Harun Tokak, 1955’te Uşak’ın Kırk’a köyünde doğmuş. Bir köy çocuğu…Hizmet Hareketi içinden çıkmış bir başarı hikayesi…
1979’da İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olan Harun Hoca’nın, eğitimciliği yanısıra, kariyerinde Başbakanlık Müşavirliği, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanlığı da var.
Özellikle, Yenişafak gazetesinde Pazar günleri, özgün bir üslupla yazdığı hikayeleriyle daha geniş kesimlere ulaştı. Türkiye basınında türünün ilk örnekleri olan ve Hoca’nın koşuşturmacaları arasında kaleme aldığı bu yazılar, gerek muhtevası, gerekse dil ve üslup özellikleri bakımından titizlikle incelenmeyi hak ediyor.
Yayımlanmış kitapları, Önden Giden Atlılar, Yoldakiler, Işık Süvarileri, Kime Emanet, Kınalı Küheylanlar. Şimdilerde, gurbet ellerde iş güç, derd-i maişet peşindeyken bile yazıya, sohbete devam ediyor. Ben Harun Bey’in asıl yazacaklarını, söyleyeceklerini henüz yazıp söylemediğini düşünüyorum; nitekim şimdiye kadarki yazılı ve sözlü eserlerini, bundan sonra ortaya koyacağı verimlerin bir dibacesi olarak görüyorum.
Harun Tokak, sadece yazısında değil, bilhassa sohbetinde, konuşmasında da özgün biridir. İçtendir. Gözü yaşlıdır. Sesi soluğu, davudi ve derunidir; gelişi güzel, ama çağıl çağıl akan duygu debisi yüksek gümrah bir nehirdir. Alelade günlük konuşmalarında dahi etkileyici bir şairaneliği vardır. Dinleyeni hiç sıkmayan bu Harun Tokak üslubuyla tarihi vakaları güncel olaylarla harmanlar, muhatabını mev’izenin içine çeker, kendisini dinleyene kelimenin tam anlamıyla bir irfan ziyafeti çeker.
Cemaat’te hitabetiyle temayüz etmiş Harun Hoca’nın 1994 yılında o lebaleb dolu Ankara Kocatepe Cami’indeki vaazı hala hatırlardadır.
Harun Tokak, The Circle’daki bu mülakatında hem geçmişe dair önemli değerlendirmeler, hatırlatmalar ve ayrıntılar sunarken, aynı zamanda gelecekle ilgili de değerli tespitlerde bulunuyor.
Kendinizi bize tanıtır mısınız? Harun Tokak kimdir?
Bu zor soruya Suya Düşen Kan kitabının girişindeki cümlelerden ödünç alarak cevap bulmaya çalışalım…
Fani dünyadan gelip geçen nice insanlar yanında benim
küçük hayat hikayemin hiçbir değeri olmadığını öğreneli yıllar oldu. Ama ben “ömür ağacının başında” durup geriye doğru baktığımda anlıyorum ki küçük hayatlarımızın içinde büyük hakikatlerin işaretleri, can yakıcı, hatta can alıcı soruların derin cevaplarına ipucu olabilecek hediyeler var…
1955’te küçük bir Batı Anadolu köyünde doğmuş biri olarak, her on
yılda bir ateşten gömlekler giyip çıkaran bir ülkede nice dönemler yaşadım,
nice acılara, nice adanmışlıklara ve başarılara da şahit oldum.
Batı Anadolu’daki o küçük köyümüzde çocukluğumda “köy akademisyenleri” denilen soylu insanlar vardı. Güneşi görünceye kadar yanımızı yöremizi bu kandiller aydınlattı. Yolda yürüyüşleri, caminin şadırvanında buz gibi suyla abdest alışları, yüreklerinden taşan Kelime-i Şehadetleri, namazda duruşları, duaları, ciddiyetleri, asaletleri, o benim çocuk ruhuma birer emanet gibi yükledikleri hakikatler, bana ve benim gibi nicelerine hayatın dar ve karanlık geçitlerinde bocaladığımız dönemlerde bir rehber, yolumuzu aydınlatan bir ışık oldu.
İlköğrenimimi köyümde tamamladım. İmam Hatip Lisesini Uşak’ta okudum. 1979’ da İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum. Anadolu’nun değişik şehirlerinde öğretmenlik yaptım. Başta eğitim olmak üzere değişik alanlarda faaliyet gösteren pek çok sivil toplum kuruluşunda inisiyatifler aldım.
MEB’de eğitim uzmanlığı, Başbakanlıkta müşavirlik, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanlığı gibi görevlerde bulundum. Aydınların bilgi ve birikimlerini paylaştığı Abant Platformu’nun ve Avrasya’nın seçkin aydınları ile birlikte Diyalog Avrasya Platformu’nun kuruluşlarında yer aldım.
Bu çalışmalardan dolayı Güney Ukrayna Devlet Pedagoji Üniversitesi tarafından fahri profesörlük ünvanı ile taltif edildim.
2006-2012 yılları arasında Yeni Şafak Gazetesinde Pazar yazıları yazdım.
Bir yazar, bir düşünce adamı olarak beslendiginiz kaynaklar?
Beslendiğim ana kaynaklar Çağımızın iki muhteşem sesi ve soluğu olan Üstad Bediüzzaman’ın ve Fethullah Gülen Hocaefendinin külliyatları ve öğretileridir. Ama bununla birlikte başta ülkemiz klasikleri olmak üzere Doğu ve Batı klasiklerinin tamamından istifade ettiğimi söylemeliyim.
Nelerle meşgulsunuz bu aralar?
Şu aralar tamamlamam gereken bazı kitaplar vardı, onlarla meşgul oluyorum. Bunlardan Anam ve Davam, Ben Mekke, Ben Medine tamamlandı sayılır. Anam ve Davam, 2015 Ağustosunda Hakka yürüyen anamın hastalığının seyrini ve o günlerde yanıma gelip giden arkadaşlarımızla konuştuğumuz “geçmiş güzel günlerin” bir yadı niteliğinde. Bir nevi küçük köyümüzdeki toprak evin önünden, ilkin beni gurbetlere uğurlarken başındaki beyaz yaşmağının ucuyla gözünde biriken yaşları silen anamı, son yolculuğuna uğurlarken gözümden ve gönlümden dökülenler… Bir nevi otobiyografi de denebilir.
Haftada bir siyer sohbetleri yapıyorum. Bunlar bir televizyon kanalında ve youtube’da yayınlanıyor. Eh emekli maaşımıza da el konduğu için rızkımızın peşinden koşturuyoruz. Mağdurların ve masum bebeklerin bereketinin de içinde olduğuna inandığım, şimdilik minik ama büyümeye müsait bir işletmenin hayata geçirilmesi için uğraşıyoruz.
Okuduğunuz kitaplar? Bir kitap tavsiyesi?
Buralarda kitap bulmak o kadar kolay olmuyor ama bazen Türkiye’den gelenlere sipariş ediyoruz.
Fethullah Gülen Hocafendinin Yolun Kaderi’ni, Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası’nı, Hilmi Ziya Ülken’in Aşk Ahlakı’nı, Kenize Murad’ın Begüm’ünü, Nikos Kazancakis’in Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’sını son okunanlar arasında sayabiliriz.
Uzun yıllar Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yöneticiliğini yaptınız. Bu kurumun Cemaat içinde çok özel bir yeri vardı. Geriye dönüp baktığıızda GYV’in, Türkiye’ye neler kattığını düşünüyorsunuz?
GYV daha 30 Haziran 1994’deki Dedeman Hotel’deki ilk kuruluş toplantısında büyük bir boşluğu dolduracağını gösterdi. Vakfın onursal başkanı Fethullah Gülen Hocaefendi, aralarında çok sayıda gazetecinin de bulunduğu kalabalık bir grubun karşısında konuşmuş ve burada söylediği sözler geniş yankı yapmıştı. Hocaefendi Dedeman’da “Demokrasiden dönüş yok” diyerek, hem laik çevrelerin dikkatini çekmiş hem de o güne kadar İslam ve demokrasi ilişkisine çok yoğun kafa yormamış olan -birilerinin deyimi ile- “İslami kesimi” silkelemişti.
Birlikte, kardeşçe yaşamanın yeni bir işaret fişeği gibi algılanan bu ilk toplantıdan sonra, Hocaefendi’nin toplumun diğer kesimlerine açılma hamleleri hızlanarak devam etti. Siyaset, sanat ve spor camiasından, adı Cemaat’le anılması mümkün olmayan isimlerle bir araya geldi. Toplumun hemen her kesimini temsil eden geniş katılımlı iftarlar düzenlendi. Gazeteler ziyaret edildi. Tabii Hocaefendi bunları yaparken, kamuoyunda da yoğun bir tartışma başladı. “Gülen ne yapmak istiyordu?” Bu soru haksız da sayılmazdı. Çünkü Hocaefendi, İslamcı camia arasında tanınsa da, o güne kadar kamuoyunun geniş kesimi tarafından yakından bilinmeyen bir isimdi.
Türkiye’de farklı din mensupları da yaşıyordu ve toplumsal barış için bu grupların temsilcileriyle de görüşülmesi gerekiyordu.
Hocaefendi o günlerde dinler arası diyalog çalışmalarında ilk adımı, sessiz sedasız bir şekilde atmış, İstanbul Rum Patriği I. Bartholomeos’la 6 Nisan 1996’da görüşmüştü. Bu tarihi buluşma beklendiği gibi büyük ses getirdi. O günlerde Devlet, Ortodoks Patrikhanesi’nden hiç hoşlanmıyor ve küçümsemek için de resmi yazışmalarda Fener Rum Patrikhanesi adıyla anıyordu. Dünya, Fener Rum Patrikhanesi diye küçümseyerek andığımız ve Eyüp Kaymakamlığı’yla muhatap ettiğimiz Patrik’i ve Patrikhane’yi ekümenik olarak kabul ediyordu. Hocaefendinin düşüncesine göre Türkiye, Patrikhane’nin bu imajından yararlanmalı, kendine ve vatandaşlarına güvenmeliydi.
Hocafendi kendisine yöneltilen yoğun eleştirilerin hiçbirini dikkate almayarak Musevi Cemaati liderleri başta olmak üzere Katolik ve Süryani din adamlarıyla da görüştü.
O gün için bu görüşmelerin ne anlam ifade ettiğini daha iyi anlamak için Süryani Kadim Metropoliti’nin söylediği söz hala hatırımdadır, “Bu gün bizim için bayramdır, 35 seneden beri İstanbul Müftülüğüne bayram tebriği yazıyoruz tebriğinizi aldık diye bir cevap bile vermiyorlar”
Hocaefendinin ziyareti ve vakfın geniş katılımlı iftar sofralarına daveti ile bu insanların ülkemizde yaşadıklarının farkına varıldı.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 11 Şubat 1995’de Yeşilköy’deki Polat Renaissance Otel’de başlattığı iftar sofraları evrensel barışa doğru çok değerli adımlar haline geldi.
Hocaefendinin “Hoşgörü bizim yamaçlarımızın gülü, çiçeğidir.” Sözleri ile başlayan çok katılımlı, çok renkli iftar yemekleri sadece ‘iftar yemeği’ değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmaya, uluslararası ilişkilere katkı sunan farklı bir etkinlik olmaya başladı.
İnsanlar değişik mahfillerde Hocaefendi’yi dinledikçe yeni bir “ümit kahramanı” ile karşı karşıya olduklarını anlamakta gecikmediler.
Artık her yıl geleneksel hale gelen İftar sofralarına, meclis başkanları, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, parti genel başkanları, semavi dinlerin reisleri, patrikler, metropolitler, yerli yabancı basın mensupları, sanatçılar, bilim adamları, din adamları ve iş adamları katılıyordu.
Nereden geliyordu bu teveccüh?
Her şeyden önce insanlar hatırlanmaktan dolayı çok memnundu.
O iftar akşamlarında pek çok insan kendini ifade etme ve duygularını dile getirme imkanı buluyordu.
Prof. Dr. Nur Vergin’ in sevinç ve sitem kokan şu sözleri hala zihnimin bir kenarına ilişmiş öylece durmaktadır;
“Hep hayıflanırdım. Üç seneden beri oruç tutan birisi olarak hep derdim ki “Ya Rab, bu Türkiye Müslümanları neden beni de bir iftar yemeğine çağırmazlar.” Çok şükür, bir yeni arkadaşınızı, yeni dindaşınızı böyle güzel bir davette, böyle bir çağrı altında görüyorsunuz.”
Mehmet Altan’ın konuşması da hafızalardan silinir gibi değildi;
“Gazeteciler ve yazarlar daha çok kendilerini mahkeme önlerinde buldukları için ben böyle bir toplantı ile karşılaşınca şaşırdım. Çok renkli, çok sesli ve çoğulcu yapıda bizim arzuladığımız Türkiye’nin maketi olarak görülüyor.”
Ocak 1996 yılında Çırağan’da yapılan Hoşgörü Ödülleri Gecesi, toplumun, laik- anti laik, Kürt -Türk, Sünni- Alevi gibi kamplara ayrıldığı, ülkenin parçalanmış bir kristal haline geldiği o günlerde yeniden bir sevgi ve hoşgörü toplumu oluşturma yolunda atılmış büyük bir adım oldu.
Fethullah Gülen Hocaefendi ile Prof. Dr. Toktamış Ateş’in birbirine kenetlenen elleri gecenin en anlamlı fotoğraflarından biri olarak hafızalara kazındı.
Toplumsal uzlaşmaya doğru büyük bir adım atıldı.
Sonrasında 28 Şubat rüzgârları ile hava birdenbire yeniden sertleşti.
Erbakan Hoca başbakanlığı bırakmaya zorlandı, anlaşma gereği Tansu Çiller başbakan olması gerekirken, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi.
Askerler ayaktaydı. Refah Partisi’nin kapatma davası Anayasa Mahkemesi’nde sürüyordu.
O güne dek toplumda maya tutan, çoğulculuk ve çok kültürlülük şemsiyesi altında, kimliklerin sosyal barış içinde bir arada yaşama azmi yeniden kırılmış; yerini kıstasları belirsiz tartışmalar ve kutuplaşmalar almıştı.
Hocaefendi, Hürriyet gazetesine verdiği bir röportajda kendi teşvikleri ile açılan okulları devlete devredebileceğini söyleme mecburiyetinde bırakılmıştı.
Vakıf sertleşen havayı yumuşatmak için bu defada Hilton Otelde “Ulusal Uzlaşma Teşvik” gecesi düzenledi.
Gecede, başta Hocafendi ve dönemin Cumhurbaşkanı Demirel olmak üzere Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Şerif Mardin, Prof. Dr. Nilüfer Göle, Hülya Koçyiğit, Sakıp Sabancı, Üzeyir Garih, Mehmet Ali Birand, İhsan Doğramacı gibi isimler de vardı.
Şimdi, hapiste olan Nazlı Ilıcak’ın çeliğe su verme misali yaptığı konuşma muhteşemdi.
“Ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın burada olmasını, bir çirkinliği ve bir hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum. Sayın Demirel’in burada bulunması Fethullah Hoca hakkında Ankara’da ileri geri konuşanlara cevap niteliğindedir. Sayın Hocamız çok ince ruhlu bir insandır. Bu yüzden de kendisiyle bağlantı kurulan okulları Milli Eğitime devretmeye kalkmıştır. Kendisi verse bile bizler buna razı olmayız. Muhterem Hocam! Sayın Demirel’in Zincirbozan’dan bana yazdığı iki cümleyle hitap etmek isterim: “Kamer esna-i zaafında bile müşarün bi’l benan olmuş ” (Ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ diye parmakla gösterilir) “Bir gece daima iki gündüz ortasındadır. “Muhterem Hocam! Siz de bütün söylentilere rağmen ayaktasınız.”
