Güncel hadiselere işaretler [Safvet Senih]

Hasan Toprak Bey, “Kur’an-ı Kerim’de Güncel Hadiselere İşaretler” (Ebced Hesabı) isimli çalışmaları bana ulaştı… Bazı âyetlerin H. 1432 (M. 2011) ve H. 1435  (M. 2014)  tarihlerine işaretlerini tesbit etmiştir…

Bundan sonraki bölümlerde bu çalışma bölüm bölüm neşredilecek:

Kral Talut Ve Davud Nebî /  (Bakara Suresi, 2:249) 

Talut ordusunun galibiyetini anlatan ayette geçen ”galip geldiler” (Ğalabet)  kelimesinin ebced değeri 1432 olup miladi 2011 tarihine karşılık gelmektedir. Uzun lakabıyla bilinen kral Talut benzeri bir idarenin bu tarihlerde Davud misal bir kuvvetin yardımıyla, din karşıtı dehşetli bir güce galip geleceğine işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Talut’un daha sonra haram mal irtikap ettiği, peygamber düşmanlarından dost tuttuğu ve hükmüne asi olduğu, ve Davud peygamberi kıskanıp bitirmeye teşebbüs ettiği klasik tefsirlerde anlatılmaktadır. Akibeti hakkında değişik haberler bulunan kral Talut bir rivayete göre pişman olup tevbe ederek Rabbine kavuşmuştur.

Zulmü Boğan Dalgalar / (Tâhâ Suresi, 20:78)

Firavun ve adamlarının boğulmasını anlatan ayette geçen ”ve onları sarıverdi” kelimesinin ebced değeri 1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. Bu tarihte zulümde aşırı giden, Firavunca işler tutan, Peygamber varisi hizmet hareketlerini bitirmeye çalışan şımarık ve kibirli bir idari kadroyu çevreleyip yutacak dalgalara bir ikaz ve işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Allah bütün müminleri zulmetmekten ve zulme uğramaktan korusun.

Ashab-ı Kehfin Uyanması / (Kehf Suresi, 18:21)

Kuran-ı Kerim’in Ashab-ı Kehf ünvanıyla destanlaştırdığı yiğitlerin mağara (isteyen ”in” diyebilir) uykularından uyanmasını, ve durumlarına muttali olan halkın aralarında tartışmalarını anlatan ayette geçen ”işleri hakkında üstün geldiler” ibaresinin ebcedi 1435 olup miladi 2014 tarihine tekabül etmektedir. Bu tartışmada ve haklarında verilecek kararda hükmünü geçirenler kimlerdir Allah bilir. Fakat üzerlerine bir mescid ittihaz edilmesi kararı haklarında hayırlı bir neticeye işarettir denebilir. Ayrıca bazı rivayetlerde ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi’nin Ashab-ı Kehf’e gidip selam vereceğini, bu yiğitlerin tekrar uyanıp Hz. Mehdi ve Hz. Mesih’e yardım edeceklerini, Ye’cüc ve Me’cüc ile onunla birlikte mücadele edeceklerini bulmak mümkündür. Ashab-ı Kehf’in Hz. Davud döneminde yaşadığına dair haberler de mevcuttur. Bu haberler Talut’la ilgili ayette belirtilen işaretle birlikte değerlendirilebilir. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Düşmanlık Kulisleri  / (Mücadele  Suresi, 58:9)

Kur’an-ı Kerim günah, düşmanlık ve Hazreti Peygamber’e (sav) karşı gelme adına yapılan gizli istihbarat ve danışma faaliyetlerini kınamakta ve yasaklamaktadır. Bu ayette geçen ”günah üzerine necva (fısıltı) yapılması” emri olan (tetenâcev bil’ismi) ibaresinin ebced değeri 1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. Bu tarihlerde Kur’an emrinin tam hilafına olarak iman ve Kur’an hizmetleri aleyhine istihbarat ve fişleme yönünde emir ve talimatlar verileceğine, kulis yapılacağına bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Allah milletimizi gizli ve açık bütün şerlerden ve zararlardan korusun.

Dönenler Olacak  / (Âl-i İmran Suresi, 3: 153-155)

Uhud’u anlatan bir ayette savaşta geri çekilen sahabeler icin varid olan ”ve elçi sizi arkanızdan çağırıp duruyor” ifadesinin ebced değeri (şeddesiz) tam olarak 1435 olup (Miladi 2014) tarihine tekabül etmektedir. Sonraki ayette (3:155) geçen ve ”içinizden yüz çevirip gidenler” ibaresinin ebced değeri de aynı şekilde 1435’e karşılık gelmektedir. Böyle peşpeşe iki ayette aynı tarihe işaret çıkması cay-ı hayrettir. İhtimal bu tarihlerde iman ve Kuran hizmetine şiddetli bir saldırı olacak diye Kur'an işaret ediyor. Hizmetlere fütursuz devam etme teşviki var denebilir. Bu hadisede geriye dönecek, yüz çevirip kaçanlar olacağı da anlaşılabilir. Fakat pişman olup hizmetlere destek olmaya devam edenlere mağfiret kapısının açık olduğunu da aynı ayetlerden çıkarabiliriz. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Ağızlardan Taşan  /  (Âl-i İmran Suresi, 3:118)

Münafıklara dostluk ve sevgi beslemeyi müminlere yasaklayan ayet-i kerimede geçen, ağızlarından taşan düşmanlığın daha büyüğünü sinelerinin sakladığını ifade eden ”sineleri (neler) saklıyor” ibaresinin ebced değeri tam olarak 1435 olup miladi 2014 tarihine denk gelmektedir. Bu tarihlerde ağızlarından kin ve nefret söylemleri taşan bir kadronun, Peygamber varisi iman ve Kur’an hizmetlerine karşı içlerinde daha büyük bir nefret ve düşmanlık yaşattıklarına, tenkil ve bitirme planları yaptıklarına bir işaret olabilir. Sonraki ayetlerde ise sabır ve takvaya sarılmak kaydıyla bu kin ve fesat dolu kalplerin iman ve Kuran hizmetine hiçbir zarar veremeyeceği müjde verilmektedir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Gönüllerin özünü bilen Allah iman hizmetlerine nefretle dolu sinelerin şerrinden korusun. Amin..

Kaçış Yok Sorguya Çekileceksiniz / (Enbiya Suresi 21:11-21:15) 

Kur’an-ı Kerim helak edilen toplulukların ortak hasletlerinden zulüm ile güç ve refahla gelen şımarıklık vasıflarını kınadığı ayeti kerimede geçen ”onları biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar” ibaresinin ebced değeri 1435 olup miladi 2014 tarihine takabül etmektedir. Bu tarihlerde artacak bir zulüm ve şımarıklığın tecziyesine bir işaret olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Bu mütrefin topluluğun azabı hissettiklerinde kaçmaya calıştıkları, fakat sorguya çekilmek üzere refah içinde yaşadıkları evlerine dönmeleri emredildiği, bunların da ”yazıklar olsun bize, gerçekten biz zalimlerden olduk” diyerek kendilerine veyl edecekleri, feryadu figanları ”biçilmiş ekine, sönmüş ateşe” çevrilinceye kadar sürüp gideceğini aktarmaktadır. Allah bütün inananları böyle feci bir akibetten korusun..

