Zulmün ve zalimin anatomisi [Dr. Hüseyin Kara]

Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, işkence ve nursuzluk olarak tanımlanan zulüm, insanın fıtratında bulunan potansiyel bir kötülük enerjisidir. ''Emaneti insan yüklendi. Doğrusu o zalim, çok cahildir'' (33,72), (14,34)  Ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıkıp sahibini zalimler kategorisine sokacağı bilinmemektedir. Peygamberlerde bu durum, mukarrabînin zellesi sayılmış ve bir sıfata dönüşmeden tövbe ve istiğfarla ona hayat hakkı tanımamışlardır. Peygamberlerin dışındaki sıradan insanların hepsinde az veya çok tesir icra edebilen zulüm damarı, iyi bir terbiye ile zararsız hale dönüştürülebilir. Kin ve hiddet gibi insanda sınırlanmamış duygular arasında yer alan zulüm, haset ve inat gibi Allah’ın sevmediği davranışlardandır. Yüce Allah’ın Âdil diye bir ismi olmasına karşılık zalim diye bir ismi bulunmamaktadır. ''Allah kullarına zulmetmez'' (3,182), (22,10) Zira bunlar birbirlerinin zıttıdır. Adaletin olduğu yerde zulüm, zulmün olduğu yerde de adaletin bulunmaması gibi. Fakat tercihini zulümden yana kullananlara da Allah, bir süreliğine fırsat tanıyor ve bu çirkin icraatını da şüphesiz Allah yaratıyor. Zulme taraftar olmamakla birlikte, hayrı da şerri de yaratan Allah, zulmün sorumluluğunu zalime yüklüyor. Bu yönü ile insanlık tarihi, farklı şiddetlerde çok zulümler ve zalimler gördü. Bunun yanında pek çok mazlumun âhına da şahit oldu ve olmaktadır. 
         
İlk insan olan Hz. Âdem (as) ve hanımı Hz. Havva, cennetteki zellelerine pişmanlık duyup yaptıkları ortak dualarında ''Dediler ki; Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz’’. (7,23)  diye dua etmişlerdir. Yine Hz. Musa (as) ''Rabbim ben kendime zulmettim, beni bağışla. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O’ dur.''(28,16);  Hz. Yunus (as)  ‘’Sen’den başka ilah yoktur, Seni tesbih u takdis ederim, gerçekten ben zalimlerden oldum.’’ (21,87)  gibi peygamber boyutunda cereyan eden zelleleri, daha başlamadan biten bir hızlılıkla affa mazhar olmuşlardır. Bütün bunlarla, Kur’an bize peygamberler üzerinden kendine zulmeden insanın, tövbe ve istiğfarla kendilerini Allah’a affettirmeyi başardıklarını misal olarak veriyor.   

Her ne kadar ‘’Gerçekten şirk büyük bir zulümdür’’ (31,13) ayetinde böyle beyan buyruldu ise de, en büyük zulüm olan şirk af kapsamı dışında kalıyor. Bir de kulların haklarına tecavüz etme boyutunda zulüm vardır ki, belki de en çok işlenen zulüm çeşidi bu olsa gerek. Bunların ayrıntılarına geçecek olursak; zulmün üç çeşidinin olduğu görülmektedir. İnsanın kendi kendine yaptığı zulüm de, üçüncü bir zulüm çeşididir.

1-ALLAH’A İNANMAYANLARIN ZULMÜ: Bütün müşrikler, kâfirler, putperestler ve Allah tanımaz ateistler bu zulmü irtikâp ettiklerinden dolayı affı olmayan bir suç işlediklerinden ebedî cehennem ile cezalandırılacakları açıktır. ‘’Ehl-i kitaptan ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.’’(98,6) Zira ‘’Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım’’(51,56) fermanı varken ve kulluk insanın vazifesi ve Allah’ın da hakkı iken bunu gasp edenler en büyük zulmü işlemişlerdir. Firavunların, Nemrutların ve Ebu Cehillerin yolundan gidenler topluluk olarak da bu zulme ses çıkarmaz ve hatta taraftar olurlarsa,  onlar da zalim bir kavim olarak adlandırılırlar. Sonuçta onlar da kurtuluş yolunu asla bulamazlar.  

''Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.'' (9,19)  Bu zalimler daha dünyada yaşarken yanlışlıklarının farkına varır ve iman ederlerse kurtulurlar. Küfür ve şirk içinde iken ölürlerse onlar için kurtuluş olmayacağı da açıktır. Bu zulüm çeşidinin tek bir ilacı vardır. O da iman etmektir.

2-İNSANLARIN DİĞER İNSANLARA VE MAHLÛKATA OLAN ZULMÜ:  Dünyada en yaygın olarak görülen zulüm çeşidi, zalim insanların mazlum insanlara reva gördükleri, güçlülerin güçsüzleri ezdikleri insanlık dışı muamelelerdir. Zira, Allah’ın kendisinin sevmediği ve yapmadığı bir şeyi kullarının yapmasından hiç hoşlanmaz. Bu zulmü irtikâp edenlere de ayrıca lanet eder. ‘’Bilin ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.’’ (11,18) ‘’Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.’’(7,44)  İnsanlık tarihi içinde zalimlikle öne çıkanlar hiç eksik olmamıştır. Aslında, zulüm bir kâfir sıfatı olmakla birlikte inanan insanlar arasından da tarihte çok  zalimler çıkmıştır. 

Bu sıfat ile anılan Haccaclar, Yezidler ve benzeri zalimler İslâm tarihinin yüz karasıdırlar. Kıyamete kadar daha niceleri bu zalimlerin çirkef yolunu takip etmişlerdir ve etmektedirler de… Fakat küfrün sürekliliği gibi zulmün sürekliliği olmaz.(Hadis) İcraat-ı Sübhaniye'de görülenler dikkate alındığında, Allah zalimleri bir kılıç gibi kullanıp mazlumlar oluşturmakta ve dönüp zalimden de intikamını almaktadır. (Hadis)  Zalimlerin hepsi aynı psikolojik durumu paylaştıkları için ortak noktaları hiç şüphesiz merhametsizlikleridir. Acıma ve hesap verme duygusundan mahrum olan bu zavallı mahlûklar, kendilerinden güçsüz gördüklerine zulmetmekten o sefil ruhları nasıl insanlık dışı bir haz alıyorlarsa, (Gerçek müminler böyle bir haz duyamazlar) adeta zulümleri onların zevk kaynağı olur. Zulmü artırdıkça o meş’um zevkleri artar ve bu fasit daire içinde kaldıkları sürece de doğruyu asla göremezler. Bu arada mazlumların arşa varan iniltilerini bir ney gibi dinlemekten de çekinmezler. Hatta mazlumların acziyet gösterip de zalimlerden af dilemeleri onların keyiflerine keyif katar. Onun için gerçek izzetli ve şeref sahibi müminler, hiçbir zaman zalimlerden eman dilemediler ve asla af talebinde bulunmadılar. İslam tarihinde bunun çok örnekleri vardır.  Allah’ın kullarını haksız yere cezalandırmaya girişen zalimler, bir yönü ile ilâhlık taslamakta olduklarından en büyük cürmü işlediklerinin farkında bile değillerdir. Zalimler haya sahibi de olmadıkları için (Zira haya imandandır) yalan söylerken bile yüzleri kızarmaz, iftira ederken de sıkılmazlar. Hesap gününe inanmadıkları için de her türlü denaeti ve şenaeti rahatlıkla işlemekten geri durmazlar. Onun için Efendimiz (sav)  ‘’Zulmetmekten de zulme uğramaktan da sana sığınırım’’. diye dua etmektedir.
       
3-İNSANIN KENDİ KENDİNE OLAN ZULMÜ:  Eşref-i mahlûkat olarak yüksek donanımlı yaratılan insan, ebedî Firdevslere namzet iken bu gaye ile yaşayıp bu hedefe varamayan, kendine en büyük zulmü yapmıştır. Kendisine tertemiz ve günahsız bir ruh teslim edilen insan, günahlarla bu ruhu kirletip cehenneme müstahak hale getirmişse, kendisine bundan daha büyük zulmü kimse yapmamıştır. En büyük gayesi Allah’a kul olmak gerekirken insan, kula kul olmayı yeğlerse kendine karşı zalimliğin en kötüsünü irtikâp etmiş olur. Beşer olması nedeniyle yanılarak işlediği günahlarına tövbe etmeden Allah’ın huzuruna çıkan talihsiz insan, zulmün daniskasını kendisine karşı işlemiş olur. İmtihan için geçici olarak bulunduğu dünya hayatını ebedî âlemleri peylemek için değil de, gün ve gecelerini nefsinin istekleri doğrultusunda, heva ve heveslerine uyarak geçirirse en ağır zulmü kendisine karşı işlemiş sayılır.’’Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler’’ (30,9)  Buna göre insana imtihan maksadı ile verilmiş olan makam, mevki, evlat ve mal-mülk, yerli yerinde kullanılarak rıza-i ilâhi peylenmesi lazımken, bu imkânları heba edenler zalimlerin ta kendisi olmayı hak etmişlerdir. Başka hiç kimse bu tip insanlara böyle büyük bir haksızlık yapamaz. 
      
Sonuç olarak; zulüm, Allah’ın sevmediği bir insanlık suçudur. İster fert olarak işlensin, ister toplum olarak işlensin, isterse devlet olarak işlensin zulmün mahiyeti değişmez. Zalim de her yerde zalimdir. Tövbe etmediği, yaptıklarına pişmanlık duymadığı ve haklarını gasp ettikleri insanlarla bu dünyada helalleşmediği sürece Allah’ın düşmanı olarak bir kısmını dünyada, fakat asıl ahirette rezil ve rüsva olmaya mahkûmdur. Zira Allah kendi Zâtına da, kullarına da zulmü haram kılmıştır. Bunu irtikâp edenler hem Allah’ın hakkına hem kulların haklarına hem de kendi hakkına tecavüzden yargılanacaklardır. Ne kötü bir âkıbet!  Allah bizleri muhafaza buyursun. AMİN.    

[Dr. Hüseyin Kara] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]                                            
huseyinkara1953@hotmail.com

Sümeyye Anne ve Canan bebek! [Meral Aslan]

Her bebek müjdesi insana mutluluk veriyor. İster tanıyalım ister tanımayalım. Hele hele sevdiğiniz bir kişi ise anne ve bebek, mutluluğunuz katlanıyor. Ancak biz Türk milletinde birinin sevincini paylaşmak kadar doğal ve güzel bir gelenek yok. 

Çünkü her bebek yeni bir umut, yeni bir gelecek demek. 

Bebek, saflıktır, mis gibi geleceğin kokusudur minik bedeninden yükselen rayihalar…

Haberi okuyunca bu nedenle sevindim. Doğal olarak, içten gelerek mutlu oldum. 

Çünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın küçük kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar önceki gece anne oldu. Kendisini içten bir şekilde tebrik ediyorum ve bebeğe dünyamıza hoş geldin diyorum. 

Ama ile başlayan cümleler kurup, homurdananlar olduğunu da duyar gibiyim. 

Lütfen büyüklerin kavgalarına çocukları katmayalım, yalvarırım yapmayalım bunu. 

Diyeceksiniz ki “Ama onlar katıyor, bakın bir cemaate olan nefretlerinden dolayı, onbinlerce anne ve bebeği şu an hapishanede…”

Kesinlikle haklısınız…

Dediğim gibi, büyüklerin günahını, hatasını, yanlışını, kavgasının bedelini bebekler ödememeli... 

Anneler de…

Bir kız çocuğu sahibi olmuş Sümeyye Hanım. İsmini de Canan Aybüke koymuşlar. 

Başta anne ve babası olmak üzere Erdoğan ve Bayraktar ailelerini de tebrik ederim. 

Bir anne için en mutlu an nedir biliyor musunuz?

Yeni doğmuş bebeği kucağına verildiği o an var ya, o an! İnanın dünyada benzer hiçbir mutluluk yoktur. 

Mis gibi cennet kokan bir bedeni, 9 ay kendi canınızda taşıdıktan sonra kollarınıza almanız kadar büyük bir mutluluk yoktur bir kadın için. 

