Beraatimizi kaçırmayalım [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc), akla kapıyı açıp iradeyi insanın elinden almamıştır. Maddi- manevî, melekî ve hayvanî duygularla mücehhez kılınan insan, bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadır. Bu imtihanı başarmak, manânın maddeye galebesi, imanın, ahlakın ve faziletin nefs-i emmareye karşı üstünlüğüne bağlıdır. 

Günümüzde maalesef insanlığın büyük çoğunluğu, ölümle sona erecek dünyanın rahat ve lezzetlerini, nefsin arzu ve taleplerini; ahirete, Allah’ın rızasına tercih etmekte, nefsin kölesi, şeytanın esiri olma durumuna düşmektedirler. 
          
Dünyada insana emanet edilen maddi manevi paha biçilmez değerde olan nimetler, meccanen verildiği halde, onları ikram edenin hatırlanmaması, hakiki nimet ve mülk sahibi Allah’a karşı nankörce bir muameledir. 
          
İnfitar suresi 6,7 ve 8. Ayetlerde Rabbimiz, “Ey insan nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen, sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir surette terkib eden?” buyurmaktadır. 

İnsanı böylesine mükemmel yaratan, hilkatteki güzelliklerini hatırlatan ve kulunu şefkatle ikaz eden Allah (cc), kulunu affetmek için ona büyük fırsatlar tanıdığını ve nimetlerini kesmeden sonsuz ikramlarda bulunduğunu görmekteyiz.
           
Bu fırsatlardan birisi de, Şaban ayının on beşinci gecesi olan ‘BERAAT GECESİ’ dir. Bu gece hür olmanın, vicdanen mutluluğa ermenin, günah tuzaklarından kurtulmanın vesilesidir. Bu gece, kulların bir yıllık hayatlarının (iradeleri hesaba katılarak) plan ve projesi yapılır ve melekler tarafından kayda geçirilir. 
           
Maide suresi 35.ayette merhamet-i Sonsuz Rabb-ül Alemin (cc), “Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, O’nun hukukunu ihlal etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki, korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.’ Buyurmaktadır.
             
Beraat gecesi, Allah’a yaklaşmanın,  günahlardan arınmanın, haramlardan kurtulmanın, kalbimizle Allah arasındaki engelleri bertaraf etmenin en güzel bir vesilesidir. Kullara kurtuluş fermanlarının,  mağfiretleri adına fırsatların verildiği umumî bir af ve ikram gecesidir.
          
Dünyanın, hususiyle Alem-i İslam’ın bir çok yerinde insanlar, bilhassa ehl-i iman; mağdur, mazlum, mahkum, zillet ve sefalet içinde yaşamaktadırlar. Böyle bir mağduriyet ve mahkumiyetin sona erdirilmesi için, meşru müdafaa haklarını kullanmanın yanında; Rabbimize yaklaşmanın en büyük vesilesi bu  mübarek geceleri değerlendirmek, Allah’tan af dilemek ve dua etmek en önemli vazifelerden birisidir.
           
Asırlardır dünyaya model olmuş şerefli bir milletin, başına gelen korkunç fırtınalar neticesi, tahrip edilmeye çalışılan  aile bağlarını, iman esaslarına bağlı olarak güçlendirmek ve sunî olarak oluşturulmuş düşmanlıkları sabırla aşmak, yeniden sevgiyi, şefkati ve merhameti tesis etme adına, üzerimize terettüp eden sorumlulukları yerine getirmemiz gerekmektedir. 
            
Beraat gecesi ve önümüzde gelecek olan Ramazan ayı, hayatımıza bir yön ve istikamet vermeli; nefsimiz, neslimiz, ehl-i iman ve insanlığın kurtuluşu adına berâate vesile olmalıdır. Rabbimizin Rahmet kapısının açılması için, evvela ciddi bir nedâmet, tövbe  ve istiğfâr, sonra samimi bir niyet, daha sonra da salih amel ve sadakât gerekir.
            
Allah’ın, hangi amelle kullarını bağışlayacağını bilemiyoruz. Affedilmenin vesilesi küçük bir amel olabilir. Halimizi Allah’a arz ederken dökülen bir damla gözyaşı, şuurla eda edilen bir namaz, Allah için tutulan bir oruç, fakiri, garibi ve yetimi doyurup sevindirecek bir yardım, kalbi kırılan bir insandan helallik dileme, günahları terk etme, kötülüğü iyilikle savma, anne baba ve büyüklere hürmet ve hizmet ederek dualarını alma,  hatta bir hayvana veya bir çiçeğe su vermeye kadar pek çok amel kurtuluş vesilesi olabilir. 
            
Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun gördüğü bir rüyada, Allah Resulü (sav), ‘Siz Bağdat’ta soğuk sular içerken, hacıların Mekke ve Arafat’ta susuzluktan ciğerleri yanıyor’ buyurunca; bunun üzerine Bağdat’tan Mekke ve Arafat’a su akıtır. 
        
Bunlar mutlaka nezd-i Uluhiyette büyük hayırlardır. Fakat, bu saliha kadını vefatından sonra rüyada gören bir mü’minin, ‘Dünyada çok hayır ve hasenatta bulundun. Karşılığında Allah cennette sana ne gibi bir makam verdi? Sorusu üzerine; ‘Allah beni Ezan’a olan saygım ve sevgim vesilesiyle affetti’ şeklinde ifade etmiştir.

Allah (cc), üç şeyi üç şeyde gizlemiştir; Rızasını itaat’te, gadabını isyanda, veli kulunu da kullarının arasında. Hiçbir ibadeti ve günahı küçük, hiç bir kimseyi de hor görmemeli. Zira, senin hor gördüğün insan, Allah indinde veli bir kul olabilir. 
           
İbrahim Hakkı Hazretleri diyor ki;
‘Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir,
Olayım der isen bu yolda mâhir,
Harâbat ehline hor bakma Zâkir,
Defineye malik viraneler var.’                    
            
Berât gecesinde, dünya ve ahiret nizamının muhtevası bulunan Allah kelamı Kur’an-ı Azimüşşan, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına, (Beyt-ül Mâmur’a) indirilmiştir. Kadir Gecesi'nde başlanarak da, Efendimize (sav) peyderpey vahyedilmiştir. Hz.Üstad’ın ifadesiyle, bu gece bir yılın çekirdeği hükmünde olması cihetiyle Kadir Gecesi kudsiyetindedir. (Şualar) 

Kadir gecesi 80 küsür yıla tekabül ederken, Berât Gecesi de 50 küsür yıllık ibadet mükafatına tekabül etmektedir.
         
Hazreti Ali (Radiyallahü anh) anlatıyor: ‘İnsanlığın iftihar tablosu Hazreti Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Şabanın on beşinci gecesi namaz kılın, gündüzü de oruç tutun. Çünkü; o gün güneşin batışıyla rahmet kapıları açılır; (Cenab-ı Hak) ‘Bana istiğfar eden yok mu mağfiret etsem, benden rızık isteyen yok mu rızık versem, belaya maruz kalan yok mu? afiyet versem...buyurur.’  Bu hal fecrin sökmesine kadar devam eder.” (İbn-i Mace, İkame 191) 

Berât Gecesinde Efendimiz’e (sav), Şefaat-i Tâmme verilmiştir. Allah'tan uzaklaşanlar bu şefaatten mahrum kalacaklardır.

Berât Gecesi, muhasebe, murakebe, tefekkür gecesi olduğu gibi; gönülden bir tövbe ve istiğfârla, günahlardan teberri ve yürekten Allah’a yönelme gecesidir. 
         
Şaban ayının on beşinci günü Hasan Basri Hazretleri günün ortasında evinden çıktı. Yüzünü gören herkes onu kabre gömülüp de çıkmış sanırdı. Kendisine bu durum sorulduğu zaman; ‘Allah adına yemin ederim ki, gemisi parçalanıp da batan kimsenin musibeti, benimkinden daha büyük değildir. Günahlarımı yakından biliyorum, iyiliklerim için endişeliyim. Ettiklerim makbul müdür yoksa red mi edildi, bilemiyorum’ diye cevap verdi. 
         
Geceyi ihyâ; kaza ve nafile (teheccüd, tesbih ve hacet gibi) namazlarını eda etme, duyarak Kur’an-ı Kerim  okuma ve anlamaya çalışma, gönülden ezkâr ve efkâr, dua, istiğfar ve salavât-ı şerife okuma şeklinde olmalıdır.
         
‘Allah’ım! Bu gece hürmetine, Senden iman-ı kamil, amel-i salih, halis bir niyet, vefa ve sadakat istiyor, rahmet ve mağfiretinle muamele etmeni diliyoruz. Alem-i İslam’ın içinde bulunduğu zilletten, sefaletten kurtulmalarını, İslamî şuurla mücehhez hale gelmelerini, dünya ve ahiret saadeti ve mutluğuna kavuşmalarını senin sonsuz rahmetinden dileniyoruz.    

Allah’ım! Sana düşman olanları, dinine tuzak kuranları, memleket ve milletimizin huzurunu bozan ve bozmak isteyenleri Sana havale ediyor, hidayete liyakatleri olanların sinelerini açmanı, doğruyu ve gerçeği görmelerini diliyoruz.

