‘Haydut devlet’e bir çivi daha! [Bülent Korucu]

Türkiye bir haydut devlet mi? Ne yazık ki bu soruya evet cevabı verenlerin sayısı artıyor. Türkiye’de yaşananlardan habersiz ülke ve toplumların bilgisizliğini gidermek için bir koldan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan diğer koldan Esed’in muhaberatına dönüşen Milli İstihbarat Teşkilatı çalışıyor. Ülkeyi itibarsızlaştırma ve haydut devlet damgası vurdurma adına ne gerekiyorsa yapıyorlar. Sadece bir hafta içinde yüzlerine bulaştırdıkları sorunları sıralasak kafi gelir sanırım.

Sonuncusundan başlayalım; Moğolistan’daki Hizmet Hareketi’ne yakın Empaty Okulları’nın Genel Müdürü Veysel Akçay, MİT tarafından kaçırılmak istendi. Bazı ülkelerde uygulanan metod bu defa geri tepti ve Ulan Batur’daki evinin önünden kimliği belirsiz kişilerce kaçırılan Akçay’ı almaya giden uçak boş dönmek zorunda kaldı. Rüşvetin kanunlardan güçlü ve işe yarar olduğu ülkelerden öğretmenleri elleri kelepçeli getirmeyi marifet sananların işi artık daha zor. Kosova operasyonu muhatap ülkede siyasi krize sebep olduktan sonra biraz aklı başında bir devlet yeniden girişmezdi bu rezilliğe. Ama Türkiye artık bilinen manada devlet olmaktan uzaklaştığı için makulü beklemek boşuna.



MİT, bulunduğu ülkelerde hukuki statü sahibi olan ve üstüne bir de Birleşmiş Milletler gözetimine alınan kişileri kaçırarak yaptığının üstüne adeta tüy dikiyor. Veysel Akçay ve benzeri örnekler yaşadıkları ülkelere yıllarca eğitim hizmeti vermiş, öğrenci yetiştirmiş insanlar. Türkiye’nin haydutluğuna yardım ve yataklık yapan siyasiler, halklarını ikna edemediği için bir kaç bürokratı günah keçisi yapıp kurtulmaya çalışıyor. Onlar kendilerini kurtarırken bile “bir kısım haydutlar, bizim aramızdan da birilerini satın alarak bu işi yapmış” diyor. Yani bütün yollar ‘haydut devlet’e çıkıyor.

YİNE KORUMA KRİZİ…

Erdoğan’ın Güney Afrika gezisinde devrilen çamlar da kalıcı izler bırakacak gibi. Misafir olduğu ülkelerin içişleri müdahale eder görüntüsünü korumalarının kaba müdahaleleri tamamlıyor. ABD’nin başkentinde Kürt göstericilere meydan dayağı atan korumaların yargılanması gündeme gelmişti. Şimdi benzer fotograf kareleri Güney Afrika’dan düşüyor dünya medyasına. Özgürlük için tarihteki en büyük mücadelelerden birini vermiş bir halkın protestosunu kaba kuvvetle bastırmaya kalkmak bizimkilere has bir gözü dönmüşlük.

20 yıldır Türkiye’de yaşayan ABD’li Papaz Brunson’un başına gelenler, Vaşington’un göbeğinde adam dövmekten bile aptalca. İddianamede Papaz’ın iki yılda 1400 defa Suruç’a gittiği yazıyor. İzmir’den Urfaya günde iki defa gidip gelse bunu başaramaz. Ayrıca söz konusu zaman diliminin önemli kısmında Brunson cezaevinde. Sadece iddianameyi okuyan biri Brunson’un tutuklu değil rehine olduğunu anlar. “Erdoğan’ın siz bizim istediğimiz verin, biz de yargıda şeyini yapalım” açıklaması skandalın boyutlarına işaret ediyordu. Hafta içinde ev hapsine alınması, ABD’den gelen sert açıklamalar ve pazarlıkların ortaya saçılması utanç verici. Hukuk devletinde böyle bir dava olamaz; böyle bir mahkeme usulü kabul edilemez; demokratik devlet rehine pazarlığı yapamaz.

ABD Başkanı Trump ve yardımcısı Pence üst perdeden tehdit ediyor. Bir kaç gün önce onunla tokalaşmayı büyük zafer olarak sunan Erdoğan, dublörlerini konuşturuyor ve imalı mesajlar gönderiyor. Şuuraltı ‘Er Ryan’ı kurtarmak’ gibi filmlerle dolu olan ABD halkı, masum bir din adamını rehin alan haydut devlet karesini zihnine çoktan kaydetti. Türk asıllı ABD’li diplomatlar ve diğer çifte vatandaşlar da cabası. Almanya bastırdı vatandaşlarını kurtardı. Fransa pasaportu taşıyanlar da ‘bağımsız’ yargıdan azade oldu. Sıra ABD’de. Ama Erdoğan ve ekibi ülkeyi iyice küçük düşürmeden bırakmayacaklar gibi.

İRAN OLDUK SONUNDA!

Bunlar İran’a has icraatlar olarak bilinirdi. Elçilik basıp diplomat rehin almak, yurt dışındaki muhaliflere operasyon yapmak İran aşırılığının sembolleriydi. Şimdi onun yerini Erdoğan Türkiyesi almaya başladı. Yetmezmiş gibi İran için ülkeyi ateşe atmaya devam ediyorlar. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “İran’a uygulanan ambargo bizi bağlamaz.” açıklaması tam bir intihar. Halkbank yüzünden gelecek ceza için geri sayım devam ederken yapılan kof kabadayılık. Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank, ABD Hükümetine ödediği 7.2 milyar dolar cezadan sonra belini doğrultamadı. Bizimkiler neyine güveniyor acaba! Yeni bir Reza Zarrap bulup 17-25 Aralık çarkını tekrar mı kuracaklar? O gün ambargo dışındaki ürünler üzerinden gerçek ihracat yapıp, çiftçiyi ve sanayiciyi kalkındıracaklarına para aklayıp zengin oldular. Aynı pilavı bir daha yemeleri zor.

Vatandaş da artan ekmek fiyatından sonra bedava sandığı keke talim etsin. Kendisine istihdam ve hizmet olarak dönmesi gereken paralar birilenin cebine akarken, o kekle avunsun. Yurt dışına çıkarken de haydut devlet olarak damgalanmış bir ülkenin vatandaşı olmanın zorluklarını yaşasın. Ne yapalım kendi düşen ağlamaz.

[Bülent Korucu] 28.7.2018 [TR724]

Brunson’ın bonservisi [Levent Kenez]

28 Eylül 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göçmen İdaresi Genel Müdürlüğü, İzmir’deki müdürlüğü bir yazı gönderir ve Rahip Brunson ve eşi Norine’nin sınırdışı işlemlerinin bir an evvel yapılması talimatını verir. Gerekçe de G-82 olarak bilinen “Milli Güvenliğe Aykırı Faaliyetler” kapsamıdır.

Brunson’ın her misyoner gibi yakından takip edildiği ve hakkında bir dosyanın olduğunu gösteren bu yazıdan anlıyoruz ki Brunson herhangi bir kriminal bir olaya somut olarak katıldığı ile ilgili bir durum ya da delil yok, belli ki sadece ülkeden ayrılması amaçlanıyor. Yine Türkiye’den alışık olduğumuz gibi eşi de dahil edilmiş. Eşi hakkında iddianamede bir suç iddiası geçmediğini hatırlatalım.

Göç İdaresi bunun üzerine İzmir Emniyeti’ne yazı yazarak şahısların sınırdışı edilmek üzere getirilmesini istiyor.

Polisler, Brunson’ın 16 yıldır yaşadığı İzmir’deki evine gidiyorlar. Bu arada Brunson’ın Türkiye’ye 1993 yılında geldiğini, İzmir’e de 2000 yılında taşındığını belirtelim. Evde kimse olmayınca kapıya bir yazı bırakarak emniyete gelmesi için çağrı kağıdı bırakıyorlar. Brunsonlar eve gelip kağıdı gördüklerinde karı koca emniyete giderek neden çağrıldıklarını soruyorlarken bir anda kendilerini Göç İdaresi’ne sınırdışı edilmek üzere teslim edilmiş halde buluyorlar.  Ve idarenin gözetiminde bir nevi gözaltında tutuluyorlar.

Haklarında sınırdışı kararı bulunan çiftten Norine bir süre sonra serbest bırakılıyor. Sınırdışı da edilmiyor. Eşi tutulmaya devam ediyor.

Brunson hakkında sınırdışı talimatı olmasına rağmen bu karar bir türlü uygulanmıyor. Halbuki kendi ayakları ile emniyete gelen Brunsonlar için rutin işlem bakanlığın yazısındaki gibi sınırdışı edilmek.

Brunsonların kaderini değiştiren olaylar zinciri başlıyor ve “Elimizde bir  Amerikalı var” filmi gösterime giriyor. Ankara’dan talimatla sınırdışı edilmesi istenen Amerikalı bu sefer yine Ankara’dakilerin iştahını kabartıyor. Daha önce bir iki denemede Batılıların kendi vatandaşlarına verdikleri değeri test eden Ankara artık elinde bir kuş olduğuna inanıyor.