Hastalıklı Kalbler   /  (Muhammed Suresi, 47:20-47:31) 

Kur’an-ı Kerim Muhammed sure-i celilesinde kalbinde hastalık olan müminleri, iş başına geçecek ve yönetimi ele alacak olmaları durumunda bozgunculuk yapmaktan, toplum içinde kargaşaya sebep olup fesad çıkarmaktan ve akrabaları birbirine düşürmekten şiddetle nehyediyor. Hatta ayet (47:23) bu cürmü irtikap eden talihsizleri Allah’ın laneti ile tokatlıyor, körlüklerini ve sağırlıklarını tekdir ediyor. Ayette geçen ”öyle kimseler ki Allah onları lânetledi, sağır ve kör etti“ (Ellezîne leanehümullahı fe esammehüm ve a’ma)  ifadesinin ebced değeri (şeddesiz) tam 1435 olup miladi 2014 tarihine bakmaktadır. Kuran bu talihsizleri ikaza devam ediyor ve şeytanın kandırmasıyla yaptıkları kötülükleri beğenerek iyi bir iş sandıklarını açıklıyor. Ayetleri ikrah edenlerle dahi ittifaklar kurmaktan çekinmediklerini anlatıyor. Hevalarını takip eden, Allah rızasına iletecek iman hizmetlerini beğenmeyen ve neticede bütün gayret ve amelleri boşa çıkan bu marazlıların feci akibetini nazara veren Kuran, Peygamber varisi hizmet ehline ise sabırlarını ortaya çıkarmak için bir imtihana tabi tutulduklarını, ve Allah yolundan men edenlerin iman ve Kuran hizmetlerine bir zarar veremeyeceklerini müjdelemektedir. 

Doğrusunu ancak Allah bilir.

[Safvet Senih] 6.10.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Namazdan Sonraki Dualar Reddedilmez [Cemil Tokpınar]

“Duadan başka silâhımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümünde “namaz sonrası duaları zaman, muhteva ve keyfiyet açısından arttırmak” konusunu işleyeceğiz.

Önce birkaç soru soralım:

Namaz kıldıktan sonra mutlaka tavizsiz bir şekilde dua ediyor musunuz? Namaz sonrası dualarınızın süresini ölçtünüz mü hiç? Kaç saniye veya kaç dakika sürüyor? Cemaatle kılınan namazlarda imamla birlikte yaptığınız duaların ne kadar sürdüğüne dikkat ettiniz mi?

Peki, nadir de olsa uzun dua eden bir imama rastladığınızda isteyecekleriniz bitiyor ve “Acaba şimdi ne desem?” diye düşünüyor musunuz? Ezberinizdeki dualar ne kadar?

Dua ederken aklınız ve kalbiniz isteklerinize mi kilitleniyor yoksa hayal mi kuruyorsunuz? Yaptığınız duanın belli bir sistematiği, isteklerinizin sırası var mı? Dualarınızda sizin, ailenizin, dost ve akrabalarınızın, milletinizin, bütün müminlerin ve hatta insanlığın dünyası ve ahireti için neler istiyorsunuz?

Ve çok önemli bir husus: Sizden dua isteyenlere, gerçekten ismini ve isteğini anarak dua ediyor musunuz? Hatta sizden dua istemese bile ihtiyacı olduğunu düşündüğünüz bir mümin kardeşinize dua ediyor musunuz?

Çevrenizdeki insanlara bir bakın: Hiç namaz dışında da elini açıp dua eden bir kimse gördünüz mü? Bir kimse namaz dışında dua etmezse, namazdan sonraki duaları da ihmal ederse, ne zaman dua edecektir? Peki, “bir çay içimi süresi kadar” dua eden kimseler var mı etrafınızda?

Bu sorular uzar gider. Biz fazla uzatmadan acı gerçeği söyleyelim: Maalesef sermayesiz bir kâr olan dua hazinesinden hakkıyla istifade etmediğimiz gibi, hadiste kabul edilen dualar arasında sayılan namaz sonrası yapılan duaların da hakkını vermiyoruz. Namaz kılıp birkaç cümle bile dua etmeyen insanlar var. Biz daha duamızın girişini yapamadan 15 saniye içinde Fâtiha çeken imamlar var. Duadan sıkılan müminler var. Allah aşkına, Rabbimiz bizim en sevgilimiz ise, onunla tatlı bir sohbet, bir dertleşme gibi olan duadan niçin sıkılır bir mümin?

Duaya ayırdığımız süreyi arttırmak, muhtevasını çeşitlendirmek, şuur ve derinlik kazanmak, hayatımızın vazgeçilmez bir ibadeti yapmak için namazdan sonraki dualar eşsiz bir fırsat, muhteşem bir hazinedir. Bunun için namazdan sonra mutlaka dua etmeliyiz. Namaz kılarak razı ettiğimiz Rabbimizden kesinlikle istekte bulunmalıyız. Zaten O kendisine dilencilik yapmamızı bile ibadet kabul ediyor:

“Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin Suresi: 60)

Ne kadar ilginç değil mi? Cenab-ı Hak, adeta “İsteyin vereyim” ya da “Dileyin benden ne dilerseniz” demiş oluyor. Dilemek ve istemek aklın gereğidir. Çünkü dua, açık çek gibidir. Sanki Allah sonsuz yapraklı bir çek koçanı olan duayı insanın eline vermiş, mühür basıp, imza atmış ve “Ne istiyorsan, ne kadar istiyorsan içini sen doldur kulum” demiştir. Akıllı ve şuurlu bir mümin, dünya ve ahireti için gerekli olan en güzel nimetleri ve ihsanları istemezse bu altın fırsatlar hazinesini heba etmiş olmaz mı?

Üstelik kim insanlardan isterse itibarı azalır, şeref ve haysiyeti incinir, sevilmez hâle gelir. Fakat kim Rabbinden ister ve dua ederse Rabbi katında itibarı, değeri, önemi artar. Bu hakikati bizzat Rabbimiz söylüyor:

“De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin? Ama siz, ey inkârcılar! Size bildirdiklerimi yalan saydınız, artık bu günahtan yakanızı kurtaramayacaksınız.” (Furkan Suresi: 77)

Demek ki ne kadar çok ve kaliteli dua edersek Allah katında o kadar değerimiz olacak, duadan kaçtığımız ölçüde de değersiz hâle geleceğiz. 

Nasıl dua etmeliyiz?

Duanın nasıl yapılacağı konusu çok önemlidir. Çünkü duada izlenecek yol ve yöntem, kabul olmasının en büyük şartıdır. Duada dört özellik dikkat çekmektedir:
  1. Duanın muhtevası.
  2. Dua yapılan zaman.
  3. Dua yapılan mekân.
  4. Dua yapanın hâlet-i ruhiyesi.

Bu konuda, “Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?” sorusuna karşılık Bediüzzaman Hazretleri, “Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dâhilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimaı nispetinde makbuliyeti ziyadeleşir” cevabını verir. Yani ayetlerde ve hadislerde belirtilen duanın kabul şartlarına ne kadar uyulursa duanın kabul olma oranı o kadar artacaktır.

Peki, bu şartlar nelerdir? Mektubat isimli eserin 23. Mektubunda yer alan şartlara baktığımızda bunun, duanın zamanı, mekânı, muhtevası ve insanın hâlet-i ruhiyesiyle ilgili hususlar olduğunu görürüz. Şimdi bunları kısaca açıklayarak sıralayalım:
  1. Dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli: Dua için elimizi kaldırdığımızda ilk yapacağımız istiğfar etmek olmalıdır. Çünkü istiğfar birçok ayet ve hadiste emredilen, örnekleri gösterilen bir ibadettir. Bunun için “Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el-Azîm el-Kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüve’l-Hayyü’l- Kayyumü ve etûbü ileyh” demeliyiz.
  2. Makbul bir dua olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur: Peygamber Efendimize (s.a.v.) salavat getirmek hem Rabbimizin açık emridir, hem de birçok hadiste teşvik edilmektedir. Neredeyse bütün dualar, “Elhamdülillâhi Rabbi’l- Âlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammed’in ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn” şeklindeki hamd ve salâvatla başlar. Yine tüm duaların sonunda salavat vardır. Çünkü salavat duaların kabulüne vesiledir.
  3. Bi-zahri’l-gayb, yani gıyaben ona dua etmek: Çünkü mümin kardeşimiz yanımızda değilken dua etmek, riyadan uzak, tam ihlaslı ve samimi bir duadır.
  4. Hadiste ve Kur’ân’da gelen me’sur dualarla dua etmek, meselâ, “Allahümme innî es’elüke’l-afve ve’l-âfiyete lî ve lehû fiddîni veddünya ve’l-âhireti”, “Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr” gibi câmi dualarla dua etmek: İlki hadiste, ikincisi de Kur’an’da geçen bu dualar dünya ve ahiret için maddî ve manevî bütün isteklerimizi kuşatan kapsamlı dualardır.
  5. Hulûs ve huşû ve huzur-u kalble dua etmek: Dualarımızda ihlâs, yani sadece Allah rızası olmalı, Rabbimize hürmet ve haşyet duyguları bütün benliğimizi kaplamalı, kalbimiz Allah’ın huzurunda olmanın şuuruyla çarpmalı, aklımız duaya kilitlenmelidir. Dualarımızda çevreye bakınmak, başka bir şey dinlemek, izlemek ve okumak, telefonla meşgul olmak gibi arızalar olmamalıdır.
  6. Namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra,
  7. Mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,
  8. Cuma’da, hususan saat-i icabede,
  9. Şuhûr-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede,
  10. Hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde dua etmek, kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’muldür: Bu son beş maddede, duanın kabulüne vesile olan mübarek vakitler sayılmaktadır ki, her biriyle ilgili özel ayet ve hadisler vardır. Bu bakımdan namazlardan sonra, mescitlerde, Cuma gününde, Üç Aylarda ve kandil gecelerinde, Ramazanda ve bilhassa Kadir gecesinde duaya daha çok yer vermek gerekir.