Allah’ım! Dünyanın her yerinde insanlığın saadeti ve mutluluğu adına, her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak gece gündüz koşturan, hizmet veren ehl-i imana, kadın-erkek kardeşlerimize inayette bulunmanı diliyoruz.

Ya Rabb-ül Âlemin! Ümmet-i Muhammedin emeklerini zayi etmemeni, her türlü maddi-manevi sıkıntı ve hastalıklar içinde kıvrananlara acil şifalar lütfeylemeni, dünya ahirette bizi utandıracak, mahcup edecek ayıplardan, günahlardan, bu gece hürmetine bizleri arındırmanı diliyor ve dileniyoruz.’

[Mehmet Ali Şengül] 6.5.2017 [Samanyolu Haaber]
masengul@samanyoluhaber.com

45 yıldır kanayan yara! [Ali Emir Pakkan]

“Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum.” Deniz Gezmiş, babasına yazdığı son mektupta bu satırları kaleme alıyordu.

Tarih 6 Mayıs, 1972. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde üç sehpa kurulmuştu. Deniz Gezmiş (25), Yusuf Aslan( 25), Hüseyin İnan (23) sabaha karşı asılarak hayata veda ettiler.

12 Mart (1971) muhtırası sonrası ülkeyi Nihat Erim başbakanlığında bir ara rejim hükümeti yönetiyordu. Cumhurbaşkanı asker kökenli Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu’ydu. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay mensuplarının çoğu, Menderes’i yargılayan hâkim-savcılardan seçilmişti. Üniversiteler ve basında da 27 Mayısçıların ağırlığı vardı.

Demokrasinin üzerine şal örtülmüştü. Toplumsal olayları önleme bahanesiyle yüzlerce insan keyfi olarak tutuklandı ve işkencelerden geçirildi. Deniz Geçmiş ve arkadaşları bu sürecin en büyük kurbanları olacaktı. Çeşitli eylemlere katılmış ancak hiç insan öldürmemiş üç öğrenci lideri Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi’nde yargılandı. TCK’nin 146.maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle, 9 Ekim 1971’de idam cezasına çarptırıldılar. Anayasaya göre, idamların gerçekleşmesi için, ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun tasarısının kabul edilmesi gerekiyordu.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam tasarısı Meclis’e geldiğinde Süleyman Demirel ve Alpaslan Türkeş’in tavırları önceden belliydi. Asıl önemli olan İsmet İnönü ve CHP’li milletvekillerinin tutumuydu. İsmet İnönü ve Bülent Ecevit, siyasi suçluların idamla cezalandırılmasını istemiyorlardı. Ancak son grup toplantısında CHP lideri grubunu serbest bırakmıştı. Usul tartışmalarından sonra oylamaya geçildi. 450 milletvekilinden 323’ü oy kullandı. “İdam edilsin” oyu verenlerin sayısı 275’ti. 144 CHP’li vekilden sadece 47’si idama hayır dedi. 97’si oylamaya katılmadı, 28’i ise ‘ evet’ oyu kullandı. (Kaynak: Deniz-Yusuf-Hüseyin Meclis/Senato 1972 İdam Kararı Tutanakları)

CHP, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin infazların yerine getirilmesi kararına karşı, bu kararın usul ve esas yönlerinden iptali için Anayasa Mahkemesi’ne dava da açmıştı. Anayasa Mahkemesi usul bakımından Meclisin kararını iptal etmiş ve kararı esas yönden incelemeye gerek görmemişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi usul hatasını düzeltmiş ve infazların yerine getirilmesine yeniden karar vermişti. Böyle bir durumda, davacı CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün Anayasa Mahkemesi’ne kararın esas yönünden incelenmesi için yeniden başvurması gerekiyordu. Ancak bu aşamada esasın incelenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmadı. Davayı açan İnönü, davayı sonuna kadar izleyip sonuçlandırmamıştı! İnönü, grubunu serbest bıraktığı konuşmada da, (24 Nisan 1972) Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ‘hasta’ olarak nitelendirilmiş ve “Devlet kafalarına dank ettirilmeli.” demişti.

Gezmiş ve arkadaşlarını yargılayan Sıkıyönetim Mahkemelerinde, mahkeme askeri yargıçlardan oluşuyordu; mahkeme heyetinin başkanı da hukukçu olmayan askerdi. 18 sanık hakkında idam cezası verildi. Askeri Yargıtay, 3’ü dışında diğerlerinin kararını bozdu. Yargıtay Daireler Kurulu’dan iki üye idamlara şerh koydu. Albay Nahit Saçlıoğlu,  Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının 15-24 yıl ağır hapis cezası ile yargılanmaları gerektiğine inanıyordu. Saçlıoğlu yıllar sonra, “Komutanlar ve idareden mahkemeye baskı yapıldı. İdam kararında basının da rolü vardı. Mahkeme kamuoyunun genel havasına uydu.” diyecekti.

İdam sehpaları kurulurken ailelere haber verilmedi. Avukatlar gece yarısı çağrıldı. Vasiyetler yerine getirilmedi. Deniz Gezmiş, 50 dakika ipte kaldı. Yusuf ve Hüseyin’in infazları 8-10 dakika sürdü. Avukatı Halit Çelenk idam değil işkence dediği o anlarda başka bir hukuksuzluğu şöyle anlatacaktı: “Deniz’e Yusuf’un, Yusuf’a Hüseyin’in infazını seyrettirdiler. Hüseyin, tabureyi düşürdü, kendi kendine infazı yaptı.”

Olağanüstü bir dönemde, olağanüstü şartlarda yargılanıp idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının vebalini taşıyanlar hem kendi vicdanlarında hem de toplum vicdanında mahkûm oldu. Süleyman Demirel, olaydan 15 yıl sonra bir gazeteciye verdiği demeçte, “Soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri.” diyerek pişmanlığını itiraf ediyordu.

Keşke 12 Mart sonrası toplumun bütün kesimleri adil yargılama için seslerini yükseltebilseydi! Keşke AP, intikam duygusu ile hareket etmeseydi! Sağ muhafazakar çevreler, görüşlerine katılmasa da, Denizlere zulmedilmesine karşı çıkabilseydi! Keşke CHP, hukuk mücadelesini sonuna kadar götürebilseydi! Keşke mahkeme, baskılara boyun eğmeseydi! Keşke ana medya, 3 genci, daha sehpalar kurulmadan infaz etmeseydi! Ne yazık ki herkes oradaydı. 

Ve ne yazık ki 45 yıl sonra... Darbeci, hukuk tanımaz zihniyet, şekil ve kimlik değiştirmiş, yine işbaşında! Zulüm kimden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın toplumsal bir tepki geliştiremezsek sehpaların gölgesinde, acılarla yaşamaya devam edeceğiz.

[Ali Emir Pakkan] 6.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Tekkeye veteriner arıyoruz! [Barbaros J. Kartal]

Öyle ya da böyle istedikleri deşiklikleri referandumda geçirdiler. Neticede yüzde 50’yi bulmaları gerekiyordu ve nasıl olduğu ileride çok daha iyi bilineceği şekilde bu sağlandı. Ancak bir türlü huzur gelmedi AKP’ye. Hayır oylarının yüksekliği mi dersiniz, yoksa gerçek sonuçlarla seçimi kazanamamış olmak mı? Burası Türkiye, 1-2 gün daha konuşulur sonra yeniden kartlar karılır. Zaten öyle de oluyor. Dillere pelesenk 1946 seçimlerini söyler dururuz ama o seçim öyle tescil edilmiş ve CHP iktidarı kaybedeceği 1950 seçimlerine kadar ülkeyi idare etmişti. Şimdi aynı akıbete AKP hazırlanıyor… Esas huzursuzluk kaynağı bu.

KURULU PAZAR DAĞILACAK ENDİŞESİ

Parti içinde ya da partinin beslediği kişilerden olanlar arasında gidişattan memnun olmayanlar var malum. Ancak bu isimlerin ülkedeki despotik durumdan, masum insanların çoluk çocuk cezaevlerine doldurulmalarından, harami düzenden ya da dış politikada sabah başka akşam başka dalgalardan bir şikayet ettiklerini görmüyorsunuz. Onların rahatsızlığı, böyle giderse bu otobüsün duvara toslayacağı ve esas o zaman bütün kazanımların kaybolacağı endişesi. Yoksa referandumda gidişatın doğru olmadığı ile ilgili sinyaller çıkmış olmasa, mesela yüzde 55-60 arası bir evet çıkmış olsa bunların zerre mırıltılarını duymazdınız. Kurulu bir pazar var ve herkes nemalanıyor. Bu kişilerin kaygısı yakında pazar mazar kalmayacağı…

Sonradan devşirilenler ise daha rahat, onlar da aynı sinyali almış olmalarına rağmen su akarken küpü doldurmak daha rasyonel geliyor onlara. Çünkü çarpmaya yakın zaten atlayacakları için henüz o vaktin gelmediğini düşünüyorlar.

