Piyasalar artık krizin ne zaman geleceğinden ziyade nereden geleceğine odaklanmış durumda. 2001 krizi malum bankalar üzerinden derinleşti.
Sadece marka değeri bile milyonlarca dolar edecek olan Pamukbank, Demirbank gibi pek çok banka battı, bir kısmı da direkten döndü.
Devlet garantisi olduğu için on milyarlarca dolarlık zarar kamunun sırtına yüklendi. İhlas Finans örneğinde olduğu gibi o dönemin yaraları bugün bile kanamaya devam ediyor.
Amerika’da Bill Clinton dönemi için yaygınca kabul edilen bir ekonomik yaklaşım vardır. İnternet sektöründe yaşanan büyük ivme küresel krizi en az 10 yıl ötelediği savunulur. 2008 küresel krizi kastediliyor.
Türkiye için de benzer bir yaklaşım geliştirilebilir mi?
İthalatın ihracatından çok fazla ise, bizim gibi ülkelerde bir cari açığın çevrilmesi ya borçla yada sıcak para ile olur. AKP geçen 16 senede dış borç stoğunu 4 kat büyüterek 450 milyar dolara çıkarttı. Yetmedi her yıl yaklaşık 50 milyar dolarlık bir sıcak para ekonomiyi fonluyor.
‘İç piyasadaki hareketlilik nasıl sağlanıyor?’ sorusuna cevap aradığımızda 2006 yılından bu yana konut sektöründeki canlılığın piyasaları domine ettiğini söyleyebiliriz. Müteahhitler son 10 sene altın dönemini yaşadı.
Herkes sektörün cazibesine kapılınca en büyük illerimizden en küçük ilçelere kadar büyüklü küçüklü müteahhit ordularımız oldu. 1980’lerde tekstil sektörü ile büyüyen iş adamlarının hemen hepsi inşaat sektörüne yöneldi.
20 yıldır krizlerle baskılanan sektörde büyük bir talep patlaması yaşandı. Özellikle enflasyonun tek haneli rakamlara inmesi ve 10 yıllık düşük faizli konut kredilerinin başlaması ile konut üretimi ve satışları tarihinde görmediği rakamlara erişti. İlk yıllarda sektör çok tatlı karlar elde etti. Bire üç bire dört gibi anormal karlardan söz ediliyor.
Bu dönemin hiç bitmeyeceğini sanan sektör sakinleri durmayı beceremeyince şu anda 1,5-2 milyon civarında konut hazır halde satılmayı bekliyor. Ancak talepte korkutucu bir düşüş var. Özellikle Araplar Türkiye’den elini eteğini çekince daireleri elden çıkarmak imkansız hale geldi.
Bankalar artık uzun vadeli konut kredisi vermediği gibi konut faizleri de eski cazibesini kaybetti. Konut projelerinin borçlanılarak finanse edildiğini hesaba kattığımızda inşaat sektörünün bir korku tüneline girdiğini söylemek mübalağa sayılmaz.
Masayı devirmek her iki tarafında işine gelmediği için şimdilik diplomatik dil kullanılıyor. Hatta sektörün en yetkili isimleri bile papatya falı açmaya bile başlamışlar. Önce hangi iş adamının iflasını açıklayacağı konusunda.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz; 2001 krizinde en zayıf halka finans piyasalarıydı. Şimdi ise en zayıf halka konut sektörü görünüyor.
[Harun Odabaşı] 26.3.2018 [KronosHaber.com]
İhanet [Mahmut Akpınar]
Diktatörlerin ve demogogların en çok sevdiği şey yuvarlak, hamasi laflardır. Sınırları belli, iyi tanımlanmış, ölçüleri ortaya konan şeylerden hoşlanmazlar. Hele evrensel tanımı olan şeylerden hiç hazzetmezler. Çünkü işlerine yaramaz; aksine engel olur, sınırlar. Onlara diledikleri şekilde kullanıp esnetebilecekleri kelimeler, kavramlar lazımdır.
“Vatan için!” kavramını, istismar etmek istedikleri her şeyde kullanır, sonuna kadar sündürürler. “İhanet” ise tarihin her döneminde diktatörlerin favori kavramıdır. Zira bütün düşmanlıkları, cinayetleri, zulümleri, intikamlarını, tasfiyeleri bu kavramı kullanarak icra ederler. Toplumda ne olduğu açıklanmayan, sınırları bilinmeyen ama herkesin itham edilmekten korktuğu acı-ağır bir suçlamadır ihanet. Hırsızlık, cinayet, yalan, tecavüz, rüşvet, gasp… bunların hepsi bütün din ve hukuk sistemlerinde tanımlanmış ve aynı anlama gelen objektif suçlardır. Ama “ihanet” siyasi bir kavramdır. İhanet ithamında yapılan işin ne olduğundan, fiilden çok güçle, otorite ile ilgisine bakılır. Aynı fiili diktatör için yaparsan “kahraman”, diktatöre karşı yaparsan “hain” olursun. Sorun eylem-fiil değil, kime karşı yapıldığıdır. Mesela diktatör için muhalif birisini öldürürsen, döversen, gasp edersen “vatan sevdalısı”, “kahraman” olurken; milletin malını çalanları ortaya çıkarır, yolsuzları ifşa eder, hatta diktatöre zor soru sorarsan “vatan haini” olursun. İhanet her dönemde subjektif, güce göre tanımlanan bir kavram olagelmiştir.
İhanet lafının öne çıktığı zamanlar hak ve adalet kavramının kaybolduğu, hukukun öldüğü, diktatörlerin etkin olduğu zamanlardır. İhanet ve adalet kavramları birbirinin rağmına çalışır; eski dille aralarında “makusen mütenasip” bir bağ vardır. Adalet azaldıkça ihanet daha sık kullanılır, daha çok öne çıkmaya, konuşulmaya başlanır. Bir toplumda ihanet ne kadar çok kullanılıyorsa adalet-hukuk o kadar tükenmiş demektir. Çünkü somut bir eylem, genel-geçer suç tanımı olmadan insanlar cezalandırılmak isteniyordur. Adalet ve hukukun etkin olduğu ortamlarda ise ihanet gibi kaypak, esnek, her yere çekilebilen kavramlar değil; sınırları çizilebilen, tanımlanabilen ve herkesçe kabul gören kavramlar, somut suçlar bahse konu yapılır. İhanet hukuk adamlarınca değil, ideolojiler ve onların militanlarınca kullanılır. Hukuk urbası giymiş kişiler bu kavramı kullanıyorsa hukuk militanlaşmış demektir.
Ama diktatörlük bir nevi kitleleri hipnoz, toplum sihirbazlığı, milleti susturmaya ve sindirmeye yönelik hokkabazlık olduğu için diktatörler bu lastikli kavramları, özellikle de “vatan” ve “ihanet” kelimelerini çok iyi kullanırlar. Din ve dini söylemler bu iki kavrama kıvamında katılırsa malzemeyi fevkalade güçlendirir. Vatanla ilgili kavramlara dini katarsanız müthiş bir hamaset, coşku, sorgulanmazlık, örtbas etme yeteneği elde edersiniz. Eğer dini terimleri “ihanet” kavramıyla birlikte kullanırsanız hedef yapacağınız kesimlere karşı muazzam bir nefret, düşmanlık üretirsiniz. İhanetle dini, maneviyatı bir arada kullanınca ilkelliğe, zulme, cinayetlere ibadet neşvesi kazandırmak mümkün olur.
Toplumlar, özellikle de bireyler bu iki kavram karşısında savunmasızdır. “Vatan” derseniz geriye kalan her şeyin teferruat olduğu işlenmiştir beyinlere. “İhanet”le suçlanan birisine artık savunma alanı bırakılmamıştır. Hele medya desteğinde kampanyalar yürütülüyorsa, ithamlar-iftiralar kişilerin/kesimlerin üzerine boca ediliyorsa kitlelere düşünme fırsatı kalmaz. Erdemli olanlar susup oturmaya mecbur edilir. Çığırtkan, şuursuz kitleler ise hedef yapılanlar için üretilen iftiralara-ithamlara koro halinde katılmaya zorlanır. Araştırma inceleme becerisi olmayan, düşünme melekesi yiten kalabalıklara yuh çekmek ve alkış tutmak dışında seçenek bırakılmaz.
Türkiye maalesef böyle bir ortamda yaşıyor şu anda. Esnek, yuvarlak kavramlar üzerinden kamuoyu oluşturuluyor, insanlar her gün tekrar edilen söylemlerle bir yerlere sürükleniyor. Olaylar, yorumlar o kadar hızlı akıyor ki sokaktaki ortalama insan düşünmeye fırsat bulamıyor. Sorgulayacak, irdeleyecek insanlar tamamen susturulduğu için toplumdan bunu beklemek de abesle iştigal.
Bir adam çıkıyor ve kendisine muhalif herkesi “hain”, “ajan”, “komünist”, “dinsiz”, “dış güçlerin ajanı” vs diye itham ediyor. Hiçbir delil, belge ibraz etme ihtiyacı duymadan ve sürekli aynı suçlamaları farklı farklı kişilere, kesimlere yöneltiyor. Onları hem devlet eliyle eziyor, hem de topluma linç ettiriyor.
İhanet kavramı belki savaş halinde iken kendi cephesinin sırlarını, bilgilerini karşı tarafa satan için kullanılabilir. Savaş hali dışında hukuki çerçeve içine alınabilecek bir hali yoktur ihanet kavramının. Eğer ihanet birileri için kullanılacak ise bu:
Ama ömrü boyunca öğrenci yetiştirme dışında işi olmamış, hiçbir sabıkası olmayan, binlerce okul açan, ülkenin dürüst insanlarına karşı “ihanet” kavramını tutkallayıp atsanız dahi yapışmaz. “İhanet” ve “terör” gibi kavramlar okulla, eğitimle, insan yetiştirmekle, dünyaya ülkeyi tanıtmakla, ülke insanını dünyaya açmakla bir adada olmaz. Fakat bu güzel insanların ürettiği her şeyi imha etmek, açtığı eğitim kurumlarını kapatmak için milletin parasını, devletin gücünü ülke ülke gezerek harcayanlar ülkenin geleceğine ihanet ediyorlar.
Bugün kuru gürültünün kalabalığın ve onca kabalığın içinde anlaşılmasa da ortalık aydınlanınca tarih de insanlar da kimin ihanet içinde olduğunu, kimlerin vatansever olduğunu görecektir. Ne var ki şu an ortalık toz duman. Bir Arap atasözünde geçtiği üzere kimin ata kimin eşeğe bindiğinin belli olması için toz dumanın az durulması lazım. Kendini “suçlu” veya “kahraman” görmek çok erken. Ortam fazlasıyla gri, belirsiz. Bir karara ve kanaate varmak için tozun dumanın yatışmasını ve bir görüş ufku oluşmasını beklemek lazım.
[Mahmut Akpınar] 27.3.2018 [Tr724]
“Vatan için!” kavramını, istismar etmek istedikleri her şeyde kullanır, sonuna kadar sündürürler. “İhanet” ise tarihin her döneminde diktatörlerin favori kavramıdır. Zira bütün düşmanlıkları, cinayetleri, zulümleri, intikamlarını, tasfiyeleri bu kavramı kullanarak icra ederler. Toplumda ne olduğu açıklanmayan, sınırları bilinmeyen ama herkesin itham edilmekten korktuğu acı-ağır bir suçlamadır ihanet. Hırsızlık, cinayet, yalan, tecavüz, rüşvet, gasp… bunların hepsi bütün din ve hukuk sistemlerinde tanımlanmış ve aynı anlama gelen objektif suçlardır. Ama “ihanet” siyasi bir kavramdır. İhanet ithamında yapılan işin ne olduğundan, fiilden çok güçle, otorite ile ilgisine bakılır. Aynı fiili diktatör için yaparsan “kahraman”, diktatöre karşı yaparsan “hain” olursun. Sorun eylem-fiil değil, kime karşı yapıldığıdır. Mesela diktatör için muhalif birisini öldürürsen, döversen, gasp edersen “vatan sevdalısı”, “kahraman” olurken; milletin malını çalanları ortaya çıkarır, yolsuzları ifşa eder, hatta diktatöre zor soru sorarsan “vatan haini” olursun. İhanet her dönemde subjektif, güce göre tanımlanan bir kavram olagelmiştir.
İhanet lafının öne çıktığı zamanlar hak ve adalet kavramının kaybolduğu, hukukun öldüğü, diktatörlerin etkin olduğu zamanlardır. İhanet ve adalet kavramları birbirinin rağmına çalışır; eski dille aralarında “makusen mütenasip” bir bağ vardır. Adalet azaldıkça ihanet daha sık kullanılır, daha çok öne çıkmaya, konuşulmaya başlanır. Bir toplumda ihanet ne kadar çok kullanılıyorsa adalet-hukuk o kadar tükenmiş demektir. Çünkü somut bir eylem, genel-geçer suç tanımı olmadan insanlar cezalandırılmak isteniyordur. Adalet ve hukukun etkin olduğu ortamlarda ise ihanet gibi kaypak, esnek, her yere çekilebilen kavramlar değil; sınırları çizilebilen, tanımlanabilen ve herkesçe kabul gören kavramlar, somut suçlar bahse konu yapılır. İhanet hukuk adamlarınca değil, ideolojiler ve onların militanlarınca kullanılır. Hukuk urbası giymiş kişiler bu kavramı kullanıyorsa hukuk militanlaşmış demektir.
Ama diktatörlük bir nevi kitleleri hipnoz, toplum sihirbazlığı, milleti susturmaya ve sindirmeye yönelik hokkabazlık olduğu için diktatörler bu lastikli kavramları, özellikle de “vatan” ve “ihanet” kelimelerini çok iyi kullanırlar. Din ve dini söylemler bu iki kavrama kıvamında katılırsa malzemeyi fevkalade güçlendirir. Vatanla ilgili kavramlara dini katarsanız müthiş bir hamaset, coşku, sorgulanmazlık, örtbas etme yeteneği elde edersiniz. Eğer dini terimleri “ihanet” kavramıyla birlikte kullanırsanız hedef yapacağınız kesimlere karşı muazzam bir nefret, düşmanlık üretirsiniz. İhanetle dini, maneviyatı bir arada kullanınca ilkelliğe, zulme, cinayetlere ibadet neşvesi kazandırmak mümkün olur.
Toplumlar, özellikle de bireyler bu iki kavram karşısında savunmasızdır. “Vatan” derseniz geriye kalan her şeyin teferruat olduğu işlenmiştir beyinlere. “İhanet”le suçlanan birisine artık savunma alanı bırakılmamıştır. Hele medya desteğinde kampanyalar yürütülüyorsa, ithamlar-iftiralar kişilerin/kesimlerin üzerine boca ediliyorsa kitlelere düşünme fırsatı kalmaz. Erdemli olanlar susup oturmaya mecbur edilir. Çığırtkan, şuursuz kitleler ise hedef yapılanlar için üretilen iftiralara-ithamlara koro halinde katılmaya zorlanır. Araştırma inceleme becerisi olmayan, düşünme melekesi yiten kalabalıklara yuh çekmek ve alkış tutmak dışında seçenek bırakılmaz.
Türkiye maalesef böyle bir ortamda yaşıyor şu anda. Esnek, yuvarlak kavramlar üzerinden kamuoyu oluşturuluyor, insanlar her gün tekrar edilen söylemlerle bir yerlere sürükleniyor. Olaylar, yorumlar o kadar hızlı akıyor ki sokaktaki ortalama insan düşünmeye fırsat bulamıyor. Sorgulayacak, irdeleyecek insanlar tamamen susturulduğu için toplumdan bunu beklemek de abesle iştigal.
Bir adam çıkıyor ve kendisine muhalif herkesi “hain”, “ajan”, “komünist”, “dinsiz”, “dış güçlerin ajanı” vs diye itham ediyor. Hiçbir delil, belge ibraz etme ihtiyacı duymadan ve sürekli aynı suçlamaları farklı farklı kişilere, kesimlere yöneltiyor. Onları hem devlet eliyle eziyor, hem de topluma linç ettiriyor.
