Ağladım, Ağladım, Ağladım... [M. Sacit Arvasi]

"Lutfen sadece vicdani olanlar okusun canım bacımın yaşadığı ağır imtihan ne kalp dayanır nede göz yaşı

HAYAT BİR MASAL DEĞİL Kİ, PRENSESLER HEP MUTLU OLSUN

İki çocuklu bir ailenin babasına çok düşkün ve babasının da prensesi küçük kızıydım. Cemaatle tanışmam, abim vesilesiyle ortaokul yıllarıma dayanır. Üniversite öğrencisi ablaların evine gidip gelmeye başladığımda, onların kendi final haftalarında bile, hiç bir ücret almaksızın -ve seve seve- bize yardımcı olmaya devam etmeleri, açıkçası beni çok etkilemişti.

Karşılıksız iyilik meyvelerini verdi ve ben Fizik bölümünü bitirip de formasyon da aldığım halde bir tercih yaptım. Üniversite öğrencilerine eğitim danışmanlığı yaparak hem onlara yardımcı olacak, hem de iyilik borcumu ödemiş olacaktım.

Gencecik, idealist bir insandım. Ve tabi ki her genç kız gibi benim de hayallerim vardı. Yakın arkadaşlarımızın tanışmamıza vesile olduğu eşimi daha ilk gördüğümde, onun ruh eşim olduğunu anlamıştım. Fakat bir sorunumuz vardı; bana çok düşkün olan babam, yıllardır defaatle, bana kendi memleketimiz dışında biriyle evlenme izni vermeyeceğini söylemişti.

O gün o masada, gelecekteki eşime şunları söyledim; ailem seni ilk etapta kabul etmeyecektir. Fakat sen güçlü duracaksan ve sabredeceksen ben bu evlilik için mücadele etmek istiyorum. Hiç düşünmeden "evet" dedi. Dediğini de yaptı. Babam aynı memleketten olmadığını duyunca beklenen tepkiyi verdi ve "hayır" dedi. Ancak ben de verdiğim sözü tutacaktım. Israr edecek, en uygun zamanını bulup, babamı onunla tanışmaya ikna edecektim.

Eşimin iyi kalpli biri olması, daha ilk görüşte babamı etkilemişti ve "hayatta olmaz" diyen babam, "Rabbim'den daha ne isteyeyim, böyle damattan başka" diyerek onay vermişti.

"DÜNYA CENNETİMDE MUTLUYUM"

"Sevdiği işi ve sevdiği eşi bulan kişi dünya cennetine girmiştir" demişler. Ben de dünya cennetimde mutluydum. Sevdiğim işi yapıyordum ve çok seveceğim bir eşi nasip etmişti Allah. Eşim işine aşık bir öğretmendi. Öğrencileri onun can damarıydı, mutluluk sebebiydi. Ben de bir eğitimci olduğumdan dolayı onu çok iyi anlıyordum. İnsanlara faydalı olmak bizi ailecek mutlu ediyordu.

Evlendikten çok kısa bir süre sonra hamile kaldığımı öğrendim. Canım oğlum dünyaya geldiğinde bu mutluluk tablosunun tamamlandığını, artık umut dolu yarınlara koştuğumu düşünüyordum. Ta ki yaklaşan kara bulutları görmeye başlayana kadar...

Eşim Gülen Hareketine bağlı bir kolejde öğretmendi. Hükümet ve Gülen Cemaati arasındaki gerginliğin gitgide büyümesi herkesi endişelendiriyor, yarın ne olacağı bilinmiyordu. Müdürleri, eşime ve diğer öğretmenlere gidip başka kolejlere başvurmalarını, kendilerine yeni iş bulmalarını söylüyorlardı. Zira okul her an kapatılabilirdi.

Nitekim eşim de Ankara ve İstanbul'a giderek prestijli bir çok koleje başvurmuş, bir kaçından da olumlu yanıt almıştı. Pek çok öğretmenin aksine "Akıl ve Zeka Oyunları Eğitmen" Sertifikası vardı ve bu özelliği onu aranan biri yapıyordu. Bir karar vermeye çalışıyorduk, kabul gördüğü kolejlerden hangisine gitmeliydi?

Biz bunun tercihini yapmayı düşünürken, kara bir kabus gibi kurgulanan "15 Temmuz Darbe Girişimi'nin an be an yaklaştığını elbette ki bilemezdik. Kendileriyle çalışmaları için eşimi buyur eden kolejlerin, o meşum olayın hemen ertesinde tüm kapılarını yüzümüze kapatacaklarını da...

KANLI SENARYO SAHNELENİYOR!

Memlekete tatile gitmiş, yorucu bir yolculuğun ardından eve dönmüş, bebeğimizi uyutmuş, balkonda çay içmekteydik. Evimizde televizyon bile yoktu. O yüzden olaylardan haberdar olmamız, geç saatte aldığımız bir telefon sayesinde oldu. Annemler telaşla bizi arayarak 'darbe girişimi'ni haber verdiler. Hemen telefonlarımıza sarıldık ve geç saatlere dek twitter'dan olanları takip ettik. Evimiz tenha bir yerdeydi, o yüzden sokağa dökülen halkı görmedik ama Cumhurbaşkanı'nın açıklamaları, o geceden sonra hayatımızın daha da zorlaşacağını işaret ediyordu.

Nitekim ilerleyen günlerde, eşimle ikimizin de iş yerlerimiz kapandığı için çaresizce başka çözümler düşündük. Kabul aldığı okullardan da çıt yoktu. Başka işler aradık, bulamadık. Evimiz kira idi. Kira, fatura, bebeğimizin bezi vs derken işsiz bir şekilde yaşamamız zorlaşmıştı. Sonunda mecburen eşyalarımızı benim ailemin yanına taşıyıp bir kaç ay orda kaldık. Artık evimiz yoktu. Benim ailemin yanında kalırken eşim iş baktı ama bulamadı.

Ardından eşimin memleketine giderek bir ay kadar da orada kaldık. Ama orada da yapacak bir şey yoktu. Bu arada Ankara'da yaşayan abimi de işten atmışlardı. O da memlekete dönünce, bize Ankara’ya gitmemizi, evinde kalabileceğimizi, orası büyükşehir olduğu için iş imkanının daha fazla olduğunu söyledi. Biz gidip bir sene onun evinde kalacaktık. Belki büyük şehirde daha başka iş imkanları çıkardı da, geçimimizi kimselere muhtaç olmadan kazanabilirdik umudumuz vardı.

Sayısız işe başvurdu eşim..

Resmi başvuruların karşılıksız kalmasını bir yere kadar anlayabiliyorduk. Ülkede büyük bir cadı avı vardı. Ancak garsonluk gibi gayet sıradan işler için yaptığı başvurulardan bile reddediliyordu. Çünkü eşime daha önce nerede çalıştığını soruyorlardı. Öğretmen olduğunu ve kurumunun kapatıldığını duyar duymaz kapılar kapanıyordu. Bir kaç restoran sahibi, "ben seni işe alırsam dükkanımı kapatırlar." demişlerdi.

Kendini işe yaramaz görmeye başlayan eşim bunalıma girmeye başlamıştı. Her şeyi sorguluyordu; ben ne yaptım?! Hayatımda hayvan bile zarar vermeyen ben, neden terörist damgası yedim?!

Kendi çabalarıyla boya yapmak, bilgisayarda programlama yapmak gibi işler denedi sonra... Hiç bir şey! Hem de hiç bir şey çıkmadı. Bütün rızık kapılarımız kapanmış gibiydi. Dünya cennetim cehenneme dönmüştü adeta... Tüm kapılar yüzümüze kapanıyor, dostlar ve tanıdıklar sırtlarını dönüyorlardı. Şükür ki ailelerimiz vardı ve onlar sayesinde yaşamımızı idame ettirebiliyorduk. Ama onlarda emekli maaşı olan, kendi halinde orta halli geçimi olan kişilerdi.

TEKRAR HAMİLE KALIYORUM!

Hamile kaldığı için üzülür mü bir kadın? Ben üzüldüm. Çok üzüldüm hem de... Maddi sıkıntılarımız vardı, yaşananlar geleceğe dair umutlarımızı köreltmişti ve daha da kötüsü hamile kadınlar doğum yaptıkları hastanelerde birer birer gözaltına alınıp hapishanelere gönderilmeye başlanmıştı. Bütün bunları düşününce derin bir bunalıma girdim. Henüz bizim adımıza bir (tutuklama kararı) yoktu ama arkadaşlarımız bir bir toplanmaya başlamışlardı. Ölenler, işkenceye uğrayanlar, evlatlarından, ailelerinden ayrı kalanlar... Böyle bir dönemde hamile kaldığım için suçluluk duyuyor, korkuyor ve durmadan ağlıyordum. Eşim -Allah razı olsun- bu zor günlerimde bana çok destek oldu.

Hayatımızı karartan 'O Temmuz'un üstünden tam bir yıl geçmişti. Maddi olarak kendimize yetemediğimiz için Ankara'dan da dönmüş, ilk durak olarak benim ailemin yanına uğramıştık. Bir kaç gün kalıp, eşimin ailesinin olduğu şehre gidecek hatta oraya yerleşip iş imkanlarını araştıracaktık. Sadece bir gün sonraydı, kahvaltı masasındayken kayınvalidem aradı; polis eve baskın düzenlemiş, eşimi tutuklamak üzere gelmişti.

Mecburen fikrimizi değiştirip benim ailemin yaşadığı şehirde kalmaya karar verdik. Küçük bir ev tuttuk kendimize... Orası bizim yuvamız oldu tekrardan... Fakat sinirlerimiz o kadar yıpranmıştı ki, zaman zaman birbirimize kızıyor, bağırıyorduk. Şükür ki sonunda sevgimiz üstün geliyordu, uzun zaman küs kalamıyorduk.

Eşim insanlarla az görüşüp, ama eve ekmek de getirebileceği bir iş bulmuştu kendine; balık tutmak... Fakat tecrübesi olmadığı için satacak kadar tutamayacak, ancak bize yetecek balığı tutabilecekti. "Buna da şükür" dedik.

Kısa bir süre sonra doğum yaptım. Fakat eşimin hakkında arama kararı olduğu için maalesef hastanede yanımda olamadı. Doğum esnasında doktorun yüz ifadesinden anladığım kadarıyla olağandışı bir şeyler vardı. Ciddi kan kaybım olmuştu.

Bu arada bebek doğdu ama ilginç bir şekilde ağlamıyordu. Sonradan öğrenecektim; bebek anne karnındaki sıvıyı yuttuğu için yoğun bakıma alınmıştı. Nitekim dışarda bekleyen anneme de "kızın da torunun da ölebilir, hazırlıklı ol" demişler, kadıncağız saatlerce ağlamıştı.

LÜTFEN BEBEĞİM ÖLMESİN ALLAH'IM!

Hala hastanedeydik. Günler geçiyor, ben bebeğimi yoğun bakımda olduğu için göremiyor, göremedikçe de deliriyordum. Hiç kimse bir açıklama dahi yapmıyordu.

Ameliyatlı olduğum için yatağımdan bile kalkamıyordum. En sonunda isyan ettim. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak "bana bunu yapmayın, dayanamıyorum, bir şey söyleyin!" dedim. Bunun üzerine doktor ilk kez açıklama yaptı; bebeğimin nefes almasında problem olduğunu ve bundan dolayı emziremeyeceğimi söyledi. Beklemekten başka çarem yoktu. Ölebilir de, yaşayabilir de...

Sabredip dua edecektim.. Doğum yapan bütün kadınların eşleri başucundayken benim eşim -hiç bir suçu olmadığı halde- yanıma gelemiyordu bile... Perişan ve çaresiz öylece bekliyordum. Nihayet bir sabah gelip beni taburcu edeceklerini söylediler. Ya bebeğim? Maalesef onun hastanede kalması gerekiyordu.

Mecburen çıktık hastaneden... Fakat eve gireli daha yarım saat olmamıştı ki hastaneden bir telefon geldi. Bebeğin üniversite hastanesine nakledilmesi gerekiyordu; hemen gelin!

Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere yığılıp ağlamaya başladım. Bebeğim ölecekti! Annemle babam da ağlıyorlardı. Ağlıyorduk, çünkü daha yirmi gün önce eniştemi (halamın kocası) üniversite hastanesinde girdiği bir ameliyat sonucu kaybetmiştik. Sapasağlam, ayaklarıyla yürüyerek girdiği hastaneden tabutla çıkmıştı adamcağız...

Eşim de çok panikledi, "ne olacaksa olsun ben de gelmek istiyorum!" dedi. Ben istemedim. Ağladım; bebeğimin akıbeti belli değil, bir de seni tutuklarlarsa buna dayanamam! diye yalvardım. Seni de kaybetmeye dayanamam!

Hakikati hastaneye gidince anlayacaktık. Devlet hastanesinde çalışan profesör, yakından ilgilendiği beş bebeği üniversitenin yoğun bakım ünitesine aldırmıştı. Fakat bize adamakıllı bir açıklama yapılmadığı için, adeta ömrümüzden ömür eksildi.

Zor günler geçiriyordum. Eşim bizden uzakta dışarda, biz bebeğimle hastanenin içinde... Beni de tekrar hastaneye aldılar. Üç saatte bir, yoğun bakımdaki bebeğimi emzirip odama dönüyordum. Hem psikolojik, hem fizyolojik olarak en zayıf zamanlarımdı ve canım eşim yanımda olamıyordu.

Nihayet taburcu olduk ve evimize döndük.

HER ŞEY Mİ ÜSTÜSTE GELECEK?

Eşim tutuklanma korkusuyla evden dışarı adımını atamıyordu. Çocuğu aşıya götürmek, resmi işleri halletmek hep benim görevimdi.

Bu süreçte, eşimin en yakın arkadaşı -ki eşi de benim arkadaşımdı- işten atılmıştı. Baskı, maddi sıkıntılar, korkular vs derken eşinin psikolojik sorunları baş göstermişti. Kadının psikolojik tedavi süreci devam ederken, rahatsızlığı kansere çevirdi ve çok kısa bir süre sonra da vefat etti. Fakat eşim tutuklanma korkusuyla taziyeye bile gidemedi ve bu durum onu çok üzüyordu.

Her şey üst üste ve üstümüze üstümüze geliyor gibiydi. Bazen tahammül gücümüzün kalmadığını hissediyorduk. Ülke kapalı ve açık hava cezaevine dönmüştü.

Ailelerimizin evinde kalınca hapse girme tehlikemiz vardı. Onların yanında kalamıyorduk. Başka bir evde kalmak zorundaydık. Toplum tarafından terörist damgası yemiştik. Şikayet edip de yakalatanın takdir edildiği bir ortamda kimseye güvenemiyorduk. Çaresizlikler artık bize bu ülke de hayat hakkı tanınmadığını gösteriyordu ve artık tek çözüm özgür olabileceğimiz bir ülkeye sığınmak fikri olmuştu. Tabi ki bu, öyle kolay verilebilecek bir karar değildi. Fakat burada da bir geleceğimiz yok, umut yoktu, her şey karanlıktı. Sonu olmayan bir sürecin bitmesini bekliyorduk.

Kara kara düşünüyorduk. Ne yapmalıydık? Böyle bir şeye ailelerimiz asla izin vermezlerdi, sonra zaten paramız da yoktu. Sonunda kararımızı verdik; özgürlüğün, hukukun olmadığı bir ülkede, "acaba hangi gün tutuklanacağım?" diye korkmadan yaşama fikri bize umut verdi. Gitmeliydik, gidecektik, gitmeyi deneyecektik.

Eşimin ailesinin desteğiyle yola çıkmaya karar verdik. Aileme gideceğimizi söylediğimde korktuğum tepkiyi almadım bilakis gözyaşları içinde "gidin" dediler. Onlar da farkındaydı, eğer kalırsak, korktuğumuz şey eninde sonunda başımıza gelecekti. Zira kısa bir süre önce abim tutuklanmıştı. ByLock diye iddianame hazırladılar fakat gerçekten ByLock filan yoktu, tamamen uydurmaydı. Önce işinden ihraç ettiler, 4 ay sonra tutukladılar, sonra saldılar, ardından -25 gün kadar sonra- bir Ramazan gününde tekrar tutukladılar. Annemle babam onun durumuna o kadar üzülüyorlardı ki, bize -içleri kan ağlayarak da olsa- "gidin" dediler.

GİDİYORUZ...

Karar verme, para bulma, ailelere söyleme, insan kaçakçılarıyla irtibata geçme vs derken iki ay gibi bir süre geçmişti. O iki ay boyunca durmadan ağladım desem yalan söylemiş olmam. Tek kişi olsam sorun yok. Eşimle ben olsak da sorun yok. Fakat biri 2,5 yaşında, diğeri 8 aylık iki minik yavrumuz var ve biz onlarla nasıl gideceğiz?! Hem de kaçak yollarla...

Bu zamana kadar kanun dışı adım atmamış bizler için çok zor bir karardı. Düşünüyorum, düşünüyorum işin içinden çıkamıyorum. Gitmek var, kalmak var, ölmek var! Bunu söylediğimde "ölümü aklına bile getirme, dedi eşim, bunu denemek zorundayız." Ben üzülüp umutsuzluğa kapıldıkça o beni teselli etti. Bu arada benim hakkımda da arama kararı çıkmıştı ve artık ben de evden çıkamaz olmuştum. Yani bütün oklar, bize gitmeyi gösteriyordu. Ya da gitmeyip -suçsuz bir şekilde- hapse atılacak, hem birbirimizden hem çocuklarımızdan ayrı kalacaktık. Eşimle birbirimize o kadar düşkündük ki, sonunun ne olacağını bilmediğimiz birlikteliği böylesi bir ayrılığa, tercih ettik.

İKİ KARA TEMMUZ...

Temmuz... Kaderde, hayatımın iki ayrı Temmuz ayında kararacağı yazılmıştı ve benim, üstüme düşen rolü oynamaktan başka çarem yoktu. Biri malum 2016 Temmuz'unun 15'i, diğeri ise tam iki yıl sonraki Temmuz 28...

Eşim çok düşünmüş, çok araştırmış, bizim için -bulabildiği- en güvenli yolu bulmaya çalışmıştı. İnsan kaçakçılarıyla o irtibatta olduğu için benim bildiğim tek şey, 28 Temmuz gecesi yola çıkılacağıydı.

Ayrılık ölüm gibiydi. Boğazımıza düğümlenen o hıçkırık hiç geçmiyor, sevdiklerimizle birbirimizden kaçırdığımız gözlerimiz tenhalarda hep yaşla doluyordu. Canım annem üzüntüden bir haftada 8 kilo vermişti. Her gün ağlıyordu. Babacığım ise -özellikle- oğluma çok düşkündü ve hiç bir zaman bize göstermediği gözyaşlarını içine akıttığını çok iyi biliyordum. Fakat "gidin ve özgürlüğünüzü kazanın. Bari şu çocukların geleceğini kurtarın" dedi bize, bağrına taş basarak...

Gözyaşları içinde yola koyulduk. Çok üzgündük ama korkmuyorduk. Tekne batar korkusu yoktu, "ya tutuklanırsak!?" korkusu vardı.

Akşam 6 buçuk civarıydı, bir kafede oturup çay içtik. Buluşma mekanı orasıydı. Daha önce benzerlerini ancak mafya filmlerinde gördüğüm türden bol dövmeli adamlar gelip aldı bizi... Siyah camları olan bir arabaya bindirildik ve daha önce hiç bilmediğim/görmediğim yollardan ilerlemeye başladık. Kaderimiz, hiç tanımadığımız insanların elindeydi.

Gün batmak üzereydi... Belki de son kez gördüğüm ülkeme bir kez daha baktım. Bir zeytin tarlasının ortasında, aynı umuda yolculuk etmek üzere yola çıkan hiç görmediğimiz üç aile dikilmekteydik. Başımızdaki adam bizi teskin ediyordu; "korkacak bir şey yok. Bakın şu karşısı, gideceğiniz yer... Lüks bir yatla geçeceksiniz, sadece 25 dakika sonra özgürlüğünüze kavuşacaksınız!" Anlattıkları inandırıcı ve yüreğe su serpen şeylerdi. Bir nebze rahatlamıştık.

Eşimle ben birer çocuğumuzu (kanguruyla) boynumuza asmıştık. Oğlum onda, kızım bendeydi. İki aile daha bize katıldıktan hemen sonra, yürüyerek sahile indik. Ki bu, bir kaç dakikamızı aldı.

Zifiri karanlıktı, göz gözü görmüyordu. Dolayısıyla bizi almaya gelen şeyin (söz verildiği üzere) lüks bir bir yat mı yoksa başka bir şey mi olup olmadığını elbette tam göremedik. Sonradan acı bir şekilde öğrenecektim, o küçük bir hız teknesiydi. Zaten sorgulamaya mahal vermemek için panik havası yaratıyor, acele ettiriyorlardı. İlk ben bindim tekneye, kucağımda bebek olduğu için beni kaptanın yanına oturttular. Çok korkuyordum ve eşime "yanımdan ayrılma lütfen" diye fısıldadım.

Normalde 4 kişiden fazla binilmemesi gereken bir tekneye tam 16 kişi doluşmuştuk. Neden kabul ettiniz? diye düşünebilirsiniz. Acele ettiriyorlar, azarlayıp ittirerek bindiriyorlardı. Bunu yakalanma korkusuyla yaptıklarını düşünüp mecburen itaat ediyorduk. Can yeleklerini sorduk. Şimdiden giyelim ki, bir sorun çıkarsa onunla uğraşmayalım? "Hepsi teknede mevcut" dendi bize, vakit kaybedemeyiz, hadi acele edin!

SEBEPLERİN DURDUĞU AN...

İşte yola çıkmıştık. Heyecanlıydık, umuda koşuyorduk adeta. Deniz dalgalı, hava hissedilir derecede soğuktu. Yüzümüze bıçak gibi çarpan sulara aldırmıyor, ellerimizi siper ederek bebeklerimizi
(teknede üç bebek vardı) korumaya çalışıyorduk.

Sadece on dakika sonraydı, en uçta oturan adamın feryadıyla irkildik; tekne su alıyor! Zaten korkmakta olan herkes iyice paniklerken, kaptan gayet soğukkanlıydı. Panik yapmayın dedi, motor çalıştığı için bu çok normal! Kendimizi güvende hissetmeye ihtiyacımız vardı. Acı gerçeği ise, "bari can yeleklerini verin de giyelim" diye ısrar edince öğrenecektik. Teknede olduğu söylenen can yelekleri yoktu, sadece bir tane can yeleği vardı o da muhtemelen kaptanın kendisi içindi...

Çaresizdik. Çocuklar iyice ıslanmış, bağıra bağıra ağlıyorlardı ve kimse sesini çıkartamasa da, yüzlerden korku ve panik havası okunuyordu. Zira tekne su almaya devam ediyordu! Kaptan en sonunda motoru durdurup arka tarafa geçti. Geçmesiyle de dudaklarından gayri ihtiyari şu cümleler döküldü; eyvah devrileceğiz! O ana dek sessizce bekleşen bizler, içimizdeki zemberek boşalmışçasına ağlayarak çığlık atmaya başladık. Kaptan panikle ön tarafa geçti ve motoru tekrar çalıştırmayı denedi. Fakat çalışmıyordu! Keşke diyordu, keşke motoru hiç durdurmasaydım, hata ettim! İşte o hata, bizim canımıza mal olmak üzereydi ve "Allah! diye feryat ediyorduk, Ya Allaah!

Aynı anda teknenin diklemesine yarıya kadar batışına şahitlik edecek, korkunç bir can pazarında bizler de herkes gibi, çaresizce teknenin yüzeyde kalan kısmına tutunacaktık. Zifiri karanlıkta adeta mahşeri yaşıyor gibiydik. Suyun içine batıp çıktıkça çocuklar ağlıyor, yüzlerini siliyorlardı. Bizler bir yandan tekneye tutunmaya uğraşıyor, bir yandan dalga geldikçe içine girmeyelim diye hoplamaya çalışıyor, bir yandan da bağıra bağıra ağlayıp dua ediyorduk. Kaptan ise muhtemelen tek can yeleğini de alıp -o karmaşada- ortadan yok olmuştu. Nereye gitmişti, nasıl gitmişti? Kendi derdimizden göremedik bile...

