kullanmak ucuz tüketim alışkanlıkları arasında sayılır. Güya “Hz. Ömer döneminde de olmuş! Bizim dönemimizde olması çok mu? Abartmayalım!”a getirecekler. Üzerinde durulması gereken asıl hafiflik bu. Yoksa, Cumhurbaşkanı'nın yarım yamalak İmam-Hatip bilgisi ile, itikadi meselelerin en grifti kabul edilen Kader konusuna yeni bir açılım getirdiğini Ti'ye alacak halimiz mi var?

Hz. Ömer (RA) dönemi çok hususi bir dönem. Müslüman alimlerin çok az insan için kullandıkları, “Akranları, onun gibisini görmedi, o da kendisi gibi birini görmedi!” hususiyet, İkinci Halife için çok yerinde bir tarif. Halife, aynı yıllarda, Sevad Arazilerinde, kırk bin (sayıda farklılıklar olabilir!) binek hayvanını yedekleyecek kadar da ileri görüşlüdür. İstişare meclisindeki bir çok arkadaşı bile onun bu stratejilerini anlamakta zorlanmışlardı. Borç için IMF'nin kapısına dayandığına dair bir tarihi kayda da ben rastlamadım.

Ortadoğu'lu hükümet yetkilileri, kenarından köşesinden Hz. Ömer ve onun devrine ait başarılardan kendilerine pay çıkarmayı pek severler. Müslüman toplumların Hz. Ömer (RA)'a olan bu tutkuları, ümmetin her zaman suistimale açık yumuşak ve naiv yanlarındandır.

Otuz yılı aşkın bir süre Mısır Halkının başına musallat olan Hüsnü Mübarek geçtiğimiz haftalarda, sıradan bir diktatör olarak öldü. Kaybı fazla ses getirmedi. İktidar olduğu yıllarda, Türkiye'deki duruma benzer manzaraların Mısır'da gerçekleşmiş olması garip değil. Hakkında üretilen fıkralardan, Mübarek'in de bizdeki mangalcılara benzer tipleri etrafına topladığı anlaşılıyor. Bir gün etrafındakilerden birisine, “Söyle bakalım, ben mi büyüğüm yoksa Abdunnasır mı büyük" diye sorar. Yardımcısı,  "Tabii ki siz büyüksünüz efendim!" diye cevap verir. Mübarek, “Neden?” diye sorunca, yardımcısının cevabı hazırdır; "Abdunnasır İsrail'den korkardı siz korkmuyorsunuz, o yüzden!"

Mübarek aldığı cevaptan gayet memnun, "Söyle bakalım ben mi büyüğüm yoksa Enver Sedat mı?" diyerek neşesini derinleştirince, cevap yine  "Elbetteki, Siz büyüksünüz" şeklinde olur. "Neden?" diyerek sözüne devam eden Mübarek, bu kez "Çünkü, Enver Sedat İhvan-ı Müslimin'den korkardı siz korkmuyorsunuz." cevabı ile daha bir neşelenir.

Mısır'ın yakın siyasi tarihi açısından, kendisini karşılaştıracak başka birini bulamayan Hüsnü Mübarek "En büyük sizsiniz efendim!" şehvetine kendini kaptırınca hızını alamaz. Bu sefer, "Söyle bakalım, Hz. Ömer mi büyük ben mi büyüğüm? " Yardımcısı yine, "Siz efendim" cevabını verir. Neden büyüğüm peki? " diye sorunca, Mübarek'in mangalcısı, “Çünkü Hz. Ömer Allah'tan korkardı, siz korkmuyorsunuz!" diyerek, Ortadoğulu diktatörlerin alnına tarihi bir hakikati çiviler.

Rahmetli Nasreddin Hoca ve eşi arasındaki didişmede, bizi asıl ilgilendiren olayın dışında olan Karakaçan'ın kaderi. Karı-kocanın kaprislerini gidermek zavallıya düşmüş. Vatandaş olarak, bir tarafta ekonomik sıkıntılar diğer tarafta uçurumdan yuvarlanan bir ülke ve her gün büyüyen virüs tehlikesi altında bunalmış durumdayız. Bu yetmezmiş gibi, Hz. Ömer (RA)'dan rol çalmaya çalışan Ortadoğulu halife taslaklarının kaprislerini sineye çekmek ya da işaret edilen bir bakanı sevmeye zorlanmak katlanılır çilelerden değil doğrusu.

[Kadir Gürcan] 22.3.2020 [Samanyolu Haber]

Corona virüsü ve tarihi tekerrürler [Ali Emir Pakkan]

Corona virüsü sebebi ile dünya büyük korku yaşıyor. Bir virüs, gittikçe yayılıyor ve ölü sayısı her geçen gün artıyor. Bir bölge, bir ülke, bir kıta değil. Zengin, fakir gecekonduda oturan ve Saray’larda yaşayan da tehdit altında. Bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, krallar ve diktatörler ölüm endişesi taşıyor. Tedbirler yetmiyor!

İşte bu manzara Nemrut’un hikayesini akla getiriyor.

Nemrud, ilahlık iddia ediyordu. Zalimdi.
İbrahim Aleyhisselâm’ı ateşe attırdı, ateşin onu yakmadığını görünce, iyice çıldırdı. Ordular topladı.
“Beni bugün kim yenecekmiş?” diyordu.

Bir sivrisinek sürüsü musallat oldu orduya. Göz gözü görmüyordu.
Askerlere üşüşerek sokmaya başladılar. Ordu helak oldu. Nemrut sarayına saklandı ve kapıları, pencereleri sıkı sıkıya kapattı.

Ancak önlemleri işe yaramadı. Bir sivrisinek sarayına girmişti.