Reza’nın ABD’de yakalanmasının ardından ardından 5-6 ay geçmiş. Yakında da başkanlık seçimi var. Kim gelirse gelsin hapisteki Amerikalı’yı kurtarmak isteyecek. 15 Temmuz’un etkisi ile Gülen’in iadesi için de lobi işleri giderek hızlanmış. Bir parantez açalım Amerikalıların basına sızdırdığı bilgilerden anlıyoruz ki  Erdoğan, Bekir Bozdağ ve diğer bütün yetkililerin görüşmelerde birinci maddesi hep Reza olmuş. Hatta Emine Erdoğan’ın bile Reza için lobi yaptığı resmi kayıtlara geçmiş.

Devam edelim. Eldeki Amerikalı gözetim altında tutulduğu ve sınırdışı edilmeyi beklerken bir anda kendisini mahkemede bulur. Kağıt üstünde misyonerlik suç olmadığı için henüz PKK vs ile ilgili sahte bilgiler hazırlanmadığı için eldeki en kolay gerekçe ile tutuklanır: FETÖ.

Artık hapiste bir Amerikan vatandaşı vardır. Hem de gerçek Amerikalı’dır. Türk iye kökenli falan değildir. Türkiye kökenli Amerikan vatandaşlarının çok para etmediğini insan tüccarlığı yapan Erdoğan farkındadır.

Derken Hakan Atilla da tutuklanır. Bu arada Brunson’ın tutuklanma gerekçelerine casusluk, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırma, Anayasal düzeni ortadan kaldırmak gibi soslar eklenir. Serbest bırakılmayı bekleyen rahibin kapısına kilitler vurulur. Brunson’un Trump’ı destekleyen ve etkili evangelistlerin gündeminde olması ve Trump’ı sıkıştırmaları aslında Ankara’nın hoşuna gitmektedir. Neticede Brunson için bir jest yapacakları tahmin edilir.

Ve Brunson’ın iddianamesi ortaya çıktığında Rahibin TCK’daki bütün suçlardan hüküm giyse adaletin soğumayacağı karanlık yüzü ile tanışırız. YPG’ye  yapılan yardımların nereye atılacağı koordinatlarını temin etmekten, PKK’ya yardıma, FETÖ’den insan kaçakçılığına bilumum işler çıkar. Havuzun 15 temmuz başarılı olsaydı CIA’in başına geçeceği manşetleri de bu zamana denk gelir.

Her ne kadar 20 yıldan fazla Türkiye’de yaşamış olsa, sağı solu tanımış olsa da, dindar bir kişiliğe sahip olsa da rahip bir yabancıdır. Mahkemede suçlamalar okununca sinir krizleri geçirir, zaten cezaevinde 20 kilodan fazla kilo vermiştir. Hakkında gizli tanıklık yapan kişinin hiç bir somut olaydan bahsetmemesi onu umutlandırsa da o artık tescilli siyasi bir rehinedir.

Hayatından endişe ettiğimiz, uğruna notalar verdiğimiz Reza bir anda vatan haini olunca rahibin Türkiye’deki reytingi düşer. Hakan Atilla’nın ceza alması durumunda Türkiye’ye getirilmesine karşılık salınması konuşulur. Tam bonservisi sıfıra inecekken Erdoğan’ın ‘ver papazı al papazı’ çıkışıyla tekrar eski günlerine döner. Ancak Amerikalıların yumuşak başlayan ancak sonuç alınamadıkça sertleşmeye başlayan tutumları Ankara’ya pek seçenek bırakmaz. Dün Washington Post’ta dile getirilen ve İsrail Haaretz’in teyit ettiği bizim dışişlerinin yalanladığı habere göre Rahip Brunson İsrail’de tutuklu Ebru Özkan’a karşılık serbest kalmış. Bizimkilerin ev hapsine alarak akıllarınca kurnazlık yapmaları Amerikalıları kesmeyince şimdi kriz kapıda.

Krizden de en çok Berat’ın şikayetçi olması gerekir. Para Çin’de de olsa alıp getiriniz misali Çin’den para buldum  diye sevinirken şimdi bu iş çıktı. Çinlilerin hangi şart ve iş yaptırma dayatmaları ile kredi verdiğini bilmeyen yok,olsun. Damadın ekonomide mucize yapıp, ülkeyi krize sokmadan çıkarttığında Kemal Derviş’i, Babacan’ı sollayarak isminin başındaki damattan kurtulma planları ve hanedanlıkta yıldızını parlatma şansı şimdilik akim kalacak.

Brunson tartışmalarının yıldızı Nedim Şener adlı haber elemanı oldu. Kürtleri Hristiyanlaştıracaktı iddiası alay konusu oldu. Bir zaman Nedim’e destek veren yabancılar Nedim’i tukaka yaptılar. Önce Brunson’ın hakkında iddianamedeki iddiaları saydığını, yanlış anlaşıldığını söyledi. Sağa sola küfür yağdırdı. Halbuki kesip verdiği videonun devamında Brunson’ı aynı ‘Fetöcüler’ gibi söylenenleri kabul etmemekle suçluyordu. Nedim’in Gülen’in kaçırılmasını planlayan ve şu an Trump’ın başının belası, yakında mahkemeye çıkacak ekiple iş tutttuğu, belgesellerinde de Bamya ile birlikte gönüllü figüranlık yapmak için Amerika’ya geldiği malumunuz.

Bu arada Kürtleri Hristiyanlaştırmak neden gerekçe olsun ya da üzerinde konuşulması gereken bir şey. Dini özgürlüğü falan geçtim, adam neredeyse 20 yıldır İzmir’de kilise yönetiyor. Türkleri Hristiyanlaştırmak bir mesele değil Kürtleri Hristiyanlaştırmak mı mesele? Yahu adam 20 yılda kiliseye 25 kişiyi kazandırmış. Bu hızla kilisenin mahallesini ele geçirmesi bir kaç yüzyıl. Ayrıca PKK’yı Hristiyanlaştıracaksa benim bundan şikayetim olmaz. Devletin 40 yılda çözemedi bir sorunu çözerdi belki. Bilinen dünyada, özelinde hristiyan bir devlet kurmayı hedefleyip de terör eylemi gerçekleştiren bir grup yok.

Velhasıl, Brunson’ın yükselen ve düşen reytingi son kriz ile beraber yeniden fırladı. “Fetöcüler” tutuklamış haberimiz yok yavşaklığı için oldukça geç kalındı. Türkiye’ye bir hukuk devletidir yargıya talimat veremeyiz soytarılığı da artık kimseyi güldürmüyor.  Nasıl Deniz Yücel bir günde ansızın gitti Brunson için de benzer bir tahmini yapmak zor değil.

Amerikalılara ‘Bir imam için ilişkilerimizi feda mı edeceksiniz bir düşünün’ fikrini satmaya çalışırken şimdi ‘Bir papaz için ABD ile kavga mı edelim yani’ye evrildiler.

Rahibin ‘Türkiye’ye kırgın değilim. Türk insanını çok seviyorum. Bir yanlış anlaşılmaya kurban gittim. Tekrar döneceğim’ diyerek uçağa binmesine sayılı günler kaldı gibi.

Yoksa Putin gibi yapacaklar onun bedeli daha fazla olacak.

[Levent Kenez] 28.7.2018 [TR724]

Venezuela altınları mı ABD’yi öfkelendirdi? [Semih Ardıç]

ABD Başkanı Donald Trump ile yardımcısı Mike Pence’in peşi sıra attığı tweetlerde yer alan, “Din adamı Richard Brunson’ı derhal serbest bırakın, yoksa Türkiye’ye malî müeyyide uygulayacağız.” sözlerinin hafife alınacak bir tarafı yok.

Muhatap ABD ise bu kadar sert beyanların rastgele söylenmeyeceği hatırdan uzak tutulmamalı.

ARKASI GELECEK

Zaten Beyaz Saray şaka yapmadığını göstermeye başladı.

O tehditvari sözlerin mürekkebi kurumadan Türkiye’ye kredi verilmesini yasaklayan, F-35 savaş uçaklarının teslimatını askıya alan düzenlemeler Senato’dan geçti.

ABD’nin Brunson ve diğer ABD vatandaşlarının keyfi gerekçelerle gözaltına alınmasına ya da hapse atılmasına son verilmesini istemesi artık okyanus ötesinde tahammülün tükendiğini gösteriyor.

BRUNSON BAHANE Mİ?

Tek sebep Brunson’ın ev hapsine alınması olabilir mi? Zannetmem.

Zira Rahip Brunson iki seneye yakındır mahpus. Üstelik Saray gazeteleri tarafından en azılı terörist olduğu iddia edilecek kadar iftiralara maruz bırakıldı, linç edildi.

Eşi, ailesi ve anavatanı tahkir edilirken ABD’nin cevapları, “endişeliyiz” tekrarının ötesine geçmedi.