Bu sırada aklımıza telefonlar geldi. Fakat maalesef kimsenin telefonu çekmiyordu. Nihayet içimizden birinin çaresizce denemeleri fayda verdi ve hemen 156 Jandarma'yı aradık. Nihayet telefon açıldığında hepimiz feryat ediyorduk; "teknemiz battı, ölüyoruz! Lütfen kurtarın bizi!" Cevap olarak karşıdan şöyle dendi; "konum atın!" Zaten telefon doğru dürüst çekmiyordu, bizler tek elleriyle yarısı batmış bir tekneye tutunmaya çalışan bir avuç insandık. Konum atmamız söz konusu bile olamazdı! Yapamıyoruz diye bağrıştık, nolur telefon sinyalinden yerimizi tespit edin! Gelmezseniz hepimiz ölücez! ... Konum atın! dedi tekrar karşıdaki ses, konum atın...

Sonra ne mi oldu? Teknenin diğer yarısı da usulca suya gömüldü, telefon bağlantısı koptu ve bizler, çil yavrusu gibi çığlıklar içinde denizin yüzeyine dağıldık... Öyle bir can pazarı yaşanıyordu ki, az evvel teknenin yüzeyini yalayan koca koca dalgalar kadınları kocalarından ayırdı, çocukları anne babalarından... Tıpkı kıyamet günü gibi, herkes kendi canının derdindeydi ve kimse kimseye yardım edemedi. Aynı tekneyi paylaştığımız kader arkadaşlarıma dair gördüğüm son kare; bir çocuğuyla sürüklenen bir anne ve ona yardım edemeyip başka tarafa sürüklenen bir aile reisiydi...

Dalgalar herkesi tek tek bir tarafa fırlatmıştı ama biz ayrılmamıştık. Biz zaten eşimle normalde de birbirimize inanılmaz bağlıydık. Her şeyi birlikte yapar, her yere birlikte giderdik. Birbirimize gene sıkı sıkıya tutunmuştuk... Onun boynundaki kanguruda oğlumuz, benim boynumdaki kangurada kızımız asılıydı. Ben çok korkuyor, durmadan ağlıyordum. "Şimdi ne olacak?!" diye sordum gözyaşları içinde... O her zamanki gibi pozitifti; her şey güzel olacak dedi, lütfen ağlama... Zaten kendisi iyi yüzme bilirdi, "bana tutun dedi, kıyıya doğru yüzücem." Umutluydu, azimliydi. Canını dişine takarak ne kadar kulaç attı bilmiyorum. Ben ona tutunmuş, peşinden sürükleniyordum. Sonra birden durdu, devam edemiyordu. Gözlerinde ilk kez umutsuzluğu, pes etmişliği gördüm o an... Canım oğlumla canım kızım korkudan ve soğuktan seslerini çıkaramaz hale gelmişlerdi. Kabul etmek istemiyordum ama galiba büyük umutlarla çıktığımız yolculuğun sonuna gelmiştik. İçim kan ağlayarak "hakkını helal et!" diyebildim. "Helal olsun dedi, sende hakkını helal et!" Bende bir hakkı yoktu muhtemelen, hep iyi bir eş, iyi bir baba olmuştu bize ama "helal olsun" dedim yine de...

Üstünden çok geçmedi, o yorgun gözler bana son kez baktı ve dudaklarından "yoruldum..." kelimesi döküldü. Bunun adı, sebepler planında 'yoruldum' idi belki ama kaderi planda muhtelemen 'ecel'di. İş onun iradesine kalsaydı zannetmiyorum ki pes etsin, bizi orda öylece bırakıp gidebilsin. Eşim 'yoruldum' dedikten hemen sonra oğlumu çektim aldım ve eşim kendini karanlık sulara bıraktı. Saniyeler sonra da tekrar yüzeye çıktı. Hiç bir şey düşünemiyor, hiç bir şey yapamıyordum. Sadece refleks olarak eşimin kucağından oğlumu çekip aldığımı hatırlıyorum. Hem de tek elimle (diğer elimle kızımı tutuyordum) Bunu nasıl başarabildim? Daha sonrasında eşim suda tekrar kaybolacaktı, hem de bir daha -canlı olarak- çıkmamak üzere...

BALIĞIN KARNINDA YUNUS (AS), DENİZİN ORTASINDA BEN!

Zifiri karanlık, uçsuz bucaksız deniz ve sükut eden sebepler... Koltuğumun altına aldığım çocuklarımla, Yunus Peygamber gibi -kimsesiz- kalakalmıştım. Bana öyle bir "KURTARICI" lazımdı ki, hem denize, hem geceye, hem de sebeplere sözü geçsin.

Eşim çok iyi yüzme bilirdi, oysa ben -sahil şehrinde doğup büyümeme rağmen- denizle pek arası iyi olan biri değildim. Suyun yüzeyinde kalabilmek için durmadan ayaklarımı çırpıyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyordum. İki doğum yapmış bir kadın olarak, doğumda bile bu kadar bağırdığımı hatırlamıyorum. Sesime karşılık olarak da, karanlığın içinden bir başka kazazedenin sesini duyuyordum. Ben yorulunca o bağırıyordu, o yorulunca ben... Belki sesimizi duyan birileri olur diye umut ediyorduk maalesef hiç kimselerin gelip gittiği yoktu.

Hayatta kalmamın imkanı yoktu, eninde sonunda ayaklarımı çırpmaktan yorulacaktım. Canım oğlum eşimle birlikte denize batıp çıktığında çok su yutmuştu muhtemelen... Ben canhıraş bir şekilde çabalarken, onun o masum başının yavaşça yana düştüğünü gördüm. O da babası gibi şehit olmuştu! Bir kaç dakika geçmemişti ki bu gözler, minik kızımın masum bedeninin ebedi aleme göçüne şahitlik etti. Bu gece kadar karanlık alemden, esas aleme, layık olduğu yere gitmişti...

Normal şartlarda, gözlerinin önünde eşini ve çocuklarını teker teker kaybeden bir kadının aklını kaybetmesi veya -herhalde- kendini onlarla birlikte karanlık sulara bırakması beklenir. Ben ne hissettim bilmiyorum. Hislerimi kaybetmiştim, ne üzüntü, ne tepki, ne başka bir şey... Aklıma gelen tek şey; "eğer çocuklarımı bırakırsam bir daha asla bulunmazlar, öleceksek de cesetlerimiz bir arada bulunsun" idi...

İki kolumla kavradığım yavrularımla birlikte defalarca suya battık çıktık. Ağzımdan burnumdan giren tuzlu sular ciğerlerime dolup canımı yakarken, bağıra bağıra Rabbime yalvarıyordum; Ey geceyi aydınlatan Rabbim! Ey karanlıkları aydınlıklara çıkartan Rabbim! Beni de sahil-i selamete çıkart!

Saniyeler -evet saniyeler bile saat hükmündeydi adeta- ilerliyor, ayaklarımı çırpmaktan belim inanılmaz ağrıyordu. Gücüm tükenmek üzereydi. Ağırlık olmasın diye ayakkabılarımı çıkartmak istiyor, fakat ellerimle çocuklarımı tuttuğumdan yapamıyordum. Tam bu sırada Sahil Güvenlik Teknesini gördüm. Sesimin çıktığı kadar bağırdım; İmdaaat! Burdayım! Lütfen yardım ediiin! O kadar yakınımıza gelmişti ki, -ilginçtir- benden tarafa bakmadan geçip gittiler. Karanlıkta sesini duyduğum diğer adam da yakınlardaydı, o da çok bağırmıştı ama duymadılar, geçip gittiler. Özellikle mi gelmediler, özellikle mi ölmemiz için oyalandılar? Allah'u Alem...

"LA İLAHE ENTE SUBHANEKE, İNNİ KÜNTÜ MİNEZZALİMİN..."

Ben ısrarla ayak çırpmaya devam ediyor, umutla mücadele ediyordum. Bu arada söylemeliyim, dalgalar eşimin cesedini su yüzüne çıkartmış, ben çocuklarımla deniz üzerinde kalmaya çalışırken, O -sanki bizi yalnız bırakmak istemezmişcesine- hemen arkamızdan geliyordu. Bu da bana güç veriyordu, her ne kadar dünya aleminden göçse de, o bir şehitti inşallah ve bize refakat ettiğini düşünüyordum.

Nitekim çok geçmeden bir balıkçı yatı görüp yanaştı yanıma... Hemen merdiven attı, tabi ki önce çocuklarımı uzattım. Adam korkuyla "iyi misin?!" diye sordu. Başımı salladım. Ya çocukların? "Onları kaybettim!" kelimeleri döküldü dudaklarımdan... Adam bir an durdu ve hıçkıra hıçkıra ağlayıp dövünmeye başladı.

Fakat benim bunun için vaktim yoktu; eşimin cesedinin bizimle gelmesi tesadüf olamazdı, onu da almam gerekiyordu. Hemen gerisin geri döndüm, O'na yöneldim. Tam bu sırada karanlığın içinden bir çığlık duydum; "abla nolur beni de kurtar!"

Henüz 16 yaşında bir kızcağız... Ömrünün baharında, yaşıtlarının lay lay lom zamanlarında, o da ailesinin uğradığı zulme maruz kalmış, hep birlikte umut yolculuğuna çıkmıştı. Gelin görün ki kader bu küçücük kızı, karanlık bir denizin ortasında kimsesiz bırakmıştı. Onun çığlıklarını duyunca bir an kararsız kaldım. Çok çok kısa bir an... Eşimi burda bırakırsam bir daha asla bulamayabilirdim? Ama söz konusu olan gencecik bir kızın hayatıysa bunun bir ehemmmiyeti olmamalıydı. Bir tercih yapıp, kızcağızı kurtardım. Ardından benimle birlikte bağıran adamı da kurtardı yatın sahibi... Ve nasıl oldu bilmiyorum, kaptan da oralardan bir yerden yüzüp gelerek yata çıktı. Diğer kurtulan adam öfkeyle kaptana saldırdı oysa ben hissizleşmiştim. Yerde yatan çocuklarımın cansız bedenlerinin hemen yanına çökmüş onları izliyordum boş gözlerle. Ne ağlıyordum, ne sarılıyordum, uyuşturulmuş gibiydim adeta

KURTULUYORUZ(!)

Birazdan Sahil Güvenlik teknesi tekrar geldi. Çocuklara kalp masajı yaptılar ve hayatta olduklarını söyleyip, başka bir tekneyle kıyıda bekleyen ambulansa götürdüler. Ama bebeklerim zaten “melek” olmuşlardı.

Yat sahibi bizi diğer sahil güvenlik teknesine teslim etti. Fakat bizlerin hayatına/sağlığına o denli değer veriyorlardı(!) ki, yarım saat boyunca denizde hep birlikte kaybolanları aradık. Bizi başka bir tekneye aktarıp göndermek nedense akıllarına gelmedi...

Sahile çıktığımızda kulaklarım duymuyor, konuşan insanların ağızlarını okuyarak anlamaya uğraşıyordum. Deniz suyu yutmaktan içim yanmıştı fakat verdikleri suyu -canım yandığı için- içmiyordum. Kurtulanlar olarak gözyaşları içinde görevlilere yalvarıyorduk; lütfen ailelerimizi arayın gelsinler! Ancak kimse yardımcı olmadı. Bize vebalıymışız gibi davranıyorlardı.

KATİLSİN SEN! ÇOCUKLARINI SEN ÖLDÜRDÜN!

Bizler uzunca bir süre sahil güvenlik teknesinde bekleyen bir avuç, sırılsıklam, aşırı su yutmaktan dolayı nefes alırken bile acı çeken çaresizlerdik. Ben durmadan ağlıyor, 'Allah'ım keşke beni de alsaydın, benim kimsem kalmadı!?' diye sayıklıyordum.

