Türkiye dönüştükçe ‘Sevr’ söyleminin sahipliği de değişti [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

‘Sevr’ anlaşması üzerinden 12 yıl arayla yapılan tartışmalar, Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin iyi bir özeti. Türkiye’nin ‘Sevr hassasiyeti’, aslında hep olageldi. Ama özellikle AKP’nin ilk iktidara geldiği 2002 yılından sonra aldığı boyut, paranoyanın da ötesinde; devletin ‘zinde güçlerinin’ harekete geçtiği bir alarm seviyesine işaret ediyordu. Bilhassa 2004 yılı, Sevr ve vatana ihanet iddialarının zirveye çıktığı bir periyottu. Bu aynı zamanda Sarıkız, Ayışığı darbe planlarının da pişirildiği bir dönem. Başta Doğu Perinçek ve ‘ulusalcı’ çevreler olmak üzere bir çok muhalif kesim, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan için ‘Damat Ferit’ yakıştırması yapıyor, “Sevr’i hortlatacak” iddiasını ortaya atıyordu. Hemen her platformda bir “Vatan elden gidiyor”, “Tayyip vatan topraklarını karış karış satıyor” yaygarasıdır gidiyordu. Peş peşe ‘Kuvayi Milliye’, ‘Vatansever kuvvetler’, ‘Yeniden Müdafaa-i Hukuk’ dernekleri açılıyor; kalpaklar giyiliyor; Kur’an ve silah üzerine yeminler ediliyordu.

12 YILDA TEPETAKLAK OLDU HER ŞEY

Aradan 12 yıl geçti. Bu kez o Erdoğan, “Türkiye yeni bir Sevr tehdidi ile karşı karşıyadır” ünlemleri ile seferberlik ilan ediyor. Yeni bir Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı nidaları ile vatandaşları ‘cepheye’ çağırıyor. “Eline silahı alıp” ilk koşanlar ise dün kendisine “BOP Eşbaşkanı, Sevr’i dayatmak için geldi” diyen o ulusalcı çevreler. Ne oldu da dün ‘ulusal güvenlik sorunu’ olan Erdoğan, bugün ‘Perinçek’in başkomutanı’ haline geldi? Kim değişti? Türkiye neredeydi, nereye geldi? Daha da önemlisi; nereye gidiyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir süredir dikkat çekici bir şekilde ‘Sevr’ söylemi kullanıyor. Önceki gün 32. Muhtarlar Toplantısı’nda, “Bugün de adı konulmamış bir Sevr tehdidi ile karşı karşıyayız. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın azmiyle yeni bir seferberlik çağrısı yapıyorum” dedi. 29 Eylül’deki 27. Muhtarlar Toplantısı’nda da “1920’de Sevr’i gösterdiler, 1923’de bizi Lozan’a ikna ettiler.” çıkışına imza attı. 8 Haziran’daki şehit ve gazi aileleriyle iftar yemeğinde de “Haçlı seferlerinin, Moğol istilasının, Sevr’in yarım bıraktığı işi bu kez terör örgütü üzerinden tamamlamak istiyorlar.” mesajını vermişti. Buna paralel olarak ‘Misak-ı Milli’, ‘Türkiye’nin doğal sınırları’, ‘Musul-Kerkük’ tartışmalarını da ülkenin gündemine sokuverdi.

PERİNÇEK’TEN ERDOĞAN’A DESTEK

Bu çağrıya, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’ten hemen destek geldi. Bir süredir zaten “Erdoğan’ı yedirmeyiz” temalı konuşmalar yapmakta olan Perinçek, “Cumhurbaşkanının ‘seferberlik çağrısını’ olumlu karşılıyoruz.Cumhurbaşkanı, TBMM adına başkomutanlık görevini yerine getirir. Milli seferberlik ihtiyacını Sayın Cumhurbaşkanı saptıyor ve böyle bir çağrıda bulunuyor, güzel ama bunun gereğini yerine getirmek lazım.” diye konuştu. Balyoz sanıklarından eski Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, twitter hesabından “TC Cumhurbaşkanını asla teslim etmeyeceğiz, teslim olmayacağız” yazdı. Ergenekon sanıklarından Levent Temiz ve Sedat Peker’in yanı sıra benzer davaların bir çok sanığının son dönemde Erdoğan’ın arkasında saf tuttuğunu, hatta bazılarının akıl hocalığını yaptığını da eklemek gerek. Bir dönem ‘Kan Uykusu’ belgeseli ile ‘hain’ Erdoğan’a karşı ‘vatansever’ güçlerin sembollerinden biri haline gelen Serdar Akinan bile “Bu süreçte Erdoğan’ın yanındayım” açıklaması yaptı. Yine 10 yıl öncesinin ‘kuvay-ı milliye yürüyüşçülerinden’ Yaşar Okuyan da geçenlerde “ABD, Erdoğan’ı indirmek istiyor” görüşünü dile getirdi.

‘ERBAKAN MİLLİ, ERDOĞAN GAYRİ MİLLİ İDİ’ HANİ

Oysa aynı çevreler 10 yıl önce “Erbakan milli idi; Erdoğan gayri milli” tespitine imza atacak kadar Erdoğan’ı ‘kökü dışarıda’ olarak yaftalıyorlardı. Daha 1998 yılında dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, mahkemeye sunduğu tebliğde, Erdoğan’ı “Sevr’i hortlatmak isteyenlere mesaj vermekle” suçlamıştı. 2002 sonrasında da ‘AKP eliyle Türkiye parçalanıyor, adım adım Sevr’e götürülüyordu’. ‘Yeniden bir Kurtuluş Savaşı verilmesi gerekti’. ‘Vatan elden gidiyordu’.

1 Mart tezkeresi, Türk askerinin başına çuval geçirilmesi, Kıbrıs Annan referandumu, AB uyum yasaları, AB ile tam üyelik sürecinin başlatılması, tahkim yasası, Ruhban Okulu ve ekümenlik tartışmaları, bu ‘Sevr’ söyleminin en popüler enstrümanlarıydı. Hatta öyle ki, bir ara AB’ye verilen sözler gereği kentsel dönüşümle Fatih’in boşaltılacağı ve Fener Rum Patrikhanesi’nin burada yeniden Bizans’ı kuracağı dahi dillendiriliyordu. Dönemin SP lideri merhum Erbakan bile, Erdoğan’lar için “Bizans’ın çocukları” diyordu.

