Günün bomba haberi, Akın İpek te Bylock varmış... [Akın İpek]

Güler misin ağlar mısın?

31 08 2015 de Koza İpek grubuna yurt dışına kaçırılan 7 milyar dolar iddiası, himmet Altını toplanıp üretilmiş gibi gösterilip gösterilmediği, kara para aklamak ve terör örgütüne para aktarmak, Koza İpek Vakfına, Ereğli Demir çelik işletmelerinden gelen 122 milyon TL iddiası ile baskın yapıldı...

26 10 2015 de Çomaklı raporu ile; Kara para aklama, Şirinler köyü, çift muhasebe tutmak, bilgisayarların yorgun olması Bergama altın madeni ucuza mı alındı, İpek Medya’nın yatırım teşebbüsleri, Kanaltürk süreci, İngiltere de KOZA Ltd. iştirakinin kurulması, himmet altını toplanıp üretilmiş gibi gösterilip gösterilmediği, ruhsat sayılarının spekülasyon sebebi yapılıp yapılmadığı, terör örgütlerine para aktarımı iddialarının incelenmesi için Kayyım atandı.

Üç yıldır, banka hesaplarımdan, maillerime, telefon mesajlarıma kadar hayatımda incelemedikleri hiç bir zerre parçası kalmadı.

Sosyal medya hesaplarım dahi kırıldı, mesajlarım paylaşıldı.

Sonradan uydurulan; Otel de 400 ton altın gömülü olduğu gibi zırdeli saçması yalanlar ve iftiralar da incelendi, çöktü.

Nakit paramı, yaklaşık 650 milyon doları şirketlerimin kasasında bırakmışım. İki yıldır 5 ayrı kayyım heyeti incelemiş tek bir suç emaresi dahi bulamamışlar.

İddianame tamamlanmış. Bu konuların hiç birisi suçlamalar arasında dahi yok. Kayyımın devam etmesi için en küçük bir sebep kalmamış.

Buna rağmen Koskoca grup halen kayyım yönetiminde... Gitmiyorlar. Üstelik;

Bir mizah konusu gibi; Kayyımlar benim yerime geçmiş, benim adıma, benim menfaatimi korumak için bana dava açıyorlar. Kendimi savunma imkânım da elimden alınmış.

Fakat; Bomba haber bende ByLock var imiş...

Benim telefon hattımda Bylock Mylock yok kardeşim... Bu yazılanlar da kes yapıştır kopyala masallar.

Son olarak; Bomba haber arıyorsanız, bankaya para yatırdı, telefon programı kullandı, eğitim ve insani faaliyetleri destekledi diye hapse atılan, işinden olan, hayatı elinden alınan bebekleri, kadınları, 80 yaşındaki ihtiyarları ve yakınlarını toptan imha edenlere bakın...

[Akın İpek] 18.11.2017 [https://twitter.com/akinipek01/status/931859075591229442]

Gazoz lüks, elmas ve pırlanta değil! [Tarık Ziya]

‘Gazozuna maç’ demeden evvel kırk kere düşünmekte fayda var.

1 Ocak 2018’den itibaren sade gazoz, meyveli gazoz, limonata, nektar, alkolsüz bira, enerji içeceği, soğuk çay (ice tea) ve meyveli içeceklerden yüzde 10 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınacak.

‘Alkolsüz bira’ zırvasına makalenin sonunda temas edeceğim. 

Gazozların birim fiyatına artık lüks vergisi ilave edilecek. Yok öyle lüks tüketimin bedelini ödemeden gazoz içmek!

Satış fiyatı tespit edilirken ÖTV’li fiyata Katma Değer Vergisi (KDV) ilave edilecek.

ÇAMLICA GAZOZ 15 KURUŞ ZAMLANACAK

Mesela bugün itibarıyla KDV dahil 1,5 TL’ye satılan 1 litre Çamlıca Gazoz, imalatçı firma Ülker hiç zam yapmasa bile Ocak ayında zamlanacak.

Aynen şöyle olacak: Çamlıca’nın şu anda KDV’si yüzde 8. Fiyattan onu düşüp yüzde 10 ÖTV ilave ettiğimizde fiyat 1,52 TL olacak.

Bu rakam yüzde 8 KDV’li haliyle 1,65 TL eder. Dolayısıyla sadece bir litrelik gazoza kümülatif 15 kuruş zam gelecek.

Firmanın mamül fiyatına zam yaptıkça vergi yükü de artacak.

TEKNE, YAT VE KOTRADA ÖTV YOK

Limonata, soğuk çay ve meyve sularından ÖTV alacak kadar meteliğe kurşun sıkan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) diğer tarafta gezinti gemileri, yatlar, kotralar ve teknelerden yüzde sıfır ÖTV alıyor.

Dar ve orta gelirlinin hayalini bile kuramadığı pırlanta ve elmasın da ÖTV’si yok.

Bilal Erdoğan, filosundaki gemiler için aldığı akaryakıtın litresine (yüzde 1 ÖTV) 1,5 lira öderken çiftçinin motorine ödediği fiyat 5 lirayı geçti. Zira çiftçi yüzde 55 vergi ödüyor...

Ne de olsa adil düzen!

ELMAS LÜKS DEĞİL Mİ?

Madem bütçede para kalmadı ve her gördüğünüz nesneyi vergi zannediyorsunuz.

Tekeden süt çıkarmaya kararlıysanız pırlanta, elmas, lüks yat ve teknelerin ÖTV’sini niçin yüzde 50 artırmıyorsunuz.

Bunu yapmadan gazoza ÖTV getirmenin izahı olabilir mi?

Söyler misiniz?

AKP’li zenginlerin bir teknesinden alabileceğiniz ÖTV’yi denkleştirmek için kaç ton gazoz içmemiz lazım?

Yakında merdiven altında imal edilmiş gazozdan zehirlenenlerin haberlerini de alırız sayenizde.

DİŞLİ AİLESİNE SODA KIYAĞI

Torbaya tıkıştırdığınız değişiklikte dikkatimi çeken iki husus var:

Birincisi gazozdan meyve suyuna bütün içeceklere ÖTV getirirken doğal maden suyu ile tatlandırılmış, aromalandırılmış meyveli-gazlı içecekler (meyveli soda) ÖTV’den muaf tutulmuş.

Onları içecekten saymıyor musunuz? Maden suyu niçin hariç tutuldu?

Tekeden süt sağma hırsınıza rağmen sodaya ÖTV muafiyetinin sebebi düne kadar Saray’da AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a müşavirlik yapan Şaban Dişli’nin amca oğlu Davut Dişli’nin şirketi Sırma Su, Sırma Soda markaları ile alakası olabilir mi?

ALKOLSÜZ BİRA MI İCAT ETTİNİZ?

Dikkatimi çeken ikinci husus da kanun metninde geçen ‘alkolsüz bira’ ifadesidir.

Hakikaten siz buna inanıyor musunuz?

Alkol ihtiva etmiyorsa niçin bira diyorsunuz?

Benimki de işgüzarlık!

‘Halifeye biat etmeyenlere zulm edilebileceğine’, ‘hırsızlık ile yolsuzluğun aynı kefeye konulamayacağına’ cevaz veren Hayreddin Karaman’ı parti müftüsü veya fetva emini olarak tutanlar, alkolsüz biraya niye şaşırsın ki!

Handiyse unutuyordum. Hakkınızı teslim edeyim. Maliye’nin hazırladığı taslakta gazozların ÖTV’si yüzde 20’ye çıkarılmıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde biraz insafa geldiniz ve oranı yüzde 10’a indirdiniz. Bravo...

Tekne, yat, kotra, elmas ve pırlantada ÖTV’yi artırmak yerine garibanın cebine elinizi attınız.

Zenginlerinizin keyfini kaçırmadığınız ve gazozda ÖTV’yi yüzde 10 ile mahdut tuttuğunuz için teşekkür etmemizi beklemiyorsunuz değil mi?

Gazozuna millî irade!     

[Tarık Ziya]
tziya@samanyoluhaber.com

Zarrab Davası’nın perde arkası ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu yazı, Zarrab davasının arka planını ortaya koyuyor ve yapbozda eksik olan parçaları yerine koyarak büyük resmi netleştirmeyi hedefliyor. Reza Zarrab davası, Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinden bu yana dış politikasını ve ekonomisini en fazla tahribata uğratma potansiyeli olan bir sorundur. Kıbrıs davasından farklı olarak, Türkiye’nin hiçbir âli çıkarı olmaksızın, tümüyle a) basiretsiz ve konjonktürel (yani uzun vadeli etkileri hesaplanmadan yapılmış) siyasi kararlar ekseninde gerçekleşmiştir ve b) siyasi karar alıcıların (en tepeden aşağıya doğru siyaset ve bürokrasi hiyerarşisinin) bilgisi, onayı ve dahası bizzat kişisel çıkarları üzerine inşa edilmiştir. Yani ez cümle, ortada mili bir mesele nedeniyle alınmış bir risk nedeniyle karşılaşılan bir sorun bulunmamaktadır.

ZARRAB NE SUÇ İŞLEDİ?

Zarrab davasının konusu nedir? BM denetimi dışında nükleer program uygulayan ve uranyum zenginleştirmesi yapan İran’ın, nükleer yakıt (elektrik üretmek üzere kullanılan uranyum) seviyesinin çok üzerinde bir zenginleştirmeye gittiğinin fark edilmesi üzerine tüm dünya – başta ABD ve AB olmak üzere – buna tepki gösterdi. Neden? Çünkü yüksek seviyede uranyum üretiminin tek bir hedefi olabilirdi: nükleer silah üretmek. İran’ın nükleer silah üretmesi, bölgesel ve küresel dengeleri sarsacaktı. Dahası, kontrolsüz ve radikal İran yönetimi, dönemin İran lideri Ahmedinejat’ın İsrail’in haritadan silinmesi yönündeki beyanlarıyla beraber daha büyük bir zan altında kaldı. Nükleer silahlara sahip bir İran’ın İsrail ve Suudi Arabistan gibi düşmanları başta olmak üzere bölgesel ve küresel güç dengesine yıkıcı etkide bulunması ve büyük bir güç mücadelesi ile silahlanma yarışını tetiklemesi riski bulunuyordu.

Bunun engellenmesi için, Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO İran’ı tehdit algılaması kapsamına aldı. ABD ve AB İran’ın bomba yapımını engellemek için stratejiler geliştirdi ve diplomatik ve ekonomik araçları kullanmaya başladı. İşte bu çerçevede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 9 Haziran 2010 tarihli ve 1929 sayılı kararla İran’a belirli yaptırımlar uygulamaya başladı. Bunların içinde İran’la bankacılık ilişkilerini sonlandırmak ve para transferine (para aklama ve ticaret) engel olmak gibi önlemler de vardı. Bu kararın tüm dünya devletleri için bağlayıcı olması yanında, bu kararın alındığı BMGK’de Türkiye’nin de geçici üye olarak yer alması çok düşündürücü ve trajikomiktir. Bu karara sadece iki ülke itiraz etmiştir: Türkiye ve Brezilya. Karar oy çokluğuyla geçmiştir. Bilindiği üzere BMGK’de sadece daimi üyeler olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in veto hakkı vardır. Bu 5 daimi üye dışında değişimli olarak ve seçimle 10 geçici üye dönemsel olarak BMGK üyeliği yapmaktadır. Bu üyelerin veto hakkı bulunmamaktadır.

TÜRKİYE’NİN İRAN’A ‘KOŞULSUZ’ GÜVENİ

2010 yılında Türkiye anlaşılmaz bir biçimde İran nükleer programına destek oluyordu. Hiç kimse İran’a güvenmiyorken Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin neden İran’a güvendiğini kimse anlamıyordu. 2008 yılında Hakan Fidan, BM bünyesinde bir kurum olan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Dönemin Başbakanlık Müsteşarı olan Fidan’ın bu göreve getirilmesi dikkat çekicidir. Neden onca tecrübeli ve BM uzmanı diplomat varken durup dururken Fidan bu göreve getirilmişti? Bu dönemden beri İran konusunda İran’a karşı son derece ılımlı bir tutum takınan Fidan’ın bu tutumu Erdoğan’dan ve AKP’deki genel temayülden bağımsız olarak yaptığını sanırım hiç kimse düşünmeyecektir. Erdoğan’ın sır küpü Fidan 12-13 Nisan 2010’da Washington’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde de Türkiye’yi temsil etti.

Türkiye’nin İran nükleer programına desteği o denli abartılı noktalara ulaştı ki, uluslararası medya ve akademi bunun nedenlerini araştırmaya başladı. Ben de Türkiye’nin İran’ın nükleer programına yönelik politikası hakkında “Iran’s Nuclear Program and Turkey. Changing Perceptions, Interests and Need for Revision” (İran’ın Nükleer Programı ve Türkiye. Değişen Algılar, Çıkarlar ve Revizyon İhtiyacı) başlıklı İngilizce bir makale yayımladım. Bu makalenin ortaya net şekilde koyduğu üzere, Türkiye’nin İran’a bu kadar aleni şekilde destek olmasını gerektiren hiçbir çıkarı yoktu. Gaz ve petrol ticareti de dâhildi buna. Türkiye doğal gazının yüzde 18’ini ve petrolünün yüzde 22’sini İran’dan almaktaydı ve bu ticaret Türkiye İran nükleer programına desteğe başlamadan önce de bu seviyedeydi. O halde mesele neydi?

YENİ TÜRKİYE’YE UYANMAK

İşte 17 Aralık’ta hepimiz Reza Zarrab adlı İranlı bir “iş adamının” Türkiye’deki üst seviye siyasetçileri nasıl parmağında oynattığını, bakanların onun önüne yatacak kadar kendisine (aslında İran’a yani!) bağımlı hale geldiğini, bakanlara ve muhtemelen daha üst seviyelere verdiği rüşvetlerin astronomik seviyesini ve daha birçok kokuşmuşluğun ve vatana ihanetin ortalığa saçıldığı bir “yeni Türkiye’ye” uyandık.