Bir ara lavaboya giderken gözüm, sahilin sağ tarafında bekleyen (yanıma gelmelerine izin verilmemişti) babamla görümceme çarptı. Ağlayarak ona "babaa! diye seslendim; hepsi gitti! Dememle birlikte görümcem "abiii!" diyerek haykırarak yere yığıldı. Canım babam ne yapacağını şaşırmış, bir şey diyemeden onun başına çökerken, gözü bendeydi.
...
Az sonra, eşiyle küçük çocuğunu kaybeden bir adam yanıma gelerek "cenazelerin ambulansta bekletildiğini, çocuklarımı görmek için ısrarcı olmam gerektiğini" söyledi. Böyle bir durumda, tanımadığın insanlarla seni kenetleyen şeyin adı tam olarak "kader ortaklığı" idi. Oysa çocuklarımın yanına gitme talebim tabi ki de kabul edilmedi. Resmen vitrine koyulmuş gibi sıralanmıştık ve gelen geçen gazeteciler (!) tarafından fotoğraflarımız çekiliyordu. Muhtemelen o perişan haldeki karelerimizi alırken, fotoğrafların altına yarın ne manşet atacaklarını düşünüyorlardı. Nitekim daha sonra görecektik ki olayı, "F.töcüleri taşıyan tekne battı, bilmem kaç ölü!" gibi insanlıktan ve vicdandan uzak ifadelerle duyurulacaklardı.

Sonunda beklenen minibüs geldi ve kurtulabilen(!) bizler hastaneye doğru yola çıktık. Tüm yol boyunca yanımda oturan 16 yaşındaki kızcağıza ağladım; "Her şeyimi kaybettim! Her şeyimi! Ben niye yaşıyorum ki? Allah benim canımı niye almadı!?" O kızcağız da babası, halası ve iki kuzeniyle çıktığı yolculukta (annesi hapiste olduğundan yanlarına alamamışlardı) halasını kaybetmiş, küçücük yaşında derin acılar yaşamış ve sürecin mağduru pek çok çocuk gibi erken olgunlaşmıştı. Yol boyunca ben ağladım, o ağladı...

Hastaneye vardığımızda da bekleme işkencesi devam edecekti. Bizi hemen alıp muayene etmek yerine beklettiler. Gerekçe çok komikti; basın burda da fotoğraf alacaktı ve kahraman polisler, bizim gibi azılı teröristleri (!) götürürken, üzerlerinde "Terörle Mücadele" yazılı yeleklerini giymek istiyorlardı. Yelekler gelene dek bekleyecektik. Nitekim yelekler gelince muradlarına hasıl oldular. Hepimizi teker teker götürerek bol bol 'yelekli' poz verdiler. Bizim acımız ve sağlık durumumuz mu? Kimsenin umurunda değildi.

Benim için hayatta hiç bir şeyin önemi kalmamıştı, o yüzden bunlara çok üzüldüm, kırıldım desem yalan olur. Doktorun yanına götürüldüğümde ise, -yaptığı sakinleştirici iğneden dolayı- saatlerce adeta hissizleşecek, doğru dürüst ağlayamayacak, boş gözlerle etrafa bakacaktım. Israrla çocuklarımı görmek istediğimi söyledim; lütfen beni çocuklarıma götürün!

Yanımda bir kadın polisle morgun önüne indiğimizde de bir süre bekletilecek, daha bir kaç saat önce sapasağlam gördüğüm insanların (ikisi de kadındı) simsiyah ceset torbalarıyla morga getirilişine şahitlik edecektim. Hayatta kalmak ceza gibi bir şeydi; ölenler bir şekilde kurtulup, haksızlıkların ve zulmün olmadığı esas aleme gitmiş, biz geride kalanlar ise çetin imtihanımızla başbaşa kalmıştık.
Islak elbiselerim, saatlerdir vıcık vıcık ayakkabılarım ve verdikleri sakinleştiriciye rağmen en derinimde hissettiğim acıyla son derece aciz ve aileme muhtaçtım. Ama ben alt katta görümcemle morgun önünde bekliyor, üst kattan çaresizce bakan babamla sadece bakışıyorduk. En azından koşup sarılmak, kendimi canım babacığımın kollarına bırakmak istiyordum ama mümkün değildi.

İşte tam bu sırada, -yanımdaki kadın polis- bana bağırmaya başladı; 'hiç boşuna ağlama! Katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün! Eşin gidecekse gitseydi, sen çocuklarınla kalsaydın! Ne işin vardı o teknede!' Ben şok olmuştum, cevap bile veremeden, eşiyle çocuğunu kaybeden 'kader kardeşim' geldi yanıma... Hanımefendi diye gayet kibarca başladı söze, siz bizi asla anlayamazsınız! Tüm acısına rağmen, beyefendiliğinden hiç bir şey kaybetmemişti. Siz yok yere işinden atıldıktan sonra 17 ay boyunca hamallık yaparak eve ekmek götürmenin ne demek olduğunu bilir misiniz? Çocuğunuzu aylarca parka bile çıkaramamanın çaresizliğini tattınız mı? Bize başka çözüm mü bıraktınız ki, yargılıyorsunuz?! Polis gerçekten de anlamıyor, söylenmeye/suçlamaya devam ediyordu. Bu sırada geriden başka bir polis kaş göz işareti yaparak onu dikkate almamamız gerektiğini anlatmaya uğraşıyordu, biz de o saatten sonra kadını dikkate almayacaktık.

Nasıl uzun bir geceydi Ya Rab! Allah hiç bir anneye, morgda çocuklarıyla konuşup dertleşme anını yaşatmasın... Kızım ve oğlum, normalde yetişkin insanların koyulduğu tek bir sedyeye, ayakları birbirlerine bakacak şekilde yatırılmışlardı. Buz gibi cesetlerine sarıldım, sevdim, okşadım, öptüm. Oğlumun ağzı, çok su yuttuğundan açık kalmıştı, onu kapattım. Ve bunun cevabının onlarda olmadığını bile bile sordum; beni niye bırakıp gittiniz anneem!?

Saat gecenin 2'si... Bu kez bahçeye çıkıp, eşimin cesedinin getirilmesini bekledik. Fakat daha o gelmeden, beni emniyete götüreceklerini söylediler. Ya eşim?! diye sordum yalvararak, o gelmeden gitmek istemiyorum ben!? Arama çalışmaları devam ediyor, bulununca geri getireceğiz, dediler. İtiraz etme şansım yoktu.

Hala ıslak kıyafetlerimle bekliyordum, sadece ben değil herkes aynı durumdaydı. Annem o şokla evden fırladığı için bana kıyafet almak aklına gelmemişti fakat Allah'tan kendisi için bir şalvar bir de bluz alabilmişti. Onları bana ulaştırmasına izin verdiler sadece... Emniyete vardığımızda üstümü değişmek için izin istediğimde olumsuz yanıt aldım. Memurun önünde soyunmalı, üstümü o bakarken değişmeliydim. Bakın dedim, bir cüzdandan başka hiç bir şeyim yok, onu da isterseniz alın ama bana bu utancı yaşatmayın! Kabul edilmeyince mecburen kadın polisin yanında soyundum.

Refakatçım, morgun önünde beni azarlayan kadın polisti ve hala beni tahrik etmeye çalışıyor; nasıl gidersin ya!? diyerek söyleniyordu. O kadar çok şeyi üst üste yaşıyordum ki, cevap bile vermedim. Sabrıma o bile şaşırmış olmalı ki; 'sana ilaç mı verdiler, niye bu kadar tepkisizsin?' diye sorma gereği duydu.

İlerleyen dakikalarda defalarca eşimi soracak ama hepsinde de olumsuz cevap alacaktım. Eşimin yüzerek karşı kıyıya geçip kurtulduğunu düşünüyorlardı. Hem de defaatle "gözümün önünde vefat etti" dediğim halde... Zaman kavramımı yitirmiştim, o yüzden ne kadar vakit sonraydı bilmiyorum. Bir polis yan odada telefonla konuşuyor, bende çok net duyuyordum. Eşim bulunmuştu ve kadın polis cevaben 'bence söylemeyelim, zaten iki çocuğunu kaybetmiş, durmadan ağlıyor." diyordu.

Bir süre sonra yanıma gelip 'eşinden umutlu musun?' diye sordular. Ben yine aynı şeyleri söyledim; eşim gözlerimin önünde vefat etti, yaşıyor olamaz. Lütfen onu görmem için beni hastaneye götürün... Tabi ki buna da izin vermeyeceklerdi.

'BENİM CANIMI NİYE ALMADIN ALLAH'IM!?'

Tüm bunlar bir gecede yaşanmıştı; kara Temmuz'un bir Cumartesi gecesinde... Sabah olduğunda sorgulanacak ve parmak izlerim alınacaktı. Söylemeden geçmek istemem, bunlar yapılırken en azından acıma saygı gösterildi, kimse kötü davranmadı. Herkes acıyan bakışlarla beni süzüyordu. Polis sorular sordu; Kaçakçılar kim? Aracılar kim? İsim ver, eşkal ver? Bilmiyorum dedim, gerçekten de bilmiyordum. Eşim iletişimdeydi onlarla.

Zaten durmadan ağlıyordum. Sonunda -bağırıp feryat etmememiz şartıyla- beni ailemle görüştüreceklerini söylediler. İçinden bağıra bağıra ağlamak isterken, dudaklarını kanatırcasına ısırıp
, gözyaşlarını içine akıtmak öyle zordu ki...

Ama yaptım, annem de yaptı. Aileme, en çok da anneme ihtiyacım vardı ve içimdeki fırtınaları göğüs kafesime hapsederek, kendimi onun şefkatli kollarına bıraktım. Dakikalarca sarıldık, sessizce ağlaştık sadece. Canım babam ise bir gecede çökmüştü sanki... Babaa! dedim, babacığım! Allah benim canımı niye almadı ki? Bu acıya dayanamıyorum! Bir babanın evladını teselli etmekte en aciz kaldığı anlardan biriydi; 'öyle deme kızım' diyen sesi titredi. Rabbim seni bize bağışladı!

Annem ayağımdaki ıslak ayakkabıları gördü bir an... Hemen ayağındaki terlikleri çıkartıp bana giydirdi. Kendisi yalınayak kalmış, umurunda bile değildi. İsmini vermek istemediğim 16 yaşındaki dertdaşım kızcağız ise, maalesef bir gün boyunca ıslak kıyafetlerle ordan oraya götürüldü. Annesi içerdeydi, babası da kendisi gibi tutukluydu ve akrabalarından birinin ona çamaşır getirmesi gerekiyordu.
...
Tüm o Pazar günü, her saat başı lavaboya gidiyor, (bebeğimi emziremediğim için bana inanılmaz ağrı veren göğüslerimi sağmak zorundaydım) ve sık sık sorguya çekiliyordum. Akşam olduğunda beni nezarete koyacaklarını duyunca aklımı kaybedecek gibi oldum. Hayatımda hiç görmediğim, aynı ortamda dahi bulunmadığım adli suçlularla aynı ortamda olmak, yaşadığım onca şeyden sonra katlanılmaz geliyordu. Nolur beni göndermeyin diye ağladım, ben şuracıkta, sandalyenin üstünde otururum. Söz veriyorum ağlamam, gürültü yapmam. Varlığımı bile hissetmezsiniz! Fakat gitmek zorundaydım.

Diğer nezarethanelerde yer kalmayınca bu kez beni, artık depo olarak kullanılan bir odaya koyma kararı alındı. Gözümü kapatınca eşimle çocuklarımın son anlarını görüyor, ölecek gibi oluyordum. Karanlık bir odada yalnız kalmak, istediğim son şeydi. Ne kadar yalvarsam da, bundan kaçamayacaktım.

