YÜZLER KIBLEYE DÖNÜK, ALIN SECCADEDEDİR.
VÜCUT DENGEYİ BULMUŞ, YEDİ AZA YERDEDİR.
AYAKTAN SONRA DİZLER, ELLER VE BAŞ ÖNDEDİR.
KALKARKEN BUNUN TERSİ, HER ŞEY SIRA İLEDİR.
BEDENLE YAPILSA DA, ASIL RUH SECDEDEDİR.
ŞUUR VE İRADEYLE GÖNÜL O AN ZEVKTEDİR.
YAŞ İLERLEDİĞİNDE, ZOR GELEN SECDELERDİR.
SANDALYEDE KILANLAR, SECDE ÖZLEMİNDEDİR.
TESBİHATLAR DİLDEYKEN, TALEPLER GÖNÜLDENDİR.
RABB’E OLAN YAKINLIK, SADE SECDELERDEDİR.
KULLUĞUN GÖSTERGESİ, TAM DA BU HALLERDEDİR.
MÜMİNİN YÜZ HATTINDA, SECDE İZİ BELLİDİR.
HAK AŞIĞI GÖZLERSE, SECDELERDE NEMLİDİR.
GÖZYAŞIYLA ISLANAN SECCADE NASİPLİDİR.
İKİ BÜKLÜM VAZİYET, SADECE SECDEDEDİR.
BAŞLAR AYAK, AYAK BAŞ, HEPSİ BİR SEVİYEDİR.
YERDE SÜRÜNEN BEDEN, RUHSA YÜKSEKLERDEDİR.
KULUN MÜMİN KİMLİĞİ, SECDESİNDE GİZLİDİR.
NEREDE KALDI KİBİR, BÜTÜN YÜZLER YERDEDİR.
TEVAZU VE MAHVİYET, RUHLAR HACALETTEDİR.
KALP VE KAFA BİRLİKTE, SECDELERDE ÖNDEDİR.
RABB’İN AZAMETİNE, KUL TESLİMİYETTEDİR.
HELE SEHER VAKTİNDE, SECDELER DEĞERLİDİR.
BAŞI ERKEN KALDIRMAK, AKIL KÂRI DEĞİLDİR.
İBLİS ŞEYTAN OLALI, HAYATI SECDESİZDİR.
ARKASINDAN GİDENLER, O GİBİ NASİPSİZDİR.
KULLUĞUN ALÂMETİ, NAMAZIN SECDESİDİR.
SECDE YOKSA BİR KULDA, ŞEYTANIN GÖLGESİDİR.
ALLAH’IN KARŞISINDA, MAHLÛKAT SECDEDEDİR.
EN ŞUURLU SECDELER, EBNA-İ ÂDEM’DEDİR.
ENBİYANIN SERVERİ, SECDEDE İLERDEDİR.
ONUN İNİLTİLERİ, ÜMMETLE İLGİLİDİR.
MAHŞERDEKİ SECDESİ, RABB’E NİYAZ İLEDİR.
SECDE EDEN ÜMMETE, ŞEFAAT DİLENENDİR.
[BÂRÂN] 14.7.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com
Sırları çözen anahtar ifadeler [Safvet Senih]
“Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye (S.A.S.) olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahim’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavât’tır.” (On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı, Altıncı Sır)
“Dua ve tevekkül, meydân-ı hayra (hayra yönelmeye) büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri (şerre yönelmeyi) keser, tecavüzatını kırar.” (Yirmi Altıncı Söz, İkinci Mebhas’ın son sözleri)
“Bu Kitapların (Risale-i Nurların) arkasında bir ruh-ı kudsî var.” (Mustafa Sungur)
Mustafa Sungur Ağabey diyor ki:
“Üstadımız, bir gün ders esnasında, ‘İnsan namazda iken teşehhüd esnasında et-Tahiyyatü derken, aynı günün aynı vaktinde et-Tehiyyatü diyen bütün mahlukatın tahiyyelerini, kendi namına Cenab-ı Hakka takdim edebilir’ demişti. İlave olarak da ‘Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbihatları da kendi namına takdim edebilir’ buyurmuştur. Yine bir gün Tahiyyat bahsi okunuyordu. Mevzu, ‘bir adam’ diye kendisinden bahsedilen yere gelmişti: ‘Manevi nurun İLİM suretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüzisi, tırnak kadar bir KUVVE-İ HÂFIZA’ya mâlik bir adamın kafasında, DOKSAN KİTABIN kelimeleri yazılmış. Ve üç ayda her günde üç saat meşgul olarak hâfızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânaları, kelimeleri, suretleri ve sesleri o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının (hâfızasında olanların) aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.’
“İşte bu bahis NUR ÂLEMİNİN BİR ANAHTARI olarak neşredildikten sonra, bir gün bu bölümü okurken buyurdu ki: ‘Bütün bunların KIRK BİN MİSLİ MÂNEVÎ MÜŞÂHEDATIM vardır ki, onlar da hâfızamda yazılmıştır.’ dedi.”
“Kur’an sırlarına ulaşmanın evvel şartı, bu zamanın câzibedar fitnesinden uzak kalmaktır. Çünkü câzibedar fitne, insanın yüz, göz ve kalb nurunu söndürür. Bir gencin bu zamanda tâife-i nisâdan uzak kalmasını en büyük bir maslahattır. Bunu yapan, sırlara ulaşabilir. En büyük sır ise iman hakikatleridir.”
“1958 yılı bir ikindi vakti idi. Üstad, abdest almış doğrulmuştu: ‘Kardeşim, şu câzibedar siyaset cereyanları bir parça tevakkuf etse (dursa), bütün beşeriyet Kur’an’a yönelecek!’ demişti.”
“1959 senesinde Süleyman Efendi vefat etmişti. Vefat ettiğinden henüz kimsenin haberi yoktu. O sırada sanki Üstad’a semadan bir musibet inmiş gibi birden hastalandı. Üç gün, üç gece çok şiddetli hasta oldu. Sonra hastalığı giderek azaldı nekahet dönemine girdi. Süleyman Efendi (paratöner gibi) gelen bir musibeti alıp götürmüştü. Daha sonra İstanbul’dan gelen birine (Üstad Hazretleri) ‘Ne var, ne yok?’ diye sorunca, Süleyman Hilmi Efendi’nin, Üstad’ın şiddetle hastalandığı günde vefat ettiğini söyledi. Bunun üzerine Üstad: ‘Çok mübarek bir zattı… Çok mübarek bir zattı… Allah rahmet eylesin.’ dedi.”
(Hz. Mevlana Hazretlerinin ifadesiyle gelmekte olan bela ve musibetler münasebetiyle arzın karnı acıkmıştı; büyük bir lokma istiyordu. Onun için Süleyman Efendi Hazretleri gibi Kur’an’a, bilhassa Kur’an Kursları ile büyük hizmetler eden o büyük zâtı aldı. Yani Müslümanlara gelecek, vurup çarpacak yıldırımları bir paratöner gibi o zat üzerine çekip tehlikeleri o zaman önlemiş oldu. S.Senih)
“Bir gün ders esnasında Üstad: ‘Kardeşim, biz burada belki birkaç kişi ders yapıyoruz. Ama bununla Anadolu’da ders yapan binler cemaat arasına girip onlarla beraber ders yapmış oluyoruz.’ dedi.”