YENİ SOSYAL AĞLARI ONLARI TUTAR

Yeri gelmişken söyleyeyim; muhalifmiş gibi lanse edilen isimlerin kovulunca yaşayacakları sözde mağduriyet beş para etmez. Şu zamana kadar bütün hukuksuzlukları meşru göstermek için yalanlardan yalanlar derleyenler bir de mağdur mu olacak? Hele hele bunlardan kovulanlara yazılan hisli geçmiş olsun mesajları birer ibret vesikası. İsmi geçenler arasında “yahu ciğeri beş para etmez adamlara bize küfrettiriyorsunuz buraya kadar ben artık yokum” diyeni duydunuz mu? Bunların çalıştıkları yerde patron diye muhatap oldukları da “yahu yok öyle bir şey sen devam et senden çok memnunuz” deyip ertesi gün bunları kapıya koymakla görevli tipler.  Köşelerinde ahlak, dürüstlük dersleri veren bu yazarların biraz onuru olsa farklı 1-2 cümle —1-2 diyorum çünkü 3 yok— yazdık diye  bu kadar hakaret olmaz  arkadaş deyip bırakır gider.

Ama gidemezler çünkü bu zatlar artık yeni gelirlerine göre bir yaşam ve sosyal bir ağ kurmuşlardır ve bunun devam etmesi için her türlü hakareti sineye çekecek bir yapıya bürünmüşlerdir. “Kardeşim nezarethanede kadın doğuruyor bu kadar zulüm yapılmaz artık” diyemez. Bunu dediği an ipinin çekileceğini bilir. Arkadaş bu ihaleler bu hırsızlık artık ayyuka çıktı diyemez çünkü birkaç gün sonra bir belediyede tırışkadan bir konu başlığı üzerinde panel-konferansı vardır. Bir tweet atıp hemen silerler çünkü Türgev’e hafta sonu konuşmacıdırlar.

YAHU HİÇ Mİ DEĞERİ KALMADI BU DİNİN SİZDE?

Erdoğan, Hindistan dönüşü uçakta verdiği mesajlarda ne partide ne de medyasında herhangi bir çatlak sesin barınamayacağının altını bir kez daha çizdi. Hatta çatlak sesleri Sırat-ı Müstakim’den sapma olarak nitelendirdi. Mantığa bakar mısınız eğer Erdoğan’a muhalifseniz Sırat-ı Müstakimden sapmış oluyorsunuz. Yahu hiç mi değeri kalmadı bu dinin sizde? Bu nasıl bir tespit diyemiyorsunuz? Buradaki şirki ayrıca not edip, ülkenin yarısından fazlasının Sırat-ı Müstakim’den sapmış olduğu inancını kayda geçirelim.

Erdoğan’ın partiye dönmesi ile beraber bazı kellelerin gideceğine kesin gözüyle bakılıyor. Erdoğan’ın geçmişte kimseyi çember dışında bırakmamak gibi bir taktiği vardı, sildiği adamı başka bir göreve getirerek de olsa bir şekilde bağını tutmayı başarıyordu. Ancak yeni durumda Erdoğan’ın da pek o kadar sabırlı ve merhametli olmayacağını görüyoruz. Kendisine karşı bir takım hareketler içerisinde olacağını düşündüğü isimlere karşı sürpriz bir hamle yapacağını düşünüyorum. Bu cezaevi de olabilir, yakınlarına karşı bir dizi operasyon da.

Medya kısmı ise Erdoğan için en basit olanı. Son uçak fotoğrafına baktıysanız zaten kimlerle iş tuttuğu ortada. Bir dudağının ucunda herkes. Kovulan sosyal medyada bir iki tweet atar, biraz bağırır çağırır. Bu kovulacak arkadaşların da sayesinde medya diye bir şey kalmadı zaten. Aklı olan kendisini unutturur, nadasa bırakır, mağduru oynar.

Evet tekkeye mürit aranmıyor da tekke de tekke değil artık.

[Barbaros J. Kartal] 6.5.2017 [TR724]

Umudunuzun alevi hiç titremesin! [Akif Umut Avaz]

Ne çok acı var… Ne çok dram… Ne çok mağdur var… Nereye baksan bir çığlık, kime kulak versen bir feryat, kimi işitsen bir figan…

Ne çok kötü var… Ne çok kötülük… Her tarafa is gibi, pas gibi, küf gibi sinmiş avaz avaz bağıran, durmadan böğüren, höyküren bir kötülük… Öylesine küstah, öylesine azgın, öylesine şımarık… Umudun filizlerini bile tekmeleyen, zindanlara çevirdikleri darmaduman olmuş kırık hayatlara sızan cılız gün ışıklarını bile hayasızca perdeleyen bir kötülük… Öylesine sistematik, ölesiye taammüden…

BANGIR BANGIR BAĞIRAN ŞIMARIK VE KÜSTAH KÖTÜLÜKLER

İyilerin sesi cılız… İyiler sinmiş… İyiler dağınık… İyiler köşe bucak… İyiler sessiz ve sedasız… Ne kadar azlar baksanıza… Sahi neredeler?.. Evet kabul, bunlar insan olmanın ve insan kalabilmenin zor olduğu günler… Kim bilir belki de haftalar, aylar ve hatta yıllar… İnsan olabilmenin, insan kalabilmenin yükü ağır, bedeli çok… Kapkara bir karadelik gibi insana ve insanlığa dair ne varsa yutan bir kötülük deveranına karşı direnebilmek kolay değil. Zaten direnebilme onurunu gösterebilen de belki bu yüzden az… O kadar az ki kötülere nispetle… Kötülüklere nazaran… Ve azlığı oranında kıymetli… Azlığı oranında kahramanca ve efsanevî…

Sırtını güce ve muktedire, zalime ve despota, haksızlığa ve hukuksuzluğa dayayıp, zulmün tüm ahlaksızlıklarını, soysuzluklarını, haysiyetsizlik ve şerefsizliklerini kıyıcı bir silah gibi kuşanıp, şirretliği gözükaralık, değer tanımaz bitirimliği kahramanlık, hoyratlığı adamlık sanan cüretkâr kötülerin kulak tırmalayan, bangır bangır bağıran şımarık ve alabildiğine küstah kötülükleri karşısında ne kadar da sessiz, içli, naif ve zaif iyiler ve iyilikler…

KİME SORSANIZ ALİ, HASAN, HÜSEYİN; KİME BAKSANIZ YEZİD, HACCAC

Neredeyse 30 yıl önceydi… Rosa Park’ları, James Meredith’leri, Martin Luther King’leri, Malcolm X’leri ilk kez duyuyordum. Oysa Hz. Ömer’lerin adının ve eşsiz adaletinin çokça konuşulduğu, sanının ise semtimize pek uğramadığı kadersiz bir ülkede geçmişti tüm çocukluğum. Kime sorsanız bir Ali, bir Ebuzer el-Gıffari, bir Hasan, bir Hüseyin’di… Kime baksanız bir Muaviye, bir Yezid, bir Haccac-ı Zalim, bir Ekber… Öylesine ikiyüzlü, öylesine şizofrenik…

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”un dillere pelesenk, ruhlardan fersah fersah uzak olduğu bir diyardayız. “Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! / Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…” mısrası, bu mısrayı en çok zikreden dinbazların dilinde kof bir hamasetten ibaretmiş meğer.

Emsal adaletiyle bugün de yaşayan Hz. Ömer’i “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu / Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!” söylemiyle biteviye istismar edenler, yırtıcılıkta kudurmuş aç kurtları bile geride bırakalı çok oluyor. Koyunları kapmak için kızıl kan akıttıkları Diclelere kadar gitmeye bile zahmet etmiyorlar artık. Ana kuzularını, mazlum hanelerin direklerini gündüz gözüne Ankara’nın göbeğinde kapıyorlar. Geride, kaptıklarının akıbetlerinden bihaber kalanların gözlerini yollarda, ellerini böğürlerinde bırakıyorlar.

NEREYE BAKSAN BİR ÇIĞLIK, KİME KULAK VERSEN BİR FERYAT

Ne çok acı var, ne çok dram, ne çok mağdur… Nereye baksan bir çığlık, kime kulak versen bir feryat, kimi işitsen bir figan…

Ankara’ya dönüyorsun manzara aynı. İzmir’e, Bursa’ya Trabzon’a, Malatya’ya, Konya’ya bakıyorsun aynı. Diyarbakır’a, Şırnak’a, Mardin’e, Hakkari’ye, Urfa’ya bakıyorsun iç içe geçmiş katmerli zulümden başkası yok. Malezya’ya, Pakistan’a, Gambiya’ya, Arabistan’a bakıyorsun “Müslümanların ortak karakteri mi bu adamsızlık, bu insaniyet yoksunluğu, bu kepazelik? İslam dünyasının ortak kaderi mi bu kahreden sefalet ve bu dipsiz rezalet?” deyip kahroluyor, kahrediyorsun.