Gecenin sonunda Cumhurbaşkanı Demirel, sahneye Hocaefendi ile birlikte çıktı. “Devlet adamlığı” dalındaki ödülünü Hocaefendi’nin elinden aldı.
Demirel’in o geceki konuşması sert esen 28 Şubat rüzgârlarını göğüsleme mahiyetindeydi.
“İbret dolu, ders dolu bir geceydi.” Diye başladı sözlerine. “Birliğimizi, dirliğimizi güçlendiren sizlere teşekkür ediyorum. Tarihimizin derinliklerinden gelen direktifleri hatırladık. Hoca Ahmet Yesevî’leri, Hacı Bektaş-ı Veli’leri hatırladık. Bunlar bizim büyük medeniyetimizin mimarlarıdır. Hep barış içinde yaşamayı, birlikte, beraberlikte olmayı bize tavsiye etmişlerdir. Büyük Atatürk’ün “Yurtta barış cihanda barış” vecizesiyle geçen yetmiş dört senede, içte dışta, barışta yaşamayı başardık. Bu ülkenin insanları hangi kökenden gelirse gelsin bin sene içinde bu toprakları vatan yapmışlardır. Ona sahip oldukları sürece mutlu olmuşlardır. Dünyanın çalkantılardan geçtiği bir dönemde birlik, beraberlik, kardeşlik, dirlik, düzenlik bizim vatandaşımızın sahip çıktığı en önemli kavramdır. Sözde değil hayata geçirmiştir bunu. Aranıza tefrika sokmayın. Sizi birbirinize düşürmek isteyenler olursa karşı çıkın. Hangi inançtan, hangi etnik kökenden gelirseniz gelin hepiniz bu yüce milletin ferdisiniz. Devlet sizindir. Bedeli ecdadımız tarafından ödenmiştir. Gelin birbirimize sarılalım.
Bu istikametteki gayretleri hep takdirle karşıladım. Bu tören çok öğretici olmuştur. Gönül isterdi ki bu töreni Türkiye’den herkes izleyebilsin. Bu ülke bize emanettir. Biz bu emaneti bizden sonra gelecek nesillere götüreceğiz. Vatandaşlarım bunu idrak edeceklerdir. Dost arıyorsak, bize dost kendimiziz. Kendi kendimizi yıpratmazsak bizim bileğimizi kimse bükemez. Bizim milletimiz barışsever, huzur sever, dirlik iyiliksever yüce bir millettir. Yüzde 99, 9’unun Müslüman olduğu milletimizin her ferdi hep barış ister. Çünkü Müslümanlık barış dinidir ve barış tavsiye eder. Barış içinde yaşamayı başarmak bizim nesillerimizin görevidir. Bu ödülü Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum. Çünkü ben Türk devletini, milletin birliğini bütünlüğünü temsil ediyorum. Türk milletinin birliğini, dirliğini güçlendirecek bu akşamki gibi hareketlerin hepsinin de yanındayım. Meclis bana cumhurbaşkanlığı görevini tevdi ettikten sonra ülkenin her köşesinin ve her kişisinin cumhurbaşkanıyım. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.”
Bu sözleri devletin en tepesindeki insan, Cumhurbaşkanı Demirel söylüyordu.
Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde değil, generallerin hizmet hareketine ve diğer cemaatlere savaş açtığı bir zamanda Hocaefendi’nin onursal başkanı olduğu bir vakfın gecesinde, Ankara’nın ve bütün Türkiye’nin hatta bütün dünyanın duyacağı şekilde söylüyordu.
Hocaefendi bütün eleştirilere rağmen doğru bildiği yolda ilerledi ve 9 Şubat 1998’de dünya Katoliklerinin lideri Papa II. Jean Paul’le görüştü.
Papa 2. John Paul ve Fethullah Gülen Hocaefendi buluşması, yıllardan beri konuşulan din müntesipleri arasındaki diyalog görüşmelerinin kamuoyuna en somut yansımasıydı.
Hocaefendi, Vatikan dönüşü Atatürk Havaalanında bekleyen bir basın ordusuna bu tarihi buluşmayı değerlendirdi;
“Papa 2. Jean Paul’a, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolunda, dünya barışı için işbirliği yapabileceğimizi, başlayan diyalog adımlarını devam ettirmek istediğimizi, Harran’da ortak bir teoloji fakültesi kurulabileceğini, Kudüs, Urfa gibi üç din için de kutsal olan şehirlerde dini liderlerle buluşarak ortak fotoğraf verilebileceğini, bu şehirlerin bir barış adası çerçevesinde, din açısından bilim üssü haline getirilebileceğini, başta bu şehirler olmak üzere dünyanın değişik merkezlerinde insanlığın ortak problemlerinin çözümü için birlikte konferanslar düzenleyerek, muhtemel medeniyetler çatışmasına karşı dalgakıranlar oluşturabileceğimizi, söyledim.”
Bu Tarihi buluşma Türkiye ve dünya basınında geniş yankı uyandırdı. Başta Hürriyet ve Zaman olmak üzere Türkiye’de yüksek baskılı gazeteler bu görüşmeyi birinci sayfalarından duyurdular.
Bütün bu olanların ortak teması şuydu: “Çoktandır büyük düşünmeyi unutmuştuk…” Gülen bunu hatırlattı.
İtalya dönüşünden bir hafta sonra da Hocaefendi Harbiye’deki vakıf merkezimizde Kudüs Hahambaşısı Eliyahu Bakhsı Doron ile görüştü.
Hocaefendi, bu buluşmalardan birkaç gün sonra bir akşam Taha Akyol ve Cengiz Çandar’ın birlikte sunduğu NTV’deki Püf Noktası programına katıldı.
Cengiz Çandar’ın programın başında Hocaefendi’yi tanıtırken yaptığı konuşma tam bir manifesto idi:
“Bugün son derece değerli önemli bir konuğumuzla birlikte söyleşeceğiz. Bu konuğumuz yüzlerce yıl öncesinden, ta Orta Asya’dan Hoca Ahmet Yesevi ile başlayıp Anadolu’da Yunus Emre’den, Mevlâna Celaleddin Rumî’den bugüne kadar uzanan yüce fikir çınarımızın günümüze uzanan belki de en önemli dalı. Kendisi tasavvuf geleneğine bağlı olduğu için son derece alçakgönüllü olduğundan dolayı kendisini tanıtmak için söyleyeceğimiz sözlerden mutlaka rahatsızlık duyacaktır. Onun affına sığınarak kendisi için 21. Yüzyıl Türk ve Anadolu Müslümanlığının yükselişine sahip olacaksa, bu ruh ve mana hareketinin en önemli mimarlarından birisi Fethullah Gülen’dir, diye başlayan tanıtmayla adını zikretmiş olayım. Ayrıca “Fethullah Gülen; öğretisi Batı modernliğini İslami muhafazakârlıkla sınamakta, mânalandırmakta, daha ötesi modernliği Batı’nın malı olmaktan çıkarmak istemektedir” diye Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin kendisini tanımladığı bir şahsiyet. Çetin Altan kendisi ile yapılan ufuk turunda “Kaldırın şu Osmanlı haritasını, ufkumu daraltıyor deyip yerine dünya haritası astırması, hocanın evrensel bir bakış ve evrensel değerler ortaya koyan düşüncelerini, tüm insanlığa aktarmayı planlayan geniş perspektifli bir insan olduğunu gösteriyor” diyor. Fethullah Gülen ayrıca Hristiyan dünyasının büyük ismi Papa ile yakın tarihte görüştüğü için güncel siyasi tartışmalara da ismini getirmiş birisi. Ama biz siyasetle yetinmeyeceğiz. Çok geniş bir düşünce evreninde kendisinin fikirlerinden yararlanmaya ve sizleri de bu fikirleri paylaşmaya davet edeceğiz.”
Hasılı, Vakfın kuruluşuna kadar her kesimin bir mahallesi vardı. Vakıftan sonra mahalleler, birbirine gidip gelmeye başladı.
Vakfın organize ettiği toplantılarla Türk aydını, üç yüz yıllık tedrici bir çöküşün, ufuksuz ve rüyasız kıldığı bir kültür coğrafyasının, bir kez daha pırıl pırıl, göz alabildiğince geniş ve evrensel bir hayat hamlesinin eşiğinde olduğunu hissetmeye başladı. Ve ufuklarına vuran bu güzel rüyayı selamlamaya durdular.
Bir de vakıf bünyesinde Abant Platformu var?
28 Şubat’ın ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde hiç şüphe yok ki bütün bu tartışmaların merkezinde “Siyasal İslam”, “din-devlet”, “İslam-laiklik” ve “İslam-demokrasi” gibi kavramlar ve bunların birbiri ile olan ilişkisinin tam olarak tanımlanamaması yatıyordu. Cumhuriyetimizin seksen yıllık düşünce hayatında, kamplaşmalar; bir dönem partilerin ideolojik saplantıları, bir dönem Türk- Kürt ayırımı, bir dönem sağ-sol sürtüşmeleri, bir başka dönem laik-anti laik gerilimi ile hep süre gelmişti.
Bugün olduğu gibi o gün de bazı gazeteler ve televizyonlar Hocaefendi ile ilgili akla hayale gelmedik iftiralarla algı operasyonu yapıyordu.
Camia’ya ait evlerde kaldığı iddia edilen itirafçı öğrencilere basın toplantısı yaptırılıyor, bazı kanaat önderlerinin Hocaefendi’yi hedef alan sözleri ile kampanya köpürtülüyordu. “Bediüzzaman, Kürt devleti kurma hayali ile öldü. Gülen şimdi onun hedefini gerçekleştirmek istiyor, Öcalan, bir bölgeyi istiyor, Gülen bütün Türkiye’yi ele geçirmek istiyor” manşetleri atılıyordu.
Başbakan Bülent Ecevit bu yayınlara itibar etmiyordu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de ‘Yargısız infaz yapmayalım’ diye uyarıda bulunma ihtiyacı hissediyordu. FP Genel Başkanı Recai Kutan, ‘Gözleri dönmüş’ diye yayınlara tepki gösteriyordu.
Bu Hizmet Hareketini bitirme planıydı. Önce yalan haberlerle kamuoyu oluşturulacak sonra soruşturma ve dava açılacaktı.
Manşetlerle yargısız infaz ettikleri Hocaefendi’nin cezasını çekeceği yeri bile yazmışlardı:
“İmralı!”
Bugün de aynı değil mi?
Yeni Akit gazetesinde 26 Şubat 2014’te Abdurrahman Dilipak “Gülen’e İmralı yolu gözüktü” başlıklı yazıyı yazıyor, iktidar gazeteleri Star ve Sabah da aynı iddiayı sayfalarına taşıyordu.
İlginç olan; o gün Batı Çalışma Grubu ve derin devletin başını çektiği kampanyanın bugün sivil iktidar tarafından yürütülüyor olmasıydı. Üstelik hemen hemen aynı kara propaganda haberleri kullanılarak…
O günde aynı psikolojik harekât başlatılmış ve ‘Hocanın devleti ele geçirme planı’ diye kamuoyuna sunulan iddiaları Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel incelemeye almış ve 1999 Haziran’ında dava açmıştı. Gazeteler, her gün attığı manşetlerle, uydurma haberlerle, köşe yazılarıyla; televizyonlar haber ve programlarıyla açılan davaya destek veriyorlardı.
Milliyet’teki haberde 28 Şubat’ın en hızlı generali Erkaya’nın şu mesajı öne çıkarılıyordu:
“Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlike Fethullah Gülen’dir.”
Aynı gün Sabah gazetesinin manşeti yine Gülen’di;
“Fethullah’ın Ölüm Komandoları.”
Her şeye rağmen bugünkü zulmün, o günkü askeri cuntaya rahmet okutacak kadar zirvede olduğunu da belirtmemiz lazım.
28 Şubat günlerinde sık sık tehdit ediliyorduk ama polis sabahın köründe evimizi basmamış, mahalleyi ayağa kaldırmamıştı.
“Bu gece evinizde yatmayın, yarın vakfı açık tutmayın” gibi uyarılar alıyorduk ama bugün olduğu gibi o gün de yüreğimizin bizi götürdüğü ufuklara doğru yol alıyorduk.
O günlerde, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hemen herkesi şaşırtan işler yapıyordu. O güne kadar ‘olmaz’ denilen nice etkinliği büyük bir başarı ile gerçekleştirmişti. “Hoşgörü ve Ulusal Uzlaşma Ödülleri”, her kesimi kucaklayan “iftar yemekleri”, “Her Şey Bosnalı Çocuklar İçin” kampanyası ve sonrasında Bosna’da açılan okullar, “Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları” kapsamındaki 10 ülkenin cumhurbaşkanlarına takdim edilen barış ödülleri toplumda büyük yankı uyandırmıştı.
Herkes, vakfın atacağı yeni adımları özlemle beklemeye durmuştu. Ülkemizde havanın gittikçe bozduğu, acıların bizi kamçıladığı, hemen herkesin her şey bitti, bitiyor dediği 28 Şubat rüzgârlarının fırtınaya dönüştüğü günlerde Abant’tan bir ses yükseldi. Bu ses Türk aydınının demokrat sesiydi. Bu ses her şeyin daha bitmediğini gösteriyordu.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, birbirinden çok farklı insanları Abant Gölü etrafında bir araya getirdiği zaman henüz kafalar çok karışıktı. “İslam ve demokrasi birbiriyle çelişmez” diyen akademisyenlerle; laikliği dinsizlik sayan ve öteki ile konuşulacak bir şeyi olmadığını düşünenler tartışma platformunda birlikte oldular. Önce her kelimeden tartışma çıktıysa da yemek ve çay molalarında yapılan sohbetler, insani duygular bir süre sonra herkesi kaynaştırdı. Başlangıçta var olan ürkeklik dostluğa, mesafeler anlayışa, sert bakışlar, sürtüşmeler nüktelere, fikri atışmalara, farklılıklar zenginliğe dönüştü.
Çok kısa sürede Abant Toplantıları bir klasik, bir gelenek haline geldi. Her yıl temmuzun ilk haftasında “Abant günleri” olarak akademik takvimdeki yerini aldı. Türk aydınları, “İslam ve Laiklik” “Kürt sorunu” “Alevilik” gibi ülkenin en çetrefilli sorunlarını cesaretle tartıştılar ve bildiriler yayınladılar.
Mehmet Aydın Hoca, ilk AK Parti hükümetinde bakan olunca başkanlığı, kaleme aldığı kaynak eserlerle ve yetiştirdiği öğrencilerle Türk fikir ve siyaset tarihine yön veren, sosyalist ideolojinin önemli isimlerinden biri olan Prof. Dr. Mete Tuncay üstlendi. Onun Abant Toplantılarına katılışını Hürriyet Gazetesi baş sayfadan vermişti.
Abant’ta pişen düşünce ve fikirler, olgunlaştı, ruh buldu. Bir ayağı Türkiye’de kalmak şartıyla, öteki ayağıyla Washington, Brüksel, Sorbon, Kahire ve Erbil’e kadar uzandı.
Belki de tarihinde ilk defa Türk aydını bu çapta inisiyatif alıyor, ulusal ve uluslararası sorunları yok saymak yerine, artık kafa yoruyor, tavır alıyor, bütün farklılıklarına rağmen çözüm arayışını dile getiriyor, edilgenliğin öldürücü baskısından kurtuluyordu.