İhanet kavramı belki savaş halinde iken kendi cephesinin sırlarını, bilgilerini karşı tarafa satan için kullanılabilir. Savaş hali dışında hukuki çerçeve içine alınabilecek bir hali yoktur ihanet kavramının. Eğer ihanet birileri için kullanılacak ise bu:
- Milletin malını ve kaynaklarını israf ve çarçur edip bitirenler için
- Milleti kendi iktidarı hesabına kandıranlar için
- Ülkede ekonomiyi bitirip kaynakları tüketenler için
- Devletin itibarını bütün dünyada beş paralık edenler için
- Kendi ikbali için milletin evladını cephelere sürüp öldürenler için
- Eğitim sisteminin köküne kibrit suyu dökenler, savunma sanayini çökertenler, tarımı öldürenler, hayvancılığı dışa bağımlı hale getirenler için
- Seçim kazanacağım diye ülkeyi kan gölüne çevirip çatışma çıkaran, yüzlerce insanın öldüğü patlama sonrası: “bu patlama oylarımızı artırdı” diyenler için
- Eline Kur’an alıp seçim meydanlarında sallayan ve istismar edenler için
- Kolunu şehit cenazesine dayayıp siyasi nutuk atanlar için
- Camileri siyasetin kürsüsü, imamları parti propagandisti, Diyaneti parti teşkilatı yapanlar için
- TSK’yı bitirip kişisel siyasete şebek haline getirenler için
- Aydınları, gazetecileri, bilim insanlarını işten atan veya hapislere dolduran, ülkenin insan kaynaklarını biçenler için
- Bebekli kadınlara, 80’lik yaşlı insanlara kadar insanlara zulmedenler için
- Milleti din, dil, ırk, inanç mezhep açısından bölüp iktidarını o zemine oturtanlar ve: “o Alevi”, “bu Ermeni” diye nefret saçanlar için
- Adi suçluların hepsini sokaklara salıp suç patlamasına sebep olanlar için
- Din, Allah diye diye ahlakı dini bitirip, çocuk tecavüzlerini kitlesel hale getirenler, uyuşturucuyu, alkolü ilkokul düzeyine kadar indirenler vb. için kullanılabilir.
Ama ömrü boyunca öğrenci yetiştirme dışında işi olmamış, hiçbir sabıkası olmayan, binlerce okul açan, ülkenin dürüst insanlarına karşı “ihanet” kavramını tutkallayıp atsanız dahi yapışmaz. “İhanet” ve “terör” gibi kavramlar okulla, eğitimle, insan yetiştirmekle, dünyaya ülkeyi tanıtmakla, ülke insanını dünyaya açmakla bir adada olmaz. Fakat bu güzel insanların ürettiği her şeyi imha etmek, açtığı eğitim kurumlarını kapatmak için milletin parasını, devletin gücünü ülke ülke gezerek harcayanlar ülkenin geleceğine ihanet ediyorlar.
Bugün kuru gürültünün kalabalığın ve onca kabalığın içinde anlaşılmasa da ortalık aydınlanınca tarih de insanlar da kimin ihanet içinde olduğunu, kimlerin vatansever olduğunu görecektir. Ne var ki şu an ortalık toz duman. Bir Arap atasözünde geçtiği üzere kimin ata kimin eşeğe bindiğinin belli olması için toz dumanın az durulması lazım. Kendini “suçlu” veya “kahraman” görmek çok erken. Ortam fazlasıyla gri, belirsiz. Bir karara ve kanaate varmak için tozun dumanın yatışmasını ve bir görüş ufku oluşmasını beklemek lazım.
[Mahmut Akpınar] 27.3.2018 [Tr724]
Biriken bu gaz diktaya mı evrilecek başka karışıklıklara mı? [Tarık Toros]
Ülkeden ayrıldığım güne kadar…
Her gün gazete bayiine veya markete uğrar, 4-5 gazete alırdım.
5 TL bile tutmazdı.
Bazı zamanlar akşamları arabamla çıkıp kalan gazeteleri de topladığım olmuştur.
Niye?
Damdan düşmüştük çünkü.
Gazetelerin tiraja, satış gelirine ihtiyacı vardı.
Reklam alamıyorlardı.
Reklam veren, otomatikman mim’leniyordu.
***
Bizim sitenin şarküterisine uğrardım mesela:
O günlerde yazdığım ÖZGÜR DÜŞÜNCE gazetesi yoktu.
Bir iki kere sorduktan sonra, gazetelerin arasında bir tane nüshasını görünce çok sevinmiştim.
Üç beş gün onu düzenli olarak aldım.
Bazen benden önce davranıp alan oluyordu, seviniyordum.
Sonra şarküterideki gazete sayısı 2’ye çıktı.
Bazı akşamlar ikisini de aldığım oluyordu.
Derken sayı 3’e çıktı.
Ben aldıkça bırakılan nüsha sayısı bir artıyordu.
Bu iş böyledir.
Okur gazetesini talep ederse, benim gibi İstanbul’un dış mahallesinde dahi otursa oraya gazete bırakılır.
***
Doğan Medya Grubu satıldı diye okurun çok üzüldüğünü, habere açlığını gidermek için çare aradığını sanmıyorum.
Satışın resmen açıklandığı 22 Mart Perşembe günü itibariyle tiraj raporuna göre, Hürriyet 313 binle ilk sırada.
Ülkenin en çok satan gazetesi.
Okurlarının binde biri Hürriyet binasına gidip “ne oluyor arkadaş” diye sordu mu?
Hayır.
On binde biri, 30 kişi bile gitmedi.
Posta’nın tirajı 224 bin.
Giden oldu mu, Posta’nın Trump Towers kulelerindeki merkezine?
Yarın, Allah gecinden versin, Sözcü için de aynısı olacak.
***
Biz kapanırken, İstanbul’daki binlerce okurumuz izleyicimiz binamızın önündeydi.
Ne kadar gurur duysak az.
***
Millet olarak okur-yazar değiliz.
Bu yönde bir bilinç oluşmadı bizim topraklarda.
Oluşacağı da yok.
Profil, potansiyel bu.
Öyle olunca, elinde kumanda, anca söyleniyor.
Daha doğrusu, önce söyleniyor, sonra ekrandakine inanıyor.
Okur yazarımız yok ama yüzde 80 ya da fazlası TV seyircisi.
Günlük ortalama ekran başında geçen süre en az 4-5 saat.
***
Gazeteci Alican Uludağ cumartesi günü (24 Mart 2018) tweet’lemiş:
“Hafta içi yetmiyormuş gibi hafta sonları da siyasetçiler hiç susmuyor. TV’yi açıyorsunuz bağıran bir ses. Konuşmuyorlar, resmen bağırıyorlar. Çin işkencesi gibi. Bari tatil günleri konuşmayın da insanların beyni dinlensin. Bugün 12:00’de Binali Yıldırım konuştu, 12:30’da ise Erdoğan Samsun’da. Saat 14:00 oldu, Başbakan Yıldırım yine konuşmaya başladı. 15:00’te bu kez Erdoğan konuşacak. 17:30’da kapanışı Yıldırım yapacak. Bir günde 5 konuşma. Ve TV’ler tümünü canlı yayınlıyor.”
***
Biz gazeteciliği, egemen siyasete ve mayası belli olan topluma rağmen yaptık.
Ceketimizi alıp çıkarken de gözümüz arkada kalmadı.
Görevimizi son ana kadar bi hakkın yapmış olmanın iç huzuru vardı.
Bunun şimdi anlaşılıyor olup olmaması mühim değil.
Hem…
Gün gelip bir şeyler anlaşılmasın artık yani.
Anı kitabımıza malzeme toplamıyoruz sonuçta.
***
Günlük olayları yorumlamayı bırakalı çok oldu.
Önünüze düşüyor.
Kırşehir’in valisi, başında fes, ucu çatallı Zülfikar kılıcını sallayarak vilayet balkonunda aşağıdaki ahaliye hitap ediyor.
AKP Aydın il başkanlığına adaylığını açıklayan, yaka mendiline kadar “grand tuvalet” giyinmiş kişisi, basın toplantısında vücuduna kefen sarıp öyle poz veriyor.
İstiklal Marşı’nın okunma formu değişmiş, başını İsmet Özel’in çektiği bir koro dahil, onlarcası dolaşımda.
Hadi neyse derken… Marşla tarikat zikri çekilirken de bir video düşmesin mi..!
***
Bunları paylaşanlar, “ülke değil bildiğin tımarhane” notu düşüyor.
“Tımarhane” demem.
Diyeceğim şu.
28 Şubat sürecinde;
-Parti kapatmak,
-Eğitim sistemini değiştirmek,
-İçeri adam tıkmak,
-Yaptıklarını izah etmek için gerekçe arayanlar…
Bugünlere bakıp malzeme bolluğundan şaşkındırlar, herhalde.
Ne çare, sürece destek veriyorlar.
Yargının altın çağını yaşadığını düşünüyorlar, “iç ve dış mihraklar” hikayelerinde AKP rejiminin firesiz arkasındalar.
***
Çok alamet belirdi vesselam.
Ülkem ve içinde yaşayanlar için çok üzgünüm.
Biriken bu gaz, diktaya mı evrilecek, başka karışıklıklara mı, kestiremiyorum.
Sağlıklı tahmin yapabilene rastlamadım.
İyimser olana da.
[Tarık Toros] 27.3.2018 [Tr724]
Her gün gazete bayiine veya markete uğrar, 4-5 gazete alırdım.
5 TL bile tutmazdı.
Bazı zamanlar akşamları arabamla çıkıp kalan gazeteleri de topladığım olmuştur.
Niye?
Damdan düşmüştük çünkü.
Gazetelerin tiraja, satış gelirine ihtiyacı vardı.
Reklam alamıyorlardı.
Reklam veren, otomatikman mim’leniyordu.
***
Bizim sitenin şarküterisine uğrardım mesela:
O günlerde yazdığım ÖZGÜR DÜŞÜNCE gazetesi yoktu.
Bir iki kere sorduktan sonra, gazetelerin arasında bir tane nüshasını görünce çok sevinmiştim.
Üç beş gün onu düzenli olarak aldım.
Bazen benden önce davranıp alan oluyordu, seviniyordum.
Sonra şarküterideki gazete sayısı 2’ye çıktı.
Bazı akşamlar ikisini de aldığım oluyordu.
Derken sayı 3’e çıktı.
Ben aldıkça bırakılan nüsha sayısı bir artıyordu.
Bu iş böyledir.
Okur gazetesini talep ederse, benim gibi İstanbul’un dış mahallesinde dahi otursa oraya gazete bırakılır.
***
Doğan Medya Grubu satıldı diye okurun çok üzüldüğünü, habere açlığını gidermek için çare aradığını sanmıyorum.
Satışın resmen açıklandığı 22 Mart Perşembe günü itibariyle tiraj raporuna göre, Hürriyet 313 binle ilk sırada.
Ülkenin en çok satan gazetesi.
Okurlarının binde biri Hürriyet binasına gidip “ne oluyor arkadaş” diye sordu mu?
Hayır.
On binde biri, 30 kişi bile gitmedi.
Posta’nın tirajı 224 bin.
Giden oldu mu, Posta’nın Trump Towers kulelerindeki merkezine?
Yarın, Allah gecinden versin, Sözcü için de aynısı olacak.
***
Biz kapanırken, İstanbul’daki binlerce okurumuz izleyicimiz binamızın önündeydi.
Ne kadar gurur duysak az.
***
Millet olarak okur-yazar değiliz.
Bu yönde bir bilinç oluşmadı bizim topraklarda.
Oluşacağı da yok.
Profil, potansiyel bu.
Öyle olunca, elinde kumanda, anca söyleniyor.
Daha doğrusu, önce söyleniyor, sonra ekrandakine inanıyor.
Okur yazarımız yok ama yüzde 80 ya da fazlası TV seyircisi.
Günlük ortalama ekran başında geçen süre en az 4-5 saat.
***
Gazeteci Alican Uludağ cumartesi günü (24 Mart 2018) tweet’lemiş:
“Hafta içi yetmiyormuş gibi hafta sonları da siyasetçiler hiç susmuyor. TV’yi açıyorsunuz bağıran bir ses. Konuşmuyorlar, resmen bağırıyorlar. Çin işkencesi gibi. Bari tatil günleri konuşmayın da insanların beyni dinlensin. Bugün 12:00’de Binali Yıldırım konuştu, 12:30’da ise Erdoğan Samsun’da. Saat 14:00 oldu, Başbakan Yıldırım yine konuşmaya başladı. 15:00’te bu kez Erdoğan konuşacak. 17:30’da kapanışı Yıldırım yapacak. Bir günde 5 konuşma. Ve TV’ler tümünü canlı yayınlıyor.”
***
Biz gazeteciliği, egemen siyasete ve mayası belli olan topluma rağmen yaptık.
Ceketimizi alıp çıkarken de gözümüz arkada kalmadı.
Görevimizi son ana kadar bi hakkın yapmış olmanın iç huzuru vardı.
Bunun şimdi anlaşılıyor olup olmaması mühim değil.
Hem…
Gün gelip bir şeyler anlaşılmasın artık yani.
Anı kitabımıza malzeme toplamıyoruz sonuçta.
***
Günlük olayları yorumlamayı bırakalı çok oldu.
Önünüze düşüyor.
Kırşehir’in valisi, başında fes, ucu çatallı Zülfikar kılıcını sallayarak vilayet balkonunda aşağıdaki ahaliye hitap ediyor.
AKP Aydın il başkanlığına adaylığını açıklayan, yaka mendiline kadar “grand tuvalet” giyinmiş kişisi, basın toplantısında vücuduna kefen sarıp öyle poz veriyor.
İstiklal Marşı’nın okunma formu değişmiş, başını İsmet Özel’in çektiği bir koro dahil, onlarcası dolaşımda.
Hadi neyse derken… Marşla tarikat zikri çekilirken de bir video düşmesin mi..!
***
Bunları paylaşanlar, “ülke değil bildiğin tımarhane” notu düşüyor.
“Tımarhane” demem.
Diyeceğim şu.
28 Şubat sürecinde;
-Parti kapatmak,
-Eğitim sistemini değiştirmek,
-İçeri adam tıkmak,
-Yaptıklarını izah etmek için gerekçe arayanlar…
Bugünlere bakıp malzeme bolluğundan şaşkındırlar, herhalde.
Ne çare, sürece destek veriyorlar.
Yargının altın çağını yaşadığını düşünüyorlar, “iç ve dış mihraklar” hikayelerinde AKP rejiminin firesiz arkasındalar.
***
Çok alamet belirdi vesselam.
Ülkem ve içinde yaşayanlar için çok üzgünüm.
Biriken bu gaz, diktaya mı evrilecek, başka karışıklıklara mı, kestiremiyorum.
Sağlıklı tahmin yapabilene rastlamadım.
İyimser olana da.
[Tarık Toros] 27.3.2018 [Tr724]
Keukenhof ya da ‘Çiçek ve Romantizm’ [Basri Doğan]
Dünyanın en güzel bahar bahçelerinden biri olarak gösterilen Keukenhof, ‘Çiçek ve Romantizm’ teması ile görücüye çıktı. Bu yıl 69. defa kapılarını ziyaretçilere açan Keukenhof, 2 ay boyunca açık kalacak. 1949´da Hollanda lale soğanlarının teşhiri için oluşturulan bahçede, her bahar 7 milyondan fazla lale açıyor.
Tatil Romantizm Bahçesi, Asi Bahçe, Aşk Tanrısı Bahçesi, Delft Blue Garden, Hipster Bahçesi, Çay Bahçesi ve Sağlık Bahçesi’nden oluşan 32 hektarlık çiçek parkını gezenlerin tüm bölümlere erişmesi mümkün.
4,5 milyon çiçek, 2 bin 500 ağaç
Keukenhof, Hollanda çiçekçiliğinin sergilendiği uluslararası bir gösteri penceresi. Parkta, 7 milyon ilkbahar çiçek soğanı bulunmakta. 20’den fazla çiçek şovunda 500 çiçek yetiştiricisi, tüm çeşitleri kapsayan kesme çiçek ve saksı bitkilerini sergiliyor.
Dünyanın en fazla fotoğraf çekilen parkında, gezinti yollarının uzunluğu 15 kilometreyi geçiyor. Hemen her gün bir etkinliğin yapıldığı alanda, ağırlıklı çiçek türü lale. Burada 4.5 milyon lalenin her renk ve türünü görmek mümkün. Parkta ayrıca 2 bin 500 ağaç bulunuyor.
Dünyanın en güzel bahar parklarından sayılan Keukenhof, her yıl 100’den fazla ülkeden 1 milyon ziyaretçi çekiyor.
Keukenhof ne zamana kadar açık, giriş fiyatları ne kadar?
