Babacan’dan MHP’ye sert eleştiri: Adaleti askıya alırsanız o ekmeği de askıya koymak zorunda kalırsınız

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı askıda ekmek projesini sert sözlerle eleştirdi. “Askıda ekmek diye bir proje başlattılar. Bu yaptıklarından hiç utanmıyorlar mı? Bir ülkede adaleti, insan haklarını, demokrasiyi askıya alırsanız o ekmeği de askıya koymak zorunda kalırsınız” dedi.

BOLD – DEVA Partisi Genel Başkanı Babacan, partisinin Erzurum İl Başkanlığı kongresine konuştu.

Ali Babacan, Anayasa Mahkemesi’nin CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkındaki ihlal kararına İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin uymamasını, “Böyle hukuk olmaz, böyle devlet olmaz” sözleriyle eleştirdi. KHK ile işine son verilen vatandaşlarımızın büyük bir kısmının yargı tarafından aklandığını belirten Babacan, “Son dört senede OHAL gerekçe gösterilerek bir KHK zulmü uygulandı. OHAL KHK’ları ile herkesin ismi tek tek bir kararnameye yazıldı, herkes bir sepete atıldı, işlerine, aşlarına son verildi. Bu kişilerin özlük hakları iade edilmelidir. İtibarları iade edilmelidir. Yapılan hukuksuz işlemler nedeniyle maruz kaldıkları tüm zararlar telafi edilmelidir” dedi.

HİÇ UTANMIYORLAR MI?

MHP’nin ‘askıda ekmek’ projesini eleştiren Babacan, “Askıda ekmek diye bir proje başlattılar. Bu yaptıklarından hiç utanmıyorlar mı? Bir ülkede adaleti, insan haklarını, demokrasiyi askıya alırsanız o ekmeği de askıya koymak zorunda kalırsınız. Bu, iktidarın bir ortağının vatandaşının ekmek parasına muhtaç kaldığını açıkça ilan etmesi demek. Bu nasıl bir utanmazlıktır? Söze gelince “yerli” diyorlar, “milli” diyorlar. Milliyetçilik askıya ekmek koymak değildir. Milliyetçilik bu ülkenin refahını topyekun yükseltmektir. Milliyetçilik kutuplaştırmak değildir. Bu ülkenin bazı vatandaşlarını, bazı kesimlerini ötelemek değildir” ifadelerini kullandı.

BÖYLE HUKUK OLMAZ, BÖYLE DEVLET OLMAZ

Anayasa Mahkemesinin kararını yerel mahkemenin tanımamasıyla ilgili de konuşan Babacan, şunları söyledi:

“Adeta, “Sizi ilgilendirmez, istediğim gibi ihlal ederim” dedi. Arkadaşlar böyle olmaz. Böyle hukuk olmaz, böyle devlet olmaz. Anayasa Mahkemesi, bu ülkenin en yüksek yargı oranı. Alt mahkeme onun kararına uymak zorunda. Bu bir yasal zorunluluk. Hele hele Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı, hak ihlallerinde ülkemizdeki en önemli telafi mercii. Daha on sene evvel bizlerin de içinde olduğumuz bir ekip bu hakkı getirmişti. Yapılan düzenleme tarihi nitelikteydi ve nitekim hak ihlallerini kısmen telafi etme imkanı geldi bu sayede. Şimdi iktidar ve küçük ortağı kalkıp bireyler lehine hükmedilen bu “ihlal” kararlarına karşı çıkıyorlar. Yerel mahkemeler de bundan güç alarak “Anayasa Mahkemesi kararı bizi ilgilendirmez” diyebiliyor.

HUKUK DEVLETİNİ HİÇE SAYAN BU ANLAYIŞI REDDEDİYORUZ

Buradan herkese sesleniyorum. Gerçek bir hukuk devletinde bunlar olamaz. Yargıyı; bir kişinin, bir grubun, dar bir zümrenin keyfine göre kullanamazsınız. Kimse kusura bakmasın, halkımız mağdur edildiğine inandığında Anayasa Mahkemesi’ne başvuracak ve elbette hakkını arayacak. Anayasa Mahkemesi’nin kararları karşısında da herkes görevini yapacak. Bu kararlar bağlayıcıdır, yerel mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak zorundadır. Biz hukuk devletini hiçe sayan bu anlayışı reddediyoruz. Kim ne derse desin biz insan haklarını, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, güçler ayrımını savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

ÖZGÜR BASINDAN KORKULMAZ

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 154’üncü sırada. Bu utanç verici tabloyu Türkiye hak etmiyor. Her eleştireni yargılıyorlar. Beğenmedikleri her görüşe saldırıyorlar. Demokratik bir hukuk devletinde eleştiriden korkulmaz. Demokratik bir hukuk devletinde özgür basından korkulmaz. Peki, mevcut iktidar niçin korkuyor? Çünkü hiçbir konuda çözüm üretemiyor artık. Çünkü haksızlar ve bunu biliyorlar. Oysa biz haklı olduğumuzu biliyoruz. Biz eleştirilerimizin haklılığından güç alıyoruz. Ne istiyorlar? Her gazete aynı manşetle mi çıksın istiyorlar? Kimse farklı bir şey söylemesin, farklı bir haber vermesin mi diyorlar? Kusura bakmayın, bu ülkenin baskıcı yöneticilere değil, özgür gazetecilere ihtiyacı var.

17 MİLYON YOKSUL VAR

Ülke ekonomisi son yirmi yılın en kötü dönemini geçiriyor. Ülkeyi yönetemeyenler yalanlarla kandırmaya çalışsalar da Türkiye fakirleşiyor. Paramız değersizleşiyor. Cebimizdeki Türk lirası günden güne eriyor. Halkımız yoksullaşıyor. Bugün Dünya Yoksullukla Mücadele günü aynı zamanda. Artık yoksulluk, basit bir gelir yetersizliğinin çok ötesinde bir hal aldı. Nüfusun yüzde 71 gibi yüksek bir oranı borç ve taksit ödüyor. Ülkemizde, en zengin yüzde 20, gelirin yaklaşık yarısını alıyor. Ülkemizdeki en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı ise tam 13 kat. Avrupa Birliği kriterlerine göre hesap ettiğimizde ülkemizde 17 milyon yoksul insan bulunuyor bu nüfusumuzun beşte biri demek.”

17.10.2020 [Bold Medya]

Halk röportajında gözyaşlarını tutamadı: 52 yaşındayım, ekmek param yok!

Halk röportajında konuşan bir vatandaş, cebinde 1 kuruş para olmadığını gösterdi ve ekmek alacak parası olmadığını söyledi. "Ben 52 yaşındayım, bugüne kadar ağlamadım" diyen kişi gözyaşlarına hâkim olamadı...

Halk röportajında gözyaşlarını tutamadı: 52 yaşındayım, ekmek param yok!


Kendine Muhabir isimli YouTube kanalının mikrofon uzattığı vatandaş, cebinde ekmek alacak parası olmadığını söyledi ve "Ben 52 yaşındayım, bugüne kadar ağlamadım" diyerek gözyaşlarına hâkim olamadı...

YouTube üzerinden yayın yapan Kendine Muhabir adlı kanal, sokak röportajı yaptığı sırada mikrofon uzattığı bir vatandaş ekonomik duruma isyan etti.

Aylarca yakınlarının yardımıyla pansiyonda kaldığını belirten vatandaş, “Siz hiç yavan ekmek yediniz mi? Sabah kahvaltıda yoğurt ekmek yiyip akşam da aynı şekilde devam ettiniz mi? Ekonomi nerede çok iyi, cebimde ekmek almak için 1,5 lira yok” dedi.

Yaşadıklarını anlatırken gözyaşlarını tutamayan vatandaş, “Ben 52 yaşındayım, bugüne kadar ağlamadım. Hakkımı helâl etmiyorum” diye konuştu.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kuran-ı Kerim’i suç delili diye mühürleyip koliye koydular

Kuran-ı Kerim, suç delili, mühürlü koli

Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan operasyonlarda Kur’an tefsiri ve hadis kitaplarına suç delili olarak el koyulduğunu gösteren fotoğraflara yenisi eklendi. Bir adliyede, Kuran-ı Kerim ve dini kitapların suç delili olarak bir koliye konup mühürlendiği ortaya çıktı. Eski hakim Osman Kaçmaz, “AKP döneminde Kuran-ı Kerim’in suç delili sayılıp el koyulduğunu gözlerimle gördüm” dedi.

BOLD – Eski Hakim Osman Kaçmaz, Kuran-ı Kerim ve dini kitaplara suç delili olarak el konulduğunu gösteren fotoğrafı sosyal medya hesabından paylaştı.

Kuran-ı Kerim ve muhtelif okuma kitapları başlıklı mühürlü kolinin fotoğrafını paylaşan Kaçmaz, “CHP’nin Tek Parti döneminde Kuran-ı Kerim’i suç delili sayıp topladıkları iddiası doğru mudur bilmem ama bu gün AKP döneminde Kuran-ı Kerim’in suç delili sayılıp el koyulduğunu gözlerimle gördüm” ifadesini kullandı.

KUTSAL KİTABIMIZ KUR’AN’I KOLİYE KOYUP MÜHÜRLEDİLER

Kaçmaz’ın paylaştığı 9 nolu mühürlü kolinin üzerinde beyaz bir sayfa üzerine ‘Kuran-ı Kerim ve Muhtelif Okuma Kitapları 108 adet’ yazısı yazıldığı görülüyor. Kırmızı bir resmi mühür bulunan koliye yapıştırılan tutanakta ise Kuran-ı Kerim ve dini kitapların listesi yer alıyor.

SÖZLER, EFENDİMİZ, HAYAT KAYNAĞIMIZ NAMAZ…

Hizmet Hareketi mensubu bir kişinin ev aramasında suç delili olarak el konulduğu düşünülen listede yer alan kitaplardan bazıları şöyle:

“Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz Muhtasar, Reşit Haylamaz

Hayat Kaynağımız Namaz Yusuf Güven

Sözler Bediüzzaman Said Nursi

Efendimizin Bir günü Prof. Dr. Abdülhakim Yüce

Sorulara Açılan Pencereler Muhittin Küçük”

KURAN VE TEFSİR KİTAPLARI SUÇ DELİLİ

Kur’an tefsiri ve hadis kitaplarına daha önce yürütülen soruşturmalarda da el konulması tepki çekmişti. Geçtiğimiz Haziran ayında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen cemaat soruşturmasında, bir eve baskın düzenleyen polis, Kur’an ve hadis kitaplarına suç delili olarak el koydu. Devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı da geçtiği haberde Kur’an ve hadis kitaplarını yasaklı yayın olarak abonelerine servis etti. KOM’da sergilenen yasak kitaplar arasında Elmalılı Kur’an meali ve tefsiri, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, El-Kulûbu’d-Dâria adlı dua kitabı ve Kütübi Sitte adlı hadis ansiklopedisi dikkati çekti.

17.10.2020 [Bold Medya]

Önemsenmeyen İlahi Emir 'Mehir' [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Müslümanların günümüzde yaşadığı pek çok problemin altında, kendilerini sâhil-i selamete çıkarmak için gelen Kur’ân ve onun müfessiri ve ilk uygulayıcısı olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bildirmiş olduğu ilkeleri yerine getirmemeleri veya önemsememeleri yatmaktadır.

Tek bir örnek bile buna yeterlidir zannediyorum. Kur’ân’ın en uzun âyeti olan Bakara Sûresi’nin 282. âyeti ki, noterlik müessesesinin ilkelerini hem de en detay noktalarına kadar belirlemiştir. Ancak pek çok Müslüman bunu dikkate almaz; almadığı için de günümüzde ortaklar ve şirketler arasında en fazla problem yaşayanlar Müslümanlardır. Müslümanların günümüzde problem yaşadığı hususlardan birisi de, nikâhta Müslüman bir erkeğin, eşine vermekle yükümlü olduğu veya vermeyi taahhüt ettiği mehir konusudur. 

Kur’ân, evlenecek olan mü’min erkeklere konuyla ilgili olarak şöyle seslenir: “..Dikkat edin: Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak miktarını arttırıp eksiltmenizde size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ 4/24).

Görüldüğü üzere Yüce Allah, mehiri, erkeğin nikâh esnasında eşine verdiği veya vermeyi taahhüd ettiği farz bir meblağ olarak belirlemiştir. Bu meblağ, erkek üzerine zaten bir borç olduğu için, nikâh esnasında konuşulmamış olsa bile, mehr-i misille yani yakın çevresinin benzer örneklerinden hareketle belirlenir ve kadına ödenmesi gerekir.

Mehir, kadına verilen değerin bir ifadesi ve aynı zamanda kritik bir dönemde sosyal garantisi olarak verilen maldır. Hanefilere göre de mal ve paradan başka bir şeyle mehir olmaz. Kadın, kendi mehrinde istediği gibi tasarruf yetkisine sahiptir. Mehir, nikâh esnasında belirtilmemiş olsa da, mehr-i misille yine o hakka sahiptir. Böylelikle boşanma durumunda kadın, sahip olduğu bu mehirle hiç değilse hayatını belli bir süre başkasına bağlı kalmaksızın sürdürme imkânını elde etmiş olur. Aynı zamanda mehir, erkeğin boşanma hakkını kötüye kullanmasının da önüne geçmeye matuf önemli bir sigorta vazifesi görür.  

Mehrin miktarı mezheplere ve yörelere göre farklılık arz etmekle beraber, üst sınırında bir sınırlama söz konusu değildir. “Eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın. Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu? Nasıl alabilirsiniz ki birbirinizle bir aile münasebeti oldu, bir yastığa baş koydunuz, hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te’minat da aldılar?” (Nisâ 4/20-21) âyetiyle de bu durum açıkça beyan edilmiştir. 

Konuyla ilgili çok önemli bir anekdot, Hz. Ömer’in (r.a.) halifeliği döneminde gerçekleşmiştir. Mehirlerin yüksek tutulması sebebiyle evliliklerin sıkıntıya girdiğini gören büyük halife Ömer (r.a.), bir Cuma hutbesinde bunu dillendirince ve sınır koymak isteyince, mescidin arka tarafından bir hanım, yukarıda zikredilen âyeti okuyarak: “Ya Emire’l-müminîn! Allah’ın verdiği imkânı almak doğru olur mu?” demiş, Hz. Ömer (r.a.) da âyetteki inceliğin farkına vararak cemaatin huzurunda bu hanımın haklı kendisinin ise bu hususta yanlış düşündüğünü belirtmiştir.

Maalesef pek çok meselede olduğu gibi mehir konusunda da Müslümanlar arasında ciddi sıkıntıların yaşandığı, özellikle de erkek ve tarafının bu konuda eşine ya da gelinlerine haksızlık yaptıkları, boşandığında kolayca inkâr ettiği, vermediği ya da tam olarak ödemediği, özetle Kur’ânî ifade ile belirtecek olursak kadına karşı bir zulümle karşılaşmaktayız.