Nemrud onu öldürmek istedi. Başaramadı. Sinek uçtu ve burnundan içeri girdi. Beynine doğru gittikçe Nemrud’un acısı dayanılmaz hal aldı. Çığlıkları Saray’da yankılanıyordu. Adamlarına, “Başıma vurun!” demeye başladı.

Başına tokmakla vurdular. Vurdukça ağrısı biraz hafifliyor, sonra yine dayanılmaz oluyordu. Bu defa Nemrud, “Daha hızlı vurun!” diyordu.

Sonunda Nemrud, başına şiddetli vurdura vurdura başını parçalattı. Feci şekilde can verdi.

Bediüzzaman risalelerle der ki;

“Vahdette, ferdiyette, bir karınca bir Firavunu, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı o intisap kuvvetiyle mağlûp edebildiği gibi, nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir”

Hiç düşünmeyeceğimiz hadiselerle karşı karşıyayız.

Masumlara, mazlumlara düşen tedbir alıp duaya sarılmak. Zalimlere gelince; keşke dersler çıkarıp zulümlere son verebilseler.

[Ali Emir Pakkan] 22.3.2020 [Samanyolu Haber]

KHK’li doçent koronavirüs aşısı için umut oldu!

Türkiye’de koronavirüs konusunda en önemli isimlerden biri olarak kabul edilen ve KHK ile 4 yıl önce mesleğinden ihraç edilen Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı için Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu devreye girdi. Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı, “Yeterli alt yapı var. Aşıyı yapabiliriz.” dedi. Sağlık Bakanı Koca, bugün Ulaşlı ile görüşüp göreve çağıracak.

İhraç edilen doktorun göreve iadesi için Sağlık Bakanı ile görüştüğünü açıklayan Gergerlioğlu, “Korona konusunda aşı üretebilecek KHK’li Doç.Dr. Mustafa Ulaşlı’nın hizmet vermesi gerektiğini hatırlattım. Ulaşlı ile görüşülecek” bilgisini paylaştı. “Bu virüsün genetiği konusunda belki de benim kadar çalışan kimse yoktur” diyen Ulaşlı ile bugün bakanlığın bir görüşme yapması beleniyor.

Ulaşlı, 2002-2005 yılları arasında Princeton Üniversitesi Moleküler Biyoloji Genetik Anabilim Dalı’nda 3 yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı, 2007 yılında Utrech Üniversitesi Tıbbı Biyoloji Genetik Anabilim Dalı’nda doktora yaptı.

Sözcü’nün haberine göre, 2011-2016 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbı Biyoloji Ana Bilim Dalı’nda doçent olarak görev yapan Ulaşlı, koronavirüsü çalışmalarını şöyle anlattı:

4 YIL KORONAVİRÜS ÜZERİNDE ÇALIŞTI

“4 yıl boyunca koronavirüsler üzerine çalıştım. TÜBİTAK’a proje verdim. İki virüs arasındaki etkileşimi engellersem bu virüsün enfeksiyonunu durdurabilirim yaklaşımı idi. TÜBİTAK’tan bana ‘Verdiğiniz matematik projesi’ diye dönüş yapıldı. Ben Sağlık Bilimi’ne proje vermiştim.”

Hakkındaki soruşturmada, Nisan 2017’de takipsizlik verildiğini, görevine iade edilmeyi beklediğini belirten Ulaşlı, Türkiye’de aşı yapılması konusunda şunları söyledi:

“Kesinlikle mümkün. Türkiye’de hem alt yapı itibarıyla hem de bilimsel donanım itibarıyla bu aşıyı yapabilecek bilimsel heyet de alt yapı da var. Yeter ki fırsat verilsin.”

BİLİM İNSANLARI MEVCUT İLAÇLARLA TEDAVİYE ÇALIŞIYOR

Covid-19 hastalığına yol açan koronavirüsü ya da diğer ismiyle SARS-CoV-2 için dünyanın birçok yerinde, yüzlerce bilim insanı ilaç ve aşı geliştirmek için çabalıyor. Ancak bir ilacın geliştirilmesi genellikle yıllar sürüyor ve virüs kaynaklı ölümlerin artması, bilime uzun bir vakit tanımıyor. Bu nedenle dünya çapında pek çok araştırma ekibi, yeni ilaçlar geliştirmek yerine mevcut ilaçları kullanarak bir tedavi geliştirmeye çalışıyor. Bilim insanları geçen hafta 10 aday ilaç belirledi ve şimdi bu ilaçları, laboratuvarlarda test etmeye başladı.

[TR724] 23.3.2020

Hiç mutlu değiliz!

2020 Dünya Mutluluk raporuna göre, dünyanın en mutlu ülkesi yine Finlandiya olurken, Türkiye listeye 93’üncü sıradan giriş yaptı. Türkiye’nin mutluluk endeksinde her yıl gerilediği ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler 2020 Yılı Dünya Mutluluk Raporu verilerinden elde edilen bilgilere göre, dünyanın en mutlu ülkesi yine Finlandiya oldu. Finlandiya bu anlamda birinciliği başka ülkelere kaptırmazken, Türkiye’nin bu listeye 93’üncü sıradan giriş yaptı. Türkiye’nin diğer yıllara oranla mutluluk endeksinin düştüğü kaydedilirken, 2019 yılında 79, 2018 yılında 74,2017 yılında ise 69’uncu sırada yer aldığı saptandı.

2020 yılında dünyanın en mutlu ilk 10 ülkesi ise şu şekilde sıralandı; Danimarka, İsviçre, İzlanda, Norveç, Hollanda, İsveç, Yeni Zelanda, Avusturya ve Lüksemburg.

[TR724] 23.3.2020

İstanbul Adalet Sarayı’nda koronavirüs paniği! 17. Ağır Ceza Mahkemesi kapatıldı

İstanbul Adalet Sarayı’nda görevli bir hâkimin koronavirüs testinin pozitif çıkması üzerine 17. Ağır Ceza Mahkemesi karantinaya alındı.

