İstanbul Tabip Odası: Enfekte olan hekim sayısı bini aştı!

İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu, sahadan aldıkları bilgilere göre İstanbul’da Koronavirüs’ten enfekte olan sağlık çalışanı ve hekim sayısının bini geçtiğini açıkladı.

BOLD-Geçen hafta Bilim Kurulu Toplanıtısı sonrası açıklama yapan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye genelinde enfekte sağlık çalışanı sayısının 601 olduğunu söylemişti.

Sağlık Bakanlığı’nın ayrıntılı verileri kamuoyu ile paylaşmamasını eleştiren İstanbul Tabip Odası’ndan yapılan açıklamada, “Pandemiye karşı yersiz, yanlış, hatalı politikalarınızın, başarısızlığınız apaçık ortadayken ‘başarı hikayesi yazma’ çabalarınızın kurbanı olmak istemiyoruz! Hayatlarımız politikalarınızdan değerlidir!” ifadesine yer verildi.

İstanbul Tabip Odası’ndan yapılan açıklama şöyle:
Covid-19 pandemisi ne yazık ki yüzlerce insanımızı hayattan kopararak devam ediyor.

Baştan beri ısrarla talep etmemize rağmen Sağlık Bakanlığı pandemiyle ilgili ayrıntılı verileri kamuoyuyla paylaşmamakta ısrar ediyor. Türkiye’deki vakaların yüzde 56’sının İstanbul’da olduğunu, İstanbul’un göz göre göre nasıl vahim bir duruma sürüklendiğini ancak 1 Nisan tarihinde öğrenebildik.

BAKANLIK SADECE POZİTİF VAKALARI AÇIKLIYOR

Dünya ve Türkiye tıbbı bu süreçte Covid-19 teşhis ve tedavisinde sadece PCR testine dayanarak karar verilemeyeceğini çoktan öğrendi. Oysa Sağlık Bakanlığı sadece, hala daha yeterli sayıda yapılmayan PCR testlerinde pozitif çıkan vakalarla ilgili rakamları açıklıyor. Yapılan açıklamalarda toplam test, vaka, vefat, yoğun bakımda yatan hasta, entübe hasta sayıları verilirken hastanelerde Covid-19 teşhisiyle tedavi edilen hasta sayıları bile açıklanmıyor. Bu arada test yapıl(a)madan ya da test sonucu pozitif gelmeden hayatını kaybeden hastalara istatistiklerde yer verilmiyor. (Oysa Dünya Sağlık Örgütü COVID-19 pandemisi sırasında ölüm kayıtları için “U07.1: COVID-19, virüs tanımlanmış (laboratuvar testi (PCR) ile kesinleştirilmiş olgular”) ve “U07.2: COVID-19, virüs tanımlanmamış” şeklinde iki farklı uluslararası kod önermektedir.)

VEFAT SAYILARI DÜŞÜK GÖSTERİLİYOR

Netice itibarıyla, Covid-19 vaka ve vefat sayılarını olduğundan çok daha düşük gösteren bu yaklaşıma karşı İstanbul Tabip Odası olarak sahadan topladığımız verilerle gerçek tabloyu raporlaştırıyor ve kamuoyuyla paylaşıyoruz.

Covid-19 vakalarının yüzde 80’inin hastalığı semptomsuz olarak ya da ayakta geçirdiğini, ancak yüzde 20’sinin hastaneye yatırıldığını dünya ve ülke deneyimlerimizden biliyoruz.

İSTANBUL’DA COVİD-19’LU SAĞLIK ÇALIŞANI SAYISI BİNİ GEÇTİ

İstanbul’da Covid-19 teşhisiyle hastanelerde takip ve tedavi edilen hastaların sayısı çoktan binleri geçti. (İstanbul’da 45 gün içinde iki hastanenin yapılacağının açıklanması da durumun vahametini gösteriyor.) Hastanelerimiz Covid-19’lu hastalarla dolup taşıyor, artık aynı odada iki hasta birlikte yatırılmak zorunda kalınıyor. İstanbul’da eskiden bu yana çok sıkıntılı olan yoğun bakım yataklarıyla ilgili sıkıntı da hızla kendini gösteriyor.

Öte yandan Sağlık Bakanı 1 Nisan 2020 tarihindeki basın toplantısında Türkiye’de Covid-19’lu sağlık çalışanı sayısını 601 olarak açıkladı. (Sonraki açıklamalarında yeni bilgiye yer vermedi.) Oysa bizim sahadan topladığımız bilgiler sadece İstanbul’daki Covid-19’lu hekim, sağlık çalışanı sayısının çoktan 1.000’i geçtiğini gösteriyor.

KURBAN OLMAK İSTEMİYORUZ

Daha önceki raporlarımızda açıkladığımız gibi, Covid-19 pandemisi göz göre göre gelmesine rağmen maske, önlük, eldiven gibi gerekli kişisel koruyucu malzemelerin bile yerinde ve yeterli miktarda temin edilmemesi, triyaj uygulamasının birçok sağlık kurumunda yapılmaması, sağlık çalışanlarının sağlığını koruyucu tedbirlerin -başta düzenli test yapılması olmak üzere- alınmaması; kısacası İstanbul’daki sağlık kurumlarında gerekli hazırlığın zamanında yapılmamış olmasının bedelini ne yazık ki hekimler, sağlık çalışanları ödüyor. Salgınlara karşı mücadelede en önemli faktörün hızlı davranmak olduğu bilindiği halde Sağlık Bakanlığı yöneticilerinin yapılması gerekenleri haftalarca gecikmeyle yapmaları ise tabloyu kurtarmıyor.

Pandemiye karşı yersiz, yanlış, hatalı politikalarınızın, başarısızlığınız apaçık ortadayken ‘başarı hikayesi yazma’ çabalarınızın kurbanı olmak istemiyoruz!

Hayatlarımız politikalarınızdan değerlidir!

[BoldMedya] 8.4.2020

İktidarın "af" kurnazlığını deşifre etti

Ceza hukukunun duayen ismi Prof. Dr. Adem Sözüer, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) hazırladığı infaz indirimi teklifi ile adi suçlara açık çek verildiğini söyledi: "İşlenecek suça bile af getiriliyor."
Ulusal Kanal'da infaz yasası yorumu: Cemaate yeni operasyonlar için boşaltılıyor

SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) müttefeğile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) hazırladığı infaz indirimi paketinde siyasi ve düşünce suçluları liste dışında tutulurken, azılı suçlulara affediliyor.

Ceza hukuku Profesörü Adem Sözüer Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda (TBMM) müzakere edilmeye başlanan infaz indirimi teklifinin 30 Mart’tan önce işlenen suçları kapsadığını söyledi.

"AF DEMEMEK İÇİN ÜZERİ ÖRTÜLMÜŞ"

Sözüer, "İşlenecek suça bile af getiriliyor. Suç işleyene açık çek var." dedi.

"Yorumlarla genişleyecek bir düzenleme. Af dememek için örtme yollarına başvurulmuş." diyen Sözüer, "Bunu Rahşan affında yaşadık. Sağlık Bakanlığı'ndan geliyoruz diye hırsızlık yapılıyor." ifadelerini kullandı.

Sözüer düzenlemede ilginç maddeler yer aldığını belirterek, "14 Mart'ta Emniyet 'kapılarınızı açmayın' diye uyarıyor. Aynı gün, 30 Mart'a kadar işlenen suçlara kadar genişletilen teklif hazırlanıyor. Af geçmişte işlenmiş suça getirilir." dedi.

PROF. DR. ADEM SÖZÜER: AF İÇİN SUNDUKLARI GEREKÇELER TRAJİKOMİK!

Tecavüzden mahkûm olmuş kişilerin açık cezaevlerine nakledileceğine işaret eden Sözüer şunları kaydetti: "İzin hakkı olacak hükümlüler arasında cinsel suçlar, cinayet ve uyuşturucu mahkumları da var. Gerekçe olarak 'kapalı cezaevleri için ekmek yapacak, yemek pişirecek, tavuklara bakacak adam lazım' diyorlar."

Ceza hukuku profesörü Adem Sözüer, Adalet Komisyonu'nda son dakikada ilave edilen bir madde ile kadının yüzüne kezzap atanların da affedilmesine imkân tanındığını söyledi.

"Trajikomik. Dünyanın neresinde tavuklara baksın, yemek yapsın diye suçların bazıları affa sokulur?" sorusunu yönelten Sözüer, "İzin de zaten infazdan sayılacak. Sırf kezzap atma bir maddede düzenlendi." dedi.

Kadına yönelik suçların da affedilmesini dehşet verici bulan Sözüer, Sözcü'ye verdiği mülakatta, "Sen 'Affa dahil değil' diyorsun, fakat komisyonda yaptığın son andaki eklenen madde ile kezzap atanı eve yolluyorsun." tespitinde bulundu.

CHP: ÖNCELİK SİYASİ SUÇLARA TANINMALI

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) infaz düzenlemesinin af kapsamında olduğunu belirterek, teklife şerh düştü.

CHP'nin şerhinde Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile tanımlanmış bütün suçların kapsam dışında bırakılmasının anayasaya aykırı olduğunu, indirim ve affın öncelikle siyasal suçlara tanınması gerektiğinin altını çiziyor.

İYİ PARTİ'DEN KORONA İZNİ İÇİN TEKLİF

İyi Parti kadına karşı suçların ceza artırıcı sebep olarak teklife ilave edilmesini talep etti.

Açık cezaevinde bulunanların yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle 31 Mayıs'a kadar izinli sayılmalarını öngören hükümden terör, cinsel istismar, adam öldürme, özel hayata karşı işlenen suçlar ile kadına karşı suçlardan hüküm giyenlerin muaf tutulmasını talep etti.

[Samanyolu Haber] 8.4.2020

"İtalya gibi oluruz diyordum, öyle olmadı... Çok daha kötü oldu"

Boston College Biyoloji bölümünde ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını sürdüren öğretim üyesi Emrah Altındiş Türkiye için “Ben ilk başta İtalya gibi olabileceğini tahmin ediyordum. Öyle olmadı, daha kötü oldu” dedi.

Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’ye konuşan Boston College biyoloji bölümünden asistan Prof. Dr. Emrah Altındiş, İtalya’da 400’üncü ölümün üzerine karantinanın uygulandığını belirterek şunları söyledi: “Karantinada üç haftayı geçti ve halen ölümleri azaltamadılar. Çin, Wuhan denen şehri iki ay boyunca karantinaya aldı, hastalığı kontrol altına aldılar. Bizim iki zayıf noktamız var: Birincisi ciddi karantina ilan etmememiz. Bu ileride toplumda ciddi pişmanlık yaratacak, bir diğeri de testlemelerin düşük düzeyde olması.”

TSUNAMİ YAKLAŞIYOR

“Virüsün yayılmasını engelleyemezsek tsunami iki hafta sonra çok sert bir şekilde bize çarpabilir” diyen Prof. Dr. Emrah Altındiş, bunun da test sayısının artması, sıkı karantina ya da sokağa çıkma yasağı ile mümkün olabileceğini anlattı. Altındiş, “Vaka sayısı 12 bini aşkın olan İstanbul gibi devasa bir kentte sıkı karantina hemen uygulanmalı. Bunu da 65 yaş üstüne ve 20 yaş altna ‘evde kal’ diyerek yapamayız” dedi.