Bütün bunların ana sebebi; insan olarak hayatın gâyesini unuttuğumuz gibi evlilikten muradın Allah’ı ve Resûlullah’ı (s.a.s.) hoşnut edecek hayırlı bir nesil yetiştirmek olduğu düşüncesinden uzaklaşmaktır. Çocuğun şuuraltı beslenme döneminde (0-6 yaş) en etkin kişi annedir. Anne aynı zamanda ferdi eğitip terbiye eden ve o toplumu mayalayan bir muallimdir. Şimdi düşünün; karşınıza, yaşadığınız topluma ve bütün insanlığa faydalı olacak iyi bir insan yetiştirebilecek kabiliyet ve kapasitede bir anne adayı çıktığında, imkânınız ölçüsünde ona istediği mehri vermez misiniz? Bu anlamda anne, aynı zamanda kurulan aile şirketinin de reisi konumundadır. “Cennet annelerin ayağı altındadır” hadisini bir de bu çerçeveden ele almak, evlilik ve mehire, bir de bu yönüyle bakmak gerekir.

Yaşanan bu kadar acı tecrübeler ve kötü örnekler, bizleri yeniden İslam’ın bu açık emrini daha dikkatli bir şekilde uygulamaya götürmektedir/götürmelidir. Aksi takdirde hem insan hakkına girilerek açıkça zulüm işlenmekte, kadının malı erkek tarafından gasp edilmekte ve hem de ayrılan kadının ciddi anlamda maddi ve manevi sıkıntılar çekmesine sebep olunmaktadır. Çocukların annelik ve babalık hukuku da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.

Herhangi bir hanım, kendi hür iradesiyle mehrinden vazgeçmemişse, böylesi bir mal, insanın başkasına vermek zorunda kaldığı bir borç gibidir. Vermemesi haramdır; hukuki dille belirtecek olursak doğrudan açıkçası gasptır. Resmi kaydı olmadığından, böyle bir erkek, dünyada kendisini söz konusu borçtan aklamış olsa da, İlahi adalet huzurunda asla kendisini kurtaramaz.

Günümüzde sıkça duyduğumuz ve yakından bildiğimiz bu anlamdaki sıkıntılardan dolayı, şunu rahatça belirtmek durumundayım ki, evlenecek olan kadın-erkek tarafı özellikle mehir konusuna dikkat etmeli ve nikâh öncesinde mutlaka bunun miktarını konuşarak, nikâh esnasında da kaybolmayacak bir belgeye, iki tarafın da imza atması ve hatta şahitleriyle beraber tutanak altına alınması gerekir. Hatta bu durum şayet unutulmuşsa, nikâhı kıyacak kimse tarafından mutlaka hatırlatılmalı ve bu kapalılık giderilmelidir. 

Genellikle ilk zamanlar henüz tarafların yeni tanışmasının verdiği heyecan, sevgi ve bir derece de tecrübesizlikle, belki mehir meselesi ya hiç dile getirilmemekte ya da önemsenmemektedir. Ancak aradan yıllar geçince, eşler anlaşamayıp ayrılma durumu söz konusu olunca, bu defa adeta yüz-göz olunmakta, mü’minlik ve insanlığın da kabul etmeyeceği durumlar ortaya çıkabilmektedir.

Böylesine bir durumu önlemenin yolu, yukarıda da belirtildiği gibi, İslam’ın bu açık emrini en başta yerine getirerek, nikâh esnasında kayıt altına almalı, nikâha şahitlik yapan kimseler de hazırken, adeta bir sözleşme gibi yazılmalı, miktarı belirtilmeli, hatta dijital ortama aktarılarak farklı şekillerde korunma altında tutulmalı ve nüshanın birisi erkeğe diğeri de kadına verilmelidir. Böylece sadece erkeğin kadına karşı borcunu deruhte edeceğini garanti altına almış olmamakta, Kur’an’ın açık bir hükmünü de hayat geçirerek, yeni kurulacak bu yuvanın Muhammedî televvünlü bir cennet bahçesine dönüştürülmesi adına da sağlam bir adım atılmış olacaktır.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 17.10.2020 [Samanyolu Haber]

Pfizer'den aşı için iyi haber

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli ilaç devi Pfizer, yaklaşık altı aydır üzerinde çalıştığı Covid-19 aşısı için kasım ayı ortasında yetkililerden izin almayı umduğunu açıkladı.

Şirketin tepe yöneticisi (CEO) Albert Bourla aşı geliştirme çalışmalarıyla ilgili olumlu gelişmeler kaydettiklerini belirterek, kasım ayının üçüncü haftasında Acil Durum Kullanımı izni için başvuruda bulunmayı planladıklarını duyurdu.

CEO Bourla şirkete ait verilerin sadece ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından değil, aynı zamanda da bağımsız bilim insanları tarafından oluşturulan bir kurul tarafından da inceleneceğini kaydetti.

Euronews'ten Kerem Congar'ın haberine göre 58 yaşındaki CEO, tam anlamıyla etkili bir aşının geliştirilmesi için üç önemli aşamanın geçilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Bourla, "Öncelikle test aşısının hastaların büyük çoğunluğunda etkili olması gerekiyor. Sonra da binlerce denekten elde edilen verilerle aşının güvenli olduğu kanıtlanmalı. Son olarak da firmanın aşıyı en yüksek kalite standartlarında üretebileceğini gösterebilmesi şart. Şu anda bilimin elverdiği hızda çalışıyoruz. Amacımız insanların hayatlarını değiştirecek yeniliklere imza atmak." diye konuştu.

Pfizer Inc ve Alman biyoteknoloji firması BioNTech SE, ortaklaşa geliştirdikleri aşının eylül ayı sonunda yüzde yüz olarak etkili olup olmadığını bilebileceklerini duyurmuş ve denek sayısını 30 binden 44 bine çıkarmıştı.

Covid-19 aşısında 3 büyük isim önde gidiyor

Pfizeer ve BioNTech SE'nin en büyük rakiplerinden ABD'li ilaç firması Moderna ise geliştirdiği aşıya onay alabilmek için 25 Kasım tarihine gün vermişti. İngiltere merkezli Oxford Üniversitesi bilim insanlarıysa, Covid-19 aşı çalışmalarının tamamlanmasının 2020'nin sonunu bulacağını duyurmuştu.

ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı, geçtiğimiz temmuz ayında koronavirüs aşısı geliştirme yolunda büyük aşama kaydeden ve son evreye gelen Pfizeer-BioNTech SE ortaklığından 100 milyon doz tedarik edilmesi için 1,95 milyar dolarlık bir anlaşma yapmıştı.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

Avusturya'da suikast planı gerilimi büyüttü: MİT'in muhbir ağı varsa bedeli de olmalı

Avusturya'nın başkenti Viyana'da yapılan belediye seçimlerinde diğer adaylar kampanya yürütürken, Yeşiller Partisi üyesi Berivan Aslan, 'Türk devletiyle bağlantılı bir suikast planı' iddiasıyla evinde durmak zorunda kaldı.Eski milletvekili, iddia edilen hadiseden bu yana polis koruması altında olduğunu dile getiriyor.

Fransız haber ajansı AFP'ye konuşan 38 yaşındaki kadın siyasetçi, "Bir kişi, Avusturya istihbaratına kendini, beni öldürmekle görevli olduğu yönünde tanıttı." diyor ve ekliyor, "Şahıs, Türkiye'deki yüksek siyasi çevrelerce de tanınıyor."

Şahsın adı Feyyaz Öztürk olarak medyada yer almıştı. Avusturya istihbaratına teslim olan bu kişi, 'MİT ajanı olduğunu' öne sürmüştü.

Viyana Savcılık ofisi, dosyanın 'gizliliği' nedeniyle konu hakkında yorum yapılmayacağını belirtirken Avusturya İçişleri Bakanlığı, konuyla ilgili soruşturmanın sürdüğünü belirtiyor.

Türk makamları, şahsın iddialarını reddetti

Üst düzey bir Türk yetkili, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Adı geçen şahıs hiçbir zaman Türk istihbaratına çalışmadı ve hiçbir zaman için de Türk istihbarat teşkilatı adına faaliyet göstermedi." ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği'nden yapılan açıklamada, Feyyaz Öztürk adının iyice araştırıldığı ve Türk istihbaratıyla hiçbir bağlantısının bulunmadığını bildirdi.

"Türkiye muhbir ağır kurmak istiyorsa, bunun sonuçları olmalı"

Eski Milletvekili Peter Pilz'e göre, Avusturya'da Ankara adına çalışan 200'den fazla muhbir var ve bu ağ 2016'daki başarısız darbe girişiminden sonra daha da güçlendi.

Avusturya İçişleri Bakanı Karl Nehammer de Afp'ye gönderdiği bir açıklamada, "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye, eğer Avusturya'da sistematik bir muhbir ağı kurmaya çalışıyorsa, bunun sonuçları olmalı." ifadelerini kullandı.

Resmi rakamlara göre bu ülkede 116 bin Türk vatandaşı ikamet ediyor.

Bu, Türk kökenli Avusturya vatandaşlarının sayısından daha fazla.

Haberde, yerel medyada Türk toplumunun Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve hükümete açıktan muhalefet edemediği, zira gözdağı ve tehditlerden korktuklarına yer verildiği aktarılıyor.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

Temel ihtiyaçlardan... Bir ayda tam %30 zam yapıldı

Yumurtada fiyat artışı gün geçtikçe devam ederken yurt genelinde yumurta fiyatlarının belirlendiği Afyonkarahisar’daki birlik ve kooperatifler ise yumurtanın fiyatının neden arttığı ile ilgili ise açıklama yapmaktan kaçınıyor.

Türkiye’nin yumurta fiyatlarının belirlendiği Afyonkarahisar’ın Başmakçı ilçesinde yumurtanın tane fiyatı büyüklük ve kalitesine göre 40-56 kuruş arasında değişiyor.

Fiyatlara son 1 ayda neredeyse yüzde 30 zam geldiği öğrenilirken, kentte yumurtanın marker ve şarküterilerdeki koli fiyatı ise 16-20 TL arasında değişiyor.

Yumurtanda yaşanan önlenemez fiyat artışı ile ilgili fiyatlarının belirlendiği ve adeta Türkiye’nin yumurta borsası konumundaki Başmakçı ilçesindeki kooperatifler ve birlikler ise fiyatlarda yaşanan artışla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılıyor.

Yumurtanın kolisinin 19 TL’den satılmasına ise yurttaşlar, tepki göstererek fiyatların anormal olduğunu dile getirdi. Yurttaşlar neredeyse her gün tükettikleri yumurtada yaşanan fiyat artışının kendilerini zora soktuğunu ve bu yüzden yumurta alamadıklarını kaydetti.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

10 yıl hapis verilen Ergenekon hakimi: Şimdi olsa yine aynı kararları veririm

Ergenekon Davası'nın hakimlerinden Hüsnü Çalmuk, “Zaman makinesiyle geri dönecek olsam, Ergenekon'la ilgili aynı kararın hazırlanmasına imza atarım” dedi. Çalmuk'a yargılandığı davada cemaat irtibatı öne sürülerek 10 yıl hapis cezası verildi.

Ergenekon Davası’nın hakimlerinden Hüsnü Çalmuk, “Zaman makinesiyle geri dönecek olsam, Ergenekon’la ilgili aynı kararın hazırlanmasına imza atarım” dedi. 

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Hüsnü Çalmuk ve avukatı katıldı. Duruşmada, davanın müdahillerinden eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ ile emekli orgeneraller Tuncer Kılınç ve Hurşit Tolon’u da avukat İlkay Sezer temsil etti.

‘YILLARDIR DİJİTAL RAPOR BEKLENİYOR’
 
Duruşmada savunma yapan Çalmuk, 4 yıl 3 aydır tutuklu olduğunu ve bu davadan kimseye ekmek çıkmayacağını belirterek, “Kısır bir döngü söz konusu. Buradan kimseye ekmek çıkmaz. Yıllardır dijital verilere ilişkin rapor bekleniyor, gelmedi. Suçsuzum hakkımda beraat kararı verilmelidir” dedi.

“GERİYE DÖNECEK OLSAM YİNE KARARA İMZA ATARIM”

“Zaman makinesiyle geri dönecek olsam, yine Beşiktaş’taki DGM’ye (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) dönsem, Ergenekon’la ilgili aynı kararın hazırlanmasına imza atarım” diyen Çalmuk, “Gece yarılarına kadar çalıştım. Devleti koruduğum için buradayım. Ergenekon terör örgütü yaptıklarıyla adeta kaosun kaldırım taşlarını döşemiştir. Yapılan erken müdahalelerle yapacakları darbe, teşebbüs aşamasında kalmıştır” dedi.

Davayı karara bağlayan mahkeme heyeti, sanık Çalmuk’a “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan önce alt sınırdan uzaklaşarak 8 yıl hapis cezası verdi. Suçun Terörle Mücadele Kanunu kapsamında olması sebebiyle cezayı yarı oranda arttırarak 12 yıla çıkaran heyet, cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkilerini dikkate alarak 10 yıla düşürdü. Heyet, Çalmuk’un tutukluluk halinin devamına karar verdi.

Heyet, Çalmuk'un “anayasayı ihlal”, “cebir ve şiddet kullanarak TBMM’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs” ve “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından ise beraatine karar verdi.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

DSÖ Başkanı: Tek bir ilaç haricinde hiçbiri COVID-19'a karşı etkili değil

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedavisinde kullanılan ilaçlar arasında sadece "Deksametazon" isimli ilacın, durumu şiddetli olan hastalarda etkili olduğunu bildirdi.

Ghebreyesus'un, DSÖ'nün İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan merkezinde, video konferans yöntemiyle DSÖ pandemi uzmanlarıyla toplantı düzenledi.

Örgüt tarafından koordine edilen Kovid-19 terapötiklerinin değerlendirildiği Dayanışma Denemesi'nin geçici sonuçlarına değinen Ghebreyesus, "Remdesivir" adlı antiviral ilaç, hidroksiklorokin ve AIDS tedavisinde kullanılan lopinavir/ritonavir bileşiminin, Kovid-19 kaynaklı ölümler ve hastanede kalış süreleri üzerinde çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığının ortaya çıktığını belirtti.

Ghebreyesus, çıkan olumsuz sonuçlara rağmen DSÖ'nün mart ayında 30 ülkede bulunan toplam 500 hastanede yaklaşık 13 bin gönüllünün katılımıyla başlattığı Dayanışma Denemesi'nin devam edeceğini aktardı.

Dayanışma Denemesi her ay yaklaşık 2000 hastayı bünyesine kattığını ve monoklonal antikorlar ve yeni antiviraller dahil olmak üzere diğer tedavilere devam edeceğini belirten Ghebreyesus, "Şimdilik, kortikosteroid deksametazon, Kovid-19'u şiddetli geçiren hastalarda etkili olduğu ortaya çıkan tek terapötiktir." dedi.