“Üstad bir gün Risale-i Nur’dan bir yer okumuş ve bize şöyle demişti: ‘Bu yeri belki on bin defa okumuşum, yemin ediyorum ki, şimdi yeni okuyorum gibi ders alıyorum!’ dedi. ardından: ‘Risale-i Nurlar, Kur’an âyetlerinden geldikleri için terakkiye son yoktur.’ dedi.”
“Bir gün Üstadımız MEYVELERİ göstererek buyurmuştu: ‘Ben yemin ediyorum ki, bunların temâşasında (tefekkür gözüyle bakmaktan) yüz yemek kadar haz alıyorum.”
“İhlas Risalesi için Üstadımız bir keresinde şöyle buyurmuştu: ‘Yetmiş mütedahil (içiçe girmiş, sarmallı) daire gibi bu kadar muarızlara, engellere, manilere karşı bizim şu muvaffakıyetimiz, ÂZAMÎ İHLAS içindeki SIRR-I TESANÜDÜMÜZ’dür.”
“Bir gün Üstad’la Mesnevi-i Nuriye dersinde idik. Buyurdu ki: ‘Mesnevi-i Nuriye dersimizin neticesi olarak Âlem-i Berzah’ta, inşaallah, yıldızdan yıldıza gezeceğiz.”
Biz bir grup arkadaş 1980’li yılların ortasında Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hocamızı Erenköy'deki evinde ziyaret etmiştik. Bize dedi ki: “Bir gece rüyamda, Üstad, bir elini kalbimin üstüne koydu, diğer eliyle de elimi tuttu. Bir anda sanki bütün vücudumun baştan sona cereyanla dolduğunu hissettim; feyizler aktı da aktı!.. Ondan sonra şâirane konuşmaya ve yazmaya başladım…”
İnşaallah, şu “Sırları Çözen Anahtar İfadeler” den ipuçları yakalayıp istifade etmeye gayret gösteririz…
[Safvet Senih] 14.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
İşkence ve duyulmayan çığlıklar! [Ali Emir Pakkan]
25 yıllık gazeteci, sürekli basın kartı sahibi. Zaman ve Anadolu Ajansı'nda çalıştı. Eğitim muhabiri. 28 Şubat'ın eğitim sisteminde açtığı yaraları konu alan bir kitabı da bulunuyor.
Pek çok masum insan gibi o da cezaevinde! Cadı avının kurbanlarından. Hasta ve işkence ediliyor. En son kızının çığlığı yankılandı: Babamı kaybetmek istemiyorum!
Ama duyan yok!
Tuncer Çetinkaya, ırsi polikistik böbrek hastası, düzenli tedavi görmesi gerekiyor ancak hastalığının bilinmesine rağmen tutukluluğunun ilk üç ayında ilaçları verilmiyor, doktorun görmesine müsaade edilmiyor. Tecrübeli gazeteci, böbreklerinin yüzde 54’ünü kaybetmiş, ciddi kilo kaybı yaşıyor
Gazeteci Çetinkaya, diğer bir çok meslektaşı gibi 23 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanıyor. Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’ne konuyor, 17 Ocak 2017 tarihinde fıtık ameliyatı oluyor. Her tutuklunun yanında refakatçı kalmasına izin verilirken Çetinkaya’nın ailesine bile haber verilmiyor. Tecrübeli gazeteci, ameliyat sonrası, gördüğü işkenceyi bir dilekçe ile kayıtlara geçiriyor:
"Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde cerrahi bir müdahale ile fıtık ameliyatı oldum. Ameliyat öncesi ve sonrasında yaşadıklarım da hem fiziki hem de ruhi sıkıntılara sebep oldu. Ameliyat öncesi ve sonrasında ailemden ve yakınlarımdan bir refakatçinin yanımda bulunmasına izin verilmedi. Hasta bakıcı dahi görevlendirilmedi. Ameliyat sonrası götürüldüğüm nezarethanede ameliyattan çıktığım kanlı örtüler ve kirli çamaşırlarla narkozun etkisinin geçmesi için çıplak vaziyette 8 saat civarında bekletildim. Nezarethane görevlisi askerlerin ameliyatlı ve hasta olduğumu dikkate almadan sürekli sigara içmesi ve sürekli gürültü yapmasına katlanmak zorunda kaldım. Refakatçim olmamasına rağmen üzerimi giyinmeme, tuvalete gitmeme bile yardım edilmedi. Ameliyattan 1 gün sonra taburcu edilerek cezaevine getirilirken yürümekte zorluk çekmeme rağmen tekerlekli sandalye verilmedi. Adım atmakta zorlanırken kelepçe takıldı. Cezaevi aracına adeta sürünerek gittim. Yeni ameliyat olmuş birinin sarsılmalara karşı dikkatli götürülmesi gerekirken yaklaşık 30 kilometre oturtularak ve küçük bir alanda kelepçe takılarak götürüldüm. Bu muamelelerin ve eziyetin insan ruh dünyasında yapacağı tahribatı takdirinize bırakıyorum. Bu ve buna benzer muameleler yüzünden ruhsal sıkıntılar yaşadığım gibi bu ruhsal travma polikistik böbrek rahatsızlığımı da olumsuz etkilemektedir. Tedavisi henüz tıbben mümkün olmayan hastalığım tutuklanıp cezaevine konduktan sonra ilerledi.”
Çetinkaya, 26 Mart 2017 tarihli duruşmada serbest bırakılmasına rağmen 2 gün sonra savcılığın itirazı üzerine yeniden tutuklandı! Bundan sonra psikolojik travmaya bağlı olarak hastalıkları daha da ilerliyor. Yakınlarının aktardığına göre artık görüşe bile duvarlara tutunarak gelebiliyor.
Kızı Rahime Gül Çetinkaya, sosyal medya üzerinden yetkililere sesleniyor:
"Babam Tuncer Çetinkaya, tedavisi henüz bulunmayan kalıtsal ‘polikistik böbrek hastası’. Babam bütün aile büyüklerini bu hastalıktan dolayı kaybetmiştir. Bir an önce serbest kalmasını istiyoruz. Lütfen sesimizi duyurun, ben babamı kaybetmek istemiyorum.”
Uluslararası basın kuruluşları IFJ ve EFJ, “Tuncer Çetinkaya’nın sağlığından ciddi endişe duyuyoruz. Derhal tedavi edilmeli” çağrısında bulunuyor.
2017 Türkiyesinde ülkeyi çepeçevre kuşatan duvarlar bu ve benzeri çığlıkların duyulmasına imkan vermiyor!
Kontrollü darbe 15 Temmuz'un yıldönümünde çılgınca kutlamalar yaparak işkence iniltileri bastırılıyor. 249 masumu kim öldürdü sorusu da cevapsız bırakılıyor!
[Ali Emir Pakkan] 14.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
Kılıçdaroğlu’nun önemli başarısı ve büyük hatası [Abdülhamit Bilici]
Kemal Kılıçdaroğlu 69 yaşına rağmen kavurucu sıcakta Ankara’dan İstanbul’a yaptığı 25 günlük Adalet Yürüyüşü ile tarihe geçti. Partisinin Genel Başkanı idi, lideri oldu.