Altındiş açıklanan vaka ve ölüm sayılarını da şöyle değerlendirdi: “25 Mart’ta 109 kişi, 28 Mart’ta 108, 31 Mart’ta 114, 3 Nisan’da 425 ölüyor. Vakalara baktığınızda ise 27 Mart’ta 6 bin, 31 Mart’ta 13 bin, 4 Nisan’da 24 bin olmuş. Ölüm sayısı her üç günde bir iki katına, vaka sayısı da her dört günde bir iki katına çıkıyor, bizim kısıtlı testlerimize rağmen. Dünya ile karşılaştırdığımızda bizdeki vaka yükselişi, bininci vakadan sonraki vaka yükselişini karşılaştırdığımızda İtalya’dan çok daha sert. Türkiye’deki yükseliş kaygı verici” dedi.

PİK NOKTASINA DOĞRU

Salgını kontrol etmek istiyorsak sokağa çıkma yasağını koymamız gerekiyor. Biliyoruz ki tüm hastalıklar ilk yoksulları, işçileri vurur. Bu hastalık da ilk onları vuracak ve onlar da sokakta. Türkiye’de de en yüksek noktası pik noktası denilen nokta yükselmeye devam ediyor. Şu an Çin harıl harıl ikinci dalgaya hazırlanıyor. Çünkü ikinci dalganın çıkma olasılığı var” diye konuştu.

BÖYLE DURMAZ

Dünyada fazla test yapan ve tedbirleri iyi alan Güney Kore ve Almanya örneklerini veren Altındiş, “Rakamlara baktığımızda Güney Kore 20 Mart tarihine dek toplamda 350 bin test yapmış. Almanya ise sadece geçen hafta içinde 350 bin test yapmış. Bizim testlerimiz ise ilk 10 Mart tarihinde başladı, günlük 20 bin test yapma kapasitesine geldik. Şu anda toplamda 80 bin milyonluk ülke için 161 bin. Yani Almanya’nın 1 haftada yaptığı testin yarısını iki haftada yapabilmişiz. Bu düzeydeyken Türkiye’de hastalığın yayılımını durduramayız” uyarısını yaptı.

[Samanyolu Haber] 8.4.2020

Aksiyonumuzun Temel Dinamiği [Safvet Senih]

Her toprağın yetiştirmeye müsait olduğu ürünler vardır. Kırkağaç kavunu, Diyarbakır karpuzu Amasya elması deriz…. Çayın, muzun, baharatın yetişmesi için ona göre zemin ve atmosfer gerekir… Yoksa istediğinizi yetiştirip, ürün elde etmek için, toprakları ıslah etmemiz, bir şeyler ilave etmeniz ve seralar hazırlamanız gerekir… Kıtalar için bile KADERİN  İNCE  REMİZ  VE  İŞARETLERİ  vardır: ASYA  KITASI  ile AVRUPA  KITASI  farklıdır. Birisini DİN  ayağa kaldıracaksa, öbürünü FEN  ayağa kaldıracaktır…

Peki bizim aksiyonumuzun temel dinamiği nedir? Bu soruya M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle cevap veriyor: “Bizim aksiyon ve düşünce hayatımızın temel dinamiği, rûhî hayatımızdır; ruhî hayatımızı da dînî düşüncelerimizden ayırmamız mümkün değildir. Bu milletin her varoluş kavgası, İslâmî ruh ve mânâya sığınılarak gerçekleştirilmiştir. Tohumun, toprağa düşünce, başağa yükselmesi, tomurcuğun ışığa yönelince açılması gibi, milletimiz de İslâma yöneldiğinde özündeki derinlikleriyle ortaya çıkmıştır. Böyle bir yöneliş ve öze eriş, onun mahiyetindeki istidatları inkişaf ettirdiği gibi, varlık ve bekasının da teminatı olmuştur. Evet onun kendi iç âleminde, KALB ve RUHUN  HAYAT  SEVİYESİNİ  PAYLAŞMASI, ibadet, zikir ve fikirle gerçekleştiği gibi, bütün bir varlığı kucaklaması, kendi nabızlarının atışında O’nu (c.c.)  duyması ve beyninin her fakültesinde O’nu (c.c.) hissetmesi de, yine ibadet şuuruna, zikir ve fikir cehdine bağlıdır. Zaten hakiki  müminin, her davranışı bir İBADET, her düşüncesi bir MURÂKABE, her konuşması bir MÜNÂCAT  ve MARİFET  DESTANI, varlığı her müşâhedesi bir TECESSÜS  ve TEDKİK, vatandaşları ile münasebeti de RAHMÂNİ  BİR  ŞEFKATTİR. Bu ölçüde ruhânîliğe ermek, sezilerden mantık ve muhakemeye, mantık ve muhakemeden de ilham ve İlâhî vâridata açık olmaya bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, TECRÜBE  aklın süzgecinden geçirilmeden, AKIL Fetânat-ı A’zam’a (S.A.S.) teslim olmadan, MANTIK  aynı sevgi haline gelmeden SEVGİ  de İlahî Aşka inkılab etmeden insanın bu zirveyi yakalaması zordur. Gerçekleştirilebildiği takdirde, böyle bir bakış zâviyesi sayesinde, İLİM dinin bir buudu hâline gelir ve onun hizmetçisi olur… AKIL  ilhâmın elinde her yere ulaşabilen bir ışık tayfı kesilir… Tecrübî müktesebat (deney ve tecrübelerle kazanılan birikimler) da varlığın ruhunu aksettiren bir prizma mâhiyetini alır ve her şey marifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî neşidelerle gürler.
Bugün, bazı kesimleri itibariyle insanımız, aynı duygu, aynı düşünceyi taşıdığı, aynı ruh hâletini paylaştığı veya paylaşma durumunda olduğu halde; evet onca  fasl-ı müştereke (ortak paydaya) rağmen, beklendiği ölçüde müsbet davranamıyor, hatta yer yer çarpıklıklara, menfiliklere giriyorsa, bunlar onun gerçek mânâda mümin olamayışında aranmalıdır. Hakîkî mümin, hangi kalıp içinde olursa olsun, ne şekilde tersliklere çekilirse çekilsin davranışları hep iman televvünlü, hareketleri de düşünce yörüngeli olmalıdır.”

Yeni bir dünya kurmak, yeni bir oluşumla kendi rönesansımızı hazırlamak  ve nasıl davranmamız gerektiği hususunda da Hocaefendi şunları söylüyor:

“Geleceğin dünyasını kurmayı planlayan yeryüzü mirasçıları nasıl bir dünya inşa etmek istediklerinin ve bu dünyanın imarında ne türlü cevherlerin kullanılması lazım geldiğinin şuurunda olmalıdırlar ki, kendi elleriyle yaptıkları şeyleri daha sonra yine ELLERİYLE  YIKMA  MECBURİYETİNDE kalmasınlar. Bizim, bin küsur senelik hayatımızın mânâ kökleri ve temel esasları bellidir. GELECEĞİN  IŞIK  MİMARLARI, hareket dinamizmlerinin yanında düşünce güçlerini de kullanarak, dînî ve millî hayatımızı, üzerine bina edecekleri tarihî dinamiklerin, ESNEKLİK, ENGİNLİK  ve EVRENSELLİĞİNDEN  tam yararlanarak, Kitap, Sünnet ve Selef-i Sâlihînin Sâfiyâne İctihadları mahfuz, çağın idrak, üslub ve anlayışa göre, bir kere daha İslamın Sesini almaya, bakış zaviyesini yakalamaya, nabzını tutup, kalbini dinlemeye çalışmalıdırlar ki, ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ (öldükten sonra dirilme) yolunda, berzah hayatı yaşamasınlar. Bu da he şeyden evvel, nefsâniliğin bütün baskı ve dürtülerinden uzaklaşarak rûhâniliğe açılmaya ve dünyayı ötelerin intizar (bekleme) salonu görüp bilmeye bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, ibadetlerimizdeki kemmiyeti keyfiyetle derişleştirmeye… Evrad ve ezkârdaki riyâzilikten doğan eksikliği niyet ve hulûsla nâmütenâhişeltirmeye… Dua, münâcât ve yakarışlarımızda, bize bizden daha yakın bir varlığa yalvarıyor olma marifet, saygı ve temkiniyle gerçekleşebilecektir. Bunu da ancak, namaz, miraca yürüyor gibi duyanlar, orucu, İlahî bir gizlilik içinde halvete koşuyor gibi hissedenler, zekâtı, bir emanetçi ve tevzi memuru gibi yerine getirip ‘Oh!.’ diyenler, haccı, İslam dünyasının problemlerini görüşmek üzere evrensel bir konferansa, hem de ruh ve kalbin, ötelerin nûrâniyet ve mehâbetini rasat edebileceği bir zeminde evrensel bir konferansa iştirak ediyor gibi yaşayanlar anlayabilir.”
İşte bizim temel evrensel dinamiklerimiz!.. 

[Safvet Senih] 8.4.2020 [Samanyolu Haber]

Öğrencisinin kaleminden: Bugün gökte bir yıldız eksildi

Genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Ümit Topaloğlu, yaşadığı ABD’de hayatını kaybetti. Öğrencisi Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, hocasıyla ilgili kaleme aldığı ve kişisel blog sayfasında yayınlanan yazısında, Topaloğlu için “Bugün gökte bir yıldız eksildi.” ifadesini kullanıyor. Akademisyenliği onunla sevdiğini anlatan Aktürk, “Önce İngilizce bildiğim için birkaç çalışmasına katkım oldu. Sonra da o bana kol kanat gerdi. Her şeyden önce yol gösterdi. Araştırma nasıl yapılır, akademisyenlik nedir, hep ondan öğrendim.” diyor.

İşte öğrencisinin kaleminden Ümit Topaloğlu;

Prof. Dr. Ümit Topaloğlu’nun ardından…

BUGÜN GÖKTE BİR YILDIZ EKSİLDİ

Bir türkü söylüyor Ender Balkır ve hislerime tercüman oluyor: Bedenimde değil ruhumda sızı…

Gökyüzü yıldızlarla güzeldir.
Yıldızsız bir gökyüzü hayal etsenize.
Yıldızlar olmasa gökkubbe karanlık ve sevimsiz olurdu.

Hayatımızda da yaşamayı sevimli kılan yıldız gibi insanlar vardır. Sanıyorum onlar olmasa hayat karanlık bir gökyüzü gibi olur.

Bugün yıldızlarımdan birisi daha eksildi. Artık hayata asla eskisi gibi bakamayacağım.

Prof. Dr. Ümit Topaloğlu’nu 1993 yılında tanıdım. Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde aile hekimliği ihtisasına başlamıştım. İdealisttim ve “Hocam” diyebileğim birilerini arıyordum. Yeterlilik sahibi eğiticilerimiz azdı. Ümidimi kestiğim anlardan birinde Ümit hoca imdadıma yetişti. Kendisinden hem ilim, hem de irfan aldım.

Ümit Hocayı çalışkan bir genel cerrah olarak tanıdım. Bir devlet hastanesinin eskimiş koridorlarında, yorulmuş ve bıkkın hekimlerin arasında akademik çalışmalar yapıyor, doçentlik için hazırlanıyordu. Engel tanımıyordu.