Anneler bilirler…

Şimdi Sümeyye Hanım çok iyi biliyordur…

Ve anneler anlarlar annelerin halinden. 

Sanki annelere imkân verilse dünyadaki tüm küskünlükleri, kavgayı gürültüyü bitirebilirler gibi bir öngörüm vardır benim. 

Başkalarının çıkardığı savaşlarda, kavgalarda annelerin yüreği yanar çünkü. 

Daha birkaç gün önce bir annenin kolunun kırıldığını okudum güvenlik güçleri tarafından.

Berkin’in annesi Gülsüm hanımın kolunu kırmıştı güvenlik güçleri. 

Bir anneye, üstelik küçücük yavrusunu kaybetmiş bir anneye bunun yapılması neden hiçbir bayan siyasetçinin (ki çoğu annedir) tepkisini çekmedi. Nasıl böyle duyarsızlaşabiliyorlar anlamak mümkün değil!

Hadi erkekler zaman zaman vicdansızlaşabiliyor ve kavga bazılarını insanlıktan çıkarıp canavarlaştırabiliyor. 

Ama ya anneler?

Sümeyye anne yavrucuğunu, Canan’ını kucağına aldığında hapishanede annelerinin kucağındaki başka bebekler ve anneleriyle empati kurabilir umarım. 

Umarım, gerekçesi ne olursa olsun küçücük evladı öldürülen bir anneye daha anlayışla yaklaşabilir artık. 

En azından öyle umuyorum. 

Tersi bir durum olsa belki bugün Sümeyye Hanım bebeğiyle beraber hapishaneye atılacaktı ve inanın bana, ben o zaman da elimden geldiğince sesimi yükseltecek ve itiraz edecektim. Hiçbir kanun, hiçbir yasa bir anne ile bebeğini hapse atamaz, atmamalı. 

En ilkel çağlarda bile yapılmayan bu tür zalimliklerin günümüzde yaşanması yüreklerimizi kanatıyor ve umarım Sümeyye Erdoğan Bayraktar vicdanlı bir çıkış yapar ve yeni anne olmuş bir kadın olarak bu konuda duyarlılık gösterir. 

Çok değil kadınca, annece bir merhamet dokunuşuna ihtiyacı var dünyanın. 

Annelerin vicdanına ihtiyacı var insanlığın. 

En çok da bizim. 

En en çok ise devletimizin…

Hadi atın bir adım ve durdurun gözlerden akan yaşları, dinsin hapishanedeki ağıtlar, bitsin hücrelerdeki anne ninnileri. 

Biliyorum belki bu yazı hiç ulaşamayacak sevgili Sümeyye Hanım’a ama ben yazmış olayım en azından kanayan vicdanım bir nebze teselli bulsun diye yazdım bunları. 

Çünkü Sümeyye de artık bir anne… Hapishanedeki onbinlerce anne gibi…

[Meral Aslan] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Olsun ama yol yaptı! [Seyfi Mert]

“İnsanları harekete geçirmek için iki manivela vardır: Menfaat ve korku.”
(Napoleon Bonapart)

İki arkadaş beraberce ellerde bayraklar Reis’in konuşma yapacağı alana doğru heyecanla yürümektedir. Kulak veriyoruz:

-Çok heyecanlıyım Remzi abi. Uzun zamandır Reis’i canlı izlememiştim. 

-Ben de Hüsnü. Yengeyi de alsaydın ya.

-Çocuklar olmasa o da gelecekti ama evde bayrakla televizyondan seyrediyor. Canlı yayınlanır değil mi Reis’in konuşması?

-Ne zannettin! Sıkıysa yayınlamasın alayı terörist olur. Şurdan geçelim Hüsnü. 

-Remzi abi hep soracağım araya başka mevzular giriyor. Nereye gidiyoruz yani Reis nerede konuşacak?

-Meşrubat fabrikası açılışı Hüsnü. 200 Anadolu insanına iş imkanı verilecek bu tesis ile. 

-Vay be, Reis’e de bu yakışırdı, çatlasın Almanlar!

-Alman’ı Amerikalısı, Rus’u farketmez alayı çatlayacak Hüsnü. Müslüman Türk’ün yükselişini kimse engelleyemez. 

“Ceddin dede, neslin baba. Hep kahraman Türk milleti!!!”

-Oy tüylerim tiken tiken oldu Remzi abi. Şurdan geliyor galiba mehteran sesi. 

-Evet görmüyor musun kalabalığı, ödü kopmuştur şimdi bu büyük resmi gören üst akılların, bacakları titriyordur Hüsnü, gel gel..

-Bu dakka Remzi abi yanlışlık yok mu?

-N'oldu Hüsnü? Ne yanlışlığı!

-Burası Kola fabrikası gibi. Sen açılış demiştin, yoksa Coca Cola’yı protesto için geldik de Reis de mi aramıza katılacak?

-Ne alaka Hüsnü ya!

-Ne alakası var mı Remzi abi geçen hafta kolaları alıp asfalta döktük ya. Buna harcanan her kuruş, kolanın her damlası Filistinli kardeşlerimize mermi olarak dönüyor diye protesto etmiştik ya! Hatırlamadın mı hala, hani portakal pıçakladığımız eylemden sonraki hafta!

-Yok Hüsnü o mesele bildiğin gibi değil. Malum Kola’nın müdürü bir muhtar, soyadı Kent. 

-Külliye’de Reis’e biat eden muhtarlardan mı?

-Sayılır Hüsnü karıştırma şimdi kafamızı, bu açılış açılış. Meşrubat açılışı. 

-Nasıl meşrubat? Osmanlı şerbeti filan mı?

-Bir nevi öyle de denebilir.

-Yoksa geçen hafta benim örtülü bacımın bilim yarışmasında birinci olduğu asrın icadı organik hoşaf tesisini mi açıyor Reis. Bu kadar hızlı mı yahu! Vallahi ben bile korktum bu büyük resimden. Şer güçler tir tir titriyordur şimdi yeminlen! 

-Oğlum bu açılış  “Anadolu Grup Isparta Meyve Suyu Üretim Tesisleri Açılış Töreni. Kalkıp Isparta’ya Yahudilere destek olmak için gelecek değil Reis’imiz. Dış güçlerin algı oyunlarına kanma, büyük resmi gör Hüsnü, Büyük resmi gör!

-Bizim bakkal Ercan, yavaş dönün hızınıza yetişemiyoruz, diye maytap geçti buraya geleceğimi duyunca, ihbar edip aldırtıcam şerefsizi. Milli içkimiz hala ayran ama değil mi Remzi abi?

-Ya Hüsnü senin kablolar bayağı karışıyor, meşrubat diyorum, meyve suyu üretim tesisi diyorum, sen İsrail diyosun, Filistin diyosun. 

-Mavi Marmara’ya hiç girmeyeyim o halde Remzi abi. 

-Girme Hüsnü hiç girme. Şu senin telefonu ver bakayım, Bylock mu ne bir şey vardı sen kullanıyordun galiba değil mi?

-Hı!

[Seyfi Mert] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Yeni linç mevsimi! [Ali Emir Pakkan]

Tarihin kaydettiği bütün zulümleri bir barış hareketini yok edebilmek için kullanıyorlar! 

Sırayla zulüm gördük... Hapishanelere doldurulduk, hücrelerde çürütüldük! Asıldık, kesildik, sürgüne gönderildik! Köylerimiz yakıldı!  
Dersim'de başımıza bombalar yağdırıldı! Mağaralarda gaz verildi! Yaşlı, çocuk ve kadındır, demeden katledildik! Bebekler, ailelerden koparıldı! Anasız babasız büyütüldü çocuklar...

Van Özalp'ta 33 köylüydük, kurşuna dizildik! Nehirler bazen günlerce kırmızı aktı!

Varlık vergisi adı altında ağır vergiler getirildi, borçlarını ödeyemeyenlerin mallarına el kondu! Bazılarımız sürgünde, maden ocaklarında öldü!  

6 -7 Eylül, mükemmel bir psikolojik harekat idi! Kamyonlarla insan Beyoğlu'na taşındı! Ellerine baltalar verildi... İş yerleri yağmalandı! 

Mahkemelerin astığı insan sayısı belli değildi! Şapka giymiyor diye bir şehir (Rize) bombalandı! 

27 Mayıs'ta başbakan idam edildi. Cesedi bir kuyuya atıldı. 12 Eylül öncesi sağdan ve soldan 5 bin gencimiz öldürüldü! Binlercesi işkenceden geçirildi... Sivas'ta, K.Maraş'ta Aleviler, Sünnilere düşürüldü! Evler işaretlendi! Ve yakıldı! 

Güneydoğu'da 17500 faili meçhul cinayet işlendi! Özal, Kahveci, Bitlis, Mumcu, Üçok, Kışlalı... Ve daha ne değerler suikastlere kurban edildi! Madımak oteli içindeki insanlarla birlikte ateşe verilişi... Başbağlar'da köylüler kurşuna dizildi...

Acıların üzeri hep örtüldü! 

Gözyaşları hep gizlendi! 

Hukuk dışına çıkanlar yargılanmadığı gibi ödüllendirildi! Diyarbakır'da, İstanbul'da, Ankara'da bombalar patladı! Kitlesel ölümler gerçekleşti! 

Yine bir linç mevsimindeyiz işte! 

Hastaları, hamile kadınları ve bebekleri bile götürüyorlar... Hayırseverlere ters kelepçe takıyorlar! 

Tarihin kaydettiği bütün zulümleri bir barış hareketini yok edebilmek için kullanıyorlar! 

Kin ve nefret solukluyorlar...

Kılıçlarını biliyorlar...

Yeni yeni tuzaklar hazırlıyorlar...

Kana doymuyorlar...

[Ali Emir Pakkan] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Hitler'in canavarları da bir din icat etmişlerdi [Faruk Mercan]

Haberi Reuters dünyaya duyurdu.

Türkiye'den Malezya'ya çok sayıda IŞİD elemanı gönderilmiş. Malezyalı bir yetkili ateş püskürüyor. “Türkiye'nin yaptığı uluslararası hukuka aykırı, bize haber vermeden bu kişileri gönderdiler” diyor.

IŞİD elemanları Türkiye'den gönderilirken, nereye gitmek istedikleri sorulmuş, onlar da çoğu ülkeyle vize serbestisi olan Malezya'yı tercih etmişler. Şimdi Malezyalılar, ülkelerine giren 16 IŞİD elemanlarını arıyorlar.

Acı, acı tebessüm ettim. Başkent Kuala Lampur'daki prestijli uluslarası Hizmet okulunun müdürü Turgay Karaman'ın mayıs ayında kaçırılıp Türkiye'ye verilmesini IŞİD irtibatı olarak açıklamıştı Malezya makamları... Hizmet hareketine mensup bir eğitimcinin IŞİD ile irtibatı olamayacağını onlar da çok iyi biliyordu. Gülünç bir iddiaydı.

Ve gün geldi, Saraydaki şahıs onlara gerçek IŞİD'lileri gönderdi. Gerçekle yüzleştiler böylece... 16 masum aileyi sırf Hizmet irtibatları sebebiyle Saraydaki şahsa teslim eden Suudiler gibi...

Hayrettin Karaman'ın halife ilan ettiği Saraydaki şahsın başında olduğu Humeyni-Hitler karışımı rejimin dünyada nasıl haber olduğuna bakmaya devam edelim.

Avustralya polisi, bir uçağı bombayla infilak ettirmek isteyen iki IŞİD militanını yakaladı. Bunlara yüksek düzeyde etkili askeri bomba malzemesini Türkiye'den bir IŞİD lideri göndermiş.

Olaya dikkat edin. Bir IŞİD lideri, günü gelince Avustralya'ya bomba gönderecek kadar Türkiye'de barınabiliyor ve askeri nitelikli bomba malzemesi temin edebiliyor.

Avustralya makamları da, Saraydaki şahıs ve adamları ile Hizmet mensupları arasındaki farkı ayan beyan gördüler. Çünkü, 1994 yılından beri Avustralya'da Hizmet okulları var ve binlerce öğrenci yetiştirdiler.

