“Oğlumun adını Tayyip Erdoğan koydum, yıllarca sana oy topladım, sonunda mahvettin beni!”

15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezası alan tutuklu erlerden Cihan Aydın’ın annesi, “Erden darbeci olmaz” diyerek yaklaşık 4 yıldır tutuklu oğlunun serbest bırakılmasını istedi.

BOLD – Müebbet hapis cezası alan, tutuklu harbiyeli öğrenci ve er anneleri Ankara’da eylem yapmak istedi. Toplanan kalabalıktaki tutuklu 6 aylık er Cihan Aydın’ın annesinin, eylem için toplanan basın mensuplarına yaptığı konuşma sosyal medyaya düştü.

ERDEN DARBECİ OLMAZ

15 Temmuz gecesi darbeye katıldığı gerekçesiyle, müebbet hapis cezası alan, er Cihan Aydın’ın annesi yaklaşık 4 yıldır hapiste olan oğlunun ‘Erden darbeci olmaz’ diyerek serbest bırakılmasını istedi. Yaşlı kadın, oğlu tutuklanmadan önce Erdoğan hayranı, sıkı bir AKP’li olduğunu vurgulayarak, ”18 yaşındaki diğer oğlumun adı bile Tayyip Erdoğan” diye konuştu.

DEVLET CİĞERLERİMİ YAKTI

Oğlunun komutanları tarafından ‘tatbikat var’ diyerek kandırıldığını söyleyen Aydın’ın annesi, ”Erden darbeci mi olur? Bu devlet ciğerlerimizi yaktı Hala da yakıyor. Bu sesimizi Tayyip Erdoğan duysun artık” dedi.

SANA OY VERMİYORLAR DİYE BİR SENE ANNE BABAMA KÜSTÜM

AKP’li bir aileden geldiklerini anlatan dertli kadın, ”Buraya Tokat’tan geldim. Belki polisler bir şey demezler diye. Dört senedir benim çocuğum içeride. Her ay Silivri’ye gidiyorum. Doğru düzgün harçlığım bile yok. Ne yaptım ben size. 25 yıl oy topladım ben sana. Sonunda mahvettin sen beni. Anama babama küs kaldım, Tayyip’e oy vermiyorlar diye. Oğlumun adını Tayyip Erdoğan koymaz olaydım. Konuşturun bizi duysun Tayyip Erdoğan ne olur yani” ifadelerini kullandı.


[BoldMedya] 29.1.2020

Tenkil davasında yargılanan hakim Anayasa Mahkemesine gitti: 27 bin 500 lira tazminat kazandı

KHK’lı hakim Mustafa Özterzi, 15 Temmuz sonrası hakkında açılan davayı Anayasa Mahkemesine taşıdı. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmeden yüksek mahkeme, Özterzi’ye 27 bin 500 lira tazminat ödenmesine karar verdi.

BOLD – Türkiye’de yüz binlerce insan 15 Temmuz sonrası başlatılan tenkil davalarına maruz kaldı. Bu isimlerden birisi de tutuklanıp adli kontrol şartı ile tahliye edilen eski hakim Mustafa Özterzi…

Özterzi, hakkında açılan davayı Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı. Yüksek Mahkeme Özterzi’nin bireysel başvurusunu kabul edip inceledi. Eski hakime, ‘tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği’ gerekçesiyle 27 bin 500 lira tazminat ödenmesine karar verdi.

17 TEMMUZ 2016’DA GÖZALTINA ALINDI

Sözcü’den Sevgim Begüm Yavuz ve Asuman Aranca’nın ortak imzalı haberine göre Bursa’da hakimlik görevini yürüten Mustafa Özterzi, 17 Temmuz 2016’da tenkil soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

İki gün sonra ‘silahlı terör örgütüne üye olma ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme’ suçlamasıyla tutuklandı. Özterzi, tutuklama kararı sonrası haklarının ihlal edildiğini belirterek AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.

TUTUKLANDIKTAN 7 AY SONRA TAHLİYE EDİLDİ

Anayasa Mahkemesi başvuruyu incelerken Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) kararıyla görevden uzaklaştırılan eski hakim, ‘Bylock programını bu aşamada kullanmadığının anlaşıldığı, sabit ikametgah sahibi olduğu, soruşturmanın geldiği aşama ve mevcut delil durumu itibariyle tutuklama tedbiri yerine adli kontrol tedbirinin uygulanmasının daha uygun olduğu’ gerekçesiyle 20 Şubat 2017’de tahliye edildi.

GEÇEN SENE EYLÜL’DE BERAAT KARARI VERİLDİ

Bursa 11. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Mustafa Özterzi hakkında, suçu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesiyle 2 Eylül 2019’da beraat kararı verildi. Beraat kararının ardından dosyaya bakan cumhuriyet savcısı, hakimin KHK ile kapatılan YAR-SAV derneğine üye olduğu gerekçesiyle İstinaf Mahkemesi’ne başvurdu.

KİŞİ HÜRRİYETİ VE GÜVENLİĞİ İHLALİ SÖZ KONUSU

İstinaf incelemesi sürerken AYM, ‘tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna’ karar verdi. Heyet, Özterzi’ye 27 bin 500 lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

TELEFON GÖRÜŞME KAYDI KUVVETLİ SUÇ BELİRTİSİ SAYILMAZ

Kararda, eski hakimin tenkil soruşturma veya davalarında adı geçen kişilerle telefon görüşmelerinin de suçlama konusu yapıldığı anımsatıldı ve ‘Görüşmelerin içeriğine ilişkin herhangi veri mevcut değildir. Bu durumda telefon görüşme kayıtları, örgütsel ilişki bakımından kuvvetli suç belirtisi sayılamaz’ denildi.

[BoldMedya] 29.1.2020

Adem Yavuz Arslan: Babamdan ‘tutuklunmaması için’ 125 bin TL istediler

Gazeteci Adem Arslan, geçtiğimiz haftalarda hayatını kaybeden babasından ‘tutuklanmaması için 125 bin TL’ istendiğini yazdı. Adem Yavuz Arslan, tr724’te yer alan ‘Babamın ardından’ başlıklı yazısında, “En üzücü olan ise düne kadar sofrasına oturan, çayını içen kişilerin kapıya dayanıp “amca emir büyük yerden, çocukların nedeniyle başın dertte” demeleriydi. Bugüne kadar yazmadım ama artık söyleyebilirim; Erdoğan rejiminin haramileri yaşı 80’e yaklaşmış, köyde yaşayan gariban bir adamdan ‘tutuklanmamak için 125 bin lira” istediler. İsteyenler çete miydi, gerçekten ‘Reis adına’ mı istiyorlardı hala bilmiyoruz ama bu olayı yaşadığı zaman çok üzülmüştü.” ifadelerine yer verdi.

YAZININ TAMAMI İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ

[TR724] 29.1.2020

AYM: Bylock kullanılmadıysa delil olamaz, OHAL hukuksuzluğu meşrulaştırmaz

Tr724 HABER MERKEZİ

Anayasa Mahkemesi, sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklanan hakim Mustafa Özterzi’nin bireysel başvurusunu karara bağladı. Yüksek mahkeme, başvurucunun ‘Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine’ karar verdi. Kararda, başvurucu hakkındaki iddiaların somut delillerle desteklenmediği, telefon görüşmelerinin örgütsel olduğuna dair kanıt konulmadığı, dijital materyallerde bulunan ‘Bylock’ kalıntılarının ise ‘delil’ kabul edilemeyeceğine hükmetti. OHAL uygulamalarının hukuksuzluğu meşrulaştıramayacağına karar veren Anayasa Mahkemesi, kararında, başvurucunun KHK’yla görevden uzaklaştırılmasının ise tek başına ‘suç işlendiğine dair kuvvetli bir delil sayılamayacağını’ belirtti.

İşte AYM’nin karara ilişkin açıklaması; “Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 31/10/2019 tarihinde, Mustafa Özterzi (B. No: 2016/14597) başvurusunda Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Hâkim olarak görev yapan başvurucu, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlardan yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alınmış ve sonrasında tutuklanmasına karar verilmiştir. Bu karara itirazı reddedilen başvurucu bireysel başvuruda bulunmuştur. Daha sonra hakkında kamu davası açılan başvurucu, Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla beraat etmiştir. Bunun üzerine istinaf yoluna başvurulmuştur. Bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla istinaf incelemesi devam etmektedir.”

İddialar

Başvurucu; hakkında uygulanan yakalama, gözaltına alma ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi (…)

KHK’YLA UZAKLAŞTIRMA ‘SUÇ İŞLEDİĞİNİ’ GÖSTERMEZ

15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hâl döneminde alınan tedbirlerden biri de 667 sayılı KHK’dır. Bu KHK’nın 3. ve 4. maddelerine göre kamu görevinden veya meslekten çıkarma tedbirlerinin uygulanması için Milli Güvenlik Kurulunca (MGK) karar verilen yapı, oluşum veya gruplarla bağ kurulması yeterli görülmüştür. Ancak burada ulaşılacak kanaat cezai sorumluluğun tespitinden bağımsızdır. Dolayısıyla başvurucu hakkında görevden uzaklaştırma ve/veya kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin uygulanması -tek başına- suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti sayılamaz.

SOMUT DELİL ORTAYA KONULMALI

“Diğer taraftan başvurucunun YARSAV üyeliğinin örgütsel bir faaliyet olarak değerlendirilmesi ancak bunun terör örgütünden alınan bir talimat uyarınca gerçekleştiğinin ortaya konulması hâlinde mümkündür. Aksi durumda yapılan kuvvetli suç belirtisi değerlendirmesi varsayıma dayanır. Nitekim Yargıtayın konuya ilişkin içtihadı da bu doğrultudadır. Bu bağlamda 2010 yılında YARSAV’a üye olduğu anlaşılan başvurucu için bu yönde bir tespit yapılamaz.”

TELEFON GÖRÜŞMELERİNİN İÇERİĞİ YOK!

“Başvurucunun, hakkında FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlardan soruşturma yürütülen kişilerle telefon görüşmeleri de suçlamaya dayanak yapılmıştır. Başvurucu, belirtilen görüşmelerin görev nedeniyle mesleğe yönelik olarak yapıldığını savunmuştur. Soruşturma makamlarınca söz konusu telefon görüşmelerinin örgütsel bir ilişki çerçevesinde yapıldığı yönünde bir tespit ya da iddiada bulunulmamıştır. Görüşmelerin içeriğine ilişkin herhangi veri de mevcut değildir. Ayrıca söz konusu görüşmelerin FETÖ/PDY’nin yargı alanındaki yöneticileriyle (imamlarıyla) gerçekleştirildiğine dair bir belirlemede de bulunulmamıştır. Bu durumda bu telefon görüşme kayıtları örgütsel bir ilişki bakımından kuvvetli suç belirtisi sayılamaz.”

TANIK BEYANLARI ÖRGÜT İDDİASI YOK!

“Başvurucu hakkındaki tanık beyanlarında da başvurucunun FETÖ/PDY üyesi olduğu veya bu yapılanma ile örgütsel bir ilişkisinin bulunduğu yönünde bir açıklama mevcut değildir.”

BYLOCK ‘KALINTISI’ KANIT OLAMAZ!

“Soruşturma mercilerince aramalarda ele geçirilen dijital verilerle ilgili inceleme raporunda başvurucunun e-posta hesabında Bylock isimli programın kalıntılarına rastlandığı tespit edilmiştir. ByLock’a ilişkin veriler ancak bu uygulamanın kullanıldığının veya kullanılmak üzere telefona yüklendiğinin tespit edilmesi hâlinde kuvvetli belirti olarak kabul edilebilir. Somut olayda soruşturma mercilerince başvurucunun anılan programı kullandığına veya kullanmak üzere telefonuna indirdiğine dair bir iddiada bulunulmamıştır. Nitekim ilk derece mahkemesince de anılan izlerin ByLock kullanımı bakımından yeterli bir veri olarak kabul edilmediği görülmüştür.”

O SİTELERE ÖRGÜTSEL AMAÇLA GİRiLDİĞİ İSPAT EDİLMELİ

“Başvurucu FETÖ/PDY’nin propagandasının yapıldığı bazı sosyal medya hesaplarını ve internet sitelerini takip etmiştir. Bu kapsamda yapılacak değerlendirmelerde bir kimsenin örgütün propagandasını yapan internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına girmesinin ve bunları takip etmesinin örgütsel amaçla yapıldığını gösteren somut olgular kamu makamlarınca ortaya konmadığı sürece bunların suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Somut olayda soruşturma ve kovuşturma makamları başvurucunun örgütsel bir amaçla bu siteleri ve sosyal medya hesaplarını takip ettiğini ortaya koyamamıştır.”

KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHELİ YOK, KİŞİ HÜRRİYETİ İHLAL EDİLMİŞTİR

“Suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Suç işlendiğine dair belirtinin bulunması tutuklama tedbiri için ön koşul olduğundan aksi durumun kabulü, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin tüm güvencelerin anlamsız hâle gelmesi sonucunu doğurur. Olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde de kişilerin suç işlediklerine dair belirti bulunmadan tutuklanmaları durumun gerektirdiği ölçüde bir tedbir olarak kabul edilemez.”

OHAL UYGULAMALARI, HUKUKSUZLUĞU MEŞRULAŞTIRMAZ

“Somut olayda soruşturma makamları başvurucunun suç işlediğine dair belirtileri somut olgularla ortaya koymadan tutuklama tedbirine başvurmuştur. Bu itibarla olağanüstü hâl döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.”

[TR724] 29.1.2020

Kaç Kuddusi Okkır daha vefat ederse zulme ses çıkaracaksınız?

Enkaz üstünde algı savaşları Levent Kenez ve Bülent Korucu, Elazığ depremini ve sonrasında yaşanan algı savaşlarını #Ayaküstü konuşuyor.

Bingöllü işadamı Medeni Arifoğlu, cezaevinde tedavisi geciktirildiği için vefat eden 100’ü aşkın mağdurdan biri…

Bu kaçıncı Kuddusi Okkır? Kaç Kuddusi Okkır daha vefat ederse zulme ses çıkaracaksınız


[TR724] 29.1.2020

AİHM Türkiye'nin karnesini açıkladı

AİHM gündemindeki toplam dava başvurusu sayısı 59 bin 800. Türkiye, Rusya’nın ardından AİHM önünde hakkında en fazla dava başvurusu olan ülke.

Bir Avrupa Konseyi organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2019 istatistikleri bugün Strasbourg’da açıklandı. İstatistiklere göre AİHM gündeminde şu anda Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlete karşı toplam 59 bin 800 dava başvurusu işlem görmekte veya görmeyi bekliyor.

Bunların 15 bin 50’sini Rusya’ya karşı dava başvuruları oluşturuyor. Rusya’yı sırasıyla Türkiye (9 bin 250), Ukrayna (8 bin 850), Romanya (7 bin 900), İtalya (3 bin 50), Azerbaycan (bin 950), Ermenistan (bin 650), Bosna-Hersek (bin 600), Sırbistan (bin 350), Polonya (bin 250) ve diğer 37 Avrupa ülkesi (7 bin 900) izliyor.

Ülkelerin nüfusları dikkate alındığında ise bambaşka bir tablo ortaya çıkmakta. Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülke genelinde AİHM önünde 10 bin kişiye ortalama 0,53 dava başvurusu düşüyor. AİHM verileri bu oranın Karadağ’da 6,86 olduğunu gösteriyor. Bu ülkeyi sırasıyla Bosna-Hersek (5,09), Sırbistan (3,10), San Marino (2,86), Monako (2,11), Moldova (1,79), Hırvatistan (1,75), Lihtenştayn (1,58) ve Romanya (1,37) izliyor. Türkiye bu sıralamada 0,89 oranı ile orta sıralarda yer alıyor.