Önce İngilizce bildiğim için birkaç çalışmasına katkım oldu. Sonra da o bana kol kanat gerdi. Her şeyden önce yol gösterdi. Araştırma nasıl yapılır, akademisyenlik nedir, hep ondan öğrendim.

Sonraları ailecek de tanıştık ve samimi olduk. Her şeyden önce eşi Uzm. Dr. Nezihe Topaloğlu, çocukları Zeynep, Ömer ve Etka ile örnek bir aileydiler. Çocuklarına en iyi eğitim ortamlarını sağladılar ve onlar da bunun karşılığını fazlasıyla verdiler. Hepsi alanında uluslararası yetkinliklere sahip birer uzman oldu.

Ümit Hocam erken yaşta Alzheimer’a yakalandı. Ama sevimliliği hiç azalmadı. ABD’ye yerleşmişlerdi. Olup bitenden, Türkiye’de yaşanan zulümlerden habersiz bir şekilde hayata gülümsemeye devam ediyordu. Eminim esas sıkıntıyı onu o günlerinde yalnız bırakmayan yakın ailesi çekmiştir.

Bugün öğrendim ki, hayatın sıkıntılarına paydos demiş.

Biliyorum, o güzel bir yerdedir şimdi. Ben de onun gittiği yere gitmek istiyorum.
Hem onu özledim, hem de o iyi bir insandı, güzel yaşadı; ben şahidim. Öldükten sonra da güzel bir yerdedir kesin…

Çok hatıralarım var Ümit Hocamla.

Çalışkandı. “Aslanım” derdi sık sık. “Aslanım, daha çok çalışmalısın. Uluslararası yayın yap!”

Azimli ve kararlıydı. 1999 depremi sonrası bize moral vermek için Kocaeli’ne ziyarete gelmişti ailesiyle. Mangal dahil piknik için her şey hazırdı arabasında. Gel gör ki, piknik alanında dolu yağdı. Çocuklarla mangalın üstüne branda germiştik de Ümit Hocam bize mangalda köfte pişirmişti. Kendisi de sırılsıklam ıslanmıştı.

Cerrahtı: “Pansuman tedbirlerle olmaz. Radikal olmak lazım” derdi.

Başarı odaklıydı. “Çok çalışıyorum” demem ona yetmezdi. Kaç adet yayınım olduğunu sorardı.

Vefalıydı. “Zekeriya, sevdiklerinin doğum, düğün ve cenazelerine mutlaka gitmelisin.” demişti. Ben şimdi onun cenazesine gidemiyorum…

Zarafet, ziyafet ve ziyareti ihmal etmezdi.

Hayatının büyük kısmında o da benim gibi kara koyun olmuştu. Hocasının, namaz kıldığını öğrenmesi üzerine kendisine desteği kestiğini anlatmıştı bir gün.

Şimdi elimde mendil ağlıyor olmalıyım ama acımı içime atıp bu yazıyı yazmayı tercih ettim. Çünkü Ümit Hoca, hakkında yazılmasını ve hayırla anılmasını hak eden nadide bir insandı.

Akademisyen olmamda en büyük katkılardan birisi Ümit Hocama aittir. Kendisini rahmetle anıyorum. Aklım oldukça da anmaya devam edeceğim. Allah rahmet etsin.

Senin o cesaret veren güzel gülüşünü hiç unutmayacağım “Aslanım” Ümit abim.

Şimdi biraz daha anlıyorum ileri yaşta neler hissedeceğimi, bütün yıldızlarım kaydığı zaman.

Bedemimde değil, ruhumda sızı…

(Prof. Dr. Zekeriya Aktürk’ün bloğundan alınmıştır)

[TR724] 8.4.2020

Soykırım suçuna bırakılan bir kanıt daha [Aziz Kamil Can]

Özellikle 15 Temmuz sonrası Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik kitlesel tutuklama ve yargılamalar basta olmak üzere, gerçekleştirilen sistematik hak ihlalleri soykırım ve insanlığa karşı suç halini almış bulunmaktadır.

Bu konuda güç sarhoşluğuna tutulmuş olan iktidar, arkasında sayısız kanıt bırakmış ve pervasızca girecekleri çukura zemin oluşturmak üzere iz bırakmaya devam etmektedirler. Bunun son örneği bugünlerde gündemde olan infaz indirim yasasındaki ayrımcı düzenlemedir.

Temel hak sözleşmelerine, anayasa ve yasalara açıkça aykırı hazırlanan taslakta, kin ve garaz ile ırkçılığın karartmış olduğu vicdansızlıklar altında, sadece inanç ve düşüncelerini yaşamak isteyen on binlerce kişinin kapsam dışında tutuluyor olması, hükümetin açıkça belli grupları yok etmeyi hedeflediğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Başta Hizmet Hareketi mensupları olmak üzere şiddete bulaşmamış ve temel haklarını kullandığı için hukuka aykırı delillerle suçlanan tüm siyasi tutuklu ve hükümlüleri dışta tutan, ayrımcılık içeren bu infaz paketinin yasalaşmasıyla birlikte, işlemeye devam ettikleri soykırım suçuna bir eylem daha katmış olacaklardır.

Öte yandan tarihi benzer zulümlere bakıldığında iktidar ve bağlı milletvekillerinden olumlu bir adım beklemek de, tarihin okunmaması veya tarihten ders alınmaması anlamına gelmektedir. Vicdanlar öyle sönmüş, kalpler öyle kararmış, hak ihlalleri öyle zirve yapmış ki, Allah’ın özel bir lütfu üzerlerinde olmasa, aslında esir edilen insanlara böyle bir iyilik indiriminin bile nasip olabileceğini değindiğim tarihi hadiseler nedeniyle düşünemiyorum. Düşünemiyorum çünkü, nehirlerde ve denizlerde boğulan bebeklerin ahı var yakalarında.

Bu ah hem ebedi kalacaklarını düşündükleri bu dünyada hem de Kur’an beyanı ile ahirette yakalarını bırakmayacaktır, pişman olacaklardır, onlar bu kez ah edeceklerdir ama ah ve keşkeleri kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.

Genel soykırım eylemleri yanında, bugünlerde ciddi bir tehdit oluşturan bulaşıcı virüs salgını karşısındaki yaşam hakkı ihlalleri de er ya da geç karşılarına çıkacaktır.

Medyanın tekelleştiği, bilginin saklandığı, ziyaretçi yasağının konulduğu muhaberat devletin cezaevlerinde şimdilik gerçekten neler oluyor, mahpusların son sağlık durumu nasıldır, virüs tehlikesinin boyutu hangi seviyede sorularına maalesef cevap bulamıyoruz.

Ama bildiğimiz bir hukuk var ve bir gün bu hukuk ve gerçek adalet ve mahkemeler hem bu dünyada hem de ahirette karşılarına çıkacaktır. O gün hem terörist olduğu iddia edilenler hem de kendileri yüz yüze getirilecek ve kimin hak ve hukuku ihlal edip anarşist olduğu net bir biçimde anlaşılacaktır. Ahiret kısmını vakit gelince hepimiz şüphesiz göreceğiz ama günümüz hukuk sisteminde eylemlerinin karşılığı olan soykırım suçunu bir tarafta tutarak mevcut hayat riski oluşturan virüs tehlikesinin ceza hukukumuz karşısında ne anlam ifade ettiğini birkaç cümle ile açıklamakta yarar görüyorum.

Ceza hukukunda bazı suç tiplerinin cezalandırılması için “tehlike” unsurunun gerçekleşmesi yeterlidir. AİHM ve mevzuatımıza göre tehlike için aranan şartlar tehlikenin “açık ve yakın” olmasıdır.

Bulaşıcı virüs bütün dünyayı rehin almış halde. Bu tehdit nedeniyle toplu bir arada bulunmalar, toplu ibadetler, 1.5 metreden fazla yaklaşmalar yasaklandı. ABD’de buna uymayıp Kilisede ayin düzenleyen bir papaz tutuklandı. Birçok ülke mahpusları serbest bıraktı vs.

Peki bu “açık ve yakın” tehlikeye rağmen 3-5 kişilik yere 15-20 kişinin sığdırıldığı, hijyenin olmadığı, yeterli tedavi imkanının sağlanılmadığı, zamanında hastaneye ulaştırma imkanın tanınmadığı, adli kontrol, kelepçe takarak evde tutma, tahliye, af etme gibi var olan birçok yasal düzenleme yetkisinin kullanılmadığı cezaevlerinde neden tedbirler alınmıyor.

Devlet, cezaevlerinde kontrolü ve himayesi altında olan hükümlü ve tutukluların can güvenliğini sağlamak üzere her turlu tedbiri alma pozitif yükümlülüğü altındadır Bu, Anayasa ve AİHS gibi temel hak sözleşmelerinde net olarak ortaya konulmuştur. Buna rağmen imkan varken bunlar yapılmıyorsa, bu açıkça görevi kötüye kullanmadır ve şayet bir hastalık ve ölüm gerçekleşirse bu olası kast veya bilinçli taksirle ölüme neden olmak demektir.

“Kast” başlıklı Türk Ceza Kanunun 21/2. maddesine göre “Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur…” hükmüne;

“Taksir” başlıklı TCK’nın 22. maddesinde- “(2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.

(3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.” hükmüne yer verilmiştir.

Diğer tüm hukuksuzlukları bir yana sadece cezaevlerindeki takındıkları kasıtlı veya bilinçli taksir davranışları nedeniyle herkes sıralı olarak sorumlu olacaktır. Örneğin kişi oluşan yaşam riski nedeniyle tahliye talebinde bulunur ve hakim tahliye etmezse ve açık tehlikeye rağmen kişi ölürse;

Virüsten dolayı değişik yasal düzenlemeler ile ek tedbir alma imkanı olduğu halde özen görevi yerine getirmeyen hükümet; tehlikeye rağmen karar vermeyen hakim, tahliye istemeyen savcı; hijyen, erken tanı ve tedavi vs imkanları zamanında karşılamayan cezaevi idaresi sorumlu olacaktır.

Bu yasa AKP hükümetinin cezaevinde bulunan Hizmet mensuplarına yönelik sistematik öldürme ve kötü muamelede bulunma kast ve iradesini ortaya koymuştur. Bu ihlallerde sorumluluğu olan tüm kamu görevlileri hukukun yeniden işleyeceği yakın bir dönemde eylemlerinin karşılığını elbette göreceklerdir.

Bu nedenle ileride buna sebep olan milletvekilleri, iktidar, yargı mensupları ve cezaevi idaresinin, sorumlulukları bağlamında, iki cihanda hesap vereceklerinden hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Kur’an’da (Hud 18): “Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden kim daha zalimdir? Onlar (kıyamet gününde) rablerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de ‘İşte bunlar rablerine iftira edenlerdir’ diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olacaktır!”

(19): “O zalimler, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermeye çalışanlardır; âhireti inkâr edenler de işte bunlardır.”

Yalan söylediniz, iftira attınız, Allah yolundan alıkoydunuz, cezaevinde Kur’an bile vermediniz, dini kitapları yasakladınız, oruç tutmalarına ve namaz kılmalarına hakaret ettiniz, iftar için yemek vermediniz, dünya güzellikleri için ahiretteki sorguyu unuttunuz, Allah ve dinini kullandınız, haram kılınan rüşvet ve yolsuzlukları sahte fetvalarınız ile eğri gösterdiniz, halen nefes alıyorken içten tövbe etmezseniz bilin ki artık Allah’ın laneti üzerinizedir.