2011 yılında Prof. Mehmet Altan ile birlikte Avustralya'daki okulların olimpiyat gecesine katılmak üzere Sydney'e gitmiştik. 16 okul vardı Avustralya'da... Şimdi Silivri zindanında olan Prof. Mehmet Altan'ın, sahneyi çıkıp bir konuşma yaptığı o gece, Hizmet okullarında okuyan gençlerle tanıştık.

Sadeca Malezya ve Avustralya'ya mı gitti IŞİD'liler? Hayır... Rusya'da St. Petersburg'daki, İsveç'in başkenti Stockholm'deki ve İngiltere'de Manchester'daki saldırıyı yapan şahısların Türkiye irtibatları ortaya çıktı. Türkiye'den gitmişler veya Türkiye'den yardım almışlar.

Yaşanan bu olaylarla Allah, Hizmet mensupları ile Saraydaki şahıs ve adamları arasındaki farkı, ayan beyan bütün dünyaya gösteriyor.

Bir tarafta insanlığa hizmet için 1990'lı yıllardan beri dünyanın 175 ülkesinde binlerce okul, hastane, kültür merkezi açan Hizmet insanları...

Diğer tarafta bir kaç yıldır dünyaya kin ve nefret saçan; gönderdiği casuslarla bir çok ülkeyi karıştıran ve dünyanın her tarafına IŞİD elemanları ihraç eden Saraydaki şahıs ve adamları...

Dikkat edin, çeyrek yüzyıldır, dünyanın en sıkıntılı coğrafyaları dahil, 175 ülkeye binlerce Hizmet insanı gitti. Bir tanesi bile böyle kirli işlere bulaşmadı. Dünya bunları görmüyor mu?

İşin en acıklı tarafı ise, Türkiye'de kurulan Humeyni-Hitler karışımı rejimin arkasına takılıp giden yığınlar...

Peki bu nasıl oluyor?

Yale Üniversitesi, geçtiğimiz ay çok önemli bir kitap çıkardı. Kitabın ismi, “Hitler'in Canavarları”... Florida'daki Stetson Üniversitesi tarih profesörü Eric Kurlander'in yazdığı kitap, Hitler ve adamlarının Hristiyanlık ve Yahudilik dışında yeni bir din icat ettiklerini ortaya koyuyor. Hitler ve adamları seçilmiş insanlar olduklarına inanıyorlardı ve Nazi ideolojisinin temelinde bu mistik ve ezoterik inançlar vardı. Ve bütün canavarlıklarını böyle meşrulaştırdılar.

Sosyal medyanın olmadığı bir zaman diliminde, Hitler ve adamlarının icat ettiği bu yeni din, Almanya'yı sardı. Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels, “Bir yalanı bin defa tekrar ederseniz, kitleler inanmaya başlar” diyordu.

Kitabın yazarı Prof. Kurlander, Nazi ideolojisi ile günümüzdeki radikal dinci örgütlerin ideolojileri arasında çok büyük benzerlikler bulunduğunu ifade ediyor.

Bugün Türkiye'de yaşananlara bakın, aradaki yüzde yüz benzerliği göreceksiniz...

Hayrettin Karaman, önce fetvalarıyla “Yolsuzluk başka, hırsızlık başkadır” deyip Saraydaki şahıs ve adamlarının kirli servetlerini meşrulaştırdı. Sonra laik ve demokratik düzen aleyhine yazılar yazdı, en sonunda da Saraydaki şahsın halifeliğini ilan etti.

Hizmet mensuplarına yapılan bütün gayri insani, gayri İslami operasyonlara kılıf uydurup, “Halifeye biat etmediler, bunu hak ettiler” dedi.

Ali Bulaç da alim, Hayrettin Karaman da... Ali Bulaç, “İslam'da mala, mülke el koymak yok. Bu bir cahiliye adetidir” diyor. Hayrettin Karaman, bunu meşru görüyor. Çünkü, daha en başta, Hizmet hareketine “cihad” ilan edilmesinin fetvasını verdi.

İslam, “Savaşta bile kadınlara ve çocuklara dokunulmaz” derken, bunlar 17 bin kadını hapsettiler. 500'den fazla küçük çocuk anneleriyle hapiste... BBC bu canavarlığı ve vahşeti daha yeni haber yaptı.

Oya Baydar, geçtiğimiz aylarda yazdığı bir yazıda, Saraydaki şahıs ve adamlarına “Siz hangi dindensiniz?” diye sordu. Çok haklı bir soru...

Özgür Mumcu, “Erdoğan, bundan sonra su yerine coca cola ile abdest alacaksınız diye talimat verse, abdesti cola ile alırlar” diyor. Durum aynen böyle...

Saraydaki şahıs, cola fabrikasının açılışına gidiyor, güdümündeki medya “Meyve suyu tesis açtı” diye haber yapıyor. Çünkü daha kısa bir süre önce Coca Cola Yahudi şirketi diye boykot ilan etmişler ve cola kutularını tuvaletlere dökmüşlerdi. Şimdi bu sahtekarlığı gizlemek için cola'yı meyve suyu yaptılar!

Adam bugün Almanya'ya küfrediyor, ertesi gün Alman silah tüccarlarıyla sarayında görüşüyor. En yakın adamı da bu silah tüccarlarının ortağı...

Bugün İsrail'e küfrediyor, ertesi gün İsrail ile enerji işbirliği kararı alıyor...

Ama arkasındaki yığınlardan ses yok...

Adamın gazeteleri bugün Trump aleyhine manşet atıyor, ertesi gün Trump'a yakın birini bulduk deyip, onu güya Hizmet aleyhine konuşturarak manşet yapıyor. Çoğu yalan...

Oya Baydar, bu kadar ikiyüzlülüğün, bu kadar yalanın, bu kadar sahtekarlığın temsilcilerine “Siz hangi dindensiniz?” diye sormakta haksız mı?

Sahte halife ve adamları, tıpkı Hitler ve canavarları gibi, bugün geçici olarak Türkiye'yi esir almışlar. Ama dünyadaki gidişat aşikar...

Allah tarafından seçildiklerini düşünen, kitleleri aldatmak için yeni bir din icad eden Hitler ve canavarları yenildiler. Bugün işledikleri her melanete “cihad” kılıfı uyduran Saraydaki şahıs ve adamları da yenilecekler.

Pislikleri, her geçen gün daha fazla dünyanın gündemine gelecek... Der Spiegel dergisi, “Midas operasyonu” başlığıyla Rıza Sarraf dosyasını daha yeni yayınladı. Rıza davası Ekim'de başlıyor... Saraydaki şahsın kapatmak için bütün gücünü seferber ettiği, ama başarılı olamadığı bir dava bu... Rıza'yı kurtaramadı.

Yarınların kimin olacağını görmek istiyorsanız, dünyada Hizmet ile ilgili çıkan haberleri ve Saraydaki şahıs hakkında çıkan haberleri yanyana getirin.

Hizmet, dünyanın her köşesinde yüzbinlerce insan yetiştiren kurumlarıyla ve kendilerini insanlığa hizmete vakfetmiş adanmışlarıyla biliniyor.

Saraydaki şahıs ise bütün bu eracifleriyle...

Allah'ın bir kanunu var: Kirlilerin, yalancıların, yolsuzların hakimiyeti hep geçici olmuştur.

Bunların da öyle olacak...

[Faruk Mercan] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]

Empatik diyalog gündemleri [Abdullah Aymaz]

Batı’da yeni bir anlayış gelişiyor. Düşmanca değil; karşısındakini de anlayarak hareket etme anlayışı… Bu anlayış zihinlerdeki bazı boşlukları dolduracağı gibi, zamanın müfessirliği altında bazı mübhemlerin üzerinden de perdeyi kaldırıp meseleleri daha net görmeyi ve anlamayı sağlayacak... 

Mesela; Hırıstiyan dünya, Hz. Meryem’in evli olmadığı halde, oğlu İsa Aleyhisselamı dünyaya getirdikten sonra yaşadığı toplumun kanunlarına göre taşlanarak öldürülmesi gerektiğini biliyor. Hele hele mabedde bulunurken böyle bir şeyin olmasına o günkü anlayış asla müsaade etmez. Mutlaka ölüme gönderir. Nasıl oldu da Hz. Meryem bu recmden kurtuldu? Yani kurtulması için o kadar harika ve müthiş bir olay olması lazım gelir ki, onu taşlanarak öldürmekten vazgeçsinler… Onların kitaplarında ve kaynaklarında böyle bir şey yok. Ama Kur’an-ı Kerim’de var… Kur’an-ı Kerim, kucakta bebekken Hz. İsa’nın bir mucize olarak konuştuğunu apaçık ifade ediyor:

“Meryem (bana değil, çocuğa sorun dercesine) çocuğu gösterdi: ‘Nasıl olur da, dediler beşikteki bebekle konuşuruz?’ Derken bebek ‘Ben Allah’ın kuluyum, dedi. O, bana Kitap verdi, beni Peygamber olarak görevlendirdi. Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekatı farz kıldı. Anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp, asla zorba, bedbaht ve hayırsız biri yapmadı. Doğduğum gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de selam üzerime olsun!’ İşte hakkında şüphe ve tartışmalara girdikleri Meryem oğlu İsa konusunda gerçeğin ta kendisi budur.” (Meryem Suresi, 19/29-34)

Mesela, Kur’an-ı Kerim’in Fetih Suresinin son âyetlerine bakalım:
“Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onun beraberindekiler de kâfirlere karşı çok şiddetli olup kendi aralarında çok şefkatlidirler. Sen onları rüku ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki, ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanları bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Fetih Suresi, 48/27-29) 

Buradaki “İncil’deki meselleri ise şöyledir” diye geçen ve Sahabeler ile ilgili verilen misal İncil’de niçin verilmiştir? Bunu Matta 13. Âyetinde “Tohum Benzetmesi” başlığı altında şöyle deniliyor: “Aynı gün İsa evden çıktı, gidip göl kıyısında oturdu. Çevresinde büyük bir kalabalık toplandı. Bu yüzden İsa tekneye binip oturdu. Bütün kalabalık kıyıda duruyordu. İsa, onlara temsillerle ve benzetmelerle bir çok şey anlattı: “Bakın” dedi. “Ekincinin biri  tohum ekmeye çıktı. Ektiği tohumlardan kimi yol kenarına düştü. Kuşlar gelip bunları yedi. Kimi toprağa az kayalık yerlerde düştü; toprak derin olmadığından hemen filizlendi. Ne var ki, güneş doğunca kavruldular, kök salamadıkları için kuruyup gittiler. Kimi, dikenler arasına düştü. Dikenler büyüdü, filizleri boğdu. Kimi ise toprağa düştü. Bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı da otuz kat ürün verdi. Kulağı olan işitsin!” Öğrencileri gelip İsa’ya “Halka neden benzetmelerle konuşuyorsun?” diye  sordular. İsa şöyle cevap verdi: “Göklerin Egemenliği’nin sırlarını bilme ayrıcalığı size verildi, ama onlara verilmedi. Çünkü kimde varsa, ona daha çok verilecek, bolluğa kavuşturulacak. Ama kimde yoksa, elindeki de alınacak. Onlara benzetmelerle konuşmanın sebebi budur.”

Demek ki, İlahî Hükümranlığı (Göklerin Egemenliği)  yani “İ’la-yı kelimetullahı” tahakkuk ettirecek onlardı. Hz. İsa Aleyhisselam, bu gerçeği böyle bir temsille haber vermişti…

Bu çerçevede çok yeni ve güzel gelişmeler var… Kur’an-ı Kerim üzerine yapılan bir çalışmada 12 bin nüshanın hepsinde de aynı netice çıkıyor. Yani tek bir nüshada farklılık yok… Aslında bu mesele bile tek başına bir mucize…

Tarafsız ve gerçek bilim insanları Kur’an’ın da diğer mukaddes kitaplar gibi Batı’nın bir parçası olması gerçeğini kabule başladılar...

