‘Cezaevinde kafa derisi yüzen’ hükümlü, Sesli’ye şişle saldırdı [Selahattin Sevi]

Hazim Sesli tutuklu bulunduğu Menemen Cezaevi'nde dün saat 4:30'da ailesi ile telefon görüşmesi yaparken iki kez cinayetten hüküm giyen ve cezaevinde bir mahkumun kafa derisini yüzen bir adli mahkumun şişli saldırısına uğradı.

SELAHATTİN SEVİ -13 Mart 2020

Türkiye’nin başarılı ve saygın iş adamlarından Hazim Sesli tutuklu bulunduğu Menemen Cezaevi’nde dün saat 4:30’da ailesi ile telefon görüşmesi adli bir mahkumun şişli saldırısına uğradı. 7 yerinden yaralanan Sesli revire kaldırıldı. Gülen cemaati üyesi olduğu iddiasıyla tek kişilik hücrede tutulan Sesli’nin saldırıya uğraması karşısında ailesi şaşkına döndü.

“KIZIM BENİ ŞİŞLEDİLER”

Hazim Sesli’nin avukat olan kızı Melike Sesli babasıyla görüştükten sonra olayı ve sonrasını Kronos‘a şöyle anlattı:

Cezaevine gittim. Sıradan bir görüş gibi gitmiştim… Gardiyanlarla konuşuyordu, hep teşekkür ediyordu onlara, “Beni kurtardınız” diye… Babamdan başka kim gardiyanlara teşekkür edebilir ki… Babam olduğunu anlayıp yanına gittim. Elinde sargılar vardı, bana “Bir şey yok, ufak bir yara” dedi. Daha önce yanmış ve yakılmış bir hücreye bilinçli olarak, “yanlışlıkla” diyerek almışlardı ve temizlik yapmaktan parmakları yaralanmıştı. Ben yine öyle zannettim. Bana baktı, gardiyanlara baktı, bir şey yok dedi. Ben üsteleyince “Beni şişlediler” dedi. Sonra olayı hazmetme sürecim oldu biraz. Olayın detaylarını alıp ilgili mercilerle görüştüm ve tekrar babamın yanına döndüm.

“ADLİ BİR MAHKUMUN HÜCREDE TUTULAN BABAMLA NE İŞİ OLUR”

Adli bir mahkumun babama saldırması anlamsız. Bir de hücrede kalıyor ve 3 buçuk yıldır kimseyle görüşmüyor. Kiminle alıp vereceği olabilir ki…

Babam korksun isterdim ama babam öyle biri değil. Sadece başka cezaevine nakil istiyor musun dedim, hayır ben burada mutluyum, dedi. Babam olaya takdiri ilahi olarak bakıyor, “öldürmeyen Allah öldürmüyor” diyor.

“ANNEME KÜÇÜK BİR YARALANMA DİYECEKTİ”

Annem görüşe ayrı girdi. Aile görüşüne girdi. Onları yalnız bıraktım. Babamla aramızda konuşmuştuk, “Küçük bir yaralanma” diye anlatacaktı. Fakat yaralarını göstermiş, saklamaya gerek yok diyerek. Anneme olayın detaylarını anlatarak yaralarını göstermiş. Annem çok üzüldü tabi. Annem ağlayarak çıktı, birbirimize sarıldık, ağladık, ne yapalım.

“DEFALARCA CAN GÜVENLİĞİ YOK DEDİM”

Ben cezaevlerinde güvenlik konusunun ucu açık bir konu olduğunu düşünüyorum. Defalarca can güvenliğinin olmadığını ileri sürmemize rağmen tedbir alınmadı. Babam adli suçlularla görüşe çıkmak istemiyordu. Onlarla çıktığında rahatsız oluyordu. Görevlilerin ve gardiyanların yanına gittiğimde, “Nasıl bize haber vermezsiniz! Her gün babam şişlendi diye sizi mi arayacağım. Hem kızıyım hem avukatıyım. Bir şekilde aileye haber vermeniz gerekiyor” dedim. Görevliler ve sorumlular hiçbir açıklama yapmadı. Oranın güvenliğinden şüpheliyim ama babam da gitmek istemiyor.

HAZİM SESLİ’NİN AVUKAT KIZI MELİKE SESLİ’NİN RAPORU

Avukat Melike Sesli, olayın gelişimini şöyle özetledi:

Hazim Sesli Uşak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2016/204 E. sayılı dosyası kapsamında 21.10.2015 tarihinden itibaren Menemen T Tipi kapalı Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunmaktadır.

09.09.2016 tarihine kadar 8 kişilik koğuşta kalmasına rağmen Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu tarafından hiçbir sözlü veya yazılı gerekçe gösterilmeden tek kişilik hücreye alınmış ve bu işlemin Adalet Bakanlığı tarafından istenildiği söylenmiştir. Ancak avukatları tarafından yapılan tüm başvurular sonucunda Adalet Bakanlığı kendilerinin bir talebi olmadığını; bu durumun cezaevinin insiyatifinde olduğunu söylemişlerdir.

Tek kişilik hücreye alınmasından bu yana Hazim Sesli kimse ile görüştürülmemiştir. Yaklaşık son 1 yıldır da adli mahkumlarla aile ve telefon görüşlerine çıkmakta olup; bu durumda can güvenliğinin bulunmadığını, bu sebeple görüş saatlerinin değiştirilmesini hem Menemen T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan hem de cezaevi savcılığından talep etmiş olmasına rağmen hiçbir işlem yapılmamıştır.

11.03.2020 günü saat 16.20’de telefon görüsünü birlikte yapmış oldukları; daha önce 2 defa adam öldürüp ceza alan, daha sonra ise koğuşta bulunan bir kişinin kafa derisini yüzen Fatih Oktay isimli mahkumla birlikte telefon görüşü yaptırdıkları sırada Fatih Oktay tarafından şişlenmiştir. Kalbine nişan almış olsa da Hazim Sesli telefonla görüşürken ilk şişin telefona denk gelmesi sonucu olayı fark etmiş ve kendini korumaya çalışmıştır. Ama olaya cezaevi memurları müdahale edene kadar 2 kere sol elinden, 2 kere sol bacağından, 3-4 defa da kalçasından darbeler almıştır.

Hazim Sesli hastane sonrası tekrar koğuşuna götürülürken ceza infaz memuru tarafından bilerek olayı gerçekleştirilen şahsın hücresinin önünden geçirilerek de psikolojik siddet uygulamaya devam etmektedir.
Ayrıca olay sonrası Hazim Sesli avukatlarıyla görüşürken de avukatlarına zorluk çıkartılmış; defalarca göz kaydına gönderilip tekrar geri gelmesi istenmiştir.

Hazim Sesli’nin eşiyle telefon görüşmesi hakkını kullanırken şişlendiği öğrenildi.

EŞİ GÖNÜL SESLİ: O GÜN GARDİYANLAR YANINDA YOKMUŞ

Kronos‘un ulaştığı Hazim Sesli’nin eşi Gönül Sesli, telefon görüşmesi sırasında yanında bulunan gardiyanların o esnada yanından ayrıldıklarını ve Sesli’nin saldırısıya uğradığını aktardı.

Gönül Sesli, “Dün çocuklarını arıyor telefon hakkını kullanırken. Abdülkadir ve Ali’yi. Amerika’da yaşıyorlar, biri 29 biri 22 yaşında. Çalışıyorlar, okuyorlar orada…

Bizi aradılar ve “Dün babama bir şey oldu olay oldu” dedi. Bugün görüşümüz vardı. Kızım da avukat, avukat görüşüne gittim kızımla. Benden saklamayı düşünüyorlarmış açıklamak zorunda kaldılar.

“KALBİNE SAPLAMAK İSTEMİŞ”

Hayati tehlikesi yoktu. Kalbine saplamak istemiş şişi adli mahkumlardan biri. Allah’tan telefona gelmiş, eli yaralanmış. Yere düşmüş eşim. Bacağına, kalçasına saplamış sonra şişi… Kasıt var gibi geliyor bana. Telefon görüşlerinde ve her zaman yanında gardiyanlar oluyordu. O gün gardiyanlar yokmuş. Olay anında da geç gelmişler. Bilmiyorum kasıt var mı ama çok masum durmuyor. O gün gardiyanların yanında olmaması, olay anında geç gelmeleri sanki kasıt varmış izlenimini veriyor.

Sesli’ye ilk müdahalenin cezaevi revirinde yapıldığını ancak sağlıklı bir bilgi edinemediklerini belirten Sesli, “Maalesef bu mümkün olmadı.” dedi.

Sesli Battaniyelerinin sahibi ve Uşak’ın en büyük sanayicilerinden olan, şirketlerine el konulup yağmalanan Hazim Sesli, 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

HAZİM SESLİ’NİN İŞADAMI VE İNSAN OLARAK PORTRESİ İÇİN TIKLAYINIZ

[Selahattin Sevi] 13.3.2020 [Kronos.News]

Gezi’de yaralanan gazeteciye AYM’den tazminat kararı

Anayasa Mahkemesi, Gezi olayları sırasında gaz fişeği ile başından yaralanan gazeteci Cihan Mutlu’ya 50 bin TL tazminat ödenmesine karar verdi. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı.

BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM), Gezi Direnişi’nde gaz fişeği ile başından yaralanan gazeteci Cihan Mutlu’ya “eziyet yasağının ihlal edilmesi” nedeniyle 50 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verdi. Karar Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.

KOVUŞTURMAYA YER YOK KARARI VERİLMİŞTİ

Gezi Direnişi sırasında Taksim’de bir sokakta polis tarafından atılan gaz fişeği kapsülüyle başından yaralanan Cihan Mutlu, dönemin kolluk amirleri, Vali, İçişleri Bakanı ve Başbakan hakkında şikayetçi olmuştu. Açılan soruşturmada 2016 yılında kovuşturmaya yer olmadığı yönünde karar verilmişti.

“KÖTÜ MUAMELE YASAĞI İHLAL EDİLDİ” KARARI

Mutlu, daha sonra AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. AYM’den çıkan karar bugünkü Resmi Gazete’de yayımlandı. AYM, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” ibaresine dayanarak kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.

50 BİN LİRA TAZMİNAT ÖDENECEK

AYM, eziyet yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğunu belirterek 50 bin TL manevi tazminat ve 3 bin 239 TL olan mahkeme giderlerinin de Mutlu’ya ödenmesine karar verdi.
Cihan Mutlu, kafasına gaz kapsülü isabet etmesi sonucunda kafa kemik kırığına bağlı kafa travması yaşamış, bir dizi ameliyat geçirmişti.

[TR724] 13.3.2020

Diyanet başkanından Cuma namazına gelen cemaate “Kalabalıktan uzak durun” tavsiyesi

Diyanet, koronavirüs salgını nedeniyle hasta ve yaşlıların namazlarını evde kılmaları tavsiye etse de vatandaş dinlemedi. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da hutbede cemaate “Kalabalıktan uzak durun” dedi.

BOLD – Diyanet’in uyarılarına rağmen koronavirüs risk grubundaki yaşlıların cuma namazına yoğun olarak katılmaları dikkat çekti. Cumada hutbe okuyan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, toplanan kalabalığa kalabalıktan uzak durun çağrısı yaptı.

YAŞLILAR CAMİLERİ DOLDURDU

Diyanet İşleri Başkanlığının cuma namazının iptal olmayacağı ancak risk grubunda yer alan yaşlı ve hastaların katılmaması kararı işe yaramadı. Cuma namazlarında binlerce kişi bir araya geldi. Diyanet’in koronavirüs risk grubunda bulunanların cuma namazına katılmaması yönündeki tavsiyesini yaşlıların dinlemedikleri görüldü.

“KALABALIKTAN UZAN DURUN” ÇAĞRISI

Ahmet Hamdi Akseki Camii’nde cuma hutbesini okuyan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, toplanan kalabalığa kalabalıktan uzak durmaları uyarısında bulundu. Konuşmasında Türk milletinin samimi ve sıcakkanlı olduğunu, dost ve arkadaşlarıyla tokalaşıp ve kucaklaştığını söyleyen Erbaş, “Elbette bu davranışlar çok güzel ve değerlidir. Ancak bulaşıcı hastalıkların yaygın olduğu bu dönemde böyle uygulamalara ara vermek sorumluluğun ve tedbirin gereğidir. Bilhassa camilerimizde yaygın olan namaz sonrası musafaha uygulamasına ara verelim” dedi.

[BoldMedya] 13.3.2020

Şubat ayı hak ihlali raporu! 96 ölüm, 115 işkence, 227 gözaltı

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından hazırlanan hak ihlali raporuna göre, Şubat ayında 96 kişinin yaşam hakkı ihlal edilirken 85 işkence olayı yaşandı. Bir ayda cezaevlerinde en az 115 kişinin fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kaldığı, sağlık hakkının engellendiği belirlenirken en az 22 kadın erkekler tarafından öldürüldü.

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Şubat 2020’de yaşanan hak ihlallerine dair rapor hazırladı. Bir ay içerisinde yaşam hakkı ihlal edilenlerin sayısı toplam 96 olurken 85 işkence olayı yaşandı. Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele sayısı 115 olduğu ifade edilen rapora göre bir ay içerisinde 64 etkinliğe müdahale eden polis en az 227 kişiyi gözaltına aldı. Van’da 21 Kasım 2016 tarihinden bu yana uygulanan etkinlik ve gösteri yasağı bin 189 güne, Hakkari’de uygulanan yasak 343 güne, Şanlıurfa’da uygulanan yasak ise 30 güne ulaştı.