Anladık ki, İran’a uygulanan BM ve ABD yaptırımlarını bilerek ve isteyerek delen bir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti var ve uygulanmakta olan bu politikanın motivasyonunun milletle ve devletle falan alakası yok. Türkiye’nin bilakis bu uygulanan politikadan korkunç zararlara uğradığı açıktı. Nükleer bir silaha ulaşmak isteyen İran’a destek oluyorduk. Bunun akılla ve mantıkla izahı olanaksızdı. Dahası, bunun vatana ihanete uzanan bir boyutu vardı. Çünkü Kasrı Şirin Antlaşması’ndan bugüne dek değişmemiş Türkiye-İran sınırının, yani iki ülkenin asla savaşmamalarının sebebi, aralarındaki güç dengesiydi. Şimdi İran nükleer silah geliştirerek bu dengeyi bozmak istiyordu. Ve Türkiye’de Başbakan Erdoğan ve hükümeti buna destek oluyordu. Tüm dünya İran’a ekonomik yaptırımlar uygulayarak onu nükleer silah emelinden vazgeçirmeye uğraşırken, Türkiye İran’ın nükleer programının çarkları dönmeye devam etsin diye para musluklarını açıyor, illegal (yani gizli-saklı) bir şekilde, yaptığını örtbas ederek İran’ı destekliyordu. Bu işin İran’daki ayağı Babek Zencani üzerine inşa edilmişti. Türkiye ayağını ise yine bir başka İranlı Reza Zarrab üstlenmişti. Türkiye bir taraftan BMGK üyeliği esnasında, diğer taraftan Hakan Fidan’ın BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndaki görevi ve sonrasında katıldığı uluslararası toplantılarda sürekli olarak İran yanlısı bir tutum takınıyordu.

TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE İRAN

Esasında Türk dış politikası daima İran ile denge siyaseti takip etmeyi kendisine şiar edinmişti. Yüzlerce yıllık Türk diplomasi geleneği ve yaşanan acı deneyimler bunu Türkiye’ye öğretmişti. Fakat Erdoğan ve AKP hükümetleri bu geleneği yıkarak uluslararası tüm platformlarda İran’ın avukatlığına soyundular. Tüm halka da bu politikayı vatan-millet-Sakarya çerçevesinde “ver mehteri” şeklinde yutturdular. Esasında kendi şahsi çıkarlarını memleketin âli menfaatlerinin önüne koyarak hem Türkiye’ye ihanet ettiler, hem de Türkiye’yi uluslararası arenada utanç verici haydut bir devlet konumuna düşürdüler. 17 Aralık’ta tuzun bile koktuğu meydana saçılınca, Erdoğan Avrasyacı derin yapıyla işbirliği kurdu ve Ergenekoncuları serbest bıraktı. Yargıya müdahale ederek 17 Aralık soruşturmalarını ve yargı sürecini baltaladı. Tüm delilleri kararttı ve karalayarak halk nezdinde inandırıcılıklarının altını oydu. Yargıyı kontrolüne alarak bir istibdat rejimine geçti. Avrasyacılar 15 Temmuz sonrasında kontrolü iyice ele geçirdi ve Erdoğan’ı “vitrindeki Reis’e” indirgedi. Bugün herkesin gördüğü üzere Avrasyacılar ülkenin en kilit pozisyonlarındadırlar.

Avrasyacılar da İrancıdır. İran Rusya’nın en önemli stratejik ortağıdır. Ruslar için önemli olan ABD karşıtlığıdır. İran ideolojik nedenlerle ABD karşıtı. Rusya da öyle. Şimdi Türkiye de ABD’deki Zarrab davası sonrasında ABD karşıtı hale gelmek mecburiyetinde. Çünkü Erdoğan için hukuk yolu kapandı. Türkiye’de hukuksal sorunlarını hukuku ve hukuk devletini bitirerek çözen Erdoğan’ın bunu ABD’de ve uluslararası arenada yapma gücü olmadığını en katıksız havuz yazarları bile kabul ediyor. Kalan seçenek, ABD’nin düşman ilan edilmesi. İşte Rusya’nın Türkiye’yi düşürdüğü tuzak tam da bu. Çünkü ABD ile köprülerin atılması, NATO güvenlik şemsiyesinin ortadan kalkması anlamına gelecek. Rusya bunu son 250 yılın en önemli stratejik fırsatı olarak görüyor ve ellerini ovuşturuyor. İşte temiz siyasetten uzaklaşan Türkiye bu şekilde güçsüzleştirildi. Bu satırların yazarının realist bir uluslararası ilişkilerci olduğunu bilenler, yazılanların şu ya da bu ülkeye sempati-antipati temelinde yazılmadığını bilirler. Dış siyaset dostluk-düşmanlık değil, ulusal çıkar hesaplarına dayanır. Bugün NATO şemsiyesi olmadan Türkiye’nin kendisini Rusya karşısında koruması imkânı yoktur.

ABD İÇ HUKUKU MU, ULUSLARARASI HUKUK MU?

ABD iç hukuku Türkiye’yi bağlamaz ifadeleri hem acı bir itiraf, hem de cehalet örneğidir. İnanmayan Deutsche Bank’a ABD adalet bakanlığınca kesilen cezaları Almanya’nın nasıl ödemek durumunda kaldığına bakmasını öneririm. Kaldı ki Deutsche Bank vakası uluslararası piyasaların sarsılması ve 2008 krizi ile alakalıydı. Zarrab’ın davasından çıkan çorap söküğü ise çok daha ciddi, ABD yaptırımlarının bizzat siyasi otoritenin emri altında gerçekleşmesi bakımından çok daha büyük yaptırımlara gebe. Zarrab’ın serbest bırakıldığı iddiası üzerine için Dışişlerinin ABD’ye iki defa diplomatik nota vermesi, Erdoğan’ın danışmanlarının durumun ciddiyetinin farkında olduklarını gösteriyor. Zarrab’ın suçunu kabullenmesi ve itirafçı olması anlaşılır bir durum. ABD de zaten küçük balığın peşinde değil!

Bu içler acısı ve utanç verici dönem kapandıktan sonra bu dönemin tarihi yazılırken, ülkeye ihanet edenlerin kimler olduğu elbette ki tarihçiler tarafından yazılacak. Ben buradan tarihe not düşeyim: Reza Zarrab’ın “önüne yatanlar” ve bir suç şebekesi şeklinde milyarlarca dolarlık rüşvet ilişkilerine girenler sadece adi suç işlememişlerdir. Vatanlarına ihanet etmiş, ülkelerinin güvenliğini değiş-tokuş unsuru olarak paraya çevirmişlerdir. Ayrıca tüm dünyanın güvenliğini de ciddi risklere sokmuş ve tehlikeye atmışlar, uluslararası güvenlik ve barışın altını oyarak uluslararası suç işlemişlerdir.

Bir değil, on defa da, yüz defa da, bin defa da, milyon defa da gerçekleri inkâr etseniz gerçek gerçektir ve bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Yolsuzluğa bulaşmış siyasetçilerin kendilerini kurtarmak için ülkeyi ateşe atması, herkesin kısa vadeli beklentilerini bir kenara koyarak kendi çoluk-çocuklarının geleceği bakımından yeni bir değerlendirme yapmalarını gerektirmektedir kanısındayım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.11.2017 [TR724]

Hırsızlar bağırıyor, soyulan sessiz? [Barbaros J. Kartal]

Duruşma tarihi yaklaştıkça Reza ile ilgili son teyitler davanın seyrini değiştirecek nitelik kazandı. Reza’nın savcılıkla işbirliği yapacağı Amerikan medyasına da düştü. Kabaca bildiklerimiz ve uzmanların aktardıklarına göre ABD hukuk sisteminde sanıklar suçlarını itiraf etme ve yargılamaya yardımcı oldukları takdirde haklarındaki ceza işlemi ile ilgili olarak ciddi bir indirim hatta bir daha hapishaneye dönmemeye varan kazanımlar elde ediyor. Milyar dolarları olan, lüks bir yaşama alışmış Reza’nın gençliğini bir Amerikan hapishanesinin bir hücresinde tek başına çürütmeyeceğini söyledik durduk nitekim gelişmeler bunu doğrular nitelikte. Zaten Reza’nın Amerika’ya neden gittiği ya da nasıl yollandığı ortaya çıktığında her şey daha net görülecek.

Erdoğan ve hükümetin Reza ABD’de tutuklandığından beri bitmeyen çabaları önce salıverilmesi için girişimler, salıverilmeyince bu kez itirafçı yapacaklar diye dünyayı ayağa kaldırırız şeklinde demeçlerinden anlaşılıyor ki bu sadece bir yolsuzluk davası değil. Sadece yolsuzluk davası olsa Erdoğan’ın umurunda bile olmaz. Erdoğan’ın çok iyi bildiği şey uluslararası suç teşkil edecek ilişkilerinin ve eylemlerinin ortaya çıkacak olması. Ve tabii ki Erdoğan Ailesi’nin kurulan çarkta piramidin en tepesinde olduğu tescil edilmiş olacak. Türgev ve Emine Erdoğan’a yaptığı bağışlar ki bunlar bilinenler, meblağ olarak önemsiz bile sayılabilir, direk Erdoğan’ın aldığı rüşvetler de gün yüzüne çıkacak.

Havuz tekerlemelere başladı

Havuz medyasının bunu bir komplo, hükümeti devirmek için yeni bir oyun gibi sunmasından anlaşılıyor ki durum ciddi. Milli bankamız Halkbank tekerlemeleri yine dolaşıma girdi.

“ABD’nin ambargosuna uymak zorunda mıyız? Egemen bir devlet olarak istediğimizle ticaret yaparız. ABD’yi takmayıp İran ile ticaret yapmışız, bağımsızlığımızın bedelini ödüyoruz” şeklinde vatan-millet-Sakarya söylemin gerçekle hiç bir alakasının olmadığını elbette biliyorlar. Ama bir şekilde bunu böyle sunmak zorundalar. Bir hırsızlığı savunmak için bütün havuz gazetecilerinin seferber olması hayatları boyunca taşıyacakları bir leke olarak alınlarında kalacak. Ne kadar kötü ve onursuz insanlar olduklarını defalarca ispat ettikleri için bunun bir önemi olduğunu sanmıyorum.

Yeri gelmişken, 17-25 dosyası hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerin, kendi mütevazi imkanları ile internette önemli işler yapan Erkam Tufan Aytav ile gazeteci Kamil Maman’ın bu dava üzerine yayınlanan programını izlemelerini şiddetle tavsiye ederim. Son derece  karmaşık bir zinciri çok anlaşılır bir şekilde ifade ediyorlar.

Gelişmekte olan bir ülke iseniz ve üretemediğiniz petrol ya da doğalgaz gibi hacimce ve meblağ olarak yoğun bir ithalat yapıyorsanız doğal olarak bu ticareti  yaptığınız ülke ile ciddi bir ticaret dengesizliği yaşarsınız. Neticede sattığınız ürünlerle bu farkı kapatmanız zordur. Kaldı ki muhatap ülke  karşılığında sizden ürün almak zorunda değildir.

İran ambargosu dedikleri şey aslında Türkiye gibi bir ülke için tam bir nimet. Herkesin ABD’nin ambargosu zannettiği Türkiye’nin BM’de de altına imza attığı şekliyle olay şudur: İran’dan doğal gaz ya da petrol alacaksan karşılığında para verme çünkü İran’ın bu parayı terör finansmanında kullandığı ile ilgili endişeler var onun yerine gıda ve sağlık ürünü olarak mal ver. Yani ticaretin en eski yöntemi olan takası öngören bir sistem. Ve Türkiye gibi enerji bağımlısı bir ülke için tam bir piyango. Yani İran’a diyorsunuz ki senden 100 liralık petrol alırsam sana 100 liralık buğday, un, sağlık malzemesi vb veririm.

Türkiye’nin tamamen lehine olan bu sistem gereği ticaret başlıyor. Ama beklendiği üzere bizimkiler bunu nasıl suistimal eder ve yolumuzu buluruz diye oturup planlar yapıyorlar.

Kabaca söylersek; hayali faturalar, komisyonlar, hiç gelmemiş doğalgaz, hiç gitmemiş buğday ve sonuçta büyük bir kirli para trafiği. Bu ticaretin elbette İran’da da bir ayağı var. Karşılıklı olarak hem burası hem orası bu yolsuzluktan nemalanıyor.

Erdoğan ve çetesi bu ticaretten yüksek paralar kazanırken aslında olan İran’a oluyor. Bu ticarette esas dolandırılan İran.

İran kendi 17 Aralık’ını kendisi başlattı

İran’da baştakiler değişince bizimkilerin iş tuttuğu adamlara yönelik soruşturma açılıyor ve bizimkilerin İran ayağındaki adamları tutuklanıyor. Yani İran kendi 17 Aralık’ını kendisi başlatıyor ve Zencani şahsında bildiğimiz işadamı ve ekibini idama mahkum ediyor. İran idam cezasını hapse çevirmek bir şart sunuyor, “benim paramı getir”.

Yani İran’ın ambargoyu takmadınız, bizimle ticaret yaptınız gibi bir durumu yok zaten yukarıda da söylediğimiz gibi yapılan ticaret uluslararası anlaşmaların bir gereği. Bizim tek başımıza aldığımız bir karar da değil. Bir çok ülke benzer yöntemlerle İran ile bu ticareti yapıyor.

29 yaşında bir İranlı gencin Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bakanlarını hizaya çektiği bir durumla karşı karşı olduğumuzu herhalde duymayan kalmamıştır. Uzun yıllar devlette çalışmış bir tanesinin “Senin önüne yatarım” demesine mi ağlarsınız, bir hırsızı takip eden polisleri takip ettirdiğine mi? Pişkin diğer bir bakanın ayakkabı ve takım elbise çantasında rüşvet aldığının görüntüleri ve yasal telefon kayıtları malumunuz. Kola takılan saate takılmayın Çağlayan’ın Erdoğan adına yönettiği komisyonculukta o para bile değil.

ABD’lilerin zamanında Ali Babacan’a sakın bu işlere girmeyin diye uyardıkları ve herşeyden haberlerinin olduğunu kendisine ilettiklerini Ankara’daki bütün gazeteciler bilir. Zaten Reza’nın bir hırsız olduğu ile ilgili haberleri ilk yapan Yeni Şafak ve Akşam gazeteleridir.

Gelelim başlıktaki meseleye. Bütün bu işlerin muhatabı olan İran’ın neden sesi soluğu çıkmıyor. Ne Reza Türkiye’de yakalandığında ne de ABD’de yakalandığında diplomatik hiç bir girişimde bulunmayan İran’ın  mağdur olduğu halde sessiz kalması ilginç değil mi? Yoksa mağduriyet zannettiğimiz bu çarkta fazlası ile istediklerini almış olabilirler mi?

Erdoğan’ın ecdad ecdad diye tepindiği bin yıllık devlet geleneğini iğfal edercesine ikinci evim demesi boşuna değil mi yoksa? Devlet kademelerinde ne kadar etkili oldukları, Hakan Fidan ile nasıl iş tuttukları, kendi istihbarat birimlerinin Türkiye’de nasıl at koşturdukları bir çok kez belgeleri ile yayınlandı.