Bu hususlarla ilgili çalışmalar hakkında kendisinden bilgi istediğimiz Arhan Kardaş Bey şunları bildirdi:

Prof. Dr. Angelika Neuwirt Avrupa’da Kur’an çalışmalarıyla tanınan değerli bir ilim kadını. Aslen Arabistik hocası olan Neuwirt zamanla Kur’an metin ve tefsirlerine merak sarmış ve bir müsteşrik (doğu bilimci, oryantalist) olarak çalışmış. Brandenburg Eyaleti’nin büyük projelerinden birisi olan corpus koranicum projesini yürütüyor.  (http://corpuscoranicum.de) Şu anda bu ekip Kuran tefsiri yazıyorlar. 12.000 kadar Kur'an nüshası incelemişler. En eski Kur'an nüshasını buldular. Efendimizden (as) 18 sene sonrasına tekabül ediyor. 

Prof. Dr. Ralf Wüstenberg, Flensburg Üniversitesinde Protestan ilahiyatçısı. Bu da hem İslam'ı hem de Kuran’ı anlamaya çalışan bir profesör. Kendisiyle gelecek sene için bir yaz kursu planlıyoruz. (https://www.uni-flensburg.de/evangelische-theologie/wer-wir-sind/personen/mitarbeiter/prof-dr-ralf-k-wuestenberg/) İslam hakkında bir kitap yazdı: Islam ist Hingabe (İslam teslimiyettir)
Prof. Dr. Tobias Specker, İslam noktayı nazarından Katolik ilahiyatı projesini yürüten bir profesör. Kendileriyle bu Eylül ayında Kosova ve Arnavutlukta bir yaz programı tertip ediyoruz.  (http://www.sankt-georgen.de/hochschule/organisation/professorium/tobias-specker-sj/) Bu ekiple de 25 insanla birlikte bir ‘Manevi Diyalog’ gezisi yapılıyor ve bunlarla hizmet konusunda doktora yapmış arkadaşlar var. 

Prof. Dr. Christopf Bultmann, kendisi mukaddes kitap müfessiri ve Erlangen üniversitesi hocalarından birisi. Kendisi geçtiğimiz sene üniversitede hizmetle ilgili bir seminer programı başlattı kendileriyle yıllardan bu yana müzakerelerimiz devam ediyor. (https://www.uni-erfurt.de/mli/mitarbeiter/bultmann/)

Evet bunlar çok güzel çalışmaların başladığını müjdelemektedir…

[Abdullah Aymaz] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

O krediler yatırıma değil borca gitti [Tarık Ziya]

Bankaların kârı yüzde 34 arttı. 6 ayda 2016’nın tamamına denk 25 milyar lira kazandılar. Ne de olsa Hazine kefil oldu, onlar kredi dağıttı. Taş atıp kolları mı yoruldu? 

Şu ana kadar 201 milyar lira kredi tahsis edildiğine göre Toplu Açılış Merasimleri’ni sıraya koysalar en sonuncusuna iki sene sonra ancak sıra gelir herhalde. 

60 milyar dolardan fazla para piyasaya girdiğine göre ekonominin sırtı yere gelmez değil mi? 

YANDAŞA HAZİNE GARANTİLİ KREDİ

Bu paralarla duvara toslayan ekonomi toparlanacak, daha doğrusu karaya oturmuş gemi yüzdürülecekti. Bankalar risk almadığı ve batık ihtimalinde bütün yük Hazine’ye bırakıldığı için ‘garantili tahsilat’ın ötesinde mevzunun bankalara bakan tarafı yok. 

Kredileri alanların içinde fiilen batmış şirket sayısı hiç de az değil. Şimdiden 15 milyar liranın battığını cümle âlem biliyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) ölü taklidi yapması, hatta bankaları emlakçıya dönüştürecek değişikliklerle batıkları örtbas etmeye çalışması bu hakikati değiştirmiyor. 

İSTİHDAM VE İMALATA KATKISI OLMADI

O kadar para geldiği gibi gitti. İstihdama, imalata şifa olacak bir mahiyeti olmadı. Aksi halde işsizlik yüzde 8’e inerdi. İmalat sanayi yüzde 1 değil, yedi sekiz sene evvvelki gibi çift haneli büyürdü. 

Pekâlâ o paralar ne oldu? 

Bize hacet kalmadı. Suâlin cevabını Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi müşavirlerinden Doç. Dr. Hatice Karahan verdi. 

Karahan’ın Kredi Garanti Fonu (KGF) hakkındaki mütalaası şöyle: “Mesela kredilerin eğilim anketine baktığımızda, özellikle borç yapılandırması yönünde bir talep geldiğini görüyoruz. Bu hem anlaşılır hem de beklediğimiz bir şey. Bu da aslında şuna geliyor: Yatırım için ne kadar kullanıldı? Ben tüm göstergelere baktığımda bunun daha az yatırıma gittiği kanaatindeyim.”

BUNDAN SONRASINA TAKAT KALMADI Kİ

Saray’daki bir isim bile bu paraların yatırıma gitmediğini böyle ifade ediyor. Borç ödemesinde kullanıldığına göre bu alınan borçların ödemesi nasıl olacak. Sermaye bitmiş, stok artışı tahammül hududunu aşmış. 

Karahan, “O yüzden bundan sonraki dönemde daha seçilmiş sektörlere ve ihtiyaçlara binaen bir sistemin devamı olacaksa bu şekilde olması gerekiyor.” diyerek denizin bittiğini itiraf ediyor. 

İyi de Hazine’de takat kalmadı ki bu düzen böyle devam etsin. Böyle devam ederseniz ne olur? Yüksek faizi paşa paşa ödeyeceksiniz demektir. 

OHAL’DE BU FONLAR NİYE GELSİN!

Karahan da kaynak ihtiyacının had safhada olduğunu, ancak kaynak bulanamadığının farkında: “Bu noktadan sonra farklı bir hikâyeye giriyoruz. O yüzden, içerideki tasarrufların kısıtlı olduğunu, dışarıda da koşulların sıkılaşmaya gideceğini düşündüğümüzde, Türkiye'nin farklı bir şeyler söylemesi gerekiyor. İkna edici bir ortama kavuşması gerekiyor ki bu fonu çekebilelim.” 

Kâğıt üzerinde ağır duruyor, kulağa da hoş geliyor bu sözler… Mamafih OHAL şartlarında muhalif herkesin hapse atıldığı, şirketlere el konulduğu ve AB ile kavgalı bir Türkiye ile bu yeni hikâye ne kadar mümkün! Karahan’ın konuşmasında tabii buna cevap verilmiyor…

FATURAYI YİNE VATANDAŞ ÖDEYECEK

Hazine’nin 117 milyar yerine 140 milyar borçlanmasına sebep olan bu garantili kredilerin faturası vatandaşa ‘vergi artışı, akaryakıt başta olmak üzere iğneden ipliğe temel kalemlere yapılacak zamlar’ şeklinde dönecek… 

Karahan’ın şu sözleri de manidar: “Kredi Garanti Fonu ile ilgili tartışmalar giderek artıyor. Tabii limite de yaklaşıldı. Bankalar yorucu bir süreç geçirdi ama herkesin sonuçta mutlu olduğu bir dönem oldu. Gerek firmalar, gerekse bankacılık sektörü için olumlu oldu.” 

BANKACILAR AKP’YE MİNNETTAR

Bankalar mutlu, zira yüksek faizle kâr rekoru kırdılar. Tahsilat derdi yok. Firma ödemese de garantör Hazine. ‘Hamilî kart yakînimdir’ kartviziti ile bol kepçe krediden nasiplenebilen firmalar da mutlu. Zira krediyi ödemeseler bile hesap sorulmayacak. 

17/25 Aralık 2013’te patlak veren skandala binaen “Yolsuzlukla hırsızlık aynı şey değildir.” fetvası veren Parti Müftüsü Hayrettin Karaman’ın açtığı yolda başka ruhsatlar da verildiği için kredileri batıranlarda fıkhî endişeden eser yok. 

“Faiz haram olduğuna göre devlet bankalardan kredi alıp ödememenin mahsuru yok.” fetvasını almış insanlar için vatandaşın hakkı vs. tali mevzular artık.

Bakalım şu 201 milyar liralık faturanın ne kadarı hepimizin sofrasına gelecek!   

[Tarık Ziya] 14.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Biz dünyaya ne verebiliriz? [Kemal Ay]

Öyle veya böyle Hizmet’e mensup insanlar çeşitli ülkelere dağıldılar ve bir çoğumuz keşke Türkiye’de zulme doğrudan muhatap kimseleri de çekip alabilsek diye düşünüyoruz. Bu ne kadar mümkün, bilemiyorum. Mümkün olması için fiilî ve kavlî dua etmekten başka çaremiz de yok.

Ancak işin bize, yani bir şekilde Türkiye’den çıkmış ve başka bir ülkede yeni bir hayat kurmaya gayret eden kimselere bakan önemli bir yönü var. Türkiye’de şu aralar ‘mecburî dinlenmeye çekilmiş’ Hizmet gönüllüleri, muhtemelen hayata kaldıkları yerden devam etmeye başladıklarında şöyle bir tabloyla karşılaşmak isteyeceklerdir:

Yurt dışına çıkabilenler, gittikleri yerlerde Hizmet işlerine çabucak adapte olmuşlar, bu cebrî göç dalgası ciddi semereler vermiş ve Türkiye’deki kardeşleri, dostları için birer iftihar vesilesine dönüşmüşler. Orada ettikleri fiilî dua, Türkiye’de de belki de işlerin hayırla neticelenmesine vesile olmuş.

Elbette herkesin farklı mülahazaları var. Herkes farklı deneyimlere sahip. Kimisi bu dönemi ‘geçiştirmeye’ çalışıyor. ‘Şu işler biter bitmez’ Türkiye’ye dönüp kaldığı yerden devam edeceğine inanıyor. Kimisi bulunduğu ülkenin havasını, suyunu beğenmiyor başka ülkelere ya da imkânlara heves ediyor. Kimisi için gerçekten de kapalı bütün kapılar ve uzatılacak bir el bekliyor. İnanıyorum birçok kimse iç dünyasını dökebileceği insanlar arıyor; belki bulamıyor, belki çekiniyor.

Bütün bunları, birazdan anlatacaklarım karşısında, ‘Şimdi sırası mı yahu?’ dememeniz için yazdım. İlk günden beri ‘sırası’ aslında. Hizmet insanına düştüğü yerde kalmak değil hemen doğrulup üstünü başını silkeleyip yürümeye devam etmek yaraşır, diye düşünüyorum.

TÜRKİYE’DEKİ GİBİ DÜŞÜNMEK ABES

Hizmet Hareketi, Türkiye’de büyüdü. Haliyle Türkiye’nin bütün kültürel, sosyal özelliklerini içinde barındırıyor. İyisiyle, kötüsüyle. Muhtemelen yıllar evvel yurt dışına giden kimseler bulundukları yerin havasından da etkilenmiştir. Ancak görebildiğim kadarıyla, çok da ‘yerlileşmek’ kabil olmamış bu süreçte. Bilhassa Batı’da. Hatta diyebilirim ki Afrika ve Asya ülkelerindeki Hizmet mensupları, bulundukları ülkelerde fazla Türk göçmen olmamasının nimeti olarak daha sosyal hayatla iç içedirler muhtemelen.

Türkiye’de doğup büyümenin getirdiği bir ‘sosyalleşme döngüsü’ var. Bilhassa Anadolu’da muhafazakâr aile çocukları olarak büyüdüğümüz için, bize göre sosyalleşme akşamları bir evde bir araya gelip muhabbet etmek üzerine kurulu. Hizmet’in buna kattığı güzellik, o akşam sosyalleşmesinin Sohbet-i Canan ile taçlanmasıydı. Türkiye’de ‘evlerin’ misafire hep açık olması, avantajdı. Buna başka bir araya gelme vesileleri eklendi ama işin özü hep buydu.

Bununla birlikte Türkiye’de sosyalleşmenin ‘konuları’ da bir hayli ortalamaydı. Eğitim seviyesiyle mi açıklarsınız, ailelerin yetiştirme tarzıyla mı bilinmez, sosyal bir ortamda biraz siyaset, biraz futbol, biraz gündelik hayat meseleleri, biraz da TV’de şurada burada duyduğunuz şeylerden bahisler açsanız, insanlarla bir iki saat rahat sohbet edebilirsiniz. ‘Ortak konular’ diyebileceğiniz şeyler, genelde TV’den gazeteden sokaktan iş ortamından öğrenilen şeylerdir.