Acı çok, dram çok, mağdur çok… Nereye baksan bir çığlık, kime kulak versen bir feryat, kimi işitsen bir figan… Ya peki umut… Umut da var… Olmaz mı? Ruhuyla, bedeniyle ağır bedeller ödemek pahasına zalime ve zulme boyun eğmeyenlerin yeşerttiği umut az şey mi? Fiziken olamasa da aklen, kalben, fikren ve ruhen “iyi ki bu tarafta, bunlarlayım” dedirten, “iyi ki varlar” diye varlıklarına şükredip yaydıkları umuda dört elle sarıldıklarımız… Çok şükür varlar… Mum gibi eriyip yana yana da olsa, belki son ve cılız nefesleriyle de olsa umut çırasını harlayanlar… Senin için, benim için, bu yitik ülkenin talan edilmiş çocuklarının tarumar edilmiş geleceği için… İyiliklere ve iyilere bir ses, bir nefes olabilmek için… Görüyorsunuz işte, mum gibi eriyorlar ama ahlaksız ve Allahsız harami dinbazlara boyun eğmiyorlar.

HERKES BİR JAMES MEREDITH OLMALI...

Üniversitede okurken daha sonra rektör seçilecek siyaset bilimi hocamız her dersinde tekrarlardı: “Everybody should be James Meredith. (Herkes James Meredith olmalı.)” Siyah-beyaz ayrımcılığının, ırkçılığın ABD’de zirvede, Ku Klux Klan zihniyetinin yaygın olduğu, sistemleşmiş bir kötülük olarak siyahilere yaşam hakkı tanımadığı bir dönemde, beyazlarla eşit koşullarda eğitim görebilmek için ölümüne bir sivil direnişin adıydı James Meredith. Gencecik bir siyahi delikanlı olan James Meredith’in verdiği sadece eğitim hakkı mücadelesi değil, bir onur, bir insanlık mücadelesiydi. Sonuna kadar direnmişti ve kazanmıştı. Kendisi gibilere kocaman bir yol açmıştı.

James Meredith’in şansı, kötülerin sesinin gür çıktığı bir sistem de olsa, o devirde de ABD’de bugün Türkiye’de olduğu gibi berbat bir çadır devleti, adi bir mafya düzeni olmamasıydı. İşleyen bir hukuk sisteminin bulunması, adalet duygusunun gün be gün zemin kazandığı nitelikli bir toplumun ve kendisine hakikaten devlet diyebileceğimiz bir devlet mekanizmasının olmasıydı. O gün bile ABD, bugün Türkiye’de olduğu gibi hakkın, hukukun, adaletin öldüğü, yargının insan etiyle beslenen yedi başlı kapkaranlık bir canavara dönüştüğü bir ülke değildi. Bu yüzden, bugün bizim ülkenin James Meredith’lerinin yaptıkları onun yaptıklarının fevkinde, kendilerini ve mücadelelerini bekleyen James Meredith’in mücadelesi boyunca yaşadıklarının ötesinde. Devletin çeteye, yargının ahlaksız bir mafyaya dönüştüğü bir ortamda, siyasal İslamcı dinbaz haramilerin zulüm düzenine boyun eğmeyenlerin giriştikleri mücadelenin kıymeti, fedakarlıklarının değeri daha bir önem kazanıyor.

İşinden gücünden, ekmeğinden aşından, geleceğinden edilmiş yüzbinlerce mağdur, hapse atılmış on binlerce mazlumun yardımına koşabilmek için çırpınanların, mazluma yardım çabasındayken derdest edilip onların kaderini paylaşmaktan korkmayanların olduğu bir ülkede hala bir umut vardır. Gencecik yaşlarının umut dolu yıllarını, bir zalimin azgın haramiliği yüzünden hapishane duvarları arasında geçirmek zorunda kalanların umutları yaşadıkça da o umut hep olacak.

YA DA BİR NURİYE GÜLMEN…

Atıldığı üniversitesine dönebilmek için ta 6 Kasım’dan bu yana her gün bıkmadan, usanmadan, yılmadan eylem yapan, 30’dan fazla kez gözaltına alınan, itilip kakılan, işkencelere darplara maruz kaldığı halde asla yılmayan, nihayet 60 gündür sürdürdüğü açlık greviyle ortaya koyduğu sarsılmaz iradesi, sabır ve sebatıyla yaşayan bir abideye dönüşen Nuriye Gülmen’lerin olduğu bir ülkede hiç umut olmaz mı?

Zulümle, Yezid’likle güçlendikçe küçülenlere inat açlık grevinde geçen her dakika mumlar gibi eridikçe devleşenlerin olduğu bir ülkede umut da hep var olacaktır. Ayşenur Parıldak’ların, Emre Soncan’ların, Ufuk Şanlı’ların, Büşra Erdal’ların ve daha nice mazlumun geleceği hep zindanda, azapta mı olacak sanıyorsunuz? Asla… Zulüm ile abad olanın ahirinin berbat olmadığı nerede görülmüş ki, yüzyılın en büyük zaliminin akıbeti de farklı olsun!..

KAPKARA KARANLIKTA KAR KADAR BEYAZ ÜMİD

Baksanıza, kapkara bir karanlıkta kar kadar beyaz ümitlerine sarılmış mazlum milyonların durumu, Özdemir Asaf’ın “Mum” şiirindekileri ne de çok andırıyor:

“Mum yanıyor, zaman yanıyordu…
Bir tarafındakiler gülüyor,
Bir tarafındakiler ağlıyordu.
Biri vardı aralarında.
Düşünüyor, hayata bakıyordu.

…. Mum yanıyor, zaman yanıyordu
Hasankale ovasında…
Geceye karşıydı karlı Palandökenler.
Bir adam vardı hayallerin ortasında.
Kar kadar beyazdı ümidler.

… Hasankale ovasında, Kuruderede
Kilometreler santimleşiyor,
Santimler asırlaşıyordu…
Güneşe ve geceye karşıydı karlı Palandökenler.
O adam hayata bakıyordu.

Bir tarafta ağlayanlar, bir tarafta gülenler…
Bir tarafta bunlar için ölenler…
Mum yanıyor, zaman yanıyordu.
Mumun alevi titriyor,
Umudun alevi titremiyordu.”

Allah, umudumuzun alevini hiç titretmesin…

[Akif Umut Avaz] 6.5.2017 [TR724]

AKPM Başkanı Agramunt, Esed’le görüştü, yetkileri elinden alındı [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) başkanı Pedro Agramunt’un yetkileri, siyasi büro tarafından elinden alındı. Büro, Suriye’de Beşşar Esed ile görüşen Agramunt’un parlamento adına açıklama ve ziyaret yapamayacağına karar verdi.

Strazburg’daki toplantı sonrası açıklama yapan Başkan Yardımcısı ve Birleşik Krallık parlamenteri Sir Roger Gale, yönetmelik gereği başkanın görevden alınamadığı söyledi. Başkanın toplantıya katılmadığını ve istifa mektubu da sunmadığını belirten Gale “Büro bu adımları atmak zorunda kaldı” ifadelerini kullandı. Roger “Parlamenterler meclisin standartları, herhangi bir üyeden daha önemlidir ve bundan daha önemlisi meclisin bütünlüğünün korunmasıdır” ifadelerini kullandı.

Agramunt: Yaptığım hataydı, özür diledim

Agramunt, Mart ayı sonunda İtalyan, İspanyol, Çek ve Rus milletvekillerinden oluşan bir heyetle Suriye ziyareti gerçekleştirmiş ve ziyaret sırasında Beşşar Esed’le bir görüşme yapmıştı. AKPM başkanı sıfatını taşıyarak böyle bir görüşmeye gitmesi AKPM üyeleri tarafından son derece sert şekilde eleştirildi. Bazı üyeler başkanı istifaya davet etmişti.

Başkan Agramunt ise AKPM başkanı sıfatı ile değil, İspanyol bir siyasetçi olarak Suriye’ye gittiğini söyleyerek, özür diledi. Agramunt “Bu ziyaret bir hataydı ve bunun sonuçlarını gördüğümde bunu daha iyi hissettim. Divan toplantısında üyelere bu konuyla ilgili yazılı ve sözlü açıklama yaptım. Özür dilerim. Gelecek tepkileri öngöremedim” açıklamasında bulundu.

AKPM Başkan Yardımcısı: Agramunt güven kaybetti

Rus haber ajansı Sputnik’e konuşan AKPM Başkan Yardımcısı Georgiy Logvinskiy, Agramunt’un güven kaybı nedeniyle görevden alınması için yaz oturumunda oylama yapılabileceğini belirtti. Ukraynalı parlamenter Vlademir Aryev ise büroda yapılan oylamada 19 üyenin istifa için oy kullandığını 3 kişinin çekimser kaldığını fakat hiç kimsenin aleyhte oy kullanmadığının açıkladı. Logviskiy’nin “Geçtiğimiz 50 yıl boyunca bu prosedüre hiç ihtiyaç duyulmadı” sözleri ise kurumda son yıllarda yolunda gitmeyen bazı şeylerin olduğu açık ediyor.

65 yaşındaki İspanyol Parlamenter Pedro Agramunt, AKPM’de bu yıl ikinci kez dönem başkanlığı için seçilmişti.