1 AYDA 22 KADIN ERKEKLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ

Kadınların yaşam hakkı, geride kalan şubat ayında da erkekler tarafından ihlal edilmeye devam etti. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, şubat ayında en az 22 kadın erkekler tarafından öldürülürken en az 12 kadın da kuşkulu bir biçimde öldü.

Van’ın Çaldıran ilçesine bağlı Sarıçimen Mahallesi yakınlarında 9 Şubat günü 10’u Afgan 3’ü Suriyeli 13 sığınmacı donarak öldü. Van’ın İran sınırındaki Saray ilçesinde, Türkiye’ye girmeye çalıştıkları sırada sınır birlikleri tarafından donmak üzereyken hastaneye kaldırılan Afganistan uyruklu 29 sığınmacıdan birinin de 15 Şubat günü öldüğü öğrenildi. Şubat ayı içerisinde yaşam hakkı ihlal edilen toplam mülteci sayısı 14 olarak kayıtlara geçti.

Rapora göre şubat ayında bir de “kuşkulu asker ölümü” yaşandı. Dersim’de bir karakolda görevli Uzman Çavuş Nezir Abak’ın kendi silahıyla intihar ettiği iddia edildi. ‘Yargısız İnfaz, Dur İhtarı, Rastgele Ateş Açma Olayları’ başlığında da bir olay raporda yer aldı. 27 Şubat günü Antalya Konyaaltı’nda “kimlik kontrolü sırasında kaçtığı” iddia edilen A.Ç. bir bekçinin silahından çıkan kurşunla yaralandı.

‘ŞUBAT AYINDA 85 İŞKENCE OLAYI’

Şubat ayında biri 3 yaşında olmak üzere 5’i çocuk en az 34 kişi gözaltında ya da gözaltı merkezleri dışında güvenlik güçlerinin işkencesine maruz kaldığını basına açıkladı, işkence gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Ay içinde eylem ve gösterilerde de en az 51 kişi polisin ya da jandarmanın fiziksel şiddetine maruz kaldı. Raporda toplantı ve gösterilerde dövülerek, gaz sıkılarak, ters kelepçe takılarak gözaltına alınanlar ile işkence gördüğü halde bunu açıklamayan, suç duyurusunda bulunmayanlar dikkate alındığında gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğu ifade edildi.

CEZAEVLERİNDE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE SAYISI 115

Rapora göre şubat ayında en az 115 kişi fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kaldı, sağlık hakkı engellendi.

GÖZALTINA ALINAN SAYISI 227

Şubat ayında basın açıklaması, bildiri dağıtma, toplantı ve gösteri gibi en az 64 etkinliğe polis müdahale etti. Müdahalelerde en az 227 kişi gözaltına alındı. Ay içinde, en az 19 (çoğunluğu ölüm orucunu sürdüren Grup Yorum üyeleri ile dayanışma etkinlikleri) etkinlik, basın açıklaması, toplantı, gösteri, festival, tiyatro ya da film gösterimi valilikler, kaymakamlıklar tarafından engellendi ve yasaklandı.

KHK ile ihraç edildikleri işlerine geri dönmek için bin 183 gündür Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde eylem yapan kamu çalışanlarına ilk kez 3 Şubat günü saat 13.30 ve 18.00’deki eylemlerde müdahale edilmedi. İlerleyen günlerde ise eyleme ve daha sonra İnsan Hakları Anıtı önünde oturma eylemi yapanlara yönelik polisin müdahalesi sertleşti. Gözaltına alma işlemi sırasında daha fazla fiziksel şiddet kullanılmaya başlandı.

8 Şubat itibariyle Van’da 21 Kasım 2016 tarihinden bu yana uygulanan etkinlik ve gösteri yasağı bin 189 güne, 13 Şubat itibariyle Hakkari’de uygulanan yasak 343 güne, 19 Şubat itibariyle Şanlıurfa’da uygulanan yasak ise 30 güne ulaştı.

İKİ BELEDİYE EŞ BAŞKANI TUTUKLANDI

Şubat ayında parti, belediye, sendika ve derneklerin yüzlerce üye ve yöneticisi ay içinde gözaltına alındı, çok sayıda kişi de tutuklandı. HDP’ye yönelik operasyonlarda en az 9 belediye eş başkanı, meclis üyesi, muhtar, dernek yöneticisi gözaltına alındı. En az 2 belediye eş başkanı, belediye meclis üyesi, muhtar tutuklandı. Şubat ayında Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Yüksekova Belediye Eşbaşkanı Remziye Yaşar ve Van Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan HDP Van eski İl Eşbaşkanı Yadişen Karabulak tahliye edildi. Her iki davada da, savcılığın itirazıyla tahliye kararları durduruldu.

Mardin’in Kızıltepe, Nusaybin, Derik, Savur, Mazıdağı; Şırnak’ın Cizre, İdil ve Diyarbakır’ın Bismil ilçelerinde aylık olağan meclis toplantısına katılmak için gelen HDP’li belediye meclisi üyelerinin belediye binasına girişi polisler tarafından engellendi.

DEMİRTAŞ VE AMEDSPOR ATKISI NEDENİYLE İKİ KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Ankara’da 23 Şubat günü düzenlenen HDP 4’üncü Olağan Kongresi’ne Van’dan katılacak olanları taşıyan otobüsün yola çıkmasına polis tarafından araçların hacizli olduğu gerekçesiyle izin verilmedi. 22 Şubat günü Batman’dan Ankara’ya giden HDP üyelerini taşıyan otobüs il çıkışında durduruldu. Mehmet Habip Çelebi adlı kişi gözaltına alındı. 23 Şubat günü kongrenin yapıldığı salona girmek isteyen iki kişi Selahattin Demirtaş ve Amedspor atkıları taktıkları gerekçesiyle gözaltına alındı. Kongre bittikten sonra salondaki ses sistemini kuran şirkette çalışan 14 kişi gözaltına alındı. Gözaltı sırasında gazetecilerin görüntü alması polis tarafından engellendi.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İHLALLERİ

Şubat ayı içerisinde düşünce ve ifade özgürlüğü de ihlal edilmeye devam etti. En az 2 gazeteci tutuklanırken, en az 16 gazeteci gözaltına alındı. Gazeteci Hüseyin Akyol’un ise pasaportuna el konuldu. Bağımsız Gazetecilik Platformu verilerine göre cezaevinde (28 Şubat itibariyle) 98 gazeteci tutuklu bulunuyor.

Şubat ayında en az 5 gazeteci ve basın çalışanı (Emre Orman, Barış Terkoğlu, Sultan Çoban, belgesel sinemacı Veysi Altay, Faruk Arhan) gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapis ya da para cezasına mahkûm edildi, 7 gazeteci beraat etti.

14 Şubat günü İstanbul 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde sonuçlanan Özgür Gündem davasında, Necmiye Alpay, Bilge Aykut ve Aslı Erdoğan beraat etti. Yurtdışında bulunan Filiz Koçali ve Ragıp Zarakolu ile Zana Kaya, İnan Kızılkaya, Kemal Sancılı ve Eren Keskin’in dosyası ise iki ayrı davada görülmek üzere ayrıldı.

29 Şubat günü Ankara’da Sputnik Haber Ajansı Ankara Temsilciliği’nde çalışan üç gazetecinin evlerine kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırı girişiminde bulunuldu. Şikayet için polis karakoluna giden gazeteciler, Sputnik’in İngilizce sayfasında yer alan Hatay’a ilişkin bir haber nedeniyle gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında İstanbul’da Sputnik Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Mahir Boztepe de gözaltına alındı. Dört gazeteci 1 Mart günü ifade işlemlerinin ardından serbest bırakıldı.

 [TR724] 13.3.2020

Diyanet’ten promosyon fetvası: Caiz değil!

Diyanet, bankaların promosyon olarak verdiği paralar için, “Tam olarak faiz sayılmasa da şüphe var” değerlendirmesi yaptı.

Diyanet Dergisi’nin “Diyanet’e Soralım” bölümünde “Banka promosyonu caiz midir” sorusuna “İşleyiş bakımından faize tam olarak benzememekte ise de, şüpheden de tümüyle uzak değildir. Bu itibarla temel ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olanların bu parayı kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları yakınları için kullanmamaları ve ihtiyaç sahibi fakirlere vermeleri uygun olur” cevabı verildi.

FAİZE BENZİYOR

Kamu kurum ve kuruluşlarının, çalışanlarının ücret ve maaşlarını anlaşmalı herhangi bir bankadan alabileceğine dikkat çekilen yazıda şu görüşlere yer verildi: “Bankaların, bu hizmetleri yürütme konusunda kurum ve kuruluşlarca kendilerinin tercih edilmesi karşılığında gerek kurum ve kuruluşlara gerekse çalışanlarına vermiş oldukları promosyonlar, işleyiş bakımından faize tam olarak benzememekte ise de şüpheden de tümüyle uzak değildir.”

[TR724] 13.3.2020

Pentagon destekli firmadan ‘Koronavirüs aşısı hazır’ iddiası

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından fonlanan Kanada merkezli şirket Medicago, Covid-19 aşısını geliştirdiklerini ve Amerikan İlaç ve Gıda İdaresi (FDA) onayını almaları halinde ayda 10 milyon aşıyı üretmeye başlayabileceklerini iddia etti.

Euronews’in aktardığı haberde, Koronavirüsün genetik sekansını elde eder etmez 20 gün içinde aşıyı geliştirdiklerini söyleyen Medicago CEOsu Bruce Clark genetik kodun özel bir yöntem ile elde edildiğini ve bu yöntemin de FDA tarafından onaylanmasına ihtiyaç duyduklarını kaydetti.

Clark bürokratik engeller ortadan kaldırılırsa aşının Kasım ayında hazır olacağını açıkladı.

Bunun yanı sıra İsrailli bir firma da aşıyı geliştirmeyi başardıklarını ileri sürdü. Medicago CEOsu Clark ise kendi yöntemlerinin bu şirketten daha etkili ve güvenilir olduğunu iddia ederek şunları söyledi:

“Aşıyı geliştirdiklerini öne süren birkaç firma daha var ancak bunlar farklı teknolojiler. Bazıları, bırakın Covid-19’u, henüz hiçbir konuda kendini kanıtlamamış olan RNA veya DNA bazlı aşı türleri. Umarım başarılı olurlar tabi.”

BİTKİSEL YÖNTEM SAYESİNDE HIZLI GELİŞTİRİLDİ

Clark, kendi ekibinin başarısını ve bu kadar hızlı şekilde bir aşı geliştirilmesini kullandıkları metod ile açıklıyor. O da; aşı proteinlerini geliştirmek için biyolojik reaktör olarak geleneksel tavuk yumurtası değil bitki kullanılması.

Geleneksel aşılar için çok fazla sayıda yumurta gerekiyor. Aşı geliştiricileri bu yumurtalara virüsü enjekte ederek deneme yanılma yöntemi ile ilerliyor. Ancak bu süreç hem çok uzun sürüyor hem de pahallı. Bunun yanında sonuçları da mükemmel olmaktan çok uzak. Mutasyonlar da aşıyı etkisiz kılabiliyor.

ZAMAN KAYBETMEDEN AŞI SAFHASINA GEÇİLEBİLİYOR

Medicago firması canlı virüs üzerinde çalışmak yerine son 10 yıldır geliştirilmekte olan bitki yöntemi ile çalışıyor.

Bu süreçte virüsün genetik kodu amaca uygun şekilde genetiği dizayn edilmiş agrobakteri içine enjekte ediliyor. Agrobakteri bitkilerde tümöre sebep olan ve bunun için yatay gen transferi kullanan bir cins Gram- negatif toprak bakterisi.

Bu bakteri tütün benzeri bir bitki tarafından bünyeye alınıyor ve aşıda kullanılacak olan proteinleri bitki kendi otomatik olarak üretmeye başlıyor. Eğer virüs, Covid-19’da beklendiği gibi, mutasyon geçirirse üretim yeni bitkiler kullanılarak güncelleniyor.

İşte bu da yumurta ile çalışan üreticiler ile bitkiler ile çalışan üreticiler arasındaki temel farkı oluşturuyor. Bitkiden gerekli proteini alan üretici beklemeden direk olarak aşı safhasına geçiyor.

TARİHTEKİ İLK VEGAN AŞI OLABİLİR

Medicago CEOsu Clark’ınyaptığı açıklamalara göre şu noktada ihtiyaç duydukları tek şey FDA onayı almak için zorunlu olan ‘klinik deney’ safhalarına doğrudan insanlarla başlayabilmek ve üretime geçebilmek.

Eğer hayvan deneyleri de atlanır ve direk insan testlerine geçilmesine müsade edilirse Medicago’nun ürettiği aşı tarihteki ilk baştan sona vegan aşı olma özelliğine sahip olacak.

[TR724] 13.3.2020

Koronavirus’ten doğru korunmanın yolları ve şehir efsaneleri [Dr. Nurhan Metan]

Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘küresel salgın’ ilan edilen yeni tip koronavirüsle ilgili şehir efsaneleri ve doğruları Dr. Nurhan Metan Tr724 için yazdı. Yeni Koronavirüs Kovid-19 nedir, nasıl bulaşır, korunma yolları nelerdir, sarmısak iyi gelir mi, kimler risk altında?

Yeni Koronavirus (Covıd-19) Nedir?

Koronavirüs (CoV), insanlarda ve hayvanlarda hastalığa yol açabilen geniş bir virus ailesidir. Pek çok Koronavirüs türü yüzyıllardır insanlarda sadece genel soğuk algınlığına neden olmakta iken SARS gibi az bir kısmı da ölüm oranı yüksek olan ağır solunum yolu yetmezliği sendromlarına yol açmıştır.

COVID-19’un kaynağı nedir?