[Aziz Kamil Can] 8.4.2020 [TR724]

Doğadan gelen reçeteli ilaçlar [Betül Gül]

Aspirinin kaynağı söğüt ağacının kabuğu, kanser tedavisinde kullanılan Taxol’ün (etken maddesi paclitaxelin) kaynağı porsuk ağacı. Antibiyotiklerden kolesterol düşürücülere kadar birçok ilacın kaynağı doğa. Kullandığımız ilaçların birçoğunun temelinde bitkilerden elde edilen kimyasal bileşikler var. Madagaskar’da yetişen pervane çiçeğinden elde edilen vincristine ve vinblastine adlı kanser ilaçlarının bitkilerde nasıl sentezlendiklerini araştıran Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Dean DellaPenna, “çok sayıda bitki ya doğrudan ilaç olarak kullandığımız, ya da çok az değiştirip ilaç haline getirdiğimiz bileşikler yapıyor.” diyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2019’da yayımladığı sağlık sistemleri için en gerekli ilaçlar listesinde bulunan vincristine ve vinblastine, bitkilerde çok rastlanan alkaloit denilen doğal kimyasal bileşiklerden. Morfin, kafein, kinin ve daha birçoğu gibi. Rubiaceae ailesinden bazı ağaç türlerinin kabuğundan elde edilen kinin, uzun yıllardan beri sıtma ilacı olarak kullanılıyor. Covid-19 semptomlarına etkisiyle bugünlerde çok gündeme gelen ve yeni araştırmalara konu olan chloroquine de, kininin yapısı temel alınarak geliştirilmiş bir sıtma ilacı. (Uzmanlar kininin yapısının chloroquinenin yapısından farklı olduğunu, ikisinin de ciddi yan etkileri olabileceğini, doktor kontrolü olmadan kullanılmamaları gerektiğini söylüyor.)

Bitkilerde ve diğer organizmalarda kimyasal bileşikler basamak basamak sentezleniyor. Mesela şiddetli ağrıları dindirmek için kullanılan, haşhaş bitkisinden elde edilen morfin 15-20 basamaklı karmaşık bir süreç sonunda ortaya çıkıyor. Her basamakta özel bir enzim görev alıyor. 2020’nin başında Forschungsverbund Berlin Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, doğal bileşiklerden yararlanabilmek için kimyagerlerin önce moleküllerin yapılarını ve stereokimyalarını, yani üç boyutlu tasarımlarını belirlemeleri gerektiği dile getirildi. Aksi takdirde, kimyagerlerin molekülleri sentezleyip ilaç geliştiremeyeceği belirtiliyor.

Amerika’nın Ulusal Kanser Enstitüsü’nden bilim insanlarının Journal of Natural Products’da yayımlanan çalışmaları, 1981’den 2006 yılı ortasına kadar piyasaya sunulan, kritik öneme sahip ilaçların yaklaşık yüzde 70’inin doğadan geldiğini göstermişti. Ancak, doğadaki bileşiklerin kompleks olması, bazı ilaç firmalarının bu maddelerle çalışmak istememesine neden olabiliyor. Ticari ilaç üretimi için yeterli miktarda doğal etken madde elde edilemiyorsa ve keşfedilen etken madde yapay olarak da üretilemiyorsa ilaç araştırma programı sona erebiliyor. Ulusal Kanser Enstitüsü’nden Dr. David Newman, doğadaki araştırmaların çoğaltılması gerektiğini savunanlardan. Newman şöyle söylüyor: “Bir kimyager Taxol’ü görmedikçe, onu yapmaya asla akıl erdiremezdi.”

Yeni ilaçlar arayan bilim insanları deniz organizmalarını da araştırıyor. Avustralya’nın önde gelen deniz kimyası uzmanlarından Dr. Chris Battershill, en küçük deniz canlısının bile çok kompleks olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Biyosentezledikleri kimyasallar bakımından akıl almaz karmaşıklar.” Deniz süngerlerinden artrite, deri hastalıklarına karşı kullanılabilinecek kimyasallar, antibakteriyeller, antikanser maddeler gibi birçok potansiyel ilaç maddesi elde edildi. Bir etken maddenin keşfedilmesinden piyasaya sürülmesine kadar geçen süre on beş yılı bulabildiği için henüz sadece birkaç tanesi klinik deneyleri tamamlanarak piyasaya sürüldü. (Göğüs kanseri ilacı Halaven ve enflamasyon azaltıcı Inflazyme gibi.) Koni kabuklu deniz salyangozu (Conidae) türlerinin zehirleri de ilaç araştırmalarına konu oluyor. Yavaş hareket eden bu hayvanlar hızla etki eden zehirlerini enjekte ederek balıkları avlayabiliyor. Utah Üniversitesi’nden Prof. Michael McIntosh’un keşfettiği deniz salyangozu zehirindeki yüz ayrı bileşikten biri olan, balıkları felç eden kimyasalın morfinden bin kat daha kuvvetli ağrı kesici özelliği olduğu anlaşılmıştı. Uzun yıllar süren çalışmalar sonunda, bileşiğin sentetik formunun (Prialt) çok şiddetli kronik ağrıların tedavisi için kullanılması onaylandı. Prialt hastaların omuriliklerine enjekte ediliyor.

Hayvan zehirlerine dair araştırmaların sonucunda, kalp krizleri için eptifibatide ve tirofiban, yüksek tansiyon için captopril, diyabet için exenadite ve daha birçok ilaç geliştirildi. Bazı zehir bileşenlerinden beyin tümörlerine, kalp yetmezliğine ve bağışıklık sistemi hastalıklarına karşı ilaç geliştirilmesi çalışmalarında da klinik deneyler aşamasına ulaşıldı. İncelenen zehirler arasında çok sayıda bileşene sahip kompleks karışımlar olan yılan zehirleri de var. Brezilya’nın muz bahçelerinde çalışırken bir tür çıngıraklı yılan tarafından sokulan işçilerin neden ani tansiyon düşmesiyle bayıldıklarının araştırılması, milyonlarca yüksek tansiyon hastasının tedavisinde kullanılan yeni bir tür ilaç sınıfını doğurmuştu. Yılan zehirinin içinden tansiyon düşürücü molekülün ayrılıp, sentetik versiyonunun yapılmasının ardından captopril adlı ilaç piyasaya sürüldü. Daha sonraki yıllarda ise, Echis carinatus türü yılanların zehirinden tirofiban ve Sistrurus miliarius türü yılanların zehirinden eptifibatide adlı kalp ilaçları geliştirildi.

Birkaç yıl önce, Rice Üniversitesi Güney Amerika çıngıraklı yılanının (Bothrops atrox) zehirinde bulunan batroxobin adlı maddeyi içeren jelin yaraların üstüne sürülmesiyle saniyeler içinde kanamayı durdurduğunu açıkladı. Rice Üniversitesi’nden Prof. Jeffrey Hartgerink ve meslektaşlarının ACS Biomaterials Science and Engineering adlı akademik dergide yayımlanan makalelerine göre, jel özellikle kanın pıhtılaşmasını önleyen ilaçlar kullanan hastaların ameliyatlarında çok işe yarayabilir. Malezya çıngıraklı yılanının zehirinden de kanın pıhtılaşmasını önleyen ancrod adlı bir molekül elde edildi ve felç geçiren hastaların tedavisinde kullanılabilmesi amacıyla klinik deneylere başlandı.

“… Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, küre-i arz olan eczahane-i kübrâsında, her derde bir devâ istif etmiş. O devâlar ise dertleri isterler. Her derde bir derman halk etmiştir. Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur; fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Haktan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi, şifayı da O veriyor.”  (Risale-i Nur Külliyatı, 25. Lem’a)

[Betül Gül] 8.4.2020 [TR724]

Biz bize ne kadar yeteriz! [Hakan Taner]

Bu Türkiye’nin virüsle mücadelesinin ekonomik sloganı.

Irak, Senegal, Güney Afrika vb. ülkeler de Türkiye gibi virüsle mücadelede halktan yardım talep etti.

ABD 2 trilyon dolar, Japonya 998 milyar dolarlık bir ekonomik paket açıkladı.

Almanya 750 milyar euro, Fransa 350 milyar euroluk bir paketle halka destek verdi.

Bu durumlar hükümetin vatandaşına bakış açısı, ekonomisi ve yönetim şekli ile ilişkili olarak değişiklik gösteriyor.

Türkiye yardım kampanyası çerçevesinde şu ana kadar 1 milyar 500 bin TL para toplandığını açıkladı.

Bu para Cengiz Holding’in silinen vergi borcunun güncel karşılığının yarısı kadar.

Kamu kurumları peş peşe bağışları zorunlu kılmaya başladı.

Bağışta gönüllülük esastır, kampanya da zorunluluk…

Ekonomik olarak yardıma muhtaç kişilerden yardım yapması için mobing uygulanması kabul edilebilir bir durum değil.

Bu durum da bir yere kadar fakat bahsedeceğim konu bundan da beter.

DEVLET VATANDAŞLARI ARASINDA AYRIMCILIK YAPMAZ

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı iktidarını ayrımcılık kurumu üstüne kurdu. Bu dil AKP’nin her işte başvurduğu bir eylem felsefesi haline geldi.

Biz ve onlar…

Millet global Koronavirüs’te AKP’nin bakış açısını öğrenmekte fazla beklemek zorunda kalmadı.

Önce 2 milyon kişiye sosyal dayanışma vakfından yardım yapılacağı duyuruldu.

Millet kuyruk oluşturdu. Başvuran kişilere yeni bir başvuru kabul edilmeyeceği, önceden belirlenen kişilere ödeme yapılacağı belirtildi.

AKP her zaman bu tür yardımları bir seçim yatırımı olarak yaptı, virüs zamanında da bakış açısının hiçbir değişikliğe uğramadığını görmüş olduk.

Ayrımcılık ekonomik bakış açısıyla sınırlı değil.

Hayatın her alanında ayrımcılık zirve yapmış durumda.

Böyle bir ortamı daha önce yaşamadık.

AKP tüm itiraz ve önerilere kulaklarını tıkayarak, taciz, tecavüz, öldürme, gasp vb suçluları serbest bırakmaya hazırlanırken, düşünce ve siyasi suçluları kapsam dışında bırakırken yine kendine göre bir karar almış oluyor.

Yardım kampanyasının ilk başlatanı olan belediyeler AKP’li değil diye engellendi.

Ayrımcılık ve kayırmacılık bir varoluş biçimi halini alan AKP’de virüs deprem sel kriz fark etmiyor.

“Önce ben ve benimkiler.” diyor.

Halk ise bu olağanüstü hallerde bu ayırmacılık ve kayırmacılığa son verilmesini bekliyor.

[Hakan Taner] 8.4.2020 [TR724]

Gündem kahinleri: Ahir zaman maydanozları! [M.Nedim Hazar]

Melâhim Çağı! (15) 

Çıkan kısmın özeti: Kehanet  inanılmaz çekiciliği olan bir girdap. Meraklılarını da kahinlerini de kendi içine öylesine alıyor ki, eğer şansı yaver gitmezse kahinin, tarihin çöplüğüne atılıveriyor. Kehanet ile ilgili çok boyutlu yaptığımız okumalarda güncele geldik ve post modern kahinlerden bazılarının hikayesine bakacağız.