Zifiri karanlık bir odada, bir battaniyenin üstüne oturup sabaha kadar ağlayıp dua ettim. Ciğerime batan bu acıyla baş edemiyordum. Hıçkırıklar içinde ellerimi açıp; 'ben ne suç işledim Rabbim?! diye soruyordum. Biz ne suç işledik? Hayatında kimseye zararı dokunmamış eşimin ve melek çocuklarımın günahı neydi!? Ağlaya ağlaya ne kadar vakit geçti bilmiyorum ama sabaha doğru nihayet dalmışım. Sık sık uyanıyor, yaşadıklarımın kabus olmasını ve gözümü açtığımda onların yanımda olmasını diliyordum. O kadar farklı bir psikoloji içindeydim ki, bir mucize bekliyordum. Onların şehit olduklarına gözlerimle şahitlik etmiş olsam da, çıkıp gelecekler diye bekliyordum. Çok gerçekti, sanki beni yalnız bırakmayacaklardı. Durmadan bir kapıya bakıyordum, bir pencereye...

Sabah... Gece memurunun mesaisi bitmişti, sabah gelen polise benim hakkımda bilgiler vererek gitti. Yeni gelen polis -neden olduğunu bilmediğim- bir öfke içindeydi. Ben ağzımı bile açmadan bağırmaya başladı; polis diyeceksin bana, polisim ben! Mevzu neydi, neye kızdı? Hiç bilmiyorum. Sonra gitti ama yarım saat geçmeden geri geldi. Bütün gece tahta bir koltuğun üstünde oturmuştum. Diyecek başka bir laf bulamamış olacak ki, 'Sen dedi, orada oturamazsın. Gel şu demir parmaklıkların önüne, burda yerde otur. Kameranın en iyi görüş açısında...' Onunla inatlaşacak durumda değildim. Burda oturabilir miyim? diye sordum. Otur! dedi sertçe ve gitti. Sonraki her yarım saatte gelecek, saçma sapan bir bahaneyle beni azarlayıp gidecekti. O arada başka bir polis geldi ve acıkıp acıkmadığımı sordu. Yok dedim, acıkmamıştım.

MAHKEMEYE ÇIKARTILIYORUM.

Yanımda CMUK'un atadığı avukat, koridordaki bankta oturmuş, savcı tarafından çağrılmayı bekliyorum. Tam karşımda da abim, annem, babam, üzgünler ve korkuyorlar. Avukat durmadan felaket tellalığı yapıyor; “seni kesin tutuklarlar, cenazelerini defnetmek için izin istemeyi unutma sakın”... Zaten ağır bir travma geçiriyorum, yalnız kalmaktan çok korkuyorum. İyice kötü oldum. Yapabilecekleri bir şey varmışçasına abimle babama yalvardım, 'nolur bir şeyler yapın. Benim üç canım gitti, sizden de ayrılmak istemiyorum!"

Canım babam çok üzülmüştü, ağlayarak dua etmeye başladı; Allah'ım! İstersen şuracıkta benim canımı al ama yalvarırım kızımı hapse koymalarına izin verme!" Abim artık dayanamayıp avukata çıkıştı; Siz nasıl vicdansız insanlarsınız?! Avukat gayet pişkin cevapladı; kaç yıllık tecrübem var, ben bilirim olacakları...

Çok geçmeden savcı çağırdı. Kötü davrandı diyemem. Son derece makul bir sesle olanları anlatmamı istedi. Her şeyi olduğu gibi tüm dürüstlüğümle anlatırken, yazıcı kadının çok ağladığını gördüm. Ben de gözyaşları içindeydim; "cenazelerimi defnetmek istiyorum' diye yalvardım savcıya. Cevap olarak "düşünelim biraz" deyince biz avukatla dışarı çıktık.

Az sonra bir alt kata inip hakim karşısına geçecektik. Mahkemeye dair çok şey hatırlamıyorum. Gözlerimden akan yaşlara sözüm geçmiyordu. Sadece bir kaç kelime çalındı kulağıma; yurt dışı yasağı... Her hafta imza... Avukat en sonunda bir zahmet konuşmuştu; 'müvekkilim ağır bir travma geçiriyor, en alt eşikten ceza verilmesini rica ediyoruz." demişti.

Çıkar çıkmaz -ki bu Pazartesi öğle saatlerine tekabül ediyordu- ailecek eşimin memleketine doğru yola çıktık. Telefonlarımız hiç susmuyor, dostlarımız, akrabalarımız baş sağlığı için arıyorlardı. Benim düşündüğüm tek şey, Bursa'da otopside olan eşimle çocuklarımın götürülüp götürülmediğiydi. Ailem aslında her şeyi bilmekle beraber, üzülmemem için bana bir şey demediler. Gittiler, diyebildiler sadece... Yolda bir ara internete baktığımda öğrenecektim olanları... Bursa Belediyesi'nin 'teröristlere(!)' cenaze aracı vermediğini yani... Altları bezli bebeklerimi bile terörist olmakla suçlamışlardı. Eşim dünyanın en temiz kalpli insanlarından biriydi. Kendi derdimi bırakıp buna üzüldüm bir an. Sonra kendimi teselli ettim; Allah bunların hiç bir şeyini nasip etmemişti aileme...

BURSA'DA NELER OLMUŞTU?

Ben nezarethane, sorgu, mahkeme ile uğraşırken, aslında bütün stresi zavallı görümcem yaşamıştı... Olanları duyunca önce hastaneye gelerek -dünyanın en zor görevlerinden birini yapmak zorunda kalmış- abisiyle yeğenlerinin cesetlerini teşhis etmişti. Ardından Bursa'ya giderek cenaze aracı ayarlamak için tüm işlemleri/başvuruları yapmış, akşam 9:30 için Adli Tıp'ın önünde şoförle buluşmak için anlaşmıştı.

Tabi ki tüm bunlar olurken kayınvalidemle kayınpederim evlatlarının vefatından haberdar değiller... Her şeyi kendi başına göğüslemek durumunda kalan canım görümcem, memleketteki dayısını arayarak acı gerçeği söylüyor. Lütfen diyor ama, annemle babamı buraya getirin ama gerçeği söylemeyin. Nitekim eşimin anne babası Bursa'ya gelene dek, oğullarının tutuklandığını zannediyorlar. Hatta yol boyunca evlatlarının serbest kalması için Allah'a dua ediyorlar.

Adli Tıp Kurumu'nun önüne geldiklerinde, İstanbul'dan da gelen akrabaları karşısında bulan zavallı kayınvalidem, 'oğlum hepimizi görünce mutlu olacak' diye seviniyordu. Görümcem tüm cesaretini toplayarak annesinin gözlerinin içine bakacak, gülümseyecek, 'anneciğim dik dur, gülümse lütfen, abimi şehit verdik!' diyecekti. Kayınvalidemin acıyla yere yığıldığını, kayınpederimin dakikalarca donup kalarak herkesi korkuttuğunu ise ben sonradan öğrenecektim.

Akşam saat 9.30 olduğunda, görümcem şoförü arıyor ama ulaşamıyordu.

Yetkilileri aramış ancak verilen birbirinden çelişkili cevaplardan ötürü cenaze aracının iptal olduğunu öğrenmişti. Çok geçmeden gerçeği öğrenecekti. Önce adli tıp çalışanı sonra da Belediye'nin bu işlerle ilgilenen birim müdürü kendilerine hiç bir şekilde araç verilmeyeceğini söylemişti. Twitter'da olay duyulunca Belediye Başkanı, tepki için kendisini arayanlara aynen şöyle diyordu; 'Onlar F.töcü, bugün de yarın da araç yok onlara!'... En sonunda (başka bir kazazedeyi yakın bir şehre götüren) özel bir cenaze aracı şoförü, hem de çıktığı bir saatlik uzaklıktaki yoldan geri dönerek, bizim cenazelerimizi de alıyordu.
....

*Bir anayla babanın acısı karşısında söylenecek tüm sözler biter aslında ama maalesef ben bu hikayenin tamamını anlatmak zorundayım.
...
Özel cenaze aracıyla cenazeler yola çıkarken, acılı aile de hayatlarının belki en uzun yolculuğunu yapıyorlardı. Bu sırada olay Twitter'da yayılmış, -bir milletvekilinin duyurmasıyla- herkes durumun absürtlüğü karşısında tepki göstermeye başlamıştı. İlerleyen saatlerde, (gelen baskılar üzerine) Belediye Başkanı geri adım atacaktı. Bizim cenazelerimizi çoktan aldığımızı bile bile, en son telefonda görümcemi azarlayan görevli tekrar arayarak, araç verileceğini söylemişti. Söylemişti, çünkü sonradan açıklama yapacaklar ve "biz araç vermeyi teklif ettik ama onlar kabul etmedi" diyeceklerdi.

Tüm bunlar yaşanırken, ben yol boyunca ağlıyor olacaktım. Elimden gelen tek şey buydu zira...

VEDA...

Arabamız gasilhanenin önüne yanaştığında herkesten izin isteyerek 'onları ilk ben görmek istiyorum' dedim. Ben önde, diğerleri arkamda, içeriye sürüdüm adımlarımı...

Bu, ailemi dünya gözüyle son görüşüm olacaktı, doya doya vedalaşmak istiyordum. İlk olarak eşimin başına gittim. Bembeyaz kefenin içinde boylu boyunca yatıyordu. Yüzünü açamadım önce, elim bir türlü gitmiyordu. Abim uzanıp kefeni açtı... Açmasıyla da abimin yüzü bembeyaz oldu. Bir an bayılacak zannettim.

Ardından zembereği boşalmışçasına ağlamaya başladım. Allah'ım! Ama O'nu ben de çok seviyordum! Ellerimle yanaklarına, yüzüne, alnına dokunuyordum. Aradan geçen üç güne rağmen yumuşacıktı. Sanki canlıydı da sadece uyuyor gibiydi. Üç kez alnından öptüm. 'Beni bırakıp gittin ama lütfen bekle, dedim, ben gelene dek bekle.' Sitem ettim bir yandan ona; 'hani beni çok seviyordun? Hani çocuklarımızdan da çok beni seviyordun! Neden giderken onları aldın da beni geride bıraktın?!

Eşimin canlı olduğunu hissettim desem inanır mısınız? Sanki elini uzatıp bana sarılacak gibiydi. O kadar gerçekti hissettiğim... Arkadaki herkes hıçkırıklara boğulmuş vedamı izlemekteydiler. Defalarca, defalarca vedalaştım ve tekrar helalleştim.

Babasının hemen alt ranzasında oğlum yatıyordu. Sıra onunla vedadaydı. 'Oğluum!' dedim hıçkırarak. Saçlarıyla oynadım, onun da yüzü yumuşacıktı. Gasilhanede olmasak, kimse beni öldüklerine inandıramazdı. Kesinlikle uyuyorlar derdim. Öptüm, kokladım yavrumu, son kez o cennet kokusunu içime çektim...

Ve kızım... Hemen arkamdaki ranzada yatıyordu. Beyaz kefenin içinde sanki boyu uzamış gibiydi. Oysa daha 8 aylıktı. Daha dünya zevki adına hiç bir şey tatmamıştı ki yavrum... Hadi dedim kalk! Acıktın mı? Emzireyim mi seni? Açmadı bile gözlerini... Onu da doya doya öpüp koklayacak ve ailemi son kez eşimin memleketindeki gasilhanede görecektim.

Ve sahip olduğum en değerli hazinenin iman olduğunu, en iyi o gün idrak ettim. Böylesi bir acı karşısında iman olmasa, akıl da kalmaz, hayat da...
...
Cenaze çok, hem de çok kalabalıktı. Yollar, eşimle çocuklarımı yolcu etmeye gelen yığınlarla doluydu ve -istisnasız- herkes ağlıyordu. İmam kimseden korkmadan -ülkedeki korku ortamından çekinmeden- 'şehiit!' diye anons etti eşimle çocuklarımı... Herkes hakkını helal ediyor muydu! Elbette! En başta ben şahidim ki, eşimin hiç kimseye bir zararı yoktu. Zavallı masum bebeklerimin de...

Gözümün önünde üçünü de teker teker toprağa gömdüler. Önce eşimi defnettiler. Sonra, hemen yandaki mezarın yarısına oğlumu, diğer yarısına da kızımı yatırdılar. Ve işte -beni gerilerinde bırakıp- el ele ebediyete gidiyorlardı...

