Af Örgütünden cezaevindeki düşünce suçluları için ‘acil çağrı: Hayatları risk altında

Uluslararası Af Örgütü, koronavirüs sırasında cezaevlerinde yüksek risk altında bulunan aralarında Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi isimlerin de bulunduğu ifade ve düşünce özgürlüğü suçlarından tutuklanan isimlerin serbest bırakılması için imza kampanyası başlattı.

BOLD -Merkezi Londra’da bulunan Uluslararası Af Örgütü (Amnesty), “acil eylem” çağrısı olarak, koranavirüs salgını sırasında Türkiye’de yüksek risk altında bulunan ifade ve düşünce özgürlüğü suçlarından mahkum edilenlerin serbest bırakılması için imza kampanyası başlattı.

Uluslararası Af Örgütü desteğiyle, “Acil Eylem Org” sitesinden yapılan açıklamada, siyasetçi Selahattin Demirtaş, yazar Ahmet Altan ile iş insanı ve sivil toplum temsilcisi Osman Kavala gibi birçok ismin TBMM’de çıkartılan son aftan yararlanamadığı kaydedildi.

VİRÜS KAYGI VERİCİ BİR HIZLA YAYILIYOR

İmza kampanyası metninde, “Covid-19, Türkiye’de kaygı verici bir hızla yayılmaya devam ederken, aşırı kalabalık ve hijyenik koşullardan yoksun durumda bulunan cezaevlerindeki binlerce mahpusun ve cezaevi personelinin hayatı daha büyük risk altında” denildi.

TAHLİYEYİ HAK EDEN BİRÇOK KİŞİ KAPSAM DIŞI BIRAKILDI

İmza kampanyasına destek istenen metinde ayrıca şunlar kaydedildi: “13 Nisan’da 90 bine yakın mahpusun erken tahliye edilmesini öngören yasa Meclis’ten geçti. Fakat bu yasa, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve yalnızca haklarını kullandığı için terörle mücadele yasaları kapsamında haksız yere cezaevinde tutulan diğer kişiler ile tutuklu yargılananlar da dahil olmak üzere erken tahliye edilmeyi hak eden birçok kişiyi kapsam dışında bırakıyor. Adil olmayan bir şekilde cezaevinde tutulmaya devam edilen kişilerin serbest bırakılması ve cezaevlerinde kalmaya devam eden kişilerin toplumun geneline sunulan sağlık imkanlarından yararlanabilmesi için çağrıda bulun. İmzacı ol!”

[Bold Medya] 25.5.2020

Ünlü iş adamı Halit Dumankaya’nın kızı babasının hapis günlerini anlattı

İş insanı Halit Dumankaya’nın kızı Ayla Dumankaya, babası hapis günlerini ve tüm mal varlıklarına el konulunca yaşadıkları travmaları anlattı.

BOLD – 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında birçok iş adamı tutuklandı, mal varlıklarına el konuldu. Boydaklar, İpek grubu, Dumankaya Holding ve daha birçok şirketin maddi ve manevi varlıkları yağmalandı, aile fertleri hapse atıldı. Haklarında açılan davalar hala devam ediyor. Dumankaya Holding’in Yönetim Kurulu Üyesi Halit Dumankaya da en çok yıpratılan isimlerden biri oldu.

Halit Dumankaya, himmet operasyonu adı verilen soruşturma kapsamında 22 Nisan 2016’da tutuklanıp 23 Mayıs 2016’da elektronik kelepçe serbest bırakılmıştı. Aynı operasyonda çocukları Ayla, Uğur, Semih Serhat Dumankaya da gözaltına alınmış ancak tutuklanmamıştı.

Şimdi torunlarıyla birlikte 80. yaşını süren Halit Dumankaya’ya yapılanları ve ailesinin yaşadığı travmaları kızı Ayla Dumankaya sosyal medya hesabından paylaştı. 12 Mart 2020’de Twitter hesabı açan ve peyderpey paylaşımlarda bulunan Ayla Dumankaya’nın tanıklığında, ömrü hayırla geçen bir iş adamına yapılanlar:

HÜCRE ARKADAŞINI MORALİ BOZULUR DİYE BIRAKMADI

Nisan 2016. Ailece gözaltındayız. Vatan’dayız. Hepimizi ayrı ayrı yerlere koydular. Birkaç gün sonra aile olduğumuzu öğrenince isterseniz sizi aynı yere koyabiliriz dediler. Babam, ilk defa tanıdığı hücre arkadaşını bırakırsa, onun moralman çökeceğini hissettiği için kabul etmedi.

BURADA DA SENDEN RAHAT YOK BE KIZIM

Babam yan hücremdeydi. Göremiyordum ama sesini duyabiliyordum. Bana oradan moral verirken, yemesi yasak (ağır şeker hastası) olan pilavı (konserve) yemeye teşebbüs ederken “Baba yemeyeceksin onu” dediğimde. “Allahım burada da senden rahat yok be kızım.”

GÖZLERİNDEKİ DERİN KEDERİ O AN GÖRDÜM

Gözaltındayken en ağrıma giden olaylardan biri de gecenin ikisinde hepimizi birden uyandırıp filmlerde görürüz ya bir önden, bir sağdan, bir soldan çekilen resmi çekmeye götürülüş anımız… Canım babamın gözlerinde o an gördüm, o derin kederi…

ÖYLE BİR SAHNEYDİ Kİ HAYATIMIZ BOYUNCA UNUTMAYACAĞIM

23 Mayıs canım babamın Silivri Cezaevinden elektrikli kelepçe tedbiri ile tahliye oluşunun 4. senesi… Ailece gözaltına alındıktan sonra 76 yaşındaki babacığım tutuklanarak cezaevine gitmesi bir evlat olarak yaşadığımız en büyük travmalardan biriydi.

Karar açıklandıktan sonra kendileri biz yıkılmışken, babam enerjisini bizi yerden kaldırmak için harcıyordu. Serbest kalanlar bile serbest kaldığına sevinmeyip mahkeme salonunu terk edemiyorlardı. Babamın etrafını polisler sarıp vedalaşmamızı beklerken biz hiç alışkın olmadığımız, aklımızın bile ucuna gelmeyecek bir vedalaşma sahnesinin içindeydik. Öyle bir sahneydi ki hayatımız boyunca unutamayacağız.

KOĞUŞTA ŞEKER KOMASI

O an en büyük korkum; babamın ağır şeker hastası olması ve yaşadığı stres neticesinde bilmeden komaya girme tehlikesi yaşama ihtimaliydi. O düşünce ile babamla beraber tutuklananlara nelere dikkat etmeleri gerektiğini anlatıp dikkat etmeleri için yalvarıyordum. Nitekim, çok sonra duyduk (hiçbir şekilde bize söylemedi) ilk gece baygınlık geçirmiş, koğuş arkadaşı onu yerde bulmuş.

YAŞAMAYAN BİLEMEZ

Hapishane ziyaretinin en zor anı, ziyaret saati bitip de arkaya bakmadan ziyaret salonunu terk edebilmek. Çok zor, yaşamayan bilemez. 23 Mayıs babacığımı “iş adamı” görüntüsü ile yollayıp tonton sakallı bir dede olarak geri aldığımız günün 4. senesi… Rabbim bir daha yaşatmasın.

HERKESİ EVLERİNE BIRAKIN

Babam 4 günlük ailece gözaltından sonra sabaha karşı mahkemede senin için hapis kararı çıktığında bile hepimiz yıkılmışken sen bizi teselli ediyordun. Bu sürecin en zor zamanlarında, nasıl olunması gerektiğinin dersini ‘hal diliyle’ bize öğrettin ve gittin… Giderken bile, bize gece vakti insanlar (serbest bırakılanlar) evlerine gitmek için taşıt bulamazlar, herkesi evlerine bırakın diye talimat veriyordun. O durumda bile kendini düşünmeyi bırak bize seni düşünme fırsatı vermemiştin.

EN AĞRINA GİDEN TERÖRİST YAFTASIYDI

Kendisi pek söylemez ama mahkemede onun en ağrına giden “terörist” yaftasıyla yargılanmamız. Kendisi milletvekilliği döneminde teröristlerin ölüm listesine aldığı bir milletvekiliydi. Hatta dönemin iç işleri bakanlığı kendisine koruma dahi vermişti. Milletin VEKİLİ iken babamı durdurmak için şirketlerimiz otomatik silahlarla taranmasına rağmen, arabasının camları patlatılıp içinden çantaları çalınmasına, tehditler almasına rağmen, yılmadan korkusuzca vatani ve milleti için yıllarca çalıştı. O aşkı hala ilk günkü kadar mevcut. Her fırsatta “Devlete küsülmez” diyor ama her mahkemede söz alıp kırgınlığını, ciğerimizi yakarak dile getiriyor.

GÖRÜŞ GÜNLERİNDE BİZİ TESELLİ EDİYORDU

Cezaevindeyken ziyarete gittiğimizde de biz ona moral verecekken o bize moral veriyordu. Ben ise rüya aleminde gibiydim. Resmen babamın nefesini sayan, ilaçlarını, doktorunu, yemeğini, diyetini kontrol eden ve onun ne kadar ciddi bir şeker hastası olduğunu bilen biri olarak babamın dört duvar arasında nasıl yaşadığından habersizdim. Ya yine uykusunda şekeri düşer de ya arkadaşları onu uyuyor sanırsa sonuncunda da ya şeker komasına girerse diye düşünmekten gözüme uyku girmiyordu. Babamı her ziyaretimiz onun bizi teselli etmeleri ile geçiyordu.

KAYYIMIN ŞAŞKIN İFADESİ DÜN GİBİ AKLIMDA

Şirketlerimizi kayyımlara teslim ederken babacığım kayyımlara “Bize bir maaş bağlanacak mı?” diye sordu. Kayyumlardan hayır cevabını alınca “Peki biz nasıl geçineceğiz?” dedi Kayyumlar da şahsi mal varlığınızdan geçineceksiniz, deyince babam “Şahsi mal varlıklarımıza da el konuldu” dediğinde kayyımın şaşkın yüz ifadesi dün gibi aklımda. Kaldı ki ailenin hiçbir üyesinin şahsi mal varlığı bugüne kadar olmadı. Kazandığımız her şeyi şirketimizin içinde bıraktık, özel mülk edinmedik.