Ayrıca duaya Esma-i Hüsna ile başlamak yine Rabbimizin emri ve Efendimizin (s.a.v.) uygulamasıdır.

Dualarımızın muhtevasında ilk sırayı Kur’an’dan okuyacağımız dualar almalı, bunu Peygamberimizin (s.a.v.) yaptığı dualar izlemeli, daha sonra da İslâm büyüklerinin ve kendimizin kurguladığı dualarla devam edilmelidir.

Dualarımızda mutlaka yürek yangını, iç ıztıraplar ve gözyaşı olmalıdır. Öncelikli isteklerimiz, kendi arzularımızdan ziyade tüm müminlerin ve İslâm davasının maruz kaldığı bela ve musibetlerden kurtulmak olmalıdır.

Şimdi bu şartlara dikkat ederek yapacağımız bir namaz sonrası dua, bir iki dakikadan ibaret olabilir mi? Her namazdan sonra hiç değilse 3-5 dakika dua etmemiz gerekmez mi?

Dua kaybedeni olmayan bir ibadettir. Yani kabul olsa dünyada neticesini görürüz, dünyada kabul edilmezse sevap olarak ahirette karşımıza çıkar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bunu anlatırken şöyle der:

“O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez, belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir.”

Duaya büyük önem veren Üstad Hazretleri sabah namazından sonra tam bir saat boyunca dua edermiş. Gece boyunca yaklaşık 5-6 saat ibadet, evrad ve dua ile meşgul olduğunu da hatırlatalım.

Asrımızın dertlisi Hocaefendi’nin sohbetlerine ve yaşayışına baktığımızda, müthiş bir dua hafızasının olduğunu, her gün saatlerce dua ederek ağlayıp inlediğini görürüz.

Büyüklerimizden dua yönüyle ibret alarak dualarımızı artırmak, derinleştirmek, muhteva ve duygu bakımından zenginleştirmek zorundayız. Özellikle bizim ve İslâm âleminin yaşadığı şu zulüm sürecinde duayı yeniden keşfetmek ve ısrarla uygulamak boynumuzun borcudur.

[Cemil Tokpınar] 6.10.2017 [TR724]

Eyy AK Partili başkanlar, bunu siz istediniz! [Erhan Başyurt]

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş istifa etti, daha doğrusu ettirildi.

Bu sürpriz gelişme ile Pandora’nın kutusu açıldı!

Ankara ve Balıkesir başta, birkaç ilin daha AK Partili belediye başkanından istifa talep edildiği kulislere yansıdı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Melih Gökçek’in istifasıyla ilgili soruları, ‘Şu an böyle bir şey yok ama bu olmayacağı anlamına gelmez’ diye cevapladı.

Kimlerden istifa istendiği neye göre istendiği henüz bilinmiyor.

ERDOĞAN: BİZ BU YOLLARI DENEMEK İSTEMİYORUZ

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran dönüşü uçakta gazetecilerin ‘istifalara’ ilişkin sorusunu biraz daha kapsamlı cevaplamış.

Erdoğan diyor ki;

‘Biz, rutin, alışılmış, sıradan bir siyasi parti değiliz. Bizim siyasi partimiz, aynı zamanda bir davadır. Bu davaya inanmış olanlar, bu davaya gönül vermiş olanlar, gerektiğinde genel merkeze gelir istifasını teklif eder, ondan sonra da bir başka arkadaşla yola devam edilebilir. Zaten istifa eden de, partiden istifa amacıyla değil, bulunduğu makamı boşaltmak için o tür bir adım atar.

Tabii partideki görevleri, partinin üst yönetimi, gerektiğinde istifasını istemeden de alabilir. Belediyelerdeki durum tabii ki farklı. Onun iki yöntemi vardır: Partiden ihraç veya görevi ihmal veya kötüye kullanmaktan dolayı yapılabilir. Tabii ki biz bu yolları denemek istemiyoruz.

Eğer hakikaten illerde ilçelerde bu tür sıkıntılar varsa, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcımız çağırır görüşür kendileriyle; iyi niyet içerisinde mesele çözülür. Ama olay belediye olduğu zaman farklı. Ama orada da görüşmek suretiyle gelinen nokta budur denilebilir; ilgili başkana, istifa suretiyle o makamı boşaltmanın kendisini de bizi de sıkıntıya düşürmeyeceği anlatılabilir.

Bir makama getirilirken her şey iyi güzel, ama benim metal yorgunluğu olarak dediğim durumlarda makamı boşaltılmasının istenilmesi niye yadırganıyor?

Kaldı ki istifa ya da görevden ayrılma, bu davada bir sorun olarak görülmemelidir. Nitekim, birçok arkadaşımız daha önce birçok görevlerini bırakmışlar, sonra başka görevler almışlardır. Ama dava olarak görmez de, hasbi değil hesabi davranırsan; ‘Benim şanım var şerefim var’ dersen, kusura bakma ama, partinin şerefi herkesin şerefinin şanının çok daha önündedir…’

DEMOKRASİYE UYGUN VE ETİK DEĞİL!

Erdoğan tereddüte mahal bırakmayacak şekilde çok konuşmuş.

‘Görevi kötüye kullanma veya görevi ihmal’ nedeniyle ya da ‘metal yorgunluğu nedeniyle’ istifa talep edildiğini kaydediyor.

İkincisi, ‘O makama parti getirdi, parti görevden alır. Parti zarar görecekse, şahısların şerefi düşünülmez’ diyor…

Resim çok net.

İstifası istenen belediye başkanları ya başarısız oldukları için bulundukları illerde parti oylarının düşmesine neden oldular ya da haklarında yolsuzluk veya benzeri iddialar olduğu için yakın zamanda takibata uğrayacaklar ve bunun partiye zarar vermesi istifalar ile engellenmeye çalışılıyor…

Bir siyasi parti, kendisini koruma güdüsüyle bu şekilde hareket etmek isteyebilir, ancak demokratik ve etik olmayan iki husus var bu yaklaşımda.

Birincisi, haklarında bir ‘görevi kötüye kullanma’ veya ‘görevi ihmal’ iddiası varsa, bunu yargı soruşturur.

Parti kendisini korumak istiyorsa, başkanları partiden ihraç eder ama istifaya zorlayamaz.

İkincisi, belediye başkanları parti tarafından ‘aday’ gösteriler, o makama halkın oylarıyla oturur. Yani parti ataması değildir.

Mesela şu an Tarım Bakanı olan Ahmet Fakıbaba, Urfa’da belediye başkanı iken AK Parti tarafından 2009 yerel seçimlerinde yeniden aday gösterilmemiş o da istifa edip bağımsız aday olmuş ve AK Parti’ye karşı kazanmıştı.