Nasıl bir devlet ki, başka bir devletin bu kadar içine girmesine müsaade etmiş diyemeyiz aslında. Devlet aklı bunları tespit edip yakalamış ve gereğini yapmış ama devletin başındaki adamlar bu işin içinde olunca maalesef fatura vazifesini yapanlara çıkmış.

Kim milliymiş, kim önden bahşişi alıp gereğini yapmış ortaya çıkacak

Reza’yı ve bağlantılarını deşifre eden, İranlı istihbaratçıları donlarına kadar ortaya döken insanlar bugün hapiste. Bu bile her şeyi anlatmıyor mu? Kim milliymiş kim bu ülkeyi peşkeş çekmiş resim aralanmaya başladıkça suç üstü yakalananların öfkesi daha da artacak.

İsrail için dünyadaki olan biten her şeyi kontrol ettiği şeklinde üretilen komplo teorilerinin benzeri İslam dünyası içinde İran için sıklıkla tekrarlanır. İran’ın o kadar güçlü bir devlet olduğuna şahsen inanmam. Ancak binlerce yıllık Pers devlet geleneği, diplomasi becerileri ve devrimden sonra hızlanarak artan yayılmacı siyasetlerinin getirdiği istihbarat tecrübesi ile bizimkilerden zeki oldukları ve parmaklarında oynattıkları kesin. Hiç umulmadık ülkelerle karşılıklı çıkar söz konusu olduğunda ortak çalıştıkları da bir çok kez deşifre oldu. Ehli sünnet ve bu çerçevedeki bileşenlerle her zaman bir mücadele içinde olduklarına da kimse itiraz etmez herhalde.

Devlet üst kademesinde satın alınamayacak kişilerin tasfiye olduğunu, Türk ordusunun tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşadığını, hariciyesinde diplomatların üçte birinin atıldığını, baştakilerin kirli işlerinin bütün istihbarat örgütlerinin elinde olup pazarlıklar yaptığını kayda geçelim.

Bütün yaşananları cemaat merkezli okumalar yaparak anlamlandırmaya çalışmak her zaman doğru olmaz, ancak şu da yanlış değildir; Türkiye işgale uğrasa yabancı ülkeler devlet sistemine en fazla AKP kadar zarar verirdi. Kim milliymiş, kim bu vatanın evladıymış ve kim önden bahşişi alıp gereğini yapmış eninde sonunda ortaya çıkacak. Kimsenin şüphesi olmasın.

[Barbaros J. Kartal] 18.11.2017 [TR724]

TMSF Başkanı işine gelen kısımları söylüyor [Semih Ardıç]

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Muhiddin Gülal, TMSF’nin kayyım atandığı 1.019 şirketi ne kadar iyi idare ettiklerine inanmamızı istiyor. Karşısına geçip bu şirketlere hangi hukukî ve ticarî saikle el konulduğuna dair suâl edecek gazeteci kalmayınca ‘meydan nasıl olsa boş’ diyerek bol kepçeden konuşmuş.

1.019 şirketin aktif büyüklükleri yüzde 5,5, öz kaynakları yüzde 3,5, ciroları da yüzde 30 artmış. Eskiye nazaran daha iyi vaziyettelermiş, asıl sahiplerinin elinde iken kapatılan bazı fabrikalar yeniden ayağa kaldırılmış.

Bütün bunları söylerken arada, “Satış ya da tasfiye için mahkeme kararlarını bekliyoruz.” ifadesi de geçiyor. Şirketler ve sahipleri hakkında tek mahkeme kararının olmadığının itirafı. Hal böyle iken TMSF’nin şu ana dek yaptığı ihaleli ya da ihalesiz satışların kanunen yok hükmündedir. Şifahî sözlere itimat edip başkalarının malına mülkünü üç kuruşa alan muhterislerin vay haline!

TMSF, GENEL KURUL’DAN NİYE KAÇIYOR?

Dolayısıyla Keyfî kararlarla yapılan bütün el koyma işlemlerine imza atanlar gaspın hesabını er ya da geç verecek. Dolayısıyla TMSF ve atadığı kayyımlar şirketlerde işgalcidir. Türk Ticaret Kanunu (TTK) muvacehesinde Genel Kurul ve ortakların rızası, imzası olmadan yaptıkları her icraat kendilerine tazminat cezaları olarak rücu edecektir.

TTK hükmü açık: Anonim şirketlerde genel kurul her sene yapılacak. Yönetim kurullarının genel kurula hesap vermesi şartının yerine getirilmemesi TMSF’nin çiğnediği onlarca mevzuattan sadece biridir. Ortada ne yönetim kurulu bıraktılar ne de genel kurul.

O RAKAMLAR MAKYAJLI

TMSF Başkanı planlı ve organize gaspı şirin göstermek namına makyajlı rakamlar açıklıyor. Evvela şu hususun altını çizeyim: Afedersiniz de hangi patron sizden yardım talep etti?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) saflarında İstanbul Beyoğlu’nda belediye meclis üyeliği yapmış Muhiddin Gülal gayet iyi biliyor ki Koza İpek, Boydak, Naksan, Kaynak Holding ve Zaman Gazetesi gibi sektörlerinde parmakla gösterilen holding ve şirketlerin ne öz kaynak ne ciro ne de kârlılık gibi bir meselesi vardı. Her biri imalat, istihdam deposu gibi tıkır tıkır işliyordu.

BORCU ORTAKLARA ÖDETİYORLAR!

TMSF Başkanı Gülal işleyen bir sistemi sahiplerine rağmen cebren devraldıklarını unutmuş. Kendisine nasıl rapor veriliyor, bilemem. Kulağıma gelen malumat hiç de Gülal’ın tarif ettiği gibi değil.

TMSF’nin kayyımları şirketlerin alacaklarını tahsil ediyor, amma velakin borçları ortakların sırtını yıkıyor. Şirket faal, geliri var. Vadesi gelmiş borcu ise hapisteki ortak ödeyecek. Öz kaynak tabiî artar. İnsanların elinden şirketini almışsınız. Ekseriyetini hapse atmışsınız. Aradan 16 ay geçtiği halde haklarında terör örgütünü finanse ettiklerine dair tek delil bulunamamış. Şirketler iade edilmiyor. Üstelik borçları da beş kuruş geliri kalmamış şirket sahiplerine ödetiyorlar. İcra tebligatlarını görünce taaccüp eden şirket ortakları ya da onların vekilleri TMSF’ye koşuyor. Gelin görün ki muhatapları, “Mecburen ödeyeceksiniz. İşinize gelirse.” cevabını veriyor.

SATIŞLARI İPTAL ETMEK NE DEMEK!

Evine, arabasına kadar el koymuşsunuz. Kendisi hapiste, eşi fakirlik vesikası almış.

El insaf! Bu insanlar borçları ne ile ve nasıl ödeyecek?

TMSF’nin maharetleri bunlarla mahdut değil. Fon, şirketin geçmiş dönemde ticarî faaliyetleri çerçevesinde yaptığı satışları iptal edip varlıkları geri almak gibi akla ziyan bir yola girdi. Mesela A inşaat şirketinin B şahsına sattığı daireyi ‘muvazaalı’ diye geri almaya kalkacak kadar ticaret cahili olduklarını ispat ettiler. Böyle bir mantıkla Türkiye’de bütün alışverişler, şüpheli muamelesinden nasibini alır.

Borcu ödeme, ortağın üzerine yık. Şirketin bütün kaynaklarını dilediğin gibi kullan. Ne Genel Kurul’un huzuruna çıkıp hesap ver ne de ortakların mallarını iade et! Böyle şirket idare etmeye ne var!

KİT’LERİ KURTARIN O ZAMAN

Kayyım yani devlet bir şirketi patronundan daha iyi idare edebilir mi? Kamu İktisadî Teşekkülleri (KİT) bürokratların elinde zarar rekorları kırmadı mı?

Hal-i hazırda Türkiye Taş Kömürü’nden Devlet Demiryolları’na KİT’ler her sene milyarlarca lira zarar etmiyor mu? Varlık Fonu’nu bir senede yokluk fonuna döndüren kim? Madem o kadar marifetli işletmeciler var, o kabiliyetlerini KİT’leri düzlüğe çıkarmak için kullansalar ya!

Anlaşılan 1990’ların başında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB) iflas eden Komünizm, TMSF eliyle Türkiye’de en parlak günlerini yaşıyor. TMSF Başkanı’nın sözlerinden oraya varılır ancak…

KAYYIMLAR İMZA ATMAKTAN KORKUYOR

Hakikat bambaşka… 50 bin kişiyi istihdam eden, aktif büyüklüğü 50 milyar lirayı bulan ve 19,7 milyar lira öz kaynağa sahip 1.019 şirketi, TMSF’nin idare edemeyeceğini söylemek için işletme dehası olmaya lüzum yok.

Ticaret anlık karar almayı icap ettirecek kadar çetin şartlarda yürütülüyor. Hele hele dolar kurunun, faiz ve enflasyonun kontrolden çıktığı günümüz Türkiyesinde ilave riskler ortaya çıkmıştır. Bırakın gelişmelere göre hızlı kararlar almayı, kayyımlar başına iş geleceği endişesiyle cari işlemlere bile imza atamıyor. Kayyımların, yani emanetçilerin üstesinden gelemeyeceği kadar büyük dalgalar kıyılarımıza yaklaşıyor.

ŞİRKETLERİN İÇİ BOŞALTILIYOR

Bilvesile Muhiddin Gülal’a bir hatırlatmada bulunacağım: Kayyımların kendi yakınları ve arkadaşlarına kurdurdukları şirketler üzerinden ceplerini nasıl doldurduklarını biliyor musunuz? TMSF uhdesindeki şirketlerin içi resmiyeti başkasının üzerine görünse de kayyımların bilgi ve onayı ile hareket eden şirketler marifetiyle TMSF uhdesindeki şirketlerin içi boşaltılıyor.

TMSF Başkanı, “Bakın şirketlerinizi sizden daha iyi idare ediyoruz.” nevinden içi boş sözlerle Hacı Boydak ve Akın İpek gibi duayen patronlara nispet edeceğine, emanetlere halel gelmemesi için gözünü açsın.

Şirketlerin nakit varlıklarını kullandıkları gibi borçlarını da ödesin.

Ticarî teamüllerle telif edilemeyen ve basiretli tacirlikle uzaktan yakından alakası olmayan çarpık düzene de biran evvel son versin.

Allah namerde muhtaç etmesin diye bir dua vardır.

Ben ona şunu ilave edeyim: Allah hiç bir patronu TMSF’ye muhtaç etmesin…

[Semih Ardıç] 18.11.2017 [TR724]

Netflix’den Erdoğan’a kurgu dizi salvosu [Serdar Çevik]

“O zaman bizim üslerimizi kullanmaya da tenezzül etmezsiniz ama belki Rusya kullanmak ister”

Türkiye’nin de 40 askerini gönderdiği  Norveç’teki NATO tatbikatında yaşanan bir olay üzerine Cumhurbaşkanı öfkelenir ve askerler geri çekilir.

İddiaya göre Erdoğan’ın da üzerinde bulunduğu bir afiş tatbikat esnasında atış tahtasına konulmuştur. Erdoğan bugün konuyla alakalı olarak şunları söyler:

Dün Norveç’te bir durum oldu. Düşman tablosu diye bir tablo koymuşlar. Burada Atatürk’ün resmi ve şahsımın ismi var. Hedefte bunlar. Bu haber gelince Genelkurmay Başkanımız ve AB’den sorumlu bakanımız Kanada yolundaydılar. Bizi aradılar böyle durum var. Bu tatbikat NATO tatbikatı. 40 askerimiz var, bunları çekme kararı verdik çekiyoruz dediler. Böyle bir ittifak olamaz.

“Diplomasinin ne olduğunu anlatan bir ders kitabına ihtiyacınız var!”

Türkiye’nin Erdoğan rejimi altında gittikçe sığlaşan dış politikası popüler bir Amerikan dizisinin son bölümüne [link] konu oldu.

Batı’dan istediklerini almak için Rusya’ya yakınlaşmayı bir koz olarak kullanmayı temel felsefesi haline getiren dış politikanın oluşturduğu olumsuz atmosferde başlayan dizi, Türkiye Başkanı’nın yaşattığı diplomatik bir krizle devam ediyor.

Önceki bölümlerde sağ duyusuna ve barışçıl politikalarına alıştığımız ABD Başkanının dahi çileden çıktığı krizin ardından Türkiye Başkanının gözlerinin içine öfkeyle bakarak sarfettiği cümle bu: “Sizin diplomasinin ne olduğunu anlatan bir ders kitabına ihtiyacınız var!”

Şu an ikinci sezonu yayınlanmakta olan Designated Survivor, ABD tarihinin karşı karşıya kaldığı en büyük saldırı niteliğinde olan distopik bir felaket kurgusuyla başlıyor.

ABD Başkanı, senatoda “ulusa sesleniş” konuşması yaptığı akşam, devlet yönetiminde görev alan herkes senatoda başkanı dinleyecektir.

Aynı ortamda bulunan kişilerin tamamını etkileyecek bir saldırı olması ihtimaline karşı bir bakan “designated survivor” olarak seçilmektedir. “Hayatta kalan seçilmiş” sadece ilgili güvenlik birimlerinin bildiği gizli bir yere götürülür. Bir saldırı olursa ve yöneticiler hayatlarını kaybederse bu kişi ülkenin yönetimine geçecektir.

Ulusa Sesleniş konuşmasının yapıldığı gece de dünya çok büyük bir saldırıya şahit olur; başkan, kongre üyeleri ve bakanların neredeyse tamamı hayatını kaybeder. Şehircilik bakanı olan Tom Kirkman ise “seçilmiş kişi”dir ve başkanlık görevini üstlenir.

ABC yapımı bir dizi olan Designated Survivor, ABD’nin yaşadığı bu felaketin ardından nasıl toparlanacağını, Tom Kirkman’ın Amerikan halkına ve dünyaya neler sunacağını anlatır.

Dizinin 2. Sezonunun 7. Bölümünde ise tema Türkiye Başkanı’nın yapacağı Washington ziyaretidir.

Bölümde ABD ile Türkiye’nin yaşadığı krizlerden “Gülen’in iadesi”, Türkiye’nin NATO’yu Rusya’ya yakınlaşmakla tehdit etmesi, Erdoğan’ın “diplomasinin ne olduğundan haberi olmadığını” satır aralarında aktaran üslubu ve kaba davranışlarına değiniliyor.