ŞİRKETTEN CEKETİNİ BİLE ALMADAN ÇIKTI

Babacığımın bizden daire alıp henüz tapu alacak duruma gelmeyen daire sahiplerimizin hakları için bir gün valiliğin kapısına, bir gün kaymakamlığa, bir gün tapu dairesinin kapısındaki çırpınışlarını, şirketin duvarlarının dili olsa da anlatsa… Başına bu tarz bir şey geleceğini tahmin eden biri önce ailesini düşünüp kendini garantiye alır. Bir zamanlar bir gazetecinin de dediği “haysiyet abidesi” babam böyle yapmadı. Bırakın garantiye almayı, şirketten ceketimizi bile almadan çıktık. Şirketteki kişisel eşyalarımızı kayyım, çok düşünceli davranarak “insancıkların” ihtiyacı olur diye bir hafta sonra göndermişti. O insancıklar biz oluyoruz; Dumankaya ailesi.

EVLADINI KAYBETTİĞİ GÜN GÖZÜNÜN IŞIĞI SÖNDÜ

Canım babam şimdi bize hep öğüt verdiği o mütevazi yaşamı gerçekten yaşamak mecburiyetinde bırakıldığı için yaşıyor. Ama hala kalbi yumuşacık. Dün akşamki iftar sofrasında torunlarının konuşmalarını gülerek izleyip ne kadar şükretti Allah’a… Evlat acısı dahil hemen hemen her türlü acıyı yaşamış bir insan olarak, elinde olanlarla Allah’a şükrederek sabretmenin, meyvesinin tatlı olacağından hiç şüphesi yok canım babamın.

Bu sevgim bazılarını rahatsız etmiş! Savcılığa vereceklermiş babamı sevdiğim için. Bu kadar şey yaşandığı halde “Olsun kızım, Rabbim büyük! Var bunda da bir hayır” deyip tatlı tatlı gülümseyen bir babanın çocuklarıyız.

DÜRÜSTLÜĞÜ VE MERHAMETİYLE BENİ HEP ŞAŞIRTTI

Evet babama aşığım! Bugüne kadar bir kere bile hayal kırıklığına uğratmadı beni. Bir kere bile “ya baba böyle de yapılır mı?” dedirtmedi. Aksine dürüstlüğü ve merhamet derecesiyle beni hep şaşırttı. Bazen ona olan sevgim o kadar çok fazlalaşıyor ki… Allahım benim ömründen al, ona ver diyerek dua etmek geliyor. Sonra 19 yaşındaki gencecik evladını, ablacığımı toprağa verirken yaşadıkları gözümün önüne geliyor. O şekilde dua edemiyorum. Evladını kaybettiği gün babamın gözünün ışığı söndü. Hep gözyaşlarını içine akıttı. Yalnızken ağladı. O yüzden Rabbim duamı belki kabul eder diye o şekilde dua edemiyorum.

LÜKSÜ HİÇ SEVMEZ

Babama kabul ettirmek de en zorlandığımız şeylerden biri de “arabasını değiştirmeye” ikna etmek idi. Genelde ikna edemezdik ve emrivaki olarak alırdık. O da inatla binmezdi. Lüksü hiç sevmedi. Aklı hep işinde, şirketlerimizin verdiği “sözlerdeydi.” Bize de hep bunu öğütler(di).

[Bold Medya] 25.5.2020

Ali Babacan ilk icraatını açıkladı

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, katıldığı YouTube programında iktidar olması halinde yapacağı ilk icraatını açıkladı.

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, seçimi kazanırsa yapacakları ilk işin cezaevindeki düşünce suçlularınım serbest bırakılması olduğunu açıkladı.

Gazeteci Cüneyt Özdemir'in YouTube kanalına konuk olan Babacan, "Bu akşam seçim oldu siz kazandınız, ne yapardınız" sorusuna yanıt verdi. Babacan, ülkenin en önemli sorunlarından birinin özgürlük olduğuna dikkat çekerek, gazetecilerin özgür olmadığını vurguladı.

Babacan, şöyle konuştu:

"Ülkenin en önemli sorunlarından biri özgürlük. Bunu oluşturmak da siyasi irade meselesi. Bir parmak şıklatmadır, o kadar. Ve basın... Gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız, 'Arkadaşlar bundan sonra özgürsünüz, evrensel hukuk kuralları içinde istediğinizi yazın, çizin' diyeceğiz. 'Biz artık size karışmayacağız', bu kadar basit.

Hemen, sadece düşünce suçu sebebiyle hapiste kim var kim yoksa hemen onların çıkması... Meclis'in birinci günü birinci madde budur. Düşünce suçlularının özgür bırakılması... Bunu görsünler ki başkaları özgür düşünmeye başlasın."

[Samanyolu Haber] 25.5.2020

Vatandaşa 'cebindeki para' soruldu: Çarpıcı sonuç!

ANAR koronavirüs salgınıyla ilgili araştırmasının sonuçlarını yayınladı. Ankete katılanların yüzde 50’si salgın nedeniyle gelirinin azaldığını belirtti. 'Koronavirüs salgını dışında ülkenin en önemli sorunu nedir?' sorusuna ise katılımcıların yüzde 77.6’sı 'ekonomi' cevabını verdi.

Bir dönem AKP'nin arka bahçesi sayılan Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi (ANAR), 'Covid 19 Salgını Kamuoyu Algı ve Tutum Araştırması' başlıklı anket sonuçlarını yayımladı.

Araştırma, 9-18 Mayıs tarihleri arasında, 26 ilde yaşayan 2 bin 43 kişiyle 'CATI' (Bilgisayar Destekli Telefonla Anket) yöntemi ile yapıldı. Yaş, cinsiyet, lokasyon ve parti tercihi kotalarının uygulandığı araştırma, seçmen yaşı olan 18 ve üzeri yaş grupları ile gerçekleştirildi.

Yüzde 50 'gelirim azaldı', yüzde 15 'işimi kaybettim' yanıtını verdi

Koronavirüs (Kovid-19) salgınına ilişkin soruların yönetildiği araştırmada, katılımcıların yüzde 50.3’ü salgına karşı kişisel tedbirlere “çok dikkat ediyorum”, yüzde 46.4 ise “dikkat ediyorum” cevabını verdi. Salgına karşı tedbir olarak maske kullandığını söyleyenlerin oranı yüzde 75.6, tedbir olarak ellerini sabunla yıkadıklarını söyleyenlerin oranı ise yüzde 51.8 oldu.

Ankete katılanlara salgından nasıl etkilendikleri sorusu yöneltildi. Katılımcıların yüzde 50.5’i “gelirim azaldı”, yüzde 36.2’si “borçlarım arttı” cevabını verirken yüzde 14.9’u ise “işimi kaybettim” cevabını verdi. “Hiçbir şekilde etkilenmedim” diyenlerin oranı ise yüze 12 olarak kaydedildi.

Yüzde 90.7, toplu faaliyetlerin kısıtlanmasını en başarılı uygulama olarak görüyor

Katılımcılara, “Cumhurbaşkanlığı ve hükümetin koronavirüs salgınına yönelik uygulamalarını ne ölçüde başarılı buluyorsunuz?” sorusu yöneltildi. Uygulamaları değerlendiren katılımcıların yüzde 90.7’si “toplu faaliyetlerin kısıtlanması”nı en başarılı uygulama olarak gördü. İkinci sırada yüzde 87.9 ile “iller arası seyahat yasakları”, üçüncü sırada ise yüzde 86.7 ile “65 yaş ve üstü vatandaşların sokağa çıkma yasağı” sıralandı.

Hükümetin başarı puanı 100 üzerinden 73.7

Araştırmada, hükümetin salgına yönelik başarı puanı, 100 üzerinden 73.7 olarak hesaplandı.

'Kurumlara ve devletlere güveniyorum' diyenlerin oranı yüzde 67.6

Gelecekle ilgili beklentilerine dair sorular yöneltilen katılımcılardan “kurumlara ve devlete güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 67.6 oldu. “Umutluyum” ifadesine katılanların oranı yüzde 67.4, “kaygılı ve endişeliyim” ifadesine katılanların oranı ise yüzde 43.3 olarak gerçekleşti.

Yakın sürede normale dönüleceği inancı az

'Salgın sonrası ülkemizde ne kadar sürede her şey normale döner?' sorusuna, katılımcıların yüzde 37.5’i “bir yıldan fazla” cevabını verirken, yüzde 15.9 oranında “0-3 ay”, yüzde 14,2 oranında ise “4-6 ay” yanıtı geldi.

Katılımcıların yüzde 77.6’sı “Size göre koronavirüs salgını dışında ülkemizin en önemli sorunu nedir?” sorusuna “ekonomi” yanıtını verdi. İkinci sırada yüzde 3.7 oranıyla “terör/güvenlik”, üçüncü sırada yüzde 2.7 oranıyla “hükûmet/yönetim” cevabı verildi.

Şubat 2020’deki araştırmada, salgın öncesinde ülkenin en önemli sorunu “ekonomi” diyenlerin oranının yüzde 70.2 olduğu belirtildi. Ayrıca koronavirüs öncesi dönemde katılımcıların yüzde 4.8’i en önemli soruna “Suriyeliler/mülteciler” derken şu anki araştırmada bu oranın 0.3’e gerilediği bildirildi.

[Samanyolu Haber] 25.5.2020

8 ülke Libya'ya Türk askeri sevkıyatını durdurmak için özel tim kurmuş

Birleşmiş Milletler'in (BM) gizli ibareli bir raporunda, Türkiye'nin Libya'ya silah sevkiyatını engellemek için sekiz ülkeden katılımla özel bir tim oluşturulduğu iddiasının yer aldığı öne sürüldü.

Alman Haber Ajansı'nın (dpa) eriştiği yaklaşık 80 sayfalık raporda "Opus Projesi" adı verilen misyonda, Libya açıklarındaki Türkiye gemilerine baskınlar düzenlemek üzere "Batılı" bir özel timin görevlendirildiği, projenin Birleşik Arap Emirlikleri'nden (BAE) yönlendirildiği belirtiliyor.

Deutsche Welle'nin aktardığı habere göre, raporda, 2019 yılı haziran ayı sonunda  en az 20 kişiden oluşan bir grubun Ürdün'ün başkenti Amman'da turboprop motorlu bir kargo uçağıyla General Halife Hafter'in kontrolündeki Bingazi şehrine gittiklerine dikkat çekiliyor.

Avustralya, Fransa, Malta, Güney Afrika, İngiltere ve ABD vatandaşlarından oluşan grubun resmi olarak Ürdün tarafından Libya'da "jeofizik ve hiperspektral araştırmalarda bulunma" görüntüsü altında görevlendirildiği belirtiliyor. BM raporunda bilimsel çalışma adı altında gizlenen asıl görevin ise Türkiye'den Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne (UMH) silah sevkiyatlarının engellenmesi olduğu, grubun özel güvenlik şirketlerinin görevlilerinden oluştuğu kaydediliyor.