Mafyanın, aşırı grupların ve SADAT gibi paramiliter yapıların el üstünde turulup ortalıkta cirit attığı, vekillerin, hakimlerin, savcıların, hatta paşaların bile can ve hukuk güvenliğinin olmadığı, gündüz gözünde başkentte insanların kaçırıldığı hukuksuzluk ortamında Kılıçdaroğlu’nun riskleri göze alarak adalet deyip yürümesi, bir sonucun çıkıp çıkmamasından bağımsız alkışlanmayı hak eden bir hareket. Bu çabayı hafife almak ayıp, AKP iktidarının yaptığı gibi terörist bir eylem diye niteleyip hakaret etmek ise hem suç hem günahtır. Kılıçdaroğlu, adalet gibi kutsal bir değeri öne çıkarıp her kesimden insanların mağduriyetine dikkat çekerek önemli bir vazifeyi yerine getirdi.
Kuşkusuz CHP ve Kılıçdaroğlu şimdi sergilediği bu dinamizmi, gazete ve TV’lerin kapıları kırılarak susturulurken, gazeteciler ve yolsuzluğu soruşturan devlet görevlileri hapsedilirken gösterse demokrasi ve adalet bu derece ortadan kalkmaz, tek adam rejimi kurulmazdı. Geç kalmanın, zamanında gerekli demokratik tepkiyi bir türlü gösterememenin büyük bir vebali var tabii ki Kılıçdaroğlu’nun. Ancak geç de olsa Adalet Yürüyüşü önemli ve tüm baskılara rağmen istenirse yapılacak şeyler olduğunu göstermesi bakımından ümit verici. Tema olarak en fazla ihtiyaç duyulan adaletin seçilmesi, partizanlık yerine herkesin destek vereceği bir ilkenin öne çıkarılması, barış içinde gerçekleştirilmiş olması önemli artılar.
En tepeden başlayarak yapılan ağır hakaret, tehdit ve tahriklere rağmen yürüyüşün güvenlik içinde tamamlanması ve güzergah boyunca provokasyonların tertip edilmemiş olması da her şeye rağmen hükümet için olumlu bir puan. Ümitli olmak çok zor ama keşke AKP yürüyüşe duyulan ilgiye bakarak, partilerinin adında geçen adaletin nasıl sıfırlandığını ve toplumun hak ve hukuka ne kadar susadığını görüp yanlış yoldan dönebilseler. Ama güç sarhoşu iktidar için böyle bir bilinç uyanması ve silkelenme mucizeye kalmış gibi.
Şimdi CHP ve Kılıçdaroğlu’nu bekleyen görev, bu önemli adımdan sonra yükselen beklentilerin hayal kırıklığına dönüşmemesi için bir yol haritası belirleyip dile getirilen taleplerin en azından bir kısmının hayata geçirilmesini sağlamak. Bunun için Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu liderlik, dinamizm ve toplumu kucaklama çizgisini sürdürmesi gerekli. Azınsanmayacak milyonlarca eğitimli kitleyi temsil eden seçmen tabanının da kıpırdaması, üzerindeki ölü toprağını atması ve Kılıçdaroğlu’nun takdir toplayan bu çizgisini topluma, mahallelere, iş yerlerine, lokallere, medyaya taşıması lazım.
CHP teşkilatını yakından tanıdığımı söyleyemem ama bir gazeteci olarak fikir vereceğini düşündüğüm gözlem ve tecrübelerim oldu. Mesela tutuklanan Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a destek için gazetenin Şişli’deki merkezine ziyarete gittiğimde, 25 yıl hapse mahkum edilmesiyle Adalet Yürüyüşü’nü tetikleyen CHP milletvekili ve gazeteci arkadaşım Enis Berberoğlu da destek için oradaydı. Berberoğlu’na, “Şişli, CHP’nin kalesi, dışarıda niye güçlü bir halk desteği göremedim” diye sordum. CHP’lilerin hiç değilse Cumhuriyet’i kendi gazeteleri kabul edip sahip çıkacağını düşünüyordum çünkü. Üzüldü. Sitemkar ifadeyle bu kadar kritik konuda CHP teşkilatının, tabanının ilgisizliğnden yakındı. Ancak bu yürüyüş ve Maltepe’deki miting gösterdi ki, CHP’lilerin uyanması için Enis Berberoğlu’nun tutuklanması gerekiyormuş. Eminim, hapiste de olsa bu kıpırdanmadan mutlu olmuştur. Bu arada Zaman gazetesi olarak iktidarın bize yaptığı baskılara karşı da Enis Bey’in hep duyarlı ve destekçi olduğunu kadirşinaslık adına belirtmeliyim.
CHP’nin eksikleri kapsamında, yüzde 25-30 gibi ciddi bir toplumsal desteği olmasına rağmen medyadaki zayıflığı da vurgulanabilir. Böyle önemli bir kesime hitap eden Halk TV’nin zayıf yapısını, sandığa gittiğinde CHP’ye oy veren iş adamlarının bu kanala reklam vermeyişini ve başka hususları da sayabiliriz. Maltepe’deki mitingde dile getirilen taleplerin en azından bir kısmının elde edilebilmesi, topluma bir umut ve vizyon sunulanilmesi için bu sorunların, yürüyüşün de rüzgarıyla hızla çözülmesi şart.
CHP ve Kılıçdaroğlu’nun bunlar kadar, hatta bunlardan daha önemli bir başka görevi ise Türkiye’nin karşı karşıya olduğu hastalığı doğru teşhis etmek. Çünkü bu yapılamazsa sorun asla tedavi edilemez. Teşhis noktasında CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun ciddi bir sorunu olduğu ortada. Mesela ülkede hukukun bitmiş olduğunu ve yargının Saray’ın kontrolünde olduğunu unutarak, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması yönünde oy kullandılar. Şimdi CHP bu yanlış teşhis yüzünden hapse atılan Demirtaş ve HDP’lilerin yanı sıra kendi vekillerini kurtarmak için uğraşmakta.
Şimdi çok daha ciddi bir teşhis hatasının içindeler. Kılıçdaroğlu, ülkenin yeniden adalet ve demokrasiye dönmesini, medyanın özgür olmasını istiyor ve bunda samimi. Ama ülke olarak bu değerlerden niye, nasıl ve hangi bahanelerle uzaklaştığımızı ikna edici bir şekilde ortaya koyabilmiş değil. 15 Temmuz için “kontrollü darbe” demesine ve hala o geceyle ilgili binlerce karanlık nokta olduğunu söylemesine rağmen tuhaf biçimde daha ilk dakikada faturayı cemaate kesen Erdoğan’ın söylemini benimsemesi büyük çelişki. Erdoğan’ın 20 Temmuz’da OHAL yetkisi Meclis’ten alarak sivil darbe yaptığını söylemesi önemli ama bunun ve demokrasinin rafa kaldırılmasına yol açan 15 Temmuz’un karanlık noktalarını tartışmayı bırakır, Erdoğan’ın suçlamalarına prim verirseniz 20 Temmuz ve sonrasında olanları asla geri çeviremezsiniz.