AKPM’de yolsuzluk iddiaları henüz soruşturulmadı

Parlamenterler Meclisi’ndeki tek tartışma bu değil. Meclis’teki bazı üyelerin isimleri yolsuzluk ve rüşvet iddialarına karışmış, genel sekreter Thorbjorn Jagland ise, olayın soruşturulması için bağımsız bir komisyon oluşturulmasını istemişti.

Bünyesinde, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda uluslararası alanda itibara sahip (GRECO) gibi bir kurumu barından AKPM’de yolsuzluk iddiaları şaşkınlıkla karşılandı. Milano savcısının iddiasına göre Azerbaycan hükümeti, aleyhinde çıkacak bir raporu engellemek için, İtalyan bir parlamentere 2 milyon Euro rüşvet vermiş. Milano savcılığının yürüttüğü soruşturmada İtalyan vekil Luca Volonte ile birlikte Başkan Agramunt ve bazı üyelerin de isimleri geçiyor.

Bu arada 27 Ocak’ta yolsuzluğu araştırmak için oluşturulması beklenen bağımsız kurul henüz çalışmaya başlamadı. Jagland, Meclis Başkanı Agramunt’a açık bir mektup yazarak Meclis’in itibarını koruma adına bir an önce heyetin kurulmasını istemişti. Agramunt’un cevabî mektubunda ise, araştırılacağı teminatı verilse de bağımsız kurul fikrine sıcak bakılmadığı görülmüştü.

AKPM kendi içinde araştırmaya henüz başlayamadı ancak Milano savcılığının soruşturması sürüyor.

Şeffaflık denetimi yapması gerekirken…

Demokrasi ve insan hakları ‘ortak paydasında’ oluşturulmuş dünyanın en geniş kapsamlı uluslararası birliklerinden olan Avrupa Konseyi’nde 47 ülke temsil ediliyor. Kendi yasama, yürütme ve yargı organları olan ve üye ülkelerde demokrasi, adalet ve şeffaflık gibi konularda denetim yapan Konsey’e bağlı AKPM’de yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, hayli sarsıcı.

Kurumun geleceği ve itibarı adına soruşturmanın bir an önce tamamlanması gerekiyor.

[Mehmet Dinç] 6.5.2017 [TR724]

Wikipedia’daki Darbeci [Analiz: Erman Yalaz]

Malum geçen hafta dünyanın en büyük dijital ansiklopedisi Wikipedia’ya Türkiye’den erişim kapatıldı. Hukuksuzlukta her gün yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kaldığımızdan milyonların bilgi kaynağı olarak başvurduğu bir internet kaynağına erişimi konuşacak vakit bile kalmıyor. Hükümet, BTK eliyle sansürü zaten adet haline getirdi. Hukuk cinayetleri sıradanlaşınca AKP hükümeti ve bürokratları ha bir eksik ha bir fazla diye bakıyor. Halen Türkiye’de erişim engeli bulunan internet sitesi sayısı neredeyse 120 bini buldu. Youtube, Twitter, Facebook, VPN servisleri, engelleme kararları malum. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasından sonra ‘hakikati ortadan kaldırmanın yegane yolu’ olarak sansür benimsendi. TİB, BTK, hükümet ve cumhurbaşkanından gelen talimatları aynıyla uyguluyor. Ya da bir mahkeme kararıyla yasağa kılıf uyduruluyor.

Son yasağın ilk günlerinde BTK’nın  Wikipedia Kurucusu Jimmy Wales ile görüşmek istediği yazılıp çizildi kulis bilgisi olarak. İşler ters gitmiş olmalı ki bir gün sonra Wales’in AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Dünya Akıllı Şehirler Fuarı’ konuşmacı davetli listesinden çıkarıldığı duyuruldu.

MAHKEME KARARI ‘TERÖRÜ FİNANSE EDEN ÜLKELER’ MADDESİNE

İlk bilgilere göre, Türkiye’yi Suriye iç savaşına destek vermekle suçlayan İngilizce iki içeriğin kaldırılmamasında dolayı engellenme konulduğu belirtilmişti. En son ortaya çıkan bilgiye göre, yasaklanması istenen içerik fazlaca ağır bilgiler içeriyor. Ankara Sulh Ceza Hakimliği’nin yasak kararında iki başlığın kaldırılması istenmişti. Onlar da şunlar: https://en.wikipedia.org/wiki/Foreign_involvement_in_the_Syrian_Civil_War#Turkey ve

Ne vardı peki bu maddelerin içeriğinde? Sizin de uzantılarına tıklayıp görebileceğin haliyle bu iki maddede Suriye İç Savaşı’nda Türkiye’nin IŞİD, El Kaide, El Nusra, Ahrar Eş Şam gibi silahlı yapılarla kurduğu bağlara ilişkin bilgi ve iddialar derli toplu ve kaynakçalarıyla sıralanıyor. Gazeteci Tarık Toros’un demesiyle Wikipedia bilgileri alt alta sıralıyor. Bir gazetecinin, bir araştırmacının yapacağı, yapması gerektiği gibi. Ne var bunda diyebilirsiniz? İş göründüğü gibi değil.

Örneğin Suriye savaşı başlığının altında bir yerde Rusya askeri yetkililerinin Türkiye’nin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve ailesinin IŞİD’i (İngilizce ISIL ) finanse eden milyon dolarlık bir petrol kaçakçılığı operasyonuna bizzat katıldığını ispatlayan deliller bulunduğuna dair 2 Aralık 2015’te yaptıkları açıklama yer alıyor. İlgili madde bununla da bitmiyor. Benzer iddianın ABD yetkilileri tarafından da söylendiği kaydedilmiş.

Terörizme sponsor olan ülkeler kategorisinde İngilizce metinde Türkiye ile birlikte Katar, İran, İsrail, Hindistan, Afganistan, Libya, Malezya, İtalya Rusya ve ABD gibi ülkelerin isimleri ve haklarındaki iddialar da var. Türkiye ile ilgili bölümde El Nusra, Ahrar Eş Şam, El Kaide ile irtibatlı diğer gruplara silah,lojistik destek verildiği iddiaları yazıyor.  Russia Today’a dayanarak Mart 2016 gibi yakın dönemin El Nusra  kamplarına  düzenli silah arzı yapıldığı iddiaları da kayda alınmış. Bu desteğin El Nusra ile sınırlı olmadığı, IŞİD’i de kapsadığı yazılmış. Yine El Nusra ve IŞİD militanlarının Türkiye’de hastanelerde tedavi edildiği, IŞİD’in Türkiye sınırındaki yolları hayati kanallar olarak kullandığı, yine Türkiye’de kalan bir IŞİD komutanının The Huffington Post’a, savaşın başlangıcında savaşçılarının, ekipmanlarının ve malzemelerinin çoğunun Türkiye üzerinden geldiğini söylediği haberleri var. Tabi Adana’da durdurulan MİT tırları haberleri de. Rusya, ABD, Mısır, Ürdün gibi Suriye Savaşı’nı yakından takip eden ya da içinde olan ülkelerin Türkiye’nin IŞİD’e uydu görüntüsü, silah, lojistik dahil her türlü desteği verdiğine  dair raporların dünya medyasında haber olmuş halleri de bu başlığın altında yer alıyor. Tabi Erdoğan ve ailesinin destekleri de.

DAMAT ALBAYRAK VE ‘SELF-COUP’ SÖYLENTİLERİ DE VAR

Erişim yasağı haberleriyle birlikte  BTK tarafından Wikipedia’ya gönderilen e-postada, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ile ilgili bağlantının kaldırılmasının istendiği ileri sürülmüştü. Yukarıdaki içerikler bu bilgileri de teyit ediyor. Wikileaks’in Albayrak ile ilgili sızıntıları ve IŞİD bağlantısı iddiaları bulunuyordu.

Erişim yasağına ilişkin bir başka sebep olarak ise  ‘Erdoğan’ın, kendine karşı sahte darbe düzenleyen liderler listesinde’ yer aldığı iddia edilmişti. Bu henüz sızan mailler ya da mahkeme yazılarıyla tespit edilmiş bir bilgi değil. Ancak, hem İngilizce hem Türkçe  ‘kendi kendine darbe’ (self coup) başlığı da oldukça ilginç ve eğlenceli. Antik Roma’dan günümüze kendi kendine darbe yaparak iktidara gelen ya da iktidarın pekiştirip sürdüren diktatörler listesi yer alıyor.

Türkçe başlık altında ‘kendine darbe’ şöyle anlatılmış: “Kendi kendine darbe bir devlet liderinin, yönetime yasal yollarla gelmiş olmasına rağmen, ülkenin yasama organını feshederek ya da güçsüz bırakarak, kanuna aykırı düzeyde güç sahibi olduğu bir ayaklanma ya da askeri darbe çeşididir. Bu hareketin diğer sonuçları milli anayasanın ortadan kaldırılması ve bağımsız mahkemelerin devre dışı bırakılması olabilir.”

Tıpkı bugün Türkiye’de yaşananların özeti.

Şimdi mahkemeler durduk yerde bu maddeyi ekleyip Wikipedia’nın erişim yasağını uzatmazlar inşallah.

