17 bin kadının ve 700’den fazla bebeğin tutuklu olduğu Türkiye’de hukuksuzlukların hangi boyuta geldiğini, insan hakları ihlallerini, iktidarın baskı ve şiddeti nasıl rutine dönüştürdüğünü bizzat mağdurların dilinden aktarmaya devam ediyoruz.
Türkiye’de geride bıraktığı aile fertlerinin güvenliğinden endişe ettiği için isminin mahfuz kalmasını isteyen Hizmet Hareketi mensubu eğitimciyi mülakatta “Nurhayat öğretmen” olarak kodladık.
Nurhayat öğretmen, 8 Ağustos 2016’ta gözaltına alındı.
“GÖZALTINA ALINMASAM 3 GÜN SONRA YURT DIŞINA ÇIKACAKTIM”
22 ay hapishanede tutuklu kalan Nurhayat öğretmen, yaşadığı ve şahit olduğu hukuksuzluklarda 15 Temmuz’u bir “milat” olarak görüyor. Biyoloji öğretmeni olarak görev yaptığı Elazığ’da 8 Ağustos 2016’ta polisin sabah baskını ile gözaltına alındı.
BOLD’a konuşan Nurhayat öğretmen 15 Temmuz sonrasını şöyle anlatıyor: “Elazığ küçük bir yer olduğundan Hizmet Hareketi’ne ait tüm dershane ve okullarda görev yapan öğretmenler sebepsiz yere gözaltına alınmıştı. Bir sabah bize de geleceklerini tahmin ediyorduk. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki korku ve panik havası hâkimdi.”
Nurhayat öğretmen, “Eşim hukuksuzlukları gördüğü için yurt dışına çıkmıştı. Ben de çocuklarla birlikte pasaport işlemlerini halledip biran önce eşimin yanına gitmeye hazırlanıyordum. Gözaltına alındığım 8 Ağustos’tan 3 gün sonrasına bilet almıştım. Fakat nasip olmadı.” diyor.
“POLİS YANINDA ÇİLİNGİR İLE GELMİŞ”
Oturdukları evi taşımak için Elazığ’a babasıyla birlikte geldiklerini kaydeden Nurhayat, “O akşam evi taşımak için babamla birlikte Elazığ’a gittik. Sabah erkenden saat 06:00 gibi kapının önünde birileri vardı. Nakliyeciler mi? diye düşündüm. Oysa kapıdakiler polisti. Yanlarında çilingir ile gelmişler. Beni o an gözaltına aldılar. Üzerime aldığım bir pardösü ile karakola götürüldüm.
Babamda kalp rahatsızlığı vardı. Polis otosunda götürülürken aklım onda kalmıştı. Çünkü beni gözaltına almaları onu çok üzmüştü. Aklımı kemiren soruların cevabını bir hafta sonra mahkemeye çıktığım gün aldım. O zamana kadar beni kimseyle görüştürmediler.” şeklinde konuşuyor.
Nurhayat öğretmen 7 gün nezarethanede kaldı.
“NEZARETHANEDEKİ 7 GÜN 22 AYA BEDELDİ”
“Nezarethanede geçmek bilmeyen o 7 gün 22 aylık hapishaneye bedeldi.” diyen Nurhayat öğretmen, “Zaman durmuş dakikalar sanki saatler gibi geçiyordu. Ağustos ayı olduğu için hava sıcak ve bunaltıcıydı. Küçük bir pencereden gökyüzünü görebiliyordum. Onlarca cevapsız soruların içerisinde ‘acaba çocuklarıma kavuşacak mıyım?’ sorusuna cevap verememek insanı kahrediyordu.” ifadelerini kullanıyor.
Emniyet’te sorguların genellikle gece yapıldığına aktaran Nurhayat öğretmen, “Uykunuzun içerisinde sizi bir anda uyandırıp hemen sorguya götürüyorlardı. Sersem bir halde garip sorulara muhatap oluyorduk. 15 Temmuz günü çıkan olaylara ölen 250 kişinin hesabını bizden soruyorlardı. O insanları biz öldürmüşüz gibi sert suçlamalarda bulunuyorlardı. Herhangi bir fiziki şiddet olmadı, fakat konuşma tarzı, ses tonları, seçtikleri kelimeler hiç insani değildi.” diyor.
ÇOCUKLARINA KAVUŞMAYI BEKLERKEN HAPİSHANEYE GÖNDERİLDİ
Gözaltından sonra mahkemeye çıkartılacağı gün çocuklarına kavuşacağını umut eden Nurhayat öğretmen, hâkimin “Hepsinin tutukluluğuna.” diye karar vermesiyle yaşadığı hayal kırıklığını uzun süre üzerinden atamadığını vurguluyor.
Mahkemede ve sonrasında cezaevinde yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:
“Mahkemede serbest kalacağıma çok inanıyordum. Çıktığımda çocuklara alacağım hediyeleri bile belirlemiştim. Hâkim herkesin tutuklanmasına karar verdi. Bu karar çok ağır gelmişti. O kasvetli hali üzerimden atmak için ‘İnna Lillâhi ve İnna İleyhi Raciûn’ ayet-i kerimesini devamlı okudum.”
Cezaevinde “havalandırma” denilen birkaç metrekarelik alanın üstünde bile dikenli teller var.
“6 KİŞİLİK KOĞUŞTA 25 YETİŞKİN 5 ÇOCUK KALIYORDUK”
Adliye binasından hapishaneye götürülmelerini ve cezaevindeki ilk anları şöyle anlatıyor: “Jandarma aracı geldi ve bizi cezaevine götürdü. Cezaevine vardığımızda daha önce hiç maruz kalmadığımız bir arama yöntemiyle karşılaştık. Bir takım soruların ardından kalacağımız koğuşa götürüldük. İlk girdiğim cezaevi E tipi ve kaldığım koğuş 6 kişilikti. Burada önce 10 kişi idik daha sonra sayı 25 yetişkin ve 5 çocukla 30 kişi oldu. Genellikle bir yatağı iki kişi paylaşıyorduk.”
Haftada sadece iki saat sıcak verildiğini aktarırken, “Cezaevinde banyosu ayrı problem, tuvaleti ayrı problemdi. Kişi başı 9 dakika banyo yapma süresi düşüyordu. Tuvaleti için sıra bekliyorduk. Çünkü tuvalette, gün boyunca hatta gecede dâhil olmak üzere sürekli birileri vardı. 25 kişi ve 5 çocuk olunca sürekli dolu oluyordu hiç boş kalmıyordu.” diyor.
TUVALETİN ÖNÜNE KADAR YERLERDE YATAK VARDI
Tuvaletin kapısına, mutfak lavabosunun dibine kadar her tarafta yatak olduğunu belirten Nurhayat öğretmen, “Gündüz problem değil, fakat gece namaz kılmak için orada yatan arkadaşı kaldırıp ancak öyle namaz kılabiliyorduk. Sahura kalktığımızda yine o yataklar toplanıp bir yere konuluyor öyle sahur yapabiliyorduk. Bir metrekarelik bir alan bile boş değildi.”
Meşekkatli ortama rağmen birbirlerine destek olduklarını ve koğuş düzenini ibadet eksenli tanzim ettiklerini kaydediyor.
“60 YAŞINDAKİ ABLAYI, HACCA GİDECEĞİ GÜN ALMIŞLAR”
Kadın tutuklular arasında genç yaşlı her yaş grubundan her meslekten insan olduğuna işaret eden Nurhayat öğretmen, 60 yaşlarında eşi vefat etmiş bir kadının yaşadıklarını şöyle özetliyor: “2016 yılında hacca müracaat ediyor. O sene kurada hac çıkıyor. Hacca gitmek amacıyla hazırlanıyor. Bir akrabasının ihbarıyla valizini hazırladığı akşam yola çıkacakken, polisler eve gelip gözaltına alıyor. Abla hakkında her hangi bir dosya olmadığı için 3o gün boyunca gözaltında nezarethanede IŞİD üyeleriyle kalıyor. Daha sonra tutuklanıp cezaevine getiriliyor.”
“DİĞER MAHKÛMLAR BİZLERDEN DAHA AYRICALIKLIYDI”
Cezaevinde iki haftada bir telefonla görüşme hakkı verildiğini aktaran Nurhayat öğretmen, “Normalde telefon görüşü, açık görüş, kapalı görüş, mektup bütün bunlar bize kısıtlanmıştı. Diğer mahkûmların sahip olduğu imkânlara sahip değildik. İlk dönem mektup yasağı vardı. Açık görüşler her ay olması gerekirken bize iki ayda bir bu imkânı veriyorlardı. Sanırım her cezaevi kendi inisiyatifi ile bunu ayarlıyordu. Kapalı görüş iki haftada bir oluyordu.” ifadelerini kullanıyor.
“KIZLARIM CEZAEVİNDE MARUZ KALDIKLARI ONUR KIRICI ARAMALARDAN ÇOK RAHATSIZ OLDU”
O zamanlar 6, 8 ve 11 yaşlarında olan üç çocuğunu Kurban Bayramı’nda açık görüşte görebildiğini belirten Nurhayat öğretmen, “Büyük kızım benim bütün yükümü üstlenmiş sanki kardeşlerine annelik yapıyordu. Kaldığımız cezaevinde ziyarete gelenlere yönelik yapılan aramalarda çocuk yetişkin demeden herkese aynı muamele uygulanıyordu.”
Nurhayat öğretmen ve kızı.
Açık görüşe gelen ziyaretçilere yapılan arama işkencesinin bebeklere kadar uygulandığını kaydediyor.
Nurhayat öğretmen şöyle devam ediyor: “Bebeklerin bezlerine kadar en ince ayrıntısına kadar arama yapılıyordu. Büyük kızım ergenliğe yeni adım attığı dönemleriydi. O gün maruz kaldığı aramadan onurunun kırıldığını ve çok rahatsız olduğunu anlattı. Diğer kızımın kulağındaki küpelerden birini çıkartırken kulağını yırtmışlar, perişan bir haldelerdi karşılaştığımızda.
Çok konuşamadık zaten genelde gözyaşları hâkimdi. Ondan sonra ben çocukları istemedim, bir şekilde bahane buldum, ben iyiyim dedim ikna etmeye çalıştım. Cezaevi ortamından ve maruz kaldıkları aramalardan kötü etkilenmişlerdi. Çocuklar, ‘anne sen böyle bir yerde mi kalıyorsun?’ deyip durdular. Bir daha aynı muamelelere maruz kalmamaları için gelmelerini istemedim.”
Nurhayat öğretmen, kaldığı cezaevi değişince çocukları tekrar görüş gününe çağırdığını belirtiyor.
“Açık görüş öncesinde psikolojik bir ön hazırlık yapıyorsunuz. Güçlü görünmeniz gerekiyordu. Boğazınızda düğümlense de bazı şeyler, her şeye rağmen ben burada çok iyiyim, ‘her şey çok güzel’ diyordum.
Bir yıl sonra çocuklarımla tekrar açık görüşte bir araya geldik.” diyen Nurhayat öğretmen, açık görüşün çocuklar için de çok zor olduğunu söylüyor.
Görüş bittiğinde yaşananları anlatırken gözleri doluyor: “Anne ve çocuklar buluşuyor, fakat ayrılma sahnesi çok anlatılabilecek bir şey değil. Gardiyanlar arkasını dönüp gözyaşlarını siliyordu. Manzara gerçekten kolay değildi.”
AÇIK GÖRÜŞ DEĞİL SANKİ BAYRAM VAR
Açık görüş öncesi koğuşta tatlı bir telaşla gelecek misafirlere bir şeyler ikram etmek için hazırlık yapıldığını anlatan Nurhayat öğretmen, “Çerez, bisküvi ve puding birleştirip pasta yapma, içecekleri hazırlıyorduk. Ayrıca el işlerinden yaptığımız hediyeleri, gardiyanlara göstermeden nasıl verebiliriz onun hesabını yapıyorduk. Çünkü açıktan hediye vermemize müsaade edilmiyordu.” diyor.
“ACABA BENİM AİLEM GELECEK Mİ? HERKESTE BİR HEYECAN BİR HEYECAN”
O anı yeniden yaşıyormuşçasına heyecanla şöyle devam ediyor: “Sabah 8 gibi heyecanın zirvesinde oluyorduk. Ardından mazgal açılıyor ve ziyaretçisi gelenlerin isimleri okunuyordu. Herkeste ayrı bir heyecan vardı. Acaba benim ailem gelecek mi? Bir aksilik oldu mu? Gelmeyebilir mi? gibi düşünceler içerisinde bekliyorsun. Sonra buluşma anı, gözyaşları, heyecan her şey birbirine giriyordu.”
Açık görüşe kadar bitmek bilmeyen dakikalar görüş vaktinde su gibi akıp gider. Nurhayat öğretmen veda anını anlatırken duygulanıyor: “Konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Ayrılma anını özellikle küçük çocuklara anlatamıyorsun, annesiyle olmak istiyor, sarılmak istiyor, ama ağlaya ağlaya babası ya da yanında ki yakını onu zorla çekiyor.”
“Açık görüş sonrası tam bir yıkım oluyor. Herkeste derin bir sessizlik hâkim oluyor. Koğuşa dönünce yaklaşık beş altı saat kimse kimseyle konuşmuyor.” diyen Nurhayat öğretmen, “Herkes kendi iç dünyasında, yorganı kafasına çekip uyuyan ya da uyuma numarası yaparak sessizce ağlayan, 45 dakikada yaşadığı şeyi beş altı saat kafasında tekrar tekrar yaşayanlar, derken böyle birkaç gün devam ediyor.” diyor.
Nurhayat öğretmen Almanya’da hayata yeniden başladı.
NURHAYAT ÖĞRETMEN 22 AY SONRA TAHLİYE OLDU
Cezaevinde 22 ay tutuklu kaldığı zaman zarfında 70 arkadaşla birlikte olduğunu, bunlardan 65’inin tahliyesinde onları yolcu ettiğini anlatan Nurhayat öğretmen, “22 ay benim için çok uzun bir süreydi. Her duruşmada bugün tahliye olacağım derken tekrar cezaevine dönüyordum.” şeklinde konuşuyor.
“Bu sebeple tahliye olduğum günü hiç unutmuyorum. Daha dün gibi hatırlıyorum.” dedikten sonra hürriyetine kavuşacağı saatleri şöyle anlatıyor: “Ramazan ayının altıncı günüydü. İkindi namazını kıldıktan sonra ranzada oturuyordum. Koğuşun mazgalı açıldı ve gardiyan ismimi okuyarak ‘tahliye’ diye seslendi. O an dilim damağım kurudu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Doğrumu duydum? Emin değilim, çünkü 4 mahkeme geçmiş tahliye olmamıştım. Meğer aylık tutukluluk değerlendirmesinde hakkımda tahliye kararı verilmiş.”
“TAHLİYE ÇIKMADIĞINDA BENDEN ÇOK ÜZÜLECEK KADAR YÜCE GÖNÜLLÜ ARKADAŞLARIM VARDI”
Herkes şaşırdığını, sevinç çığlıkları attığını ifade eden Nurhayat öğretmen, “Oradaki en eski kişi benim. Herkes bekliyor, her mahkemeden tahliye çıkmadığı zaman benden çok arkadaşlara üzülüyordum. O anda herkesin çok mutlu olduğunu hissettim, tasvir edemem o anı. Beş on dakikada hemen hazırlanıyorum zaten, siyah poşetler var, tahliye çantamız onlar bizim. Hemen üç beş tane eşyamı alıp, beş dakika sonra kapının önüne çıktım. Beş dakika önce koğuşta, beş dakika sonra kapının öbür tarafındaydım.” diye konuşuyor.
ŞİMDİ ALMANYA’DA YENİ BİR HAYAT KURDU
Yaşadığı tüm zorluklarından ardından Nurhayat öğretmen çocuklarına kavuştu.
Bir süre Türkiye’de kaldıktan sonra 3 kızını da yanına aldı, Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçti. “Çünkü artık alternatifimiz kalmamıştı.” diyor.
Eşi ve çocuklarıyla birlikte Almanya’ya iltica eden Nurhayat öğretmen hakkında mahkeme, karar duruşmasında 7 yıl 6 ay hapis cezası verdi.
Artık hürriyetine kavuşmuş olsa da elinden alınanların hüznü, geride bıraktığı ailesi, talebeleri ve arkadaşlarının elemi içini kor ateş gibi yaksa da eşi ve çocukları ile yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.
Tek temennisi var. O da ağır bir bedel ödeyerek kavuşabildiği hürriyete Türkiye’de tutuklu on binlerce masumun da biran önce kavuşması.
[Mustafa Kuzey] 23.2.2019 [MedyaBold.com]
Guaido: Hükümetten üst düzey yetkililer Türkiye’ye kaçtı
Venezuela’da kendini geçici devlet başkanı ilan eden Juan Guaido, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro yönetiminde yer alan bazı üst düzey yetkililerin Türkiye’ye kaçtığını iddia etti.
Guaido, kişisel Twitter heabından yaptığı açıkalamada, “Askerler henüz, herkesi kınayan üst düzey yetkililerin zaten Türkiye’ye kaçtığını bilmiyor” ifadesini kullandı.
Ülkeye ilk insani yardımların Brezilya sınırından girdiğini de söyleyen Guaido, “İnsani yardımların ilki Brezilya sınırından Venezuela’ya girdi. Bu Venezuela için büyük bir başarıdır” açıklamasında bulundu.
Guaido, “Chavezci” halka kendisini destekleme çağrısında bulunduğu görüntüde ise “Bu mücadele bütün Venezuelalılar için. Venezuela’nın bugün size ihtiyacı var, bugün bizim birlik olmamıza ihtiyacı var. Sizleri, halkımızı korumaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 23.2.2019
Guaido, kişisel Twitter heabından yaptığı açıkalamada, “Askerler henüz, herkesi kınayan üst düzey yetkililerin zaten Türkiye’ye kaçtığını bilmiyor” ifadesini kullandı.
Ülkeye ilk insani yardımların Brezilya sınırından girdiğini de söyleyen Guaido, “İnsani yardımların ilki Brezilya sınırından Venezuela’ya girdi. Bu Venezuela için büyük bir başarıdır” açıklamasında bulundu.
Vamos con toneladas de ayuda, mientras la usurpación hoy sólo tiene asesinatos en Bolívar, soldados que los desconocen y altos funcionarios que los condenan o ya se fueron a Turquía.— Juan Guaidó (@jguaido) 23 Şubat 2019
Desde Santa Elena hasta Ureña, el Pueblo exige el paso de la ayuda.
¡Vamos a lograrlo! Sí o sí.
Guaido, “Chavezci” halka kendisini destekleme çağrısında bulunduğu görüntüde ise “Bu mücadele bütün Venezuelalılar için. Venezuela’nın bugün size ihtiyacı var, bugün bizim birlik olmamıza ihtiyacı var. Sizleri, halkımızı korumaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 23.2.2019
“Bu tutuklama kararlarını veren hakimler suç işledi” [Ahmet Dönmez]
Yargıtay Üyesi Serdar Coşkun’un, Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı sıfatıyla yazdığı 15 Temmuz tutanağı ve sonrasındaki gözaltı emirleri, tartışılmaya devam ediyor. KHK ile ihraç edilmiş bir savcı, yazdığım haberler üzerine bana bir yazı gönderdi. İsminin gizli kalmasını talep eden bu savcı, hakim ve savcıların tutuklanabilmesi için ağır cezalık bir suç hali olması ve bunun da somut delillerle ispatlanması gerektiğini hatırlatıyor. Yasadaki açık hükme rağmen tutuklama kararı veren bütün hakimlerin suç işlediğini vurgulayan eski Savcı, “Buna göre hakim-savcılar hakkındaki sorgu işlemleri, gözaltı, arama ve tutuklama kararları tamamen hukuksuzdur. 2802 sayılı yasanın 88/1. maddesi ihlal edilmiştir ve bu kararları alan ve uygulayan kimseler açıkça suç işlemişlerdir. Tutuklu kişi sayısınca hürriyeti tahdit suçu işlenmiş, işlenmeye devam edilmekte ve tahliyeleri sağlanıncaya kadar da devam edecektir.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Yazının tamamı şöyle:
“2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 88/1 maddesine göre; Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez. Ağır cezalık suçüstü hallerinde ise aynı yasanın 94/1 maddesine göre savcılar genel hükümlere göre soruşturma yapar.
Suçüstü halinin tanımı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2/1-j maddesinde yapılmıştır. Buna göre suçüstü:
1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade etmektedir.
Yani özetle, ‘kişiye suçu işlerken rastlanması’ olarak tanımlanabilir.
Terör örgütü üyeliği suçu, mütemadi (devam eden) suç niteliğindedir. Temadi sona erdiğinde veya kesildiğinde suç işlenmiş sayılır ve suç tarihi de temadinin kesildiği tarihtir. Terör örgütü üyeliği suçunda temadi, şüphelinin yakalanması ile kesilir. Şüphelinin yakalanıp göz altına alınabilmesi için de yine Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 91. maddesine göre kişinin suç işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığı gerekir.
15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile adli ve idari yargıdan 2 bin 745 hakim-savcı hakkında gözaltı kararları çıkarıldı.(1) Adalet Bakanlığının 10 Haziran’da açıkladığı verilere göre 15 Temmuz’dan sonra 2 AYM üyesi, 3 HSYK üyesi, 104 Yargıtay üyesi, 41 Danıştay üyesi ve adli ve idari yargıdan 2 bin 431 hakim ve savcı tutuklandı. 25 Yargıtay üyesi, 6 Danıştay üyesi ve 211 hakim-savcı hakkında yakalama kararı bulunuyor.(2) 15 Temmuz’dan sonra çeşitli tarihlerde verilen ihraç kararlarıyla da bugüne kadar 4 bin 238 yargı mensubu meslekten çıkarıldı.
HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 15 Temmuz’un hemen akabinde 2 bin 745 yargı mensubu hakkında verilen gözaltı ve açığa alma kararları ile ilgili olarak 22 Eylül 2016 tarihinde yaptığı açıklamada, bu kararlara konu yargı mensuplarına ilişkin listelerin bir gecede hazırlanmadığını, üç yıldır üzerinde çalıştıklarını söyledi.(3) Listede 2 ay önce vefat etmiş olan bir savcı ile emekli olmuş isimlerin de yer alması, listenin çok önceden hazırlandığını gösteriyordu.
Listelerin nasıl hazırlandığını ve bu hakim-savcılar hakkındaki delil durumunu HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 22 Kasım 2016 tarihli açıklamalarında şöyle dile getirmişti: “Bizim genel ispat aracımız tanık anlatımlıydı. Tanıklarımızın tamamı da hakim ve savcılardı. İllerdeki başsavcılar, ceza mahkemesi başkanlarının tanıklıklarından oluşan bir örgüt listesi.”(4) Bu sözlerin tek açıklaması bulunmaktadır, o da şudur ki, bu listeler bazı hakim-savcıların, başsavcı ve mahkeme başkanlarının verdikleri isimlerden oluşmuştu. Yani tamamen bir fişleme listesiydi. Nitekim HSYK 2. Daire üyesi (16 Nisan referandumundan sonra Danıştay’a üye atanan) Muharrem Özkaya tarafından Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Adalet Bakanı’na ve eski Müsteşar Birol Erdem’in soruşturmasını yürüten yargıçlara yazıldığı söylenen bir mektupta, “Birol Erdem Yargıtay, Danıştay ve Yüksek Mahkemelerdeki FETÖ’cü listesini hazırladı. İdari yargıda tasfiyesi yapılan 456 FETÖ’cü ismin tespit çalışmasını yine Birol Erdem yapmıştır,”(5) denilerek bu fişlemelerin itiraf edildiği görülmektedir. Yine hakim-savcılara sorgularında sorulan sorulardan ve iddianamelerde ileri sürülen iddialardan anlaşıldı ki, hakim-savcılar HSYK seçimlerinde kullandıkları oya göre, iktidarın desteklediği Yargıda Birlik Platformu’na oy verip vermediklerine göre fişlenmişlerdir. YBP muhalifleri ve bağımsız adaylara oy verenlerin isimleri, iddia konusu “FETÖ/PDY” üyesi olarak listelenmiştir.
Hakim-savcılar, bu fişleme listeleri ile ihraç edildikten ve tutuklandıktan sonra haklarında delil toplanmaya ya da üretilmeye başlandı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan hakim ve savcıların, itirafçı olmaları için hücreye konulup tecrit edildikleri, HSYK Başkanvekili tarafından “Biz de disiplin açısından itirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz. Yeter ki bize örgütü deşifre konusunda çok yararlı bilgiler versinler.”(6) denilerek itirafçı olmaları yönünde iradelerinin fesada uğratıldığı, kandırıldıkları, (ki HSYK Başkanvekili ‘Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum’(7) diyerek bunu itiraf etmektedir), MİT tarafından hukuka aykırı yöntemlerle Bylock listelerinin oluşturulduğu, tamamen istihbari nitelikte olan ve yasal delil niteliği olmayan Bylock listeleri ile yeni ihraçlar ve tutuklama kararları verildiği görüldü. Başka bir anlatımla; 15 Temmuz itibariyle eldeki delil, fişleme listelerinden ibaretti. 15 Temmuz’dan sonra buna itiraf adı altında alınan, özgür iradeye dayanmayan bir kısım ifadeler ve MİT’in istihbari nitelikteki Bylock listeleri eklendi.