Ne oldu da bu sefer en üst seviyeden tehditvari beyanlar sarfedildi? Bu suâlin cevabını en iyi iki taraftaki liderler bilir.

Biz sadece belli başlı verileri tahlil ederek bir neticeye varabiliriz. Bu muvacehede 22 Temmuz tarihli “Venezuela altınları” başlıklı makaleyi (http://www.tr724.com/irandan-sonra-simdi-de-venezuela-altinlari/) yeniden hatırlatıyorum.

VENEZUELA ALTINLARI VE ABD

O makalede Venezuela altınlarının Türkiye’de külçe haline getirilmesine dair anlaşmadan bahsetmiştim. ABD’nin müeyyide kararına rağmen böyle bir adımın Türkiye’yi zor duruma düşürebileceğini belirtmiştim.

ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun otoriter uygulamaları sebebiyle bazı müeyyide kararları almışken Türkiye’nin, “Beni ilgilendirmez.” pervasızlığı ile hareket etmesinin makul bir tarafı var mı?

İsviçre’nin daha evvel yaptığı işlemden vazgeçmesi arka planda nasıl bir baskı olduğunu ele verdiği halde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın rahatlığını anlamak mümkün değil.

ABD yasaklamış, herkes mesajı almış.

Maduro’yu Ankara’da bin küsur odalı Saray’da ağırlamak ABD’ye nispet için yapılıyorsa çok yazık.

MADURO’NUN OTORİTERLİĞİ

ABD, Venezuela’nın dışarıda rafine ettirdiği altınları rezerv olarak kullanmasına mani olmak istediğini ilan etti ve bu minvalde bir tarz-ı siyaset takip ediyor.

Kararın doğruluğunu müzakere etmiyoruz. Ortada bir reel-politik var. Ya ABD’nin ya da Venezuela’nın yanında yer alacağız. Üçüncü bir ihtimal daha var o da tarafsız kalmak.

Birinci ya da üçüncü şıkkı tercih etmek yerine halkı fakr u zaruret içinde perişan olan ve otoriter uygulamaları yüzünden tenkit edilen Maduro ile yan yana durmak da bir tercih.

Erdoğan bunda beis görmüyor. Hatta 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması’ndan bu yana ittifak kurduğu Doğu Perinçek bayram havasında karşıladı bu netameli anlaşmayı.

“ALTINIMIZ İSVİÇRE’DE KALABİLİRDİ”

Madencilik Bakanı Victor Cano’nun, “Bu işlem iki müttefik ülke arasında yapılıyor. Çünkü düşünün; eğer altınımızı İsviçre’ye gönderirsek, bize yaptırımlar sebebiyle altınımızın orada kalacağını söyleyebilirler.” beyanatı ile ABD’nin son çıkışı arasında sebep-netice ilişkisi olma ihtimali hiç de az değil.

Erdoğan Türkiye’yi aile şirketi gibi idare ederken beynel-milel münasebetleri de dilediği gibi tanzim etmek istiyor. Onun için herşey vasıta.

Brunson’ın tahliye edilmesi ile biraz mesafe alacaksa alenen tahliye talimatı verecek kadar muhteris bir siyasetçi. Bu sefer farklı bir kanaate sahipse kontra bir hamle de yapabilir.

Brunson’ı tekrar hapse atarak bütün kozlarını masaya sürmesi için ABD’yi tahrik etmek de isteyebilir. Türkiye’yi dünyadan tecrit etmesi halinde tek adam rejiminin ömrünün uzayacağına inanıyor.

İNATLAŞMANIN BEDELİNİ TÜRKİYE’YE ÖDETİRLER

Kapıları kapatıp odada ışıkları söndürünce değmeyin keyfine. Brunson’ın tahliye edilip edilmeyeceği henüz belli değil.

ABD o kadar sözden geri adım atmayacağına göre tansiyon yükselecek.

Brunson dosyası suhuletle çözülürse ABD, Venezuela ve İran müeyyidelerinden Rusya yakınlaşmasına kadar hassas başlıkları masada tane tane anlatacaktır.

İnatlaşma yoluna gidilirse siyasî ve iktisadî neticeleri ağır olur. Almanya ile inatlaşan Erdoğan hal-i hazırda aynı Almanya’nın 20 Temmuz 2017’de verdiği ev ödevlerini  eksik gedik yerine getirmekle meşgul.

Devlet bu kadar hissi idare edilemez. ABD, Brunson üzerinden mesajını verdi. Kale alınmaması halinde bundan en fazla zararı siyaseten bizzat Erdoğan görecektir.

ERDOĞAN ROTAYI DEĞİŞTİRMEK İSTERSE

Gemileri yakıp Moskova, Tahran ve Pekin taraflarına yol almaya karar verdiyse bu Erdoğan’ın zannettiği kadar kolay olmayacaktır.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) çıkma kararını her fırsatta misal veren Saray müşavirleri İngilizlerin pişmanlığından haberdar olmayabilir. AB kabul etse hemen kalıyoruz diyecekler.

İngiltere gibi siyasî ve iktisadî açıdan zirvedeki bir devletin üye olduğu kulüpten ayrılmasının en az 75 milyar dolar faturası olacağından bahsediliyor.

NATO’dan ayrılması halinde Türkiye’nin sırtına binecek maliyet keşke sadece para pulla mahdut kalsaydı.

NATO’DAN AYRILMAK O KADAR KOLAY DEĞİL

İran, Rusya, Çin, Venezuela… Ticaretin de ötesine geçen yakınlaşmaların maddi karşılığı yok.

Türkiye Osmanlı’dan bu yana yönünü batıya çevirmiş ve sistemini buna uyumlu hale getirmiş. 1952’den beri de NATO üyesi. Hal böyle iken akşamdan sabaha ben kuzey doğuya gidiyorum demenin makul bir tarafı yok.

Türkiye tehlikeli sularda yüzüyor.

[Semih Ardıç] 28.7.2018 [TR724]

Brunson vakası ve rejimin anladığı dil [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İtham ve ispat arasındaki sağlam bağlantı olmadan, kendileri için tehdit olarak gördüklerini birer-birer elimine ettiler. Belli ki bazı grup ve kişiler uzunca süredir hedefteymiş – bu anlaşılıyor uygulanan sistematiğe bakıldığında. Amerikalı evanjelik Pastör Andrew Brunson da bu metotlarla hedefe konmuş ve hukuksuzca mağdur edilmiş biri. 7 Ekim 2016 tarihinden bu yana hapishanede tutuluyordu. Tutuklanmadan önce 23 yıl legal bir şekilde Türkiye’de yaşamış birinden bahsediyoruz. Bu süre içerisinde her zaman hukuka ve içinde yaşadığı ülkeye saygılı bir şekilde yaşadı Brunson. Kimseye zararı olmadan, idealleri ve inancı doğrultusunda, kilisesi ve cemaati ile beraber kendi inancını yaymaya, insanları kendi inancı hakkında bilgilendirmeye dayalı idealist bir yaşan sürdü. 15 Temmuz sonrasında “FETÖ” için suç işlediği iddiasıyla kriminalize edildi, itibarsızlaştırıldı, özgürlüğünden oldu, ailesi ve kilisesi ile, hatta ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’yle bağlantısı kesilmeye çalışıldı. Bir Protestan papazının Gülen Cemaati adına “suç işlemesi” gibi anlamsız bir iddianın anlı şanlı “Türk adaleti” (!) tarafından benimsenerek fabrikasyon ve artık standardize edilmiş kıvama ulaşmış mekanizmalarla, iki yıla yakın zindanda süründürüldü.

Savcılık Brunson’un sadece Cemaat için çalışmakla kalmadığını, aynı zamanda PKK için çalıştığını da iddia ediyor. Bunun yanında Brunson’un ABD istihbari birimlerine çalıştığı da iddia edilenler arasında. Brunson “FETÖ” ve PKK ile bağlantılıymış, ABD için casusluk yapıyormuş, 15 Temmuz darbesinin planlanmasına yardım etmiş. Sirk kıvamında geçen mahkemelerde yargıçlar Brunson’ın suçsuzluğunu kanıtlamak için ifadelerine başvurmak istediği tanıkları bile dinleme zahmetine katlanmadı. Brunson’ın ismini verdiği tüm tanıkları reddederek “dönemin ‘yargı’ ruhuna uygun” hareket etti. Bunun ne demek olduğunu biliyoruz. Sonuçta reis – ABD’de yaşayan Gülen’i kast ederek – “al papazı, ver papazı” demiş, böylelikle cümle âlem Brunson’ın bir rehine olduğunu, pazarlık için keyfi şekilde bir Türk hapishanesinde tutulduğunu, suçlamaların asılsız ve siyasi gerekçelerle – ve baskılarla – yapıldığını, daha da önemlisi Türkiye’de “hukukun” artık yürütme tarafından sadece yönlendirilmeyip, aynı zamanda tümüyle kontrol ve kumanda edildiğini görmüş oldu. Deniz Yücel gibi. Alman devleti Yücel’in içeriye alınma ve içeride tutulma sürecini daha rasyonel değerlendirmiş, ABD’den daha hızlı teşhis koyarak Türkiye rejiminin anladığı dilden konuşmuş, vatandaşının rehineliğini sonlandırmayı bilmişti. Almanların Türkiye ile deneyimleri daha derin neticede. Almanya muhtemelen on yıllardır hem Almanya’daki Türkler, hem de AB sürecinde Alman devletinin Türk derin yapılarını tanıma fırsatı bulması nedeniyle Yücel’in kurtarılması konusunda prosedürel yollarla hareket etmek yerine daha yaratıcı metotları kullanmayı seçti. Arka kapı diplomasisi yaparak, “halıcıdan halı alan turist” tutumuna büründü, oryantal faşizmin anlayacağı kavram ve yöntemleri konuşturdu. Oysa Almanya’nın eli ABD’ye göre çok daha zayıftı.