Aralık 2019 itibarı ile ilk kez Çin’de tespit edilen COVID-19’lu ilk vakaların deniz ürünleri ve hayvan marketleri ile ilişkisi tespit edilmiştir. Ancak daha sonraki vakalar insandan insana bulaş şeklinde gerçekleşmiştir.

Virus nasıl bulaşır?

Virus insandan insana, hasta bireyin öksürük ya da derin nefes vermesi sırasında burnundan ya da ağzından çıkan damlacıklar yoluyla bulaşır. Bu damlacıklar hasta bireyin etrafındaki yüzey ya da objelere bulaşır, diğer kişiler de önce bu yüzeylere ardından da ağız, burun ya da gözlerine dokunduğunda virusü kendilerine bulaştırır. Hastaya bir metreden daha yakın durulduğunda, hastanın nefes vermesi sırasında alınan nefes ile virusün bulaşma ihtimali vardır. Virusü taşıyan ancak herhangi bir belirti göstermeyen kişilerden bulaşma riski oldukça düşüktür.

Hastalık belirtileri nelerdir?

Kişi Koronavirus’lü bir hastadan virusü aldığında, virusün vücuda girmesi ile hastalık belirtilerinin görülmesi arasında geçen süre ortalama 5 gün olmakla birlikte 1 ila 14 gün arasında değişmektedir. Bu sürenin ardından hastalık belirtileri görülmeye başlar. Koronavirus’ün en yaygın belirtileri ateş, yorgunluk ve kuru öksürüktür. Bazı hastalarda ağrı, burun tıkanıklığı ve akıntısı, boğaz ve kas ağrısı görülebilmektedir. Bu belirtiler hafif olmakla birlikte yavaş yavaş artabilmektedir. Virus ile infekte olanların yaklaşık %80’inde herhangi bir belirti görülmez ve hastalık oluşmaz. Belirti gösteren her 6 kişiden 1’i ise solunum sıkıntısının geliştiği ciddi hastalık belirtileri göstermektedir. Yüksek ateş, öksürük ve solunum güçlüğü olan bireylerin sağlık kontrolünden geçmeleri önerilmektedir.

Kimler ciddi hastalık gelişimi açısından risk altındadır?

Bulaşma sonrası bazı bireylerde diğerlerinden daha sık olarak zatüre, akut solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği, sepsis ve hatta ölüm gelişme ihtimali bulunmaktadır. Risk altındaki bireyler;

-Yaşlılar -Yüksek tansiyon hastaları -Kalp hastalığı olanlar -Akciğer hastalığı olanlar -Kanser hastaları -Diabet hastaları

Çocukların ve gebelerin ciddi hastalık gelişimi açısından risk grubunda olduğuna dair bir veri bulunmamaktadır.

Hastalığın aşı ya da tedavisi var mıdır?

Koronavirus’e özgün bir aşı ve tedavi henüz bulunmamaktadır. Aşı geliştirme aylar, hatta yıllar alan bir süreç olduğundan kısa vadede salgını kontrol altına almada pek olası görünmemektedir. Diğer grip aşıları da Koronavirus’e karşı etkili değildir. Ancak, hastaların şikayetlerini rahatlatacak yaklaşımlar bulunmakta ve ciddi vakalar hastanede takip altında tutulmaktadır. Çoğu hasta destekleyici tedavi sayesinde iyileşmektedir.

Hastalıktan nasıl korunabilirim?

Bazı basit önlemler ile Koronavirus’ten korunulabilir ve virusün yayılımı azaltılabilir:

  • Eller düzenli bir şekilde alkollü el temizleme solüsyonları ile ya da sabun ve su ile en az 20 saniye boyunca yıkanmalıdır.
  • Eller ile göz, ağız ve buruna dokunmaktan kaçınılmalıdır.
  • Hastalık şüphesi olan bireylerle yakın temastan kaçınılmalı, en az bir metre mesafe bulundurulmalıdır.
  • Toplu yaşanan yerlerde yüzeylerin alkollü dezenfektanlarla temizliği düzenli bir şekilde yapılmalıdır.
  • Mümkünse seyahatten kaçınılmalı, hastalık geliştirme ihtimali yüksekolan risk grubu bireyler bu konuda daha hassas olmalıdır.
  • Hayvan ve hayvan ürünleri ile direk temastan kaçınılmalı, et ve yumurta gibi hayvan ürünleri iyice pişirilerek yenmeli, az pişmiş ürüntüketiminden kaçınılmalıdır. Çocuklar hastalık açısından ekstra bir riske sahip olmamakla birlikte, koruma tedbirlerine uyum göstermede eksik kaldıklarından yayılımı sınırlandırmada okulların tatil edilmesi önemli bir adım olarak görülmektedir.

Zatüre aşısı Koronavirüsten korur mu?

Zatüre ya da grip aşıları, Koronavirüs’ten korumaz.

Hastalıktan şüpheleniyorum ne yapmalıyım?

  • Hastalıktan korunmayı sağlayan yukarıda sıralanan bütün tedbirler uygulanmalıdır.
  • Eğer ateş, öksürük ve solunum güçlüğü hissediliyorsa işe ya da okulagidilmemeli, doktora danışılmalı ve evde istirahat edilmelidir.
  • Ateş, kas ağrısı vb. bulgulara yönelik ateş düşürücü, ağrı kesici vb. ilaçlar evde bulundurulmalıdır.
  • Bulgular dikkatle takip edilmeli, eğer sinyal bulgular solunum güçlüğü ve soluk almada kısalma, göğüste sürekli ağrı ve basınç hissi,  denge kaybı ve  dudaklarda morarma olursa derhal sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
  • Koronavirus tanı testi yapılması, sadece ciddi hastalık geliştirmiş ve risk grubundaki hastalara önerilmektedir.

Hastayım, doktorum evde kalmamı tavsiye etti, hastalığın yayılımını nasıl azaltabilirim?

  • Mümkün olduğunca evde istirahat edilmeli, işe ve okula gidilmemelidir. Evde kalma süresi doktorunuz tarafından belirlenmelidir.
  • Sinyal bulgu gelişimi açısından dikkatli olunmalıdır.

Yayılımı azaltmak için:

  • Evde mümkünse ayrı bir oda da kalınmalı, mümkünse banyo da ayrılmalıdır.
  • Ev hayvanlarından uzak durulmalıdır.
  • Evdeki diğer bireyleri korumak için onlarla temas halinde iken hastalar cerrahi maske kullanmalıdır.
  • Sağlıklı bireylerin Koronavirus’ten korunmak için cerrahi maske kullanımının yararına dair bilgi bulunmamaktadır.
  • Öksürme, aksırma ya da sümkürme sırasında ağız ve burun bir mendil ile kapatılmalı ve mendil derhal çöpe atılmalıdır.
  • Eller sıkça en az 20 saniye boyunca yıkanmalı ve kurutulmalıdır.
  • Bardak, tabak gibi ev eşyaları diğer ev ahalisi ile paylaşılmamalı, kullanımdan sonra sabunlu su ile iyice temizlenmelidir.
  • Sıkça dokunulan, masa, kapı kolu, telefon vb. yüzeylerde, virüs ortam sıcaklığı ve nemine bağlı olarak, birkaç saat ile birkaç güne kadar canlı kalabilmekte, bu nedenle yüzeyler %60-70 alkollü dezenfektan ile sık sık temizlenmelidir.

Soğuk hava ve kar virusü öldürür mü?

Dış ortam soğukluğu ne olursa olsun, virus insan bedenine 36.5oC’de etkinliğini devam ettirir. Soğuk hava sadece virusün dış yüzeylerde canlı kalma süresini etkiler, bedenimizdeki virüsleri öldürmez.

Çin’den ithal edilen ürünler ile virus bulaşır mı?

Transfer süresi göz önüne alındığında canlı olmayan ürünlerin üzerinde herhangi bir virüs olsa bile, buradaki virusler 1-2 günde hayatiyetlerini kaybedeceğinden ürünler size ulaştığında herhangi bir risk taşımayacaktır. Risk olduğunu düşünüyarsanız, alkollü ya da sabunlu su ile temizlemeniz yeterli olacaktır.

Burna tuzlu su çekme hastalıktan korur mu?

Bu işlem soğuk algınlığının belirtilerini rahatlatır ancak Koronavirüsten korumaz.

Sarmısak yemek Koronavirüsten korur mu?

Sarmısak antimikrobiyal özellikleri olan sağlıklı bir sebzedir. Ancak yeni Koronavirüse etkisine dair bir veri bulunmamaktadır.

Ultraviyole lambalar virusü öldürebilir mi?

UV lambalar ortam dezenfeksiyonunda kullanılabilir, ancak deri tahribatı riski nedeniyle hasta ya da bireyler odada iken kullanılmamalı, direkt deriye uygulanmamalıdır.

Vücuda alkol ya da çamaşır suyu sıkmak virusü öldürür mü?

Alkol ya da çamaşır suyunu vücudunuza sıkmak, hali hazırda hücrelerinizin içine girmiş olan viruse etki etmez. Bu işlem tam tersine vücudunuza zarar verebilir. Alkol ve çamaşır suyu canlı olmayan yüzeylerin temizliğinde oldukça etkilidir, buralarda sık sık kullanılmalıdır.

Termal tarayıcılar hasta kişileri tespit etmede etkili midir?

Termal tarayıcılar sadece ateşin normalden yüksek oluşunu tespit eder. Neye bağlı olarak yükseldiğini saptamaz.

Gençler Koronavirüse duyarlı değil midir?

Yeni Koronavirüs, her yaştaki bireyleri etkileyebilir ancak ileri yaş ve diabet, kalp, akciğer ve tansiyon gibi belirli hastalıkları olan bireylerde daha ciddi seyretme ihtimali vardır.

Antibiyotikler yeni Koronavirüse karşı etkili midir?

Antibiyotikler sadece bakteriyel infeksiyonlarda etkilidir, yeni Koronavirüs’ekarşı etkili değildir. Antibiyotikler Koronavirusinfeksiyonunda korunma ve tedavi amacıyla kullanılmamalı, sadece virusün üzerine binen bakteriyel infeksiyon durumunda hekim kararı ile başlanmalıdır.

Hastalıktan korunmak için bağışıklık sistemini güçlendirecek besinler ya da vitaminler almak faydalı mı?

Koronavirüs’ün bağışıklık sistemi zayıf bireylerde daha ciddi hastalık tablosuna neden olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bağışıklığı güçlendirecek her şey faydalı olacaktır. Bu sadece besin değil, aynı zamanda sizin stresinizi azaltan, sizi motive eden aktiviteler de olabilir. Büyük topluluklarla yapılmadığı sürece…

Havalar ısındığında salgın azalacak mı?

Koronavirüs’ün genel seyri, gripte de olduğu gibi yaz aylarında azalma yönündedir. Beklenti de yazın vakaların azalması olmakla birlikte bu tümüyle biteceği anlamı taşımamaktadır. Bir sonraki sezonda duyarlı bireyler, yani hastalığı henüz geçirmemiş kişiler hala risk altında olacaktır.

Şüpheli durumda test yaptırmalı mıyım?

Test sadece doktor kararıyla ciddi hastalığı olanlara ve risk grubundaki bireylere yapılmaktadır. Pandemi (kıtalar arası salgın) durumunda hastalık tanısı için hastalık belirtileri ve hasta birey ile temas hikayesi olması tanı için yeterlidir. Ayrıntılı teste gerek yoktur. Önemli olan ciddi hastalık gelişimi açısından dikkatli olmaktır.

https://www.who.int/health-topics/coronavirus
https://www.cdc.gov/coronavirus
https://www.ecdc.europa.eu/en/novel-coronavirus-china

[Dr. Nurhan Metan] 13.3.2020 [TR724]

Babacan DEVA olacak mı? [Hakan Taner]

Bazı kesimlerin uzun süredir merakla beklediği Ali Babacan liderliğindeki parti nihayet kuruldu. Kuruluş aşaması öncesi ve sonrası ile çok sancılı geçti.

Tıpkı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2001 yılında yaptığı gibi Bilkent Oteli’nde kamuoyu karşısına çıkan Ali Babacan, yine tıpkı AKP’nin ilk deklarasyonunda açıkladığı gibi,demokrasi, hak, hukuk, özgürlük ve refah vaat etti.

Herkesin beklentisi 11’nci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün desteklediği hareketin birlikte yola çıkacağı şeklindeydi.

Son anda ne olduysa oldu çalışmalara katılan önemli isimlerin yarıya yakını kendini liste dışında buldu.

Bir anlamda Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen birçok isim başlangıç aşamasında tasfiye edilmiş oldu.

Bir kulis bilgisi olarak bir not düşmem gerekirse yeni partinin yönetim listesinin belirlenmesi ve oluşturulmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüş ve olurlarının tayin edici olduğu, bazılarının ondan çekindiği için son anda listelere girmekten vazgeçse de büyük bir kısmının da onun takdiri ile listelerde yer aldığı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ciddi kaynaklardan gelen bilgiler AKP kurulurken yaşanan iç çekişmelerin bu partinin kuruluşunda da olduğu yönünde.

Bu noktada şimdilik daha fazla bir şey yazmak istemiyorum.

Zaten Ali Babacan’ın partisi de dün gece yarısı Sağlık Bakanı’nın açıkladığı yeryüzü üzerindeki virüs vak’asına rastlanmayan tek ülke olan Türkiye’de gündemi bir anda değiştirmeye yetti de arttı.

Hiçbir grup, cemiyet, cemaat, siyaset vs. ile irtibatı olmayan, tek derdi ülkesi olan bir fert olarak şunu söyleyebilirim ki ülkenin refahı, mutluluğu, umudu başka yarınlara kaldı.