22 Mart’ta açılışı yapılan çiçek bahçesi 13 Mayıs’a kadar ziyaret edilebilir. Haftanın her günü 08:00 – 19:30 saatleri arasında açık. Fiyatlar 2018 yılı için şöyle belirlendi: Yetişkinler 17 Euro, çocuklar (4-18 yaş) 8 Euro. 20 kişilik grup halinde alınması halinde bilet fiyatları 14.50 Euro’ya iniyor. Arabanızla gidecekseniz, 5 Euro otopark ücreti ödemeniz gerekiyor.
Hedef 1 milyon iyaretçi
Keukenhof’un tarihi 15. yüzyıla kadar uzanıyor. Peyzaj mimarları Jan David Zocher ve oğlu Louis Paul Zocher, 1857 yılında kalenin etrafındaki bahçeyi yeniden kurar. İngiliz peyzaj tarzındaki park, hala Keukenhof’un temelini oluşturuyor. 1949’da, bir grup çiçek yetiştiricisi ve ihracatçı, arazide bir bahar çiçekleri sergisi oluşturma planı yapar. Keukenhof, 1950’de ilk kez Bahar Parkı olarak açıldı. O tarihte 236 bin ziyaretçiyi ağırlayan Keukenhof’ta bu yıl ki hedef bir milyon ziyaretçi.
[Basri Doğan] 27.3.2018 [Tr724]
Tatil Romantizm Bahçesi, Asi Bahçe, Aşk Tanrısı Bahçesi, Delft Blue Garden, Hipster Bahçesi, Çay Bahçesi ve Sağlık Bahçesi’nden oluşan 32 hektarlık çiçek parkını gezenlerin tüm bölümlere erişmesi mümkün.
4,5 milyon çiçek, 2 bin 500 ağaç
Keukenhof, Hollanda çiçekçiliğinin sergilendiği uluslararası bir gösteri penceresi. Parkta, 7 milyon ilkbahar çiçek soğanı bulunmakta. 20’den fazla çiçek şovunda 500 çiçek yetiştiricisi, tüm çeşitleri kapsayan kesme çiçek ve saksı bitkilerini sergiliyor.
Dünyanın en fazla fotoğraf çekilen parkında, gezinti yollarının uzunluğu 15 kilometreyi geçiyor. Hemen her gün bir etkinliğin yapıldığı alanda, ağırlıklı çiçek türü lale. Burada 4.5 milyon lalenin her renk ve türünü görmek mümkün. Parkta ayrıca 2 bin 500 ağaç bulunuyor.
Dünyanın en güzel bahar parklarından sayılan Keukenhof, her yıl 100’den fazla ülkeden 1 milyon ziyaretçi çekiyor.
Keukenhof ne zamana kadar açık, giriş fiyatları ne kadar?
22 Mart’ta açılışı yapılan çiçek bahçesi 13 Mayıs’a kadar ziyaret edilebilir. Haftanın her günü 08:00 – 19:30 saatleri arasında açık. Fiyatlar 2018 yılı için şöyle belirlendi: Yetişkinler 17 Euro, çocuklar (4-18 yaş) 8 Euro. 20 kişilik grup halinde alınması halinde bilet fiyatları 14.50 Euro’ya iniyor. Arabanızla gidecekseniz, 5 Euro otopark ücreti ödemeniz gerekiyor.
Hedef 1 milyon iyaretçi
Keukenhof’un tarihi 15. yüzyıla kadar uzanıyor. Peyzaj mimarları Jan David Zocher ve oğlu Louis Paul Zocher, 1857 yılında kalenin etrafındaki bahçeyi yeniden kurar. İngiliz peyzaj tarzındaki park, hala Keukenhof’un temelini oluşturuyor. 1949’da, bir grup çiçek yetiştiricisi ve ihracatçı, arazide bir bahar çiçekleri sergisi oluşturma planı yapar. Keukenhof, 1950’de ilk kez Bahar Parkı olarak açıldı. O tarihte 236 bin ziyaretçiyi ağırlayan Keukenhof’ta bu yıl ki hedef bir milyon ziyaretçi.
[Basri Doğan] 27.3.2018 [Tr724]
Türkiye ile AB’nin Varna görüşmesinden ne çıkar? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bulgaristan’ın Varna kentinde Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında yapılacak görüşmeler konusu Türkiye’de kamuoyunun yeterince önem atfetmediği bir konu olarak gündemin alt sıralarında kaldı. Bunda Türkiye’de AB’den gelen eleştirileri tarafsız biçimde kamuoyuna aktarabilecek bir medya kalmamış olması önemli rol oynuyor. Diğer taraftan AB konusunda Türkiye’nin beklentilerinin hayli düşmüş olması da bu bağlamda önemli. Çünkü artık Türkiye’de herkes Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını biliyor. Bunda sadece AB içerisindeki Türkiye karşıtlarının rolü yok. Aynı zamanda, bundan çok daha belirleyici olmak üzere, Türkiye’nin önce demokratik momentumu yitirmesi ve sonrasında 17/25 Aralık ve akabinde 15 Temmuz süreçlerinde domino etkisi ile Türkiye’nin demokratik devletler topluluğu liginden alt klasmana düşmesi, AB üyeliğini olasılık dışına itti. Artık en iyimser senaryolarda dahi, hatta kuramsal modellemelerde bile, Türkiye’nin AB’ye katılımı gibi bir durum yok. Yoğunlaşılan konular, iki tarafın da çıkarları. Ekonomik ilişkiler, Suriyeli mülteciler meselesi, AB’nin sınır güvenliğinde Türkiye’nin rolü, AB üyeleri ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin normalleştirilmesi, Gümrük Birliği’nin devamı ve güncellenmesi gibi konular iki tarafın da gündeminde. Türkiye ise kamuoyu zokaları olarak adlandırılabilecek bir tür manipülatif AB gündemi oluşturmak istiyor. Kamuoyunun Batı karşıtı algılarını derinleştirmeye yönelik bazı dezenformasyonlarda bulunuyor. AB üyelerinin teröristlere destek vermesi iddiası üzerine kurulu bu taktik, demokratik hukuk devletini kavrayamamış Türkiye kamuoyunda iyi pirim yapıyor.
AB bakımından Varna’daki toplantı çok önemli. AB dönem başkanı Boyko Borislov, Varna görüşmelerini taraflar arası diyalogun devam etmesi adına son şanslardan biri olarak değerlendiriyor. AB Konseyi başkanı Donald Tusk AB ile Türkiye arasındaki uyuşmazlıklarda ciddi artış olduğunu vurguluyor. Özellikle vurguladığı, Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ile doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama sondajlarında askeri güç kullanımı dâhil olasılıkları masaya yatırması ve son aylarda Kıbrıs ve Yunanistan ile Akdeniz ve Ege’de yaşanan gerginlikler. Elbette herkesin bildiği gibi, bu tür askeri gerginliklerin kontrol dışına çıkması ve tarafların istemsiz – veya istemli! – biçimde sıcak bir çatışmaya kayması, AB bakımından en korkulan senaryo olarak ön planda görünüyor. Öte yandan AB elbette bu gerilimlerden Ankara’yı sorumlu tutuyor. Her ne kadar doğu Akdeniz doğal gaz arama sondajları uluslararası hukuk bakımından bazı farklı bakış açılarından Türkiye’ye kâğıt üzerinde bazı imkânlar da verebilecek olsa, Türkiye’nin hâlihazırdaki demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve anayasa dışı yönetim modeline ilişkin ağır sorunları, Ankara’nın elini oldukça zayıflatıyor. Her şeyden önce de Türkiye’nin Afrin işgali meselesi daha sıcaklığını koruyor ve sivil kayıplar meselesi ile sivillerin bölgeden kitleler halinde kaçmak durumunda kalması gibi insani sorunlar, Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan tarafından saldırgan ve hesaplanamaz komşu olarak lanse edilmesini büyük oranda haklı çıkartıyor.
AB’NİN MÜLAYİM TUTUMU
Diğer taraftan AB’nin Türkiye ile ilişkilerde tüm bu köklü ve ciddi sorunlara karşın oldukça mülayim ve ağırdan alan tutumu, şüphesiz Türkiye ile mutabakata varılan mülteci anlaşmasıyla ilgili. AB için bu anlaşmanın devamı hayati önemde. Çünkü geçtiğimiz yıllarda Suriyeli göçmenlerin AB sınırlarına dayanması ve AB mülteci kotalarının iflas etmesi, AB tarihindeki en ciddi sorunlardan birini meydana getirmişti. AB için Türkiye’nin mülteci anlaşmasını işletmeye devam etmesi bu bakımdan en öncelikli stratejik çıkarı denebilir. Elbette Erdoğan da bu durumu biliyor ve Varna’ya eli güçlü gidiyor. AB bakımından Türkiye’nin adeta dokunulmaz bir statüye sahip olması, işte Erdoğan’ın elindeki bu mülteci jokerinden kaynaklanıyor. Biliyorum, etik bakımdan çok sorunlu ve AB’nin inandırıcılığının ciddi oranda altını oyan bir tutum bu. Ancak uluslararası siyasette çıkarlar daima normatif politikanın önünde yer alıyor. Diğer bir ifadeyle, olması gereken ahlaki politikalar, söz konusu olan ulusal güvenlik meseleleriyse – ki mülteci anlaşmasının konusu böyle bir şey – maalesef rafa kaldırılabiliyor veya ikinci planda kalabiliyor.
Tabi ki AB’nin bu pozisyonunun Türkiye’ye ilişkin bir boyutu da var. AB Türkiye’deki rejimin devamını artık statüko olarak kabulleniyor. Yani AB içinde kimsede anayasal düzene dönecek ve yeniden hukuk devleti olacak bir Türkiye öngörüsü bulunmuyor. Zaten AB’nin klasik demokratikleştirme stratejinin temeli, mevcut hükümetlerle diyaloğa dayalı. AB sahada asla ikincil aktörlere merkezi hükümetler kadar önem atfetmez. Anti demokratik uygulamaları, hükümetlere uygulanan havuç ve sopa taktikleriyle engellemeye ve sistemi bu yolla dönüştürmeye çalışır. AB Türkiye’nin Erdoğan sonrasında istikrarlılaşacağını ve normalleşeceğini öngörmüyor zaten. Türkiye’deki yaygın kanın aksine, AB perspektifinden bakıldığında Türkiye’deki yaşanan insan hakları sorunları konjonktürel değil, aksine oldukça yapısal. Türkiye’de Kürt siyasi hareketi haricinde doğru dürüst bir muhalefet kalmaması da bu algıyı güçlendiriyor. Bu nedenlerden dolayı AB Varna toplantısına giden süreçte Erdoğan’ı kızdırabilecek ve toplantının Türkiye tarafından iptal edilmesine yol açabilecek gerginliklerden bilinçli olarak kaçındı.
TÜRKİYE’NİN ŞANTAJ STRATEJİSİ GÜÇLENİYOR
Elbette bu Türkiye rejiminin şantajcı-rehineci stratejisini güçlendiriyor. AB bu perspektiften yaklaşıldığında Türkiye’deki demokrasinin devam etmesi konusunda üzerine düşen rolü yapmadı demek yanlış olmaz. Yaşanan dönem, şüphesiz AB tarihine gurur duyulabilecek bir ilkeli Türkiye stratejisi yaklaşımıyla geçmeyecek. AB uzun yıllar gerek kendi içerisinde, gerekse de Türkiye’deki demokratik ve AB yanlısı gruplarca eleştirilecek. Fakat bu projeksiyonların şu an için faydası yok. 3,5 milyon Suriyeli mülteci Erdoğan tarafından AB karşısında çok etkili bir koz olarak kullanılmaya devam edecek. Bu konuda AB’nin yapabileceği fazla bir şey yok.
Tam üyelik müzakerelerinin AB Parlamentosu tarafından dondurulmasına ilişkin yaklaşımın AB tarafından Varna görüşmelerinde nasıl reel siyasete yansıyacağı merak konusu olacak. Esasında Türkiye’nin mevcut rejimsel sorunları bakımından üyelik müzakerelerine devam etmesi AB müktesebatı bakımından tam bir skandal olarak değerlendirilmeli. Ancak Türkiye’nin üye adayı konumu da yukarıda ele alınan şantaj stratejisi koşulları perspektifinden ele alınarak Türkiye’ye verilecek tavizlerden biri olarak ön plana çıkabilir. Yani AB Türkiye’nin üye adayı statüsünü yine Erdoğan’ı kışkırtmamak için gündemine almayabilir.
AB Konseyinin Türkiye’nin doğu Akdeniz ve Ege denizinde devam eden engelleme faaliyetlerinin – Yunanistan ve Kıbrıs’ın sondajlarına yönelik yürütülen askeri manevralar – “yasa dışı” ve “kabul edilemez” olarak nitelenmesi, tüm bu saydığım AB yatıştırma taktiklerine karşın Türkiye tarafından bir tür kriz sebebi olarak ele alınıp, koz olarak kullanılabilir. Zaten diplomatik geleneklerin aksine son yıllarda “halı pazarlığı” türü Ortadoğu rejimi tutumu, dışişlerinde hâkim diplomasi karakteri halini almış görünüyor. Bunda Erdoğan’ın tüm dışişleri bürokrasisini hallaç pamuğu gibi atmış ve kendisine kayıtsız şartsız biat eden ve ideolojik olarak kendisine yakın olan bürokratları kilit pozisyonlara getirmiş olması önemli rol oynadı. Bundan hareketle, Türkiye hala vize serbestisi konusunda bir beklenti içinde ve bunu AB görüşmelerinde gündeme taşıyacak. Her ne kadar Ankara’daki rejim AB şartlarının eksiksiz olarak yerine getirildiğini de söylese, AB gayet iyi biliyor ki Türkiye insan hakları karnesi ve özellikle de faşizan terörle mücadele kanunu, vize serbestisi önünde çok belirleyici ve somut bir engel. Yine de Türkiye mülteciler üzerinden AB’ye şantaj yaparak bu konuda taviz kopartmaya çalışacaktır. Ancak AB’nin bu hususta Erdoğan’ın beklentilerine evet demesi kendi iç kamuoyu bakımından çok zor olur. Bu konu, Varna’da önemli bir tartışma maddesi olacak.
REJİMİN KONJONKTÜREL ŞANSI
Son olarak mülteci anlaşması çerçevesinde Brüksel’in vaat ettiği 3 milyar avroluk yardım meselesi, Erdoğan için Varna’da baş gündem maddelerinden biri olacaktır. AB’nin verdiği – ya da vermeyi taahhüt ettiği – bu meblağın etik bakımlardan sorununu elbette ki tartışacak değilim. Yukarıda vurgulandığı üzere, mülteciler meselesi AB’nin yumuşak karnı. Erdoğan’ın AB’ye 3 milyar avro için bastırması bu anlaşma gereği yadırganmamalı. Yadırganması ve eleştirilmesi gereken tutum, Erdoğan rejiminin sığınmacılar üzerinden AB üzerinde bir siyasi baskı mekanizması kurmaya çalışması. Esasında bu tutum, Türkiye’de sivil darbenin gerçekleşmesinden sonra Türk dış politikasının ana stratejisini oluşturması bakımından çok düşündürücü. Türkiye gerek 1950’lerden beri Avrupa’da takındığı ciddi devlet tutumunu, gerekse de AB katılım sürecindeki tüm olumlu kazanımlarını bu ucuz ve popülist dış politika çerçevesinde yitirdi. AB içinde Türkiye algısı, bugün gelindiği nokta itibarıyla herhangi bir Ortadoğu ülkesi seviyesinde – yani tasavvur dahi edilemeyecek seviyelere geriledi. Bu nedenle, AB için “verelim 3 milyon avroyu” demesi olası. Bu da sanırım Erdoğan için son derece önemli. Yakın dönemde yaşanan likidite sorunu ve sıcak para kaçışı ile bağlantılı devalüasyon ve enflasyonun iki haneli rakamlara çıkması, rejimin akmasa da damlayan AB kanalına hususi bir önem atfetmesini gerektiriyor.
Erdoğan için AB’nin rejim eleştirisini – insan hakları ve hukuk devleti boyutunu – sınırlı seviyelerde tutması, 3 milyarlık yardımı alması ve Türkiye’nin formel tam üyelik müzakerelerinin iptal edilmemesi, eve götüreceği kazanımlar olacaktır. Eğer şantajla vizesiz seyahat konusunda da taviz kopartabilirse, bunu iç kamuoyunda çok efektif şekilde pazarlayacaktır. AB içindeki demokratik kanadın bu konuda sert bir tutuma girmesi beklenebilir. Türkiye’nin üyelik müzakerelerini dondurup, karşılığında 3 milyonu serbest bırakmak ve vizesiz Avrupa konusunda terörle mücadele kanununda değişiklikler ve OHAL’in bitmesi koşulunu gündeme getirmek, AB için uygulayabileceği bir strateji olabilir. Böylelikle AB kendi içinde AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumunu zafiyet olarak gören bir kesimin beklentilerini karşılamak, bir opsiyon olabilir. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerden kaynaklı risk algıları üzerine inşa edilen kısa erimli Türkiye politikası, er-geç iflasa mahkûm. Ancak AB’nin Türkiye’ye ret çekerek, olası politik riskleri göğüslemeye karar vermesi çok olası değil. Bu nedenle çok büyük bir sürpriz olmazsa eğer, Batı cephesinde önemli bir değişiklik beklememeli.