Ghebreyesus,, dünyada her yıl 3,5 milyona yakın şiddetli mevsimsel grip vakası ve 650 bin civarında da solunumla ilgili ölümler gerçekleştiğini anımsatarak, şöyle konuştu:

"Bu yıl, güney yarımkürede kış boyunca, Kovid-19 için alınan önlemler nedeniyle mevsimsel grip vakaları ve ölümleri normalden daha azdı. Ancak aynı şeyin kuzey yarımküredeki grip mevsiminde de geçerli olacağını varsayamayız."

DSÖ Genel Direktörü, ayrıca grip aşısı talebinin arzın üzerine çıkabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Futbol maçları devam etmeli mi?

Avrupa'da başlayan futbol ligleri ve bazı ülkelerde stadyumlara taraftar alınmasıyla ilgili soruyu,  DSÖ'nün Kovid-19'a karşı mücadele ekibi lideri Maria Van Kerkhove cevapladı.

Kerkhove, "Spor müsabakalarının tekrar başlaması için herkesin istekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hepimiz sporu çok seviyoruz." dedi.

Spor müsabakaları ve diğer toplu etkinliklerin her ülkenin içinde bulunduğu duruma göre değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Kerkhove, "Avrupa kıtasında günlük vaka sayılarında yüzde 80'lik bir artış gözlemliyoruz. Ama bu virüsün her ülkede eşit şekilde yayıldığı anlamına gelmiyor. Virüsün yoğun olduğu 'popüler noktalar' var." diye konuştu.

Kerkhove, spor müsabakalarının devam edip etmeyeceğine her ülkenin elindeki verileri değerlendirerek, karar vermesi gerektiğini kaydetti.

17.10.2020 [Samanyolu Haber]

Hükumet yeni gelir kaynağını buldu: Para cezaları

Maske takmayanlara kesilen para cezaları başta olmak üzere vatandaşa verilen cezalar, zor durumdaki bütçenin önemli gelirlerinden biri haline geldi. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da maske cezalarını ödemeyenlerin kamu hizmetlerinden yararlanamayacağını açıklamıştı. 

BOLD – Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bütçe verileri, para cezalarının bütçenin önemli bir gelir kalemi olarak kullanılmaya devam ettiğini gösteriyor.

YILLIK HEDEFE 9 AYDA ULAŞILDI

Merkezi yönetim bütçesinin ilk 9 aylık sonuçlarına göre, yurttaşın trafik, vergi usulsüzlüğü, maske takmama, yasak yerde sigara içme gibi nedenlerle ödediği para cezalarının toplamı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 15.6 artarak 11 milyar 48 milyon lira oldu. 2020 bütçesi hazırlanırken yıllık 11.8 milyar lira olarak tahmin edilen para cezaları toplamına ilk 9 ayda çok yaklaşıldı. 2019 için öngörülen 11.8 milyar liralık ceza geliri de yılsonunda 14.4 milyar lira cezaya ulaşarak aşılmıştı.

İDARİ CEZALAR YÜZDE 36.8 ARTTI

Bütçedeki ceza gelirlerinde en büyük payı her zaman “idari para” cezaları alıyor. İlk 9 ayda bu tür cezalar, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 36.8 artarak 5.7 milyar liraya ulaştı. İkinci büyük kalem olan “vergi” cezaları ise yüzde 2 azalarak 4.6 milyar lira oldu. Yine, “yargı para” cezaları yüzde 16.1 azalarak 399.3 milyon liraya inerken, “diğer para” cezaları kalemi yüzde 70.9 artarak 332.2 milyon lira gelir getirdi.

17.10.2020 [Bold Medya]

Komutana emir: “Digiturk’ü IŞİD bastı! 10 tane iyi atıcı al gel”

Emekli öğretmen ve Kimse Yok Mu Derneği eski yöneticisi Cemil Başbay, cezaevinde bir Harbiyeli’nin 15 Temmuz gecesine ilişkin şu sözlerini paylaştı: Yalova’da kamptayken komutanımıza “Digiturk’ü IŞİD bastı! 10 tane iyi atıcı al gel” diye emir verildi.

BOLD – Kimse Yok Mu Derneğinde şube başkanlığı yapan Cemil Başbay, Türkiye’de cezaevinde yaşadıklarını Raindrops TV’de Cezaevi Günlüğü programında anlattı. 15 Temmuz Digitürk Baskını ile ilgili çarpıcı gerçekleri dile getirdi. Karakol ve cezaevlerinde yaşanan işkencelere ilişkin önemli bilgiler verdi. Koğuşta nasıl cenaze namazı kıldıklarını aktardı. 18 yaşındaki Harbiyeli bir öğrencinin şu sözlerini paylaştı: “Yalova’da kamptayken komutanımıza – Digiturk’ü IŞİD bastı! 10 tane iyi atıcı al gel – diye emir verildi. Polis, komutanımıza ihtilalden bahsetti, bizi tutukladı. Karakola gidene kadar bizi darp ettiler.”


15.10.2020 [Bold Medya]

Mustafa Kabakçıoğlu’nun cezaevinde vefatı TBMM gündeminde

Gümüşhane E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tek kişilik bir hücrede hayatını kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu için Bakan Gül’e soru önergesi veren Saadet Partisi Konya Milletvekili Abdulkadir Karaduman, Kabakçıoğlu gibi cezaevlerinde kronik rahatsızlığı bulunan kaç hasta olduğunu sordu.

BOLD – Saadet Partisi Konya Milletvekili Abdulkadir Karaduman, 29 Ağustos günü Gümüşhane E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tek kişilik bir hücrede hayatını kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü için Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün cevaplaması için soru önergesi verdi.

KÖTÜ MUAMELE VE İŞKENCE İDDİALARI ARTTI

Önergede Karaduman, Kabakçıoğlu’nun ölümünün kamu vicdanını derinden yaraladığını belirterek, “Özellikle son aylarda artış gösteren cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülere yönelik kötü muamele ve işkence iddiaları da –Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, Konya Ereğli T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu gibi- göz önüne alındığında cezaevlerindeki vatandaşların can güvenliği noktasında ciddi endişeler uyanmaktadır” dedi.

CEZAEVLERİNDE KAÇ KRONİK HASTA BULUNMAKTA?

Mustafa Kabakçıoğlu’nun şüpheli ölümüyle ilgili herhangi bir kamu görevlisi hakkında açığa alma yahut memuriyetten çıkarılma kararı verilip verilmediğini soran Karaduman, “Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü gibi elim hadiselerin yaşanmaması için bakanlığınızca alınan tedbirler var mıdır? Varsa nelerdir? Bu tedbirlere/kurallara uymayan kamu görevlileri hakkında herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Cezaevlerinde kronik rahatsızlığı bulunan toplam hasta tutuklu/hükümlü sayısı kaçtır?” dedi.

16.10.2020 [Bold Medya]

Cezaevinde hayatını kaybeden ihraç albay, ‘Çatı’yı çökertmiş [İlker Doğan]

İhraç Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan da AKP rejiminin cezaevinde ölüme terk ettiği isimler arasına eklendi. 2016’dan bu yana Sincan Cezaevi’nde tutukluydu. Kalbinin yüzde 15’i çalışıyordu. Ağır hastalıkları vardı. Akciğerleri su doluydu. Böbrek ve pankreasta kist oluşumu vardı. KOAH, Siroz C seviyedeydi.

Adli Tıp ‘infaz erteleme’ kararı vermişti ancak mahkeme tahliye etmemekte direndi. Yoğun bakımda olması gereken Avıalan, bu kadar ciddi rahatsızlıklarına rağmen tek kişilik hücrede ölüme terk edildi. Ailesine son çektiği faksta, “Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum. Hayatımı zorlaştırmak için her şeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Belki de elveda…” diyordu. Ve önceki gün hayatını kaybetti.

15 TEMMUZ KUMPASINI DEŞİFRE ETTİ

Avıalan’ın ölümünün ardından, 15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı olan Hulusi Akar’la ilgili sözleri yeniden gündeme geldi. Kendisinin örgüt üyesi olarak suçlanmasına neden olan atamaların tamamının Hulusi Akar ve sıralı komutanlarının emriyle yapıldığını anlatmış, “Hodri meydan, bütün atamalar araştırılsın,” demişti. 15 Temmuz’dan hemen önce Akıncı Üssü’nde yapıldığı ortaya çıkan Akar, Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı ‘zirvesini’ sorguluyordu. Üçlü zirvede ne konuşulmuştu? 

Mustafa Barış Avıalan, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 20 Haziran 2019’da karara bağlanan Genelkurmay Çatı davasında, “anayasayı ihlal” ve “Cumhurbaşkanına suikast” suçlarından birer, “kasten öldürme” suçundan da 139 kez olmak üzere 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

DARBE GÜNÜ DERS ÇALIŞIYORDU

Ancak Avıalan’ın savunması Akar’la sınırlı değil. 15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesinde Proje Şube Müdürü olarak görev yapan Avıalan, savunmasında ‘Akıncı Üssü ve çatı davası’ olarak adlandırılan iddianameleri tamamen çürütmüştü. Yurtta Sulh Konseyi üyesi olmakla suçlanıyordu, ancak ortada ‘konsey’ yoktu! Ayrıca 15 Temmuz günü izinliydi. 18 Temmuz’da gireceği doktora mülakatı için ders çalışıyordu. Nasıl bir konsey üyesiydi ki darbeden haberi bile yoktu!

15 Temmuz döneminde Genelkurmay Personel Dairesinde Proje Şube Müdürü olarak görev yapan ihraç Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, darbe girişiminden üç gün  sonra tutuklandı. Zaten varolan sağlık sorunlarına cezaevinde yenileri eklendi.

Kalbinde sorun vardı. Nefes almakta zorlanıyordu. Daha önce bir kaç kez fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Hastalıkları ilerledi. Defalarca ‘infaz erteleme’ istedi ancak mahkeme oralı olmadı. Adli Tıp’ın ‘infaz erteleme’ kararı bile yeterli olmadı tahliye için.

Önceki gün Sincan Cezaevi’nde durumu ağırlaşan Avıalan kurtarılamadı. Ve bir kişi daha cezaevinde ölüme terk edilenler arasına girdi.

GERGERLİOĞLU: ELBİRLİĞİYLE ÖLDÜRDÜNÜZ

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, tepkiliydi. Zira Avıalan için 3 kez soru önergesi vermiş ancak cevap bile alamamıştı: “Ölüyorum dedi kalbi yüzde 15 çalışan insan, umursamadınız!! Yine ölüm sonrası 2 müfettiş göndererek mi suçu gidereceksiniz.!? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor ihlal dolu mahpus ölümleri için. Akciğerleri su dolu, böbrek ve pankreastta kist oluşumu, KOAH, Siroz C-seviyede idi ve bu insan rapora rağmen tek kişilik hücredeydi!!! Yoğun bakımda olmalıydı! Hasta binlerce mahpus böyle zalimlikle teker teker mi ölecek? Adli Tıp infaz erteleme vermiş, mahkeme karar vermemekte ısrar ediyordu, el birliğiyle hücrede öldürülen bir mahpus daha!!!”

OLMAYAN KONSEYİN ÜYESİ

Mustafa Barış Avıalan’ın ölümü savunmasında Hulusi Akar’a yönelik suçlamaları getirdi akılları. Ancak Hulusi Akar detayı Avıalan’ın savunmasının küçük bir bölümünü oluşturuyor. Avıalan, yaptığı savunmalarda 15 Temmuz’a dair hazırlanan ve kendisinin de aralarında bulunduğu komutan ve askerleri ‘darbecilikle, terör örgütü üyeliğiyle suçlayan’ iddianameleri paçavraya çevirmişti.

Yurtta Sulh Konseyi’nin üyesi olmakla suçlanıyordu. Ancak savcılık ve mahkeme ifadelerine göre 15 Temmuz’dan haberi bile yoktu. Genelkurmay’dan askeri hattına gelen bir telefonla Akıncı Üssü’ndeki toplantıya çağırıldığı sabitti. Bu maddi gerçeğin araştırılmasını talep etti mahkemeden ancak hakim oralı bile olmadı. Savunmasında, “Konseyin varlığına, üyelerine, işleyiş şekline, yaptığı iddia edilen planlara ve çalışmalara veya bunun gibi daha bir çok konuya yönelik başkaca hiçbir somut husus yok,” demişti. 

ATAMALAR KASITLI OLARAK ERTELENDİ

Mustafa Barış Avıalan’a göre asıl darbe 16 Temmuz sabahı yaşanmıştı. 15 Temmuz birileri tarafından kurgulanmış ve 16 Temmuz’da gerçek plan devreye sokulmuş, vatansever bütün komutan ve askerler TSK’dan ihraç edilmişti.

Çok önemli bir detay veriyordu savunmasında:

“Bulundukları görevlerin stratejik öneminden dolayı Konsey üyesi olduğu iddia edilen ve benim tanıdığım karacı subaylara bakıyorum ben de dahil olmak üzere; özellikle 2015-2016 dönemi itibariyle bu insanların atandıkları veya ayrılması gerektiği halde ayrılmayıp göreve devam ettirildikleri kadro görev yerleri yani 15 Temmuz 2016’da görev yaptıkları yerler tesadüf olamaz. Bir irade bu kişileri 2015-2016 döneminde buralarda tutmuş veya buralara atamış. Örneğin ben Kara Kuvvetleri Karargahında görev yaparken Mayıs 2015 atama döneminde kati olarak doğu hizmet sıram gelmesi nedeniyle mutlaka bu bölgeye tayin olmam gerekirken atama yönetmeliğinde bulunmayan bir yetki kullanılarak yani mevzuatta olmayan bir idari işlem sonucunda şark hizmetine gidişim ertelendi ve müteaddit defalar ben şark hizmetine gitmek istiyorum diye başvurmama rağmen bu taleplerim reddedildi. Kara Kuvvetleri Karargahındaki görev yerimde kalmam gerekirken de bu kurala da uyulmayarak Ağustos 2015 tarihinde Genelkurmay Karargahındaki şube müdürlüğü görevine atandım. Ve sonra başıma bu işler geldi.”