Erdoğan Türkiyesinde şu an her şeyin tek belirleyicisi ve söz hakkına sahip kişi ve kurumu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Epey bir süre daha o ne derse öyle olacaktır.

Tesadüf müdür, tevafuk mudur bilinmez, amma velakin Dünya Bankası’nın virüsle mücadele bütçesi ve Babacan’ın parti deklarasyonu açıklandıktan hemen sonra Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın virüs vak’asını açıklaması ile birlikte Türkiye’de gündem anlık olarak değişmekle kalmadı, akabinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de Koronavirüs’ü küresel bir salgın (Pandemi) olarak açıkladı.

Dünya gündemi bundan böyle epey bir süre bu konu ile haşır neşir olacak.

Koronavirüs’ün tüm ülkelere keseceği bir fatura olacak. Kimin ne ve nasıl bir bedel ödeyeceği henüz bilinemese de şu an için ilk üçteki ülkeler Çin, İran ve İtalya…

Türkiye’de AKP seçmeni önemli bir kitle bu virüsün Suriyelilere yapılan yardım (sadaka) sebebiyle ülkeyi pas geçeceğini ciddi ciddi dillendirse de gerçeğin nasıl tecelli edeceğini bilemiyoruz.

Bildiğimiz bir şey var ise o da bu krizin fırsat ve tehditleri birlikte içinde barındırdığı.

Kırılgan bir ekonomide en yüksek ithalat kaleminiz akaryakıt ve bu ürün yarı fiyatına düştüyse bu başlı başına önemli bir fırsattır.

Dünyanın üretim üssü Çin’in boş bırakacağı alanlarda önemli ihracat fırsatları doğacaktır.

Hasılı kriz tek başına tehdit değil, birçok fırsatı da barındırıyor. Amma velâkin Türkiye bugüne kadar hiçbir fırsatı değerlendiremedi.

Bu da acı bir gerçek…

[Hakan Taner] 13.3.2020 [TR724]

Açıklıyorum; herkes ölecek! [M.Nedim Hazar]

Bu yazı kaleme alınırken baktım, Dünya genelinde Koronavrüse yakalanmış toplam insan sayısı 130 bin 9 idi.

Virüs sebebiyle ölenlerin sayısı 4 bin 946…

69 bin insan virüsü kaptıktan sonra tedaviye olumlu cevap vererek iyileşmiş.

Ölüm oranı yüzde 3 civarı yani…

İstatistiklere göre ben size bu yazıyı yazmak için masa başına oturduğum ana kadar geçen 3 aylık süre içinde (yani 2020 yılında) ölen insan sayısı 11 milyondan fazla.

Son 24 saatte ölenlerin sayısı ise 130 bin kişi civarı.

310 bin bebek, dün dünyaya merhaba dedi.

Hiç hoş değil belki ama ölümlerle ilgili istatistikleri şöyle alt alta yazayım isterseniz:

2.552.912: Bu yıl bulaşıcı hastalıklardan ölen sayısı

1.494.781: Bu yıl 5 yaş altında ölen çocuk sayısı

8.357.656: Bu yılki düşük sayısı

60.784: Bu yıl doğum sırasında ölen anne sayısı

41.629.828: HIV/AIDS bulaşmış kişi sayısı

330.589: Bu yıl HIV/AIDS’in sebep olduğu ölüm sayısı

1.615.107: Bu yıl kanserin sebep olduğu ölüm sayısı

192.895: Bu yıl sıtmanın sebep olduğu ölüm sayısı

983.082: Bu yıl sigaranın sebep olduğu ölüm sayısı

491.851: Bu yıl alkolün sebep olduğu ölüm sayısı

210.882: Bu yıl intihar sayısı

265.463: Bu yıl trafik kazalarında ölen sayısı

Başka ilginç veriler de var.

Mesela 841.489.166 kişi dünya üzerinde açlık çekiyor.

1.690.281.769 kişi ise Dünyadaki aşırı kilolu insan sayısını gösteriyor.

Koronavirüs ile ilgili güncel rakamlar için şuraya bakabilirsiniz.

Dünyada her yıl ishalden dolayı kaç kişi ölüyor biliyor musunuz?

1,6 milyon kişi.

Hazır malumatfuruşluğa başlamışken özellikle Amerika’da bazı enteresan ölüm türleri olduğunu da alalım buraya.

Örneğin;

Yılda ortalama 8 kişi havai fişekleri tutarken ya da ateşlerken hayatlarını kaybediyor.

Minnesota’da her yıl en az 4 kişi üzerinde gezdikleri buz tabakasının çatlaması üzerine göle düşerek hayatını kaybediyor.

Yılda yaklaşık 1.000 kişi cinsel zevk almak için kendini boğarak ölümüne sebep oluyor.

ABD’de her yıl yaklaşık 300 kişi, polis suçluları otoyolda kovalarken seyirci ya da yolcu olarak ölüyor.

Her yıl ortalama 13 kişi satış otomatlarının üzerlerine devrilmesi sonucu hayatını kaybediyor.

Çoğu çocuklar olmak üzere yılda ortalama 41 kişi, üzerlerine televizyon devrilmesi sonucu ölüyor.

ABD’de yılda yaklaşık 20.000 kişi egzersiz yaparken aşırı efor sarf etmeleri sebebiyle hayatlarını kaybediyor.

Her yıl bir düzineden fazla insan Grand Kanyon’u ziyaret ederken bir şekilde hayatlarını kaybediyor.

1964’ten bu yana toplam 70 kişi, bindikleri sıcak hava balonları sebebiyle ölmüş.

Yılda 3 milyondan fazla insan obezite sebebiyle yaşamını kaybediyor.

Hindistan’da her yıl yaklaşık 2600 kişi bir binanın çökmesi sebebiyle ölüyor.

1990 ile 1999 yılları arasında toplamda 11 kişinin trambolinlerde hayatını kaybettiği açıklanmıştı.

Bir yılda skydiving adı verilen paraşütle serbest hava dalışı sebebiyle toplam 24 kişi hayatını kaybetti.

ABD’de her yıl ortalama 5 kişi yılan ısırması sonucu ölüyor.

Karbon monoksit zehirlenmesi de enteresan olanlardan. Yılda en az 500 kişi bu sebeple ABD’de ölüyor.

Her yıl ortalama 658 kişi güneşe aşırı maruz kalmaktan dolayı hayatını kaybediyor.

Zehirlenme sadece yılan, akrep sokmasıyla olmuyor; alkol zehirlenmesi sebebiyle her yıl ortalama 6 kişi ölüyor.

Her yıl yaklaşık 3 bin kişi kirlenmiş yiyecekleri tükettikleri için hayatlarını kaybediyor.

Açlığa bağlı sebeplerle dünyada her gün 21 bin kişi ölüyor.

Her yıl ortalama 13.627 kişi trafikteki “Dur” levhasını önemsemedikleri için ölüyor.

Şeker hastalığı sebebiyle her yıl ortalama 3 milyon 400 bin insan hayatını kaybediyor.

Son bir yılda sadece  ABD’de 50 kişi köpek saldırıları sebebiyle öldü.

Sivrisinekler dünyada her sene 1 milyondan fazla insanın ölümüne sebep oluyor.

Geçtiğimiz yıl İspanya’da 17 kişi tarihi boğa koşusu sırasında boğalar tarafından öldürüldü.

Son bir yılda kaykaydan düşerek ölen insan sayısı 14.

ABD’de her yıl ortalama 400 kişi elektrik çarpması sonucu hayatını kaybediyor.

Rakamlar ve ölüm türleri o kadar çok ki hepsini bir yazıya sığdırmak mümkün değil.

Bu rakamların söylediği pek çok şey var aslında.

Herkes kendi künhüne göre bir netice çıkarabilir elbette.

Ancak en net ve çatı fikir şu olsa gerek;

Ölüm de tıpkı doğum gibi olağan ve doğal.

Korona ve neredeyse tüm belalı virüslerin anavatanı olan Çinlilere ait bir söz var;

“Niçin öldürüyorsunuz, zaten ölecek!”

Bu cümle savaşan komutanlara karşı söylenmiş ama bugünün muktedirlerine, güç sahiplerine velhasıl tüm sorumlulara da söylenebilecek bir cümle esasen.

İnsan zaten ölümlü.

Şu ya da bu şekilde zaten ölecek.

Bunu hızlandırmanın ne manası var?

[M.Nedim Hazar] 13.3.2020 [TR724]

Maya Krizi’nden koronavirüs karantinasına [Hasan Cücük]

Son birkaç aydır tüm dünyanın gündeminde olan koronavirüs Danimarka’ya şubat sonunda ulaştı. İtalya’ya ailesiyle birlikte kayak tatili için giden TV2 çalışanı bir gazeteci, dönüşte boş gelmedi. Koronavirüsü Danimarka’ya getiren ilk isim olan gazeteci Jakob Tage Ramlyng evinde 14 gün boyunca karantinaya alındı. Ramlyng’un temas ettiği 16 meslektaşı daha karantinaya alınırken, virüsü ülkeye sokan ismin tedavi sonunda iyileştiği açıklandı. Gazeteci Ramlygn iyileşti ama virüs hız kesmedi. Kış tatilinden dolayı İtalya ve Avusturya’ya kayağa gidenlerin getirdiği koronavirüs hızla yayılınca, hükümet çareyi ülkenin kepenklerini 14 günlüğüne indirmekte buldu. Bu karar 1998’de yaşanan Maya Krizi’ni akıllara getirdi.

Bundan yaklaşık 22 yıl önce Danimarka’da 11 günlüğüne hayat yine durmuştu. Sendikalarla işverenler arasında yapılan yıllık olağan toplu sözleşme görüşmeleri olumlu sonuçlandı. Son kararı vermek üzere anlaşma maddeleri üyelerin oylarına sunuldu. 1956 yılından sonra ilk kez üyeler, sendika temsilcileri ile işverenler arasında varılan anlaşmaya yüzde 55,8 oranında hayır dedi. Hayır kararının gerekçesi, çalışanların yıllık tatilinin 6 hafta olma isteğinin kabul görmemesiydi. 27 Nisan 1998’de 450 bin çalışan greve gitti. Posta hizmetleri durdu, gazeteler basılmadı, çöpler toplanmadı, benzin istasyonlarında akaryakıtlar tükendi, marketlere yeterli gıda gitmedi. Grevden dolayı marketlere akın eden halk kısa sürede rafları boşalttı.

Marketlerde maya kalmadığı için krizin adı Maya Krizi olarak kaldı. 5 Mayıs’ta bu kez işverenler lokavt ilan ederek 60 bin çalışanın daha çıkışını verdi. Ülke krize teslim olunca mecburen devreye hükümet girdi. Dönemin başbakanı Poul Nyrup Rasmussen, tarafları yeniden bir araya getirdi. Varılan anlaşmayla 11 günlük kriz sona erdi. Çalışanların, yıllık 5 hafta olan tatil izni 2000 yılından itibaren 6 haftaya çıktı. Maya Krizi’yle ilgili ilginç bir not ise, marketlerde maya tükendiği için yurt dışından gelen mayalar karaborsaya düştü. Norveçli bir zengin işadamı, özel uçağıyla Danimarka’ya maya taşıyarak, bedava dağıttı.

Danimarka’da kronavirüs salgını sonrası alınan kararlar akıllara doğal olarak Maya Krizi’ni getirdi. Ülke bu kez 14 günlüğüne kepenk indirecek. Daha doğru ifadeyle şimdilik. Çünkü virüs ülkede hızlı yayılıyor. Avusturya ve İtalya’ya tatile gidenlerin Danimarka’ya taşıdığı koronavirüsü taşıyanların sayısı Pazartesi günü 35 olarak açıklandı. Ancak gün içinde sayı sürekli artış gösterdi. Başta Başbakan Mette Frederiksen başta olmak üzere tüm yetkililer sürekli basın toplantısı düzenleyerek, gelişmeler hakkında halkı bilgilendirdiler. Panik havası oluşmuyordu ama sayının katlanarak artması doğal bir korkuyu beraberinde getiriyordu.

Nitekim Çarşamba akşamı başbakanlıktan son dakika bilgisi olarak geçilen ‘Başbakan Mette Frederiksen saat 20:30’da basın toplantısı düzenleyecek’ notu sıradışı kararların alınacağının habercisiydi. Tam saatinde basın toplantısına başlayan Mette Frederiksen’in yanında sağlık bakanı, dışişleri yetkileri ve emniyet müdürü vardı. Açıklayacağı kararların günlük yaşamı etkileyeceğini belirterek başladı sözlerine. ‘Biz zorlukları bugüne kadar omuz omuza aştık’ diyen Frederiksen, zor bir süreçtende birlikte çıkılacağını söyledi. Tüm eğitim kurumları iki haftalığına kapatıldı. Kamu çalışanları evlerine gönderildi. Bir anlamda devletin fişi çekiliyordu. Sadece kritik görevde olan kamu çalışanları mesai yapacaktı. Pazartesi günü hükümet koronavirüse karşı yeni önlemleri açıklamıştı. Ancak kararların açıklandığı gün 35 olan vaka sayısının başbakanın bu kararları açıkladığı saatlerde 514’e ulaşması, herkesin hayatına dokunan kararları almayı zorunlu kıldı.

Başbakan Mette Frederiksen’in açıklamasından sonra halk marketlere akın etti. 1998’de yaşanan Maya Krizi’nin benzeri manzaralar ortaya çıktı. Raflar kısa sürede boşaltıldı. Yetkililerin ve süpermarketler zincirinin paniğe gerek yok, yeterli gıda stoğumuz var garantisine pek aldırış edilmedi.