Türkiye'den gelen başvurular ikinci sırada

Rusya'ya karşı dava başvuruları AİHM’nin iş yükünün yüzde 25,2'sini, Türkiye'ye karşı başvurular yüzde 15,5'ini, Ukrayna’ya karşı olanlar ise yüzde 14,8’ini oluşturuyor. Bu üç ülkeye karşı dava başvuruları Strasbourg'daki mahkemenin toplam iş yükünün yüzde 55'ini geçiyor.

AİHM 2019 yılında Türkiye’ye yönelik dava başvurularından 7 bin 274’ünü işleme koydu, 4 bin 880’ini ya “kabul edilemez” ilan etti ya da gündemden düşürdü, bin 75 dava başvurusunu ise Türk hükümetine tebliğ etti. Mahkemenin işleme koyduğu veya gündemden düşürdüğü bu başvuruların büyük çoğunluğu 2019 öncesi gelen şikayetlerden oluşuyor.

Türkiye ve ifade özgürlüğü

AİHM geçen yıl toplam 884 dava kararı açıkladı. Bunların 113'ünü Türkiye'ye karşı açılmış davalar oluşturuyor. Türkiye hakkında açıklanan kararların 97’sinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) en az bir maddesinin ihlaline hükmedildi, 5 davada ihlal bulunmazken, 5 diğer dava dostane çözümle sonuçlandı.

Türkiye’yle ilgili ihlal kararlarının çoğunluğu AİHS’nin ifade özgürlüğü maddesi temelinde verildi. Türkiye, ifade özgürlüğü maddesi temelinde AİHM önünde en fazla mahkumiyet alan ülke konumunda. AİHM tarafından 2019’da açıklanan 68 ifade özgürlüğü ihlali kararının 35’i Türkiye’ye karşı açılmış davalarda hükmedildi. Türkiye’yi bu alanda 19 ihlal kararıyla Rusya izliyor.

Geçen yıl Türkiye davalarında açıklanan kararlarda ifade özgürlüğünün ardından en fazla ihlal kararları AİHS’nin “Emniyet ve Güvenlik Hakkı” (16 karar), “Mülkiyet Hakkı” (14 karar), “Adil Yargılanma” (13 karar), “İnsanlık Dışı Muamele” (12 karar) ve “Özel ve Aile Yaşamına Saygı” (11 karar) maddeleri temelinde verildi.

Türkiye toplam 7 bin 100 başvuruyla 2018'i Rusya, Romanya ve Ukrayna’nın ardından, AİHM önünde hakkında en fazla dava başvurusu olan 4’üncü ülke olarak tamamlamıştı.

“Emniyet ve Güvenlik Hakkı”

AİHM 2019 yılında açıkladığı kararlarında en çok AİHS’nin “Emniyet ve Güvenlik Hakkı”yla ilgili maddesinin ihlaline hükmetti. Avrupa Konseyi üyesi 47 devletten 20'si geçen yıl bu madde temelinde AİHM tarafından en az bir kez mahkum edildi. Bu ülkelerin başını Rusya Federasyonu (90 ihlal) ve Ukrayna (54 ihlal) çekiyor. Bu madde temelinde toplam 204 ihlal kararı bulunuyor.

AİHM’nin 2019’da hakkında tek bir karar dahi açıklamadığı Avrupa ülkeleri de var: Andora, Lihtenştayn, Monako, Çek Cumhuriyeti ve İsveç.Almanya hakkında açıklanan 8 kararda ise hiçbir ihlale hükmedilmedi.

[Samanyolu Haber] 29.1.2020

AYM'den KHK'lı hâkim için geç de olsa emsal karar

Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra meslekten ihraç edilen ve tutuklanan eski hâkim Mustafa Özterzi'nin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

Eski hâkim Mustafa Özterzi tutuklama kararının ardından haklarının ihlal edildiğini belirterek 12 Ağustos 2016'da Anayasa Mahkemesi'ne bireysel müracaatta bulunmuştu.

Bursa’da hâkim olarak görev yapan Özterzi, "silahlı terör örgütüne üye olma ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme" suçlarından 19 Temmuz 2016'da tutuklanmış, ve 5 Aralık 2018 tarihli kararı ile beraat etmişti.

7 Anayasa Mahkemesi üyesinin karşı oy kullandığı kararda, "Suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına aykırı olduğu sonucuna varılmıştır." ifadeleri yer aldı.

Anayasa Mahkemesi, Mustafa Özterzi'ye 27 bin 500 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

SOMUT DELİLLER OLMADAN TUTUKLANDI

Resmi gazetede yayınlanan kararın açıklama bölümünde şu ifadeler yer alıyor:

"Somut olayda soruşturma makamları başvurucunun suç işlediğine dair belirtileri somut olgularla ortaya koymadan tutuklama tedbirine başvurmuştur.

Bu itibarla olağanüstü hâl döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa'nın 15'inci maddesinin başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 19'uncu maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir."

Fakat Anayasa Mahkemesi, hukuki başvuru yollarının tüketilmiş olmaması sebebiyle Mustafa Özterzi’nin tüm iddialarını kabul etmedi.

İNTERNET SİTELERİNİ TAKİP ETMEK SUÇ SAYILAMAZ

Yüksek Mahkeme'nin kararında, Mustafa Özterzi'nin Hizmet Hareketi'ne bağlı sosyal medya hesapları ve internet sitelerini takip etmesine dair şu hususları kaydetti: "Başvurucu F.../PDY'nin propagandasının yapıldığı bazı sosyal medya hesaplarını ve internet sitelerini takip etmiştir.

Bu kapsamda yapılacak değerlendirmelerde bir kimsenin örgütün propagandasını yapan internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına girmesinin ve bunları takip etmesinin örgütsel amaçla yapıldığını gösteren somut olgular kamu makamlarınca ortaya konmadığı sürece bunların suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Somut olayda soruşturma ve kovuşturma makamları başvurucunun örgütsel bir amaçla bu siteleri ve sosyal medya hesaplarını takip ettiğini ortaya koyamamıştır."

"YARSAV ÜYELİĞİ TEK BAŞINA SUÇ DELİLİ DEĞİLDİR"

Kararda iddianamede yer alan YARSAV suçlamasına dair şu hükme vardı: "YARSAV üyeliğinin örgütsel bir faaliyet olarak değerlendirilmesi ancak bunun terör örgütünden alınan bir talimat uyarınca gerçekleştiğinin ortaya konulması halinde mümkündür.

Aksi durumda farazi bir kabulden hareket edilerek kuvvetli suç belirtisi değerlendirmesi yapılması söz konusu olabilir. Nitekim Yargıtay’ın konuya dair içtihadı da bu doğrultudadır.

Bu bağlamda somut olay incelendiğinde 2010 yılında YARSAV'a üye olduğu anlaşılan başvurucu için bu yönde bir tespitin olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.”

[Samanyolu Haber] 29.1.2020

Haşri Anlatma [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi öldükten sonra yeniden dirilme inancımızın çocuklara anlatılması hususunda şöyle diyor:

“Daha ileriki bir adım olarak da HAŞR’in (öldükten sonra dirilip mahşer yerinde hesap vermek üzere toplanmak) gelir. Çocuk, gönülden inanmalıdır ki, dünyadan sonra ukbâ, ûlâdan sonra uhrâ ve bu âlemden sonra da bir AHİRET vardır. İlim, hikmet ve maslahat gösteriyor ki, bu kâinatı Allah kurmuş ve Allah sevk ve idare etmektedir. Zamanı gösteren ve tesbit eden de yine O’dur. Kur’an-ı Kerim bu noktayı nazara vererek:  ‘Yeryüzünde dolaşın da,  Allah’ın yaratmaya nasıl başlamış olduğunu görün.’  (Ankebût Suresi, 29/20)  buyurur.

“Bunun anlamı; bizim yeryüzünde dolaşıp bütün tekvini âyetleri etmemiz, sayfa sayfa, safha safha her şeyi gözden geçirmemiz, yaratılışın yeryüzünde nasıl başladığını, bu kainatların yok iken nasıl var olduğunu, insanoğlunun nasıl zuhur ettiğini, canlıların tür tür nasıl yaratıldığını, insanla mükemmeliyetin nasıl noktalandığını görüp temâşâ etmemizdir.

“Âlemi yokken var eden Allah (c.c.)  sonra da neş’et-i uhrâyı (ikinci yaratılışı, âhireti) öyle inşâ edecektir. Bu düzeni kuran, hiç öbür âlemi kuramaz mı?  Küre-i arzı bu ihtişamıyla YARATAN  bir başka küreyi yaratamaz mı? Buraya dünya, oraya da ukbâ diyemez mi? Sizi başka bir âlemden getirip, burada ikamet ettiren, öbür âlemde sizi iskân edip yerleştiremez mi?  Çocukların basit anlayışları ve beyinleri için derin felsefî izahlara girilmese bile bu kadarı yeter gibi geliyor bana. Kaldı ki, gökler ve yerler gözümüzün önünde, onların da muhteşem bir yaratılışı var. Denizde balığın yüzdüğü, havada kuşun uçup gittiği gibi bu nizam-ı âlem içinde o koca koca sistemlerin, nebülözlerin, öyle bir yüzüşü ve o kadar baş döndürücü bir âhengi var ki, ibret nazarı ile bakanlar için hiçbir şey gayesiz – nizamsız ve başıboş görülmüyor. Üstelik bu âhenk, en basit beyinler tarafından dahi anlaşılacak kadar açıktır. İşte Kur’an bütün bunları nazara veriyor ve sonra göklerin ve yerin yaratılması karşısında ayrı bir önem arz eden insanın yaratılışına dikkati çekiyor. ‘Gökleri, yeri ve bunların arasındakilerin  altı günde (devirde) yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır. Ondan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?..’  (Secde Suresi, 32/4 )  ‘Allah (c.c.), o Zât’tır ki, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yarattı, sonra da insanı bir balçıktan yarattı.’ (Secde  Suresi, 32/7)

“Kur’an, bize ‘Şu muhteşem sistemleri Allah (c.c.) yaratıp tanzim etmiştir. Bunları bozduktan sonra O daha başka bir âlem yaratacaktır.’  derken siz buna ‘hayır’ deseniz mantıksız bir iddiada bulunmuş olursunuz. Zannediyorum, medâr-ı itiraz bir nokta bulunamayacaktır. Kur’an’ın bu kabil ‘sehl-i mümteni’ pek çok beyanı vardır.

“Kur’an-ı Kerim bir başka yerde haşir ve neşre karşı çıkanlara: ‘De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecektir. Çünkü O, her yaratığı gayet iyi bilir.’  (Yâsin Suresi, 36/79)  buyurur.

“Diğer bir âyette de: ‘Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak ki, arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltilecektir. O, her şeye kadirdir.’  (Rûm Suresi, 30/50)

“Kur’an-ı Kerim’in hiç tekellüfe ve tasannua meydan vermeden bu tarzdaki üslûbu çocuğa da, orta yaşlıya da, daha başkalarına da atlatılması gereken herşeyi anlatacaktır.

“Melâike-i Kiram ve KADER  konuları da hassasiyetle üzerinde durulması gereken mevzulardandır. Her şeyin bir PROGRAMI, bir PROJESİ  bir PLANI  olduğunu, kainatın ve insanın yapılışının da bir projesinin, bir planının bulunması lâzım geldiğini –ki, bu İLMİ  PROGRAM  henüz KUDRET  ve İRADE  taalluk dairesi dışında bulunan ve KADER  olarak isimlendirilen konudur – mutlaka değişik usül ve metodlarla gençlere anlatılmalıdır.

“Netice olarak, ancak bütün bu bilgileri verdiğiniz zaman, çocuğa SIRAT-I  MÜSTAKİM’i göstermiş ve kavlen, fiilen ‘Allahım, bizi doğru yola hidayet buyur.’ (Fatiha Suresi, 1/5)  demiş olacağız. Böyle kavlî ve fiilî bir duadan dolayı Cenab-ı Hakkın rahmetiyle terbiye gayretlerimiz de –inşaallah – boşa gitmeyecektir. Diğer taraftan ibadet ve taatı, salatı zâtların eserleri içinde sâlihâtı (güzel işleri), namazı, orucu, haccı, zekâtı anlatmalı ve çocuklarımızın gönüllerini, itikadî konulardan amelî meselelere kadar her hususta Cenab-ı Hakk’a yönlendirmeli ve onların zihnen, fikren, ruhen ölmelerine, hatta kirlenmelerine meydan vermemeliyiz.

“Mesela, şirkin çok çirkin olduğunu öyle anlatmalıyız ki, çocuk, müşrik olmaktansa, cehennemlere girmeyi daha ehven bulmalıdır. Zinanın kötülüğü anlatılınca bu kirli işe girmektense gülerek ölüme gitmesini bilmelidir. Öyle ki, eli, dili ve gözüyle dahi bu işe yakın şeyleri yaptığı zaman vicdan azabıyla tir tir titremeli ve ömür boyu ağlamasını bilmelidir. Katlin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin çirkinliği telkin edile edile bütün bu münkerâta (kötülüklere) karşı onun tabiatında tiksinti hâsıl edilmelidir.

“Ayrıca ahlâksızlık sayılabilen hususlarda da, kavlî ve fiilî telkinatta bulunularak, onun ahlâksızlık çirkefi içine düşmesine meydan verilmemelidir. O, daha baştan ahlâken temiz bir hava içinde neş’et ederse –İnşaallahü Taâlâ- daha sonraları esen muhâlif rüzgarlar onun duygularını söndüremez ve onun iç yapısını, iç âlemini, his âlemini solduramaz; o her zaman canlı ve daima aşk ve şevk içinde Allah’a (c.c.) kul olmaya bağlılığını ve İslam’a saygısını devam ettirebilir.”

Bu hususta, Haşir Risalesi ve Hocaefendi anlattıkları ve Haşirle ilgili küçük kitapçığından istifade edilebilir.

[Safvet Senih] 29.1.2020 [Samanyolu Haber]

Serdengeçti ve Bediüzzaman - 1 [Fikret Kaplan]

“Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!”

‘Ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Ömrüm boyunca iyilik yolunda dilimi tutmadığım için?.. Paraya, mala, hatipliğe ve memlekette durmadan ortaya çıkan türlü türlü rütbelere, entrikalara ve fırkalara bağlanmadığım için?.. Bu gibi faaliyetler altında yaşamayı kendime yakıştırmadığım, kendimi böyle bir hayat sürmeyecek kadar şerefli saydığım için... Kendimi böyle şeylere verecek olursam ne kendime ne de size bir faydam olur diye onların hepsinden uzak kaldığım için?.. Bütün bunlar için ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım?...

Bana ceza olarak Pityon’da Millet Sarayında ziyafet çekiniz!... Bana uygulanacak en büyük ceza bu!’

Fikir ve hukuk tarihinin büyük düşünürlerinden Sokrat'ın Apoloji adlı eserinden yukardaki birkaç satırı okuyordu Necip Fazıl Kısakürek, hakim önünde… (Necip Fazıl Kısakürek, Müdafaalarım) ‘Sümerbank devlet kurumu gibi değil, bir partinin organı gibi çalışıyor’ demesiydi bütün suçu…

Ve nükteli bir şekilde son noktayı koyuyordu mahkemede:

‘Muhterem Hâkim son cümlemi arz ediyorum:
Ben, Türk vatandaşı ve yazarı Necip Fazıl, en fevkalade mikyasta doldurduğunuzu sezdiğim Türk kaza mevkiinin bir mümessilinden beraatimi istemeye utanırım. Hakk’ın bu kadar gür seslisini ve açığını istemek sanki hâkimden şüphe etmek gibi bir his verir bana...’