HODRİ MEYDAN, EMRİ KİM VERMİŞ ARAŞTIRILSIN

“Hodri meydan tarafsız birileri araştırsın ben ve benim gibilerin 2015 ve 2016’da yaşadığı bu atamaya ilişkin hayatın olağan akışına uygun olmayan işlemler kimlerin doğrudan emir ve talimatları ile yapılmış sonucu hep birlikte görelim. Bu nasıl bir Konsey ki son planlama sevk ve idarenin yapıldığı gün ve gecesinde iddia edilen üyelerden kimisi Diyarbakır’da, kimisi Şırnak’ta, kimisi İstanbul’da, kimisi Polatlı’da, kimisi Akıncı Üssünde, kimisi Genelkurmay Karargahında, kimisi 28. Mekanize Tugayında, kimisi Zırhlı Birlikler Okulunda, kimisi Kara Havacılık Okulunda ve daha başka 10-12 yerdeler. Bunlar nasıl karar aldı? Harekatı nasıl yönettiler? Askeri olarak mantıklı bir açıklaması olamaz. Genelkurmay Karargahındaki üyelerin bile birbirlerinden haberi yok.

TAMAMEN ALDATMACA 

“Üyesi olduğum iddia edilen Yurtta Sulh Konseyi sadece ismi olan ama cismi olmayan ve sahne gerisindeki birileri belki de sahne gerisindeki gerçek bir başka Konsey tarafından piyasaya sürülmüş bir aldatmacadır. Konseyin varlığına ilişkin olarak hiçbir somut ve mantıklı kanıt da bulunmamaktadır. Konsey faturanın kesileceği bir adres zorunluluğundan doğmuş bir zorlama ile yaratılmıştır. Yani aslında olmayan bir Konseyin olmayan üyelerinden birisi olduğum iddia edilmektedir.”

İDDİANAME ÇELİŞKİLERLE DOLU

Mustafa Barış Avıalan, iddianamedeki çelişkilere de dikkat çekiyor savunmasında. İddianameye göre, Nisan ve Temmuz 2016 arasında ‘yaşanması düşünülen’ gelişmeler örgüt üyelerine ‘darbeden başka çare bırakmamış. Ancak aynı iddianamede darbeye kesin karar verildiği tarihler ise 27 Aralık 2015 ve 17 Mart 2016! Avıalan bu çelişkiyi şöyle anlatıyor: “Bir örgüt var artık darbe yapılsın diye karar alıyorlar. Ne zaman 27 Aralık 2015’de ilk kararı alıyorlar. 17 Mart 2016’da da artık kesin karar alıyorlar. Ama aynı örgüte mensup olduğu iddia edilen askerleri yüreklendirecek, teşvik edecek ve artık bu son çaremiz dedirtecek gelişmeler bu tarihlerden sonraki tarihlerde hayata geçmeye başlıyor.” 

MEVZUATI BİLMEYEN ÇOĞUNLUĞU KANDIRABİLİRSİZ!

“Mesela Haziran sonu ve Temmuz ayı başlarında dışarıya sızdırıldığını tahmin ettiğim ve bazı tanık ifadelerinde de yer alan FETÖ ile iltisaklı personelin Ağustos 2016 şur’asında ilişiğinin kesileceği iddiası da içerik açısından gerçeği yansıtmıyor. Çünkü mevzuata göre Yüksek Askeri Şur’a da ilişik kesme veya ihraç ile ilgili bir karar alınması mümkün değildir. Şur’a da sadece bekleme süresini doldurmuş olan General ve Amiralleri emekliye sevk edebilirsiniz. Bekleme süresini doldurmamış General ve Amiralleri bile emekli edemezsiniz. Yaş toplantısında FETÖ ile iltisaklı personelin ilişiğinin kesileceği bilgisi gerçek dışıdır. Ama mevzuatı bilmeyen çoğunluğu kandırabilirsiniz.” 

COPY-PASTE DEŞİFRE OLDU; İDDİANAMEYİ KİM HAZIRLADI?

“İddianamenin 419’uncu sayfasında, güyâ tek tek anlatılacak konuların başlıkları yazılmış. Buradaki 7’ncibaşlık çok enteresandı. Şöyle yazıyordu: “Müteakip dönemde alınacak tedbirler”. Ama metnin devamında hiçbir yerde bu başlığa ve bu başlık altındaki tedbirlere yer verilmemiş. Savcılık, kahkemeye hangi tedbirleri teklif edecek acaba diye bu bölümü iddianamede çok aradım ama bulamadım. Nedir bu tedbirler? Mesela, 15 Temmuz’dan sonra insanların ihraç edilmelerine yol açan fetömatik programları, satın alınmış iftiracılar, ankesörlü telefonlar, nasıl hazırlandığı belli olmayan MİT belgeleri, cennet listeleri falan gibi şeyler mi? Bilmek istiyoruz ki, ona göre savunmamızı yapalım. Yok, copy-paste yaparken yanlışlıkla kalmış diyorsanız da, o zaman kimlerin yazdığı hangi belgeden copy-paste yaptığınızı açıklayınız, biz de aynı soruyu onlara soralım. Böylelikle belki de sanıkların bir çoğunun iddiası olan “kumpas ve proje” planının deşifresine katkı sağlayacak başka ipuçlarına erişmiş oluruz.”

ATAMALAR AMİRLERİMİN EMRİ VE BİLGİSİYLE YAPILDI

Mustafa Avıalan, kendisinin örgüt üyesi olarak suçlanmasına neden olan atamaların tamamının Hulusi Akar’ın emriyle yapıldığını anlatıyor: “Her türlü sıkıntılı işte personelciler birinci hatta sürüldü. Başkalarının işini de bize yaptırdılar. Ve bütün tepkiyi bize yönelttiler. İddianamede ikinci bölüm içinde yaklaşık 30 sayfa yer ayrılarak terör örgütü faaliyetinin delilleri diye sunulan ve ağırlıklı olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin personel konularında yapılmış değişiklikler aslında tüm sıralı komutanların hatta bir çoğu siyasi irade ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisi, katkısı, teklifi, onayı dahilinde gerçekleştirilmiştir. Ben bu görevlerim sırasında tüm yaptıklarımı en üst seviyedeki amirlerden yani Genelkurmay Başkanları, 2. Başkanı veya Kuvvet Komutanlarından aldığım emir ve talimatlara istinaden yaptım. Bu söylediklerimin hepsi imha etmedilerse arşivlerde kayıtlıdır. Ayrıntılı olarak hepsini ispat etmeye hazırım. İddianamede söylendiği gibi dışarıdan hiç kimsenin hele bir örgütün talimatı ile iş yapmadım. Ben bunlardan dolayı terör örgütü üyesi ve yöneticisi olacak isem bana bu işlerle ilgili emir ve talimat veren amirlerde öyledir.” 

KURMAYSAN FETÖCÜSÜN, DEĞİLSEN KRİPTO FETÖCÜSÜN! 

İddianamede FETÖ/PDY silahlı terör örgütü yönetici olmakla da suçlanıyorum. Savunma yapmakta zorlanıyorum; zorlanmamın nedeni söyleyecek bir şeyimin olmaması değil iddianamede söylenecek bir şeyin olmaması. İddianamedeki ifadelere göre söylüyorum; Ben şimdi burada FETÖ’cü olmadığıma inandırmak için robot olmadığımı, günahkar olmadığımı, namaz kıldığımı, oruç tuttuğumu mu ispatlayayım. Bunları ispatlarsam örgüt üyeliği suçlaması düşecek mi? Bir insanın ben oruç tutarım, mesaimi aksatmayacak şekilde namazımı kılarım, ben aile çevremden evlendim gibi insanlık onurunu kıracak şeylerle savunma yapmak zorunda bırakılmasını reddediyorum. İddia makamına ve kendini iddia makamı yerine koyanlara göre Personel, İstihbarat gibi kritik kadrolarda çalışıyor isen FETÖ’cüsün. Kurmay isen FETÖ’cüsün. 100 tam sicilin varsa çok başarılı isen FETÖ’cüsün. Yurt dışında doktora yaptınsaFETÖ’cüsün. Eşinin başı açık ve mayo giyiyorsa FETÖ’cüsün. İş yerinde değilde evde kimseye göstermeden namaz kılıyorsan da FETÖ’cüsün. Devletin tüm resmi istihbarat kurumları araştırıp da senin hakkında en ufak bir şey bulamamış ise kendini çok iyi gizlemiş bir FETÖ’cüsün. İyi savunma yaptınsa FETÖ’cüsün. Kimin hazırladığı belli olmayan bir atama listesinde adın varsa FETÖ’cüsün. Zekai Aksakallı’nın aleyhinde konuşuyorsan FETÖ’cüsün. Zekai Aksakallı’nın lehinde konuşuyorsan da FETÖ’cüsün. Maalesef ifade ettiğim bu ve bunun gibi cadı avı benzeri gerekçelerle binlerce asker özgürlüğünden oldu. Onbinlerce askerde tasfiye edildi. O yüzden savunmamın bu bölümünde kısaca diyorum ki ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın iftira atılmadıkça benden FETÖ’cü çıkmaz çıkaramazsınız. Ne zaman ki önüme gerçek ve hukuka uygun bir delil listesi konursa o zaman getirilen her delile karşı on delille karşılık vererek savunmamı yaparım. Bu aşamada öncelikle müddei iddiasını ispat etsin diyor ve herhangi bir terör örgütü üyeliği veya yöneticiliği iddialarının hiç birisini kabul etmediğimi net olarak ifade ediyorum.”

[İlker Doğan] 17.10.2020 [TR724]

Avrupa futbolu sürprizini nasıl kaybetti? [Hasan Cücük]

Türk futbol tarihinin en büyük başarısına imza atıp, UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın bu zaferinin üzerinden 20 yıl geçti. Galatasaray’ın izinden giden Türk takımı çıkmadığı gibi, Sarı-Kırmızı ekip de aynı başarıya hasret kaldı. Avrupa’da kupa kaldırıp da sonradan kayıplara karışan sadece Aslanlar değildi. Futbolun giderek büyük sermaye ve büyük kulüplerin tekeline girmesiyle artık Avrupa’da sürpriz takımların kupa kaldırması mucize.

İTALYANLAR, FRANSIZLAR DEVRE DIŞI

Son yıllarda Avrupa’da kupa kazananlara baktığımızda bu takımların İngiltere, Almanya ve İspanya’dan olduğunu görüyoruz. Şampiyonlar Ligi adeta Avrupa’nın 5 büyük ligi arasında yer alan İspanya La Liga, İngiltere Premier Lig ve Almanya Bundesliga takımlarının tekeline girmiş bulunuyor. 5 büyük listesinde yer alan İtalya Serie A ve Fransa Ligue 1 takımları için Şampiyonlar Ligi ancak finale kadar gelinen ama kupaya uzanılamayan bir turnuva. Son 10 yılda Kupa 1’e İspanyollar damga vurdu. Real Madrid ve Barcelona Kupa 1’i 6 kez ülkesine taşıdı. Bu süreçte Bayern Münih’le Almanlar iki kez, Liverpool ve Chelsea ile İngilizler ise yine iki kez kupa sevinci yaşadı. Son 10 yılda İtalyanlar Juventus’la iki, Fransızlar ise PSG ile bir kez final gördü ama kupayı kaldıramadı.

AJAX BİLE ARTIK ZOR

Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın format değiştirip Şampiyonlar Ligi adını almasından sonra sürpriz ülkelerin şampiyonluğu da tarih oldu. Son yıllarda kupaya hasret kalan İtalyanları da eklediğimizde kupa, 4 ülkenin (İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya) takımları arasında el değiştirdi. Seriyi 1993’te Fransa’dan Marsilya, 1995’te Hollanda’dan Ajax ve 2004’te Portekiz’den Porto bozdu. Avrupa’nın 1 numaralı kupasını Steaua Bükreş, Benfica, Kızılyıldız, Aston Villa, Nottingham Forest ve Celtic gibi takımların kazanması mazide kaldı. Bırakın bu “sürpriz” takımları, tarihinde 4 kez bu kupayı kaldıran Ajax’ın bile şimdilerde Avrupa şampiyonu olması hayal oldu.

UEFA’NIN GEDİKLİSİ İSPANYOLLAR

Benzer durum eskinin UEFA Kupası şimdinin UEFA Avrupa Ligi için de geçerli. Galatasaray’la birlikte Feyenoord, Göteborg, Anderlecht, Parma, Schalke 04 gibi takımların da Avrupa’nın 2 numaralı kupasını kazanması artık tarih oldu. UEFA Kupası’nın 2009’da format değiştirip UEFA Avrupa Ligi adı alması bir dönüm noktası oldu. Şampiyonlar Ligi’ne İngiltere, Almanya, İtalya ve İspanya’dan 4 takımın doğrudan katılması ve gruplarda 3. olan takımın yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmesi, Kupa 2’de kazanma ibresini bu ülkelere doğru çevirdi. UEFA Kupası’nda yapılan format değişimi sonrası kupaya İspanyol damgası vuruldu. Bugüne kadarki 11 yılda İspanyollar kupayı Sevilla (4) ve Atletico Madrid (3) ile 7 kez kazandı. Geri kalan yıllarda İngilizler Chelsea (2) ve Manchester United (1) ile 3 kez, Portekiz ise FC Porto ile kupayı kazanma başarısı gösterdi. Şampiyonlar Ligi gediklisi Chelsea, Manchester United ve Atletico Madrid’in kupayı kazanmış olması, artık Kupa 2’de bile sürpriz ekiplere yer olmadığını gösteriyor.

NEREDE O ÇEŞİTLİLİK?

UEFA Kupası’nda eskiden çeşitlilik vardı. Avrupa’da kupa kaldırmasına şans tanınmayan ekipler, kupayı müzesine taşıyordu. Galatasaray, Göteborg, Parma, Feyenoord, Anderlecht, Schalke05, Mönchengladbach ve Frankfurt gibi ekipler mazide kazandıkları kupanın sevinciyle yaşamaya devam ediyor. Kupa 2’de de bariz İspanyol takımlarının üstünlüğünü görüyoruz. Özellikle Sevilla tek başına turnuvaya ambargo koymuş durumda. Güçlü Rus işadamları desteğini arkasına alan Zenit ve CSKA Moskova takımları da kupayı kazanmayı başarırken, yine Rinat Ahmedov’un para gücünü, Lucescu’nun tecrübesiyle birleştiren Shakhtar Donetsk kupayı kaldıran takım oldu.

SERMAYE BİLE YETERLİ OLMUYOR

Avrupa’da kupa kazanmak için artık takımların önünde iki seçenek var; güçlü sermaye desteği veya güçlü bir lig. Güçlü sermaye desteğiyle Rus ve Ukrayna takımları başarıya ulaşıyor. Hemen belirtelim bu takımlar sermaye desteğine rağmen kendilerinden hem sermaye hem de kadro olarak çok güçlü olan İngiliz, İspanyol ve Alman takımlarıyla Şampiyonlar Ligi’nde tartıya çıkıp, kupaya uzanamıyor.