BM verilerine göre Libya'da sadece Rusya'dan bin 200 paramiliter güç bulunuyor. Ancak BM'nin gizli raporunda Hafter'e yardım için görevlendirilen 20 kişilik Batılı gruptan "paralı asker" olarak bahsedilmemesi dikkat çekiyor. Raporda, "Opus projesinin hedefinin, Hafter'e Türkiye'den Trablus'a deniz yoluyla silah sevkiyatını kesme becerisi sağlamak" olduğu kaydediliyor.

'DENİZ SALDIRI GRUBU'

Grup içindeki konuşmaların dökümünün de BM'nin bu görüşünü desteklediği belirtiliyor. Bu konuşmalarda "görevin düşman nakliye gemilerine çıkılarak arama yapılması" olduğu, konuşmalardan birinde de bir deniz saldırı grubu"ndan bahsedildiği belirtiliyor.

HELİKOPTER SATIN ALMIŞLAR

BM raporunda, gizli operasyonların BAE merkezli şirketler üzerinden yürütüldüğü tahminine yer veriliyor. Raporda "Lancaster6" ve "Opus Capital Asset" adlı şirketlerin ismi geçiyor. Bu şirketlerin 2019 Haziran ayı ortasında Güney Afrika'da üçü "SuperPuma", üçü de "Aerospatiale SA 341" modeli olmak üzere altı askeri helikopter satın aldığı, helikopterlerin kara yoluyla Afrika'nın güneyindeki Botsvana'ya götürüldüğü ve ardından hava yoluyla Libya'da Bingazi'ye nakledikleri kaydedildi.

Rapora göre bu hareketlilikle eş zamanlı olarak binlerce kilometre ötede, Malta'da ise "Opus Capital Asset" şirketi 90 günlüğüne, günlüğü 5 bin eurodan iki askeri şişme bot kiraladı. Rapora göre helikopterler de şişme botlar da makineli tüfeklerle silahlandırıldı.

GELDİKTEN GÜNLER SONRA TAHLİYE EDİLDİLER

27 Haziran'da botlar da Bingazi'ye gönderildi. Amman'dan havalanan "özel tim" Bingazi'ye indiğinde her şey hazırdı. Tim mensupları Bingazi'nin güneyinde, yerel milislerin koruduğu büyük bir eve yerleştirildi.

Ancak Bingazi'ye varmalarının üzerinden bir hafta bile geçmeden 2 Temmuz'da operasyon aniden sona erdirildi. Akşamında özel tim askeri botlara binerek Bingazi limanından 15 saatlik gece yolculuğu sonrası Malta'nın başkenti Valetta'ya ulaştı. Botlardan birinin bir hasar nedeniyle nedeniyle Bingazi'de bırakıldığına da raporda yer verildi.

Malta'da gruba bir avukat tahsis edildiği, grup üyelerinin petrol sektöründe çalıştığı ve Libya'yı güvenlik nedeniyle acilen terk etmeleri gerektiği senaryosunun kurgulandığı bildirildi.

Raporu hazırlayan BM uzmanları, operasyonun arka planının hala açıklığa kavuşturulamadığına da dikkat çekti. Raporda, "Tahliye işleminin ve parasal değeri bulunan donanımın Libya'da bırakılmasının nedeni henüz soruşturulmadı" ifadesine yer verildi.

Raporda, "Opus projesi"nin sorumluluğunun kime ait olduğu konusu da açıkta bırakıldı. BAE'nin BM daimi temsilciliği dpa'nın konuyla ilgili sorularını yanıtsız bırakırken, raporda adı geçen "Lancaster6" ve "Opus Capital Asset Limited" şirketleri de sorulara henüz yanıt vermedi.

'SEKİZ ÜLKEDE PLANLANDI'

Raporda, operasyonun BAE, Ürdün, Malta, Libya, Angola, Botsvana, Güney Afrika ve ABD olmak üzere en az sekiz ülkede planlanıp uygulandığı belirtiliyor. Rapora göre operasyonda BAE, Britanya Virjin Adaları ve Malta olmak üzere üç ülkeden en az on şirket de yer aldı. Güney Afrika'dan bir şirketin de kimliklerin gizlenmesinde rol aldığı belirtildi.

Ülkenin doğu ve güney bölgelerinde kontrolü elinde bulunduran General Halife Hafter, geçen yıl Nisan ayında UMH kontrolündeki Trablus'u ele geçirmek için harekat başlatmış, ancak ilerleme sağlayamamıştı. Hafter BAE, Fransa, Mısır ve Rusya tarafından desteklenirken Türkiye, Katar ve İtalya Serrac liderliğindeki BM tarafından da tanınan meşru hükümete destek veriyor. Türkiye'nin askeri desteğini yoğunlaştırmasının ardından Hafter son dönemde cephede önemli yenilgilere uğratıldı.

[Samanyolu Haber] 25.5.2020

Araştırma: 11. Günden itibaren virüsün bulaşıcılığı kalmadı

Singapur’da yapılan bir araştırmada yeni tip coronavirus hastalarının testlerde pozitif çıksa bile virüse yakalandıktan 11 gün sonra bulaşıcı olmadığı belirtildi.

Yeni tip coronavirus (Covid-19) vakalarının sayısı dünya genelinde 5 milyon 500 bini aşarken Singapurlu bilim insanları hastalığa ilişkin yeni bir araştırma sonucu yayınladılar.

NTV'nin aktardığı habere göre, Singapur Ulusal Enfeksiyon Hastalıkları Merkezi ve Tıp Akademisi'nden bilim insanları 73 Covid-19 hastasını inceledi. Araştırmada, yeni tip coronaviruse yakalanan hastaların semptom (öksürük, ateş)  göstermeden önceki 2 gün ile virüs bulaştıktan 11 gün sonraya kadar bulaşıcı olduğu açıklandı. Bununla birlikte çalışmaya katılan gönüllerinin 11 günün ardından izole edilmediği aktarıldı.

İKİNCİ HAFTADAN SONRA AKTİF VİRÜS BULUNAMADI

Çalışmanın yazarları, “Covid-19 pandemisinin başlangıcından bu yana biriken verilere dayanarak, semptomatik bireylerde bulaşıcı hastalık dönemi semptomların başlamasından yaklaşık iki gün önce başlar ve semptomların başlangıcının ardından yedi ile on gün sonrasına kadar devam eder. Aktif viral replikasyon ilk haftadan sonra hızla düşer. Çalışmamızda hastalığın ikinci haftasından sonra canlı virüs bulunamadı” ifadelerini kullandı.

HASTALARIN NE ZAMAN TABURCU OLABİLECEĞİNİ ETKİLEYEBİLİR

Öte yandan, hastaların 11 günün ardından testlerde Covid-19 pozitif çıkmalarına rağmen hastalığı etrafa yaymadıkları belirtildi. Uzmanlar, vücutta kalan aktif olmayan virüs parçacıkları nedeniyle testlerin yanılabileceğini belirtti.

Bilim insanları, hastalığın yayılma yeteneği üzerine yaptıkları araştırmanın, hastanede tedavi olan Covid-19 hastalarının ne zaman taburcu edileceğine ve normal hayata dönebileceklerine dair karar alınmasına ilişkin yardımcı olabileceğini bildirdi.

[Samanyolu Haber] 25.5.2020

Yeneroğlu: AKP’nin yaptığı haksızlıklar ve hukuksuzlar nedeniyle çocuklarımın yüzüne utanmadan bakamıyordum

Yaşanan haksızlık ve hukuksuzlukların dayanılmaz boyutlara geldiğini belirten Yeneroğlu, AKP’de olduğu son 1 yılda çocuklarının yüzüne utanmadan bakamadığını söyledi.

Gazeteci Adem Özkese’nin Youtube kanalına konuk olan DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, AKP’den ayrılış süreci ile ilgili önemli açıklamalar yaptı.

Ali Babacan’ın genel başkanlığını yaptığı DEVA Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, AKP’de siyaset yaptığı döneme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Yaşanan haksızlık ve hukuksuzlukların kendisi için dayanılmaz boyutlara ulaştığını ifade eden Yeneroğlu, çocuklarının yüzüne bakabilmek için AKP’den ayrıldığını ifade etti.

“Mesele namazdan sonra dua ettiğinizde kendinizle barışık bir şekilde Allah’a yalvarabiliyor musunuz” diyen Yeneroğlu, “AK Parti’de siyaset yaparken çocuklarınızın yüzüne utanmadan bakamıyor muydunuz?” sorusuna, “Son bir yılda bakamıyordum” diye cevap verdi.

YENEROĞLU: DÜŞMAN HUKUKU VAR. BASIN TAMAMEN ELLERİNDE

AKP ile yollarını ayırma nedenini anlatan Yeneroğlu şöyle konuştu:

“2016’dan şunu gördüm bir kere yurt dışında yaşıyorsunuz. İdealleştirerek bakıyorsunuz. Romantik bir bakış açısı var Türkiye’ye. Türkiye’nin gerçekleriyle hemhal değilsiniz. Meseleleri tam olarak bilmiyorsunuz. Ama Türkiye’ye geldikten sonra pratik eleştiriler, dışlanan birçok kesimle görüştüm. Azınlıklarla iletişim kurdum. Ve baktım ki bu insanların önemli bir bölümü hadlerini bilmeleri gereken toplumsal sınıflara bölünmüş. Ve bu adeta genlerine işlemiş. Biz de o gülücükler, o görünen hoş ortam gerçeği yansıtmıyor. Şimdi 2016’da bu süreçte baktım ki hukukla alakası olmayan o kadar büyük haksızlıklar yapılabiliyor ki. Elbette Sayın Erdoğan’a bunları anlatıyordum. İlk başta anlayışla karşılayabileceğini düşünüyordu. Meselelere kendi açımdan çok naif yaklaşıyordum. Ama zamanla gördüm ki toplumu kutuplaştırmaya matuf ve kendi zihin dünyasında hukuk dışında başka kategoriler var. Ben bunları düşman hukuku diye kelimelendiriyorum. Toplum da bu şekilde liderin bu yönlendirmeleri doğrultusunda, çünkü basın tamamen ellerinde. Kamuoyu nasıl isteniyorsa öyle gösteriyor, diğerleri de korkuyor zaten.”