Son söz: Rejim AB’nin hassasiyetleri ve açmazlarıyla beraber, dış konjonktürden dolayı gerçekten çok şanslı.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.3.2018 [Tr724]
AB bakımından Varna’daki toplantı çok önemli. AB dönem başkanı Boyko Borislov, Varna görüşmelerini taraflar arası diyalogun devam etmesi adına son şanslardan biri olarak değerlendiriyor. AB Konseyi başkanı Donald Tusk AB ile Türkiye arasındaki uyuşmazlıklarda ciddi artış olduğunu vurguluyor. Özellikle vurguladığı, Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ile doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama sondajlarında askeri güç kullanımı dâhil olasılıkları masaya yatırması ve son aylarda Kıbrıs ve Yunanistan ile Akdeniz ve Ege’de yaşanan gerginlikler. Elbette herkesin bildiği gibi, bu tür askeri gerginliklerin kontrol dışına çıkması ve tarafların istemsiz – veya istemli! – biçimde sıcak bir çatışmaya kayması, AB bakımından en korkulan senaryo olarak ön planda görünüyor. Öte yandan AB elbette bu gerilimlerden Ankara’yı sorumlu tutuyor. Her ne kadar doğu Akdeniz doğal gaz arama sondajları uluslararası hukuk bakımından bazı farklı bakış açılarından Türkiye’ye kâğıt üzerinde bazı imkânlar da verebilecek olsa, Türkiye’nin hâlihazırdaki demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve anayasa dışı yönetim modeline ilişkin ağır sorunları, Ankara’nın elini oldukça zayıflatıyor. Her şeyden önce de Türkiye’nin Afrin işgali meselesi daha sıcaklığını koruyor ve sivil kayıplar meselesi ile sivillerin bölgeden kitleler halinde kaçmak durumunda kalması gibi insani sorunlar, Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan tarafından saldırgan ve hesaplanamaz komşu olarak lanse edilmesini büyük oranda haklı çıkartıyor.
AB’NİN MÜLAYİM TUTUMU
Diğer taraftan AB’nin Türkiye ile ilişkilerde tüm bu köklü ve ciddi sorunlara karşın oldukça mülayim ve ağırdan alan tutumu, şüphesiz Türkiye ile mutabakata varılan mülteci anlaşmasıyla ilgili. AB için bu anlaşmanın devamı hayati önemde. Çünkü geçtiğimiz yıllarda Suriyeli göçmenlerin AB sınırlarına dayanması ve AB mülteci kotalarının iflas etmesi, AB tarihindeki en ciddi sorunlardan birini meydana getirmişti. AB için Türkiye’nin mülteci anlaşmasını işletmeye devam etmesi bu bakımdan en öncelikli stratejik çıkarı denebilir. Elbette Erdoğan da bu durumu biliyor ve Varna’ya eli güçlü gidiyor. AB bakımından Türkiye’nin adeta dokunulmaz bir statüye sahip olması, işte Erdoğan’ın elindeki bu mülteci jokerinden kaynaklanıyor. Biliyorum, etik bakımdan çok sorunlu ve AB’nin inandırıcılığının ciddi oranda altını oyan bir tutum bu. Ancak uluslararası siyasette çıkarlar daima normatif politikanın önünde yer alıyor. Diğer bir ifadeyle, olması gereken ahlaki politikalar, söz konusu olan ulusal güvenlik meseleleriyse – ki mülteci anlaşmasının konusu böyle bir şey – maalesef rafa kaldırılabiliyor veya ikinci planda kalabiliyor.
Tabi ki AB’nin bu pozisyonunun Türkiye’ye ilişkin bir boyutu da var. AB Türkiye’deki rejimin devamını artık statüko olarak kabulleniyor. Yani AB içinde kimsede anayasal düzene dönecek ve yeniden hukuk devleti olacak bir Türkiye öngörüsü bulunmuyor. Zaten AB’nin klasik demokratikleştirme stratejinin temeli, mevcut hükümetlerle diyaloğa dayalı. AB sahada asla ikincil aktörlere merkezi hükümetler kadar önem atfetmez. Anti demokratik uygulamaları, hükümetlere uygulanan havuç ve sopa taktikleriyle engellemeye ve sistemi bu yolla dönüştürmeye çalışır. AB Türkiye’nin Erdoğan sonrasında istikrarlılaşacağını ve normalleşeceğini öngörmüyor zaten. Türkiye’deki yaygın kanın aksine, AB perspektifinden bakıldığında Türkiye’deki yaşanan insan hakları sorunları konjonktürel değil, aksine oldukça yapısal. Türkiye’de Kürt siyasi hareketi haricinde doğru dürüst bir muhalefet kalmaması da bu algıyı güçlendiriyor. Bu nedenlerden dolayı AB Varna toplantısına giden süreçte Erdoğan’ı kızdırabilecek ve toplantının Türkiye tarafından iptal edilmesine yol açabilecek gerginliklerden bilinçli olarak kaçındı.
TÜRKİYE’NİN ŞANTAJ STRATEJİSİ GÜÇLENİYOR
Elbette bu Türkiye rejiminin şantajcı-rehineci stratejisini güçlendiriyor. AB bu perspektiften yaklaşıldığında Türkiye’deki demokrasinin devam etmesi konusunda üzerine düşen rolü yapmadı demek yanlış olmaz. Yaşanan dönem, şüphesiz AB tarihine gurur duyulabilecek bir ilkeli Türkiye stratejisi yaklaşımıyla geçmeyecek. AB uzun yıllar gerek kendi içerisinde, gerekse de Türkiye’deki demokratik ve AB yanlısı gruplarca eleştirilecek. Fakat bu projeksiyonların şu an için faydası yok. 3,5 milyon Suriyeli mülteci Erdoğan tarafından AB karşısında çok etkili bir koz olarak kullanılmaya devam edecek. Bu konuda AB’nin yapabileceği fazla bir şey yok.
Tam üyelik müzakerelerinin AB Parlamentosu tarafından dondurulmasına ilişkin yaklaşımın AB tarafından Varna görüşmelerinde nasıl reel siyasete yansıyacağı merak konusu olacak. Esasında Türkiye’nin mevcut rejimsel sorunları bakımından üyelik müzakerelerine devam etmesi AB müktesebatı bakımından tam bir skandal olarak değerlendirilmeli. Ancak Türkiye’nin üye adayı konumu da yukarıda ele alınan şantaj stratejisi koşulları perspektifinden ele alınarak Türkiye’ye verilecek tavizlerden biri olarak ön plana çıkabilir. Yani AB Türkiye’nin üye adayı statüsünü yine Erdoğan’ı kışkırtmamak için gündemine almayabilir.
AB Konseyinin Türkiye’nin doğu Akdeniz ve Ege denizinde devam eden engelleme faaliyetlerinin – Yunanistan ve Kıbrıs’ın sondajlarına yönelik yürütülen askeri manevralar – “yasa dışı” ve “kabul edilemez” olarak nitelenmesi, tüm bu saydığım AB yatıştırma taktiklerine karşın Türkiye tarafından bir tür kriz sebebi olarak ele alınıp, koz olarak kullanılabilir. Zaten diplomatik geleneklerin aksine son yıllarda “halı pazarlığı” türü Ortadoğu rejimi tutumu, dışişlerinde hâkim diplomasi karakteri halini almış görünüyor. Bunda Erdoğan’ın tüm dışişleri bürokrasisini hallaç pamuğu gibi atmış ve kendisine kayıtsız şartsız biat eden ve ideolojik olarak kendisine yakın olan bürokratları kilit pozisyonlara getirmiş olması önemli rol oynadı. Bundan hareketle, Türkiye hala vize serbestisi konusunda bir beklenti içinde ve bunu AB görüşmelerinde gündeme taşıyacak. Her ne kadar Ankara’daki rejim AB şartlarının eksiksiz olarak yerine getirildiğini de söylese, AB gayet iyi biliyor ki Türkiye insan hakları karnesi ve özellikle de faşizan terörle mücadele kanunu, vize serbestisi önünde çok belirleyici ve somut bir engel. Yine de Türkiye mülteciler üzerinden AB’ye şantaj yaparak bu konuda taviz kopartmaya çalışacaktır. Ancak AB’nin bu hususta Erdoğan’ın beklentilerine evet demesi kendi iç kamuoyu bakımından çok zor olur. Bu konu, Varna’da önemli bir tartışma maddesi olacak.
REJİMİN KONJONKTÜREL ŞANSI
Son olarak mülteci anlaşması çerçevesinde Brüksel’in vaat ettiği 3 milyar avroluk yardım meselesi, Erdoğan için Varna’da baş gündem maddelerinden biri olacaktır. AB’nin verdiği – ya da vermeyi taahhüt ettiği – bu meblağın etik bakımlardan sorununu elbette ki tartışacak değilim. Yukarıda vurgulandığı üzere, mülteciler meselesi AB’nin yumuşak karnı. Erdoğan’ın AB’ye 3 milyar avro için bastırması bu anlaşma gereği yadırganmamalı. Yadırganması ve eleştirilmesi gereken tutum, Erdoğan rejiminin sığınmacılar üzerinden AB üzerinde bir siyasi baskı mekanizması kurmaya çalışması. Esasında bu tutum, Türkiye’de sivil darbenin gerçekleşmesinden sonra Türk dış politikasının ana stratejisini oluşturması bakımından çok düşündürücü. Türkiye gerek 1950’lerden beri Avrupa’da takındığı ciddi devlet tutumunu, gerekse de AB katılım sürecindeki tüm olumlu kazanımlarını bu ucuz ve popülist dış politika çerçevesinde yitirdi. AB içinde Türkiye algısı, bugün gelindiği nokta itibarıyla herhangi bir Ortadoğu ülkesi seviyesinde – yani tasavvur dahi edilemeyecek seviyelere geriledi. Bu nedenle, AB için “verelim 3 milyon avroyu” demesi olası. Bu da sanırım Erdoğan için son derece önemli. Yakın dönemde yaşanan likidite sorunu ve sıcak para kaçışı ile bağlantılı devalüasyon ve enflasyonun iki haneli rakamlara çıkması, rejimin akmasa da damlayan AB kanalına hususi bir önem atfetmesini gerektiriyor.
Erdoğan için AB’nin rejim eleştirisini – insan hakları ve hukuk devleti boyutunu – sınırlı seviyelerde tutması, 3 milyarlık yardımı alması ve Türkiye’nin formel tam üyelik müzakerelerinin iptal edilmemesi, eve götüreceği kazanımlar olacaktır. Eğer şantajla vizesiz seyahat konusunda da taviz kopartabilirse, bunu iç kamuoyunda çok efektif şekilde pazarlayacaktır. AB içindeki demokratik kanadın bu konuda sert bir tutuma girmesi beklenebilir. Türkiye’nin üyelik müzakerelerini dondurup, karşılığında 3 milyonu serbest bırakmak ve vizesiz Avrupa konusunda terörle mücadele kanununda değişiklikler ve OHAL’in bitmesi koşulunu gündeme getirmek, AB için uygulayabileceği bir strateji olabilir. Böylelikle AB kendi içinde AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumunu zafiyet olarak gören bir kesimin beklentilerini karşılamak, bir opsiyon olabilir. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerden kaynaklı risk algıları üzerine inşa edilen kısa erimli Türkiye politikası, er-geç iflasa mahkûm. Ancak AB’nin Türkiye’ye ret çekerek, olası politik riskleri göğüslemeye karar vermesi çok olası değil. Bu nedenle çok büyük bir sürpriz olmazsa eğer, Batı cephesinde önemli bir değişiklik beklememeli.
Son söz: Rejim AB’nin hassasiyetleri ve açmazlarıyla beraber, dış konjonktürden dolayı gerçekten çok şanslı.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.3.2018 [Tr724]
Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (2) [Naci Karadağ]
Çıkan kısmın özeti: Dünyanın en pahalı şirketlerinden olan Facebook birkaç gün içinde yüzde 10 değer kaybetti. Ancak kaybettiği bu maddi değerin yanında çok daha önemli gelişmeler oldu. Amerika’nın başkanını seçebilecek kadar büyük manipülasyonların artık bir komplo teorisi olmadığını da görmüş olduk. Evet, Donald Trump parasını bastırıp ABD Başkanlığını almıştı ama bizler, yani sıradan sosyal medya kullanıcıları da çok masum değildik bu konuda. Bittabi Facebook da…
Şimdi filmi biraz geri sarıyoruz…
Yıl 2010… Pazarlama alemindeki “Şayet bir ürün bedava ise dikkat edin, zira çok büyük ihtimalle burada ürün sizsiniz” düsturu doğru çıkarırcasına Facebook kullanıcılarına pek çok uygulama imkanı sağladı. Bunların hepsi de bilâ-bedel yani ücretsizdi. Tabii Facebook sahipleri bunu ana babalarının hayrına yapmıyorlardı. Bize yüklettikleri her uygulama karşılığında onlara yetki vermemizi istiyordu. Bir balon patlatırken onlar da yedi şeceremizi uygulama geliştiricilerine satarak büyümeye devam ettiler. Sadece bu yıl içinde yani 2010’da, sosyal medyaya sürülen 1800 uygulama arasında 148 tanesi, arkadaşlarınızın bilgilerini de istiyormuş. Araştırma süresince bu yetki, uygulamalar tarafından toplam 68 milyon kez istenmiş. Bunu ben değil Penn State Üniversitesi yaptığı araştırmayla ortaya çıkardı, meraklısı şuradan inceleyebilir. Yani siz, “acaba profilime kim baktı” isimli aptal uygulama ile eski sevgilinizin sizi hala merak edip etmediğini öğrenmeye çabalarken 7 ceddiniz Facebook pazarında satışa çıkarılmıştınız bile!
Diyelim ki, gizlilik ve mahremiyete çok önem veriyorsunuz. Öyle ya, evinize yabancı girmesin diye kapınızı sıkı sıkıya kilitliyor, çocuklarınıza tanımadıklarına kapıyı açmamanızı öğütlüyorsunuz ama, sonra evin salonunda Facebook’u açıp alemlere akıyorsunuz. Diyelim ki, “Aga bu yetki verme işi beni kıllandırdı, vermiyorum” diye reddettiniz. Yine yeterli değil. Çünkü listenizde olan bir başka sivri akıllı bu yetkiyi onlara verdiği için, sizin sayfanız artık kamu malı. Hele bir de etiketleme ve etiketlenme zaafınız varsa yandı gülüm keten helva!
Yani siz belki kendi bilginizi bir nebze koruyabiliyorsunuz ama arkadaşınız sizi çoktan sattığı gibi, siz de onları çoktan satmış olabilirsiniz!
Devam ediyoruz…
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!
Özellikle gelişmiş ülkelerde sosyal medya hesapları artık -ciddi delil olarak sayılmasa da- kanaat belirten önemli veri olarak kabul ediliyor. Yani sosyal medya paylaşımlarınız, arkadaş listeniz, beğenileriniz vesaire demografiniz hakkında önemli veriler içeriyor. Hatta sizi sizden bile iyi tanıyabilen algoritma ürettiler. Ne zaman yaptılar bunu? 2012’de…
Aslında bir sosyal medya kullanıcı için, uygulama ya da anket doldurulmasına bile gerek kalmadan tıynetini ortaya çıkarmak mümkündü. Misal ilk takip ettiği insanlar, onu ilk takip edenler, ilk paylaşımlar ve en önemlisi beğeniler. Onun beğendikleri ve onu beğenenler. Bu bile kapitalist sistemin çakal radarlarını ve iştahlarını açmaya yeterliydi. Nitekim öyle de oldu.