Erdoğan’a yardım ediyor ve kendi eliyle kendi kuyusunu kazıyor
15 Temmuz’da olanların da katkısıyla Erdoğan iktidarının bugün ne yaptığını herkesin görmesi lazım: Nasıl dün komünizm, irtica gibi yafta veya öcülerle birileri demokrasiyi erteliyor idiyse bugün de Erdoğan muhalefeti sindirerek demokrasi ve hukuku rafa kaldırıp tek adam rejimini kurmak için f.tö öcüsünü veya yaftasını kullanıyor. Fakat CHP bunu ya görmüyor, ya cemaat antipatisi nedeniyle görmek istemiyor ya da içindeki bazı güçler bunu görmesini engelliyor. Ali Bulaç’ın da aralarında olduğu bir grup gazeteci arkadaşımızla Ekim 2015’te Kılıçdaroğlu ile röportaja gitmiştik. O diyalog sırasında Kılıçdaroğlu’nun cemaate karşı bir antipati beslediğini hissetmedim. Aksine konuşmaya açık, söylenenleri ciddiyetle dinleyen ve sempatik tavrı vardı.
Oysa bugün CHP, Erdoğan’ın muhalefeti sindirip kendi rejimini inşa için icat ettiği bu fetö yaftasına prim verdikçe, gerçekmiş gibi bunu sürekli dile getirdikçe Erdoğan’a yardım ediyor ve kendi eliyle kendi kuyusunu kazıyor. Adalet için günlerce yürüdükten sonra Maltepe mitinginde de bu yaftayı kullanarak ve bu yaftayla mağdur edilen onbinlerce insanı dışlayarak kendisiyle çelişmiş ve hayal kırıklığına yol açmış oldu. Halbuki aynı konuşmada kollektif suça, yani bir grubun toptan suçlu ilan edilmesine itiraz ettiğini söylüyordu. Kılıçdaroğlu, bu düşüncesinde samimi ise bugün öğretmenden ev hanımına, çocuğunu cemaat dershanesine gönderenden Bank Asya’da hesap açtırana cemaatle irtibatlı herkesin suçlu ilan edildiğini ve tam da dediği yüzbinlerce insanın kollektif suçlamaya maruz bırakıldığını görebilir. Eğer bunu anlarsa cemaatin toptan suçlanmasına karşı çıkarak bu f.tö yaftasını Erdoğan’ın elinden alabilir. Bu oyunun bozulması, sadece cemaat için değil, hukuku çiğnenen ve adalet isteyen her kesim için hayati derecede önemli. Her toplumsal grupta olabileceği gibi, cemaatten de suç işleyenler varsa elbette hukuk çerçevesinde bunların üzerine gidilebilir. Suçun bireyselliği ve masumiyet ilkelerini unutmadan CHP bu sürecin takipçisi de olabilir.
Aksi halde, yani CHP, iktidarın f.tö ateşine odun taşımaya devam ederse Erdoğan bu öcüyle kendi rejimini kurar. Sadece Zaman, STV veya Bugün’ü değil, Cumhuriyet’i ve Sözcü’yü de sindirir. Hidayet Karaca’yı hapse attığı gibi aynı yaftayla Ahmet Şık’ı da Berberoğlu’nu da hatta Kılıçdaroğlu’nu da hapseder. Bank Asya’ya yaptığını yarın İş Bankası’na da yapar. Ve CHP, bu yangını körükledikçe Erdoğan’a ve AKP’ye en iyi hizmeti sunmuş olur. Nitekim TBMM 15 Temmuz Komisyonu’nun son şekli verilen raporuna, “Kılıçdaroğlu f.tö ile sıkı bir amaç birliği içine girdi”
ifadesi eklenmiş bile. Aynı şekilde havuz medyası, Kılıçdaroğlu’nun Zaman’dan gazetecilerle yaptığı buluşmanın fotoğrafını suç delili diye köpürtüp duruyor. Bakalım, Kılıçdaroğlu ve CHP, hak, hukuk, adalet ve demokrasi ilkelerinin gereğini yaparak Erdoğan’ın oyununu bozmayı mı, yoksa kendi rejimini kurmaya çalışan Erdoğan’ın oyununa yardımcı olmayı mı seçecek?
[Abdülhamit Bilici] 14.7.2017 [TR724]
‘İnsan Hakları’ nasıl yetim kaldı? [Kadir Güven]
1989’da Çin’in Tiananmen Meydanı’nda tankın önünde duran kendi hâlinde bir vatandaşın fotoğrafı kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına almıştı. ‘Organize devlet gücü’ karşısında, ‘haklarını talep eden’ tek başına bir vatandaş… Büyüleyiciydi gerçekten de. Gerçi Çin’de pek fazla değişikliğe sebep olmadı. Devasa ülkeyi yönetenlerin önceliği ekonomiydi. Bunun için de ülkeyi ‘hırslı işadamları’ gibi yönetmeye karar verdiler. ‘İnsan hakları’ kavramı, ‘ekonomik çıkarlara’ tersti. İşleri yavaşlatıyor, hükümetin elini kolunu bağlıyordu.
O meydandaki hareketten bu yana Çin’de ‘muhalif’ figür olarak öne çıkan ve iktidarı her fırsatta ‘reformlar yapmaya’ çağıran Liu Xiabo, dün tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Akciğer kanseriydi. Uzun uğraşlardan sonra 2009’dan bu yana yaşadığı hapishaneden hastaneye nakledilmesine izin verilmişti ancak sıkı güvenlik şartıyla. Ailesiyle görüşemiyordu doğru düzgün. 2009’da yayınladığı bir ‘reform çağrısı’ sebebiyle ‘halkı devleti yıkmaya kışkırtmak’ gibi bir suçlamayla hapse atılmıştı. 2010’da Nobel Barış Ödülü verilse de, ‘sesini duyurmaya’ ya da Çin hükümetini geri adım attırmaya yetmedi.
Reuters’in Xiabo’nun ölümüyle ilgili geçtiği haberde ilginç bir detay vardı. ‘Devlet baskısı altında ölen’ son Nobel Barış Ödülü sahibinin Carl von Ossietzky olduğunu belirtme ihtiyacı hissetmişler. Ossietzky, ‘savaş karşıtı’ olduğu için Nazi iktidarı tarafından tutuklanmıştı. 1938’de hayatını kaybettiğinde Nobel Ödülü vardı fakat özgürlüğü yoktu. Haberde ayrıca Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in başsağlığı mesajı da yer alıyor. Malum ‘insan hakları’ ya da ‘özgürlükler’ gibi kavramların fazla savunucusu kalmadı.
ALMANYA’NIN GÜCÜ YETER Mİ?
ABD’nin uzun yıllar en büyük hâmisi olarak görüldüğü ‘insan hakları’ kavramı, bir süredir marjinalleşme tehdidi altında. Zira ABD, Trump yönetimiyle birlikte artık böyle bir ajandanın peşinde olmadığını duyurdu. Diplomatik ilişkiler sırasında Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkelere ‘insan hakları’ baskısı yapmayacak. Bunun zaman içerisinde ABD’deki insan hakları savunucularının sesinin bir miktar kısılacağı anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Bu noktada Almanya, ABD’den doğan boşluğu doldurmaya hevesli görünüyor. Alman vakıfları uzunca bir süredir çeşitli ülkelerde liberal demokrasiyi desteklemek için programlar yapıyor zaten. ABD kadar olmasa da, Almanya’nın da çeşitli ülkelerde insan hakları ve demokrasi faaliyetlerini destekleme altyapısı var. Ancak ABD kadar ‘etkin’ olup olamayacağını zaman gösterecek. Çünkü ABD’nin ekonomik ya da askerî caydırıcılığı henüz Almanya’da yok. Fransa’yla bu alanda işbirliği yapması da yeterli olmayacaktır.