Netice, hapis ve para cezasıydı…

1952’deki Malatya hadisesinde ise Necip Fazıl’ın yanında ülkenin pek çok güzel insanı vardı bu sefer hakimin önünde… Bediüzzaman, Osman Yüksel Serdengeçti… ve daha kimler… kimler... aynı davada…

22 Kasım 1952’de Hüseyin Üzmez’in, Vatan Gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’a suikastı bahane edilerek ülkede devlet terörü estirilmiş, pek çok yazar ve gazeteci gözaltına alınmıştı. Suikast girişimiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan Bediüzzaman Said Nursi’ye dahi ‘fırsat bu fırsat!’ deyip dava açılmış, talebeleri tutuklanmıştı.

Bediüzzaman, Malatya olayının amacını “Düşmanlarımız suç bulamıyor. Malatya hadisesi bahanesiyle, hiç olmazsa Nur talebelerinden altı yüz faal ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek planı yapıldı.” diye açıklıyordu olup biteni Risale-i Nurlar’da…

Osman Yüksel Serdengeçti de aynı suçlamaya maruz kalmıştı. Necip Fazıl ile birlikte önce Malatya Cezaevi’ne, ardından da Ankara Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Serdengeçti, 14 ay cezaevinde hapis yattı. Uğradığı zulümler karşısında:

“Biz bunları çok gördük, bu kelepçeler Menderes’in demokrasi fabrikasında imal edildi. Bunlar bindikleri dalları kesiyorlar, yarın ne olacağını Allah bilir. Başlarına bir iş gelirse yine biz üzülürüz.” diyecekti.

Sözde Malatya olayını tertip edenlerin, Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’ dergisini okudukları iddia edilmiş ve bu ‘suç delili’ gösterilerek Necip Fazıl göz altına alınmıştı.  Osman Yüksel Serdengeçti için de durum aynıydı…

Malatya’daki hadisenin Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri ile de hiçbir ilişkisi yoktu. Ancak Bediüzzaman’ın Samsun’daki bir gazetede kendisinin dahi haberi olmadan yayımlanan bir yazısı soruşturma için yeterli olmuştu.
Her tarafa baskınlar yapılıyor, bir cadı avı yürütülüyordu memlekette. Nur talebeleri ile birlikte Mustafa Sungur gözaltına alınmıştı.

Bediüzzaman, Ramazan ayında Emirdağ’da kırlara çıktığı bir gün, bir başçavuş ve üç silahlı jandarma yanına gelerek Bediüzzaman’ı Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesi ile zorla karakola götürmüştü. Bediüzzaman, bu hukuk dışı durumu bir mektupla bildirmişti Adalet ve İçişleri Bakanlığı’na. Talebeleri, yazılan mektubun bir nüshasını, Bediüzzaman’ın haberi olmadan Samsun’da yayımlanan Büyük Cihad gazetesine göndermişlerdi. ‘En Büyük İspat’ başlığı altında yayımlanmıştı yazı. Bütün suç unsuru buydu.

Savcı, bu soruşturmada Necip Fazıl Kısakürek dahil 6 kişinin idamını istiyordu.

Emirdağ’da yaşayan Bediüzzaman mahkemeye çağrıldı. Ardından Bediüzzaman’ın Emirdağ’dan Samsun’a mahkemeye celbi istendi. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle ilçe doktorundan aldığı rapor hiç dikkate alınmadı. Savcının ısrarı üzerine Bediüzzaman, Samsun’da mahkemede bulunmaya karar vererek İstanbul’a kadar geldi.
Fakat sağlığı daha da bozulunca yola devam edemedi, bir sağlık raporu daha alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Bediüzzaman’ın vücudunun ne karadan ne denizden ne de havadan Samsun’a gitmeye tahammül edemeyeceği yazıyordu.

Mahkeme heyeti, rapora istinaden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde ifadesinin alınmasına karar verdi. 1953’te mahkeme, Bediüzzaman’ın beraatına karar verdi. Bediüzzaman’ın suçlamalara verdiği cevaplar tarihin sayfalarını süsleyecek eşsiz nitelikteydi.

Necip Fazıl’ın dosyasında da tek bir suç delil bulunmuyordu.

“Hakkımdaki deliller nedir?” diye soran Necip Fazıl’ın savunmaları da tarihe geçmişti. Büyük Doğu’da yazdığı yazılar delil olarak gösterilince hakime şu müthiş sözlerle itiraz etmişti:
“Benim, müteşebbis sanıkları doğrudan doğruya azmettirdiğime dair elde hiçbir delil bulunmadığına, her şey yazılarımdan alınan ilhamla yapılmış farz edildiğinde ve bütün mesele böyle bir faraziyenin ceza hukuku bakımından suç teşkil edip etmeyeceği üzerinde olduğuna göre, bu davayı kökünden hal ve fasl edici bir misali takdim etmeliyim:

‘Dünya edebiyatında kıskançlığın şaheseri Othello’dur. Shakespeare’in meşhur Othello’su… Şimdi hastalık derecesinde kıskanç bir koca, sırf bu hissi yüzünden karısını öldürse ve cebinden Othello çıksa, şu kürsünün üzerine eğilmiş beni hayretle dinleyen kaytan bıyıklı savcı, Shakespeare’in iskeletine pranga vurulması için Londra savcılığına müzekkere mi yazacaktır?”

Necip Fazıl’ın tahliye talebini reddeden hâkim üzerindeki siyasi baskıyı şöyle dile getirmekten kendini alamayacaktı:

“Tavan üzerime yıkılacak gibi oluyor. Cübbemi paralayacağım geliyor. Fakat sizi tahliye edemiyorum! Anlayınız!” diyordu.

Bu yargılamalar sırasında dikkatleri çeken simalardan birisi de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi… Daha kısa bir süre önce bizzat yüz yüze tanıştığı Bediüzzaman’la aynı davada yargılanmak kendisi için hem sevindirici hem de üzücüydü… Seviniyordu, zira bir şeref olarak görüyordu bunu… Üzülüyordu, çünkü bu yaşlı ve hasta gönül insanına yapılanlar ağır bir zulümdü…

Bediüzzaman ile olan ilk görüşmesi bütün teferruatıyla gözlerinin önünden geçiyordu Serdengeçti’nin… Kelimelere dökülüyordu dilinden yaşadığı hatıralar…

“Hatırı sayılır bir din adamıyla Said Nursî Hazretleri hakkında münakaşa ediyorduk. Muhatabımın dinî bilgisi ve bu husustaki selâhiyeti münakaşa götürmez bir hakikattı. Fakat bütün bunlara rağmen İslâmın hareket, hamle, heyecan tarafına yanaşmıyordu. O bakımdan Said Nursî’nin mücadeleci hayatı onu fazla alâkadar etmiyor hatta bu yaştan sonra onun bu işlerle uğraşmasını doğru bulmuyordu. Bilâkis ben hareket haline gelmeyen, gelemeyen hiçbir imana taraftar değildim. Çok bilmek bir şey ifade etmezdi. İş, bildiğini yapabilmekti. Said Nursî’nin mücadelelerle dolu hayatı, o yılmazlığı, o dönmezliği, bana İlâhî bir heyecan veriyordu. Galiba Hazret o zaman Denizli Hapishanesinde bulunuyordu. Denizli adliyesinde stajyer bulunan bir arkadaşım Said Nur’un harikulâde hayatından bahsetmiş, bana Nur Risaleleri getirmişti. Eserlerini tam manasiyle okuyamamakla beraber, kudretli, kurtarıcı bir ruhun karşısında olduğumu görüyordum. Yukarıda da zikrettiğim gibi beni asıl ilgilendiren onun mücadelelerle dolu hayatı.

Muhatabımı dilimin döndüğü kadar iknaya çalıştım. Said-i Nursî’nin gençlik üzerindeki tesirlerinden bahsettim.

O gece bir rüya görüyorum: Geniş yeşil bir meydan. Meydanda binlerce, on binlerce insan. Bu insanlar hem genişliğine hem derinliğine meydana yayılmışlar. Omuz omuza göklere kadar yükselmişler. O onun omuzuna basmış, o onun omzuna… Böylece bu muazzam insan yığınından adeta koskoca bir dağ meydana gelmiş… Bu insanların en yükseğinde de Said Nursî Hazretleri… Sanki minarenin alemi gibi… Sanki kâinata Allah’ın varlığını, birliğini işaret eder gibi, bir heybetle duruyor. Ben karşıdayım. Beni gördü. Gülümseyerek iki eliyle selâm verdi. Selâmını aldım. Başı göklere değiyordu. Saçları rüzgârlara karışmıştı. Bütün insanlar ayaklarının altında idi… Omuz omuza vererek onun dünyadaki mesnetleri haline gelmişlerdi. Rüyada heyecanlanmışım, uyanıverdim.

Zaman zaman, gördüğüm bu harikulâde rüyanın tesiri altında kalıyordum. Geçenlerde bunu Nur talebelerine anlattım. Çocuklar ‘Ta kendisini görmüşsün Osman ağabey, şekli de tarif ettiğin gibi. Selâm verişi de…’ dediler. Bunun üzerine Serdengeçti’de (dergi) ‘Said Nur ve Talebeleri’ başlıklı bir yazı yazdım. Bu suretle bu bahtiyar ihtiyara ve onun etrafında toplanan tertemiz din ve iman kardeşlerime hayranlığımı izhar ettim. Yazım, inanmış temiz, mümin gönüller tarafından heyecanla karşılandı. Birçok tebrik telgrafları, mektupları aldım.

Artık Said Nursî Hazretlerini görmek benim için adeta bir mecburiyetti. Rüyamda gördüğümü, gündüz gözüyle de görmek istiyordum.

İstanbul’a gittim. Aradım, sordum. Fatih’te Reşadiye Otelinde kalıyormuş. Yanımda Teknik Üniversiteden çok sevdiğim genç bir arkadaş var. Duydum ki Hazret, ikindiden sonra kimseyi kabul etmiyormuş. Aksi gibi vakit gecikmişti. Fakat muhakkak görmeliydim.

Reşadiye Otelini buluyorum. Otelin kâtibine soruyorum. ‘Üst katta 29 numaralı odada’ diyor. ‘Kabul ederlerse buyurun.’ Onun kapısına kadar varmak bile benim için güzel bir şey’ diyorum. Merdivenleri heyecanla çıkıyorum. İşte ’29’ numaralı odanın kapısındayız. Kapıda kendisine hizmet eden arkadaşlardan birkaçına rastladım. Onları Ankara’dan tanıyorum. Kendilerine ‘Bu saatte Üstadın kimseyi kabul etmediklerini biliyorum. Acaba ne zaman ziyaret edebiliriz?’ dedim.

‘Evet’ dediler. “İkindiden sonra kimseyi içeri almıyorlar. Amma sizi herhalde kabul ederler. Bir soralım…

Buyurun!’ dediler. İçeri girdik. Beni görünce: ‘Sen Serdengeçti Osman?‘ ‘Evet’ dedim. ‘O yazıları yazan sen?‘ ‘Evet’.

Bize işaret etti. ‘Oturun.’ Oturduk.

Sağında solunda kâğıtlar dağılmıştı. Bazı eserlerini tashih ediyorlardı. İlk heyecanım yatıştıktan sonra Üstada iyice baktım. Rüyamda başı göklere değen zat bu zattı. Kıyafetine varıncaya kadar aynısı ve tıpkısı. Hayret ediyordum. Bir anda durakladıktan sonra Üstad bize karşı tekrar döndüler:

‘Ben seni eskiden biliyordum. Emirdağ’da iken mecmuanı getirdiler. Allah ve din yolundan her şeyimden vazgeçtim, başımı bu yola koydum, demişsin. Aferin, aferin, maşaallah, maşaallah… Daha çok da genç. Bir oğlum olsaydı adını Serdengeçti koyardım’ dediler.

Sonra etrafındakilere hitap ederek: ‘Bu benim oğlum. Oğlum olsaydı böyle yetiştirirdim’ iltifatlarında bulundular. Orada bir kitap varmış. O kitapta yan yana iki resim var. Bana gösterdiler. ‘İşte şu benim biraderzadem Abdurrahman. O benim oğlumdu, öldü. Şimdi sensin…’

Fotoğraflara bakıyorum. Bir tanesi kendilerinin gençlik resimleriydi. Diğer biraderzadesi. Ben heyecandan nefes alamayacak bir hale gelmiştim. Talebeler karşısında diz çökmüş oturuyorlardı. Odada soba yanıyordu.

Her tarafta insanı saran manevi bir sükûn vardı. Sonra Üstad tekrar konuşmaya başladılar, bu sefer yanımda bulunan üniversiteli arkadaşa hitap ettiler: ‘Madem ki Serdengeçti getirdi, sen… Sen de talebemizsin, Nur Talebesi.’ Nur Risalelerini okumasını söylediler. Nefse hakimiyetten bahsettiler… ‘Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın emirlerini yerine getirdim. Mücadele ettim, yılmadım.’

Kendilerine yukarıda bahsettiğim rüyayı anlattım. Fevkalâde mütehassis oldular. ‘O bütün insanların üzerinde gördüğün ben değilim. O Nurdur, Nur Risaleleridir. Ben bu dâvanın âciz bir hizmetkârıyım’ buyurdular. Bana mecmuanın kapatılıp kapatılmadığını sordular. ‘Hayır’ dedim. ‘İnşaallah çıkacak. Dua edin efendim’ ‘Mecmuanda şahıslara dokunma. Onların gurur ve enaniyet damarlarına basma. Zarar gelir.’ Parmaklarını birleştirip, ‘Bu dâvanın yolcuları birleşiniz, ayrılmayınız’ dediler.

Parmaklarına bakıyorum. Bir zamanlar kılıç tutmuş, şimdi kalem tutan parmaklarına. Parmakları kalem gibi idi. Gözleri açık mavi, duru durgun bir bakışı vardı. Şark şivesiyle konuşuyorlardı. Fakat ne söylediklerini mükemmel anlıyorduk. Asliyetinden, yerliliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Yüzü soluktu. Adı gibi kendisi de nurdu. Bir pir-i fani idi. Fakat fani olmayan, ezelî ve ebedî bir varlığa bağlanmıştı. Bu varlık için her şeyini feda etmiş, onun yolunda yok olmuştu. İşte onun gönüller fetheden, kalabalıklar toplayan manevi gücü oradan geliyordu. Varlığı bu yokluktan, ‘yok’ oluştan geliyordu.

Soba yanıyor, Üstad bir mürakabe halinde imiş gibi susuyor, etrafındaki talebeleri hayal gibi sessizce dolaşıyorlar, Üstad’ın hizmetine bakıyorlardı. Sanki bu oda, bu köşe, şu bin bir milletin, bin bir rezaletin, kaynaştığı İstanbul’da değildi. Ahiretten bir köşe idi… Öyle bir haz içinde idim.

Artık fazla kalamazdık. Müsaadelerini istedik. Ellerini öptük. O da boynuma sarıldı, alnımdan, yüzümden, gözümden öptü, bana dualar etti.

Yeniden dünyaya gelmiş gibi, basübadelmevte kavuşmuş gibi bir başka hal içinde, huzur içinde huzurundan ayrıldık.”
(Said Nursi’nin Huzurunda, Serdengeçti, Mayıs-Haziran,15. ve 16. Sayı, 1952)

Devam edecek…

[Fikret Kaplan] 29.1.2020 [Samanyolu Haber]

Filistin sorunu nasıl çözülür? [Can Bahadır Yüce]

Amerikan hükmetinin 'barış planı' sorunu daha da karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Dünya Filistin sorununu fırsata çeviren ahlaken çürümüş siyasetçilerden kurtulduğu gün çözüm ve barış için umutlanabiliriz.