Evet Wikipedia erişim yasağından sonra Jimmy Wales, Twitter hesabında yaptığı paylaşımda  “Bilgiye erişim temel insan hakkıdır. Türkiye halkının bu hakkını savunma mücadelesinde hep yanında olacağım” demişti. Wales, bir şey kaybetmedi. Türkiye ise yüz binlerle anılan yasaklarından birini daha hayata geçirdi. Wikipedia ile darbeciliğini tescillemiş oldu.

[Erman Yalaz] 6.5.2017 [TR724]

Enes Kanter’le ‘ülkemizde kadın’ konulu bir atışma [Bekir Salim]

Evet, sevgili Enes, on yedi bin kadın suçsuz yerde zindanlarda… Kimi “Kocan gelsin seni öyle serbest bırakalım!” denilerek rehin tutuluyor. Kimi kermese mantı hazırladıkları için terörist suçlamasıyla mahpus… İşkence, tecavüz, bin türlü hakaret… Beş yüzden fazla çocuk anneleriyle beraber hücrelerde çürürken binlerce bebek sayılacak yaşta çocuk, ortada kalmış durumda… İnsanlar aç, bîilâç… Anadolu insanı narkoz altında; ya olaylardan habersiz ya da korku belâsı, menfaat hastalığıyla suskun… Dünya da sessiz… Nerede kadın hakları savunucuları? Biz mi anlatamıyoruz, onlar mı ilgisiz? Sen başarılı bir NBA oyuncususun. Gel bu meseleyi dünyaya duyuralım… Ben “Hizmet gönüllüsü kadınları” işleyeyim, sen ülkedeki genel kadın problemlerine temas et:

BEKİR SALİM:

Ameliyat üstü, doğumhanede,
Koluna kelepçe vurulan kadın…
Peşinde on polis, o hengâmede,
Hâlâ bebeğine sarılan kadın…

ENES KANTER:

Sadece sözde mi, nerede, hani;
Cennet ayağına serilen kadın?
Dokuz ay karnında taşıdı seni,
Şimdi köle gibi görülen kadın…

BEKİR SALİM:

Kermeslere koşmak yegâne suçu,
Okşamak yetimi, doyurmak açı,
İnsana hizmette süpürge saçı;
Hakkında “müebbet” verilen kadın…

ENES KANTER:

Gündüz tarlalarda, gece evde yâr,
Gün yirmi dört saat çeker ah ü zâr,
Gene zerre kadar görmez itibar,
Kalbi kırk yerinden kırılan kadın…

BEKİR SALİM:

Hapiste dertleri üst üste yığar,
Acıdan sütünü toprağa sağar,
Sel olur gözyaşı göklere yağar,
Duadan elleri yorulan kadın…

ENES KANTER:

Kelimeler bitti, tükendi sözüm,
Zaten konuşmaya var mı ki yüzüm?
Anamız, bacımız değil mi bizim;
Sokak ortasında vurulan kadın?

BEKİR SALİM:

Rehin tutulurlar mafya fikrince,
Bu zulümler yoktu Milâttan Önce,
Hakaret, tecavüz, türlü işkence…
Zindandan zindana sürülen kadın…

ENES KANTER:

Cehalet devrinden kalma bir töre,
Güçsüzü vururlar hep yerden yere,
Bu vahşi dünyada göz göre göre,
Her gün ölüp ölüp dirilen kadın…

BEKİR SALİM:

Salim der, içime düştü bir sızı,
Ne büyük imtihan yazılan yazı,
Zalim için yalnız pazarlık kozu,
Defteri tâ baştan dürülen kadın…

ENES KANTER:

Enes der, tövbeyle dönmeli öze,
Yürekten damlalar düşmeli göze,
Fatma Anamızdan (R.A.) yadigâr bize,
Nazlı bir gül gibi derilen kadın.

***

USTA SÖZÜ

Sanmayın ki felek hoş tuttu beni,
Ne doldurdu ne de boş tuttu beni,
Düşmanın attığı değmeden geçti,
Hep kendi attığım taş tuttu beni.

                              Rasim Köroğlu

***

BİR BEYİT

Bırakın dinlemeyi faydasız, boş sesleri,
Bakın, cennetten haber veriyor kuş sesleri…

                 Bekir Salim

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Çok güzel cevaplar geldi bu hafta. Ben ufak bir dokunuşla Kasım rumuzlu kardeşimizin tamamlamasını seçtim:

Bir garibe merhametin,
Bin rekâttan az değildir.
Hem varsa kinin, nefretin,
Kıldığın namaz değildir.

Yeni dörtlük tamamlamamızın ilk iki satırı…

Sihirli anahtar müminler için;
Duadan indirme elini sakın.
…………………
…………………

[Bekir Salim] 6.5.2017 [TR724]

Nice genç kızın gelinlik hayalleri kabusa döndü… [Gurbetçi Hikâyeleri – Hasan Cücük]

İç Anadolu’nun Avrupa’ya en çok gurbetçi gönderen ilçelerinden birinde doğmuş biri olarak izin mevsimini esnafın nasıl iple çektiğine şahit olurdum. Ben de bir gurbetçi çocuğuydum. Herkes gibi ben de izin mevsimini beklerdim. O yıllarda babam iki yılda bir izne gelirdi. İzin mevsimi başlayınca esnaf bayram eder, fiyatlar anormal derecede yükselirdi. Esnaf içinde özellikle sarraflar bu 2-3 ayda neredeyse yıllık cirolarını yapardı. Bir de ilçede yazın davul, zurna eksik olmazdı. Gurbetçilerin şatafatlı düğünleri bitmek bilmezdi.

O yıllarda evlenme çağında oğlu ya da kızı olan gurbetçilerin havasından geçilmezdi. Gurbetçilerin çoğunda, oğlu için ‘pasaportunu göndersem istediğim kızı alırım’ nobranlığı, kızı için ‘damat beğenmeme’ tavrı vardı. Oğlu olanlar ‘Biraz da bize Alman Mark’ı nasip olsun’ diye kızı olan gurbetçilerin kapısını aşındırır, kızı olanlar ise kapısını evlenecek oğlu olan bir gurbetçinin çalmasını beklerdi. İlçede yaz mevsimi bir peri masalı gibiydi. Avrupa’ya gelin ya da damat gitmek, sihirli bir değneğin dokunuşuydu sanki…

‘Avrupalı Türklerin utanç verici suiistimal listesi’ başlıklı yazıma çok sayıda geri dönüş aldım. Çoğu ‘Aynen bizim hemşerileri anlatmışsın’ şeklindeydi. Hem gurbetçi çocuğu olmam hem de uzun yıllar Avrupa’da gazetecilik yapmamdan dolayı yaşananların öncesi ve sonrasına bizzat şahitlik ettim. Suiistimal listesindeki ‘evlilikler’ kısmına kısaca değinmiştim.

GENÇ KIZLARDAN ÇOK AH ALDILAR

Avrupa’daki Türk ailelere gelin olarak gelen çoğu genç kız için 1990’lar hayatlarının kâbusa döndüğü yıllardır. Çünkü nice hayallerle gelen bu genç kızların birçoğu birkaç ay sonra boşanarak anavatanın yolunu tutmuştu. Muhtemelen resmî bir istatistik yok ancak boşanma oranları hayli yüksekti. Ailesini ve akrabalarını Türkiye’de bırakan gariban ‘gelin’, Avrupa’nın hızlı hayatına dalmış eşinden gördüğü baskı ve şiddetin yanı sıra bir de kaynananın ‘dilinden’ çekiyordu. Çaresiz kalıp boşanan ve Türkiye’deki köyüne dönen kızların kaderiyse genelde yaşlı bir dul adamın karısı olmaktı. Boşanmalar gençlerin hayatında bir drama dönüştüğü gibi, ailelerin de küslüklerine sebep oluyordu. Nice akrabalar ve dostlar, bu sebeple ömür boyu küs kalacaktı.

Sadece ‘gelinler’ değil, ‘damatlar’ da benzer bir sorun yaşadı o yıllarda. Avrupa’ya getirilen damatlar, köle gibi görülüyordu. Eşinin veya ailesinin sözünden çıkması durumunda süresiz oturumu olmadığı için Türkiye’ye kolayca sepetleniyordu. Buna karşılık bu damatlar, süresiz oturumu alır almaz ailedeki konumunu yeniden tesis edip o güne kadar sustukları ne varsa fitil fitil muhatapların burnundan getiriyordu. Bu da çoğu zaman boşanmalara yol açmıştı. Bazıları ise kalıcı oturumu beklemeden, duruma isyan edip anavatanın yolunu tuttu.

Yazdıklarımı abartılı bulanlar, 90’lı yılları Avrupa’daki Türkler arasında yaşamış olanlara rahatlıkla sorabilir. Özellikle genç kızların çok ahını aldılar. Bir genç kız, hem hayallerinin yıkıldığını görüyor, hem ‘dul’ damgası yiyor, üstüne bir de ‘vardır bir kusuru ki boşadılar’ ithamına maruz kalıyordu.