İKİZ YASALARLA TÜRKİYE’Yİ SATACAK

O dönemin en önemli psikolojik argümanlarından biri de İkiz Yasalar’dı. AKP’nin iktidara gelişinden 8 ay sonra, 04 Haziran 2003 tarihinde Meclis’te kabul edilen 4867 ve 4868 nolu iki yasa ile birlikte Kürdistan’ın kurulacağı ve yıllardır üzeri örtülen petrol kuyularının kapağının açılacağı iddia ediliyordu.

Bir diğeri de yabancılara Türkiye’de mülk sahibi olabilmenin önünü açan yasa değişikliğiydi. Erdoğan’ın Türkiye’yi parsel parsel satacağı tezi işleniyordu.

Hatırlanacaktır; ‘Türklük’ tartışması da devrin önemli propaganda vasıtalarından biriydi. Gürcü kökenine atıf yapılarak Erdoğan’ın Türk olmadığı, konuşmalarında hiç ‘Türk’ diyemediği, ‘Türk’ kelimesinden nefret ettiği konuşulur, yazılırdı. Erdoğan ve Abdullah Gül’ün kökeniyle ilgili sayısız iddialar, yazılar, kitaplar ortalıkta dolaşırdı. Dönemin yükselen ‘Anti-Amerikancılık’ dalgasıyla birlikte ‘Erdoğan’ın bir Amerikan projesi olduğu’ yazılır çizilirdi.

AB İMZASI MI, SEVR İMZASI MI?

Dönemin İşçi Partisi lideri Perinçek, Aralık 2004’te, Erdoğan’ın Brüksel’de attığı AB imzasını Damat Ferit Paşa’nın Sevr Anlaşması’nda attığı imzaya benzetiyordu. Erdoğan için hemen her zeminde ‘Ver-kurtulcu’ yakıştırması yapılıyordu. “Devletimizi kurtarmak için bu iktidardan kurtulmak tarihi görevdir.” deniyordu. Erdoğan ise o dönem, “Biz statükonun dilini kullanmıyor, barışa vurgu yapıyoruz.” diye kendini savunuyordu.

Bugün gelinen nokta, aynı zamanda Türkiye’nin de 10 yılda geçirdiği dönüşümün aynası. Dün Erdoğan Sevr’i hortlatmakla suçlanırken Türkiye, ekonomisi atağa kalkmış, ihracat rekorları kıran, IMF’ye borçlarını ödeyen, AB ile tam üyelik müzakerelerini başlatmış, ‘Kopenhag kriterleri olmasa bile biz Ankara kriterleri ile yola devam ederiz’ kararlılığında olan, liberal demokratik değerleri savunan, işkenceye sıfır tolerans ilkesiyle hareket eden, insan hakları ve azınlıklar konusunda adımlar atmaya çalışan, Kırmızı Kitap’a savaş açan, MGK’yı sivilleştiren, iç tehdit algılamasını reddeden, reformcu bir Türkiye vardı. Bugün ise 55 yıllık AB rüyası yerine Şangay’ı tercih eden, AB değerleri ile kavgalı, ekonomisi tepetaklak, neredeyse kendi tabanı dışında herkesi ‘iç tehdit / hain / terörist’ ilan etmiş, Kırmızı Kitap’a adeta ‘kutsal kitap’ muamelesi yapan, hapishanelerinden işkence sesleri yükselen, her yerinde bombalar patlayan, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin buzdolabına kaldırıldığı bir tek adam diktatöryası hakim. Kim değişti, ne değişti? Perinçek, “Biz Erdoğan’lara gitmedik, Erdoğan çizgimize geldi” dediğine göre?..

[Ahmet Dönmez] 16.12.2016 [TR724]

Başkanlık, istikrar ve refah getirir mi? [Erhan Başyurt]

Başkanlık sistemine geçişi savunanların iki önemli gerekçesi var: İstikrar ve refah artacak!

AKP ve MHP’nin Meclis’e sunduğu başkanlık teklifi gerçekten bunu sağlar mı?

Tek kelimeyle cevap vermek gerekirse; Hayır!

***

Gelişmiş ülkelerin yüzde 90’ı parlamenter sistem ile yönetiliyor. Mesela Almanya ve İtalya, çoğunlukla koalisyonlarla idare ediliyor.

Refah ve istikrarın anahtarı, başkanlık ya da parlamenter sistem değil, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğüdür.

Erkler arası denge ve denetimin olduğu, yönetimin şeffaf ve yöneticilerin hesap verdiği ülkeler de ancak kalıcı istikrar ve refah yakalanabiliyor.

***

Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkeler arasında ABD, dünyada en başarılı ve belki de tek ülke. Nedeni liberal ileri demokrasiyi benimsemiş olması…

AKP ve MHP’nin ortak başkanlık teklifinin, ABD sistemi ile uzaktan yakından ilgisi yok.

ABD’de başkanlar hem parlamentoya hesap veriyor hem de adi suçlarda yargı dokunulmazlıkları yok.

Türkiye’de adeta ‘seçilmiş diktatör’ sistemi öneriliyor (Bir önceki ‘Tek adam veya seçilmiş diktatör rejimi!’ başlıklı yazımda bunun nedenlerini anlattım).

***

İstibdat ile sağlanan ‘istikrar’ ile hukukun üstünlüğü ve özgürlükler yoluyla sağlanan ‘istikrar’ çok farklı şeyler.

‘Tek adam’ rejimlerinde istibdat yoluyla sağlanan istikrar refah getirmediği gibi orta ve uzun vadede fakirliğin artmasına neden oluyor.

***

Kaldı ki, başkanlık sistemi tek başına istikrar kaynağı değil.

AKP ve MHP’nin teklifinde, istibdat ve dikta yönetimine kapı aralama dışında da istikrarsızlığa kapı aralayacak hususlar var.

***

Yeni teklife göre, başkan adayı partisiyle bağını sürdürüyor.

Diyelim A partisine halk destek veriyor ama adayını beğenmiyor. A partisi yüzde 51 ile birinci parti olurken, başkan adayı yüzde 49’da kalıyor ve bir hafta sonra başkanı belirleyecek ikinci tur oylamaya gidiliyor. İkinci turda, en çok oy alan iki aday yarışacağı için C partisinin adayı 51 ile seçimi kazanıyor.

Ne olacak bu durumda… Meclis’in çoğunluğu A partisinden, başkan ise Meclis’teki diğer 3 partiden birinin adayı…

Sistemin kilitlenmesi ve siyasi kriz çıkması riski böyle bir yapıda oldukça yüksek.