Dün Brunson’ın hapisten çıkarıldığı ve ev hapsine alındığı haberi gündeme düştü. ABD artık Türkiye’de hukuki bir prosedürün mevcut olmadığını nihayet kavradı ve Türkiye’deki rejimin anlayacağı bir retorikle “neden Brunson’un serbest bırakılması gerektiğini” doğru tonlu bir mesajla en üst seviyeden ifade etti. ABD Başkanı Donald Trump, Burnson’ın tahliye etmemesini “tam bir rezalet” olarak nitelendirdi ve çok uzun zamandır “rehin tutulduğunu” ifade etti. Erdoğan’ın Brunson’ın serbest kalması için “bir şey” yapması gerektiğinin altını çizdi. Trump ABD Kongresi’nin alacağı olası yaptırım kararlarını işaret ederek Türkiye rejimini doğrudan tehdit etti. Türkiye savunma sanayinde ABD’ye göbekten bağlı durumda. Bakmayın rejimin devamlı yerli ve milli savunma sanayi menşeli silah ve mühimmatın TSK’daki kullanımının yüzde yetmişlere falan ulaştığını iddia etmesine. Önemli olan nitelik-nicelik ilişkisi elbette – bunu bilenler biliyor. 1950’lerin savunma sanayi seviyesini 2018’de anca tutturan Türkiye, nitelikli yüksek teknolojik savunma ürünlerinde tümüyle dışa bağımlı durumda. ABD’den alınacak yeni nesil F35 uçakları örneğinde olduğu gibi! Her ne kadar yakın dönemde Rusya’ya fazlasıyla yaklaşmış da olsa, Türkiye rejimi hâlihazırda ABD’den ve NATO’dan tamamen kopmaya henüz hazır değil. Ez cümle, Trump’ın retoriği bir blöf değildi. Tıpkı Türkiye rejiminin de o kadar irrasyonel olmadığı gerçeği gibi. Dolayısıyla Trump’ın tweetinden hemen sonra – daha çok kısa zaman önce mahkemece tahliye talebi reddedilmiş olan – Brunson apar topar bulunduğu zindandan çıkartılarak evine yerleştiriliverdi! Tahliyenin hemen ardından ABD dışişleri bakanı Mike Pompeo, Pastor Brunson’ın cezaevinden ev hapsine nakledilmesi yönündeki çok geç alınmış olmasına karşın memnuniyetle karşıladığını, ancak bunun yeterli olmadığını söyledi. Dahası Pompeo Brunson aleyhine delil diye hiçbir şey ortaya konmamış olması durumuna işaret ederek Türkiye’de hukuk olmadığını kısmen diplomatik bir dille de olsa ABD devleti adına ifade etti. Rejime açık bir mesaj vererek, Brunson’ın suçsuz yere hapiste tutulmuş olduğunun altını açıkça çizdi. Brunson’ın “rehin tutulduğunu” söyleyen Başkan Trump gibi Pompeo da Brunson’un siyasi iradenin baskısıyla keyfi biçimde hapiste tutulduğunu vurgulamış oldu. ABD, Türkiye’de hukuk yok diyor. ABD, Türkiye’ye “vatandaşımı rehine olarak tutma, yoksa…” diyerek Türkiye rejimine yönelik olarak artık “başka bazı metotları” kullanmaya başladığını söylüyor ve “gel bu sevdadan yol yakınken vazgeç istersen!” diyor. Daha önce “al papazı ver papazı” denklemi kurmaktan imtina etmeyen Saray, dakikasında adım atarak “FETÖ’ye” ve PKK’ya “çalıştığını” ileri sürdüğü “CIA casusu” olarak itham edilen ve darbe planlayıcısı olarak damgalanan ABD’li pastörü evine gönderiyor. Tıpkı Deniz Yücel ve Meşale Tolu örnek vakalarında tanık olduğumuz üzere, içerideki diskurun ne denli tutarsız olduğunu görüyoruz bir kez daha.

Bu bir turnusol kâğıdıdır ve görmesini bilen gözlere, anlama yetisini şahsiyetsiz olduğu için rafa kaldıran bukalemunlara önemli bir derstir. Pastör Brunson hakkındaki iddialar ve iddianame eğer yüzde on oranında bile gerçekse, Brunson’ın hapishaneden çıkartılmaması gerekmez miydi? Eğer yüzde on oranında bile bir suçu yoktuysa, adamcağızı neden iki yık hapiste çürüttünüz! Neden Brunson’ı paçavralarınızda sabah akşam utanmadan ABD destekli “FETÖ’cü” (!) darbenin planlayıcıları arasında gösterdiniz? Aynen Deniz Yücel ve Meşale Tolu vakalarında olduğu gibi, “kanıtlar nedeniyle içerdeler, onlar terörist!” deyip, sonra da sokak köpeği gibi kuyruklarınızı bacaklarınızın arasına sıkıştırıp, paçavralarınızın ufak bir köşesinde “ABD’li rahip ev hapsinde” haberleri geçtiniz! Haydi, o manşetleri yeniden atsanıza! Sorsanıza “Suçu sabit ‘FETÖ’ destekçisi ve PKK’ya çalışan ABD casusu darbe planlayıcısı ABD’li pastörü neden bırakıyorsunuz?” diye, ne duruyorsunuz? Eğer alçak ve şerefsiz, ve dahi satılık değilseniz bu manşetleri atarsınız!

15 Temmuz 2016 tarihi sonrası – bu satırların yazarı da dâhil – yüz binlerce insanı, insanımızı, yetişmiş beynimizi asılsız, karşılıksız, kanıtsız, fabrikasyon, hayal ürünü, hatta şizofrenik suçlamalarla kamudan atan, onlara kendilerini savunma hakkını bile vermeyen, onların ufak yaştaki çocuklarına kadar zulmeden, kimliklerini ve pasaportlarını hukuksuzca geçersiz ilan eden, onları zindanlar ve açlıkla “terbiye etmeye” çalışan zalim rejim işte bu! Gırtlaklarına dek suça ve ihanete batmış bu alçak tayfa, içeride kendilerinin kapatma ve beslemesi olan yazar kasa bir “kalem erbabına” rejimlerinin propagandasını yaptırır, demokrasi, Batı, ABD ve AB düşmanlığı yaptırır, Kürtlere, Cemaat’e, liberallere, Barış Akademisyenlerine, Alevilere, hatta CHP ve İYİ Partililere ana avrat sövdürür, sonra da 15 Temmuz darbesinin arkasında olduğunu iddia ettiği ülkelerin liderlerinin tek tweeti üzerine pusuverir. Brunson gibi, Yücel gibi, Tolu gibi arkasında bir devlet olanların rehinelikleri bitirilirken, arkasında artık ailesinin bile durmadığı, dostlarının bile selam sabahı kestiği gariban yurdum insanı zindanlarda çürümeye devam eder! Çünkü onları kurtaracak güçlü bir ses yok. Çünkü içlerinden çıktıkları toplumun “fıtratını” çok güzel teşhis etmiş bir “reis” ve onun rejimi var!

Brunson vakasında gelinen nokta her şeye karşın Türkiye’deki rejimin uluslararası toplum nezdinde imajının daha da netleşmesi anlamında önemsenmesi gereken bir durumdur. ABD, Almanya ve genel çerçevede AB ülkeleri, artık Türkiye’deki “politik durum” konusunda çok netler artık. İlerleyen dönemde rejimin iç siyasetteki habis kurusıkılarına karşın, giderek “hayatın olağan rasyonelliğine” geri dönmek zorunda kalacağını düşünüyorum. Yükselen ekonomik kırılganlığa paralel olarak Türkiye’deki iç dinamiklerin değişiminin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Eğer Venezüellalaşmazsa, Erdoğan rejiminin giderek zayıflayacağına tanık olacağız önümüzdeki yıllarda. Brunson vakası, rejimin dış kontekstteki zafiyetini göz önüne sermesi bakımından bu varsayımları destekler nitelikte.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.7.2018 [TR724]

Erdoğan diktatörlüğünün faturası masaya gelmeye başladı [Bülent Keneş]

Özellikle 2011’den beri davul zurna çala çala, göz göre göre gelen diktatörlüğü engellemek şöyle dursun iştiyakla tercih eden kitleler, tüm ülkeyle birlikte bedel ödemeye tahmin edilenden de önce başlayacak gibi. Çünkü, Erdoğan’ın İslamofaşist tek adam diktasını konsolide ettiği hız oranında dokunduğu her şeyi mundar etme potansiyeli artıyor.