MUHATABI DOĞRU TANIMAK ŞART

Bilhassa Batı’da bu yaklaşımla insanlarla dostluk kurmak, hele ki genç nesilde çok zor. Bir kere Batı’da insanlar (Amerika’nın bazı eyaletleri farklıdır muhtemelen) kamusal alanda sosyalleşmeye daha eğilimli. Evde sosyalleşme pek tercih edilen bir durum değil. Bunun yanı sıra çok çeşitli konularla ilgililer. TV ve gazete dışında dergiler, belgeseller, filmler üzerine biraz genel kültür sahibi olmak, insanlarla iletişiminizi arttıracaktır.

Hobiler edinmek, çeşitli kurslara katılmak, hatta bazı akşamlar bir kafeye gidip karı koca sohbetinizi orada yapmak (geçen böyle bir ortamda tanıştığımız yaşlı bir kadın, eşime numarasını verdi yardımı dokunursa aramasını söyledi mesela) bile sizi daha ‘dışa dönük’ bir insan yapacaktır. Konserler, festivaller, kültür sanat gezileri Batı’da insanların ajandasında mutlaka yer alan faaliyetler. Picasso’yu bilmemek ayıp değil ancak Avrupa’da ‘hizmet edip’ Picasso’yu merak etmemek biraz ayıp.

‘Türkler, Batı’ya kültürel olarak ne sunabilir?’ sorusuyla meşgul olunmuş anladığım kadarıyla. Bilhassa şu zulüm karşısında memleketimizdeki suskunluğu görünce, ‘Türkler dünyaya hiçbir şey sunamaz!’ diye düşünenlerin de olduğunu hesaba katmak lazım. Fakat yine de bulunabilen tek cevap, yeme içme kültürü olmuş. Biraz da Sufizm var. Mevlâna neyse ki tanınmış bir Müslüman. Ancak Türkiye, İslam dünyası sadece bunlardan ibaret değil. Hizmet mensubu olarak buralarda ‘temsil’ edebileceğimiz çok önemli Türkiye ve İslam kültürü ürünleri mevcut. Emin olun insanlar bunlara çok meraklı. Kolombiya’dan topaç almış gelmiş bir ‘yerli’ ile tanıştım. Topacın hikâyesinden çok etkilenmiş. Topaç deyip geçmeyin, şimdilerde moda olan ‘spinner’ların atasıdır.

ORTALAMA BİR ÜLKEDEN GELDİK

Batı ile Türkiye arasındaki ‘kültürel’ seviyeyi şöyle özetleyeyim: Büyüdüğüm şehre ilk kez McDonald’s açıldığında, hemen herkes burasının ‘zenginler için’ olduğunu düşünmüştü. Türkiye arada geçen zamanda biraz zenginleşti de üniversiteye gittiğimde artık McDonald’s’ın biraz da ‘ucuzcu’ mekânı olduğunu keşfettik. Ancak bu arada Türkiye kültürel olarak fazla zenginleşmiş sayılmaz. Bu yüzden de Batı’daki ‘genel kültür seviyesi’ Türkiye için ‘yüksek kültür’ gibi algılanabilir.

Afrika ve Asya’yı hatta Güney Amerika’yı çok bilmiyorum ancak mutlaka oraların da kendince bir sosyalleşme biçimi ve sosyalleşme konuları vardır. Bunların iyi tespit edilmesi ve insanlarla konuşmak, tanışmak, temsil vazifesini yerine getirmek için bu konulara yatırım yapmak herkesin boynunun borcu diye düşünüyorum.

Türkiye ‘ortalama’ bir ülkeydi. Evet zengin bir tarihi var, fakat onu pek bilmiyoruz. Tarih bilgimiz maalesef hurafelerden ibaret. Bilen insanlara ulaşmak da zor değil. Dahası bu insanları topluluklara konuşturmak suretiyle tarihimizi temsil edebilir, daha da merakı olanlarla yakınlık kurabilir, diyaloga geçebiliriz.

Evet, Türkiye’nin zengin bir kültürü var. Üstelik tek bir etnik kültür de değil, Türk’ün yanı sıra Türkiyeli Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Süryaniler gibi pek çok dokusu olan bir ülke Türkiye. Bunların her biri merak edilmeyi, dünyaya tanıtılmayı ve böylece yaşatılmayı hak ediyor. Birçoğundan bizim de haberimiz yok. Bu kültür çeşitliliğinden başta bizim istifade etmemiz, akabinde de diyalogda olduğumuz insanlara fark ettirmemiz, iyi bir temsil olacaktır.

Türkiye’deki hatıralarımızın tamamı kötü değildi. Orada, şimdiki enkazın altında, kurtarılmaya değer çok şey var. İçimizdeki Türkiye’yi şimdi bulunduğumuz ülkelerde yeniden inşa etmek, yeniden kurmak silkelenmemiz için de faydalı olabilir.

İNSANLARA İLHAM VEREBİLMEK LAZIM

Bugüne kadar tanıştığım insanların hemen hepsi Türkiye’yi medyadan yakın şekilde takip ediyorlar. Bu insanlara Türkiye’deki durumu derinlikli analizlerle, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir yorumla anlatmak gibi bir vazifemiz var. Sığ yorumlardan, ‘Şu kötü, bunlar iyi’ gibi kestirip atmalardan kaçınıyoruzdur inşallah. Zira bu insanlar zaman içinde daha da meraklanacak ve sizden Türkiye üzerine makale, kitap gibi materyaller isteyecektir. Buna da hazırlıklı olmamız gerekiyor.

1915’te Ermeniler, 1940’larda Yahudiler bütün dünyaya yayıldı. Her iki topluluğun da mümeyyiz vasıfları vardı ve bu vasıflar onlara gittikleri yerde tutunma imkânı sağladı. Ermeniler zanaat işlerinde iyiydiler. Terzilik, ayakkabıcılık, demircilik, kuyumculuk… Yahudiler de benzer şekilde hem zanaat işlerine yatkındılar hem de mensupları arasında çok eğitimli, birden çok dil bilen kimseler vardı. Diyeceksiniz ki dinî ve kültürel olarak Batı’ya yakındılar. Belki Avrupa Yahudileri için geçerli olabilir bu dediğiniz ancak bilhassa Ermeniler (ve Rumlar) bize, yani Anadolu insanına daha çok benzerlerdi.

Sosyal hayatın içinde olmak, özellikle kamusallığı güçlü Batı ülkelerinde ‘sosyal hayata katkı yapmak’ şeklinde oluyor çoğunlukla. Eskiden terzi, kasap ya da manav gibi meslek sahipleri gelen giden müşteriyle muhabbet eder, tanıdık edinirdi. Ancak şimdilerde insanlar iş dışında daha çok sosyalleşiyor. Bunun için de ortak noktalara hitap edip organizasyonlar yapmak icap ediyor. İnsanları sürekli ‘bizim soframızda’ ağırlama imkânımız yok. Tabii de değil. Bilakis insanlarla tanışmak, etkinliklere katılmak ve sonrasında o sosyal hayatı zenginleştirecek etkinlikler düzenlemek, içinde yaşadığımız topluma bizzat ‘faydalı olma’ anlamlarını taşıyor.

ÖYLE BİR KIVAMA GELMELİ Kİ…

Maruf hadis-i şerifte Müslüman’ın nasıl olacağı tarif edilirken, ‘elinden ve dilinden herkesin güven içinde olduğu kimsedir’ deniliyor. Bunu farklı bir yorumla, ‘elinden ve dilinden herkesin bir şekilde istifade edeceği kimsedir’ şeklinde düşünmek mümkün.

Bir vakitler Fethullah Gülen Hocaefendi’nin karşısına aldığı üniversiteye dereceyle yerleşmiş gençlere şu tavsiyede bulunduğunu işitmiştim (mealen): ‘Öyle bir kesme şeker kıvamı tutturmak lazım ki, sizi tutup Eğirdir Gölü’ne atsalar, orayı şerbet hâline getirmelisiniz.’ (Böyle bir şey dememiş olabilir, hatırayı nakleden kişi yanlış nakletmiş olabilir lakin Hocaefendi’nin düşünce sistematiğine çok uyduğu kanaatindeyim.)

Bu ‘kıvam’ meselesinin sadece dinî yaşayışla ilgili olmadığını (zira muhataplarımızın önemli bir kısmı dinî hayatımızı görmüyor zaten) bilakis dünya hayatındaki hâlimizle ilgili olduğu aşikâr. Konuşmalarımızda, oturup kalkmalarımızda, dünya metasına bakışımızda, yaşadığımız evin duruluğunda eğer ‘iç zenginliğimizden’ bir şeyler bulamazsa bu insanlar, tanıştığımızda ‘içimize’ dair merak edecek bir yön keşfedemezlerse, o kıvama gelememişiz demektir, sanırım.

Bunun için de ‘yalapşap’ yaşamayı, düşünmeyi, konuşmayı, yazmayı bırakıp, tertemiz denizler gibi hem dibindeki çakılı gösterecek kadar ‘şeffaf’ hem de enginliğiyle barındırdığı potansiyelle ve sükûnetiyle insanları büyüleyecek kadar ‘derin’ olmayı başarmaya çalışmalıyız. Ancak o zaman yaşadığımız bu yeni yerlerde, insanlara faydamız dokunacak, ‘alan el’ değil ‘veren el’ konumuna geçeceğiz.

[Kemal Ay] 14.8.2017 [TR724]

Hainler ve ‘Hero’lar [Sinem Özdemir]

“Bu yazıda okuyacağınız kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür” diyebilmeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki burada anlatılanların hepsi tarihten aldığım görüntülerle yaptığım ‘selfie’lerdir. Neden mi selfie? Çünkü hain karelerinin bir köşesinde 2017 Türkiyesi’nin ‘haini’ olarak ben de buruk bir şekilde gülümseyeceğim.

Hain kelimesi sözlüklerde ‘zarar vermekten, üzmekten veya kötülük yapmaktan hoşlanan (kimse) ve kötü niyeti olan’ şeklinde açıklanıyor. Tarih boyunca tüm dünyada iktidarlar, yaptıkları siyaseti eleştiren/onaylamayan kişi ya da topluluklara hain damgası vurarak hem var olan siyasetini ‘ak’lamış hem de kendi bekasını sağlama almışlar. Bunu halka da inandırmak için bazen milli, bazen dini değerler öne sürülmüş. Bu kirli siyasetin etik ve ahlaka, evrensel değerlere ve insan haklarına uyup uymaması çok da önemli olmamış. Birkaç yüz bin kişinin ötekileştirilmesi, yüzlerce kişinin idam edilmesi, neredeyse ülkedeki her aileden en az bir kişinin işsiz kalması, binlerce insanın yurdunu yuvasını bırakıp vatanını terk etmesi hedefe giden yolun taşları olmuş.

‘DİN’ ADINA ‘HAİN’ İLAN EDİLENLER

‘Hainler ve diğerleri’ ayrımının Hristiyan dünyasında Haçlı seferlerine ve yüzyıllar süren savaşlara yol açtığını biliriz. Sadece farklı dinler değil, Katolik, Ortodoks, Protestan gibi mezhepler de kendi aralarında çatışma halinde olmuşlar. Dinimizde de ne yazık ki Sünni-Şii çekişmesinde ‘hain’ iddialarının revaçta olduğunu görüyoruz. Yezid de Peygamberimizin ‘gözbebeklerini’ kendi siyasetini onaylamadıkları ve kendine rakip olarak gördüğü için hain ilan ederek zalimce şehit etmemiş miydi? Alimler ve zalimler arasında yaşanan, hakikate taraf olmak ya da olmamak hikayesi her dönem isim değiştirerek devam etmişti.