Partinin kazanan bir şahsı aday göstermesi bir lütuf değil, kendi çıkarınadır. Partinin aday göstermesi, bir atama değil, halkın onay vermesi önemlidir.

Hal böyleyken, seçilmiş belediye başkanlarının görev süreleri dolmadan ‘biz aday göstermiştik’ denilerek istifaya zorlanması, seçmenin iradesine saygısızlıktır.

Oyunu partiye değil de başkan adayına vermiş olanların iradesini yok saymaktır. Belediye başkanının bireysel katkısını yok saymaktır…

ZARARA RAZI OLANA ACINILMAZ!

Ne var ki, ‘partili cumhurbaşkanlığı’ yani ‘tek adam’ rejiminde bu sıradan bir vakadır.

‘Tek adam’ rejimlerinin fıtratında bu vardır. Hatta ‘istifa’ talimatına direnen başkanlar, yakın zamanda kendilerini kodeste bulurlarsa şaşırmayın!

Seçilmiş belediye başkanlarının ‘aba altında sopa gösterilerek’ istifaya zorlanması demokratik teamüllere, kişi hak ve hürriyetlerine aykırıdır.

Ancak ‘zarara razı olana acınılmaz’ kaidesini hatırlatır ve demokrasimiz adına içimiz burkula burkula ‘Ey AK Partili belediye başkanları, il ve ilçe başkanları bunu siz istediniz!’ hatırlatmasıyla yetinebiliriz…

[Erhan Başyurt] 6.10.2017 [TR724]

Musa’lar, Firavunlar olur da Karunlar olmaz mı? [Faik Can]

Firavun’un has adamlarından zannettiğimiz Karun, aslında Hz. Musa’nın kavmindendi. O kadar zengindi ki, hazinelerinin anahtarlarını çok güçlü, kalabalık bir grup insan ancak taşıyabiliyordu. O, Allah’ın kendisine verdiği bu nimetleri başkalarını küçük görme ve böbürlenme vesilesi yaptı ardından da helâk oldu. Etrafındakilerin ısrarlı telkinlerine ve “Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.” (Kasas sûresi, 28/76) tembihlerine hiç kulak asmadı. Zenginliğine, gücüne ve iktidarına güvenerek “Bu servet, bana kendi bilgim sayesinde verilmiştir.” (Kasas sûresi, 28/78.) dedi ve Hakiki Nimet Sahibi’ne nankörlük etti.

Cenab-ı Allah, onun hikâyesine kıyamete kadar gelecek insanlara ibret olsun diye Kur’an-ı Kerim’de yer veriyor. Bu kıssadan muradın ne olduğunu anlamak adına birkaç küçük adım atmakta fayda var.

Öncelikle bilmemiz gerekiyor ki, Karun kâfir değildi. Ancak işlediği günahlar öyle büyüktü ki, bunlardan biri bile insanı küfre götürmeye yeterdi. Zira, “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır.” İşte bu tür günahlar, Karun’da bir tane değil, belki daha çoktu. Cimrilik, zekât vermeme, zenginliği kendinden bilme, kibir, başkalarını hakir görme, küstahlık ve ukalalık bunlardan sadece birkaçıydı.

“Derken Karun, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Karun’a verilenin benzeri bize de verilseydi, doğrusu o çok şanslı dediler.’” (Kasas sûresi, 28/79) âyetinin ifadelerine göre Karun, yaşadığı hayat itibarıyla büyük bir kibir, çalım, gösteriş ve debdebe içindeydi. O kadar bir debdebesi vardı ki, hayatı dünyadan ibaret sanan herkes ona imreniyor, onun hayatını yaşamayı arzuluyordu. Oysa kalbinde zerre kadar kibir bulunan insanın Cennet’e giremeyeceği Nebî beyanıyla sabittir. Yani kibir, insanın hakiki manada Müslüman olmasının önündeki en büyük engellerden biridir. Kendisine iman nasip olduğu halde kibrini terk etmeyen insan için ise en büyük kayma vesilesidir.

Uyarılara, ikazlara kulak vermek, sırtında akrep var diyenin sözünü dinlemek hem büyük bir erdemdir hem de insanı düşmekten, sürçmekten korur. Karun’un kendisine yapılan onca ısrarlı tembih ve ikazlara rağmen, özgüvenli (!) hâlinden, kibirli tavrından, düşüncesinden hiç mi hiç taviz vermemesi, onu baş aşağı götüren bir başka etkendir.

Yakın körlüğü Karun’laşma sebebidir

Karun kıssasında dikkatlerin çekildiği önemli ve pek çoğumuzu yakından ilgilendiren bir husus da şudur: Karun Hz. Musa gibi “ulû’l-azm” bir peygambere ümmet olma, hatta onunla aynı zaman dilimini paylaşma şerefine nail olmuş bir insandı. Yani mânevî açıdan ona bağlı ve müntesip olmanın yanında, cibillî karabet, soy, sop itibarıyla da Hz. Musa’ya yakın biriydi. Onun sofrasına oturuyor, onun derslerine katılıyor, vaaz ve nasihatlerini işitiyordu.  Hazreti Musa’nın ilk halkası içinde bulunuyordu diyebiliriz. Ama o bu yakınlığı değerlendiremedi. Belki de Hocaefendi’nin “yakın körlüğü” olarak tarif ettiği zavallı bir körlüğün içinde kaybolup gitti. Kendini yakın gördüğü halde uzakların en uzağına düştü. Allah da (celle celâluhu), Kur’ân’da ifade buyurduğu gibi onun cezasını hem dünyada verdi hem de ahirette katmerli olarak vereceğini bildirdi.

Kur’ân, bahsini ettiğimiz hakikati, Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) zevce olma pâyesine ermiş annelerimize de hatırlatır ve şöyle der: “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır.” (Ahzâb sûresi, 33/30.) Yakın olmanın, yakın durmanın hem dünyevi hem de uhrevi bedelleri vardır. Esas olan yakınlığı ranta, güce, tanınmaya, bilinmeye ve alkışlanmaya çevirmek değil, o yakınlığın getirdiği ekstra mahrumiyetlere katlanmaktır. Yakınlığın, yakıcı bir ateş olduğunun idrakiyle güneşin yerine geçmeye çalışmak değil, güneşe ayna olmaya gayret etmektir. İşte Karun da, Hz. Musa gibi bir peygambere yakınlığın hakkını veremediğinden, böyle kötü bir akıbete maruz kalmıştır. “Kurbu’s-sultan, âteş-i suzân buved.”

Karun’un Hz. Musa ve dini karşısındaki bu şımarık ve küstah tutumu eğer cezalandırılmasaydı, başkalarına kötü örnek olma ihtimali vardı. Yani ondan cesaret alan başkaları da, tıpkı Karun gibi Hz. Musa’nın başına belâ olabilirlerdi. Karun’un akıbeti o karakterdeki insanların akıllarını başlarına getirdi ve onun gibi olma temennisinden vazgeçtiler. Nitekim Kur’ân bunu çok açık bir şekilde anlatır: “Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: ‘Demek ki Allah, rızkı, kullarından dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkârcılar iflah olmazmış!’ demeye başladılar.” (Kasas sûresi, 28/82.)

Karun’un, büyük bir servet sahibi olmasını ve onun toplumda böyle bir servetle sebebiyet verdiği hasarı basite indirgememek gerekir. Bugün bazı modern iktisatçılar “Yeryüzünde kapitalizmin fikir babası ve ilk kapitalist, Karun’dur.” derler. Çünkü Karun, stokçuluğun, karaborsanın ve tefeciliğin kapılarını açmıştı. Böyle yaparak toplumdaki sınıflar arası köprüleri yıkmış, yardımlaşmanın, fakire el uzatmanın ve paylaşma duygusunun körelmesine sebep olmuştu. Bu şekilde “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!” (Tevbe sûresi, 9/34) âyetinde ifade edilen, maldaki Allah hakkının verilmeyişi, bilhassa günümüzde kapitalist toplumlarda olduğu gibi, daha belirgin hâle geldi. Bu ise bir toplumdaki hem iktisadî hem de sosyal dengelerin alt-üst olması demekti. İşte Karun, yaptığı uygulamalarla böyle bir oluşuma öncülük ettiği için yerin dibine batırılma gibi ancak kâfirlere verilecek bir ceza ile cezalandırılmıştı.