İstanbul Adalet Sarayı’nda görev yapan bir hâkimin, koronavirüs ilk kısa testinin pozitif çıktığı öğrenildi. Yaşanan bu gelişmenin ardından 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görevli hakimler ve mahkeme personeli karantinaya alındı. Mahkeme kalemi kapatılırken dezenfekte işlemi başladı.

Geçen hafta da 6. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde bir hâkimin eşinde koronavirüs çıkmasının ardından mahkeme kapatılmış ve mahkeme personeli tedavi altına alınmıştı.

[TR724] 23.3.2020

İngiltere felakete hazırlanıyor: Ölüleri yakma tasarısı görüşülecek

İngiliz hükümeti, toplumsal bağışıklılık kazanılması için virüsün kontrollü bir şekilde yayılması stratejisini terk etti. Ardından seri önlemler gelmeye başladı. Bugün İngiltere’de genel bir evden çıkma yasağı ve ölülerin kremasyonu yani yakılması konusu konuşuluyor. Gazeteci Tarık Toros, YouTube kanalından yaptığı canlı yayında görüşülmesi beklenen tasarıyı ele aldı.

İşte Tarık Toros’un o sözleri: (30. Dakikadan sonra)


“İngiltere’de bugün görüşülecek yasa salgın dönemiyle ilgili yasal düzenlemeleri içeriyor. Her hangi bir alternatif yoksa, ölen birinin cesedinin defnedilmesi ya da yakılma kararı aile bireylerine değil, yetkili merciilere bırakılıyor. Yasanın ilgili fıkrasında ‘cenazelerin taşınması, saklanması ve defnine ilişkin yetkiler’ başlıklı maddede aynen şöyle deniliyor: Cenazelerin akıbeti olabildiğince kişilerin tercihlerine göre belirlenecektir. Uygun saklama alanlarında yer olmaması ve alternatiflerinin bulunamaması halinde defin ya da kremasyon arasındaki tercih yetki verilen makamlara bırakılacaktır. (Yakabilirsiniz diyor, çok net) Bu bağlamda ölen kişinin arzusu dışında yapılan kremasyonu yasaklayan mevcut kamu sağlığı yasası askıya alınması gerekli görülmüştür.’ Bir ceset patlaması anında başvurulacak yöntem. Nisan-Mayıs kırmızı alarm. Bu işin şakası yok. Evde kalın. Fransa’da askerler otoparklarda sahra hastaneleri oluşturuyor. Durum bu… Boşuna söylemiyoruz evde kalın diye…”

[TR724] 23.3.2020

Ekonomist Mahfi Eğilmez: Türkiye, IMF’ye başvurmazsa para basmak zorunda kalacak!

Türkiye’nin ‘kefen parası’ olarak ayırdığı ihtiyat akçesini de harcadığını belirten ekonomist Mahfi Eğilmez, Türkiye’nin IMF’nin koronavirüsten etkilenen ülkeler için ayırdığı hızlı krediye başvurmaması durumunda para basmak zorunda kalacağını kaydetti.

Koronavirüsün oluşturduğu olağanüstü koşulların enflasyon tehdidini ikinci plana ittiğini ifade eden Mahfi Eğilmez, ‘‘Konu artık enflasyonun denetimi olmaktan çıkmış, yaşamı kurtarmaya, ekonomilerin batmasını önlemeye gelmiş durumda. Türkiye ne yazık ki ‘kefen parası’ olarak kabul edilen Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesini ve kârını, gerekliliği son derecede tartışmalı olan Ortadoğu savaşları nedeniyle kullandı. Elde kullanılabilir kaynak olarak yalnızca işsizlik fonundaki kaynak kaldı. O kaynağın bu ekonomik koşullar devam ettiği sürece giderek artacağı tahmin edilen işsizler için kullanılacağı düşünülürse genel çözüm için yararı olacağı beklenemez.’’ dedi.

MAHFİ EĞİLMEZ: IMF’NİN HIZLI KREDİ İMKÂNINDAN YARARLANILMASI DÜŞÜNÜLMÜYORSA TEK ÇÖZÜM PARA BASMAK

Mahfi Eğilmez ekonomi yönetimine şu tavsiyelerde bulundu: ‘‘Eğer IMF’ye başvurarak Fon’un korona virüsten etkilenen ülkeler için ayırdığı Hızlı Kredi İmkânından (Rapid Credit Facility) yararlanılması düşünülmüyorsa geriye tek çözüm olarak para basmak kalıyor. Yasa değişikliği yapılarak belirli bir süre ve miktarla sınırlı olmak üzere Hazine’ye Merkez Bankası’ndan ‘kısa vadeli avans’ kullanım imkânı verilebilir. Kullanılacak bu miktara gösterge faiz uygulanması ve kullanım tarihini izleyerek örneğin bir yılın sonunda geri ödenmesi koşulu getirilebilir. Bu, para basmak demektir. Buna karşılık borç olarak verileceği ve faiz uygulanarak bir yılda geri ödeneceği için enflasyonist etkisinin, ekonominin çökmeye başladığı, talebin düştüğü bu ortamda minimum düzeyde kalacağını tahmin etmek yanlış olmaz.’’

[TR724] 23.3.2020

Tutukluluk ölüm cezasına dönüşmesin [Av. Fikret Duran]

Dünya, küresel ölçekte Koronavirüs Kovid-19 tehdidi ile karşı karşıya bulunuyor. Sağlık Bakanlığı, dün itibariyle Türkiye’de de 947 kişide Koronavirüs tespit edildiğini, 21 kişinin virüse bağlı olarak hayatını kaybettiğini açıkladı. Fısıltı haberlerine bakılırsa gerçek rakamın açıklanandan çok daha fazla olduğu anlaşılıyor.