Seçim kazanmak için her yolu mubah olarak gören siyasetçiler yavaş yavaş değil çok büyük bir hızla bu mecrayı keşfetmişlerdi. Ve bunu en iyi kullanan kişi şüphesiz Barack Obama oldu. Ancak Obama bu işi etik kurallar çerçevesinde ve mümkün mertebe azami derecede hukuk içerisinde kalarak yapmıştı. Ancak Obama’nın sosyal medya datalarından yola çıkarak seçmen tercihlerini değiştirmek değil, bu tercihlere göre söylem üretmek için kullandığı gerçeğini de unutmamak lazım. Bahsini ettiğimiz son kampanyada ise bir tür yengeç yöntem izlenip, seçmen tercihleri etki ve algı oyunlarıyla değiştiriliyor. Hepsini anlatacağız ama Obama’nın seçim kazandıran taktikleri için şurayı ziyaret edebilirsiniz. Dikkat buyurun yıl henüz 2012. NY Times’da yer alan bir yazıda, Türk uzman Zeynep Tüfekçi de benzer konulara daha akıcı ve lineer örneklerle açıklamalar getirmişti. O da şurada. Ayrıca Zeynep Hanım’ın şu konuşmasını da izleminizi hassaten tavsiye ederiz. Konumuza dönelim.
Michal Kosinski, (buyrun size yeni bir isim daha) 2008 yılında Varşova’da öğrenciyken, alanının en eski enstitülerinden olan Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi’ne doktoraya kabul alarak hayatına yeni bir yön verdi. Aslında bizzat kendisini de şaşırtan olay şöyle gelişmişti:
Cambridge Üniversitesi Judge Business School’da öğretim üyesi olan David Stillwell o dönem daha bu kadar dev bir platforma dönüşmemiş olan Facebook için bir uygulamayı yayına aldıktan yaklaşık bir sene sonra, Kosinski, Stillwell’ın ekibine katıldı. “MyPersonality” uygulaması, kullanıcıların “Beş Büyük” kişilik anketinden elde edilen bir avuç psikolojik soruyu da içeren farklı psikometrik anket formlarını (“kolayca paniklerim,” “başkalarıyla çelişirim”) doldurmalarını sağladı. Değerlendirmelere dayanarak, kullanıcılar, bir “kişilik profili” (kişisel Beş Büyük değerleri) sonuçlarını aldı ve anketlerde kişisel Facebook profil verilerini araştırmacılarla paylaşmayı seçebiliyordu.
“Eee ne var bunda?” diyenleri duyar gibi oluyorum.
Neler yok ki?
Kosinski, anketi birkaç düzine üniversite arkadaşının dolduracağını beklerken yüzlerce, binlerce, daha sonra milyonlarca insan en mahrem şeylerini anketlerde açıklamıştı. İki doktora öğrencisi aniden psikometrik sonuçları Facebook profilleriyle bir araya getiren en büyük veri kümesine sahip olmuşlardı ve bu çağda bilgiden daha değerli bir şey olamazdı!
Kosinski ve meslektaşlarının sonraki birkaç yıl içinde geliştirdikleri yaklaşım aslında oldukça basitti. Önce çevrimiçi (online) test aracılığıyla deneklere anket formları sağlandı. Aldıkları geri dönüşlerle psikologlar, ankete katılanların kişisel Büyük Beş değerlerini hesapladı. Kosinski’nin takımı, Facebook “beğenilerini”, kişinin paylaştığı ya da yayınladığı konulardan veya diğer cinsiyet, yaş ve ikamet yerleri gibi her türlü çevrimiçi (online) veriyle anket sonuçlarını karşılaştırdı. Bu araştırmacıların korelasyonları verilerle bağlanmasını sağlamıştı.
Ve netice…
2012 yılında Kosinski, bir kullanıcının 68 Facebook beğenisi ile ten rengini (yüzde 95 doğruluk payı ile), cinsel yönelimlerini (yüzde 88 doğruluk payı ile) ve Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklediğini (yüzde 85 doğruluk payı ile) kanıtlayabiliyordu. Ama burada bitmiyordu. Entelektüel tavır, dini eğilim ya da alkol, sigara, uyuşturucu kullanımı da saptanabiliyordu. Hatta veriler doğrultusunda birinin anne ve babasının boşanmış olma sonucuna bile ulaşılabiliyordu.
Çok mu absürd geldi sizlere? Buyurun denemesi bedava Kendisini Facebook “beğeni”leri üzerinden test etmek isteyenler, buna Kosinski’nin web sitesinden ulaşabilir ve daha sonra sonuçlarını Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi‘ninki gibi klasik bir OCEAN anketinin sonuçlarıyla karşılaştırabilirler.)
Modellemenin gücü, bir konunun cevaplarını ne kadar iyi tahmin edebileceği ile gösteriyordu ve bu art niyetli insanların elinde en büyük kimyasal silahtan bile tehlikeli olabilirdi aslında!
Kosinski, modeller üzerinde kesintisiz olarak çalışmaya devam etti: kısa bir sürede, 10 Facebook “beğeni”si ile bir kişiyi ortalama iş arkadaşından daha iyi tanımayı başardı. 70 “beğeni”, bir kişinin arkadaşlarının bildiklerini aşmak için yeterliyken 150 “beğeni” ebeveynlerinin bildiklerini ve 300 “beğeni” ile ise eşlerinin bildiklerinden daha fazlasını biliyordu. Daha fazla “beğeni” ile bir insanın kendisi hakkında bildiklerinin üstüne çıkabiliyordu. Kosinski’nin bu bilgileri yayınladığı gün iki telefon aldı. Bir dava tehdidi ve bir iş teklifi; her ikisi de Facebook’tandı.
Nasıl iş heyecanlı olmaya başladı değil mi?
Merak etmeyin devam edeceğiz…
[Naci Karadağ] 27.3.2018 [TR724]
Şimdi filmi biraz geri sarıyoruz…
Yıl 2010… Pazarlama alemindeki “Şayet bir ürün bedava ise dikkat edin, zira çok büyük ihtimalle burada ürün sizsiniz” düsturu doğru çıkarırcasına Facebook kullanıcılarına pek çok uygulama imkanı sağladı. Bunların hepsi de bilâ-bedel yani ücretsizdi. Tabii Facebook sahipleri bunu ana babalarının hayrına yapmıyorlardı. Bize yüklettikleri her uygulama karşılığında onlara yetki vermemizi istiyordu. Bir balon patlatırken onlar da yedi şeceremizi uygulama geliştiricilerine satarak büyümeye devam ettiler. Sadece bu yıl içinde yani 2010’da, sosyal medyaya sürülen 1800 uygulama arasında 148 tanesi, arkadaşlarınızın bilgilerini de istiyormuş. Araştırma süresince bu yetki, uygulamalar tarafından toplam 68 milyon kez istenmiş. Bunu ben değil Penn State Üniversitesi yaptığı araştırmayla ortaya çıkardı, meraklısı şuradan inceleyebilir. Yani siz, “acaba profilime kim baktı” isimli aptal uygulama ile eski sevgilinizin sizi hala merak edip etmediğini öğrenmeye çabalarken 7 ceddiniz Facebook pazarında satışa çıkarılmıştınız bile!
Diyelim ki, gizlilik ve mahremiyete çok önem veriyorsunuz. Öyle ya, evinize yabancı girmesin diye kapınızı sıkı sıkıya kilitliyor, çocuklarınıza tanımadıklarına kapıyı açmamanızı öğütlüyorsunuz ama, sonra evin salonunda Facebook’u açıp alemlere akıyorsunuz. Diyelim ki, “Aga bu yetki verme işi beni kıllandırdı, vermiyorum” diye reddettiniz. Yine yeterli değil. Çünkü listenizde olan bir başka sivri akıllı bu yetkiyi onlara verdiği için, sizin sayfanız artık kamu malı. Hele bir de etiketleme ve etiketlenme zaafınız varsa yandı gülüm keten helva!
Yani siz belki kendi bilginizi bir nebze koruyabiliyorsunuz ama arkadaşınız sizi çoktan sattığı gibi, siz de onları çoktan satmış olabilirsiniz!
Devam ediyoruz…
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!
Özellikle gelişmiş ülkelerde sosyal medya hesapları artık -ciddi delil olarak sayılmasa da- kanaat belirten önemli veri olarak kabul ediliyor. Yani sosyal medya paylaşımlarınız, arkadaş listeniz, beğenileriniz vesaire demografiniz hakkında önemli veriler içeriyor. Hatta sizi sizden bile iyi tanıyabilen algoritma ürettiler. Ne zaman yaptılar bunu? 2012’de…
Aslında bir sosyal medya kullanıcı için, uygulama ya da anket doldurulmasına bile gerek kalmadan tıynetini ortaya çıkarmak mümkündü. Misal ilk takip ettiği insanlar, onu ilk takip edenler, ilk paylaşımlar ve en önemlisi beğeniler. Onun beğendikleri ve onu beğenenler. Bu bile kapitalist sistemin çakal radarlarını ve iştahlarını açmaya yeterliydi. Nitekim öyle de oldu.
Seçim kazanmak için her yolu mubah olarak gören siyasetçiler yavaş yavaş değil çok büyük bir hızla bu mecrayı keşfetmişlerdi. Ve bunu en iyi kullanan kişi şüphesiz Barack Obama oldu. Ancak Obama bu işi etik kurallar çerçevesinde ve mümkün mertebe azami derecede hukuk içerisinde kalarak yapmıştı. Ancak Obama’nın sosyal medya datalarından yola çıkarak seçmen tercihlerini değiştirmek değil, bu tercihlere göre söylem üretmek için kullandığı gerçeğini de unutmamak lazım. Bahsini ettiğimiz son kampanyada ise bir tür yengeç yöntem izlenip, seçmen tercihleri etki ve algı oyunlarıyla değiştiriliyor. Hepsini anlatacağız ama Obama’nın seçim kazandıran taktikleri için şurayı ziyaret edebilirsiniz. Dikkat buyurun yıl henüz 2012. NY Times’da yer alan bir yazıda, Türk uzman Zeynep Tüfekçi de benzer konulara daha akıcı ve lineer örneklerle açıklamalar getirmişti. O da şurada. Ayrıca Zeynep Hanım’ın şu konuşmasını da izleminizi hassaten tavsiye ederiz. Konumuza dönelim.
Michal Kosinski, (buyrun size yeni bir isim daha) 2008 yılında Varşova’da öğrenciyken, alanının en eski enstitülerinden olan Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi’ne doktoraya kabul alarak hayatına yeni bir yön verdi. Aslında bizzat kendisini de şaşırtan olay şöyle gelişmişti:
Cambridge Üniversitesi Judge Business School’da öğretim üyesi olan David Stillwell o dönem daha bu kadar dev bir platforma dönüşmemiş olan Facebook için bir uygulamayı yayına aldıktan yaklaşık bir sene sonra, Kosinski, Stillwell’ın ekibine katıldı. “MyPersonality” uygulaması, kullanıcıların “Beş Büyük” kişilik anketinden elde edilen bir avuç psikolojik soruyu da içeren farklı psikometrik anket formlarını (“kolayca paniklerim,” “başkalarıyla çelişirim”) doldurmalarını sağladı. Değerlendirmelere dayanarak, kullanıcılar, bir “kişilik profili” (kişisel Beş Büyük değerleri) sonuçlarını aldı ve anketlerde kişisel Facebook profil verilerini araştırmacılarla paylaşmayı seçebiliyordu.
“Eee ne var bunda?” diyenleri duyar gibi oluyorum.
Neler yok ki?
Kosinski, anketi birkaç düzine üniversite arkadaşının dolduracağını beklerken yüzlerce, binlerce, daha sonra milyonlarca insan en mahrem şeylerini anketlerde açıklamıştı. İki doktora öğrencisi aniden psikometrik sonuçları Facebook profilleriyle bir araya getiren en büyük veri kümesine sahip olmuşlardı ve bu çağda bilgiden daha değerli bir şey olamazdı!
Kosinski ve meslektaşlarının sonraki birkaç yıl içinde geliştirdikleri yaklaşım aslında oldukça basitti. Önce çevrimiçi (online) test aracılığıyla deneklere anket formları sağlandı. Aldıkları geri dönüşlerle psikologlar, ankete katılanların kişisel Büyük Beş değerlerini hesapladı. Kosinski’nin takımı, Facebook “beğenilerini”, kişinin paylaştığı ya da yayınladığı konulardan veya diğer cinsiyet, yaş ve ikamet yerleri gibi her türlü çevrimiçi (online) veriyle anket sonuçlarını karşılaştırdı. Bu araştırmacıların korelasyonları verilerle bağlanmasını sağlamıştı.
Ve netice…
2012 yılında Kosinski, bir kullanıcının 68 Facebook beğenisi ile ten rengini (yüzde 95 doğruluk payı ile), cinsel yönelimlerini (yüzde 88 doğruluk payı ile) ve Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti’yi desteklediğini (yüzde 85 doğruluk payı ile) kanıtlayabiliyordu. Ama burada bitmiyordu. Entelektüel tavır, dini eğilim ya da alkol, sigara, uyuşturucu kullanımı da saptanabiliyordu. Hatta veriler doğrultusunda birinin anne ve babasının boşanmış olma sonucuna bile ulaşılabiliyordu.
Çok mu absürd geldi sizlere? Buyurun denemesi bedava Kendisini Facebook “beğeni”leri üzerinden test etmek isteyenler, buna Kosinski’nin web sitesinden ulaşabilir ve daha sonra sonuçlarını Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi‘ninki gibi klasik bir OCEAN anketinin sonuçlarıyla karşılaştırabilirler.)
Modellemenin gücü, bir konunun cevaplarını ne kadar iyi tahmin edebileceği ile gösteriyordu ve bu art niyetli insanların elinde en büyük kimyasal silahtan bile tehlikeli olabilirdi aslında!
Kosinski, modeller üzerinde kesintisiz olarak çalışmaya devam etti: kısa bir sürede, 10 Facebook “beğeni”si ile bir kişiyi ortalama iş arkadaşından daha iyi tanımayı başardı. 70 “beğeni”, bir kişinin arkadaşlarının bildiklerini aşmak için yeterliyken 150 “beğeni” ebeveynlerinin bildiklerini ve 300 “beğeni” ile ise eşlerinin bildiklerinden daha fazlasını biliyordu. Daha fazla “beğeni” ile bir insanın kendisi hakkında bildiklerinin üstüne çıkabiliyordu. Kosinski’nin bu bilgileri yayınladığı gün iki telefon aldı. Bir dava tehdidi ve bir iş teklifi; her ikisi de Facebook’tandı.
Nasıl iş heyecanlı olmaya başladı değil mi?
Merak etmeyin devam edeceğiz…
[Naci Karadağ] 27.3.2018 [TR724]
Erdoğanizm ve üzerine oturduğu dört ana sütun [Bülent Keneş]
Devletin zorlayıcı kurumları aracılığıyla tepeden inmeci dayatmacılığa dayanan Jakoben bir anlayışa tekabül eden Kemalizm henüz ölmese de gücünden epeyini kaybetti. Aslında kaybetmekten ziyade “tabiattaki hiçbir şey yoktan var olmaz vardan yok olmaz” kaidesi gereği olsa gerek bütün kapasite, kabiliyet ve tiksinilesi özelliklerini ülkeyi tarumar eden Erdoğanizm’e devretti.
Kemalizmin öngördüğü hayat tarzı ve dünya görüşünün tam zıddını savunan Erdoğanizm’in yöntem olarak Kemalizmi tıpatıp kopyalaması ise, Türkiye gibi geçmişi talihsizliklerle dolu bir toplumun başına gelebilecek en büyük bahtsızlık. Her şeye rağmen Erdoğanizm’in kullandığı yöntemler açısından Kemalizmden şayet bir farkı varsa o fark da Kemalistlerin olduğundan çok daha hoyrat, gaddar, zalim ve bir o kadar da paçoz olmasıdır herhalde.
Peki nedir bu Erdoğanizm? Temel özellikleri nelerdir? Sadece bir ideoloji midir Erdoğanizm yoksa yükselip kendisini konsolide ettiği oranda Türkiye’yi yaşanmaz hale getiren despotik bir rejimin adı mıdır? Avustralya merkezli Alfred Deakin Vatandaşlık ve Küreselleşme Enstitüsü Direktörü İhsan Yılmaz ve Miami merkezli Uluslararası Florida Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Galib Bashirov, birlikte kaleme aldıkları bir makaleyle bu soruların cevabının peşine düşenlerden…
TÜRKİYE’DE ERDOĞANİZM’İN DOĞUŞU VE YÜKSELİŞİ
Yılmaz ve Bashirov’un uluslararası prestiji yüksek Third World Quarterly (TWQ) dergisinin son sayısı için kaleme aldıkları “15 Yıl Sonra AKP: Türkiye’de Erdoğanizm’in Doğuşu” başlıklı makale Erdoğanizm’in kodlarını ince bir işçilikle tek tek çözüyor. Makale, Erdoğanizm’in dayandığı seçim yoluyla otoriterlik, popülizm, siyasal İslamcılık ve neo-patrimonyalizmden (kayırmacılık) oluşan dört ana sütunu anlamak isteyenlere önemli veriler ve sağlıklı bir bakış açısı sunuyor.