Dört büyük mezhebin kurucusu olan Ahmed Bin Hanbel, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Maliki ve İmam-ı Şafii’nin de iktidar tarafından ‘dine ihanet’ iddiasıyla zulme maruz kaldıklarını biliyoruz. Daha yakın bir tarihe gelecek olursak, Bediüzzaman Said Nursi de dönemin iktidarı tarafından ‘hainlik’ iddiasıyla ömrünü baskı, zulüm, tehdit altında, sürgünlerde, hapislerde geçirmişti. Ancak bu güç şartlara rağmen inancından, azminden, kararlılığından ödün vermemişti. Cesareti, yaşadığı her zorluğa rağmen tevekkülü, sabrı, vicdanı ve ihlasıyla tüm Müslümanlar için önemli bir örnek olmuştu.

Büyük bir mütefekkir ve İsIam âlimi olan Seyyid Kutup yarınlara nasıl yaşanıp ölüneceğinin izlerini bırakmıştı. Demokrasiye hayranlık duymuş, Batı’daki gibi hak ve adaletin İslam dünyasında olmayışının ıstırabını çekmişti. Bunun için mücadele vermiş, hükümet ile Müslüman Kardeşler’in arası bozulunca, o da ‘hainlik’ pastasından payını almış ve hapse atılmıştı. Daha önce başladığı 30 ciltlik tefsirini hapiste tamamlayabildi. Kutup, döneminde çok sevilen, takdir gören bir âlim olsa da Abdülnasır rejimi tarafından ‘hain’ an edilerek idam edilmişti. Seyyid Kutup, kendisinden özür dilerse idam kararından vazgeçeceğini söyleyen Abdülnasır’a şu tarihi sözleri söylemişti: “Eğer Allah’ın kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam, ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem.”

HAİNLER VE KAHRAMANLAR İNŞA EDEN DİKTATÖRLER

Fransız yazar Jacques Laurent “Hain Bir Sözcük: Hain” başlıklı makalesinde kendi tarihinin de hainliklerle dolu olduğunu hatırlatır. Hain sözcüğünün tavşan gibi her salçaya uyduğunu söyler ve “İhanet, sadece ikiyüzlülük varsa vardır” diye devam eder. Sadece Avrupa’ya değil, bütün insanlığa yeni bir ufuk açan Fransız Devrimi’nden önceki 150 yıllık süreçte beş defa restorasyon bunalımı yaşandığı ve bu dönemlerde otoritenin karşısında olanların daima hain mührünü yediklerini hatırlamak lazım.

Aslında hainlerin tarihi, diktatörlerin tarihiyle paralel ilerlemiş. Zira diktatörlerin ortak özelliği ülkeyi kutuplaştırıp ‘hainler ve kahramanlar’ diye ikiye bölmek ve ‘hainlere’ zulmetmek olmuş. II. Nicholas, Rusya’da 3 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olurken Saddam Hüseyin’in 2 milyon civarında vatandaşını katlettiği ve hayatı boyunca çatışmaları kışkırttığı söylenir. Kamboçya Komünist Hareketi Lideri Pol Pot, Etiyopya eski Devlet Başkanı Mengistu Haile Mariam ve Alman Nazi Lideri Hitler de ülkelerindeki milyonlarca farklı sese soykırım imzalamış. Katlettiği insan sayısı 50 milyondan fazla olan Zedong, insanlık tarihinin en kanlı diktatörüdür. İktidara geldikten sonra Büyük Temizlik adını verdiği girişimde 10 milyondan fazla insanı öldüren Josef Stalin’in, kendisini ‘32 dişini göstermeden alkışlayan delegeleri’ bile öldürttüğü söylenir.

KONTROLÜ/İKTİDARI KAYBETMEMEK İÇİN

Peki merceği yine kendi topraklarımıza ve yakın tarihimize çevirdiğimizde yüzümüz kızarmıyor mu? 1876’da tahta geçen II. Abdülhamit kucağında birbirinden belalı pek çok mesele bulmuştu. Zaten evhamlı olan Padişah, iç sorunların etkisi ve darbe çekincesiyle II. Mahmud döneminden beri gündemde olan jurnalciliği legalleştirdi. “Dış ve iç tehlikelere karşı gereken tedbirleri almak, korkaklık alameti değil, insanlık icabıdır” dedi ve Yıldız Sarayı’na kapandı. Padişah taraftarı gibi görünen ve fişleme yapan jurnalciler yavaş yavaş imparatorluğun altını oyuyordu. Muhbirliğin ve fişlemenin üstüne kurulan bir idare, aslında iktidarın kedi bindiği dalı kesmesiydi.

Cumhuriyet kurulurken siyasi iktidarı kapma yarışında da hain seçimi için ‘geçmiş rejimle bağ’ damgası kullanıldı. Ankara Meclisi, ‘Hıyanet-i Vataniye’ kanununu kabul etti ve TBMM’nin meşruluğuna türlü biçimlerde ayaklanarak muhalefet ve kargaşa çıkarmaya çalışanların vatan haini sayılması yasalaştırıldı. Böylece hain damgalamalarında bir zirve yarışı başlamış oldu. Bu yasa, TBMM’nin meşruluğuna karşı, sözlü, yazılı ya da eylemci muhalefeti ve fesat çıkarılmasını vatana ihanet olarak tanımlamıştı. Var olan mahkemeler hain yargılamalarına yetişemeyince, verdiği cezanın hemen uygulamasını yapan İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Ve binlerce insan jet hızıyla gözaltına alınıp birkaç hafta içinde hüküm giydi ve infaz edildi. Bu mahkemelerde devletin bekasına tehdit oluşturanların ‘temizlenme’ bilançosu değişik kaynaklarda 30 bin ile 500 bin kişi arasında görülüyor. Bazıları ise İstiklal Mahkemeleri’nin kararı bile beklenmeden aykırı gazetecilerinden Ali Kemal gibi halka linç ettirilip öldürüldü. İstanbul Hükümeti için Mustafa Kemal ‘haindi’. İstanbul Divan-ı Harbi önce Mustafa Kemal’i, sonra Fevzi ve İsmet Paşaları idama mahkûm etti. TBMM ise, aynı dönemde Hıyanet-i Vataniye sebebiyle Damat Ferit ve arkadaşlarının vatandaşlıktan çıkarılmalarına ve idama mahkumiyetlerine karar verdi. Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyetle Saltanat Şurası’nda müspet oy vermiş olanların hepsi TBMM tarafından vatan haini ilan edildi. Sakarya Zaferi’yle birlikte Ankara Meclisi rüştünü ispat edince Vahdettin, isminin yanındaki ‘hain’ sıfatını valizine koyup ömrünün kalanını İtalya’da San Remo’da tamamlamak zorunda kalmıştır. Refik Halid Karay’a göre, “Mustafa Kemal’in gösterdiği başarıyı Padişah’ın yapamaması, onun bunu istememesinden değil muktedir olamamasındandır”. Hainlik değil, belki şartların farklılığıdır.

1924’te Meclis’ten 150’likler kararı çıkarılır. Mustafa Kemal’i ve Millî Mücadele’yi desteklemeyip Padişah’ın yanında yer alan 150 kişi sınır dışı edilir, vatandaşlıktan çıkarılır ve Türkiye’ye gitmelerine izin verilmez. Bu ‘hainlerin’ içinde eski bakanlar, askerler, polisler, gazeteciler ve yazarlar da vardır. 1938 yılında Mustafa Kemal, Savarona’da hastalığının en zor günlerini geçirirken 14 yılın ardından 150’liklerin affına karar verir. Son zamanlarını yaşarken Atatürk şöyle söyler: “Biz onları affedeceğiz ama… Onlar bizi affedecek mi?” (Orhan Koloğlu, Hainname, sf. 138)

‘ADALETİN OLMADIĞI YER VATAN DEĞİLDİR’

Tarih boyunca devrimin kısa sürede gerçekleşen bir çözüm olduğunu düşünen ve gündelik çözümlere yönelenlerin hain tutkusuna zemin hazırlayan görüşler sunmaları kaçınılmazdı. Devrim ve dönüşüm yukarıdan aşağıya, zorla, zorbalıkla yapılınca uzun vadede çeşitli nefret suçları ve terör örgütlerinin doğmasına sebep oldu. Oysa gerçek dönüşüm devlet eliyle değil aşağıdan yukarıya, insan eliyle, evrensel değerlerin talep edilmesiyle, insani haklarla mümkün olabilirdi.

Düşüncelerimizi ve yaşam tarzımızı üretkenlik ve yeniden inşa üzerine değil de zıtlıklar ve düşmanlıklar üzerine kuruyoruz. Bir fikri destekliyor oluşumuzun sebebi, o fikri desteklemeyen kesime olan öfkemiz olmamalı. “Bir topluma olan kininiz sizi yanlış kararlar almaya itmemeli”. Dün hain gördüğün bugün kahramansa, bugün kahraman gördüklerin de yarın seni pişman edebilir. Değerli bilim insanı ve günümüz ‘hainlerinden’ Prof. Dr. Sedat Laçiner “Adaletin olmadığı yer vatan değildir” derken aslında herkesin bir gün hain addedilmeye aday olduğunu da söylemiş oldu. Malından, canından, hürriyetinden emin olamadığı bir yeri nasıl yurt edinebilir ki insan?

Hain de kahraman da aslında hayatı boyunca yaptıklarından, ürettiklerinden tanınabilir. Vatanını seven, bunun aksi herhangi bir fiili olmayan, hayatı boyunca topluma karşı azami ölçüde fedakarlıklarla faydalı olmuş insanlar ‘hain’ değil, ancak ‘kahraman’ olabilir. Üzerine ‘hero’ yazılı bir tişört giymesi ya da giymemesi, belediye mezarlığına değil de ailesine ait bir fındık bahçesine defnedilmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez. Hakikat ihraç edilemez. Önemli olan fiillerdir, sıfatlar değil. Mazruftur, zarf değil. Sirettir, suret değil. Hakk katında bir insan masumsa, bütün dünya linç edilse de önemi yok.

Bir gecede ülkemiz ‘hainler’ ve ‘kahramanlar’ diye ikiye bölündü. Yüzbinlerce insan işinden atıldı. On binlerce insan tutuklandı. On binlerce insan da vatanını terk etmek zorunda kaldı. O geceden sonra küçücük bebekler bile ‘hain’ olarak doğdu, yüzlercesi hayata ‘tutuklu’ başladı. Bu süreçte intihar edenler, aklî melekesini yitirenler, yuvaları dağılanların her biri ayrı yazı konusu. O gece belki ölen de öldüren de, sivil de asker de -niyetine göre- kahraman oldu. Gerçek hainler takım elbiseleriyle makam araçlarından olanları seyrededursun, aslında bir gecede gerçek hainler kaybederken, ‘hero’lar niyetiyle kazandı. Bugün, hain addedilenlerin kendilerine verecek masum cevapları varsa zaten tarih de onları aklayacaktır. Zira zaman, her niyetin hiç şaşmaz turnusol kağıdıdır. Ancak o gün geldiğinde, tıpkı 150’liklerde olduğu gibi belki yeni iktidar onları ‘affedecek’ ama bakalım onlar ‘iktidarı’ affedebilecek mi?

[Sinem Özdemir] 14.8.2017 [TR724]

Nurettin Veren’in yalanları ve patlayan son lastik! [Erman Yalaz]

Adı Nurettin Veren. 40 yıldan beri Fethullah Gülen ile birlikte olduğunu, hareketi birlikte kurduklarını iddia ediyor. Anlattığına göre her şeyin yarısı onun eseri! Ama varsa, Camia ya da Cemaatin günahlarının hiçbirinin ortağı değil kendisi. Hiçbir zaman olmadığı halde, Zaman gazetesinin genel müdürü ve ortağıyım diyor. Sadece bir dönem Samanyolu grubunda idareciliği söz konusu olmuş oysa. 2005’te İşçi Partisi’ne kaydolup ulusalcı olmaya karar vermiş. 2016’dan sonra ise tam ters cepheye geçip Akit gazetesi yazarlığı yapmaya başlamış. Hem ulusalcı, hem İslamcı. Ya da zaten her ikisi iken, Cemaat yapısına ‘mütedeyyin gözüküp’  sızıp; vakti geldiğinde tasını tarağını toplayıp ayrılmış biri.