Danimarka’nın nüfusu 5,8 milyon. Alınan kararlardan 1,3 milyon kişi doğrudan etkilendi. Ülkede trafik Perşembe sabahı hiç olmadığı kadar sakindi. Bunda kararlar kadar, etkili olan fırtına da katkısı vardı. Sabahın ilk saatinden itibaren yine süpermarketlere akın oldu. Ancak panik hali pek göze çarpmadı. İki hafta ülkede hayat minimum seviyede olacak. Sokaklar zaten boştu artık iyice ıssız olacak.

Danimarkaca, gıda stoklamanın adı ‘hamstring’. Bu kelime kemirgen bir hayvan olan Hamster’den geliyor. Hamster’in yediklerinin bir kısmını yutmayıp, daha sonra yutmak üzere ağzında depolanmasından dolayı Danimarkaca stoklamanın adı ‘hamstring’ olarak tanımlanmış. Son bir not ise, başta Başbakan Mette Frederiksen olmak üzere ilgili bakanlar ve yetkililer sürekli basın toplantısı düzenleyip, gelişmeleri ve yeni önlemleri an be an halka dururuyor.

[Hasan Cücük] 13.3.2020 [TR724]

Koronavirüs, şiş sokma, darp… Cezaevlerinde neler oluyor? [Ramazan Faruk Güzel]

Koronavirüs bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Türkiye’deki durum tam bir fecaat! Tek vaka olduğu açıklamasıyla yetinilen ülkede cezaevlerinde olanların can güvenliği gündemde…

Yedi kişilik bir koğuşa 20 kişinin doldurulduğu cezaevleri hınca hınç siyasi suçlularla dolu. “Siyasi suçlu” diyoruz usulen ama onlar aslında “muhalif görüldüğü için siyaseten suçlanan kimseler” desek daha doğru olur. Hatta bu tür suçlu ve şüphelilere yer açmak için adi suçlular, en ağır suçları işlemiş olanlar bile serbest bırakılıyor.

Bu ortamda cezaevlerinden acı haberler gelmeye devam ediyor. Cezaevlerinde ilaçları verilmediği için ölüme gönderilen, “intihar etti” denilip ortadan kaldırılan insanların olduğu yerde en son olarak da Cemaat soruşturmaları kapsamında Menemen Cezaevi’nde bulunan tanınmış iş adamlarından Hazım Sesli, tutuklu bulunduğu cezaevinde geçtiğimiz çarşamba günü saat 16:30’da ailesi ile telefon görüşmesi yaparken 7 ayrı yerinden şişlendi…

Peki cezaevlerinde neler oluyor?.. Neler yapılabilir/ neler yapmalı?

ORGANİZE İŞLER!

Medyaya yansıyan bilgilerden anlaşıldığı üzere ‘Fetö’ suçlamasıyla tek kişilik hücrede tutulan Sesli’nin saldırıya uğraması -belli ki- organize bir eylem. Zira telefon görüşmesi sırasında yanında bulunan gardiyanlar o esnada ayrılıyor ve Hazım Sesli, Fatih Oktay isimli bir katilin saldırısına uğruyor… Sesli’ye ilk müdahale cezaevi revirinde yapılıyor.

Uşak’ın en büyük sanayicilerinden olan, şirketlerine el konulup yağmalanan ve en son olarak 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış olan Hazım Sesli, tek kişilik hücrede tutulurken, telefon görüşmesinde saldırıya uğramış olması akla bir sürü sorular getiriyor!

– Normalde telefon görüşmesi sırasında yanında bulunan gardiyanlar o esnada ayrılıyorlar, onlara -meydanı boşaltmaları noktasında- bir talimat mı geldi yoksa?

– Telefon edilen koridor dahil her yerde kameralar varken, nasıl o caninin fiili kadar kontrolsüz olabilir?! Dolayısıyla kimin neden böyle bir cinayete yelteneceği oradakilerce bilinen bir gerçektir…

– Kaldı ki cezaevindeki herkesin can güvenliği devlete emanettir ve işlenen her türlü haksız fiilden ve zarardan doğrudan devlet ve memurları sorumludur! Oradaki yetkililer bunu bilmiyorlar mı acaba?!

– Ve normalde telefon görüşüne not kâğıdı bile aldırmayan, çok sıkı kontroller ve üst aramaları yapan, ayağındaki ayakkabıya üstündeki pantolonuna kadar dikkat eden gardiyanlar, bu kadar hassas durumdaki birisine şişlerle saldırılmasına nasıl göz yumabilirler?..

– Cezaevinde tırnak makasının törpüsü bile kırılıp veriliyorken böylesine tehlikeli kesici/delici bir alet içeriye nasıl sokulabiliyor? Koğuştan her çıkışta mahkumların üstü aranır. Buna rağmen bir mahkûmun koğuştan delici bir aletle çıkmasının izahı nedir? Bunun açık, bilinçli, kasıtlı bir organizasyon olduğunu göstermez mi?.. Bu açık durumun üzerine gidilebilecek mi peki? Bunun hesabı sorulacak mı? Sivil inisiyatifler en azından bunun üzerine gidebilecekler mi?

– Terör suçundan yatanlarla adli suçtan yatanlar cezaevinin hiçbir yerinde kesinlikle bir araya getirilmez… Silivri bu konuda çok hassas iken kim onları karşı karşıya getirmiştir? Birden fazla kişi bu işe bulaşmışsa idarenin, Mit’in ya da mafyanın işi değildir de nedir bu? Özdemir Sabancı’nın katili DHKP’li Mustafa Duyar’ın içeride öldürülmesinden sonra mafya lideri Nuri Ergin’in, “Devlet bize öldür dedi, biz de öldürdük” şeklinde kameralara karşı bağırması hala hafızalarda!

Evet, teamüller gösteriyor ki cezaevine şiş sokarak yapılmış bir saldırı olmuşsa kesin idarenin bilgisi dahilinde olmuştur. Kaldı ki tek kişilik hücrede kalan birinin başkaları ile nasıl bir husumeti olabilir ki?!

Cezaevindeki muhalifler özellikle de Gülen Cemaati mensuplarına karşı bir linç, toplu kıyım planlarının olduğu öteden beri konuşuluyordu. En bilindik olanı ise, “Cezaevlerinde isyan çıkaracaklardı” denilip hepsinin katledilmesi planı idi… Hatta Sedat Peker gibi mafya liderleri de cezaevlerindeki direklerde sallandırmaktan bahsediyordu. Bu planların deşifre olmasından sonra komplolar ötelenmişti.

Bu olaydan sonra akla, “Toptan öldüremedikleri yerde böyle teker teker insanları öldürmek istiyorlar da bu cinayet girişimi bir test miydi yoksa?” sorusunu getirmekte… Nitekim bu süreçte -bir şekilde- öldürülen kişi sayısı orta ölçekte bir savaşta öldürülen insan sayısına neredeyse denk hale geldi zaten… Dolayısıyla da bu tür olayların artarak devam etmemesi, başka insanların da mağdur edilmemesi adına bu cinayet girişiminin arkasının araştırılması için aileler bütün başvuruları yapmalı ve tüm sorumlular hakkında şikayetçi olmalıdırlar.  Yoksa / korkulur ki böylesi şişleme olayları artarak devam edecektir.

BİR BAŞKA TEHLİKE DE SALGIN RİSKİ!

İran da dahi 50 binin üzerindeki tutuklu ve hükümlünün salgın nedeniyle serbest bırakılması düşünüldüğünde Türkiye’de de ileride telafisi mümkün olmayan zararlara ve hatta hayati tehlikeye neden olunması durumunda bunun hem devlete yükleyeceği maddi ve manevi sorumluluk hem de uluslararası alanda doğuracağı sıkıntı dikkate alınmalıdır. Dolasıyla benzer bir uygulamanın geçici süreyle dahi olsa yapılması gerektiği aşikardır!

Devletin ve idarenin kusursuz sorumluluğuna dair Anayasa’daki madde 125 ve devamı düzenlemeleri haricinde, Ceza İnfaz Kanunu’ndaki (CİK) konuyla ilgili düzenlemeler çok açıktır… Nitekim CİK’in “Hapis cezalarının infazında gözetilecek ilkeler”in düzenlendiği MADDE 5/1’de, hapis cezalarının infaz rejiminde şunlara dikkat edilmesi gerektiği düzenlenmiştir:

– Kurumlarda, hükümlülerin düzenli bir yaşam sürdürmeleri sağlanır. Hürriyeti bağlayıcı cezanın zorunlu kıldığı hürriyetten yoksunluk, insan onuruna saygının korunmasını sağlayan maddî ve manevî koşullar altında çektirilir.

– Hükümlülerin, Anayasada yer alan diğer hakları, infazın temel amaçları saklı kalmak üzere, 5275 sayılı Kanunda öngörülen kurallar uyarınca kısıtlanabilir,

– Kurumlarda, hükümlülerin yaşam hakları ile beden ve ruh bütünlüklerini korumak üzere her türlü koruyucu tedbirin alınması zorunludur.

Bu noktada/ başta hapishane müdürlerine büyük işler ve sorumluluklar düşmektedir. Nitekim “Müdürün görevleri”nin düzenlendiği MADDE 19’de Müdürün “kurumun en üst amiri olup, aynı zamanda işyurdunun da müdürü” olduğu, “Görevlerinden dolayı sıralı amirlerine karşı sorumlu” olduğu ifade edildikten sonra uyması gereken görevleri arasında:

“Hükümlülerin … sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmek,” (MADDE 19-d) olduğu vurgulanır!

Ayrıca “Hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi” hususunun düzenlendiği MADDE 54’de aynen şöyle ifade edilmektedir:

“… Diğer hastalıklarda cezanın infazına, resmî sağlık kuruluşlarının hükümlülere ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa cezanın infazı, hükümlü iyileşinceye kadar geri bırakılır.”

**

Yeterli hijyenin sağlanmadığı, sık sık su kesintilerin olduğu, mevcut kapasitesinin çok çok üstünde, insanların üst üste yığıldığı cezaevlerinde bir salgın gerçekleşmesi halinde ortaya korkunç insanlık trajedileri çıkabilecektir!

Normal bir hukuk devletinde bu riski ortadan kaldırmak için bir gün bile beklemeden -tutsak tutulmakta olan- bu insanlar bir an önce serbest bırakılır…

Geçenlerde bu yeni rejimin İçişleri Bakanı S. Soylu, kendilerinin Hitler Almanyası ile kıyaslanması karşısında, “Biz insanları gaz odalarında yakıyor muyuz ki” diye itiraz etmişti. Öyleler mi değiller mi göreceğiz. Değillerse hemen bırakırlar o rehine tutulan insanları “bir af çıkması” aldatmacasının arkasına sığınmadan… Yoksa, böyle ellerinde tutmaya devam etmekle, Hitler- Nazi Almanya’sında muhalifleri gaz odalarında soykırıma uğrattıkları gibi içerideki on binlerce insanı salgınla soykırıma uğratabilirler!

Kendilerine emanet bir mahkûmun göstere göstere şişlenmesine göz yuman böyle bir rejim hakkında insan iyi niyet beklemekte zorlanıyor ama bir umut bekliyoruz bakalım!

[Ramazan Faruk Güzel] 13.3.2020 [TR724]

Hazim Sesli’nin eski dostları duydunuz mu? [Turhan Bozkurt]

“Anadolu kaplanları”, “Anadolu sermayesi”, “Yerli ve milli sermaye” sloganları ile 3 Kasım 2002’de iktidara gelenler 2015 yılından beri Anadolu çocuklarını adeta doğruyor.

Hayatında trafik cezası tebligatı bile almamış işadamları gece yarısı evlerinde gözaltına alıyor, hapse atılıyorlar. Hınçlarını alamayınca hapishanede canlarına kast edilmesine göz yumuyorlar.

Nevşehir’den gelip yerleştikleri Uşak’ta Türkiye’nin kalkınması için dört kuşaktan beri alın teri döken Sesli ailesinin güzide evladı Hazim Sesli’ye reva görülenler karşısında elem duymayanlar aynanın karşısına geçip bir daha baksınlar kendilerine.

TEK SUÇU FAKİR TALEBEYE BURS VERMEKTİ

Hazim Sesli, 22 Ekim 2015’ten beri mahpus. Tek suçu hayırseverlikti. Fakir talebeye burs vermek, faizsiz bankacılık faaliyeti yürüten Bank Asya’da hesap açtırdığı için o da on binlerce insan gibi en azılı terörist muamelesine maruz kalıyor. 

İşadamı Hazim Sesli, 11'nci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e yurt dışı seyahatlerinde eşlik ediyordu.

Anadolu yarımadasına sıkışıp kalmış esnaf ve tüccara başka dünyaların yolunu açıp onları birer ihracatçıya dönüşmesine vesile olduğu için terör örgütü yöneticisi olmakla itham edildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Taşlarını döşedik.” dediği proje proje mahkemelerde kesilen 15 yıl hapis cezası da birilerinin öfkesini dindirmemiş olmalı ki Sesli önceki gün İzmir Menemen Kapalı Cezaevi’nde şişli saldırıya maruz kaldı.

Sesli o esnada eşi ile telefon görüşmesindeydi.

İKİ DEFA CİNAYETTEN MAHKÛM OLMUŞ CANİ İLE AYNI KOĞUŞTA

7 farklı yerinden şişlenen Sesli hastaneye kaldırıldı. Alelacele yapılan tedavinin akabinde yaralar içinde yeniden cezaevine gönderildi. Sesli canına kast eden eli kanlı katillerin ortasına bırakıldı.