Salgının bulaşması için aynı ortamda nefes almak yeterli oluyor. Virüs taşıyıcısının açık alanda dahi başkasına bulaştırma riski var. Bundan sadece 1 ay önce virüsü taşıyanların yüzde 99’u Çin’de, kalan yüzde 1’i dünyanın geri kalanında yer almaktaydı. Bugün Türkiye’nin de içinde yer aldığı Avrupa ülkeleri virüsün yeni merkezi haline geldi. İtalya zamanında sosyal izolasyonu sağlamayarak bu konuda kötü bir sınav verdi. Diğer Avrupa ülkeleri, İtalya’nın durumuna düşmek istemiyor. Almanya Başbakanı Merkel, 2. Dünya savaşından bu yana görülmemiş boyutta büyük ve ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını açıkladı. Diğer Avrupa ülkeleri de kayıpları azaltabilmek için tedbirleri günden güne sertleştiriyor. Ülke sınırları kapatılıyor, sokağa çıkışlar yasaklanıyor.

Türkiye’de hükumetin şeffaflık ve halkı doğru bilgilendirme sorunu bu krizle bir kez daha kendini gösterdi. Bazı önlemler alınmadı değil. Örneğin maçlar iptal edildi, camilerde toplu ibadet yasaklandı, 65 yaş üzerindeki kişilerin sokağa çıkması yasaklandı.


Ülkede yoğun olarak konuşulan konulardan biri, cezaevlerinde bu virüse karşı savunmasız bulunan tutuklu ve hükümlülerin durumu. Bu konuda şimdiye kadar somut bir adım atılmış değil.

Balıkesir ve Edirne cezaevlerinin şimdiden Corona nedeniyle karantina altına alındığı, Silivri Cezaevinde ise karantina koğuşları oluşturulduğu sosyal medyaya yansıdı. Adalet Bakanlığı ise bu iddiaları reddediyor. Reddediyor etmesine ama, hükümetin halka karşı şeffaf hareket etmediğine olan yaygın inanış, ailelerin endişelerini azaltmak yerine arttırıyor. Öldürücü bir hastalıkla karşılaşma riski altında bulunan tutuklular sabredip dua ederek çaresizce bekliyorlar.

Bir an için Bakanlığın açıklamasının doğru olduğunu, cezaevlerinde Korona vakasının olmadığını varsayalım. Test yapılmayınca hastalığın tespit edilmesi mümkün olmuyor. Hastanelerde bile test cihazı yetersiz iken, cezaevinde bulunan kaç kişiye bu test yapılmıştır? Ben hiç iyimser değilim. Cezaevinde görevli personel her gün giriş çıkış yapmaya devam ediyor. Bu kişiler toplu taşıma araçları veya kalabalık servis araçları ile yolculuk yapıyor. 1 tanesinin bile virüsü kapması, anında cezaevindeki binlerce kişiye de bulaştırabileceği anlamına geliyor.

Cezaevlerinin durumu içler acısı

Virüs kapalı, kalabalık ve temiz olmayan ortamları seviyor. Bundan dolayı cezaevleri salgının yayılması için uygun bir ortam:

Kapasitenin üstündeki doluluk: Türkiye’de bulunan cezaevlerinde toplam 300 bin kişi bulunuyor. Bu sayının 50 bini siyasi tutuklu. Ortalama olarak 10 kişilik bir koğuşta 30 kişi kalıyor. Kimi koğuşlarda 45 kişi bulunuyor. 1 yatakta sıra ile 3 kişi uyumak zorunda, kimileri de yerde yatmak zorunda. Küçücük camlarla ortamın havalandırılması çok zor. Güneş desen, hak getire; adı üstünde hapishane. Rahmetli Neşet Ertaş’ın dediği gibi; hapishanelere güneş hiç doğmuyor.

Hastalık: Halihazırda 1500’den fazla sürekli hasta hapishanelerde yaşam mücadelesi vermekte. Bunun yanı sıra cezaevine sağlıklı olarak girilse de içerde hastalanmak mümkün. Stres ve yetersiz beslenme nedeniyle kronik diyabet, astım, tüberküloz, hepatit ve kardiyovasküler hastalıklar da (yüksek tansiyon, damar tıkanıklığı, koroner kalp hastalığı vs.) cezaevinde yoğun olarak görülen rahatsızlıklar.

Yaşlı tutuklu ve mahkumlar: 60 yaş üzeri on binlerce insan cezaevinde bulunmakta. Anayasa’da Cumhurbaşkanı’nın sürekli hastalık ve yaşlılık nedeniyle af yetkisi bulunduğu düzenleniyor fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yetkisini muhalif gördüğü hasta ve yaşlılar için kullanmamayı tercih ediyor. Çok sayıda kişi bu nedenle cezaevinde öldü veya halen yaşam mücadelesi veriyor.

Temizlik sorunu: Kişisel ve ortam temizliğinin tam olarak sağlanması mümkün olmuyor. Çünkü dezenfektan verilmiyor. Temizlik araç ve gereçlerine ulaşmada da zorluklar yaşanıyor. Tahliye olan bir müvekkilim, banyoda böcekler oluştuğundan, insanların tuvalette banyo yapmayı tercih ettiğini ifade etti. Böyle bir ortamda kişisel ve ortam temizliğinin sağlanması nasıl mümkün olabilir ki?

Yetersiz beslenme: Virüse karşı alınabilecek en önemli önlemlerden biri, kuşkusuz vücudun bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi. Bunun yolu da sağlıklı beslenmeden geçiyor. Verilen yemekler temizlik ve protein değerleri bakımından oldukça yetersiz. Geçtiğimiz günlerde konuştuğum başka bir müvekkilim ise “Salatanın içinden çakmak çıktı, gerisini sen düşün..!” diyerek manzarayı özetledi. Kantinden takviye yiyecek almak isterseniz, bütçenizin buna izin vermesi gerekiyor. Bir geliriniz olmadığına göre ucuz da olsa orada her şey çok pahalı.