Bazen insanın ağzından bir çıkan bir cümle çevresinde o kadar geniş yankı uyandırır ki, sonucunu kimsenin kestiremeyeceği noktalara savurabilir sahibini. Özellikle afet, büyük belalar ve musibetler anında çıkışsız kalan kalabalıklar için böylesi durumlar hiç ıskalanmaz ve anlık kahramanlar, kahinler ortaya çıkar.

Bunun en çarpıcı örneği olarak 1999 depremiyle başlayan ve Deprem Kahinleri diyebileceğimiz bir grubun oluşmasıyla neticelenen süreci gösterebiliriz. O güne kadar ülkenin adını sanını duymadığı pek çok isim bir anda medyatik olmuştu. Olayın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen şöhretini hala o depreme borçlu olan isimlerin bulunması Andy Warhol’un “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” cümlesiyle açıklanacak gibi değildir.

Televizyon için belgesel çekimleri yaptığım bir dönemde hayata geçiremediğim projelerimden biri de “Bilmiyorum” isimli bir röportaj-belgesel programıydı. Yapılan bir araştırmaya göre Türklerin en az kullandığı kelimelerden biriydi bilmiyorum.

Ne sorarsanız sorun mutlaka bir cevap alıyordunuz Türk milletinden. Bu meselede bir fikrim yok, çünkü bilgim yok diyebilen insan neredeyse hiç yoktu.

Onlarca kanalda her gün yapılan yüze yakın tartışma ve stüdyo programında bugüne kadar daha bir kişinin bile, “Çok haklısınız, ben konuda bilgisizmişim, aydınlattığınız için teşekkür ederim” diyeni ne gördüm, ne de duydum.

İlginç bir anımı anlatayım.

Aktüel Dergisi’nin 20 Mayıs 1993’te hazırladığı ‘Medya Maydanozları’ başlıklı dosya yayınlanmıştı. Dergi, söz konusu dosya haberde, olmayan bir hastalık üretmişti: Etnodertin… ‘Etnik’ ve ‘dert’ kelimelerinin bileşkesinden oluşan bu “uyduruk” hastalıkla ilgili dönemin yazarlarına fikirleri sorulmuştu ve inanılmaz geri dönüşler alınmıştı.

“Medya maydanozları” diye isimlendirilen ve tongaya düşen kişiler arasında Abdurrahman Dilipak da bulunuyordu. Dilipak’ın cevabı oldukça ilginçti.

“Çevre faktörleriyle, ozon tabakasının delinmesinin psikolojik faktörlerle birleşmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Güneydoğu’da görülmemesinin sebebi, burada terörle bunun dışa vuruluyor olması. Ancak, Karadeniz’de zaten nataşa sendromu var. İnsanlar içine kapanıyor. Bu yüzden deri hastalığı olarak dışa vuruyor. Kızılderililer hakkında okuduğum kitaplarda bu hastalıktan bahsediliyordu.”

Dergi, Dilipak’ın acil olarak seyahate çıktığından dolayı aceleyle cevap verdiği için içine sinmediğini ve gittiği Zürih’ten konuyla ilgili açıklamayı faksla tamamladığını yazıyordu. Şöyle diyordu Zürih’ten yolladığı faksta Dilipak: “Etnodertin sorunu, dünyada ilk kez karşılaşılan bir sorun değil, Afrika’da Amerika’da, Asya’da, kara, kızıl ve sarı ırk bu sorunu büyük ölçüde yaşadı. Sorun psikosomatik öğeler taşıyor. Sorunun bu şekilde alerjik nitelikli tezahürünü hazırlayan başka faktörler söz konusu. Hastalığın Güneydoğu’da değil de Karadeniz’de, kadınlar arasında tezahürü, tamamlayıcı şartlar açısından önem taşıyor. Mesela, Çernobil ya da ozon tabakası, ekolojik faktörler, Nataşa sendromu, beslenme bozukluğu, hormonal faktörler, biyokimyasal sebepler bu süreci ajite etmiş olabilir.”

Bunu Zaman gazetesinde yazdıktan sonra Abdurrahman Dilipak’tan bir mail almıştım. Dilipak olayın iç yüzünü bilmediğimi ve kendisinin uluslararası bir komploya kurban gittiğini, derginin haberi yazan bayan muhabirinin kendisini arayıp bunu söyleyerek özür dilediğini yazdı.

İyi ama bu haberi hazırlayan kişi bir bayan değildi ki, aksine haberi yapan kişinin kendisinin iyi tanıdığı,  son dönemde AKP ve Davutoğlu çevresine danışmanlıklarıyla bilinen Atılgan Bayar olduğunu unutmuş, yine boşa sallamıştı Dilipak!

Türk medyası Tayyip Erdoğan döneminde yüzde 95 iktidara bağımlı bir hale geldikten sonra ekranlarda konu ne olursa olsun her konuda fikri olan bir grup uzman türemesiyle tarihe geçecek bir dönem yaşadı.

Bir hafta önce Silahlı kuvvetlerin Suriye’ye asker çıkarmasını, hava harp stratejilerini konuşan aynı isimler, bir hafta sonra deprem uzmanı kesiliyorlardı. Aynı ekip Corona Virüs günlerinde birdenbire mikrobiyolog ve virüs uzmanı kesilmişti. Kendini Ergenekon’a maşa etmekten başka hiçbir özelliği olmayanlardan tutun da, bu olağanüstü süreçte aldığı hukuk eğitimini paspas eden akademisyene kadar onlarca her konunun uzmanı gün aşırı ekranlarda hala cirit atmakta.

14 Mart 2020 akşamı Habertürk televizyonu ekranlarında her konunu uzmanları yerlerini almış Corona virüsünü tartışıyorlardı. Kanalın kadrolu her konunun uzmanı isimler yerlerini almıştı. Bu kez yayıncı kuruluş bir değişikliğe gitmiş ve gerçekten işin uzmanı bir bilim insanını da çağırmıştı: Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan. Stüdyoda bu işin uzmanı yokmuş gibi sözü alan sınırsız bir şekilde atıp tutuyor, doğru yanlış iç içe izleyiciyi zihin fesadına sürüklüyordu ki Programda tartışılan konunun kendi kendi uzmanlık alanı olduğunu belirten Ceylan, programda yanlış bilgiler aktarıldığını söyleyen Mehmet Ceyhan Hoca artık dayanamadı ve söze girdi:

“Bu ortamda tartışmayı doğru bulmuyorum, herkesin fikri kendinedir. Onkolojiyle ilgili bir konu tartışılsaydı ben gelmezdim” diyen Ceylan, şu ifadeleri kullandı:

“Yazın ilaç çıkacağını söylediniz, bunu söylemek mümkün değil. Farmatoloji uzmanı olmanız haziranda ilaç çıkacak demenizi kolaylaştıracak bir şey değil. İnsanları yanlış şeyler söyleyip ümitlendirmek yanlış. Konuşulan konu sadece benim alanım. Yanlış şeyler söylendi.Bu şekilde bir tartışma ortamı olduğunu bilmediğim için geldim. Ben buraya söylenen gazete haberlerini düzeltmek için gelmedim. Bir programda ya da bir konferansta alınabilecek mesaj sayısı maksimum beştir. Corona virüs salgını için 6 kişiden biri olacaksam zaten gelmem. Bu yeni çıkan bir virüs, gripten farklı olarak bu önlemler alınıyor. Kusura bakmayın bu ortamda tartışmayacağım gidiyorum. Siz bu enfeksiyon salgınını farklı yönlerle tartışmaya devam edin.” Diyerek yayını terk etti.

Yoksa Darwin haklı mıydı?

Medya meşhuru olmanın enteresan bir etkisi var insanda. Son derece aklı başında adamlar bir süre sonra ekranın verdiği o sihirli ruh haliyle kendileri olmaktan çıkıp bambaşka birine dönüşebiliyorlar. Söz konusu durum bir felaket ise uzman kişi ister istemez bir kahine dönüştürülüyor.

Corona Virüs süreci irili ufaklı onlarca nevzuhur kâhin üretti. Halbuki bu isimler süreçten önce son derece aklı başında ve kendi halinde insanlardı.

Önce şu tespiti yapmak elzem; bilim insanı ya da uzman yahut doktor… Herkes her şeyi bilecek diye bir durum yok şüphesiz. Burada bahsini ettiğimiz insanlar, ekranın ve kamuoyunun cazibesine kapılmadan önce hepsi aklı başında işinde gücünde biliminde insandı şüphesiz. Ancak ekran nasıl bir şeyse sanki tersine bir Darwin teorisi gerçekleşiyor ve koca koca ciddi adamları birer ekran şebeğine çeviriyordu.

Corana kahinleri!

Şüphesiz yeryüzündeki hiç kimse birkaç ay önce sorulsa böylesine büyük bir salgın ve bela ile karşılaşacağımızı bilemezdi. Salgın ile beraber sadece halk değil, medya, hatta sağlık sektörü bile hazırlıksız ve dehşetli bir şaşkınlık ile karşıladı.

Bu sebeple önce Canan Karatay gibi klasik anlamda medyatik olan ama dişe dokunur bilimsel bir yönü olmayan popüler isimler ile başladılar bu sürecin kehanetlerini oluşturmakta.

Sonra yeni yeni isimler ekranda belirmeye başları.

Bazı eski isimler de akademik titrlerini riske etme pahasına saçma sapan kehanetlerde bulundular.

Bunlardan biri mesela prof. Dr. Rasim Küçükusta idi.

Sosyal medyada Fransa’da yaşayan İranlı bir aktriste (golshifteh farahani) ait olduğu söylenen bir ses kaydı dolaştı. Gerçi ünlü oyuncu o sesin kendisine ait olmadığını açıkladı ama artık sanal ortamda dolaşıma girmişti bile. Ses kaydında Corona virüse karşı bir doktorun “burnunuza kurutma makinasıyla sıcak hava tutarsanız virüs ölür” dediği söyleniyordu. Prof. Küçükusta bu dedikoduyu önemsedi ve bu konuda bir yazı yazdı. Doğruluğunun ispatlanmadığını ama yanlışlığının da kanıtlanmadığını söyleyerek, denenebileceğini ima etti Küçükusta.

Bu yazıdan sonra insanlar burunlarına sıcak hava tuttular mı bilinmez ama bilimin popülizm uğruna insanı getirdiği nokta açısından ibretlikti.

Medyada ne olursa olsun görünme bağımlılığının kurbanlarından biri de kanser uzmanı doç. Dr Yavuz Dizdar oldu. Dizdar geçtiğimiz yıllarda kanser ile ilgili yaptığı sivri açıklamalarla “Mesleğine ihanet ediyor” suçlamasına muhatap olmuştu.

Corona virüsü dolayısıyla kamera karşısına geçti ve epey alaycı bir üslupla, mesleğine biraz da tiyatroculuk ekleyerek “Neymiş efendim yarasa çorbası yapılmış, virüs bulaşmış hahhahhay” diye görüş bildirdi. Dizdar’a göre sadece Türkiye değil bütün dünya Corana virüsü meselesini çok abartıyordu. Bu kaydı yaptığından birkaç gün (6 Mart 2020) sonra yine benzer bir şekilde “bu virüs ciddi bir şey değildir” içerikli bir konuşma ile kendinden alabildiğince emin bir üslupla açıklamalarda bulundu.