Bu sırada tanımadığım birisinin duası çalındı kulağıma. Bir erkek sesi... Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. 'Firavunların devrini yaşıyoruz biz! diyordu. Öyle bir devir ki, çok yalnız kaldık, çok garip kaldık! Sizler şehitler diyarına gittiniz kurtuldunuz. Ya bizler ne yapalım!? Herkes gözyaşlarına boğulmuştu. Bu kişinin, yok yere suçlanarak ihraç edilen mağdur bir imam olduğunu sonradan öğrendim. Cenazeleri duyunca koşup gelmişti.

HAYAT -HER ŞEYE RAĞMEN- DEVAM EDİYOR.

Mahkeme kararı gereği haftada bir gün imza verdiğim için, eşimle çocuklarımı çok sık ziyaret edemiyorum. 17 saatlik bir yolculuğun ardından gittiğimde ise sadece bir hafta kalabiliyorum. Orada her günüm mezarların başında geçiyor. Kendimi huzurlu ve mutlu hissettiğim tek yer orası... Beni duyduklarını biliyorum, o yüzden sohbet ediyorum onlarla... Eşim çok esprili bir insandı, bende aynı dilde konuşuyorum. 'Ben beyaz gelinlik giydiğimde, sen siyah damatlık giymiştin. Şimdi sen beyazlara büründün gittin, bana da siyahlar mı kaldı? diyorum gülümseyerek...

Evet, eşimle çocuklarım beni geride bırakıp gittiler. Varlıklarını çok yakınımda hissediyorum. Nasıl diye sormayın, bende bilmiyorum ama hissediyorum...

Eşimle birbirimizi çok seviyorduk. Gençken insanın aklına ölüm pek gelmiyor ama bir gün nasılsa ölümden bahsetmiştik. Ve bir söz vermiştik birbirimize; kim önce ölürse, diğeri asla evlenmeyecekti. Sözümü tutmayı düşünüyorum, benim üç şehidim var yolumu bekleyen... Ömür sermayem bitene kadar hatıralarına sadık kalacağım.

Bir ailem vardı, bir evim vardı, evimin içerisinde koşturan, oynayan evlatlarım vardı... Şimdi ne ailem, ne evim, ne de çocuklarım var... Geride kalan kendime mi yanayım, bu yola mecbur bırakılan ve dünyası bitirilen eşime ve iki evladıma mı yanayım!? Darbenin neresinde idik biz... Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı: o da kaçmaktı... Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın..."

Bir ahir zaman dervişi: Faruk Akkan [Sefer Can]

Faruk Akkan (47) iyi eğitimli, idealist bir gazeteci. Boğaziçi Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünü bitirip İstanbul Üniversitesinde yüksek lisans yaptı. Doktorasını yarıda bırakarak Moskova’ya muhabir olarak gitti. Türkiye’de çok az bilinen Rusya üzerine çalışmak için yola çıkmadan önce Cihan Haber Ajansı’nın Dış Haberler Müdürüydü. Kariyeri adına dilini bilmediği dünyanın belki de en karmaşık şehrine giderken çocukları adına da biraz endişeliydi. Bambaşka bir kültür ortamı, farklı bir dil ve hatta alfabeyle eğitimlerine devam edeceklerdi. Daha ilk öğretimin başındaki iki çocuğunun uyum hızı ve eğitimdeki başarısı onun Rusya’da dokuz yıldan fazla kalmasını sağladı. İyi derecedeki İngilizcesine, Rusçayı ve Rus coğrafyası uzmanlığını da ekleyerek döndüğü Türkiye’de artık çalıştığı ajansın genel müdürüydü. 2015 Kasımında döndüğü ülkesinde bir yıla kalmadan cezaevine gireceğini ve hakkında üç müebbet hapis cezası isteneceğini bilseydi belki gelmezdi.

Medyada iki türlü insan var: Birincisi hurdadan alınıp modifiye edilen bir de güçlü egzoz takılan arabalar gibi gürültüsü kendinden önde gidenler. İkincisi ise Faruk Akkan gibi kulağını dayamadan motorunun sesini duyamayacağınız, en kısa sürede en yüksek hıza çıkabilen modeller. ‘Moskova’ya kim gitmek ister?’ Sorusunun mürekkebi kurumadan Faruk Akkan’ı elinde bavulla havaalanında görürsünüz. Daha senesini doldurmadan sizi Moskova’ya çağırır, kurduğu büro, erişim sağladığı kişi ve kurumlar karşısında şaşkına dönersiniz. Bu kadar işi bu kadar kısa zamana nasıl sığdırdın? Diye şaşkınlığınızı bile ifade edemezsiniz. Çünkü övgü geleceğini farkettiği anda ortadan kaybolur. Hafızdır ama eski ve yakın dostları dışında kimse bilmez. Eğitimi ve donanımı hakkında konuşsanız mahçup olur.

Yunus Emrelerin çağından koşup gelmiş bir derviş gibidir. Kızdığını hele de öfkelendiğini gören olmamıştır. Cihan Haber Ajansı’nın dış haber ağını yönetmek gibi stresli bir işi yönetip sinirlerine hakim olmak zaten ancak bir dervişin başarabileceği bir iş. Saat farklarını, gündem çeşitliliğini ve her ülkede aynı imkana sahip olunamadığı gerçeğini göz ödününe alır; üstüne müşterilerin nobranlığını eklerseniz bunun nasıl bir meziyet olduğunu anlarsınız.

Mahkeme, Faruk Akkan hakkında 9 yıl hapis cezası ve tutukluluk halinin devamına karar verdi. Faruk Akkan, Zaman Gazetesini de yayınlayan Feza Medya Grubu’nun bir çalışanı olarak 25 aydır cezaevinde. Birlikte yargılandığı pek çok medya çalışanı gibi onun da iddianamede sadece adı geçiyordu.

İlk olarak ikinci sayfada adı ve kimlik bilgileri yer alıyordu. 53. Sayfada ajansın genel müdürü oluşu anlatılırken, aslında suçsuzluğu da bir anlamda kayıtlara geçirilmişti. Savcı, medya grubunda suça bulaştığını iddia ettiği yöneticilerin görevden alındığı ve yerlerine yeni isimlerin atandığını söylüyordu. Son anılışı 70. yani son sayfada önce yazar ve yayın yöneticisi olmayan sanıklar topluca zikredilmişti. Savcı ardından şirketlerin ticari ünvanları sıralayarak “bünyesinde yönetici ve çalışan oldukları FETÖ-PDY terör örgütünün yukarıda anlatılan genel amaçlarına ulaşmak için medya gücüne düşen görevi yerine getirdikleri bu kapsamda yukarıda bahsedilen ve sorumlu oldukları tüm eylemleri ve usulsüzlükleri gerçekleştirdikleri,”
muğlak cümleleriyle suç isnadında bulunmuştu.

Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan’ın oğlu ile yazışmaları da zehir hafiye savcının gözünden kaçmamış: “Fatih’im Moskova isimli bir kişi ile yapmış olduğu görüşmede “Fatih’im abilerine ulaşınca haber ver” şeklinde sözler söylediği, benzer konuşmaların aynı kişiyle çok uzun bir süre devam ettiği…”

Hukukun temel gereklerinden biri suçun kişiye özel halde tanımlanması. Hangi eylemin hangi sanık tarafından gerçekleştirildiğini bile yazmamış savcı. Zaten saydığı eylemler de kanunda suç olarak belirlenmemiş. Üstelik o ticari işlemlerin hiç birinin altında Akkan’ın imzası yok. Bu işlemler, ticaret hukukuna göre ve görevli mahkemelerin denetiminde gerçekleşmişti. Bir yıl sonra bunları terör örgütü suçu saymak ve faili olmayan insanları suçlamak hukuka açıkça aykırı. Akkan’ın emniyet ve sulh ceza yargıçlığındaki ifadeleri bunu net biçimde ortaya koyuyor. Somut hiç bir suçlama yöneltilemeyince 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları hakkındaki yorumlarından medet umulmuş; bir yazarın yazısına katkı yapıp yapmadığı bile sorulmuş. Akkan o tarihlerde Türkiye’de olmadığı için fiilen imkansız şeylerle ifade tutanağı dolgun gösterilmeye çalışılmıştı. Diğer şüphelilere atılan absürt suçlama olan bir dolar dahi çıkmamış Akkan’ın evinden.

Savcı eklere bazı raporlar koyarak suç var izlenimi oluşturmuş. Üç müebbet ve 15 yıl hapis cezası talep ettiği sanığa bu cezayı hak etmek için ne yaptığı bile söyleyemiyordu.

İyi bir gazeteci, aklı başında bir yönetici olduğu kadar ailesini ihmal etmeyen bir babadır. Savcının, ‘uzun uzun yazışmışlar’ diye iddianameye aldığı Fatih’ini ve onunla geçirdiği anlara şahitlik etmiş olsaydınız, az bile söylediğimi anlardınız. ‘İyi insanlar iyi atlara binip gittiler’ demeyi çok isterdim ama iyi insanlar mapushanelerde çile dolduruyor. Rusya ile bu kadar inişli çıkışlı bir dönem yaşarken en iyi yetişmiş Rusya uzmanlarından birini içeride çürütüyorlar; binlercesi gibi…

[Sefer Can] 1.11.2018 [Kronos.News]

Sürgündeki Hayatlar [Cafer Tayyar Kala]

‘Bazen öldüm de hani çok kötü adam da değildim ve kabir hayatımı böyle mi yaşıyorum diye düşünüyorum’ Bunu yakın çevremle de paylaştım ya biz ölümlüyüz yoksa deyip şaka ile gerçek arasında gidip geliyoruz.

Nasıl düşünmeyelim ki, yaşadıklarımızın hangisi normal? Göz yaşları kurudu bazılarımızın tam üzülecek oluyorsun yaşanan bir olayı duyup halinden utanıyorsun. Ajitasyon yapacak değilim ama birşeyleri de ifade etmek gerek. Kitaplarda okuyup filmlerde izlediklerimiz tarihte kaldı bir daha yaşanmaz sanmıştık oysa belki daha fazlasını yaşıyoruz. Henüz hasar tespiti yapılmadı hele şu toz duman ortadan kalksın sel suları çekilsin o zaman göreceğiz zulmün boyutunu acıların derinliğini. Bazen dibe vurulsa da göz yaşları saklanamayıp salınsa da dertler dillendirilmekten utanılsa da hani kadere itiraz Allah’a isyan mı olur diye düşünülse de yaşanan acıları çok da atmayın içinize.
Anlatın samimi arkadaşınıza olmadı kalem kağıdı derttaş edinin. İnsanız insanca tepkiler verilmesi normal değil mi? Herkesin kaynama derecesi farklı kimi 20 derece de kimi 50 derecede kaynıyor kimiyse kaynamadan durabiliyor.

Bilir misiniz Bilal Habeşi’nin bazı aksamlar Mekke’ye dönüp ağıt yaktığını. Daha beteri olur mu dediğiniz anda beterine şahit oluyorsunuz. Özlem, acı, ızdırap, yalnızlık ne kadar uçta duygular varsa hepsi toplanmış yatıya gelmiş gönderenin hatırı o kadar ali ki kaldıkları müddetçe sabrediyoruz ama artık gitsinler istiyorum en çok da hapistekiler, annesiz babasız kalan yavrucaklar için. İlk okuduğumda anlamamıştım M. Akif’i neden bu isyan kokan kelimeler demiştim. Şimdi az bile demiş diyorum Akif;

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Bazan havadaki bir yolcu uçağını görünce memlekete dönüşü hayal ediyorum. Heyecandan kalbim fırlayacak gibi oluyor yüzümde tatlı bir tebessüm ve mutluluk gözyaşları.. Fazla sürmüyor o hayalden uyanmam ama hayali bile güzel memlekete dönüşün.

Sahi yıldızlar mı daha uzak yoksa memleket mi? Sanki bugünleri anlatmış Nazım Hikmet. Vatan hasretinin verdiği acı hiç değişmiyormuş meğer hiç de değişmeyecek! Tıpkı vatanından kovulanlarla onlara zulmü reva görenlerin var olacağı gibi, bu döngü dünya döndükçe devam edecek.