Cezaevi koğuşları, tabuta dönüştürülmesin

Hükümetin, cezaevlerindeki kişilerin karşı karşıya olduğu tehlikeye karşı gösterdiği umursamaz tavır, birçok ulusal ve uluslararası kuruluşu harekete geçirdi.

Örneğin Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından yayınlanan deklarasyonda; Yakın kişisel temas virüsün yayılmasını hızlandırdığından özellikle cezaevlerindeki kapasite aşımlarında cezanın kaldırılması, denetimli serbestlik veya erken tahliye gibi tutukluluk harici tedbirlere başvurulmasının elzem olduğu ifade edildi. Deklarasyon, Konsey üyesi olan Türkiye için bağlayıcı. Avrupa Konseyi rapor ve deklarasyonlarının AİHM için bağlayıcı sonuçları olduğunu düşündüğümüzde, metne uyulmasının önemi daha iyi anlaşılabilecektir. Metni incelediğimizde, AIHM içtihatları ile de örtüştüğünü görüyoruz. Örnek olarak; Cezaevine girerken, içerde bulaşıcı tüberküloz hastalığına yakalanan bir kişinin başvurusu hakkında, devletin yaptığı “hastalığın cezaevi koşulları nedeniyle bulaşmadığı” savunması yerinde görülmeyerek verilen ihlal kararı gösterilebilir. (Dobri C. Romanya)

Korona karşısında yüksek risk altında bulunan kişi ve yakınlarının vakit kaybetmeden tahliye dilekçesi vermesi önem taşıyor. Bu dilekçeler reddedilecek olsa dahi AİHM’ne yapılacak tedbir talepli başvurularla sonuç alınması mümkün olabilecektir.

Aralarında İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa Barolarının olduğu 33 baro, ortak açıklama yaparak öncelikle cezaevinde bulunan hastalar, yaşlılar, çocuklu ve hamile kadınlar olmak üzere tüm tutuklu ve hükümlülerin tahliye edilmesi çağrısında bulundu. Bunun için yasal düzenleme yapılmasını talep eden barolar, bu süre boyunca telafi edilemeyecek kayıplar verilmesinin önüne geçmek için infazın ertelenmesi veya evde devam etmesi kararının verilmesini talep ettiler.

Cezaevindekilere yönelik af veya infaz indirimi düzenlemesi 3 yıldır belirli aralıklarla gündeme getiriliyor. Bizzat Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı da bu konuda pek çok kez açıklama yaptı. Toplum beklentiye sokulduktan sonra “bir sonraki yargı paketinde yer alacak” denilerek yeniden rafa kaldırıldı. Tutuklu ve aileleri yıpratıldı. Korona nedeniyle hükümetin bir çalışma içinde olduğu bu günlerde de basında yer alıyor. Muhalefet partileri de hükümetin çalışmasını destekleyeceklerini açıkladı. Umarım son haberler de bir aldatmacadan ibaret değildir. Umarım bu sefer ince hesaplar yerine hukuk ve vicdan galip gelir ve düzenleme hayata geçirilir.

Fakat düzenleme medyada konuşulan hali ile yasalaşırsa daha doğmadan kadük kalacağa benziyor. Çünkü hakkaniyete ve vicdana aykırı yönleri olduğu gibi Anayasa’nın temel ilkesi olan ‘eşitlik’ ilkesine de aykırı. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi önüne taşındığında, iptal edileceğini söylemek kehanet olmaz. Göz göre göre duvara toslayacağı bilinen bir çalışmaya imza atmak yerine, cezaevlerinde bulunan herkesin yaşam hakkını koruyacak bir düzenleme hayata geçirilmelidir. Başta CHP ve MHP olmak üzere muhalefet partileri de kendilerine yakın gördükleri kişileri cezaevinden kurtarabilmek için iktidar ile pazarlığa oturmak yerine daha ilkeli bir duruş sergilemelidir.

Yasa hazırlığının medyaya yansıyan hali, Korona için yüksek risk altında bulunan hastaları, yaşlıları ve hamile kadınları kapsam dışında bırakılabilecek bir metin. Cezaevinden çıktıktan sonra tekrar suç işlemesi muhtemel bir uyuşturucu satıcısı, rüşvet alan bir memur, adam öldüren bir kişi bu düzenlemeyle tahliye edilebilecek iken, terör torbasına atılan bir akademisyen, hukukçu, öğretmen, öğrenci veya ev hanımı içerde bırakılabilecek.

Hırsızlık, uyuşturucu ticareti veya şiddet içeren bir suç isnadıyla cezaevine konulan 25 yaşındaki bir genç tahliye edilirken, salgın durumunda hayati tehlike yaşayabilecek orta yaş üzeri bir gazeteci, hukukun herkese karşı eşit olarak uygulanmasını isteyen 62 yaşındaki bir aktivist veya takip ettiği dosyalar nedeniyle hakkında mahkumiyet kararı verilen bebekli kadın avukatın cezaevinde bırakılması ne derece doğru olacaktır?

Bizler eve kapanıp ellerimizi yıkayarak kendimizi korumaya alıyoruz fakat yaşlı, hasta tutuklular veya bebekli anneler kalabalık cezaevi koğuşlarında, iç içe yaşamaya devam ediyor. Önceliğimiz onların korunması olmalı. Daha sonra toplumsal barışı temin edecek, herkesi kapsayacak genel ve eşit bir düzenleme yapılmalı.