CAN BAHADIR YÜCE -28 Ocak 2020

Mavi Marmara baskınını izleyen günlerdi. Siyasetçilerin hamasi nutukları ve halkın haklı öfkesiyle iyice gerginleşen ortamda İsrail’in barbarlığına nasıl tepki göstermek gerektiğini tartışıyorduk. O toz duman arasında en etkili ve kalıcı eylemin entelektüel bir tepki olacağına karar verdik. Önde gelen İsrailli yazarlarla konuşacak, hükümetlerinin izlediği acımasız siyaseti onların ağzından dünyaya duyuracaktık: Bir kitap eki olarak elimizden gelen buydu.

Kitap Zamanı’nın Temmuz 2010 sayısı “İsrailli Yazarlardan Barış Çağrısı” kapağıyla çıktı. (Dosyanın İngilizcesi de Today’s Zaman’da yayımlanmıştı.) Amos Oz’dan A. B. Yehoshua’ya, David Grossman’dan Etgar Keret’e İsrail edebiyatının seçkin adları yaptığımız kısa söyleşilerde hükümetlerini yerden yere vurdular. Gelgelelim, İsrail’in dünyaca kabul görmüş kendi yazarlarınca eleştirilmesi siyasal İslamcı çevrelerin pek hoşuna gitmedi. Küçümseyici eleştiriler aldık, hatta İsrail yandaşı olmakla suçlandık. Somut öneriler değil hamasi sloganlar o çevrelerin daha çok işine geliyordu. Siyasal İslamcı retoriğin Filistin davasına hiçbir yarar sağlamayacağına ben o gün ikna oldum.

Aradan geçen on yılda İslamcı siyasetin gerçek yüzü ortaya çıktıkça Filistin davası da yer yer gündeme geldi. Filistin’in Ortadoğu’daki yozlaşmış iktidarlar için kullanışlı bir malzeme olduğunu yaşayarak öğrendik.

Yeni Amerikan ‘barış planı’ sorunu daha da karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramayacak. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ve sürdürmeye niyetli olduğu devlet terörüne karşı nasıl bir entelektüel duruş sergilemek gerektiği sorusu hâlâ önümüzde duruyor. (Eski bir Siyonist olan Henry Siegman’ın  yazdığı gibi, İsrail’in 1948’den bu yana yaptığı birçok şey ancak “terör” olarak tanımlanabilir.)

Filistin sorunu iki devletli çözüm önerisinin ötesinde kaybediş, tehcir, sürgün gibi tarihsel çağrışımları ve bağlamı olan -Edward Said’in bıkıp usanmadan söylediği gibi- kuşatıcı bir sorundur. (İroniyle “Ben son Yahudi entelektüelim,” diyen Said’in sözlerindeki gerçeklik payını da görmek gerek.) Filistin sadece bir coğrafya değil, bir ‘idea’dır. Aslında gerçek bir direniş hem Filistinlilerin hem Yahudilerin Siyonizmin kurbanı olduğunu kabul etmekle başlıyor. Konuyu kısır siyasi hesaplara hapsetmek en büyük aldanış olur.

Peki, entelektüel direniş nasıl olmalı? Bu konuda Siyonizm karşıtı Yahudi entelektüellerden öğrenilecek şeyler var. Örneğin Hannah Arendt, Eichmann duruşmalarını izlerken İsrail’in amacının adaletin yerini bulması değil Yahudilerin öfkesinin yatışması olduğunu görmüş, Yahudi milliyetçiliğinin bir zehre dönüşeceğini sezmişti. Arendt egemen Siyonist söylemin dışına çıkan muhalif bir Yahudi olmanın bedelini de kendince ödedi. Amos Oz’un bir roman kahramanı da Arapların “yeni Yahudiler” olup zulme uğrayacağını söyler. Bu gibi örnekler Filistin sorununu derinliğine kavramak için gündelik siyasetin dışına çıkıp edebiyat ve düşünce metinlerine bakmak gerektiğini gösteriyor.

Etkin bir direnişin çerçevesini çizecek olan Said’in, Buber’ın, Arendt’in, Chomsky’nin, Finkelstein’ın, Butler’ın metinleri—içinde bol bol “Kudüs” geçen içi boş sloganlar değil.

İsrail’in ‘lobi’ silahını nasıl kullandığı biliniyor. Bütün muhaliflerini kötücülleştiren İsrail lobisi, eski Amerikan başkanı Carter’ın meşruiyetini bile tartışmaya açmıştı. Hal böyleyken, dünyanın dört bir tarafındaki artık İsrail politikalarından iyice soğumuş Yahudileri hedef göstermek, antisemitizme varan söylemler üretmek sadece İsrail’in elini güçlendirir. Filistin yanlısı görünen yoz siyasetçilerle İsrail erki arasındaki danışıklı dövüşte canı yanan yine Filistinliler olacak. Filistin lider kadrosunun hataları ve vizyonsuzluğu da sorunun öteki yakası.

İsrail ırkçılıkla sömürgeciliğin karışımı olan işgalci siyasetini “barış” diye dayatırken, çözüm destekçilerinin sloganların ötesinde bir önerisi olmalıydı. “Bir sürü Arap öldürdüm, ne var bunda?” diyebilen bir kişiyi eğitim bakanı yapan İsrail hükümetinin (iktidardaki siyasi geleneğin) gerçekten barış istediğini düşünmek safdillik olur. İşgalci siyasetin gerçek amacını yıllar önce Moshe Dayan açıklamıştı: “Soru, çözüm nedir, değil. Asıl soru şu: Çözüm olmadan nasıl yaşayabiliriz?” Şimdi önümüzde cevap bekleyen soru şu: Çözümü yeniden ana başlık haline nasıl getirebiliriz?

Görünen o ki, kendi ülkelerinde yolsuzlukla anılan otokratlar ve gözünü hırs bürümüş siyasetçiler bir süre daha bölgenin kaderini çizecek. Bugün Filistin için direniş göstermek İsrail zulmüne karşı çıkmaktan fazlasını içeriyor. Ahlaklı ve entelektüel bir direniş, on yıllardır bu davayı rant malzemesi yapan ikiyüzlü siyasete de ses yükseltmekle mümkün.

Ortadoğu halkları kendi başındaki despotlara despot diyebildiği, dünya Filistin sorununu fırsata çeviren ahlaken çürümüş siyasetçilerden kurtulduğu gün çözüm ve barış için umutlanabiliriz.

[Can Bahadır Yüce] 29.1.2020 [Kronos.News]

AKP’den deprem parası itirafı: Farklı ihtiyaçlara harcandı

1999 depremi sonrası getirilen deprem vergilerinin depreme hazırlık yerine ‘duble yollarda’ kullanıldığı iddia ediliyordu. AKP’li Naci Bostancı, deprem vergilerinin Hazineye aktarıldığını ve farklı ihtiyaçlar için kullanıldığını söyledi.

BOLD ­- 41 vatandaşın hayatını kaybettiği Elazığ depremi sonrasında sosyal medya üzerinden sorulan “Deprem vergileri nereye gitti?” sorularına AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı’dan cevap geldi. Bostancı, Hazineye aktarılan paraların ihtiyaçlara harcandığını kaydetti.

PARALAR DEPREM İÇİN KULLANILMAMIŞ

TBMM’de basın mensuplarının sorularını cevaplayan Bostancı, 36 milyar dolar olduğu belirtilen deprem vergisi paralarıyla ilgili sorulara cevap verdi. Bostancı, “Bütçede paralar toplanır, ihtiyaca göre de harcanır. Dolayısıyla deprem vergileri adı altında bunlar toplanacak ve devlete gönderilecek tarzında bir düzenleme söz konusu değildir, bütçenin mantığına aykırıdır. Bütçeden haberdar olanlar bunu bilirler” dedi.

[BoldMedya] 29.1.2020

Enes Kanter sakatlanınca bakın ne oldu

Boston Celtics’in bu gece Miami Heat ile oynayacağı maçta Enes Kanter’in sakatlığı nedeniyle yer almayacağının açıklanmasının ardından, S Sport, ilk kez bir Celtics karşılaşmasını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlayacak.

Boston Celtics’in bu gece Miami Heat ile oynayacağı maçta Enes Kanter’in sakatlığı nedeniyle yer almayacağının açıklanmasının ardından, S Sport, ilk kez bir Celtics karşılaşmasını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlayacak.

Bold Medya'dan Muhammet Ali Toksoy'un haberine göre Türkiye, dünya sansür tarihine yeni bir kara sayfa ekleyecek. Yalnız bu kez bir yayını yapmayarak veya keserek değil, aksine bir maçı canlı yayınlayarak bu rezaleti gerçekleştirecek. Olayı daha iyi anlamak için biraz geriye gitmekte fayda var.

Enes Kanter’in geçtiğimiz yaz Boston Celtics ile sözleşme imzalamasının ardından, NBA’nin yayın haklarını elinde bulunduran SSport kanalı Boston’a sansür uygulamaya başladı. Celtics’in hiçbir maçını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlamayan SSport, NBA maçlarının değerlendirildiği programlarda Enes Kanter’in adını hiç anmadı. Enes Kanter’in rekor üstüne rekor kırıp Celtics tarihine geçtiği maçlar NBA gündemine oturuken, Türkiye’deki basın ve her konuda saatlerce konuşan yorumcular utanç verici bir sessizliğe gömüldüler.

İşte bu sansür rezaletini uygulayan SSport kanalı, Enes Kanter’in sakatlığı nedeniyle bu gece Heat maçında yer almayacağının açıklanmasının ardından, ilk kez bir Celtics karşılaşmasını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlayacak. Maçın yayınlanacağını, ünlü basketbol yorumcusu Kaan Kural twitter hesabından takipçileriyle paylaştı.

‘BACAĞIM KOPSA, YİNE DE ÇIKIP OYNARIM’

Twitin altına yorum yapan takipçilerinden birisi, ‘Durum çok komik. Hiçbir ülkede anlatamazsın bu durumu. Bir adam oynayınca maçlar verilmiyor, oynamayınca yayınlanıyor. Final bile olsa seyredemiyorsun’ derken, bir diğer takipçi ‘Faşizmin geldiği son nokta, tam bir ortadoğu ülkesi olduk’ şeklinde yorum yaptı. Olay trajikomik olunca bir takipçi, ‘Enes Kanter tam maç başladığında ‘ceee’ diye sahaya çıksa, ne gülerim ama!’ şeklinde espri yaparken, başka bir takipçisi ise ‘Ben kanterin yerinde olsam, ayağım kopsa çıkar oynarım’ diye paylaşımda bulundu.

SSPORT, SANSÜRE YENİ BOYUT KAZANDIRDI

Kanter geçen sene Portland ile Batı Konferansı finallerinde fırtına gibi eserken, yayıncı kuruluş maçları yayınlamamış, eğer Portland NBA finaline çıkarsa, bu karşılaşmaları da kesinlikle yayınlamayacaklarını duyurmuştu.

NBA tarihinde ilk kez Avrupa’da bir devlet konferans finalini yayınlamamış, bu olay dünyada büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı. Ancak bu sansürün üstüne çıkmanın mümkün olmayacağını düşünenler yine yanıldı. Sansüre yeni bir boyut kazandıran SSport, Enes Kanter’in olmadığı Miami Heat maçını Türkçe yayınlayacak. Türk oyuncunun dönmesiyle birlikte taraftarlar, Boston Celtics NBA finaline çıksa dahi maalesef takımlarını izleyemeyecekler.

[Samanyolu Haber] 29.1.2020

Camide canına kıyan Gazi bir subay, Adem Gürbüz…

Geçtiğimiz günlerde camide kendini asarak hayatına son veren KHK'lı subay Adem Gürbüz'ün hikayesini 15temmuz.info adresinde KHK'lı Kurmay Albay Halis Tunç kaleme aldı.

Halis Tunç* | 15temmuz.info
Camide canına kıyan Gazi bir subay, Adem Gürbüz…

Emine Kaya, devletten gelen askere çağrı pusulasını ilk gördüğünde büyük oğluna gururlu gözlerle bakmıştı halbuki. Ne kadar çabuk büyümüştü Emirhan’ı ve şimdi de askere gidecekti. Ülkesine kurban olsun diye kınasını yakmış ve ilkokul mezunu, ayakkabı tamircisi Emirhan’ını asker ocağına gururla uğurlamıştı. Ama, 2000 yılı aşkın tarihe sahip Türk ordusunda yaşanan şimdiye kadarki en şer vaka, 15 Temmuz 2016’da bula bula 20 günlük er Emirhan’ı bulacaktı. Emir Er’i Emirhan neye uğradığını şaşırmaya bile fırsat bulamadan, 7 defa müebbete mahkûm edilecekti. Emirhan’ın hayatı, düşman tarafından değil, eline kına yakarak uğruna canını kurban etmeye geldiği, bizzat devleti tarafından dört duvar arasına hapsedilmişti. Aradan tam 3 yıl geçtikten sonra 21 Temmuz 2019’da, Emine Kaya’nın küçük oğlu da artık askerlik çağına gelmişti. Şimdi aynı devlet ondan ikinci oğluna da kına yakıp, ülkesi için kurban etmesini istiyordu. Yaktı da! Ama bu defa yüzündeki ifade küçük oğlunun emin ellerde olamayacağı kaygısını yansıtıyordu. Adeta bir kurt içini kemirip duruyordu sanki. Yüzündeki ifadeyle,  devletine emanet ettiği ciğerparesine yapılan katmerli zulmün derin ve hiç bitmeyecek sızısını anlatıyordu.

25 Temmuz 2019 tarihinde Emine Kaya’nın bu ömürlük yürek acısını kaleme alırken, bir konuda da Türk kamuoyunu naçizane “Peki aziz halkım; şu an terörist diye ihraç edilen polis, devlet memurları, terörist yuvası diye okullarından edilen askeri lise ve harp okulları öğrencilerinin askerlik yaptığından ve yapacaklarından haberiniz var mı?” diyerek yapılan haksızlıklar konusunda uyarmıştım.

Bu yazının üzerinden çok geçmeden, polis olarak görev yaparken 20 Ekim 2019 tarihinde 701 sayılı KHK ile 2017 yılında “terörist” ilan edilerek mesleğinden ihraç edilen ve 16 ay cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra askere çağrılması üzerine, Er olarak vatanına hizmet ederken Doğubeyazıt’ta şehit düşen Burak Zekeriya Altınok’un hazin hikayesini tüm Türkiye duymuştu. Sonrasında ise, sanki bu gerçeklerden habersizlermiş gibi; önüne geleni terörist diye hedef gösteren medya timsah gözyaşları dökerek, “Bizi affet Zekeriya Altınok” başlığını manşetlerine bile taşımıştı. Bu konu, sosyal medyada haklı olarak “Ölürsen şehit, kalırsan terörist” şeklinde büyük tepkilere yol açmıştı. Ama bu ve benzeri birçok vaka, artık sanki hiç olmuyormuş gibi oldu bittiye getirildi ve unutturuldu. Oldu, ama maalesef bitmedi. Altınok ne ilkti bu sistemde, ne de son olacak! Aslında Altınok şanslı olanıydı bile diyebiliriz. O şehadet mertebesine yükselmişti.  Geride kalan boynu bükük eşi ve yetim çocuğu ise terörist karısı ve çocuğu olma konumundan, şehit karısı ve çocuğu olma konumuna terfi ettirilmişti!