Ancak işin rengi öyle değildi ve dünyanın tamamı karantinaya gitmeye başlayınca Oğuz Hoca da ufaktan çark etmeye başlamıştı. Nihayet 28 Mart 2020’de durumun çok ciddi olduğunu ve herkesin dikkat etmesi gerektiğini açıkladı ama artık ona inanacak pek kimse kalmamıştı açıkçası. Bilim insanı ile kahinlik arasındaki o şeffaf eşiği aşmış ve maalesef bunun bedelini unutulmaya terkedilerek görmüştü.

Bu satırların yazarı için en büyük hayal kırıklığı ise gencecik bir doktor olan Doç. Oytun Erbaş oldu. Medyada yer aldığı ilk videolarında kendinden emin bir şekilde bilimsel konuşan, akla ve verilere göre görüş bildiren Doç. Erbaş, bir süre sonra konuşmalarında “babacım, abicimli” samimiyet içeren ifadelerle Korana virüsü en küçümseyen insanlardan biri oldu.

Önüne uzatılan her mikrofona çekinmeden konuşan Oytun Erbaş bir süre sonra son dönemin en popüler medya maydanozlarından olmuştu. 5 Mart’ta medyaya yaptığı açıklama mesleki kariyeri açısından bir kırılma anıydı.

Şöyle diyordu fizyoloji uzmanı Doç. Oytun Erbaş; “”Korona virüsün şu ana kadar yayılım bölgesi Wuhan ve çevresi yani Çin. Bu bölgedeki genetik kökeni ortak insanları yakalıyor. Bunlar daha çok sarı ırk ve kısa boylu insanlar. Yapılan çalışmalarda virüsün akciğerde tutunduğu protein Asya ırkında daha fazla. Beyaz ve siyah ırklarda ise 6’da 1 oranında daha az. Onun için buralarda görülse bile çok daha az görülecektir ve hafif geçecektir. Korona virüs Türkiye’ye de gelebilir ama asla Çin’deki gibi salgın yapmaz.”

Hızını alamayıp vaka sayısı kehanetinde de bulunan Erbaş,  asla bir hızlı yayılım beklem ediğini Türkiye’nin çok az etkileneceğini düşündüğünü söyledikten sonra “en fazla 10 ya da 20 vaka olabilir” tahmininde bulunmuştu.

Şu andaki durum ise malum.

Son gelişmelerden sonra sosyal medyadaki tüm paylaşımlarını silen Doç. Dr. Oytun Erbaş da sessizliğe gömüldü. Medyanın baş döndürücü cazibesine kapılmış ve kehanetiyle kendini bitirmişti…

[M.Nedim Hazar] 8.4.2020 [TR724]

Tekâlif-i Milliye Emirleri neden çıkarıldı? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Bir İngiliz seyyah olan George William Frederick Howard, 1853’de İstanbul’a gelmiş, aylarca burada kalarak günlük tutmuş ve izlenimlerini bir kitap olarak yayınlamıştı. Howard’ın seyahatinde dikkatini çeken hususlardan birisi de Osmanlı padişahı ve devlet erkânının “lüks ve israf” tutkusuydu.

Howard dönemin padişahı Abdülmecid tarafından Balyan ailesine inşa ettirilmekte olan Dolmabahçe Sarayı’nı gezmiş ve birçok ekonomik sıkıntıyla boğuşan bir devletin başka saraylar varken yeni bir saray inşa ettirmesini anlayamadığını yazmıştı.

Howard’ın seyahati bir Ramazan Bayramı’na tesadüf etmiş ve benzer bir sorgulamayı “şatafatlı bayram şenlikleri” için yapmış ve kendi kendine yetemeyen bir devletin bu gösteriş merakını anlayamamıştı.

Osmanlı Maliyesinin Çöküşü

Ekonomik durumu gittikçe kötüleşen Osmanlı Devleti yanlış malî politikaları devam ettirdi. Bunun sonucu olarak da Kırım Savaşı sırasında 1854’de İngiliz ve Fransız piyasalarından borçlanarak ilk defa dış borç aldı. Ancak bir süre sonra bu paraların faizini bile ödeyemeyecek duruma düştü.

Bu sıkıntılar Osmanlı Devleti’nin mali iflasını ilan etmesiyle sonuçlandı ve 1875’de Sadrazam Mahmut Nedim Paşa borçların ancak bir kısmının ödenebileceğini açıkladı. Abdülhamit zamanında da Düyun-ı Umumiye İdaresi kurularak alacaklı devletler alacaklarını kendileri tahsil etmeye başladılar. Abdülhamit devrinde 1877-1878 Osmanlı-Rus ve 1897-Osmanlı-Yunan Savaşı dışında savaş olmadı. Ancak ekonomi yine rayına girmedi.

Osmanlı Devleti 1911’den itibaren önce Trablusgarp ardından Balkan ve sonrasında da Birinci Dünya Savaşı’na girdi. Bu savaşlar zaten iyi olmayan ekonomiyi iyice çökertti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ankara Hükümeti’nin Bütçeleri

Mondros Ateşkesi sonrasında İtilaf devletlerinin işgalleriyle başlayan Millî Mücadele’nin temel problemlerden birisi malî meselelerdi. M. Kemal Paşa’ya Samsun yolculuğuna çıkacağı gün kendisi ve karargâhında bulunan kişiler için Dahiliye Nezareti tarafından ancak 25.000 Lira verilebilmişti.

Erzurum ve Sivas Kongresi delegelerinin yol masraflarını Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri karşılamış, Sivas Kongresi sırasındaki masraflara da halk yardımcı olmuştu.

İstanbul’un işgali üzerine Ankara’da açılan TBMM’nin çözmesi gereken problemlerin başında Millî Mücadele’nin finansmanı gelmekteydi. Doğu cephesi komutanı Kâzım Karabekir yerel kaynaklardan ordusunun masraflarını karşılasa da Batı cephesindeki ordunun silah, cephane ve iaşe ihtiyaçlarının karşılanması, memurların ve emeklilerin maaşlarının ödenmesi gerekmekteydi. İlk çıkarılan kanunların birçoğunun malî içerikli olması, dönemin ekonomik şartlarının bir sonucuydu.

İlk tedbir olarak Anadolu’daki Osmanlı ve Ziraat bankalarıyla Düyun-ı Umumiye ve Reji idarelerinin kasalarındaki paraları, İstanbul’a göndermeleri yasaklandı. Ayrıca TBMM, işgal bölgeleri dışındaki yerlerde vergileri toplamaya başladı. Malî harcamaların bir düzen içinde yapılması gerekliydi ve bunun için bütçeye ihtiyaç vardı. Ancak dönemin olağanüstü şartları nedeniyle bütçeler, “yapılan harcamaların onaylanması” şeklinde gerçekleşti.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin ilk bütçesi 1921 Şubat’ında onaylanabilmişti. Bütçenin %43,7’si Milli Müdafaa Vekâleti’ne ayrılmış; Jandarma, deniz kuvvetleri ve imalat-ı harbiye bütçeleri de ilave edildiğinde savunma harcamaları bütçenin %53’ünü bulmuştu.

1921 ve 1922 bütçelerinde de durum farklı değildi. 1922 Şubat’ında kabul edilebilen 1921 bütçesinin %62’si, 1922 bütçesinin de büyük kısmı askerî harcamalara ayrılmıştı.

Tekâlif-i Milliye Emirleri

Kurtuluş Savaşı boyunca TBMM Hükümeti’nin çok ciddi malî kaynağa ihtiyacı vardı. Çözüm olarak para basma gündeme geldiyse de olumsuz etkilerinden dolayı bundan vazgeçildi. Diğer bir çözüm, borç para almaktı. Ancak İngiltere, Fransa ve İtalya ile mücadele halinde olunması, Almanya’nın da kendi ekonomik problemleriyle uğraşması nedeniyle bu mümkün değildi.

Geriye Anadolu halkına yeni vergiler konulması kalıyordu. Uzun süre bu yola da başvurulmadı. Ancak Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde yaşanan mağlubiyet ve sonrasında ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi, olağanüstü tedbirleri gündeme getirdi.

Mağlubiyet sonrasında Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleriyle ortaya çıkan olumlu hava tersine dönmüş hatta TBMM’nin Kayseri’ye taşınması gündeme gelmişti. Yine bu yenilgiyle tam hasat mevsiminde üç önemli şehir Eskişehir, Kütahya ve Afyon elden çıkmıştı.

Bu ortam 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlık Kanunu’nun çıkarılarak TBMM’nin bütün yetkilerinin M. Kemal Paşa’ya verilmesiyle sonuçlandı. Paşa böylece kanuna ihtiyaç duymadan ordunun ihtiyaçlarını karşılama imkânı elde etti. M. Kemal’in ilk icraatı da Tekâlif-i Milliye Emirleri’ni çıkarmak oldu.

Bu emirlerle halkın elindeki ürünlerin, malların ve malzemelerin bir kısmını Hükümete vermesi kararlaştırılmaktaydı. Emirlerin içeriğine bakıldığında ölüm kalım mücadelesinde “son çare” olarak başvurulan tedbirler paketi olduğu çok açıktır.

Bu kapsamda her ilçede bir Tekâlif-i Milliye komisyonu kurulacak ve işlemler bu komisyon tarafından yapılacaktı. Emirlere göre her ev birer kat çamaşır, birer kat giyecek ve çarık hazırlayacaktı. Tüccarın elinde bulunan kumaş ve eşyalarla gıda maddelerinin yüzde kırkına bedeli sonradan ödenmek üzere el konulacaktı. Halk elindeki taşıtlarla her ay ordu için ücretsiz olarak yüz kilometrelik ulaşım üstlenecek, elindeki silah ve cephaneyi de üç gün içinde teslim edecekti.

Halkın elindeki benzin, vakum, gres yağı, otomobil ve kamyon lastiği, tutkal, telefon makinesi, kablo gibi malzemelerin de yüzde kırkına el konuluyordu. Ayrıca doğabilecek problemleri çözmek için Konya, Eskişehir, Kastamonu ve Samsun’a İstiklal Mahkemeleri görevlendiriliyordu.

Görüldüğü gibi bu emirler savaş ortamında çıkarılmış ve dönemin şartlarına rağmen el konulan malların bedelinin daha sonra ödeneceği belirtilmişti. Gerçekten de bu miktarlar kademeli olarak 1929 yılına kadar geri ödenmiştir.

SSCB ve Hint Müslümanlarının Yardımları

 TBMM Hükümeti Millî Mücadele esnasında “dış borçlanma” yapmasa da çeşitli dış yardımlar aldı. Bu yardımların başında Sovyet Rusya’nın yardımları geliyordu. Savaşın başında Enver Paşa’nın kendisinden bir yaş küçük amcası Halil Paşa (Kut) Moskova’ya giderek yardım talebinde bulunmuş ve Rusların verdiği 100.000 altın rubleyi Ankara’ya teslim etmişti.

Rusların yardımları bundan sonra da devam etti ve silah, cephane dışında nakit yardımların toplamı 10 milyon altın ruble oldu. Alptekin Müderrisoğlu’nun yaptığı hesaplamalara göre Millî Mücadele esnasında yapılan harcamaların %8,8’i Sovyetlerin yaptığı yardımlardan karşılanmıştı. 