Türkiye’de devletin zorlayıcı unsurlarını ve medyayı tekeline alıp istediği gibi at oynatmasına, ardı ardına sahte zaferler kazanmasına aldanmayın siz. Erdoğan’ın el atıp, burnunu sokup, adını karıştırıp da mundar etmediği tek bir konu yok artık. Öyle ki, kişisel, ikili, bölgesel ve küresel düzlemde Erdoğan artık sorun demek, kriz demek, baş ağrısı, baş belası demek. Rüşvetle, tehditle, şantajla, rehin alma, bela, hır ve rezillik çıkarma taktikleriyle gidebileceği yol ise belli.

Tüm bunların bir bedelinin, hem de çok ağır bir bedelinin olması ise kaçınılmaz. Bu bedelin ne olduğunu anlamak isteyenlere sivri sinek saz, istemeyenlere ya da hala anlamazlıktan gelenlere davul zurna az. Göz ucuyla sadece TL’nin dolar ve euro karşısında aşırı heyecan yaparak sürekli yaprak gibi titremesine bakmak bile durumun vehametini anlamaya yeterli aslında.

ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK SERMAYESİ

Ama değil davul zurna çalmak, kulaklarının dibinde Ramazan topu patlatsan bile karşı karşıyan kalınan vehameti anlamazlıktan gelecek on milyonların ayması için, görünen o ki, daha çok uzun bir süre beklememiz gerekecek. Bıçağın boyunlarına, kemiklerine, iliklerine dayanacağı o ana kadar sabretmekten başka çare yok. Çünkü, tüm bu yaşananlar henüz idrak derecelerine temas etmediğinden hiçbir kıymet-i harbiyesi yok onlar için…

İşte bu kitleler harami despot Erdoğan’ın en büyük sermayesi. Saltanatının güç ve iktidar kaynağı. Yedikleri efsundan uyanmak istemeyen ya da uyanmamaları için akla gelebilecek ne varsa yapılan mankurtlaşmış bu kitleler var olmaya devam ettikçe Erdoğan diktası ve sebep olduğu ağır bedel de devam edecek. Sonları baştan belli bu kitlelere ise, başlarına gelecek her belada daha sımsıkı sarılacakları Erdoğan ve tayfasının başlarına saracağı her faturayı ödemek düşecek. Bazen mallarıyla, bazen huzurlarıyla, bazen canlarıyla… Nereden mi biliyoruz? Nereden bileceğiz, diktatörlüklerin bilimsellik derecesindeki şaşmaz kuralı budur da ordan biliyoruz…

Tüm uyarılara rağmen, harami diktatörle iş tutmayı kar sayıp meziyet bilenler, er ya da geç ama mutlaka ödeyecekleri ağır bedele de şimdiden hazır ve razı olmalılar. Aksi halde daha düne kadar Almanya’daki gurbetçilerin medar-ı iftiharı olmakla kalmayıp gurbetçi gençlerin entegrasyonu konusunda rol model olarak da gösterilen Mesut Özil’in, iş işten geçtikten sonra yaptığı gibi, ağlayıp sızlamak da hiçbir işe yaramaz.

KİMSE MESUT ÖZİL’E SEMPATİ DUYMAMI, EMPATİ YAPMAMI BEKLEMESİN

Uluslararası bir isim haline gelen Mesut Özil’in yıldızının gün be gün daha da parladığı bir dönemde Erdoğan’la aynı kareye girmesinin kendisine mal olduğu bedel herkese ders olmalı. Diktatörle bile bile iş tutmaktan menfaat umanlar, bu kirli ilişkinin kendileri ve çevreleri için yol açacağı her türlü bedeli de göze alıyorlar demektir. İş işten geçip de, o bedeli ödeme vakti geldiğinde ağlamanın sızlanmanın mala davara bir faydasının olmayacağını da bilmemeliler.

Kimse kusura bakmasın ve benden Özil’in durumuna sempati duymamı, onunla empati yapmamı beklemesin. Kendi düşen ağlamaz. Almanya’daki ırkçı çevrelerin Özil’e mal bulmuş mağribi gibi saldırması tabii ayrı bir mevzuu. Ama bunlar, Özil’in yüzbinlerce masum insanı perişan eden, bebekleri bile zindanlarda çürüten, ülkeyi kendilerine dar edip nehirlerde, denizlerde boğulup yitip gitmelerine neden olan adi bir diktatörle iş tutmasını mazur görmemize sebep olamaz. Mesut Özil, Türkiye’deki benzerleri gibi kritik bir dönemde bile isteye tercihini yaptı. Bebek katili adi bir diktatörle iş tutmanın medeni dünyadaki bedeli neyse şimdi onu ödüyor. Muhtemelen hayatı boyunca da ödeyecek.

Ortaya saçılmış tüm pisliklerine, tescillenmiş ulusal ve uluslararası insanlık suçlarına rağmen Erdoğan’ı hala baştacı edenler herkesin de hak ettikleri bedeli ödeyecekleri o günler gelecek. Maalesef kurunun yanında yaş da yanacak. Belki masumlar da o ahlaksız ve alçakça  zulümlerin mesulleri ile birlikte acı çekecek. Neticede ülke topyekün bedel ödeyecek. Zulmün umumileşmesinin bedeli de muhtemelen umumi olacak. İtibarsızlıkla, yoklukla, huzursuzlukla, belki savaş ve yıkımla o bedel ödenecek. Düne kadar bu yola girip girmemesi elinde olan millet, artık dönüşü olmayan bu yolda başına ne gelirse çekmek zorunda kalacak. Neticede, tüm uyarılara rağmen köprüden önceki son çıkışı kaçıralı epey zaman oluyor.

Erdoğan dikta yönetimi altında Türkiye, bir zamanlar kınayıp durduğumuz güya Şeriat’la yönetilen Suudi Arabistan gibi ahlaksız, omurgasız, adaletsiz, mürai ve mundar bir ülke olup çıktı. Herkesin gözleri önünde, çoklarının alkışlarıyla gerçekleşti bu. Erdoğan rejimi de tıpkı Suudiler gibi garibana aslan, güçlüye tavşan kesildi.

MÜRAİLİKLER VE MÜPTEZELLİKLER DİKTATÖRLÜKLERİN ŞANINDANDIR

Bugüne kadar herhangi bir suçtan idam cezası almış hiçbir Amerikalı, İngiliz, Avrupalı, Rus ve benzeri güçlü ülke vatandaşını infaz edememiş olan (etmeliydi anlamında demiyorum) Suudi Arabistan’ın aynı hükmü giymiş Filipinli, Bangladeşli, Afrikalı ya da Güney Asyalı garibanlar karşısındaki kıyıcılığı hep lanetle takip edildi. Şimdi aynısını İslamofaşist Erdoğan rejimi yapıyor. Ama olup bitenler karşısında hiç şaşırmıyoruz. Çünkü bu tür mürailikler ve müptezellikler tüm adi diktatörlüklerin şanındandır.

Erdoğan’ın şantaj aracı olarak rehin aldığı Alman, Fransız, Amerikan vs. vatandaşı gazetecileri, hapiste hala yüzlerce masum gazeteciyi eften püften suçlamalarla esir tutuyorken, gördüğü zor karşısında derhal serbest bırakmasının, Amerikalılara dokunamayan ama konu gariban ülkelerin vatandaşları olduğunda derhal kellelerini uçuran Suudilerin o mide bulandırıcı ikiyüzlü ahlaksızlıklarından ne farkı var?

Yanlış anlaşılmak istemem. Erdoğan zulmünden kurtulan, sevdiklerine kavuşan, özgürce nefes alıp veren herkesi kurtarılmış bir can olarak gördüğüm için serbest bırakılan her masuma elbette ki çok seviniyorum. Ama mevzumuz o değil. Mevzumuz, Erdoğan tarzı zalim diktatörlerin ikiyüzlülükleri, ahlaksızlıkları, zayıf karşısındaki zalimlikleri, güç karşısındaki haysiyetsizlikleri…

Alın size Amerikalı Papaz Andrew Brunson örneği. Brunson’un da, suçsuz yere zindanlarda çile dolduran onbinlerce masum gibi, masum olduğundan zerre şüphe durmuyorum. Rezil medya üzerinden adamcağıza yapılan ahlaksız linç kampanyalarından sanki bana yapılmışlarmış kadar rencide oluyorum. Ama Erdoğan’ın kendisi gibi müptezel havuz müsveddelerinde onlarca kez manşet yaptırdığı, ne PKK üyeliğini, ne CIA ajanlığını, ne “F..ö”cülüğünü bıraktığı Brunson’u Trump’tan ağır bir zılgıt yer yemez salıverip ev hapsine almasından benim kadar sizin de mideniz bulanmıyor mu? Suudilerin zayıfa karşı aslan kesilen, güçlüye karşı tavşana dönüşen o karaktersizliğinin aynısını Erdoğan’da da görmüyor musunuz?