Yaklaşık bir yıl önceydi tanıdık birinin düğünü için odam da hazırlık yapıyordum ve bir anda içeriden çığlık sesi duydum hemen salona geçtim evde beraber kaldığımız bir arkadaş yere kapanmış hıçkırarak ağlıyordu. Benle beraber 3 kişiydik resmen taş kesilip öylece kalakaldık. Sonra arkadaşın o hıçkırıklar arasında babam dediğini duydum ve birkaç gün önce keyifle sohbet ettiği babasının ölüm haberini almıştı. Sonra başka birinin babası derken bir diğerinin annesi..

Rahmetli ninem dağ ardında olun da taş altında olmayın diye dua ederdi üniversitede okurken vedalaşmaya gittiğimizde. Şimdi daha iyi anlıyorum tecrübenin söylettiği o lafın değerini. En büyük korkum gurbette iken anne ve babamdan birinin vefat etmesi. Allah kimseye yaşatmasın bunu.
Kimseye kızmıyor kimseye gücenmiyorum eskiyen dostlara sitem bile etmiyorum ne arkamızdan terörist demelerini umursuyor ne de artan her zulmü alkışlamalarına kızıyorum. Siliniyor tatlı hatıraları bir bir hafızamdan. Her şeyimizi aldılar elimizden ne biriktirdiysek uçup gitti ama ümidimizi alamayacaklar asla. Nasıl olur da yeniden ayağa kalkarızı konuşuyoruz, yaşıtlarımızın emeklilik planı yaptığı dönemde yeni doğmuş bebek gibi tamamen yabancısı olduğumuz dünyada var olma mücadelesi bizimkisi.

Kendi mesleğimizi yapmada ısrarcıyız ne gerekiyorsa yapma gayretindeyiz ama bu çok zor görünüyor. Aslında bir kaç iş yaptık ve çok beğenildi hatta high quality dendi ama henüz su akıp yatağını bulmadı. İşler yoluna girene kadar kısa dönem survıve yapalım kararı aldık bir kaç arkadaş. Kimimiz Uber yapacak kimimiz pizza dağıtacak bir yandan da eğitim hayatına devam edeceğiz. Bu yaşanan acılar tecrübeler çok şey katıyor/katacak, bana/bizlere hayata insanlara hatta inancımıza bile daha farklı bakıyoruz artık. Acı tecrübeler olgunlaştırıyor hepimizi.

İnanın bugünler olmasa hayat hikayemiz eksik kalırdı, sabırla metanetle aşılacak bugünler. Yarınlar da birilerinin sadece kendilerine değil torunlarına bile utanç düşecek terörist dedikleri ise başları dik alınları açık gezecek.

Birgün oğlumla konuşurken bunalmış ki ciddi ciddi saydırdı bana sitem etti, yazmasaydın bunlar gelmezdi başımıza o kurumda çalışmasaydın alt üst olmazdı hayatımız dedi. Boyundan büyük büyük laflar etti telefonun ucundaki babasının neler yaşadığını neler hissettiğini bilmeden. Benim ve arkadaşlarım hakkında ne duyduysan hepsini kabul et dedim ama şimdi diyeceklerim de diğer cebine koy ki gün gelince hatırlayasın dedim, tek tek anlattım sabırla.

Oğlumla yaşadığım bu diyalog sonrasında bir karar aldım. Yazma konusunda tembel biriyim günlük tutuyordum yarım kaldı ama azmettim bugün yaşananlar burada kalmamalı. Çocuklarımız için yazmalıyız kim neye gücü yetiyorsa karalamalı bir şeyler. Hayat hikayeleri, romanlar, şiirler kimin ne ölçüde kabiliyeti varsa kalemini konuşturmalı, yaşananların uçup gitmemesi yarınlara miras kalması için.

Her şeyi ama herşeyi yazın utanmadan mahcup olurum diye düşünmeden. Ağladığınızı, özleminizi, hasretinizi, öfkenizi ve sevginizi.. Kendiniz için değil çocuklarınız için yazın!

[Cafer Tayyar Kala] 1.11.2018 [Thecrcl.ca]

Zulüm treninin son istasyonu 'Cehennem’dir

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Efendim, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” diyor, yedi asır evvel yaşamış Yunus Emre. Elbette bir kısım sıkıntıları vardır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifleri ile buyuruyor ki:  “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihaları kabartan) şehevâtla kuşatılmıştır.” Cennet; âdetâ -bir yönüyle- insanın ağırına gidebilecek, üstesinden zor gelebileceği, biraz da cismaniyet ve belki nefsi itibarıyla hor karşılayacağı şeyler ile kuşatılmıştır. Biraz dikenler vardır o yolda. Dolayısıyla da insan bazen balyoz yiyebilir; bazen başından bir külünk yiyebilir; bazen sinesine bir mızrak saplanabilir, Hazreti Hamza’nın sinesine saplandığı gibi… Ama neticede varacağı yer, sevdalı olduğu yer, sevdalıların yeridir.

Gözünde hep orası olduğuna göre, orası gözünün önünde tüllenince… Hani, bilmem deniyor musunuz bazen?!. Böyle gözünüzü yumup  “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!..” derken, magmalar gibi Cehennem ateşlerinin fışkırdığını, hayal dünyanız, gözünüzün önüne getiriyor.  “İşte bundan koru!..” diyorsunuz. Sonra “Bizi Cennete dâhil eyle!..” falan derken, birden bire bakıyorsunuz ki, güller açıyor, lâleler orada boy göstermeye başlıyor, bülbüller şakıyor, saraylar peşi peşine diziliyor. Gözlerinizi kapayıp dediğiniz şeyleri derken, böyle bir dünyaya dalıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolda bütün bu türlü şeyler ile karşılaşacağınızdan dolayı, balyozların acısını/sızısını bile duymuyorsunuz.

Fakat dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor, “Aman!” diyor, “Çok ağır geldi bana; ya elimden alırlarsa bunu, ya kaçırırsam bunu!” Dolayısıyla o mevzuda akla hayale gelmedik firavunluklara giriyor. “Aman, şunların bunu elimden kaçırma ihtimali var; şunların elimden alma ihtimali var!” diye, paranoyalara bağlı değişik mesâvîyi irtikâp ediyor, değişik mezâlimi irtikâp ediyor; mesâvî ve mezâlim yolunda, mesâvî ve mezâlimin insanı götürdüğü/taşıdığı yere gidiyor.

Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir, “gayyâ”dır. Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini düşüneceksin!.. Ama “a’lâ-i İlliyyîn-i kemâlât”a (Cennet’teki en yüksek dereceye, Cenâb-ı Hak indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine) -bir yönüyle- teşne, gönül kaptırmış insanları da bir tren taşıyor; belki ayrı bir vasıta, daha hızlı bir vasıta taşıyor; belki kendileri melekler gibi kanatlanmışlar. “Haydi, aşağıya dökülün!” denip döküldükleri zaman, bülbül şakımalarıyla, güllerin onlara gülmeleriyle karşı karşıya kalacaklar.

Ve hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki!.. Onu müşahede edince, görüp ettikleri her şeyi unutacaklar. Hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki, görüp tattıkları, yaşadıkları her şeyi unutacaklar.  “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in binlerce senesine fâiktir. Bu da kesretten kinaye; bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in bir milyon senesine fâiktir. Çünkü sizin çehrenizden kâinatın çehresine kadar, sizin ahsen-i takvîme mazhariyet keyfiyetinizden kâinatın çehresine kadar her şeye serpiştirilen, içli-dışlı, maddî-manevî ne kadar güzellikler var ise, hepsi O’nun cemalinin tecellilerinden ibarettir.

[Samanyolu Haber] 1.11.2018

Yazar Herkül Milas: Gülen Cemaati'ne yapılanlar soykırımdır

Bold Medya yayınına katılan yazar Herkül Milas 'Gülen Cemaati'ne yapılanlar soykırımdır.' dedi

Cezaevlerine uydurma suçlamalarla konan ve işlerinden mesleklerinden edilen on binlerce kişi hakkında konuşan Milas, bu yapılanların literatürdeki adının soykırım olduğunu söyledi


[Samanyolu Haber] 1.11.2018

Kendisinden ve gafletinden gafil [Safvet Senih]

Mesnevi-i Nuriye’de, On Üçüncü Risale olan “Kur’an yıldızlarının nurlarından bir NUR” var. Arapça yazılan bu Risale Barla’da Risale-i Nur’un birinci katibi Şamlı Hafız Tevfik’e Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarafından yazdırılmış ve bizzat Üstad tarafından tashih edilmiş müstakil bir eser olarak, Necmeddin Şahiner’in Barla’daki araştırmaları sırasında ortaya çıkmıştır. Ümit Şimşek ve bir heyet tarafından tercüme edilmiştir.

Bu mübarek eserin İkinci İ’lemi’nde deniliyor ki:
“Kur’an’ın ummânından kalbime akan feyizden sen de yudumlamak istersen, nefsime hitabımı gören bir kalble dinle:

“Ey kendisinden ve gafletinden gâfil nefis!

“GAFLET, KÜFRAN ve  KÜFÜR, silsile hâlinde takip eden nihayetsiz muzaaf muhaller üzerine kuruludur. Zira sen birşeye –bilhassa hayat sahibi ise- baktığın zaman ve sonra da onu tek bir ilah olan  Allah Teâlaya isnad etmediğin (Allah yaratmıştır demediğin) takdirde, toprağın, havanın ve suyun cüzleri adedince, hatta zerreler ve mürekkebâtı adedince, hatta İlâhî tecelliler adedince ilâhları kabul etmek gibi acip muhalleri (imkânsızlıkları) kabul etmen lâzım gelir. (…) 

“Toprağın cüzleri sayısınca ilahlar kabul etme mecburiyetine gelince: Elbette bilirsin ki, toprağın hangi cüz’üne bakacak olsan, hangi nebat ve ağaç, hangi çiçek ve meyve olursa olsun hepsinin mesulüne elverişli olduğunu görürsün. Eğer bu hakikatı aynelyakîn görmek istersen, o toprağı saksıya doldur; sonra ona İNCİR  çekirdeğini ek, tâ ki, meyveli bir incir ağacına dönüşsün. Sonra onu çıkar, onun yerine NAR  çekirdeğini ek. Ondan sonra ELMA   çekirdeği ek. Bütün meyveli ağaçları  o saksıya yerleştirinceye kadar böylece devam et. Halbuki, o ağaçlar arasında, muntazam cihazlar ve mevzun (ölçülü, âhenkli) teşekkülleri itibariyle pek çok farklılıklar görmüşsündür. Mesela İNCİR  çekirdeğinde yerleşmiş bulunan kaderî  makine, nebatattan ŞEKER işleyen bir fabrika gibi çalışıyorsa, NAR  çekirdeğinde yerleştirilmiş bulunan kudret makinesi de İPEK  dokuyan bir makine gibi  çalışır. İşte bunlar gibi, diğerlerini bunlara kıyas et.

“Daha sonra, MEYVE çekirdekleri yerine, dünyada ne kadar ÇİÇEK tohumu varsa, hepsini birbiri ardınca ek. Öyle ki, bu saksıdaki toprağa ölü ve camid olarak girip sonra oradan canlanmış, sümbüllenmiş ve çiçek açmış olarak çıkmayan hiçbir ZERRE kalmasın.