“MEVZUATA TAKILIYORUZ, SÜREÇ ÇOK UZUYOR”
Şüphesiz ellerinde delil olsa 15 Temmuz’dan önce adım atmak için bir an bile tereddüt etmeyeceklerdi. Ancak delil/gerekçe bulamadıkları için ihraç ve gözaltı kararları vermek büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. 15 Temmuz öncesinde mevzuat ve yasal prosedür ellerini kollarını bağlıyordu. Nitekim HSYK 3. Daire üyesi Turgay Ateş de darbe girişiminden bir ay önce, 14 Haziran 2016 tarihli bir konuşmasında bundan yakınıyordu. Ateş bu konuşmasında, “Yargının içindeki malum yapı temizlenmeden, yargı düştüğü yerden kalkamayacak. Bu amacı gerçekleştirebilmek için HSYK’nın elinde çeşitli usuller var, mevzuat çerçevesinde ancak netice bulabiliyor, bu süreç çok uzuyor.” demiştir. Ateş ayrıca, Devlet Denetleme Kurulunun HSYK’dan istediği ‘mücadele anlamında ne tür şeyler yapabiliriz’ şeklindeki sorusuna,‘Bir mevzuata ihtiyaç olduğunu, bu mevzuat çerçevesinde bu yapı ile mücadele noktasında ciddi bir faaliyete girilebileceğini söylediğini’ belirtmiştir.(8)
Derken 15 Temmuz’daki menfur darbe girişimi yaşandı. 21 Temmuz’da ülke genelinde Olağanüstü Hâl ilan edildi ve Bakanlar Kurulu’na Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verildi. İktidarın “Allah’ın lütfu” benzetmesi yaptığı 15 Temmuz darbe girişimi nasıl olduysa iddia konusu paralel yapı ile mücadele eden herkesin imdadına bir anda yetişiverdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 Eylül 2016 tarihinde New York’ta yaptığı konuşmasında Gülen Hareketi’ne bağlı kurumları ancak OHAL ve KHK ile kapatabildiklerini ve devlete teslim ettiklerini söyledi.(9) Yine HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 23 Eylül 2016 tarihli bir beyanatında, “Bu KHK daha önce yoktu ki hepsini birden ihraç edelim. İhraç kararlarımız KHK’ye dayandı. KHK çıkmasaydı, elimizdeki disiplin soruşturmasına devam edecektik. Ankara Başsavcılığı da bunlarla ilgili iddianame hazırlayacaktı ve biz savunmalarını aldıktan sonra yine ihraç kararları verebilecektik” demiştir.(10)
Böylece ihraç ve gözaltı kararları için önlerine çıkan mevzuat engeli, 15 Temmuz ve OHAL sayesinde aşılmış oldu. HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın açıklamalarına göre, yargı mensupları hakkında terör örgütü üyeliğinden işlem yapıldığı, darbe suçlamasında bulunulmadığı ortaya çıktı. Son günlerde yazılmaya başlanan iddianamelerde de bu yönde, yani sadece terör örgütü üyeliğinden dava açıldığı görülmektedir.
Mehmet Yılmaz, “Ankara Başsavcılığı, elindeki ceza soruşturmasında delil ele geçtiği için hakim-savcılarla ilgili gözaltı kararı verdi” demektedir. 15 Temmuz’da bir kısım asker şahısların işledikleri darbe fiilinin, darbe ile ilgisi olmayanlar bakımından delil sayılması mümkün müdür? Yargı mensupları hakkında 15 Temmuz’la ilgili hiçbir suçlama yapılmadığına göre, burada suçların şahsiliği ilkesi de ihlal edilmektedir.
“HAKİM VE SAVCILAR İÇİN 14 TEMMUZ’DA BULUNMAYAN SUÇÜSTÜ HALİ 15 TEMMUZ’DA NASIL OLUŞTU?”
14 Temmuz’da bulunmayan suçüstü halinin 15 Temmuz’da nasıl oluştuğunu hiçbir hukukçu izah edemez. 3 yıldır listelenen yargı mensupları hakkındaki 14 Temmuz’daki delil durumu neyse, 15 Temmuz’da da odur, yeni delil elde edilmemiştir. 15 Temmuz’un failleri konusunda ortada hiçbir yargı kararı yokken, darbeci askerler dahi henüz yakalanıp sorgulanmamışken,bu olayı darbeyle ilgisi olmayan hakim-savcılar için delil saymak ve bu suretle suçüstü halinin oluştuğunu kabul etmek hukuken mümkün değildir.
Suçüstü halinin mevcudiyeti ve suçun oluşma tarihi, yasal kriterler çerçevesinde belirlenmek zorundadır. Suçüstü hali soruşturmacıların ne zaman yapacakları bilinmeyen talep tarihine göre belirlenemez. Soruşturmacıların kendi istedikleri tarihte yapmış oldukları veya yapmayı erteledikleri işlemler, temadinin kesilme anını ve suç tarihini belirlemede ölçüt olarak kabul edilemez. Alınacak karar ve yapılacak işlemler bakımından konjonktürel ortama veya oluşturulacak algı iklimine göre hareket ediliyor olması yasal değildir ve görevin kötüye kullanılması niteliğindedir.
“TUTUKLU KİŞİ SAYISINCA SUÇ İŞLİYORLAR”
Buna göre hakim-savcılar hakkındaki sorgu işlemleri, gözaltı, arama ve tutuklama kararları tamamen hukuksuzdur. 2802 sayılı yasanın 88/1. maddesi ihlal edilmiştir ve bu kararları alan ve uygulayan kimseler açıkça suç işlemişlerdir. Tutuklu kişi sayısınca hürriyeti tahdit suçu işlenmiş, işlenmeye devam edilmekte ve tahliyeleri sağlanıncaya kadar da devam edecektir.
Öte yandan gözlerden kaçan bir husus da yüksek mahkeme üyeleri ile 2 bin 745 hakim-savcı hakkındaki 16 Temmuz’daki göz altı kararlarının nerede, hangi koşullarda alındığı hususudur. Darbe gecesi Ankara Hakimevi’nde Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek’in başkanlığında bir kriz merkezi oluşturulduğu, HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz ile darbe soruşturmasını yürüten ve yargı mensupları ile ilgili göz altı kararları veren Ankara C.Başsavcısı Harun Kodalak ve Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen’in de kriz masasında görev aldıkları basına yansımıştı.(11)Darbe girişiminin tüm şiddetiyle yaşandığı ve dışarıya çıkmanın güvenli olmadığı bir ortamda, nasıl ve ne şekilde bir araya geldilerse artık, Ankara Hakimevi’nde bir araya gelen bu ekibin darbeye katılan askerlerin göz altına alınması ve darbe girişiminin bastırılması konusunda kararlar almaları doğaldır. Ancak önceden hazırlanmış hakim-savcı listelerini yanlarında götürüp, darbe ve darbe girişiminin bastırılması konusu ile hiç ilgisi olmadığı halde, yangından mal kaçırırcasına alelacele bu hakim-savcılar hakkında gözaltı kararlarının çıkarılması ve bunun devamı olarak aynı gün HSYK tarafından açığa alma kararlarının alınması size de tuhaf gelmiyor mu? Acaba birileri kendilerine darbe girişimini önceden haber mi vermişlerdi? Biraz önce, ‘Ellerinde delil olsa 15 Temmuz’dan önce adım atmak için bir an bile tereddüt etmeyeceklerdi’ demiştim ya, darbeyi önceden bilenlerle ilgili haberleri görünce, kim bilir belki de ‘Allah’ın lütfunun’ bir gün gelip kendilerini bulacağından eminlerdi diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Darbe girişiminden önceden haberdar olup olmadıkları, nasıl haberleştikleri ve kaçta bir araya geldikleri sadece bir tek HTS kaydı ile cevabını bulacak sorular arasında, tabi cesaretleri varsa.
Bu tuhaflıklar, bize ünlü Alman dergisi Focus’ta 24 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan, “Darbe çatışmasının başlamasından yarım saat sonra İngiliz istihbarat kurumu GCHQ, Türk Hükümetinin telefon, e-mail ve yazılı yazışmalarını yakaladı. Bu yazışmaların içeriğinde şu bilgiler geçiyor: ‘Yarın temizlik (tasfiye) operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Gülen ilan edilsin!”(12) şeklindeki haberi hatırlatıyor. Ayrıca ilgililerce bugüne kadar yalanlanmayan haber içeriğinin doğru olduğunu gösteriyor aslında. Ne dersiniz, sizce de öyle değil mi?
DİPNOTLAR:
1- http://www.hurriyet.com.tr/2-bin-745-hakim-ve-savci-icin-gozalti-karari-cikti-40149496
http://t24.com.tr/haber/bazi-hsyk-yargitay-ve-danistay-uyeleri-hakkinda-yakalama-karari-cikarildi,350225
2- http://www.hukukmedeniyeti.org/haber/16032/adalet-bakanligi-feto-sorusturmasi-verilerini/acik/#.WT0rjXfwusw.facebook
3- https://t24.com.tr/haber/hsyk-2-daire-baskani-elimizdeki-feto-listesi-bir-gecede-yapilmadi-3-yildir-calisiyorduk,360895
4- https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/11/22/itirafcilar-icin-ozel-ekip-kurduk
6- https://www.haberturk.com/gundem/haber/1313309-hsyk-baskanvekili-mehmet-yilmaz-fetoyu-itiraf-etsinler-ihrac-etmeyecegiz
7- http://m.haberturk.com/yazarlar/sevilay-yaziyor/1341844-hsyk-baskanvekili-niyetim-itirafciligi-tesvik-etmekti
8- https://www.cnnturk.com/turkiye/hakim-ve-savcilar-iftarda-bulustu-devletin-yanindayiz
9- http://www.sanalbasin.com/son-dakika-cumhurbaskani-erdogandan-onemli-aciklamalar-guncel-haberler-15533590
10- https://t.co/J4RVYYMLa3
11- http://www.aksam.com.tr/yazarlar/o-gece-neler-oldu/haber-540829
12- http://www.todaysanadolu.com/turkiye/sok-focus-dergisi-ingiliz-istihbarati-turk-hukumetinin-darbenin-ilk-yarim-saatindeki-maillerini-ele-gecirdi-yarin-temizlik-baslatilsin-darbe-gulene-yikilsin
[Ahmet Dönmez] 23.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Yazının tamamı şöyle:
“2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 88/1 maddesine göre; Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez. Ağır cezalık suçüstü hallerinde ise aynı yasanın 94/1 maddesine göre savcılar genel hükümlere göre soruşturma yapar.
Suçüstü halinin tanımı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2/1-j maddesinde yapılmıştır. Buna göre suçüstü:
1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade etmektedir.
Yani özetle, ‘kişiye suçu işlerken rastlanması’ olarak tanımlanabilir.
Terör örgütü üyeliği suçu, mütemadi (devam eden) suç niteliğindedir. Temadi sona erdiğinde veya kesildiğinde suç işlenmiş sayılır ve suç tarihi de temadinin kesildiği tarihtir. Terör örgütü üyeliği suçunda temadi, şüphelinin yakalanması ile kesilir. Şüphelinin yakalanıp göz altına alınabilmesi için de yine Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 91. maddesine göre kişinin suç işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığı gerekir.
15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile adli ve idari yargıdan 2 bin 745 hakim-savcı hakkında gözaltı kararları çıkarıldı.(1) Adalet Bakanlığının 10 Haziran’da açıkladığı verilere göre 15 Temmuz’dan sonra 2 AYM üyesi, 3 HSYK üyesi, 104 Yargıtay üyesi, 41 Danıştay üyesi ve adli ve idari yargıdan 2 bin 431 hakim ve savcı tutuklandı. 25 Yargıtay üyesi, 6 Danıştay üyesi ve 211 hakim-savcı hakkında yakalama kararı bulunuyor.(2) 15 Temmuz’dan sonra çeşitli tarihlerde verilen ihraç kararlarıyla da bugüne kadar 4 bin 238 yargı mensubu meslekten çıkarıldı.
HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 15 Temmuz’un hemen akabinde 2 bin 745 yargı mensubu hakkında verilen gözaltı ve açığa alma kararları ile ilgili olarak 22 Eylül 2016 tarihinde yaptığı açıklamada, bu kararlara konu yargı mensuplarına ilişkin listelerin bir gecede hazırlanmadığını, üç yıldır üzerinde çalıştıklarını söyledi.(3) Listede 2 ay önce vefat etmiş olan bir savcı ile emekli olmuş isimlerin de yer alması, listenin çok önceden hazırlandığını gösteriyordu.
Listelerin nasıl hazırlandığını ve bu hakim-savcılar hakkındaki delil durumunu HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 22 Kasım 2016 tarihli açıklamalarında şöyle dile getirmişti: “Bizim genel ispat aracımız tanık anlatımlıydı. Tanıklarımızın tamamı da hakim ve savcılardı. İllerdeki başsavcılar, ceza mahkemesi başkanlarının tanıklıklarından oluşan bir örgüt listesi.”(4) Bu sözlerin tek açıklaması bulunmaktadır, o da şudur ki, bu listeler bazı hakim-savcıların, başsavcı ve mahkeme başkanlarının verdikleri isimlerden oluşmuştu. Yani tamamen bir fişleme listesiydi. Nitekim HSYK 2. Daire üyesi (16 Nisan referandumundan sonra Danıştay’a üye atanan) Muharrem Özkaya tarafından Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Adalet Bakanı’na ve eski Müsteşar Birol Erdem’in soruşturmasını yürüten yargıçlara yazıldığı söylenen bir mektupta, “Birol Erdem Yargıtay, Danıştay ve Yüksek Mahkemelerdeki FETÖ’cü listesini hazırladı. İdari yargıda tasfiyesi yapılan 456 FETÖ’cü ismin tespit çalışmasını yine Birol Erdem yapmıştır,”(5) denilerek bu fişlemelerin itiraf edildiği görülmektedir. Yine hakim-savcılara sorgularında sorulan sorulardan ve iddianamelerde ileri sürülen iddialardan anlaşıldı ki, hakim-savcılar HSYK seçimlerinde kullandıkları oya göre, iktidarın desteklediği Yargıda Birlik Platformu’na oy verip vermediklerine göre fişlenmişlerdir. YBP muhalifleri ve bağımsız adaylara oy verenlerin isimleri, iddia konusu “FETÖ/PDY” üyesi olarak listelenmiştir.
Hakim-savcılar, bu fişleme listeleri ile ihraç edildikten ve tutuklandıktan sonra haklarında delil toplanmaya ya da üretilmeye başlandı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan hakim ve savcıların, itirafçı olmaları için hücreye konulup tecrit edildikleri, HSYK Başkanvekili tarafından “Biz de disiplin açısından itirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz. Yeter ki bize örgütü deşifre konusunda çok yararlı bilgiler versinler.”(6) denilerek itirafçı olmaları yönünde iradelerinin fesada uğratıldığı, kandırıldıkları, (ki HSYK Başkanvekili ‘Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum’(7) diyerek bunu itiraf etmektedir), MİT tarafından hukuka aykırı yöntemlerle Bylock listelerinin oluşturulduğu, tamamen istihbari nitelikte olan ve yasal delil niteliği olmayan Bylock listeleri ile yeni ihraçlar ve tutuklama kararları verildiği görüldü. Başka bir anlatımla; 15 Temmuz itibariyle eldeki delil, fişleme listelerinden ibaretti. 15 Temmuz’dan sonra buna itiraf adı altında alınan, özgür iradeye dayanmayan bir kısım ifadeler ve MİT’in istihbari nitelikteki Bylock listeleri eklendi.
“MEVZUATA TAKILIYORUZ, SÜREÇ ÇOK UZUYOR”
Şüphesiz ellerinde delil olsa 15 Temmuz’dan önce adım atmak için bir an bile tereddüt etmeyeceklerdi. Ancak delil/gerekçe bulamadıkları için ihraç ve gözaltı kararları vermek büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. 15 Temmuz öncesinde mevzuat ve yasal prosedür ellerini kollarını bağlıyordu. Nitekim HSYK 3. Daire üyesi Turgay Ateş de darbe girişiminden bir ay önce, 14 Haziran 2016 tarihli bir konuşmasında bundan yakınıyordu. Ateş bu konuşmasında, “Yargının içindeki malum yapı temizlenmeden, yargı düştüğü yerden kalkamayacak. Bu amacı gerçekleştirebilmek için HSYK’nın elinde çeşitli usuller var, mevzuat çerçevesinde ancak netice bulabiliyor, bu süreç çok uzuyor.” demiştir. Ateş ayrıca, Devlet Denetleme Kurulunun HSYK’dan istediği ‘mücadele anlamında ne tür şeyler yapabiliriz’ şeklindeki sorusuna,‘Bir mevzuata ihtiyaç olduğunu, bu mevzuat çerçevesinde bu yapı ile mücadele noktasında ciddi bir faaliyete girilebileceğini söylediğini’ belirtmiştir.(8)
Derken 15 Temmuz’daki menfur darbe girişimi yaşandı. 21 Temmuz’da ülke genelinde Olağanüstü Hâl ilan edildi ve Bakanlar Kurulu’na Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verildi. İktidarın “Allah’ın lütfu” benzetmesi yaptığı 15 Temmuz darbe girişimi nasıl olduysa iddia konusu paralel yapı ile mücadele eden herkesin imdadına bir anda yetişiverdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 22 Eylül 2016 tarihinde New York’ta yaptığı konuşmasında Gülen Hareketi’ne bağlı kurumları ancak OHAL ve KHK ile kapatabildiklerini ve devlete teslim ettiklerini söyledi.(9) Yine HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 23 Eylül 2016 tarihli bir beyanatında, “Bu KHK daha önce yoktu ki hepsini birden ihraç edelim. İhraç kararlarımız KHK’ye dayandı. KHK çıkmasaydı, elimizdeki disiplin soruşturmasına devam edecektik. Ankara Başsavcılığı da bunlarla ilgili iddianame hazırlayacaktı ve biz savunmalarını aldıktan sonra yine ihraç kararları verebilecektik” demiştir.(10)
Böylece ihraç ve gözaltı kararları için önlerine çıkan mevzuat engeli, 15 Temmuz ve OHAL sayesinde aşılmış oldu. HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın açıklamalarına göre, yargı mensupları hakkında terör örgütü üyeliğinden işlem yapıldığı, darbe suçlamasında bulunulmadığı ortaya çıktı. Son günlerde yazılmaya başlanan iddianamelerde de bu yönde, yani sadece terör örgütü üyeliğinden dava açıldığı görülmektedir.
Mehmet Yılmaz, “Ankara Başsavcılığı, elindeki ceza soruşturmasında delil ele geçtiği için hakim-savcılarla ilgili gözaltı kararı verdi” demektedir. 15 Temmuz’da bir kısım asker şahısların işledikleri darbe fiilinin, darbe ile ilgisi olmayanlar bakımından delil sayılması mümkün müdür? Yargı mensupları hakkında 15 Temmuz’la ilgili hiçbir suçlama yapılmadığına göre, burada suçların şahsiliği ilkesi de ihlal edilmektedir.
“HAKİM VE SAVCILAR İÇİN 14 TEMMUZ’DA BULUNMAYAN SUÇÜSTÜ HALİ 15 TEMMUZ’DA NASIL OLUŞTU?”
14 Temmuz’da bulunmayan suçüstü halinin 15 Temmuz’da nasıl oluştuğunu hiçbir hukukçu izah edemez. 3 yıldır listelenen yargı mensupları hakkındaki 14 Temmuz’daki delil durumu neyse, 15 Temmuz’da da odur, yeni delil elde edilmemiştir. 15 Temmuz’un failleri konusunda ortada hiçbir yargı kararı yokken, darbeci askerler dahi henüz yakalanıp sorgulanmamışken,bu olayı darbeyle ilgisi olmayan hakim-savcılar için delil saymak ve bu suretle suçüstü halinin oluştuğunu kabul etmek hukuken mümkün değildir.
Suçüstü halinin mevcudiyeti ve suçun oluşma tarihi, yasal kriterler çerçevesinde belirlenmek zorundadır. Suçüstü hali soruşturmacıların ne zaman yapacakları bilinmeyen talep tarihine göre belirlenemez. Soruşturmacıların kendi istedikleri tarihte yapmış oldukları veya yapmayı erteledikleri işlemler, temadinin kesilme anını ve suç tarihini belirlemede ölçüt olarak kabul edilemez. Alınacak karar ve yapılacak işlemler bakımından konjonktürel ortama veya oluşturulacak algı iklimine göre hareket ediliyor olması yasal değildir ve görevin kötüye kullanılması niteliğindedir.
“TUTUKLU KİŞİ SAYISINCA SUÇ İŞLİYORLAR”
Buna göre hakim-savcılar hakkındaki sorgu işlemleri, gözaltı, arama ve tutuklama kararları tamamen hukuksuzdur. 2802 sayılı yasanın 88/1. maddesi ihlal edilmiştir ve bu kararları alan ve uygulayan kimseler açıkça suç işlemişlerdir. Tutuklu kişi sayısınca hürriyeti tahdit suçu işlenmiş, işlenmeye devam edilmekte ve tahliyeleri sağlanıncaya kadar da devam edecektir.
Öte yandan gözlerden kaçan bir husus da yüksek mahkeme üyeleri ile 2 bin 745 hakim-savcı hakkındaki 16 Temmuz’daki göz altı kararlarının nerede, hangi koşullarda alındığı hususudur. Darbe gecesi Ankara Hakimevi’nde Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek’in başkanlığında bir kriz merkezi oluşturulduğu, HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz ile darbe soruşturmasını yürüten ve yargı mensupları ile ilgili göz altı kararları veren Ankara C.Başsavcısı Harun Kodalak ve Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen’in de kriz masasında görev aldıkları basına yansımıştı.(11)Darbe girişiminin tüm şiddetiyle yaşandığı ve dışarıya çıkmanın güvenli olmadığı bir ortamda, nasıl ve ne şekilde bir araya geldilerse artık, Ankara Hakimevi’nde bir araya gelen bu ekibin darbeye katılan askerlerin göz altına alınması ve darbe girişiminin bastırılması konusunda kararlar almaları doğaldır. Ancak önceden hazırlanmış hakim-savcı listelerini yanlarında götürüp, darbe ve darbe girişiminin bastırılması konusu ile hiç ilgisi olmadığı halde, yangından mal kaçırırcasına alelacele bu hakim-savcılar hakkında gözaltı kararlarının çıkarılması ve bunun devamı olarak aynı gün HSYK tarafından açığa alma kararlarının alınması size de tuhaf gelmiyor mu? Acaba birileri kendilerine darbe girişimini önceden haber mi vermişlerdi? Biraz önce, ‘Ellerinde delil olsa 15 Temmuz’dan önce adım atmak için bir an bile tereddüt etmeyeceklerdi’ demiştim ya, darbeyi önceden bilenlerle ilgili haberleri görünce, kim bilir belki de ‘Allah’ın lütfunun’ bir gün gelip kendilerini bulacağından eminlerdi diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Darbe girişiminden önceden haberdar olup olmadıkları, nasıl haberleştikleri ve kaçta bir araya geldikleri sadece bir tek HTS kaydı ile cevabını bulacak sorular arasında, tabi cesaretleri varsa.
Bu tuhaflıklar, bize ünlü Alman dergisi Focus’ta 24 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan, “Darbe çatışmasının başlamasından yarım saat sonra İngiliz istihbarat kurumu GCHQ, Türk Hükümetinin telefon, e-mail ve yazılı yazışmalarını yakaladı. Bu yazışmaların içeriğinde şu bilgiler geçiyor: ‘Yarın temizlik (tasfiye) operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Gülen ilan edilsin!”(12) şeklindeki haberi hatırlatıyor. Ayrıca ilgililerce bugüne kadar yalanlanmayan haber içeriğinin doğru olduğunu gösteriyor aslında. Ne dersiniz, sizce de öyle değil mi?