ERDOĞAN KENDİ TERCİHİ OLAN KADERİ YAŞAMAYA MECBUR

Ama Erdoğan da kendi tercihi olan kaderini yaşamaya mecbur. Çünkü, diktatörlüğü göz göre göre tercih eden kitleler gibi, diktatörlerin kendileri de tercih ettikleri yöntemlerle aslında tek yönlü bir yola girerler. İşin kötüsü o yola kendileri ile birlikte peşine taktıkları ülkeyi de sürüklerler. Pek hayırhah olmayan o yol artık kendilerini nereye götürürse oraya gitmek zorundadırlar.

İşte İslamofaşist Erdoğan rejimi, suçsuz yere hapse tıktığı onbinlerce masum insan gibi, Brunson’u zindana atmak ve dile kolay tam iki yıl boyunca zindanda tutmak suretiyle kendi tercihiyle bir yola girdi. Girdiği bu yolun kendisini getirdiği nihai kavşakta artık ya Suudilerin sıklıkla tecrübe ettikleri gibi bir onursuzluğa rıza göstermek ya da kendisiyle birlikte ülkeyi bir yıkıma sürüklemek zorunda.

Diktatörlükler belki zalimdir, ahlaksızdır, alçaktır ama aptal değillerdir. Zalimlikleriyle, keyfilikleriyle, ilkesizlikleriyle ve ahlaksızlıklarıyla yarışan yaşamsal güdüleri vardır. Nereye kadar gideceklerini, nerede duracaklarını, nerede kükreyip, nerede dillerini münasip bir yerlerine sokacaklarını iyi bilirler. Kahramanlık taslayabilecekleri hamlelerini büyük gürültülerle yapar, göz boyarlar. Geri adımları ve hayati tavizleri ise kapı arkalarında, gizli saklı sessizce gerçekleştirirler.

Hatırlasanıza ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmesinden sonra çıkarılan o gürültü patırtıyı. Heyheylenmeleri, meydan okumaları. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi’ni apar topar Ankara’ya çağırma şovlarını. Peki ne oldu o Büyükelçi? Hala Ankara’da mı? Geri çekilişi manşetlerle duyurulan büyükelçinin çok kısa bir süre sonra sessiz sedasız Washington’a döndüğünü kim biliyor? Peki, Erdoğan’ın kamu ihalelerini peşkeş çekerek havuzunu beslettiği yandaş işadamı kadrosundan birinin ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği Binası’nın ihalesini üstlendiğini kaç kişi biliyor? Peki nasıl oluyor bunlar? ABD, Kudüs kararından geri adım mı attı? Tabii ki hayır. Öyleyse onca gürültü patırtı neydi ve niyeydi? Hemen söyleyelim: Tüm o gürültü patırtılar, tüm o olup bitenler, pek çok benzer konuda olduğu gibi, Erdoğan’ın işine geldiği kadar Kudüs meselesini istismarından ibaretti.

BRUNSON’U REHİN ALMANIN DAYATTIĞI BEDEL: YA ONURSUZLUK YA YIKIM

Şimdi aynı şey Diktatör Erdoğan tarafından resmen rehin tutulan Brunson için yapılıyor. ABD’li yetkililerin kapalı kapılar ardından verdikleri ültimatomun gereğini kısmen yaparak durumu idare edeceğini sanan Erdoğan’ın hesapları bu kez tutmadı ve son kertesine kadar şirretleşme yönteminden bu sefer umduğunu bulamadı. Daha birkaç gün önce yapılan son duruşmasında mahpusluk halinin devamına karar verilen Brunson’u apar topar tahliye ettirerek ev hapsine alması da ABD yönetimini tatmin etmedi.

ABD Başkanı Trump’ın “ABD, büyük bir Hristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Papaz Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluğu nedeniyle Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum inanç adamı derhal serbest bırakılmalı!” şeklindeki Twitter mesajı Erdoğan’ı girdiği belalı yolda çıkmaza soktu.

Bu saatten sonra Erdoğan, peşine taktığı ahlaksız ekürisi ile birlikte, ya bugüne kadar ağız dolusu tükürdüklerini afiyetle yalayıp fazlasıyla hakettikleri büyük bir onursuzluğu daha yaşayacak ya da ülkenin başına yeni gaileler açması kuvvetle muhtemel yeni bir yola girmeyi tercih edecek. O yol ise Erdoğan dikta yönetimi ile birlikte ülkenin de kaderi olacak. Tescilli tüm pisliklerine rağmen Erdoğan diktasını tercih edenler de ya Erdoğan’ın düçar olacağı bu onursuzluktan ya da gireceği yolun sebep olacağı yıkımdan paylarını alacaklar.

Diktatörlük yoluna bir kez girdikten sonra maalesef bu yoldan ne çıkış ne de bu yolun sebep olacağı belalardan kaçış var. Üstelik diktatörlüklerin bedelini maalesef sadece diktatörler ödemiyor. Onu o hale getirenlerle birlikte tüm ülke ödemek zorunda kalıyor. Güle oynaya, alkış kıyamet girilen tek yönlü bu yolun ağır faturasını ödeme günleri gelip çattı işte… Tıpkı beklendiği ve endişe edildiği gibi…

[Bülent Keneş] 28.7.2018 [TR724]

Acılar, mağduriyetler çocuklarda kimlik bunalımına neden olmasın! [Mahmut Akpınar]

Çocuklarımla konuşurken Erdogan’a, AKP’ye muhalefet edeceğiz, mağduriyetimizi dile getireceğiz derken batıyı ve batı değerlerini fazlaca idealize edip, ülkemizi ve insanımızı ölçüsüz eleştirdiğimizi farkettim. Yaşanan acılar, sıkıntılar ve buna karşı çıkmasını beklediklerimizin suskunluğu bizde maksadı aşan tepkilere, duygusal tavırlara neden olabiliyor. Zorunlu göçe maruz kalanlar olarak Türkiye’de yaşanan zulümlerle, insanlık dışı tavırlarla ve suskunluklarla batıdaki uygulamaları, insanların ilgili ve merhametli yaklaşımını sıkça karşılaştırıyoruz. “Müslüman” dediklerimiz zulme seyirci hatta destekçi iken “gavur” denilenlerin ilkeli, duyarlı tavrı “bunlar nasıl Müslüman?” “bunlar nasıl gavur?” sorusunu akla getiriyor. Müslümanın da önce insan olması, Allah’ın yarattığı eşrefi mahlukat özelliklerini üzerinde taşıması gerektiğini unutuyoruz. Yaşadığımız sıkıntıların etkisiyle mevcut Müslümanlar  üzerinden Müslümanlara güveni sarsacak; batıda yaşayanların insanlığı üzerinden de onların din, inanç ve kültürünü yücelten, öne çıkaran konuşmalar yapabiliyoruz. “Su-i misal misal olmaz” kaidesine aykırı şekilde yanlış karşılaştırmalarla hem kendimizin hem de çevremizin inanç, kültür ve değerlerimiz hakkında sarsılma yaşamasına, güven bunalımına girmesine neden olabiliyoruz.

İslam dünyasının 6-7 asırdır hem dünyadan hem de kendi değerlerinden, dinamiklerinden uzak ve ciddi bir bunalım içinde. Batı medeniyeti ise skolastik inançlardan kurtulup seküler, liberal, insani değerler üzerinden yaşanabilir ve büyük oranda kabul edilebilir bir düzen kurdu ve bunu devam ettirecek dinamikler tesis etti. Böylesi kriz dönemlerinde ve ağır zulme, baskıya maruz kalarak ülkesini terk edip batıya göçmek zorunda kalan insanlarda iki dünya arasındaki fark çok açık ve net görünür hale geliyor. Seküler, Allah’a, ahirete inancı olmayan insanlar alabildiğine sorumlu, merhametli, yardımsever, ilgili davranırken; kul hakkı, hesap, mahşer, adalet, zulüm gibi kavramlarla ilgili sürekli dini telkine muhatap Müslümanlar taş kesilince olayları izahta zorlanıyoruz. Ortaya çıkan tablo bazılarının batıya ve batılılara hayranlığına sebep olurken, bazılarında kendi din ve inanç sisteminden şüphe duymaya, uzaklaşmaya, sorgulamalara neden olabiliyor.