Türkiye’deki cari rejimi net bir şekilde “Erdoğanizm” şeklinde kavramsallaştıran Yılmaz ve Bashirov, bu rejimin ‘seçimli otoriterlik’ şeklindeki bir seçim sistemine, neo-patrimonyalizme dayalı bir ekonomik sisteme, popülizmi esas alan bir siyasal stratejiye ve İslamcılığın merkezde olduğu bir siyasi ideolojiye dayandığına dikkat çekiyor. Makalede Erdoğanizm’in Sultancılık, Humeynicilik ve Kemalizm gibi bir ideoloji olarak adlandırılmasının gerekçeleri sıralanırken bahsi edilen dört sütunun bu rejimin temel sacayakları olduğu ifade ediliyor.
15 Temmuz askeri darbe kumpası sonrası kaleme aldığı bir yazısında “Kahraman milletimizin mensupları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seven ve geleneksel değerlerini yitirmeyenlerden oluşur,” diyen Hayrettin Karaman’ın bu şekilde yeni bir millet tanımı getirdiğine işaret eden makalede, bu tür beyanlara günümüz Türkiye’sinde sıklıkla rastlanıldığının altı çiziliyor. Bu söylemlerle hem Erdoğan’ın şahsının hem de tarzının Türk milletinin, devletinin, ekonomik, sosyal ve politik kurumlarının ete kemiğe bürünmüş bir hali olduğuna dair sistematik bir anlayış oluşturulduğu ifade ediliyor.
YENİ TİP BİR ‘MAKBUL VATANDAŞ’ YARATMA UĞRAŞINDA YENİ BİR İDEOLOJİ
Ahmet Kuru’nun Erdoğan’ın popülist hamaset ve polemikçi bir tarzda Erdoğanizm’in altını doldurduğuna dair tespitlerini hatırlatan Yılmaz ve Bashirov, Erdoğanizm’i tıpkı Kemalizm’in yaptığı gibi devlet kurumları aracılığıyla kendi ‘makbul vatandaşı’nı yaratma ideolojisi olarak tanımlıyor. Bu saptama Yılmaz’ın bu konudaki önceki çalışmalarına ve kavramsallaştırmalarına da doğrudan bir atıf içeriyor.
Erdoğanizm hakkkında yapılan, Türkiye’nin resmi ideolojisi Kemalizm’in yerini alacak yeni bir ideoloji olarak ‘Erdoğan’ın yönetim felsefesi’; siyasal İslamcılığın, otoriterliğin, Türk milliyetçiliğinin ve Batı karşıtlığının oluşturduğu bir ideoloji; Erdoğan’ın kişi kültü etrafında şekillenmiş bir yönetim anlayışı ve ideoloji şeklinde yapılan diğer bazı tanımlama çabalarına da makalede yer veriliyor. Bütün bu çabalara rağmen Erdoğanizm’in başlı başına bir ideoloji olarak bütüncül bir analize tabi tutulmadığına dikkat çeken Yılmaz ve Bashirov, sözkonusu makaleyle bu önemli boşluğu doldurma iddiası taşıyor.
2000’li yılların ilk 10 yılının sonlarından itibaren siyaset bilimcilerin Türkiye’deki demokratik geriye gidişi, ‘illiberal demokrasi’, ‘rekabetçi otoriterlik’, ‘seçimli otoriterlik’ ve ‘zayıf otoriterlik’ şeklinde tanımladığına dikkat çeken yazarlar, mevcut rejime dair kendi tezini ise ‘seçimli otoriterlik’ kavramı çerçevesinde örüntülüyor. Ancak, tek başına bu kavramın da yeni düzenin ekonomik, ideolojik ve stratejik özelliklerine karşılık gelen neo-patrimonyalizmi, İslamcılığı ve popülizmi tartışma dışında bırakmasından dolayı ortaya çıkan yeni rejimin bütüncül bir fotoğrafını vermekte yetersiz kaldığına dikkat çeken makale, Erdoğanizm’in aslında bunların bütünü olduğunu savunuyor.
BİR MODEL MÜSLÜMAN DEMOKRASİSİ OLMAKTAN OTORİTER DESPOTLUĞA
AKP’nin dümeninde bulunduğu Türkiye’nin hızla model bir Müslüman demokrasi olmaktan çıkarak otoriter bir devlete nasıl dönüştünü de analiz eden makale, mevcut rejimin ideolojisini tanımlamakta herhangi bir evrensel kategorinin yetersiz kalacağının altını çiziyor. Mesela, sadece “seçimli otoriterlik” denilse, rejimin diğer üç temel sacayağı dışarıda kalacağı için ‘Erdoğanizm’ kavramının tercih edildiği kaydediliyor.
Erdoğanizm, dünyanın değişik yerlerinde olduğu gibi Müslüman çoğunluklu ülkelerde başka türleri de olan bir tür şahıs (tek adam) rejimi olduğu için, makalede Sultanizm ve Humeynizm’in yanısıra Kemalizm de bu rejimi anlamada temel referans noktaları olarak kullanılıyor. Bu tür rejimlerin birbirlerinden önemli farklarına rağmen kişiselleştirilmiş baskın karakterinden kaynaklanan benzerliklerinin Türkiye’deki Erdoğanist rejimin belirleyici unsurlarını üretmede de yardımcı olabileceğine dikkat çekiliyor.
Yazarlar, devletin ve milletin varlığının liderin kaderine yakından bağlı olduğu aşırı patrimonyal Sultanist rejim kategorisinin de Türkiye’deki rejimin bütüncül fotoğrafını vermekteki yetersizliğine işaret etmekle birlikte, bu tür rejimlerde devlet ile rejim arasındaki farkların flulaşmasına atıfta bulunmaktan geri durmuyor. 15 Temmuz darbe kumpası sonrası rejimin aşırı şahsileştirilmesi sonucunda tek lider haline gelen Erdoğan ile Türkiye’nin kaderlerinin tamamen birleştirildiğine vurgu yapılan makalede, bu tür rejimlerde lidere koşulsuz sadakatin ideolojik, eşsiz/ilahi bir şahsi misyona sahip olduğu düşüncesi ya da liderin karizmatik kabiliyetlerinden ziyade korku ve ödül karışımının sonucu olduğu ifade ediliyor. Bu yüzden de Sultanist rejimlerin hem gerçek anlamıyla bir ideolojiden hem de popülerlikten mahrum olduğuna dikkat çekiliyor.
Rejimin Türk toplumu ve Türk siyaseti üzerindeki tahakkümcü rolüne İslamcılığın meşruiyet kazandırdığını kaydeden Yılmaz ve Bashirov, bu tür sistemlerde sultasına itaat bekleyen liderin, seçmen kitlesinin desteğinin sürdürülmesini sağlamak üzere giriştiği eylemlerin meşrulaştırılması konusunda İslam’ın araçsallaştırıldığının altını çiziyor. Kişi kültü etrafında şekillenmiş Kemalizm’e ve Humeynizm’e atıfta bulunan yazarlar, bu sistemlerde yapılan göstermelik seçimlerin önceden belirlenerek tercih edilen politikaların onaylanmasından ibaret olduğuna işaret ediyorlar.
KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ BİR REJİM, KAYIRMACI BİR EKONOMİK SİSTEM
Yazarlar, bu tür rejimlerde kamu kaynaklarının yandaşlar arasında dağıtıldığına ve milliyetçi ideolojilere dayalı bu popülist rejimlerin sekülerizm ve İslamcılık gibi geniş bir alanı kaplayan ideolojilerle kendilerine meşruiyet temin ettiklerine vurgu yapıyorlar. Makalede, Türkiye’deki politik gelişmelerin de benzer şekilde muhalefeti ezen, ekonomik faydaları ayrımcı bir şekilde sadece politik destekçilerine dağıtan, dinsel milliyetçiliği izlediği siyasete ideolojik bir omurga yapan son derece kişiselleştirilmiş ancak oldukça popüler bir rejime evrildiği belirtiliyor.
AKP ve Erdoğan’ın Milli Görüş geçmişinin genişçe özetlendiği makalede, 2001’de kurulan bu partinin iktidarda kalabilmek gibi pragmatik amaçlarla Avrupa Birliği ve demokratikleşme yolunda temel evrensel insan hak ve özgürlük ilkeleri çerçevesinde hareket ettiğini, kendisine demokratik bir imaj yaratarak bu sayede Avrupa Birliği’nin yanısıra daha önce siyasal İslamcı partilere mesafeli duran Kürtler, liberaller ve Hizmet Hareketi’nin desteğini kazanmayı başardığı hatırlatılıyor.
AKP’nin 2007-2011 yılları arasında demokrasinin konsolidasyonu yerine kendi iktidarının tahkimi peşine düştüğüne dikkat çeken makale, bu yolda AKP’nin siyasi reformları muhalif siyasi kurumları zayıflatmakta ya da bu kurumları içeriden ele geçirmekte kullandığına da işaret ediyor. 2010 Anayasa referandumu ile birlikte Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarının, başta yargı ve ordu olmak üzere, bürokrasideki Kemalist hegemonyayı sona erdirdiğini, bu sürecin aynı zamanda ordunun AKP’nin yürütme gücünü fiilen denetleme kabiliyetini zayıflattığı belirtiliyor.
Aynı dönemde bir diğer kamusal denetleme gücü olan bağımsız medyanın da altının oyulduğunun altını çizen makale, AKP’nin gazeteci tutuklama pratiklerinin de 2009’dan itibaren başladığına işaret ediyor. Bu bağlamda 2012’de CPJ verilerinin Türkiye’de 61 gazeteciyi hapiste gösterdiğini hatırlatan yazarlar, 2011 seçimlerindeki zaferin ise, ilk iki iktidar döneminden farklı olarak AKP’yi Kemalist bürokrasi ve müesses askeri düzenin prangalarından azade kıldığı tespitinde bulunuyor. Yazarlar, AKP’nin (Erdoğan’ın) bu imkanı sistemin daha da demokratikleştirilmesi yönünde kullanmak yerine kararlı bir şekilde yön değiştirerek Erdoğan kültü etrafında bir otoriter popülist rejim kurmaya çalışmakta kullandığını belirtiyor.
FONKSİYONU TÜKENMİŞ MUHALEFETE MEŞRUİYET İÇİN TAHAMMÜL
Muhaliflerin eşit ve adil yarışma şartlarından mahrum bırakıldığı, adil ve serbest seçimlerin ortadan kalktığı, temel özgürlüklerin yaygın bir şekilde yok edildiği bu tür seçimli otoriterlik sistemlerinde muhalefetin varlığına görüntüde müsaade edilse de muhaliflerin oyların çoğunluğunu kazanmalarına asla müsaade edilmediğini hatırlatan makale, bu rejimlerde muhalefetin hala var olmasının temel misyonunun otoriter siyasi sistemin görüntüsünü kurtararak meşrulaştırılmasında kullanılması olduğuna dikkat çekiyor.
Seçimli otoriter siyasi sistemlerde yasama ve yürütme erkleri için düzenli seçimler yapılmaya devam edilse bile bu seçimlere iktidardakilerin sıklıkla hile karıştırdığını vurgulayan yazarlar, bu sistemlerde siyasi özgürlükler ciddi şekilde kısıtlandığı için seçimlerin rekabetçi olmaktan çok uzak olduğunun altını çiziyor. Türkiye’deki siyasal rejimin 2011’den bu yana nasıl aşama aşama seçimli otoriterliğin tüm özelliklerini taşır hale geldiğini özetleyen Yılmaz ve Bashirov, 2015’te tekrarlanan genel seçimlerin ise 1950’den bu yana ülkede sağlıklı bir şekilde yapılan özgür ve adil seçimlerin sonunu getirdiğini not ediyor.
AKP iktidarlarının neo-patrimonyal bir ilişkiler ağı kurmak suretiyle toplumun belirli kesimlerinin sadakatini kazanmak suretiyle giderek daha popüler hale geldiğini anlatan makale, rejimin bunu kamu kaynaklarını AKP’ye oy veren şehirlere ve beldelere dağıtmak, oy vermeyenleri ise bu imkanlardan mahrum bırakarak cezalandırmak yoluyla başardığına dikkat çekiyor. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne atanan partizan kayyımın, kamuoyu önünde, metro çalışmalarında kendilerine oy veren semtlere öncelik vereceklerine dair yaptığı açıklama Yılmaz ve Bashirov’un bahsini ettiği bu kayırmacılığa karikatür kabalığında iyi bir örnek teşkil ediyor.
Popülist liderlerin tüm özelliklerini fazlasıyla taşıyan Erdoğan’ın ilahi misyon yüklü bir kült kişilik haline dönüştürüldüğüne işaret edilen makalede, “Türkiye’nin Yeni Babası” olarak görülen Erdoğan’ın tavırlarının kurumlar/kurallar karşıtı bir karakterde olduğu dile getiriliyor. Yazarlar, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı gibi yatay denetleme ve hesap sorma yapılarına karşıtlığı ile bilinen Erdoğan’ın milli iradenin ahlaki ve normatif üstünlüğünü savunduğunu ve kendisini de milli iradenin ete kemiğe bürünmüş hali olarak takdim ettiğini kaydediyor. Bu sayede kendisine muhalif olan herkesi milli irade ve devlet düşmanı olarak etiketleyebiliyor. Yazarlar, Erdoğan’ın içeride ‘biz ve onlar’ diye yaptığı ayrıştırmanın yanısıra kendi siyasi platformunu sürdürebilmek için dışarıda sürekli ‘kontrollü uluslararası krizler’ çıkardığına işaret ediyor.
DEMOKRAT SOSYAL BİLİMCİLERİN ÜZERİNE DÜŞEN GÖREV…
Siyasi ihtiraslar peşinde İslam’ın araçsallaştırılması anlamına gelen İslamcılığın da Erdoğanizm rejiminin ana sacayaklarından biri olduğunu ifade eden Yılmaz ve Bashirov, bunun siyasi kazanımları korumak ve bu uğurda girişilen eylemleri meşrulaştırmak için yapılan pragmatik bir tercih olduğunu vurguluyor. Osmanlıcılığı da İslam’ın evrensel kavramlarını takip etme iddiasında olmasına rağmen ulusal bağlamda doktrinler üreten İslamcılığın bir parçası olarak değerlendiren yazarlar, AKP’nin hem iç hem de dış politikada neo-Osmanlıcılık ideolojisini uygulamaya sokan yeni rejimin, yavaş ama kararlı bir şekilde, Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin dayandığı seküler ilkelere karşı bir savaş açtığını ifade ediyor. Bu konuda Diyanet ve eğitimin İslamcılaştırılmasının etkili bir şekilde kullanıldığının altını çizen Yılmaz ve Bashirov, tıpkı Kemalistlerin yaptığı gibi, bu yolla Erdoğanizm’in de bir ‘makbul vatandaş’ yaratmaya çalıştığına dikkat çekiyor.
Otuz yıllık dostum İhsan Yılmaz’ın Galib Bashirov’la birlikte imza attığı bu nitelikli makaleyi okurken, bir taraftan tam demokrasiye doğru giderken menzile varamadan yolda telef olan Türkiye’nin pek acınası haline üzüldüm, bir taraftan ülkede yaşananları kavramsal bir çerçeveye oturtarak ülkenin fotoğrafını büyük bir soğuk kanlılıkla gözümüzün önüne seren bu tür makalelere ne kadar çok ihtiyaç olduğunu düşündüm. Bu zor ve karmaşık sürecin daha iyi anlaşılması, daha iyi anlatılması ve daha çabuk atlatılması konusunda herkes gibi sosyal bilimcilere de büyük görevler düştüğüne bir kez daha kanaat getirdim. Yılmaz ve Bashirov’un TWQ’da yayınlanan makalesi bu görevin hakkıyla ifası konusunda güzel bir örneklik teşkil ediyor.
[Bülent Keneş] 27.3.2018 [TR724]
Kemalizmin öngördüğü hayat tarzı ve dünya görüşünün tam zıddını savunan Erdoğanizm’in yöntem olarak Kemalizmi tıpatıp kopyalaması ise, Türkiye gibi geçmişi talihsizliklerle dolu bir toplumun başına gelebilecek en büyük bahtsızlık. Her şeye rağmen Erdoğanizm’in kullandığı yöntemler açısından Kemalizmden şayet bir farkı varsa o fark da Kemalistlerin olduğundan çok daha hoyrat, gaddar, zalim ve bir o kadar da paçoz olmasıdır herhalde.