Sesli’ye şişle saldıran Fatih Oktay iki defa cinayetten ceza almış. Koğuşunda kalan kişinin kafa derisini yüzmüş psikopat.

17 Eylül 2019'da Uşak 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde, "Bildiğim çok şey vardır, şu anki bakanlara ve geçmişteki bakanlara ilişkin bildiklerim vardır. Şu ana kadar konuşmadım, ancak konuşursam yer yerinden oynar.” sözleri ile cinayet teşebbüsü arasında bir irtibat olup olmadığını bilmiyoruz.

Ancak tutuklu ya da hükümlü fark etmez cezaevindeki herkesin can güvenliğinden devlet sorumludur. Sesli’yi cinayetten mahkûm olmuş birilerinin ortasına atanlar bu saldırının dolaylı fâilleridir.

Savcılığın saldırganın kimlerle irtibatlı olduğunu ortaya çıkarması beklenir değil mi? Böylesine menfur bir saldırıyı telin etmek bir tarafe yetkili zevatın gıkı çıkmadı.

ADALET BAKANI NİYE SUSKUN?

Türkiye’nin önemli bir işadamı demir parmaklıkların ardında şişleniyor Adalet Bakanı Abdülhamit Gül sessiz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Hakan Çavuşoğlu’ndan tek satır beyan yok.

Sadece onlar mı?

2011 yılında Sesli’yi (Soldan 2'nci) Uşak’tan milletvekili adayı olarak gösteren AKP lideri Erdoğan da üç maymunu oynuyor.

11’nci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de tek kelime etmedi, susmayı tercih etti.

Eski enerji bakanı Taner Yıldız, Veysel Eroğlu, Mustafa Elitaş, Hilmi Güler ve daha nice AKP’li isim Hazim Sesli’nin tutuklanmasına sessiz kaldıkları gibi hunharca şişlenmesine de sessiz.

Her nakite sıkıştığında Sesli’yi arayan eski dostları bugün onun göz göre göre öldürülmesine seyirci.

Uşak Ticaret ve Sanayi Odası’ndan kurucu başkanlığını üstlendiği Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu (TÜGİK), üyesi olduğu, yönetiminde bulunduğu Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ölüm sessizliğinde.

DERİN YAPILARIN ÖNÜNDE KORUMASIZ

Hazim Sesli ki bulunduğu meclisi şenlendiren, en zor anlarda bile etrafına şevk ve ümit veren cıvıl cıvıl bir insandır.

Memleketin kalkınması için ailesinden, kendisinden fedakârlık etmiş, Güney Afrika’ya kadar uzanan başarı hikâyesi yazmış Hazim Sesli 5 yıldır zindanda.

Onu zindana atan AKP’nin hırsızlık ve yolsuzlukları örtbas etmek için ittifak kurduğu derin yapıların tarihi cinayet süsü verilmiş suikastlerle dolu.
 
“Hazimciğim falanca vakfa şu kadar para lâzım.” diyerek kendisini arayanlar bugün ne onu ne de her şeye rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan Sesli ailesini arayıp soruyor.

Varsın öyle olsun. Sesli bir karşılık beklemeden iyilik yapmayı bilecek kadar samimi bir mümindir. O mazlumların safında, eski dostları zalimlerin safında.

Bugüne dek zulm ile abad olanların akıbeti ne olduysa modern zalimlerin de sonu aynı olacak.

[Turhan Bozkurt] 13.3.2020 [Samanyolu Haber]

Aslanlar Ayakta Ölür [Harun Tokak]

Bugün 13 Mart…
O aramızdan ayrılalı tam 23 yıl oldu.
Okul adam Hacı Kemal ağabey…
Bir Cuma günü başlar onun ışığa yolculuğu.
Şadırvan Camii’nde abdest alırken bir vaizin gönüllere nüfuz eden sesine koşar.
Kürsüde konuşan genç vaiz, Fethullah Gülen’dir.
“İşte şimdi yıllar yılı aradığımı buldum” der ve bir daha hiç peşini bırakmaz.
Evini İzmir’e taşır ve hayatını tamamen hizmete adar.
Köy köy, kahve kahve birlikte dolaşırlar.
Artık o hep yollardadır.
İslami uyanış için İstanbul çok önemlidir.
Sonraki yıllarda açılacak olan pek çok okula öncülük yapan Özel Fatih Lisesi, onun ilk göz ağrısıdır. Her taşında ve tuğlasında gözyaşı ve alın teri vardır.
Eşraftan olmasına rağmen hiç yüksünmeden yıllarca zenginlerin ayakkabısını çevirir, paltosunu tutar.
Birisinden talebeler için bir talepte bulunacaksa, bir gece önce ağlayarak “Allah’ım! Beni boş çevirme, beni o insanların yanında mahcup etme” diyerek dua eder.
İstanbul kısmen kıvamını bulup Anadolu’ya açılmak istediğinde önce Doğu’nun sarp yollarına vurur kendini. Yıllarca gelir gider dağlarında karın ve terörün eksik olmadığı sıcak insanların şehrine.
Van Gölü’nün masmavi serinliğinde gönülleri ferahlatan öğrenci seslerini duyduğunda “Oldu bu iş” diye oturup ağlar.
1989’un sıcak bir Ağustos günü yine bir okulun işleriyle meşgul olurken annesinin vefat haberini alır. Koşarak gider, yüzünü açar ve alnından öptükten sonra “Ah anacığım, bana bir şey diyecek miydin? Keşke yanından ayrılmasaydım” diyerek sarsıla sarsıla ağlar. Artık bunaldığı zamanlarda duasını aldığı, beyaz saçların sardığı başını dizine koyup yattığı şefkat abidesi anası yoktur.
Gayri o, hep yollardadır.
Van’dan Urfa’ya doğru döndürür yönünü. Sonra yine bir serhat şehrimiz olan Edirne’ye.
1991’de Demirperde yıkılır. O kış, bahar bestesiyle gelir.
Yaşı yetmişe yaklaşmış olmasına rağmen yaşlı küheylan Asya yollarındadır.
“Hacı Ağabey! Yaşın bir hayli ilerledi, şekerin, kalbin, tansiyonun var, gitme” diyenlere aldırmaz, ''asıl ben gitmezsem mahvolurum'' der.
Uçsuz bucaksız bozkırların soğuğunda savrulur yelelerini.
Azerbaycan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkelerin Milli Eğitim Bakanları ile görüşür.
Ve bir bahar rüzgârı gibi koşar Asya’nın ay ışığı vurmuş bozkırlarında
Tacikistan’ı çok sever.
Öğretmenleri ve okul eşyalarını Tacikistan’a götürmek üzere bir kargo uçağı kiralar. Öğretmenler ülkelerinden ayrılırken göz yaşartıcı tablolar yaşanır. Kimisini beli bükülmüş yaşlı anası, kimisini çocuğu kucağında eşi uğurlar. Kimi ise yeni evlidir. Her birisine yapılan tembih hep aynıdır:
“Aman kendine dikkat et; oralar tekin değilmiş.”
Uçak gece 24:00 sularında Duşanbe Havaalanı’na iner.
Başlarında siyah örmelerle, ellerinde silahlarla bir çete karşılar onları.
Sadece gözleri görünmektedir.
Gecenin karanlığından daha karanlık bu adamların sadece gözleri görünmektedir.
Tarifsiz bir korku salınır gencecik yüreklere. Okulların bilgisayarlarını, öğretmenlerin paralarını almak için silahlarını doğrulttuklarında askerler korkularından çoktan sıvışıp kaybolmuşlardır. Çete reisi, “Yere yatın, ellerinizi başınızın üzerine koyun, kıpırdayanı vururuz” diye gürler gecenin karanlığında.
İhtiyar aslan kolay pes edecek bir adam değildir.
Olduğu yerde dikilir ve kükrer;
“Beni dinleyin! Karışıklıktan dolayı herkes ülkenizi terk ederken bu genç Türk öğretmenler hayatlarını hiçe sayarak sizin çocuklarınızı eğitmek için geldiler buraya ama siz onları soymaya çalışıyorsunuz. Allah’tan korkun!”
Gözlerinden yağmur gibi süzülen yaşlar ıslatır beyaz sakalını.
Çete reisi yüzündeki siyah bereyi sıyırır.
Göz pınarlarına dolan damlaları silerek, “Benim de anam Türk, hakkınızı helal edin, sizi üzdük” diyerek sarılır ihtiyar aslanın boynuna.
Neler olduğunu anlamaya çalışan öğretmenler derin bir nefes alırlar.
Tursunzade şehrinde ilk Türk koleji açılır.
Asya gecelerinde aydınlık gerinmeye başlamış ve bozkıra bir yıldız düşmüştür.
Zemheri soğuklarının ortalığı kasıp kavurduğu soğuk bir kış günü, yıllarca, gece gündüz demeden, hiç yüksünmeden insanlara evini açan, sâdıka ve saliha bir kadın olan eşinin vefat ettiğini öğrenir.
Günlerce eve gelemediği zamanlarda bile hiç yüzünü ekşitmeden kendisini karşılayan hayat arkadaşını son yolculuğuna uğurlamak için ilk uçakla Türkiye’ye döner.
Binlerce seveniyle birlikte bir kış günü Topkapı mezarlığına anasının yanı başına bırakır hanımını.
Gece taziyeleri kabul ederken metin görünmeye çalışırsa da herkes dağılınca mendilini çıkarıp hıçkıra hıçkıra gün ağarıncaya kadar ağlamanın tadına varır.
En kısa sürede tekrar döner Tacikistan’a.
Sahnede ölmeye sevdalı bir sanatçı gibidir.
Tacikistan’nın Tursunzade, Duşanbe, Kurgantepe ve Kulap şehirlerinde onun bitmez tükenmez gayretleriyle arka arkaya okullar açılır. Öğretmenler, “Kemal Ağabey, çok yoruluyorsun” dediklerinde, “oğlum bu işlerin üstesinden gelmek için erimek, tükenmek lazım” diye cevap verir.
Tacikler, “Hacı Ata sizi Allah (c.c) gönderdi ” derler. Artık o, Taciklerin “Hacı Ata”sıdır.
Onun hayalinde hep Hocent vardır. “Türk medeniyetinin ilk kurulduğu yer olan Maveraünnehir’de de mutlaka bir okul açmamız lazım” der.
İhtiyar aslan öğrencilerin sesini duymak için okulun misafirhanesinde kalır.
Geceleri delik deşiktir. Uyku tutmaz gözlerini, gezinir koridorlarda. Geceleri zonklar durur şakakları.
Kızının rahatsızlığından dolayı yüreğinin bir köşesinde acı, hep bir kor gibi derisine yapışık durur.
Nihayet o beklenen acı haberi getirir bozkırın sert rüzgârları:
“Kızının durumu çok ağır, acele gel” dediklerinde yaralı aslan Amuderya kıyılarındadır. Acılar pençeler yüreğini. Maveraünnehir’de ışık yavaş yavaş belirginleşirken o ilk uçakla döner Türkiye’ye. Çok sevdiği biricik kızını istemeye geldiklerinde “Benim gelinlik kızım mı vardı ki?” dediği günleri hatırlar.
Beyaz gelinliği ile evden gittiği gün daha dün gibidir.
Küçüklüğünden beri hasretini çektiği babacığı, baş ucundadır ama artık onun konuşmaya mecali yoktur. Tek kelime konuşamadan kanatlanır, sonsuzluğun ufuklarına.
Ruhunun heykeline kemal şeklini vermek için, acılar azar azar yontmaktadır yorgun küheylanı.
Kızı musallada yatarken İncirliova’lılara yurdun bitip bitmediğini sorar. Onlar “Hacı Ağabey, bunları sonra konuşsak” dediklerinde, “hizmet geri kalmaz evladım” der.
Kızını uğurladıktan birkaç gün sonra yine Tacikistan yollarına düşer.
Yaşlı ve yorgun bedeni yoğun hizmet temposunu kaldıramamakta, özellikle kalbi ciddi sinyaller vermektedir. Şekerden ayak parmakları açılsa da, yaralı aslan bozkıra düşen ay ışığında beyaz yelelerini savurarak koşturur.
Bir gece yarısı bir okulun üst katındaki odada amansız acılar içinde kıvranmaya başlar. Beti benzi atmış, dili bembeyaz olmuştur. Moraran dudaklarıyla yanındakilerden birine, “Evladım, koş bana doktor çağır, ölüyorum” diye inler.
Tedavi için ülkesine dönerken Asya’da da gün dönmüştür. Artık mevsim tomurcuk çağındadır.
İstanbul’da biraz iyileşir gibi olursa da artık billur rüya çatlamıştır.
Baharın ilk günleridir. Takvimler 13 Mart 1997 Perşembeyi göstermektedir.
Dallar tomurcuğa durmuş, bademler çiçek açmıştır ama yorgun aslan o baharı göremez. Başka baharlara açar gözlerini.
Dur durak bilmeden yollarda koşan yorgun küheylan bembeyaz örtüler altında boylu boyunca yatmaktadır. Fethullah Gülen Hocaefendi açar gül yüzünü.
Dönüp dönüp bakılası bir güzellik tütmektedir o yüzde.
Alnından öperek örtüyü kapatır ve “Okul, okul diye gitti, yeri doldurulamaz” diyerek ağlar.
Bugünlerde kükreyişine muhtaç olduğumuz yaralı aslana son bakıştır bu.
Koşarken çatlamıştır küheylan.
Ayakta ölüme yürümüştür yorgun aslan.

[Harun Tokak] 13.3.2020 [Samanyolu Haber]

Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati – 3 Rehberlik Köşesi- [Z.Hicran Yıldırım]

Rehberlik Köşesi - 10

Kabe, 'Bu insanlar artık Allah'a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.' der ve yükselmeye durur.