Türkiye Başkanı’nı canlandıran karakterin ismi Turan.

Turan’ın diziye girişi Beyaz Saray bahçesinde yapılan bir basın toplantısıyla oluyor. Toplantıda önceden hazırlanan konuşmalar ışığında ABD ve Türkiye’nin uzun yıllardır devam ettirdikleri ittifak vurgulanacak ve resmi ziyaretlere bir giriş yapılacakken Turan konuşma metninin dışına çıkıyor.

Georgetown Üniversitesi’nde bir akademisyen olan, demokrasi ve barışa verdiği değerle bilinen Türk bir hocayı (Nuri Şahin), ülkesinde gerçekleşen başarısız darbe girişiminden sorumlu tutan Turan, Başkan Kirkman’dan Şahin’in Türkiye’ye iade edilmesini istiyor.

ABD başkanı ise bu talebi şöyle cevaplıyor:

“Başkan Turan ile aramızda bu konuda fikir farklılıkları var. Nuri Şahin, Georgetown Üniversitesi’nde misafir bir öğretim üyesidir. Kanunlara uyduğu sürece ülkemizde kalmaya devam edebilir.”

Yarıda kesilen basın toplantısının ardından başkanın ofisinde görüşmeye geçiliyor. Burada Kirkman, Turan’ın ortak konuşma metninin dışına çıkmasını eleştiriyor ve diplomasiye dair hiçbir şey bilmediğini söylüyor.

Agresif tavırları baskın şekilde hissedilen Turan, Nuri Şahin’in Türkiye’de bir darbe girişiminin arkasında olduğunu ve darbe girişiminde insanların öldüğünü söyleyerek Şahin’i katil olarak tanımlıyor.

Ancak ABD başkanı, istihbarat kaynaklarının bu şekilde söylemediğini ve istihabaratlar ışığında Şahin’in masum olduğunu ifade ediyor. Bundan sonra senaryonun Türkiye’nin dış politikasını özetleyen kısmına geliniyor:

“Türkiye, ABD’yi NATO’dan çekilmekle ve üslerini Rusya’ya açmakla tehdit ediyor…”

Bu tehdit üzerine, danışmanları Başkan Kirkman’a, Türkiye’nin Rusyayla yakınlaşmasının NATO için büyük bir risk olduğunu söyleyerek Şahin’in iade edilmesini tavsiye ediyorlar.

Başkan ise Turan’ın “Kendi demokrasileri altında barınabilecek bir diktatör olmayı denediğini ve verecekleri tavizlerin demokrasiden geri atmak olacağını,” söyleyerek bu öneriyi reddediyor.

Bu olayların üzerine Kirkman, Nuri Şahin’le görüşme ayarlanmasını istiyor ve Beyaz Saray’da Şahin’i kabul ediyor.

Başkan ile Şahin arasında geçen görüşmede, Gülen’in verdiği röportajlarda söylediklerine benzer bir şekilde Şahin, ABD’nin kendisini Türkiye’ye iade etmek istemesi durumunda bunu kabullenebileceğini söylüyor.

Kendisinin bir devrimci olduğunu söyleyen Şahin, Turan’ın gitmesini istediğini ama bunun sadece demokrasiyle gerçekleşmesini destekleyeceğini söylüyor ve demokrasinin önemini vurguluyor.

Şahin, kendi durumunu Nathan Hale’in (18. Yüzyıl sonlarında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanlarından biri) durumuna benzetiyor.

Kirkman ise Hale’in de kendisi gibi bir öğretmen olduğunu söylüyor Şahin’e ve “Ülkemde güvende olduğunu bilmeni isterim. Yaptıklarına hayranım. Ve umarım yakın bir günde evine dönebilirsin.”  diye ekliyor.

ABD Başkanı, Turan’ın yaptığı diğer stratejik hataları, Türkiye’nin isteklerine karşı birer koz olarak kullanıyor ve isteklerini reddediyor.

Designated Survivor’ın ilgili bölümünün ne kadar realist bir senaryoya sahip olduğu bir soru işaretiyken cevap Erdoğan tarafından verildi. Üstelik de NATO’nun bir sanal simülasyon eğitiminde Atatürk’ün heykelinin düşman devlet liderlerinden biri ve kendisinin isminin düşmanlarla işbirliği yapan bir lider olarak geçirilmesinden hareketle:

‘Böyle bir ittifak olamaz!’

[Serdar Çevik] 18.11.2017 [TR724]

Reza demir kafeste, öter aheste aheste…[Bülent Keneş]

İnsanın en güçlü içgüdüsünün hayatta kalma dürtüsü olduğu söylenir. İnsanın ‘siyasal hayvan’ adıyla da anılan güç muhterisi bir türü olan siyasetçilerin büyük çoğunluğu içinse buna siyaseten ayakta kalma ve hep daha fazla güç peşinde olma güdüsü de eklenir.

Hayatta kalma güdüsü Allah’ın bahşettiği, yani insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir karakteristiğidir. Aynı zamanda yaşamı boyunca ıslah edilmesi için uğraşılması gerekecek olan en güçlü hayvani yönüne de tekabül eder. Hak, hukuk, ahlak, başkalarına saygı, öz saygı, onur, haysiyet, kültür, medeniyet vesaire ise insanın hayatta kalma güdüsünden sonra gelir.

İnsanın en vahşi, en hayvani yönüne karşılık gelen hayatta kalma dürtüsü tehdit edildiğinde, özellikle medenileşme tekamülünü gerçekleştirememiş, insan olma kemaline erişememiş olanlarda oluşturacağı tepkiler vahim olabilir. Varlığına yönelik bir tehdit algılaması durumunda ne pahasına olursa olsun hayatta ya da ayakta kalma güdüsü, sonradan edinilmiş tüm medeni, sosyal, kültürel, ahlaki, hukuki değer ve edinimlere galebe çalabilir.

Böyle durumlarda insan olabilmenin ve insan kalabilmenin gerektirdiği ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamağı teşkil eden hayatta kalma güdüsü karşısında hiyerarşinin tüm üst basamakları bir anda önemini yitirir. Hayatta kalma güdüsü tek belirleyici haline geldiğinde medeniyet, kültür, evrensel insani değerler, hukuk, ahlak ve hatta onur ve haysiyet bile önemini kaybedebilir.

SUÇA BATMIŞ TAİFENİN AYAKTA KALMA GÜDÜSÜ

Türkiye’de 17/25 Aralık 2013’ten bu yana yaşananlar tam olarak budur. İhtirasları ve hep daha fazla güce susamışlıklarıyla mükemmel birer ‘siyasal hayvan’ olan Erdoğan ve çevresindekiler, aldıkları rüşvetlerin, haraçların, komisyonların, yaptıkları hukuk dışı işlemlerin, işledikleri uluslararası insanlık suçlarının en azından bir kısmının ortalığa saçılmasıyla, bunların binde hatta milyonda biri olduğunda medeni ülkelerde verilen tepkilerin bir benzerini vermek yerine, en ilkel, en vahşi güdülerini harekete geçirmiş, hayatta ve ayakta kalabilme uğruna kendilerini insanlıktan çıkaran tüm değerleri ve ilkeleri devre dışı bırakmışlardır.

Bir komplo ve oyun ustası olan Erdoğan ve çevresindekiler, Allah’ın en temel ihtiyaç olarak insana bahsettiği hayatta kalma güdüsünün gereklerini tabii ve ani reflekslerle değil, son derece planlı, programlı, uzun erimli şeytani hamlelerle, örgütlü kötülüklerle gerçekleştirmeye çabalamıştır. Hukukun kendilerini verdiği yetki ve sorumluluklar çerçevesinde hareket eden savcı, hâkim ve polislerin, ta 2009 yılında başlattıkları bir soruşturmanın kendilerini götürdüğü iz üzerinden, 17/25 Aralık 2013 uluslararası rüşvet ve yolsuzluk ağını bir ucundan yakalamalarına dair erkenden edindikleri istihbarat Erdoğan ve çevresindekilerin ayakta kalma güdüsünü derhal harekete geçirmiştir.

Soruşturmanın önemli noktalarında yer alan emniyet amirlerinden Yasin Topçu’nun hapse atılmadan hemen önce gazete ve televizyonlara verdiği söyleşilerde anlatmaya çalıştığı 17/25 Aralık kronolojisi ile birlikte Türkiye’de bu soruşturma sonrası yaşanan demokrasi ve hukuk garabetleri de Erdoğan ve taifesinin ayakta kalma güdüsüyle tüm insani, medeni, ahlaki ve hukuki değerlerden nasıl bir anda vaz geçtiklerini gösterir nitelikteydi.

İNSANI İNSAN YAPAN NE VARSA VAZGEÇTİLER

Erdoğan, vahşi hayatta kalma güdüsüyle derhal harekete geçmiş, henüz hukuki hamlelerle karşı karşıya kalmadan ön alıcı (pre-emptive) Bizans oyunlarına girişmişti. Şeytani bir senaryoyla 2013 Kasım’ında dershane tartışmasını yeniden alevlendirmiş ve 2009’da başlayan uzun ve kapsamlı bir soruşturmanın dehşet veren bir verimi olarak her halükârda ortalığa saçılacak olan pisliklerinin 17/25 Aralık’ta ortaya dökülmesini hükümetinin dershaneleri kapatma kararına karşı Hizmet Hareketi’nin intikam operasyonu olarak sunmayı başarmıştır. Bunu başarabilmek için, yukarıda kısmen saydığımız bir insanı insan yapan ne varsa hepsinden birden taammüden vazgeçmiştir.

Bununla da kalmamış, aldıkları rüşvetler karşılığında işledikleri uluslararası suçların boyutlarını en iyi kendileri bildikleri için, yakalarını ele verdikleri korkunç günahlarının üzerine gidilmesi durumunda, daha ne tür pisliklerinin ortalığa saçılabileceğini en iyi kendileri bildiklerinden, o güne kadar Türkiye adına bildiğimiz ne varsa tarumar etmişlerdir. Hakikaten de demokratik bir hukuk devleti olma çabasındaki Türkiye’nin yerel ve uluslararası tüm yapı taşlarını dinamitlemiş, toplumu temel insani değerlerden ve medeni ilkelerden nefret eder hale getirecek korkunç bir propaganda ve endoktrinasyon kampanyası başlatmıştır.

Ayakta kalma güdüsüyle dün neye karşıysa bugün ona dönüşmüş, ideolojik olarak zıddına evrilmiş, demokratik hukuk ve medeni normlar çerçevesinde işleyen bütün kurum ve mekanizmaları, yargı ve güvenlik bürokrasisinin yanı sıra medya ve sivil toplumu da yok etmiştir. İşlediği suçların uluslararası niteliğinden ötürü sadece yurt içinde hukukun kırıntısını bırakmamanın hayatta kalmasına yetmeyeceğini bildiğinden Türkiye’nin yönünü de ait olduğu dünyadan ters yöne çevirmiş, kendi dizginleri ile birlikte ülkenin dümenini daha düne kadar mücadele ettiği Ergenekoncu Avrasyacıların eline vermiştir. Erdoğan, Türkiye’nin tüm müesses hukuk düzenini, dış politik ve güvenlik paradigmalarını altüst eden bu akıl dışı hamleleriyle başına gelecek olan fırtınaya karşı kendince ön alıcı bir çaba sergilemiştir.

ERDOĞAN’INKİ TERCİH DEĞİL, MECBURİYET

Erdoğan’ın Ergenekoncuların önünde onursuzca diz çöküp önce Avrasyacılığa, akabinde komik ve acınası durumlara düşme pahasına Kemalizme dümen kırmasının bir tercihten öte bir mecburiyet olduğunu görmek için kör olmamak yeterli. Erdoğan, özellikle Suriye ve İran bağlamında olmak üzere insanlığa karşı işlediği ulusal ve uluslararası suçlardan dolayı hesap vermemek, yani ne pahasına olursa olsun hayatta ve ayakta kalmak güdüsüyle bildiğimiz Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak ne varsa yapmak üzere uzun vadeli bir programı devreye sokmuştur.

AB ve ABD ile ilişkilerin dinamitlemesinin arkasında da Türkiye’nin ulusal güvenliğinden ve milli çıkarlarından ziyade Erdoğan ve kirli avenesinin işledikleri suçlardan hesap vermeksizin yakalarını kurtarma güdüsü bulunmaktadır. Aynı motivasyonla Türkiye’de hak ve hukukun, tarafsız ve bağımsız bir yargının kırıntısını bile bırakmayan Erdoğan, ülkeyi uluslararası hukukun etki alanının dışına taşıyacak hamleleri birbiri ardı sıra devreye sokmuştur.

Çin, İran, Rusya ekseninde mekik dokumaya başlayan Erdoğan, tek ses haline getirdiği medya imkanlarıyla Türkiye’nin medeni dünyayla irtibatını sağlayan iki ana köprü durumundaki Batı, NATO ve ABD’ye yönelik düşmanca bir hissiyatı topluma yaymayı başarmıştır. Bu düşmanlığı Çin’den orta menzilli füze alımı, Rusya’dan S-400 füzeleri alımı gibi hamleler üzerinden NATO ile fiili bir yol ayrımına kadar vardırmıştır. Türkiye’nin milli güvenlik ihtiyaçlarına ve ulusal çıkarlarına değil, Erdoğan’ın ayakta kalma ihtiyaçlarına tekabül eden bu hamleler, ülkeye telafisi oldukça zor uzun erimli büyük zararlar verme riskini beraberinde getirmiştir.

‘GÜVENİLİR ORTAK’ GÖRÜLMEME FASLI GERİDE KALDI

Erdoğan’ın eylemleri, Türkiye’nin uluslararası stratejik ortakları nezdinde artık güvenilir bir ortak olarak görülmeme faslını da geride bırakmış, ülkeyi net bir hasım olarak algılanır duruma sokmuştur. Erdoğan’ın kişisel ihtiyaçları için rayından çıkardığı Türkiye, ihtiyaç duyduğunda NATO tarafından korunmayı hak etme vasfını büyük ölçüde yitirmiş, F-35 gibi en modern savaş uçaklarını üretme projesinden dışlanması bile gündeme gelmiştir.