İngiltere ve İspanya ligi hem güçlü hem de güçlü sermayeye sahip. Özellikle İngiliz kulüpleri zengin işadamları tarafından alınmasından dolayı istediği oyuncuyu rahatlıkla transfer ediyor. La Liga’da ise yayın gelirinden aslan payını (yüzde 50) alan Barcelona ve Real Madrid büyük taraftar desteğiyle ekonomik gücünü saha başarısına rahatlıkla dönüştürüyor. Keza Almanya’dan Bayern Münih, İtalya’dan Juventus hem para hem de oyuncu kalitesiyle Avrupa’da zirveye oynuyor. Bu dört ülke takımları arasına Arap sermayesini ardına alan Fransa’nın PSG takımı girerken, lig kalitesinin düştüğü Hollanda, İskoçya ve Belçika takımlarını Avrupa zirvesinde görmek artık imkansız gibi. Futbolun kalbi artık 5 büyük ligde atıyor. Diğer ülkelerin rolü figüranlıktan öteye geçmiyor.

[Hasan Cücük] 17.10.2020 [TR724]

Kod adı ‘Feyrûz’ [Dr. Reşit Haylamaz]

Görünüşe bakılırsa, Nihavend esirlerinden birisiydi, Ebû Lü’lüe.

Fars topraklarında doğmuş.

Zerdüşt.

Ancak ona, Hristiyan diyen de var Mecûsî olduğunu söyleyen de.

Bazıları ona, ‘Hristiyanlık dinine girmiş Fârisî bir köle’ demeyi yeğlemiş.

‘Acem Hristiyanlarından’ olduğunu söyleyen de yok değil.

İnancı ne olursa olsun onun için en iyi tarif, ‘dindar görünümlü kindar’ birisi olduğu şeklinde.

Hedef odaklı; sanatkâr olduğu kadar aynı zamanda iyi bir organizatör.

Demircilik, nakkâşlık ve marangozlukta üstüne yok.

Oğul devşirip babasının kredisiyle içe sızmanın, geleceğine hükmedecek damat pazarlayıp geleceği kontrol altına almanın zor olduğu günlerde ‘köle’ olarak Basra valisi Muğîre İbn-i Şu’be’nin (radıyallahu anh) en yakınına gelip yerleşmiş.

Veya yerleştirilmiş!

Bulunmaz bir fırsat ve çok iyi bir referans.

Göz doldurmuş ve zamanla valinin de güvenini kazanmış; ona mektup yazdıracak kadar yakınına sokulmuş.

Niyeti, valiyi basamak yapıp Medîne’ye atlamak.

Zira, biliyor ki Halîfe’nin talimatı var; Medîne’ye yetişkin yabancı girişine izin verilmiyor. İnsanların, “Medîne’nin işi çoktur; ancak kolu-kuvveti yerinde yetişkin kölelerle halledilebilir!” diye ayaklanmasına rağmen ortada müthiş bir Ömer feraseti var; Hazreti Ömer (radıyallahu anh) adına tevâfukât, anlaşılan vahyin inkıtâından sonra da devam ediyor!

Görünen o ki Medîne’deki bu havayı da iyi değerlendirmiş; hünerini, sanatını konuşturmuş ve gün gelmiş Basra valisi Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) mektup yazmış; elinin altında sanatkâr ve maharetli bir kölenin olduğunu ve izin verilirse Medîne’de faydalı olacağını aktarmış.

Ne de olsa Referans sağlam ve Ebû Lü’lüe atmış kapağı Medîne’ye.

Sanatını icra etmiş elbette. Zira bu, onu meşru kılan tek sermaye.

Ancak boş durmamış ve yarın yürüyeceği hedefe ulaştıracak temelleri de atmaya başlamış.

Toplumsal sondajlar yapmış ve vergilerin yüksekliğinden dem vurup yandaş devşirir olmuş.

Bilhassa genç dimağları hedeflemiş, zehrini kusabilmek için; başlarını sıvazlayarak yanlarına yaklaşmış ve Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) kastederek, “Arap benim ciğerimi yedi!” demiş, defaatle…

Halîfe ile karşılaşmış bir gün ve aynı dili kullanarak vergilerin çokluğundan şikâyet etmiş.

Ne iş yaptığını sormuş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh); “Değirmen ustası” olduğunu söylemiş.

Sormaya devam etmiş, Ömerü’l-Fârûk (radıyallahu anh):

“Değirmeni ne kadar zamanda yapıyor, kaça mâl ediyorsun?”

Söylemiş, söyleyeceğini ve aldığı cevap karşısında, söz konusu verginin az bile olduğunu söylemiş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Üstüne, bir de takılmış:

“Bize de değirmen yapmaz mısın?”

“Tabii ki!” demiş. Ardından sessizce mırıldanmış:

“Hem, sana öyle bir değirmen yapacağım ki o, doğu-batı şehir halklarının konuşacağı bir değirmen olacak!”

Ancak duymuş ve haklı olarak işkillenmiş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve “Az önce köle beni tehdit etti!” demiş, etrafındakilere.

Aynı kanaati, Hazreti Ali de (radıyallahu anh) tekrarlayınca, “Allah bizi ondan korusun!” demiş ve ilave etmiş:

“Ancak ben, bu ifade ile onun daha derin bir şey kastettiğini zannettim! Eğer, suizanla birisini öldürecek olsaydım bu yetişkin köleyi öldürürdüm! Şüphesiz ki bana, beni öldürecekmiş gibi baktı.”

Şartlar, o günün şartları ve sıradan bir köle, dünyanın iki kutbunu birden sarsan Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile bu kadar rahat konuşabiliyor?

Hakkını yemeyelim. İstediği tabanı bulamadığı yerde manevra yapmasını da iyi bilen bir kurnaz, Ebû Lü’lüe; fırsat buldukça didiklediği Hazreti Ömer için yeri geldiğinde, “Adaleti, benim dışımda herkesi kuşattı!” diyebiliyor!

Yandaş ve yoldaşlarını da bulmuş; Hürmüzân ve Cufeyne adında iki yabancı, ona yardım ve yataklık yapıyor.

Görünüşe göre Müslüman olmuşlar; namazlarını Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) arkasında kılıyorlar.

Zamanında Tüster’de valilik yapmış birisi Hürmüzân; kuşatma sonrasında esir alınarak Medîne’ye getirilmiş. Üstelik, Medîne’de kalışını, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) özel iznine borçlu ve Halîfe, kendisine ödenek tahsis etmiş.

Cufeyne’ye gelince o, Hîreli bir Hristiyan; Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs ile yaptığı sözleşme neticesinde Medîne’ye gelmiş. Ona meşruiyet kazandıran da bu zaten; insanlara okuma-yazma öğretiyor!

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) şehâdetiyle ilgili ilk işaret fişeği, Arafat’tan; son haccında Uyeyne İbn-i Hısn, kırmızı tenli bir Acem tarafından şehîd edileceğini bizzat Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) söylemiş. Hatta hançerin neresine saplanacağını bile göstermiş. Başından bu yana Uyeyne’nin çizgi dışı hareket ve hamlelerine, olaylar karşısında gidip gelişlerine bakılınca anlaşılıyor ki belli mahfillerle irtibatı var, kulağı delik ve olacaklardan bir nebze haberdar.

Bir haber de Cübeyr İbn-i Mut’im’den (radıyallahu anh); birlikte yaptıkları son hac ibadeti esnasında Ezîdli birisinin, “Vallahi, Emîru’l-Mü’minîn, bu yıldan sonra artık Arafat’ta bulunamayacak!” dediğini söylüyor.

Rüyasını görmüş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh); kendisini gagalayan kırmızı tenli horozu, ‘Rûm diyarının insanları’ olarak yorumlamış.

Hac dönüşü Ka’b İbn-i Ahbâr gelmiş yanına ve ömründen üç gün kaldığını söylemiş. Nereden bildiğini sorunca, kaynak olarak “Tevrât”ı göstermiş. Hatta kalan üç günün her birisinde Halîfe’ye gelerek bunu hatırlatmayı da vazife bilmiş.

Aslında, sızanlar da süzülmüş ve suçüstü olmuşlar, o gün; hâdiseden bir gün önce Abdurrahmân İbn-i Avf (radıyallahu anh), Hürmüzân ve Cufeyne’yi ellerinde hançer ile görmüşler. Onu ne için kullandıklarını sorunca da “Bununla et kesiyoruz; biz ete dokunmuyoruz!” cevabını vermişler.

Ve, Zilhicce’nin son günlerinde harekât başlamış; sabah namazını kıldırmak için tekbir alan Halîfe’ye saldırmışlar.

Altı yerinden hançerlemişler.

Namazını bozmamak için Kur’ân’dan bir âyetle nefes almış; “Allah’ın kaderi takdir edilmiştir!” diyor, hançer darbelerini alan Hazreti Ömer (radıyallahu anh).

Ana kaynaktan beslenen bir Sahâbî şuuruna bakın ki “Üçüncü darbeye kadar beni bir köpeğin ısırdığını zannettim!” diyor.

Bu arbedede yaralanan insan sayısıyla ilgili farklı bilgiler var; 11’den başlayarak sayı 23’e kadar çıkıyor.

Şehîd olanların sayısı da öyle; 4 diyen de var, 17 diyen de.

Aynen, filmlerdeki gibi; yakalanacağını anlayınca, zehirli hançeri kendisine saplıyor, Ebû Lü’lüe ve böylelikle esas fâile götürecek halka, daha oracıkta kopuyor.

Plan, kusursuz!

Kılınamayan namazı, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) talimatıyla Abdurrahmân İbn-i Avf tamamlıyor.

Kimliğini merak ediyor, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve tahminini nazara vererek soruyor:

“O sanatkâr mı?”

“Evet! Kâtil, Ebû Lü’lüe!” cevabını alınca, ciddileşiyor ve “Allah’a hamd olsun ki ömründe bir defa secde etmemiş birisidir,” diyor ve ilave ediyor:

“Allah (celle celâlühû), katında bu sıfatla benimle çekişecek birisini kâtilim yapmadı!”

Zaten bilen biliyordu ki O’nun (radıyallahu anh) esas derdi, başından beri bu idi; “Allah’ım!” diyordu. “Ölümümü, bir secde veya rükû yapmış birisinin eliyle gerçekleştirme ki Kıyâmet günü katında bu kimliği ile benimle çekişmesin!”

Ziyaretine gelen Ka’b İbn-i Ahbâr (radıyallahu anh), “Seni uyarmadım mı?” diye sitem edince, “Evet, uyardın!” dedi ve ilave etti:

“Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderden ibarettir!”

Rabbinin huzuruna giderken insanların kanaatini öğrenmek istiyordu. Bunun için çok sevdiği Abdullah İbn-i Abbâs’ı (radıyallahu anhümâ) çağırdı yanına ve çarşı-pazar dolaşıp kendisine bilgi getirmesini istedi.

Çok geçmeden, “Ey mü’minlerin emiri!” diyerek geldi, Abdullâh İbn-i Abbâs (radıyallahu anhümâ). “Müslümanlığın zafer, hilâfetin de fetihti; vallahi emirliğin de yeryüzünü adaletle doldurdu!

Yâ Emira’l-Mü’minîn! Sana Cennet müjdesi veriyorum; kadın veya erkek kiminle karşılaşmışsam, Allah korkusu ile kırpılan bir göz görmedim ki senin için ağlamasın ve ana-babalarını sana feda etmesinler!”

Hamdedilecek cümlelerdi bunlar ama Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) küçük bir sitemi vardı:

“Ben, Medîne’ye hiçbir kâfirin girmesini istemiyordum; sizin istediğiniz oldu ve bana galip geldiniz!”

Onları yeniden Medîne dışına gönderme fikrine karşılık ilave etti:

“Sizin dilinizle konuşup namaz kılar ve ibadetlerinizi de yapar hale geldikten sonra mı?”

Suikastı duyar duymaz o gün Abdurrahmân İbn-i Ebî Bekir’in verdiği tepki de enteresan:

“Ben, dün Ebû Lü’lüe’ye uğradım; yanında Hürmüzân ve Cufeyne vardı.  Zaten, onların hepsi yakın dost ve sırdaştı. Beni görünce heyecanlandılar ve ellerinden çift başlı, ortasında kabzası olan bir hançer düştü; siz, hançerin nasıl olduğuna bakın!”

Dediği gibiydi; onun içindir ki her iki Abdurrahmân’ı (radıyallahu anhümâ) şâhit olarak tekrar dinleyen Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bir diğer oğlu Ubeydullah, işbirlikçi olarak değerlendirdiği Hürmüzân ile Cufeyne’yi öldürdü. Onun öldürdükleri arasında, Cufeyne’nin iki oğlu ile Ebû Lü’lüe’nin oğlu da vardı. Üstelik bazı kaynaklar, öldürülenler arasında Ebû Lü’lüe, Hürmüzân ve Cufeyne’nin kızlarını da sayıyor.

Beri tarafta yeni halife Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh), Ubeydullah’ın yaptığı işi ashâb-ı kirâm’ın önde gelenleriyle istişare etmesi, bizim dünyamıza ait ayrı bir hassasiyet; bir kısmı, henüz suçları sabit olmadan öldürülen bu insanlara karşı fâilin kısas edilmesi gerektiğini söylemişler, o gün. Diğerleri ise bu işin organize bir iş olduğunu görmüş ve Hazreti Ömer’in ardından oğlunu da ölüme götürecek bu fikre ‘evet’ demenin mümkün olmadığı kanaatiyle kısas fikrine karşı çıkmışlar.

İlk günlerden kalma acı bir tablo resmettim sizlere; görünüşe bakılınca bütün bunlar, kod adı ‘Feyrûz’ olan sıradan bir kölenin yaptıkları gibi duruyor.

Tek başına ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescidi’ne, hatta en ön safa kadar gelebilmiş.

Dahası, cemaatine gelmeyeni fark edip sebebini soran Hazreti Ömer’den (radıyallahu anh) bile gizlenebilmiş!

Üstelik elinde, otomatik silah değil, iki uçlu bir hançer var!

Ama adam, o kadar insanı yaralayıp bir bu kadar insanı da öldürebiliyor!

Evet, ‘hüsn-ü zan’ ile memuruz; doğru. Ancak, ‘ademi itimat’ diye bir ilkemizin olduğunu da unutmamak lazım!

[Dr. Reşit Haylamaz] 17.10.2020 [TR724]

Gerçeğin yanılsama öyküsü: Ingmar Bergman [M.Nedim Hazar]

SİNEMA | M. NEDİM HAZAR 

“Her duygu, her hareket, her fiziksel rahatsızlık, kullandığım her sözcük için büyük bir depo dolusu açıklamam var. İnsan anlayışla başını eğiyor. Böyle olması gerekliydi; yine de bu yaşam uçurumunda boylu boyunca düşüyorum. Bu uçurum bir gerçek, ayrıca da dipsiz… İnsan bu taşlı derede ya da suyun yüzünde kendini öldüremiyor bile. Anne, sana sesleniyorum her zaman yaptığım gibi. Ateşim olduğu geceler, okuldan döndüğüm zaman, geceleri arkamdan kovalayan bir hayaletle hastanenin parkında koşturduğum zaman, Farö’deki o yağmurlu günde sana tutunmak için elimi uzattığım zaman… Bilmiyorum! Hiçbir şey bilmiyorum! Bu başımıza gelen nedir? Bununla baş edemeyeceğiz. Yanaklarım yanıyor ve birisinin uluduğunu duyuyorum. Sanırım ben kendim uluyorum!”