[TR724] 25.5.2020

Ahmet Altan: Ümitsizliğe kapılmayın! Bir turptan daha ümitsiz olacak değiliz ya…

1138 gün hapis yattıktan sonra 4 Kasım 2019 yılında tahliye edildikten 1 hafta sonra yeniden tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konan gazeteci ve yazar Ahmet Altan koronavirüs salgınını yazdı. Koronavirüs salgını sonucu insanların ölümcül bir telaşa kapıldığını kaydeden Ahmet Altan, ‘‘Ümitsizliğe kapılmayın. Tarihin, dev bir fay gibi bütün hayatı sallayarak kırılmasını yaşıyoruz. Bu kırılma bize ümitli bir gelecek vaat ediyor.’’ dedi.

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci ve yazar Ahmet Altan, koronavirüs salgını konusunda Amerikan gazetesi Washington Post için bir makale kaleme aldı.

Koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyadaki insanların ortak çaresizlik ve korkuyu paylaştığını ifade eden Ahmet Altan, ‘‘İnsanlar belki de ilk kez bu salgın sonucunda, insanlık denilen büyük bir akışın parçası olduklarını, ülke, din, dil, ırk farklılıklarının anlamsız kaldığını, Kamboçyalı kayıkçıyla Amerikan başkanının, Fransız zenginiyle Türk manavın, İtalyan kontla Hintli paryanın aynı çaresizliği ve korkuyu paylaştığını böylesine aydınlık bir bilinçle kavradı. Bu virüs, sadece benim gibi yaşlıları değil yaşlanmış bütün kavramları, inançları, düşünceleri, yapıları da yıkıyor. Yeni bir dünyanın, daha da önemlisi yeni bir insanın oluşacağı bir eşiği acıyla aşıyoruz.’’

İşte Ahmet Altan’ın tercümesi P24’te yayımlanan o yazısı:

“Bir kâğıt bardakta ölen bir turp bile çiçek açabiliyorsa hapisteki bir ihtiyar da iyimser olabilir”

Ahmet Altan*

Herkesin evinde hapis olduğu bugünlerde gerçek bir hapishanede olmak, insanda deniz altındaki bir akvaryumda oturuyormuş duygusu yaratıyor. Bize 24 saat “karantinada” tuttuktan sonra verdikleri bir gün gecikmeli gazetelerden ve seyredebildiğimiz kısıtlı sayıdaki televizyon kanalından ölümcül bir telaşa kapıldığınızı görüyorum. Ben 70 yaşındayım ve hapisteyim. Suyun altında oturmayı da ölümün hedefinde olmayı da birçoğunuzdan daha iyi bilen biri olarak size şunu söylemek istiyorum: Ümitsizliğe kapılmayın. Tarihin, dev bir fay gibi bütün hayatı sallayarak kırılmasını yaşıyoruz. Bu kırılma bize ümitli bir gelecek vaat ediyor.

‘‘TAM BİR CEHENNEM GÖRÜNTÜSÜ’’

Şu anda yaşanan dehşetin farkındayım. Timsahlarla dolu bir nehirden geçmek zorunda olan milyarlarca antilop gibi karanlık suların içinde hayatımızı kurtarıp karşı kıyıya varmak için çılgınca çırpınıyoruz. Görüntü, tam bir cehennem görüntüsü. Ama dört-beş ay sonra bu felaket bitecek ve insanlık tarihin yeni bir evresine, bereketli topraklara varacak.

Boşlukta yüz bin kilometre hızla dönen, adına dünya dediğimiz bu garip gezegenin düzeni böyle. Daha iyi koşullara ancak bir felaketten geçilerek varılıyor. Savaşlarla ve salgınlarla yaralanarak ilerleyebiliyoruz.

Bu felaket bize çoktandır görmezden geldiğimiz birçok gerçeği ve nereye doğru ilerlememiz gerektiğini gösterdi. Ben, 21. Yüzyılın bu salgından sonra başlayacağını düşünüyorum. Belki kısa süreliğine şöyle bir savrulup geriye dönüyormuş gibi bir görüntü verebiliriz ama bu da çok uzun sürmeyecek.

‘‘BUGÜNKÜ DEVLET YAPISININ ÖMRÜNÜ TAMAMLADIĞI ANLAŞILIYOR’’

Bir kere biz bu salgında “devlet” denilen yapıların bir işe yaramadığını gördük. Bugünkü devlet yapısının ömrünü tamamladığı anlaşılıyor. Zaten posta arabalarının dönemindeki bir idari örgütlenmenin bugün hala devam etmesi eşyanın tabiatına aykırı. Devletler, insanlığın ilerlemesine engel oluyor. Salgının böylesine yayılması devletlerin ve onların yöneticilerinin “iktidar hırsıyla” yaptıkları hatalar sayesinde oldu. Çin daha başta yalan söylemeseydi, diğer devletlerin yöneticileri aldırmazlık etmeseydi felaket bu boyutlara gelmeyecekti.

Ben, çok da uzun olmayan bir gelecekte dünyanın “şehir devletlerinden” oluşan bir federasyona dönüşeceğini, dönüşmek zorunda olduğunu anlayacağını düşünüyorum. Uluslar, sınırlar, bayraklar, “ortak felaketlerde” insanlığın aleyhine işliyor, bunu koronavirüs salgınında açıkça gördük.

Bir başka gerçeği daha gördük: Seçim kazanma yeteneği ile toplumları yönetme yeteneği birbirinden çok farklı yetenekler. Hatta birbiriyle çatışan yetenekler. Seçimleri genellikle en fazla yalan söyleyen, en fazla hamaset yapanlar kazanıyor. Onlar da toplumları akıllı bir şekilde yönetemiyor. Bu felakette bunun çok fazla örneği karşımıza çıktı.

Demokrasinin bu büyük açmazının bir çözümü var. Devletleri ya da oluşacağını düşündüğüm şehir devletlerini “spor kulüpleri” gibi yönetmek. Spor kulüplerinde bir yönetici grubu seçiliyor ama takımı bir profesyonel ekip yönetiyor. İngiliz milli takımını bir İzlandalı, Türk milli takımını bir Romen, Güney Kore takımını bir Alman maçlara hazırlıyor. Şehirlerin ve devletlerin farklı uluslardan, “yıllık” kontratlarla çalışan “teknik adamlar” tarafından yönetileceği bir döneme mecburen geçeceğiz. Bu salgının, bu tür değişimleri hızlandıracağına inanıyorum.

‘‘TARİHİN EN BÜYÜK DÖNÜŞÜMLERİNDEN BİRİNİN PROVASINI DA BU FELAKETTE YAŞADIK’’

Tarihin en büyük dönüşümlerinden birinin provasını da bu felakette yaşadık. İnsanlar çaresizce evlerine kapanınca, “üretim zincirinden” insan çekilmek zorunda kaldı. İnternet sayesinde insanın üretime zihinsel katkısı artarken, fiziksel katkısı çok azaldı. 21.yüzyılda insanlar bedenleriyle çalışmayacaklar. Yeni bir iktisat düzeni keşfetmemiz gerekecek, bunun kaçınılmaz bir mecburiyet olduğunu da yaşayarak anlıyoruz. Bir kısım insan harcayamayacağı kadar paraya sahipken bir kısım insan parasız ve korunmasız kalmasının “ortak” bir felaket yaratabileceğini öğreniyoruz. Çin’deki pazarcıyı kurtaramıyorsan İngiltere’deki başbakanı da kurtaramıyorsun. Üç Silahşörler’in, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için,” diyen mottosunu yeniden keşfediyorsun.

‘‘KENDİNİ KORUMAK İSTİYORSAN KARŞISINDAKİNİ DE KORUYACAKSIN’’

Bu, büyük bir zihniyet mutasyonu yaşamamıza yol açacak bence. Kendini korumak istiyorsan karşısındakini de koruyacaksın. Bencillik edersen ölürsün. Bu salgın bize bu gerçeği öldürerek öğretiyor: Çinli pazarcıyı koruyamazsan kendini de koruyamazsın! İnsanla insanlık arasındaki uçuruma köprülerin kurulacağı yeni bir bilinç düzeyinin ilk aşaması bu.

Böyle bir zihniyet mutasyonu bütün kavramları ve ilişkileri de değiştirecek. “Başkasına kötülük etmenin kendine kötülük etmek” olacağını kavrayan yeni bir insan türünün içimizden doğması gerekecek. Bunun nasıl bir değişim yaratabileceğini düşünebiliyor musunuz?

”YENİ BİR İNSANIN OLUŞACAĞI BİR EŞİĞİ ACIYLA AŞIYORUZ”

İnsanlar belki de ilk kez bu salgın sonucunda, insanlık denilen büyük bir akışın parçası olduklarını, ülke, din, dil, ırk farklılıklarının anlamsız kaldığını, Kamboçyalı kayıkçıyla Amerikan başkanının, Fransız zenginiyle Türk manavın, İtalyan kontla Hintli paryanın aynı çaresizliği ve korkuyu paylaştığını böylesine aydınlık bir bilinçle kavradı.

Bu virüs, sadece benim gibi yaşlıları değil yaşlanmış bütün kavramları, inançları, düşünceleri, yapıları da yıkıyor.

Yeni bir dünyanın, daha da önemlisi yeni bir insanın oluşacağı bir eşiği acıyla aşıyoruz.

‘‘BÜYÜK SARSINTININ ORTASINDA BEN GELECEK İÇİN İYİMSERİM’’

Şu andaki büyük sarsıntının ortasında ben gelecek için iyimserim. Söylediklerim bir ütopya değil. Bir salağın iyimserliği de değil. Söylediklerimin gerçekleşeceğine inanıyorum, bunları benim göremeyeceğimi de biliyorum. Bunları, benim yaşımdaki insanları öldüren salgının hızlı saldırısını bir hapishane hücresinde beklerken yazıyorum. Kendim için değil ama bir parçası olduğum insanlık için iyimserim.

‘‘ZAVALLI BİR TURP KENDİ ÖLÜMÜNDEN YENİ ÇİÇEKLER YARATIYOR’’

Geçen Kasım ayında hapishane yönetimi bize öğlen yemeğiyle birlikte bir turp verdi. Hücre arkadaşım turpu bir kâğıt bardağın içine koyup, penceredeki demir parmaklığın dibine bıraktı. Turp orada çürümeye başladı. Geçenlerde turpun içinden yeşil bir filiz belirdi. Filiz uzadı. Filizin ucunda minicik beyaz çiçekler açtı. Her sabah kalkıp o çiçeklere bakıyorum. O muazzam klişeye şahit oluyorum: Turp hem ölüyor hem doğuyor. Zavallı bir turp kendi ölümünden yeni çiçekler yaratıyor. Ölürken iyimserliğini kaybetmeden geleceğe uzanmaya uğraşıyor.