ABD dışında başkanlık ile yönetilen Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika ülkeleri, demokrasi kültürü gelişmemiş ülkeler çoğunlukla bu sorunu aşma becerisi gösteremiyor.

Bu siyasi istikrarsızlık demek olduğu gibi bir erken seçim riskini de beraberinde getirir.

Bu siyasi tıkanma ve istikrarsızlığın ekonomiye yansımalarının olmaması da düşünülemez.

***

Başkanın, en az yüzde 51 ile seçilmesi gerektiğinden toplumda siyasi kutuplaşma çoğunlukla artış gösteriyor.

Kutuplaşma, uzlaşma kültürünü öldürdüğü gibi, siyasetin sorun çözme kabiliyetini de en aza indiriyor.

Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin çoğunda, iç savaş yaşanması veya darbelerin gerçekleşmesinin ana nedeni artan bu siyasi kutuplaşma…

İstatistikler, başkanlık sistemi ile yönetilen ülke sayısı parlamenter sistem ile yönetilenlerden daha az olduğu halde, darbe oranının daha yüksek olduğunu gösteriyor.

***

Sonuçta, istikrar ve refah artışı, başkanlık ya da parlamenter sistem ile yönetilmeye değil, ileri demokrasi prensiplerine bağlılık, geniş özgürlükler ve hukukun üstünlüğüne bağlı.

AKP ve MHP’nin ortak başkanlık teklifi, rejimi değiştirdiği için değil, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğünü sağlamadığı, hatta daha otoriter ‘seçilmiş diktatörlere’ kapı açtığı için uzun vadede istikrarı artırmak ve refah sağlamaktan uzak.

Başkanlık rejimine geçmek tek başına refah sağlamayacağı gibi, Ortadoğu, Latin Amerika, Avrasya ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi kutuplaşma nedeniyle daha fazla siyasi kırılganlığa ve istikrarsızlıklara da kapı aralayabilmektedir.

Halk, AKP ve MHP teklifini enine boyuna sağlıklı şekilde tartışabilmeli ve bu kadar önemli bir sistem değişikliği, siyasal uzlaşma sağlanmadan, oldubittiler, yalanlar ve algı yönetimleriyle hayata geçirilmemelidir.

[Erhan Başyurt] 16.12.2016 [TR724]

İyi de sefer nereye? [Haber-Analiz: Sefer Can]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dilinin altındaki baklayı çıkardı ve ‘seferberlik’ ilan etti. Böylece olağanüstü halin kalkabileceği beklentisinin ne kadar boş bir avuntu olduğunu gösterdi. Bu kadar hukuk ihlalinden sonra normal bir rejime geçme şansı olmadığını biz biliyorduk. Şimdi başını kuma gömenlerin bir kısmı da görmüş oldu.

Medyatik adıyla Kozmik Oda’ya yani Seferberlik Tetkik Kurulu’na savcıları sokup oradaki bütün bilgi ve planları uhdesine alan Erdoğan için ülkeyi bu noktaya getirmek zor olmadı. Erdoğan’ın kurmay heyeti olarak konuşlandırdığı muhtarlarla birlikte ilan ettiği seferberlik, AKP’de kısmi paniğe yol açtı. Başdanışman Mehmet Uçum ve Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay aslında cumhurbaşkanının öyle demek istemediğini söyledi. Ancak organik ve sonradan olma bütün yandaşların manşet yapması olayın ciddiyetini ortaya koyuyor.

ERDOĞAN EKONOMİYİ ÇÖKERTMEK Mİ İSTİYOR?

Ekonomik krizin bütün ağırlığıyla kendisini hissettirdiği günlerde AKP’lilerin paniği normal. Maliye Bakanı Naci Akbal para bulmak için her gün neredeyse yalvarıyor. “Yeter ki para getirin hiç bir şey sormayacağız” diye yemin billah ediyor. Seferberlik ilan edilmek üzere olan ülkeye hangi aptal para getirir? Normal diye sunulan zamanda milyarlarca dolarlık mal varlığına sudan sebeplerle çöken devletimsi yapı, seferberlik halinde neler yapabilir? Yetmemiş gibi ülkenin finans ihtiyacını yöneten Hazine Müsteşarlığına operasyon yapılıyor. Sanki başka gün bulamadılar!

Şu aşamada başta AKP’liler olmak üzere cevabı aranması gereken soru şu: Erdoğan bunu niye yapıyor? Ekonomik krizi derinleştirecek çıkışlarla ne hedefliyor? Kolay cevap: panik halinde ve dengesiz çıkışlar bir düşünce ürünü değil. İlk aklına geleni söylüyor ve artık tek adam olduğu için arkasını kimse toparlayamıyor. En az bunun kadar vahim cevap ise cumhurbaşkanı bunu bilerek yapıyor! Kafasında, siyasi ve ekonomik olarak dünyadan soyutlanmış bir ülke var. Bunu gerçekleştirmek için bütün kapı ve pencerelere beton döküyor.

Bu model Libya, Suriye ve Saddam Irak’ında başarılı(!) oldu. Ama orada zaten dışa açık bir ekonomi ve aksaklıklarıyla birlikte demokrasi hiç olmadı. Her konuda gaza gelenler bile para söz konusu olduğunda bir adım geri çekildi. Erdoğan sadece siyasetten tecrit düşünse ikna edebilirdi. Ancak ekonomik içe kapanma fakirleşme demek. Bu da en çok AKP döneminin kolay zenginlerini ürkütüyor. Devlet yardımlarıyla yaşamaya alışan taban için de aynısını söyleyebiliriz.

ATINI NEREYE SÜRECEK?

Seferberlik tamam peki sefer nereye? Erdoğan’ın planlarından yararlandığı seferberlik tetkik kurulu ülkenin işgali durumunda devreye girecekti. Ekonomik boyutu bir yana teröre karşı bu aracı devreye sokmak bir acziyet ifadesi olacak. PKK ülkeyi işgal etti de bizim mi haberimiz yok? Sonra 14 yıldır ülkeyi tek başına yöneten, her istediği kanunu çıkarabilen, bütçeyi parlamento denetiminden kaçırıp istediği gibi harcayan Erdoğan’ın neyi eksik? Teröre karşı isteyip alamadığı ne kaldı? Terörle mücadeledeki başarısızlığı her seferinde bir yerlere ya da sisteme kesip duruyor. Son numara başkanlık… Sanki sihirli değnek dokununca her şeyi halledecek? Şimdi yapamadığı neyi yapabilecek; siyasi kariyerini garanti altına almak dışında?