RUSYA VE TÜRKİYE’DE MUHALEFET
Rusya’da geçenlerde ülkenin en muhalif gazetesi The Moscow Times, baskıyı durdurmak zorunda kaldı. Gazete sadece internetten yayına devam edecek. Bir süredir bu gazetenin nasıl hâlâ hayatta kalabildiğini düşünürken, gazetenin Hollandalı bir ortağı olduğunu öğrendim. Otoriter ülkelerdeki ‘Batı’nın komplosu’ teorileri, biraz da o ülkelerdeki muhalefetin Batı’nın desteği olmadan sürdürülememesinden besleniyor. Nitekim baskı arttıkça, insanlar Batı’ya sürgüne gidiyorlar.
Türkiye’deki durum da benzer. Büyükada’da bir araya gelen on iki insan hakları aktivisti, zor durumdaki insan hakları savunucuları için neler yapılabileceğini konuştukları bir toplantıdan sonra gözaltına alındı. Sebep? Bir ihbar. Daha sonra bir yandaş gazete toplantıyı “darbe toplantısı” olarak hedef gösterdi. Tarih bile verdi: 24 Temmuz. Aralarında Af Örgütü’nün Türkiye direktörü İdil Eser de bulunuyor. Hani ‘neresinden tutsan elinde kalıyor’ derler ya, o hesap. Çöpte bulunan bir kitaptaki parmak izinden üniversiteli bir öğrenciyi tutuklayan polisimiz için bunlar çerez tabi.
ORTAK PROGRAMLAR, PLANLI HAMLELER
‘Muhalefet nasıl sindirilir?’ diye bir el kitabı hazırlayacak olsak, Rusya, Çin ve Türkiye’den örnekler yeterli. ‘İnsan hakları’ kavramının kriminal hâle getirilmesi ve savunucularının hep “Batı’nın ajanları” olarak görülmeleri, bu yolun adımlarından biri. Önce muhalefete yönelik kitlesel tutuklamalar yapıyorsunuz, ardından tutukluları ‘terörist’ ya da ‘devlet düşmanı’ ilan ediyorsunuz, sonra onları savunacak avukatları, onlara özgürlük verebilecek hâkimleri korkutuyorsunuz, nihayet onların haklarını savunacak insanları da tutukluyorsunuz… Toplumun geri kalanı bunları görünce zaten siniyor. Kendi işine gücüne bakıyor.
Önümüzdeki yıllar, ‘insan hakları’ açısından daha da zorlaşabilir. Gazeteciliğin bile ‘otosansüre’ boyun eğmeye başladığı pek çok ülkede, yeniden katı devletçi rejimlerin yükselişini seyredebiliriz. Üstelik bu kez ‘insan haklarının’ devlet bazında tek destekçisi Avrupa olacak. Onun da nefesi yeter mi belirsiz…
[Kadir Güven] 14.7.2017 [TR724]
Skandallar Zinciri: İddianame değil hukuk katliamı (2) [Erhan Başyurt]
Koza Holding İddianamesi’nde İpek Medya’nın yayınlarına suçlamalar yönelten Savcı Musa Yücel’e göre, Nazlı Ilıcak, Emre Uslu, Mümtazer Türköne, Ekrem Dumanlı, Yakup Saygılı, Nazmi Ardıç, Ercan Taştekin ve hakkında halen hiçbir suçlama bulunmayan Kazım Güleçyüz gibi isimleri ekrana çıkarmak ‘terör suçu’…
İPEK MEDYA’YA SUÇ DA DİĞERLERİNE DEĞİL Mİ?
Birincisi, sayılan şahısların hiçbiri hakkında yayınlara çıktıkları dönemde bir suçlama söz konusu olmadığı gibi, halen de haklarında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmuyor.
Hukukun temel esaslarından ‘Beraat-ı zimmet esastır’ ilkesine aykırı bu… Böyle bir suç uydurulamaz.
İkincisi, bu şahısları ekrana çıkarmış olmak suç ise, aynı dönemlerde CNN Türk, NTV ve HaberTürk’te de çok sayıda ve farklı yayınlara katıldılar. Çıktıkları diğer kanallar da ‘hukuk önünde eşitlik’ ilkesi gereği ‘terör suçu’ işlemiş olurlar.
Savcı Yücel, bu isimlerin aynı tarihlerde başka hangi televizyon kanallarında programa çıktıklarını veya gazetelerde yazı ve röportajlarının yayınlandığını da araştırma talimatı verdi mi? Onlara da soruşturma açacak mı?
Mesela Nazlı Ilıcak, CNN Türk ve Kanal D’de programlar yaptı, Sabah gazetesinde yazılar yazdı. Diğer isimler de NTV ve HaberTürk kanallarında programlara katıldılar. Savcı Yücel, o gazete ve televizyonların yayın yöneticileri ve yönetim kurulu üyelerini de tutuklayacak ve mülklerine el mi koyacak?
Suç bulamayınca haberleri alt alta dizip, laf kalabalığı içinde suç uydurmaya çalışmak, hukuka sığmaz. Olsa olsa konumunun verdiği yetkileri kötüye kullanmak olur…
BİN LADİN VE ÖCALAN DEĞİL, NAZLI ILICAK İLE GÖRÜŞMEK SUÇ!
Üçüncüsü, iddianame basın hürriyetini, ifade ve fikir hürriyetini, haber alma ve haber verme hakkını yok sayıyor.
Savcı Yücel’in iddia ettiği gibi ‘terör örgütü’ mensuplarının şiddet içermeyen haber ve açıklamalarına yer verilmiş bile olsa, bu hukuken suç değildir. Bir gazeteci gerçek terör örgütü liderleriyle de görüşebilir. Kamu yararı söz konusu ise, şiddeti teşvik etmemek kaydıyla bunları yayınlayabilir.
Mesela, ABD’de CNN kanalı ile İngiliz Independent gazetesi yazarı Usame Bin Ladin ile ülkelerindeki El Kaide saldırıları öncesinde röportajlar yapmış ve yayınlamışlardır. Türkiye’de de Öcalan, Karayılan ve Bayık ile röportaj yapan gazeteciler oldu ve bu röportajlar da televizyon ve gazetelerde yayınlandı. Çoğu hakkında bir suçlama yapılmadı ve inceleme başlatılanlar da takipsizlikle sonuçlandı…
Savcı Yücel, sadece İpek Medya’ya özel bir suçlama üretemez. Hukuk bu şekilde keyfi olarak eğrilip bükülemez… Bin Ladin’le Öcalan’la görüşmek değil de ama Nazlı Ilıcak, Kazım Güleçyüz, Mümtaz’er Türköne ile görüşmek suç öyle mi?
İpek Medya’ya ise, üzerinden basın özgürlüğü yok sayılarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi ihlal edilerek, hukuk ayaklar altına alınarak Savcı tarafından suç uyduruluyor…
MEB’E BAĞIŞLANAN OKULLARI HABER YAPMAK TERÖR SUÇU!
Savcı Yücel’e göre, Melek İpek’in Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışladığı okulların haberini yapmak bir terör suçu…
O halde, okulları devralan MEB ve bugüne kadar o okulları işleten Bakanlar ve MEB mensupları bu suçu süreklilik arz eden şekilde bilfiil işlemiş oluyorlar. Onlara açılmış bir dava var mı? Yok!