Peki nedir bu Erdoğanizm? Temel özellikleri nelerdir? Sadece bir ideoloji midir Erdoğanizm yoksa yükselip kendisini konsolide ettiği oranda Türkiye’yi yaşanmaz hale getiren despotik bir rejimin adı mıdır? Avustralya merkezli Alfred Deakin Vatandaşlık ve Küreselleşme Enstitüsü Direktörü İhsan Yılmaz ve Miami merkezli Uluslararası Florida Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Galib Bashirov, birlikte kaleme aldıkları bir makaleyle bu soruların cevabının peşine düşenlerden…
TÜRKİYE’DE ERDOĞANİZM’İN DOĞUŞU VE YÜKSELİŞİ
Yılmaz ve Bashirov’un uluslararası prestiji yüksek Third World Quarterly (TWQ) dergisinin son sayısı için kaleme aldıkları “15 Yıl Sonra AKP: Türkiye’de Erdoğanizm’in Doğuşu” başlıklı makale Erdoğanizm’in kodlarını ince bir işçilikle tek tek çözüyor. Makale, Erdoğanizm’in dayandığı seçim yoluyla otoriterlik, popülizm, siyasal İslamcılık ve neo-patrimonyalizmden (kayırmacılık) oluşan dört ana sütunu anlamak isteyenlere önemli veriler ve sağlıklı bir bakış açısı sunuyor.
Türkiye’deki cari rejimi net bir şekilde “Erdoğanizm” şeklinde kavramsallaştıran Yılmaz ve Bashirov, bu rejimin ‘seçimli otoriterlik’ şeklindeki bir seçim sistemine, neo-patrimonyalizme dayalı bir ekonomik sisteme, popülizmi esas alan bir siyasal stratejiye ve İslamcılığın merkezde olduğu bir siyasi ideolojiye dayandığına dikkat çekiyor. Makalede Erdoğanizm’in Sultancılık, Humeynicilik ve Kemalizm gibi bir ideoloji olarak adlandırılmasının gerekçeleri sıralanırken bahsi edilen dört sütunun bu rejimin temel sacayakları olduğu ifade ediliyor.
15 Temmuz askeri darbe kumpası sonrası kaleme aldığı bir yazısında “Kahraman milletimizin mensupları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seven ve geleneksel değerlerini yitirmeyenlerden oluşur,” diyen Hayrettin Karaman’ın bu şekilde yeni bir millet tanımı getirdiğine işaret eden makalede, bu tür beyanlara günümüz Türkiye’sinde sıklıkla rastlanıldığının altı çiziliyor. Bu söylemlerle hem Erdoğan’ın şahsının hem de tarzının Türk milletinin, devletinin, ekonomik, sosyal ve politik kurumlarının ete kemiğe bürünmüş bir hali olduğuna dair sistematik bir anlayış oluşturulduğu ifade ediliyor.
YENİ TİP BİR ‘MAKBUL VATANDAŞ’ YARATMA UĞRAŞINDA YENİ BİR İDEOLOJİ
Ahmet Kuru’nun Erdoğan’ın popülist hamaset ve polemikçi bir tarzda Erdoğanizm’in altını doldurduğuna dair tespitlerini hatırlatan Yılmaz ve Bashirov, Erdoğanizm’i tıpkı Kemalizm’in yaptığı gibi devlet kurumları aracılığıyla kendi ‘makbul vatandaşı’nı yaratma ideolojisi olarak tanımlıyor. Bu saptama Yılmaz’ın bu konudaki önceki çalışmalarına ve kavramsallaştırmalarına da doğrudan bir atıf içeriyor.
Erdoğanizm hakkkında yapılan, Türkiye’nin resmi ideolojisi Kemalizm’in yerini alacak yeni bir ideoloji olarak ‘Erdoğan’ın yönetim felsefesi’; siyasal İslamcılığın, otoriterliğin, Türk milliyetçiliğinin ve Batı karşıtlığının oluşturduğu bir ideoloji; Erdoğan’ın kişi kültü etrafında şekillenmiş bir yönetim anlayışı ve ideoloji şeklinde yapılan diğer bazı tanımlama çabalarına da makalede yer veriliyor. Bütün bu çabalara rağmen Erdoğanizm’in başlı başına bir ideoloji olarak bütüncül bir analize tabi tutulmadığına dikkat çeken Yılmaz ve Bashirov, sözkonusu makaleyle bu önemli boşluğu doldurma iddiası taşıyor.
2000’li yılların ilk 10 yılının sonlarından itibaren siyaset bilimcilerin Türkiye’deki demokratik geriye gidişi, ‘illiberal demokrasi’, ‘rekabetçi otoriterlik’, ‘seçimli otoriterlik’ ve ‘zayıf otoriterlik’ şeklinde tanımladığına dikkat çeken yazarlar, mevcut rejime dair kendi tezini ise ‘seçimli otoriterlik’ kavramı çerçevesinde örüntülüyor. Ancak, tek başına bu kavramın da yeni düzenin ekonomik, ideolojik ve stratejik özelliklerine karşılık gelen neo-patrimonyalizmi, İslamcılığı ve popülizmi tartışma dışında bırakmasından dolayı ortaya çıkan yeni rejimin bütüncül bir fotoğrafını vermekte yetersiz kaldığına dikkat çeken makale, Erdoğanizm’in aslında bunların bütünü olduğunu savunuyor.
BİR MODEL MÜSLÜMAN DEMOKRASİSİ OLMAKTAN OTORİTER DESPOTLUĞA
AKP’nin dümeninde bulunduğu Türkiye’nin hızla model bir Müslüman demokrasi olmaktan çıkarak otoriter bir devlete nasıl dönüştünü de analiz eden makale, mevcut rejimin ideolojisini tanımlamakta herhangi bir evrensel kategorinin yetersiz kalacağının altını çiziyor. Mesela, sadece “seçimli otoriterlik” denilse, rejimin diğer üç temel sacayağı dışarıda kalacağı için ‘Erdoğanizm’ kavramının tercih edildiği kaydediliyor.
Erdoğanizm, dünyanın değişik yerlerinde olduğu gibi Müslüman çoğunluklu ülkelerde başka türleri de olan bir tür şahıs (tek adam) rejimi olduğu için, makalede Sultanizm ve Humeynizm’in yanısıra Kemalizm de bu rejimi anlamada temel referans noktaları olarak kullanılıyor. Bu tür rejimlerin birbirlerinden önemli farklarına rağmen kişiselleştirilmiş baskın karakterinden kaynaklanan benzerliklerinin Türkiye’deki Erdoğanist rejimin belirleyici unsurlarını üretmede de yardımcı olabileceğine dikkat çekiliyor.
Yazarlar, devletin ve milletin varlığının liderin kaderine yakından bağlı olduğu aşırı patrimonyal Sultanist rejim kategorisinin de Türkiye’deki rejimin bütüncül fotoğrafını vermekteki yetersizliğine işaret etmekle birlikte, bu tür rejimlerde devlet ile rejim arasındaki farkların flulaşmasına atıfta bulunmaktan geri durmuyor. 15 Temmuz darbe kumpası sonrası rejimin aşırı şahsileştirilmesi sonucunda tek lider haline gelen Erdoğan ile Türkiye’nin kaderlerinin tamamen birleştirildiğine vurgu yapılan makalede, bu tür rejimlerde lidere koşulsuz sadakatin ideolojik, eşsiz/ilahi bir şahsi misyona sahip olduğu düşüncesi ya da liderin karizmatik kabiliyetlerinden ziyade korku ve ödül karışımının sonucu olduğu ifade ediliyor. Bu yüzden de Sultanist rejimlerin hem gerçek anlamıyla bir ideolojiden hem de popülerlikten mahrum olduğuna dikkat çekiliyor.
Rejimin Türk toplumu ve Türk siyaseti üzerindeki tahakkümcü rolüne İslamcılığın meşruiyet kazandırdığını kaydeden Yılmaz ve Bashirov, bu tür sistemlerde sultasına itaat bekleyen liderin, seçmen kitlesinin desteğinin sürdürülmesini sağlamak üzere giriştiği eylemlerin meşrulaştırılması konusunda İslam’ın araçsallaştırıldığının altını çiziyor. Kişi kültü etrafında şekillenmiş Kemalizm’e ve Humeynizm’e atıfta bulunan yazarlar, bu sistemlerde yapılan göstermelik seçimlerin önceden belirlenerek tercih edilen politikaların onaylanmasından ibaret olduğuna işaret ediyorlar.
KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ BİR REJİM, KAYIRMACI BİR EKONOMİK SİSTEM
Yazarlar, bu tür rejimlerde kamu kaynaklarının yandaşlar arasında dağıtıldığına ve milliyetçi ideolojilere dayalı bu popülist rejimlerin sekülerizm ve İslamcılık gibi geniş bir alanı kaplayan ideolojilerle kendilerine meşruiyet temin ettiklerine vurgu yapıyorlar. Makalede, Türkiye’deki politik gelişmelerin de benzer şekilde muhalefeti ezen, ekonomik faydaları ayrımcı bir şekilde sadece politik destekçilerine dağıtan, dinsel milliyetçiliği izlediği siyasete ideolojik bir omurga yapan son derece kişiselleştirilmiş ancak oldukça popüler bir rejime evrildiği belirtiliyor.
AKP ve Erdoğan’ın Milli Görüş geçmişinin genişçe özetlendiği makalede, 2001’de kurulan bu partinin iktidarda kalabilmek gibi pragmatik amaçlarla Avrupa Birliği ve demokratikleşme yolunda temel evrensel insan hak ve özgürlük ilkeleri çerçevesinde hareket ettiğini, kendisine demokratik bir imaj yaratarak bu sayede Avrupa Birliği’nin yanısıra daha önce siyasal İslamcı partilere mesafeli duran Kürtler, liberaller ve Hizmet Hareketi’nin desteğini kazanmayı başardığı hatırlatılıyor.
AKP’nin 2007-2011 yılları arasında demokrasinin konsolidasyonu yerine kendi iktidarının tahkimi peşine düştüğüne dikkat çeken makale, bu yolda AKP’nin siyasi reformları muhalif siyasi kurumları zayıflatmakta ya da bu kurumları içeriden ele geçirmekte kullandığına da işaret ediyor. 2010 Anayasa referandumu ile birlikte Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarının, başta yargı ve ordu olmak üzere, bürokrasideki Kemalist hegemonyayı sona erdirdiğini, bu sürecin aynı zamanda ordunun AKP’nin yürütme gücünü fiilen denetleme kabiliyetini zayıflattığı belirtiliyor.
Aynı dönemde bir diğer kamusal denetleme gücü olan bağımsız medyanın da altının oyulduğunun altını çizen makale, AKP’nin gazeteci tutuklama pratiklerinin de 2009’dan itibaren başladığına işaret ediyor. Bu bağlamda 2012’de CPJ verilerinin Türkiye’de 61 gazeteciyi hapiste gösterdiğini hatırlatan yazarlar, 2011 seçimlerindeki zaferin ise, ilk iki iktidar döneminden farklı olarak AKP’yi Kemalist bürokrasi ve müesses askeri düzenin prangalarından azade kıldığı tespitinde bulunuyor. Yazarlar, AKP’nin (Erdoğan’ın) bu imkanı sistemin daha da demokratikleştirilmesi yönünde kullanmak yerine kararlı bir şekilde yön değiştirerek Erdoğan kültü etrafında bir otoriter popülist rejim kurmaya çalışmakta kullandığını belirtiyor.
FONKSİYONU TÜKENMİŞ MUHALEFETE MEŞRUİYET İÇİN TAHAMMÜL
Muhaliflerin eşit ve adil yarışma şartlarından mahrum bırakıldığı, adil ve serbest seçimlerin ortadan kalktığı, temel özgürlüklerin yaygın bir şekilde yok edildiği bu tür seçimli otoriterlik sistemlerinde muhalefetin varlığına görüntüde müsaade edilse de muhaliflerin oyların çoğunluğunu kazanmalarına asla müsaade edilmediğini hatırlatan makale, bu rejimlerde muhalefetin hala var olmasının temel misyonunun otoriter siyasi sistemin görüntüsünü kurtararak meşrulaştırılmasında kullanılması olduğuna dikkat çekiyor.
Seçimli otoriter siyasi sistemlerde yasama ve yürütme erkleri için düzenli seçimler yapılmaya devam edilse bile bu seçimlere iktidardakilerin sıklıkla hile karıştırdığını vurgulayan yazarlar, bu sistemlerde siyasi özgürlükler ciddi şekilde kısıtlandığı için seçimlerin rekabetçi olmaktan çok uzak olduğunun altını çiziyor. Türkiye’deki siyasal rejimin 2011’den bu yana nasıl aşama aşama seçimli otoriterliğin tüm özelliklerini taşır hale geldiğini özetleyen Yılmaz ve Bashirov, 2015’te tekrarlanan genel seçimlerin ise 1950’den bu yana ülkede sağlıklı bir şekilde yapılan özgür ve adil seçimlerin sonunu getirdiğini not ediyor.
AKP iktidarlarının neo-patrimonyal bir ilişkiler ağı kurmak suretiyle toplumun belirli kesimlerinin sadakatini kazanmak suretiyle giderek daha popüler hale geldiğini anlatan makale, rejimin bunu kamu kaynaklarını AKP’ye oy veren şehirlere ve beldelere dağıtmak, oy vermeyenleri ise bu imkanlardan mahrum bırakarak cezalandırmak yoluyla başardığına dikkat çekiyor. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne atanan partizan kayyımın, kamuoyu önünde, metro çalışmalarında kendilerine oy veren semtlere öncelik vereceklerine dair yaptığı açıklama Yılmaz ve Bashirov’un bahsini ettiği bu kayırmacılığa karikatür kabalığında iyi bir örnek teşkil ediyor.
Popülist liderlerin tüm özelliklerini fazlasıyla taşıyan Erdoğan’ın ilahi misyon yüklü bir kült kişilik haline dönüştürüldüğüne işaret edilen makalede, “Türkiye’nin Yeni Babası” olarak görülen Erdoğan’ın tavırlarının kurumlar/kurallar karşıtı bir karakterde olduğu dile getiriliyor. Yazarlar, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı gibi yatay denetleme ve hesap sorma yapılarına karşıtlığı ile bilinen Erdoğan’ın milli iradenin ahlaki ve normatif üstünlüğünü savunduğunu ve kendisini de milli iradenin ete kemiğe bürünmüş hali olarak takdim ettiğini kaydediyor. Bu sayede kendisine muhalif olan herkesi milli irade ve devlet düşmanı olarak etiketleyebiliyor. Yazarlar, Erdoğan’ın içeride ‘biz ve onlar’ diye yaptığı ayrıştırmanın yanısıra kendi siyasi platformunu sürdürebilmek için dışarıda sürekli ‘kontrollü uluslararası krizler’ çıkardığına işaret ediyor.
DEMOKRAT SOSYAL BİLİMCİLERİN ÜZERİNE DÜŞEN GÖREV…
Siyasi ihtiraslar peşinde İslam’ın araçsallaştırılması anlamına gelen İslamcılığın da Erdoğanizm rejiminin ana sacayaklarından biri olduğunu ifade eden Yılmaz ve Bashirov, bunun siyasi kazanımları korumak ve bu uğurda girişilen eylemleri meşrulaştırmak için yapılan pragmatik bir tercih olduğunu vurguluyor. Osmanlıcılığı da İslam’ın evrensel kavramlarını takip etme iddiasında olmasına rağmen ulusal bağlamda doktrinler üreten İslamcılığın bir parçası olarak değerlendiren yazarlar, AKP’nin hem iç hem de dış politikada neo-Osmanlıcılık ideolojisini uygulamaya sokan yeni rejimin, yavaş ama kararlı bir şekilde, Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin dayandığı seküler ilkelere karşı bir savaş açtığını ifade ediyor. Bu konuda Diyanet ve eğitimin İslamcılaştırılmasının etkili bir şekilde kullanıldığının altını çizen Yılmaz ve Bashirov, tıpkı Kemalistlerin yaptığı gibi, bu yolla Erdoğanizm’in de bir ‘makbul vatandaş’ yaratmaya çalıştığına dikkat çekiyor.