DİPNOTLAR:
1- http://www.hurriyet.com.tr/2-bin-745-hakim-ve-savci-icin-gozalti-karari-cikti-40149496
http://t24.com.tr/haber/bazi-hsyk-yargitay-ve-danistay-uyeleri-hakkinda-yakalama-karari-cikarildi,350225
2- http://www.hukukmedeniyeti.org/haber/16032/adalet-bakanligi-feto-sorusturmasi-verilerini/acik/#.WT0rjXfwusw.facebook
3- https://t24.com.tr/haber/hsyk-2-daire-baskani-elimizdeki-feto-listesi-bir-gecede-yapilmadi-3-yildir-calisiyorduk,360895
4- https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/11/22/itirafcilar-icin-ozel-ekip-kurduk
6- https://www.haberturk.com/gundem/haber/1313309-hsyk-baskanvekili-mehmet-yilmaz-fetoyu-itiraf-etsinler-ihrac-etmeyecegiz
7- http://m.haberturk.com/yazarlar/sevilay-yaziyor/1341844-hsyk-baskanvekili-niyetim-itirafciligi-tesvik-etmekti
8- https://www.cnnturk.com/turkiye/hakim-ve-savcilar-iftarda-bulustu-devletin-yanindayiz
9- http://www.sanalbasin.com/son-dakika-cumhurbaskani-erdogandan-onemli-aciklamalar-guncel-haberler-15533590
10- https://t.co/J4RVYYMLa3
11- http://www.aksam.com.tr/yazarlar/o-gece-neler-oldu/haber-540829
12- http://www.todaysanadolu.com/turkiye/sok-focus-dergisi-ingiliz-istihbarati-turk-hukumetinin-darbenin-ilk-yarim-saatindeki-maillerini-ele-gecirdi-yarin-temizlik-baslatilsin-darbe-gulene-yikilsin
[Ahmet Dönmez] 23.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Ceza infaz memuru: Depoda varken bile suları kesiyoruz
HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, depolarda su olmasına rağmen bazı cezaevlerinde kasıtlı olarak suların kesildiğini söyledi. Bir ceza infaz memurunun kendisine bunu bizzat anlattığını belirten Gergerlioğlu, “Bana gelen ceza infaz memuru, ‘Benim vicdanım sızlıyor. Ama bize ‘kesin suları’ diyorlar’ dedi.” ifadelerini kullandı. Gergerlioğlu, 2 yıldan fazla süredir cezaevinde olduğu için küçük çocukları tarafından unutulan babalar, anneler olduğunu anlattı.
İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Artı TV’de gazeteci Murat Aksoy’un gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye’nin kanayan yarası olduğunu anlatan Gergerlioğlu, şu ana kadar 80’e yakın cezaevi için ziyaret talebinde bulunduğunu ancak sadece bir ziyaret için izin alabildiğini belirtti. İktidar temsilcilerinin cezaevindeki sorunları görmezden geldiğini ve çözüm üretmek yerine topu yargıya attığını anlatan Gergerlioğlu, “Kötü niyetli ve önyargılı bir yaklaşım görüyoruz. Adalet bakanlığı ziyaretimde de bunu gördüm. Bir çok konuyu gündeme getirdik. Cezaevi koşulları, hasta mahkumları, hamile/bebekli tutuklular… Hiç bir yanlışı kabul etmiyorlar. Bir yere boyun eğmişler ve orası ne derse ona inanıyorlar. Yargının her alanda çöktüğünü onlar da biliyor. Ama niyetleri yargıyı çalıştırmak değil. Yargıya kendi istedikleri kararları veren bir organ haline getirmek istiyorlar. En fazla soru önergesini Adalet Bakanlığı’na verdik. Zira adalet arıyoruz! Ve çoğuna cevap vermiyorlar; zira verecekleri cevap yok.” dedi.
ÇOCUKLAR BABALARINI, ANNELERİNİ UNUTMAYA BAŞLADI!
Özellkle cezaevlerinde yaşananları yakından takip ettiğini anlatan Ömer Faruk Gergerlioğlu, buralarda yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili yüzlerce başvuru ve ihbar aldığını anlattı. Babası 2-2,5 yıl önce cezaevine giren küçük yaştaki çocukların babalarını unutmaya başladığını belirten Gergerlioğlu, şu ifadeleri kullandı: “Cezaevleri, devletin en yoğun insan hakları ihlali yapabildiği yerlerdir. Yargısal anlamda bir adaletsizlik uyguluyorsunuz. Ve onu tatbik ettiğiniz yer cezaevleri. 211 bin kapasite var ama 270 bine yakın tutuklu bulunuyor. Sistem tıkanmış durumda. İnsanlar yaşadıkları şehirlerden uzak yerlere gönderiliyor. Yakınlarıyla 30 dakika görüşmek için 24 saat süren yolculuklar yapılıyor. Cezaevindeki aşağılamaları gören çocuklar, o cezaevlerine gitmek istemiyor. Annesini, babasını unutmaya başlayan çocuklar olduğunu biliyorum. Bu beni kahrediyor.”
BENİ ÖLDÜRSELER DAHA İYİYDİ!
“Otizmli bir çocuğun babasından mektup almıştım. Şöyle diyordu; “Ben evladıma çok güzel bakıyordum. Cezaevine girdiğimde yüzde 26 engel oranı vardı. 1,5 yılda yüzde 90’a çıkmış. Çocuğum cezaevine geliyor, bomboş gözlerle bana bakıyor. Beni öldürselerdi daha iyiydi!” Ben bana gelen mektupları gözyaşları içinde okuyorum. Herkesin psikolojisi bozulmuş. Meclis’te odama geldi 4,5 yaşındaki çocuk. halüsinasyon görüyor. Olmayan şeyler görüyor çocuk. Başka bir çocuk geldi. İlk resmi cezaevi. Çocuk sürekli cezai resmi çiziyor. Bunlar bile geliyor bize. Binlerce vaka görüyorum böyle.”
DEPODA VAR AMA SULAR KESİLİYOR!
“Cezaevleri tıka basa dolu. 10 kişilik yerde 30 kişi kalıyorlar. Tuvaletlerin önünde yatanlar var. Yazın bilerek suların kesildiğini biliyorum. Bir ceza infaz koruma memura bana dedi ki; “Ömer bey, vicdanım sızlıyor. Vallahi depolarda su var ama cezaevi müdürü bize suları kesin diyor.” Ve bu olayın yaşandığı yer yazın çok sıcak olan bir yer. Sular da yazın kesiliyor. Buna benzer çok şikayet ve ihbar aldık. A’dan Z’ye bir çok alanda vahim hatalar yaşanıyor.
KANSER HASTASI 5 AYDIR AMELİYAT EDİLMİYOR!
“Malatya Cezaevi’nde kalan Medeni Arifoğlu kanser hastası. 5 aydır ameliyat olamıyor! Kanser 5 ayda bütün vücudu sarmış. Bunun vebalini nasıl ödeyeceksiniz? O denli adaletsiz bir yargı sistemi kurdunuz ki, insanları patır patır cezaevlerine doldurdunuz. İnsanların psikolojisi, beden sağlığı, ruh sağlığı bozuldu. Hamilelik döneminde kadın tutuklanamaz diyor kanun. Ancak bu bile uygulanmıyor. Aile birliği ve bütünlüğü bozuldu.”
[TR724] 23.2.2019
İnsan Hakları Savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Artı TV’de gazeteci Murat Aksoy’un gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye’nin kanayan yarası olduğunu anlatan Gergerlioğlu, şu ana kadar 80’e yakın cezaevi için ziyaret talebinde bulunduğunu ancak sadece bir ziyaret için izin alabildiğini belirtti. İktidar temsilcilerinin cezaevindeki sorunları görmezden geldiğini ve çözüm üretmek yerine topu yargıya attığını anlatan Gergerlioğlu, “Kötü niyetli ve önyargılı bir yaklaşım görüyoruz. Adalet bakanlığı ziyaretimde de bunu gördüm. Bir çok konuyu gündeme getirdik. Cezaevi koşulları, hasta mahkumları, hamile/bebekli tutuklular… Hiç bir yanlışı kabul etmiyorlar. Bir yere boyun eğmişler ve orası ne derse ona inanıyorlar. Yargının her alanda çöktüğünü onlar da biliyor. Ama niyetleri yargıyı çalıştırmak değil. Yargıya kendi istedikleri kararları veren bir organ haline getirmek istiyorlar. En fazla soru önergesini Adalet Bakanlığı’na verdik. Zira adalet arıyoruz! Ve çoğuna cevap vermiyorlar; zira verecekleri cevap yok.” dedi.
ÇOCUKLAR BABALARINI, ANNELERİNİ UNUTMAYA BAŞLADI!
Özellkle cezaevlerinde yaşananları yakından takip ettiğini anlatan Ömer Faruk Gergerlioğlu, buralarda yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili yüzlerce başvuru ve ihbar aldığını anlattı. Babası 2-2,5 yıl önce cezaevine giren küçük yaştaki çocukların babalarını unutmaya başladığını belirten Gergerlioğlu, şu ifadeleri kullandı: “Cezaevleri, devletin en yoğun insan hakları ihlali yapabildiği yerlerdir. Yargısal anlamda bir adaletsizlik uyguluyorsunuz. Ve onu tatbik ettiğiniz yer cezaevleri. 211 bin kapasite var ama 270 bine yakın tutuklu bulunuyor. Sistem tıkanmış durumda. İnsanlar yaşadıkları şehirlerden uzak yerlere gönderiliyor. Yakınlarıyla 30 dakika görüşmek için 24 saat süren yolculuklar yapılıyor. Cezaevindeki aşağılamaları gören çocuklar, o cezaevlerine gitmek istemiyor. Annesini, babasını unutmaya başlayan çocuklar olduğunu biliyorum. Bu beni kahrediyor.”
BENİ ÖLDÜRSELER DAHA İYİYDİ!
“Otizmli bir çocuğun babasından mektup almıştım. Şöyle diyordu; “Ben evladıma çok güzel bakıyordum. Cezaevine girdiğimde yüzde 26 engel oranı vardı. 1,5 yılda yüzde 90’a çıkmış. Çocuğum cezaevine geliyor, bomboş gözlerle bana bakıyor. Beni öldürselerdi daha iyiydi!” Ben bana gelen mektupları gözyaşları içinde okuyorum. Herkesin psikolojisi bozulmuş. Meclis’te odama geldi 4,5 yaşındaki çocuk. halüsinasyon görüyor. Olmayan şeyler görüyor çocuk. Başka bir çocuk geldi. İlk resmi cezaevi. Çocuk sürekli cezai resmi çiziyor. Bunlar bile geliyor bize. Binlerce vaka görüyorum böyle.”
DEPODA VAR AMA SULAR KESİLİYOR!
“Cezaevleri tıka basa dolu. 10 kişilik yerde 30 kişi kalıyorlar. Tuvaletlerin önünde yatanlar var. Yazın bilerek suların kesildiğini biliyorum. Bir ceza infaz koruma memura bana dedi ki; “Ömer bey, vicdanım sızlıyor. Vallahi depolarda su var ama cezaevi müdürü bize suları kesin diyor.” Ve bu olayın yaşandığı yer yazın çok sıcak olan bir yer. Sular da yazın kesiliyor. Buna benzer çok şikayet ve ihbar aldık. A’dan Z’ye bir çok alanda vahim hatalar yaşanıyor.
KANSER HASTASI 5 AYDIR AMELİYAT EDİLMİYOR!
“Malatya Cezaevi’nde kalan Medeni Arifoğlu kanser hastası. 5 aydır ameliyat olamıyor! Kanser 5 ayda bütün vücudu sarmış. Bunun vebalini nasıl ödeyeceksiniz? O denli adaletsiz bir yargı sistemi kurdunuz ki, insanları patır patır cezaevlerine doldurdunuz. İnsanların psikolojisi, beden sağlığı, ruh sağlığı bozuldu. Hamilelik döneminde kadın tutuklanamaz diyor kanun. Ancak bu bile uygulanmıyor. Aile birliği ve bütünlüğü bozuldu.”
[TR724] 23.2.2019
Çocukların diş sağlığında anne ve babaların yaptığı 7 hata
Dişlerini düzenli fırçalamak, sağlıklı beslenmesini sağlamak ve düzenli diş hekimi ziyaretleri çocuklarınızın diş çürüklerini önlemek için yapmanız gereken doğrular. Ancak gerçek hayatta durum böyle olmuyor. Anne babalar çocuklarının ağız sağlığı konusunda bir çok hatalı davranış sergiliyor. Bunun sonucu araştırmalara da yansıyor. 2-11 yaş aralığındaki çocukların yüzde 42’sinin süt dişleri çürük. Yaşları 6-11 olan çocukların yüzde 21’inin ise kalıcı dişlerinde bile çürükler var. Peki anne babaların yaptığı en büyük hatalar neler?
Çocukların dişlerini kendilerinin fırçalamasına izin vermek: Birçok çocuk 8 yaşına gelene kadar dişlerini etkili şekilde kendi fırçalama yeteneğine sahip değildir. Anne veya babalar diş fırçalamayı denetlemeli ve her dişin yüzeyinin temizlendiğinden emin olmalıdır.
Çocuğa yatakta biberon vermek: Diş çürüğüne neden olmanın en kolay yolu budur. Araştırmalara göre, ailelerin yüzde 85’i bebeklere yatakta biberonla içecek vermenin iyi bir düşünce olmadığını söylüyor. Ancak sadece yüzde 20’si bunu uyguluyor. Ağızda biberon olma alışkanlığı ağızdaki şeker ve bakteri seviyesini yüksek tutar. Bebeğiniz gece uyanınca beslerseniz ağzının içini gazlı bezle silin veya dişleri varsa dişlerini fırçalayın.
İlk dişhekimi randevusunu aksatmak: Uzmanlar çocukların çürüklerini ve enfeksiyonlarını 2-3 yaşlarında genel anestezi altında yaptıklarını söylüyorlar. Çünkü aileler bebeklerini dişhekimine yeterince erken yaşta götürmüyor. Uzmanlar, bebeğin ilk dişi çıktığında ya da ilk doğum gününe kadar bebeğin dişhekimine götürülmesini öneriyor. Dişhekimi ziyaretleri her 6 ayda bir tekrarlanmalı.
“Sağlıklı” gıdalar vermek!: Muz, kuru üzüm, tam tahıllı krakerler sağlıklı görünür, fakat bu gıdalar yapışkandır ve dişin üzerindeki çukurlarda birleşip şekerleşir ve çürüklere neden olur. Bu yiyecekleri yalnız yemek yerine başka yiyeceklerle birlikte tüketin ve mutlaka dişinizi fırçalayın.
Çürüklerin büyük sorun olmadığını düşünmek: Diş çürüğünün basit bir şey olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat çürükler çocuğun tüm hayatını etkiler. Sağlıklı süt dişleri kalıcı dişlerin yerini muhafaza eder. Eğer çürük enfekte olursa kalıcı dişin gelişimini de etkileyebilir. Apse olursa çocuğun tedavi için anesteziye ihtiyacı olur.
Florür ayarı yapmamak: Florür tartışmalı bir konu olmasına rağmen, uzmanların çoğu diş çürüklerini önlemenin en iyi yollarından birinin florür olduğu konusunda hem fikir. Bunun için uygun doz çok önemli. 3 yaş ve altı çocuklar için pirinç tanesi kadar macun, 3-6 yaş çocuklar için ise bezelye kadar macun yeterli.
Şekerli, gazlı ve sporcu içecekleri vermek: Büyük çocuklarda diş çürüklerinin en yaygın nedeni öğle yemeğinde, oyun oynarken ya da evde gazlı ve sporcu içecekleri içmeleridir. Tüm gün dişlerin asitle yıkanmasıyla ağzınızdaki pH dengesi yenilenemiyor ve dişler çürüyor. Bu içecekleri sınırlandırmalısınız ve içtikten sonra dişlerini fırçalamasını sağlamalısınız.
[TR724] 23.2.2019
Çocukların dişlerini kendilerinin fırçalamasına izin vermek: Birçok çocuk 8 yaşına gelene kadar dişlerini etkili şekilde kendi fırçalama yeteneğine sahip değildir. Anne veya babalar diş fırçalamayı denetlemeli ve her dişin yüzeyinin temizlendiğinden emin olmalıdır.
Çocuğa yatakta biberon vermek: Diş çürüğüne neden olmanın en kolay yolu budur. Araştırmalara göre, ailelerin yüzde 85’i bebeklere yatakta biberonla içecek vermenin iyi bir düşünce olmadığını söylüyor. Ancak sadece yüzde 20’si bunu uyguluyor. Ağızda biberon olma alışkanlığı ağızdaki şeker ve bakteri seviyesini yüksek tutar. Bebeğiniz gece uyanınca beslerseniz ağzının içini gazlı bezle silin veya dişleri varsa dişlerini fırçalayın.
İlk dişhekimi randevusunu aksatmak: Uzmanlar çocukların çürüklerini ve enfeksiyonlarını 2-3 yaşlarında genel anestezi altında yaptıklarını söylüyorlar. Çünkü aileler bebeklerini dişhekimine yeterince erken yaşta götürmüyor. Uzmanlar, bebeğin ilk dişi çıktığında ya da ilk doğum gününe kadar bebeğin dişhekimine götürülmesini öneriyor. Dişhekimi ziyaretleri her 6 ayda bir tekrarlanmalı.
“Sağlıklı” gıdalar vermek!: Muz, kuru üzüm, tam tahıllı krakerler sağlıklı görünür, fakat bu gıdalar yapışkandır ve dişin üzerindeki çukurlarda birleşip şekerleşir ve çürüklere neden olur. Bu yiyecekleri yalnız yemek yerine başka yiyeceklerle birlikte tüketin ve mutlaka dişinizi fırçalayın.
Çürüklerin büyük sorun olmadığını düşünmek: Diş çürüğünün basit bir şey olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat çürükler çocuğun tüm hayatını etkiler. Sağlıklı süt dişleri kalıcı dişlerin yerini muhafaza eder. Eğer çürük enfekte olursa kalıcı dişin gelişimini de etkileyebilir. Apse olursa çocuğun tedavi için anesteziye ihtiyacı olur.
Florür ayarı yapmamak: Florür tartışmalı bir konu olmasına rağmen, uzmanların çoğu diş çürüklerini önlemenin en iyi yollarından birinin florür olduğu konusunda hem fikir. Bunun için uygun doz çok önemli. 3 yaş ve altı çocuklar için pirinç tanesi kadar macun, 3-6 yaş çocuklar için ise bezelye kadar macun yeterli.
Şekerli, gazlı ve sporcu içecekleri vermek: Büyük çocuklarda diş çürüklerinin en yaygın nedeni öğle yemeğinde, oyun oynarken ya da evde gazlı ve sporcu içecekleri içmeleridir. Tüm gün dişlerin asitle yıkanmasıyla ağzınızdaki pH dengesi yenilenemiyor ve dişler çürüyor. Bu içecekleri sınırlandırmalısınız ve içtikten sonra dişlerini fırçalamasını sağlamalısınız.
[TR724] 23.2.2019
ST-Line tanıtıldı: Gelmiş geçmiş en güçlü Focus [Yusuf Dereli]
Yeni Ford Focus ST aylar süren meraklı bekleyişin ardından nihayet tanıtıldı. Ford’un, “Gelmiş geçmiş en güçlü Focus.” diyerek tanttığı otomobil, bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak gibi görünüyor.
‘Hastaları’nın merakla beklediği Yeni Focus ST sonunda tanıtıldı. Otomobil dışarıdan aerodinamik tamponları, yere yakın gövdesi, yeni tasarımlı jantları ve ST logolarıyla dikkat çekiyor. Otomobilde bir benzinli bir de dizel motor seçeneği bulunuyor. En güçlü Focus ST’nin kaputunun altında yeni jenerasyon 2.3 litrelik EcoBoost dört silindirli motor yatıyor.
280 beygir güç üreten ünite, 420 Nm tork sunuyor. Eski versiyona göre yüzde 12 daha fazla güç üreten bu motorun tork değeri de selefine göre yüzde 17 daha fazla. Bu rakamlara da yansyor; 0’dan 100 km’ye çıkması sadece 6 saniye sürüyor. Dizel motor ise 187 beygir güç ve 400 Nm tork üretiyor. Her iki motorda 6 ileri manuel şanzımanla ya da 7 ileri çift kavramalı şanzımanlarla alınabiliyor. Yeni Focus ST’nin Mart 2019’da Cenevre Otomobil Fuarı’nda görücüye çıkması planlanıyor.
Citroen’in Türkiye distribütörü değişiyor
Baylas Otomotiv’le olan distribütörlük anlaşması 4 Mart 2019’da sona erecek Citroen’in yeni distribütörü belli oldu. 4 Mart’tan itibaren Citroën markasının satış, pazarlama ve satış sonrası hizmetleri Groupe PSA Türkiye tarafından yürütülecek.
Baylas Otomotiv ve Groupe PSA Türkiye, geçiş sürecinde Citroen satış ve satış sonrası operasyonlarının herhangi bir kesinti ve aksama olmaksızın Groupe PSA Türkiye tarafından yürütülmesi için iş birliği ile çalışmalarına devam edecek.
Yeni Ford Kuga hibrit motorla gelecek
Otomotiv devleri yeni modellerinde daha fazla hibrit motorlar kullanmaya başladı. Amerikalı Ford, üçüncü nesil Kuga modelinde 1.5 litrelik Ecoboost motorla birlikte PHEV/hibrit seçeneğiyle de müşterilerinin karşısına çıkacak. Yeni Kuga’nın bu yılın ikinci yarısında piyasaya sürülmesi bekleniyor.
Kuga, SUV segmentinden ABD’li Ford’un Avrupa’daki en büyük kozlarından biri olarak biliniyor. Ancak son birkaç yılda özellikle Nissan (Qashqai), Renault (Kadjar), Volkswagen (Tiguan) gibi rakiplerinin bir hayli gerisine düştü. Bu yılın ikinci yarısında piyasaya sürülmesi beklenen üçüncü nesil Kuga, firmanın rakipleriyle arasındaki farkı kapatabilmesi için oldukça iddialı tasarlandı.
DAHA FERAH İÇ MEKAN
Yeni Kuga’nın tasarımına ilişkin en net fotoğraflar geçtiğimiz ay internete düşmüştü. Selefine oranla daha Avrupalı diyebileceğimiz yeni Kuga, tam anlamıyla baştan tasarlanmış. 2019 Ford Kuga, yeni Focus’ta gördüğümüz C2 platformu üzerine inşa edilecek. Bu sayede elektriklendirilmesi mümkün olan aracın aks mesafesi de artırılacak. Sonuç olarak selefine kıyasla daha ferah bir kabine ve bagaj hacmine sahip olacağını söyleyebiliriz.
MOTOR SEÇENEĞİ ARTACAK
Ancak asıl önemli değişiklik kaputun altında olacak. Kuga, hali hazırda üç motor seçeneğiyle sunuluyor. 182 HP’lik güç üreten 1.5 litrelik Ecoboost benzinli, 120 HP’lik 1.5 litrelik dizel ve 180 beygirlik 2.0 litrelik dizel. 2019 Ford Kuga’daki motor seçeneklerinin 1.5 litre EcoBoost üniteyle başlaması, bu motorun 150 ve 180 beygirlik iki farklı versiyonla satışa sunulması bekleniyor. Ayrıca yeni platformun mümkün kıldığı 48V hafif hibrit sistemin bu iki versiyonda da kullanılacağı aktarılıyor.
Bu otomobil ehliyetsiz kullanılacak!
Fransız otomotiv devi Citroen, ‘Ami One’ adını verdiği sıradışı elektrikli bir otomobil üretti. Şehir içinde otomobil kullanmayı eğlenceli hale getirmeyi amaçlayan Ami One, Cenevre Otomobil Fuarı’nda tanıtılacak. Consept otomobilin üretimine ise önümüzdeki yıllarda geçilmesi bekleniyor. Peki Ami One’nın özellikleri neler? Öncelikle otomobil teknolojik yeniliklerle donatılıyor. Uzunluğu sadece 2,5 metre olan konseptin yükseklik ve genişlik ölçüleri de 1,5 metre. Otomobilin ağırlığı ise sadece 425 kg.
TEK ŞARJLA 100 KM
Ami One, otobüs ve metro gibi toplu taşıma araçları ile bisiklet ve elektrikli scooter gibi şehir içi ulaşım yöntemlerine alternatif olarak düşünülmüş. Tıpkı Renault Twizy gibi bir quadricycle olduğu için, Avrupa ülkelerinde ehliyeti olmayan 16 yaşındaki gençler de Ami One’ı kullanabilecek. Maksimum hızı 45 km. 2 saatte şarj oluyor ve tek şarjla 100 km kat ediyor.
[Yusuf Dereli] 23.2.2019 [TR724]
‘Hastaları’nın merakla beklediği Yeni Focus ST sonunda tanıtıldı. Otomobil dışarıdan aerodinamik tamponları, yere yakın gövdesi, yeni tasarımlı jantları ve ST logolarıyla dikkat çekiyor. Otomobilde bir benzinli bir de dizel motor seçeneği bulunuyor. En güçlü Focus ST’nin kaputunun altında yeni jenerasyon 2.3 litrelik EcoBoost dört silindirli motor yatıyor.
280 beygir güç üreten ünite, 420 Nm tork sunuyor. Eski versiyona göre yüzde 12 daha fazla güç üreten bu motorun tork değeri de selefine göre yüzde 17 daha fazla. Bu rakamlara da yansyor; 0’dan 100 km’ye çıkması sadece 6 saniye sürüyor. Dizel motor ise 187 beygir güç ve 400 Nm tork üretiyor. Her iki motorda 6 ileri manuel şanzımanla ya da 7 ileri çift kavramalı şanzımanlarla alınabiliyor. Yeni Focus ST’nin Mart 2019’da Cenevre Otomobil Fuarı’nda görücüye çıkması planlanıyor.