AKP trolleri, seferberliği Suriye’ye karşı gibi de sunuyor. Halep’te tahliyeyi bile Rus askerler yapıyor, bizimkiler tek kelime edemiyor. Dün ambargoyu delmesi için dünyayı karşımıza aldığımız İran’a kafa tutmak biraz daha kolay. Ama o da kof kabadayılık, bir özür de onlara diler, hallederler. Rusya ile uçak krizini, İsrail ile Mavi Marmara hesaplaşmasını çözdükleri gibi…

AKP’lilerin bile Erdoğan’dan kurtulmak isteyeceği günler yakın ama atı alan Üsküdar’ı geçmek üzere… Devlet Bahçeli sağolsun!

[Sefer Can] 16.12.2016 [TR724]

Ümmet! [Faik Can]

Geçen hafta Mevlid Kandili’ni idrak ettik. Allah Resûlü’nün dünyayı teşrifleri münasebetiyle etkinlikler yaptık, tweet’ler attık, mesajlaştık… Boyumuzdan büyük cümleler kurduk. “Biz seni görmeden sevdik Yâ Resûlallah!” gibi beylik laflar döşendik. O’nun ümmeti olmanın ayrıcalıklarından, faziletlerinden bahsettik perişan halimize bakmadan…

Ne kadar cömertçe tükettik/tüketiyoruz “Ümmet” kavramını ve ne hoyratça tepiniyoruz üzerinde… Oysa “Ümmet” var mı, yok mu o bile belli değil! Kendine ümmet diyenlerin, ümmet olma iddiasında bulunanların haline bakınca maalesef sadece içi boş bir hamaset görünüyor.

Halep kan ağlıyor…

Yüzbinlerce masum insan yeryüzü zalimlerinin ve onların maşası çakma halifelerin gadrine uğruyor. Maalesef, ümmetin yaşadığı coğrafyalar münafıkça yönetiliyor. Bunlar yaşanan her acıdan rant sağlıyor ve hiçbir sorumluluk hissetmiyor. Her gün saatlerce nutuklar atıyor. Milyarlık saraylarında, sırça köşklerinde alay edercesine Efendimiz’in üç hurmayla yetindiğinden dem vuruyor. Çobanı oluğu koyunlara, israfın kötülüğünü kendisine aldığı milyonlarca dolarlık yedinci uçağının yanı başından anlatıyor. Ekranlarda Mısırlı Esma için gözyaşı döküyor ama binlerce Esma’yı hapse atıp türlü işkencelere maruz bırakıyor.

Halep değil sadece, Gazze de, Türkiye de kan ağlıyor…

Bütün bir Müslüman coğrafyadan âh u eninler yükseliyor. Feryatlar semayı titretiyor ama Ümmetin kalbi ürpermiyor. Yığınlar, yol yapan ve yaptığı bütün yollar kendine çıkan dünya liderine (!) tapmakla meşgul. Ne Halep umurlarında onların, ne Gazze… Mavi Marmara zaten sömürülmeye elverişli bir malzemeydi ve kullanım süresi bitti. En ateşli savunucuları, rantçıları, goy goycuları satıldıklarını anladıklarında bile seslerini çıkaramayacak kadar zavallılar! Bütün hiddetlerini sadece emirleri uygulayan çaresiz bir hâkime ve savcıya yöneltiyorlar. Bunlar, baş satıcıya ima yollu bile bir eleştiri getiremeyecek kadar acizler… Bunlar dantelli perdeden kendilerine kefen yapan mücahitler… Bunlar, sigaradan nefesleri soba borusuna dönmüş klavye kahramanları… Bunlar namazsız, niyazsız, duasız, ızdırapsız, hayâsız, küfürbaz kindarlar… Bunlar, ümmetin halinin en acıklı fotoğraf karesi…

Anadolu’da zulüm

Asırlar boyu İslam’ın, en güzel şekliyle yaşandığı Anadolu toprakları, tarihinde benzerini görmediği bir zulümle karşı karşıya. Bir hırsıza, yalancıya, katile ve sahtekâra “Halife” demedikleri için yüz binlerce masum insan Yezid zulmüne maruz kalıyor. İşlerinden atılanlar, mallarına mülklerine el konanlar, yurtlarını yuvalarını terk etmek zorunda kalanlar, hapislere atılanlar, işkence görenler, işkencelerde ölenler… Kadınlar, yaşlılar, yeni doğmuş bebekler… El konan binlerce müessese, talan edilen okullar, yurtlar, dershaneler… Ve bütün bunları umarsızca seyreden sözüm ona dindarlar… Ümmet olduğunu söyleyen kalpleri kararmış, vicdanları midelerine esir nebbaşlar…

İnsanların elli yılda alın terleriyle biriktirdikleri helal parayla yapılan yurtlara, okullara, müesseselere çöken cemaatler, tarikatler var bir de! Onlar güya “Ümmet” in en şuurlu, en dindar, en hassas kesimi! Zulmü alkışlayan, zalime yahşi çeken, hasetleri imanlarının önüne geçmiş menfaat düşkünleri! “Kim bir başkasının bir karış toprağını zorbalıkla alırsa kıyamet günü yedi misliyle boynuna dolanır” hadisini hiç duymamışçasına Halife’nin çaldıklarından yere dökülen birkaç parçayı toplayıp yemekle meşguller. İrfan ocağı olması gereken zikirhaneler, milyonlarca insanın gıybetinin yapıldığı, onlara her türlü iftiranın atıldığı kahvehanelere dönmüş.. Allah Resûlü’nün “Annesiyle zina etmekten beter” bir günah olarak tarif buyurduğu gıybet sanki bunlara haram kılınmamış! Nur meclislerinden kir akmaya başlamış.

Bir de saray soytarısı hocalar (!) var…

Onlar hırsızın çaldıklarına, işlediği cinayetlere, döktüğü kana, yaktığı cana fetva üretmekle meşgul. Bütün ilmi birikimlerini, itibarlarını, haysiyetlerini sofrasına oturdukları zalimin ayaklarına paspas ediyorlar. Seksen senelik ömürlerine iktidar yalakalığı ile nokta koyma kararındalar. Her konuda fikirleri var ama elleri kelepçeli Anadolu kadını için edecek tek bir lafları yok. Sünnet çocuğu kıyafetli resmi görevli de, elinin altındaki seksen bin personeli irşad için değil istihbarat için kullanıyor. Lüksün, şatafatın, gösterişin esiri olmuş zavallı bir kuklayı andırıyor.