Peki, MEB’e okul yaptırıp bağışlamanın suç olduğu hangi kanunda yazıyor? Yok! Savcı, suç olmayan bir eylemden medyanın haberi üzerinden suç uydurmaya çalışıyor. Kanunda olmayan bir suç ve kanunda olmayan bir ceza öneriyor…
TÜRKÇE OLİMPİYATLARI’NIN SADECE 12.’Sİ TERÖR SUÇU!
Savcı Yücel, İpek Medya’nın yayınlarını suç gibi göstermek için keyfi suçlar üretmiş iddianame boyunca…
Savcı Yücel’e göre, Türkçe Olimpiyatları’nın sadece 12.’sini yayınlamak suç. Neden? TRT’nin de canlı yayınladığı ilk 11’i değil de neden 12.’si?
Cumhurbaşkanı ve tüm kabine üyelerinin katıldığı önceki Türkçe Olimpiyatları meşru, ancak Obama ve BM Genel Sekreteri’nin kutlama mesajı gönderdiği 12.’si suç öyle mi?
Savcı Yücel, suç bulamayınca nasıl komik durumlara düşeceğini hesap etmeden suç uydurmuş…
HABERLERDE ‘SKANDAL’ İFADESİNİ KULLANMAK TERÖR SUÇU!
Savcı Yücel, o kadar keyfi suçlamalar yöneltiyor ki, akıl ve mantıkla izah etmek mümkün değil. ‘Saçmalık’ ifadesi bile bu keyfiliği tanımlamaya yetersiz kalıyor.
Savcı’ya göre, haberlerde ‘hukuksuzluk’ ve ‘skandal’ kelimelerini kullanmak, terör suçunun bir delili…
Savcı, kanunlarda suç olarak tanımlanmayan ve cezai karşılığı bulunmayan ‘algı oluşturmak’ suçlamasını da yöneltiyor, İpek Medya’ya…
SAVCI, YARGITAY VE AİHM KARARLARINI YOK SAYIYOR!
Savcı Yücel’e göre, MİT TIR’ları ile ilgili haberler yapmak ‘terör suçu’…
Fişleme haberi yapmak, polislere operasyonu, yargıda tasfiyeleri, Bank Asya’ya el koymayı haber yapmak terör suçu!
17/25 Aralık soruşturmalarını ‘darbe girişimi’ olarak niteleyen Savcı’ya göre, 17/25 Aralık haberlerini yapmak da ‘terör suçu’!
Oysa kamu yararı bulunan aleniyet kesp etmiş haberlerin ‘gizli’ bile yayınlanabileceğini Yargıtay içtihatları ve AİHM kararları ortaya koyuyor. Savcı, bağlayıcılığı olan üst hukuk kararlarını keyfi şekilde yok sayıyor.
Peki, bu haberlerin yer aldığı diğer TV ve gazetelere de dava açıldı mı? Hayır!
Tamamı vakayı rapor şeklindeki bu haberlerin kamu yararı gözetilerek yayınlanması basının ana görevi ve varlık sebebidir.
Savcı, evrensel hukuk ve anayasamızın teminatı altında olan basın özgürlüğü, haber alma ve verme hakkını yok sayıyor. Kendince, kişiye özel suç üretiyor. Hukuku katlediyor.
***
Savcı, çok sayıda köşe yazısını da alıp suç unsuru olarak ‘niyet okumalar’ ve skandal yorumlamalarla ‘terör suçu’ olarak niteliyor.
İddianame’de yer alan köşe yazılarım ve bazı köşe örneklerini ve iftiraları, ‘skandallar zinciri’nin son halkasında önümüzdeki yazıda kaleme alacağız…
[Erhan Başyurt] 14.7.2017 [TR724]
Emani’nin katili ağıt yakıyor… [Alper Ender Fırat]
Emevi Camii’nde Cuma namazı kılıp hilafet halısını Ortadoğu’ya sermek isteyenlerin ham hayalleri yüzünden ülkesi yerle bir olmuştu. Kendisi emniyette olup başka yerlerde zaferler kazanmak isteyenler, Emani’nin ülkesine bir yandan binlerce militan gönderiyor bir yandan da TIR’lar dolusu silah sokuyordu. Kısa zamanda her yer kan, her yer ölüm kokmaya başlamıştı.
O da, yüz binlercesi gibi çareyi ülkesinden kaçmakta bulmuştu. Daha emniyetli bir yere geldiklerini zannederek Türkiye’ye sığınmışlardı.
Hayatının baharında 20 yaşındaydı daha. Biri karnında biri yanında iki tane de bebeği vardı. Sığındıkları ülkede ‘aşağılıklardan daha aşağı soysuz katiller’ tarafından tecavüz edilip çocuklarıyla birlikte katledileceğini tabi ki bilmiyordu.
Emani Errahman insanı insan olmaktan utandıran aşağılık bir cinayete kurban gitti. Ona bu muameleyi yapan katiller hakkında daha önceden açılmış bir tecavüz davası vardı ama tutuklu yargılamaya gerek görmemişti AKP’nin adalet sistemi.
Soysuz bir haber ajansı olayı hemen kadının güzelliğine bağlamış, iktidarın genel teamülüne uygun olarak tecavüzcüleri aklama yoluna gitmişti. “Tecavüzcüler ne yapsın kadın çok güzel, nefislerine uymuşlar” demeye getirmişti. Öyle ya, bu ülkede tecavüzcüler, sübyancılar da tıpkı hırsızlar gibi ceza almaz, tutuklanmazdı. Ama bu kez toplum büyük bir infial yaşıyordu.
TECAVÜZCÜNÜN TUTUKLANMASINA ŞAŞIRDIK
Bu infial neticesinde katiller yakalanıp tutuklanınca, internet siteleri, gazeteler, Twitter bültenleri ‘flaş, flaş, flaş’ sesleriyle olayı verdiler. Bir tecavüzcünün tutuklanması olacak şey değildi. Haberler neredeyse ‘oh olsun, o katiller cezalarını buldu ve tutuklandılar’ üslubuyla veriliyordu. Kamuoyu tepkisi dinmek bilmeyince hâkimler, AKP adaletinin genel teamüllerine aykırı olarak tecavüzcü katilleri tutuklamışlardı.
AKP’nin adalet sisteminin taşıyıcıları, Emani’nin öldürülmesinden çok, bu katilleri tutuklamak zorunda kalmasına, öğretmen ve akademisyenlerin tutulacağı yerlere bunları koyacak olmasına üzülmüştü.
Öyle ya, hükümet geçen yıl çıkardığı bir kararla kermes yapan kadınlara, öğretmenlere, akademisyenlere, gazetecilere yer açılsın diye cezaevlerinde ne kadar tecavüzcü, katil, sübyancı, mafya varsa hepsini salıvermişti.
Emani katledilince hükümetin bu kararı birden unutuldu. Her gün yüzlerce tecavüz suçlusunun, çocuk istismarcısının cezaevine girmeden serbest bırakıldığını kimse hatırlamadı. Yılışık yalakalar köşelerinde Emani destanları dizmeye, Taylesanlı Timsah cenazede vicdan gösterisi yapmaya bile yeltendi. Cenazede mıy mıy mıy ağlayıp, ‘emaneti koruyamadık da bilmem ne’ deyip aklınca muhasebe yapmaya kalktı.
EMANİ’NİN ESAS KATİLİ KİM?