[Av. Fikret Duran] 23.3.2020 [TR724]

Koronavirüs, batığı ortaya çıkardı! [İlker Doğan]

Bütün dünyaya yayılan yeni tip koronavirüs, Türkiye ekonomisinin nasıl bir çıkmazda olduğunu da gözler önüne serdi. Avrupa ülkeleri ardı ardına esnaf ve hane halkına yönelik ‘ekonomik önlem paketleri’ açıklarken, Türkiye belli bir yaşın üzerindeki vatandaşlara ücretsiz kolonya ve 1 TL’lik maske dağıtacağını duyurdu.

Tepkiler üzerine ikinci bir paket daha açıklandı. Bu paketin büyüklüğü ise 2 milyar TL, yani yaklaşık 300 milyon dolardı! 2 milyon aileye biner lira dağıtılacağı söylendi. Esnaf ve işsiz kalan vatandaşlara yönelik yine hiçbir destek yok. Paranın hangi ailelere dağıtılacağına da bakanlık karar verecek. Halbuki başta AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, bütün iktidar temsilcileri Türkiye’nin ‘süper güç’ olduğunu söylüyor.

Türkiye yıllardır ‘hamaset’ siyasetiyle yönetildi. Ancak her ay bir öncekinden daha kötü oldu. Ve Çin’den gelen virüs, Türkiye ekonomisinin ‘batık’ olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Binlerce esnaf bir anda kepenk kapattı. İşsizlere sadece 2 haftada binlercesi eklendi. Türkiye’nin kasasını boşaltan iktidar ise yaşananları ‘film’ izler gibi izliyor. İnsana dokunan tek bir önlem bile alınmıyor, zira kasada para yok! Virüsle mücadele için acilen sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi gerekiyor. Ancak ihtiyat akçesini bile ‘yandaş’ müteahhitlere aktaran AKP rejimi, sadece ‘ekonomik’ kaygılardan dolayı ‘sokağa çıkma yasağı’ ilan edemiyor. Ekonomik kaygılar, toplumsal sağlığa tercih ediliyor.

Koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyada hayatını kaybedenlerin sayısı 13 bini aştı, 14 bine doğru hızla ilerliyor. Çin’in Wuhan kentinde çıkan virüs, bütün Avrupa’yı kasıp kavuruyor. İtalya’da ölenlerin sayısı 5 bine, İspanya’da ise 2 bine dayandı. Fransa’da ise önceki gün itibariyle 600’e yakın ölüm vakası açıklandı. Türkiye’de ise ‘resmi’ açıklamaya göre vaka sayısı 947. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre ise 7 hafta içinde 21 kişi koronavirüsten hayatını kaybetti. Ancak iddiaya göre rakamlar çok daha yüksek.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


ABD’DEN 1,2 TRİLYON DOLAR BÜTÇE

Yeni tip koronavirüs, küresel ekonomiyi de vurdu. Dünya Sağlık Örgütü’nün gecikmeli de olsa ‘küresel salgın’ olarak tanımladığı virüs, ülkelerin ekonomilerini de sarstı. 21 Şubat’tan bu yana virüsle boğuşan ve ölü sayısı 5 bine dayanan İtalya’da, 25 milyar Euro’luk önlem paketi uygulamaya konuldu. En büyük paket ise ABD’ye ait. ABD koronavirüs ile mücadele için 1 trilyon dolarlık bir teşvik paketi açıkladı. ABD’nin ikinci ve üçüncü teşvik paketleri de hazır. Ve bu paketler tamamen hane halkına ve vatandaşlara yönelik para akışını kapsıyor. Her haneye 1.000 dolar aktarılacak.

ALMANYA FELAKETİN FARKINDA

Yeni tip koronavirüsü en fazla ciddiye alan ülkelerden biri de Almanya. ABD’den sonra korona virüsle mücadele en büyük bütçeyi Almanya ayırdı. İşçi haklarını garanti altına alındı.  15 Mart’ta açıklama yapan Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, ilk etapta 614 milyar dolar değerinde krediyi garanti edeceklerini söyledi. Altmaier, “Biz siyasi irade ve para eksikliği yüzünden başarısız olmayacağımıza söz veriyoruz. Bu hiçbir sağlıklı şirketin ve işçinin sorun yaşamayacağı anlamına geliyor.” ifadesini kullandı.

FRANSA’DAN SADECE İŞSİZ KALANLARA 45 MİLYAR EURO!

Fransa’da da ölümler ve vaka sayısı her geçen gün artıyor. Ülke genelinde serbest dolaşım geçtiğimiz hafta yasaklanmıştı. Fransa’da hayat neredeyse durma noktasına geldi. Fransız hükümeti şirketlere 300 milyar euro değerinde banka kredisi sunacaklarını vergi ve sosyal güvenlik primi ödemelerinin erteleneceğini duyurdu. Fransa ayrıca işsizler için de 45 milyar Euro’luk bir bütçe ayırdı. Bu para doğrudan işsiz kalan Fransızlara aktarılacak.

KANADA: SİZ SAĞLIĞINIZI DÜŞÜNÜN, PARAYI BİZ BULURUZ

Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun koronavirüsü için açıkladığı önlem paketi ise 83 milyar dolar büyüklüğündeydi. Trudeau, Kanadalılara şöyle seslenmişti geçtiğimiz hafta: “Siz parayı düşünmeyin. İşimi kaybeder miyim diye korkmayın. Siz sağlığınızı düşünün, para bizim işimiz. Size destek için 83 milyar dolar ayırdık. Bu da milli gelirimizin ancak yüzde 3’ü.”

İSPANYA, 200 MİLYAR EURO AYIRDI

İspanya, OHAL ilan etmişti. Destek paketinin tutarı 200 milyar euro. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, bu rakamın ülkenin toplam milli gelirinin yüzde 20’sine tekabül ettiğini söylemişti. Sanchez ayrıca, yaşlı ve tehlike altındaki kişilerin bakımı ile işletmelerin ödemeleri için de 600 milyon euro üzerinde bir bütçe ayırdıklarını anlattı.