Sakalı göbeğine inmiş tescilli bir iftiracı da yediği haltların boynuna attığı kementten kurtulamıyor. Bir taraftan hiç utanmadan masum insanlara her türlü iftirayı atarken, öte taraftan ‘İslam soslu’ ticarî ürünleri ümmete pazarlıyor! Allah Resûlü’nü hayâsızca, ahlaksızca kendi ticari ve şahsi emellerine alet ediyor. Terliğinden sakal-ı şerifine kadar her şeyi satıyor! Bu kargaşada kendine alan açmaya çalışıyor.

Ankara havasıyla göbek atıp kedileriyle, köpekleriyle ekranlarda arz-ı endam eden bir başkası Mehdilik peşinde koşuyor. Kitleleri zinanın meşruiyetine, tesettürün gereksizliğine alıştırmak gibi bir misyonu var sanki. Kur’an Müslümanlığı diye Sünnetsiz, peygambersiz bir din dayatma gayretinde olanlar da İslam’a en hayati darbeleri vuruyor.

‘Ümmet’ eğlencede

İşte hırsızı, katili, zalimi halife sanan, dinini ve ahlakî erdemleri doğru bir şekilde öğreneceği bütün imkânlar sistematik bir şekilde yok edilen ve yukarıda bahsettiğim tiplerin eline bırakılan “Ümmet”, bütün insafını, iz’anını ve insanlığını kaybetmiş bir şekilde elliye yakın genç fidanın öldüğü bombalı saldırı anında bile eğlence programlarına reyting birinciliği veriyor.

[Faik Can] 16.12.2016 [TR724]

Ne yapmalı? Onbirin ikisi [Dr. Emin Aydın]

Bir işin bizcesini ortaya koymanın bence güzel bir yolu, bencesini ortaya koyup, olanca kişinin kanaatleriyle ekleme ve çıkarma yaparak ortak bir kanaate ulaşmaktır. Bence yapılması gerekenler bunlardır. Bencileyin dertli olanlar üzerine bir şeyler koyar, beğenmediklerini suratıma çalarlarsa memnun olurum.

Tenkil belasına karşı yapılabilecekler konusunda geçen hafta zikrettiğim üç bence aksiyon özetle şunlardı:

Hiç Tenkil yokmuş gibi olanca gücümüzle Hizmetlere sarılmak; yarın küresel bir Tenkil’le karşılaşılacakmış gibi temkinli olmak.
Çayların derelere, derelerin nehirlere, nehirlerin okyanuslara aktığı gibi sonu AİHM’ye ulaşacak, orada önüne set çekilemez bir okyanus oluşturacak şekilde yerelde, çay misali, asla kaybedilmeyecek, küçük küçük hak ihlali davaları açmak. Hedef bir olsun, ama direk hedefe taş atmayalım. MİT’çiliğe soyunmuş Diyanet imam ve ataşelerine yönelik davaları, yerel makamlar ‘açın’ diye çağrıda bulunuyor. İhmal etmeyelim.
Zihnimizin Tenkil ile işgal edilmesine müsaade etmemek. Hele hele çenelerimizin yuvarlandıkça büyüyen kartoplarını andıran Tenkil masallarıyla meşgul olmasına asla izin vermeyelim. Elle ve dille düzeltme faslı geçmiştir. Mazlumlara kalbî alakamız, zalimlere kalbî buğzumuz bakidir.
Daha başka ne yapmalı?

Bir defa ‘Allah’tan her ne geliyorsa, felaket ve esaret ambalajlı da olsa lütuftur’ değişmez prensibi çerçevesinde meseleye bakıp, en Celâlî fırtınaların dahi altındaki Cemâlî nefhaları tespit etmeli; o cemâli aramalı, o cemâle müteveccih olmalıyız. Elbette Tenkil’in de çiçekleri vardır veya olacaktır. Bir defa pek çoklarımız için, hele bütün hayat tortularını Türkiye’de bırakarak yeni bir hicrete yelken açmak durumunda kalanlarımız için dünyadan, dünya malından, dünyayla alakadan arınma dönemidir bu dönem. Konuştuğum herkes, çok ciddi ihtiyaçmış, onsuz yaşayamazmışız zannettiğimiz ne kadar çok şey olmadan da hayatın devam ettiğini keşfettiğini anlatıyor bana. Bu zoraki zühdü gönüllü bir zahitlikle taçlandırmak zamanıdır.

Bu dönem elbette bir ara dönemdir. Ve illa ki döneceğiz. Gücümüzü, gücümüzü aşan mevcut düşmana sarf etmek yerine, döndüğümüzde karşımıza çıkacak olan düşmanlara, cehalet düşmanına, iftirak düşmanına, fakr-u zaruret düşmanına sarf edecek şekilde takviye etmek, o post-Tenkil geleceğe hazırlanmak durumundayız.

Daha pratik şeyler söyleyeyim

Hapiste olsaydım, hapisten çıkmak fikrine bir vakit ayırıyorsam, hapisten sonra kuracağım yeni hayatın tefekkürüne on vakit ayırırdım. Dil öğrenebiliyorsam bir dil daha öğrenirdim. Hafızlık yapmak, tecvidimi düzeltmek, zeka oyunları oynayarak zihnî dinginliğimi korumakla meşgul olurdum. Dışarıdaki dünyanın mevcut haliyle değil, ben çıktıktan sonraki haline yönelik plan ve projelere bakan yönleriyle meşgul olurdum.

Dışarıdaysam, yıllardır Hizmet koşuşturmasında bitiremediğim doktoramı bitirmekle uğraşırdım. Bir yüksek lisans daha yapardım. Bir dil daha öğrenirdim. Kilo verirdim. Spor yapar, geri döndüğüm günlerde herkülvari koşuşturmalar gerektirecek günlere fiziken, ruhen, zihnen hazır olmaya bakardım.

Her nerede olursam olayım fıtratımın gereğini yerine getirmekle meşgul olurdum. Gönüllülük, Hizmet insanının en birinci vasfıdır bence. O zaman haftanın bir gününü, hiç Hizmet kurumlarıyla alakalı olmayan bir yerde gönüllü çalışarak geçirirdim. Belediyeye gider, ‘gönüllü olarak ders verebilirim, hastalara ilaç içirebilirim, sakat çocukların okula gidip gelmesine katkıda bulunabilirim, yaprak toplayabilirim’ derdim.