Ancak bu ağlama, bu riyakar timsah göz yaşları, onun ve her gün şakşak çaldığı hükümetinin o katillerden çok daha suçlu olduğunu örtmeye yetmedi. Bu aşağılık katillerin tecavüz suçundan tutuksuz yargılanmasını bunlar sağlamıştı çünkü. Ülkede ne kadar çocuk istismarcısı, sübyancı, tecavüzcü, şerefsiz varsa hepsini cezaevlerinden çıkarmışlar yerine on binlerce yaşlı genç, çocuklu, hamile kadını doldurmuşlardı. Hatta aynı gün yalaka gazeteler ‘çöpteki kitapta parmak izi bulunan üniversite öğrencisi bir kızcağızın tutuklandığını’ gururla veriyordu.
Cenazede ağlayan ‘Taylesanlı Timsahın’ da bütün bunlara hiç itirazı olmadı. Köşelerinde gerine gerine dram soslu ‘Emani’ yazıları yazan hükümet yalakçısı yazarlar da tecavüzcülerin serbest bırakılmasına hiç itiraz etmemişlerdi. Onlar tecavüz, çocuk istismarcılığı, sübyancılık gibi şeylerin hep kendi mahallesindeki yurtlardan çıkmasından dolayı bunlara ceza verilmesine zaten sıcak bakmıyorlardı.
Suriyeli Emani 20 yaşındaydı, Sakarya’da tecavüz edilip çocuklarıyla birlikte katledildi.
Emani’yi ve çocuklarını asıl katledenler ise bu ülkenin ‘ıslah edicilerini’ ‘firak-ı dalle’ ilan edip, zalimlerin yamacısı olan Taylesanlı Timsahlardı. Ve katiller şimdi öldürdüğünün cenazesinde ağıt yakıyordu.
Emani’nin diğer katili de bu adalet sistemine, itiraz etmeyen ve sessizce alkış tutan dilsiz şeytanlardan başkası değil.
[Alper Ender Fırat] 14.7.2017 [TR724]
Savcıların koçan doldurma telaşı [Sefer Can]
Hizmet Hareketini hedef alan soruşturmalarda ‘buna değmiş, buna değmemiş’ dönemine girildi. 23 Temmuz 2016’da 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, kamu çalışanlarının tasfiyesi amacıyla çıkarılmıştı. Adli soruşturmalar için de çerçeve gibi değerlendirildi. Bilhassa Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesini kurban verirken yazdığı gerekçe, hukuksuzluğun sınırlarını alabildiğine genişletti. KHK’da “terör örgütlerine veya MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara” üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin” ifadesi geçiyordu. İltisak ve irtibat gibi çuvalına doldurulmayacak kim var ki? Savcılar da aynen böyle düşünüyor. Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, 15 Temmuz’dan sonra 169 bin 13 şüpheli hakkında işlem yapıldı ve toplam 50 bin 510 şüpheli tutuklandı.
HAMİLELERE KASITLI İŞLEM
Trafik polislerinin ceza koçanı doldurma telaşı gibi savcılar da çetele tutuyor. Sıradışı, gündem oluşturacak operasyonlar ya da sayısal çoklukla Erdoğan’ın gözüne girmeğe çabalıyorlar. Savcılar, cezaevlerinden çağırdığı tutuklularla ‘isim ver seni bırakayım’ pazarlığı yapıyor. Avukatlar, bazı savcıların psikolojik bunalımda olduğunu öne sürüyor. Kırık plak gibi durmadan ‘Bana isim söyle, bana isim söyle’ dedikleri yönünde ciddi tanıklıklar var. İsim de veriyorlar ama müvekkilleri zarar göreceği endişesiyle yayınlanmasını istemiyorlar. Hamile ve yeni doğum yapmış kadın haberlerinin vakaları artırıcı etki yaptığını söyleyenler bile var. Böylece tavizsiz duruşunu ispat etmiş oluyorlarmış. Yoksa hadi kazayla bir, iki olay yaşansın. Kayıtlara giren vaka sayısı 22. Düğün konvoyu durdurup gelin ve damadı tutuklayan dahi var.
Cemaate mensubiyet delili sayılan şeylerin hiçbiri hukuken suç değil. Okul, Bank Asya, gazete aboneliği, Digitürk iptali, ByLock diye uzayıp giden listenin evrensel hukukta karşılığı yok. Ama artık bunun da sonu geldi. Yeni gözaltı ve tutuklamalar için çuvalın ağzını her gün genişletiyorlar. Son kurbanlara şöyle bir bakın: Rahmetli Cemal Uşak’la ‘irtibatı tespit edilen’ Koray Çalışkan! Cemal Abi ile irtibatı olmayan kaç yazar, kaç gazeteci, dahası kaç AKP’li vardır? Hepsi bir yana Akil Adamlar Heyetine, Çalışkan mı aldı onu? ‘Toplantı halinde basılan’ insan hakları aktivistleri ise başka bir örnek. Uluslararası insan hakkı örgütlerinin de temsilciliğini yapan bu isimler ayrımsız herkesin yanında yer alıyordu. Hatta Amnesty, Erdoğan’a ‘seni de savunmuştuk’ hatırlatması yaptı. (Bu arada ‘Liberal’ Atilla Yayla’nın aktivistleri ‘sicilleri bozuk’ diye tanımlayarak neredeyse kendilerini bilerek gözaltına alındıklarını ileri sürmesini kayıtlara geçirmek lazım.)
Saadet Partisi de furyadan nasibini alıyor. Önce, kapatılan Fazilet Partisi ve şimdi SP Kayseri İl Başkanı olan avukat gözaltına alındı. İstanbul medyasında tanıdığı olmadığı için fazla dikkat çekmedi. Sonra Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) İstanbul Şubesi Başkanı ve Saadet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi avukat Mustafa Yaman tutuklandı. Amnesty’nin Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı avukat Taner Yıldız da ByLock çılgınlığının mağdurlarından. Erdoğan’a abartılı övgülerle gündeme gelen Reis filminin yapımcısı da önceki gün gözaltına alındı. Böyle giderse Erdoğan’ın aile fertlerinden başka kimse kalmayacak. Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül bile kendini risk altında hissediyor.
Savcıların hukuksuz işlemlerinde mantık aramaya ve bir anlamda Erdoğan’ı aklamaya çalışanlara en güzel cevabı bizzat o veriyor. ‘Erdoğan zarar görüyor’ teziyle tutuklamalarda bit yeniği arayanlar, Cumhurbaşkanının, hem de yabancı basın önündeki çıkışlarıyla susmak zorunda kalıyor.
Bu kadar da olmaz gibi hayret sözcüklerinin anlamı kalmadı. Böyle savcılarla her şey mümkün!
[Sefer Can] 14.7.2017 [TR724]
Sağanak propagandalı günler [Kemal Ay]
15 Temmuz’un yıldönümü etkinlikleri son hızla devam ediyor.
Uzun süredir Batı medyasıyla kavgalı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan önce Die Zeit, ardından BBC’ye çıktı ve kendince ‘propagandasını’ yaptı. Propagandasını diyorum çünkü Die Zeit röportajından anlıyoruz ki Erdoğan’a göre ‘medya’ demek propaganda demek. Başka bir işlevi ve amacı olamaz. Haliyle eğer bir teröristle röportaj yapıyorsanız, onun propagandasını yapmış oluyorsunuz ve bu da sizi terörist hâline getiriyor. Acıklı bir durum ama Erdoğan buna inanıyor belli ki. Nitekim BBC röportajında da hapisteki gazetecilerin aslında ‘gazeteci’ olmadığını vurguladı.