700 BİN FİRMAYA 10’AR BİN STERLİN!

İngiltere de ‘sürü bağışıklığı’ stratejisinden vazgeçti ve bir ekonomi paketi açıkladı. Buna göre, büyük şirketlerden hisse alınacak. Ayrıca, turizm-hizmet sektörünün vergileri 2020’de kaldırılacak. Bütün bunlara ek olarak en küçük 700 bin firmaya 10’ar bin sterlin nakit para verilecek. Nihayet konut kredisi ödemeleri üç ay ertelenecek. İngiltere’nin açıkladığı paketin değeri ise 362 milyar sterlin yani 412 milyar dolar.

TÜRKİYE’DEN SADECE 300 MİLYON DOLAR!

Türkiye ise 15 milyar dolarlık bir bütçe ayırdı virüsle mücadele için. Halka dokunan hiçbir kalem yoktu pakette. Sadece en düşük emekli maaşının 1.500 TL olacağı belirtiliyor. Bugünkü Türkiye şartlarında 1.500 TL ile geçinmek mümkün mü? Elektrik, su, doğalgaz ve gıda maddelerindeki vergiler olduğu gibi duruyor. Sadece 2 haftada binlerce işyeri kapandı, on binlerce yeni işsiz var. Ancak ne esnafa ne de işsiz kalanlara yönelik hiç bir düzenleme yok. Tepkiler üzerine ek 2 milyar TL ayrıldığı açıklandı, yani yaklaşık 300 milyon dolar. Yaklaşık 2 milyon aileye aylık biner lira verileceği belirtildi. Bu aileleri ‘bakanlık’ belirleyecek.

TAYYİP ERDOĞAN ORTALIKTA YOK!

İşler Türkiye açısından hiç de iyi gitmiyor. Türkiye, virüsün en etkili olması beklenen ülkelerden biri olarak görülüyor zira artış hızı İtalya’dan bile yüksek seyrediyor. Ancak her konuda bir sözü olan Erdoğan, 10 gündür sadece bir kez çıktı ekranlara. 18 Mart’ta ücretsiz kolonya ve maske müjdesi verdi. O günden beri yine ortalarda gözükmüyor. En son Miraç kandili nedeniyle görüntülü bir mesaj yayınladı. “Sokağa çıkmayın.” dedi. Tavsiyelere uyulmasını istedi.

Rakamlarla Türkiye ekonomisi

Türkiye’de temel sorun iktidar temsilcilerinin gerçeklikle bağlarını tamamen yitirmiş olmaları. Daha birkaç gün önce Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak, ‘Türkiye ekonomisi için şu anda bir risk görmediğini’ söyleyebildi. Albayrak’ın ‘risk görmediği’ ekonomiye dair bir kaç rakam verelim;

-Sadece 2019’da 114 bin 977 esnaf kepenk kapattı. Aralarında büyük markaların bulunduğu yüzlerce firma konkordato ilan etti. Buna bağlı olarak üretim azaldı, işsizlik arttı, istihdam oranı düştü. Sanayi üretimi azaldı.

-TÜİK’in ‘İşgücü İstatistikleri 2019’ verilerine göre, işsiz sayısı geçen yıl 2018’e göre 932 bin kişi artarak 4 milyon 469 bin kişi oldu. DİSK-AR’a göre gerçek işsiz sayısı 7 milyonun bile üzerinde. 2002 yılında işsiz sayısı 2,4 milyondu.

-Milli gelir 2009’un altına düştü. 2012-2013 yıllarında 12 bin dolara kadar çıkan kişi başına milli gelir, 8 bin dolar seviyelerine indi. TL, dolar karşısında eridikçe eridi.

-2019 Ocak-Ağustos ayları arasında işsizlik sigortasına başvuran kişi sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 48,8 arttı. Söz konusu tarihte 903 bin 759 işsiz, işsizlik sigortasından faydalanmak için başvuruda bulunmuşken, geçtiğimiz yıl aynı dönemde bu sayı 1 milyon 345 bin 59’a çıktı.

-2009 yılında 20 milyar TL olan toplam batık kredi hacmi büyüdükçe büyüdü. BDDK verilerine göre, batık kredilerin toplamı Kasım 2018-Kasım 2019 arasındaki son bir yılda yüzde 41 artarken, batan kredi miktarı ise 142 milyar TL’ye ulaştı.

– AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında vatandaşın 6,6 milyar lira olan banka borcu bugün 520 milyarı aştı. Millet gırtlağına kadar borca batmış durumda. TÜİK’e göre her 10 kişiden 7’si borçlu.

[İlker Doğan] 23.3.2020 [TR724]

Ya koronavirüs bizi zombiye dönüştürürse! [Cumali Önal]

Tek başınıza ıssız bir sokaktasınız, arada bir yanınızdan hızla geçen arabalar dışında başka hayat belirtisi yok. Birkaç yüz metre ileride kedi mi köpek mi ayırt edemediğiniz bir hayvana ilişiyor gözünüz. Kafanız onunla meşgulken, köşe başında biriyle burun buruna geliyorsunuz…

İn midir, cin midir düşünmeye kalmadan üzerinize atlıyor ve elini yüzünüze sürüyor… ‘Ben korona oldum, sen de ol‘ diyor ve kahkaha atarak yanınızdan uzaklaşıyor. Yüzünüzü çevirip arkasından bakamıyorsunuz bile…

Bu sahneyi ünlü Walking Dead dizisinden bir sahne gibi düşünebilirsiniz.