Cengiz Çandar köşesinde Amerika Abant’la ilgili intibalarını şu sözlerle dile getirdi…
“…Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Washington’da “Abant Platformu’nun, Johns Hopkins Üniversitesi’nin uluslararası yüksek lisans ve doktora okulu SAIS’in iş birliğinde düzenlenen “İslam, Laiklik, Demokrasi: Türkiye Tecrübesi” başlıklı 7. toplantısında öyle bir konuşma yaptı ki Francis Fukuyama’yı dinlemeye gelenler, onun ardından konuşan Prof. Mehmet Aydın ile -deyim yerindeyse- “İrşad” oldular. Fukuyama, kimsenin aklında bir şey bırakmadı; Mehmet Aydın’ın konuşması ise, gün boyu yapılan konuşmalara ışık tuttu.”
Abant, bazılarının tabiri ile uçan üniversiteydi. Dünyanın önemli üniversitelerinde, hakkında tez çalışmaları başlamıştı.
Kısa zamanda onca tipinin boranın arasından geçerek, onca engeli, dar geçidi geride bırakarak nasıl bu vizyona ulaşmıştı? Çünkü Abant Toplantılarında ruh vardı, buluşturma vardı, farklılıkları yeşerterek kurulan birlik vardı, çoğulculuktaki birlik, birlikteki çoğulculuk vardı. Keşif vardı, saygı vardı, sezgi vardı, doğru anlama vardı, güven vardı, ortak kaygılar vardı, dışta kalan dünyaları hissetme vardı, diyalog ve hoşgörü vardı, sohbet ve muhabbet vardı, ülke sevgisi ve temel insanlık değerlerini paylaşma vardı, makul çözümler vardı, tam demokrasi vardı.
İşte biz buna “Abant Ruhu” diyorduk.
Abant, Türk aydınının başarısıydı.
Dünün çatışan insanları ve çatışan düşünceleri, yer yer ötekinin yok edilmesi üzerine kurulu tavırları Abant’ta, tartışa tartışa, konuşa konuşa “Ortak bildiri” yayınlama gibi tarihi bir başarıyı da her yıl tekrarlayabilmişti.
Aydınlar, zor konuları, zor zamanda, zor insanlarla Abant Ruhunun tılsımı etrafında kolay kıldılar. İslam ve Laiklik, Kürt sorunu, Alevilik gibi ülkenin en çetrefilli sorunlarını seçtiler, cesaretle tartıştılar ve bildiriler yayınladılar.
Bu tartışma ve tartışmalar sonucunda ulaşılan ‘ortak bildiriler’ toplumu ve siyaseti derinden etkiledi. Sertlikleri, radikal tavırları kırdı.
Abant Toplantıları, Türkiye’nin demokrat sesi oldu.
Sert ve acımasız siyasetin yüzüne, Abant Gölü üstünde gülümseyen nilüferlerin gölgesi düştü.
Bugün, her sorunun başında çözüm için uğraşan birileri varsa, mutlaka o Abant Ruhunun sınır tanımayan taşıyıcılarından birisidir.
Dikkatle bakarsanız siyasette de sosyal hayatta da akademik dünyada da görürsünüz onları…
Sizce Hizmet nedir?
Hizmet Hareketi, Anadolu’da başlayan insani ve İslami dirilişin Fethullah Gülen Hocaefendi’yle evrensel bir besteye dönüşmesidir. Merhum Aydın Bolak’ın tabiri ile “İman, Feragat ve Mefkure hareketidir.”
Hizmet hareketi, mefkuresizlikten bunalan Anadolu insanına yeni bir ufuk vermiştir. Benim gibi hayali köyünün dağları ile sınırlı milyonlarca insanın ufkunu ve sevdasını sonsuzluğa salmıştır. Yalnız menfaat, köşeyi dönme talimi yaptırılan insanımıza iman aşılıyarak, feragatın, mefkureye sadakatin dünyadaki en değerli haslet olduğunu ve Allah nezdinde de en büyük takdire insanlığa hizmet ederek mazhar olacağı fikrini insanımıza kazandırmıştır.
İşte dünyanın her bir köşesinde açılan mekteplerde görülen anlayıştır bu. Düşününüz, yazın +35, kışın -65 derece olan bir memlekette cüz’i bir maaşla yaşamaktadır bu eğitim ve sevgi seferberliğinin erleri. Bu seferberlik ve feragat hissi tarihin nadirattan rastladığı bir vakıadır. Hani Hıristiyan misyonerlerinin bir hedefi vardı, insanları Hıristiyan yapmak. Çağın yeni tanıştığı bu hareketin hedefi ise, insan yetiştirmek, güzel insan yetiştirmek ve bu insanları tüm insanlığa hediye etmektir.
Hiçbirimizin hayatı ebedi değildir. İman ebedidir. Allah ebedidir. Sevgi ebedidir. Hayır ebedidir. Bu hareketin bir güzel tarafı da, hepimizi gönülden hayırlara sevk etmesidir. Bu hayır yeni hayırları doğuracaktır.
Hizmet, Türklerin İslâmiyeti anlayış tarzının bütün insanlığa şamil, cihan şümul bir anlayış olduğunu ve böylelikle İslam’ın cihan şümul bir din olduğu hakikatini bir kere daha kavramamıza sebep olmuştur. İslam’ın bir kavga, bir iftira, bir çirkinlik dini değil, bütün güzellikleri nefsinde toplayan bir inanç manzumesi olduğunu tescil etmiştir.
Bu harekete gönül veren insanların dünyanın dört bir yanına yayılmalarının amacı, gittikleri yerlerdeki insanları tanımak, sevmek ve onlarla beraber yaşamak. Onlara cihan şümul bir sevgiyi anlatmak ve onları 21. asra girerken insanlığın hayrına kullanılacak tüm arayışlara sevk etmektir. Okullar, diyalog çalışmaları, yardım kuruluşları hep bu gayeye hizmet içindir.
Fethullah Gülen’e yakın isimlerden birisiniz, bize kısa bir Hocaefendi portresi çizer misiniz?
Hayalleri sınır tanımayan bir insanın portresini çizmek bana göre bir iş değil…
Sanırım 1997 yılıydı. Bir Osmanlı beyefendisi olan Aydın Bolak Bey İstanbul Sultan Ahmet’teki Four Seasons Otel’de bir akşam yemeğinde, aralarında Rahmi Koç’un da bulunduğu kırk kadar seçkin iş adamına bir konuşma yaptı. O konuşma benim için ufuk açıcı idi. Sanırım oradakiler içinde öyle oldu:
“Çocukluğumdan bugüne kadar cumhuriyet döneminde Hasan Basri Çantay, Hamdi Yazır, Babanzâde Ahmet Naim, Fatin Hoca gibi pek çok ulema ile tanıştım. Tefsir yazdılar, hadis tercüme ettiler… Hepsinde yüksek bir ilim, müstesna bir ahlak vardı. Fakat hiçbir zaman bir mücadele insanı olmadılar. Yetmişimde ilk defa o güne kadar hiç şahit olmadığım derinlikte bir ilim ve ufukla tanıştım ben, o ufuk bize bambaşka bir şey söylüyordu. Hem de çok güçlü bir sesle, güçlü bir mantıkla… O zât etrafında büyük bir sevgi hâlesi oluşturan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Sizlerden ricam şudur… Hepiniz bu sevgi hâlesinin etrafında toplanınız, hepiniz bu sevgi aleyhine söylenen bütün dedikoduları cevaplandırınız; o zaman çocuklarımız mesut ve müreffeh bir Türkiye’nin çocukları olacaklardır.”
Hocaefendi’yi ilk defa lise yıllarımda bir Cuma günü Edremit’te dinlemiştim.
Ataerkil saltanatın, kılıcın kutsandığı, erkekliğin hâlâ neredeyse zulüm ve katı kalplilikle bir görüldüğü, geçmişin hüsranıyla tahammülsüzleşmiş, himmeti unutmaya yüz tutmuş bir ülkenin kürsülerinde ağlıyordu. Durmadan ağlıyordu. Onu gören, dinleyen yarı yaralı, yarı yarıya hayatın kenarında doğmuş çoğunluk şaşkındı. Erkek ağlamazdı da bu hepimizden daha mert ve cesur adam neden ağlıyordu? Dinmek bilmeyen bu gözyaşları nasıl ateşli bir ruhtan fışkırıyordu? Derin ela gözleri neler görüyordu? Ruhunda hiç dinmeyen nasıl bir ateş yanıyordu da böyle bir âlemde yakasını yırtarak, göğsünü parçalayarak kendini teşhir ediyordu. Bu nasıl bir masumiyet, nasıl bir adanmışlıktı ve nasıl bir keşif vardı arkasında?
O Cuma günü gözlerim, küçük çocukların gözleri gibi hayretten iri iri açıldı.
Ağlıyordum…
Ömrümde ilk defa bir camide ağlıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra… Ama ağlayan sadece ben değildim, koca koca profesörler, hâkimler, öğretmenler, öğrenciler, işçiler… Hasılı her kesimden insan çocuklar gibi ağlıyordu.
Nice âlimler, hatipler dinlemiştim ama bu ses başkaydı…
Hocaefendinin sözleri tıpkı Yunus’un sözleri gibi o kadar gönüldendi ki sanki toprakların, kayaların, yosunların arasından arı-duru bir su fışkırıyor, yürekler ümit ve inşirahla doluyordu.
Kürsüdeki insan, sade bir vaizden ziyade bin yıllık Anadolu’nun çağdaş bir bilgesiydi. Doğu Anadolu’nun koyun kuzu meleyişleri, böcek-kuş çığlıkları ile dolu bir köyünde doğmuş, hayâ ve ilim sahibi bu büyük âlim, son derece sade, samimi ama ciddi konuşuyordu.
Tarihimizin ve coğrafyamızın yoğurduğu bir Gandi, gözyaşları ile toplumun günahlarını yıkamak isteyen bir Yunus vardı karşımda. Bu ilk karşılaşmada yeni bir ufuk ve fikirle karşı karşıya olduğumu farkettim. O ufuk, dinleyenlere bambaşka bir şeyler söylüyordu, hem de güçlü bir mantık ve güçlü bir ses ve solukla söylüyordu.
O gün bugün hayallerim, düşlerim, sevdalarım değişti.
Onun bakışlarında bütün bir insanlığa yetecek aşkı ve sevgiyi gördüm. Yaşamak değil yaşatmak idealiydi onunkisi. Onun için o günleri bir ömre bedel bilirim.
Ben hayalleri köyünün dağları ile sınırlı bir köy çocuğu idim. O gün Hocaefendi şöyle sesleniyordu;
“Açın sinenizi, ummanlar gibi olun kalmasın dünyada mahzun bir gönül.”
Ege’nin camilerinden yükselen bu seslerle diriliş türküleri küresel bir besteye dönüşmüş ve ufuklar birbirine sevgiyle seslenmeye başlamıştı. Milyonlarca gencin sonsuz ufuklara kanat vurmasına vesile olan bu dertli insana kuşağımız adına minnet borçluyuz.
Süreç’te Cemaat’in şeytanlaştırıdığını gördük. Kimi eleştiriler de “içerden” geldi, gelmekte. Sizce, biraz daha eleştirel bir açıdan bakıldığında, bir “özeleştiri” mahiyetinde, bir, Hizmet Hareketi’nin yanlışları olduğunu düşünüyor musunuz, iki düşüyorsanız, nerelerde yanıldığıni, nerelerde hata yaptığını gözlemliyorsunuz?
Aslında ben bu tür konuların uluorta konuşulmasından yana değilim. Büyük davaların ve hareketlerin başına gelenler her zaman hatalarından olmaz. Çoğu zaman doğru yapanların da yolu kesilmiştir. Şimdi İmam-ı Azamlar, İmam-ı Rabbaniler, Mevlanalar, Bediuzzamanlar yanlış yaptıkları için mi onca çileye maruz kaldılar diyeceğiz. Ben bu hareketin özündeki sevgiyi çok değerli buluyorum ve o sevgiye güveniyorum. O sevginin, fırtınalı okyanuslarda parçaları dağılmış bir gemiyi yeniden derleyip toparlayacağına imanım var.
Ama illa ki bir yanlıştan söz edecek olursak, son senelerde siyasetle içli dışlı olmamız büyük hata idi. Şimdi bir kobra gibi bizi her geçen gün biraz daha nefessiz bırakmak için sıktıkça sıkan, elinden gelen her kötülüğü organize biçimde gerçekleştiren, bütün kurumları ile üzerimize abanan AKP’nin üzerine abanmayacaktık. Şark milletlerinde siyasetin sadece bir iktidar ve saltanat sevdası olduğunu unutmayacaktık. Müslüman Kardeşler de ilk vurgunu siyasetten yemişlerdi.
Hizmet hareketini eleştiren samimi kardeşlerimize de “öteki” gözüyle bakmıyorum. Onlar; belki yüreklerine yedikleri zıpkının acısıyla, belki de söylediklerimiz dikkate alınır bir katkımız olur düşüncesi ile bunu yapıyorlar.
Ama bu eleştiriler illa ki olacaksa da Mabeynle sınırlı kalması, ömrü hep insanların gözleri önünde geçmiş çağımızın sesi olan zarif ve afif bir insana karşı daha dikkatli olunması, hele de Elijah Muhammed’li “bağlamından koparılmış” örneklemelerin hiç olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ben bu arkadaşlarımızı yakından tanıdığım için samimiyetlerine inanıyorum. Hiç değilse Hocaefendi’ye olan eleştirilerini yeniden gözden geçireceklerini ve tashih edeceklerini düşünüyorum.
Neyse, şimdi Türkiye’den hicret etme zorunda kalan ve oradan çıkamayan kardeşlerimizi düşünme vakti. Kuyunun dibinde itiş kakış, kuyuyu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz, çıkmanın yolu sırt sırta vermektir.
Bulunduğunuz yerden bu günkü Türkiye nasıl görünüyor?
Siyaset tırpanı, yüz yıllık insani ve İslami birikimi biçti. Anadolu’nun bereketli topraklarına fitne ve iftirak tohumları saçıldı. Güven duygusu ağır yaralı. Sosyal dokular delik deşik. İnsanların içindeki yardım duygusu söndürüldü. Bunca baskın ve tutuklamalara rağmen evlerinden tek bir silah çıkmayan Anadolu’nun arı-duru insanlarını terörden yargılar ve onlara, kurumlarına yardım edenleri terörist ilan ederseniz, yarın bir başkalarını etmeyeceğiniz ne malum. Yüzbinlerce insan haksız yere taş duvarların arkasında, bebekler emeklemesini, konuşmasını dört duvar arasında öğreniyor. İnsanların, ölümü göze alarak kaçtığı bir ülke haline geldi Türkiye. Olanları ibretle izliyoruz.
Kırgınlıklarınız?
Hiç kimseye kırgın değilim.
Hizmet Hareketi’ni nasıl bir gelecek bekliyor?
Tarihçilerin tespiti ile, “Büyük insanların yetişmesinde, büyük olayların, büyük değişmelerin ve sosyal çalkantıların rolleri vardır.”
Fırtına ve kar, çiçekleri öldürebilir ama tohumları asla…
Üstad Bediuzzaman diyor ki… “Baharda şiddetli yağmur ve fırtınalar olur. Bu yağmur ve fırtınalar; bitkileri, tohumları ve ağaçları harekete sevk eder. Bitki tohumları fırtınalarla ve sellerle etrafa yayılarak hayat yeteneklerini harekete geçirirler. Farklı farklı, renk renk, güzel kokulu çiçekler açarlar. Arpa, buğday gibi zirai bitkiler, fırtınalı yağmurlarla büyürler ve bereketlenirler. Ağaçlar yeni bir dirilişe mazhar olur, çeşit çeşit meyve verirler. İşte, bütün bu gelişmeler o fırtına ve yağmurların sonucudur.