Bu sözlerle açıklıyordu o hazırda bulduğumuz ve “Nasıl da samimi anlatmış!” dediğimiz her seansın ve hatta her sekansın ardında yatan tecrübe edilmiş his ve fikir dünyasını Ingmar Bergman.

Bazı sanatçılar vardır… Onları ölümlerinden sonra dahi yalnızca doğumlarıyla anmalısınız. Çünkü işini hayatına ve hayatını işine öyle ram eder ki, onun doğumu bıraktıklarıyla beşeri bir ebediyete taşınır. Öyle izler bırakır sanatında ve dahi hayatınızda, ölümü pek de alakadar etmez sizi.

Bir sanatçı, bir sinemacı düşünün ki, onun renkleri olsun. Bir sanatçı düşünün ki, onun müptela olduğu yüzleri olsun. Bir sanatçı düşünün ki ışığa aşık ve bir sanatçı düşünün ki yüzleşemediğiniz birçok mefhumu bir demli çay gibi, bütün aşamalarıyla olgunlaşmış bir biçimde ve iğreti olma kaygısından uzak önünüze sunsun.

Ingmar Bergman… Birçok sanatçının sinema, tiyatro ve yönetmenlik anlamında dipkoçanı. 14 Temmuz 1918’de İsveç’te doğdu. Protestan bir papazın oğluydu. Bergman, çocukluğunun hayal gücünü şekillendirdiğini ve kendisi için geçmişin daima şimdiki zaman olduğunu söylüyordu. Bu süreçte, İstenilen kılıflara sokulmuş inanç, fikri kısıtlamaları ve bütün ketumluğu ile önyargılarla yüklü bir tavır vardı karşısında. Hayatı sorgulamaya iten bir teşvikti babası. Kardeşiyle hiç anlaşamıyordu. “Onun ölmesi benim için iyi olurdu,” diyerek anlatıyordu aslında kardeşiyle aralarındaki bağın sevgi olmamasından duyduğu acı gerçeği. Sık sık anneannesinin yanında huzur arardı çocukluğunda. Tüm bu ailevi hayatı ve ilişkileri de nitekim sinemasının bizdeki samimiyetini arttıracaktı.

RÜYA BÜTÜN ÇEKTİĞİMİZ

“Benim bütün filmlerim birer rüyadır. Ben çocuk yaştayken mutluydum, çünkü rüyalarda yaşıyordum. Tek başımaydım ve kukla tiyatroları sahneler ve kuklalar yapardım. Bazen yaşananları, gerçek olanlarla rüyaları, birbirine karıştırırdım ve bu durum annem ve babamla başımı belaya sokardı. İlk filmimi izledikten sonra çok heyecanlanmıştım ve üç gün boyunca ateşler içinde yatakta yatmıştım.”

“Film, belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovski sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. Düşsel mekanlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz,” diyor usta yönetmen.

Aristotelesçi anlamda mimesis’ten (doğa ve sahne sanatları anlamında taklide dayanan temsil) söz ederken, vurgusunu filmin elde ettiği gerçekliğe değil, onun bir taklit olmasına yapıyor. “Çünkü sanat özünde gerçek bir şey değil, deneyimin taklit edilmesidir. Bu yüzden de sanatçı oyunlar oynayan bir oyuncudur. Filmlerinin ne kadar boş ya da ciddi olduğu hiç önemli değildir. Bu oyun duygusunu kaybettiğiniz an, işi bırakacaksınız, eğer onun bir oyun olduğunu unutursanız, gerçekliği taklit eden bir sinema yönetmeni olarak, çok feci bir şekilde kendi kendiniz aldatmaya doğru yol alırsınız. Filmlerdeki ritim masa başında senaryodan doğar, kamera karşısında da yaşamaya başlar. Her tür doğaçlama bana yabancıdır. Eğer çabuk karar vermeye zorlanırsam ter içinde kalır ve korkudan kaskatı kesilirim. Film çekimi benim için ayrıntılı planlanmış bir yanılsamadır. Yaşadıkça bana daha da aldatıcı görünen bir gerçeğin yanılsaması.”

Sinemaya ilk adımını ona armağan edilen kamerayla attı Bergman. Karşılaştığı sorunları, verdiği mücadeleleri, yenilgileri ve zaferleriyle yaşadığı her şeyi bir argümantasyon çalışması sayıp sanatına, sinemasına aksettirmeyi başardı. Bergman, çok sayıda evlilik yaptı. Birçok aşk yaşadı. Ve hayatında her daim kadınlardan yana oldu. Onları filmlerinin de hayatının da kahramanı haline getirdi. Nitekim yaptığı filmler geneline bakıldığında hayatının onda bıraktığı izleri görürüz. Hayata dair ele aldığı her bir konu, her bir acı, her bir kopuş noktası ve her iç mülahaza hayatın içinden Bergman’a damıtılan hislerdi. İlk cümlede kullandığımız “Her duygu, her hareket, her fiziksel rahatsızlık, kullandığım her sözcük için büyük bir depo dolusu açıklamam var” ifadesini de tam bu sebeple kullanır.

Bergman hayata hep aşk merceğiyle baktı ve aşkla gördü her daim.

Bergman’ın filmleri hayata ilişkin temel konuları –Tanrı , ölüm, aşk, insan, nefret, yalnızlık, hakikat, delilik, cinsellik, iletişim– ele almıştır. Kendi duygu dünyasını irdelemeyi bir takıntı haline getirmiş olan Bergman yaşadığı acıların ve kararsızlıkların en özel olanlarını filmlerde daima ortaya koymuştur. Bergman’ın gerçekten ilgilendiği şey, ilişkiler politikası ve psikenin sosyolojisidir .

Hayata dair zamirleri, sıfatları, özneleri nesneleri ve dahi duyguları, kendi perdesine öylesine yalın bir anlatımla aktarmıştır ki çoğu kez izlerken rahatsızlık duymuşuzdur. İçimizdeki fısıltıları, kendimizden ürktüğümüz halleri ve sapkınlıkları “sen insansın” diyerek çığlık çığlığa bağırdı yapımlarında. Filmlerinde masumiyeti, fedakârlığı kadınla aktarmayı tercih etti. Onları elleriyle giydirdi, yüreğiyle konuşturdu. Onlar için, fıtratın yansıdığı en net tablo olma sıfatını layık gördü adeta. Jestlerine ve mimiklerine binlerce anlam yükledi. O kadınları gözleriyle konuşturdu… Hasta bir kadının gözünden sevgiyi, huzuru ve ölümü, aldatılmış bir kadının gözünden hayata dair tatminsizliği ve sadakatsizliği anlattı. Onlara renk verdi isim isim renk. Hayatın renkleri varsa diyordu yönetmen, duygunun da renkleri olmalı!

İlişkiler gibi yapımlarında ısrarla ele aldığı bir diğer tema ise elbette “Tanrı” idi. İnancı sorguladığı yapımlarında aslında sorguladığı “Yaratıcı” değil, insanların ona yüklediği anlamlardı. 

İnsanın inançlarının anlamı veya insanların anlama çabası değil anlamlandırma çabasıydı Bergman’ın iğreti bulduğu ve yadırgadığı. Çünkü nihayetinde bu anlamlandırma çabası Tanrıya ve inanca yüklenen anlamın bireysellikten çıkıp kalıpsallığa geçmesi kaçınılmaz bir hal alıyordu. İnanç bir huzur durağı, yol haritası olmaktan kişilerin şahsi duruşlarının bir diktesi ve/ya pragmatik hallerinin beraatnamesi halini alıyordu. Bu anlamda Bergman sinemasındaki “ilahilik ve tanrı” odaklı temalar nüanslar barındırır.

‘SİNEMA BENSİZ, BEN İSE TİYATROSUZ OLAMAM!’

Bergman’ın atlanmaması gereken diğer bir kimliği ise tiyatrocu tarafı. Oyuncularından istediği mükemmeliyeti ve “yaşayarak oynama” talebini yutulan tiyatro sahne tozuna bağlar yönetmen. Sinemada olduğu gibi tiyatroda da başlangıçta düşmüş, yuhalanmış başarıdan önce başarısızlığı tatmıştır. Lakin sonuç seyirciden aldığı muhteşem alkışlardır günün sonunda. Klasiklerden — Moliere, Ibsen ve özellikle kendi vatandaşı August Strinberg — çok etkilendi, fakat bunun yanı sıra Pirandello, Anouilh, Tennessee Williams ve Edward Albee’nin oyunları da sahneledi. 1952- 1966 yılları arasında Gotheborg, Malmö ve Stockholm’deki önemli repertuar tiyatrolarında peş peşe yöneticilik yapmıştır. Genel anlamda gerçekçi ve toplumsal sorunlardan uzak, daha çok melankolik ve içe kapalı filmler yapmakla eleştirilse de yönetmen dünya sinemasına adını kazımayı, kazandırmayı başarmıştır. Kendini ve sorularını öyle derinlemesine yansıtmıştı ki sinemasına, seyircilerin bam teline dokunmayı başardı. 2005 yılında Time Dergisi tarafından “Dünyanın Yaşayan En Büyük Yönetmeni” olarak nitelendirildi. Ve şöyle yazdı Time Dergisi: “Sinemayı, edebiyat ve tiyatroyla eşit bir sanat konumuna yükselten yönetmen…”

BERGMAN SİNEMA DÖNEMLERİ

Bergman sinemasını bütün olarak ele aldığımızda bir ülkenin tarihsel ve sosyo-kültürel arka planda kronolojisine de bakmış oluyoruz. Bu bütünün kendi içinde ayrıldığı dönemlerin her biri İsveç’in belli bir dönemine tekabül ediyor neredeyse. Bu anlamda İsveç Tarihi seyrini Bergman sinemasının dönemlerinden seyreylemek de mümkün. Öyle ki, savaş ve karışıklık dönemlerinde karamsar ve melankolik bir Bergman’dan düze çıkılan dönemlerinde yaz aşklarından bahseden bir Bergman’a geçiş yapabiliyoruz.

Birinci dönem diyebileceğimiz yılları 2. Dünya Savaşı sonrasına denk gelir. II. Dünya Savaşı sonrasında İsveç’te yükselen bir intihar oranı ve dinsel geleneklere bağlılığın sarsılması söz konusudur. Bergman’ın ilk dönem filmleri de bu umutsuzluktan etkilenir. Filmlerin adları bile bunu kanıtlamaktadır. Genel olarak kişiler ontolojik sıkıntılarına gömülmekte, umutsuz bir yalnızlığın içinde debelenmekte ve kimi zaman da intihar girişimlerinde bulunmaktadırlar. Bu karanlık eğilimin doruk noktası, Zindan (1949) adlı filmdir.

Filmde genç yönetmeninin yanına aklında bir film projesi olan eski hocası gelir. Cehennemle ilgili bir senaryo vardır aklında. O senaryodan yola çıkarak film septik bir formata geçer ve sorgulamaya başlar doğruyu, yanlışı ve bu kavramların mutat tanımlarını.

Bu dönemde çektiği diğer filmleri ise şunlar: Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu (1946), Hindistan’a Giden Gemi ya da Kaybolan Kızlar Limanı (1947), Liman Kenti (1948), Susuzluk (1949).

İkinci dönemi, sevgi, aşk ve ayrılık temalarıyla bezenmiştir. Marazi dönemden kurtuluşu simgeler. Bu dönemde yönetmenin kadınlara eğilimi gün yüzüne çıkar. Onlara açıkça ayrıcalık tanır. Onlardan yanadır. Hikâyelerindeki mesajı kadınlarının üstünden verir. Onları korur ve kollar. Galip gelmelerini sağlar. Bu dönemin en önemli yapımlarından biri Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri’dir (Sommarnattens leende). Film 1956 Cannes Film Festival’inde seyirci ve jüri tarafından çok beğenilir. Hatta filme özgü bir ödül oluşturulmak zorunda kalınır, “şiirsel hiciv ödülü”… Film aynı zamanda İsveç sinemasını erotik filmler döngüsünden de kurtarmış olur ve dünyaya tanıtır.

“Yaz Oyunları” (1951), “Kadınların Bekleyişi” (1952), “Gezgincilerin Gecesi” (1953) gibi filmleri yönetmenin ikinci dönemine damga vurmuştur. Bu dönemini ve genelde çabasını şöyle ifade eder Bergman: “Elimden gelenin en iyisini yapmaktan başka ahlaki bir kaygım yok. Korku, kararsızlık ya da fosilleşme, sanat alanında yeteri kadar şeye damgasını vuruyor ya da çarpık teoriler doğuyor.”

Üçüncü dönemine baktığımızda Bergman’ın yaratıcı–yaratılan sorgulamasının doruk noktalarına taşındığını görürüz.

Bergman inancı, varlığı ve yokluğu sorgular. Dinin sömürülme hali yönetmenin en çok vurguladığı noktadır. “İyiler her daim kazanır mı?” sorgusu özellikle bu döneme damga vuran filmlerinden Kaynak’ta çokça sorgulanır. Atının üzerinde yola çıkan masum, kötülükten bihaber bakirenin başına gelenlerden yola çıkarak günahı ve sevabı sorgular. 1960 yılında seyirci karşısına çıkan yapım hem büyük ilgi görür hem de seyirciyi irrite eder. Yönetmenin amacı da budur zaten.

Döneme damgasını vuran en önemli yapım ise 1957 yılı mahsulü Yedinci Mühür’dür. İlk planlarından itibaren kameranın objektifinin gökyüzüne doğru çevrildiği Yedinci Mühür ile birlikte Bergman’ın Dikey Sineması başlar. (Bu kavram, metafizik simgelerden çok günlük gerçeklere ilgi duyan İsveçli genç sinemacıların Bergman’ın sinemasını küçümsemek için taktıkları addır. Lefevre, bu adı kullanarak bir dönemi adlandırıyor). Filmde haçlı seferlerinden dönen genç şövalyenin Azrail ile geçen anekdotları, bundan yola çıkarak sorguladığı din ve insan ikilemi Bergman’a büyük bir şöhret kazandırır. Film başarısını duyguların elle tutulur hale geldiği karanlık yapısından alır. Soyut tartışmalar özünü somut nesnelerle baki korur.

Dönemin diğer önemli filmi ise Yaban Çilekleri. Filmde başarılı tıp profesörünün ödül almak için çıktığı yolculukla beraber kendi içine yaptığı yolculuğu anlatır. Gençlik anıları, yalnızlık, pişmanlıklar, ölüme yakın olmanın verdiği çaresizlik ve korku üzerine karakterlerin muhteşem uyumuyla ilerleyen film Bergman’ın yine başarılı olduğu yapımların içindedir. Yıl 1957.