Belki siz bu yazdıklarımı okurken ben de hastalanmış olacağım.

Ama ne fark eder?

Bir kâğıt bardakta ölen bir turp bile çiçek açabiliyorsa hapisteki bir ihtiyar da iyimser olabilir.

Bir turptan daha ümitsiz olacak değiliz ya…

[TR724] 25.5.2020

Polis şiddetine Ramazan Bayramı da engel olamadı! Çocukları darp edip ters kelepçeyle gözaltına aldılar

Ramazan Bayramı boyunca ilan edilen sokağa çıkma yasağında peş peşe polisin vatandaşlara şiddet uyguladı. Kadıköy ve Çorlu’dan sonra polis şiddetinin adresi bu defa Zeytinburnu oldu.

Zeytinburnu’nda evlerinin önünde oynayan çocukları polis önce darp etti ardından da ters kelepçe takarak gözaltına aldı.

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, sokağa çıkma yasağı sırasında evlerinin önünde olan bir grup çocuk, polis ekiplerini görünce kaçmaya çalıştı. Çocukların peşinde koşup yakalayan polisler çocukları yere yatırıp darp ettikten sonra ters kelepçe takarak gözaltına aldı.

Bu görüntü de İstanbul Zeytinburnu’ndan. Haber kaynağına göre sokağa çıkma yasağı nedeniyle kaçan çocukları yakalayan polisler çocukların başını yere vurup, ters kelepçeleyerek gözaltına almış.
Bütün bunlara inanamıyorum! Böyle güvenlik mi sağlanır?
KADIKÖY’DE KURYEYE POLİS KÜFREDİP DARP ETTİ

Koronavirüse karşı alınan önlemler kapsamında Ramazan Bayramı boyunca ilan edilen sokağa çıkma yasağı boyunca polis çeşitli yerlerde vatandaşları darp etmesi sosyal medyadan tepkiye neden oldu.

Kadıköy’de üç polisin durdurduğu motorlu kuryeyi darp edip hakaret ettiği video sosyal medyada birçok kullanıcı tarafından paylaşılarak tepki gösterildi.


ÇORLU’DA EVİNİN ÖNÜNDE OTURAN VATANDAŞ DA DARP EDİLDİ

Çorlu’da sokağa çıkma yasağı sırasında evinin önünde oturan Dursun Gültaş isimli vatandaş önce polisin sözlü saldırısına maruz kaldı, ardından ise darp edildi. Bayram günü polisler tarafından darp edilen Gültaş’a ters kelepçe yapılması görüntülere yansıdı.
Copla darp

Tekirdağ, Çorlu’da sivil polis olduğu iddia edilen kişiler tarafından yol kenarında duran aracın sürücüsü copla darp edildiği ardından zorla arabaya bindirildiği görüntülendi.
[Tr724] 25.5.2020

Baskın seçim geliyor!..

Yeni partiler seçime girebilecek mi?

Levent Kenez ve Bülent Korucu gündemin konuşulmayanlarını #Ayaküstü yorumluyor


25.5.2020 [TR724]

Bayram [M.Nedim Hazar]

Bir kıvam mevsimidir rahmet ayı. Meyveye duran dallar gibi, ruhlar taze bir çiçeği basamak basamak olgunlaştırır. Her yıl yenilenen bir kanaviçe gibi ilmek ilmek örülür yeniden dirilişin kozası; şeffaf ve incecik melek parmaklarıyla günler ve geceler boyu. Rahmanî bir âlemin tütsülediği bir şefkat ve anlayış yudum yudum yerleşir gözeneklerine.

Enseler okşanmış, eller karıncalanmıştır şanslılar için. Ve alınlarda seccadelerdeki ıtırlı busenin sıcaklığı tütmektedir.

Ayrılığın hüznünü bayramın neşvesi bastırmasa katlanmak kolay olmaz. İnsan olarak yaratılmanın, şükür idrakinin pratiğidir bayramlar. Ramazan, ardında bin hatıra ve armağan ile veda eden sevgili edasıyla dönerken köşeyi, bayramın kuşatıcı iklimi tek tesellidir.

Dinle bak, nasıl bir diriltici soluk var rahmet esintilerinde! Gerçek ile metafiziğin arasatında bir yerlerde bulur inanmış gönüller kendilerini. İnancın göz yakan aydınlık ikliminden ödünç alınmış yüksek çözünürlüklü sahnelerdir adeta. Mümin için, hayatın tüm boğuculuğuna inat mentollü, nefes açan bir atmosferdir bu kutlu anlar. Hakiki hazzın tadımlık günleri…

Televvüs etmiş ruhların televvünlü bayramlarıyla karıştırmamak lazımdır. Eksiktir her şeyi dünya olan tek boyutluluların. Bahtsızlardandırlar dolayısıyla.

En kirletilmemiş günlerimizdir hayatımızın. Temize çekeriz bir ay boyunca ruh dünyamızı, çekmecelerimizde bahar temizliği yaşanmıştır. Daha hafif, daha nezih, daha mis… Tebessümle kuşanır tüm çehreler. Gündelik kırgınlıklar, küslükler sımsıkı kilitlenir nefsin sandukalarına.

İnsan ümit ve endişenin evladıdır. Salınıp dururken bu iki dünya arasında, bir yanda pusuya yatmış karanlığın, diğer yanda kolları alabildiğince açılmış kucağın idrakidir bayramlar. Niçin yaratıldığını ve ne için yaşaması gerektiğini ruh mihrabında yüksek desibelle haykıran ebabiller uçuşmuştur bir ay boyu.

Söz sırası martılarındır. Kanatlarında kandil taşır martılar; alev yalazına bandırılmış divitten parmak uçları, tül tül gufran gererler gökyüzüne.

En çok bayrama yakışır umut ve bayram en çok çocuklara…  Yakışıklı ve güzel olur tüm çocuklar bayramlarda. Bayramda cıvıl cıvıl koşuşan çocuklar var ise hala umut var demektir o toplum için. Bayramda sevinmek var…

Bayram biraz da anne elleri demektir. Annesiz bayramlar hüzünlü olur. Ve boynu bükük kalır babasız bayramların. Sevinci idrak, hüzün ile tanışıklıktan geçer her zaman. Bu yüzden bayram biraz da mezar taşlarıyla hatıralara seyahat demektir. Anılar canlanır birer birer geçmiş güzelliklere dair. Söyleyin bana; sevinçli yüz bilir misiniz çocuklarına bayramlık alan babalarınkinden daha fazla?

Bayramlar neşe ile tıka basa dolu büyülü kervansarayıdır ebed yolcularının. Mukaddes bir ‘şehr’in özü, faniliği idrakin usaresidir. Hüzünlü bir bitişin sevinçli bir başlangıçla buluştuğu muhteşem kavşak! Kulluğun rahmetin tüm göz kamaştırıcı rengarenkliliğiyle şehrayini, şahane galası.

Rabbanî bir vakumdur bu; tüm cazibesiyle içine çeker rahmanî atmosferinin. Zerre zorlaması yoktur bunu yaparken; cebri, protokolü, tehdidi olmaz asla! Ancak insan fıtratı gereği selim bir insiyak ile yaşar bu güzelliği. İçinde rahmet, mağfiret ve nihayet azat vardır bilenler için.

Bir kapı sımsıkı kapanmış, diğeri ardına kadar açılmıştır bu günlerde. Ebu Mesud’dan (ra) rivayet: “İnsanlar Ramazan ayının ne olduğunu bilseydi, ümmetim bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederdi” İşte bu idrak ile yaşadığımız bu günlerde yürek mahyamızda hep aynı yazı:

“Rabbim sen affetmeyi seversin!”

Kutlu olsun…

[M.Nedim Hazar] 25.5.2020 [TR724]

Kayyımların duyarsızlığı, ölüme davetiye çıkarıyor! [İlker Doğan]

AKP rejimi tarafından kayyım eliyle gasp edilen Dumankaya Holding’e ait Esenyurt’ta bir inşaatın iksa sisteminin süresi üç yıl önce doldu. Toprak kaymasını önlemek için yapılan iksa sisteminin tehlike saçtığı konusunda kayyım heyetine defalarca başvuru yapıldı, TMSF’ye ihtar gönderildi ancak hiç bir sonuç alınamadı. 79 milyon dolar artı hesapla devraldıkları şirketin içini boşaltmakla meşgul olan kayyım heyeti, sorunu görmezden gelmeye devam ederse iksa sisteminin önümüzdeki günlerde tamamen çökme riski var. Böyle bir durumda ise çevre apartmanlardan en az üç blok tamamen yıkılabilir. Bu ise yüzlerce ölü demek!

Barış Dumankaya, kayyım heyetinin duyarsızlığına tepkisini sosyal medya hesabından gösterdi. Dumankaya, “Modern Vadi projemizde iksa imalatını 2016 da yaptık. 2017 yılında ise yarım kalan imalatın tamamlanmaması işinin tehlike arz ettiğini gerek savcılık, gerekse de TMSF ve geçici yönetime ihtaren yaptık. Yapılan iksanın garanti süresi 3 yıl önce doldu. Konuyla alakalı Dumankaya İnşaat geçici kayyım yönetimi duyarsız ve umarsamaz tavrını sürdürmektedir. Garanti süresi dolan iksa ile tutulan istinat duvarının hemen üstünde 250 aile yaşamaktadır. Bu konuya, acilen müdahale edilmesi gerek. Allah korusun!” ifadelerini kullandı.

AKP rejiminin, 15 Temmuz’u bahane ederek gasp ettiği şirketlerden biri de Dumankaya İnşaat’tı. 23 Eylül 2016’da sözde terör soruşturması kapsamında Halit Dumankaya, Barış Değer Dumankaya, Ayla Dumankaya Pirinççi, Uğur Dumankaya ve Semih Serhat Dumankaya’a ait şirketlere kayyım atandı. Dumankaya İnşaat’ın sahibi ve ortaklarının bütün mal varlıklarına hiç bir somut delil olmaksızın el konuldu.

KAYYIM ŞİRKETİ 79 MİLYON DOLAR ARTIDA DEVRALDI

Şirketin yönetimi TMSF ekibine ’emaneten’ bırakılırken şirkette yapılacaklar işler hakkında raporlar da eksiksiz olarak sunuldu. Dünyanın en prestijli ve top 10 firmasından birinin UFRS raporlama sistematiğine göre hazırlanan bağımsız denetim raporu da kayyım heyetine verildi. Şirket 2016 senesi Ocak ayından el konulduğu Eylül ayına kadar yani sadece 9 ayda 2 bin 915 daire teslim etti. Yine raporlara göre kayyım heyeti yönetimi devraldığında şirket 79 milyon dolar artıdaydı.