Otuz yıllık dostum İhsan Yılmaz’ın Galib Bashirov’la birlikte imza attığı bu nitelikli makaleyi okurken, bir taraftan tam demokrasiye doğru giderken menzile varamadan yolda telef olan Türkiye’nin pek acınası haline üzüldüm, bir taraftan ülkede yaşananları kavramsal bir çerçeveye oturtarak ülkenin fotoğrafını büyük bir soğuk kanlılıkla gözümüzün önüne seren bu tür makalelere ne kadar çok ihtiyaç olduğunu düşündüm. Bu zor ve karmaşık sürecin daha iyi anlaşılması, daha iyi anlatılması ve daha çabuk atlatılması konusunda herkes gibi sosyal bilimcilere de büyük görevler düştüğüne bir kez daha kanaat getirdim. Yılmaz ve Bashirov’un TWQ’da yayınlanan makalesi bu görevin hakkıyla ifası konusunda güzel bir örneklik teşkil ediyor.
[Bülent Keneş] 27.3.2018 [TR724]
30’undan sonra krallık tacını giydiler [Hasan Cücük]
Vagner Love kariyeri inişli çıkışlarla dolu bir forvet. Palmeiras’ta başlayan futbol yolculuğunu kısa sürede yurtdışına taşıdı. Uzun yıllar CSKA Moskova formasını giydi. Rusya liginin yıldızlarından biri olmayı hiçbir zaman başaramadı. Kariyeri 2012’den itibaren düşüşe geçmişti. Yolu kah ülkesi Brezilya’ya kah Çin ligine düştü. Fransa’da kabusu yaşadı. 2016’da 32 yaşındayken geldiği Türkiye Süper Ligi’nde ise bir çiçek gibi açtı. Alanyaspor formasıyla harika bir sezon geçirip 23 golle kariyerinde ilk kez gol krallığı sevincini yaşadı. Ara transfer döneminde Beşiktaş’a gelen Vagner Love, Bayern Münih’e karşı Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etti. Love, 30’undan sonra gol kralı olup başarılar yaşayan tek isim değil…
ALMAN MUCİZESİ
Oliver Bierhoff denince akıllara Euro 96 gelir. Türkiye’nin tarihinde ilk kez katıldığı Euro 96 Avrupa şampiyonasına İngiltere ev sahipliği yapıyordu. Finalde Almanya’nın rakibi, büyük bir sürpriz yapan Çek Cumhuriyeti’ydi. Çekler’in 1-0 önde götürdüğü maça oyuna sonradan giren Oliver Bierhoff damgasını vuracaktı. Önce maçın normal süresinde attığı golle beraberliği sağlamış, uzatma devrelerindeki Altın Gol ile kupayı Almanya’ya kazandırmıştı. Almanya Bundesliga’da sıradan bir forvet olan Bierhoff, 30 yaşındayken 1998’de Udinese formasıyla attığı 27 golle Serie A’da gol krallığı sevinci yaşadı. Krallık tacını 30 yaşında giydikten sonra bir daha giymek nasip olmadan kariyerini sonlandırdı.
26 YAŞINDA GOL ATMAYI ÖĞRENDİ!
1977 doğumlu Luca Toni golcü olduğunu 26 yaşında hatırladı desek yanlış olmaz. Serie B’de mücadele eden Palermo’ya 2003’te transfer olan Luca Toni, ilk sezonunda attığı 30 golle takımının Serie A’ya çıkmasında başrol oynarken, ikinci ligin gol kralı unvanını da alıyordu. 2006’da ise 29 yaşındayken Fiorentina formasıyla attığı 31 golle kariyerinde ilk Serie A gol krallığını yaşadı. 2007’de Bayern Münih’e transfer olan Luca Toni ilk sezonunda attığı 24 golle Bundesliga gol kralı oldu. 3 yıl sonra yeniden döndüğü İtalya’da Roma, Genoa, Juventus ve Fiorentina formalarını giydi. Artık hem yaşlanan hem de sıradanlaşan Luca Toni, kariyerinin son yıllarında krallık tacını bir kez daha giymeyi başardı. 2014-15 sezonunda Verona formasıyla 22 gol atan Luca Toni, krallık tahtını İnter’li Mauro Icardi ile paylaştı. Toni, ikinci kez kral olduğunda 38 yaşındaydı.
BİR VİERİ GELDİ GEÇTİ…
Kariyerinde Juventus, Atletico Madrid, Lazio, İnter ve Milan dönemleri olan Cristian Vieri attığı goller kadar cüzdan yakan bonservisleriyle futbol tarihinde yerini aldı. Dev kulüplerin formasını giyen Vieri kariyerinde sadece bir kez gol krallığı sevinci yaşadı. 2002-03 sezonunda İnter formasıyla 24 gole imza atan Vieri, Serie A gol kralı unvanını aldığında 30 yaşındaydı.
33 YAŞINDA AÇILAN İKİ GOLCÜ
Futbolunun sonbaharında gol kralı olan isim deyince Antonio Di Natale için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 1977 doğumlu İtalyan futbolcu 2004-16 arasında aralıksız 12 yıl formasını giydiği Udinese’de iki kez gol krallığı başarısını tattı. 2010’da 29, 2011’de 28 golle Serie A’nın gol kralı olan Di Natale krallık tacını ilk kez giydiğinde 33 yaşındaydı.
Alman futbolunda Alexander Meier’in özel bir yerinin olması için 33 yaşını beklemesi gerekiyordu. 1983 doğumlu futbolcu St. Pauli’de başladığını kariyerini bir yıl Hamburg’da sürdürdükten sonra 2004’te Frankfurt’ta transfer oldu. Bundesliga’da fazla esamesi okunmayan vasat bir isim olan Alexander Meier, 2014-15 sezonunda forma giydiği 26 maçta kaydettiği 19 golle adını Bundesliga gol kralları arasına yazdırdı.
HEP EFSANEYDİ AMA…
Zlatan İbrahimovic bir futbolcunun kazanacağı tüm başarıları yaşadı. Ajax, Juventus, İnter, Barcelona, Milan, PSG ve Manchester United formalarını giyen İbrahimovic, krallık tacını ilk kez giydiğinde 28 yaşındaydı. 2009’da İnter formasıyla 25 golle kariyerinde ilk kez gol kralı olan İbrahimovic, Milan’da 2012’de 31 yaşındayken ikinci kez krallık mutluluğu yaşadı. PSG formasını 2012-16 arasında giyen İbrahimovic 3 kez Fransa Ligi gol kralı oldu. Son krallık tacını giydiğinde ise 35 yaşındaydı. Manchester United hariç gittiği her kulüpte şampiyonluk yaşayan İbrahimovic, 5 gol krallığını 28-35 yaşları arasına sığdırdı.
GEÇ GELEN KRALLIK
Didier Drogba futbolun yaşayan efsanesi. Chelsea formasıyla Premier Lige damgasını vurdu. Her zaman vasatın üstünde bir forvet olan 1978 doğumlu Drogba, kariyerinde iki kez gol krallığı yaşadı. İlkini 29 yaşında 2007’de 20 golle yaşayan Drogba aynı başarıyı bu kez 32 yaşındayken 2010’da 29 golle tekrarladı.
İsveçli Henrik Larsson golcü olduğunu Celtic’e transfer olunca hatırladı. Ülkesinin Helsingborg takımından Hollanda’nın Feyenoord takımına transfer olan Larsson 4 yıl top koşturduğu bu kulüpte en skorer yılını 10 golle 1995-96 sezonunda yaşadı. 26 yaşındayken 1997’de Celtic’e transfer olan Larsson, ilk sezonunda 16 gol attı. İkinci sezonuyla birlikte bir gol makinesine dönüşen Henrik Larsson tam 5 kez İskoçya Ligi gol kralı oldu. Krallık tacını ilk giydiğinde 28, son kez giydiğinde ise 33 yaşındaydı.
[Hasan Cücük] 27.3.2018 [TR724]
ALMAN MUCİZESİ
Oliver Bierhoff denince akıllara Euro 96 gelir. Türkiye’nin tarihinde ilk kez katıldığı Euro 96 Avrupa şampiyonasına İngiltere ev sahipliği yapıyordu. Finalde Almanya’nın rakibi, büyük bir sürpriz yapan Çek Cumhuriyeti’ydi. Çekler’in 1-0 önde götürdüğü maça oyuna sonradan giren Oliver Bierhoff damgasını vuracaktı. Önce maçın normal süresinde attığı golle beraberliği sağlamış, uzatma devrelerindeki Altın Gol ile kupayı Almanya’ya kazandırmıştı. Almanya Bundesliga’da sıradan bir forvet olan Bierhoff, 30 yaşındayken 1998’de Udinese formasıyla attığı 27 golle Serie A’da gol krallığı sevinci yaşadı. Krallık tacını 30 yaşında giydikten sonra bir daha giymek nasip olmadan kariyerini sonlandırdı.
26 YAŞINDA GOL ATMAYI ÖĞRENDİ!
1977 doğumlu Luca Toni golcü olduğunu 26 yaşında hatırladı desek yanlış olmaz. Serie B’de mücadele eden Palermo’ya 2003’te transfer olan Luca Toni, ilk sezonunda attığı 30 golle takımının Serie A’ya çıkmasında başrol oynarken, ikinci ligin gol kralı unvanını da alıyordu. 2006’da ise 29 yaşındayken Fiorentina formasıyla attığı 31 golle kariyerinde ilk Serie A gol krallığını yaşadı. 2007’de Bayern Münih’e transfer olan Luca Toni ilk sezonunda attığı 24 golle Bundesliga gol kralı oldu. 3 yıl sonra yeniden döndüğü İtalya’da Roma, Genoa, Juventus ve Fiorentina formalarını giydi. Artık hem yaşlanan hem de sıradanlaşan Luca Toni, kariyerinin son yıllarında krallık tacını bir kez daha giymeyi başardı. 2014-15 sezonunda Verona formasıyla 22 gol atan Luca Toni, krallık tahtını İnter’li Mauro Icardi ile paylaştı. Toni, ikinci kez kral olduğunda 38 yaşındaydı.
BİR VİERİ GELDİ GEÇTİ…
Kariyerinde Juventus, Atletico Madrid, Lazio, İnter ve Milan dönemleri olan Cristian Vieri attığı goller kadar cüzdan yakan bonservisleriyle futbol tarihinde yerini aldı. Dev kulüplerin formasını giyen Vieri kariyerinde sadece bir kez gol krallığı sevinci yaşadı. 2002-03 sezonunda İnter formasıyla 24 gole imza atan Vieri, Serie A gol kralı unvanını aldığında 30 yaşındaydı.
33 YAŞINDA AÇILAN İKİ GOLCÜ
Futbolunun sonbaharında gol kralı olan isim deyince Antonio Di Natale için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 1977 doğumlu İtalyan futbolcu 2004-16 arasında aralıksız 12 yıl formasını giydiği Udinese’de iki kez gol krallığı başarısını tattı. 2010’da 29, 2011’de 28 golle Serie A’nın gol kralı olan Di Natale krallık tacını ilk kez giydiğinde 33 yaşındaydı.
Alman futbolunda Alexander Meier’in özel bir yerinin olması için 33 yaşını beklemesi gerekiyordu. 1983 doğumlu futbolcu St. Pauli’de başladığını kariyerini bir yıl Hamburg’da sürdürdükten sonra 2004’te Frankfurt’ta transfer oldu. Bundesliga’da fazla esamesi okunmayan vasat bir isim olan Alexander Meier, 2014-15 sezonunda forma giydiği 26 maçta kaydettiği 19 golle adını Bundesliga gol kralları arasına yazdırdı.
HEP EFSANEYDİ AMA…
Zlatan İbrahimovic bir futbolcunun kazanacağı tüm başarıları yaşadı. Ajax, Juventus, İnter, Barcelona, Milan, PSG ve Manchester United formalarını giyen İbrahimovic, krallık tacını ilk kez giydiğinde 28 yaşındaydı. 2009’da İnter formasıyla 25 golle kariyerinde ilk kez gol kralı olan İbrahimovic, Milan’da 2012’de 31 yaşındayken ikinci kez krallık mutluluğu yaşadı. PSG formasını 2012-16 arasında giyen İbrahimovic 3 kez Fransa Ligi gol kralı oldu. Son krallık tacını giydiğinde ise 35 yaşındaydı. Manchester United hariç gittiği her kulüpte şampiyonluk yaşayan İbrahimovic, 5 gol krallığını 28-35 yaşları arasına sığdırdı.
GEÇ GELEN KRALLIK
Didier Drogba futbolun yaşayan efsanesi. Chelsea formasıyla Premier Lige damgasını vurdu. Her zaman vasatın üstünde bir forvet olan 1978 doğumlu Drogba, kariyerinde iki kez gol krallığı yaşadı. İlkini 29 yaşında 2007’de 20 golle yaşayan Drogba aynı başarıyı bu kez 32 yaşındayken 2010’da 29 golle tekrarladı.
İsveçli Henrik Larsson golcü olduğunu Celtic’e transfer olunca hatırladı. Ülkesinin Helsingborg takımından Hollanda’nın Feyenoord takımına transfer olan Larsson 4 yıl top koşturduğu bu kulüpte en skorer yılını 10 golle 1995-96 sezonunda yaşadı. 26 yaşındayken 1997’de Celtic’e transfer olan Larsson, ilk sezonunda 16 gol attı. İkinci sezonuyla birlikte bir gol makinesine dönüşen Henrik Larsson tam 5 kez İskoçya Ligi gol kralı oldu. Krallık tacını ilk giydiğinde 28, son kez giydiğinde ise 33 yaşındaydı.
[Hasan Cücük] 27.3.2018 [TR724]
Ekrem Dumanlı: Bu raporlar peşinizi bırakmayacak
Ekrem Dumanlı youtube kanalındaki son programında, uluslararası kurumlar tarafından Türkiye’deki hukuksuzluklara yönelik yayınlanan raporları gündeme getirdi. Özel olarak Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye’deki işkence ve kötü muameleyi anlatan 28 sayfalık raporuna değinen Dumanlı, “Bu rapor Türkiye’deki medyanın durumunda dolayı duyulmamış olabilir. Fakat bu raporu dünya konuşuyor. Dünya Türkiye’deki faşist uygulamaların farkında.” dedi.
“Bu raporlar peşinizi bırakmayacak” diyen Dumanlı, hukuk geri döndüğünde bütün sorumluluların tek tek hesap vereceğini dile getirdi. Hukuksuzluklardan geri dönme çağrısı yapan Dumanlı, “Bu raporda hamile kadınlara ve yeni doğum yapmış annelere yapılan zulmü görüyorsun, öldürülen Gökhan Öğretmeni görüyorsun, darbe gerekçesiyle tukuklanan öğretmenleri doktorları görüyorsun. Sadece Hizmet Hareketi’ne yönelik zulüm değil, Kürtlere yönelik yapılan zulum de raporda yer alıyor.” dedi.
Raporun İslam dünyasında da yankı bulduğunu anlatan Dumanlı, “İslam dünyasına nasıl rezil olduğunuzu görün. Gelin hatadan dönün. Fiili bir tövbede bulunun. Bu faşist damgası sizi bırakmayacak yoksa.” şeklinde konuştu. Dumanlı ayrıca iktidarın talimatlarıyla hareket eden hakim, savcı, polis ve askerleri de uyararak, “Hukuka dönün yoksa siz de hesap vereceksiniz.” dedi.
İşte o program;
[TR724] 26.3.2018
“Bu raporlar peşinizi bırakmayacak” diyen Dumanlı, hukuk geri döndüğünde bütün sorumluluların tek tek hesap vereceğini dile getirdi. Hukuksuzluklardan geri dönme çağrısı yapan Dumanlı, “Bu raporda hamile kadınlara ve yeni doğum yapmış annelere yapılan zulmü görüyorsun, öldürülen Gökhan Öğretmeni görüyorsun, darbe gerekçesiyle tukuklanan öğretmenleri doktorları görüyorsun. Sadece Hizmet Hareketi’ne yönelik zulüm değil, Kürtlere yönelik yapılan zulum de raporda yer alıyor.” dedi.
Raporun İslam dünyasında da yankı bulduğunu anlatan Dumanlı, “İslam dünyasına nasıl rezil olduğunuzu görün. Gelin hatadan dönün. Fiili bir tövbede bulunun. Bu faşist damgası sizi bırakmayacak yoksa.” şeklinde konuştu. Dumanlı ayrıca iktidarın talimatlarıyla hareket eden hakim, savcı, polis ve askerleri de uyararak, “Hukuka dönün yoksa siz de hesap vereceksiniz.” dedi.
İşte o program;
[TR724] 26.3.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)