Gırtlağına kadar pisliğe batmış Erdoğan’ın her şeye rağmen ayakta kalmak için uyguladığı stratejinin algoritması, her ne kadar uygulaması büyük bir Şark kurnazlığı ve üçkağıtçılık mahareti gerektirse de, aslında basit bir mantığa dayanıyor: Olaylar ve olgular arasındaki nedensellik ilişkisini ters yüz etmek. Normal bir insanı bağlayan en temel insani, ahlaki, hukuki ilke ve değerlerin hiçbiriyle kendisini bağlı hissetmeyen Erdoğan ve taifesi, şeytani senaryolarla sebepleri sonuç, sonuçları sebep gibi gösterebilme becerisini defalarca gösterdi.

Erdoğan ve taifesi bu becerileri sayesinde, her şeyi kontrol edebildikleri, kontrol edemediklerini ise hiçbir sınır tanımayan ahlaksız ve hukuksuz yöntemlerle kolayca yok edebildikleri, ulusal ölçekte istedikleri her sonucu almayı başardılar. Uluslararası düzlemin mekaniği ise elbette ki başka. Uluslararası alanda tek başlarına kontrol ya da yok etmeleri mümkün olmayan iç içe geçmiş sayısız parametrenin üstesinden gelmeleri o kadar kolay olmayacak haliyle. Michael Flynn ve benzerleri ile girdikleri kirli ilişkilerle yapmaya çalıştıkları şeytanlıkların ellerine ayaklarına nasıl dolaştığını hatırda tutacak olursak, Papaz’ın her zaman pilav yiyemeyeceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

YERELDE YAPTIKLARI KÜRESELDE SONUÇ VERİR Mİ?

Bu tabii ki, Türkiye ölçeğinde yaptıklarını uluslararası ölçekte hiç denemeyecekleri anlamına gelmiyor. Neticede 17/25 Aralık’ta uyguladıkları sebep-sonuç ilişkisini ters yüz eden ahlaksız oyun planının bir benzerini şimdi Reza Zarrab davasında da uygulamaya çalışıyorlar. Ama nafile. Bu badireden yakalarını kolay kolay kurtaramayacaklar gibi. Olur da ülkenin hayati ulusal çıkarlarından verecekleri bonkör tavizlerle kendilerini bir şekilde kurtarmayı başarsalar dahi Türkiye’nin her halükârda çok büyük bedeller ödemesine sebep olacaklar.

Ne demek istediğimizi anlamak isteyen, Ortadoğu’da Türkiye gibi sıradan bir bölgesel güç olan Suudi Arabistan’daki gelişmeleri yakından izlemeli. Aşiretler ve hanedan ailesi üyeleri arasında menfaat paylaşımı üzerine kurulu müthiş bir dengeye dayalı Suudi sosyo-politik sisteminde bugün yapılanların normalde onda birinin bile yapılması ülkeyi dökülmüş civa gibi dağıtabilirdi. Suudilerin, hanedan içi dengeler ve hanedan içi aktörlerle farklı ittifak ilişkileri geliştiren aşiretlerin oluşturduğu bir düzene kendi iç dinamikleriyle çomak sokma ihtimalleri hiç yoktu.

Bir gecede yüz milyarlarca doların el değiştirdiği, burnundan kıl aldırmayan onlarca muktedirin apoletlerinin söküldüğü Suudi Arabistan’daki uluslararası garantili bu büyük hamleyi analiz etmek Erdoğan ve avEnelerinin neyle karşı karşıya olduklarını anlamak için yol gösterici olabilir. ABD’ye bağımlı orta ölçekli bir güç olan Suudi yönetiminin kendisine müsaade edildiği ölçüde borusunun öttüğü Ortadoğu’da, bölgesel kirli para trafiğinin önemli aktörlerinden Lübnan Başbakanı Hariri’ye neler yapabildiğini doğru anlayabilirsek, Reza Zarrab’ın kapatıldığı demir kafeste Amerikan yargı mercileriyle yaptığı anlaşmayla aheste aheste ötmesi durumunda Türkiye’de olabilecekleri ucundan kıyısından tahmin edebiliriz.

REZA’NIN HAYATTA, ERDOĞAN’IN AYAKTA KALMA GÜDÜLERİ

Suudi Arabistan gibi bir ülke, kendi başına üstesinden gelemeyeceği radikal bir dönüşümü gerçekleştirdiği esnada, bölgenin tüm diğer kirli aktörleri gibi Erdoğan’la yakın ilişki içerisinde bulunan, Hariri’yi alıkoyabilmesi, dünyanın en büyük gücü ABD’nin İran yaptırımlarını ihlalden Suriye’de işlediği insanlık suçlarına, oradan Flynn’ın da denklemde olduğu Rusya ile netameli ilişkilerine varıncaya kadar kirli yakasından yakaladıkları birilerine neler yapabileceğini varın siz tahmin edin.

Amaca götüren her yolu mubah gören Erdoğan ve taifesinin uğruna insanlıklarını feda ettikleri siyaseten hayatta kalma, iktidara sımsıkı sarılma güdüleri bakalım bu sefer de kendilerini korumaya yetebilecek mi? Acaba Reza’nın hayatta kalma dürtüsünün fendi Erdoğan ve taifesinin ayakta kalma güdüsünü yenebilecek mi? Bekleyip göreceğiz…

[Bülent Keneş] 18.11.2017 [TR724]

Hizmet eleştirileri ve hayal kırıklığı [Bülent Korucu]

Ahmet Kuru, Gökhan Bacık ve Özgür Koca gibi akademisyenlerin yönettiği ‘kıtalararası’ internet sitesi öncülüğünde bir tartışma yürüyor. Diğer İslami hareketlerle birlikte Hizmet Hareketi’nin eleştirildiği yazılar yayınlanıyor. Daha önce Mavi Yorum’da benzer bir çaba içine girmişlerdi. Uzun bir sessizlikten sonra yeni mecrada tekrar karşımızdalar. Amacın bir özeleştiri süreci başlatmak olduğu anlaşılıyor. Fikir çatışmalarının, hareketin dönüşümüne ve yeni ulaştığı zeminlerde yenilenmiş olarak var olmasına katkı yapacağını düşünüyorum. Yeni taşınılan coğrafyalarda eski sistemi ve alışkanlıkları sürdürmek imkansız. Bu tür tartışmalar görünür halde yapılmazsa, gıybet virüsünün yayılmasına zemin hazırlanmış olur. Tedavi etmeden yen içinde bırakılan kol, kangrene dönüşüp bütün vücudu bitirebilir.

Tartışmanın taraflarının anlaşamadığı bir nokta zamanlama konusu. Haksız bir baskı ve zulme varan uygulamalar sürerken, eleştiri ve özeleştiriyi doğru bulmayanlar itiraz ediyor. Karşı taraf ise hazır deprem yıkmışken yeni binanın sağlam olması için tartışmanın tam zamanı görüşünde. Biraz Nasrettin Hoca gibi olacak ama iki görüşün de haklı yanları var. Önceliğin enkaz altındakileri çıkarmak olduğuna katılıyorum. Onların üzerine yeni bina yapılamaz. Onlar göçük altındayken her adımın büyük titizlikle atılması gerekiyor. Bir an önce enkazı kaldıralım acullüğü ile dozerle girmek ise kabul edilemez. Ancak binanın hatalarını konuşmanın kurtarma faaliyetlerine faydası da yadsınamaz. Zira artçı sarsıntılar devam ediyor. Binanın zayıf kolonlarını bilmek bu açıdan önemli. Burada öncelik tespitinin ve kullanılan araçların zamanlamadan önemli ve belirleyici olduğu kanaatindeyim.

Tartışmanın platformu doğru mu? sorusuna benim cevabım evet. Daha doğrusu tartışma başlarken güçlü bir evetti; şimdi biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Sosyal bilimler alanında iyi yetişmiş ve Hizmet Hareketi’ne önyargısız yaklaşabilecek donanıma sahip bir bilim adamı topluluğunun bulunduğu zemin olarak gördüm. Mavi Yorum’dan itibaren ilgiyle takip ettim. ‘Gece kondu peygamberlik’ gibi konularda birbirlerini de eleştiren performans umudumu artırmıştı. Ancak, Ahmet Kuru’nun ‘liderler, prensipler ve peygamber örneği problemi’ başlıklı yazısı beni yeni bir değerlendirme yapmaya itti. Herşeye rağmen hala cevabım evet.

Kuru’nun yazısından neden hayal kırıklığı yaşadığıma gelince; enkaz altındakileri kurtarmayı öncelemediği ve enkaza dozerle daldığını düşünüyorum. Şu paragraf yazının nirengi noktası: “Bunun ötesinde Gülen, son süreçte de yaşanan acıları “peygamber yolunun kaderi” olarak tanımlayan konuşmalar yapmaktadır. Bu kaderci vurgu barışçıl kalma ve intihara varabilecek depresyonlardan kaçınma adına faydalı görülse bile, en azından iki açıdan mahzurludur. Birincisi, cemaat içindeki karar vericilerin hatalarının sorgulanmasını engellemektedir. İkincisi, takipçilerinin yaşananlar hakkında eleştirel bir bakışla dersler çıkarmasına mani olmaktadır.” Dışarıdakilerin barışçıl, içeridekilerin psikolojik olarak sağlıklı olması, yani enkaz altındakilerin güvenliği birinci öncelik olması gerekir. Tam da bunun için ‘Hocaefendi’ doğru yapıyor. Cezaevinde ruh sağlığını korumanın önemli bir yolu ‘dava düşüncesi’ ve dini pratik. Sol düşünce ya da Kürt meselesinden dolayı cezaevine girenlerde de bunu test edebiliriz. Ama konumuz hizmet mensupları. Yazar ve iyi bir sosyal bilimci olan Şahin Alpay, Silivri’den yazdığı mektupta bunu şöyle tespit ediyor: “Bazı şeyleri hapiste daha iyi anladım. Bunlardan biri, dinin ve özellikle dindarlığın ne demek olduğu. Teorik olarak anlamıştım, ama şimdi pratikte de görüyorum. Dini inançlar, insanoğlunun karşılaştığı felaketlerle başa çıkabilmesi için vazgeçilmez. Dindar insanlar arasında yaşayarak, dindarlığın inanç kadar ibadet olduğunu da daha iyi anlıyorum.”

Dışarıdakilerin barışçıl kalabilmesi de en az bunun kadar önemli. Hayattaki herşeyini kaybetmiş evine ekmek götüremeyen bir baba ya da annesi cezaevinde işkence gören yirmili yaşlarda bir genci, karşı şiddet ve terör tuzağına düşürmemek adına ne söyleyeceksiniz? Hareket mensuplarının suçsuz ve mağdur olarak kalmasını nasıl temin edeceksiniz. Hizmet, ’İslam’ın özünde şiddet üretmek vardır’ önyargısı taşıyan Dünyadaki algıyı değiştirebilecek neredeyse tek örnek. Böylesine bir baskı ortamında bile barışçıl kalabilmek için Fethullah Gülen’in gönüllülerine yaptığı motive edici konuşmalar sadece takdiri hak ediyor.

Dini bir cemaatin ve onun fikir önderinin kendini Kuran ve sünnetten referanslarla tanımlamasından daha doğal ne olabilir? Teşbihte hata olmasın bir Marksistin Kapital’e atıf yapmasını eleştirmek kadar absürt. Muhataplar, Kuran’ı sadece mezarlıklarda ve anlamını bilmeden okumayı önermeyecek kadar meseleye vakıflar. O halde meramlarını daha anlaşılır ifade etmeleri gerekiyor.

Kuru atıf yaptığı için önemsediğini anladığımız Bediüzzaman, Haşir (yeniden diriliş)in gerekliliğini anlatırken hep bu argümanları kullanır. Gençlere, çocuklara, mazlumlara ve yaşlılara nasıl teselli olduğunu vurgular. Menderes Hükümetlerine bir dönem verdiği destekten sonra, maruz kalınan kitlesel tutuklamalara aynı mantıkla yaklaşabilir miyiz?

Kuru’nun doğrudan Gülen’i hedef alması ve bunun yapış şeklini enkaza boldozerle girmek olarak görüyorum. Hayal kırıklığımı büyüten paragraf şöyle: “Daha genel bir sorun da şudur: Birçok konuda birbirine zıt peygamber örnekleri bulmak mümkündür. O yüzden bu örneklerin güncel değerlendirmelerde birebir kullanılması çelişkilere yol açar. Mesela Gülen’in vurguladığı bir örneğe göre Hz. Musa birisinin ölümüne sebebiyet verdiği suçlamasına karşı teslim olmayıp şehri terk etmiştir; bu örneğe bakarak adaletin olmadığı bir ülkeden kaçmak ve oraya dönmemek meşru görülebilir. Ama aksi örnekler de –özellikle lider konumundakiler için– bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in takipçilerinden hepsi hicret edene kadar beklediği ve Hz. Ali dışında arkada kimseyi bırakmayan bir liderlik örneği sergilediği hatırlatılabilir.”

Bu cümleler Kuru’ya yakıştıramadığım bir belaltı vuruş olmuş. Gülen, 18 yıldır yurt dışında yaşıyor ve Kuru’nun bunu eleştiren bir cümlesini hatırlamıyorum. Gülen’in son bir yıl içinde çıkmış gibi bir algı oluşturmak doğru değil. AKP trolleri gibi dönsün yargılansın saçmalığına destek verdiğini sanmıyorum. O halde tezini güçlendirme kaygısı ön plana çıkıyor olmalı. Bu herhalde bir bilim adamı için en büyük vartalardandır. Kaldı ki tarihi veriler Kuru’nun ‘Peygamber herkesin çıkmasını bekledi’ tezini doğrulamıyor. Amcası Hz. Abbas en bilinenleri olmak üzere onlarca sahabinin Mekke’de kaldığını biliyoruz. Hatta yaşandığı günlerde bazı sahabiler tarafından ‘başarısızlık’ olarak görülen ama Kuran’ın Fetih olarak adlandırdığı Hudeybiye olayı anlatılırken şunu görüyoruz. Kuran, savaştan alıkoymanın gerekçesi olarak sahabinin bilmediği mümin kadın ve erkeklerin öldürülme riskini vurguluyor. (Fetih/25)

Kuru, Gülen’in başarısızlığın hesabını vermesi gerektiğini savunuyor. Prensipler önemlidir ana fikirli bir yazıda başarının bir ölçüt olarak sunulması bence çelişki. Ama daha önemlisi başarının tanımlanmamış olması. Mesala bana göre böylesine büyük bir camianın şiddete bulaşmayan alternatif bir model ortaya koyması başarıdır. Ya da yüksek bütçeli kurumların içinden mali kaynakları suistimal eden örneklerin yok denecek kadar az olması başarıdır. Bütçelerin doğru ve verimli kullanılıp kullanılmadığı konusunda eleştirilerin bir kısmına hak veriyorum. Fakat bir yolsuzluk olduğunu AKP bile iddia edemiyor. O kadar incelemeden sonra komik ve dayanaksız suçlamalar dışında bir iddia ortaya koyamadılar. Aksi olsa ortalığı inletirlerdi. Hizmet kurumlarında ya da kadrolaşıldığı öne sürülen kamuda cemaatin lider kadrosu denilen kişilerin yakınlarının kayırıldığını kimse iddia edemiyor. Üç yıldır süren baskıya karşı dayanıklı moral değerleri yüksek bir topluluk ortaya çıkmış diyebiliriz.