KAYYIM PROJELERİ DEĞİL, CEBİNİ DÜŞÜNDÜ

Kayyıma verilen raporlarda devam eden projelerle ilgili ayrıntılı bilgiler vardı. Söz konusu projelerden biri de Esenyurt’taki Hi-Fit ve Flex Ofis bloklarıydı. Modern Vadi projesindeki bloklarda iksa sisteminin (toprak tutma yapıları) yapımı tamamlanmıştı. Mevcut geçici iksaların servis süresi ise 2017 yılı itibariyle bitti. Ancak kayyımların yönetiminde söz konusu inşaatta neredeyse bir arpa boyu yol alınamadı. Şirketin içini boşaltarak kendilerini ve çevrelerini zengin etmekle meşgul olan kayyımlar, devam eden projeleri ise görmezden geldi.

İNŞAAT BİR AN ÖNCE BİTİRİLMELİ

İksa sisteminin süresi 3 yıl önce doldu. Bu süre zarfında kayyım heyetine defalarca müraacat edildi, TMSF’ye ihtar gönderildi. Zira ömrünü dolduran iksa sisteminin çökmesi çevre binalarda ikamet eden en az 250 konut için yıkım anlamına geliyordu. Ancak bugüne kadar yapılan hiç bir müracaattan sonuç alınamadı. En son Şantiye Şefi Erman Can Sağanda, 31 Aralık 2019’da kayyım heyetine durumu bildiren rapor yazdı. Acilen projenin bitirilmesi gerektiğini belirtti. Ancak yine hiç bir sonuç alınamadı.

BARIŞ DUMANKAYA: KAYYIMLAR DA SAVCILIK DA DUYARSIZ

Hukuksuz olarak görevinden alınan Dumankaya Grubu Yönetim Kurulu Başkan Vekili Barış Dumankaya, kayyım heyetine yaptıkları müraacat ve TMSF’ye çekilen ihtarlardan bugüne kadar hiç bir sonuç alamadıklarını anlatıyor. İBB ve Esenyurt belediyelerinin kayyım heyetine baskı yaparak inşaatın bir an önce tamamlanmasını sağlaması gerektiğini kaydeden Dumankaya, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Modern Vadi projemizde iksa imalatını 2016 da yaptık. 2017 yılında ise yarım kalan imalatın tamamlanmaması işinin tehlike arz ettiğini gerek savcılık gerekse de TMSF ve geçici yönetime ihtaren yaptık. Yapılan iksanın garanti süresi 3 yıl önce doldu. Konuyla alakalı Dumankaya İnşaat geçici kayyum yönetimi duyarsız ve umarsamaz tavrını sürdürmektedir. Garanti süresi dolan iksa ile tutulan istinat duvarının hemen üstünde 250 aile yaşamaktadır. Bu konuya, acilen müdahale edilmesi gerek. Allah korusun!”

Şantiye şefi: İksa sistemi çökerse, çevredeki 2 blok yıkılır

Modern Vadi Projesi İnşaat Şefi Erman Can Sağanda’nın konuyla ilgili paylaşımları ise şöyle: “İksa sistemi subasman altı perdelerin inşa edilebilmesi ardından işlevini yitirecektir. Yani bodrum kat betonarme perdeleri tamamlanıp, geri dolgusu yapılmak sureti ile risk bertaraf edilmek üzere güvenli süre içinde inşaatın yapılması amacıyla tasarlanmıştır. Projenin iksa projelendirmesi geçici süreli olarak 2017 yılında bitmek kaydı ile yapılmıştır. Yani 2017 yılından beri tamamen ağır risk ve yıkılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Modern vadi projesinin iksa sistemleri kırmızı rekli hat botunca maksimum 21 metre olacak şekilde teşkil edilmiştir. Allah esirgesin bir gçöçe durumunda hareketlenecek alan direkt olarak D blok ve A2 blokta yaşayan insanları ölümle burun buruna getirecektir. Tüm bu yazının amacı kamu vicdanına karşı şeffaf olarak riski anlatıp, oluşabilecek muhtemel felaketi önlemek adınadır. Yetkililer konu ile alakalı defalarca bilgilendirilmiştir. Bilgilendirmekle kalınmamış takipçisi de olunmuştur. Ancak yanıt alınması söz konusu olmamıştır. Yapılan mıcır dolgusu ağır riskli alanı kurtarmayacaktır. Kozmetikten öte bir fonksiyonu olmayacaktır.”

[İlker Doğan] 25.5.2020 [TR724]

Alt tarafı sokağa çıktı... 'Beş araba polis' vatandaşı böyle dövdü

Tekirdağ'ın Çorlu İlçesi'nde evinin önünde oturan bir kişiye, sokağa çıkma yasağına uymuyor diye onlarca polis saldırdı.

Alt tarafı sokağa çıktı... '5 araba polis' vatandaşı böyle dövdü

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, ''Şerefsizler içeriye girsenize” diyerek bağırıyor. İddiaya göre kayıttaki kişinin yanıt vermesi üzerine polis, tüm aileye saldırıyor. Görüntülerde araçtan inen 8 polis tarafından aileye saldırıldığı görülüyor. Polis aracının önünde sırayla yere yatırılarak ters kelepçe yapıldığı görülürken kamerayla olayı kaydeden bir başka vatandaşı da polisin aşağıdan tehdit ettiği görülüyor.


[Samanyolu Haber] 25.5.2020

Alman ekonomisinde sert daralma: Yıllar sonra bir ilk yaşandı

Almanya Federal İstatistik Ofisi, Almanya ekonomisinin yeni tip koronavirüs (COVID-19) salgınının hane halkı tüketimini ve yatırımları olumsuz etkilemesiyle bu yılın birinci çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 2,2 daraldığını teyit etti.

Almanya Federal İstatistik Ofisi Destatis’in nihai verilerine göre, Almanya'da mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), bu yılın birinci çeyreğinde bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 2,2 azaldı.

Böylece Destatis, 15 Mayıs’ta öncü verilerle açıkladığı eksi büyüme oranını teyit etmiş oldu.

Alman ekonomisinde söz konusu daralma 2008-2009 finansal ve ekonomik krizinden bu yana en büyük daralma ve Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesinden sonraki en büyük ikinci düşüş oldu. Alman ekonomisi 2009’un birinci çeyreğinde yüzde 4,7 daralmıştı.

Geçen yılın birinci çeyreğine göre ise ülkenin GSYH’sı yüzde 2,3 küçüldü.

Avrupa'nın en büyük, dünyanın dördüncü ekonomisi olan Almanya ekonomisi, geçen yılın son çeyreğinde yüzde 0,1 küçülmüştü.

Destatis, Almanya'da toplam istihdamın bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 0,3 yükselişle (147 bin kişi artarak) yaklaşık 45 milyon kişiye ulaştığını belirtti.

Yüzde 6,5 daralma bekleniyor

İstatistik ofisi, Kovid-19 salgının ilk çeyrekte istihdam edilen kişi sayısı üzerinde sadece ılımlı bir etkiye sahip olmasının nedeni olarak da, işçilerin kısa süreli olarak çalıştırılmasını gösterdi. İstihdam istatistiği hesaplamasında, kısa süreli çalışanların işsizden ziyade çalışan kişiler olarak sayılıyor.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, COVID-19 salgını nedeniyle bu yıl AB ekonomisinin yüzde 7,4 ve Avrupa'nın başat ekonomisi Almanya'nın yüzde 6,5 daralacağını öngörüyor.

Almanya'da hükümet, COVID-19 salgınının Alman ekonomisini İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en derin resesyona sürükleyeceğini belirtiyor.

Hükümet, bu yıl GSYH'sinin bu yıl 2008-2009 finansal krizi döneminden daha fazla daralabileceğini hesaplıyor. Kovid-19 öncesi ocak ayında Alman ekonomisinin bu yıl yüzde 1,1 büyümesini bekleyen Alman hükümeti, ihracatın düşmesi ve salgının yayılmasını önlemek için alınan önlemlerin iç tüketim üzerindeki etkisiyle bu yıl GSYH'nin yüzde 6,3 azalmasını öngörüyor. 

[Samanyolu Haber] 25.5.2020

Elveda Ramazan [Bahattin Karataş]

İyi alışmıştık, çabuk ısındık. Ama çabuk da kaybettik. Gurbetimizde vefalı bir dost, yalnızlığımızda iyi bir arkadaştı ramazan..

Koronaya rağmen hepimizi evimizde ziyaret etti. Genç ihtiyar, çoluk çocuk herkesle tanıştı.
Fakir zengin demedi hepimizin sofrasına oturdu, misafirimiz oldu. Hiç ayırım yapmadı.
Hatta çöplerden topladıklarıyla iftar edenlerin de sofralarına oturdu. Hatta belki cezaevlerinde iftarlık verilmeyen işkence altında niyetlenenler de oldu. Onlarla da beraber oturdu. Ramazan görünmeden onlara da gitti onları da ziyaret etti.
Çok vefalı ve sadık bir dosttu ramazan..
Uzun zamandır bu kadar uzunca ziyaret etmemişti kimse bizi.
Kuran ayıydı ramazan.. bu ayda göklerin yümn ve bereketi inmişti yerlere..
Ramazan bize gelirken bir demet hediye ile geldi. İftar, sahur, teravih, oruç, mukabele derken bin aya bedel ve bir ömür kazandıran Kadir Gecesi ve derken de bayramla geldi. Ve işte şimdi bayramla bırakıp gidiyor bizi..
Bilmem biz de onu memnun edebildik mi? Sevinerek mi yoksa buruk mu ayrılıyor bizden?
Üstad harbi umumiyi gören genç de olsa ihtiyardır demişti. Biz de şu ceberut tiran cevr u cefasını ve devranını gören ihtiyardır diyoruz.
Niyazi Mısri'nin dediği gibi,
Dünya gamından geçip yokluğa kanat açıp,
Şevk ile herdem uçup, çağırırım dost dost..
diye mırıldanıyorduk ki Ramazan geldi.. Gurbetteydik gariptik.
Üstadımızın da dediği gibi,
Garibem, bîkesem, zaifem, natûvanem, el-amân gûyem
Afv cûyem, meded hâhem zıdergâhet ilâhi..
Derken ramazan gelmişti.İşte bundan dolayı çok sevinmiş, kendimizden geçmiştik. Lahutileştik, oruçlaştık, ramazanlaştık. Mukabelelerle Kuranileştik..İlk defa belki Kuran'la bu kadar yakından tanışmıştık.
Evimize duvarlarımıza kadar sinmişti adeta..
Dilini bilmediğimiz evimizin üst köşesine astığımız Kur'anımızla.
Dilini bilmiyorduk..Kur'an bir vadide, onlar bir vadide idik Kur'anımızla.. Ama Kur'an cömertti..Bize sinesini açtı, adeta doyurdu bizi..Şifa bulduk, huzur bulduk onunla..Gecemiz gündüzümüz aydınlandı..Gözümüz gönlümüz doydu..
Muhammed İkbal'in babası ona oğlum Kur'an oku demiş. Baba okuyorum. Oğlum Kur'an oku demiş, baba sen de biliyorsun günde iki cüz okuyorum..Oğlum Kur'an sana nazil olmuşçasına oku demek istiyorum demiş.
Bazı arkadaşlarımız Kur'anı böyle okudular zannederim bu sene..
Buraya gelesiye kadar çok şeylere cebren veda edip gelmiştik. Çocukluğumuza, gençliğimize, elveda demiştik..Annemize babamıza..Kimimiz malımıza kimimiz mülkümüze.. Elveda demiştik vatanımıza, yurdumuza..