“Nerde yanlış yapılıyor? Neden onlar öyle, biz böyleyiz?” gibi sorgulamaları yanlıştan dönme ve hakikati bulma adına doğru ve gerekli görüyorum. İmanı tahkiki dediğimiz en makbul iman türü de böylesine derinlemesine sorgulamalar ve muhasebe sonucu kazanalabiliyor zaten. Ancak içinde bulunduğumuz zorluklar, yaşadıklarımız, maruz kaldıklarımız, kendi insanımızın vefasızlığı, buralarda gördüğümüz iyi muamele nedeniyle kantarın topuzunu kaçırma ve savrulmalar yaşama ihtimalimiz var. Zira öfkeyle, nefretle, duygusallıkla verilen kararlarda isabet olmaz. İfrat tefrit arası gelgitler yaşarız ve aklı selimle, makuliyetle düşünme, karar verme yetimizi yitirebiliriz. O nedenle hem kendimizin, hem de çevremizin, ama özellikle gelişme, yetişme çağında olan çocuklarımızın ruh sağlığını, sağlıklı düşünme ve karar verme kabiliyetini koruyabilmek için mevcut olağanüstü şartların verileriyle düşünüp ani ve tepkisel kararlar vermekten, kanaatler oluşturmaktan kaçınmalıyız. Kaldı ki bir süre yaşadıktan sonra idealize edilen batının ve batılıların da çok farklı ve başka başka problemlerinin olduğunu görüyoruz. Onların da başka defolarının, arızalarının olduğunu fark ediyoruz.

Yaşadığımız süreç bizi ne Müslümanlar ne de batılılar hakkında genellemeci, şablonik ön kabuller edinmeye sevketmemeli. “Hikmet Müslümanın yitiğidir” Hadisi Şerifi gereği elbette buralarda var olan güzel şeyleri takdir edecek, alacak ve kendimize mal edeceğiz. Ama bu bizde ve çocuklarımızda İslam’dan, kendi değerlerimizden soğumaya, kopmaya neden olmalı. Müslümanlığa mal edilen yanlışları, Müslümanlarda var olan ve tasvip edilmez tavırları, tutumları reddetmekle birlikte pekala kendi değerlerimizi koruyarak ama batıdan bazı güzellikleri alarak kendimizi revize edebiliriz.

Yaşadığımız ağır süreç, yoğun duygusallık ve bunun neden olduğu ölçüsüz tepkiler özellikle zihin dünyası, ahlakı, inançları yeni yeni şekillenen 18 yaş altı çocukları çok etkiliyor. Bizler bir taraftan bu çocukları Müslüman ahlakıyla yetiştirmeye ve batının bazı olumsuzluklarından uzak tutmaya çalışırken, öte yandan -farkında olmadan- her olay/haber, İslam ülkelerindeki kötü uygulamalar üzerinden örtülü şekilde Müslümanları ve İslam’ı kötülüyoruz. Her vesile ile batılıların dürüstlüğünden, yardımseverliğinden, batı sisteminin işleyişinden vs bahsederken Müslümanların  olumsuzluklarını öne çıkarmamız körpe zihinlerde bir yandan batı hayranlığını besliyor, öte yandan Müslümanlara yönelik olumsuz düşünceleri yeşertiyor. Bizim gayrı ihtiyari ve itinasız söylediğimiz sözler, tavırlarımız, tutumlarımız çocukların datalarına akıyor ve çocuklar İslam, Batı, Hristiyan, Müslüman kavramlarını o datalara göre şekillendiriyor. Kavramların içini bizden aldığı bilgiler, veriler, davranışlarla dolduruyorlar. Bu noktada hepimizin: “yaşadıklarımla ve anlattıklarımla, verdiğim örneklerle çocuğuma nasıl bir Müslüman profili çiziyorum?” diye düşünmesi ve çocuğunun zihin dünyasını nasıl etkilediğini sorgulaması lazım.

Özellikle vatanından göç etmek zorunda kalan, hayatı sıfırlanmış ailelerin çocuklarında “Müslüman” kimliğinin ve “İslami” bazı kavramların zulümlerde kullanmasından dolayı zaten mevcut Müslümanlara tepki var. Zira çocuklar hayatlarını onların çaldığını, aileyi onların parçaladığını, geleceğini onların kararttığını, anne veya babasını, yakınını onların hapsettiğini düşünüyor. Olayların oluşturduğu negatif “dindar” “Müslüman” “İslamcı” tablosuna bizim her vesileyle söylediğimiz olumsuzlukları da eklerseniz bu çocuklarda din, İslam, Müslümanlık namına olumlu bir şey kalmayacaktır. İslam adına anlatılanlar çocuğun gördükleriyle tezat teşkil ettiğinden inandırıcı gelmeyecek ve tesir etmeyecektir. Böyle bunalımlar, tereddütler içinde olan gençler kolaylıkla deizmden ateizme farklı felsefi akımların etkisine kapılabilecek ve savrulacaklardır. Eğer bu çocuklar batı eğitim sisteminin içinde yetişiyorsa İslamla, kültürümüzle ilgili değerleri-ilkeleri korumak ve sürdürmek çok daha imkansız hale gelecektir. Bizim duygusal ve tepkisel girdilerimizle batıda çevreden aldıkları olumsuz düşünceler birleşince İslamla ilgili menfi sorgulamaları derinleşecektir.

Eğitimli, kültürlü de olsa anne-babanın söyledikleri, telkinler çocuğun çevrede gördükleriyle, okulda öğrendikleriyle örtüşmeyeceği için daha güçlü ve tutarlı olan fikir çocukların zihin dünyasına hakim olacak ve en iyi ihtimalle çocuklar kimlik bunalımları, düşünce karışıklıkları yaşayacaklardır. Buna bir Ortadoğu ülkesinden gelmiş olmanın, batıda Müslüman olarak yaşamanın, İslamafobik eğilimlerin etkisini eklediğimizde zihni bulanıklığın hayranlığa, hatta komplekse dönüşmesi mümkündür.

Özellikle batıya zorunlu hicret etmiş olan aileler çocuklarıyla muhatap olurken kanaatimce:

  • Ülkemizdeki olumsuzluklara odaklanmak yerine ülkemizin ve insanımızın, medeniyetimizin güzelliklerinden de bahsetmeliyiz. Münhasıran ideal Müslümanlardan, gerçek örnek hayatlardan, sahabeden bahsetmeliyiz ki mevcut Müslümanlardan doğan olumsuzlukları izale edebilsin. Batının güzelliklerini, faziletlerini takdir etmekle birlikte, kendi inanç ve kültürümüzün güzelliklerini de anlatmalı ve aktarmalıyız.
  • Çocukların sorduğu soruları ve sorgulamaları kafadan reddetmek, bastırmak yerine onlara ikna edici, makul izahlar getirmeliyiz. Çocuklarımızı zihnen beslemezsek bizi büyük sıkıntılar bekliyor. Genelde çocuklar anne babayı öğretmen, rehber olarak görmüyor, ebeveyn-çocuk ilişkisi öne çıkıyor. Bu nedenle evde örnek olma, hal ile etkileme olmalı, ama çocuklarımızı mutlaka ehil rehberlere, abilere-ablalara emanet etmeliyiz. Özellikle temel İslami itikadi, konularda kafa kalp tatminini sağlayacak  şekilde beslenmelerini sağlamalıyız.
  • Batıda yaşayan ailelerin çocukları için rehberlik bu çocukların okulda çevrede karşılaşabilecekleri olumsuzluklar dikkate alınarak hazırlanmalı, konular ona göre seçilmeli ve “medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir” yolu tercih edilmelidir. İcbar, ilzam, baskı ile verilen eğitim, rehberlik kopuşlarla, keskin kırılmalarla sonuçlanabilir.
  • Batıda insan hakları ve demokratik değerler, birey ve hakları bütün eğitim sisteminin temeli. Bu değerler bazı ekstrem durumlar hariç çok büyük oranda İslam’la ve Kur’an’ın emirleriyle, Asrı Saadet uygulamalarıyla örtüşüyor. Çocuklarımıza İslam’ın gelenek ve görenek tarafından öte temel ilkelerini, esaslarını öğretmeli, Kur’ana, Hz Peygamberin hayatına dayalı bir İslam öğretmeliyiz. Vereceğimiz bilgiler ve eğitimle çocuklar Müslümanların Müslümanlıkla örtüşmeyen yanlarını görebilmeli ve bir yıkıma, inkısara maruz kalmamalılar. İdeal Müslümanlık ile mevcut Müslümanlar arasındaki farkı görebilmeliler.
  • Rehberlikte batıda yetişmiş ama İslami bilen ve yaşayan abi/abla modeli çok önemli diye düşünüyorum.  Sadece Türkiye kafasıyla bu çocuklara model olmak ve ikna etmek mümkün görünmüyor. Ne edip yapıp bu modelin geliştirilmesi, desteklenmesi lazım. Bu sebeple rehberlerin batı düşüncesinden ve bunlara verilebilecek cevaplardan haberdar olması, fikri/zihni derinliğe sahip olması önemli. Buna matuf hem İslam’ı, hem batıyı bilen hocalarımız rehber kitaplar, broşürler hazırlayabilirler. Bunu başarabilen başka Müslüman toplumlar varsa örnek alabiliriz

Batıda yaşayan zorunlu olarak buralara göçen aileler olarak duygusal ve tepkisel davranmayı bırakıp akılcı ve kalıcı çözümler geliştirmeli, çocuklarımızın asimile olmadan entegre olabileceği modeller üzerine kafa yormalıyız. Geçici modundan, geri dönme beklentisinden kurtulup gerçeklerle yüzleşmeli ve hem kendimiz hem çocuklarımız için kalıcı tedbirler, çözümler geliştirmeliyiz.
Eğer tedbir almaz ve bir süre daha geç kalırsak Allah korusun yeni kayıp nesiller çıkabilir.