Mağduriyetlerin bütün kabahatini Gülen’e yüklemek, hırsızın suçunu ev sahiline yıkmaktan farksız. Biat dışında hangi seçenek, Erdoğan’ın hışmını durdururdu? Biat ederek bu zulümden kurtulmak bir başarı olur muydu?

Hayal kırıklığımın bir sebebi de tartışmanın yer yer çığırından çıkarılması. Kuru’ya kendi arkadaşlarından cevap gelseydi, tartışma çok boyut kazanırdı. Hiç mi katılmadıkları bir nokta bulamadılar. Savunmacı bir refleksle ortaya çıkmaları benim için sürpriz oldu. Bu yapılsa sosyal medya üzerinde toplanan seviyesiz tepkilerin önü bir nebze alınırdı. Özgür Koca’nın yazısına gelen tepkiler de daha düzeyliydi, Koca’nın hazım kapasitesi de daha yüksekti. Sosyal medyadaki çoğu maskeli tepkicileri baz kabul etmek muhataplara savunma argümanı sağlar ama tartışmayı doğru mecraya götürmez. Amaç üzüm yemekse tabii. Samimiyetine ve heyecanına her ortamda şahitlik yapacağım İhsan Yılmaz’ın öfkesine yenilip ‘cemaatçiliği ahlaksızlık kaynağı’ olarak nitelemesi gibi kötü örnekler tartışmanın sağlıklı yürümesini engelleyecek. Hoca cemaat/cemaatçiler nüanslarıyla kendini savunur ama sosyal medyada bu çok fark edilemez ki.

Kuru’ya cevaplarda da hayal kırıklığı yaşadığım örnekler var ne yazıkki. Mesela Faik Can’ın  “Kuru’nun bu yazısında maalesef ilmîlikten, hakkaniyetten ve ahlakîlikten olabildiğince uzak…” diye söze girmesini doğru bulmadım. Keşke “O, geçmişle geleceği, dinî ve sosyal pratiklerle yoğurarak çağdaş insana ve Müslümana önemli ve örgütlü bir dünya görüşü sunabilmiştir” gibi Hocaefendi’yi anlatan cümlelerle yetinseydi. Ya da “Hocaefendi’nin Kur’an’daki peygamber kıssalarını bağlamından kopararak anlattığı ve böylece takipçilerini yanılttığı savını ileri sürüyor ama bunu herhangi bir somut veriye dayandırmıyor. Hocaefendi’nin hangi kıssayı, hangi olayla ilintili olarak bağlamından kopuk şekilde anlattığını detaylandırmıyor.” Örneğine benzer şekilde Kuru’nun görüşleriyle sınırlı tutsaydı eleştirilerini. Kişiselleştirme hem ekseni kaydırıyor, hem de savunulan tezi zayıflatıyor.

Hizmet Hareketi benim gibi bir çokları için tutunacak son dal. IŞİD ve AKP  alternatifine karşı üçüncü yol. Onu gözümüz gibi korumak ama aynı zamanda yeni şartlara adapte olacak dönüşümüne katkı yapmak hepimizin borcu. Tartışmayı onun uçurumdan önceki son çıkış olduğu bilinciyle sürdürmek zorundayız. Aynı zamanda eski halin muhal olduğunu ‘ya yeni hal ya izmihlal’ kavşağında durduğumuzu unutmamalıyız. Kuru ve Koca’nın öncülük ettiği tartışma bu yüzden çok önemli. Herkes katkı yapmalı ve meydanı sosyal medya kalemşorlarına bırakmamalı.

[Bülent Korucu] 18.11.2017 [TR724]

‘Erihnâ Yâ Bilal!’ [Bekir Salim]

Daha on bir yaşında ortaokulda öğrenmeye başladığım Fransızcayı Işıklar Askerî Lisesi’nde haftada kırk saat görmeye başlayınca, hele bir de tanımadığım mektup arkadaşıma Fransızca şiir yazma hevesine kapılıp ilâve kırk saat zaman harcayınca, Victor Hugo’nun “Les Misérables=Sefiller” romanını orijinal nüshasından okuyup, anlayıp, duygulanabilecek bir seviyeye ulaşmıştım. Farkına varmadan, okuduğum ders kitapları, roman ve şiirlerin etkisiyle tam bir Paris âşığı oluvermiştim… Sokak sokak, bina bina tanıyordum hiç gitmediğim bu şehri… Gitmek mi? O hayâllere ve rüyâlara emanetti…

Uzatmayayım… Yıllar sonra bir vesile ile Paris’e seyahat fırsatı doğdu… İlk yurtdışı seyahatim… Ne ölçüde sevindiğimi anlatacak kelime bulamıyorum…

İlk iki gün mutluluktan ayaklarım yerden kesilmişti… Harikalar diyarında, rüyâ âlemindeydim… Üçüncü günden itibaren içimde bir daralma hissetmeye başladım.  Daha on iki günüm vardı ama sıkılmaya başlamıştım. Hiç mânâ veremiyordum… Bir yandan gezip tozuyorum, diğer yandan o lezzetleri tadarken sanki biri boğazımı sıkıyordu…

Nihayet bir öğle vakti İstanbul’a döndüm. İlk işim benim için hazırlanmış “tatar böreği”ni yemek üzere Fatih semtinde oturan ablama uğramak oldu. Fatih Camii müezzini Rahmetli Şerif Duman, müminleri uşşak makamıyla öğle namazına çağırıyordu… Elimde valiz apartmanın önünde öylece çömeldim kaldım.  Sanki minareden çıkan ses tecessüm ediyor ve bulutları, gökyüzünü yararak arşa doğru yükseliyordu. O nasıl bir sesti! Hâlâ o güzellikte bir ezan dinlemedim dersem, lütfen bana inanın… On beş gün boyunca yurtdışında kalbimi ısıran, gırtlağımı sıkan neydi veya kimdi, bilemiyorum, birden bire yok olup gitmişti… Ciğerlerim alabildiğine hava dolmuş, nefes almaya başlamıştım…

Meğer, sıkıntım ezandan uzak kalmakmış.

***

Video oynatıcı
00:0000:00
2010-2011 yıllarında resim çalışmaları yapmak için iki sene Amerika’da kaldım. İki katlı bir evin üst katında ben ve ailem, alt katında ev sahibesi oturuyordu. Ezansız kalmaya tahammül edemediğimden evde bulunduğum vakitlerde, sabah ve yatsı ezanlarını mutlaka yüksek sesle ve makamlı olarak okuyordum. Bir gün ev sahibesi hanımefendi eşime, “Kocan niye ağlıyor?” diye sormuş. Eşim de ağlamadığımı, bunun namaza davet için okunan ezan olduğunu söyleyince, “özellikle sabahları o sesi duymak için uyanıyorum.” demiş.

Farklı inançtan insanların ezana olan iltifatlarına şahitliğim çoktur. Ben, bu bağlamda, ezanın bütün insanların genlerinde bir yerde saklı olduğuna inananlardanım.

O tarihlerde Hocaefendi’nin de birçok defa ziyaretine gitmiştim. Sanırım, uzun zamandır ayrı kaldığı İstanbul ezanlarını özlediğini düşünerek onun özlemini az da olsa gidermek ve belki biraz da, itiraf edeyim, iltifatına mazhar olmak arzusuyla sabah ezanını okumak istediğimi o günkü nöbetçi talebeye söyledim.

(Bu arada, istidrâdî olarak arz edeyim, sevdiğinin iltifatını istemek belki çocuksu bir beklenti ama, hangimiz çocuk değiliz ki!

Hocaefendi’yi ilk ziyaretlerimden biri yirmili yaşların başındaydı; beş altı arkadaş beraber gitmiştik. Ben konuşurken özellikle ağzımı yaya yaya, koyu bir Erzurum şivesiyle konuşmuştum ki, hemşerisi olduğumu anlayıp beni diğer arkadaşlarımdan biraz daha fazla sevsin… Boşuna bir uğraş… O, ayırt etmeden hepimizi çok seviyordu zaten…)

Evet, sabah ezanı okuyacaktım. Ezan mahalline geldim, ama baktım ki heyecandan kalbim yerinden çıkacak; iki oda ötede Hocaefendi var…  “Oğlum sen deli misin, nesin! Bu ne cüret!” diye kendi kendime kızdım ve nöbetçi talebeye, “Ağabey ben vazgeçtim ezan okumaktan!” dedim. Hocaefendi’nin talebeleri çoğu itibariyle fevkalâde mülâyim, incitirim endişesiyle konuşurken muhataplarının sesinden daha düşük bir ses tonuyla konuşan, ayak parmaklarının ucuna bakarak yürüyen edep ve zarafet timsali insanlar… Ama, edep ve zarafetine boynum bükük, o gün bana bir “Gakkoş” denk geldi ki, benden daha sert… “Ağabey okuyacağım dediniz, sizi buraya kadar getirdim, şimdi kime okutayım. Okuyun lütfen!” Fırçanın tesiriyle, tutup bir de tiz perdeden başlamadım mı ezana! Allah yardım etti, güzel okudum elhamdülillah… Biraz sonra Hocaefendi namaz kıldırmak için geldi. Zaten çok dar bir koridor… Yanımdan geçerken sandım ki bir şey söyler… Söylemedi… (Hem namaza her çıkışında çok aşırı hassaslaşıyor büyüğümüz… Namaz mevzuunda da bir hatıram var ki, onu başka bir yazıda hatırlatırsanız anlatırım.)

Öğle vakti geldi. Ben, Efendimiz (SAV)’in, yanında birisi başarılarından dolayı bir başkasını övüp takdir ettiğinde “Kardeşinin boynunu kırdın!” buyurmasındaki mânâdan habersiz hâlâ iltifat peşindeyim. Uşşak makamında, (ki âşıklar makamıdır, beni yakar), bir ezan okudum. Gene beklediğim gelmedi…

Son bir çırpınışla ikindi namazında Hicaz makamında bir ezan… Yanımdan geçerken tebessüm etti ve;

“İstanbul ezanları ne kadar güzel değil mi?” dedi.

Bana gene bir şey yok… ☺

Hocamın letâfetine, zarafetine can kurban…

***

Uzun yıllar Fatih semtinde oturdum. Fatih Caminin hemen otuz metre berisinde… Ülkeden ayrılana kadar namazlarımı hep bu camide kıldım. Sabah ezanı okunurken yaz kış demeden evin bütün pencerelerini açar o lâhûtî âleme götüren sesin bir bâd-ı saba hâlinde saçlarımızı okşayarak bizi namaza hazırlamasından tarifsiz bir mutluluk duyardım.

Sabah ezanı genellikle saba makamında okunur. Bazen bestenigâr, bazen nevâ makamında okuyanlar da olur. Allah’ın emri değil, ama, ecdat her şeyi yerli yerince çok bilinçli formüle etmiş…

İnsanların günün belli saatlerinde farklı hissiyata, değişik duygulara sahip olduğu bir vakıa… Sabah vakti dinlediğiniz bir musiki eseri akşam vakti size tatsız gelebilir. Ruh hâliyle alâkalı… Üstat Hazretlerinin 9ncu sözde namazın günün belli saatlerine tahsisindeki esrarı anlattığına benzer bir şekilde, her vakit namazın ezanını da ecdat farklı makamlarda okumuş… Şimdi, sabah ezanını evc makamında (çok canhıraş bir makamdır) okursanız uyuyan bir insanın yorganı kafasına çekmesine bile sebep olabilirsiniz. Saba makamı dingin, rahatlatıcı, huzur bahşeden, nefes aldıran, inşirah veren bir makamdır. Müezzin minareden;

“Allahüekber, Allahüekber…” derken bir sabah yeli gelir pencereden önce saçlarımızı okşar…

Sonra;

“Eşhedüenlailaheillallah…” şehadetiyle gönüllerimizi de okşamaya başlar…

Ama, benim gibi tembeller sağa döner kalkmaz, sola döner kalkmaz… Müezzin ne yapsın minareden bağırıp çağıracak, sert sözler söyleyecek hâli yok ya! Orada ecdat onu da inceden inceye düşünüp çözmüş; saba makamından hüseynî makamına ani bir geçki… Ses yükselir, kızma tonunda, adeta hâlâ uyanmayanların yüzüne soğuk su serper gibi;

“Esselatu hayrun minennevm…”

Bunun manası elbette;

“Namaz uykudan hayırlıdır.” amenna… Ama, müezzin sesini yükselterek;

“Ey hadi kardeşim kalkın daha!  Sizinle mi uğraşacağız!” şeklinde üstü örtülü bir mesaj da veriyor olabilir…

Ezan sesi, Kur’an sesi kadar insanı rahatlatan başka ne var ki!

Efendiler Efendisi (SAV) de öyle buyurmamış mı?

“Erihnâ Yâ Bilâl!”

[Bekir Salim] 18.11.2017 [TR724]

Yaprak dökümü [Vehbi Şahin]

Nereden çıktı bu sıkıntı şimdi…

Kaç gündür geçmedi.

-Yine birilerinin canı mı yanacak?

Kafasında binbir soru dolanıp duruyor sabahtan beri…

Bilse cevabını rahatlayacak belki de…

Bilmiyor ki…

Kimse de bilemez zaten, “yarın” denilen “meçhul” zaman diliminin ne getirip ne götüreceğinden…

Cevapsız soruların esaretinden kurtulmak için oflaya puflaya yerinden kalktı.

Caddeye bakan pencerenin yanına sokuldu usulca…

Güneş doğalı epey olmuştu ama hava pek aydınlık değildi.

Ağır bir kasvet vardı sanki…

-Bu havalar mı bozdu bizi?


KIŞIN HABERCİSİ

Sorunun cevabını bulmak için takvime baktı.

“Safer ayı 23 olmuş. Ay, hilâle dönmek üzere… Sıkıntının kaynağı bu mu yoksa?” dedi.

Suçu aya atınca biraz rahatladığını hissetti.

Tekrar dışarıyı seyretmeye başladı.