Onun için vedalara buruğuz ey Ramazan!..Bayram gelse de buruğuz..Çünkü biz bayramları ve bayramlaşma sevincini unuttuk..Çünkü biz sevilmeyi unuttuk, biz sevinmeyi unuttuk..
Şimdi sen giderken ben kiminle sabahlayalım? Sahur yok artık! Kiminle ne ile hangi şeyin heyecanı ile akşamı bekleyeyim? İftar yok, akşamın heyecanı da yok artık..
Binlerce arkadaşımız, kızımız, bacımız işkenceler altında inim inim inliyor. Demir parmaklıklar ardında gençlerimizin ömürleri törpüleniyor.. Bebeklerimiz çürümekte..
Kiminle bayramlaşacak çocuklarımız?
Ne öpülecek elimiz kaldı, ne öpecek çocuğumuz!.
Ne çalınacak kapımız kaldı! Ne kapıda karşılayacak dedemiz!
Vicdanlar taş kesildi, diller sustu yer gök lâl,
Hocamız Muhammed İkbal "öbür tarafa çağırsalar ne getirdin İkbal deseler..Trablusgarp'ta şehid düşmüş askerin bir bardak kanını getirdim" demişti. Hocam da eğer ben çağrılırsam bana ne getirdin sorsalar, ben de günahlarına ağlayan tövbekarın bir bardak gözyaşını getirdim derim diyor. Şimdi olsa min gayri had belki de şu anda işkencelerde inim inim inleyenlerimizin bir kaset iniltilerini getirdik derlerdi..

Ya Rabbi! Dualarımızı kabul buyur..Kur'anı bizden hoşnut eyle. Bize şefaatçi yap. Dertlerimize şifa, problemlerimize çözüm yap!
Ramazan'ın bizi terk edip elveda ettiği şu günlerde bayramın ufkumuzda tüllenen şu şafağında, zorda darda ve sıkıntıda olanlarımızı kurtar.. Arkadaşlarımıza fetih ferec ver..Dünyada zulüm gören ve işkence altında ezilen tüm müslümanları kurtar. Arakan'da diri diri yakılanları kurtar. Hindistan'da ve Çin'deki Müslümanlara fetih ferec ve mahreçler ver.. Ya Rab kurtar.

[Bahattin Karataş] 25.5.2020 [Samanyolu Haber]

Darbe Kimi Sever? [Kadir Gürcan]

Darbe söylentileri, Dolar'ın dip vuruşu ile unutulur gibi oldu. İhtilal ve darbe söylentileri soğumaya bırakılsa da içten içe yanan eski ve dayanıklı bir ateştir. Safavi Hanedanı'nın efsanevi, sönmeyen ateşleri gibi bir şey. Bu yüzden, genelde bütün iktidarlar özelde ise despot ve baskıcı rejimler yeni bir sabaha, ürkütücü bir kabus ile uyanmaktansa, geceleri uykusuz geçirmeyi tercih ederler. Beklenmedik bir sürpriz her zaman mümkündür. Saray ve iktidarın şu an geçirdiği uykusuz geceler benzer bir halet-i ruhiyeye saplandıkları hissi veriyor.

Darbeler ve ihtilallerin bıraktığı kötü izler, düşünceleri tek yöne sevk etmiş.Tarihi eskilere dayanan ihtilal ve başkaldırıları kimse sevmiyor ama, darbelerin neleri sevdiği üzerinde hiç durulmamış. İhtilaller, despot, müstebit ve zorbaların tutkunudur. Bu neden hiç aklımıza gelmedi? Aslında, yaşadığımız bölgenin iklimi ve yaşlı toprağı zorba yetiştirmesi açısından oldukça münbit. Böyle bir zeminde darbe ve isyan beslemenin yeni bir motivasyona ihtiyacı. Bölgedeki başkaldırı edebiyatının, devletlerden de uzun ömürlü olması gayet normal.

Planlı ya da rastgele gündeme düşen darbe ve ihtilal söylentilerine karşı savunma cephesine lojistik destek veren Saray ve iktidarın belli ki neşesi yok. Demokratik işleyişin, sadece demokrasinin belirlediği metodlarla devam etmesi gerektiğine inancımızı burada tekrarlayalım. Kimin yaptığına bakmadan, gayr-ı demokratik hareketlere taraftar olamayız. Türkiye'deki gibi iflas etmiş rejimler de dahil, Ortadoğu'nun despotları seçim ile gitmeliler. Bu ısrarlı kanaatimizin, şartlara göre değişecek istisnalar ile bozulmayacağına inanıyoruz. Seçim ve demokrasi ile gerçekleşecek bir değişim haricindeki bütün talepler, devam eden kısır döngünün kötü bir örneği olurlar.

Gidişattan memnuniyetsizliğin demokratik yolları da var ve işe yarıyor. Geçtiğimiz yıl, Fransa'da Sarı Ceketliler olarak gündem alan protestolar hükümetin yanlış uygulamalarına karşı başarılı oldu. Gösteri alanında dolaşan gazetecinin, en yakınındaki Sarı Ceketli'den “Protestolar tehlikeli bir boyut almaya başladı. Tutuklanmaktan, yara almaktan ya da ölmekten endişe etmiyor musunuz?” şeklinde aldığı cevap ilginçti; “Haklarımızı korumanın ya da yeni taleplerimizi iletmetmenin elbette bir bedeli var. Burada eğlenmek ya da iyi vakit geçirmek için bulunmuyoruz!”

Mevcut iktidar ve Saray'ın darbe endişesini açığa vurması yeni değil. Belli ki bazı şeylerden endişeliler. Toplumun büyük bir kesimi açısından esrar perdesi hala kalkmayan 15 Temmuz Senaryosu'nun arka planındaki aktörler hala hayatta. Geçen hafta istifa eden ya da görevine son verilen rütbeli askerin, Saray gazetecilerini beklenenin ötesinde ürkütmesi çok garip. Bütün Kara Kutuların zaman aşımına uğrayıp itibarsızlaşacaklarını ya da ağızları mühürlü olarak ölüp gideceğini hesap ediyor olmalılar! Kötü bir yanılgı.

Senaryo bile olsa, darbe operasyonunda baş aktör olarak görev alan birilerinin zamansız istifası, bütün bir ekibi endişelendirebilir. “Darbeler kendi evlatlarını yer!” gerçeği, Saray kadar başkalarının da uykusunu kaçırıyor olmalı. Kullanılıp bir kenara atılmaya kimse tahammül edemez. Hele daha her şey diken üzerinde dururken. Geçenlerde göz attığım bir kitapta (Fracture Lands; How The Arap World Came Apart, Scott Anderson), Arap Baharın'da rüzgarı hesap edemeyen Mursi'nin en büyük yanılgısına yer vermiş. Şu an Mısır'ın modern Firavun'u Sisi, meğer Mursi'nin en güvendiği adam değil miymiş? Rahmetli Mursi, Bahar'ın ardından dondurucu bir kışın gelebileceğini hiç hesap etmemiş.

Saray çevresindeki ekibin hep bir ağızdan “Türkiye'de darbeler dönemi bitmiştir!” kanaatleri kendilerini de tatmin etmiyor. Öyle inanmak istiyorlar. Tümgeneral istifasının sıradan bir meydan okuma olmadığını anlayacak kadar akıllılar. Eskiden genelkurmay başkanlarının askeri konulardaki kanaatleri merak edilirdi. Darbelerin kudretli genelkurmay başkanları daha sonra Cumhurbaşkanlığı ile taltif ediliyordu. Şimdi, seviye düşmüş durumda. 15 Temmuz'dan sonraki gelişmelerde, dönemin bir numaralı ismi sıradan bir savunma bakanlığına tav oldu. Koskoca ordu komutanlığından, Saray postası ya da emir erliğine razı olmak, tam bir tenzil-i rütbe. Ayrıca, başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı makamı yakın bir vadede el değiştirecek gibi görünmüyor.

Türkiye'de iktidara yakınlığı ile bilinen kesimlerin en büyük korkuları yeni bir sosyal değişiklik. Suyun başını tutmuş olanların, durumlarından şikayet edecek halleri yok elbette. Türkiye'de dahil Ortadoğu, içinde bulunduğu kaostan kurtulmanın yollarını arıyor. Demokratik yolları askeri güç ve demir yumruk ile bastırmaya çalışan despot idareler, Milenyumun rüzgarına ne kadar dayanabilecekler göreceğiz.

Saray ve iktidarın, dünyayı saran bulaşıcı hastalık günlerinde, kendi dertlerine düşüp yeni bir darbe girişiminden tedirgin olmaları haklı bir kaygı. Asıl öldürücü darbenin, 15 Temmuz Senaryosu gibi ikindiden sonra değil, gecenin en karanlık saatlerinde gerçekleşebileceği gerçeğinden ürküyor olmalılar.

Spartacus rolü ile zihinlerde iz bırakan Kirk Douglas bir kaç ay önce öldü. Roma İmparatorluğunun devlet zulmüne karşı duruşun sembolü Spartacus, milattan önce yetmişli yıllarda yaşamış ama, filmi seyredenler, başkaldırının dayanılmaz şehvetine kendilerini kaptırmaktan kurtulamıyorlar. Milenyumun ilk çeyreğinde, modern despotlar bu şehveti körüklemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Alın size mantıki bir formül; zulüm, baskı ve toplumsal ayrıştırmanın milli spor olduğu her yerde, darbelerin kapınıza dayanmasına mani olamazsınız.