Kerbela, İslam baharında kopan bir fırtınaydı. Kerbela fırtınası, sahabe ve tâbiinin kabiliyetlerini kamçıladı. Uyanan manevi duygular ve yetenekler, İslâm tehlikededir düşüncesiyle; her birini kabiliyetlerine uygun olarak İslâm’a hizmete koşturdu. Böylece o insanların bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı İslâm Hukuku’na ömürlerini adadılar. Usûlüddin âlimleri de iman hakikatleri ve İslâm inançları konularında hummalı bir çalışmaya girdiler. Böylece o zamanın baharında, renk renk çok çiçekler açtı.
O fırtınalarla farklı yetenekler yetişti.
Şiddetle çalkalanan ve sarsılan o asırda; gayretler ve istidatlar uyandı. İmam Malikler, Ahmet bin Hanbeller, İmam Şafiler, İmam-ı Azamlar gibi büyük müçtehitler, emsalsiz muhaddisler, yüksek hadis hafızları ve Beyazıd-ı Bestamiler, Harakaniler, Abdülkadir Geylaniler, Hoca Yusuf Hemadaniler, Ahmet Yeseviler, Şah-ı Nakşibendiler, İmam Rabbaniler gibi mana âleminin büyük velileri yetişti.”
Ehl-i Beyt’in yaşadığı acılar Kerbela ile sınırlı kalmadı.
Sonrasında da Ehl-i Beyt’e ve sevenlerine dünya dar edildi.
Emevi iktidarının zulüm ve baskılarının ardı arkası kesilmedi.
Ehl-i Beyt’ten olanlarla görüşmek, konuşmak yasaklandı. Yokluğa mahkûm edildiler.
Ama tohum direndi. Bir yudum su erişmese de güneşin ısısını duymasa da kanla sulanmış tohum, yangınla kıraç kalmış toprakta direndi. Sessizce olgunlaşıp büyüdü.
Gittikçe artan baskı, zulüm ve horlamalar sonucunda Allah’ın takdirine teslim olan Ehl-i Beyt yeni ülkelere hicret etti.
Kıymetleri bilinmediği zaman tıpkı dedeleri Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi, yeni insanların diyarlarına, yeni ülkelere hicret ederek asıl işleri olan İslam’ın ışığını yeni sinelere ulaştırmanın derdine düştüler.
Çünkü Allah’ın takdirine teslim olmak zaaf değil, güçtü. Hem de hiçbir gücün kıramayacağı bir güç.
Yeni ülkelerde Ehl-i Beyt mevsim mevsim gelişti, iklim iklim zenginleşti. Kerbela’nın kederlerinden tutuşan kandiller yollara düştü.
Ülke ülke ulandı. Orta Asya bozkırlarına, Maveraünnehir’e, Horasan’a, Türkistan’a kadar ulaştı.
Ehl-i Beyt’in siyaset ve imarete bulaşmamış arı duru İslam anlayışı, Hoca Ahmet Yesevi dergâhında binlerce insanın gönlüne girmeyi başardı.
Ahmet Yesevi’nin dergâhında yetiştirdikten sonra Hint kıtasından İdil boylarına, Çin Seddi’nden Tuna Boylarına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı tebliğ ve irşatla görevlendirdiği dervişlerin saysının 99.000 civarında olduğu söylenir.
13. yüzyılda Kazak bozkırlarından başlayarak tüm Türk yurtlarını kasıp kavuran Moğol fırtınası da bir nevi Türk yurtlarının Kerbela’sıydı.
Kalabalık Türk oymakları, karşı durulması imkânsız gibi görünen bu fırtınanın önünden doğudan batıya doğru sel gibi akarken, etkin unsurunu Horasan okullarının oluşturduğu manevi akımları da taşıdılar.
Anadolu’ya göçen Türk kitlesi içinde yer alan dervişler, Anadolu’da yepyeni bir tasavvufi hayatın boy atmasını sağladılar.
Kerbela’nın kederlerinden tutuşan kandillerin aydınlığında nebean eden bilgelik ırmağı, bu vesile ile Orta Asya’nın bu bereketli topraklarından Anadolu’ya aktı.
İnsanlığı, boğuştuğu ölüm sularından çekip alan mana erleri Anadolu’dan Balkanlara aktılar.
Bugün Hareket kendi Kerbelasını yaşıyor. Bir yangın ormanından dünyanın dört bir yanına yayılan alevli dalların, kısa zamanda dünyayı bir meşale ormanına çevireceğine inanıyorum. Şairin dediği gibi “sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl aydınlanır karanlıklar.”
Büyük davalar ve büyük hareketler acılarla kök salar ve kalıcı hale gelir. Şimdiye kadar vefa, sadakat, iffet, isar, fedakârlık, cömertlik gibi pek çok imtihanı başarı ile vermiş olan Hizmet hareketinin bu zorlu sınavı da başarı ile vereceğine olan inancım tamdır. Gelişmeler de o istikamettedir.
Memleket özlemi?
Onu hiç sorma. Her gece köyümün sokaklarında bağlarında, bahçelerinde, dağlarında, kırlarındayım.
İnsan köyünün yıkık duvarlarını bile özlüyor. Dünya bir yana benim dağlar arasındaki küçük köyüm bir yana…
[Engin Sezen, The Circle] 18.2.2018 [thecrcl.ca]
Bir Vefa Borcu [Osman Şimşek]
Elem üstüne elem, yüreklerimiz yangın yeri.
Masum ve mazlumların cenazelerine dahi saygı gösterilmemesi katlıyor gönüllerdeki kederi.
Öyle bir istibdat var ki, anne-baba ciğerparesinin naaşına sahip çıkamıyor, memur (!) namaz kıldırmaya korkuyor!..
Değil mi ki bir beklentisi yoktur adanmış ruhların bu dünyadan; ne gam,
“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp götürsün beni tam inanmış dört adam!”
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin talebi ve katılımıyla bugün burada Meriç şehitleri için gıyabî cenaze namazı kılındı. Gözyaşları sel olup aktı; özellikle bu zulüm döneminde âhirete irtihal eden mazlumlar dualarla anıldı.
Aslında, dünyanın herhangi bir yerinde hizmet ederken Hakk’a yürüyen arkadaşlarımız.. 15 Temmuz’un iç içe komploları arasında şehadet şerbeti içen masumlar.. daha sonra intihar süsü verilerek işkence ve tuzaklarla şehit edilen mazlumlar.. zalimlerden kaçarken yolda veya cebrî hicrette dâr-ı bekâya giden mağdurlar.. ve diktatörlüğün yanlış teşebbüsleri neticesinde birer beşer toprağın bağrına düşen kurbanlar için -hiç olmazsa- gıyâbî cenaze namazları kılmak ve onlar için niyazda bulunmak her vefalı ve hakperest insanın vazifesidir.
Evet, Meriç şehitleri gibi kardeşlerimizin bizim dualarımıza ihtiyaçları olmayabilir; çünkü “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) Fakat bu kadarcık bir yâd-ı cemilde bulunma da üzerimize bir vefa borcu olsa gerektir.
Rahmân ü Rahîm, onların yaralı yüreklerini Efendimiz’in avuçlarından yudumlayacakları kevser ile, aile ve yakınlarının yanık sinelerini de maiyyet ve rahmetiyle serinletsin!..
[Osman Şimşek] 18.2.2018 [Herkul.Org]
Masum ve mazlumların cenazelerine dahi saygı gösterilmemesi katlıyor gönüllerdeki kederi.
Öyle bir istibdat var ki, anne-baba ciğerparesinin naaşına sahip çıkamıyor, memur (!) namaz kıldırmaya korkuyor!..
Değil mi ki bir beklentisi yoktur adanmış ruhların bu dünyadan; ne gam,
“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp götürsün beni tam inanmış dört adam!”
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin talebi ve katılımıyla bugün burada Meriç şehitleri için gıyabî cenaze namazı kılındı. Gözyaşları sel olup aktı; özellikle bu zulüm döneminde âhirete irtihal eden mazlumlar dualarla anıldı.
Aslında, dünyanın herhangi bir yerinde hizmet ederken Hakk’a yürüyen arkadaşlarımız.. 15 Temmuz’un iç içe komploları arasında şehadet şerbeti içen masumlar.. daha sonra intihar süsü verilerek işkence ve tuzaklarla şehit edilen mazlumlar.. zalimlerden kaçarken yolda veya cebrî hicrette dâr-ı bekâya giden mağdurlar.. ve diktatörlüğün yanlış teşebbüsleri neticesinde birer beşer toprağın bağrına düşen kurbanlar için -hiç olmazsa- gıyâbî cenaze namazları kılmak ve onlar için niyazda bulunmak her vefalı ve hakperest insanın vazifesidir.
Evet, Meriç şehitleri gibi kardeşlerimizin bizim dualarımıza ihtiyaçları olmayabilir; çünkü “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne kavuşma (ve onların rızası istikametinde) hicret için evinden çıkar da daha yolda iken ecel gelip kendini yakalarsa, hiç şüphesiz (o da mükâfatı hak etmiştir) onun (geçmiş günahlarını affetmek ve) mükâfatını vermek Allah’a aittir.)” (Nisâ, 4/100) Fakat bu kadarcık bir yâd-ı cemilde bulunma da üzerimize bir vefa borcu olsa gerektir.
Rahmân ü Rahîm, onların yaralı yüreklerini Efendimiz’in avuçlarından yudumlayacakları kevser ile, aile ve yakınlarının yanık sinelerini de maiyyet ve rahmetiyle serinletsin!..
[Osman Şimşek] 18.2.2018 [Herkul.Org]
Altanlara cezaya sevinenler koalisyonu [Cevheri Güven]
Son dönemde Avrupa ülkelerine iltica eden Türkiyeli mültecilerin büyük çoğunluğunu öğretmenler oluşturuyor.
Öğretmenlerin ülkeyi terketmek zorunda kalıyor oluşu, ülkenin nereye gittiğinin de en iyi göstergesi.
Yakınlarda tanıştığım bir öğretmen el becerileri yüksek bir teknoloji meraklısı. Yetenekli öğrencilerinin bu yönünü sürekli geliştirmiş.
Öğrencileriyle beraber pekçok teknoloji fuarı ve yarışmasına katılmışlar, dereceler almışlar.
Özel hobisi ise model uçak. Yüzde yüz kendi el ürünü olan model uçaklar tasarlayıp yapmış.
15 Temmuz’dan sonra, haftalarca emek verdiği model uçaklarını, çekiçle param parça edip gömmüş.
Ola ki polis evine gelir ve uçakları görürse, “Fetöcüler bu model uçaklarla 15 Temmuz gecesi halkın üstüne bomba attı” senaryosu kurmasınlar diye.
Evinde 1 dolar bulunan insanların örgüt üyeliğinden 6.5 yıl hapis cezası yediği, subliminal mesaj gerekçesiyle Türkiye’nin en çok okunan edebiyatçısının müebbetle cezalandırıldığı ülkede, planör uçaklarını parçalayan öğretmenin yaptığını yadırgayamıyorum doğrusu.
Düşünün Milli Eğitim’de ya da Gülen Cemaati’ne ait bir kurumda öğretmensiniz. Hakkınızda soruşturma açılıp geçmişe doğru inceleniyorsunuz. 10 yıl, 15 yıl hatta 25 yıl önceki bir öğrenciniz Askeri Liseleri kazanmışsa “mahrem imam” damgasını yiyorsunuz. Koca bir sınıftan tek bir öğrenci bile yetiyor.
Böyle bir ortamda model uçakları olan bir öğretmeni, Hava Kuvvetleri İmamı bile ilan edebilirlerdi, eğer Adil Öksüz denen adam olmasa.
Türkiye’deki garabet hukuku hakkında siyasi davaların her birinden bu tip örnekler çıkartılabilir.
Düşman hukuku, intikam hukuku gibi kavramların ötesinde yapılan uygulamalar. Bu başka bir şey ve Altanlar davasında zirveye çıktı.
Memlekette darbeye karşı olduğu tescilli bir aile varsa o da “Altan” ailesidir. Babadan oğula, darbelere, vesayete, militarizme nasıl karşı durduklarını, ne bedeller ödediklerini film gibi seyrettik, gördük, okuduk, biliyoruz. Ahmet ve Mehmet Altan’ın, darbecilikten müebbet hapis cezasına çarptırılması iktidarda darbecilerin olduğunun ispatı olabilir sadece.
Aldıkları cezaya sevinenlerin oluşturduğu koalisyon ise hiç unutulmamalı.
Zira memleketin başındaki asıl dert bu zihniyettir.
Kendisini Kemalist, ulusalcı, sosyal demokrat, milliyetçi, islamcı olarak tanımlayan kesimler, Altanların aldığı ceza karşısında bayram etmiş vaziyetteler.
Bir ömür boyu memleketteki bu maskeyi düşürmeye çalışan Altan ailesinin son golü de bu olsun size.
[Cevheri Güven] 19.2.2018 [Krons.News]
Öğretmenlerin ülkeyi terketmek zorunda kalıyor oluşu, ülkenin nereye gittiğinin de en iyi göstergesi.
Yakınlarda tanıştığım bir öğretmen el becerileri yüksek bir teknoloji meraklısı. Yetenekli öğrencilerinin bu yönünü sürekli geliştirmiş.
Öğrencileriyle beraber pekçok teknoloji fuarı ve yarışmasına katılmışlar, dereceler almışlar.
Özel hobisi ise model uçak. Yüzde yüz kendi el ürünü olan model uçaklar tasarlayıp yapmış.
15 Temmuz’dan sonra, haftalarca emek verdiği model uçaklarını, çekiçle param parça edip gömmüş.
Ola ki polis evine gelir ve uçakları görürse, “Fetöcüler bu model uçaklarla 15 Temmuz gecesi halkın üstüne bomba attı” senaryosu kurmasınlar diye.
Evinde 1 dolar bulunan insanların örgüt üyeliğinden 6.5 yıl hapis cezası yediği, subliminal mesaj gerekçesiyle Türkiye’nin en çok okunan edebiyatçısının müebbetle cezalandırıldığı ülkede, planör uçaklarını parçalayan öğretmenin yaptığını yadırgayamıyorum doğrusu.
Düşünün Milli Eğitim’de ya da Gülen Cemaati’ne ait bir kurumda öğretmensiniz. Hakkınızda soruşturma açılıp geçmişe doğru inceleniyorsunuz. 10 yıl, 15 yıl hatta 25 yıl önceki bir öğrenciniz Askeri Liseleri kazanmışsa “mahrem imam” damgasını yiyorsunuz. Koca bir sınıftan tek bir öğrenci bile yetiyor.
Böyle bir ortamda model uçakları olan bir öğretmeni, Hava Kuvvetleri İmamı bile ilan edebilirlerdi, eğer Adil Öksüz denen adam olmasa.
Türkiye’deki garabet hukuku hakkında siyasi davaların her birinden bu tip örnekler çıkartılabilir.
Düşman hukuku, intikam hukuku gibi kavramların ötesinde yapılan uygulamalar. Bu başka bir şey ve Altanlar davasında zirveye çıktı.
Memlekette darbeye karşı olduğu tescilli bir aile varsa o da “Altan” ailesidir. Babadan oğula, darbelere, vesayete, militarizme nasıl karşı durduklarını, ne bedeller ödediklerini film gibi seyrettik, gördük, okuduk, biliyoruz. Ahmet ve Mehmet Altan’ın, darbecilikten müebbet hapis cezasına çarptırılması iktidarda darbecilerin olduğunun ispatı olabilir sadece.