“Şimdi, ey saksı sahibi! Eğer senin gafletin maddiyyunun (maddecilerin) mezhebinden hasıl oluyorsa, gafletini devam ettirmen için, elbette ve katiyen sana gerekir ki, senin şu saksının içinde, ağaçlar adedince mânevî fabrikaların ve çiçekler adedince makinelerin bulunduğunu kabul edesin. Eğer tabiat merci olsa, toprağın herbir cüzünde, hatta herbir zerresinde, tabiatın nihayetsiz MATBAALAR bulundurması lazım gelir. Çekirdek ve tohumlar ise, maddede birbirinin misli, teşekkülde birbirine benzer, şekilde birbirine yakın şeylerdir ki, zerre kadar bir pamuk parçasına benzeyen o şeylerden, yığınla ipek, çuha, yün ve benzeri kumaşlar örülür. ‘Sizi tek bir nefisten yarattı.’ (Nisa Suresi, 4/1) ve ‘Hareket eden her canlıyı sudan yarattı.’ (Nur Suresi, 24/25) gibi âyetler ise işaret ediyor ki: Sizin yaratıldığınız madde birdir, sizin gibi terkip edilmiş değildir, ondan çok daha küçüktür. Böyle bir şey ise, içinden sizi çıkaracak bir masdar ve sanatlı bir şekilde yapılışınız için menşe olamaz. Çünkü kendisinden bir sanat  eseri çıkan şey, o sanat eserinin kendisi kadar veya ondan daha büyük olmalıdır. Halbuki, o tohum ve çekirdeklerin her biri basitliğiyle beraber ipleri kaderin mühendisliğiyle biçilmiş bir cetvel gibi ve küçüklüğüyle beraber aslî mahiyetinin bütün vücudî düsturlarını içinde barındıracak şekilde icad ediliyor ve ağaç dallarının ve bitki âzâsının incecik nihayetlerinde ve gayet nazik hudutlarında ibdâ ediliyor. İşte şu icad ve ibdâ, en doğru sözlü birer şahid olarak bildirirler ki, bütün bunları böylece yaratan Zât, gökleri ve arzı yaratan ve kudretine nisbetle zerrelerle güneşler eşit olan Zâttan başkası olamaz. (…)

“Şimdi de saksındaki toprağı boşalt ve bu defa başka toprakla doldur. Daha evvel yaptıklarını bu toprak için de tekrarla. Sonra toprağını yenile, aynı muameleleri tekrarla. Nihayet dünyanın bütün toprağını bitirinceye kadar böylece devam et. Yeryüzündeki seyahatin sırasında her neviden, pek kesretli ve dağınık toprak efradıyla karşılaştığın için, filcümle toprakların çoğunun yüzünde muamelenin bilfiil cereyan etmesi her ölçek toprakta muamelenin eşit şekilde cereyan edeceğine şahitlik edecektir.

“Daha sonra da havaya, suya, ışığa dön; bunları da saksının ölçeğiyle tart. Neticede hepsinde yine bire bir aynı çıkacaktır.
“Eğer nefsime hitaben okuduklarımı sen anlamışsan, Kur’an’ın beyanının mânâ cihetindeki i’caz (mucizelik) nurlarından bir Lem’ayı kavramışsın  demektir.  Zira bu mesele, Kur’an’ın lebâleb mânâlarla dolu i’caz deryasının sızıntılarından bir sızıntıdır.”

Üstadımızın bu derin tefekkür ve tefeyyüzlerinden sızan eserleri mütalaa ve müzakere etmek bizler için en büyük bahtiyarlıktır…

[Safvet Senih] 1.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

“Oku! Rabbin Adıyla” -4 [Mehmet Ali Şengül]

‘Besmele’ ile hareket eden insan, Allah’ın himâyesine girmiş, O’na güvenmiş ve O’na dayanmış olur. Kendini güvenli hisseder. Allah’tan korktuğu için başka hiç bir şeyden korkmaz. Sadece, ilâhi emâneti korumak için tedbirli, temkinli olmaya çalışır.
   
Bir şahıs devlete, askere intisâp edince, kendini  güvende hisseder. İnsan da, Allah’ın adıyla hareket ederse, O’na olan inancın güç ve kuvvetiyle, Allah’ın dışında hiç birşeyden korkmaz. Âhiretle berâber dünya hayâtında da, vicdânî mutluluk ve huzur hisseder.
   
Hz.Üstad Sözler’de şöyle izah etmiştir: ‘Her varlık hal diliyle ‘Bismillah’ der, Cenâb-ı Hakk’ın adına hareket eder. Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler  başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç, ‘Bismillah’der,  hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
   
Her bir bostan ‘Bismillah’ der, matbaha-i kudretten  bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.
   
Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar  ‘Bismillah’  der, Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak nâmına en latîf, en nazîf âb-ı hayât gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
   
Her bir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, ‘Bismillah der, sert olan taş ve toprağı deler. geçer. ‘Allah namına, Rahman namına der’; herşey O’na musahhâr olur.”
   
Kâinatta tesâdüf yoktur. Her olayın bir hikmeti, bir sebebi vardır. İnsanın başına bir belâ, musîbet gelse; ‘vardır bir hikmeti’ der, sabreder. Musîbeti ikileştirmez.
   
Hâdiselerin iki yönü vardır. Biri dünyâya, diğeri âhirete bakar. Biz dünyâya bakan yönüyle değerlendirirken, Cenâb-ı Hak âhirete bakan yönüyle değerlendirir.

“Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi/ 216)

‘Bir Müslüman’a herhangi bir musîbet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hattâ kendisine bir diken bile batarsa; mutlaka Allah bunları onun günahlarına keffâret yapar.’ (Buhari, Müslim) diyen Nebiler Sultanı’nın (sav) beyânına göre, bu mezkûr hâdiseler âhiret gözüyle değerlendirilmelidir.

Sebeplere tam tevessül neticesinde vukû bulan bazı sıkıntılar; ‘ya geçmişte yaptığım bir hatânın keffâreti veya sabretmek ve Allah’a tevekkül ve teslimiyetle, geleceğe ait bir mükâfattır’ inancıyla  değerlendirilmelidir.
   
Kâinatta var olan herşey Allah’ı tesbih ve tahdis eder. Emr-i İlâhiyeye itaat ederek hareket eder. Onun için, hayâta karamsar değil, dâima iyimser olarak  bakılmalı.. İşte insan, Allah’a tevvekkül ve teslimiyet duygusunu ‘Besmele’ ile temin etmiş olur, bu da hayatı müsbet mânâda etkiler.

Haşir sûresi 24.âyette; “Yerde ve gökte ne varsa hepsi O’nu (Allah’ı) tesbih eder.”;
Nisâ sûresi 44.âyette; “Hiç bir şey yoktur ki, O’na hamd ile tesbih etmesin. Ne var ki, siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.’ ;
Nur sûresi 41.âyette de; “ Baksana göklerde ve yerde olan herkes, kanatlarını çırparak uçan dizi dizi kuşlar, hep Allah’ı tesbih ederler. Onlardan her biri kendi duâsını ve tesbihini pek iyi bellemiştir.” Buyrulmaktadır.

Kâinatta Allah’ın yarattığı canlı-cansız, irâdî - gayr-i irâdî bütün varlıklar ‘Bismillah’ der, kendilerine tevdi edilen vazifelerini îfâ ederler.

Kur’an’da anlatılan Hz.Süleyman’ın (as) kuşlar ve karıncalar örneği, aynı zamanda dağların, taşların, devenin.. Efendimiz’e (sav) selam verip hallerini arz etmeleri gibi mûcizeler, Son Nebî Efendimiz ile sona ermiştir.

Günümüzde ise; Ehlûllah’ın şahsında kerâmetlerle, bilim ve teknoloji yoluyla hayvanların, bitkilerin ve cansızların Allah’ı zikir ve tesbih ettikleri gerçeği, kudret mûcizeleri olarak deneylerle ortaya çıkarılmıştır.

Yapılan bilimsel araştırmalarda, hayvan ve bitkilerin de insan gibi, dost ve düşmanlarını tanıdıkları, sevinip üzüldükleri, kendi aralarında iletişim kurdukları tesbit edilmiştir.

Bilim Teknik dergisinde okumuştum. Çicek üzerinde bir deney yapıyorlar. Odada bulunan çiceğin yanında on kişi bulunmakta. Bunlardan biri, çiceğe zarar veriyor. Çiçeği makinaya bağlıyorlar. Herkesi odadan çıkarıp teker teker odaya aldıklarında, çicek sâdece kendisine zarar veren insan odaya girdiğinde tepki vermeye başlıyor. Yâni, o insanı tanıyor. 
       
Yaşar Tunagür Hocaefendi’yi vefatından önce hastanede, bir şehire konferans vermek için giderken  ziyaret etmiştim. Yolda dikkatimi çeken renkli bir çiçek almıştım. Çiçeği görünce, ‘evlâdım bu çiçek odaya ayrı bir hava kattı’ demişti.

Daha sonra da bana biraz sitem etti: ‘Arkadaşlarına söyle ben yaşlı bir adamım. Benim gibi bir insana günde 8 program doğru değildir’  dedi. O gün çok yorulmuş. Ertesi günü de başka bir şehirde konferansı varmış.

Durumu iyiydi. İzin isteyip ayrıldım. Fakat gittiğim şehirde gece vefatını haber aldım. Seyahatten döndüm, cenâzesine katılmayı Allah nasip etti. Başında beklemekte olan gelini, ‘hocam getirdiğiniz çiçek hacı babam vefat edince birden  yapraklarını aşağıya doğru saldı’ demişti. Rabbim Firdevsiyle mükafatlandırsın. Âmin         
       
Avustralya’da vakıf yönetiminde bulunan Mehmet bey, yıllar evvel bizi ailecek tertip ettikleri aile kampına dâvet etmişti. Oldukça güzel bir yerdi. Teşkilatlı bir kamp yeri olduğu için kilisesi de vardı. Arkadaşlarımız kiliseyi temizleyip mescid haline getirmişler. İbadetlerimizi cemaatle orada yapıyorduk.
   
Bir gün tam namaza duracağım bir anda, bizim atlı karınca olarak bildiğimiz, karıncalardan daha büyük normal bir karınca yanımdan geçiyordu. Arka saflarda kadınlar olduğu için, ‘şimdi bu hayvandan korkar öldürürler’ diye hayâlimden geçti.
 
Hakikaten arka taraftan bir hanımefendinin hayvana vurduğunu hissettim. Sonra herkes dağıldıktan sonra karıncayı aradım bulamadım.
 
Bir gün sonra öğlen namazında aynı karıncadan gurup halinde geldiklerini ve  o yaralı karıncayı arayıp bularak, aralarına alıp kontrollü bir şekilde götürdüklerini namaz sonunda müşâhade ettim.
   
Bu bana bir şeyi hatırlattı. Hatırımda kaldığı kadarıyla resmî izin alınarak, talebeler için tertip edilen yaz kampında çadırların bulunduğu yere bir buçuk metreye yakın kocaman bir yılan gelmişti. Tevafuken Hocaefendi ile orada bulunuyorduk. Talebeler korkup öldürmek istediler. Hocamız öldürtmedi; ‘Bırakın gitsin! Biz onların ülkesini meşgul ettik. Siz onlara dokunmazsanız onlarında size zararı olmaz’ demişti.
   
Daha sonra bu konuşulanlardan haberi olmayan başka bir grup, zarar verir endişesi ve korkusuyla yılanı öldürmüşler.   Allahü âlem o yılan, âilenin reisi olacak ki, öldürülen yılanı aramak için bir gün sonra kampın her tarafını yılanlar sardı.
 
Hz.Süleyman (as) cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları düzenli olarak sevk ederken; “Derken Karınca vâdisine geldiklerinde, onları gören bir karınca: ‘Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi farketmeyerek ezip çiğnemesinler!’ diye seslendi.” (Neml suresi,18)

“Onun (karıncanın)  sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: ‘Ya Rabbî!’ dedi, ‘beni nefsime öyle hâkim kıl ki; gerek bana, gerek ebeveynime ihsân ettiğin nimetlere şükredeyim. Seni râzı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dâhil eyle!” (Neml suresi,19) diye niyazda bulundu.

“Bir de kuşları teftiş etti de; ‘Hüdhüdü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?’ dedi.” (Neml suresi, 20)
“Kuvvetli ve geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim.” (Neml suresi, 21)
“Derken, çok geçmeden Hüdhüd geldi; ‘Ben’ dedi, ‘senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den önemli ve kesin bir haber getirdim.” (Neml suresi, 22)
     
Demek ki, kâinattaki bütün canlılar, her birisi bir  aile ve millet olarak hayatlarını, Allah’ın onlara takdir ettiği ölçüde sürdürmekte olduklarından, mecbur olmadıkça, zararları dokunmadıkça, kâinattaki eko sistemin bozulmaması adına onlara dokunmamak gerekiyor.

Devam edecek...

[Mehmet Ali Şengül] 1.11.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@saanyoluhaber.com