Cadde her zamanki gibi hareketliydi.

Araçlar, korna sesleri, işe gitme telaşı…

Olağan dışı bir şey görünmüyordu.

Kafasını azıcık sağ tarafa çevirince aradığı değişikliği buldu.

Çınar ağacı yapraklarını dökmeye başlamıştı.

-Daha yeni sararmıştı, ne zaman döküldü bunlar…

Yolun kenarı ve kaldırımın üstü sararmış yapraklarla doluydu.

“Kışın habercisi” dedi kendi kendine…


GECİKEN BAHAR

Yeni bir kış mevsimi daha kuzey yarımkürede kapıyı çalmak üzereydi.

İçini bir hüzün kapladı.

“Bahar, bu sene de gelmedi maalesef…” diye hayıflandı.

Evinden, ailesinden ayrı geçirdiği ikinci kış olacaktı bu…

Birkaç senedir yaşanan zulüm karşısında her gün umutla beklediği bahar yine gelmemişti.

-Ne uzun bir kış oldu Ya Rabbi… Bir türlü bitmedi.

Sahi bitmeyen kış ne zaman başlamıştı?

Cevabı, tarihin tozlu sayfalarında aradı.

Anadolu insanı için kış kim bilir belki de 1699’da başlamıştı.

Sonra hesap etmeye çalıştı.

-1999’a kadar tam 300 yıl…

Sene 2017 olduğuna göre…

-Vay be… 318 yıldır bitmeyen upuzun bir kış…


ASHAB-I KEHF UYANDI AMA…

“Bu kadar zamanda Ashab-ı Kehf bile çoktan uyanırdı ama biz hâlâ uyuyoruz” dedi.

Tarih uzun olunca morali bozuldu biraz.

-Birinci Dünya Savaşı’nın bitişini başlangıç kabul edersek, bizim kış 2018’de biter mi acaba?

Bu düşünceyle umutlandı.

-100 yıl sonra kış bitmiş olur böylece…

Kasvetli hava, dökülen yapraklar ruhunu nerelere sürüklemişti böyle…

Geleceğe dair ışık ararken içinden bir ses, azıcık yeşeren ümitlerini tamamen bitirdi.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın yaptığı bir konuşmayı hatırladı çünkü…

-Günler, aylar, yıllar gelip geçecek ama o bekledikleri bahar hiç gelmeyecek.

Morali bozuldu.

“Bu adam yine haklı mı çıkacak yani…” diye söylendi.


DELİĞE SÜPÜRMESE BARİ

Tekrar pencereden dışarı seyretmeye başladı.

Bir temizlik işçisi kaldırımları süpürüyordu.

-Yaprakları kanalizasyona atmasa bari…

İşçi az sonra merakını giderdi.

Çöpleri mazgala süpürmedi.

“Bravo…” dedi.

Pencereden uzaklaştı.

Sosyal medya hesabını açtı.

Eski bakanlardan Egemen Bağış’ın KKTC vatandaşı olduğu haberini gördü.

Şaşırmıştı.

-Neden şimdi?

Ne anlama geldiğini anlayınca gülümsedi.

Amerika’da başlayacak Reza Zarrab davası öncesi Egemen Bağış’ın bu hamlesi manidardı.

Ağzından “Yaprak dökümü başlamış” sözleri döküldü.


HİÇ BİTMEYECEK BİR KIŞ

Çınar ağacı, yapraklar, temizlik işçisi, çalı süpürgesi, kanalizasyon deliği başka çağrışımlar yaptı zihninde…

Erdoğan’ın eski danışmanı Cüneyt Zapsu’nun 11 yıl önce Amerikalılara söylediği bir sözünü hatırladı:

“Biz 6-7 yıl daha görevdeyiz. Başbakan Erdoğan, beni meseleleri aydınlığa kavuşturmak için gönderdi. Bu adamdan (Erdoğan) yararlanmayı bilmelisiniz. Devirmeye çalışmak yerine, delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanın.”

Zapsu ne büyük laf etmiş vakti zamanında…

Tuhaf bir duygu sardı vücudunu…

Kara bulutlar dağılır gibi oldu sanki…

“Biz baharı bekliyoruz ama… Galiba birileri için hiç bitmeyecek uzun bir kış başlıyor.” dedi.

Üzerine rehavet çökmüştü.

Yatağa uzandı.

“Hazana maruz kalmış yapraklar gibi savrulacaklar” son sözü oldu.

Uykuya dalmıştı.

[Vehbi Şahin] 18.11.2017 [TR724]

Referandum sonrası Kürdistan ve Ankara’nın ‘gazetecileri’ [Deniz Ayhan]

Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nin 25 Eylül’de yaptığı referandumun üzerinden iki aydan biraz fazlaca zaman geçti. Ankara’da AK Parti çevrelerindeki hissiyata bakılırsa, Barzani’ye ve Kürtlere büyük bir ders verilmiş havası hâkim. Ankara’nın nabzını tuttuğunu iddia eden hükümete yakın birçok yorumcu, uzman, ve akademisyen Barzani’nin referandum konusunda Erdoğan’ın uyarılarını dinlememesinin sonucunun son derece ağır olduğundan dem vurmakta.

Şüphesiz, bozuk bir saatin dahi günde iki kez doğru vakti işaret etmesi gibi hükümete yakın Ankara’daki lümpen ‘gazetecilerin’ de ifadelerinde doğruya işaret eden bir takım noktalar olmakla beraber, gerçeği bilerek ya da farkında olmadan ıskaladıkları da son derece açık. Önce, doğru sayılabilecek ifadelerinden başlayalım.

KÜRDİSTAN’DA BARZANİ TEK AKTÖR DEĞİL

Ankara çevrelerinin de ifade ettiği gibi Kürdistan bağımsızlık referandumu gerek Kürtlerin kendi içi dinamikleri, gerek bölgedeki komşu ülkelerin tutumları ve gerekse de ululararası aktörlerin karşıtlığından ötürü daha doğmadan ölmeye mahkum bir atılım olarak gerçekleşti. Bir tarafta Süleymaniye’de bulunan Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) Erbil’in etkisinden kurtulmak istemesi, diğer taraftan Erbil’de bulunan Barzani KDP’sinin Bağdat’ın tahakkümünden sıyrılma niyeti, referanduma giden yolda büyük ayrılıklara sebep oldu. Hatta bu ayrılıklar öyle derin bir noktaya ulaştı ki, Celal Talabani’nin büyük oğlu Bafel Talabani’nin, babasının mezarı başına ziyarete gelen İran Devrim Muhafızları Kudüs ordusu lideri Kasım Süleymani ile anlaşarak tek kurşun atılmadan Kerkük’ün Irak merkezi hükümeti güçlerine ve İran destekli Haşdi Şabi milislerine teslim etmesine sebep oldu. Bafel Talabani ve KYB’nin üst düzey isimlerinin Kerkük’ü kaybetme pahasına İran ile yatıkları bu anlaşmanın temel motivasyonu, özelde Süleymaniye’yi ve genelde ise Kuzey Irak Kürdistan Federe Yönetimi’ni Barzani’nin etkisi altından çıkarmak olarak ifade edilebilir. Şüphesiz, Barzani’nin görev süresinin 2014’te dolmasına rağmen koltuğunu bırakmaması, aile fertleri ve akrabalarını kayırması, referandumdan önce farklı Kürt muhalif sesleri bir araya getirememesinin de KYB’nin bu tek taraflı tutumunun üzerinde çok büyük etkileri var.

Bölgesel denkleme baktığımızda ise, İran ve Türkiye’nin başından beri bir takım saiklerle Kürdistan’ı bağımsızlığa götürecek bir referanduma şiddetle karşı çıktıklarını ve referandum sonrası gelişen süreçte bu tavırlarını ortaya koydukları diplomatik, ekonomik ve askeri manevralarla ispatladıklarını ifade edebiliriz. Farklı olarak, İran ve Türkiye etki sahası altında kalan ve adeta coğrafi olarak Arap denizinde küçük bir adayı andıran Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna bölgeden destek veren tek ülke İsrail oldu. Fakat, bu destek diplomatik ve bir takım ekonomik araçların dışında askeri alana tesir edemedi.

Diğer taraftan Barzani cephesinin uluslararası aktörleri, özellikle Avrupa Birliği ve Amerika’nın pozisyonunu doğru bir biçimde okuyamadığını referandumun hemen öncesinde gerçekleşen bir takım gelişmelerden de anlamaktayız. Örneğin, referandumun yapılmasına 48 saat kala Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Barzani’ye bir mektup göndererek referandumu tehir etmesi gerektiğini ifade etmesine rağmen, Barzani cenahından bu mektup muhatap dahi alınmadı. Benzer bir tutumun AB’den gelen eleştiriler için de Barzani yönetimince ortaya konduğu bilinen diğer hususlardan.

ANKARA BÖLGEDE EDİLGEN BİR POZİSYONA İTİLDİ

Türkiye’nin tüm bu denklemdeki yerine baktığımızda ise, Ankara’nın maalesef son derece edilgen bir noktaya itildiğini görmekteyiz. Bu bağlamdan hareketle, İran’ın Irak üzerinden de Türkiye’ye referandum sonrası süreçte komşu olduğunu ve Türkiye-Irak sınırına yakın bir takım stratejik bölgeleri gerek Haşdi Şabi gerekse de Irak merkezi hükümet güçlerince kontrol ettiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Türkiye için diğer önemli bir kayıp ise şüphesiz Barzani ve yönetimi ile yaşananlarla alakalı. Tarihi olarak, Kuzey Irak Kürt siyasetine baktığımızda İran’a yakın duran bir KYB’nin varlığını kabul etmekle beraber, İran etkisine daha uzak duran ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler geliştiren bir KDP vardı. Fakat, son süreçte İran’ın etki sahasını Erbil’e kadar genişletmesi ve bu anlamda Türkiye’nin reyini de alması ister istemez Barzani’nin de İran’ın nüfuz sahasına hiç olmadığı kadar girmesi sonucunu doğurdu.

Tüm bu saiklerle beraber hali hazırdaki fiili duruma baktığımızda, Ankara ‘gazetecilerinin’ bilerek ya da farkında olmadan gözden kaçırdığı önemli husus şu ki, Türkiye gerek Irak’ın içinde gerekse de Kürdistan coğrafyasında İran’ın etki sahasının genişlemesiyle önümüzdeki yıllarda bu bölgede ikincil bir aktör olarak varlığını devam ettirecek gibi görünmekte. Bu ikincil aktör olma durumu sadece Kürdistan ve Kürtler için geçerli değil. Benzer şekilde kahir ekseriyetinin Şii olduğu bilinen Türkmenler üzerindeki etkisini de büyük ölçüde yitiren Türkiye, maalesef Irak’taki soydaşlarını da İran’ın önü alınamaz tesir sahasının içine kendi elleri ile hapsettiği gerçeğini de ifade etmek durumundayız.

[Deniz Ayhan] 18.11.2017 [TR724]

Kirli koalisyon [Mahmut Akpınar]

Bir kesim şu sıralar bütün kiniyle, hıncıyla Hizmet insanlarına zulmediyor. Yeni doğmuş bebekten, lohusa kadınlara, 81’lik hasta ve tekerlekli sandalyedeki hacı Mustafa Türk’e kadar 15 Temmuz’la ilgisi olması mümkün ve muhtemel olmayan yüzbinlerce insana eziyet ediyor. Ne suçun şahsiliği var, ne kanunilik ilkesi, ne masuniyet karinesi! İlkesizce ve ölçüsüzce savunmasız insanlara vuruyorlar. Cezaevlerinde 700 tane bebek çok kötü şartlarda büyümek zorunda. Bu zulmü yapan AKP değil; AKP tabanı hiç değil! Onlar olan bitenden pek de haberi olmadan “heyoo” çeken arena seyircileri gibiler. Kan ve acıdan zevk alıyor, insanların acılarını seyirlik gösteriler gibi izliyorlar. Kendilerinden olduğunu sandıkları cani bir gladyatörü elleri çatlarcasına alkışlıyorlar.

Erdoğan kirli iş ve ilişkileri ortaya çıkarıldı diye bireysel kininin davasını güdüyor. İntikam hırsıyla her kesimle ittifaka razı, tüm güçlerin kullanımına müsait! Oradan oraya savruluyor. Cemaatler, dindarlar inançtan ve ahlak ilkelerinden uzaklar. Adaletle, hukukla, vicdanla hareket eden yok. Herkes biriktirdiği nefret, haset ve husumeti dışa vuruyor.

Toplumdaki ayrışma ve yarılma o kadar derin ki pek az vicdan ve insaf sahibi hariç insanlar bebeklerin, kadınlardan, yaşlıların maruz kaldığı ahlak dışı uygulamalara bile ses vermeyi düşünmüyor. Adeta toptancı yaklaşımla sosyal bir grubun kökten imha edilmesini arzu ediyorlar. Zulmün gerçek icracıları Türk toplumuna çok da yabancı değil. Bunlar 6-7 Eylül’de azınlıkların evini basıp malına çöken, Maraş’ta, Sivas’ta Alevileri yakan, Kürtleri asit kuyularında eriten, 1980 öncesi toplumu sağ-sol diye bölüp vuruşturan, 28 Şubat’ta “irtica” senaryolarıyla mühendislik yapan derin-Ergenekon yapıları. Devleti illegal her işi yapabileceği “alet” görüp her dönem farklı gerekçelerle “düşman” ilan ettiklerini ezen, sistemin içine konuşlanmış kirli-kanlı gruplar. Bugün siyasi bir figürün arkasına saklanarak benzer şeyleri en ağır şekliyle Cemaat’e yapıyorlar.

Ergenekoncu Gladyocu yapılara göre Cemaatin suçu nedir ki hiçbir kesime yapmadığı kadar yaygın ve ölçüsüz şiddet uyguluyorlar?