Aldıkları cezaya sevinenlerin oluşturduğu koalisyon ise hiç unutulmamalı.
Zira memleketin başındaki asıl dert bu zihniyettir.
Kendisini Kemalist, ulusalcı, sosyal demokrat, milliyetçi, islamcı olarak tanımlayan kesimler, Altanların aldığı ceza karşısında bayram etmiş vaziyetteler.
Bir ömür boyu memleketteki bu maskeyi düşürmeye çalışan Altan ailesinin son golü de bu olsun size.
[Cevheri Güven] 19.2.2018 [Krons.News]
TSK teröristlere şefkat mi gösteriyor? [Doğan Ertuğrul]
Anadolu Ajansı Afrin’den bir ‘haber’ geçti bugün. Habere göre ‘Afrin’de 3 köy daha terör örgütü PKK/PYD’den temizlendi’… Üstelik bununla da kalınmadı görünüşe göre; ‘Bu arada Yukarı Hacıkanlı köyündeki aramalarda 1 kadın terörist’ de sağ ele geçirildi’. Peki ne oldu o sağ ele geçirilen kadın terörist? Fotoğraftan anladığımıza göre TSK unsurları, bugüne kadar Afrin Operasyonunda ’30 kadar’ -küsüratını yetkililere sorun- ‘Mehmedi’ şehit eden o teröriste, elini yüzünü yıkması için hortumla su tuttu ve hatta ‘belki içi yanmıştır’ diye pet şişe ile su verdi.
Biz de böylece devletimizin her yere, -hatta gece karanlığında Meriç’in soğuk sularında can veren çocuklara kadar uzanan- şefkat elini bir kez daha gördük. Terörist bile olsalar, ‘Türk askeri’ ve Türk devleti el uzatmaktan asla geri durmazdı. Zaten biz oralara da ‘özgürlük getirmek için gitmiştik’ filan…
Fotoğraftan etkilenmedim değil… Ama aklımda deli sorular… Ertuğrul Özkök ve Fehmi Koru’nun o cesur ve heyecan verici muhalefet üslubuyla ‘kafam karıştı’. Türk devleti ve TSK unsurları kendisiyle savaşan PKK/KCK, PYD/YPG, DEAŞ…-unuttuğum varsa ekleyin- teröristlere karşı, fotoğrafta görüldüğü üzere bu kadar müşfik davranırken Genelkurmay, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı neden her gün, üstelik milimetrik hesapla etkisiz hale getirilen terörist sayısı açıklıyor, doymaz bir iştahla. Bin dört yüz kırk yedi, bin beş yüz yetmiş altı filan. Neden her gün yok ‘kanları yerde kalmayacak’, yok ‘kalmadı şu kadar öldürdük’ açıklaması yapılıyor. Üstelik neredeyse bilimsel bir kesinlikle.
Sahi şuna mı inanmamızı istiyorsunuz? Ülkeyi Afrin üzerinden bir iç savaş psikolojisine sokmuşken ve her gün şehit haberleri geliyorken -gerçek sayıyı gerçekten bilmiyoruz- Afrin’de, AKP’nin emriyle cepheye sürülen askerler yakaladığı teröristlere şefkat mi gösteriyor, hatta içleri yanmasın diye su mu ikram ediyor? Sonra ne oluyor peki? ‘Bacım ya da birader aç mısın, hazırlatayım mı bi şeyler’ de diyorlar mı?
Oysa biz Kürt kentlerindeki Hendek savaşları döneminden JÖH operasyonlarından biliyoruz; ‘Terörist leşleri’ panzerlerin arkasına bağlanır, sokaklarda sürüklenir, hatta kadın teröristlerin çıplak cansız bedenlerinin fotoğrafları, resmi Twitter hesaplarından teşhir edilir ve ne Genelkurmay ne de başka bir yetkiliden tek ses çıkmazdı. Ne oldu o ‘vatanseverliğe’?
Yoksa bir erken seçim öncesi Kürt ve dünya kamuoyundan yükselen tepkilere karşı önlem almaya mı çalışıyorsunuz? Sahi bağımsızlık referandumu ile siyasi kariyerini riske atan, liderlik vasfını tartışılır hale getiren KDP lideri Mesut Barzani’den tekrar medet umduğunuz ve iki kez Ankara’ya davet ettiğiniz doğru mu? 30 günlük harekatta ‘ele geçirdiğiniz’ sadece 300 km kare alan da riske mi girdi yoksa?
Ve son olarak, ajanslara yansıyan haberler doğruysa ve iktidarınızın garantisi olarak gördüğünüz Rusya, PYD ile anlaştığı öne sürülen Suriye ordusunun Afrin’e girmesine izin verirse ne yapacaksınız? Türk askerini Suriye toprağında Suriye ordusu ile mi savaştıracaksınız? Üstelik arkanızda PYD’ye operasyona bile sınırlı izin veren Rusya’nın desteği olmadan. Yoksa, tekrar ABD’ye mi müracaat edeceksiniz, ‘Birlikte yapalım, biz NATO üyesiyiz’ diye. Suriye topraklarında Suriye ordusu ile savaşırken de ‘canlı ele geçirilen’ Suriye askerlerine su verme görüntülerini de servis edecek misiniz?
Sahi oyun planınız nedir?
[Doğan Ertuğrul] 19.2.2018 [Kronos.News]
Biz de böylece devletimizin her yere, -hatta gece karanlığında Meriç’in soğuk sularında can veren çocuklara kadar uzanan- şefkat elini bir kez daha gördük. Terörist bile olsalar, ‘Türk askeri’ ve Türk devleti el uzatmaktan asla geri durmazdı. Zaten biz oralara da ‘özgürlük getirmek için gitmiştik’ filan…
Fotoğraftan etkilenmedim değil… Ama aklımda deli sorular… Ertuğrul Özkök ve Fehmi Koru’nun o cesur ve heyecan verici muhalefet üslubuyla ‘kafam karıştı’. Türk devleti ve TSK unsurları kendisiyle savaşan PKK/KCK, PYD/YPG, DEAŞ…-unuttuğum varsa ekleyin- teröristlere karşı, fotoğrafta görüldüğü üzere bu kadar müşfik davranırken Genelkurmay, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı neden her gün, üstelik milimetrik hesapla etkisiz hale getirilen terörist sayısı açıklıyor, doymaz bir iştahla. Bin dört yüz kırk yedi, bin beş yüz yetmiş altı filan. Neden her gün yok ‘kanları yerde kalmayacak’, yok ‘kalmadı şu kadar öldürdük’ açıklaması yapılıyor. Üstelik neredeyse bilimsel bir kesinlikle.
Sahi şuna mı inanmamızı istiyorsunuz? Ülkeyi Afrin üzerinden bir iç savaş psikolojisine sokmuşken ve her gün şehit haberleri geliyorken -gerçek sayıyı gerçekten bilmiyoruz- Afrin’de, AKP’nin emriyle cepheye sürülen askerler yakaladığı teröristlere şefkat mi gösteriyor, hatta içleri yanmasın diye su mu ikram ediyor? Sonra ne oluyor peki? ‘Bacım ya da birader aç mısın, hazırlatayım mı bi şeyler’ de diyorlar mı?
Oysa biz Kürt kentlerindeki Hendek savaşları döneminden JÖH operasyonlarından biliyoruz; ‘Terörist leşleri’ panzerlerin arkasına bağlanır, sokaklarda sürüklenir, hatta kadın teröristlerin çıplak cansız bedenlerinin fotoğrafları, resmi Twitter hesaplarından teşhir edilir ve ne Genelkurmay ne de başka bir yetkiliden tek ses çıkmazdı. Ne oldu o ‘vatanseverliğe’?
Yoksa bir erken seçim öncesi Kürt ve dünya kamuoyundan yükselen tepkilere karşı önlem almaya mı çalışıyorsunuz? Sahi bağımsızlık referandumu ile siyasi kariyerini riske atan, liderlik vasfını tartışılır hale getiren KDP lideri Mesut Barzani’den tekrar medet umduğunuz ve iki kez Ankara’ya davet ettiğiniz doğru mu? 30 günlük harekatta ‘ele geçirdiğiniz’ sadece 300 km kare alan da riske mi girdi yoksa?
Ve son olarak, ajanslara yansıyan haberler doğruysa ve iktidarınızın garantisi olarak gördüğünüz Rusya, PYD ile anlaştığı öne sürülen Suriye ordusunun Afrin’e girmesine izin verirse ne yapacaksınız? Türk askerini Suriye toprağında Suriye ordusu ile mi savaştıracaksınız? Üstelik arkanızda PYD’ye operasyona bile sınırlı izin veren Rusya’nın desteği olmadan. Yoksa, tekrar ABD’ye mi müracaat edeceksiniz, ‘Birlikte yapalım, biz NATO üyesiyiz’ diye. Suriye topraklarında Suriye ordusu ile savaşırken de ‘canlı ele geçirilen’ Suriye askerlerine su verme görüntülerini de servis edecek misiniz?
Sahi oyun planınız nedir?
[Doğan Ertuğrul] 19.2.2018 [Kronos.News]
İnsandaki doyumsuz hisler! [Dr. Hüseyin Kara]
İnsanlardaki, pek çok şeye sahip olma arzusunun doğuştan verilmiş fıtrî bir duygu olduğu muhakkaktır. Kur’an bu gerçeği şöyle beyan buyurmaktadır: ‘‘Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.’’ ( Al-i İmran, 3/14 )
Mala-mülke sahip olma duygusu, diğer bazı duygular gibi ucu açık ve sınırsız nitelikte insana verilmiştir. Sahip olma duygusu hırstan ve tama’dan beslenirse önü alınmaz bir biçimde insanı şirazeden çıkarıp canavarlaştırabileceği gibi, kanaat ve istiğna duyguları ile ta’dil edilirse insanî çizgide kalınabilir. Ayette: ‘‘Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır. Başı derde düştü mü sızlanır durur. Ama servet sahibi olunca da cimri kesilir.’’( Me’aric, 70/19, 20, 21) buyrulur. İnsanlar mülkün ve melekûtun asıl sahibinin Allah olduğunu ya mal-mülk elden çıkınca veya ölüm yaklaşınca öğrenir. Bir şey daha öğrenirler ki, sahibi olduklarını zannettikleri her şeyin, aslında emanetçisi olduklarını, o emanetlerin de hayatta oldukları müddetçe sadece intifa haklarının kendilerine ait olduğunu.
İnsadaki sahip olma hissi, inkârı mümkün olmayan bir duygu olmakla birlikte, şehvet ve gadap gibi, sınırlandırılması da insana bırakılmıştır. İrade sahibi bir varlık olan insanın, dinî terbiyenin yardımı ile bu duygularını tadil etmesi beklenir. Kâmil insanların ortak vasıflarından birisi de mal ve mülk ile aralarına ördükleri sağlam duvarlardır. Herkes bu kemal noktaya ulaşamadığı içindir ki, dünya imtihanının en zor sorularından biri olan mal ve mülk ile ilişkilerde kazananların sayısı sanıldığı kadar çok değildir. Kaderî fakirlik yerine iradî fakirliği hayat tarzı yaparak yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Bu hususta, eline dünyalık ciddi hiçbir imkân geçmemiş olan insanların rahat konuşmaları ölçü olarak alınamaz. Varlık içinde olmasına rağmen yoksullar gibi yaşamak peygamberânî bir iştir. Herkesin sabrı ve tahammülü buna yetmeyebilir.
İnsanların mala, mülke sahip olma hırsı; pek çok kavganın, kırgınlıkların hatta ölümlerin sebebi olmasıyla, üzerinde durulmaya ve çok yönlü olarak incelenmeye değer bir mevzudur. Bir hadis-i şerifte: ‘‘İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı-mülkü olsa, o üçüncüsünü ister. İnsanoğlunun karnını ancak toprak doyurur.’’ buyurulur. (Müslim ) İçinde yaşadığımız kapitalist dünyada, maddenin tek ölçü birimi olarak kabul edildiği günümüzde, özellikle bazı müslümanların, esen havaya göre yelken açmaları, mala ve mülke bakışlarında herhangi kapitalist birisinden farksız yaklaşımlarının olması, oldukça üzücü bir vakıadır. İster komünizimde olduğu gibi mülkün sahibi devlet gözüksün, isterse kapitalizimdeki gibi şahıslar mülkün sahibi olsun, maddeye tapmada aralarında pek de bariz bir fark yoktur. Her iki rejimde de mülke sahip olmak için verilen kavgalarda milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verilmiş olması bu hakikatı isbata kâfidir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları esnasında altmış milyon insanın hayatlarını kaybetmiş olması başka nasıl izah edilebilir?
İslam dini, meşru olarak mala-mülke sahip olup zengin olmayı asla yadırgamaz. Dinimizin karşı çıktığı husus, dünya gibi geçici olan şeylere bâkî süsü verip onlara kalben ilgi ve alaka duymadır. Çünkü, mümin işin gerçek yüzünü bilen insandır. Sahip olduğu her şey ya günün birinde onu terk edip gidecek ya da o, onları terk edip ahirete intikal edecek. Üçüncü hal, muhal. Yani; mümin, sahip olduklarıyla ebediyen yaşayamayacağını bilir. Bu inançla da hırs ve tama’ duygusunu kontrol altında tutmayı başarır. Efendimiz(sav) şöyle buyurmaktadır: ‘‘Üç şey insanı kabir kapısına kadar götürür. Bunlardan ikisi geri döner, sadece birisi onunla kalır. Geri dönenler; yakınları ve servetidir. Kendisi ile kalan ise onun amelidir.’’ (Buhari-Müslim)
Müminin kalbi, fânî şeyleri asliyet planında sevmekle tatmin olacak bir kalp değildir. Kalbinin hırs ve tama’ ile doldurulmasına mümin asla müsaade edemez. ‘‘ Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’’ (Ra’d, 13/28) ayetinin ifade ettiği derin mânadan anlaşıldığı gibi; müminin kalbi, Bâkî olan Allah’ı anmak ile dolar ve doyar. Bunun dışındaki fânî şeylere karşı sevgi ve alaka ona zarar verir. Bu konuda Allah dostlarının tavsiyesi ise oldukça manidardır. ‘‘El işte, gönül Yârda’’ Kulun, masivaya karşı sevgisi de Allah adına olması gerekmektedir, sahip olunan şeylerin bizzat sevilen bir varlık olması değil. Dünyanın meşru olan nimetlerinden sadece tatmaya izin var, fakat doymaya izin yoktur.
Tasavvuf geleneğinde var olan seyr u sülûk-i ruhanîde, önce kalpten kötü duyguların tasfiyesi, ardından da onların yerine güzel duyguların kazandırılma ameliyesi yapılır.(Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye) Çünkü, kötü duygularla iyi duygular aynı anda bir kalpte bulunamazlar. Kötüler tasfiye edilecek ki oraya iyiler yerleşebilsin. Müminin kendi iç muhasebesinde beğenmediği bir huyuna rastladığında; yapacağı ilk iş duaya sarılmak olmalıdır. Kötü huylarından Allah’a sığınmak ve iyi huyların sahibi olabilmek için sürekli yalvarmak gerekmektedir.