Bazı bölümlerini nefessiz izledim diyebilirim Walking Dead‘in; insanoğlunun birgün bu tür bir afetle karşılaşabileceğini düşünerek…

Benzer manzaralara daha önce savaş bölgelerinde şahit olmuştum. Kapkaranlık, harabe sokaklar, belli belirsiz karartılar ve en korkuncusu da kan dondurucu bir sessizlik…

Herşey basit bir virüse bağlı. Nereden çıktığı, sebebinin ne olduğu belirsiz bir virüs çok kısa sürede insanlığı neredeyse dünyadan silip süpürüyor.

Koca koca şehirler kısa sürede çölleşiyor, adım başı zombiler türüyor. Bir ısırıkla kalanları da kendilerine dönüştürüyorlar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Dün gece sokakta dolaşırken koronavirüs ve Walking Dead filmini üst üste düşündüm, bir irkinti sardı beni. Üzerine bir de dini kitaplarda geçen kıyamet alametlerini ekledim, Yecüc Mecüc‘le örgüledim. Adımlarımın nasıl da hızlandığını farketmedim bile.

Koronavirüs gözümde Walking Dead’in bir provası gibi, birinde ısırık, diğerinde temas. Bu kadar basit.

Hava hafifçe kararmıştı. Adımımı sokağa atar atmaz karşı yönden gelen biri, beş kişinin yan yana rahatlıkla yürüyebileceği kaldırımdan inerek yolda yürümeye başladı, gözlüğünün altından beni süzdüğünü hissettirircesine.

Rüzgar da bir korku filmi için hazırlanmış fon gibi müziği gibi ürküntü vericiydi. Yarım saatlik yürüyüşte bana zombi muamelesi yapan kişi dışında hiç kimseyle karşılaşmadım, birkaç araç dışında.

Sokağa çıkma yasağı yok henüz ama insanlar kendilerini eve kitlemiş durumda. Çünkü artık herkes potansiyel bir koronavirüs taşıyıcısı. Kendi çapında bir zombi yani.

İnsanoğlunun çaresizliğini ortaya koydu aslında bir yandan da bu basit virüs. Kendilerini Kaf Dağı’nda sanıp hergün kameraların karşısında prompterdan okuyarak saatlerce nutuk çekenlerin de nasıl bir korku içinde olduklarını hayal ettim. Acaba Nemrut’u öldüren o sinek de bunun gibi bir virüs müydü?

Her neyse…

Hayat herşeye rağmen devam edecek ve koronavirüs de birgün unutulacak. Ama arkasından derin izler bırakarak, belki insanoğlunun yüzlerce, binlerce yıllık birtakım gelenek ve göreneklerini yok ederek.

Mesela belki insanlar artık bir daha tokalaşamayacak, birbirine sarılamayacak. Kimbilir belki artık camilerde saf saf namaz da kılamayacak. Komşuluk ilişkileri zayıflayacak, arkadaş, dost sohbetleri rafa kalkacak. Halay dahi çekilemeyecek belki. Kimse kalabalık bir otobüse veya minibüse binemeyecek. Tiyatrolar, sinemalar, maçlar tarih olacak kimbilir…

Korona başka nelere mi yol açar?

İnsanüstü özelliklere sahip olduklarını düşünen bazı varlıklar bir anda Kaddafi gibi gider borularında kendilerini bulabilir mesela. Neden mi?

İnsanoğlu dinle, ahlakla, milliyetçilikle, parayla, koltukla, cinsellikle, villayla kandırılabilir ama aç bir insan hiçbir şekilde kandırılamaz. Hele hele o insana evinde otur, dışarı çıkma da denemez.

Bentleri yıkan seller gibi her şeyi önüne katıp götürür aç insanlar… Bunun nasıl olduğuna Mısır ve Tunus’ta şahitlik ettim. Bir kartopu gibi kar toplamaya başladı mı, artık önünde hiçbir güç duramaz.

Birkaç gündür Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın neden ortalıklarda çok fazla görünmediğini anlamaya çalışıyorum. Batılı muadilleri neredeyse her gün ekranların karşısına çıkarak yapacaklarını anlatıyorlar, gazetecilerin sorularına cevap veriyorlar.

Ama o, 100 milyar lira olduğunu öne sürdüğü ekonomi setini duyurduktan sonra neredeyse sırra kadem bastı. O ki, günde beş vakit kameraların karşısına geçen ve kah kaşlarını çatarak, kah parmak sallayarak dünyaya nizam veren biriydi. Yerine göre Trump’a, kimi zaman Putin’e racon kesiyordu. Fakat anlaşılan şimdi durum Trump ve Putin’e kafa tutacak kadar gözü kara olan Erdoğan için pek iç açıcı değil.

Nasıl olsun ki… Merkez Bankası, Yatırım Fonu, deprem fonu, işsizlik fonu, bilmem ne fonu vs. nerede para varsa hepsi tam takır.

Üstüne üstlük ekonominin çarkları neredeyse tamamen durmuş halde. Fabrikaların bacası tütmüyor, oteller ve sahiller bomboş. İçeride dört milyon mülteci var, sınırda da dört milyon daha bekliyor. Askerler Suriye ve Libya’da bir hiç uğruna mayınlı tarlaya sürüldü.

Issız sokağın verdiği ürküntü ile her olayı Walking Dead’a bağladığımın farkındayım. Zombilerin en küçük bir sese yönelmesi gibi, bizler de koronavirüsü salgınıyla biryerlere mi yönlendiriliyoruz acaba diye düşünmeye başladım şimdi de?

Birileri bizim üzerimizden bazı testler mi yapıyor? Gerçekten zombileleştik de haberimiz mi yok?

İşin içine komplo girdi mi yüzlerce soru sorulabilir aslında. Ama son sözüm komplo değil. Koronavirüs kısa sürede çözülemezse Türkiye çok önemli gelişmelere gebe. Benden söylemesi.

[Cumali Önal] 23.3.2020 [TR724]