AİLE BİRLEŞİMİ YASALARI CAN SİMİDİ OLDU

2000’li yıllarda bu genç kızların imdadına Avrupa ülkeleri yetişti. 2002’de Danimarka, ilk Göçmen Yasası’nı kabul etti ve aile birleşiminin önüne aşılması hayli zor engeller getirdi. Danimarka’yı Hollanda ve diğer ülkeler takip etti. Oturum almak, aile birleşimi yapmak zorlaşınca gurbetçilerin Türkiye’den kız almaları azaldı. Tabi boşanma oranlarının yüksekliğinin de ailelerin tereddüt etmesinde payı büyüktü.

Artık Avrupa’ya gelin veya damat getirme furyası geride kaldı. Evlilikler daha ziyade Avrupa’da bulunulan ülkeden yapılır oldu. Ekonomik gerekçelerle yapılan evlilikler tarih oldu ama maalesef buradaki Türkler arasında boşanma oranları hala yüksek. Danimarka’daki Türklerin boşanma oranı yüzde 37 seviyesinde. Bu konuda Danimarkalıları yakaladık, bu hızla gidersek korkarım ki yakında geçeriz.

Ülkelerin aile birleşim kuralları

Danimarka: Aile birleşimi bir hak olmaktan çıkarılırken, evlilik yaşı hem erkek hem de kadın için 24 oldu. Bu yaştan küçük evlenenlerin oturum müracaatları, 24 yaşı dolmadan dikkate alınmıyor. Danimarka’ya gelmek isteyenlerden istenecek şartlardan öne çıkanlar şunlar: Üniversite veya dengi yüksek okul diploması; son 3 yılda en az 2,5 yıl iş tecrübesine sahip olmak; Danimarkaca, İsveççe, Norveççe, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İspanyolca dillerinden en az birini bilmek; kendi ülkesinde sosyal yaşama aktif olarak katılmış olmak.

Hollanda: Danimarka’nın izinden giden ilk ülke oldu. Evlilik yaşını tıpkı Danimarka gibi 24’e yükseltirken, ülkeye aile birleşimi yoluyla geleceklere Hollandaca bilme şartı getirildi. Eşini getirmek isteyenlerin gelirinin asgari ücretin yüzde 120’si olması gerekiyor. Ülkeye gelecek eşin belirli bir eğitim alma şartı bulunurken, yapılacak uyum sınavında başarısız olanların oturumları iptal edilecek.

Belçika: 15 Eylül 2006 tarihinde onaylanan kararname ile yabancı kökenlilerin aile birleşimi şartları yeniden düzenlendi, AB üyesi olmayan ülke vatandaşlarından biriyle evlenme yaşı 18’den 21’e çıkarıldı, evliliğin sözde evlilik olmadığını anlamak için evli çiftlerin üç yıl boyunca izlenmeleri ve sahte evlilik yaptıkları anlaşıldığında oturma izinlerinin iptal edilmesi kararlaştırıldı. Belçika’nın üç farklı toplumdan oluşan yapısı nedeniyle aile birleşimi konusunda da farklı uygulamalar bulunuyor. Flaman bölgesinde, evlilik yolu ile gelenler bir yıl boyunca Flamanca kursuna tabi tutuluyor, bu kursta başarısız olanların ilave dil kursu alması gerekiyor. Başarılı olanlar iş imkanına kavuşuyor.

Avusturya: Avusturya’da 1 Ocak 2010’da yürürlüğe giren Yabancılar Kanunu’na göre, evlenenlerin eşlerini yanlarına getirebilmesi için 21 yaşını doldurmaları gerekiyor. Türkler tarafından ‘insan hakları ihlali’ olarak nitelendirilen Yabancılar Yasası’nın en ilgi çeken başlıklarından biri, aylık gelir sınırının en az 1158 Euro olması. Ayrıca her çocuk için 80 Euro fazla hesaplama da yapılıyor. Oturumların uzatılabilmesi için dayatılan gelir sınırlarında, ev kiraları gibi bazı temel giderler de hesaplanmıyor.

Fransa: Fransa Göç ve Ulusal Kimlik Bakanı Brice Hortefeux tarafından 2009’da hazırlanan yeni Aile Birleşimi ve Uyum Yasası’na göre, yeni evliler Fransa’da mecburi 2 aylık uyum ve 400 saatlik Fransızca dil kursuna katılacak. Kurslara katılmayan ve başarısız olanlara Fransa’da geçerli oturum vizesi verilmeyecek. 2 ay süren Fransızca ve “Fransa Cumhuriyeti’nin Değerleri ve Fransa’da Yaşamak” kurslarında başarılı olan yabancılara sertifika veriliyor. Sadece sertifika alabilenler süresiz oturum başvurusu yapabiliyor. Dil engelinin yanı sıra evlenecek kişinin maddi imkanları da önemli rol oynuyor.

Almanya: Avrupa’da en çok yabancının yaşadığı ülke olan Almanya’da ‘Göç Yasası’ 2007’de kabul edildi. Yasa, evlilik yoluyla aile birleşimi için yaş sınırının 18’e yükseltilmesi, yabancı eşlerin 300-400 kelimelik Almanca bilgisini kanıtlaması, entegrasyon kurslarına katılmayanlara yaptırım uygulanması, vatandaşlığa geçişin gelir düzeyinin belirlenmesi gibi şartlar aranarak zorlaştırılması, sınır dışı etmenin özellikle suç işleyen gençler için kolaylaştırılması, kalıcı oturma izinleri için yine dil ve gelir düzeyi gibi kriterler istenmesi Göç Yasası’nın önemli maddeleri arasında bulunuyor.

İsveç: Avrupa’da yabancılar aleyhine esen rüzgârın fazla etkilemediği ülkelerden biri olan İsveç, 2009’da aile birleşiminin önüne bazı şartlar getirdi. Eşini ve çocuğunu İsveç’e getirmek isteyen göçmen, kendini geçindirecek kadar bir gelir ve bir eve sahip olduğunu ispatlamak zorunda. Ayrıca evliliğin sahte olmadığını da ispat etmesi gerekiyor.

[Hasan Cücük] 6.5.2017 [TR724]

Demek Halk Ekmek yemiyorlarmış! [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye İş adamları ve Sanayiciler Federasyonu (TUSKON) Keyfî Hükûmet Kararnamesi (KHK) ile kapatıldığı güne dek her dernek ve konfederasyon gibi devletin tensibi ile faaliyet gösteriyordu. Kurulduğu tarih olan 2005’ten siyasî bir kararla kapatıldığı Temmuz 2016’ya kadar 11 sene zarfında Anadolu insanına ticaretle iştigal etmeye teşvik etti. Sadece Türkiye ile mahdut bir ticaretle iktifa etmek yerine dünyanın farklı coğrafyaları ile irtibatta olunmasına katkı sağlayan zirveler tertip etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Afrika’nın ne kadar bâkir bir pazar olduğundan TUSKON sayesinde haberdar olmuştu. Hiçbir karşılık beklemeden, üyelerin aidat ve bağışları ile idame ettirilen fuar, zirve ve iş seyahatlerinin meyveleri 2010’dan itibaren toplanmaya başladı. Türkiye, TUSKON’un masaya yatırdığı her pazarda ticaret hacmini ikiye, üçe katladı. İhracat rakamlarının teferruatına inildiğinde TUSKON’un memleketin döviz açığının azaltılmasında ciddi katkıları olduğu görülecektir.

‘TUSKON’UN TIRNAĞI KADAR OLAMADINIZ’

Hatta bugün Hizmet Hareketi’ne gönül veren herkesi düzmece iddianamelerle suçluymuş gibi göstermek için hukuk devletini hâk ile yeksan eyleyen Recep Tayyip Erdoğan, bizzat kendisi TUSKON’un Genel Kurulu’nda ve diğer ticaret köprüleri esnasında tebrik ve takdirlerini ifade etmişti. Aynı Erdoğan’ın kapalı kapılar ardında Müstakil Sanayici ve İş adamları Derneği (MÜSİAD) yönetim kurulundan birkaç kişinin mevcut olduğu esnada, “İktidarda bütün desteği size veriyoruz yine de TUSKON’un tırnağı kadar iş yapamadınız.” ifadelerini kullanması TUSKON’da kameralar önünde, promterdan okuduğu cümlelerle içinden geçenlerin çok farklı olduğuna emareydi.

‘ALDANIRIZ, ASLA ALDATMAYIZ’ DİYORLARDI

Medenî her insan muhatabının beyanının esas alır. Niyet okumaz, okuyamaz! O günlerde Erdoğan’ın mabeyninde, ‘bunlara yüz vermeyin’ nevinden sözlerin konuşulduğu kulağa çalınsa da TUSKON camiasında kimse ‘Başbakan’ sıfatı taşıyan birinin, yegâne gayesi Türkiye’yi güçlü bir ekonomi haline gelmesi için gece gündüz demeden koşturan erbab-ı ticarete haset edeceğine ya da onların zarar görmesini arzulayacağına ihtimal vermiyordu. Dedikodu deyip gülüp geçiyorlardı. Hüsn ü zanna memur olduklarını söylüyorlardı. “Mümin aldanır, asla aldatmaz.” diyorlardı.