Sovyet Rusya dışında diğer önemli yardım Hint Müslümanlarının para yardımı oldu. Hint Müslümanları oluşturdukları “Hindistan Hilafet Komitesi” adına M. Kemal Paşa’ya toplam 675.494 Lira gönderdiler. Paşa bu parayı Osmanlı Bankası’nda kendi adına tuttu ve bir kısmını Büyük Taarruz sırasında ihtiyaç sahibi halka dağıttı. Bu miktar daha sonra maliye tarafından kendisine geri verildi. M. Kemal de bu paraları Orman Çiftliği’nin kurulmasında ve İş Bankası’nın kuruluşunda sermaye olarak kullandı. 

Bunlar dışında savaş sırasında Ankara Hükümeti’ne Azerbaycan ve Kıbrıs Türklerinden, İsviçre ve Amerika’da yaşayan Türklerden nakdi yardımlar yapıldı.

Dönemin ağır ekonomik şartları nedeniyle tasarruf tedbirlerine başvurulması zorunluydu. Bu nedenle memurların mesaisi, uzun süre soba ve gaz lambası yakılmasını ve yemek tatilini engellemek için 10.30-16.30 olarak belirlenmişti. Önemli olmadıkça telgraf çekilmemesi, zaruri durumlarda ise metnin çok kısa olması istenmişti. Alınan tasarruf tedbirlerinden birisi de “Men-i Müskirat Kanunu’nun” çıkarılarak alkollü içki tüketiminin yasaklanmasıydı.

Gerçekler Yerine

Türkiye on sekiz yıldan bu yana AKP tarafından yönetiliyor. İktidar, “Dünya lideri ülke” propagandası yapsa da birçok ülke “Koronavirüs Krizi” nedeniyle halkını destekleyen paketler açıklarken daha krizin başında halkın yardımına başvurmak zorunda kalındı. Hatta yardım toplamak için Kurtuluş Savaşı yıllarında son çare olarak çıkarılan Tekâlif-i Milliye Emirleri örnek gösterildi.

Bu tabloya rağmen halkın önemli bir kısmı, Türkiye’nin dünyanın önde gelen ekonomilerinden birisi olduğuna inanmaya devam ediyor. Türk toplumunun eğitim seviyesindeki artışa karşılık; gerçekleri araştırmak, lüks ve israfı, vergilerin harcandığı yerleri sorgulamak yerine propagandalara itibar etmesi herhalde bütün dünya için ilginç bir örnek oluşturuyor.

Yazımızın başında bahsettiğimiz Howard gibi aynı dönemde İstanbul’da bulunan ve Osmanlı donanmasındaki görevinden dolayı “Müşavir Paşa” olarak bilinen İngiliz Amiral Adolphus Slade de Osmanlı halkının gerçeklerden çok söylentilere inandığını belirtir ve buna örnek olarak kendisinin Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesini ziyaretinin, halk arasında “Barbaros’un Frengistan’da doğmuş torunu” olduğu şeklinde söylentiye dönüşmesini gösterir.

Galiba Türk halkını hep efsaneler ve söylentiler yönlendirmeye devam edecek ve toplumun büyük bir kısmı “mükemmel bir ekonomiye sahip olduğu iddia edilen” bir ülkenin, ölüm kalım savaşı şartlarında çıkarılan Tekâlif-i Milliye’yi örnek vererek yardım kampanyası başlatma nedenini hiçbir zaman sorgulamayacak.

Kaynaklar

1990. Ateş, “Millî Mücadelenin Mali Kaynakları”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, C. V; B. Karataşer, “Millî Mücadele’nin Finansmanı”, ICOMEP, Aralık 2016; L. Aksu, “Millî Mücadele Yıllarında Sağlanan İç ve Dış Mali Yardımlar”, TDA, 2007, S. 169; C. Şavkılı, “Millî Mücadele’nin Kaynaklarından Tekâlif-i Milliye Emirleri”, KSU SBD, 2011, S. 8; A. Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı’nın Malî Kaynakları, Ankara, 1990.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 8.4.2020 [TR724]

Sorumlular TCK’nın hangi maddelerinden yargılanır? [Ramazan Faruk Güzel]

Koronavirüs pandemisi bütün dünyayı sarmış durumda… Ülkeler acil eylem planları açıklıyor. Salgının kontrolsüz yayılabileceği cezaevlerini boşaltıyorlar.

Türkiye’de de 300 binden fazla tutuklu var ve bunları çoğunluğu siyasi muhalifler. Toplu ölüm endişesi sebebiyle hem ülke içinden hem dünyadan ‘tahliye’ baskısı yapılıyor. Ancak, infaz Yasasında değişiklik ile bu sorunun aşılması beklenirken, hükümet siyasi suçluları içeride tutup adi suçluları salma eğilimi içinde…

Cezaevlerinde yaşanacak ölümlerde payı olanların “adam öldürme suçu”ndan yargılanacağını ifade etmiştik. Bu yazımızda TCK’nın hangi maddelerinin ihlal edildiğini ele alalım.

Kendini hukuka bağlı hissetmeyen bir yönetim, kanun yapmak isterse nasıl bir kanun yapardı? Önce kısa cevap; Tam da böyle bir düzenleme olurdu… Çünkü, fail/faillerde ‘suç işleme kastı’ var ve  bir kitleye karşı soykırım düşüncesi ile hareket ediliyor. Şunu bir kez daha belirtmek isterim; bu düşünce ile hareket eden iktidar ve destekçileri ileride “soykırım” suçundan yargılanacaktır.

5237 sayılı TCK’nın 76. Madde ve devamında düzenlenen Soykırım suçu faillerine (ferden ferda) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verilecektir ve bu suçlarda zamanaşımı işlemez.

**

Geçenlerde iktidarın Hitler Almanya’sı gibi faşist, soykırımcı olduğu söylendiğinde karşı cevap veren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: “Ne yani, biz insanları gaz odalarında yakıyor muyuz ki?” demişti.

Evet, infaz yasasında eşitlik yapılmaz, belli kesimler istisna tutulur da cezaevlerinde bu insanlar salgından topluca hayatlarını kaybederse işte o zaman tam anlamıyla soykırım suçu işlenmiş olur!

Burada “elverişli vasıta” kavramını da irdelemek gerek…

Elverişli vasıta, failin eyleminin kanunun cezalandırdığı neticenin oluşması için uygun/gerekli olan vasıtadır. Mesela adam öldürme suçlarında bir tabanca, bir bıçak, bir halat, bazen bir kalem elverişli vasıtadır. (Hukuk fakültelerinde verilen meşhur örnektir ki; kanamalı bir hasta için bir bardak su, ölüm sonucunu doğurması için elverişli bir vasıtadır.)

Şimdi, bir hükümetin bir kanun yapması ve yapılan bir kanunda, mesela infaz düzenlemesinde, bir kesimi hariç bırakması suçun işlenmesi için elverişli bir vasıta mıdır? Somut olaydan hareket edersek Koronavirüs’ün bir kısım tutuklu ve mahkumlara bulaşma riski ve cezaevlerindeki elverişsiz şartlar dikkate alındığında kuvvetli ölüm riski sebebi ile tahliyesi gündeme gelirken, bir kesimin sırf muhalif oldukları için kapsam dışı bırakılması… eğer ölüm olayları gerçekleşirse (ki bunda şüphe bile yoktur) kanaatimce yasa ile kapsam dışı bırakma, suça elverişli vasıta olarak değerlendirilebilir.

“İHMAL SURETİYLE ADAM ÖLDÜRME” Mİ?

Muhtemel toplu ölümlerde iktidar ve ortakları soykırımdan sorumlu tutulup ileride hem ülke içinde hem de uluslararası mahkemelerde bu suçtan yargılanacaklardır.

Bu zulüm çarkının işlemesinde rol alan yargı ve kolluk güçleri ise ilk planda “Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi” suçunun düzenlendiği TCK 83 maddesi kapsamında ileride yargılanıp ceza alacaklardır…  Zira tüm dünyanın ve sağlık bakanlarının açıklamalarına rağmen gerekli önlem alınmadığı için ölümler olması halinde TCK 83 oluşmuş olacaktır.

İhmal suretiyle kasten adam öldürme suçuna karışan görevliler ve yargı mensupları, m.83/3 gereği, “..temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunacağı” gibi, cezada indirim de yapılmayacaktır.

İhmali davranışla sebebiyet verilen ölüm neticesinden dolayı sorumlu tutulabilmek için, neticeyi önlemek hususunda hukukî bir yükümlülüğün varlığı gereklidir. “Neticeyi önleme yükümlülüğü” de bazı durumlarda koruma ve gözetim yükümlülüğüne dayanmaktadır.

Bu yükümlülüğün kaynağı önce kanundur. Kişilere belli durumlarda belli bir yönde icraî davranışta bulunma konusunda kanunla yükümlülük yüklenmektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, başlı başına bir haksızlık ifade etmektedir. Adeta cezaevlerinde -ortada bir suç ve delil olmadan- rehin tutulan tutuklular ile ilgili ve devlet ve görevlileri hayat hakkını koruma yükümlülüğü altına girmektedirler. Burada da “kusursuz sorumluluk” esastır.

“MUHTEMEL/ OLASI KASIT” DURUMLARI

İktidarın soykırımdan sorumlu tutulmasıyla ilgili Bakan’a ait olduğu ileri sürülen “ölürse ölsünler!” şeklindeki bir yaklaşım, “olası kasıt” ile adam öldürme suçuna girmekte olup her yetkili bundan mesul olacaklardır…

İlle de bir insanı öldürme kastı olması gerekmez burada…

Ceza Hukuku’nda çokça verilen bir örnektir: Bir adam kalabalık bir gruba uzaktan, belli birisini gözetmeden/ “hedef gözetmeksizin” ateş açar, bir ölümün olabileceğini de öngörür ama “olursa olsun” der.

Başka bir örnek; adam kalabalık bir grubun üzerine arabasını doğrudan birini öldürmek kastı olmaksızın sürüyor. Ölüm olabileceğini düşünüyor ama “olursa olsun” diyor…

Her iki olayda da ölüm gerçekleşiyorsa, buradaki kasta Latincede “dolus evantualis” denir ve böyle bir ölüm halinde (TCK m.21/2) gereği sorumlu olunur. Bu halde, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar hapis cezasına” hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir.

Cezaevlerindeki hijyen durumları ve pandeminin çok hızlı yayıldığı ve bunun da bilindiği, gerekli uyarıların da gerek basında gerek sosyal medyada ve gerekse de mecliste yapıldığı dikkate alındığında;

Eşitlikçi şekilde tahliyelerini sağlamamakla “olursa olsun” yani “ölürlerse ölsünler” kastı ile adam öldürmekten ileride hukuk avret ettiğinde sorumlu olabileceklerdir.

Bu konunun yani böyle bir tehlikeye rağmen bir kısım tutuklu ve hükümlülerin kapsam dışı bırakılması, kanun yapıcının bir kısım kişileri serbest bırakmaya iten Koronavirus tehlikesini, bir kısım tutuklu ve hükümlüler için böyle bir tehlike olmadığı gibi bir çelişkiye götürecek şekilde uygulama yapmasının, çok büyük bir gaf ve çelişki olmasının yanında aynı zamanda ilgililer için ağır sorumluluklar doğacaktır.