Hz. İbrahim (as), eşini ve oğlu Hz. İsmail’i bırakırken geri dönüp onlara bakamadı. O tam bir tevekkül ve teslimiyet abidesiydi. Yüce Allah O`nu ve ailesini zayi etmeyecekti. Fakat, onlara veda etmeye mecali kalmamıştı.
Diğer taraftan, bu İlahî yönlendirmeden haberi olmayan Hz. Hacer, bu çöl ortasında büyük bir korku yaşıyordu. Bunun için, telaş dolu bir sesle seslendi:
– Bizi, bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp da nereye gidiyorsun ey İbrahim?
Hz. İbrahim, sadece kendisine denileni yapıyor ve emre itaatten taviz vermek istemiyordu.
Hz. Hacer gittikçe artan telaşla yine sordu:
– Ey İbrahim! Bizi bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp nereye gidiyorsun?
Belli ki, geldiği istikamette gerisin geriye ilerleyen Hz. İbrahim’den cevap gelmeyecekti. Kucağındaki biricik yavrusuyla arkasından koşturmak beyhudeydi. Sanki, yıllarca çocuk hasreti çeken ve dualarında Rabbinden çocuk dileyen Hz. İbrahim değildi. Şüphesiz böyle köklü bir değişim, ancak Rabbanî bir yönlendirme sonucu gerçekleşebilirdi. Bunun için Hz. Hacer:
– Sana böyle yapmanı Allah mı emretti? diye sordu.
O ana kadar hiç tepki vermeden ilerleyen Hz. İbrahim, bu soruya güven dolu bir sesle cevap verdi:
– Evet!
Emreden O ise, koruyacak da O (cc) olacaktı. O’nun koruması altına girdikten sonra ne bu ürperten vahşet ne korku veren yalnızlık ve ne de bir aile reisinin himayesinden mahrumiyet ürkütebilirdi onu. Onun için, arkasını dönüp kucağındaki yavrusuyla birlikte geri gelirken, Hz. Hacer’in dudaklarından şu kelimeler döküldü:
– Öyleyse O, bizi asla zayi etmez.
Artık Hz. İbrahim uzaklaşmış; Hz. Hacer de minik yavrusu İsmail’le birlikte bırakıldıkları noktaya geri dönmüştü.

Hz. İbrahim, ufukta kaybolacağı bir noktaya geldiğinde geri döndü. Mekke`nin üst kısmında yer alan Seniyye mevkiinde yüzünü Kabe`nin temellerinin olduğu tarafa çevirdi ve ellerini açarak Rabb-i Rahîm’inden şöyle niyazda bulundu:

“Ey bizim Rabbimiz! Şüphesiz ben, zürriyetimden bir kısmını Senin kutsal mabedinin yanında, ekin bitmez bir vadide yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Yâ Rabbi! Artık, insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler!” (İbrahim, 14/37)

Hz. İbrahim`in onları buraya getirmesindeki asıl hedef, insanı Rabbe yaklaştıran kulluk vazifesiydi. Ve bu vazifeyi doruk noktada temsil edecek olan Zât Sallallahu  aleyhi  ve  sellem burada zuhûr edecek; dünya, buradan doğan nur ile kulluk adına en yüce zirveleri yakalayacaktı.

Zemzem
Hz. Hacer, tek başına yalnız kaldığı bu vadide kısa bir süre sonra çocuğu için endişelenmeye başladı. Su ve yiyecekleri tamamen bitmek üzereydi. Bir anne olarak endişelerini teskin eden tek şey, Rabbine olan itimadıydı.

Rabbe itimadı tamdı. Fakat sebeplere riayet etmek gerekirdi. Bunun için Hz. Hacer, bir yudum su bulma arzusuyla iki tepecik, Safâ ile Merve arasında telaşla koştururcasına gidip geldi. Bu koşturmaları sırasında bir taraftan da göz ucuyla sürekli küçük yavrusunu kolluyor, onun başına bir şeylerin gelmesinden korkuyordu.

Safa ile Merve arası, Hz. Hacer’in güzergâhı olmuştu. Her iki tepenin eteklerine geldiğinde yürüyüşünü hızlandırıyor ve ayrı bir telaşla diğer tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Bu telaşlı koşuşturma tam yedi kez tekrarlanacaktı.
Yine, Merve tepesine geldiği sırada bir ses duydu. Sanki bu ses, kendisini, oğlunun yanına çağırıyordu. Daha dikkatlice kulak kesilip baktı. Yanılmamıştı, biricik yavrusunun yanında bir melek duruyordu. Ayrıca, oğlu İsmail’in ayaklarının dibinde bir de pınar oluşmuştu ve çölün ortasında kaynayıp duruyordu. Bir çırpıda koşup çocuğunun yanına geldiğinde, meleğin kendisine şunları söylediğini duydu:

“Sakın, ‘Helak oluruz, zarara uğrarız' diye korkmayın. İşte şurası Beytullah'ın (Kabe'nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenab-ı Hak o işin ehlini zayi etmez.” (Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 13/230)

Vazife tamam olunca, melek de ortadan kaybolmuş ve yine Hz. Hacer’le küçük yavrusu Hz. İsmail yalnız kalmıştı. Hz. Hacer yerden çıkan suyun etrafını hemen dağılıp gitmesin diye toprakla çeviriyor bir yandan da:
- “Dur, dur” manasında “Zem zem” diyordu. Zemzem adı onun eseridir. Hz. Hacer, etrafını havuz gibi yapıp testisini doldurdu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu.

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, Hz Hacer`in bu halini kastederek şöyle demiştir:
“Allah, İsmail`in annesi Hacer`e rahmet eylesin! Eğer o, Zemzem`i kendi halinde bıraksaydı, muhakkak ki Zemzem akar bir ırmak olurdu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/253)

Sadâkat ve Teslimiyet: Kurban

Hz. İbrahim Aleyhisselâm, Zilhicce Ayının sekizinci gecesi Şam'daki evinde dinlenirken rü'yasında oğlu İsmail Aleyhisselâmı kurban ettiğini görmüştü. Bu rüyayı üç kez üst üste görünce mutlaka yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu anladı. Çünkü peygamberlerin rüyası vahiy demekti. Hemen Mekke'ye geldi. Onu, annesinin yanında buldu. İsmail Aleyhisselâma:
- Oğulcuğum! Bir ip ve büyük bir bıçak al. Sonra, şu vadiye gidelim. dedi. Rabb'inin kendisine emrettiği şeyden hiç bahsetmedi. (Taberî-Tarih c.1,s.14O)

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhisselâm, Şı'b Vadisine (Mina`ya) doğru yöneldikleri zaman şeytan bir adam suretine girip onları Allah'ın emrini yerine getirmekten vaz geçirmek için İbrahim Aleyhisselâmın yolunu kesti:
- Ey ihtiyar! Nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun? diye sordu.
İbrahim Aleyhisselâm:
- Şu vadiye gidip oradaki bir işimi görmek istiyorum!
Şeytan:
- Sen, her halde, İsmail'i boğazlamak istiyorsun!?
İbrahim Aleyhisselâm:
- Sen, hiçbir babanın çocuğunu boğazladığını gördün mü? diye sordu.
Şeytan:
- Evet, O baba sensin!
İbrahim Aleyhisselâm:
- Ben çocuğumu ne için boğazlayacakmışım? diye sordu. (Taberî-Tarih c.1,14O)
Şeytan:
- Sen bunu Allâh'ın sana emrettiğini sanıyor ve söylüyorsun!
İbrahim Aleyhisselâm:
- Eğer, Allah bunu yapmamı bana emretti ise Allah'a boyun eğip onun emrini yerine getirmeyi uygun bulurum! (Hâkim-Müstedrek c.2,s.555)
Şeytan:
- Vallahi, sanıyorum ki: Şeytan, rü'yanda, sana gelip şu oğlunu boğazlamanı emretmiştir. Sen, onu boğazlamağa gidiyorsun! deyince İbrahim Aleyhisselâm, onun şeytan olduğunu anladı:
- Ey Allah düşmanı! Vallahi, ben Allah'ın emrini o vadide mutlaka yerine getireceğim! dedi ve yerden bir taş alıp ona fırlattı.
Şeytan, İbrahim Aleyhisselâmdan ümidini kesince, İbrahim Aleyhisselâmın arkasında ip ve bıçak taşıyan İsmail Aleyhisselâmın önünü kesti. Ona:
- Ey çocuk! Baban seni nereye götürüyor biliyor musun? diye sordu. İsmail Aleyhisselâm:
- Ev halkımıza şu vadiden odun toplayacağız! dedi.
Şeytan:
- Vallahi, baban seni boğazlamak istiyor. Boğazlamağa götürüyor!
İsmail Aleyhisselâm:
- O, beni ne için boğazlayacak? Sen bir babanın çocuğunu boğazladığını gördün mü?! diye sordu.
Şeytan:
- İşte, o baba budur!
İsmail Aleyhisselâm:
- Babam beni ne için boğazlayacakmış? diye sordu.
Şeytan:
- Rabb'inin, bunu kendisine emrettiğini sanıyor!
İsmail Aleyhisselâm:
- O halde o, Rabb'inin kendisine emrettiği şeyi yapsın! Onun, her nerede olsa, Rabb'ine boyun eğmesi, Rabb'inin buyruğunu yerine getirmesi daha iyidir! Ben de emri dinler ve ona boyun eğerim! dedi ve o da yerden bir taş alıp Şeytana fırlattı.

Şeytan, İsmail Aleyhisselâmın da kendisini dinlemekten kaçındığını görünce, hemen onun annesine gitti. Hz. Hâcer, o sırada evinde bulunuyordu. Ona:
- Ey İsmail'in annesi! İbrahim'in oğlunu nereye götürdüğünü biliyor musun? diye sordu.
Hz. Hâcer:
- Şu vadiden bize odun toplamağa götürdü.
Şeytan:
- O, İsmail'i ancak boğazlamak için götürdü!
Hz. Hâcer:
- Bir babanın çocuğunu boğazlayabileceğini nasıl düşünebiliyorsun?! Hayır! Öyle değildir. O, oğluna karşı çok şefkatlidir!
Şeytan:
- O, bunu, Allah'ın kendisine emrettiğini söylüyor ve sanıyor!
Hz. Hâcer:
- Eğer, Rabb'i bunu emretti ise Allah'ın emrine boyun eğmek gerekir! Her nerede olsa onun Allah'a boyun eğmesi, Allah'ın buyruğunu yerine getirmesi daha iyidir! dedi ve o da yerden bir taş alıp ona fırlattı.
Hacdaki Şeytan taşlama, yaşanan bu hadiseden gelmektedir.   

Şeytan, İbrahim Aleyhisselâmı ve onun ev halkını kandıramadığı için kızgın bir halde geri döndü. Hepsi de Allâh'ın buyruğunu dinlemek ve ona boyun eğmekte birleşmişlerdi.

İbrahim Aleyhisselâm, Sebîr vadisinde oğlu ile baş başa kalınca İsmail Aleyhisselâm:
- Babacığım! Sana emrolunanı yap! İnşâallâh, beni sabredenlerden bulacaksın! Allah'ın emrine boyun eğ! Her iyilik, Rabb'inin emrine boyun eğmektedir! dedikten sonra,
- Sen, bunu anneme bildirdin mi? diye sordu.
İbrahim Aleyhisselâm:
- Hayır! Bildirmedim!
İsmail Aleyhisselam:
- Bildirmediğine, iyi ettin, dedi. Sonra da:
- Babacığım! boğazlamak istediğin zaman, beni iple sıkıca bağla ki benden sana karşı bir şey isabet edip de ecrim eksilmesin! Çünkü, ölüm çok çetin ve zordur. Bıçağın tenime dokunduğunu hissedince çırpınmayacağımdan emin değilim! Beni boğazlamak için yatıracağın zaman yüzü koyun yatır, alnımı yere getir. Yanımın üzerine yatırma. Çünkü, yüzüme bakınca rikkate gelip de benim hakkımda Allah'ın sana emrettiği şeyi yerine getiremeyeceğinden korkarım!
Eğer, gömleğimi anneme götürüp vermeyi uygun görürsen öyle yap! Belki, bu onun için bir teselli olur, gönlünü onunla eğler! dedi.
İbrahim Aleyhisselâm:
- Oğulcağızım! Sen, bana Allah'ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun! dedi ve onu istediği gibi sımsıkı bağladı. Bıçağı iyice biledi. Sonra onu yüzü koyun yatırdı! Yüzüne bakmaktan sakındı.
İbrahim Aleyhisselâm, bıçağı İsmail Aleyhisselâmın boğazına bastırınca, sanki, bıçak bakır bir levha ile karşılaştı! Büyük bıçağın ağzı İsmail Aleyhisselamın boğazını kesmedi! İbrahim Aleyhisselâm, bıçağı iki veya üç kerre biledi. Fakat, her defasında bıçak kesmedi.
- Her halde, bu iş Allâh'tandır! dedi.
İbrahim Aleyhisselâmın elindeki bıçağın ağzı tersine dönmüştü. O sırada, Yüce Allah tarafından:
- Ey İbrahim! Rü'yana sadâkat gösterdin! İşte, sana oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu! buyruldu. İbrahim Aleyhisselâm, doğrulup bakınca Cebrail Aleyhisselâmın yanında iri boynuzlu bir koçun dikilip durduğunu gördü.
- Kalk yavrucuğum! Sana, bir fidye indi! dedi.
O koçu orada, Mina'da kurban etti. (Hâkim-Müstedrek c.2,s.555; Taberî-Tarih C.1.S.141)

Yüce Allah, bu kıssayı Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatır:
"…Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki o da bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: ‘Selam olsun İbrâhim’e!’ Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Gerçekten o Bizim tam inanmış has kullarımızdandı. Biz de ona, salih kişilerden, üstelik peygamber olacak bir evladı, İshak’ı müjdeledik.” (Sâffât Sûresi, 37/106-112)

Hz. İshak (as)
Hz. İshak (as), Allah ü Teâlâ’nın Lut Kavmini azgınlıkları sebebiyle helâk ettiği yıl doğdu. Hz. Sâre, bu müjdeye sevindiği için oğluna İshak ismi verildi. İshak, İbrânice “güler” manasına gelmektedir.