Önemli olan hüsn-ü âkibettir

Tirmizî, naklettiği bir hadis-i şerif ile bu meselenin farklı bir buuduna daha işaret eder: Allah Resûlü hadis-i şerifte, “Cömert insan Allah’a yakın, insanlara yakın, Cennet’e yakın, Cehennem’den uzaktır. Cimri kişi ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, Cennet’ten uzak, Cehennem’e yakındır.” buyurur. Demek ki cömertlik veya cimrilik yolların ayrımında tam kavşak noktada bulunuyor. Karun Hazreti Musa ile yürüdüğü yolun bu kavşağında kalb-i selimin telkinlerine değil, nefis ve hevâsının mırıltılarına kulak vererek Cehennem’e giden yolu seçti.

Kur’an’ın bu meseleyi nazara vermesinden yola çıkarak diyebiliriz ki, bu iş Karun’la başlamamış ve Karun’la da bitmemiştir. Her dönemde Musa’lar ve Firavunlar olacağı gibi, kazanma kuşağında kaybetmenin somut örneği Karunlar da olacaktır. Mühim olan, insanın kulluk şuuru ile yaşayabilmesidir. Karun, Allah’ın kendisine verdiği malın, mülkün tesiriyle kibirlendi ve kaybetti. Aynı tehlike ilminden, siyasi gücünden, güzel yazma veya hitabet becerisinden, soyundan, sopundan, entelektüel birikiminden, ilahiyatçılığından, manevi büyüklere yakınlığından ve daha pek çok nimetten ötürü kibirlenip kendini bir şey zannedenler için de söz konusudur.

Hocaefendi’nin ifadeleriyle “zenginlik, makam, şöhret, ilim vb. şeyler Muhammedî yoldan çıkan insanların –Kâbe’de dahi olsa– gayyâlara gitmesine vesiledir.” Akıbet çok önemlidir ve insan sadece ve sadece akıbetinden endişe etmelidir. Bizden önceki kuşağın, yaşlılarımızın en çok dile getirdikleri endişe olan “hüsn-ü hâtime”, ahirete inanan insan için vazgeçilmez bir esastır. Öyleyse “Bizde var olan her şey, O’ndandır.” deyip önce tevhid ufkunu yakalamalı, sonra o ufkun gereklerini taviz vermeden yerine getirerek, nimetin şükrünü kendi cinsinden eda çabası içinde olmalıyız.

[Faik Can] 6.10.2017 [TR724]

Kerbelâ’da Zeynep olmak [Emine Eroğlu]

Annesi Hazreti Fatıma, Efendiler Efendisi’nin (aleyhisselâtü vesselâm) ardı sıra ruhunun ufkuna yürüdüğünde henüz 5-6 yaşlarında büyük yürekli küçük bir kız çocuğuydu Zeynep. Abileri Hasan ve Hüseyin ve kız kardeşi Ümmü Gülsüm’le birlikte babasının terbiyesinde büyüdü. Basiret ve feraseti ile dikkati çekti. “Âkiletü Benî Hişam”, yani “Hişamoğulları kabilesinin akıllı kadını” lakabını aldı. Daha genç kızlık döneminden itibaren özellikle kadınlar, sorularına cevap bulabilmek için ona başvurdular. Babasının teşviki ile şehit amcası Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah’la evlendi. Dört oğlu bir kız evladı oldu.

İlk büyük acıyı babasının şehadetiyle yaşadı. Fakat o, annesi gibi gidemedi kendi babasının peşi sıra. Hazreti Fatıma’ya Efendimiz (as) “babasının annesi” diyordu ya, kader Hazreti Zeynep’e “ağabeylerinin annesi” olma rolünü biçmişti. Hazreti Hasan ve Hüseyin’i bırakıp hiçbir yere gidemezdi.

Uhud’da yetmiş parçaya bölünen Şehitlerin Efendisi Hazreti Hamza babasının amcası idi. Biliyordu ki “zibh-i azîm” (büyük kurbanlık) olmak, ataları Hazreti İsmail’den beri ailelerinin kaderiydi.

Fakat henüz “Bir insan kaç kere ölebilir?” sorusunun cevabını bilmiyordu.

Babasının sırtına saplanan zehirli hançerin acısını duyarak yaşadı kendi sırtında. Ardından Hazreti Hasan’a içirilen zehirle bir daha öldü.

YOL’DA OLMAK

Hazreti Hüseyin’in eşi, çocukları, yeğenleri, kardeşleriyle ve dostlarından bir avuç insanla Mekke’den yola çıktılar.

Elli yaşlarındaydı Hazreti Zeynep. Hazreti Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini tavsiye eden eşini geride bırakmış, iki oğlu ile birlikte ağabeyinin yanındaki yerini almıştı. Ailenin en yaşlı kadını sıfatıyla kafiledeki kadın ve çocuklara nezaret ediyor, hastaların tedavi ve bakım işlerini yürütüyordu.

Niyetleri Kûfe’ye değil, Allah’a ve Resulü’ne varmaktı. Gördükleri rüyalar onlara başka bir âlemin davetini ulaştırıyor, kalpleri inşirahla dolup taşıyordu.

Onca uyaran olmasına rağmen geri dönmedi, hakta sâbit-kadem oldular.

Kûfe halkının ihaneti, amcalarının oğlu Müslim bin Akil’in şehadet haberi de onları vazgeçiremedi. Ümitsizliğe kapılmadılar.

Durdukları yerin hakkaniyet ve adalet zemini olduğuna inandıkları için oradaydılar. Neticenin ne olacağı Allah’ın takdiriydi. Bin fırtına esse, bin tane tayfun gelse yerlerini değiştirmeyeceklerdi, değiştirmediler.

EHL-İ BEYT OLMAK

Onlar için Ehl-i Beyt olmak, hangi devirde olursa olsun Allah Resulü’nün (as) mirasına sahip çıkmak demekti.

İncinmediler Kûfelilerin ihanetinden, dostlarının vefasızlığından.

İncinmediler en temel insani haklarından mahrum edilişlerinden, mağduriyetin kundaktaki bebeklere reva görülüşünden.

İncindilerse adaletin yok edilişine, Hakk’ın hatırının feda edilişine, nifakın revaç buluşuna incindiler.

“Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve ehl-i beytim” diyen Allah Resulünün mirasının zayi edilişine incindiler.

Ahiret hayatını dünya menfaatlerine değişenlere, istidat ve kabiliyetlerini heder edenlere, asil babaların asi evlatlarına esef ettiler.
Allah şahit ki onları kuşatan Yezid ordusunu defalarca uyardılar.

MUSİBETLERİN ANNESİ

Oğulları, yeğenleri, kardeşleri… Birer birer şehit oldular Seyyide Zeyneb’in.

Hüseyin’i sahra-ı Kerbelâ’ya düştü.

Annesi Hazreti Fatıma’nın cümleleri ile: “Üzerine öyle musibetler dökülmüştü ki, gündüzlerin üzerine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!”

Artık adı “ümmü’l mesâib”ti. Belâların, musibetlerin annesi.

Gidenlerle gitmek istese de gidemezdi. Geride kalanları bırakamazdı. Yaşatmak için yaşamak vazifesi yine ona düşmüştü.

Kerbelâ’da Zeynep olmak, sorumluluk duygusu ile acının şiddeti arasında kalmak, toparlanıp dimdik yoluna devam etmekti.

İmanda ve amelde, düşüncede ve davranışta, babası ve ağabeylerinin yanında yerini almaktı.

Onlar kadar yiğit, pervasız, korkusuz, haksızlıktan fersah fersah uzak olmaktı…

“Ben yapamam” dememek, yükün altına girdikten sonra Rabbinin inayetine iltica etmekti.