Bunlara benzer çok sayıda yaşanmış dram duydum, ama beni en derinden etkileyeni, Teğmen Adem Gürbüz’ün hikayesidir. Bugün, İstanbul Milletvekili sayın Mustafa Yeneroğlu’nun paylaştığı twitte gördük Adem Gürbüz’ün dramını. Belki Adem’in vicdanları kahreden hikayesini, köylüsü olan Erzurum AKP milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu bütün detaylarıyla kamuoyuyla bir gün paylaşır. Ancak bu yazıda, bütün bir medyanın adeta işbirliği etmişcesine bilinçli olarak halktan saklanan, 80 milyonluk bir ülkenin masum ve kederli subayının dramına şahit olacaksınız.

30 Ağustos 2015 tarihinde sözleşmeli subay olarak Kara Kuvvetlerinde Tankçı Teğmen rütbesiyle görevine başlayan Adem Gürbüz, 15 Temmuz 2016 tarihinde birçok asker gibi darbe denen illetin kurbanı olur. Henüz daha yeni Teğmen iken, 15 Temmuz Vaka-i Şer sonrasında tutuklanır ve 5 ay kadar hapis yatar. 24 Ağustos 2016 tarihinde Suriye’ye harekât başlayınca, operasyon bölgesine göndermek için devlet tarafından farklı zamanlarda çok sayıda subay/astsubay tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Terörist olarak yargılanmaları devam etmesine rağmen yurtdışı çıkış yasakları kaldırılarak Suriye’ye operasyona gönderilirler.

Çok büyük tezatlar yumağıdır bu. Terörist olarak yargılanırken, vatan savunmasına en önlerde katılmaları için sözüm ona teröristlerin emrine birlikleri, uçağı, helikopteri, tankı, topu, tüfeği vermekten çekinmeyen devlet; bu yiğitlerin muharebeye katkılarından dolayı ellerine ihraç belgesini veya tutuklama emrini vererek ödüllendirir. Amaç, çatışma bölgesine akıncılar misali vatanları için canlarını vermekten çekinmeyeceklerini bildikleri, aynı zamanda bir çelişki olarak gözden çıkardıkları insanları göndermektir. Zira onların hayatı önemsizdir. Nihayetinde topluma terörist olarak lanse edileceklerdi. İşte bu yiğitlerden biri de Teğmen Adem Gürbüz’dür.

Adem Gürbüz, Suriye Harekâtı sırasında hayatını kaybetmiş olsaydı, KHK’lı polis Burak Zekeriya Altınok gibi, “ŞEHİT” diye Milli Savunma Bakanlığının ilanlarında resmini görecektik şimdi. Fakat Gürbüz, terörist olduğu yönündeki mahkemesi devam ederken, Suriye’de uzun süre ülkesi adına savaştıktan sonra, Türkiye’ye geri döner ve Tekirdağ Malkara 95’inci Zırhlı Tugay Komutanlığı’na tayin edilir. 3 yıllık sözleşmesinin sona ereceği 30 Ağustos 2018 tarihine kadar bu birlikte Subay olarak görevine devam eder. Kendisi KHK ile atılmaz, buna gerek de yoktur. Çünkü, terörist olduğu gerekçesiyle sözleşmesi yenilenmez. Halbuki, bir harekâta katılan bir subayın sözleşmesinin feshedilmesi hiç de doğal değildi. ÖSO mensuplarının vatandaşlık verilerek, bugünlerde sözleşmeyle maaşlı olarak TSK bünyesine katıldığını düşünürseniz, Teğmen Gürbüz’e yapılanı anlamak daha da güçleşiyor. Ama Gürbüz Teğmen için karar karanlık odaklarca çoktan verilmişti ve ordudan dolaylı yolla atılır. Subay/Astsubayların terörist ilan edilmesinde kullanılan Post-Modern soykırım aracı FETÖMETRE’nin 46’ncı maddesi (2010’dan sonra sivil kaynaktan sözleşmeli subay olmak) gereğince, Gürbüz’ün TSK’daki sözleşmesinin yenilenmemesi gerekmektedir ve öyle de yapılmıştır.

Felaketler artık sivil olan Adem Gürbüz’ün yakasını bir türlü bırakmaz. Çünkü kendisi Gazi olduktan sonra, yine terörist olarak damgalanmıştır. Erzurum’a ailesinin yanına döner. Ortalıkta “Televizyonda Adem Gürbüz Teğmeni 15 Temmuz’da tankın üzerinde gördük” şeklinde iftiralar namus, onur bilmezlerce kulaktan kulağa fısıldanır. Gürbüz Teğmen, etrafını kuşatan bu yalanlara karşı, kendi öz ailesine bile “Ne tankı, elimizde hiçbir şey yoktu, biz darbeyi de o gün öğrendik” diyerek kendisini savunmak zorunda kalır.

Bugün Kıbrıs, Kore gazisi ünvanı taşıyanların büyük çoğunluğu bu harekatlarda yaralanmamıştır. Sadece operasyona katılmaları nedeniyle bu ünvanları taşırlar. Hatta bu harekatlara iştirak eden subayların, ileride parlak bir kariyere sahip oldukları da bir gerçektir. Bunlar gibi, Adem Gürbüz Teğmen de 15 Temmuz darbe sonrasında emrindeki personel ile birlikte operasyon bölgesine bizzat Devlet tarafından gönderilmesine rağmen, değil Gazilik ünvanı almayı, kendinin terörist olmadığına bile kimseyi inandıramaz. Büyük çevre baskısına maruz kalır. İşsiz kaldığı süre içerisinde farklı yerlere iş başvurusunda bulunur, ancak Erzurum’da işe alınmaz. Bir gün ailesiyle birlikte akrabalarından oluşan kadın ve erkeklerin bulunduğu odada konu dönüp dolaşıp yine Teğmen Gürbüz’e gelince, içeridekilere “Müstehcen olmasa size vücudumdaki işkence izlerini gösterirdim” der.

Artık ne Erzurum onun için eski Erzurum, ne de Taşkesen köyü eski köyüdür. İstanbul’a çalışmak için gelmeye karar verir. Burada inşaat gibi ağır işlerde ara ara çalışır, fakat genel itibariyle işsiz kalır. Büyük bunalıma giren Gürbüz, 22 Ocak 2020 tarihinde yatsı namazı sonrasında cami içerisinde 8 saat gibi uzun süre tek başına derin düşüncelere dalar, bol bol dua eder. Ama yüreği, sonu belli olmayan bu haksızlık ve hukuksuzlukları daha fazla taşıyamaz ve sonrasında çareyi, İstanbul Dudullu Merkez Camisinde kendisini süpürge makinasının kablosuyla minbere asarak hayatına son vermekte bulur.

Gürbüz’ün intihar etmeden önce abisine gönderdiği “Abi bana 150 TL gönderebilir misin? göndermesen de canın sağolsun!” içerikli yürek yakan son mesajı, içerisine sokulduğu büyük maddi zorlukların ve sivil ölüme terk edilmeden kaynaklı bunalımı göstermektedir. Camide gerçekleşen bu intihar, kayıtlarda % 99’u müslüman olarak geçen 80 milyonluk Türk halkına derin ve ibretlik bir mesajdır.

Caminin kameraları, Teğmen Adem Gürbüz’ün hayatına son verdiği anları saniye saniye kaydetmiş olmasına rağmen, bırakın eski bir askerin dramını, Türk tarihinde başka örneği bulunmayan camide intihar vakasının tek bir medya organında dahi yer bulmaması, akıllara bir devlet politikası olarak kamu vicdanından saklanan KHK’lıların bilinmeyen dramlarını getirmektedir. Toplumun yaşanan gerçeklerden uzak tutulacak şekilde adeta paralel evrene hapsedilmesi, haddi zatında, devlet eliyle gerçekleştirilen Post-Modern soykırımın en önemli uygulamalarından biridir.

Birçok örneği bulunan bu dramlar, Post-Modern soykırım uygulamalarına maruz kalarak maddi sıkıntıya düşen, vatanın öksüzlerine, elden geldiğince sahip çıkılması gerektiğini çürümemiş vicdanlara ihtar etmektedir. Teğmen Adem Gürbüz 23 Ocak 2020 tarihinde memleketi Erzurum’da toprağa verildi. Ruhu şad olsun! Ya Adem’le birlikte toprağa verilen milyonlarca vicdan!

*Kurmay Albay rütbesiyle görev yaparken KHK ile ihraç edilen Yunanistan Eski Türk Deniz Ataşesi

[Samanyolu Haber] 29.1.2020

50 yıldır hareket yok: Balıkesir'e dikkat

Deprem uzmanı Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, Elazığ depreminden 4 gün sonra Kırkağaç’ta meydana gelen depremin ardından yaptığı açıklamada sonraki depremin nerede olabileceğine dair açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Ercan, en son büyük depremini oldukça eski bir tarihte yaşayan Balıkesir bölgesine dikkat çekerek vatandaşları ve yetkilileri uyardı.

Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, dün saat 14.26’da Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde meydana gelen depremin ardından Kırkağaç’a yakın başka bir bölge hakkında uyarılarda bulundu.

Sözcü'de yayınlanan habere göre Ercan, dün yaptığı açıklamalarda şu tespitlere yer verdi:

“7 ile 9 km derinde granit katmanı içinde olan M4,8-M5,1 ilk deprem yaklaşık 4 km’lik bir kırık oluşturmuştur. Kırık düzlemi çalışmalarına göre sağ doğrultu atımlı bir kırık işlemiştir. Bu bölgede kırıklar küçük olduğundan büyük depremler üreterek bir vuruşta gerginliği boşaltamamaktadır. Depremlerle depremcikler Akhisar’ın kuzeyinde, Balıkesir yolu boyunca uzanan iki ana kollu kırıklar boyunca birbirleriyle birleşir biçimde oluşmaktadır. Son depremle birlikte kırılma, Balıkesir/Sındırgı dolayında Simav kırığıyla kesim yerine ulaşmıştır.”

Olası bir depremin muhtemel hedefi olarak Balıkesir’in Sındırgı ilçesini gösteren deprem uzmanı, bu bölgede meydana gelen son büyük depremin 1969 yılında gerçekleştiğini hatırlattı.

M6,1 depreminden beri biriken gerginliğin ancak M6’dan büyük bir depremle boşalabileceğini belirten Prof. Dr. Ercan, bölgedeki gerginliğin her an bir depremi beraberinde getirebileceğini ve bunun kesinlikle şaşırtıcı olmayıp önlem alınması gerektiğini hatırlattı.

[Samanyolu Haber] 29.1.2020

Trump’ın Ortadoğu planında Türkiye nerede?

ABD Başkanı Trump, yüzyılın planı diye sunduğu proje için Umman, Bahreyn, Ürdün’e teşekkür etti. Erdoğan’la görüşmesinde ‘barış planı’ gündeme bile gelmedi.

Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici ve Metin Yıkar ile Artı-Eksi’de Trump’ın planı masaya yatırıldı.

Programda şu konular da ele alındı:

– Trump’ın azil görüşmelerinde Bolton sürprizi
– Rand Corparation’ın Türkiye Raporu
– 15 Temmuz dökülüyor: 1 ceset 3 rapor!
– BM’den Ankara’ya zayıf karne


[TR724] 29.1.2020

Yönetim için efsaneler feda edilir! [Hasan Cücük]

Beşiktaş’ta görevine son verilen Abdullah Avcı’nın yerine gelecek isim belli oldu. Koltuğun yeni sahibi siyah-beyazlı ekibin efsane isimlerinden Sergen Yalçın. Yeni Malatyaspor’dan gönderilen Sergen Yalçın’ın Beşiktaş’ın başına geçmesinde taraftar baskısı etkili oldu. 1,5 yıllık sözleşme imzalaması beklenen Sergen Yalçın’ın nasıl bir performans göstereceği merak konusu. Ancak özellikle 4 büyükler yönetimi zor durumda kaldığında, taraftarın gönlünü almak için takımı sevilen efsane isimlere teslim ediyor. Sonuç mu? Çoğu zaman hüsran oluyor.

Avrupa’nın önde gelen kulüplerine baktığımızda kendi evlatlarını göreve getirdiğini görüyoruz. Barcelona, Real Madrid, Bayern Münih, Chelsea, Arsenal, Milan gibi devler, teknik ve idari kadroda takımın formasını giyen oyuncularına öncelik veriyor. Türkiye’de ise durum oldukça farklı. Yönetimler yaptıkları yanlış adam tercihi sonrası taraftarın öfkesini dindirme adına takımın dümenini eski oyuncularına emanet ediyor. Zira, bu oyuncuların taraftar nezdinde kredisi oldukça yüksek olduğundan yönetime yönelen öfke ve tepki bir anda dinmiş oluyor. Bunun son örneği Sergen Yalçın oldu.

Sergen Yalçın, Beşiktaş taraftarının adına şarkılar bestelediği bir isim. Futbolculuk dönemi çalkantılı geçmiş olsa da siyah-beyazlı taraftarın gönlünde yeri bir başka. Çalıştırdığı takımlarla Beşiktaş deplasmanına geldiğinde, siyah-beyazlı tribünlerin sevgi gösterisinin adresi oldu. Geçen yıl Alanyaspor’un başında geldiği Vodafone Park’ta siyah-beyazlı taraftarlar uzun süre Sergen lehine tezahürat yapmıştı. Maçtan sonra düzenlenen basın toplantısında siyah-beyazlı taraftarların gösterdiği sevgi gösterisi için teşekkür eden Sergen Yalçın taraftarlara, “Bir gün kavuşacağız” mesajını iletmişti. Sergen Yalçın’ın beklediği ‘o gün’ nihayet gerçekleşecek. Ancak Sergen Yalçın, siyah-beyazlı yönetimin koltuğu teslim ettiği ilk ‘evlat’ değil.

2004’de Beşiktaş yönetimi takımı Real Madrid’le La Liga ve Şampiyonlar Ligi’ne damga vuran İspanyol Vicente Del Bosque’ye emanet ediyordu. Beklentiler oldukça yüksekti. Ancak ilerleyen haftalarda alınan başarısız sonuçlar İspanyol Hoca’nın sonunu getirdi. Del Bosque, 17 hafta sonunda kovulurken yerine takımın efsanelerinden Rıza Çalımbay getirildi. Çalımbay tercihi, dönemin başkanı Yıldırım Demirören için emniyet subabıydı. Yanlış tercihten doğan öfkeyi Rıza Çalımbay tercihiyle dindirdi. Taraftar nezdinde kredisi oldukça yüksek olan Rıza Çalımbay yönetiminde Beşiktaş ligi 4. sırada tamamladı. 2005-06 sezonunda devre dolmadan Rıza Çalımbay istifa edip gitti. Bir daha da Beşiktaş’a dönemedi. Kazanan Yıldırım Demirören, kaybeden takımın efsanesi oldu.

Yıldırım Demirören aynı taktikle Ertuğrul Sağlam’lı da göreve getirdi. Jean Tigana ile yaşayan hüsran sonrası 2007’de dümeni Ertuğrul Sağlam’a emanet etti. Beşiktaş taraftarının yüksek kredi tanıdığı isimlerden olan Sağlam, takımı 3. yaptı. Sağlam’ı ikinci sezonunda harcamayı kafasına koyan Yıldırım Demirören, etik dışı bir davranışta bulunup Mustafa Denizli ile görüşme yaptığı ortaya çıktı. Sağlam bu duruma tepki gösterek, görevinden istifa etti. Demirören, Tigana sonrası tepkiyi dindirme adına göreve getirdiği Ertuğrul Sağlam’ı işi bitince harcamada sakınca görmedi. Beşiktaş 2012-13 sezonunda bir başka efsanesi Samet Aybaba’yı göreve getirdi. Sezon sonunda şampiyonun 13 puan gerisinde ligi 3. sırada bitirince, görevine son verildi.