Tarihten örnekler

Tenkil benzeri tecrübeler geçirmiş olan milletlerin, cemaatlerin ve grupların bu tecrübelerden maksimum faydayı nasıl sağladıklarını çalışırdım. Hazreti İbrahim’in, Hazreti Musa’nın tiran baskısı karşısında yaşadıkları sürgünleri nasıl nübüvvet bahçesine dönüştürdüklerine bakardım. (Keşke bir ilahiyatçı aynı anda müstebit jakoben Firavun ve müstebit devşirme Karun ve sihirlenmiş bir millet olan kendi milletinin cahillikleriyle mücadele etmek zorunda kalan Hazreti Musa’nın Kenan sürgününden, Şuayib Aleyhisselam medresesinden, ve bu medresede kadınların üstlendiği muazzam rolden bahseden analitik bir yazı kaleme alsaydı…)

Sonra Yahudilerin Diasporayı, Ermenilerin Tehciri, Maoistlerin Büyük Yürüyüşü nasıl doğurgan bir tecrübeye dönüştürdüklerine bakar, ders alır ve aksiyonumu ona göre belirlerdim.

Sanıyorum, ilk olarak bir sanatla meşgul olmaya başlardım. Ben yapamıyorsam, bir sanatçıya kol kanat germeye bakardım. Şiirden uzak dururdum… Şiir kaybedenlerin sanatıdır bence. Romana, tiyatroya, müziğe, dijital ve in-situ icra edilen sanatlara yönelirdim…

Ben olsaydım, senin yerinde, böyle yapardım. Sen ne yapıyorsun?

[Dr.Emin Aydın] 16.12.2016 [TR724]

Venedik Komisyonu Raporu: KHK İle atılanlar için iç hukuk yolu tükenmiştir [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı olan Venedik Komisyonu Türkiye Raporu’nda önemli bir ayrıntı ortaya çıktı.

Venedik Komisyonu’nun 48 sayfalık raporun 43. sayfasında hükümetin ihraçlarla ilgili cevabına yer verildi.  Buna göre hükümet ihraçları savunmak için Venedik Komisyonu’na “Anayasa Mahkemesi ve mahkemeler nezdinde KHK ile ihraç edilenler için dava ve bireysel başvuru yolu yoktur” cevabını vermiş.  Bu cevap Resmi Gazete’de çarşaf çarşaf listeler yayınlanarak keyfi olarak işlerine son verilen on binlerce devlet memuruna hiçbir şekilde geri dönüş hakkı verilmediği anlamına geliyor.

Hükümet, Venedik Komisyonu’na verdiği cevapta HSYK’nın yaklaşık 4 bin hakimi ihraç etmesinde idari yargı ve AYM yolunun açık olduğunu, ancak KHK’larda ekli listelerle atılanlara bunun uygulanamayacağını savundu. AKP hükümetine göre KHK’lar ‘kanun normunda’ ve yapılan işlemler ‘yasama işlemi karakteristiğine sahip’:

“İhraçlar, KHK’nın verdiği yetkiyle idari kurullarca yapılmışsa, bu ihraçlara karşı yargısal başvuru yolları vardır. (HSYK gibi) Bu ihraçlara karşı bireysel başvuru yapılabilir. Bunun tam aksi olarak, ihraçlar KHK’lara eklenmiş listeler halinde yapılmış ise bu ihraçlar da yasama işlemi karasteristiğine sahiptir. Bu tür ihraçlara karşı dava ve bireysel başvuru yolu mümkün değildir.”

15 Temmuz sonrasında Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında 12 KHK’nın verdiği yetkiyle 118 bin kişi hakkında işlem yapılırken, polis, öğretmen, asker, üst düzey bürokrat, hakim, savcı ve diplomatlardan oluşan 85 bin kamu görevlisi ihraç edilmişti.

Venedik Komisyonu’nun OHAL KHK’larının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve evrensel hukuk normlarına uygunluğuna dair 11 Aralık 2016 tarihli raporunun, AİHM yargılama sürecinde de etkili olması bekleniyor. Geçtiğimiz hafta KHK ile ihraç edilen bir öğretmenin başvurusunu ‘iç hukuk tüketilmedi’ itirazıyla reddeden AİHM’e yapılacak başvurularda, bundan sonra AKP hükümetinin Komisyon’a gönderdiği cevap metni ve Komisyon’un raporu da eklenebilir.

KOMİSYON: İÇ HUKUK ÖNÜNDE İKİ ENGEL VAR

Öte yandan Venedik Komisyonu, kolektif ihraç ve kurum kapatmaların hukuka aykırı ve keyfi olduğunu vurgularken iç hukukun önünde iki önemli engel olduğunu savunmuş:

“Komisyon olarak olağanüstü hal önlemlerinin anayasal ve idari yargı denetimi açısından açık bir çelişkisine dikkat çekiyoruz. 4 Ağustos 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi 2 (Alparslan Altan, Erdal Tercan) üyesini ihraç etti ki bunu yaparken o kararının da yasal dayanağını oluşturan 667 sayılı KHK’nın geçerliliğini de aslında teyit etmiş oldu. Ayrıca HSYK, Yargıtay ve diğer yüksek mahkemeler, 667 sayılı KHK’nın vermiş olduğu olağanüstü yetkileri kullanarak binlerce hakimi ihraç ettiler. Bu da şu  demek ki bu mahkemeler önünde hakim ve savcıların kitlesel ihraçlarının meşruluğuna getirilecek bir itirazın başarı şansı oldukça azdır.”

Komisyona göre iç hukuk önündeki  ikinci ve daha önemli engel ise Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşuna dair 6216 sayılı kanunun, “Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz” şeklindeki 45/3. maddesi.

Bu madde AYM’nin, OHAL KHK’larını iptal başvurusunu denetim yetkisi olmadığı gerekçesiyle ret etmesinden dolayı, “ihraçlara dair bireysel başvurular için de aynı kararı vermesi mümkündür” değerlendirmesine yol açıyor. Yani AYM’nın ihraç başvurularını KHK’ları kanun gibi değerlendirip reddedeceği değerlendiriliyor.

KİŞİYE ÖZEL YASA ÇIKARILAMAZ

Komisyon, ad hominem, yani bireyi hedef alan yasal düzenlemelerle (isim yazarak ihraç örneğinde olduğu gibi) yasamanın hukuka aykırı olduğunu ayrıca bu konuda bile eşit davranılmayıp bazı kişilerin KHK’lara ekli listelerle bazılarının ise kendi kurumlarınca ihraç edilerek yargısal denetim hakkı açısından keyfi bir ayrım yapıldığını değerlendiriyor.