Dul kalmış kadınların, yetim çocukların, hasta ve bakıma muhtaçların yardımına koşmaktı.

KERBELÂ’DAN ÇIKMAK

İşleyen kudret eliydi de, hayır adına sebeplere riayet etmek ona düşüyordu.

Ne yapıp etmeli, şehitlerin başını gövdesinden ayıran o azgın güruhu durdurmalıydı. Kadınları, çocukları ve ateşli hastalığı dolayısıyla çatışmalara katılamayan İmam Zeynelâbidin Hazretlerini askerlerin saldırısından korumalı, altın silsilenin kopmasına mani olmalıydı.

Önce ortaya çıkan tablonun dehşeti karşısında endişeye kapılmış Yezid orduları kumandanı Ömer bin Sa‘d’ın gayreti ile galeyanı geri püskürttü.

Sonra Kûfe Valisi Ubeydullah bin Ziyâd’ın huzuruna çıkarıldıklarında yeğeninin üstüne kapanarak, “Zeynelâbidin’i öldürmek için önce beni öldürmeniz gerekir,” diye haykırdı.

Ubeydullah’ın da Yezid’in de yüzlerine çarptı lanetli olduklarını.

Allah’tan korkmayan ama iktidarlarını kaybetmekten çok korkanları cesaretiyle geri püskürttü. “Hazreti Peygamber’in (as) soyunu yok olmaktan koruyan kişi” olarak tarihe geçti.

Kalan ömrünü Kerbelâ’da yaşananları yeni nesillere aktarmaya adadı.

Peygamber (as) evladının hunharca katli ile kanayan bütün yürekleri uyardı, harekete geçirdi. Vicdani bir dirilişin adı oldu.

Babası ve ağabeyleri şehitti. O, şahit oldu.

Bütün “hizmet anneleri”ne hüsnü misal oldu.

[Emine Eroğlu] 6.10.2017 [TR724]

İktidarı besleyen asıl kaynak [İskender Derviş]

AKP iktidarının modern diktatörlüklerden öğrendiği tek bir şey var: Devlet eliyle verilen eğitim, sağlık, altyapı gibi hizmetlerde ‘tek ses’ olunursa, gelecek nesillerde devletin resmi görüşü yerleşir. Bu sebeple de üniversitelere, okullara ve doktorlara yönelik ciddi baskı uyguluyor. Aykırı bir söz söyleyeni meslekten atıyor, AKP’ye muhalif olanları bir kaşık suda boğmak için fırsat kolluyor. En azından bu meslekteki kimselerin güncel siyasetle ilgili ‘sessiz’ kalmasını sağlamaya çalışıyor. İlkokuldan üniversiteye kadar gençlerin ‘AKP’nin iddiaları’ dışında bir şey duyup öğrenmesini istemiyor. Duysa bile, ‘norm’ olanın AKP’nin görüşleri olduğunu yerleştirmeye çalışıyor. Buna ek olarak, ‘işinde gücünde’ diyebileceğimiz, siyasetle pek işi gücü olmasın isteyen insanların etrafında ördüğü (TV’leri kapatarak) ‘güvenlik kozasının’ yırtılmaması, en büyük siyasi projesi.

AYŞE ÖĞRETMENE VERİLEN CEZA, İBRET-İ ÂLEM OLSUN DİYE

Bunun örneklerinden birisi meşhur Ayşe Öğretmen vakası. Bu kadar üstüne gidilmesinin, bu seviyede bir kovuşturmaya uğramasının önemli bir mantığı var. Kanal D’nin en çok seyredilen programlarından birisiydi Beyaz Show. Yıllardır belirli bir seyirci kitlesine ulaştı. Bilhassa üniversiteli gençler programda hazır bulunmak için otobüslerle taşınıyor stüdyoya. TV’leri başında belki milyonlarca insan Beyaz Show’u, hiç olmazsa zapping yaparken görüyor. Programda olan ‘sıra dışı’ bir şey hemen haber sitelerine konu oluyor. Siyaseti yeterince bunaltıcı kılarak toplumun geniş bir kesimini bu türlü ‘eğlence, magazin’ hayatına mahkûm eden iktidar, buralarda bir ‘direniş’ gördüğü anda üstüne gidiyor. Bu da aslında bize iktidarın asıl ‘zayıf’ olduğu alanları gösteriyor. Ekonomik istikrardan başka kaygısı olmayan, aile, akraba, arkadaş, iş hayatı dışında fazla gündemi olmayan ve kendince müreffeh bir hayat sürmek isteyen orta-alt sınıf (özellikle de 45 yaş üstü) AKP’nin en çok güvendiği kesimlerden birisi.

Ayşe Öğretmen gibi genç bir kadının çıkıp Beyaz Show’da açıkça iktidarın Güneydoğu’da sivilleri öldüren katliamlarına karşı ‘Çocuklar ölmesin!’ diyebilmesi, büyük bir meydan okumaydı iktidara göre. Anketlerde hâlen toplumun yüzde 70’e yakınının TV’lerden gündemi takip ettiği, dünya görüşünü buna göre oluşturduğu görülüyor. TV haberciliğini ‘denetim altına almak’ AKP iktidarının devamı için en önemli gündem maddesi. Gazetelerde çıkan yazıların, internette söylenen şeylerin telafisi var ancak TV yayınları, iktidarın da sürekli ulaşamadığı yerlere gitme riski taşıyor. Ayşe Öğretmen’in sözlerinin, üstelik çok yaygın şekilde izlenen, ‘güvenilen’ bir programda yankılanması, ardından bir sürek avı gibi aranıp bulunması ve cezalandırılması, bize iktidarın zayıf karnını işaret ediyor.

DEVLETİN HER YERDE ARADIĞI ‘AYNUR’ ÖĞRETMEN

Ancak öğretmenlerle ve genel olarak eğitimle ilgili proje çok daha geniş çaplı. Okullarda ilk haftalarda 15 Temmuz konusunun işlenmesi, ‘anlık bir tepki’ ya da ‘günlük proje’ gibi görülmemeli. Bu mesele artarak devam edecek çünkü. Öğretmenler, ‘rejimin yılmaz savunucuları’ hâline gelinceye kadar tırpan yiyecekler. Eğitim sistemi, komple rejimin idaresine girene kadar ‘iyi eğitim veren’ okullara müdahale edilecek. Seviyenin aşağıya çekilmesi sadece İmam Hatipleşme olarak görülmemeli; Parti’nin genç kadroları seviyeleri ne olursa olsun ‘rejimin öğretmenleri’ olarak hemen her yerde boy gösterecekler ve bunun için de hiçbir okulun geçmişteki başarısından gelen ‘özerkliği’ olsun istenmiyor. Bu okullardaki öğretmenlerin sadece çocuklara değil, velilere de erişimi olduğunu, eğer bu öğretmenler açık şekilde ‘muhalif’ bir pozisyon gösterirse bunun yayılacağından endişe ediyor iktidar.

Bu meselenin yıllara yayılmış bir proje olduğunu, 15 Temmuz öncesinde bile gündemde olduğunu hatırlatalım. 2016’nın Nisan ayında Eğitim-Bir Sen’den Nuri Özdemir, şöyle bir hadise nakletmişti: “Milli Eğitim’den Aynur adında bir üyemizi çağırdılar. İfade vermeye gittiğinde şok bir durum ile karşılaşmış. Aynur adında bir öğretmenin dış basına Türkiye devletine hakaret eder nitelikle demeç verdiğini ve Diyarbakır’da tespit ettikleri anlatmışlar. Aynur adında 24 öğretmen tespit ettiklerini ve bunların içerisinde ‘demeç veren Aynur’u aradıklarını söylemişler. Bir eğitimcinin karşılaştığı durumu gösteren en bariz örneklerden biridir. Bölgenin şartları nedeniyle güç koşullarda eğitim veren öğretmenleri bu soruşturmalar ile iş yapamaz hale getiriyorlar.”