HASILI…

Son olarak şunu tekrar ifade edelim:

Cezaevlerinde hayati bir risk olduğu, ek önleyici tedbirlerle mahkum ve tutukluları serbest bırakılması yönünde dünyadan ve ülkedeki sağduyulu kesim tarafından çağrı yapılırken Hükümetin ısrarla mahpusları içeride tutması “soykırım”dır.

Bunun yanında her bir ölümle ilgili “ihmal suretiyle adam öldürme”, “olası kasıtla cinayet” suçlardan ceza alacaklardır. Alt kadrolarda ise bazıları en hafifinden bilinçli taksir ile ölüme sebebiyetten mesul tutulacaklardır.

Gerekli tedbir ve önlemleri almamakla ya da insanları tahliye etmemekle cezaevinde ölümlere neden olunursa sıralı her sorumlu kişi (gardiyanından cezaevi müdürüne, hakiminden savcısına, bakanından cumhurbaşkanına…) ileride cezalar alacaklardır.

Umulan; kimsenin ölmemesi, kimsenin de ceza almamasıdır…

[Ramazan Faruk Güzel] 8.4.2020 [TR724]

Kopenhag’dan Tahran’a iki tekerlek üstünde [Hasan Cücük]

Björn Harvig, sıradışı bir Danimarkalı. Ruhunda gezginlik var. Başka kültürdeki insanları tanımak ve ülkeler hakkında bilgi sahibi olmak isteyen Harvig’in ulaşım aracı ise bisiklet. İki teker üzerinde dünyayı dolaşmaya azmetmiş olan Harvig, Kopenhag – Tahran arasını bisikletle katederek, ulaşılması zor bir başarıya imza atmış.

Björn Harvig için bisiklet bir tutku. Her ne kadar ‘profesyonel değilim’ demesine karşılık, binlerce kilometreyi iki tekerle katederek değme bisikletçileri geride bırakacak bir performans göstermiş. Kopenhag’da bulunan Macera Kulübü üyesi olan Harvig’in Kopenhag – Tahran yolculuğu tam 6 ay sürmüş. Uzun yolculuk için ailesini ikna eden Harvig hazırlık dönemini tamamladıktan sonra Kopenhag’dan yola çıkmış. İsveç, Norveç ve Finlandiya’yı bisikletle geçtikten sonra Rusya’ya geçerek ‘gerçek yolculuğuna’ başlamış. St. Petersburg’dan Rusya’ya giriş yapan Harvig, bu devasa ülkede zengin – fakir uçurumunun gece- gündüz gibi çok belirgin olduğunu görmüş. Petersburg’un batı şehirlerini kıskandıran şehir merkezi yerine fakirlerin yaşadığı köyleri görmeyi tercih etmiş. Büyükşehir yerine köyleri tercih edince güzergahı spontan olarak şekillenmiş. Atasözümüz olan ‘Sora sora Bağdat bulunur’ sözünün doğruluğunu ispatlarcasına sora sora Tahran’a ulaşmış.

Petersburg’da 1991 yılında dünya turuna çıkarak 150 bin km’lik yolculuğunu 20 yılda tamamlayan Rus Vladislav Ketov’la buluşmuş. Uzun yolculuğa çıkarken ilham aldığı isimle buluşmasını ‘hayatının en önemli anlarından biri olarak’ değerlendiren Harvig’i, fakir Rus köylülerinin misafirperverliği oldukça etkilemiş. Pazarda sattıkları meyvelerden en fazla günlük 10 kron (1,3 Euro) kazanan fakir Rus köylüleri, ürünlerinden almak isteyen Harvig’in parasını almamış. Harvig, ‘Batıda görmemiz imkansız bir durumdu bu. İnsanlar, para almayarak ülkelerinin tanıtımını yaptıklarına inanıyordu’ diyerek durumu kendi adına açıklamaya çalışıyor.

Rusya’dan sonra Moldova üzerinden Ukrayna’ya geçen Harvig, 1986 yılında yaşanan nükleer kazayla adını tüm dünyanın ezberlediği Çernobil’i ziyaret etmiş. Özel bir izinle Çernobil’e giren Harvig, kaza sonrası terk edilen şehirde kalan çok az sayıda insanla görüşme imkanı bulmuş. Kazadan sonra ‘Çernobil’in çocukları’ hayatta kalsın diye batı ülkelerine gönderilmiş. Çocukları gönderilen Tanya- Mikail çiftine misafir olan Harvig, 20 yıldır evlat hasreti yaşayan çiftin dramına tanıklık etmiş. Evlatları İsviçre’de olan Tanya- Mikail çiftinin tek sevinci evlatlarının hayatta olması.

Kırım’dan bir yük gemisiyle Gürcistan’a 4 gün süren bir yolculuk yapan Harvig, ‘Bisitletle gitsem daha hızlı giderdim’ diyor. Gürcistan’ın sarp dağları arasında bulunan tarihin en eski yerleşim merkezlerini görme imkanı bulan Harvig’e, Gürcü güvenlik görevlileri eskortluk yaparak ‘haydut saldırılarına’ karşı korumuş. Gürcistan’dan sonra Ermenistan’a geçen Harvig, Ermeni işgali altında olan Dağlık Karabağ’a özel izinle girmiş. Ermeni sınırları içerinde bulunan ve geriye sadece minaresi kalmış camiyi yakından görmüş. Cami, savaşın tüm izlerini taşırken binlerce kurşuna duvarları dayanamamış.

Görmeyi en çok arzuladığı İran’a Ermenistan sınırından girmeye hazırlanan Björn Harvig pantolundaki ‘Tuborg’ yazısını fark edince büyük bir sıkıntı yaşamış. Ne de olsa gireceği ülke İran’dır. Bira adının olduğu bir pantolonla bu ülke girmek, başına bela almak demektir!. Pantolonu ters çevirip giyerek sınıra gelen Harvig’in pasaportunu kontrol eden memur ‘sen neden pantolunu ters giydin’ diye sorar. ‘Şimdi yandım’ diye düşünen Harvig ‘Bira adı olan Tuborg yazıyor’ deyince bu kez şaşıran memur olur. ‘Ne olmuş yazıyorsa’ diyen memur, pantolunun düzgün giymesini söyler. İran’ın sarp dağlarındaki geçitlerden geçip Tahran, Tebriz ve İsfahan gibi büyük şehirleri gezen Harvig, köylere tabiki uğramayı ihmal etmez. İranlıların yardımseverliğine hayran kalır. Dışardan anlatıldığı gibi değildir İranlılar. Hiç tanımadıkları bir batılıya evlerini açmada tereddüt etmezler. Alış- veriş yaptığında para vermek istemesini hiç bir esnaf kabul etmez. ‘Sen bizim ülkemizde misafirsin’ sözünü sık sık duyar İran’da.

Kopenhag – Tahran hattında tam 7 bin km bisiklet süren Harvig’in iki kez tekeri patlar. Yağmur, kar, soğuk, sıcak demeden tam 6 ay süren bir yolculuk yapan Harvig, tuttuğu günlüğünü ‘İgor’un elma bahçesi’ adlı kitapla yayınlar.

[Hasan Cücük] 8.4.2020 [TR724]

Helin Bölek’i öldürmek! [Alper Ender Fırat]

Tam 288 gün sessizce bekledi. Sessizliğin sesini bilmeyenlerin arasında öylece bekledi. Yavaş yavaş, ağır ağır bekledi gelmekte olanı. Kimse reaksiyon vermedi. Ne zulmedenler yaptıklarından geri durdu, ne de dostları ölüm çare değil diye ikna etti. Türkü söyleyen ve özgürce türkü söylemek isteyen bir sanatçıyı Helin Bölek’i hep beraber öldürdüler.

Kendini öldüren, ötekini öldüren, rakibini öldüren, hasmını öldüren, öldürdükçe hayat ve iktidar bulacağını zannedenlerin ülkesinde Helin Bölek de ölümcül bir inatlaşmaya kurban verdi kendini. Radikal dincisi, milliyetçisi, devletçisi, alevisi, solcusu fark etmeden herkesin ölümü kutsadığı bir ülkede ne söylesen boş.

Türkü söylemek varken neden intihar eder insan. Neden sesinden ödü kopanların isteğini yapar ve susturur sesini?  Ölümü yaşama tercih etmek nedir? Nedir bu ölümden beslenmek, ölü olanı kutsamak. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Hani haziranda ölmek zordu? Hani gece, leylak ve tomurcuk kokuyordu?

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor,

Geçsem de gölgesinden tankların, tomsonların 

Şuramda bir kuş ötüyor 

Haziran’da ölmek Zor.

Haziran’ı bile beklemeden, baharın yani hayatın en güzel zamanında ölü olanı tercih etmek nedir? Oysa türkü ikna edebilirdi ötekini. Belki sesinin yankısı insanları uyandırırdı, belki bir türkünün tınısı sebep olurdu da, insanlar birbirlerini anlamayı deneyebilirdi. Zalimin ve mazlumun kim olduğuna bakmadan zulme top yekün itiraz etmeye başlardı insanlar. Suyun mermeri yola getirmesi gibi ‘Güleycan’ dedikçe, çelik kapıları ardına kadar açılırdı kimbilir. 

Hem çağın bilgesi dememiş miydi ‘Medenileri yani bugünkü dünyaya galip gelmek ikna etmeyle olur diye. 

Helin Bölek ve Grup Yorum’a yapılanları tabi ki küçümsemiyorum. Önceki gün Erhan Başyurt’un yazdığı gibi çok önceden yazılmış bir fişleme senaryosu gereği tutuklanmış, baskı ve yıldırmalara maruz bırakılmıştı. AKP-Ergenekon ittifakı 15 Temmuz darbe tiyatrosundan önce Grup Yorumu da hapse atılacaklar olarak kodlamıştı bile.

Boğazına kadar battığı yolsuzluk çukurundan derin devletin ipiyle kurtulan Recep T. Erdoğan, bunun bedeli olarak da Beyaz Torosların sahiplerine ülkeyi teslim etti.

Bugün yürürlükte olan 15 Temmuz rejiminin kurulması için düğmeye Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Çakıroğlu’nun öldürülmesiyle basılmıştı. Hemen akabinde çözüm süreci masasına vurulan tekme ülkeyi bir anda bambaşka bir yere taşıdı. Recep T. Erdoğan, bataklıktan kurtulmak için 400 milletvekiliyle bulacağı gücü halk vermeyince, başka yerlerin yardım ve yataklığıyla almıştı.

15 Temmuz tiyatrosu ile de vole vurulmuş Saray’ın ve derin devletin ne kadar muhalifi varsa hepsinin üzerinden paletlerle geçilmişti. Grup Yorum da bu zulümden kendi payına düşeni aldı. 

Bugün artık iyice anladık ki mazlumun da zalimin de ırkı, inancı, rengi yok. Her renkten mazlumun yanında olup her renkten zalimin karşısında durmakta bizim boynumuzun borcu oldu. Yaşadıklarımız bunu bizim ruhumuza nakış nakış işledi.

Helin Bölek bütün ülkenin gözü önünde öldü. Dostları ve düşmanları onu elbirliğiyle öldürdü. Bari diğerlerini kurtarın.

[Alper Ender Fırat] 8.4.2020 [TR724]