[Mahmut Akpınar] 28.7.2018 [TR724]

Mesut Özil’i rahat bırakın [Hasan Cücük]

Mesut Özil’in Almanya milli takımını bırakmasını gündemde tutmak bu futbolcuya zarar verecektir. Mesut’un artık yaşananları geride bırakıp, Arsenal için konsantre olması lazım. Bu konuda herkese görev düşüyor. Peki ben bu yazıyı neden kaleme alıyor o zaman?

Tek özelliği Emine Erdoğan’ın akrabası olmak olan Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın açıklamalarını görünce son kez Mesut Özil’le ilgili yazma gereği duydum. Sezon öncesi kendisine mikrofon tutulan çeşitli konularda açıklamalarda bulunurken sözü Mesut Özil olayına getirmiş. Gümüşdağ uzun şekilde alıntıladığım şu cümleleri peşi peşe kurmuş: “Mesut Özil kardeşimizle ilgili Almanya Futbol Federasyonu’nun tutumundan dolayı çok büyük bir rahatsızlık içerisindeyiz. Mesut Özil’in açıklamalarından sonra hepimizin bir kez daha Mesut’a saygımızın arttığını söyleyebiliriz. Alman basını, yanlı basını olayı ırkçılığa dönüştürdü. UEFA bu konuda uzun dönemdir çalışmalar yapıyor. Bu çalışmaların kanıtı olarak bununla ilgili mutlaka devreye girmesi, UEFA’nın da bu durumu gözden geçirmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü UEFA’da, Alman Federasyonu da bu konuda yanlış yapmakta. Mesut Özil’e yapılan ırkçılıktır, ayrımcılıktır. Bunu asla kabul etmeyiz. Mesut Özil kardeşimizin bu duruşundan dolayı büyük mutluluk duyduğumuzu, her zaman yanında olduğumuzu ve Başakşehir ailesinin kapısının sonuna kadar ona açık olduğunu söylemek isterim.”

Türkiye’deki herkesin şunu net bilmesi lazım; Mesut Özil Türk kökenli bir Alman vatandaşıdır. Nitekim bunu milli takım tercihini Almanya’dan yana kullanarak göstermiştir. 2009’da Almanya milli formasını giydiğinde Mesut Özil’i topa tutanlar şimdi utanmadan kalkıp destek açıklamaları yapıyor. Alman Futbol Federasyonu’nun Mesut Özil konusunda kötü bir yönetim gösterdiğini, krizi yönetemediğini hatta Dünya Kupası hezimetini unutturmak için Özil’i günah keçisi pozisyonuna soktuğunu iddia edebiliriz ama kalkıp komple ırkçılık yaptılar diyemezsiniz. Her önüne gelen ‘ırkçı’ kelimesini gelişi güzel kullanıyor ama Avrupa’da ırkçılık ceza gerektiren bir suçtur. Ayrımcılıkla suçlarsınız ama birisine ırkçı diyorsanız ispat etmek zorundasınız.

Mesut Özil’i en son savunacak kişilerin rol kapma uğruna ön plana çıkıp, bu futbolcuyu zor durumda bırakan açıklamalarına son vermesi lazım. Mesut Özil’e gerekli desteği Alman spor kamuoyu verdi. Vermeye de devam ediyor. Federasyon başkanı ve aşırı sağcılara gerekli tepkiyi verdiler. Türkiye’nin olaya müdahil olmasına gerek yok.

Gümüşdağ, Mesut Özil’le ilgili açıklamasının sonunda büyük alicenaplık gösterip, ‘Başakşehir ailesinin kapısının sonuna kadar ona açık olduğunu söylemek isterim’ demiş. Ne büyük lütuf! Dünya kulübü Başakşehir, kapılarını 92 kez formasını giydiği Almanya’dan dışlanan Mesut’a açıyor! Adam tam bir mezar soyguncusu rolü oynuyor. Adını Edirne dışında kimsenin bilmediği bir isim olan Göksel Gümüşdağ, Mesut Özil üzerinden prim yapmak istiyor. Tıpkı 14 Mayıs’ta Mesut ve İlkay’ı yanına alıp fotoğraf çektiren Recep Tayyip Erdoğan gibi.

Mesut Özil, Arda Turan’dan ders almalıdır. Atletico Madrid’de başarılı olunca ayakları yerden kesilen, Barcelona’ya gidince uçuşa geçip gerçeklerden kopan Arda’nın yaşadığı çöküş ortada.

Mesut Özil’in ‘Arda’laşmaması için, Türkiye cephesinden gelen sözlere kulak kapatması lazım. Yoksa karşımıza Ardalaşmış bir Mesut çıkar. Başakşehir’e gelmesi o zaman muhtemel olur. Mesut Özil, henüz 29 yaşında. Önünde daha uzun yıllar var. Futbol kumaşı ve kalitesi üst düzey. Aklı selimle hareket edip, yaşadıklarından ders çıkarırsa, kariyerine kaldığı yerden devam eder. Yoksa ikinci bir Arda Turan’ımız olur. Kaybeden daha önce de yazdığım gibi sadece Mesut Özil olmaz, bu futbolcuyu rol model gören binlerce Avrupalı Türk olur.

[Hasan Cücük] 28.7.2018 [TR724]

Tansiyonunuz neden yükselir?

Her 3 yetişkinden 1’i yüksek tansiyon hastası ancak bu kişilerin neredeyse yarısı rahatsızlığından haberdar değil. Genellikle enseden başlayan baş ağrısı, kulakta çınlama ve uğultu, baş dönmesi gibi belirtilerle kendini gösteren hipertansiyon sinsice ilerleyerek kalp yetersizliğine de zemin hazırlayabiliyor.

Yüksek tansiyonun, dünyada en yaygın rahatsızlıklardan biri olduğuna işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nihat Özer, hastalık riskini artıran faktörleri şöyle sıralıyor:

Yaş: İleri yaş hastalığı olarak bilinen hipertansiyonun görülme yaşı, dünyada ve Türkiye’de giderek düşüyor. Özellikle hareketsiz ve stresli yaşam, alkol ve sigara tüketimi, aşırı kilo özellikle santral obezite denilen göbek yağlanması ve tuz kullanımının çok olması kan basıncı yüksek genç bir grubun oluşmasını sağlamış, hatta 13-14 yaşlarından itibaren hipertansiyon görülme sıklığını artırıyor.

Cinsiyet: 50 yaşın altındaki grup ele alındığında erkeklerde daha sık görülür. 55 yaşından sonra ise kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır.

Kalıtım: Yüksek tansiyonlu kişilerin yaklaşık yüzde 60’ında ailede de tansiyon yüksekliği söz konusudur.

Aşırı kilo: Aşırı kiloluların yüzde 40’ında yüksek tansiyon görülmektedir.

Diyabet yani şeker hastalığı: Şeker hastalarında yüksek tansiyona çok sık rastlanır.

Aşırı tuz tüketimi: Yüksek tansiyona yol açan nedenlerden biridir.

Hareketsiz yaşam: Hareketsizlik yüksek tansiyon görülme olasılığını artırır.

Stres: Yüksek tansiyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.

Tansiyonu kontrol edebilmek için neler yapmalı?

Öncelikle hastalar yaşam tarzlarını değiştirmeli.

Yiyecekler: Daha çok meyve, sebze ve tam tahıl tüketilmeli; tuz, doymuş ve trans yağ tüketimi azaltılmalıdır. Özellikle ülkemizde çok tuz tüketilmektedir. Kişi başı ortalama 14,8 gr tuz alımı olmaktadır. Bu tuzun yüzde 30 gibi büyük bir bölümü sofradan değil ekmekten gelmektedir. Kan basıncının düzenlenmesine yardımcı olan soğan, sarımsak, posalı, potasyum ve magnezyum içerikli besinler bol tüketmelidir. Yağda kızartılmış besinler, hamur işleri, işlenmiş et ürünleri ve sakatatlardan uzak durulması gerekir. Sebze ve meyve olarak, kavun ve karpuzun yanında; kurutulmuş kayısı, avokado, incir, portakal, kuru üzüm, fasulye, patates, domates ve hatta üzüm gibi potasyum bakımından zengin kalsiyum düşürücü etkisi olanlar daha çok tercih edilmelidir.

Alkol ve sigara tüketimi:Alkol kullanımı sınırlandırılmalı, sigara kesinlikle bırakılmalıdır.

Düzenli egzersiz: Kişinin hareketli olması ve kilosunu kontrol altında tutması önemlidir. Her gün olmasa bile haftada 3-4 gün 30-40 dk tempolu yürüyüş yapılmalıdır.

İlaç: Yüksek tansiyon kronik bir hastalık olduğu için ömür boyu tedavi ve doktor gözetimi gerektirir. Bu nedenle doktorun yönlendirmesi ve hastanın uyumu daha başarılı bir tedavi için şarttır.

[TR724] 28.7.2018