Hz.Ali (ra) bir sözünde şöyle diyor: ‘‘Dünya size arkasını dönmüş gidiyor. Ahiret ise yüzünü size çevirmiş geliyor. Bunların her ikisinin de kendilerine ait evlatları yani taraftarları vardır. Sizler ahiretin evlatları olun. Zinhar dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün, dünyada amel var hesap yok, yarın ahirette ise hesap var amel yok. ’’ Dünyaya karşı insanda var olan hırs ve tama’ duygularının kanaat ve istiğna duyguları ile törpülenerek zararsız hale getirilmesinde, Hz.Ali’nin (ra) bu enfes sözlerinin ne kadar isabetli olduğu izahtan varestedir.
Allah’ın Kur’an’da en çok hatırlattığı konulardan bir tanesi de; mülkün sadece Kendisine ait olduğu hakikatidir.( Maide, 5/120) Bununla Allah, ulûhiyetinde ve mülûkiyetinde şerik kabul etmediğini ferman buyurmaktadır. Firavun’un uluhiyet dava etmesi de Karun’un mülûkiyet dava etmesi de şirktir ve sonları hüsranla neticelenmiştir. İbret-i alem olsunlar diye Firavun’u suya, Karun’u toprağa gömmek suretiyle dünyalık cezalarını vermiş olan Allah, bu hadiseleri isimleriyle Kur’an’da anlatarak kıyamete kadar içlerinde firavunluk ve karunluk duygusu barındıranlara önemli bir ders vermiştir. Sünnetullhah'ta imhal vardır, ihmal asla!
[Dr. Hüseyin Kara] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Mala-mülke sahip olma duygusu, diğer bazı duygular gibi ucu açık ve sınırsız nitelikte insana verilmiştir. Sahip olma duygusu hırstan ve tama’dan beslenirse önü alınmaz bir biçimde insanı şirazeden çıkarıp canavarlaştırabileceği gibi, kanaat ve istiğna duyguları ile ta’dil edilirse insanî çizgide kalınabilir. Ayette: ‘‘Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır. Başı derde düştü mü sızlanır durur. Ama servet sahibi olunca da cimri kesilir.’’( Me’aric, 70/19, 20, 21) buyrulur. İnsanlar mülkün ve melekûtun asıl sahibinin Allah olduğunu ya mal-mülk elden çıkınca veya ölüm yaklaşınca öğrenir. Bir şey daha öğrenirler ki, sahibi olduklarını zannettikleri her şeyin, aslında emanetçisi olduklarını, o emanetlerin de hayatta oldukları müddetçe sadece intifa haklarının kendilerine ait olduğunu.
İnsadaki sahip olma hissi, inkârı mümkün olmayan bir duygu olmakla birlikte, şehvet ve gadap gibi, sınırlandırılması da insana bırakılmıştır. İrade sahibi bir varlık olan insanın, dinî terbiyenin yardımı ile bu duygularını tadil etmesi beklenir. Kâmil insanların ortak vasıflarından birisi de mal ve mülk ile aralarına ördükleri sağlam duvarlardır. Herkes bu kemal noktaya ulaşamadığı içindir ki, dünya imtihanının en zor sorularından biri olan mal ve mülk ile ilişkilerde kazananların sayısı sanıldığı kadar çok değildir. Kaderî fakirlik yerine iradî fakirliği hayat tarzı yaparak yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Bu hususta, eline dünyalık ciddi hiçbir imkân geçmemiş olan insanların rahat konuşmaları ölçü olarak alınamaz. Varlık içinde olmasına rağmen yoksullar gibi yaşamak peygamberânî bir iştir. Herkesin sabrı ve tahammülü buna yetmeyebilir.
İnsanların mala, mülke sahip olma hırsı; pek çok kavganın, kırgınlıkların hatta ölümlerin sebebi olmasıyla, üzerinde durulmaya ve çok yönlü olarak incelenmeye değer bir mevzudur. Bir hadis-i şerifte: ‘‘İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı-mülkü olsa, o üçüncüsünü ister. İnsanoğlunun karnını ancak toprak doyurur.’’ buyurulur. (Müslim ) İçinde yaşadığımız kapitalist dünyada, maddenin tek ölçü birimi olarak kabul edildiği günümüzde, özellikle bazı müslümanların, esen havaya göre yelken açmaları, mala ve mülke bakışlarında herhangi kapitalist birisinden farksız yaklaşımlarının olması, oldukça üzücü bir vakıadır. İster komünizimde olduğu gibi mülkün sahibi devlet gözüksün, isterse kapitalizimdeki gibi şahıslar mülkün sahibi olsun, maddeye tapmada aralarında pek de bariz bir fark yoktur. Her iki rejimde de mülke sahip olmak için verilen kavgalarda milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verilmiş olması bu hakikatı isbata kâfidir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları esnasında altmış milyon insanın hayatlarını kaybetmiş olması başka nasıl izah edilebilir?
İslam dini, meşru olarak mala-mülke sahip olup zengin olmayı asla yadırgamaz. Dinimizin karşı çıktığı husus, dünya gibi geçici olan şeylere bâkî süsü verip onlara kalben ilgi ve alaka duymadır. Çünkü, mümin işin gerçek yüzünü bilen insandır. Sahip olduğu her şey ya günün birinde onu terk edip gidecek ya da o, onları terk edip ahirete intikal edecek. Üçüncü hal, muhal. Yani; mümin, sahip olduklarıyla ebediyen yaşayamayacağını bilir. Bu inançla da hırs ve tama’ duygusunu kontrol altında tutmayı başarır. Efendimiz(sav) şöyle buyurmaktadır: ‘‘Üç şey insanı kabir kapısına kadar götürür. Bunlardan ikisi geri döner, sadece birisi onunla kalır. Geri dönenler; yakınları ve servetidir. Kendisi ile kalan ise onun amelidir.’’ (Buhari-Müslim)
Müminin kalbi, fânî şeyleri asliyet planında sevmekle tatmin olacak bir kalp değildir. Kalbinin hırs ve tama’ ile doldurulmasına mümin asla müsaade edemez. ‘‘ Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’’ (Ra’d, 13/28) ayetinin ifade ettiği derin mânadan anlaşıldığı gibi; müminin kalbi, Bâkî olan Allah’ı anmak ile dolar ve doyar. Bunun dışındaki fânî şeylere karşı sevgi ve alaka ona zarar verir. Bu konuda Allah dostlarının tavsiyesi ise oldukça manidardır. ‘‘El işte, gönül Yârda’’ Kulun, masivaya karşı sevgisi de Allah adına olması gerekmektedir, sahip olunan şeylerin bizzat sevilen bir varlık olması değil. Dünyanın meşru olan nimetlerinden sadece tatmaya izin var, fakat doymaya izin yoktur.
Tasavvuf geleneğinde var olan seyr u sülûk-i ruhanîde, önce kalpten kötü duyguların tasfiyesi, ardından da onların yerine güzel duyguların kazandırılma ameliyesi yapılır.(Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye) Çünkü, kötü duygularla iyi duygular aynı anda bir kalpte bulunamazlar. Kötüler tasfiye edilecek ki oraya iyiler yerleşebilsin. Müminin kendi iç muhasebesinde beğenmediği bir huyuna rastladığında; yapacağı ilk iş duaya sarılmak olmalıdır. Kötü huylarından Allah’a sığınmak ve iyi huyların sahibi olabilmek için sürekli yalvarmak gerekmektedir.
Hz.Ali (ra) bir sözünde şöyle diyor: ‘‘Dünya size arkasını dönmüş gidiyor. Ahiret ise yüzünü size çevirmiş geliyor. Bunların her ikisinin de kendilerine ait evlatları yani taraftarları vardır. Sizler ahiretin evlatları olun. Zinhar dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün, dünyada amel var hesap yok, yarın ahirette ise hesap var amel yok. ’’ Dünyaya karşı insanda var olan hırs ve tama’ duygularının kanaat ve istiğna duyguları ile törpülenerek zararsız hale getirilmesinde, Hz.Ali’nin (ra) bu enfes sözlerinin ne kadar isabetli olduğu izahtan varestedir.
Allah’ın Kur’an’da en çok hatırlattığı konulardan bir tanesi de; mülkün sadece Kendisine ait olduğu hakikatidir.( Maide, 5/120) Bununla Allah, ulûhiyetinde ve mülûkiyetinde şerik kabul etmediğini ferman buyurmaktadır. Firavun’un uluhiyet dava etmesi de Karun’un mülûkiyet dava etmesi de şirktir ve sonları hüsranla neticelenmiştir. İbret-i alem olsunlar diye Firavun’u suya, Karun’u toprağa gömmek suretiyle dünyalık cezalarını vermiş olan Allah, bu hadiseleri isimleriyle Kur’an’da anlatarak kıyamete kadar içlerinde firavunluk ve karunluk duygusu barındıranlara önemli bir ders vermiştir. Sünnetullhah'ta imhal vardır, ihmal asla!
[Dr. Hüseyin Kara] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
DNA Testlerini Görelim! [Kadir Gürcan]
E-Devlet’in kullanıma sunduğu Soy Ağacı tesbit hizmeti, bir kaç gün içinde gördüğü yoğun ilgiye dayanamadı ve çöktü. Hayırdır inşallah! Yetkililer işin altından kalkamayınca “Anne-babanıza sorun!” demekten başka çare bulamadılar. Onlar nereden bilsin? Herkes “Çandarlılar, Köprülüler, Patrona Haliller...” gibi geniş sülalelerin, saray eşrafının onuncu göbekten torunu değil ki ellerinde Soy Şecereleri olsun?
Böyle işi geçiştirmek kolay da, Türk Halkı’nın son yüzyıllara kadar öyle soy ağacı, şecere takibi, menşe takıntısı gibi psikolojik rahatsızlıkları yoktu ki! Küçümsediğimiz Arap Kavmi bu işin piri ve üstadı. “İlm-i Neseb”, Soy Bilimi diye gerçekten ilginç bir ilmin mimarı Arap kavmi. Hatta Arap Atlarının bile bir sicil kaydı mevcut. Herkesin dilinde dolaşan “Soylu Arap Atları” tabiri, bilmem kaçıncı batından günümüze kadar gelen Safkan Arap Atlarının alemşumul ünvanı. Eğer, şecere takibi ile bir şey olmuş olsaydı, kırk dedesini sayabilen Arap kavminden olurdu. Neredeyse on dört asırdır Arap Milliyetçiliği ve onun beslediği boş kibir Arap kavminin başının belası.
Son zamanlarda, Türk Milliyetçiliğini köpürtecek dişe-tırnağa dokunur bir şey de görmedik ama! Ne ola ki? Milliyetçi düşüncenin, çoğu zaman komada, arasıra sekerat hali sayıklamalarında, seçim arefelerinde de küvezde idame-i hayat ettiği bir zeminde milli hararet ve ırki temayülleri artıran başka sebebler olmalı.
Güneydoğudaki zaten otuz senedir devam eden lokal savaşın, biraz sınır ötesine taşınması mı milli damarları harekete geçirdi? Milliyetçiliği kimseye kaptırmayan Harp Zenginlerinden cepheye gidip bir daha geri dönemeyen ne gördük ne de duyduk. Onlar şimdi, bir sonraki seçimde kendilerine lutfedilecek bakanlık ve meclis sandalyesinin hesaplarını yapıyorlar. Boşuna her dönemin koltuk değneği olmuyorlar.
Milliyetçi gölgeliğinde ömür geçiren bugünün temsilcileri kullandıkları arabalar kadar demode. Yerli ve milli düşünceleri, eski araba kullanmak (Milli otomobil diyemiyoruz. Çünkü hala üretilemedi!), kırmızı ışıkta durmak, Orta Asya steplerinden devşirme sembol ve figürleri cilalamak ile sınırlı. Kendi aralarında da bu beş para etmez reklam malzemeleri üzerinde “senin-benim!” deyip, didişiyorlar. Fikir yoksulluğunun ve düşünce sefaletinin ibretlik hallerine bir bakın!
“Soy Kütüğü” sorgulamasında, sıradan vatandaşı ya da internet ortamında her şeye girmeyi huy haline getiren aklı bir karış havada gençleri hariç tutarsak, işi bu kadar ciddiye alabilecek bir zümrenin olabileceğine ihtimal vermiyorduk. Yakın bir zamanda, aba u emcadı ile prim yapan birileri iktidara mı gelecek, yoksa Osmanlı Bakiyyesinden sağda solda kalmış gayr-ı menkullerden hakk-ı temettu mu iddia edilecek ne? Şu an Afrin’de arşiyeler çizenler, yol yakın iken, Abdülhamid Han’ın şahsi mülkü olduğu iddia edilen Kerkük’ü de Misak-ı Milli sınırlarına dahil ederler mi dersiniz? Görkemli bir seferden sonra, gidilen yerden eli boş gelmemek devlet adamı (!) olmanın gereklerinden. İyi de Osmanoğulları sülalesi hala hayatta. Miras iddia edecek olan onlar. Saruhanoğlu, Menteşoğlu ya da Cengiz Han sülalesine dayalı bir şecereye ulaşsanız ne olacak?
İnternet’in imkanlarını kullanarak soy kütüğü problemini çözmeye ve içini yiyip bitiren kuşkulardan kurtulmak isteyenlere teknoloji yeni ve daha kesin çözümler sunuyor: DNA testi bunlardan en itimat edileni. Kriminal suçlarda DNA sonuçları ilk müracaat edilen ipuçlarından. Bir günlük bir KHK ile E-Devlet’in bütçesine ek yardımda bulunularak, DNA testinin de önü açılabilir.
Irkçılık ve şerefli bir soydan geliyor olma kompleksine kapılanları denek ve kobay olarak kullanan araştırma kuruluşları var. Böyle bir tecrübeyi kabul eden deneklerden, önce, kızdıkları, hatta nefret ettikleri bir ırk ve millet hakkında konuşmaları isteniyor. Mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz-Jesus tipli, herşeyi ile Anglo-Sakson bir delikanlıya Afrikan-Amerikan (Siyahi) kişiler hakkındaki kanaatleri sorulmuş. O da edebinin genişliği ölçüsünde zenciler hakkında verip veriştiriyor. Zenci aleyhtarlığının sembolü olacak kadar beyaz olan deneğin DNA Testlerinde, dedelerinden birinin zenci olduğu ortaya çıkınca, zavallının şaşkınlığını görmelisiniz.
Gizli-saklı, hangi soylu sülalenin, kaçıncı göbekten torunu olduğunu e-devlet sayfasından araştıranlar inşallah kendilerini tatmin edecek sonuçlara ulaşırlar. O verilerin de, YSK’nın son seçimlerdeki maharetlerine benzer oynamalar ile değiştirilemeyeceğini kimse garanti edemez.
İyisi mi biz, şecere ve soy kütüğü takıntısı olanların, yaklaşmakta olan seçimlerden önce DNA Testlerini yaptırıp, halka ifşa ve teşhir etmeleri noktasında, bir vatandaş olarak ısrar edelim. Sandık başında neye oy verdiğimizi bilelim! Öyle değil mi? Yanlışlıkla, Osmanoğlu derken, Cengiz Han’ı başımıza geçirmeyelim.
[Kadir Gürcan] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Böyle işi geçiştirmek kolay da, Türk Halkı’nın son yüzyıllara kadar öyle soy ağacı, şecere takibi, menşe takıntısı gibi psikolojik rahatsızlıkları yoktu ki! Küçümsediğimiz Arap Kavmi bu işin piri ve üstadı. “İlm-i Neseb”, Soy Bilimi diye gerçekten ilginç bir ilmin mimarı Arap kavmi. Hatta Arap Atlarının bile bir sicil kaydı mevcut. Herkesin dilinde dolaşan “Soylu Arap Atları” tabiri, bilmem kaçıncı batından günümüze kadar gelen Safkan Arap Atlarının alemşumul ünvanı. Eğer, şecere takibi ile bir şey olmuş olsaydı, kırk dedesini sayabilen Arap kavminden olurdu. Neredeyse on dört asırdır Arap Milliyetçiliği ve onun beslediği boş kibir Arap kavminin başının belası.