‘Aynur’ elbette bir kod isimdi. İngiliz Observer gazetesi, Güneydoğu’daki askerî operasyonların, şehirleri yakıp yıkmanın, gündelik hayatı nasıl etkilediğine dair kapsamlı bir haber çalışmış. Bölgeden bir öğretmenle de ismi saklı kalmak kaydıyla konuşulmuş. ‘Aynur’ öğretmen, bu operasyonların uzun vadede Kürt çocuklarını devlete değil PKK’ya yakınlaştıracağını söylüyor: “Hükümetin onları vatandaş değil, düşman olarak gördüğünü düşünüyorlar. Şimdi herkes korkuyor, herkes hayatta kalma kaygısında. Ama bir iki yıl içinde, toz duman dağılınca, korku öfkeye dönüşecek. (…) Çocuklar travma geçiriyor. Hiçbir çocuk böyle büyümemeli.”

ÖĞRETMENLER VE DOKTORLAR REJİMİN ZAYIF KARNI

‘Yahu bunda ne var?’ diye düşünebilirsiniz oysa ‘devlet’ şu anda tam olarak bu paranoyalarla ve toplum mühendisliği çabalarıyla yürüyor. Bütün kurumları zayıflatılan ve yalnızca iktidarın devamı için çalışan bürokrasi cihazı, mikro-mühendislik yaparak belki ilçe ilçe listeler hazırlıyor, sağlık ve eğitim gibi halka doğrudan ulaşan alanları kontrol ediyor, ‘konfor alanında’ yaşasa da bir şekilde öğretmenle ya da doktorla muhatap olan bu insanların ‘rejimin resmi görüşü’ dışında bir şey duymalarının, o insanlardan cesaret almalarının önüne geçmek istiyor.

Ama uzun vadedeki hedef, modern devlet sistemlerinin 1930’larda Avrupa ülkelerinde karşılaştığı ve sonrasında buna göre önlemler ürettiği ‘totaliter rejim’ meselesi. İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Avrupa’da yükselen sağ faşizm, devlet aygıtının vatandaş karşısında olağanüstü bir güce eriştiğini ve bireylerin devletle ters düştükleri durumlarda haklarını koruyacak bir mekanizmaya sahip olmadığını gösterdi. Bunun için de her Avrupa ülkesi kendince bir çözüm üreterek vatandaşını, devlete karşı ‘güçlü’ kılacak önlemler aldı. Bugün Türkiye, 60-70 sene öncesinin bayat ve tehlikeli düşüncelerini kendine rehber edinmiş bir iktidar tarafından yönetiliyor. Bu yüzden dışarıdan bakanlar sonun felaket olduğunu rahatlıkla görebiliyorlar. Ancak ‘içeride’ mecburen devam eden bir gündelik hayat var, insanların öyle ya da böyle bireysel konforlu alanları var, bir anda her şeylerini kaybedeceklerini düşündüren bir korku iklimi var.

KİŞİSEL GÖRÜŞÜNÜZE SAHİP ÇIKIN!

Böyle zamanlarda insanlar bir resmî görüş, bir de kişisel görüş belirliyorlar bir şekilde sağlıklı kalabilmek için. Kamusal alanda resmî görüşü dillendirmek işini ve canını korumak adına yeterli görülüyor. Özel alanda ise kişisel görüşlerini aktarmayı sürdürüyorlar ki, neye inandıklarını en azından kendilerine ifade edebilsinler. Ancak totaliter rejimler kamusal alanı tamamen kontrol etmekle hiçbir zaman iktifa etmezler. Sizin olmasa da çocuklarınızın zihinlerini kirletmek için her türlü fırsatı kollayacaklardır. Okullardaki eğitimin sürekli yeniden düzenlenmesi, müfredatın günbegün değiştirilmesi, rejimin vakıflar aracılığıyla eğitimin erişim ağını genişletmesi, bu yüzden sizi endişelendirmeli ve alternatifleri düşündürmeli. Eğer siz çocuklarınızın, en azından özel alandaki tanıdıklarınızın ve en başta da kendinizin ‘zihnî beslenmesini’ doğru yapmazsanız, ‘toplum mühendisleri’ kazanır.

Zira bir gün ‘teknolojiyi’ (internet, sosyal medya, haberleşme vs.) tamamen ele geçirmeyi de isteyecekler. İktidarlarının devam etmesi için eğer imkân olsa rüyalarınıza kadar müdahale etmekten çekinmezler. Çünkü bu insanın mayası. İsimlere takılmayın, iktidarın asıl kaynağını keşfedin ve onunla mücadele edin…

[İskender Derviş] 6.10.2017 [TR724]

Bakalım çekirge bu defa sıçrayabilecek mi? [Tarık Toros]

İki şeyden ürperirim:

-Yalakalık

-Haksızlığa uğramak

Buna paralel olarak ‘aşırı övgü ve iltifat’tan tiksinmişimdir.

Abartılı pohpohlamalara hiç itibar etmedim.

Şüpheyle yaklaşırım. 

***

Şu AKP iktidarının Cemaat ve başındaki insana övgülerini alt alta toplayın, Türkiye’den Pensilvanya’ya yol olur.

Cemaat içinde bu derece süslü laflarla konuşan olmuş mudur, bilmiyorum. 

***

Aynı durum, Çözüm Süreci’nde de oldu.

Kürtlerle kurulan empati, Abdullah Öcalan’a yönelik övgüler, “Sarı-Kırmızı-Yeşil” sloganları orada duruyor.

Tıpkı yukarıdaki gibi… Türkiye’de Kürt hareketine gönül vermiş insanlardan duyamayacağınız coşkulu tezahüratı AKP kitlesi yapmıştır. 

***

İşte bunun için mübalağalı gövde gösterilerine kapılmadım, kuşku duydum.

Çok geçmedi…

Aynı isimler, dün el üstünde tuttuklarını sonra yerin dibine geçirmekte beis görmedi.

Böyledir.

Kelime kaba ama en iyi o anlatıyor, “yalakalığın” fıtratında vardır bu. 

***

Bir örnek daha.

Dönemin başbakanı, 2012 Türkçe Olimpiyatları finalinde Gülen’i kastederek “Bitsin bu hasret, bitsin bu gurbet” çağrısı yapmıştı.

Tribünler alkıştan yıkılmıştı.

Birkaç yıl sonra aynı zamanda metin yazarı olan danışmanı şunu yazacaktı:

–Erdoğan, Fethullah Gülen’i hiç sevmedi, hiç hazzetmedi ve hiçbir zaman da uyuşmadı.

-Ne ona ne de hareketine hiçbir zaman güvenmedi.

-Peki, “Bitsin bu hasret!” çağrısı neyin nesidir?

-Siz bakmayın tribünlerdeki on binlerce ahmağın bu çağrıyı ayakta alkışlamalarına…

-2010 yılında başlayan çatışmayı görenler, bu çağrının zerre kadar muhabbet taşımadığını…

-Bu çağrının bir siyasi dehanın manevrası olduğunu bilirler.

***

Aynı Erdoğan, bir sene sonraki olimpiyatlarda şunu diyecekti:

-Çölün ortasında vaha gibi, kararmış yüreklerde bir nebze merhamet gibi en zor zamanlarda bize güzeli anlattınız, hatırlattınız.

-Bu olimpiyatlar 11 yıldır yapılıyor olabilir ama bu gönül davası 11 yıl değil binlerce yıldır devam eden, kökü derinde, kökü sağlam, kökü ta Selçuklu’da, Osmanlı’da, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Kurtuluş Savaşı’nda olan bir büyük harekettir.

-Biz hepimiz aynı gönül davasının sarsılmaz neferleriyiz. (16 Haziran 2013) 

***

Muhtemelen bu metni de aynı kişi yazmıştı, bir sene önceki konuşma için “siyasi dehanın manevrası” diyen Aydın Ünal.

Metindeki ifadelere bakarsanız, muazzamdır.