Beşiktaş yönetimi ne zaman zor durumda kalırsa hemen aklına eski oyuncuları geliyor. Yönetim taraftar öfkesinden kurtulma adına adı takımla özdeşleşen oyuncusunu harcamada tereddüt etmiyor. Futbolculuk sonrası bir gün Beşiktaş’ın başında teknik adam olma hayalini kuran efsaneler ise ‘emanetçi’ pozisyonuyla geldikleri görevlerinde beklentilerin altında kalınca, siyah-beyazlı defteri açmamak üzere kapatıyor. ‘Devletin bekası için gerekirse evlat bile feda edilir’ zihniyeti yeşil sahalara, ‘Yönetimin görevde kalması için efsanaler harcanır’ olarak yansıyor. Benzer durum dört büyüklerin diğer ekipleri Fenerbahçe, Trabzonspor ve Galatasaray için de geçerli. Bir başka yazı konusu da onlar olacak.

[Hasan Cücük] 29.1.2020 [TR724]

Farklı bir perspektiften CoronaVirüs… [M.Nedim Hazar]

Tarih 26 Mayıs 2012… İngiltere merkezli bağımsız oyun stüdyosu Ndemic Creations tarafından geliştirilen ve yayınlanan gerçek zamanlı bir strateji simülasyon video oyunu Plegue Inc piyasaya sürüldü.

Oyuncu, ölümcül bir virüs ile dünyayı yok etmek için bir patojen oluşturuyor ve geliştirip tüm dünyayı yok etmeye başlıyor.

Başlarda pek popülaritesi olmayan oyun, giderek tüm dünyada ilgi görmeye başlıyor. Oyunun ülkemize gelip, fark edilmesi 4 yılı buluyor. O tarihlerde internet fenomenlerinden olan Enes Batur oyunu oynadığı bir videoyu da yayınlıyor.



Videoda da görüldüğü gibi, Enes Batur da her genç gibi işin geyiğinde normal olarak.

İnsan öldürme savaş ve salgın hastalık yaymanın bilgisayar oyunlarıyla basitleştirildiği bir dönemin çarpıcı örneklerinden biri Plague Inc… Masaüstü ve mobil olarak hizmet veren Plague Inc. Dünya genelinde 700 milyon kişinin oynadığı tahmin ediliyor. Oyun özet olarak, hastalık yayarak dünyayı yok etme amacında…

Kolaylıkla fark edileceği üzere aslında bu oyun 1996 yılında ilk sürümü piyasaya sürülen Resident Evil ya da Japonya’da bilinen adıyla Biohazard’ın açtığı kulvardan yürümeye çalışan bir taklit oyun. Şinji Mikami ile Tokuro Fujivara tarafından kurgulanan Biohazard tüm dünyada bir salgına dönüşmüş ve daha sonra Resident Evil ismiyle seri filmleri çekilmişti.

Çin Askeri Araştırma Enstitüsü 2018 yılında yarasalarda bir virüs tespit etti ve üzerinde çalışmaya başladı. Virüsün genetiği ile oynayıp sürekli deneyler yapan Çinliler adını da Corona koydular.

Pek çok uzmanın ortak görüşüyle, kendilerini biyolojik laboratuvar alanında üstün gören Çinliler tıpkı SARS virüsü gibi yine alengirli ve gizli kapaklı işlere bulaşmıştı.

2019 yılında Wuhan şehrinde Çin Komünist Hükümeti’nin büyük propaganda ile açtığı P4 Biyolojik Laboratuvarı’nda çalışmalar tam gaz devam ediyordu. Ve dahası, Çinli yetkililer bu laboratuvarı Çin’de ulusal biyolojik koruma duvarı diye halka sunuyordu.

P4 Biyolojik Laboratuvarında virüs incelemesi devam ederken Orta Çin’in jeopolitik, ticari, ulaşım ve ekonomik açıdan en önemli şehri olan Wuhan’da (O kadar ki aynı isimle uluslararası tenis turnuvası bile tertipleniyor) 40 bin kişilik bir toplantı yapıldı ediliyor.

Menü Çinli olmayanlara göre bir acayipti:



Klasik toplantı işte; konferanslar, kokteyller, eğlence ve yemekler…

Bu toplantı sonrasında 8 kişide aynı anda Corona virüsü tespit ediliyor. Tarih, Haziran 2019…

Virüsün duyulması ile beraber Çin ve dünya kamuoyunda en çok konuşulan mevzu yenilen canlı hayvan yemekler ive özellikle yılanlar ve Yarasa oluyor. Herkes, çiğ yarasa çorbası da içilir mi? Türünden muhabbet koyulaştırırken kimse Çin Askeri Araştırma Enstitüsü’nün çevirdiği fırıldaktan haberdar değil.

İlk vakaların Wuhan şehrinde çıkması ve incelemeye burada alınması özellikle Çin iç kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oluyor. Salgının büyük bir organizasyonda yayılması Çin medyası ve halkı tarafından sorgulanıyor.

İlk iddia bir canlı yayına bağlanan konuk tarafından ortaya atılıyor. Virüsün Çin’in nüfus azaltma politikası için ilk hedefi yaşlılar olarak ortaya çıkarılması ancak kontrolden çıktığını anlatıyor.

Daha sonra Çin’de sosyal medya dahil her yerde bu konuşuluyor. Virüs vakaları çoğalmadan Çin Hükümet Başkanı Wuhan’a gidiyor ve kendinden emin bir şekilde 32 dişini göstererek bir basın toplantısı yapıyor; “hükümetimiz her şeye hâkimdir, durum kontrol altında, halkımız endişe etmesin!”

Açıkçası Dünya Sağlık Örgütü de bu görüntüyü destekleyen, virüsü hafife alan açıklamalar yapınca kamuoyu baskısı nispeten azalıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) daha sonra, ölümcül salgının uluslararası riskini değerlendirmekte “hata” yaptıklarını açıklıyor. DSÖ yetkilileri, bir önceki raporlarda “hata” yaptıklarını ve söz konusu ölümcül salgının uluslararası alandaki aciliyetinin “yüksek” olduğunu belirtiyor.

Ancak işler hızla çığırından çıkıyor. Vaka sayısı hızla artınca, yetkililer Wuhan’daki doktorları yetersiz kalmakla suçlayıp şehri karantina altına alıyor. Şüphesiz buna en çok doktorlar başta olmak üzere Wuhan’daki sağlık personeli tepki gösteriyor. Esas panik ise Çin Genetik Bankası’nın araştırma içeriğinde SARS gibi Corona virüsün olduğunu bir kişi paylaşım yaparak dolaşıma sokunca başlıyor. Artık vaka kontrolden tamamen çıkmış oluyor ama Çin gibi baskıcı bir ülkede, gerçeğin yüzde 5’i bile henüz ortaya çıkmış değil o zamanlar.

Wuhan şehrine giriş çıkış, seyahat yasağı getiriliyor. 25 Ocak Çin Yeni Yılı tatilinde Wuhan ve Çin’den ayrılacak insanların virüsün yayılmasına sebebiyet verecekleri düşünülerek kararı alıyorlar. Ancak Uygur ve Urumci bölgesine uçuşlar devam etmesi insanların nüfus azaltma politikası sebebi ile virüsün yayılmış olabileceği fikrini pekiştiriyor.

Şu anda resmi olarak 10 şehir karantina altında, bu şehirlerde ikamet eden insan sayısının 20 milyonun çok üzerinde. Resmi rakamlara göre ise 2744 vaka tespiti yapılmış durumda. Bunlardan 461’i son evrede. Ölü sayısı ile 100’e yaklaşıyor. Çin dışındaki ülkelerde tespit edilen vaka sayısı da hızla artıyor. Bu rakam en son 50 olarak açıklandı ama kat be kat fazlası olmasından endişe ediliyor. Sebebi ise, virüsün kuluçka dönemine denk gelmesi.

Gerçek rakamların korkunç olduğunu söyleyen kaynaklar da var. Milyonlarca insanın ölüme terk edildiğini, 40 binden fazla insanın öldüğünü, Wuhan’ın tam bir hayalet kente dönüştüğünü söylüyor alternatif kaynaklar.

Çin Devlet Konseyi, hastalığın yayılmasını önlemek için, 31 Ocak’ta sona erecek Bahar Bayramı tatilinin 3 Şubat’a kadar uzatılacağı, okul tatilinin de uzatılması için düzenlemeler yapıldığını açıklaması endişeleri haklı çıkarır nitelikte.

Virüsün belirtileri üst solunum yollarını tahrip etmesi ve yüksek ateş diye söylense de virüs esas olarak bağışıklık sistemi zayıf olan yaşlı ve hastalarda beyin başta olmak üzere tüm savunma sistemine saldırıyor. Mutasyona uğratıldığı için, tedavisi şu anda mümkün değil. Vakaların çoğunda virüse maruz kalanlar 12 saat içerisinde bir anda yere yığılarak düşüyor.

Bir diğer endişe verici önlem ise, karantinada olan Wuhan şehrinin silahlı asayiş birimleri tarafından kuşatma altına alınmış olması. İnternete düşen bazı görüntülere bakılırsa halk, kitlesel imhadan ciddi anlamda çekiniyor.

[M.Nedim Hazar] 29.1.2020 [TR724]

Deprem paraları, siyasilerin sorumluluğu, vatandaşa düşen… [Ramazan Faruk Güzel]

17 Ağustos Depremi’nden yaklaşık 20 yıl sonra ülke tekrar sallanmaya başladı. İrili ufaklı depremlerin yanında Elazığ’da yaşanan 6,8 şiddetindeki yer sarsıntısı bütün ülkeyi yasa boğdu!

Tam olarak ne olduğunu insanlar medyadan takip edemez halde… Depremin şiddeti dahi tartışma konusu. Sanatçı Berna Laçin bunu sosyal medya hesabından sorguladı diye hakkında hemen soruşturma başlatıldı.

Ölen ya da yaralanan sayıları bile net değil. En son 41 kişinin hayatını kaybettiği söylendi.

Ortada hiçbir hazırlık, tedbir görülmeyince de vatandaş haklı olarak “Deprem paraları nerede?” diye sormaya başladı. Bu konu sosyal medyada gündem olunca Cumhurbaşkanı Erdoğan sert bir çıkış yapmış, bu işareti gören savcılar da jet hızıyla harekete geçip 50 kadar kimse hakkında soruşturma başlatmışlardı.

Ülke klasik bir faşizm dönemi yaşıyor; 20 yıldır deprem için toplanan vergilerin ne olduğunu sormanın bile suç olduğu, bu konuda sağlıklı bir haber bile yapılamadığı yerde yargı da bu bastırma siyasetinin aleti durumunda…

Aslında ortada çok büyük bir hukuksuzluk ve cezai/ idari sorumluk var. Bir maksat (deprem) için toplanmış milyarları amacı dışında kullanan ülke idarecileri bu şekilde bir suiistimalin yanında, gerekli tedbirleri almamalarından dolayı oluşan zararlardan ve ölümlerden de sorumlu hale gelmişlerdir. İşte yargının asıl bunların üzerine gitmesi gerekiyor. Hukukun askıya alındığı, 15 Temmuz sonrası toplu ihraçlarla yargının sindirildiği yerde bu konuda bir girişim beklemek hayalcilik sanırım… Ama biz vatandaşları bilgilendirme noktasında üzerimize düşeni yapalım. İsteyen bundan hareketle hukuki girişimde bulunur, bulunmaz; o ayrı bir mesele…

BARDAĞI TAŞIRAN…

“Suriyeli mültecilere onlarca milyar para harcandığı”, “Kanal İstanbul için yüz milyarlarca paranın akıtılacağı” konuşulurken Elazığ depremi oldu.

“Deprem için şimdiye kadar 36 Milyar dolar toplandığı” ifade ediliyor. Buna rağmen Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın depremden dakikalar sonra sosyal medya hesabı üzerinden Elazığ depremi için maddi yardım talep etmesi bardağı taşıran son damla oldu.

Nitekim İstanbul Silivri’deki 5.8’lik depremin ardından 2 Ekim 2019 tarihli TBMM’deki grup toplantısında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Sadece AKP döneminde İstanbul’un depreme dayanıklı hale gelmesi için 17 yılda 36 milyar dolar toplandı. Bu deprem vergileri nereye harcandı?” diye sormuş, sadece “bu soruyu sormanın zamanı mı?” tepkisi ile karşılaşmıştı.

Kızılay’ın bu son çıkışından sonra medyaya konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, iktidara; “Bu paralar nerede? Nerede kullanıldı?” sorularını yöneltti.

Ağır soruşturma baskılarına rağmen on binlerce vatandaş da aynı soruyu yöneltmişti ülke idarecilerine…

Deprem sonrası anlaşıldı ki, okullar bile depreme dayanıklı hale getirilmemiş!

Bundan çok önce de “Deprem paraları nerede?” diye sorulduğunda eski Bakan Mehmet Şimşek, “onlarla yol yaptık” demişti. Tam bir “Sazan Sarmalı” anlayacağınız…

DEPREM VERGİSİ

Evet, 12 Kasım 1999’da yaşanan Düzce Depreminden sonra 26 Kasım 1999 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4481 sayılı kanunla, geçici mahiyette bazı ek vergiler getirilmiş; o zamandan beri “Deprem Vergisi” adıyla da bilinen “Özel İletişim Vergisi” toplanıyor.

Başlangıçta sadece cep telefonu konuşma ücretlerinden alınan yüzde 25 vergi ile sınırlı iken 2003 yılında kalıcı hale getirilmesiyle birlikte kapsamı da genişletildi; radyo ve televizyon uydu platformu ile kablolu yayınlar da dahil edildi.

1999-2003 arasında toplanan para miktarı ise 7,3 milyar lira iken, bu zamana kadar toplanan paranın “36 milyar dolar”ı bulduğu ifade ediliyor. (Bugünkü kura göre yuvarlak hesap 6 ile çarparsanız bu rakamı TL olarak miktarı da çıkacaktır.)

SORULAR HAVADA…

İşin başında zaten bu paraların akıbeti belli olmuştu; deprem vergilerinden elde edilen gelirler ayrı bir fonda toplanması gerekirken doğrudan merkez bütçeye aktarılmaya başlanmıştı. Peki ne kadarı depreme kullanılmıştı bunlar?

Sözcü Gazetesi yazarı Çiğdem Toker, 27 Ocak 2020 tarihli yazısında eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile aralarında 16 Ekim 2003 tarihinde geçen diyaloğu aktarırken, deprem vergilerinin akıbetini sorduğunda şu cevabı almış: “Milleti aldatmanın alemi yok. Vergiyi getirirken bir gerekçe aranmış. Deprem vergisi denmiş. Bütçe açığını kapatmak için konulmuş. Bugüne kadar depremzedeye mi gitmiş? Yıllardır topluyorsun bu vergileri, vazgeçemiyorsun da. Bu vergilerde yeniden yapılandırmaya gideceğiz. Gerekli düzenlemeleri yaparak milletin karşısına da (evet bunlar budur) diye net çıkmak istiyoruz. Kimse kimseyi kandırmasın.”

Düzenlemeye gidilmiş mi, hesap verilmiş mi hiç?

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu cevaplıyor: “Bugüne kadar defalarca sormamıza rağmen ne kadar deprem parası toplandığına ve bunların nereye harcandığına dair hükümetten bir cevap alamadık.”

Tanrıkulu en son Elazığ Depreminin ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından cevaplanması için TBMM’ye bir soru önergesi vermişti ama ona da halen bir cevap yok…

YOL MU, KONUT MU?

Evet eski Maliye Bakanlarından Unakıtan, o paraları “duble yollara harcadık” demişti, eski Ekonomi Bakanlarından Mehmet Şimşek de “Yol yaptık demişti… Bütün o paralarla ülkenin her yolu yapılmış olsa 30 milyar TL’ye yakın bir para yapıyor. Deprem amacına uygun kullanılmasını geçtik de o kadar paranın kalanı nerede?