" Bir zaman da elçilerimiz İbrâhim'e varıp onu müjdelemek üzere "Selâm sana!" dediler. O da: Size de Selâm!" deyip çok kalmadan, elinde nefis, güzelce kızartılmış körpe bir dana getirip ikram etti. Ama misafirlerinin ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onların bu hali hoşuna gitmedi ve onlardan kuşkulandı, kalbine bir korku girdi. "Korkma!" dediler. "Çünkü biz aslında Lût kavmini imha etmek için gönderildik."
Bu sırada hanımı da hizmet için ayakta durmuş, onları dinliyordu. Bunu işitince gülümsedi. Biz de onu İshak'ın, onun peşinden de Yâkub'un doğumu ile müjdeledik.
İbrâhim'in hanımı: "Ay! dedi, ben bir ihtiyar, kocam da bir yaşlı biri iken ben mi doğuracağım! Doğrusu bu çok şaşılacak bir şey!"
Elçi melekler: ‘Sen, dediler, Allah'ın emrine mi şaşırıyorsun? Ey ehl-i beyt! Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun. O gerçekten her türlü hamde lâyıktır, hayır ve ihsanı boldur.’ " (Hûd, 11/69-73)

Kutsal Belde Mekke’nin Yaşam Yeri Haline Gelmesi
Hayat kaynağı olan su ile birlikte çok geçmeden Mekke’ye Cürhümlüler geldi. Yaşam emaresi gördükleri bu yerde, Hz. Hacer’in de iznini alarak, konaklayıp Mekke şehrini meydana getirmeye başladılar. Böylece, Fârân dağlarının arasında Zemzem’in hayat verdiği çöl, artık verimli bir belde haline geldi ve Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) netice verecek bir süreç başladı.

Bu arada Hz. İsmail de büyümüştü ve artık delikanlılık dönemini yaşıyordu. Nihayet Hz. İsmail, Cürhümlülerden bir kızla evlenmiş ve Zemzem’le başlayan bu birliktelik, akrabalık bağlarının kurulmasıyla güçlenerek geleceğe yönelik sağlam bir zemin oluşturmuştu.
Geçen süre içinde Hz. İbrahim, zaman zaman Hacer ve İsmail’i ziyarete geliyor, bir müddet kaldıktan sonra tekrar onları kendi hallerinde bırakıp geri dönüyordu.

Kâbe`nin İnşası

Aradan bir süre daha geçmişti. Bu sefer, Hz. İbrahim, hemen geri dönmek için değil, uzun bir müddet orada kalıp Kâbe’yi yeniden inşa etmek için geliyordu. Murad-ı ilahî bu istikametteydi ve o da bu isteği yerine getirebilmek için yola koyulmuş, Mekke’ye geliyordu. Çok geçmeden de oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi inşa etmeye başladılar.

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Aleyhisselam, bir taraftan inşa işlemine devam ederken diğer yandan da ellerini açıp, bu en kutsal mekanda dua dua Rablerine şöyle yalvarıyorlardı:
- Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Hiç şüphesiz işiten Sen’sin, bilen de Sen!.. Ey Rabbimiz! Hem İsmail ve beni, yalnız Senin için boyun eğen Müslümanlardan kıl, hem de soyumuzdan yalnız Senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster. Tevbemize rahmetle icabette bulun. Hiç şüphesiz Tevvâb Sensin, Rahîm de Sen!..
"Ey bizim Hakîm Rabbimiz! Bir de onların içinden öyle bir Resul gönder ki; o Resûl, onlara Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin.. Hiç şüphesiz ki Aziz Sen’sin, hikmet sahibi de Sen!” (Bakara, 2/129)
Bu duasında Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın, gelmesini istediği hikmet sahibi peygamber, hiç kuşkusuz her peygamberin geleceğini müjde verdiği Son Nebi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’di. Zira, Hz. İsmail zürriyeti içinde Hz. Muhammed’den başka bir peygamber yoktu ve olmayacaktı da.
Bu samimi duanın, Hakk katındaki değeri de oldukça büyüktü. Nitekim, yüzyıllar sonra bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) minnet sadedinde şunları söyleyecekti:
“Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin de rüyasıyım.” (İbn Hibbân, Sahîh, 14/313; Hâkim, Müstedrek, 2/453 (3566)

Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın, çağlar öncesinden dualarına alarak gelmesini istediği Hz. Muhammed’in ümmeti de bir şükran ifadesi olarak dualarına O’nu alacak, ‘Allahümme Salli’ ve ‘Bârik’lerinde Hakk’a şöyle niyaz edeceklerdi:

Allâhumme salli alâ Muhammedin  ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidun mecîd.

Ey Allah'ım! İbrâhîm'e "Aleyhisselâm" ve âline (ailesine) rahmet ettiğin gibi, (Efendimiz) Muhammed'e "aleyhisselâm" ve âline de rahmet eyle. Muhakkak Sen hamîd (övülen) ve mecîdsin (şanı büyüksün)


Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.

Ey Allah'ım! İbrâhîm'e Aleyhisselâm ve âline bereketler ihsan ettiğin gibi, (Efendimiz) Muhammed'e (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve âline de bereketler ihsan eyle. Muhakkak Sen hamîd (övülen) ve mecîd'sin (şanı büyüksün).


Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Hz. İbrâhim, "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Ebu Kubeys dağından getirerek Kâbe'nin şu anki bulunduğu köşesine koydu. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le birlikte yaptı.

“Biz vaktiyle İbrâhim'e Beytullahın yerini belirlediğimiz zaman: "Sakın Bana hiç bir şeyi ortak koşma ve Ben'im Mâbedimi tavaf ederken, kıyamda, rükûda veya secdede olarak ibadet edenler için tertemiz tut!" Hem bütün insanları hacca dâvet et ki gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler de bunun kendilerine sağlayacağı çeşitli faydaları görsünler ve Allah'ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanları, belirli günlerde Allah'ın adını anarak kurban etsinler. Siz de onların etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin. Bundan sonra saçlarını, tırnaklarını kesip üstlerindeki başlarındaki kirleri gidersinler ve diğer hac görevlerini yerine getirsinler, dünyanın bu en kıdemli mâbedini bir kere daha tavaf etsinler.” (Hacc Sûresi, 26-29)

Bu emre itaat eden Hz. İbrahim, Ebu Kubeys dağına çıkıp dört bir yana:

"Ey insanlar! Bu kadim beyti (Kâbe'yi) hac ve ziyaret size farz kılındı" diye seslendi. Bu sesi yerle gök arasında, ruh âleminde bulunan insanlar işiterek "Lebbeyk" diye cevap verdiler. Bu davet vaktinden kıyamet kopuncaya kadar Kâbe'yi hac ve ziyaret edenler, Hz. İbrahim'in bu davetine "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..." diye cevap verenlerdir.

Hac ibadeti, Müslümanlar arasında yapılan yıllık bir kongre ve bir kurultay niteliğini taşır. Bu kongrede, eda edilmesi gerekli ibadetlerin yanında, gözetilmesi gerekli olan meseleler gözetilemediğinden, yeryüzünde tam bir İslâmî heyetin oluştuğu söylenemez. Bugün bunu çok açık olarak görmekteyiz. Hac farîzası için dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlar, Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da bir araya gelip vazifelerini yaptıkları gibi, âlem-i İslâm'ın kaderini düşünerek evrensel bir kongre akdediyor şuurunda bulunsalar bu kıyamın çok önemli esaslarından birini daha yerine getirmiş olacaklar.

Yoksa Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ‘Haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celbetti. Cezası da keffâretü’z-zünûb (günahları temizleme) değil, günahları arttırma oldu.

İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçâre valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” (iş işten geçtikten sonra) anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveyla ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü figan ediyor.’ (Sünuhat, Rüyada bir hitabe)

İşte, altı asır İslam’a Hizmet eden Anadolu’nun kendi masum evlatlarına yaptıkları, analar ağlayıp dövünüyor, çoluk çocuk, bebek, kadın, hasta, yaşlı... zindanlarda yokluğa mahkum ediliyor. Babaların bağırları yanıyor. Ama bütün bunlar merhamet hislerini harekete geçirmiyor, kimseyi insafa sevk etmiyor.

‘Bugün Müslümanların içine düştüğü dağınıklıkla ilgili İmam Rabbânî'ye mensup önemli bir kutbun da tespiti vardır. O zat, Kâbe'yi tavaf ederken, dünyada olan zulümlerden ötürü Kâbe'nin insanların arasından ayrılıp yükseldiğini görür. O, kendi kendine: 'Bu insanlar artık Allah'a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.' der ve yükselmeye durur. Bu büyük zat, Kâbe'nin eteklerine yapışır ve etme eyleme diye ağlamaya başlar.. derken ilâhî atâ, kazâ'nın önüne geçer ve her şey olduğu gibi kalır.
Evet, Kâbe kendi hilkati ile alâkalı mânâyı bulamayınca, 'Her şey aslına döner' fehvâsınca, kendi aslına avdet edecektir. Bu yüzden de eğer âlem-i İslâm için bir kıyam söz konusu ise, evvela Kâbe'nin kendi değer ve kendi kriterleri ile yeniden duyulmasına, hissedilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.’***

Kâbe'nin Tavaf Ettiği İnsanlar

‘İnsanlar Kâbe'yi tavaf ettikleri gibi Kâbe'nin tavaf ettiği insanlar da vardır. Ben ilk defa fıkıh hocamızdan dinlemiştim. Hoca, bir ders esnasında şöyle demişti: Kâbe'ye teveccühe niyet ederken zâtına niyet etmeyiniz çünkü bazen hakikat-ı Kâbe, yeryüzünde Allah'ın (c.c) matmah-ı nazarı müstesna kimseleri tavaf etmek için orada olmayabilir.’***

Devam edecek… 

[Z.Hicran Yıldırım] 13.3.2020 [Samanyolu Haber]

Yeni Ailem Dergisi’nin Mart sayısında neler var? [Dr.Ali Demirel]

Baba olmak bir erkek için en büyük nimetlerden birisi şüphesiz. Yeni Ailem Dergisi, Mart sayısında kapağına bu konuyu taşıyor ve okurlarına “İyi bir baba mısınız?” sorusunu yöneltiyor. Ayrıca yazıda iyi bir babanın vasıfları anlatılıyor.

Doktor anne, köşesinde “Aslında bütün bebekler dahidir” diyor ve çocuklarımızın zihinsel becerilerini geliştirme çalışmalarına önem verilmesi gerektiği üzerinde duruyor.

Harun Tokak Hoca “İrem bağları” başlıklı yazısında, teknik ve medeniyette ilerlemenin Ad kavmini nasıl gurura ve kibre sevk ettiğini ve neticede helake doğru gittiklerini kaleme alıyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden derlenerek hazırlanan “Yoldaki Işıklar” köşesinde bu ay çocuklara dinin sevdirilerek anlatılması gerektiği üzerinde duruluyor.

Cemil Tokpınar, “Allah evlenene yardım eder” diyor ve gençlere konuyla alakalı önemli tavsiyelerde bulunuyor.

 “Efendimiz, çocukların terbiyesine önem veriyordu” diyen M. Ali Şengül Hocamız, Allah Resulü’nün terbiye metotlarından bahsediyor.

 Derginin yeni sayısında yeni bir isim gözümüze çarpıyor: Enes Cansever. Kendisini yapmış olduğu başarılı haberler ve yazılarıyla tanıyoruz. Cansever dergideki yazısında üç aylarda ümitlerin yeniden yeşermesi için “Eller onlar için kalksın semaya” diyor ve okurlarını mazlum/mağdurlar için duaya davet ediyor.

Enes Kanter, “Sürecin kahramanı: Ablalar” yazısında sürecin mağduru ablalarımızı destanlaştırıyor ve onlara “Unutulmayacaksınız” diyor.

Dilara Akman, yazısında “Çocuğunuzu tablet karşısında savunmasız bırakmayın” diyerek anne-babalara önemli bir uyarıda bulunuyor.

Verda Hanzade üstlenmiş. Hanzade, yazısında babanın, ailenin toplumla ilişkilerini kuran bir köprü konumunda olduğunu, bu sebeple babanın, çocuğun sosyal gelişiminde ve özgüven kazanmasında önemli rol oynadığı üzerinde duruyor. Ayrıca iyi bir baba olabilmenin sırlarını veriyor.

Hamide Sarı, “Çocuğuma sure ve duaları nasıl öğretebilirim?” sorusunu cevaplandırıyor.

“İyi bir baba olmanın yolu iyi insan olmaktan geçer” diyen Ebru Nida Bilici, eğitimci Ömer Cebeci Beyefendi’nin örnek hayatını kaleme alıyor.

Dert Babası, “Şeytanla mücadele edemiyorum!” diyen okuruna önemli tavsiyelerde bulunurken başka bir okurundan gelen “Yaşamak neden bu kadar zor?” sorusunu da cevaplandırıyor.

Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.

Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.

Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz.

[Dr.Ali Demirel] 13.3.2020 [Samanyolu Haber]