Kurduğu şirketle çevresini dolandırdığını eşi ve çocukları anlattı yakın zamanda. Cezaevinde olmasının sebebi, adam yaralamaydı. Ancak havuz medyası ve kendisi başka takdim etmişti olayı. ‘Gülen’i deşifre etti o yüzden hapiste’ yalanı  uydurulmuştu. O yalan da daha o gün çökmüştü. Veren, H. Dönmez ve Z. Dönmez adlı kişileri yaralama suçundan Antalya 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kesinleşen hükmü nedeniyle cezaevine girmişti.

İftiraları, sonrasında da sürdü. Kendi anlatımlarına göre 17-25 Aralık sürecinden sonra defalarca savcılıklara gidip tanıklık, yani müfterilik yapmış. 2006’da Cemaat aleyhine verdiği ifadelerinin bulunduğu 8 saatlik videosunun kayıp olduğundan yakınıyor. 15 Temmuz öncesi her şeyi anlatmış ama onu dinleyen olmamış. Her söylediği, yatsıyı görmeyen mum hükmünde. Cemaat paranoyasından pay kapmaya çalışıp ‘perde arkası’ şarlatanlıklar yapıyor.

JEOPOLİTİK EVLİLİKLER KOMPLOSU….

En son Can Dündar ve Enis Berberoğlu’nu yazdı. İddiasına göre Enis Berberoğlu’nun kızı Dilara Berberoğlu, Ekrem Dumanlı’nın geliniymiş. Kendi komplolarını kaleme alırken sınır tanımayan bir şizofreni yaşıyor anlaşılan. Aynen şunları kaleme aldı:

“Daha önceki yazılarımda FETÖ’nün planladığı jeopolitik evliliklerini anlatmıştım. Örgüt içerisindeki jeopolitik evlilikleri tek tek, isim isim, kimin kızı, kimin oğlu ile evlenecek şekilde planlayan FETÖ, aynı zamanda örgütün başındaki üst düzey işadamlarının, devletin içindeki örgütten olmasa da, önemli devlet adamlarının, oğullarını, kızlarını tespit ederek, belli yönlendirmeler ile ele geçirilecek hedefler gibi takibe alır, fişler dolaylı yollardan planladığı şekilde evlilikler yaptırarak, ailenin ele geçirilmesini sağlar. Mesela Can Dündar’a MİT TIR’ları belgelerini kim vermişti? Tabii ki Enis Berberoğlu. Peki, Enis Berberoğlu’nun kızı kimdir? Ekrem Dumanlı’nın gelini. Bu gelin hanım Büyükada’da ne yaparken tutuklandı? Yabancı casuslarla provokasyon toplantısı yaparken. Yani örgütün içinde ve dışında kullanılabilecek elemanları, FETÖ hedefine girecek S 400 füzeleri gibi planlar ve yönlendirirken.”

BERBEROĞLU’NUN KIZI HİÇ EVLENMEMİŞ Kİ…

Halen haksız yere tutuklu bulunan Enis Berberoğlu’nun kızı Avukat Dilara Berberoğlu öğrenimini devlet okullarında tamamladı. Galatasaray  Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Bırakın evlenmeyi nişanlanmamış bile. Büyükadada toplantıda olduğu, tutuklandığı da koca bir yalan. Ekrem Dumanlı’nın oğlu var mı peki? Var ama 8 yaşında. Güler misin ağlar mısın! S 400’ler konusuna girmeye gerek yok sanırım…

Yalan internette ve sosyal medyada patlayınca Akit apar topar, Veren’in yazısının o bölümün kaldırdı tamamen. Yazının diğer kısımları ne diyor peki? Veren, sadece Berberoğlu’na iftira atmakla yetinmemiş. Yazar ve Romancı Elif Şafak ile Referans Gazetesi eski genel yayın yönetmeni Eyüp Can’ın evliliğini de cemaatin ‘jeopolitik evlilik’ taktiği olarak takdim edip yeni  bir yalan daha üfürmüş. Bu evliliğinin çocuğu ise Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ kitabı imiş. ‘Ermeni soykırımı iddialarını meşrulaştıran kitap’ diye takdim ediyor Nurettin Veren bu eseri.

KERİNÇSİZ VE NURETTİN VEREN İTTİFAKI

Elif Şafak’ı suçlarken Ergenekon ağzını kullanıyor. Şafak, TCK 301. Maddeden, yani Türklüğe hakaretten yargılandı bu kitabı yüzünden. Beraat etti. Davanın suç duyurusunu kim yapmıştı peki? Ergenekon sanığı Kemal Kerinçsiz… Aynı Kerinçsiz, Agos gazetesi genel yayın yönetmeni gazeteci Hrant Dink’i hedef göstermiş ona da dava açılmıştı. Dink bir suikasta kurban gitti. Bugün tarihe ve hukuka sığmayacak aymazlıkla konuyu Cemaate ihale etmeye çalışanlar da aynı yapının elemanları. Dink suikastının ayak izlerinin Ergenekon’a Kerinçsiz ve Veli Küçük Paşa’ya çıktığını da unutmayalım. Belki de Veren geçmiş dönem Kerinçsiz gibiler ile yaptıkları ittifakları deşifre ediyor bu yazdıklarıyla. Konsorsiyum argüman üretmeye devam ediyor anlaşılan.

ELİF ŞAFAK ZATEN AMERİKA’DA YAŞIYORDU

Veren, ‘F..ö önce Şafak ile Can evliliğini gerçekleştirdi, sonra Ermeni tezlerini Türkiye’de kitaplaştırdı’ diyor. Gerçek böyle mi? Değil tabi ki. Şafak, 2003-2004 döneminde sanatçı bursuyla Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak ders veriyor. Orada yaşıyor. Roman, o yılların birikimi. İstanbul-Amerika arasında, biri Türk diğeri Ermeni asıllı iki aile üzerinden Türk-Ermeni ilişkilerinin 90 yıllık tarihini anlatıyor. Romanın kahramanları hem Ermeni hem Türk tezlerini tartışıyor. Zaten bunları Kasım 2005’te Haluk Şahin ile yaptığı bir programın röportajında anlatıyor Şafak, Neticede 2006 sonunda beraat etti. Eyüp Can ile 2005 Mayıs ayı sonunda Berlin’de evlendi.

Şimdi bu yazıyı okursa Nurettin Veren, “Hah işte Berlin! Bugün f..ö’cülere dünyada en büyük desteği kim veriyor!? Almanya! Bak Berlin’de evlenmişler” deyip yeni bir komplo yazabilir. Bu işin sonu yok. Komplo makinesi çalışıyor.

NAVAZ ŞERİF DARBESİNİ YAPTILAR, ALMANYA’DA DA YAPACAKLAR!

Veren, Cuma günü Akit TV’de Perde Arkası programında Pakistan’da Navaz Şerif’in görevden alınmasını ‘F..ö yargı darbesi ile Pakistan Başbakanı Şerif’i görevden aldırdı’ diye anlatıyor. Yetinmiyor. ‘Kırgızistan ve Azerbaycan’da da darbe yaptılar’ diyor. ‘Almanya’da darbe yapabilirler’ diye ekliyor: “Almanya’ya darbe yapacak f..ö’cüler çıkabilir. Meşhur ABD derin devletine çuval geçirecek f…ö’cüler çıkacak…” Bir sene önce bunlar CIA, BND ajanı şimdi o ülkelere darbe yapacaklar diyor. Aklınız kesiyor ve inanıyorsanız Veren’in yakın dönem yalanları bunlar. Daha üç beş ay önce daha büyük bir yalana daha imza attı.

ÇİÇEK VE AKSU DYP YERİNE ANAP’A SIZDI YALANI

TBMM eski Başkanı Cemil Çiçek ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun Gülen’in talimatıyla DYP’yerine ANAP’a sızdıklarını iddia etti. 15 Temmuz Darbe Komisyonu’na anlatmıştı bunları. Çiçek anında yalanladı konuyu. Tabi sessiz sedasız Veren’in bu ifadeleri de komisyon raporundan çıkarıldı. Aralık ayında ortaya çıkan komisyonun ön taslak raporunda, Nurettin Veren’in kitabından şu kısma yer verilmişti: “Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Ali Talip Özdemir Fethullah Gülen’e gelmişler ve ‘Hocam, siz DYP’ye yakınsınız… DYP’ye mi girelim, yoksa ANAP’a mı’ diye sormuşlardı. Bu insanlar, Gülen’in talimatıyla Tansu Çiller’e rağmen ANAP’a geçtiler.”

ORTADA DYP YOK, NERESİNİ DÜZELTEYİM!

Çiçek, iddiayı ‘deli saçması’ olarak nitelendirerek “ANAP kurulurken, DYP diye bir parti yoktu. Büyük Türkiye Partisi vardı, o zaman da ne Tansu Çiller ne de Özer Çiller söz konusuydu. Benim ANAP’ta siyaset yaptığım o yıllarda da Ali Talip Özdemir ortada yoktu. Neresini düzelteyim.” demişti.

AKŞENER İFTİRASI

Meral Akşener’e kaset iftirasını atan da Latif Erdoğan ve Veren’di. En ağır cevapla karşılaştılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan bile arayıp bu iftira karşısında Akşener’in yanında durmuştu geçen sene. Yalan üstüne yalan söyleyip, sonra bunlardan çark eden bir karakterle karşı karşıyayız.

‘1 NUMARA OLMA HASTALIĞI’

Veren ve Latif Erdoğan, bozacı-şıracı misali. CNN’de geçen sene yayınlanan programda Latif Erdoğan, ‘Nurettin Veren büyük bir yalancıdır’ deyince kıyamet kopmuştu. Veren, TV yayınına bağlandı. ‘Latif haddini aştı’ dedi. Karşılığında ‘Kes lan!’ cevabı alan Veren yüklendi: “Tahammülsüz ve hazımsız bir numara olma hastalığı olan bir kişiyken muhalefette de 1 numara olabilirim hastalığını aşamamış.”

Durum aynen buydu aslında. Kendi ağızlarından aktardıkları gibi Nurettin Veren ve Latif Erdoğan gibi hastalıklı kişiliklerin, üç doğruya ekledikleri beş yalanla binlerce insan mağdur. Onlarca gazeteci, aydın tutuklu. İşin en acı ve tuhaf yanı ise, daha gününde bazen haftasında yalanlanan bunca iftiraları ciddiye alan bir yargı var. Kirli  bir halüsinasyon hukuku işletiliyor. Cemaat her yeri ele geçirmiş. Her yerde darbe yapıyor. Herkesi yönetiyor. Bu ikilinin ‘Mazhar Osmanlık’ olup, en yakın akıl hastalıkları hastanelerinde tedavi görecekleri günler yakındır belki de. Bu çıldırmışça süren yalancılığın da bir sonu var elbette.

[Erman Yalaz] 14.8.2017 [TR724]

Maskeli Darbe: Muz cumhuriyetinde bile önlenirdi [Yazı Dizisi-4] [Veysel Ayhan]

15 Temmuz sorularının çoğu Erdoğan’a odaklanıyor. Rolünü kötü oynuyor, ağzından çok şey kaçırıyor. “Yalan söyleyenlerin güçlü hafızaya ihtiyaçları vardır” derler ama Erdoğan irticali konuştukça sürekli çelişkili şeyler söylüyor, senaryoyu batırıyor.

Darbeyi kendi ifadesiyle “öğleden sonra” veya en kötü ihtimalle 16.30’da öğrenen Erdoğan niye güvenli bir sığınağa girmeyi, oradan açıklama yapmayı düşünmedi de “cunta uçaklarının” fırıl fırıl döndüğü İstanbul’a gelmeye karar verdi?

Erdoğan’ın otelden ayrılarak helikopterle indiği Dalaman Havaalanı aynı zamanda askeri bir havaalanı. Havaalanının yanında Deniz Kuvvetleri’ne ve Hava Kuvvetleri’ne bağlı iki komutanlık bulunmakta. Askeri darbe ile güvenlik tehdidi yaşayan Erdoğan’ın askerlerin de kullandığı bir havaalanı üzerinden İstanbul’a gitmesi büyük bir risk değil mi?

Niçin İzmir, Bodrum ve Çıldır’daki uçaklarını tercih etmedi?