Hükümetten halen bir cevap yokken, Erdoğan tarafından soranlar tehdit edilirken cevap Sabah gazetesinden geldi, gazetenin yazarı Dilek Güngör 26 Ocak 2019 tarihli yazısında, ‘deprem vergilerinden 20 yılda elde edilen 67 milyar lira ile deprem yaşayan çeşitli illerde 80.321 kalıcı konut, kanalizasyon, yollar, eğitim alanları, hastanelerin yapıldığını, harcanan paranın da 103 milyar lira olduğunu’ iddia etti.

Evet, hükümetin bakanları “yol” derken, Erdoğan’ın Sabah’ı “konut” yapıldı diyor… Ama ortada hiçbir veri yok; sahiden de konut vs. yaptılarsa nerede, ne zaman, kaça, kaç tane yaptılar?.. Bunların kalem kalem açıklanması gerekir.

Deprem vergisi olarak tabir edilen özel iletişim vergilerinin ayrı bir fonda değil genel vergiler içerisinde toplandığı için nerelere harcandığının tespiti de çok zor! Bildiğiniz karadelik!

HESABI NASIL SORULACAK?

Saraylar, kanallar yapma çılgınlığa giren Erdoğan ve AKP’nin bütçede oluşturduğu bu karadelik o kadar büyük ki ne verseniz içinde kayboluyor… Oluşturulan “Varlık Fonu”na ülkenin en büyük varlık değerleri, kamu bankaları aktarılmışken bunlar kısa sürede eridi gitti, içleri boşaltıldı.

Geçen yıl Merkez Bankası üzerinden 80 milyar lira Hazineye aktarılmışken, bu yıl da 40 milyar lira aktarıldı… Arada eriyip giderler arasında işte bu deprem paraları da var…

AKP’li Nurettin Canikli’ye ait olduğu iddia edilen bir ses kaydında, “Sayıştay raporları bir açıklansa duman oluruz” diyordu. Sahiden hesap sorulabilse çoktan duman olup gitmişlerdi…

Ama kamu harcamaları çoktan denetimden çıkmış durumda, devlet yönetiminde şeffafiyet tamamen kalkmış halde! Ki, demokratik hukuk devletinde “şeffaflık” ve “denetlenebilirlik” en önemli ilkeler… Muhalefetin de sessiz onayı 17/25 Aralık soruşturmalarının akim kalması ile hukuk ve yargı dize getirildi ve 15 Temmuz’dan sonra da tamamen siyasi iktidarın emrine girdi.

Hesap sorabilecek, soruşturma açabilecek yargı mensuplarının hemen hepsi ihraç edilmiş durumda ve birçoğu halen hapislerde ve hatta özel hücrelerde tutulmakta…

Hukuk devletlerinde güçler ayrılığı vardır; Yasama, Yürütme ve Yargı. Şu an Yargı, Yürütme’nin bir alt birimi olarak çalışmakta. Ya Yasama?

“Deprem paralarının akıbeti”ne dair soru önergelerini hükümet cevapsız bırakıyor…

Bu “amaç dışı kullanılmaların araştırılması” için TBMM bünyesinde bir araştırma komisyonu kurulabilir en azından… Böylelikle Yasama erki bir kez olsun işlevini görebilir!

Bu meclis denkleminde de bu zor görülüyor. Ama ileride meclis aritmetiği değiştiğinde, hukuk kısmen de olsa tekrar geldiğinde oluşturulacak Komisyonlar ile bu konu araştırıldığında, amacına aykırı kullanılmış paralara dair ilgili siyasilere soruşturmalar açılacak ve ardından cezai süreçler başlatılacaktır.

VATANDAŞA DÜŞEN…

Elazığ’da canını zor kurtaran yaşlı adam Ekrem İmamoğlu’na, ‘Müteahhitlerden hesap sorun.’ Diye çıkışıyordu… “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” hesabı… Aslında vatandaş da bal gibi de biliyor asıl sorumluyu! Sorması gereken Erdoğan! Ama ona bir imada bile bulunsa hakkında ne terör davaları, ne “Cumhurbaşkanına hakaret davaları” açılacağını çok iyi biliyor. Çünkü yargının onun emrine girdiğinin herkes farkında.

Hem ülkedeki hemen her müteahhidin belediyelerle ve hükümetle iş birliği içinde çalıştıklarını da biliyor vatandaş! Dönen komisyonları vs de…

1999’daki depremde müteahhit Veli Göçer’den hesap sorulmuştu sadece… Ne olduğu, ne kadar sorulduğu ise muğlak! Şimdi hangi müteahhitten hesap sorulabilir ki?.. Fatih Altaylı deprem için toplanan vergilerin ne yapıldığıyla ilgili eleştiri yöneltenleri köşesinde şöyle tiye almıştı: “Müteahhitlerden hesap sorma devri değil şimdi, müteahhitleri kurtarma devri. Ayrıca çok da tantana etmeyin. Deprem parasıyla yapılan yollar sayesinde kurtarma ekipleri daha hızlı ulaşıyor deprem bölgesine. Ayrıca enkaz altından çıkan cenazeler de asfalt yollardan gidiyor kabristana. Size de yaranılmıyor yani!”

Meclisin, Yasama olarak Komisyonlar kurup deprem için toplanan paraların ne kadarının kullanıldığının hesabını sorması gereği ayrı bir mesele… Vatandaşa düşen de ferden ferda ilgililerden hesap sormaktır.

Nitekim İdare Hukuku bağlamında İdarenin “Kusursuz Sorumluluğu” bulunmaktadır ve Anayasa 125. Maddesi ile bu hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla da ihmalden doğan her zarardan devlet sorumludur. Bu konuda ihmali bulunan yetkililere de rücu durumları saklıdır.

Depremde toplanmış vergilerin zamanında gerekli yerlerde kullanılmamış ve tedbirlerin alınmamış olmasından dolayı depremden zarar görmüş her vatandaş tepedeki sorumludan en aşağıdaki yetkiliye kadar herkesten hesap sormalı, davalar açmalıdırlar.

Meydana gelen ölüm ve yaralanmalardan dolayı da mağdur yakınları “ölüm ve yaralamalara sebep olmaktan” (TCK m. 85 ve devamı) suç duyurularında bulunmalıdırlar.

“Görevli ihmal suçu”nu düzenleyen TCK.nun 230. maddesi ile “görevi kötüye kullanma” ile ilgili TCK 257/1 maddesi hükümleri gereğince de ilgili idareciler hakkında suç duyurularında bulunmalıdır.

Meydana gelen zararların tazmini için de İdare Mahkemelerinde tam yargı davaları açılmalıdır.

**

Vatandaşın haklarına sahip çıkması ve hesap sormaya başlaması bir nebze olsun siyasileri ve bürokratları kendilerine getirmelerine yardımcı olacaktır.

KHK’larla birlikte yüz binlerce insan hayatında adeta depremler yaşamış, evinden, barkından, işinden, ailesinden olmuştu. Herkesin gözü önünde yaşanan bu “felaket” karşısında toplumun geneli adeta görmezden gelmişti.

Şimdilerde ise uzmanların uyarılarına göre ülke çok ciddi doğal afetlerin eşiğinde. Deprem toplanma alanlarının hemen hepsi AVM ya da konut yapılmış durumda. Siyasiler ve uzantıları “Deprem kader”, “elimizden ne gelir”, “ölenler de zaten şehit” deyip işi geçiştirme telaşında. Açılacak soruşturma ve davalar ile belki bu aşamadan sonra tedbir alınması sağlanabilir.

İsveçlilerin güzel bir sözü var: “Kötü hava yoktur, kötü elbise vardır.” Deprem kuşağında olmak mesele değil, sorun gerekli tedbirleri almamakta. Bunun takibini yapmak da vatandaşa düşüyor.

[Ramazan Faruk Güzel] 29.1.2020 [TR724]

Lozan, Montrö ve Kanal İstanbul [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı Devleti yüzyıllarca Boğazların tek hâkimi olmuş ve “Boğazların kapalılığı” temel prensip olarak uygulanmıştı. 19. yüzyıl başlarında ise gücünü kaybetmesine paralel bir şekilde Boğazların statüsü ikili antlaşmalarla belirlenmeye başlamıştı. Bu durum Osmanlı Devleti’nin Boğazlarla ilgili olarak tek başına karar verme gücünü kaybettiğini gösteriyordu.

1841 Londra Sözleşmesi ise Boğazları “uluslararası su yolu” statüsüne dönüştürerek çok taraflı antlaşmalarla belirlenmesi dönemini başlattı. Bu durum Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam etti.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda çok ağır şartlar taşıyan Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Antlaşmada Osmanlı donanmasının teslim olması, Osmanlı limanlarının ve Boğazların İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılması hükmü yer alıyordu.

Lozan’da Rus ve İngiliz Tezleri

İtilaf devletleri daha sonra da Sevr Barış Antlaşması’nı dayattılar. Antlaşmaya göre Boğazlar “asker ve silahtan arındırılacak”, savaş ve barış zamanlarında bütün devletlerin savaş ve ticaret gemilerine açık olacak, Boğazların yönetimi, içinde Osmanlı temsilcisinin bulunmadığı bir komisyona ait olacaktı.

Sevr’de belirlenen statü, bağımsız bir devletin kabul edebileceği bir durum değildi. Sevr’in bu hükümleri, ülkeyi savunmasız bir konuma düşürdüğünden Misak-ı Millî’de savaş zamanında savaş gemilerine sınırlamalar getirilmesi talep edildi. TBMM Hükümeti ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması’nda da Boğazlarla ilgili düzenlemelerin Karadeniz’e kıyısı olan devletlerce yapılması gerektiği maddesi yer aldı.

Türkiye, Kurtuluş Savaşı sonrasında toplanan Lozan Konferansı’nda Boğazlara hâkim olmak istese de bu mümkün değildi. Lozan’da üç farklı tez karşı karşıya geldi.

Rus tezine göre Boğazlar askeri gemilere kapalı olmalı ve Türk egemenliğine verilmeliydi. İngiliz tezine göre Boğazlar askeri ve ticari bütün gemilere açık olarak bir komisyon tarafından yönetilmeli ve askerden tecrit edilmeliydi. Buna karşı Türk tezi ise Misak-ı Millî’de ifade edildiği şekliyle Marmara ve İstanbul’un güvenliğinin sağlanması kaydıyla askerlikten tecrit edilmiş bir şekilde bütün devletlerin ticaret ve savaş gemilerine açık olması şeklindeydi.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi

Lozan’da kabul edilen Boğazlar Sözleşmesi, “Boğazların bütün devletlerin gemilerine açık olması” ilkesine dayanmakta ve hem savaş hem de barış zamanlarında savaş ve ticaret gemilerinin serbestçe geçebileceği belirtilmekteydi. Buna rağmen savaş dönemi için bazı sınırlamalar getirilmişti.

Savaş gemileri de barış zamanında serbestçe geçebilecek ancak gemilerin tonilatosu Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerden en büyüğünün (Sovyet Rusya) tonilatosunu geçmeyecekti. Savaş gemileri savaş zamanlarında Türkiye savaşan devlet değilse serbestçe geçebilecekler, Türkiye savaşan devletse sadece tarafsız devletlerin savaş gemileri serbestçe geçebilecekti.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının çevresini askersiz hale getiriyor ve yönetimini Milletler Cemiyeti’nin gözetiminde oluşturulacak, Türkiye’nin de üyesi olduğu ve başkanı Türk olan Boğazlar Komisyonu’na bırakıyordu.

Lozan’da öngörülen statü, Türkiye’nin Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Marmara Denizi’ndeki hakimiyetini sınırlamakta ve bölgeyi savunmasız bir hale getirmekteydi. Ancak on yıldan beri savaşan bir ülkenin daha fazlasını elde edecek gücü olmadığı da bir gerçekti.

Savaş Rüzgârları ve Montrö

Dünyada esen savaş rüzgarları Boğazların yeniden dünya gündemine girmesine neden oldu. Türkiye 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olmuş, 1934’de de Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’la birlikte Balkan Antantını kurmuş ve bu adımlarla Batı ittifakının bir parçası olma sürecine girmişti.

Bu yıllarda Avrupa’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin Boğazlarda tam egemenlik kurma yolunda adımlar atmasını zorunlu hale getirdi. Özellikle İtalya’nın takip ettiği yayılmacı politika Türkiye’nin güvenliği açısından önemli bir tehditti.

Bu sırada Almanya Ren bölgesini Versailles’a aykırı bir şekilde silahlandırmakta, Milletler Cemiyeti Almanya ve İtalya’nın yayılmacı politikaları karşısında çaresiz kalmaktaydı. 1935 Ekim’inde İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesiyle İngiltere de Boğazların statüsünün yeniden belirlenmesine onay verince Montrö Konferansı toplandı.

Konferansta, Lozan’da Boğazlar Sözleşmesi’ni devletler yer almaktaydı. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni Türkiye, İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Sovyet Rusya, Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya imzaladı. İtalya ise bu düzenlemeye karşı çıktığından konferansta yer almamış fakat sonradan onaylamıştır.

Montrö’de yeni şartlardan dolayı ilgili devletler, uluslararası hukukta “rebus sic standibus (şartlar değiştiği taktirde)” şeklinde ifade edilen durumdan dolayı yeni düzenlemeleri uygun görerek Türkiye’ye egemenlik hakkıyla birlikte sorumluluk vererek yeni bir statü oluşturmuşlardır.

Boğazların Yeni Statüsü

Montrö Antlaşması’nın ilk maddesinde “Türk Boğazlarının” yeni statüsünün esası ortaya konulmuştu. Buna göre Boğazlar bütün ticaret ve savaş gemilerine açık olacak ve diğer maddeler yirmi yıl için geçerli olsa da “ilk madde her zaman geçerli olacaktır”.

Montrö ile Boğazlarda Milletler Cemiyeti adına oluşturulan uluslararası komisyon kaldırılmış ve bütün yetkileri Türkiye’ye geçmiştir. Ayrıca Türkiye, Lozan’da askersiz hale getirilen alanları silahlandırma hakkını etmiştir. Böylece Türkiye, birtakım sınırlamalar devam etse de Boğazlarda büyük bir avantaj elde etmiştir.

Antlaşmada ticaret gemilerinin gece ve gündüz, hangi ülkeye ait olurlarsa olsunlar “ücret ödemeden” serbestçe geçebilecekleri belirtilmiş, savaş zamanında Türkiye savaşan devlet değilse serbestçe geçebilecekleri, Türkiye savaşan devletse ya da yakın bir savaş tehdidine maruzsa tarafsız devletlerin ticaret gemilerinin düşmana yardım etmemek kaydıyla serbestçe geçebilecekleri hükmü yer almıştır.

Savaş gemilerinin geçişinde ise Karadeniz’e kıyısı olanlar ve olmayanlar arasında farklı bir rejim oluşturulmuş ve diğer devletlerin savaş gemilerine tonilato yönüyle sınırlamalar getirilerek Karadeniz’e kıyısı olan devletlere avantaj sağlanmıştır.

Türkiye’nin savaşan taraf olması veya yakın bir tehdit altında bulunması durumunda yabancı savaş gemilerinin geçişi, Türkiye’nin kararına bırakılmıştır. Türkiye savaşan taraf değilse savaşan ülkelerin savaş gemilerinin geçişi yasaklanacak, savaşmayan devletlerin geçişleri ise serbest olacaktır.

Bu düzenlemeler Türkiye’yi Boğazlar üzerinde yetkili ve sorumlu hale getirerek dünyadaki önemini artırmıştır.