Raporda bu husus şöyle ifade ediliyor: “Bazı kamu görevlileri listelerle ihraç edilirken diğer bazılarının neden idari kurumların kararları ile ihraç edildiklerini anlamak mümkün değildir. Yani bu demek olur ki hükümetin bir şahsın adalete erişiminin olup olmayacağına karar vermek hususunda kısıtlı olmayan bir gücü vardır.  Böyle bir ad hominem düzenleme yapabilme metodu hukukun üstünlüğü ilkesi ile uyumlu değildir.”

Komisyon’a göre ayrıca bu türlü işten atmalar ve tasfiyeler, AİHM içtihatları ve AİHS 6. maddesine göre hukuka uygun yapılmamakta: “Bütün faktörler birlikte değerlendirildiğinde, böyle ihraçların  AİHM tarafından ismen olmasa bile esasen ceza hukuku yaptırımı olarak nitelendireceği kesin olmasa bile yadsınamaz. Böyle bir varsayımda AİHS 6. maddesinin cezai ayağı anlamında (suç ve cezaların kanuniliği, geriye yürümeme kuralı, savunma ve temyiz hakkı verilmesi gibi), bütün güvencelerle beraber uygulanması gerekiyor” deniyor.

Bu türlü ihraçların iç hukuk yolunu etkisizleştirdiğine ise şöyle atıfta bulunuluyor: “Olağan idari incelemenin pratikte etkisiz olmasının başka bir nedeni de buna özgün gerekçelendirme yapılmamasıdır. Bu hem KHK’nın kendisi ile ihraç ve kapatma halleri hem de ihraçların bir idari kurumca yapılması durumu için geçerlidir.  Öyle görünmektedir ki her iki durumda da ihraçlar kolektif, şahsileştirilmemiş kararlar şeklini almaktadır. Bir kişinin ihraç ve bir kuruluşun kapatılma gerekçelerini bilmediği bir durumda, bu kararlara mahkemede itiraz edebilmesi zordur.”

KURUMLARI KAPATMANIN HAKLI GEREKÇESİ YOK

Yine eğitim kurumlar, dernek, vakıf, sendika, hastane gibi 2 binden fazla kurumun KHK eliyle kapatılmasındaki hukuksuzluk da rapora konu edilmiş. Buna göre komisyon, “Türk devletinin olağanüstü hal durumlarında kamu görevlileri üzerinde bir takdir yetkisinin olduğu kabul edilse bile bu mantık özel tüzel kişilerin listeler marifetiyle tasfiyeleri için kullanılamaz; özel/tüzel kişilerle ilgili alınan önlemlere idari inceleme yolunu kapatmanın haklı gösterilmesi çok zordur” ifadeleriyle savunma almadan kurumları ortadan kaldırmanın hiçbir haklı gerekçesi olmayacağına vurgu yapıyor.

Venedik Komisyonu, hak ve hukuk ihlalleriyle ilgili olarak AKP hükümetine çağrı yaptığı kadar, Anayasa Mahkemesi’ne de uyarılarda bulunuyor. Raporda AYM’nin biran önce bu hususta tavrını belirlemesi isteniyor: “Venedik Komisyonu olarak Anayasa Mahkemesi’nin bu soruları acil olarak değerlendirmeye ve yetki ve zamanaşımı süreleri ile ilgili pilot kararlar almaya çağırıyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin bu husustaki rolü bireysel önlemlerin anayasaya uygunluğunu teyit anlamında hayati derecede önemlidir”

VENEDİK KOMİSYONU’NUN BU HUSUSTA YAPTIĞI DİĞER UYARILAR ŞÖYLE:

İHRAÇ KRİTERLERİ ŞEFFAF VE RESMİ DEĞİL

– İhraç gerekçeleri ve kriterleri şeffaf ve resmi değil.

– Kamu görevlisi disiplin kurallarını bilmeli ve bunlar açıkça kendisine bildirilmelidir. Devlet kendisi Gülen ve kurumları ile işbirliğini yaptığını kabul etmiş olsa bile hukuk devletinde bir örgütün terör örgütü olduğunun adil yargılama ile yargı kararı ile tespit edilmiş olması gerekir.

– Yine (Devlet memurunun yapıyla ilişiğini kesmesi için nihai yargısal karar gerekmeyeceği kabul edilse de) hükümet tarih olarak 17/25 Aralık 2013 u esas alırken, MGK kararı müphem ifadeler ile 30 Ekim 2014’te çıkmış iken, AYM ise 4 Ağustos 2016’daki kararı ile tavrını göstermiş iken kamu görevlisinin bu yapıyla ilişkisini kesmesi gereken tarih hangisi olacak bu net şekilde belirlenmeden adil karar verilemez.

– Hükümet en kısa sürede bu konuda tutumunu netleştirmeli Türk yargısı da bunu denetlemelidir.

– Üyelik, irtibat, iltisak, bağlantı gibi geniş takdir yetkisi veren terimler sorunlu: Kamu görevlisi ancak demokratik yasal düzene sadakatinde şüphe uyandıracak ciddi şüphe göstergeleri olması durumunda ihraç edilebilmeli.

– AYM iki üyesini ihraç kararından hiçbir delil göstermemiştir, aynı yaklaşım onbinlerce kamu görevlisinin ihracında da var. HSYK da aynı şekile hakimleri ihraç etti. Karar eklerinde isim listeleri dışında onları bağlayan gerekçe ve deliller yok. Bu durum kararların yargısal denetimini imkansız kılacak nitelikte.

– Kişiler hakkında idari ihraç süreci yok, ihraç edilenlerin haklarındaki delilleri bilme hakları engelleniyor.

– Kararlarda gerekçe ve kişi bazında delillendirme yok.

– İhraç kriterlerinin aynısı ile ceza soruşturması yapılıyor. Tutuklama ve mahkumiyet için yüksek standartta delil gerekir, kişinin örgütün amaç ve yöntemini bildiği ve isteyerek dahil olduğu ispatlanmadan mahkum edilemez.

[Erman Yalaz] 16.12.2016 [TR724]

Beşiktaş eyleminde ‘derin devlet’ izleri [Haber-İnceleme: Kemal Devran]

Beşiktaş’ta 37’si polis 44 kişinin katledildiği 150’den fazla kişinin yaralandığı terör saldırısı, bir kez daha ‘derin devlet’ tartışmalarını gündeme getirdi. Saldırıyı ‘kapalı kutu’ bir terör örgütü olan TAK’ın üstlenmesi, ardından İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın saldırıda kullanılan bombalarla ilgili açıklaması, bu kuşkuyu arttırdı.