Dördüncü dönem yönetmenin Tanrı sorgusuna son rötuşlarla döndüğü üç filminden ibarettir. Bergman sorgulamalarına burada son noktayı koyar ve Tanrı’nın ölümünü ilan eder. Ona göre her varlığı yaşatan ve öldüren güç ölmüştür.

Aynadaki Gibi (1961), İbadet Edenler (1963); yönetmen burada bir papazın inancını yitirmesinden yola çıkarak Tanrı sorgusuna noktayı koyar. Onun ölümünü ilan eder. Sessizlik (1963). 

“Hep Eugene O’Neill’in ünlü sözünü anıyorum. İnsanın Tanrı ile olan ilişkisini ele almayan tüm dramatik yapıtlar önemsizdir.”

Yönetmen kaba güldürü tarzında da iki film çeker sorgularına nefes aldırmak adına. O yoğun ve sorgulayıcı düşünceleri, soru ve cevapları demlenmeye bırakacaktır. Döndüğündeyse sinema dünyasına attığı imzayı beşinci dönem olarak adlandıracağımız filmleriyle taçlandıracaktır.

Beşinci dönem Bergman’ın yakın çekimleri ile süslediği ve “sinema budur” dediği, tüm kuralları yıkıp yenilerini silinemez harflerle kazıdığı dönemdir. Bergman, insani duyguları oyunculuğu sonuna kadar kullanarak ellerle, jest ve mimiklerle ve karakterlerin karakterler içinde kaybolup gitmesiyle öne çıkarır. Sevgi, nefret, kayboluş, şiddet ve sessizliğin içinde yankı bulan çığlıklar onun bu döneminde daha önce kimsenin yapamadığı ve bugün bile kıskanılarak bakılan bir teknikle işlenir. Bergman artık çok büyük bir efsanedir.

Persona (1966), döneminin en önemli yapımlarındandır. Bergman filmde artık kendi benliğini de aşmış ve arayış içindeki iki kadınla birlikte kendisi de değişmiştir. Film gösterime girdiği dönemde hem oldukça beğenilmiş hem de acımasız eleştirilere hedef olmuştur. Ne var ki sonrasında film için sadece şu söylenecektir: “Kuralları koyan film”.

Kurtların Saati (1968), yönetmenin tek korku filmi olma özelliğini taşır. Hamile karısı ile birlikte yazlık bir evde vakit geçiren John Borg geçimini ressamlık yaparak sağlamaktadır. Bir süredir garip ve korkutucu sanrılar görmektedir. Bu yüzden uyuyamamaktadır. Özellikle de gecenin yerini sabah terk ettiği kurdun saatinde…

Utanç (1968), savaş yalnızca onun içinde ölenleri değil ardında kalan yaşayan ölüleri de etkilemektedir. Bu film aynı zamanda bir ‘bilememek’ filmidir. Bilinmezlik bir zaman sonra yerini savaş hakkında daha çok öğrenmeye terk edecek ve bu da kahramanlarımızda sonu gelmeyen bir utanca sebep olacaktır.

Çığlık ve Fısıltılar (1972); ölüm, inanç ve yalnızlık üzerine üç kız kardeşin öyküsü. Evlilik Yaşamından Sahneler (1973). Sonbahar Sonatı (1978), bir kadının annesiyle olan gecikmiş hesaplaşması… Fanny ve Alexander (1982).

Bergman insan denen yaratılmışın görünen ve ardındaki her ayrıntısını ve onun Yaratıcı ile olan ilişkisini ve her merhalesinde geçirdiği imtihan ve melankolik çıkmazlarını bize öyle yansıtmıştır ki, hala kendi tanımlanamaz hallerimizde onun cevapları bize işaret edebilecek niteliktedir.

O sadece büyük bir sinemacı değil aynı zamanda iflah olmaz bir tiyatro aşığıdır. Kendisinin de söylediği gibi sinema onsuz, o ise tiyatrosuz yapamazdı. Hayata gözlerini kapadığında ölümün elinden tutarken aklındaki soruların cevabını alarak mı yoksa tüm bu çırpınışın anlamsızlığına ah ederek mi tutmuştu bilinmez lakin bize onun mirası birçok soru kaldı tefekkür etmeye ve cevaplanmaya değer…

[M.Nedim Hazar] 17.10.2020 [TR724]

Mistik şehir [Alper Ender Fırat]

KENT YAZILARI | ALPER ENDER FIRAT 

Zaman yitik, sanki hiç yaşanmamış

Bu mekan ne ilk ne son durak. 

Evet; zaman yitip gitmiş, kum saati artık akmıyor, zaman sanki Başçarşı’yı terk etmiş ve biz de bir zamansızlık koridorundan geçip bu kente gelmişiz. Bu gerçek olmayan masal diyarına…

Avrupa’nın göbeğinde, yeşilliklerle çepeçevre sarılmış bir iklimde, cami şadırvanlarından suların hâlâ şırıl şırıl aktığı, güllerin ve zambakların pervasızca koktuğu bir hayal yer sanki. “Çeşmelerin, bedestenlerin, camilerin arasından, bakırcı dükkanlarından gelen ritmik sesi takip ederek yürüyoruz. Kahvecilerin, şekerlemecilerin, arasından geçip o sembol çeşmenin etrafındaki gül kokulu gösterişsiz meydana ulaşıyoruz. Ezan sesiyle ürküp yerden birden havalanan yüzlerce güvercin karşılıyor bizi.

Ezan sesi…

Şadırvandan akan sular..

Ve ansızın havalanan güvercinler…

Sanki Yeşilçam’ın yapımcıları burada mesela ‘Oğlum Osman’ gibi dini bir film çekmek için platform kurmuş.

Çok mistik bir atmosfer…

Bir zaman makinem olsaydı, bir kaşif gibi Gırnata’nın, Kurtuba’nın, Venedik’in, Matera’nın, Bağdat’ın, Mardin’in o daracık gizemli sokaklarına dalsaydım, hiç bilinmez mekanların, hiç bilinmez sokaklarında hiç bilinmez insanların, hiç duyulmamış hikayelerini dinleseydim. Kentin gizem dolu koridorlarında her an yeni bir şey bulacağımın heyecanıyla dolaşıp fotoğraflar çekebilseydim. Ne zaman geçmişi olan bir şehre gelsem kendimi hep bunu hayal ederken buluyorum.

Saraybosna’da bu hayale kapılır kapılmaz, istediğimin içine düşmüş gibiyim.

Bir kente aşık olsaydım bu kesinlikle Saraybosna olurdu. Yok yanlış söyledim. Ben bir kente aşığım ve bunun adı Saraybosna.

Zamandan soyutlanarak, bir yerlere yetişme derdi olmadan bir kenti hele de aşık olduğunuz kenti aylak aylak dolaşmak da varmış. Bir bakırcıda alıyorsunuz soluğu, bir kahvecide. Moraçi Han’da telaşsızca oturup içtiğiniz Türk kahvesinin (Bosnalılar Boşnak kahvesi diyor) yanında gelen lokum dekoru tamamlıyor. Çınarın gölgesinde yayılarak oturdukça nasılda evimde hissediyorum kendimi. Sanki yüzlerce yıldır burada yaşıyormuş gibiyim.

Bir kaşif gibi elimde fotoğraf makinasıyla arka sokakları, Saraybosna’nın ilk başta göze çarpmayanını keşfetmeye koyuluyorum ve bir Avrupa kentinde sokakları gezerken ezan sesi duymak istemsiz bir şekilde ruhumu okşuyor. Bu karşı koyulmaz bir duygu.

Ama birden acı bir çığlıkla uyandırıp, insanın ruhuna bir çivi gibi saplanan sokak başlarındaki levhalara takılıyor gözlerim. Burada tarihin bir yerinde katliam olmuştu. Levhalar, bu coğrafyada binlerce insan, insanlık dışı bir savaşın alçakça kurbanı olmuştu diye yüzüme çarpar gibi hatırlatıyor. Hatta nasıl unutursunuz diye sitem ediyor. Burada Emina’nın, Nedzad’ın, İsmet’in, Mediha’nın ve daha binlercesinin öldürüldüğünü anlatıyor. Hatta şehit edildiği anda kaç yaşında olduklarını dillendiriyor. Safiye Muran 21, Adnan Balicevac 21, Cemal Meta 20, Samir Sipahiç 19, Nermin Poturak 25 bu sokakta şehit edilmiş ve küçücük bir levhada isimleri kalmış. Levhalar kurşun yarası gibi küçük ama ruhu paramparça eden delikler açıyor yüreğimizde. Masal dünyasından acı bir çığlık uyandırıyor.

İnsanoğlu neden bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar kan dökücü.

Bu Boşnakların tarihte maruz kaldığı ilk katliam değil! Ne Katolik, ne de Ortodoks Kilisesi’ne bağlanmadığından dolayı bu mezheplere mensup kralların büyük zulmüne uğrayan Boşnakları bir Slav halkı gibi göstermek istemelerine rağmen onlar, tarih boyunca diğer Slav topluluklarından kendilerini ısrarla ayrı tuttular. Slav halkları Ortodokslaşma ya da Katolikleşme eğilimi gösterirken Boşnaklar, Begomil (Kathar da diyebiliriz) inancını sürdürmeye devam ettiler. Ta ki Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı orduları buraya ulaşana kadar.

Saraybosna kanlı ve çirkin bir savaşın baş edilmez yaralarına rağmen direndi ve ayakta kalmayı başardı. Kendisine acımasızca kıyanlar tarihin utanç sayfalarında yerini aldı. Ama Bosna dimdik ayakta, olanları unutmadı ama yeniden hayata tutunabilmek için affetti.

Ne garip bugün aynı soykırıma biz muhatap oluyoruz. Ve inanıyoruz ki tıpkı Boşnakları katledenler gibi, bugünün zalimleri de tarihin çirkin sayfalarına defolup gidecekler.

Ayaklarım beni tekrar Begova Camii’ne doğru götürüyor. Ben tekrar masal dünyama dönüyorum. Başçarşı’nın büyülü atmosferine kendimi bırakıyor ve ezan sesi dinleyerek Moraçi Han’a yeniden giriyorum. Bir Boşnak kahvesi içmek çok iyi gelecek.

[Alper Ender Fırat] 17.10.2020 [TR724]

Türk toplumunun gizli putu [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Daha önce pek çok yazıda, konuşmada ifade ettik. Devlet, insanların güvenlik, adalet, imar gibi temel bazı ihtiyaçlarını karşılamak için icat edilmiş bir organizasyondur. Ama zaman içinde toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamaktan, genel çıkarlarını korumaktan uzaklaşmış yönetenlerin mutlak hakim olmak istediği, keyfi kullandıkları bir araca dönüşmüştür.

Öyle ki bazı kültürlerde, dönemlerde krallar “Tanrı” kabul edilmiş, ilahi anlamlar yüklenmiştir. Toplum için var olması gereken devlet aygıtı insanlık tarihinin büyük kısmında kralın, hükümdarın mutlak kontrolüne girmiştir. Yönetenler devleti kendi mülkü saymış, halkı da asker ve vergi toplamak için lazım olacak “yığınlar” olarak görmüşlerdir.

Devletin Türk toplumunda hep ayrı bir önemi olmuştur. Hükümdara, sultana “İlah” olarak bakılmasa dahi kutsal, her şeyi gören ve duyan soyut bir devlet tasavvur edilmiş, hep yüceltilmiştir. Devlete karşı gelmek, devleti eleştirmek veya devletin yetkilerini kullananları eleştirmek “anarşiye destek olmak”, “kaosa taraf olmak” şeklinde anlaşılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti öncesi dini gerekçelere da dayandırılarak yaşatılan bu anlayış Cumhuriyetle birlikte seküler formda devam etmiştir. Bizde devlet her dönemde toplumun önünde olmuştur. Birey ile devleti kıyaslamanın ise adeta imkânı yoktur. Devlet ve birey karşı karşıya geldiğinde tercih edilecek taraf tartışmasız bellidir. Devlet üstündür, güçlüdür ve haklıdır.

Bu yaklaşıma dini, İslami gerekçeler bulunmaya çalışılsa da kanaatimce bu yanlıştır. Kur’an bir yönetim formu tanımlamaz ve dayatmaz. Kur’an’ın dünyaya bakan yönüyle en temel esasları adalettir, barıştır, toplum huzurudur. İslam insana faydalı olana, insanı yaşatmaya odaklanır.

Bazı tartışmalarda geçen “Sünni İslam’ın devleti kutsadığı!” tezini doğru bulmuyorum. Sünni İslam’ın hâkim olduğu devlet geleneğinde ulemanın verdiği bazı fetvalar, din adamlarının devletle, sultanlarla makam ve çıkara dayalı ilişkileri devleti önceleyen bir dini kültür oluşmasında elbette etkilidir. Ama öte yandan Sünni İslam’ı temsil eden dört büyük mezhep imamının tamamı ve önde gelen temsilcileri kendi devirlerindeki devletlere biat ve itaat etmedikleri, onların hukuksuz taleplerine boyun eğmedikleri için ağır zulümlere maruz kalmış ve pek çoğu işkence altında ölmüştür.

Kaldı ki Şii İslam anlayışında Şii devlet başkanına olan bağlılık Sünni İslam’ın çok daha ötesindedir. Bugün İran’da devlet başkanının da üzerinde olan ve devletin bütün aygıtlarını kullanan “İmam” hem sorumsuz, hem de günahsız kabul edilmektedir.

Çok tanrılı inanca sahip toplumlar bazen kendilerine yararı dokunan, bazen de zarar gördükleri kişilere, olaylara kutsal anlamlar yüklemişler ve bunlardan tanrılar üretmişlerdir. İlkel topluluklar baş edemeyeceklerini düşündükleri vehmi veya gerçek güçlerle ilgili problemleri rasyonel şekilde çözmek yerine onu kutsallaştırmayı ve putlaştırmayı, ona kayıtsız teslim olmayı tercih etmişlerdir.

İslam’a inandığını söylemesine, tevhit-şirk konusunda azami hassasiyet iddia etmesine, “Zalim hükümdara karşı çıkmak en büyük cihattır” diye bir hükme sahip olmasına rağmen, genelde Müslümanların, münhasıran Türklerin en önemli putlarından birisi devlettir. İlkel insanların putlar üretmedeki mantığında gördüğümüz üzere, bazıları çok dayak yediği, bazıları o muazzam gücün zulmüne maruz kalıp ezildiği için devleti putlaştırır. Onu dokunulmaz, mücadele edilmez ve “her daim haklı” görür.

Psikolojide bunu Stockholm sendromu diye kavramlaştırmışlar. Bazıları da sırtını ona dayadığı, onun yanında olunca güçlü, etkili olduğu için, varlığını, imkanlarını ona borçlu olduğu için devleti kutsar ve putlaştırır.