Çünkü Cemaat:
  • Özellikle son bir asırdır etkili şekilde işleyen ve muhafazakâr, dindar Anadolu insanının önünü kesen barajları yıktı, bariyerleri aştı. Anadolu insanlarını önemli noktalara taşıdı.
  • Beyaz aristokratik bir yapının elinde olan sermayeyi Anadolu’ya, oradan da dünyaya yaydı, yerli bir tüccar sınıfı, burjuvazi oluşturdu.
  • Bir terör örgütünün inhisarında gördüğü ve devşirip militan olarak dağlara sürdüğü Kürt çocuklarına okullar, dershaneler, etüt merkezleri açtı; terörden, istismardan uzak tutmaya çalıştı.
  • Hamasi nutuklarla Türkçülük yapanlar yerine Türk dilini, kültürünü, bayrağını, değerlerini her yere taşıdı. Türkiye’yi, insanımızı dünyaya açtı.
  • Belirli okullardan mezun olan, önemli noktaları tutan insanımızı aşağılayan bir zümrenin hakimiyetini kırdı. Anadolu çocuklarına dil öğretti, dünya tecrübesi kazandırdı. Yerli, dindar ve kompleksiz aydınlar, gazeteciler, bürokratlar yetiştirdi.
  • Müslümanlığı söyleme, slogana sıkıştıranlara mukabil hal Müslümanlığını yaygınlaştırdı.
  • İslam’ı şiddet, silah, kavga, kandan ibaret göstermek isteyenlere İslam’ın barış, huzur, birlikte yaşama dini olduğunu gösterdi.
  • Devleti, orduyu ipotek altına alan Ergenekoncu askerlerin hakimiyetini sarstı ve yiğit Anadolu insanlarını toplumun, devletin her noktasına taşıdı.
  • Hizmet Ergenekonculara göre idamlık onulmaz suçlara sahip çünkü onların kurulu düzenine çomak soktu, statükolarını sarstı. Darbe, Balyoz planlarını engelledi ve ifşa etti. Demokrasiyi zorbalardan kurtardı.
  • Ülkeye her biri birbirinden başarılı 1200 okul açtı, dünya çapında madalyalar aldı ve beyaz Türklerin özel okulculuk üzerindeki hegemonyasını yıktı.
  • Medyadan üniversiteye, hastaneden dernekleşmeye kadar her alanda Türk toplumuna çağın şartlarına uygun yeni yollar açtı
  • Dindar ailelerin yozlaşan, bozulan çocuklarına güvenli limanlar hazırladı.
  • İslam’ın hırsızlık, yalan talan, sahtekarlık gibi davranışlarla karalanmasına müsaade etmedi; yolsuzu ve hırsızı gördü
  • Müslümanları cehaletle, yobazlıkla, hoşgörüsüzlükle, ufuksuzlukla, dünyadan kopuk olmakla, çağını yakalayamamakla itham eden bütün tezleri çürüttü. Müslümanları, dindar Anadolu insanını bu gerekçelerle aşağılayan, iteleyen, ezen kesimlerin elinden bu malzemeleri aldı.
Hizmet, devletin önemli kurumlarına çöreklenmiş zinde güçlerin milleti devletin imkanlarıyla ezmesine, Ordunun gücüyle dövmesine engel oldu. Bu nedenle ulusalcı görünümle ulusa tecavüz eden, derin, karmaşık yapıların müthiş husumetini topladı. Öte yandan Hırsızların yağmalarına dur dedi. Dindar görünüm altında memleketi soyup, milletin kaynaklarını iç edenlerin önünü kesti. Dolayısıyla Müslüman zarfında soygun yapanlar da onulmaz bir kin beslemeye başladı. 17/25’ten sonra devletin derin cenahları ve hırsızlar ittifak kurdular. Bu stratejik bir ittifak değildi. Düşman kardeşler olarak konjonktürel nedenlerle Hizmet Hareketi’ne karşı birleştiler. Hız kesmeden devam eden soykırım operasyonlarını zoraki ittifak kuran bu iki kesim birlikte yürütüyor. Ortada bir ERGENEKON-ERDOĞAN ittifakı var. İktidarı Hırsızlar-ulusalcılar birlikte yönetiyor. Hırsızlar iktidarın gücünü, siyasetin imkanlarını sunuyor. Ulusalcı, derin idareci kadrolar ise para-militer yapıları alana sürüyor, işkence tecrübesini kullanıyor, karanlık planlardaki birikimini iktidarın emrine veriyor. Bürokrasideki, güvenlik birimlerindeki elemanlarını intikam timleri haline getiriyor. Haset içindeki bazı dindarlar, ilkesiz solcular ve suskun demokratlar ise kanlı arenadaki seyirciler.

Bu zoraki ittifakın bir yerde kopacağı muhakkak. Er geç yolları ayrılacak ve kendi içlerinde bir post-parsa kavgasına düşecekler. Ama kinleri onları şimdilik bir arada tutuyor!

[Mahmut Akpınar] 18.11.2017 [TR724]

871 maçlık maraton bitti şimdi soru: Kupayı kim kaldıracak? [Efe Yiğit]

Rusya’nın ev sahipliğini yapacağı 2018 Dünya Kupası’na katılacak 32 ülke belli oldu. Avrupa’dan İzlanda, Amerika kıtasından Panama tarihlerinde ilk kez dünya kupasında mücadele etme hakkını elde ettiler. 4 kez dünya kupasını kaldırmış İtalya, 60 yıl aradan sonra dev organizasyonda yer almayacak. Avrupa’dan Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Afrika’dan Gana, Fildişi Sahilleri ve Kamerun, Latin Amerika’dan son iki Copa America’nın sahibi Şili, Rusya 2018’e bilet alamayan sürpriz ülkeler oldu.

2 yılı aşan eleme grupları heyecanı artık son buldu. Tam 209 ülke Rusya’da mücadele edecek 32 ülkeden biri olmak için eleme heyecanı yaşadı. 871 maçın sonunda Rusya yolcuları belli olurken, fileler 2500 gol gördü. Bütün bunların hepsi 22. Dünya Kupası’na katılmak için oldu. Şimdi katılımcılar belli olduğuna göre, cevabı aranacak soru kupayı hangi ülke kaldıracak.

DÜNYA KUPALARI SÜRPRİZE AÇIK DEĞİL

Rusya’da ilk düdüğün çalıp, turnuvanın başlamasına 200 günden fazla var. Kâğıt üzerinde kupaya katılan 32 ülkenin de şampiyon olma şansı bulunuyor. Dediğimiz gibi kâğıt üzerinde. Geride kalan 21 dünya kupasını dikkate aldığımızda sürpriz şampiyonlar görmek oldukça zor. Sıradan bir futbol ülkesinin dünya kupasını kaldırdığı hiç görülmedi. Avrupa şampiyonlarında 1992’de Danimarka, 2004’te Yunanistan’ın başarısını Dünya Kupası’nda gerçekleştirebilen takım yok.

Haliyle kupanın favorileri de bildik ülkeler arasından belirleniyor. Son şampiyon Almanya ve 5 kez bu kupayı kaldıran Brezilya’nın adı ilk sıralarda zikrediliyor. Almanya eleme gruplarındaki 10 maçını da kazanıp üstüne Konfederasyon Kupası’nda ikinci takımıyla kupaya uzanarak gücünü gösterdi. Onları avantajlı kılan, aynı zamanda bir turnuva takımı olmaları.

ALMANYA, LATİN ÜLKELERİNİN PRESTİJİNİ SARSTI

Almanya 2014 Dünya Kupası’nı kazanarak bir ilki de gerçekleştirmişti. Panzerler, Amerika kıtasında düzenlenen dünya kupasında şampiyonluğa ulaşan ilk Avrupa ülkesi olmuştu. Amerika kıtasında düzenlenen Dünya Kupalarını daima bu kıtadan ülkeler kazanmıştı. Bu aynı zamanda Amerika kıtası ülkeleri için bir prestijdi. İşte Almanya sadece kupayı kaldırmakla kalmamış, bu geleneği de sona erdirmişti. Brezilya, 1958’te İsveç’te dünya kupasını kaldırarak, Avrupalılara karşı prestij üstünlüğü yakalamıştı.

Brezilya için 2014 Dünya Kupası tam bir travma oldu. 1950 Dünya Kupası’na da ev sahipliği yapan Brezilya, finalde Uruguay’a 2-1 yenilerek tarihi bir şok yaşadı. 2014 Dünya Kupası Brezilya için bir anlamda 1950 şokunun unutulması olacaktı. Yarı finalde karşılaştıkları Almanya karşısında alınan 7-1’lik tarihi hezimet Sambacılar’ın yarasına adeta tuz basacaktı. 2018 Dünya Kupası’nda Brezilya kupayı kaldırıp, evinde yaşadığı hezimeti telafi peşinde olacak.

BREZİLYA BU SEFER DAHA İDDİALI

Brezilya 2014’te sahaya adeta forvetsiz çıkmıştı. Takımın gol ümidi olan Fred beklentilere cevap veremedi. Ancak şimdi durum farklı. Manchester City formasını giyen 20 yaşındaki Gabriel Jesus, Brezilya’nın uzun yıllardır aradığı forvet. Milli formayı 13 maçta giyen Jesus attığı 7 golle, forvet hattının emin ellerde olduğunu gösterdi. Neymar’ın futbolunu geliştirip dünya yıldızı kategorisine geçmesi, Liverpool’un yıldızı Coutinho’nun orta sahada hakimiyeti eline alması 4 yıl öncesine kıyasla Brezilya’nın gücünü kat be kat arttırdığını ortaya koyuyor.

Almanya ve Brezilya kupaya en yakın ülkeler olarak öne çıkarken, Messi’li Arjantin, Pogba’lı Fransa, Harry Kane’li İngiltere, Ronaldo’lu Portekiz kupayı kazanması muhtemel ülkeler arasında zikrediliyor. Yıldız oyuncu sıkıntısı yaşamasına karşılık takım oyununu sahaya yansıtan İspanya, dikkate alınması gereken bir başka ülke. İspanya, grupta İtalya’yı ezip geçerken gücünü kanıtlamıştı. Yine tarihi bir altın jenerasyon yakalayan Belçika’nın kupaya uzanmasını bekleyenlerin sayısı hiç de az değil.

TÜRKİYE’DEN CÜNEYT ÇAKIR

Ülkeler belli olduğuna göre şimdi yorumlar kim şampiyon olacak üzerine devam edecek. Kupa biletini kaçıran ülkeler ‘önümüzdeki turnuvalara bakacağız’ mantığıyla yeniden yapılanmaya gidecek. Tarihinde sadece 2 kez dünya kupasında boy göstermiş Türkiye cephesinde ise yine değişen bir şey yok. Federasyon, Mircea Lucescu’nun görevde kalacağını deklare ederken, Romen hocanın 6 maçlık karnesi gelecek adına pek ümit vermiyor. Rusya’da, Alman milli takımındaki Türk kökenli oyuncular dışında tek temsilcimiz ise Cüneyt Çakır olacak.

[Efe Yiğit] 18.11.2017 [TR724]

İflas kararı garantiyi kaldırmıyor; TMSF, Bank Asya’daki mevduatı son kuruşuna kadar ödeyecek [Semih Ardıç]

İstanbul 1’inci Asliye Ticaret Mahkemesi’nin Bank Asya hakkında iflas kararı vermesi mevduat garantisini ortadan kaldırmıyor. Bankacılık Kanunu’na göre 100 bin TL’ye kadar olan mevduat devlet garantisi altında.

Fiilî durum resmiyet kazanmış oldu. Bank Asya’nın batırılması son üç-dört senede mala karşı işlenen suçların başında geliyor. Fâilleri açısından zaman aşımına girmeyecek kadar ağır bir suç daha işlendi ve Bank Asya kapatıldı. Başka mecralara çekilmesi bu hakikati değiştirmez.

İflas masası bankanın varlıklarını elden çıkaracak, mudilerden piyasa kadar bütün alacaklılara gerekli ödemeler yapılacak. Mudi haricindeki alacaklarda kamunun alacaklarına öncelik tanınacak. Mudiler her halükârda parasını alacak.

BDDK KARARI EVLERE ŞENLİK

Bank Asya 20 Temmuz 2016’da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmişti. Devir kararında, şirket ortaklarından kaynaklanan herhangi bir suistimale, likidite yetersizliği ya da taahhütlerini yerine getirememe gibi bankanın fona devredilmesinin önünü açan maddelere atıf yapılmamıştı.

Bir başka ifadeyle Bank Asya, iktidar istedi diye hukuk ayaklar altına alınarak TMSF’ye devredilmişti. Kasasında 1,7 milyar TL öz kaynağı ve 3,5 milyar TL mevduatı (katılım payı) olduğu halde bu karar alınmıştı.

MUDİ DEVLETTEN 2,5 MİLYAR TL ALACAKLI

Aradan geçen zaman zarfında mevduatın 972 milyon lirası ödendi. Kalan 2,5 milyar TL ‘haklarında soruşturma olduğu’ iddiasıyla hak sahiplerine ödenmedi. Vakıf Katılım şubelerinde bu kişilere veya vekillerine herhangi bir mahkeme kararı da gösterilmedi.

Mahkemenin iflas kararı 100 bin TL’ye kadar hesabı olan mudileri alakadar etmiyor. Banka batsa da el konulsa da hakkında iflas kararı verilse de TMSF garanti dahilindeki tutarları er ya da geç ödemek mecburiyetinde.

FAİZSİZ BANKACILIĞIN LİDERİYDİ

1996’da faizsiz bankacılığı yaygınlaştırmak maksadına matuf faaliyete başlayan Bank Asya, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının intikamını almak isteyen (devrin Başbakanı) Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef tahtasına konuldu.

Erdoğan, sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 18 olan ve 200’den fazla şubesi olan Bank Asya için, “Ne dedikodusu. Bu banka battı.” diyecek kadar ileri gitmiş, Bankacılık Kanunu’na göre suç işlemişti.

Aynı iftiraları iktidara yakın gazete, televizyon ve internet siteleri günlerce yayınlamış, fakat BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu bankayı batırmaya dönük haberler hakkında tek işlem yapmamıştı.

BU DAVA AİHM’DE BİTECEK

Bank Asya ortaklarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ile Tahkim’de bankalarının alenen ve iktidar marifeti ile batırıldığını ispat etmesi hiç zor olmayacak. Zira Erdoğan daha geçen hafta AKP grubuna hitap ederken Bank Asya’ya nasıl tuzak kurduklarını itiraf etmişti.

Havuz medyasındaki iftiralara hükûmet sözcülerinin, BDDK ve SPK’nın sessiz kalması ‘batırma teşebbüsüne’ dair delil niteliğini haizdir.

AİHM’in Kentbank ve Demirbank’a haksız biçimde el konulduğuna dair verdiği kararlar emsal niteliğindedir. Türkiye bu davalar bittiğinde Bank Asya ortaklarına milyarlarca dolar tazminat ödemekle mükellef olacak.

“Faiz lobisine karşıyız.” diyen Erdoğan, ne hazindir ki faizsiz bir bankayı kendi elleriyle mezara gömdü. Müteessir olmamak ne mümkün!

[Semih Ardıç] 17.11.2017 [TR724]