[Kadir Gürcan]  25.5.2020 [Samanyolu Haber]

Bahar Patlamaları [Abdullah Aymaz]

Nur Suresinin 35. Âyeti “Nur üstüne nur” diyerek hem elektriğe, hem İslamın nuruna ve âhir zaman Hizmetinin özellikler işaret ettiği gibi, bu surenin 40. Âyeti “Karanlık üstüne karanlıklar yani üst üste binmiş karanlıklar” buyruluyor. Öyle ki: “Öyle karanlıklar ki, onların içinde bulunan insan elini uzatsa, neredeyse elini bile göremiyor.”

Tarih boyunca bunlar yaşanmıştır. Nuh Aleyhisselam'ın isyankâr kavminin dönemi, Nemrutla karşılaşan Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın dönemi, Hz. Lut’un dönemi hep böyle “Ufukların kararıp her şeyin kaos içinde yaşandığı dönemler”  Cenab-ı Hak o zulmetlere karşı her bir peygamber, birer ışık patlaması olarak gönderilmiştir. Efendimiz Muhammed Aleyhisselam da Câhiliyet dönemi karanlıklarında daha farklı bir konum arz ederek bütün insanlığa gönderilmiş evrensel bir peygamberlik konumunda müthiş bir ışık ve bahar patlamasıyla arzı endam etmiştir…

“İslamiyet, garip olarak başladı ve yine garipliğe avdet edecektir.”  Hadis-i Şerifinin işaretiyle, kıyamete kadar Müslümanların başına gündüzler-geceler baharlar-kışlar gelecek. Çünkü zaman bir hatt-ı müstakim üzere gitmiyor. Yoksa hep kış, kış diye devam etmiyor. Bahar geliyor, ardından yaz, sonra son bahar daha sonra da kış geliyor. Böyle bir devr-i daim var…

Âl-i İmran Suresinde şöyle buyruluyor: “Şayet siz bir YARA aldı iseniz, karşınızdaki düşman topluluğu da benzer bir YARA aldı. İşte Biz (Azimüşşan) gerçek müminleri  meydana çıkarması, sizden şühedâ (şehitler, şâhitler) edinmesi, müminler tertemiz yapıp kafirleri imhâ etmesi için, zafer ve mağlubiyet günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zalimleri sevmez.” (3/140-141)

İslam tarihinde Emeviler, Abbasîler, Selçuklular, Osmanlılar derken günümüzde hep bu devr-i daim kendisini gösteriyor… Ama müjde hep gariplere… Tûbâ lil-ğuraba… Halinden, derdinden anlaşılmayan garipler… Her şeye rağmen hizmetlerine devam edenler…

Bu Hizmeti 1962-1963’lerde tanıdık. Üstad Hazretlerini görmedik. Her şeyi kitaplardan okuduk. Ama hep baskınlar, hapisler vardı. Ama Hizmet her şeye rağmen kendince tenvirlerine devam etti. Hizmetin içinde ışık ve bahar patlamaları, potansiyeli olduğu için, içten içe Sirran tenevveret  düsturu ise lâtif şekilde ilerleyerek büyümeye başladı. Türkiye’de de bir kıpırdama, bir gelişme oldu… 1950 Demokrat Parti iktidarından on sene sonra 1960 bir darbe belası ile karşılaştı. Bu bir duraklama idi. Hizmete de yansımış, Üstadın vefatıyla Hizmetin erkanları olan Zübeyir, Bayram ve Sungur Ağabeyler gibi aktifler dağıtılmış, faaliyetleri engellenmişti. Bir kış yaşanıyordu. Ama aktif sabırla pek çok şey aşıldı. 1970’e doğru ülkenin her vilayetinde faaliyetler canlanmaya başladı. Bilhassa Ankara ve İstanbul ve İzmir gibi üniversitelerin bulunduğu  vilayetlerde güzel gelişmeler oldu. Bu sefer 11 sene sonra 12 Mart 1971’de ayrı bir darbe gerçekleşti. Her tarafta baskınlar başladı. İzmir’de Sıkıyönetim Mahkemesi 54 kişilik bir dava açtı… Ankara ve diğer vilayetlerde de benzer davalar açıldı. Yani KIŞ  gelip çatmıştı. Allah’tan kış, dört mevsimden bir tanesiydi… Tekrar BAHAR  NEŞVESİ  kendisini göstermeye başladı. Aslında eğitim üzerine sistemli bir yoğunlaşma oldu. Ama 10’ar senelik periyotlar  devam ediyordu. 1980’e geldik. 12 Eylül’de bir darbe daha oldu. Bir yandan Türkiye’nin ilerlemesi engellenip haddi bildirilirken öbür taraftan Hizmet yok edilmek isteniyordu. M. Fethullah Gülen Hocaefendi o zaman Hizmetin merkezi olan İzmir’den ayrılmak zorunda kalıyordu. Ama bir prototip olarak ortaya konan Hizmet şekli bu sefer bütün ülkeye yayılmaya çalışılıyordu. Göğsü yumruklandıkça genişleyen Sâlih zat gibi Hizmet de geniş alanlara yayılıyordu. Bu bir BAHAR  PATLAMASIYDI. Hizmetin eğitim faaliyetleri o kadar mükemmel bir gelişme gösterdi ki, 1990’dan sonra Sovyetlerin dağılmasıyla Hizmet yetiştirdiği öğretmenleriyle Orta Asya’ya açılıyor. Saçılan tohumlarla rengarenk çiçekler açılmaya başladı. 1997’den  28 şubat müdahalesiyle yine bir KIŞ  SOĞUĞU  sert yüzünü gösterdi. Ülke için bir engel, bir darbe Hizmet  içinde çözülmesi zor problemler sarmalı görünümündeydi. Çünkü bu ŞUBAT SOĞUĞU Vurgunundan bir sene sonra M. Fethullah Gülen Hocaefendi ülkeyi terk etmeye mecbur edildi. Cebr-i lütfî ile Amerika’da Pensilvanya’da bir inzivaya çekilen ve aktif sabırla her şeye katlanmaya hazırlanan Hocaefendi için Cenab-ı Hak yeni lütuflarda bulundu. Pırlanta serileri İngilizceye çevrildi. Pek çok Amerikalıya tanıtıldı. Senatörlerden profesörlerden pek çok Türkiye’ye geziye getirilip Hizmet tanıtıldı. Artık kış, bahara yaza dönmeye başladı. Ama 17-25 Aralıktan itibaren KIŞ  tekrar soğuk yüzünü göstermeye başladı. 15 Temmuz ile çok sert  ayazlar ve dondurucu soğuklar, çığ düşer gibi Hizmetin üzerine gelmeye başladı. Ama karlar içinde açan kardelen çiçekleri de var. Bu sefer zulüm ve gadirlerden uzaklaşmak isteyen pek çok yetişmiş insanımız bir tohum gibi dünyanın mühim merkezlerine yönelmek zorunda kaldı. Koronavirüs ile de ayrı bir tecelli oldu. Aczini fakrını, kusurunu anlayan insanları kalbleri ve beyinleri nadas edilip kabule hazır hale getiriliyor. Kur’an akliliğinde ve makuliyetindeki elimizde bulunan mübarek eserler artık uğrayacak teşne gönül arıyorlar…

Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder, Erhamürrâhimîn olan Cenab-ı Haktan, pek çok hayırların ve güzel günlerin başlangıcı olmasını niyaz ederim.

[Abdullah Aymaz] 25.5.2020 [Samanyolu Haber]

İzmir’de camii provokasyonu! [Ali Emir Pakkan]

15 Temmuz haince bir plandı! Binlerce insana zulmettiler. Ama yetmedi.

Bana dokunmuyor deyip sessiz kalanlara geldi sıra!

Komplo ile oturup komplo ile kalkıyorlar. İşleyecekleri cinayetleri “Hizmet Hareketi”ne mal etmek istiyorlar! Bunları açıkça da yazıyorlar? Örneğin bir tetikçinin yazı başlığı şöyleydi; “F.TÖ suikast timleri kimleri öldürecek?”

Kimse sormuyor? Savcılar, bu korkunç haberlerle ilgili neden soruşturma açmadı?

Diğer yandan bir meczup, ölüm listesi yaptığını açıklıyor. Yine sessizlik.

İzmir’de bazı camilerden, “çav bella” marşı çalınıyor! Selda Bağcan’ın yuh yuh” şarkısı yükseliyor minarelerden! Failler nedense bulunamıyor! İktidar, muhalefeti hedef gösteriyor! Belli ki amaç camii cemaatini kışkırtmak. Toplumsal bir çatışmaya zemin hazırlamak.

CHP, kendi üzerine oyun kurulunca birden uyanıyor. Kemal Kılıçdaroğlu, “Amaç belli; Kardeşi Kardeşe kırdırmak. Bunun devamında da olağanüstü hal ilan edip kendince daha rahat ülkeyi yönetmek.” diyor. ( Mustafa Balbay, Cumhuriyet 24 Mayıs 2020)

Tam isabet..

Çorum, Maraş olayları camii provokasyonları ile başlamıştı. İki olayın da tanıkları ile görüşmüştüm.

Çorum camilerinde “Aleviler camii yaktı” yalan haberi yayılmıştı. Daha ilginci o zaman ki en yaygın iletişim aracı radyo bu işte kullanılmıştı, şöyle;

4 Temmuz Cuma günü sabah 7’den itibaren TRT radyosundan “camiye bomba atıldı” haberleri verilmeye başlanıyor. Ankara merkezden yapılıyor bu yayın. TRT muhabirleri böyle bir haber geçmemişler, haber tamamen yalan.

Benzin dökülüyor kibrit çakılacak! İkisini yapan da aynı el!

Karşıt gruplara MKE yapımı silahlar dağıtılıyor. Bazı evler işaretleniyor. Nefreti büyütmek için öldürülenlerin kulakları kesiliyor, gözleri çıkarılıyor.

12 Eylül 1980 darbesine böyle zemin hazırlandı. Kardeş kavgası deyip asker yönetime el koydu.

15 Temmuz, otoriter rejime giden yolda önemli bir adımdı. Ergenekon Erdoğan darbesine CHP de destek verdi. Ülke otoriter bir rejime teslim edildi.

Şimdi muhalif seslerin tümü susturulacak.

Provokasyonların arkası gelecek.

Bakalım “F.TÖ” masalı ile uyutulanlar, ateş kendilerine ulaşmadan uyanabilecek mi?

[Ali Emir Pakkan] 25.5.2020 [Samanyolu Haber]