Son zamanlarda, Türk Milliyetçiliğini köpürtecek dişe-tırnağa dokunur bir şey de görmedik ama! Ne ola ki? Milliyetçi düşüncenin, çoğu zaman komada, arasıra sekerat hali sayıklamalarında, seçim arefelerinde de küvezde idame-i hayat ettiği bir zeminde milli hararet ve ırki temayülleri artıran başka sebebler olmalı.
Güneydoğudaki zaten otuz senedir devam eden lokal savaşın, biraz sınır ötesine taşınması mı milli damarları harekete geçirdi? Milliyetçiliği kimseye kaptırmayan Harp Zenginlerinden cepheye gidip bir daha geri dönemeyen ne gördük ne de duyduk. Onlar şimdi, bir sonraki seçimde kendilerine lutfedilecek bakanlık ve meclis sandalyesinin hesaplarını yapıyorlar. Boşuna her dönemin koltuk değneği olmuyorlar.
Milliyetçi gölgeliğinde ömür geçiren bugünün temsilcileri kullandıkları arabalar kadar demode. Yerli ve milli düşünceleri, eski araba kullanmak (Milli otomobil diyemiyoruz. Çünkü hala üretilemedi!), kırmızı ışıkta durmak, Orta Asya steplerinden devşirme sembol ve figürleri cilalamak ile sınırlı. Kendi aralarında da bu beş para etmez reklam malzemeleri üzerinde “senin-benim!” deyip, didişiyorlar. Fikir yoksulluğunun ve düşünce sefaletinin ibretlik hallerine bir bakın!
“Soy Kütüğü” sorgulamasında, sıradan vatandaşı ya da internet ortamında her şeye girmeyi huy haline getiren aklı bir karış havada gençleri hariç tutarsak, işi bu kadar ciddiye alabilecek bir zümrenin olabileceğine ihtimal vermiyorduk. Yakın bir zamanda, aba u emcadı ile prim yapan birileri iktidara mı gelecek, yoksa Osmanlı Bakiyyesinden sağda solda kalmış gayr-ı menkullerden hakk-ı temettu mu iddia edilecek ne? Şu an Afrin’de arşiyeler çizenler, yol yakın iken, Abdülhamid Han’ın şahsi mülkü olduğu iddia edilen Kerkük’ü de Misak-ı Milli sınırlarına dahil ederler mi dersiniz? Görkemli bir seferden sonra, gidilen yerden eli boş gelmemek devlet adamı (!) olmanın gereklerinden. İyi de Osmanoğulları sülalesi hala hayatta. Miras iddia edecek olan onlar. Saruhanoğlu, Menteşoğlu ya da Cengiz Han sülalesine dayalı bir şecereye ulaşsanız ne olacak?
İnternet’in imkanlarını kullanarak soy kütüğü problemini çözmeye ve içini yiyip bitiren kuşkulardan kurtulmak isteyenlere teknoloji yeni ve daha kesin çözümler sunuyor: DNA testi bunlardan en itimat edileni. Kriminal suçlarda DNA sonuçları ilk müracaat edilen ipuçlarından. Bir günlük bir KHK ile E-Devlet’in bütçesine ek yardımda bulunularak, DNA testinin de önü açılabilir.
Irkçılık ve şerefli bir soydan geliyor olma kompleksine kapılanları denek ve kobay olarak kullanan araştırma kuruluşları var. Böyle bir tecrübeyi kabul eden deneklerden, önce, kızdıkları, hatta nefret ettikleri bir ırk ve millet hakkında konuşmaları isteniyor. Mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz-Jesus tipli, herşeyi ile Anglo-Sakson bir delikanlıya Afrikan-Amerikan (Siyahi) kişiler hakkındaki kanaatleri sorulmuş. O da edebinin genişliği ölçüsünde zenciler hakkında verip veriştiriyor. Zenci aleyhtarlığının sembolü olacak kadar beyaz olan deneğin DNA Testlerinde, dedelerinden birinin zenci olduğu ortaya çıkınca, zavallının şaşkınlığını görmelisiniz.
Gizli-saklı, hangi soylu sülalenin, kaçıncı göbekten torunu olduğunu e-devlet sayfasından araştıranlar inşallah kendilerini tatmin edecek sonuçlara ulaşırlar. O verilerin de, YSK’nın son seçimlerdeki maharetlerine benzer oynamalar ile değiştirilemeyeceğini kimse garanti edemez.
İyisi mi biz, şecere ve soy kütüğü takıntısı olanların, yaklaşmakta olan seçimlerden önce DNA Testlerini yaptırıp, halka ifşa ve teşhir etmeleri noktasında, bir vatandaş olarak ısrar edelim. Sandık başında neye oy verdiğimizi bilelim! Öyle değil mi? Yanlışlıkla, Osmanoğlu derken, Cengiz Han’ı başımıza geçirmeyelim.
[Kadir Gürcan] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Hizmet hareketi ve yolun kaderi [Ali Emir Pakkan]
Tek parti dönemi, dini toplumsal hayattan dışlamıştı. Alimler, takibe uğradı. Said Nursi'nin çekmediği zulüm kalmadı. Defalarca tutuklandı. Ömrünü zindanlarda ve sürgünlerde geçirdi.
1950'den sonra görece bir demokrasi geldi. Ama dindarlar üzerindeki baskılar sürdü. DP'nin ilk yıllarında (1952) milliyetçi ve dindarlar hedefteydi. Tutuklamalar, davalar birbirini izledi, hapishaneler doldu taştı.
Olağanüstü dönemlerde baskılar daha da arttı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'de 'dini hareketler' sindirilmek istendi. Fethullah Gülen, 12 Mart’ta hapis yattı, 12 Eylül’de 6 yıl arananlar listesindeydi.
28 Şubat sürecinde, irtica en büyük tehlikeydi! Gülen Hocaefendi hakkında idam talebi ile dava açıldı ve beraat etti.
28 Şubatçılar, bütün cemaatleri yok etmek istiyordu. Kanlı planlar devreye sokuldu. İskenderpaşa cemaatinin lideri Prof Mahmut Esad Coşan, 4 Şubat 2001'de Sidney'de şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. İsmailağa cemaatinin ikinci adamı, Mahmut Hocaefendi'nin damadı Hızır Ali Muratoğlu, camide bir cinayete kurban gitti! ( 18 Mayıs 1988) 8 yıl sonra ise (4 Eylül 2006) cemaat yeni bir cinayetle daha sarsıldı. İmam Bayram Ali Öztürk, sohbet ederken bıçaklanarak öldürüldü. Katil, cemaat tarafından engellenmeye çalışırken çıkan kargaşada hayatını kaybetti! Bu iki cinayet de şüpheliydi! Aydınlatılamadı!
2002’den sonra yok etme planları güncellendi. Islak imzalı eylem planları yapıldı. Andıçlar devreye sokuldu. Balyoz, bir darbe planıydı, akim kaldı.
2004 MGK’sında ‘Gülen’i bitirme plan’’ı imzalandı. 2007'de Dolmabahçe'de AKP ile cemaati bitirmesi konusunda bir mutabakat yapıldı. 15 Temmuz 2016'da, yeni bir evreye geçildi.
Bugün hizmet hareketi tarihin hiç bir döneminde hiç bir grubun görmediği bir zülümle karşı karşıya... Sadece geçen hafta Kayseri'de soy ismi "Boydak" olan herkesi gözaltına aldılar. İçlerinde kadınlar, yaşlılar da vardı. Bir aile zulümden kaçarken Meriç'te yok oldu. Bebeklerin cansız bedenleri kıyılara vurdu!
Bediüzzaman Said Nursi;
"Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." demişti.
Anadolu'da yolun kaderi buydu...
[Ali Emir Pakkan] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
1950'den sonra görece bir demokrasi geldi. Ama dindarlar üzerindeki baskılar sürdü. DP'nin ilk yıllarında (1952) milliyetçi ve dindarlar hedefteydi. Tutuklamalar, davalar birbirini izledi, hapishaneler doldu taştı.
Olağanüstü dönemlerde baskılar daha da arttı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'de 'dini hareketler' sindirilmek istendi. Fethullah Gülen, 12 Mart’ta hapis yattı, 12 Eylül’de 6 yıl arananlar listesindeydi.
28 Şubat sürecinde, irtica en büyük tehlikeydi! Gülen Hocaefendi hakkında idam talebi ile dava açıldı ve beraat etti.
28 Şubatçılar, bütün cemaatleri yok etmek istiyordu. Kanlı planlar devreye sokuldu. İskenderpaşa cemaatinin lideri Prof Mahmut Esad Coşan, 4 Şubat 2001'de Sidney'de şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. İsmailağa cemaatinin ikinci adamı, Mahmut Hocaefendi'nin damadı Hızır Ali Muratoğlu, camide bir cinayete kurban gitti! ( 18 Mayıs 1988) 8 yıl sonra ise (4 Eylül 2006) cemaat yeni bir cinayetle daha sarsıldı. İmam Bayram Ali Öztürk, sohbet ederken bıçaklanarak öldürüldü. Katil, cemaat tarafından engellenmeye çalışırken çıkan kargaşada hayatını kaybetti! Bu iki cinayet de şüpheliydi! Aydınlatılamadı!
2002’den sonra yok etme planları güncellendi. Islak imzalı eylem planları yapıldı. Andıçlar devreye sokuldu. Balyoz, bir darbe planıydı, akim kaldı.
2004 MGK’sında ‘Gülen’i bitirme plan’’ı imzalandı. 2007'de Dolmabahçe'de AKP ile cemaati bitirmesi konusunda bir mutabakat yapıldı. 15 Temmuz 2016'da, yeni bir evreye geçildi.
Bugün hizmet hareketi tarihin hiç bir döneminde hiç bir grubun görmediği bir zülümle karşı karşıya... Sadece geçen hafta Kayseri'de soy ismi "Boydak" olan herkesi gözaltına aldılar. İçlerinde kadınlar, yaşlılar da vardı. Bir aile zulümden kaçarken Meriç'te yok oldu. Bebeklerin cansız bedenleri kıyılara vurdu!
Bediüzzaman Said Nursi;
"Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." demişti.
Anadolu'da yolun kaderi buydu...
[Ali Emir Pakkan] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Ribat, uhuvvet, tenasüd, sabır ve selamet... [Abdullah Aymaz]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri eski eserlerinden Münazarat’ın ilk baskısında bir misal getiriyor diyor ki: “Bir belağ başı (bütün civar köylere su yetiştiren su kaynağı büyük bir pınar) çok zaman bakımsız kalıp içine kötü şeyler düştüğü için onu temizleyip pislikleri içinden çıkardıktan sonra bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!.. Akibet berrak olacaktır.”
R. V. C. Bodley, “Allah’ın bahçesinde yaşadım” başlıklı yazısında diyor ki: “Kuzey Batı Afrika’da Müslümanlarla birlikte yaşamaya başlamıştım. Bu hayattan ve böyle yaptığımdan dolayı memnun olmuştum. Çünkü onlar bana üzüntüyü nasıl yeneceğimi öğrettiler. Bütün Müslümanlar gibi, KADER’e inanıyorlardı. İnanıyorlardı ki, Kur’an’da yazılan her kelime Allah tarafından söylenmişti. Onun için, Kur’an ‘Sizi ve bütün davranışlarınızı Allah yarattı.’ dediği için, bunu harfiyyen kabul ediyorlardı. İşler kötü gittiği zaman, sükûnetlerinin ve lüzumsuz heyecanlara kapılamamalarının sebebi budur. Her şeyin kadere bağlı olduğunu ve bunu Allah’tan başka kimsenin değiştiremeyeceğine inanırlar. Bununla beraber bir felaket karşısında hiçbir şey yapmadan oturdukları mânâsına gelmez. Misal olarak, size, sahradaki hayatım sırasında karşılaştığım vahşî ve yakıcı bir SAM FIRTINASI’nı anlatayım: “Üç gün ve üç gece boyunca fırtınanın uğultusu ve gürültüsü devam etti. O kadar şiddetli, o kadar vahşî idi ki, sahranın kumlarını Akdeniz üzerinden kilometrelerce taşıyarak Fransa’nın Fhone vadisi üzerine serpiştirmişti. Rüzgar öyle kızgın esiyordu ki, başımın tepesindeki saçlarımın kavrulduğunu hissediyordum. Boğazım kurumuştu. Gözlerim yanıyordu. Kumlar, dişlerimin arasına doldu. Bir cam fabrikası kazanının önünde duruyormuş gibiydim. Çıldırma raddelerine geldim. Fakat, Müslümanlar şikayet etmiyorlardı. Omuzlarını silkerek, ‘Kader… Böyle yazılmış…’ dediler.
“Fakat, fırtına diner dinmez, hemen faaliyete geçtiler. Nasıl olsa öleceklerini bildikleri için, bütün kuzuları boğazladılar. Böyle yapmakla ana koyunu kurtarabileceklerini ümid ediyorlardı. Kuzuları boğazladıktan sonra sürüleri, güneye, suya doğru sürdüler. Bütün bunlar sükunet içinde, kaybettikleri şeylere üzülmeksizin yapılıyordu. Kabile başkanı dedi ki: ‘Zannedildiği kadar kötü değil. Her şeyimizi kaybedebilirdik. Fakat, Allah’a şükür ki, işe yeni baştan başlayabilmemiz mümkün: Koyunlarımızın yüzde kırkı kurtuldu.’
“Çölü araba ile geçerken lâstiğimizin patladığı bir başka hâdiseyi daha hatırladım. Şoför yanına yedek lastik almayı unutmuştu. Böylece, üç lastik ile kalmıştık. Öfkelendim, telâş ettim, heyecanlandım ve Müslümanlara ne yapacağımızı sordum. Telaşın, sinirlendirmekten başka bir işe yaramadığını hatırlattılar. Dediklerine göre lastiğin patlaması Allah’ın bir iradesidir ve izin vermiştir; buna karşı hiçbir şey yapılamaz. Böylece bir tekerlek jant üzerinde olmak üzere sürüklenmeye devam ettik. Biraz sonra, araba bir gürültü ile duruverdi. Benzinimiz bitmişti. Başkan sadece, ‘Kader’ dedi. Yeter miktarda benzin almadığı için şoföre çıkışacakları yerde, hep birlikte gideceğimiz yere doğru yürümeye başladık. Hem de şarkı söyleyerek. Onlarla geçirdiğim yedi sene zarfında inandım ki, Avrupa ve Amerika’da görülen sinirli, deli ve sarhoş insanlar, adına medeniyet dediğimiz, ACELECİ ve TELAŞLI HAYATIN MAHSÜLLERİDİRLER.”
Batılı yazar R.V.Ç. BODLEY, görüp yaşadıklarını anlatıyor. Bizler tahkîkî imanı kazandıran eserleri Kur’an tefsirlerini, ilhâmat-ı Kur’aniye, sünuhat-ı Kur’aniye tefeyyüzât-ı Kur’aniye olan enfes kitapları okuyoruz. Asr-ı saadetten bu yana, dönem dönem, Efendimizin (S.A.S.) ve Âl-i Beytin başına gelenleri biliyor ve bu yolun kaderinin nasıl olduğunu da çok iyi takdir ediyoruz… Onun bu süreç ve mânâya geliyor onu çok iyi okuyup, bir durum muhakemesi ve muhasebesi yaparak hasar tesbitinden sonra yep yeni dönemin şartlarına göre işlerimize bakmamız gerekiyor. Bizim en büyük gücümüz itikadımız ve ihlasımızıdır. Uhuvvet ve tesanüdle kenetlenerek hep ileriye bakacağız; ışığa doğru… Yani gölgemizi arkaya alarak. Yoksa ışığı arkamıza alıp gölgemizin peşinden gitmeyeceğiz.