Montrö’de birinci madde hariç diğer maddelerin yirmi yıl için geçerli olduğu belirtilmişti. İkinci Dünya Savaşının son yıllarında da ABD, Sovyetler ve İngiltere Montrö’deki statünün yeniden belirlenmesi konusunda anlaşmışlardı. Buna rağmen Boğazlarla ilgili yeni bir konferans toplanmamış ve böylece Montrö günümüze kadar yürürlükte kalmıştır.

Montrö, Kanal İstanbul’a Ne Diyor?

Kanal İstanbul projesine bakıldığında amacın daha çok ekonomik olduğu ve ticaret gemilerinin kullanımının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Ticaret gemileri İstanbul Boğazı’na göre “daha dar olsa da” yeni kanala yönlendirilecek ve böylece büyük bir gelir kaynağı oluşturulacaktır.

Bu iddiaya karşılık Montrö’nün süresiz olarak yürürlükte kalacağı belirtilen 1. Maddesinin Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının “ticaret ve savaş gemilerine açık olmasını” temel prensip olarak kabul ettiği görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu maddeye aykırı olarak ticaret gemilerini yeni kanala yönlendirmesi gibi bir seçenek söz konusu değildir.

İkinci olarak Türkiye’nin Boğazlardan geçecek ticaret gemilerinden “geçiş ücreti” alması da mümkün değildir. Montrö’ye göre Türkiye bu gemilerden sadece sağlık ve kurtarma hizmetlerine karşılık bir ücret talep edebilecektir. Nitekim Montrö’de “Fransız altını” üzerinden belirlenen bu miktarlar, 1983’de “Amerikan Doları” olarak güncellenmiş olsa da önemli bir gelir kaynağı değildir.

Üçüncüsü Türkiye’nin “kılavuz kaptanlık” adı altında yüksek bir ücret talep etmesi seçeneği olsa da Montrö’de “kılavuzluğun” zorunlu tutulamayacağı hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla bu da bir seçenek olarak gözükmemektedir.

Son seçenek Türkiye’nin ticaret gemilerinin geçişlerini çeşitli bahanelerle Kanal İstanbul’a yönlendirmesi hatta yeni kanalı kullanmalarını zorunlu hale getirerek gelir elde etmesidir. Ancak bu durum Montrö’nün ilk maddesine aykırıdır.

Türkiye böyle bir uygulamaya gidecek olursa Montrö’ye taraf olan İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’ı karşısında bulacaktır. Hatta Japonya 1951’de anlaşmadan çekilmiş olsa da Yugoslavya’dan ayrılan Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya ve Bosna-Hersek, SSCB’nin dağılmasıyla Karadeniz’e kıyı devlet olarak bağımsız olan Gürcistan ve Ukrayna’nın da sözleşmenin tarafı haline geldiği dikkate alınmalıdır. ABD’nin de sözleşmenin tarafı olmasa da Boğazların statüsüyle yakından ilgili olduğu düşünüldüğünde yeni bir düzenlemenin ne kadar zor olduğu anlaşılacaktır.

Buna göre Kanal İstanbul’un ekolojik ortama etkileri ve İstanbul’un yeni bir “rant alanını kaldırıp kaldıramayacağı” tartışmaları bir yana “Montrö açısından” ticaret gemilerinin geçişi yönüyle önemli bir gelir kaynağı olması ihtimal dahilinde gözükmemektedir.

Tek istisna, ortaya çıkabilecek olağanüstü şartlar nedeniyle ticaret gemilerinin Boğazlar yerine Kanal İstanbul’u kullanmak zorunda kalmalarıdır. Böyle bir durumda Türkiye, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının aksine yeni kanalda her türlü düzenlemeyi yapma yetkisine sahip olduğundan geçiş fiyatını da Süveyş’te veya Panama Kanalı’nda olduğu gibi istediği şekilde belirleyebilecektir.

Sonuç olarak Kanal İstanbul’un inşasının önünde bir engel yoktur. Buna karşılık yeni uygulamalarla Montrö Antlaşması’nı “tartışılır” hale getirmenin özellikle uluslararası arenada “yalnız” bir Türkiye’nin hiç de lehine olmayacağı açıktır.

Kaynakça: İ. Arar, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”, TDV İA, C. 30, Ş. Güneş, “Türk Boğazları”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 2007, S. 34; M. Çınar, “Kanal İstanbul’un Uluslararası Hukuk Bağlamında Değerlendirilmesi”, UAAAD, 2017, S. 3; M. Eğilmez, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Kanal İstanbul”, http://www.mahfiegilmez.com/2019/12/montreux-montro-bogazlar-sozlesmesi-ve.html (24.2.2020); S. Zeyrek, Montrö’ye Göre Boğazlar ve Bunun Türk Basınındaki Akisleri, İÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1992; A. N. Tütüncü, “Montrö Sözleşmesi ve Kanal İstanbul”, MHMÖH Bülteni, 2017.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 29.1.2020 [TR724]

Trump’ın Ortadoğu Projesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2016 yılında Donald Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ciddi bir güç erozyonu yaşadı. Babasının maddi birikimiyle ticarete atılan ve maceracı bir iş hayatı olan Trump, ABD yerleşik düzeninin dışından, hiçbir devlet denetimine sahip olmaksızın siyasete atıldı. Başkan seçileceğine kendi de inanmıyordu. Fakat popülist söylemleriyle ABD kırsalını ve bazı önemli eyaletlerde sağ eğilimli seçmeni etkiledi. Meksika sınırına duvar örmek ve bunu Meksikalılara ödetmek gibi, Müslümanların ABD’ye girmelerine engel olmak gibi söylemler çok tuttu. Böylece genel geçer ABD başkanlarının profilinden çok farklı bir başkan Beyaz Saray’a seçildi.

Trump göreve başlar başlamaz dünyada ve Ortadoğu’da ABD’yi güçsüzleştirecek neredeyse her şeyi yaptı. Her şeyden önce diktatörlere olan aşırı ilgisini gizlemedi, defalarca Tayyip Erdoğan ve Vladimir Putin gibi liderlerle görüştü, hatta Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-Un ile buluştu. ABD dışişleri bakanlığının (State Department) ve genelkurmayının (Pentagon) dış ve güvenlik politikaları yaklaşımlarını terk etti. Bunların yerine tüm kontrolü kendi eline aldı ve ticari ilişkilerindeki gibi, kurumsallığa değer vermeyen, ipleri kendi elinde tutan, esnaf işi bir tutum benimsedi. Bunu ABD yerleşik düzenine kabul ettirmekte zorlansa da, tüm tabuları yıkarak, sisteme meydan okuyan bir başkan imajıyla ABD’de orta ve orta altı kırsal sınıfların büyük beğenisini kazandı. Özellikle güney eyaletlerinde, aşırı sağın veya ırkçılığın oransal olarak yüksek olduğu yerlerde daha fazla popüler hale geldi. Dışişleri, askeriye ve istihbarat topluluklarını baypas ederek, dahası aktif politika belirleyici pozisyonlara damadını ve kızını atayarak, ABD’de görülmemiş ilklere imza attı. Daha önce J. F. Kennedy döneminde başkanın kardeşiyle yakın olduğu ve onu kilit karar alma pozisyonlarına getirdiği bilinmekle beraber, bu kez durum farklıydı. Çünkü Bob Kennedy kendisini hukuk alanında kanıtlamış çok zeki ve kalifiye biriydi. Oysa Trump’ın kızının ve damadının Trump’ın akrabaları olmak dışından hiçbir özelliği yok. Bu durum Washington’da birçok bürokratın ve kurt politikacının canını sıkıyor. Her ne kadar Cumhuriyetçiler kendi partilerinden olduğu için Trump’a destek oluyor görünüyorlarsa da, Trump’ın partiyi savurduğu konumdan çok memnun olmayan birçok kıdemli politikacı var. Demokratlarsa tamamen Trump’ın görevden alınmasına odaklanmış durumdalar.

Trump Ortadoğu’da IŞİD’ten, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ABD tarafından resmen tanınmasına, Suriye’den aniden çekilerek Kürtleri satmasından Türkiye’nin Rusya’nın yörüngesine girmesine seyirci kalmasına, Libya’da bir türlü net pozisyon alamamasından Irak’ta kontrolü kaybetmesine, elini attığı her yerde yanlışlar yapıyor.

Son olarak Trump, damadı Jared Kushner tarafından hazırlandığı bilinen yeni bir İsrail-Filistin  “barış planı” açıkladı. Bu plan ne olursa olsun arkasında dünyanın bir numaralı gücü ABD var. Bu nedenle planı beğenmese de kimse onu görmezden gelme lüksüne sahip değil. Buna Türkiye rejimi de dahil. Gelelim planın ana hatlarına.

Bu plana göre Kudüs bölünmemiş bir biçimde, tümüyle İsrail egemenliğine bırakılacak ve İsrail’in başkenti olacak. Bu, daha önce Kudüs’ü doğu-batı hattında bölen ve İsrail-Filistin ikili egemenliğini garanti eden ABD planlarına göre çok farklı bir yaklaşım. Bugünkü Trump yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan tutumunu bire bir yansıtıyor. Buna karşılık Trump planı yeni kurulması öngörülen Filistin bağımsız devletinin bugünkü sınırlarından daha geniş topraklara sahip olmasını vaat ediyor. Yine doğu Kudüs’ün bağımsız Filistin devletinin başkenti olacak olması oldukça karmaşık bir egemenlik ilişkisi oluşturacak gibi. Çünkü nasıl Kudüs hem bölünmemiş şekilde İsrail’in başkenti olurken, aynı zamanda doğu Kudüs Filistin’in başkenti olacak? Ayrıca Trump doğu Kudüs’te Filistin devletinin başkenti olacak bölgede ABD büyükelçiliği açacağını söylüyor. Fakat Filistin devletinin nasıl ve hangi kıstas ve koşullarda kurulacağı muallâkta kalıyor. Plan sanki adet yerini bulsun ve durumu idare etsin diye Filistinlilere bazı vaatlerde bulunuyor, fakat geri planda İsrail’in zaten elde etmiş bulunduğu kazanımları dünya nezdinde meşrulaştırmaya hizmet etmek ister gibi.

Yine planın önemli unsurlarından biri, Filistinlilerin yerlerinden uzaklaştırılmayacağı vaadi; başka bir ifadeyle İsrail tarafından uygulanan yerleşimciler politikasının son bulması isteniyor. Fakat bunun olması için Filistin tarafının bu planı kabul etmesi gerekiyor. Yani ölümle korkutup sıtmaya razı etmek isteyen bir taktik uygulanıyor. Ayrıca bugüne kadarki İsrailli yerleşim birimlerinin aynen yerlerinde kalacağı anlaşılıyor. Oysa bu yerleşimciler politikası BM ve diğer anlaşmaların özüne aykırı olarak takip edilmişti. Şimdi bu plan devreye girerse, bunlar da İsrail’in elde ettiği avantajlar olacak.

ABD, Kudüs’ün ve Müslümanlarca kutsal olan yerlerin (Mescidi Aksa gibi) Ürdün’le işbirliği halinde korunmasını plana eklemlemiş. Bu, İsrail’in anlaşmazlığa İsrail-Arap anlaşmazlığı olarak bakması tezini kuvvetlendirecek. Çünkü İsrail Filistinlilerin Arap olduğunu, yani coğrafi kimliği değil etnik kimliği esas kabul ediyor. Oysa Filistin hareketi, en başından beri bu mücadelenin Filistinlilerin mücadelesi olduğunu vurguluyor. Ayrıntı gelebilir, ama şeytan ayrıntıda gizlidir. Ürdün ABD’nin önemli bir müttefiki olmasından dolayı bu plana ilgi gösterebilir. Ayrıca Kudüs üzerinde söz sahibi olmak fikri Kral 2. Abdullah’ı cezbedebilir. Sonuçta Kâbe’den sonra Müslümanların en kutsal ikinci mekân olarak kabul ettikleri Mescidi Aksa’nın sorumluluğu azımsanmayacak bir güç kaynağı.

Trump planı Filistinlilere bu koşulları İsrail ile müzakere ederek detayları saptamak üzere dört yıl zaman veriyor. Bu dört yıl önemli bir zaman baskısı oluşturacak. Kabul ettiler, ettiler. Etmediler, zaten ABD desteğinde İsrail bu plana göre hareket edecek. Zaten bu güne dek etti. Dolayısıyla bu plan Trump’ın ikinci dönemi için de iç politikada Yahudi lobisinden ciddi bir destek sağlayacak. Çünkü her şeye rağmen ABD’li Yahudiler Trump’ın planını gerçekleştirmek adına Trump’a ciddi bir oy desteği getirebilir. Dahası ABD’deki Hristiyan gruplar da bu plana destek çıkacaktır. Trump’ın bu planı apar topar damadına yaptırması, 2020 seçimleri bakımından ciddi bir stratejik hamle kanımca.

İsrail’in planı kabul ettiğinin sinyalini vermesi ABD’de iç siyasette planı hemen oya çevrilebilecek bir senede dönüştürdü. Trump’ın elini güçlendirdi. Trump bu hamleyle, Demokratların da aralarında bölünmelerine yol açabilir. Çünkü İsrail’e destek sadece Cumhuriyetçilerin ana bir politikası değil. Demokratlar da bu konuya ilgisiz kalamaz. Dahası ABD kamuoyu, yükselen “sorunlu Müslümanlar” imajı nedeniyle, Ortadoğu’da ABD’nin banko müttefiki İsrail’e büyük stratejik önem atfediyor. Maalesef otoriter rejimlerin yükseldiği, kendi içinde huzursuz ve istikrarsız, sosyoekonomik sorunlarla boğuşan, kadın özgürlüğünden eğitim seviyesine, radikalizmden terörizme majör sorunlar nedeniyle ciddi imaj kaybı olan Müslüman ülkeler, İsrail karşısında çok zayıf. Dahası, dünyanın gözünde de destek bulabilecek gibi değiller. Bu plan bu bakımdan İsrail’e ciddi meşruiyet sağlayacak, birçok ülke tarafından da desteklenecek. Arap ülkeleri arasında da destek verenler çıkabilir. Trump’ın bu bölgeye 50 milyar dolar yardım yapacağını ilan etmesi, Araplar arasında plana olan ilgiyi arttırabilir. Hamas ve İslami Cihat gibi terörist Arap örgütler izole edilebilir. Bunlar, planın uluslararası desteğini arttırabilir.

Şu anda Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas planı kategorik olarak reddediyor. Fakat kapalı kapılar ardında bu planı değerlendirdikleri kesin. Ayrıca dört yıllık süre uzun zaman. Bu süre zarfında plan üzerinde yaptıracakları bazı rötuşlar, imajı kurtarabilir. Kudüs’ün statüsü nasıl olacak konusu detaylandırıldıktan sonra, planı iç kamuoylarına kabul ettirebilirler. Filistinliler çatışma yorgunu. Nesillerdir normal hayat yaşayamayan, travmatize olmuş, rutin ve normal bir hayatı özlemiş kamuoyu, sonunda kendi devletlerine kavuşacakları için bazı tavizler vermeyi kabul edebilir. İsrail de bu durumu kolaylaştırmak için bazı jestler yapabilir. Bunlar olumlu senaryoyu güçlendiren argümanlar.

Ya da plan daha fazla çatışmaya ve şiddet sarmalının artmasına neden olur. Bu durumda dört yıl zaman süresinin dolması beklenir ve sonunda İsrail “biz elimizden geleni yaptık, Filistinliler reddetti!” deyip işin içinden çıkabilir. Bu durum aynı Kıbrıs’taki Annan Planı gibi, Filistin tarafına ciddi zararlar verebilir. Gelişmeleri izleyerek durumu değerlendirmeyi sürdürmek dışında şu an söylenebilecekler bunlar.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.1.2020 [TR724]