Çalışkan, emniyetin tespit ettiği RDX, PETN ve TNT’den oluşan bomba düzeneğinin ancak ‘askerî envanterde’ bulunabileceğine işaret ederek, “Bunlar fabrikasyon tipi patlayıcılar. Yani bir devlet envanterine kayıtlı olması gerekiyor. Rahat bulunabilecek patlayıcılar değil. Bu da arkasında devlet desteği olduğunu gösteriyor” sözlerini kullandı.

Bu arada Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, bir TV programında Beşiktaş saldırganının ‘Suriye’den geldiğini’ duyurdu. ‘Sınır güvenliğini sağlamak adına’ Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’ye girdiğini ve günlerdir orada çatıştığını ise TV programındaki gazetecilerden hiçbiri sormadı elbette.

Bütün bu işaretler, saldırının tıpkı daha önceki terör saldırılarında olduğu gibi farklı amaçlarla kullanılacağı beklentisi oluşturdu. Suriye’ye yapılacak daha büyük bir müdahalenin zemini bu saldırı ile sağlanabilir. Ancak öte yandan, ‘derin devlet’ izlerini takip etmek, daha farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

DERİN GÜÇLERİN KULLANDIĞI ÖRGÜT: TAK

Emniyet Müdürü’nün ‘arkasında devlet desteği olduğunu’ söylediği eylemi üstlenen TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) mercek altına alındığında ilginç bir fotoğraf çıkıyor ortaya. Üçüncü KCK iddianamesinde yer alan bir ‘gizli tanık’ ifadesinde, “PKK hiçbir zaman derin devletten habersiz iş yapmamıştır” deniliyordu.

Gizli tanık, devamında şöyle konuşmuştu: “PKK’nın TAK’ı kendisinden ayrı gibi gösterme çabası, derin devletin elini güçlendirmek içindir. TAK’ın yönetim kadrosu da militanları da tamamen PKK’ya aittir. TAK, derin eylemleri üstlenmek için uydurulmuş tabela isimdir, paravan şirkettir.”

Derin devletin yönlendirdiği TAK, son 1 yılda kritik gündemlerin arkasından düzenlediği 8 ayrı bombalı saldırıda 133 kişinin canına kıydı. Yüzlerce insanı da yaraladı. Amaçlarını ‘intikam’ olarak ortaya koyan TAK’la ilgili bugüne kadar adam akıllı bir soruşturma yapılmadı. TAK, PKK’nın savaş tarzını ‘hümanist’ bulduğunu ve savaşı Türkiye’nin her yerine yaymak gerektiğini savunuyordu. Ancak son bir yılda Türkiye’de rahat rahat eylem yapabilen TAK’ın kadrosuna ve işleyişine dair bildiklerimiz hayli sınırlı.

AVRASYACILAR İŞ BAŞINDA

Bu sırada bir başka ilginç açıklama daha geldi. Bugün tamamı tahliye edilmiş olan Ergenekon örgütü hakkında kitaplar yazan, derin devletle mücadele edilmesi gerektiğini savunan AKP milletvekili Şamil Tayyar artık farklı düşünüyordu. Tayyar geldiği noktayı A Haber’de, katıldığı programda şöyle açıkladı:

“Derin devlet kötü bir şey değil. Türkiye gibi bu zor coğrafyada bir ülkenin mutlaka derin devletinin olması lazımdır. (…) Şimdi diyoruz ki, Türkiye’de yeni bir derin devlet oluşturulacak. Bunlar milletten emir alacak.”

Tayyar’ı buna ikna eden nedir bilinmez. Ancak bir süredir çeşitli görüşlerden gazeteciler, AKP ile Ergenekon arasında bir ittifak olduğunu açıkça söylüyor. Bu ittifakın içinde yer alan isimlerin Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve siyasî görüşleri ona yakın bir grup emekli asker olduğu ileri sürülüyor. 2000’lerin başındaki Avrasya grubunun sözcüsü eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın da bu kampta olduğu düşünülüyor.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Aydın Engin, 10 Mart 2014’te T24’teki yazısında Ergenekon ve Balyoz sanıklarının tahliyeleri karşısında şunları yazmıştı:

“Son tahliyeleri ise hukuk devletine uygun bir adım olarak değil, dünkü can düşmanları ile elele tutuşup Cemaatı köşeye sıkıştırmak isteyen AKP ile pabucun pahalı olduğunu görüp siyasal islamcı parti ile barış çubuğu tüttürmeyi yeğleyen dünün darbecilerinin zoraki nikahı olarak değerlendirmek bana daha doğru geliyor.”

BEŞİKTAŞ EYLEMİ VE İDAM SLOGANLARI

Beşiktaş saldırısından sonra ilginç bir kulis yazısı da Murat Yetkin’den geldi. Daha öncesinde “Ankara’da ürperten senaryo” başlığı ile Türkiye’de hem rejimi hem de ülkenin Batı ile iki yüz yıllık ilişkileri sonlandıracak Türkiye’yi dünya ekonomik sisteminden çıkartacak bir senaryonun konuşulduğunu yazmıştı Yetkin.

Yetkin’e göre Ankara’daki ‘lobi faaliyetinin’ hedefleri şöyle özetlenebilir:

“İdam cezasını geri getirelim, Avrupa Birliği (AB) Türkiye’yle ilişkileri keser. Böylece hem ilişkiyi kesen biz olmayız, hem de AB’nin demokrasi-insan hakları çerçevesinin bağlayıcılığından kurtuluruz. Borsa çökebilir. Bu da yönetiminizi zaten ‘bizden olmayan’ büyük şirketlerin ve yabancı sermayenin baskısından kurtarır. ABD ve NATO taleplerini kendi çıkarlarımızın pazarlığını yaparak kabul edelim. Bu da yönetiminize Batı’dan gelecek tepkilerin lafta kalmasını sağlar. Bu arada Başkanlık sistemi için daha güçlü bastırıp alın. Kendi iktidarınızda gerekirse Kürt sorunu dâhil ülke sorunlarını siz çözmüş olursunuz.”

Beşiktaş eyleminden sonra ise tecrübeli gazeteci Avrasya lobisinin ve ‘ürperten senaryo’nun güç kazandığını iddia etti. Özellikle de şehit polis cenazelerinde yükselen idam sloganlarını hatırlattı. Avrasyacı grubun Cumhurbaşkanı’na ‘doğrudan temas edebildiğini’ söyledi.

Son terör saldırılarına, idam taleplerine ve başkanlık rejimi tartışmalarına bir de bu gözle bakmak gerekiyor.

[Kemal Devran] 16.12.2016 [TR724]