Citroen’in Türkiye distribütörü değişiyor
Baylas Otomotiv’le olan distribütörlük anlaşması 4 Mart 2019’da sona erecek Citroen’in yeni distribütörü belli oldu. 4 Mart’tan itibaren Citroën markasının satış, pazarlama ve satış sonrası hizmetleri Groupe PSA Türkiye tarafından yürütülecek.
Baylas Otomotiv ve Groupe PSA Türkiye, geçiş sürecinde Citroen satış ve satış sonrası operasyonlarının herhangi bir kesinti ve aksama olmaksızın Groupe PSA Türkiye tarafından yürütülmesi için iş birliği ile çalışmalarına devam edecek.
Yeni Ford Kuga hibrit motorla gelecek
Otomotiv devleri yeni modellerinde daha fazla hibrit motorlar kullanmaya başladı. Amerikalı Ford, üçüncü nesil Kuga modelinde 1.5 litrelik Ecoboost motorla birlikte PHEV/hibrit seçeneğiyle de müşterilerinin karşısına çıkacak. Yeni Kuga’nın bu yılın ikinci yarısında piyasaya sürülmesi bekleniyor.
Kuga, SUV segmentinden ABD’li Ford’un Avrupa’daki en büyük kozlarından biri olarak biliniyor. Ancak son birkaç yılda özellikle Nissan (Qashqai), Renault (Kadjar), Volkswagen (Tiguan) gibi rakiplerinin bir hayli gerisine düştü. Bu yılın ikinci yarısında piyasaya sürülmesi beklenen üçüncü nesil Kuga, firmanın rakipleriyle arasındaki farkı kapatabilmesi için oldukça iddialı tasarlandı.
DAHA FERAH İÇ MEKAN
Yeni Kuga’nın tasarımına ilişkin en net fotoğraflar geçtiğimiz ay internete düşmüştü. Selefine oranla daha Avrupalı diyebileceğimiz yeni Kuga, tam anlamıyla baştan tasarlanmış. 2019 Ford Kuga, yeni Focus’ta gördüğümüz C2 platformu üzerine inşa edilecek. Bu sayede elektriklendirilmesi mümkün olan aracın aks mesafesi de artırılacak. Sonuç olarak selefine kıyasla daha ferah bir kabine ve bagaj hacmine sahip olacağını söyleyebiliriz.
MOTOR SEÇENEĞİ ARTACAK
Ancak asıl önemli değişiklik kaputun altında olacak. Kuga, hali hazırda üç motor seçeneğiyle sunuluyor. 182 HP’lik güç üreten 1.5 litrelik Ecoboost benzinli, 120 HP’lik 1.5 litrelik dizel ve 180 beygirlik 2.0 litrelik dizel. 2019 Ford Kuga’daki motor seçeneklerinin 1.5 litre EcoBoost üniteyle başlaması, bu motorun 150 ve 180 beygirlik iki farklı versiyonla satışa sunulması bekleniyor. Ayrıca yeni platformun mümkün kıldığı 48V hafif hibrit sistemin bu iki versiyonda da kullanılacağı aktarılıyor.
Bu otomobil ehliyetsiz kullanılacak!
Fransız otomotiv devi Citroen, ‘Ami One’ adını verdiği sıradışı elektrikli bir otomobil üretti. Şehir içinde otomobil kullanmayı eğlenceli hale getirmeyi amaçlayan Ami One, Cenevre Otomobil Fuarı’nda tanıtılacak. Consept otomobilin üretimine ise önümüzdeki yıllarda geçilmesi bekleniyor. Peki Ami One’nın özellikleri neler? Öncelikle otomobil teknolojik yeniliklerle donatılıyor. Uzunluğu sadece 2,5 metre olan konseptin yükseklik ve genişlik ölçüleri de 1,5 metre. Otomobilin ağırlığı ise sadece 425 kg.
TEK ŞARJLA 100 KM
Ami One, otobüs ve metro gibi toplu taşıma araçları ile bisiklet ve elektrikli scooter gibi şehir içi ulaşım yöntemlerine alternatif olarak düşünülmüş. Tıpkı Renault Twizy gibi bir quadricycle olduğu için, Avrupa ülkelerinde ehliyeti olmayan 16 yaşındaki gençler de Ami One’ı kullanabilecek. Maksimum hızı 45 km. 2 saatte şarj oluyor ve tek şarjla 100 km kat ediyor.
[Yusuf Dereli] 23.2.2019 [TR724]
Hüsranla biten bir Avrupa serüveni daha! [Hasan Cücük]
Türk takımlarının bir Avrupa kupaları serüveni daha hüsranla bitti. 5 takımla başladığımız Avrupa Kupaları yolculuğunda ilk fireyi Başakşehir ile ön eleme turunda verdik. Galatasaray direk katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde grupta 3. olup yoluna UEFA’da devam ederken, UEFA Avrupa Ligi’nde gruplardan sadece Fenerbahçe çıktı. Beşiktaş ve Akhisarspor grup maçları sonunda evine döndü. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın UEFA Avrupa Ligi yolculuğu ise son 32 turunda son buldu. Film tekrar başa döndü.
Avrupa’da kupa kaldırmak? Türk futbolu için bir hayaldi. Bu hayal 2000’de Galatasaray’la gerçeğe dönüştü. UEFA Kupası’nı kazanan takımlar arasında artık bir Türk takımı vardı. İmkansızı başarmanın Türk futboluna yeni bir ivme katacağı umudu vardı. Nitekim o dönemde Aziz Yıldırım, ‘Fenerbahçe, Avrupa’da kupa kazandığında başkanlığı bırakacağım’ diyordu. Hatta bir adım daha ileri gidip, ‘Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanması tesadüf’ diyordu. Aziz Yıldırım, 20 yıllık başkanlığında Avrupa’da kupa kazanamadığı gibi final bile göre göremedi. Tek büyük başarısı 2013’te gelen UEFA Avrupa Ligi yarı finali oldu. Hakkını teslim etmek gerek, ‘UEFA Kupası tesadüfen kazanıldı’ sözü gerçek oldu. Türk takımları için yarı final bile hayal oldu.
Bu yıldan umutlarımız vardı. Herşeyden önce geçen yıl Beşiktaş’ın yazdığı destanın moraliyle Avrupa kupalarına başlıyorduk. İlk kez bir Türk takımı Şampiyonlar Ligi gruplarını lider tamamlamıştı. Fransa ve Portekiz liginin şampiyonlarını geride bırakmıştı. Çeyrek final hevesimize Bayern Münih engel olmuştu ama olsun Avrupa artık Beşiktaş’ın adını ezbere biliyordu. Beşiktaş bu sezon geçen yılı gösterdiği başarıyı adeta tekzip etti. Zayıf takımların yer aldığı UEFA Avrupa Ligi grubundan çıkmayı başaramadı. Malmö’ye iki maçta da yenildiğini hatırlatmak, sanırım Beşiktaş’ın performansını açıklamaya yetiyor.
Bu yıl kemoterapi gören hasta konumunda olan Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi gruplarından çıkmayı başarıp son 32 turunda Zenit’le eşleşince ‘Saint Petersburg yolun sonu’ yorumlarını yaptırdı. İlk maçta rakibine üstünlük kurup 1-0 yenip ‘Biz bitti demeden bitmez’ klişesini vizyona soktu ama nefesi ikinci maçta yetmeyip 3-1’lik skorla evine döndü. Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu şartları dikkate aldığımızda Avrupa’da başarı beklemek aşırı hayalcilik olurdu. Lige tutunma mücadelesi veren bir takımdan Avrupa’da başarı… Hem de Türkiye Süper Ligi’ne tutunmaya çalışan… Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu durumun izahını yapmak imkansız. Her ne olursa olsun bu kadronun bu denli kötü bir performans ortaya koymasını mantıkla, taktikle vs izah etmek mümkün değil.
Galatasaray doğrudan katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde Schalke, FC Porto ve Lokomotiv Moskova aynı gruba düşünce ilk iki garanti diyenlerin sayısı ezici üstünlükteydi. Sonuç mu? Koca bir hüsran toplanan 4 puanla gelen grup üçünlüğü. Grubu ikinci sırada bitiren Schalke 04 ile puan farkı 7, lider FC Porto ile 12 idi. Şansını artık UEFA Avrupa Ligi’nde deneyecekti. Rakip Benfica gibi dişli bir takım olmuştu. İlk maçı evinde 2-1 kaybederek, turun ucunu çoktan bırakmıştı. Deplasmanda 0-0 berabere kalmasını başarı olarak görmemek gerek. Zira, gole ihtiyacı olmayan bir Benfica vardı. Fenerbahçe’den 2 saat sonra Galatasaray’da bavunu toplayıp, Avrupa’ya veda etti.
Galatasaray’a son yıllarda Avrupa’da bir haller oldu. Galibiyeti unutan bir takım haline geldi. İlk olarak 1956-1957 sezonunda Avrupa kupalarında mücadele etmeye başlayan ve Avrupa’da 46. sezonunu geride bırakan Galatasaray, son 5 sezonda çıktığı 24 maçta sadece 2 kez kazandı. Sarı-kırmızılı ekip, söz konusu süreçte UEFA Şampiyonlar Ligi’nde 18, UEFA Avrupa Ligi’nde ise 6 maça çıktı. Devler Ligi’nde 2 galibiyet, 4 beraberlik, 12 mağlubiyet alan Galatasaray, Kupa 2’de ise üçer beraberlik ve mağlubiyet yaşadı. Galatasaray, son 24 maçta 19 gol atarken, kalesindeki 46 gole engel olamadı.
Galatasaray, Avrupa kupalarındaki son 7 maçında galip gelemedi. Bu sezon sadece Lokomotic Moskova’yı yendi. Diğer 7 maçın 5’inde sahadan mağlup ayrıldı. Galatasaray, dış sahada yaptığı son 17 maçta galip gelemedi. Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini, 2012-2013 sezonu UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Almanya’nın Schalke 04 takımıyla yaptığı maçta alan sarı-kırmızılılar, sonrasında dış sahadaki 14 karşılaşmada yenildi, 3 müsabakada berabere kaldı. Galatasaray, bu süreçte İngiltere’nin Chelsea ve Arsenal, Danimarka’nın Kopenhag, İtalya’nın Lazio, İspanya’nın Real Madrid (2 kez) ve Atletico Madrid, Almanya’nın Borussia Dortmund ve Schalke 04, Belçika’nın Anderlecht, Portekiz’in Benfica ve Porto, İsveç’in Östersunds ile Rusya’nın Lokomotiv Moskova takımlarına mağlup oldu. Avrupa kupalarındaki en başarılı takımımızın hali bu ise, gerisini siz düşünün!
Son 5 yıla baktığımızda ülke puanına en fazla katkıyı Beşiktaş sağladı. Siyah-beyazlılar bu süre zarfında 69 puan topladı. Beşiktaş’ın ardından Fenerbahçe 37,5 puanla ikinci sırada yer alırken, Galatasaray 22,5 puanla üçüncü sırada bulunuyor. 5 takımla başlayan Avrupa mecaramızda, eleme turlarında 4 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 yenilgi yaşayan Türk kulüpleri, grup aşamasından itibaren yapılan müsabakalarda 6 galibiyet ve 5 beraberlik alırken, 15 karşılaşmada sahadan yenilgiyle ayrıldı.
[Hasan Cücük] 23.2.2019 [TR724]
Avrupa’da kupa kaldırmak? Türk futbolu için bir hayaldi. Bu hayal 2000’de Galatasaray’la gerçeğe dönüştü. UEFA Kupası’nı kazanan takımlar arasında artık bir Türk takımı vardı. İmkansızı başarmanın Türk futboluna yeni bir ivme katacağı umudu vardı. Nitekim o dönemde Aziz Yıldırım, ‘Fenerbahçe, Avrupa’da kupa kazandığında başkanlığı bırakacağım’ diyordu. Hatta bir adım daha ileri gidip, ‘Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanması tesadüf’ diyordu. Aziz Yıldırım, 20 yıllık başkanlığında Avrupa’da kupa kazanamadığı gibi final bile göre göremedi. Tek büyük başarısı 2013’te gelen UEFA Avrupa Ligi yarı finali oldu. Hakkını teslim etmek gerek, ‘UEFA Kupası tesadüfen kazanıldı’ sözü gerçek oldu. Türk takımları için yarı final bile hayal oldu.
Bu yıldan umutlarımız vardı. Herşeyden önce geçen yıl Beşiktaş’ın yazdığı destanın moraliyle Avrupa kupalarına başlıyorduk. İlk kez bir Türk takımı Şampiyonlar Ligi gruplarını lider tamamlamıştı. Fransa ve Portekiz liginin şampiyonlarını geride bırakmıştı. Çeyrek final hevesimize Bayern Münih engel olmuştu ama olsun Avrupa artık Beşiktaş’ın adını ezbere biliyordu. Beşiktaş bu sezon geçen yılı gösterdiği başarıyı adeta tekzip etti. Zayıf takımların yer aldığı UEFA Avrupa Ligi grubundan çıkmayı başaramadı. Malmö’ye iki maçta da yenildiğini hatırlatmak, sanırım Beşiktaş’ın performansını açıklamaya yetiyor.
Bu yıl kemoterapi gören hasta konumunda olan Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi gruplarından çıkmayı başarıp son 32 turunda Zenit’le eşleşince ‘Saint Petersburg yolun sonu’ yorumlarını yaptırdı. İlk maçta rakibine üstünlük kurup 1-0 yenip ‘Biz bitti demeden bitmez’ klişesini vizyona soktu ama nefesi ikinci maçta yetmeyip 3-1’lik skorla evine döndü. Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu şartları dikkate aldığımızda Avrupa’da başarı beklemek aşırı hayalcilik olurdu. Lige tutunma mücadelesi veren bir takımdan Avrupa’da başarı… Hem de Türkiye Süper Ligi’ne tutunmaya çalışan… Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu durumun izahını yapmak imkansız. Her ne olursa olsun bu kadronun bu denli kötü bir performans ortaya koymasını mantıkla, taktikle vs izah etmek mümkün değil.
Galatasaray doğrudan katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde Schalke, FC Porto ve Lokomotiv Moskova aynı gruba düşünce ilk iki garanti diyenlerin sayısı ezici üstünlükteydi. Sonuç mu? Koca bir hüsran toplanan 4 puanla gelen grup üçünlüğü. Grubu ikinci sırada bitiren Schalke 04 ile puan farkı 7, lider FC Porto ile 12 idi. Şansını artık UEFA Avrupa Ligi’nde deneyecekti. Rakip Benfica gibi dişli bir takım olmuştu. İlk maçı evinde 2-1 kaybederek, turun ucunu çoktan bırakmıştı. Deplasmanda 0-0 berabere kalmasını başarı olarak görmemek gerek. Zira, gole ihtiyacı olmayan bir Benfica vardı. Fenerbahçe’den 2 saat sonra Galatasaray’da bavunu toplayıp, Avrupa’ya veda etti.
Galatasaray’a son yıllarda Avrupa’da bir haller oldu. Galibiyeti unutan bir takım haline geldi. İlk olarak 1956-1957 sezonunda Avrupa kupalarında mücadele etmeye başlayan ve Avrupa’da 46. sezonunu geride bırakan Galatasaray, son 5 sezonda çıktığı 24 maçta sadece 2 kez kazandı. Sarı-kırmızılı ekip, söz konusu süreçte UEFA Şampiyonlar Ligi’nde 18, UEFA Avrupa Ligi’nde ise 6 maça çıktı. Devler Ligi’nde 2 galibiyet, 4 beraberlik, 12 mağlubiyet alan Galatasaray, Kupa 2’de ise üçer beraberlik ve mağlubiyet yaşadı. Galatasaray, son 24 maçta 19 gol atarken, kalesindeki 46 gole engel olamadı.
Galatasaray, Avrupa kupalarındaki son 7 maçında galip gelemedi. Bu sezon sadece Lokomotic Moskova’yı yendi. Diğer 7 maçın 5’inde sahadan mağlup ayrıldı. Galatasaray, dış sahada yaptığı son 17 maçta galip gelemedi. Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini, 2012-2013 sezonu UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Almanya’nın Schalke 04 takımıyla yaptığı maçta alan sarı-kırmızılılar, sonrasında dış sahadaki 14 karşılaşmada yenildi, 3 müsabakada berabere kaldı. Galatasaray, bu süreçte İngiltere’nin Chelsea ve Arsenal, Danimarka’nın Kopenhag, İtalya’nın Lazio, İspanya’nın Real Madrid (2 kez) ve Atletico Madrid, Almanya’nın Borussia Dortmund ve Schalke 04, Belçika’nın Anderlecht, Portekiz’in Benfica ve Porto, İsveç’in Östersunds ile Rusya’nın Lokomotiv Moskova takımlarına mağlup oldu. Avrupa kupalarındaki en başarılı takımımızın hali bu ise, gerisini siz düşünün!
Son 5 yıla baktığımızda ülke puanına en fazla katkıyı Beşiktaş sağladı. Siyah-beyazlılar bu süre zarfında 69 puan topladı. Beşiktaş’ın ardından Fenerbahçe 37,5 puanla ikinci sırada yer alırken, Galatasaray 22,5 puanla üçüncü sırada bulunuyor. 5 takımla başlayan Avrupa mecaramızda, eleme turlarında 4 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 yenilgi yaşayan Türk kulüpleri, grup aşamasından itibaren yapılan müsabakalarda 6 galibiyet ve 5 beraberlik alırken, 15 karşılaşmada sahadan yenilgiyle ayrıldı.
[Hasan Cücük] 23.2.2019 [TR724]
‘Evler kedisiz yetim, sokaklar üvey sayılır’ [Ramazan Faruk Güzel]
Bir hukukçu, eski bir yargı mensubu olarak hep Türkiye’den, orada yaşanan hukuksuzluklardan, adaletsizliklerden bahsediyorum.
Bana ayrılan yerleri, ülkenin adalet arayışına bir katkı, olanlar ve olması gerekenlere dair bilgi ve deneyimlerimi paylaşmak noktasında değerlendirmeye çalıştım.
Geçenlerde, çok uzak kıtalardan bir arkadaşım bana ulaştı, laf lafı açtı, yazılarımı ilgiyle takip ettiğini ama biraz konu dışına çıkmamı, daha farklı mevzular üzerinde kalem oynatmamı rica etti. “Bunaldık ağır meselelerden… Kendinden bahset mesela, ne yapıyorsun oralarda? Bundan bahset. Bu farklı olabilir belki…” dedi.
Kendime ait anlatacak ekstradan bir husus yok. Lakin bir kedi hakkında bir şeyler yazayım bu sefer… Yakından tanıdığım, bildiğim bir kedi; uzak ve soğuk diyarların mahsulü bir kedi; Mia.
UZAKLARDAN GELDİ
Evimize bir neşe katması için internette bir kedi bakarken bulduk onu. Daha önce belki yüzlercesine bakmıştık ama onun resmini görür görmez, “Olacaksa, bu olsun bak!” demiştim.
Sahibi, hatırlı bir de meblağ istiyordu ve bir de bulunduğumuz ülkenin uzak bir noktasında, bir başka ülke sınırındaydı. Karlı bir hava vardı ve önce evcil hayvan ürünleri satan bir mağazada, onu güvenli ve korunaklı bir şekilde getirmek için malzemeler ve yol azığı yiyecekler aldık ve düştük yollara.
Karlı havada, arada arabayı buzlarda kaydırarak da olsa yol aldık, belki dört saate yakın. Sonunda kedi satıcısının evine geldik. Dağ başında orman içinde bir evi vardı, arabayla zorla girebildik. Tanıştık bu bayanla ve bize kedi yavrularını gösterdi. Artık kedi satışı ile uğraşmak istemiyormuş, elinde kalan bu son yavruları da sattıktan sonra bu işi bırakacakmış.
Sonra kedilerin olduğu odaya götürdü bizi, bir ana kedi ve dört yavru vardı. Bizim internette görüp beğendiğimiz kedi bize geldi, kucağıma oturdu. Sahibi şaşırdı, “Normalde kimseye gelmez, kardeşleri ile de pek oynamaz ama ilginçtir ki sizi sevdi ve sizi seçti” dedi.
Biz, onu seçtiğimizi düşünürken, olay belki de tam tersi. Evet, neden olmasın?
Sonra bir sarı renkli kedi daha geldi, onu da sevdik. İçime bir hüzün geldi geçti; ‘Şimdi biz bu kediyi alıp gidersek ailesinden tamamen kopacak, en azından şu sarı kediyi de alsak’ diye içimden geçtirdim. O kediyi sordum, erkek kardeşi imiş. Onu da internetten bu sabah bir başka ailenin satın aldığını ve onu almak için yola bile çıktıklarını, 11 saatlik bir tren yolculuğundan sonra evinde olacaklarını ve onlara teslim edeceğini söyledi. Hatta kapora bile havale etmişler.
Kendime kızdım, “Niye bunu yola çıkmadan düşünmedim ki!’ diye hayıflandım.
Hangi mamaları sevdiğini, şu an hangisini yemekte olduğunu, hangi tür oyuncaklardan hoşlandığını öğrendik. Çıkarken sahibi, “Biz ona Carmen Electra diyoruz ama yine de siz bilirsiniz” dedi. Çıkmaya yakın ev sahibinin on yaşlarındaki oğlu odasından çıktı. Kediyi son kez sevmek istediğini söyleyip izin istedi, verdik sarıldı, başından öptü. Bu sapsarı saçlı, gök mavisi gözlü çocuğa, en az kendisi kadar kedisine bakacağımız sözünü verdik. O zaman kediyi kucağıma verdi, teşekkür ettik, vedalaşıp çıktık.
Güvenli gitmesi için havalandırmalı özel çantasına koyup arabamızın bagajına yerleştirdik. Karlarla kaplı yollara düştüğümüzde arkadan kedimizin tedirginlik dolu sesi geliyordu. Daha üç aylık idi, ilk defa ailesinden ve yuvasından ayrılıyordu ve hiç tanımadığı kimselerin yanında idi ve belki de ilk defa arabaya biniyordu. Araba ki kediler için bir korku vesilesi biliyorum, çünkü altında hareket eden, sallanan, titreyen bir zemin, onlar gibi sağlamcı varlıklar için tedirginlik ve korku sebebi, anlayabiliyorum.
Biraz gittikten sonra arabayı kenara çekip durdurdum ve onu çantasından çıkarıp kucağıma aldım, eşime de “Arabayı sen sür” dedim. Yol boyunda kendisini teskin etmeye çalıştım. Çok korkmuştu, gözleri kocaman açılmıştı, gözbebekleri neredeyse o bal rengi göz renginin hepsini kaplamış gibiydi.
Ona Carmen ya da Electra demek istemedim. Eşim, bir kedi olursa isminin –renk durumuna göre- “Zeytin, Pamuk, Şeker” vs olmasını önermişti önceden. Ben ise espri ile, “Erkek olursa Mao, kız olursa Mia diyelim” diyordum. Çünkü bu uzak diyar kedilerini onlara yabancı isimlerle uğraştırmak istemiyordum ve onların seslerindeki fonetiği yakalayan bir isimleri olsun istiyordum.
Şimdi kucağımda dişi bir yavru vardı ve kulağına ismini fısıldadım: “Mia, küçük kızım! Sakin ol, bir sıkıntı yok. Biz buradayız, hep yanında olacağız, güvende olacaksın!” diyordum, böylece de vermiş olduğum sözümü tekrarlamış oluyordum. (Sonradan öğrendim, Mia Maria’ın yani Meryem’in kısaltması imiş burada, bak o da güzel!)
Eve geldik, çok korkmuştu. Sevdiği yemekleri ve oyuncakları evimizin belli yerlerine serpiştirdik. Kendisini güvende hissedeceği ana kadar bekledik. Çıktıkça sevdik, konuştuk onunla.
“NEDEN KEDİ BESLER İNSAN?”
Şimdilerde bir yaşını geçti. Bazen gelir konuşur, bir şeyler söyler. Onu anlamış olmayı çok isterdim. Bu uzak ülkede iki farklı dil üzerine eğitim alıyordum ama bir “kedice” kursu olsa, ona da gitmeyi ve öğrenmeyi çok isterdim.
Ne dediğini anlamasam da güvende olduğunu, onu sevdiğimi söylüyorum, yerden alıp bağrıma basıyorum! Sözlerimi anlamasa da kalbimden gelen sıcaklıktan anlıyordur ne dediğimi. Sevgi dilini anlamak için de ne dile ne de kulağa ihtiyaç yok zaten.
Bir yakınımız bize misafirliğine geldiğinde:
“Ne anlıyorsunuz bu kediden? Niye besliyorsunuz ki bu kediyi?” diye sormuştu. Mia da gelmiş, o sivri kulaklarını dikmiş ve merakla dinlemişti bizi. Ne diyeceğimi bilememiş ve onu yerden kaldırıp bağrıma basmış, sımsıkı sarmış ve: “Daha ne olsun ki!” demiştim.