ÖZGÜVENİN SEBEBİ NE OLA?
Bilemiyorum dikkatinizi çekti mi, Erdoğan bu iki röportajda da son derece özgüvenli. Karşı tarafı suçlayarak üste çıkma stratejisini, hiç çekinmeden uyguluyor. ‘Sahaya inme’ hâli var yani Erdoğan’da. Peki, bunun sebepleri neler olabilir?
Aklıma biri onun açısından olumlu, diğeri olumsuz iki sebep geliyor. Olumlu sebep şu: İşler iyi gidiyor, yeni gelişmeler olacak. Erdoğan’ı sevindirebilecek az sayıda gelişmeden birisi Reza Zarrab meselesinde mesafe kat ediliyor olma ihtimali. Diğeri İsrail’le doğalgaz anlaşmasının imzalanmak üzere oluşuyla ilgili çıkan haberler. Bu anlaşma Erdoğan’ın hem aile serveti için önemli, hem de İsrail’le kurulacak dostluktan özellikle dünya genelinde fayda ümit ediyor. ABD’deki İsrail’le çalışan lobicilerin, iktidarını perçinlemekte katkı sunmaları ihtimal dâhilinde. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın da bu lobicilerle arasının iyi olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bu olumlu senaryo gerçekleşiyorsa maalesef Cemaat’e yönelik zulmün artabileceğini de hesaba katmak gerekir.
Erdoğan’ın sahaya inmesinin olumsuz anlamı ise özellikle Avrupa tarafından terk edilme korkusu yaşamasıyla alakalı. Yakın zamanda Almanya, İncirlik’ten çekildi ve Avrupa Parlamento’sunda Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili ‘müzakereleri durdurma’ yönünde bir tavsiye karar ezici çoğunlukla kabul edildi. Son röportajlarında da Erdoğan NATO’ya bağlılığını sunarken, AB ile ilişkilerde birliği suçlayıcı bir pozisyon takınıyor. Hatta AB Türkiye’yi almayacağını deklare ederse memnun olacağını, zaten ‘halkının’ çoğunluğunun AB’yi istemediğini belirtiyor. İhaleyi AB’ye yıkıp yine içeride kazanma derdinde.
15 TEMMUZ’UN EKMEĞİNİ BİRAZ DA BÖYLE YİYELİM
Her iki durumda da Erdoğan’ın ajandasında 15 Temmuz’un yıldönümünü bir ‘PR şenliğine’ çevirmek var belli ki. Kendisini bu konuda hayli ‘haklı’ görüyor ve 15 Temmuz üzerinden bir süredir kaybettiği ahlakî üstünlük pozisyonunu kazanmaya çalışıyor. ‘Adalet Yürüyüşü’ ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazandığı uluslararası sempatiyi de böylece egale etme derdinde.
Bu arada PR kampanyası sadece Erdoğan’a bağlı değil. ABD’de Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Yaşar Güler’e program yaptırıldı. Bürokratların bu tip programlara katılmalarına ‘sivilleşme’ çerçevesinde bağırıp çağıran AKP’liler Yaşar Paşa’nın ağzının içine bakıyor. Zira ABD tarafından ‘seküler’ olarak algılanan ordunun en önemli pozisyonlarından birinde bulunan Yaşar Paşa’nın Cemaat aleyhine konuşmalar yapması, PR açısından önemli görülüyor.
Batı medyasında şu aralar 15 Temmuz’da Cemaat’in rolünü anlatan ve Fethullah Gülen’i ‘şüpheli’ hâle getirmeye çalışan başka yayınlar da oldu. Nedim Şener, Hollanda medyasına konuşmuş mesela. Almanya devlet televizyonunda AKP’nin 15 Temmuz tezlerini bizzat eski Ergenekon sanıkları anlatmış. Meşhur ittifakın bir parçası olarak görülebilir.
YEMİNLİ CEMAAT DÜŞMANLIĞI KADROSU
Artık şundan eminim: İktidara muhalif olsa da, Cemaat’in bir şekilde Türkiye’de ‘eski hâline’ dönmesinden korkan, mümkünse Cemaat’i tarihten silmek, bir daha hiçbir şekilde Cemaat’ten haber almamak üzere onu yedi kat yerin dibine gömmek isteyenler var. Her siyasi partide de varlar üstelik. Bunlar, 15 Temmuz’daki darbe girişiminin tamamen Cemaat üzerine kalmasını, böylece de Cemaat’in ‘damgalanmasını’ arzu ediyorlar. Erdoğan’ın bundan devşirdiği güçten rahatsız değiller. Bizzat o gayrimeşru gücün ülkeyi bugünkü buhrana soktuğunun ya farkında değiller, ya da bunu umursamıyorlar.
Ruşen Çakır’ın Diken’e verdiği röportajda da bunun izlerini bulmak mümkün. Bir yandan Gülen’in 40 yıldır darbeye hazırlandığını savunurken, bir yandan 15 Temmuz’daki bütün o acemice çabaların ‘kasıtlı’ olmuş olabileceğini iddia ediyor Çakır. Gazeteciliği geçtim, ortalama zekâda birisinin okuduğunda görebileceği çelişkilerle dolu tezlerle Cemaat’i suçlamaya devam ediyor.
İnsanlardaki Cemaat nefretini anlayabiliyorum. Nefretin, vehimlerle ve mantık dışı da olsa sık tekrarlanan genel geçer dedikodularla nasıl büyüyebildiğini de biliyorum. Ancak bu nefretin bizzat, sahiplerinin kariyerini, hayatını mahvettiğini görmemeleri, açıkçası üzücü. Türkiye’de hakikatmiş gibi muamele gören iddiaların Edirne’den çıkınca fazla alıcı bulamamasının bir sebebi bu. Bir de tabi, bilimden kültüre, teknolojiden eğitime hemen her alanda dökülmekte olan bir ülkede evrensel standartlarda gazeteciler olduğunu varsaymak da, naifçe.
BATI MEDYASINA KONUŞMANIN KIYMETİ…
15 Temmuz’da Cemaat’i tek düşman ilan ederek ‘Yenikapı Ruhu’ oluşturmaya çalışan Erdoğan, bu planında pek başarılı olamadı. Nitekim o planın da tek amacı dünyayı ikna etmekti. Önce HDP’li vekiller tutuklandı, ardından CHP’den Enis Berberoğlu. Ruşen Çakır’ın ya da Nedim Şener’in dediği gibi Batı, Erdoğan’dan nefret ettiği için Gülen’i sempatik bulmuyor sadece. Erdoğan’ın söyledikleri ile yaptıklarını yan yana koyduğunuzda, gerçek ortaya çıkıyor. Die Zeit röportajını okuyanlar, Erdoğan hakkında ne düşünmüştür? Ya da BBC’deki röportajı? Hüsnü Mübarek’in devrilmeden hemen önce CNN’de Christiane Amanpour’a röportaj verdiğini hatırlar mısınız? Yani Batı medyasına konuşmanın kadri kıymeti, o kadar.
15 Temmuz’un yıldönümü etkinlikleri son hızla devam ediyor. O kadar…
[Kemal Ay] 14.7.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)