Akıncı Üssü darbecilerle kaynıyor ama İstanbul’a gelişte Akıncı Üssü’nden kalkmış bir F-16 uçağı Erdoğan’ın uçağına eşlik ediyor! Ve Erdoğan bu pilota güveniyor!

Darbe olurken ve Atatürk Havalimanı’nın darbeciler tarafından işgal edildiği herkesçe biliniyorken İstanbul’a yola çıkmanın açıklaması ne olabilir?

Mutlaka bir yerlere gitmeyi düşündüyse mesela darbecilerin hiç ilgilenmediği ve işgal etmediği Ankara-Esenboğa Havalimanı’na inmeyi niçin düşünmedi?

Kendisine suikast yapılmasından korkan, ‘beni zehirlerler’ diye Saray’a yemek tahlil laboratuvarı kuran Erdoğan, Flightradar24.com’da ne zaman, nerede olduğu herkes tarafından rahatça görülebilen bir açık hedefe nasıl binebildi?

Bu, ‘Buyrun beni vurun’ anlamına gelmez miydi?

Tüm bu sorular ve veriler ışığında net olan bir şey varsa o da Erdoğan’ın girişimden haberli ve kontrol altında olduğundan emin olmasıydı.

4 AYRI UÇAK

Erdoğan, A Haber’e verdiği röportajda, o geceki kaçış planından övgüyle bahsederek, darbecileri şaşırtmak maksadıyla önceden belirlenmiş 4 farklı havaalanında (Dalaman, İzmir, Bodrum ve Çıldır/Aydın) 4 farklı uçağın hazır olarak bekletildiğini söylemişti.

Normalde Ankara konuşlu olan bu uçakların dört ayrı meydanda hazır olarak bekletilmesi için epey zaman gerekiyor.

Ankara’daki uçuş ekiplerinin çağrılması 1 saat, mürettebatın reaksiyon göstermesi ve havaalanına intikali 3 saat, uçuş için yer hazırlığı ve uçuş öncesi kontroller 1 saat, uçakların Ankara’dan gidilecek meydana intikal süresi 1 saat, gidilen meydanda yakıt alınması ve yeniden uçuşa hazırlık 1 saat. Toplam 7 saat.

Erdoğan darbe girişimini çok önceden bilmiyor olsaydı bu uçaklar o akşam oralarda bekliyor olabilir miydi?

Darbe yapmaya kalkışanların ilk hedefi en üst düzey siyasilerdir. Darbeci askerler her nasılsa “Tavşan kaç, tazı tut” oyunu oynarcasına Erdoğan’ı yakalamamak için mücadele veriyorlar!

Uçak bekletmedeki ilginçlik CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da dikkatinden kaçmamış olmalı ki şu sözleri söylüyor:

“Erdoğan darbeyi önceden bilmese, 3 ayrı yerde uçak bekletmezdi. Önceden haberiniz var demektir. Darbeyi öğrendiği zaman bu uçaklar hemen kalkıp gelebilir mi? Bilinmeyen çok şey var.”

MARMARİS KOMEDİSİ – TAVŞAN KAÇ TAZI TUT

Erdoğan’ı alıp Ankara’ya götürmek emrini alan Özel Kuvvetler helikopteri saat 22.00’de İzmir’e iniyor. Kendilerine operasyonun 01.00-01.30 civarında olacağı söyleniyor. Hazırlıklar tamamlanıyor. Daha sonra operasyonun iptal edildiği emri geliyor. Ve birlik tam 4 saat burada bekletiliyor.

İptal emri gelmese operasyon hedefe ulaşabilir. Fakat operasyon timi Erdoğan, İstanbul’a hareket edene kadar bekletiliyor. Erdoğan, 00.24’te CNN’e bağlanıyor. Halkı sokağa çağırıyor. Saatler geçiyor. Salalar okunuyor. Herkes Erdoğan’ın İstanbul’a gittiğini biliyor ama timin bunlardan haberi olmuyor!

Ne zaman ki Erdoğan’ın uçağı saat 01.43’te Dalaman’dan havalanıyor. Erdoğan’ı alacak askerlere Ankara’dan operasyon emri geliyor.

Başlarında Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in olduğu birlik Marmaris’teki otelin bulunduğu bölgeye saat 03.30 civarı ulaşıyor. O sırada Erdoğan çoktan İstanbul’a inmiş bulunuyor.

İLGİNÇ TALEP

Cumhurbaşkanına yönelik suikast girişimiyle ilgili davada konuşan Özel Kuvvetlerde Görevli Yüzbaşı Muammer Gözübüyük şöyle bir talepte bulundu:

“O gece Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü polislere ‘Buraya askerler gelecek. Gelmezse sağı solu tarayın çatışma çıkmış görüntüsü verin’ diye konuşmuş. Cumhurbaşkanı’nın Koruma Müdürü’nün de gelip ifade vermesini istiyorum”

Bu ifade doğruysa sadece belli isimler değil tüm cumhurbaşkanlığı kadrosu işin içyüzünü biliyor ama susuyor.

ERDOĞAN’IN YAPMADIĞI 4 ŞEY!

1- TSK’yı uyarır, karşı önlem alabilirdi. Tek bir asker kışladan dışarı adım atmaz 249 insan hayatını kaybetmezdi.

2 – 273 bin kişilik dev polisi teşkilatını harekete geçirebilirdi. Polisi kullanmayı o kadar düşünmüyor ki İçişleri Bakanı Efkan Ala, darbe girişimini saat 23.00’da MİT Müsteşarı’ndan öğreniyor.

3 – 15 Temmuz’da da darbe bildirisi okunan ve her darbenin en kritik mekanı olan TRT’yi ve diğer TV kanallarını polis gücüyle erkenden korumaya aldırabilirdi.

4 – 6,5 saat beklemeden TV’lere çıkıp darbeyi deşifre edebilirdi. Halkı uyarabilir, gece 00.24’ü beklemeden onları sokağa çağırabilirdi.

Bunların hiç birini yapmadı. Sessizce ‘kontrollü’ darbenin ölü doğum yapmasını bekledi. Kendini sağlama aldı ve sonrasında ‘Cemaate karşı linç’ emri verdi.

Şöyle karşılaştırabilir: 12 Eylül darbesini o zamanın başbakanı Süleyman Demirel 9 saat önce öğrenseydi. Ne olurdu?

Demirel, Erdoğan’ın siyasi gücüne ve medya imkanlarına sahip olsaydı şüphesiz darbeyi önlerdi.

Bu konudaki şüpheler gazeteci Fehmi Koru’nun da dikkatinden kaçmadı. Koru’nun sözleri üstü örtülü şekilde her şeyin iç yüzünü açıklıyor. “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbenin o gün yapılacağından öğle saatlerinde haberi olmuş… MİT’in de daha önce. Haberi erkenden olmuşsa, neden derhal Ankara veya İstanbul’a hareket etmemiş olabilir Cumhurbaşkanı?

Devletin operasyon planı öyle gerektirdiği için olabilir mi? Kuvvet komutanlarının darbe girişiminin ilk saatlerinden itibaren ortada görünmemesi, her şey olup bittikten sonra kurtarılmaları da yine operasyon planı gereği idiyse, hiç şaşırmam. Darbeyi planlayanlar da bunu sonradan galiba fark ettiler, ama çok geç…”

ERDOĞAN’IN BU TEZGAHA NİÇİN İHTİYAÇ VARDI?

Erdoğan, ülkedeki tüm kurumları kontrol altına almıştı. Tek korkusu TSK idi. Kuracağı diktatörlük için tek engel Türk Silahlı Kuvvetleri idi. Kendisine muhalif olan tüm subay ve generalleri yıllar içinde MİT’e fişletti. Ama Anayasaya ve Türk Ceza Kanunu’na göre (TCK 135 ve 136) suç işlenerek yapılan fişlemelerle demokratik bir hukuk düzeninde tasfiye mümkün değildi.

‘Allah’ın lütfu’ bir ‘kontrollü darbe’ gerekiyordu. Bu gerçekleşince 20 Temmuz’da Olağanüstü Hal ilan etti. Ve  KHK’lar ile tüm tasfiyeleri sorgusuz sualsiz yaptı, muhalifleri yok etti. Yüz binlerce kamu çalışanını meslekten ihraç etti.

15 TEMMUZ’UN SIR KÜPÜ

Tüm bu yaşananlarda kilit isim kuşkusuz MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Denklem çok basit. Hazırlıksız bir darbe girişimi olmaz. Aylar gerektiren bir hazırlık söz konusuysa ve Fidan bunu hükümete haber vermediyse -ki vermemiş- bu tam bir başarısızlık. Fidan, istihbarat zafiyetinden dolayı derhal görevden alınmalıydı.

Ama hala görevde.

Binlerce çalışanı olan MİT’in aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü? Hayır. Haber aldığı halde hükümetten gizlediyse o zaman bu bir ihanet.

Hem görevden alınıp hem de yargılanması gerekirdi.

Erdoğan, ikisini de yapmıyor Fidan’ı el üstünde tutuyor. O zaman bu denklemin tek bir sonucu var: MİT Müsteşarı darbe girişiminin bizzat içinde. Hatta mimarı.

12 Eylül 1980 darbesi başarılı olmasaydı, Kenan Evren ve diğer komutanlar idamla yargılanırdı. Peki Demirel kendisine bunu haber vermeyen MİT müsteşarını ne yapardı? Darbecilerle işbirliği yaptığı için hem emekli ettirir hem de yargılatırdı.

ÖĞLEN ÖĞRENİLMİŞ BİR DARBE

MUZ CUMHURİYETLERİNDE BİLE ENGELLENEBİLİRDİ

Siz MİT müsteşarısınız. Kurumunuza sizin askerler tarafından operasyon yapılarak gece kaçırılacağınıza dair ihbar geliyor. Ne yaparsınız?

Sizi kaçıracakları söylenenlerin kurumuna mı gidersiniz? Hayır. Hakan Fidan ne yapıyor?

Hiç çekinmeden Genelkurmay’a gidiyor? Fidan bunun bir darbe habercisi olduğunu anladıysa niye Genelkurmay’a koştu? Normalde Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sığınması gerekmez miydi? Ne malum Genelkurmay’ın bütünüyle bu işin içinde olmadığı?

Bütün hapse giren subay ve generaller darbe girişimini emir komuta içinde sanıyor ama bir tek Fidan bunun doğru olmadığını ve bir cunta harekâtı olduğunu biliyor. Ve Genelkurmay’a koşuyor.

FİDAN’IN NORMALDE NE YAPMASI GEREKİRDİ?

Hiç olmazsa ‘eniştesinden önce’ olanları Erdoğan’a haber vermesi gerekirdi. Başbakan’a bilgi vermesi gerekirdi. Ve emniyete sığınması gerekirdi. Ama bunu yapmıyor. Olanları Akar’la bir gece önce görüştüğü için olmalı ki rahatça hareket ediyor. Endişelenmiyor.

Çünkü…

Genelkurmay Başkanı Akar ile ile MİT Müsteşarı Fidan 14 Temmuz akşamı daha önce yapmadıkları bir işi yapıyorlar ve 3,5 saat özel bir görüşme yapıyorlar. Ve Fidan ayrıca bir gün sonranın kahramanı ilan edilecek olan ÖKK Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı ile de görüşüyor. Bunların açıklaması ne?

Öğlen saatlerinde öğrenilmiş bir darbe muz cumhuriyetlerinde bile engellenebilirdi. Demek ki amaç engellemek değil, kontrollü olarak izin vermek. Veya bizzat organize etmek.

Fidan’ın tutarsızlıkları yandaş medyayı da sarsmış olmalı ki Türkiye Yazarı Fuat Uğur geçenlerde şunları yazdı:

“MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Binbaşı O.K.’nın 14.45’teki ihbarından gece saat 22.30’a dek tam 7 saat 10 dakika Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ve Başbakan Binali Yıldırım’ı neden arayıp bilgilendirmemiştir?”

Uğur, niçin aramadığını iyi biliyor ama Erdoğan’ın 15 Temmuz’daki en büyük suç ortağının satış zamanı geldiği için bunları yazabiliyor.

Yarın: 5. Bölüm, TARİHİN EN KOMİK DARBESİ

[Veysel Ayhan] 14.8.2017 [TR724]