Bizi kedi almaya sevk eden duyguyu sorgulamıştım kendime sonra… Bundan on küsür yıl önce, avukatlık yıllarımda Stockholm – İstanbul arasında mekik dokurken, Stockholm’e uğradığım zamanlarda bazen uğradığım Kürt yazar, şair, fikir adamı Kemal Burkay geldi aklıma. Onunla uzun uzun sohbetler ederdik, siyasi sebeplerle 80’lerde Türkiye’den kaçıp sığındığı bu uzak ve soğuk diyarlarda yaşadıklarından, şiirlerinden bahsederdik. Ve söz bazen o meşhur “Gülümse” şiirine gelirdi. Hani Sezen Aksu’nun bestesini de yapıp seslendiği o şiirinde diyordu ya Burkay:
“Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küskün
Bir kedim bile yok anlıyor musun
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”
Bu soğuk, buz tutan ülkede “İklim değişmesi, Akdeniz olması” ve “gülümse”nme istenirken, hiç olmazsa insanın yanında bir kedisi olması arzusu dillendiriliyordu.
O zamanlar bu şiir bana sadece hoş ve naif kelimelerin çağrışımı olarak geliyordu. Ülke özlemim yoktu o zaman, ihtiyaç da yoktu zira istediğimde gidip geliyordum… Bahar beklentisi, iklim değişmesi arayışım da yoktu. O dönem işleri iyi giden birisi olarak, arada böyle kayda değer insanlarla görüşmeler yapıp onların düşüncelerinden yola çıkarak haberler, röportajlar yaparak ülke gündemine kendimce katkılar sunmaya çalışıyordum, o kadar.
Ama Burkayların sürgün yaşadığı yıllardan neredeyse 40 yıl sonra ben de böyle bir zorunlu göç ve sürgün yaşadığımda, işte o zaman her şeyi başka anlamaya başlamıştım. Tarancı’nın, o meşhur “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde dediği gibi:
“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”
Evet, bazı şeyler yaşanmayınca anlaşılmıyormuş, başa gelmeden bazı duygular hissedilemiyormuş. Aynı duruma düşünce, aynı hisleri yaşayınca anlıyormuş insan. Nasrettin Hoca misali, “Damdan düşünenin halinden en iyi yine damdan düşen bir başkası” anlıyormuş.
EVET BİR KEDİN OLMALI...
“Böyle bir zamanda, bir kedisi olmalı insanın” diyorum, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız artık…
Bir kedisi olmalı insanın,
Sevdiği kendi evlâdı gibi
Yokluğunda onu bekleyen
Ayrı iken okşanmayı özleyen
Akşamları dizlerine yerleşip
Kürkten battaniye gibi ısıtan
Minnet yüklü gözlerini süzerek
Kalbinin derinliklerine sızan.” (Füsun Atalay)
Hele uzağa düştüysen, çocukların olmadıysa, oldu da öldülerse, var ama bir türlü ulaşamıyorsan.. o vakit hassaten kedi lazım. Özellikle geceleri içine sızı çöktüğünde o sıcacık tüy yumağını göğsünüze bastırdığınızda, içinizde kanayan bir atar damarın kanamasına tampon yapmış gibi oluyorsunuz. O acıyı gözyaşına döndürüp akıtıyorsunuz o kedinizin tüyleri üstüne ve sükun buluyorsunuz.
Kediniz bazen de kimseye açılamadığınızda, dostlarınıza ulaşamadığınızda çok iyi bir sırdaşınız, iyi bir dinleyiciniz. Bal rengi gözlerini kocaman açar ve size bakar siz konuştukça, araya saçma bir söz söyleyip dikkatinizi dağıtmaz: “Olur öyle ya, ne saçma şeylere üzülüyorsun sen” gibi lüzumsuz, empatiden yoksun teselliler sıralamaz. Bazen sadece dinlemek gerekir ya, işte onu yapar kedi.
İşten döndüğünüzde camda sizin yolunuzu bekleyişi var ya… Kapıyı açtığınızda bacaklarınızın arasına koşması! Bunun verdiği mutluluğu, yaşamayan bilmez. Onu kucağınıza alırsınız, tatlı çubuğunu şekerleme niyetine verirsiniz, gözünü yumarak elinizden keyifle bir yiyişi vardır ki.. Dünyada en azından bir canlıya olsun mutluluk kaynağı olduğunuz hissine kapılırsınız ve yaşamak için, -birileri adına ayakta kalabilme güdüsü ile- hayata tutunmak için bir sebep daha bulmuş olursunuz!
Hele gurbete düştüyseniz, bir de sapada ise eviniz, hasta iken zor geçer günler. Size bir sıcak çorba pişiremez kediniz ama acıyla kıvrandığınızda yanınıza gelir, sırtını dayar size ve adeta acınızı almaya çalışır, rahatlarsınız… Onun bu ilacını başka yerde de bulamazsınız.
DÖRT AYAKLI YOLDAŞ…
Yol arkadaşın olmadığında yarenindir, birlikte gezmeye çıkarsınız. Nazım’ın şiirindeki gibi:
“Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.”
“Bir kediniz olsun” diyorum ama “bir kediye sahip olun” demiyorum, dikkatinizi çekeyim. Çünkü onlara sahip olunmaz, ancak onlarla olunur; bir çocuğuzun, bi yakınınızın olması gibi.. (Siz onun bakıcısı, mama tedarikçisi, ev arkadışısınız; yerinizi bilin yani.)
Ders çalışırken, bir yazı yazarken filan, masanızın üstüne bir minder de onun için koyun. O güzel gözlerini koca koca açar bakar ve ilham verir, güç kadar size.
Evinizdeki haşerenin temizleyicisi, boyuna cüssesine bakmadan evinizin koruyucusudur o.
Ama ilgi ister, bakım ister; evin bir çocuğu gibi. Sık sık tüylerini tarayıp temizlemelisiniz ki rahat tüy döksün, evinize ve elbiselerine dökülmesin o tüyler. Islak ve kuru mamasını ayrı ayrı hazır tutacaksınız. Suyunu cam kapta ve hep taze-temiz tutacaksınız. İlk aldığınız zamanlarda aşısını, kontrollerini aksatmayacaksınız. Hacetini giderdiği kumunu her gün temizleyip ayıklayacaksınız.
Onlarla yaşadıkça kedileri çok seveceksiniz. Bu öyle bir sevgidir ki (eşimde olduğu gibi) ileri yaşınıza rağmen tüye alerjiniz ortaya çıksa da, neredeyse ölecek gibi olsanız da onunla birlikte yaşayabilmek için ağır alerji hapları kullanmaya bile razı olursunuz!
Ben bunları yazıyorum. Şimdi kedim uyukluyor.
“Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…” (N. Hikmet)
“Evler kedisiz yetim, Sokaklar kedisiz üvey sayılır” (Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli Kitabından) O yüzden, “bir kedicik babası” olarak derim ki bir kediniz olsun. Hukuk, adaletsizlikler, davalardan başka bir yazı isteyenlere de bir kedinin hatırlattıklarından oluşan bu yazımız ithaf olsun. Yolu uzağa düşenlere de benden bir tavsiye olsun. Bir de uyarı; hayvanları, doğayı sevmeyenlerin “insan sevgisi”ne karşı ikircikli olun derim.
[Ramazan Faruk Güzel] 23.2.2019 [TR724]
Bana ayrılan yerleri, ülkenin adalet arayışına bir katkı, olanlar ve olması gerekenlere dair bilgi ve deneyimlerimi paylaşmak noktasında değerlendirmeye çalıştım.
Geçenlerde, çok uzak kıtalardan bir arkadaşım bana ulaştı, laf lafı açtı, yazılarımı ilgiyle takip ettiğini ama biraz konu dışına çıkmamı, daha farklı mevzular üzerinde kalem oynatmamı rica etti. “Bunaldık ağır meselelerden… Kendinden bahset mesela, ne yapıyorsun oralarda? Bundan bahset. Bu farklı olabilir belki…” dedi.
Kendime ait anlatacak ekstradan bir husus yok. Lakin bir kedi hakkında bir şeyler yazayım bu sefer… Yakından tanıdığım, bildiğim bir kedi; uzak ve soğuk diyarların mahsulü bir kedi; Mia.
UZAKLARDAN GELDİ
Evimize bir neşe katması için internette bir kedi bakarken bulduk onu. Daha önce belki yüzlercesine bakmıştık ama onun resmini görür görmez, “Olacaksa, bu olsun bak!” demiştim.
Sahibi, hatırlı bir de meblağ istiyordu ve bir de bulunduğumuz ülkenin uzak bir noktasında, bir başka ülke sınırındaydı. Karlı bir hava vardı ve önce evcil hayvan ürünleri satan bir mağazada, onu güvenli ve korunaklı bir şekilde getirmek için malzemeler ve yol azığı yiyecekler aldık ve düştük yollara.
Karlı havada, arada arabayı buzlarda kaydırarak da olsa yol aldık, belki dört saate yakın. Sonunda kedi satıcısının evine geldik. Dağ başında orman içinde bir evi vardı, arabayla zorla girebildik. Tanıştık bu bayanla ve bize kedi yavrularını gösterdi. Artık kedi satışı ile uğraşmak istemiyormuş, elinde kalan bu son yavruları da sattıktan sonra bu işi bırakacakmış.
Sonra kedilerin olduğu odaya götürdü bizi, bir ana kedi ve dört yavru vardı. Bizim internette görüp beğendiğimiz kedi bize geldi, kucağıma oturdu. Sahibi şaşırdı, “Normalde kimseye gelmez, kardeşleri ile de pek oynamaz ama ilginçtir ki sizi sevdi ve sizi seçti” dedi.
Biz, onu seçtiğimizi düşünürken, olay belki de tam tersi. Evet, neden olmasın?
Sonra bir sarı renkli kedi daha geldi, onu da sevdik. İçime bir hüzün geldi geçti; ‘Şimdi biz bu kediyi alıp gidersek ailesinden tamamen kopacak, en azından şu sarı kediyi de alsak’ diye içimden geçtirdim. O kediyi sordum, erkek kardeşi imiş. Onu da internetten bu sabah bir başka ailenin satın aldığını ve onu almak için yola bile çıktıklarını, 11 saatlik bir tren yolculuğundan sonra evinde olacaklarını ve onlara teslim edeceğini söyledi. Hatta kapora bile havale etmişler.
Kendime kızdım, “Niye bunu yola çıkmadan düşünmedim ki!’ diye hayıflandım.
Hangi mamaları sevdiğini, şu an hangisini yemekte olduğunu, hangi tür oyuncaklardan hoşlandığını öğrendik. Çıkarken sahibi, “Biz ona Carmen Electra diyoruz ama yine de siz bilirsiniz” dedi. Çıkmaya yakın ev sahibinin on yaşlarındaki oğlu odasından çıktı. Kediyi son kez sevmek istediğini söyleyip izin istedi, verdik sarıldı, başından öptü. Bu sapsarı saçlı, gök mavisi gözlü çocuğa, en az kendisi kadar kedisine bakacağımız sözünü verdik. O zaman kediyi kucağıma verdi, teşekkür ettik, vedalaşıp çıktık.
Güvenli gitmesi için havalandırmalı özel çantasına koyup arabamızın bagajına yerleştirdik. Karlarla kaplı yollara düştüğümüzde arkadan kedimizin tedirginlik dolu sesi geliyordu. Daha üç aylık idi, ilk defa ailesinden ve yuvasından ayrılıyordu ve hiç tanımadığı kimselerin yanında idi ve belki de ilk defa arabaya biniyordu. Araba ki kediler için bir korku vesilesi biliyorum, çünkü altında hareket eden, sallanan, titreyen bir zemin, onlar gibi sağlamcı varlıklar için tedirginlik ve korku sebebi, anlayabiliyorum.
Biraz gittikten sonra arabayı kenara çekip durdurdum ve onu çantasından çıkarıp kucağıma aldım, eşime de “Arabayı sen sür” dedim. Yol boyunda kendisini teskin etmeye çalıştım. Çok korkmuştu, gözleri kocaman açılmıştı, gözbebekleri neredeyse o bal rengi göz renginin hepsini kaplamış gibiydi.
Ona Carmen ya da Electra demek istemedim. Eşim, bir kedi olursa isminin –renk durumuna göre- “Zeytin, Pamuk, Şeker” vs olmasını önermişti önceden. Ben ise espri ile, “Erkek olursa Mao, kız olursa Mia diyelim” diyordum. Çünkü bu uzak diyar kedilerini onlara yabancı isimlerle uğraştırmak istemiyordum ve onların seslerindeki fonetiği yakalayan bir isimleri olsun istiyordum.
Şimdi kucağımda dişi bir yavru vardı ve kulağına ismini fısıldadım: “Mia, küçük kızım! Sakin ol, bir sıkıntı yok. Biz buradayız, hep yanında olacağız, güvende olacaksın!” diyordum, böylece de vermiş olduğum sözümü tekrarlamış oluyordum. (Sonradan öğrendim, Mia Maria’ın yani Meryem’in kısaltması imiş burada, bak o da güzel!)
Eve geldik, çok korkmuştu. Sevdiği yemekleri ve oyuncakları evimizin belli yerlerine serpiştirdik. Kendisini güvende hissedeceği ana kadar bekledik. Çıktıkça sevdik, konuştuk onunla.
“NEDEN KEDİ BESLER İNSAN?”
Şimdilerde bir yaşını geçti. Bazen gelir konuşur, bir şeyler söyler. Onu anlamış olmayı çok isterdim. Bu uzak ülkede iki farklı dil üzerine eğitim alıyordum ama bir “kedice” kursu olsa, ona da gitmeyi ve öğrenmeyi çok isterdim.
Ne dediğini anlamasam da güvende olduğunu, onu sevdiğimi söylüyorum, yerden alıp bağrıma basıyorum! Sözlerimi anlamasa da kalbimden gelen sıcaklıktan anlıyordur ne dediğimi. Sevgi dilini anlamak için de ne dile ne de kulağa ihtiyaç yok zaten.
Bir yakınımız bize misafirliğine geldiğinde:
“Ne anlıyorsunuz bu kediden? Niye besliyorsunuz ki bu kediyi?” diye sormuştu. Mia da gelmiş, o sivri kulaklarını dikmiş ve merakla dinlemişti bizi. Ne diyeceğimi bilememiş ve onu yerden kaldırıp bağrıma basmış, sımsıkı sarmış ve: “Daha ne olsun ki!” demiştim.
Bizi kedi almaya sevk eden duyguyu sorgulamıştım kendime sonra… Bundan on küsür yıl önce, avukatlık yıllarımda Stockholm – İstanbul arasında mekik dokurken, Stockholm’e uğradığım zamanlarda bazen uğradığım Kürt yazar, şair, fikir adamı Kemal Burkay geldi aklıma. Onunla uzun uzun sohbetler ederdik, siyasi sebeplerle 80’lerde Türkiye’den kaçıp sığındığı bu uzak ve soğuk diyarlarda yaşadıklarından, şiirlerinden bahsederdik. Ve söz bazen o meşhur “Gülümse” şiirine gelirdi. Hani Sezen Aksu’nun bestesini de yapıp seslendiği o şiirinde diyordu ya Burkay:
“Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küskün
Bir kedim bile yok anlıyor musun
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”
Bu soğuk, buz tutan ülkede “İklim değişmesi, Akdeniz olması” ve “gülümse”nme istenirken, hiç olmazsa insanın yanında bir kedisi olması arzusu dillendiriliyordu.
O zamanlar bu şiir bana sadece hoş ve naif kelimelerin çağrışımı olarak geliyordu. Ülke özlemim yoktu o zaman, ihtiyaç da yoktu zira istediğimde gidip geliyordum… Bahar beklentisi, iklim değişmesi arayışım da yoktu. O dönem işleri iyi giden birisi olarak, arada böyle kayda değer insanlarla görüşmeler yapıp onların düşüncelerinden yola çıkarak haberler, röportajlar yaparak ülke gündemine kendimce katkılar sunmaya çalışıyordum, o kadar.
Ama Burkayların sürgün yaşadığı yıllardan neredeyse 40 yıl sonra ben de böyle bir zorunlu göç ve sürgün yaşadığımda, işte o zaman her şeyi başka anlamaya başlamıştım. Tarancı’nın, o meşhur “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde dediği gibi:
“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”
Evet, bazı şeyler yaşanmayınca anlaşılmıyormuş, başa gelmeden bazı duygular hissedilemiyormuş. Aynı duruma düşünce, aynı hisleri yaşayınca anlıyormuş insan. Nasrettin Hoca misali, “Damdan düşünenin halinden en iyi yine damdan düşen bir başkası” anlıyormuş.
EVET BİR KEDİN OLMALI...
“Böyle bir zamanda, bir kedisi olmalı insanın” diyorum, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız artık…
Bir kedisi olmalı insanın,
Sevdiği kendi evlâdı gibi
Yokluğunda onu bekleyen
Ayrı iken okşanmayı özleyen
Akşamları dizlerine yerleşip
Kürkten battaniye gibi ısıtan
Minnet yüklü gözlerini süzerek
Kalbinin derinliklerine sızan.” (Füsun Atalay)
Hele uzağa düştüysen, çocukların olmadıysa, oldu da öldülerse, var ama bir türlü ulaşamıyorsan.. o vakit hassaten kedi lazım. Özellikle geceleri içine sızı çöktüğünde o sıcacık tüy yumağını göğsünüze bastırdığınızda, içinizde kanayan bir atar damarın kanamasına tampon yapmış gibi oluyorsunuz. O acıyı gözyaşına döndürüp akıtıyorsunuz o kedinizin tüyleri üstüne ve sükun buluyorsunuz.
Kediniz bazen de kimseye açılamadığınızda, dostlarınıza ulaşamadığınızda çok iyi bir sırdaşınız, iyi bir dinleyiciniz. Bal rengi gözlerini kocaman açar ve size bakar siz konuştukça, araya saçma bir söz söyleyip dikkatinizi dağıtmaz: “Olur öyle ya, ne saçma şeylere üzülüyorsun sen” gibi lüzumsuz, empatiden yoksun teselliler sıralamaz. Bazen sadece dinlemek gerekir ya, işte onu yapar kedi.
İşten döndüğünüzde camda sizin yolunuzu bekleyişi var ya… Kapıyı açtığınızda bacaklarınızın arasına koşması! Bunun verdiği mutluluğu, yaşamayan bilmez. Onu kucağınıza alırsınız, tatlı çubuğunu şekerleme niyetine verirsiniz, gözünü yumarak elinizden keyifle bir yiyişi vardır ki.. Dünyada en azından bir canlıya olsun mutluluk kaynağı olduğunuz hissine kapılırsınız ve yaşamak için, -birileri adına ayakta kalabilme güdüsü ile- hayata tutunmak için bir sebep daha bulmuş olursunuz!
Hele gurbete düştüyseniz, bir de sapada ise eviniz, hasta iken zor geçer günler. Size bir sıcak çorba pişiremez kediniz ama acıyla kıvrandığınızda yanınıza gelir, sırtını dayar size ve adeta acınızı almaya çalışır, rahatlarsınız… Onun bu ilacını başka yerde de bulamazsınız.
DÖRT AYAKLI YOLDAŞ…
Yol arkadaşın olmadığında yarenindir, birlikte gezmeye çıkarsınız. Nazım’ın şiirindeki gibi:
“Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.”
“Bir kediniz olsun” diyorum ama “bir kediye sahip olun” demiyorum, dikkatinizi çekeyim. Çünkü onlara sahip olunmaz, ancak onlarla olunur; bir çocuğuzun, bi yakınınızın olması gibi.. (Siz onun bakıcısı, mama tedarikçisi, ev arkadışısınız; yerinizi bilin yani.)
Ders çalışırken, bir yazı yazarken filan, masanızın üstüne bir minder de onun için koyun. O güzel gözlerini koca koca açar bakar ve ilham verir, güç kadar size.
Evinizdeki haşerenin temizleyicisi, boyuna cüssesine bakmadan evinizin koruyucusudur o.
Ama ilgi ister, bakım ister; evin bir çocuğu gibi. Sık sık tüylerini tarayıp temizlemelisiniz ki rahat tüy döksün, evinize ve elbiselerine dökülmesin o tüyler. Islak ve kuru mamasını ayrı ayrı hazır tutacaksınız. Suyunu cam kapta ve hep taze-temiz tutacaksınız. İlk aldığınız zamanlarda aşısını, kontrollerini aksatmayacaksınız. Hacetini giderdiği kumunu her gün temizleyip ayıklayacaksınız.
Onlarla yaşadıkça kedileri çok seveceksiniz. Bu öyle bir sevgidir ki (eşimde olduğu gibi) ileri yaşınıza rağmen tüye alerjiniz ortaya çıksa da, neredeyse ölecek gibi olsanız da onunla birlikte yaşayabilmek için ağır alerji hapları kullanmaya bile razı olursunuz!
Ben bunları yazıyorum. Şimdi kedim uyukluyor.
“Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…” (N. Hikmet)
“Evler kedisiz yetim, Sokaklar kedisiz üvey sayılır” (Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli Kitabından) O yüzden, “bir kedicik babası” olarak derim ki bir kediniz olsun. Hukuk, adaletsizlikler, davalardan başka bir yazı isteyenlere de bir kedinin hatırlattıklarından oluşan bu yazımız ithaf olsun. Yolu uzağa düşenlere de benden bir tavsiye olsun. Bir de uyarı; hayvanları, doğayı sevmeyenlerin “insan sevgisi”ne karşı ikircikli olun derim.
[Ramazan Faruk Güzel] 23.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
45 günde 8,3 milyar doları kim topladı? [Semih Ardıç]
Türkiye ekonomisinin “dolarize” olduğunda kimsenin tereddütü yok.
Şahıslar veya şirketlere ait banka hesaplarında, hatta kamuya ait hesaplarda dövizin payı zaman zaman geriliyor gibi olsa da oran hep yüzde 45 ila yüzde 55 arasında salınıyor.
Bir başka ifade ile elinde bankaya yatırabilecek kadar parası bulunan şahıs ya da müesseseler ne olur ne olmaz diyerek 100 liranın 45 lira ila 55 lira arasında değişen tutarını ABD Doları, euro veya sterlin gibi yabancı para biriminde nemalandırıyor.
DOLAR ALMAYANA YANAR!
2018 yılı ağustos ayında patlak veren kur krizinde bir kere daha tecrübe edildi ki idareciler tam aksini iddia etse de Türkiye’de “dolar almayan yanar”.
Ağustos krizinde HSBC’nin elinde bulundurduğu döviz sayesinde bir günde 120 milyon dolar kazandığı dikkate alındığında hazırlıklı olanlar kazançlı çıkıyor. HSBC bir günlük kazanç rekoru ile bankacılık tarihine geçti.
Buna mukabil döviz tasarrufuna dikkat etmeyenler bir günde ya battı ya da ağır hasar gördü. Hele hele döviz borcu yüksek firmalar için küçük bir kıyamete döndü kriz.
NE İLK NE DE SON KRİZ OLACAK
Ekonomik aktörler senelerin birikimi ve ekseriyet itibarıyla yazılı olmayan kurallara dikkate alır. Kararlarında geçmiş krizlerden çıkardıkları derslerin tesiri fazladır.
2018 senesi ağustos ayında patlak veren kur şoku ne ilk ne de son krizdi. Her krizin kendine has hususiyeti olsa da müşterek nokta döviz cephesinden gelen ani taarruzdur.
Son krizde 7 TL’nin eşiğinden dönen dolar/TL kuru gösterdi ki bütün sermayeyi TL sepetine yüklemekten daha büyük bir risk yok. Herkes bunun farkında.
Merkez Bankası’nın (TCMB) ilan ettiği rakamlara göre “yerliler” dediğimiz yurt içinde ikamet edenler döviz mevduatı 2019 başından 15 Şubat’a kadar olan dönemde 161 milyar dolardan 169,3 milyar dolara yükseldi. 45 günde 8,3 milyar dolar toplandı.
ŞAHISLAR 5,9 MİLYAR TOPLADI
Aynı dönemde gerçek şahıslara ait döviz mevduatı 96,5 milyar dolardan 102,4 milyar dolara yükseldi. Tüzel kişiler diye bilinen şirketlerin hesaplarında tuttuğu döviz ise 64,4 milyar dolardan 66,8 milyar dolara çıktı.
Bankalarda toplam mevduat içinde yabancı para payı yüzde 49’a ulaştı. Mevduat bankalarında her 100 TL mevduata karşılık 93 TL döviz mevduatı bulunurken, katılım bankalarında her 100 TL mevduata karşı 145 TL döviz mevduatı bulunuyor.
Katılım bankalarında döviz mevduatı sene başından bu yana 1,4 milyar dolar artarak 16,3 milyar dolara ulaştı. Bunun 14 milyar doları yerlilere ait.
Tablo gayet berrak: Ağustos 2018 şokundan sonra kur yükseldiğinde elindeki dövizden bir miktarını satıp kârını tahakkuk ettiren döviz yatırımcısı doların gerileyeceği seviyeyi takip etti.