TUSKON Başkanı Rızanur Meral’in temsil ettiği müstağni duruş, tevazu ve fedakârlık, Van’daki iş adamları derneğine kadar sirayet etmişti. Hepsi birbirinden kıymetli 60 bine yakın üyenin müşterek paydası hamiyetperverlikti. Anadolu sermayesinin dünyaya açılan penceresiydi TUSKON. Esnafı, KOBİ ligine çıkaran, KOBİ’leri ihracat vizyonu ile buluşturan bir mektepti.

15 Temmuz 2016’da sahnelenen darbe tiyatrosundan sonra kapatılan nice güzide müessese gibi TUSKON’un da kapısına kilit vuruldu. Binlerce iş adamı tevkif edildi. Daha iddianameler bile hazırlanmadan içeriden sızdırılan senaryo metinlerle halkın nazarında iş adamlarının itibarları zedelendi; holdinglere, şirketlere el konuldu.

ORTAKLARIN BİRBİRİNE YAPTIĞI HAVALE, DARBENİN FİNANSMANI İMİŞ!

Mağduriyeti unutturmak için bizzat savcılıklar vasıtasıyla vehimler, zanlar ve hezeyanlar ‘suç delili’ gibi takdim edildi. Türkiye’nin en köklü sanayici aileleri, parti müftüsü Hayrettin Karaman’ın ‘savaşta hile caizdir’ fetvasına istinaden AKP Hükümeti’nin tamimine amade gazetelerde günlerce yerden yere vuruldu. Yukarıya şirin görünmek ve diyet borcunu ödemek için savcılar, iki ortak arasındaki banka havalesinden bile ‘darbeye destek vermek’ suçunu icat edecek kadar şirazeden çıktı.

Devletle, ticaret yaptığı kimselerle ve içinde bulunduğu içtimaî muhitle hep hukuk zemininde, ‘dürüst ve samimi’ bir münasebeti devam ettirmiş insanların ‘terörist’ olduğuna inandırmak için mevzuyu Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) çocukları Habil ile Kabil’e kadar götüren işgüzar savcıları da not etti tarih. Senarist veya artist olacakken kariyer yolu sehven adliyeye düşmüş hâkim ve savcıları tarih, Antik Yunan’da sadece fikriyatından ötürü rahatsız oldukları Sokrates’i idama mahkûm eden hâkimlerle aynı sayfalarda zikredecek…

İDDİANAME AVUKATLARDAN EVVEL HÜKÛMET MEDYASINA VERİLİYOR

Aylardır demir parmaklıkların ardında sevdiklerinden, işinden ve hürriyetinden mahrum bırakılan binlerce TUSKON üyesi hakkında elle tutular hiçbir delil bulamayan savcıların iddianameleri mahkemeler tarafından kabul edilmeye başlandı. İstanbul’daki TUSKON iddianamesinden yine avukat ve maznunlardan evvel hükûmetin sesi gazetelerden haberdar olduk.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’nun kulağa mutantan gelen unvanına bakıp da 120 sayfalık iddianamede suç ve ceza ilişkisine karine teşkil edecek bir kırıntı bulacağınızı zannetmeyin. İddia makamı, İsa Akalın ve Emre Er isimli iki muhbirin tarih, yer ve şahitlik gibi kavramlardan mahrum hezeyanlarını ‘delil’ diye dosyaya derç etmiş. Ankara’da Yenimahalle’de hazırlanan diğer matbu iddianamelerde geçtiği gibi TUSKON iddianamesinde de 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 16 yıldan 25 yıl 6’şar aya kadar hapis cezası talep ediliyor. Rızanur Meral, Mustafa Günay, Ömer Faruk Kavurmacı (İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın damadı, 4 Mayıs’ta sağlık raporu ile tahliye edildi), Ahmet Tuzlu, Cahit Durmaz, Faruk Güllü, İsmail Hakkı Kısacık, Mehmet Fatih Baltacı, Murad Abdurrahman Baltacı, Murat Atakan Kayalar, Mustafa Şevki Kavurmacı, Rana Tezcan Açıkgöz, Harun Akca, Mehmet Zenginer, Salih Zeki Azak, Semih Sadır, Tolga Güven, Yüksel Nalbant ve Süleyman Düzgün gibi 83 maznunun ismi geçiyor. İsimlerin hepsine toptancı bir yaklaşımla aynı ithamlar tevcih edilmiş.

‘YURTTA SULH, CİHANDA SULH!’ SÖZÜ DARBE DELİLİ OLDU

Savcılık, maznunların 15 Temmuz’da nasıl bir rol aldığına dair deliller bulamayınca Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözünü TUSKON Başkanı Rızanur Meral’in bir konuşmada kullanmasından subliminal darbe mesajı çıkarmış. Yine Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kürt meselesi muvacehesinde dile getirdiği, “Hayır sulhtadır ve sulhta hayır vardır!” tespiti aynı minvalde mütalaa edilmiş. Rızanur Bey’in Mart 2014’te TUSKON Genel Kurulu’ndaki açılış konuşması ile 15 Temmuz 2016 arasında illiyet kurulmaya çalışılmış. Ömer Faruk Kavurmacı’nın bavulla görülmesi de darbe hazırlığı olmuş. İş adamı bu, seyahat eder. Bavulu yanından eksik olmaz.

THY İLE SEYAHAT EDER ETMEZ, KİME NE!

Hangi hezeyandan bahsedeyim. Güya ‘Büyü yapılıyor’ diye Halk Ekmek yememeleri, Türk Hava Yolları uçaklarına binmemeleri de ‘örgüt üyeliği ve darbe teşebbüsü’ne delil sayılmış. Umumu şamil ifadelere hep ihtiyatlı yaklaşmak lazım gelirken savcılığın mal bulmuş mağribi gibi bu sözlere sarılmasının sebebi acziyet ve çaresizlik değil de nedir. Böyle bir ithamı kale alan savcının akli melekelerinin yerinde olduğu söylenebilir mi?

Bu zırvaları ‘ifade’ diye veren ‘gizli tanık’a gelince… Onlarca masum iş adamı onun ipe sapa gelmez sözleri yüzünden 8 aydır mahpus. Kendisi her gün mahalle aralarındaki büfelerden Halk Ekmek alıyor demek ki! Yahu bu nasıl bir itham! İş adamı niye Halk Ekmek alsın. TUSKON üyelerinin ismi üzerinde dar gelirlerin ekmeğini almamasından daha tabiî ne olabilir. Aç gözlülük yapmamışlar, fakir fukaranın ekmeğine göz dikmemişler. Ne var bunda! THY ile seyahat eder ya da etmez, kime ne!

PARA BENİM DEĞİL Mİ? DİLEDİĞİME VERİRİM

Bir kişinin ne yiyeceğine, hangi havayolu ile seyahat edeceğine, kimlerle cemiyet teşkil edeceğine, hangi bankada hesap açacağına, kaç talebeye burs vereceğine artık savcılar mı karar veriyor? Kendi tuttuğu takım yerine başka bir futbol takımına sponsor oldu diye o firmanın suyunu içmeyenler, çikolatasını yemeyenler, dükkanının önünden geçmeyenler var. Şimdi böyle yaşamayı tercih edenlerin hepsini örgüt üyeliğinden hapse mi atacaksınız?

TUSKON için hazırlanan 120 sayfalık dosyaya ‘iddianame’ demek için bin şahit lazım. Ehl-i vicdan herkes biliyor ki Hizmet Hareketi ile gönül bağı olanlara reva görülenleri hukukla, insaniyetle bağdaştırmak mümkün değil. TUSKON ve üyeleri her şeyin bir şeye, yani paraya irca edildiği Türkiye’de erdemli olmanın bedelini ödüyor. Tek suçları var o da yolsuzluk ve hırsızlık düzeninin parçası olmayı kabul etmemeleridir. Tıpkı devrinde Atina’nın despotlarına boyun eğmediği için ölümü göze alan Sokrates gibi…

SOKRATES’TEN KENDİSİNİ İDAMA MAHKÛM EDEN HAKİMLERE…

Bugünün mazlumları, adaleti yerle bir eden hâkim ve savcılara Sokrates’in kendisini idama mahkûm eden hâkimlere seslendiği gibi seslenecekler: “Ve şimdi, beni mahkûm eden insanlar, sizlere seve seve bir bilici gibi konuşacağım; çünkü ölmek üzereyim ve ölüm saatinde insanlara peygamberlik gücü bağışlanır. Ve katillerim olan sizlere önceden bildiriyorum ki, benim ayrılmamdan hemen sonra bana verdiğiniz cezadan çok daha ağırı hiç şüphesiz sizleri bekliyor olacaktır.

Sizi suçlayandan kaçabilmek ve hayatlarınızın bir hesabını vermemek için beni öldürdünüz. Ama sonuç beklediğiniz gibi değil, bütünüyle başka türlü çıkacaktır. Çünkü şimdikilerden daha çok suçlayıcınız olacak; şimdiye dek onları durduruyordum ve daha genç oldukları için üzerinize daha sert gelecekler ve onlara daha çok içerleyeceksiniz.

Ayrılma saati geldi ve kendi yollarımıza gidiyoruz, ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir.”

[Semih Ardıç] 6.5.2017 [TR724]