Anadolu da en çok karşılaştığımız sözler şunlar: “Devletle mücadele edilmez”, “devletle savaşılmaz”, “devlet her zaman haklıdır”, “devletle iyi geçinmek lazım”, “devlet her şeyi bilir”… Mücadele ettiğinizin devlet değil, hükümet ve siyasi irade olduğunu kimseye anlatamazsınız. Aksine devletin daha güçlü ve adil olması için hukuksuzluk, zulüm yapanlarla mücadele edilmesi gerektiğini söylemeniz de çözüm olmaz.

Onların cevabı, “Varsa bir suçun git devlete teslim ol!”, “Adalet var, mahkemeler var!”, “Devlet durduk yere sana niye bulaşsın? Demek ki yapmışsın bir şeyler!” olur. Ne yaparsanız yapın masumiyetinizi, yaşanan haksızlıkları, zulmü anlatamaz, devlet erkini kullananların haksızlık yaptığına onları ikna edemezsiniz. Zira aynen pagan (putperest) toplumlarda bazı nesnelere yüklenen “kutsal” anlam gibi onlar da devlete ve devlet erkini kullananlara kutsiyet-hatasızlık yüklemişlerdir.

Bu anlayış nedeniyle bir gardiyan, bekçi dahi görevi, üniforması nedeniyle kendisini “devlet” olarak görür. Kamu hizmeti vermesi beklenenler zaman içinde kendisinin “kutsal” görev yaptığını, sorgulanmaz ve dokunulmaz olduğunu düşünmeye başlar. Çünkü toplum devlete ve memurlarına öyle bakmakta, öyle muamele etmektedir.

Türk toplumunda devletin nasıl putlaştırıldığına dair birkaç örnek vermek istiyorum. İlk ikisini bizzat muhataplarından dinledim, üçüncüsü yaşanmış bir vaka olarak aktarıldı bana.

Devlet bir gecede kendisini “terörist” ilan ettiği, işinden attığı ve hapse tıkmak için aradığından dolayı bir Türk vatandaşı yargıçların zulmünden kendini korumayı ve adaletsizliğe teslim olmamayı tercih eder. Zira işkence vardır, zulüm vardır ve adalet dağıtması gerekenler zulüm düzeninin çarkları haline gelmiştir. İki yıl kadar kaçar, ama kaçak yaşamak hapisten daha zor, daha ağır gelir bu insanın yüreğine.

Sevdiği vatanında korku ile yaşamaktansa yurt dışına çıkıp insan gibi ve güven içinde yaşamayı tercih eder. Çıkış hazırlıklarını yapar, gitmeden önce hasta yatağındaki babası ile helalleşerek gitmeyi, onu son kez görmeyi arzu eder. Ailesiyle vedalaşmak, helalleşmek için ata evine dikkatlice gider. Babasına durumu anlatır, helalliğini ister, hüzünlenir. Bu arada evde, yakınlarında bir hareketlenme sezer. Öz kardeşleri kendisini ihbar etmek için polisi aramaya çalışmaktadır. Zira atasına son görevini yapmaya çalışan, Allah’ın rızasını ana babasının rızasında gören ve bu nedenle risk alıp baba elini son kez öpmeye gelen kardeşlerini putlaştırdıkları devlete ihbar etmeyi “görev” saymaktadırlar.

“Siz nasıl akrabalarsınız?” diyerek hepsini Allah’a havale edip kardeşlerine, akrabalarına, içinden çıktığı topluma derin bir kırgınlık içinde baba evini ve ülkesini terk eder. İçinde mutlaka derin bir gurbet hissi vardır, ama artık “Türkiye” denilince o konuşmak bile istemiyor.

Benzer bir vakayı arkadaşımın hanımı yaşadı. Kocası adaletsizlikten kaçıp saklanmak zorunda kalınca ablamız ana baba evine sığınır. Babası hak, hukuk, yasa bilen milli görüş kökenli bir avukattır. Aile kızlarını kerhen de olsa kabul eder, evine alır. Ama ablamızın öz kardeşleri, “Biz devletten bir teröristin karısını evimizde istemiyoruz” diyerek ablayı evden atmak ister, anne babayı da bu doğrultuda zorlarlar. Ablamız, eşinden ve kendisinden hayırdan, iyilikten başka bir şey görmemiş ailesinin ve kardeşlerinin tavrına çok içerler, kırılır. Kendisine sığınacak başka bir yer bulur.

Maalesef son dönemde tarihin hiçbir döneminde görülmedik kadar çok ve acı böylesi tablolara şahit olduk. Öz analar, babalar kendi doğurduğu, büyüttüğü, her şeyini bildiği evladını TV’den gördüğü bir siyasetçinin ağzıyla “terörist” ilan etti. Aileler, kardeşler, akrabalar süt kadar temiz ve duru olduğunu bildikleri yakınlarını devlet putuna feda etti, sokağa attılar. Oysa bu insanlar kısa süre öncesine kadar hepsinin gıpta ettiği, çocuklarını teslim ettiği, akıl danıştığı, varlığıyla gurur duyduğu evlatlar, ablalar, abiler, eniştelerdi.

Kutsanmış ve yanlış anlaşılan devlet putu işaret ettiği için bir günde onları “terörist” saydılar. Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi, pek çok ana baba öz evladını insafsızca, vicdansızca sokağa attı. Çünkü devlet putu öyle istiyordu.

Anlatacağım son vaka memleketin, insanımızın halini açıklayan acı bir fıkra kıvamında. Yaşlıca bir anne ve babanın bir evladı AKP zulmünden kendisini korumak için kendince korunaklı bir yerde saklanmaktadır. Anne babasıyla da uygun şekilde haberleşmekte, onlarla bağını kesmemektedir.

Devlet putu hücrelerine kadar işlemiş ortalama Anadolu Müslümanı olan anne baba Hacca gidecektir. Hac için helalleşmeye başlamış, yolculuk hazırlıklarını sürdürmektedirler. Bu arada bir aklı evvelin kafalarına sokmasıyla veya devlet putunun zihinlerine attığı şüphe ile zulüm düzenine saklanan çocuklarını ihbar etmezlerse Haclarının kabul olup olmayacağı sorusu gelir akıllarına.

Müftülüğü arayıp telefonla sorarlar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde her dönem devletle, rejimle, istihbaratla angajmanı zirvede olmuş müftülük personelinin, Diyanet mensuplarının vereceği cevap bellidir: “Oğlunuzu ihbar etmezseniz haccınız kabul olmaz!” Allah’a giden yolun bile devletten geçtiğine inanan zavallı Anadolu Müslümanı ana baba oğullarını ihbar eder ve hapse girmesine sebep olurlar.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü vicdanı ölmemiş pek çok kimsede infial oluşturdu. Zira kendilerine emanet edilmiş bir canı, hayatı koruması gereken kamu görevlileri Komiser Mustafa’yı kasten ölüme sürüklemişti. Bir ailesi ve üç çocuğu olan genç bir insan bir yardım kuruluşuna 5 TL yardımda bulundu diye KHK ile işinden atılmış ve “terörist” ilan edilip hapse konmuştu.

Cezaevine sağlıklı girdi ama devlet onu orada adeta çürüttü. Kederden, ihmalden kaynaklanan türlü hastalıklara maruz kaldı. Tedavisi için nezaketi de elden bırakmadan defalarca mektup yazdı ama putlaştırılmış devletin keşişleri onu putlarına kurban etmeye azmetmişti. Masumiyetine rağmen dört ay daha yatıp, “ceza”sını bitirip ailesine kavuşmayı bekleyen Mustafa Kabakçıoğlu’nun 43 yaşında iken cenazesi ulaştı evine.

Bu haberin yasıyla yüreğimiz yanarken benzer şekilde öldürülen başka bir Mustafa’nın haberi ulaştı. “Ölüyorum!” diye defalarca feryat eden, ama feryadını kimsenin duymadığı, kimsenin dikkate almadığı, sağlık hizmeti vermediği Kurmay Albay Mustafa Avıalan’dı bu defa canına kastedilen. Devletin memurları kutsadıkları puta başkalarının canlarını kurban edip belki sevap kazanmayı, belki de putun gözüne girmeyi umuyordu.

Devleti putlaştıran Türk toplumu Mustafaların ölümüne üzülür mü?

Elbette vicdanı ölmemişler üzülür. Ama, “Yazık olmuş! Gencecik yaşta çoluk çocuğunu geride bırakıp gitmiş. Keşke devletle mücadele etmeseydi, keşke devlete karşı gelmeseydi,” diyerek yine devletin yanında yer alırlar. Vicdanların esaretten, beyinlerin ipotekten kurtulması, toplumun normalleşmesi için önce kafalarındaki devlet putunun kırılması lazım. Önce toplumun gerçek manada tevhide yönelmesi, Allah dışındaki güçlerin öneminin, kutsiyetinin olmadığını öğrenmesi lazım.

Türk toplumunda Şamanizm’den gelen pagan kültürün devam ettiğini Moğolistan’a gidince fark ettim. Çaput bağlamaktan tütsü yapamaya, nazar boncuğuna kadar putperestliğe, Şamanizm’e ait pek çok ritüelin, batıl inancın, hurafenin Anadolu’da hayatın içinde canlı olduğunu gördüm. Sanırım Türkler Müslüman olunca Şamanizm’den kalan putperestliği bütünüyle bırakamadılar.

Şu anda Müslüman Türk toplumunda putperestlik en belirgin haliyle “devlet” zarfında yaşıyor. Korktuğu, defalarca dayağını yediği, güçlü ve yıkılmaz gördüğü devleti, formu ne olursa olsun putlaştırıyor, kutsuyor. Müslüman Türkler bunun bir put olduğunu ve eylemlerinin şirke girdiğini göremiyor, anlayamıyor. Zira devlet her daim dine dair sembolleri, söylemleri kendisine perde yaptı. Sıradan insanlara bazen öfkesini kusarak, bazen nimetlerinden sunarak kutsiyetini kabul ettirdi.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 17.10.2020 [TR724]

Adalet bakanına kayyım atandı! [Bülent Korucu]

Yargı camiası daha Anayasa Mahkemesi’ne yönelen lincin şokunu atlatamadan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e atanan kayyım bombası patladı. Bakan Yardımcısı Cengiz Öner görevden alınarak yerine İstanbul başsavcı vekili Hasan Yılmaz atandı.

Yargı camiasını yakından takip edenler bunun Pelikan-Hakyol koalisyonunun bakana attığı bir gol olduğu konusunda hemfikir. Daha doğrusu Bakan Gül’den rövanşı almış oldular.

Adalet Bakanı Gül, yaklaşık bir yıl önce sürpriz hamleyle o ittifakın iki önemli ismini tasfiye etmişti. Hakimler Savcılar Kurulu Genel Sekreteri Fuzuli Aydoğdu ve Teftiş Kurulu Başkanı Yunus Nadi Kolukısa istifaya zorlanmıştı. Bu iki ismi ekarte eden Bakana yapılan yeni operasyon eşitliği sağlamış görünse de bakanın zayıfladığını söylemek yanlış olmaz.

Gül o dönem biraz da Pelikancıların pervasızlıklarından yararlanmıştı.


Sabah Gazetesi’nde Serhat ve Berat Albayrak kardeşlerin tetikçisi olarak konumlanan Dilek Güngör, “Yargıda tehlikenin farkında mısınız?” başlığıyla yayınlanan yazısında dikkat çeken ifadeler kullanmıştı. Güngör, Erdoğan’ın 17-25 Aralık paranoyasını tetiklemeye çalışmış ve “Yarın öbür gün şu anda yargıyı ele geçiren bu grupların içine sızan FETÖ’cüler eliyle 17-25’teki gibi yeni bir kumpas davası hazırlansa! O zaman kim, ne diyebilecek?” diye yazmıştı.

Gül’ü isim vererek hedef alan bu yazıyı yazdırdıkları iddiası iki kritik bürokratın başını yedi. Elbette herkes biliyordu failin onların olmadığını ama eşeği dövemeyen yine hıncını semerden çıkarmış oldu.

Partiye Numan Kurtulmuş’la gelen adalet bakanının en büyük destekçisi elbette kayınpederi, Kamu Yüksek Denetçisi Şeref Malkoç. Erdoğan’ın yakın dostu ve siyaset arkadaşı Malkoç, damadını Pelikan yemi olmaktan kurtarmış üstüne hamle bile yapmışlardı. Sabah ise hâlâ her fırsatta Fuzuli Aydoğdu reklamı yapmaya devam ediyor.

Bakan Yardımcısı Hasan Yılmaz kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem hakim hem savcı olduğu dosyaları takip etmesiyle biliniyor. En son Osman Kavala hakkında hazırladığı iddianameyle gündeme gelmişti.

Erdoğan’ın açıktan müdahale ettiği dosyanın şirazesi hepten dağıldı. Mahkeme tahliye verdiği dosyada, tutukluluk incelemesi yapıp devam kararı bile alıyor. Hangisinden tutukladıklarını, hangisinden tahliye ettiklerini dahi takip edemez haldeler.

Ama bir, daha doğrusu, iki gerçek var: İlki beraat ve AİHM ihlal kararına rağmen Kavala tutuklu; ikincisi ise bir kere daha görüldü ki ‘FETÖ’ safsatasıyla savunma işe yaramıyor. Umarım hem onu hem de Selahattin Demirtaş’ı savunan sivil toplum örgütleri ve avukatlar başlarını kumdan çıkarmayı akıl ederler.

Muvazaalı işlem kokuları gelen Sezgin Baran Korkmaz’ın mal varlıklarına el konulması talebi de Yılmaz’ın son icraatlarındandı. Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen işadamının mal varlıklarına el konulup banka hesapları ise serbest bırakılmıştı. ABD yargısına karşı ön alıcı hamle yapma ihtimalleri yüksek.

Yılmaz’ın atanmasıyla Pelikan ve İstanbul ekibi yalnızca psikolojik bir üstünlük sağlamadı. Aynı zamanda bakan yardımcısı, HSK’da Birinci Daire üyesi olarak da görev yapacak. Yargı camiasındaki tayin ve terfilerin belirlendiği dairede daha etkin hale gelecekler. Bakanlık bürokrasisini de yöneten kişinin oyu herhangi bir üye ile aynı değerde değil.

Berat Albayrak ve Mustafa Doğan İnal ikilisi neredeyse bakandan daha güçlü hale geldi. İnal, Erdoğan’ın avukatı kimliği ile adliyelerde zaten adalet bakanı muamelesi gören biri; şimdi en yakın çalışma arkadaşını belirleyerek Bakan Gül’ü bir adım daha geriye ittiler.

Pelikan Çetesi bakanı yiyemedi ama topal ördeğe dönüştürdü.

[Bülent Korucu] 17.10.2020 [TR724]