GERİLEME DURUNCA YENİDEN ALMAYA BAŞLADILAR
Dip noktasının 5,15 TL olduğunu fark ettiği andan itibaren de yeniden döviz biriktirmeye başladı. Az-çok fazlası olan herkes muhtemel döviz muharebesine hazırlık yapıyor.
İngiliz finans devi HSBC, döviz krizinin patlak verdiği 2018 senesi ağustos ayında sadece bir günde 120 milyon dolar kazanarak bankacılık tarihine geçti. HSBC, Türkiye’de dövize yatırım yapmanın karşılığını aldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomiyi sürüklediği girdaptan kısa vadede çıkamayacağı artık sır değil. Erdoğan’ın “Ben söylüyorum. Dolar alan yanar!” dediği gün dolar 2,50 TL idi. Halihazırda 1 dolar 5,32 TL.
Bavulla getirilen 21 milyar dolar ile 2018 cari açığının ekseriyeti karşılansa da şirketlerin ve kamunun döviz mükellefiyeti Everest Dağı kadar yüksek.
En az 100 milyar dolar kaynak lazım ki borçlar ödenebilsin. Türkiye’nin böyle bir kaynağı bulması için ya yüzde 10-15 büyümesi ya da yabancı yatırımcının akınına uğraması lazım. İkisinden de eser yok.
EKONOMİ KÜÇÜLÜRKEN YATIRIM GELMEZ
Türkiye tam aksine küçülüyor. Yerli sermaye kaçıyor. Yurt dışı piyasalarda borçlanma maliyeti geçen senenin iki katından fazla arttı. Yine de borç temininde zorluklar var. Fonlar fahiş faizi sineye çeken şirketlerden ilave teminat talep ediyor.
AKP hükûmeti, 2013’ün mayıs ve haziran aylarında İstanbul/Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmemesi için sokağa çıkanlar yüzünden doların yükseldiğini iddia etmişti. Yükseldi dedikleri de şu. Dolar, 1,97 TL’den 2,05 TL’ye çıkmıştı.
17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını itibarsızlaştırmak için kolları sıvadıklarında dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, Gezi’den evvel Hizmet Hareketi mensuplarının dolar yığdığını iddia etmişti.
BANK ASYA GÜYA GEZİ’DEN EVVEL DOLAR TOPLAMIŞTI
Bu kuyruklu bir yalandı, iftiraydı. Ne Merkez Bankası ne de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verileri Bank Asya’da böyle bir döviz artışını teyit etmişti.
Bilakis kronolojik olarak tetkik edildiğinde Bank Asya’nın Gezi hâdiselerinden evvel net döviz sattığı ispat ediliyordu.
Maksat bağcıyı dövmek olunca böyle bir yalanın arkasına sığınacak kadar zillet içine düşen Ala’nın farkında olmadan bir kavramı kazandırdı. “Dolar toplamak” deyiminin bilinirliği artık hayli fazla.
Erdoğan’ın tecrit çemberinden kurtulabilmişse Ala şu suâle cevap verse keşke!: “45 günde 8,3 milyar doları kim topladı?”
[Semih Ardıç] 23.2.2019 [TR724]
Şahıslar veya şirketlere ait banka hesaplarında, hatta kamuya ait hesaplarda dövizin payı zaman zaman geriliyor gibi olsa da oran hep yüzde 45 ila yüzde 55 arasında salınıyor.
Bir başka ifade ile elinde bankaya yatırabilecek kadar parası bulunan şahıs ya da müesseseler ne olur ne olmaz diyerek 100 liranın 45 lira ila 55 lira arasında değişen tutarını ABD Doları, euro veya sterlin gibi yabancı para biriminde nemalandırıyor.
DOLAR ALMAYANA YANAR!
2018 yılı ağustos ayında patlak veren kur krizinde bir kere daha tecrübe edildi ki idareciler tam aksini iddia etse de Türkiye’de “dolar almayan yanar”.
Ağustos krizinde HSBC’nin elinde bulundurduğu döviz sayesinde bir günde 120 milyon dolar kazandığı dikkate alındığında hazırlıklı olanlar kazançlı çıkıyor. HSBC bir günlük kazanç rekoru ile bankacılık tarihine geçti.
Buna mukabil döviz tasarrufuna dikkat etmeyenler bir günde ya battı ya da ağır hasar gördü. Hele hele döviz borcu yüksek firmalar için küçük bir kıyamete döndü kriz.
NE İLK NE DE SON KRİZ OLACAK
Ekonomik aktörler senelerin birikimi ve ekseriyet itibarıyla yazılı olmayan kurallara dikkate alır. Kararlarında geçmiş krizlerden çıkardıkları derslerin tesiri fazladır.
2018 senesi ağustos ayında patlak veren kur şoku ne ilk ne de son krizdi. Her krizin kendine has hususiyeti olsa da müşterek nokta döviz cephesinden gelen ani taarruzdur.
Son krizde 7 TL’nin eşiğinden dönen dolar/TL kuru gösterdi ki bütün sermayeyi TL sepetine yüklemekten daha büyük bir risk yok. Herkes bunun farkında.
Merkez Bankası’nın (TCMB) ilan ettiği rakamlara göre “yerliler” dediğimiz yurt içinde ikamet edenler döviz mevduatı 2019 başından 15 Şubat’a kadar olan dönemde 161 milyar dolardan 169,3 milyar dolara yükseldi. 45 günde 8,3 milyar dolar toplandı.
ŞAHISLAR 5,9 MİLYAR TOPLADI
Aynı dönemde gerçek şahıslara ait döviz mevduatı 96,5 milyar dolardan 102,4 milyar dolara yükseldi. Tüzel kişiler diye bilinen şirketlerin hesaplarında tuttuğu döviz ise 64,4 milyar dolardan 66,8 milyar dolara çıktı.
Bankalarda toplam mevduat içinde yabancı para payı yüzde 49’a ulaştı. Mevduat bankalarında her 100 TL mevduata karşılık 93 TL döviz mevduatı bulunurken, katılım bankalarında her 100 TL mevduata karşı 145 TL döviz mevduatı bulunuyor.
Katılım bankalarında döviz mevduatı sene başından bu yana 1,4 milyar dolar artarak 16,3 milyar dolara ulaştı. Bunun 14 milyar doları yerlilere ait.
Tablo gayet berrak: Ağustos 2018 şokundan sonra kur yükseldiğinde elindeki dövizden bir miktarını satıp kârını tahakkuk ettiren döviz yatırımcısı doların gerileyeceği seviyeyi takip etti.
GERİLEME DURUNCA YENİDEN ALMAYA BAŞLADILAR
Dip noktasının 5,15 TL olduğunu fark ettiği andan itibaren de yeniden döviz biriktirmeye başladı. Az-çok fazlası olan herkes muhtemel döviz muharebesine hazırlık yapıyor.
İngiliz finans devi HSBC, döviz krizinin patlak verdiği 2018 senesi ağustos ayında sadece bir günde 120 milyon dolar kazanarak bankacılık tarihine geçti. HSBC, Türkiye’de dövize yatırım yapmanın karşılığını aldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomiyi sürüklediği girdaptan kısa vadede çıkamayacağı artık sır değil. Erdoğan’ın “Ben söylüyorum. Dolar alan yanar!” dediği gün dolar 2,50 TL idi. Halihazırda 1 dolar 5,32 TL.
Bavulla getirilen 21 milyar dolar ile 2018 cari açığının ekseriyeti karşılansa da şirketlerin ve kamunun döviz mükellefiyeti Everest Dağı kadar yüksek.
En az 100 milyar dolar kaynak lazım ki borçlar ödenebilsin. Türkiye’nin böyle bir kaynağı bulması için ya yüzde 10-15 büyümesi ya da yabancı yatırımcının akınına uğraması lazım. İkisinden de eser yok.
EKONOMİ KÜÇÜLÜRKEN YATIRIM GELMEZ
Türkiye tam aksine küçülüyor. Yerli sermaye kaçıyor. Yurt dışı piyasalarda borçlanma maliyeti geçen senenin iki katından fazla arttı. Yine de borç temininde zorluklar var. Fonlar fahiş faizi sineye çeken şirketlerden ilave teminat talep ediyor.
AKP hükûmeti, 2013’ün mayıs ve haziran aylarında İstanbul/Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmemesi için sokağa çıkanlar yüzünden doların yükseldiğini iddia etmişti. Yükseldi dedikleri de şu. Dolar, 1,97 TL’den 2,05 TL’ye çıkmıştı.
17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını itibarsızlaştırmak için kolları sıvadıklarında dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, Gezi’den evvel Hizmet Hareketi mensuplarının dolar yığdığını iddia etmişti.
BANK ASYA GÜYA GEZİ’DEN EVVEL DOLAR TOPLAMIŞTI
Bu kuyruklu bir yalandı, iftiraydı. Ne Merkez Bankası ne de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verileri Bank Asya’da böyle bir döviz artışını teyit etmişti.
Bilakis kronolojik olarak tetkik edildiğinde Bank Asya’nın Gezi hâdiselerinden evvel net döviz sattığı ispat ediliyordu.
Maksat bağcıyı dövmek olunca böyle bir yalanın arkasına sığınacak kadar zillet içine düşen Ala’nın farkında olmadan bir kavramı kazandırdı. “Dolar toplamak” deyiminin bilinirliği artık hayli fazla.
Erdoğan’ın tecrit çemberinden kurtulabilmişse Ala şu suâle cevap verse keşke!: “45 günde 8,3 milyar doları kim topladı?”
[Semih Ardıç] 23.2.2019 [TR724]
Adalet açlığı ya da Hulusi Baba ve Hakim Caprio [M.Nedim Hazar]
Büyük bir açlık sarmalında çırpınıyor ülke…
Yokluklar ile kuşatıldık kuşatılıyoruz…
Sadece madde anlamda değil, manevi anlamda da korkunç bir kayıp dönemi bugünler.
Vaktiyle sahip olduğumuz ama kıymetini bilmediğimiz değerlerin birer birer avcumuzdan kaymasının şaşkınlığını yaşamakla beraber, her anlamda fakirleşmenin ağır bedelini henüz ödememiş durumdayız.
Bir tür kıtlık yaşıyoruz her anlamda.
Büyük bir açlık çağındayız adeta.
Açlık çeşit çeşit…
Ve galiba dünya tarihi açlık üzerine yaşananların neticeleriyle şekillenen bir tarihten ibaret.
Bedensel açlık, iktidar açlığı, şehvani açlık vs…
İnsanın farkında olmadan en derinden hissettiği açlık türlerinin başında ise Adalet Açlığı geliyor olmalı.
İnsan adalete nasıl da acıkırmış bugünlerde bunu çok iyi anlıyoruz.
İşte Frank Caprio biz tam böyle bir açlık krizini iliklerimizde hissederken karşımıza çıkıyor.
Yeşilçam filmlerinin pek çok özelliğinden bahsedebiliriz.
Masalsı gelen yönüyle defalarca izlense bile bıktırmamasının sebebi budur zannımca.
Bazı roller bazı oyuncuların üzerine öylesine yapışmıştır ki, ömürleri boyunca başka rolde oynamaları mümkün olmamıştır.
Reha Yurdakul böyle bir oyuncuydu mesela.
Babacan, dede yadigârı çiftliğin kahyası.
Necdet Tosun konağın saf ve iri kıyım bedenine rağmen ince ruhlu aşçısıdır mesela.
Arap Celal meyhaneci, Neriman Köksal cadaloz kaynanadır keza. Kötü karakterler malum, Önder Somer, Nuri Alço filan.
Hulusi Kentmen bu anlamda özel bir isimdir.
Hulusi Babanın amiri olduğu karakolda her hikaye güzel biter…
Kariyerindeki 500’e yakın filminin büyük çoğunluğunda birbirine yakın karakterleri oynar; sevimli, iyi yürekli, insana güven veren “baba” figürü.
Günümüz art niyetli emniyet mensuplarının inadına, halkın yanında, namusunuzu bile teslim edebileceğiniz bir güven telkin eder Hulusi Kentmen’in canlandırdığı polis karakterleri.
Keza hiç de azımsanmayacak filmde hakim rolünde gördük Kentmen’i… Öfkesiyle bile merhameti tesis eden bir insan düşünün.
Öylesine yakın, öylesine içli bir hayalin perdede vücut bulmuş haliydi.
Türk sineması için Hulusi Baba ne ise Amerikan adaleti için Hakim Frank Caprio odur…
Ne acı ki biri kurgusal karakter, diğeri gerçek kişilik. Ve galiba şanslı toplumlar ile bahtsız insanlar ülkesi arasındaki fark da bu sebepten var.
Bizim filmlerde yer alan iyi yürekli kahramanlarımız, başkalarının gündelik yaşamındaki karakter olabiliyor.
İnsanın iliklerinde hissettiği adalet açlığının tam karşısında durur ve şefkatli bakışı, konuşması ve gerçek adalet içeren kararlarıyla insanların bu açlığını gideriyor 82 yaşındaki yargıç…
Bugünlerde ülkemizde eksikliğini muazzam şekilde hissettiğimiz gerçek adaletin sembolü gibi parlıyor ve oğlunun hazırladığı TV programının her bölümünü içimiz yanarak izliyoruz.
Hayat hikayesi ilginç bir isim Frank Baba!
İtalyan bir göçmenin üç çocuğundan biri olarak Amerika’da doğuyor. Yokluklar içinde yaşanan bir çocukluk.
Babası pazarcıydı ve küçük Frank ayakkabı boyacılığı yaparak tamamladı eğitimini. Sonra akşam okuluna giderek tamamlanan hukuk formasyonu.
1985’ten beri hakimlik yapıyor.
Son dönemde Rhone Island’a ilerlemiş yaşına rağmen devam ediyor mesleğine.
İnsanların açlığını duyduğu adaleti dağıtmaktan asla gocunmuyor Frank Caprio.
Bu sebepledir ki oğlu John babasının duruşmalarını Facebook’ta paylaşmaya başladı. Sonuç şaşırtıcıydı. İnsanlar bayılmıştı bu şirin hakime. Kısa sürede neredeyse bütün paylaşımları en az 9 dile çevrilip hızla yayıldı.
Galiba işin sırrı şuydu: insanların en zor anında, adalete olan inançlarını tamamen yitirdikleri bir anda devreye girip o muazzam hissi tekrar inşa ediyor ve sadece adaleti tesis etmiyor aynı zamanda gönüllere giriyordu İtalyan kökenli bu babacan yargıç!
Onu tam anlamıyla fenomen yapan ise oğlu bıçaklanarak öldürülen anne ile kurduğu muazzam empati ile adeta yürekleri fethetmesiydi. Bu video Facebook’ta 170 milyon defadan fazla görüntülenmişti.
Birkaç amatör girişimden sonra oğlunun uğraşlarıyla Fox’ta programa başladı bu babacan hakim.
Hafta içi her gün iki kez yayınlanan programının sosyal medyada 1.7 milyardan daha fazla kez tıklandığı biliniyor.
Aslında hiç de öyle ekstra bir şey yapmıyor Hakim Frank Caprio…
Baktığı davaların hepsi trafik dosyaları…
Ancak kimi zaman zanlıyı öylesine çepeçevre kuşatıyor ki, işi bittiği halde akşama kadar onun salonunda oturup duruşmalarını izleyenler mevcut.
Çocukları kucağına alıyor, sarılıyor, acıyı paylaşıyor ve en önemlisi adalet açlığının anlamını iyi biliyor.
Böylesi bir yazıda hiç bahsetmek istemezdim ama, bu ülkenin siyasi bir figüre dönüşmüş son derece itici barolar birliği başkanını, siyasetin emrine girmiş yüksek yargı mensuplarını düşündüğümüzde uzak bir hayal gibi geliyor Caprio’nun duruşmaları.
Tıpkı Hulusi Baba’nın filmleri gibi, uzakta, çok uzakta…
Bizim filmlerimizde gördüğümüz güzellikleri, başkalarının gerçek hayatta yaşamaları ise galiba bu ülkenin en büyük bahtsızlığıdır…
[M.Nedim Hazar] 23.2.2019 [TR724]
Yokluklar ile kuşatıldık kuşatılıyoruz…
Sadece madde anlamda değil, manevi anlamda da korkunç bir kayıp dönemi bugünler.
Vaktiyle sahip olduğumuz ama kıymetini bilmediğimiz değerlerin birer birer avcumuzdan kaymasının şaşkınlığını yaşamakla beraber, her anlamda fakirleşmenin ağır bedelini henüz ödememiş durumdayız.
Bir tür kıtlık yaşıyoruz her anlamda.
Büyük bir açlık çağındayız adeta.
Açlık çeşit çeşit…
Ve galiba dünya tarihi açlık üzerine yaşananların neticeleriyle şekillenen bir tarihten ibaret.
Bedensel açlık, iktidar açlığı, şehvani açlık vs…
İnsanın farkında olmadan en derinden hissettiği açlık türlerinin başında ise Adalet Açlığı geliyor olmalı.
İnsan adalete nasıl da acıkırmış bugünlerde bunu çok iyi anlıyoruz.
İşte Frank Caprio biz tam böyle bir açlık krizini iliklerimizde hissederken karşımıza çıkıyor.
Yeşilçam filmlerinin pek çok özelliğinden bahsedebiliriz.
Masalsı gelen yönüyle defalarca izlense bile bıktırmamasının sebebi budur zannımca.
Bazı roller bazı oyuncuların üzerine öylesine yapışmıştır ki, ömürleri boyunca başka rolde oynamaları mümkün olmamıştır.
Reha Yurdakul böyle bir oyuncuydu mesela.
Babacan, dede yadigârı çiftliğin kahyası.
Necdet Tosun konağın saf ve iri kıyım bedenine rağmen ince ruhlu aşçısıdır mesela.
Arap Celal meyhaneci, Neriman Köksal cadaloz kaynanadır keza. Kötü karakterler malum, Önder Somer, Nuri Alço filan.
Hulusi Kentmen bu anlamda özel bir isimdir.
Hulusi Babanın amiri olduğu karakolda her hikaye güzel biter…
Kariyerindeki 500’e yakın filminin büyük çoğunluğunda birbirine yakın karakterleri oynar; sevimli, iyi yürekli, insana güven veren “baba” figürü.
Günümüz art niyetli emniyet mensuplarının inadına, halkın yanında, namusunuzu bile teslim edebileceğiniz bir güven telkin eder Hulusi Kentmen’in canlandırdığı polis karakterleri.
Keza hiç de azımsanmayacak filmde hakim rolünde gördük Kentmen’i… Öfkesiyle bile merhameti tesis eden bir insan düşünün.
Öylesine yakın, öylesine içli bir hayalin perdede vücut bulmuş haliydi.
Türk sineması için Hulusi Baba ne ise Amerikan adaleti için Hakim Frank Caprio odur…
Ne acı ki biri kurgusal karakter, diğeri gerçek kişilik. Ve galiba şanslı toplumlar ile bahtsız insanlar ülkesi arasındaki fark da bu sebepten var.
Bizim filmlerde yer alan iyi yürekli kahramanlarımız, başkalarının gündelik yaşamındaki karakter olabiliyor.
İnsanın iliklerinde hissettiği adalet açlığının tam karşısında durur ve şefkatli bakışı, konuşması ve gerçek adalet içeren kararlarıyla insanların bu açlığını gideriyor 82 yaşındaki yargıç…
Bugünlerde ülkemizde eksikliğini muazzam şekilde hissettiğimiz gerçek adaletin sembolü gibi parlıyor ve oğlunun hazırladığı TV programının her bölümünü içimiz yanarak izliyoruz.
Hayat hikayesi ilginç bir isim Frank Baba!
İtalyan bir göçmenin üç çocuğundan biri olarak Amerika’da doğuyor. Yokluklar içinde yaşanan bir çocukluk.
Babası pazarcıydı ve küçük Frank ayakkabı boyacılığı yaparak tamamladı eğitimini. Sonra akşam okuluna giderek tamamlanan hukuk formasyonu.
1985’ten beri hakimlik yapıyor.
Son dönemde Rhone Island’a ilerlemiş yaşına rağmen devam ediyor mesleğine.
İnsanların açlığını duyduğu adaleti dağıtmaktan asla gocunmuyor Frank Caprio.
Bu sebepledir ki oğlu John babasının duruşmalarını Facebook’ta paylaşmaya başladı. Sonuç şaşırtıcıydı. İnsanlar bayılmıştı bu şirin hakime. Kısa sürede neredeyse bütün paylaşımları en az 9 dile çevrilip hızla yayıldı.
Galiba işin sırrı şuydu: insanların en zor anında, adalete olan inançlarını tamamen yitirdikleri bir anda devreye girip o muazzam hissi tekrar inşa ediyor ve sadece adaleti tesis etmiyor aynı zamanda gönüllere giriyordu İtalyan kökenli bu babacan yargıç!
Onu tam anlamıyla fenomen yapan ise oğlu bıçaklanarak öldürülen anne ile kurduğu muazzam empati ile adeta yürekleri fethetmesiydi. Bu video Facebook’ta 170 milyon defadan fazla görüntülenmişti.
Birkaç amatör girişimden sonra oğlunun uğraşlarıyla Fox’ta programa başladı bu babacan hakim.
Hafta içi her gün iki kez yayınlanan programının sosyal medyada 1.7 milyardan daha fazla kez tıklandığı biliniyor.
Aslında hiç de öyle ekstra bir şey yapmıyor Hakim Frank Caprio…
Baktığı davaların hepsi trafik dosyaları…
Ancak kimi zaman zanlıyı öylesine çepeçevre kuşatıyor ki, işi bittiği halde akşama kadar onun salonunda oturup duruşmalarını izleyenler mevcut.
Çocukları kucağına alıyor, sarılıyor, acıyı paylaşıyor ve en önemlisi adalet açlığının anlamını iyi biliyor.
Böylesi bir yazıda hiç bahsetmek istemezdim ama, bu ülkenin siyasi bir figüre dönüşmüş son derece itici barolar birliği başkanını, siyasetin emrine girmiş yüksek yargı mensuplarını düşündüğümüzde uzak bir hayal gibi geliyor Caprio’nun duruşmaları.
Tıpkı Hulusi Baba’nın filmleri gibi, uzakta, çok uzakta…
Bizim filmlerimizde gördüğümüz güzellikleri, başkalarının gerçek hayatta yaşamaları ise galiba bu ülkenin en büyük bahtsızlığıdır…
[M.Nedim Hazar] 23.2.2019 [TR724]
Yargı kimin köpeği! [Bülent Korucu]
Doğu Perinçek, bir canlı yayında ‘yargı siyasetin köpeğidir’ demişti. Son günlerde çıkan kimi haberler yargının asıl sahibini işaret ediyor.
Önce İstinaf Mahkemesi, Cumhuriyet Gazetesi eski yönetici ve yazarları hakkındaki mahkumiyet kararını onadı. 5 yılın altında alan 8 kişi cezası kesinleştiği için yeniden cezaevine girecek. 5 yılın üzerinde olanların Yargıtay’a temyiz başvurusu hakları var. Mahkeme, milletvekili Ahmet Şık’ın dokunulmazlıktan yararlanamayacağına da hükmetti.
Ardından, Aydınlık gazetesi hakkında, MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin çıkan haberle ilgili açılan davanın düşürülmesine karar verildi. Savcı ve mahkeme aynı görüşte ve bu kararın istinafı, Yargıtay’ı da yok. Dava “Basın Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte olan maddesinde öngörülen dört aylık süreden sonra açıldığı” gerekçesiyle düşürüldü. Duruşmada, cumhurbaşkanlığı avukatının da hazır bulunduğunu kayıtlara geçirelim. Sanırım o da itiraz etmediğinden aksine bir haber yayınlanmadı.
En başında şunu söylemek lazım: mahkemenin kararı doğru. Ancak soruşturmanın bütün aşamaları ve benzer davalardaki kararlar göz önüne alındığında sadece Aydınlıkçıları kuşatan adalet ve şefkatin sebebi merak ediliyor. Başka gazeteciler söz konusu olduğunda kanunun şart koştuğu sınırlamaların hiç birine riayet edilmiyor. Örneğin Zaman Gazetesi yazarlarının 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili yazılarına iki yıl sonra dava açıldı. Aynı konuda haber yapan Cumhuriyet Gazetesi eski Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül basın özgürlüğünü koruyan o maddelerin hiçbirinden yararlanamadı. Hatta hem gazeteci hem milletvekili olan Enis Berberoğlu, anayasal hakkı olan dokunulmazlık zırhını bile kullanamadı.