Kaç Cemaatçi böyle süslü laflarla “Hizmet Hareketi”ni yorumlar, bilemiyorum.

Bildiğim şey şu:

Övgüyü yazan da okuyan da…

Oradaki on binlerce seyirciyi, ekranları başındaki milyonları fena halde aldatmış.

Ve bunu bile bile yapmış.

Kasten ve taammüden. 

***

Bugün, AKP ve başındaki zata ilişkin yorumları okurken de hep aynı şeyi düşünüyorum.

Takip edin;

“Ümmetin lideri”,

“Halife-i ruy-i zemin”,

“Dünya lideri”,

“Onun için her gün iki rekât şükür namazı kılınmalı”,

“Ona dokunmak bile ibadet”,

“İkinci Atatürk olacak”,

“İkinci peygamberdir”,

“O benim atam”,

“Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan lider”

gibi sözleri ulu orta konuşanlar…

Gemiyi ilk fırsatta terk edeceği gibi…

İlk taşı atan da onlar olacak.

[Tarık Toros] 6.10.2017 [TR724]

Diren Melih Başgan! [Bülent Korucu]

AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz gecesi sıcağı sıcağına yaptığı ilk açıklamada ‘Bu Allah’ın bize bir lütfu’ demişti. İlerleyen günlerde biraz daha açarak “OHAL ile normal zamanlarda yapamayacağımız şeyleri yapabilme gücüne sahip olduk” ifadesini kullanmıştı. Erdoğan’ın sadece Hizmet Hareketini hedef alacağını zannedip ellerini ovuşturanlar, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını zamanla anladılar. Ama artık çok geç! Erdoğan freni patlamış damperli kamyon gibi yokuş aşağı geliyor ve önüne çıkanı eziyor. Son kurbanlar AKP’li belediye başkanları.

OHAL’in Erdoğan’a sunduğu en büyük lütuf partideki operasyonları yapabilmesi. Normal zamanlarda bırakın Melih Gökçek’i, Düzce Belediye Başkanı’nı bile istifaya zorlayamazdı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş görevi bırakmak zorunda kaldı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in gidişine ise an meselesi gözüyle bakılıyor. Topbaş’ın fazla toz kaldırmadan istifasına karşın, Gökçek biraz direnecek galiba. Gökçek’in yılbaşına kadar süre istediği öne sürülmüştü. Parti sözcüsü Mahir Ünal’ın, ‘Belediye başkanları ile ilgili süreç yılbaşına kadar bitecek’ sözleri, ‘bir orta yol bulundu’ yorumlarına yol açtı. Hürriyet’ten Murat Yetkin’in “Gökçek çekilmeyecek ama bütün yetkilerini devredip tam sadakatle sembolik olarak kalacak” minvalindeki yazısı da büyük ihtimalle Başkan’ın uzlaşma arayışlarının ürünüydü, daha doğru ifadeyle bir teklifti.

BAŞKANLARA HEM HAVUÇ HEM SOPA

Erdoğan, medya üzerinden taciz atışlarını sürdürüyor, Gökçek’i çekilmek zorunda bırakmak istiyor. Dili gittikçe sertleşiyor:

“Bir makama getirilirken her şey iyi güzel, ama benim metal yorgunluğu olarak dediğim durumlarda makamın boşaltılmasının istenilmesi niye yadırganıyor?‘Benim şanım var şerefim var’ dersen, kusura bakma ama, partinin şerefi herkesin şerefinin şanının çok daha önündedir.”

Bunun iki sebebi var: İlki sorun çıkarmadan çekilenler iyice küskün haline gelir. Ayrıca istifası istenen diğer isimler de pasif direnişe yönelir. Erdoğan, “Belediyelerdeki durum tabii ki farklı. Onun iki yöntemi vardır: Partiden ihraç veya görevi ihmal veya kötüye kullanmaktan dolayı yapılabilir. Tabii ki biz bu yolları denemek istemiyoruz” sözleriyle aba altında sopayı  göstererek bu riski bertaraf etmeye çalışıyor.

Ancak direniş yayılırsa görevden alma sopası işe yaramaz, hatta partide büyük kırılmalara yol açar. Onun için Abdülkadir Selvi’ye havuç vaatler yazdırılıyor. ‘Sorun çıkarmayanlara vekil olma bonusu’ sunuluyor. HDP’li başkanlar gibi tutuklanma şantajı da kapalı kapılar ardında dillendiriliyorsa şaşırmam.

ERDOĞAN’IN KOLTUĞUNDA GÖKÇEK OTURACAKTI

İkinci sebep, Gökçek ve Erdoğan’ın kadim hesaplaşmasıyla alakalı. 1994’te biri Ankara diğeri İstanbul’u kazandığında yarış başladı. Bugün Erdoğan’ın oturduğu koltuklarda Gökçek oturuyor olabilirdi. Ancak tarih Melih Başkan’ın istediği gibi yazılmadı. Parti kurulurken trene son anda bindi. Üç dönem üst üste her defasında kerhen ve son dakika aday yapıldı. ‘Başka partiden ya da bağımsız aday olurum Ankara’yı kaybedersiniz’ şantajına boyun eğildi. Kapatma Davasına negatif katkısı hep konuşuldu. Son seçimi İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın seçim kurullarını basmasıyla şaibeli biçimde kazandı. Erdoğan’a borçlanmıştı ama yine de kuyruğu dik tutma gayretindeydi. 15 Temmuz’dan sonra en hızlı Reisçi kesildi. Bir yandan da kendi hesaplarının peşini bırakmadı. Ankara Ticaret Odası seçimlerinde vekalet savaşı yaşandı. Oğul Gökçek, enişte Gürsel Baran’a yenildi.

Erdoğan, OHAL ile gelen fırsatı Gökçek tehdidini bir daha başını çıkaramayacak şekilde gömerek değerlendirmek istiyor. Pazarlığa açık değil; hatta Gökçek’in sonuç alamayacak bir direncini, onu tamamen sıfırlamasına imkan vereceği için istiyor bile. Gökçek şimdilik pasif direnişte, duymazlıktan geliyor. Sonuç alıcı bir hamle yapabilirse bu Erdoğan efsanesi için sonun başlangıcı olabilir. ‘Ya herro ya merro’yu göze alabilecek mi göreceğiz.

DİĞER PARTİLERLE İLGİLİ DE ŞİKAYET VARMIŞ!

Erdoğan bu karambolde, diğer partileri de yok edecek planlar hazırlıyor. Onun işaretini aynı konuşmada şöyle verdi:

“Kaldı ki sadece bizim partimizle değil diğer siyasi partilerle ilgili de İçişleri Bakanlığı’na şikayetler geliyor. Basın olarak size de geliyordur.”

Ağızdaki bakla böylece çıkmış oldu. Tek adam rejiminin garantisi tek partiye doğru gitmek istiyor. AKP Genel Başkanı, 15 Temmuz bahanesiyle ilan ettiği olağanüstü hal sayesinde hem yasama erkini ele geçirdi hem de yargıyı tamamen kontrolüne aldı. Seçim kazanmış Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu küçük düşürüp azlederek, yürütmenin tek patronu olduğunu zaten daha öncesinden ilan etmişti.

Cemaatle birlikte en kolay lokma HDP idi, oradan başladı. Genel Başkanlar ve bazı vekiller içeride, kalanların tutuklanması bir işarete bakıyor. Dışarıda kalabilmiş belediye başkanları azınlıkta; onlar da görevlerinin başında değil. CHP’de çember gittikçe daralıyor, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmasından partinin kapatılmasına kadar her ihtimal masada. Ama onlar devekuşu gibi başlarını ‘FETÖ’ kumuna gömerek kurtulacaklarını sanıyor.

CHP’li birkaç belediyeye kayyım atandığında, parti sözcülerinin kırık plak gibi tekrarlayıp durduğu “biz FETÖ’cü değiliz” nakaratının işe yaramadığı anlaşılacak. Fakat iş işten geçmiş olacak.

[Bülent Korucu] 6.10.2017 [TR724]