Bazı şeylerin daha iyi anlaşılması için sürecin kısa bir özetini vermek istiyorum. 21 Ocak 2014’te Aydınlık ‘İşte tırdaki cephane’ başlığı ile Suriye’ye giderken durdurulan MİT tırlarında çıkanları sürmanşet yaptı. Bundan 15 ay sonra aynı haberi neredeyse benzer ifadelerle Cumhuriyet manşette kullandı: ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’. Cumhuriyet için anında soruşturma başlatan savcıların Aydınlık için harekete geçmesi epey zor oldu. Bu arada kanunun öngördüğü süre doldu. Kamuoyu baskısı üzerine çarpıklığı örtmek adına uyduruk bir iddianame hazırlandı. Başsavcı İrfan Fidan ne olur ne olmaz mahkemede bir kaza çıkmasın diye iddianameye ‘Şüphelilerin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüyle hiçbir ilgilerinin olmadığı anlaşıldığından TCK’nın 314/2’inci maddesi yönünden suçlama yapılmamıştır’ notu bile düştü.
“Evet, MİT TIR’ları haberini Cumhuriyet’ten önce yaptık. Gelsinler, tutuklasınlar. İktidarın karanlık Suriye politikasının Türkiye’yi nereye getirdiği ortada. Her şeyden önce ülkemizin güvenliğini düşünürüz.” diye meydan okuyan Aydınlıkçıların bir bildiği varmış; sonuç ortada!
“İhanet görüşmesi”. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK ile buluşmasının haberini hangi gazete bu başlıkla verebilir ve başına iş açılmaz. Evet bildiniz, Aydınlık mezkur görüşmeyi birinci sayfadan neredeyse tam sayfa olarak bu başlıkla haber yaptı. Daha ileri şeyler de oldu. Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan Sakine Cansız cinayetiyle ilgili yazı dizisini kaynak olarak gösteren Vatan Partisi; “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, tasarlayarak öldürmek, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak ve anayasayı ihlal” gerekçeleriyle Hakan Fidan ve Abdullah Öcalan’ın yargılanmaları talebinde bulundu. Perinçek. Erdoğan hakkında ellerinde kasetler olduğunu ve bazılarını yayınladıklarını da söyledi. Bu liste uzayabilir. Bunların sadece birinin yarısını söyleyen müebbet alıyor. Aydınlıkçılara her şey serbest!
Can Dündar için ‘bunu yanına bırakmam’ diye açıkça tehdit eden Tayyip Erdoğan’ın Aydınlık karşısındaki suskunluğunun sebebini çözebilen var mı? Benim kafam karışık…
[Bülent Korucu] 23.2.2019 [TR724]
Önce İstinaf Mahkemesi, Cumhuriyet Gazetesi eski yönetici ve yazarları hakkındaki mahkumiyet kararını onadı. 5 yılın altında alan 8 kişi cezası kesinleştiği için yeniden cezaevine girecek. 5 yılın üzerinde olanların Yargıtay’a temyiz başvurusu hakları var. Mahkeme, milletvekili Ahmet Şık’ın dokunulmazlıktan yararlanamayacağına da hükmetti.
Ardından, Aydınlık gazetesi hakkında, MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin çıkan haberle ilgili açılan davanın düşürülmesine karar verildi. Savcı ve mahkeme aynı görüşte ve bu kararın istinafı, Yargıtay’ı da yok. Dava “Basın Kanunu’nun suç tarihinde yürürlükte olan maddesinde öngörülen dört aylık süreden sonra açıldığı” gerekçesiyle düşürüldü. Duruşmada, cumhurbaşkanlığı avukatının da hazır bulunduğunu kayıtlara geçirelim. Sanırım o da itiraz etmediğinden aksine bir haber yayınlanmadı.
En başında şunu söylemek lazım: mahkemenin kararı doğru. Ancak soruşturmanın bütün aşamaları ve benzer davalardaki kararlar göz önüne alındığında sadece Aydınlıkçıları kuşatan adalet ve şefkatin sebebi merak ediliyor. Başka gazeteciler söz konusu olduğunda kanunun şart koştuğu sınırlamaların hiç birine riayet edilmiyor. Örneğin Zaman Gazetesi yazarlarının 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili yazılarına iki yıl sonra dava açıldı. Aynı konuda haber yapan Cumhuriyet Gazetesi eski Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül basın özgürlüğünü koruyan o maddelerin hiçbirinden yararlanamadı. Hatta hem gazeteci hem milletvekili olan Enis Berberoğlu, anayasal hakkı olan dokunulmazlık zırhını bile kullanamadı.
Bazı şeylerin daha iyi anlaşılması için sürecin kısa bir özetini vermek istiyorum. 21 Ocak 2014’te Aydınlık ‘İşte tırdaki cephane’ başlığı ile Suriye’ye giderken durdurulan MİT tırlarında çıkanları sürmanşet yaptı. Bundan 15 ay sonra aynı haberi neredeyse benzer ifadelerle Cumhuriyet manşette kullandı: ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’. Cumhuriyet için anında soruşturma başlatan savcıların Aydınlık için harekete geçmesi epey zor oldu. Bu arada kanunun öngördüğü süre doldu. Kamuoyu baskısı üzerine çarpıklığı örtmek adına uyduruk bir iddianame hazırlandı. Başsavcı İrfan Fidan ne olur ne olmaz mahkemede bir kaza çıkmasın diye iddianameye ‘Şüphelilerin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüyle hiçbir ilgilerinin olmadığı anlaşıldığından TCK’nın 314/2’inci maddesi yönünden suçlama yapılmamıştır’ notu bile düştü.
“Evet, MİT TIR’ları haberini Cumhuriyet’ten önce yaptık. Gelsinler, tutuklasınlar. İktidarın karanlık Suriye politikasının Türkiye’yi nereye getirdiği ortada. Her şeyden önce ülkemizin güvenliğini düşünürüz.” diye meydan okuyan Aydınlıkçıların bir bildiği varmış; sonuç ortada!
“İhanet görüşmesi”. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK ile buluşmasının haberini hangi gazete bu başlıkla verebilir ve başına iş açılmaz. Evet bildiniz, Aydınlık mezkur görüşmeyi birinci sayfadan neredeyse tam sayfa olarak bu başlıkla haber yaptı. Daha ileri şeyler de oldu. Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan Sakine Cansız cinayetiyle ilgili yazı dizisini kaynak olarak gösteren Vatan Partisi; “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, tasarlayarak öldürmek, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak ve anayasayı ihlal” gerekçeleriyle Hakan Fidan ve Abdullah Öcalan’ın yargılanmaları talebinde bulundu. Perinçek. Erdoğan hakkında ellerinde kasetler olduğunu ve bazılarını yayınladıklarını da söyledi. Bu liste uzayabilir. Bunların sadece birinin yarısını söyleyen müebbet alıyor. Aydınlıkçılara her şey serbest!
Can Dündar için ‘bunu yanına bırakmam’ diye açıkça tehdit eden Tayyip Erdoğan’ın Aydınlık karşısındaki suskunluğunun sebebini çözebilen var mı? Benim kafam karışık…
[Bülent Korucu] 23.2.2019 [TR724]
Ahmet Akgündüz’den Hayrettin Karaman’a çağrı: Zulmetmeyelim, dilsiz şeytan olmayalım [Cemil Tokpınar]
Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Ahmet Akgündüz, geçtiğimiz Pazar (17 Şubat 2019) hem Facebook, hem de Twitter hesabından “Hayreddin Karaman Hocama Davet!” başlığıyla bir çağrıda bulunarak, “Hakkın hatırı âli olduğuna göre geliniz bir TV kanalında hakkı anlatalım ve dilsiz şeytan olmayalım” dedi.
Yaptığı açıklamada, cemaat mensuplarına yönelik gözaltı, tutuklama, mallarına el koyma ve kayyum atamalarının Türkiye Cumhuriyeti Terör Kanununa göre yapıldığını iddia eden Akgündüz, buna karşı sözünün olmadığını ifade etti. Ancak “Hükümet dindar insanlardan teşekkül ettiğine göre, acaba buna İslamî hükümler açısından nasıl bakacağız?” sorusunu gündeme getiren Akgündüz, Hizmet Hareketinin devlete isyan suçu işlediği iftirasında bulunduktan sonra Prof. Hayreddin Karaman’a ve onun şahsında bütün hocalara şöyle bir davet yaptı:
“Devlete isyan edenlerin İslam’a göre hükmü şudur: Devlete isyan edenlerin isyan sürdüğü müddet içinde malları ve canları hederdir. Ancak isyan bastırıldıktan sonra malları da canları da heder değildir; yani dokunulmazdır. Bu duruma göre isyan bastırıldıktan sonra, mallarına el koymak ve kayyım atamak meşru olmadığı gibi, canlarına zarar vermek de meşru değildir. Hakkın hatırı âli olduğuna göre, geliniz, bir TV kanalında hakkı anlatalım ve dilsiz şeytan olmayalım.”
Akgündüz’ün bu çağrısı, hem cemaat taraftarlarından hem de hükümeti destekleyenlerden büyük tepki gördü. Bunun üzerine yaklaşık bir saat sonra özetle şu açıklamayı yaptı:
“Yazdığım İslamî bir hükümden dolayı cahilce kuduranlar var. Ben hakkın hatırı için Hayreddin Hocamla müzakere edelim dedim. İslam Hukuku kaidelerine göre meseleyi özetledim. ‘Hakkı söylemeyen insan dilsiz şeytandır’ buyuran Resulullah’ın emrine uydum. Biz Müslüman isek, zalimin zulmünü bahane göstererek zulüm etmemeliyiz.”
Akgündüz’ün çağrısı, bütün hocalara yönelik
Akgündüz’ün bu çağrısı, her ne kadar Prof. Hayreddin Karaman’a yapılmışsa da, bir bakıma bütün Diyanet camiasına, ilâhiyat hocalarına, başta nurcu gruplar olmak üzere dinî cemaatlerin liderlerine ve ileri gelenlerine, İslâmî kesimde bulunan gazetecilere, yazarlara, radyo ve televizyon programcılarına, sanatçılara, bütün din görevlilerine, hatta tüm Müslümanlara yöneliktir.
Çünkü her Müslüman, bilhassa irşad ve tebliğ vazifesi yapan kimseler hakkın hatırını üstün tutmak, zulme karşı çıkmak, dilsiz şeytan olmamak zorundadır. Aksi takdirde kim zulmü desteklemiş veya suskun kalmışsa dünyada hukuk ve adaletin hâkim olduğu zaman hesap verecek, ahirette de cezasını görecektir. Hatta şu anda bile kalbi çürümemiş, duyguları dumura uğramamış kimseler bu zulümler karşısında vicdan azabı çekmektedir.
Akgündüz’ün çağrısında eleştirilecek birçok yön var. Düzmece, kurmaca ve kontrollü darbeyi cemaate yıkma tezgâhına ilk geceden itibaren inanmadım, o günden beri delil diye sunulan iftiralardan sonra da hâlâ inanmıyorum. Darbenin sorumlusunu, “Bu darbe Allah’ın büyük bir lütfudur” diyenlerde ve “Bir olaydan kim kârlı çıkmışsa faili orada aramak lazım” sözüne göre bu darbeyi istismar edenlerde aramak gerekir. Bu konu çok uzundur, bu kadarla yetinip sadece birkaç nokta üzerinde duracağım.
Akgündüz’ün devlete isyan olarak nitelendirdiği darbeye teşebbüs edenlere İslâma göre ne tür cezalar verileceği hususunu, Ahmet Kurucan’ın konuyla ilgili kaleme aldığı bir yazısına havale ediyorum. (http://www.tr724.com/akgunduz-ve-kurani-hukuku-tarihi-tahrif-eden-kim/)
Zulüm, Başına Adalet Külahı Geçirmiş
Akgündüz bu çağrısıyla büyük bir itirafta bulunup şunları söylemiş oluyor:
Madem ki, isyan bastırıldıktan sonra insanların canı ve malı dokunulmazdır. Binali Yıldırım’ın ifadesiyle “proje darbe” daha 15 Temmuz gecesi bastırılmıştı. Demek ki iki buçuk yıldır masum insanlara zulmedilmekte ve Akgündüz bunlara karşı çıkmadığı için hakkın hatırını âli tutmamakta ve dilsiz şeytan olmaktadır.
Diyelim ki şimdiye kadar ses çıkarmayan Akgündüz’ün aklı başına geldi ve artık yapılan zulümleri vicdanı kaldıramaz halde. O zaman zulmü haykırmak, zalimlere muhalefet etmek için herhangi bir televizyon kanalına herhangi bir hocayla çıkmak şart değildir. Şu ana kadar çağrısına bir cevap verilmediğine göre, kendi başına elindeki her imkânı kullanarak zalimlerin zulmünü haykırmalıdır.
Akgündüz’ün bu çıkışı yeni değildir. 15 Temmuz’dan tam 11 ay sonra gördüğü zulümler vicdanını kanatmış olmalı ki, 25 Ekim 2017 tarihinde kendi Facebook hesabından Ankara’nın “En Kara Halet-i Ruhiyesi” başlığıyla şu yakınmayı paylaşmıştır:
“Ankara’dayım. Maddî ve manevî değerler birbirine karışmış, at izi ile it izi ayırt edilemez olmuş, en kötüsü de adalet zulüm külahını giymiş. Kur’an ‘Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez’ buyuruyor, diyorsun; ‘Kan davalarında bu ayet dinlenemez’ cevabını duyuyorsun. ‘Kan davalarında nasihat dinlenemez’ diyenler çoğalmış. ‘Tam dindar tam siyasetçi; tam siyasetçi de tam dindar olamaz’ sözü gerçek olmuş. Allah bu memleketi muhafaza buyursun.”
Lohusaların, bebeklerin ne suçu var?
Sayın Akgündüz!
Her ne kadar Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaati hakkındaki görüşlerine katılmasam da, açıklamış olduğun, “hakkın hatırını âli tutmak, zulme karşı çıkmak, dilsiz şeytan olmamak, Kur’an’ın ‘Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez’ prensibini uygulamak” şeklindeki görüşlerini destekliyorum.
Sen neredeyse yarım asırdır Risale-i Nur okuyan, anlatan, Üstad Hazretlerinin en yakın talebelerini tanıyan ve istifade eden, Üstad ve Risale-i Nur hakkında kitaplar yazan bir ilim adamısın. Üstad Hazretleri, “İslam kahramanı” dediği Adnan Menderes ve Demokrat Partili yetkililere Kur’an’ın “Velâ tezirû vâziratün vizra uhrâ” yani “Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez” hükmünü defalarca hatırlatmış, 27 yıl millete kan kusturan, milletin dinine, imanına, camisine, Kur’an’ına, ezanına müdahale eden Halk Partililere davranırken adil olmalarını söylemiştir.
Şimdi söyler misin? Yüz bini aşkın insan hangi hukuka göre işinden atılmıştır? 55 bin insan hangi suçu işlemiştir? Üstelik beraat edenler bile niçin görevlerine iade edilmemektedir? 17 bin kadının ve 743 bebeğin hapiste ne işi var?
Aslında benim bunları yazmama bile gerek yok. Aslında herkes yapılan haksızlıkları görüyor, duyuyor, biliyor. Zulüm arşa çıktı, mazlumların ahı ülkeye gelebilecek bir afete davetiyedir diye titriyorum.
Geliniz, hiç değilse bu saatten sonra zulme karşı hakkı ve adaleti savununuz. Korkmayın, hiçbir şey olmaz. Ecel birdir, tagayyür etmez. Dilsiz şeytan olmanın bedeli çok ağırdır. Kur’an zalimlere en küçük bir meyli bile yasaklar.
Şu anda cemaat mensuplarına kadın erkek, hasta sağlıklı, genç ihtiyar, büyük çocuk, hatta hamile ve lohusa kadınlara kadar hiç ayırt edilmeden yapılan bu zulmün Kur’an’da, hadiste, İslâm hukukunun uygulamalarında delili, kaynağı, istinatgâhı yoktur, olamaz.
Bari bundan sonra suçun şahsiliği, masumiyet karinesi, ispatın iddia sahibine ait olduğu gibi en temel hukuk kaideleri işlesin.
Gelin bunun mücadelesini verin, diğer hocaları ve kanaat önderlerini uyarın. Aksi halde sadece bir cemaat değil, bütün cemaatler ve topyekûn bir ülkenin geleceği vahim olacaktır.
[Cemil Tokpınar] 23.2.2019 [TR724]
Yaptığı açıklamada, cemaat mensuplarına yönelik gözaltı, tutuklama, mallarına el koyma ve kayyum atamalarının Türkiye Cumhuriyeti Terör Kanununa göre yapıldığını iddia eden Akgündüz, buna karşı sözünün olmadığını ifade etti. Ancak “Hükümet dindar insanlardan teşekkül ettiğine göre, acaba buna İslamî hükümler açısından nasıl bakacağız?” sorusunu gündeme getiren Akgündüz, Hizmet Hareketinin devlete isyan suçu işlediği iftirasında bulunduktan sonra Prof. Hayreddin Karaman’a ve onun şahsında bütün hocalara şöyle bir davet yaptı:
“Devlete isyan edenlerin İslam’a göre hükmü şudur: Devlete isyan edenlerin isyan sürdüğü müddet içinde malları ve canları hederdir. Ancak isyan bastırıldıktan sonra malları da canları da heder değildir; yani dokunulmazdır. Bu duruma göre isyan bastırıldıktan sonra, mallarına el koymak ve kayyım atamak meşru olmadığı gibi, canlarına zarar vermek de meşru değildir. Hakkın hatırı âli olduğuna göre, geliniz, bir TV kanalında hakkı anlatalım ve dilsiz şeytan olmayalım.”
Akgündüz’ün bu çağrısı, hem cemaat taraftarlarından hem de hükümeti destekleyenlerden büyük tepki gördü. Bunun üzerine yaklaşık bir saat sonra özetle şu açıklamayı yaptı:
“Yazdığım İslamî bir hükümden dolayı cahilce kuduranlar var. Ben hakkın hatırı için Hayreddin Hocamla müzakere edelim dedim. İslam Hukuku kaidelerine göre meseleyi özetledim. ‘Hakkı söylemeyen insan dilsiz şeytandır’ buyuran Resulullah’ın emrine uydum. Biz Müslüman isek, zalimin zulmünü bahane göstererek zulüm etmemeliyiz.”
Akgündüz’ün çağrısı, bütün hocalara yönelik
Akgündüz’ün bu çağrısı, her ne kadar Prof. Hayreddin Karaman’a yapılmışsa da, bir bakıma bütün Diyanet camiasına, ilâhiyat hocalarına, başta nurcu gruplar olmak üzere dinî cemaatlerin liderlerine ve ileri gelenlerine, İslâmî kesimde bulunan gazetecilere, yazarlara, radyo ve televizyon programcılarına, sanatçılara, bütün din görevlilerine, hatta tüm Müslümanlara yöneliktir.
Çünkü her Müslüman, bilhassa irşad ve tebliğ vazifesi yapan kimseler hakkın hatırını üstün tutmak, zulme karşı çıkmak, dilsiz şeytan olmamak zorundadır. Aksi takdirde kim zulmü desteklemiş veya suskun kalmışsa dünyada hukuk ve adaletin hâkim olduğu zaman hesap verecek, ahirette de cezasını görecektir. Hatta şu anda bile kalbi çürümemiş, duyguları dumura uğramamış kimseler bu zulümler karşısında vicdan azabı çekmektedir.
Akgündüz’ün çağrısında eleştirilecek birçok yön var. Düzmece, kurmaca ve kontrollü darbeyi cemaate yıkma tezgâhına ilk geceden itibaren inanmadım, o günden beri delil diye sunulan iftiralardan sonra da hâlâ inanmıyorum. Darbenin sorumlusunu, “Bu darbe Allah’ın büyük bir lütfudur” diyenlerde ve “Bir olaydan kim kârlı çıkmışsa faili orada aramak lazım” sözüne göre bu darbeyi istismar edenlerde aramak gerekir. Bu konu çok uzundur, bu kadarla yetinip sadece birkaç nokta üzerinde duracağım.
Akgündüz’ün devlete isyan olarak nitelendirdiği darbeye teşebbüs edenlere İslâma göre ne tür cezalar verileceği hususunu, Ahmet Kurucan’ın konuyla ilgili kaleme aldığı bir yazısına havale ediyorum. (http://www.tr724.com/akgunduz-ve-kurani-hukuku-tarihi-tahrif-eden-kim/)
Zulüm, Başına Adalet Külahı Geçirmiş
Akgündüz bu çağrısıyla büyük bir itirafta bulunup şunları söylemiş oluyor:
Madem ki, isyan bastırıldıktan sonra insanların canı ve malı dokunulmazdır. Binali Yıldırım’ın ifadesiyle “proje darbe” daha 15 Temmuz gecesi bastırılmıştı. Demek ki iki buçuk yıldır masum insanlara zulmedilmekte ve Akgündüz bunlara karşı çıkmadığı için hakkın hatırını âli tutmamakta ve dilsiz şeytan olmaktadır.
Diyelim ki şimdiye kadar ses çıkarmayan Akgündüz’ün aklı başına geldi ve artık yapılan zulümleri vicdanı kaldıramaz halde. O zaman zulmü haykırmak, zalimlere muhalefet etmek için herhangi bir televizyon kanalına herhangi bir hocayla çıkmak şart değildir. Şu ana kadar çağrısına bir cevap verilmediğine göre, kendi başına elindeki her imkânı kullanarak zalimlerin zulmünü haykırmalıdır.
Akgündüz’ün bu çıkışı yeni değildir. 15 Temmuz’dan tam 11 ay sonra gördüğü zulümler vicdanını kanatmış olmalı ki, 25 Ekim 2017 tarihinde kendi Facebook hesabından Ankara’nın “En Kara Halet-i Ruhiyesi” başlığıyla şu yakınmayı paylaşmıştır:
“Ankara’dayım. Maddî ve manevî değerler birbirine karışmış, at izi ile it izi ayırt edilemez olmuş, en kötüsü de adalet zulüm külahını giymiş. Kur’an ‘Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez’ buyuruyor, diyorsun; ‘Kan davalarında bu ayet dinlenemez’ cevabını duyuyorsun. ‘Kan davalarında nasihat dinlenemez’ diyenler çoğalmış. ‘Tam dindar tam siyasetçi; tam siyasetçi de tam dindar olamaz’ sözü gerçek olmuş. Allah bu memleketi muhafaza buyursun.”
Lohusaların, bebeklerin ne suçu var?
Sayın Akgündüz!
Her ne kadar Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaati hakkındaki görüşlerine katılmasam da, açıklamış olduğun, “hakkın hatırını âli tutmak, zulme karşı çıkmak, dilsiz şeytan olmamak, Kur’an’ın ‘Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez’ prensibini uygulamak” şeklindeki görüşlerini destekliyorum.
Sen neredeyse yarım asırdır Risale-i Nur okuyan, anlatan, Üstad Hazretlerinin en yakın talebelerini tanıyan ve istifade eden, Üstad ve Risale-i Nur hakkında kitaplar yazan bir ilim adamısın. Üstad Hazretleri, “İslam kahramanı” dediği Adnan Menderes ve Demokrat Partili yetkililere Kur’an’ın “Velâ tezirû vâziratün vizra uhrâ” yani “Hiçbir suçlu, başka birinin suçunu yüklenemez” hükmünü defalarca hatırlatmış, 27 yıl millete kan kusturan, milletin dinine, imanına, camisine, Kur’an’ına, ezanına müdahale eden Halk Partililere davranırken adil olmalarını söylemiştir.
Şimdi söyler misin? Yüz bini aşkın insan hangi hukuka göre işinden atılmıştır? 55 bin insan hangi suçu işlemiştir? Üstelik beraat edenler bile niçin görevlerine iade edilmemektedir? 17 bin kadının ve 743 bebeğin hapiste ne işi var?
Aslında benim bunları yazmama bile gerek yok. Aslında herkes yapılan haksızlıkları görüyor, duyuyor, biliyor. Zulüm arşa çıktı, mazlumların ahı ülkeye gelebilecek bir afete davetiyedir diye titriyorum.
Geliniz, hiç değilse bu saatten sonra zulme karşı hakkı ve adaleti savununuz. Korkmayın, hiçbir şey olmaz. Ecel birdir, tagayyür etmez. Dilsiz şeytan olmanın bedeli çok ağırdır. Kur’an zalimlere en küçük bir meyli bile yasaklar.
Şu anda cemaat mensuplarına kadın erkek, hasta sağlıklı, genç ihtiyar, büyük çocuk, hatta hamile ve lohusa kadınlara kadar hiç ayırt edilmeden yapılan bu zulmün Kur’an’da, hadiste, İslâm hukukunun uygulamalarında delili, kaynağı, istinatgâhı yoktur, olamaz.
Bari bundan sonra suçun şahsiliği, masumiyet karinesi, ispatın iddia sahibine ait olduğu gibi en temel hukuk kaideleri işlesin.
Gelin bunun mücadelesini verin, diğer hocaları ve kanaat önderlerini uyarın. Aksi halde sadece bir cemaat değil, bütün cemaatler ve topyekûn bir ülkenin geleceği vahim olacaktır.
[Cemil Tokpınar] 23.2.2019 [TR724]
TSK’da kontr-NATO operasyonu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Gün geçmiyor ki Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeline operasyon haberi gelmesin! 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi ertesinde binlerce muvazzaf subay TSK’dan ihraç edildi. Ağustos 2018 itibarıyla ihraç edilen personelin rakamının 40.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu rakama general ve amiraller, kurmay üst, orta ve alt rütbeli subaylar, astsubaylar, askeri öğrenciler ve diğer personel de dâhil. En yüksek tasfiye oranı, 150 civarı general ve amiral ile en üst komuta kademesinde gerçekleşti. Toplam general-amiral kadrosunun yüzde elliye (yüzde 50) yakın kısmı TSK’dan atıldı. Bu rakamın önemini birçokları anlayamıyor. Bunun sıradan bir uygulama olduğu yönünde bir genel kabul var. Başka bir ifadeyle, dünyanın herhangi bir ordusunda bu rakamın beşte biri oranında bile bir tasfiyenin çok ciddi bir rejim sorununa dönüşeceği gerçeği göz ardı edilmekte. Her iki generalinden/amiralinden birini “terörist” ve “darbeci” olduğu iddiasıyla ordudan atan ve tutuklayan bir ülkede ciddi bir rejim değişikliği olduğunu görmemek olanaksızdır. Bu oran hayatın olağan akışına terstir.
Bu kadar general-amiral 300.000’den fazla askere, 100 civarı savaş donanma varlığına (firkateyn, korvet, denizaltı vs.), 250’ye yakın sayıda uçağa (100’ü taarruz tipi), 1.900 civarı tanka komuta ediyordu. 15 Temmuz’da toplam rakamlarıyla 24 uçak, 74 tank, 3 gemi kullanılmış (bu rakamlar da ne kadar doğrudur, tartışılır; zira Ankara üzerinde uçan 4-5 F-16 ve metropollerde sokağa indirilen 10-15 tank dışında faal olarak darbeye katılan uçak ve tank olmadığı yönünde genel bir kanaat var). Kontrollü darbe kalkışmasına katıldığı iddia edilen gemiler konusuna hiç girmiyorum bile! Yani soru şu: TSK’daki komuta kademesinin 15 Temmuz’a yüzde 50 oranıyla katıldığı iddia ediliyor. İyi de, bu komutanlar ellerindeki tüm askeri imkânları neden seferber etmediler 15 Temmuz’da? Niçin 100 uçakla ve 1.900 tankı kullanmadılar da, ellerindeki uçak sayısının yalnızca yüzde 10’unu, ellerindeki toplam tank sayısının ise yüzde 4’ünden azını sahaya sürdüler? Bunlar beyinsiz mi ki, kariyerlerinden öte hayatlarını riske atarak darbe yapmaya kalkıyorlar, ama ellerindeki askeri unsurların çok ama çok ufak bir oranını darbe girişiminde kullanıyorlar! Neden diye sormayalım mı? Bu tümüyle kurmay düşünce sistemine ve stratejik planlama yetisine aykırı bir durumdur. Tanklarla Boğaziçi Köprüsü’nde sadece yek yönü trafiğe kapatmanın (o da üç tankla!) mantalitesi nedir diye sormayalım mı?
12 Eylül 1980 Bayrak Harekâtı adlı darbesinde kullanılan tank oranı neydi biliyor musunuz? Evet, doğru tahmin: yüzde yüz! Darbede kullanılan er oranı? Yüzde yüz! Her bankanın önüne aynı saatte iki asker diken, tüm stratejik tesislere, kurumlara, dairelere eşzamanlı ve o yerdeki işi-prosedürü bilen asker yollayan, askerin kumanyasından kullanacağı tuvalete kadar ince ayrıntı planlayan bir TSK vardı, 12 Eylül’de. Ben 12 Eylül’de 9 yaşında bir ilkokul öğrencisiydim. 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece, halamın yarımca PETKİM lojmanlarındaki evinde gece yatısında misafirdik. Eniştem o tesiste çalışan bir başmühendisti. Gece yarısı normalden farklı (kesintisiz alarm olarak) çalan telefon sonrasında, hemen çıkıp fabrikaya gitti. Sabaha kadar dönmedi. Yani onu gece yarısı göreve çağıracak planlama yapılmıştı! O derece detaylı bir kurmay plan! Darbe girişiminde bulunan bir subay, sizce işini laçka mı yapar? Elindeki kuvveti sahaya yüce 4 oranında mı sürer? Şaka mı yapıyorsunuz!
15 Temmuz başarısızlığa programlanmış bir girişimdi. Aklı başında hiçbir analizci 15 Temmuz’un hayatın olağan akışına uygun bir darbe girişimi olduğunu söyleyemez. İki ihtimal var:
1) ya bu girişimi yapan askerler zekâ-eğitim-yetenek konusunda sıkıntılıydılar ve gerçekten böyle berbat planlanmış bir darbe girişimi üzerine cidden yönetime el koyacaklarına inanıyorlardı.
2) ya da ortada bir kumpas vardı, birkaç asker önceden planlanmış şekilde sokağa çıkartıldı, kitlesel tasfiye için görsel gerekçe üretildi. 15 Temmuz’da Kılıçdaroğlu tarafından “kontrollü darbe” denmesinin nedeni bu zaten. Sokaklarda vatandaşlar askerle karşı karşıya getirildiler ve maalesef bu kumpasta 248 kişi yaşamını yitirdi. Dahası, onlarca asker ve askeri okul öğrencisi, sokaklarda kol gezen ve ne idüğü hala belirlenemeyen bazı İslamcı militanlar tarafından hunharca katledildi.
Darbeden bir gün önce Putin’in danışmanlarından Avrasyacı stratejist Alexandr Dugin’in Ankara’da olması tesadüf müydü? Neden Dugin darbe konusunda Türk yetkililere bilgi verdiğini açıkladı? Rusya’nın 15 Temmuz’da bir rolü var mıydı? 15 Temmuz sonrasında neden bir anda Avrasyacı ekibe dâhil olan ve Ergenekon sürecinde mahkûmiyet alan yüzlerce muvazzaf subay TSK’da kilit pozisyonlara atandı? Kontrollü darbe sonrasında TSK’dan tasfiye edilen askerlerin listesini kimler hazırladı? Fişlemeleri önceden kim yapmıştı? TSK’da yaşları 55 ve üzeri olan general ve amirallerin Gülen Cemaati’nden oldukları iddiası tutarlı mıdır? Bir-iki kişi değil, 150’den fazla general ve amiralden bahsediyoruz. Bu general ve amiraller hayatlarında kaç kez Yüksek Askeri Şura ve diğer güvenlik prosedürlerinden geçtiler, haberiniz var mı? Yani AKP öncesinde ve sonrasında, bu subayların “temiz” oldukları onlarca defa devletin istihbarat birimlerince tescil edilmişken, bunlar nasıl bir anda “FETÖ’cü” ilan ediliverdiler? Bu general-amirallerin Batı yanlısı, AB entegrasyonunu destekleyen, Türkiye’nin NATO içinde bir oyuncu olarak varlığını sürdürmesi gerektiğine inanan kanattan olmaları düşündürücü değil midir? Tüm Batı yanlısı subaylar “FETÖ’cü” müydü? Bu inandırıcı mıdır?
Toparlayalım: Bir darbe girişimi iddiası var. Darbe girişimine katıldığı iddia edilen general ve amirallerin oranı ordudaki askeri varlığın yüzde ellisini kontrol ediyor, ama nedense darbeye çok düşük yüzdede askeri unsur kullanılıyor. Hâlbuki general ve amirallerin oranı yüzde elli – her iki general-amiralden biri! 15 Temmuz’da daha il saatlerde hükümet bu girişimin “fetö” tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor! Sonradan ortaya çıkan belgeler bu girişimin önceden planlanmış olduğuna dair ciddi kanıtlar içeriyor! Bu arada darbe gecesi Rusya’nın önemli görevlileri Ankara’dalar. Darbe öncesi TSK ve MİT’te enteresandan öte hareketlilik var. Dahası darbeyi ihbar eden bir binbaşı var ki bir daha kendisinden haber alınamadı! Erdoğan’ın o gece nerede olduğu ve konumu ile saatleri arasındaki mevzu, son derece kafa karıştırıcı. Darbeye kalkışan askerler neden anlamsız hedeflerle uğraştılar da, mesela kilit konumlardaki siyasi karar alıcılara yönelik önlem almadılar? Köprüde, havaalanında vs. stratejik yerlerde çok küçük timlerle müdahalede bulunmalarının nedeni neydi? TRT ve diğer kanallarda neden eş güdümlü operasyon yerine cılız, dağınık ve baştan savma, adeta şov türü bir müdahale yapıldı? TBMM’deki havadan bombalama iddialarının aksine, neden blast etkisi dıştan içe değil de içten dışaydı? Neden bombalanan yerlerde iç mekânlarda yanma hasarı oluşmadı? Niçin uçaklar Saray’da hedef tutturamadı? Neden darbenin komuta hiyerarşisi hala ortada yok? Niçin 15 Temmuz sonrası elleriyle koymuş gibi yüz binler – fişlemelerin önceden yapılmış olduğunu gözümüze sokarcasına! – ihraç edildi ve tutuklandı? Peki, madem bu “temizlik” dedikleri takibat yapıldı, niçin bu “FETÖ’cü” askerler hala bitirilemedi? Neden her gün tutuklanan subay haberlerine uyanıyoruz? Bu askerler madem suçluydular, o halde niçin 15 Temmuz sonrası görevlerini yaptılar? Neden kaçmadılar? Niçin tutuklanan her asker söz birliği etmişçesine Cemaat ile uzaktan yakından hiçbir bağlantısı olmadığını söylüyor? Niçin rejimin kurgulu mahkemeleri bu subaylar aleyhinde ankesörlü telefon zırvası dışında tek bir kanıt ortaya koyamıyor?
Türkiye’nin Reichstag yangını
Türkiye’nin Reichstag yangını (Hitler döneminde Alman parlamento binasının rejim tarafından yakılması ve bunun muhaliflere yönelik cadı avının gerekçesi için kullanılması) olan 15 Temmuz kimlere “Allah’ın bir lütfu” idi, gelin bakalım: Erdoğan ve yakın çevresi, bu olayla beraber istedikleri rejim tipini kurdular ve konsolide ettiler. Avrasyacı Ergenekoncu derin devlet, kendi hizbini TSK’da kontrol pozisyonuna getirmeyi başardı. Rusya Türkiye’yi NATO ve Batı kulübünden uzaklaştırdı, kendisine bağımlı bir uydu haline getirdi. Erdoğan, Ergenekon ve Rusya üçgeni, 15 Temmuz’un kazananlar üçlüsüdür. Yani Tanrısal bir lütuf varsa, bu sadece Erdoğan’a değil, Avrasyacı ekibe ve Rusya’ya da yapılmıştır.
Peki, 15 Temmuz’un kaybedeni kimlerdir?
Tasfiye edilen TSK’daki NATO’cu kanat elbette oyunun büyük kaybedenidir. NATO-ABD-AB (Batı) Türkiye’nin Rusya yörüngesine girmesiyle beraber Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin en önemli jeopolitik kaybını yaşamıştır. Türkiye içindeki insan hakları, demokrasi ve Batı yönelimli dış-güvenlik siyaseti savunucuları 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan Nasyonalist İslamofaşist ideolojiye yenik düşmüş, parçalara ayrışarak yok olmanın eşiğine gelmiştir. Kürtler, 15 Temmuz sonrası, daha önceden kazanım olarak elde ettikleri tüm özgürlüklerini yitirmişlerdir. 15 Temmuz ciddi bir jeopolitik güç kayması, bir heyelan, bir tür yıkıcı tektonik hareket meydana getirmiş, Avrupa-Karadeniz-Doğu Akdeniz- Ortadoğu-Kafkasya geometrisinde dikkate değer bir kuvvet değişimi oluşturmuştur. Buna göre, oyunun ana kazananı Rusya, ana kaybedeni ise NATO’dur. 15 Temmuz, bu çerçevede, içinde Türkiye içi ve dışı odakların rol oynadığı bir güç çekişmesinin hesaplaşması olarak tasvir edilebilir. TSK içinde bugün itibarıyla Avrasyacı (Rusya yanlısı) bir hizip, Türk iç siyasetinin görünmez eli, en güçlü belirleyicisi durumundadır. Suriye’deki politikalardaki değişmeden Rus S-400 silah sistemlerine, kamuoyundaki anti ABD, anti NATO ve anti AB söylemlerinden memleketin Ortadoğululaşması sürecine dek tüm gelişmelerin kritik momentumu 15 Temmuz!
Bu veriler ışığında, her ne kadar tüm büyük resmi göremesek de, yapbozda görünen parçalar itibarıyla 15 Temmuz bir anti-NATO operasyonudur. Bu operasyonda görüldüğü kadarıyla, Erdoğan da Avrasyacı derin yapı da ciddi roller üstlendiler. Rusya’nın rolü konusunda sadece emareler var ve spekülatif bir hipotez olmakla beraber, Rusların 15 Temmuz’daki etkisi konusuna odaklanmak ve eldeki verileri bu eksende yorumlamak, sanırım yanlış olmayacaktır. 15 Temmuz adlandırılırken, bu operasyonun bir anti-NATO operasyonu olduğuna yönelik göstergeler mutlaka hesaba katılmalıdır!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.2.2019 [TR724]
Bu kadar general-amiral 300.000’den fazla askere, 100 civarı savaş donanma varlığına (firkateyn, korvet, denizaltı vs.), 250’ye yakın sayıda uçağa (100’ü taarruz tipi), 1.900 civarı tanka komuta ediyordu. 15 Temmuz’da toplam rakamlarıyla 24 uçak, 74 tank, 3 gemi kullanılmış (bu rakamlar da ne kadar doğrudur, tartışılır; zira Ankara üzerinde uçan 4-5 F-16 ve metropollerde sokağa indirilen 10-15 tank dışında faal olarak darbeye katılan uçak ve tank olmadığı yönünde genel bir kanaat var). Kontrollü darbe kalkışmasına katıldığı iddia edilen gemiler konusuna hiç girmiyorum bile! Yani soru şu: TSK’daki komuta kademesinin 15 Temmuz’a yüzde 50 oranıyla katıldığı iddia ediliyor. İyi de, bu komutanlar ellerindeki tüm askeri imkânları neden seferber etmediler 15 Temmuz’da? Niçin 100 uçakla ve 1.900 tankı kullanmadılar da, ellerindeki uçak sayısının yalnızca yüzde 10’unu, ellerindeki toplam tank sayısının ise yüzde 4’ünden azını sahaya sürdüler? Bunlar beyinsiz mi ki, kariyerlerinden öte hayatlarını riske atarak darbe yapmaya kalkıyorlar, ama ellerindeki askeri unsurların çok ama çok ufak bir oranını darbe girişiminde kullanıyorlar! Neden diye sormayalım mı? Bu tümüyle kurmay düşünce sistemine ve stratejik planlama yetisine aykırı bir durumdur. Tanklarla Boğaziçi Köprüsü’nde sadece yek yönü trafiğe kapatmanın (o da üç tankla!) mantalitesi nedir diye sormayalım mı?
12 Eylül 1980 Bayrak Harekâtı adlı darbesinde kullanılan tank oranı neydi biliyor musunuz? Evet, doğru tahmin: yüzde yüz! Darbede kullanılan er oranı? Yüzde yüz! Her bankanın önüne aynı saatte iki asker diken, tüm stratejik tesislere, kurumlara, dairelere eşzamanlı ve o yerdeki işi-prosedürü bilen asker yollayan, askerin kumanyasından kullanacağı tuvalete kadar ince ayrıntı planlayan bir TSK vardı, 12 Eylül’de. Ben 12 Eylül’de 9 yaşında bir ilkokul öğrencisiydim. 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece, halamın yarımca PETKİM lojmanlarındaki evinde gece yatısında misafirdik. Eniştem o tesiste çalışan bir başmühendisti. Gece yarısı normalden farklı (kesintisiz alarm olarak) çalan telefon sonrasında, hemen çıkıp fabrikaya gitti. Sabaha kadar dönmedi. Yani onu gece yarısı göreve çağıracak planlama yapılmıştı! O derece detaylı bir kurmay plan! Darbe girişiminde bulunan bir subay, sizce işini laçka mı yapar? Elindeki kuvveti sahaya yüce 4 oranında mı sürer? Şaka mı yapıyorsunuz!
15 Temmuz başarısızlığa programlanmış bir girişimdi. Aklı başında hiçbir analizci 15 Temmuz’un hayatın olağan akışına uygun bir darbe girişimi olduğunu söyleyemez. İki ihtimal var:
1) ya bu girişimi yapan askerler zekâ-eğitim-yetenek konusunda sıkıntılıydılar ve gerçekten böyle berbat planlanmış bir darbe girişimi üzerine cidden yönetime el koyacaklarına inanıyorlardı.
2) ya da ortada bir kumpas vardı, birkaç asker önceden planlanmış şekilde sokağa çıkartıldı, kitlesel tasfiye için görsel gerekçe üretildi. 15 Temmuz’da Kılıçdaroğlu tarafından “kontrollü darbe” denmesinin nedeni bu zaten. Sokaklarda vatandaşlar askerle karşı karşıya getirildiler ve maalesef bu kumpasta 248 kişi yaşamını yitirdi. Dahası, onlarca asker ve askeri okul öğrencisi, sokaklarda kol gezen ve ne idüğü hala belirlenemeyen bazı İslamcı militanlar tarafından hunharca katledildi.
Darbeden bir gün önce Putin’in danışmanlarından Avrasyacı stratejist Alexandr Dugin’in Ankara’da olması tesadüf müydü? Neden Dugin darbe konusunda Türk yetkililere bilgi verdiğini açıkladı? Rusya’nın 15 Temmuz’da bir rolü var mıydı? 15 Temmuz sonrasında neden bir anda Avrasyacı ekibe dâhil olan ve Ergenekon sürecinde mahkûmiyet alan yüzlerce muvazzaf subay TSK’da kilit pozisyonlara atandı? Kontrollü darbe sonrasında TSK’dan tasfiye edilen askerlerin listesini kimler hazırladı? Fişlemeleri önceden kim yapmıştı? TSK’da yaşları 55 ve üzeri olan general ve amirallerin Gülen Cemaati’nden oldukları iddiası tutarlı mıdır? Bir-iki kişi değil, 150’den fazla general ve amiralden bahsediyoruz. Bu general ve amiraller hayatlarında kaç kez Yüksek Askeri Şura ve diğer güvenlik prosedürlerinden geçtiler, haberiniz var mı? Yani AKP öncesinde ve sonrasında, bu subayların “temiz” oldukları onlarca defa devletin istihbarat birimlerince tescil edilmişken, bunlar nasıl bir anda “FETÖ’cü” ilan ediliverdiler? Bu general-amirallerin Batı yanlısı, AB entegrasyonunu destekleyen, Türkiye’nin NATO içinde bir oyuncu olarak varlığını sürdürmesi gerektiğine inanan kanattan olmaları düşündürücü değil midir? Tüm Batı yanlısı subaylar “FETÖ’cü” müydü? Bu inandırıcı mıdır?
Toparlayalım: Bir darbe girişimi iddiası var. Darbe girişimine katıldığı iddia edilen general ve amirallerin oranı ordudaki askeri varlığın yüzde ellisini kontrol ediyor, ama nedense darbeye çok düşük yüzdede askeri unsur kullanılıyor. Hâlbuki general ve amirallerin oranı yüzde elli – her iki general-amiralden biri! 15 Temmuz’da daha il saatlerde hükümet bu girişimin “fetö” tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor! Sonradan ortaya çıkan belgeler bu girişimin önceden planlanmış olduğuna dair ciddi kanıtlar içeriyor! Bu arada darbe gecesi Rusya’nın önemli görevlileri Ankara’dalar. Darbe öncesi TSK ve MİT’te enteresandan öte hareketlilik var. Dahası darbeyi ihbar eden bir binbaşı var ki bir daha kendisinden haber alınamadı! Erdoğan’ın o gece nerede olduğu ve konumu ile saatleri arasındaki mevzu, son derece kafa karıştırıcı. Darbeye kalkışan askerler neden anlamsız hedeflerle uğraştılar da, mesela kilit konumlardaki siyasi karar alıcılara yönelik önlem almadılar? Köprüde, havaalanında vs. stratejik yerlerde çok küçük timlerle müdahalede bulunmalarının nedeni neydi? TRT ve diğer kanallarda neden eş güdümlü operasyon yerine cılız, dağınık ve baştan savma, adeta şov türü bir müdahale yapıldı? TBMM’deki havadan bombalama iddialarının aksine, neden blast etkisi dıştan içe değil de içten dışaydı? Neden bombalanan yerlerde iç mekânlarda yanma hasarı oluşmadı? Niçin uçaklar Saray’da hedef tutturamadı? Neden darbenin komuta hiyerarşisi hala ortada yok? Niçin 15 Temmuz sonrası elleriyle koymuş gibi yüz binler – fişlemelerin önceden yapılmış olduğunu gözümüze sokarcasına! – ihraç edildi ve tutuklandı? Peki, madem bu “temizlik” dedikleri takibat yapıldı, niçin bu “FETÖ’cü” askerler hala bitirilemedi? Neden her gün tutuklanan subay haberlerine uyanıyoruz? Bu askerler madem suçluydular, o halde niçin 15 Temmuz sonrası görevlerini yaptılar? Neden kaçmadılar? Niçin tutuklanan her asker söz birliği etmişçesine Cemaat ile uzaktan yakından hiçbir bağlantısı olmadığını söylüyor? Niçin rejimin kurgulu mahkemeleri bu subaylar aleyhinde ankesörlü telefon zırvası dışında tek bir kanıt ortaya koyamıyor?
Türkiye’nin Reichstag yangını
Türkiye’nin Reichstag yangını (Hitler döneminde Alman parlamento binasının rejim tarafından yakılması ve bunun muhaliflere yönelik cadı avının gerekçesi için kullanılması) olan 15 Temmuz kimlere “Allah’ın bir lütfu” idi, gelin bakalım: Erdoğan ve yakın çevresi, bu olayla beraber istedikleri rejim tipini kurdular ve konsolide ettiler. Avrasyacı Ergenekoncu derin devlet, kendi hizbini TSK’da kontrol pozisyonuna getirmeyi başardı. Rusya Türkiye’yi NATO ve Batı kulübünden uzaklaştırdı, kendisine bağımlı bir uydu haline getirdi. Erdoğan, Ergenekon ve Rusya üçgeni, 15 Temmuz’un kazananlar üçlüsüdür. Yani Tanrısal bir lütuf varsa, bu sadece Erdoğan’a değil, Avrasyacı ekibe ve Rusya’ya da yapılmıştır.
Peki, 15 Temmuz’un kaybedeni kimlerdir?
Tasfiye edilen TSK’daki NATO’cu kanat elbette oyunun büyük kaybedenidir. NATO-ABD-AB (Batı) Türkiye’nin Rusya yörüngesine girmesiyle beraber Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin en önemli jeopolitik kaybını yaşamıştır. Türkiye içindeki insan hakları, demokrasi ve Batı yönelimli dış-güvenlik siyaseti savunucuları 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan Nasyonalist İslamofaşist ideolojiye yenik düşmüş, parçalara ayrışarak yok olmanın eşiğine gelmiştir. Kürtler, 15 Temmuz sonrası, daha önceden kazanım olarak elde ettikleri tüm özgürlüklerini yitirmişlerdir. 15 Temmuz ciddi bir jeopolitik güç kayması, bir heyelan, bir tür yıkıcı tektonik hareket meydana getirmiş, Avrupa-Karadeniz-Doğu Akdeniz- Ortadoğu-Kafkasya geometrisinde dikkate değer bir kuvvet değişimi oluşturmuştur. Buna göre, oyunun ana kazananı Rusya, ana kaybedeni ise NATO’dur. 15 Temmuz, bu çerçevede, içinde Türkiye içi ve dışı odakların rol oynadığı bir güç çekişmesinin hesaplaşması olarak tasvir edilebilir. TSK içinde bugün itibarıyla Avrasyacı (Rusya yanlısı) bir hizip, Türk iç siyasetinin görünmez eli, en güçlü belirleyicisi durumundadır. Suriye’deki politikalardaki değişmeden Rus S-400 silah sistemlerine, kamuoyundaki anti ABD, anti NATO ve anti AB söylemlerinden memleketin Ortadoğululaşması sürecine dek tüm gelişmelerin kritik momentumu 15 Temmuz!
Bu veriler ışığında, her ne kadar tüm büyük resmi göremesek de, yapbozda görünen parçalar itibarıyla 15 Temmuz bir anti-NATO operasyonudur. Bu operasyonda görüldüğü kadarıyla, Erdoğan da Avrasyacı derin yapı da ciddi roller üstlendiler. Rusya’nın rolü konusunda sadece emareler var ve spekülatif bir hipotez olmakla beraber, Rusların 15 Temmuz’daki etkisi konusuna odaklanmak ve eldeki verileri bu eksende yorumlamak, sanırım yanlış olmayacaktır. 15 Temmuz adlandırılırken, bu operasyonun bir anti-NATO operasyonu olduğuna yönelik göstergeler mutlaka hesaba katılmalıdır!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)