“Sabredin, sabırda yarışın, ribat yapın, uyûn-ı sâhire olun “Âl-i İmran, 3/200) kudsî emirlerini unutmayacağız. Üstad Hazretlerinin tavsiyesiyle “müfritâne irtibatta bulunun.” Halbuki Üstad ifrat ve tefritten nefret eder. Ama aramızdaki irtibat hususunda “müfritâne” diyor yani ifrat derecede. Çünkü “Biz her gün yeniden doğarız” diyen Yunus Emre'miz gibi Hizmet her gün yepyeni doğuşlara mazhar ve şâhit oluyor. Eğer birbirimizden haberimiz olmazsa, ümitsizliklere ve yanlış değerlendirmelere maruz kalabiliriz. Oturup şunu bunu tenkit edeceğimize Allah’ın verdiği imkân ve fırsatları nasıl değerlendirebiliriz ona bakalım. Yeniden Kur’an meallerini, tefsirlerini, ilmihalleri, hadis-i şerifleri, pırlanta serilerini gözden geçirelim… Hiçbir boş vaktimiz kalmasın… Biz birilerinin yaralarını sarmaya çalışalım. Ümitli olalım ve ümit aşılayalım. “Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır” diyor Üstadımız… “Kıyamet kopuyor olsa bile, elinizdeki fidanı dikiniz” buyuruyor Efendimiz (S.A.S.)… Biz bulutların sıyrıldığını, ufukların açıldığını görüyoruz. Ayrıca dünya çapında organize edilen ağır bir testi geçiyoruz; hiçbir menfi harekette bulunmadan ve radikalleşmeden, sabır içinde ELHAMDÜLİLLAH…
[Abdullah Aymaz] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
R. V. C. Bodley, “Allah’ın bahçesinde yaşadım” başlıklı yazısında diyor ki: “Kuzey Batı Afrika’da Müslümanlarla birlikte yaşamaya başlamıştım. Bu hayattan ve böyle yaptığımdan dolayı memnun olmuştum. Çünkü onlar bana üzüntüyü nasıl yeneceğimi öğrettiler. Bütün Müslümanlar gibi, KADER’e inanıyorlardı. İnanıyorlardı ki, Kur’an’da yazılan her kelime Allah tarafından söylenmişti. Onun için, Kur’an ‘Sizi ve bütün davranışlarınızı Allah yarattı.’ dediği için, bunu harfiyyen kabul ediyorlardı. İşler kötü gittiği zaman, sükûnetlerinin ve lüzumsuz heyecanlara kapılamamalarının sebebi budur. Her şeyin kadere bağlı olduğunu ve bunu Allah’tan başka kimsenin değiştiremeyeceğine inanırlar. Bununla beraber bir felaket karşısında hiçbir şey yapmadan oturdukları mânâsına gelmez. Misal olarak, size, sahradaki hayatım sırasında karşılaştığım vahşî ve yakıcı bir SAM FIRTINASI’nı anlatayım: “Üç gün ve üç gece boyunca fırtınanın uğultusu ve gürültüsü devam etti. O kadar şiddetli, o kadar vahşî idi ki, sahranın kumlarını Akdeniz üzerinden kilometrelerce taşıyarak Fransa’nın Fhone vadisi üzerine serpiştirmişti. Rüzgar öyle kızgın esiyordu ki, başımın tepesindeki saçlarımın kavrulduğunu hissediyordum. Boğazım kurumuştu. Gözlerim yanıyordu. Kumlar, dişlerimin arasına doldu. Bir cam fabrikası kazanının önünde duruyormuş gibiydim. Çıldırma raddelerine geldim. Fakat, Müslümanlar şikayet etmiyorlardı. Omuzlarını silkerek, ‘Kader… Böyle yazılmış…’ dediler.
“Fakat, fırtına diner dinmez, hemen faaliyete geçtiler. Nasıl olsa öleceklerini bildikleri için, bütün kuzuları boğazladılar. Böyle yapmakla ana koyunu kurtarabileceklerini ümid ediyorlardı. Kuzuları boğazladıktan sonra sürüleri, güneye, suya doğru sürdüler. Bütün bunlar sükunet içinde, kaybettikleri şeylere üzülmeksizin yapılıyordu. Kabile başkanı dedi ki: ‘Zannedildiği kadar kötü değil. Her şeyimizi kaybedebilirdik. Fakat, Allah’a şükür ki, işe yeni baştan başlayabilmemiz mümkün: Koyunlarımızın yüzde kırkı kurtuldu.’
“Çölü araba ile geçerken lâstiğimizin patladığı bir başka hâdiseyi daha hatırladım. Şoför yanına yedek lastik almayı unutmuştu. Böylece, üç lastik ile kalmıştık. Öfkelendim, telâş ettim, heyecanlandım ve Müslümanlara ne yapacağımızı sordum. Telaşın, sinirlendirmekten başka bir işe yaramadığını hatırlattılar. Dediklerine göre lastiğin patlaması Allah’ın bir iradesidir ve izin vermiştir; buna karşı hiçbir şey yapılamaz. Böylece bir tekerlek jant üzerinde olmak üzere sürüklenmeye devam ettik. Biraz sonra, araba bir gürültü ile duruverdi. Benzinimiz bitmişti. Başkan sadece, ‘Kader’ dedi. Yeter miktarda benzin almadığı için şoföre çıkışacakları yerde, hep birlikte gideceğimiz yere doğru yürümeye başladık. Hem de şarkı söyleyerek. Onlarla geçirdiğim yedi sene zarfında inandım ki, Avrupa ve Amerika’da görülen sinirli, deli ve sarhoş insanlar, adına medeniyet dediğimiz, ACELECİ ve TELAŞLI HAYATIN MAHSÜLLERİDİRLER.”
Batılı yazar R.V.Ç. BODLEY, görüp yaşadıklarını anlatıyor. Bizler tahkîkî imanı kazandıran eserleri Kur’an tefsirlerini, ilhâmat-ı Kur’aniye, sünuhat-ı Kur’aniye tefeyyüzât-ı Kur’aniye olan enfes kitapları okuyoruz. Asr-ı saadetten bu yana, dönem dönem, Efendimizin (S.A.S.) ve Âl-i Beytin başına gelenleri biliyor ve bu yolun kaderinin nasıl olduğunu da çok iyi takdir ediyoruz… Onun bu süreç ve mânâya geliyor onu çok iyi okuyup, bir durum muhakemesi ve muhasebesi yaparak hasar tesbitinden sonra yep yeni dönemin şartlarına göre işlerimize bakmamız gerekiyor. Bizim en büyük gücümüz itikadımız ve ihlasımızıdır. Uhuvvet ve tesanüdle kenetlenerek hep ileriye bakacağız; ışığa doğru… Yani gölgemizi arkaya alarak. Yoksa ışığı arkamıza alıp gölgemizin peşinden gitmeyeceğiz.
“Sabredin, sabırda yarışın, ribat yapın, uyûn-ı sâhire olun “Âl-i İmran, 3/200) kudsî emirlerini unutmayacağız. Üstad Hazretlerinin tavsiyesiyle “müfritâne irtibatta bulunun.” Halbuki Üstad ifrat ve tefritten nefret eder. Ama aramızdaki irtibat hususunda “müfritâne” diyor yani ifrat derecede. Çünkü “Biz her gün yeniden doğarız” diyen Yunus Emre'miz gibi Hizmet her gün yepyeni doğuşlara mazhar ve şâhit oluyor. Eğer birbirimizden haberimiz olmazsa, ümitsizliklere ve yanlış değerlendirmelere maruz kalabiliriz. Oturup şunu bunu tenkit edeceğimize Allah’ın verdiği imkân ve fırsatları nasıl değerlendirebiliriz ona bakalım. Yeniden Kur’an meallerini, tefsirlerini, ilmihalleri, hadis-i şerifleri, pırlanta serilerini gözden geçirelim… Hiçbir boş vaktimiz kalmasın… Biz birilerinin yaralarını sarmaya çalışalım. Ümitli olalım ve ümit aşılayalım. “Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır” diyor Üstadımız… “Kıyamet kopuyor olsa bile, elinizdeki fidanı dikiniz” buyuruyor Efendimiz (S.A.S.)… Biz bulutların sıyrıldığını, ufukların açıldığını görüyoruz. Ayrıca dünya çapında organize edilen ağır bir testi geçiyoruz; hiçbir menfi harekette bulunmadan ve radikalleşmeden, sabır içinde ELHAMDÜLİLLAH…
[Abdullah Aymaz] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Kalbi Rahman’a Bağlayan Nurani İp: İman [Mehmet Ali Şengül]
Îman; inanmak, başka insanlara güven vâdetmek demektir. Istılah mânâsıyla îman, Efendimiz’in (sav) Allah’dan getirdiği kat’î olarak bilinen, ‘zarûriyât-ı dîniye’ dediğimiz gerçeklere tereddütsüz îman edip, kabullenmek ve kalben tasdik etmektir.
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emânetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zâlim, çok câhildir.” (33/72)
Îman, kulun cüz’î irâdesini sarfettikten sonra, Cenâb-ı Hak’ın onun kalbinde yaktığı bir nurdur, mânevî bir merdivendir. Îman, şu fâni dünyâ hayâtının sıkıcı ve boğucu atmosferinden insanı kurtarıp, gitmek zorunda olduğu ebedî, sonsuz âlem olan âhiret hayâtıyla bütünleştiren, kalbine huzur ve itmînan veren bir nur ve ışık kaynağıdır.
Hucurat suresi 8.ayette Cenâb-ı Hak; “Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah’tan bir lütuf ve nîmet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sâhibidir.”
İsrâ suresi 97.ayette de; “Allah kimi doğru yola iletirse işte doğru yolda olan odur. Kimi şaşırtırsa, artık Allah’tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyâmet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzükoyun haşrederiz. Varacakları yer Cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça onlara çılgın alevi artırırız.” buyurmaktadır.
Îman; kâinatı yaratan, idâre eden ve kendisine ibâdet edilen tek ve yüce varlık olan Allah’a yapılır. Îman erkânının birincisi ve temeli ‘Allah’a îman’dır. Allah (cc) varlığı kendinden -Vacib-ül Vücûd- , bütün hamd ve övgülere lâyık en yüce varlığın adıdır.
Allah (cc) yaratılan bir madde değildir. O maddeden münezzeh, şekilden müberrâ, varlığı kendinden, isim ve sıfatlarıyla bilinen, her şeyi yaratan bir yüce varlıktır.
Kâinatta, yaratılan bütün varlıklarda; O’nun varlığı ve birliği, isbata gerek duyulmayacak kadar net ve açıktır. İbrahim suresi 10.ayette ifâde edildiği gibi; “Hiç gökleri ve yeri yaratan yüce Yaratıcı hakkında şüphe mi olur?...”
Buna rağmen îmandan mahrum insanlara bir pencere hükmünde olan, gözlerinden perdeleri kaldırıp, gözle görülmesi mümkün olmayan Allah; zâtıyla değil, yaratmış olduğu eserleri ve gönderdiği Nebîler’le ‘Mevcud-u meçhul’ zâtını tanıtmaktadır.
Kâinatta O’nun varlığını haykıran, bize anlatan deliller sayısızdır. Hz.Üstad’ın Reşhalar’da işâret buyurduğu, en büyük delillerden üç tanesi vardır ki bunlar; Kâinat, Kur’ân-ı Kerim ve Nebîler Sultânı Efendimiz Hz.Muhammed (sav)’dir.
Muhteşem bir sanat eseri olan Kâinat; akıl ve hislerimizi tatmin edecek inceliklere, güzelliklere sâhiptir. Bâsiretiyle kâinât’a bakanlar için şüpheye yer bırakmayacak şekilde O’nun varlığını açıkça ifâde etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim; ihâtalı ve mükemmel olarak hem geçmişten hem de gelecekten, haşirden ve âhiretten bâhsetmektedir. Yaratılış gâyemizi, ölüm hakîkatinin ne olduğunu, ölüm ötesi haberleri ondan öğreniyoruz.
Böylece, dünyâ ve âhiretin yol haritasını veren Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân, herşeyden evvel kelâm sıfatının tecellisi olarak Yüce Zâtı haykırmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav); Allah’ın kendisine göndermiş olduğu kelâm-ı ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı, hayâtına uygulayarak kıyâmete kadar beşere model ve örnek olmuştur. Onun için Allah(cc) varlığına O’nu en büyük canlı delil yapmıştır.
Hz.Muhammed (sav) öyle bir zâttır ki, inananların en son ve en âlî imamı ve insanlığa saâdet düsturlarını beyân eden en büyük hatîbidir. Allah indinde en kıymetli, kâinatların yaratılış vesîlesi olması îtibâriyle; Allah yeryüzünü ona mescid, Mekke-i Mükerreme’yi mihrab, Medine-i Münevvere’yi de minber yapmıştır.
Dînin temel esası olan tevhidi en güzel İhlâs sûresi anlatmaktadır. Bu sûre, O’nun ulûhiyetine yakışmayan her türlü iddiâları, karmakarışık ve yanlış düşünceleri süpürüp atmaktadır. İnsanlara Allah kendisini nasıl tanıtıyorsa, o kadar tanırlar ve bilirler:
“De ki, O Allah, Ehad’dir: Tekdir, yaratıklar hakkında düşünülen, hayâl edilen her türlü özelliklerden uzak, mükemmel sıfatlara sâhip, ibâdete lâyık olan Bir’dir.
Samed’dir: O hiçbir şeye muhtaç değildir. Herşey O’na muhtaçtır. Herşey, O’nun izni ile ayakta durur ve hayâtı devam eder.
Doğurmamıştır: Allah yarattığı varlıklar gibi, çocuk, eş sahibi bir varlık değildir.
Doğurulmamıştır: O’nun varlığına sebep olan başka hiçbir varlık, irâde ve kudret yoktur. O, Vâcib-ül Vücut’tur, varlığı kendindendir.
Hiçbir şey de O’nun dengi değildir: O’nun ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde bir benzeri yoktur.” (İhlâs s., 1-4)
Yaratılanlar ancak O’na ayna olurlar. O’nun isim ve sıfatlarını gösterirler. Herşey O’ndan sonsuz derece uzak olduğu gibi, O her şeye sonsuz derece yakındır. Kâinatta O’nun eşi, benzeri ve dengi hiç bir varlık yoktur.
Allah, zamânın ve mekânın her an ve her noktasında hâzır ve nâzırdır. Kulun, O‘nun dışında fâni varlıklara bakması, onlardan medet talep etmesi, inanç ve itikâda ters olduğu gibi, o huzûrun edebine de muhâliftir.
Gerek fert gerekse toplum planında, beşerin maruz kaldığı bütün ızdırapların, sıkıntı ve problemlerin, dünyâyı kasıp kavuran zulümlerin, istismarların, bütün tükenmeyen kavga ve savaşların, anlaşmazlıkların, boğuşma ve didişmelerin altında yatan en birinci ve en önemli sebep, Allah’ın gerektiği gibi tanınmaması, tanınıp sevilememesi ve o sevgideki manevî lezzetin elde edilememesidir.
Elemsiz lezzet îmandadır. Bu itibarla beşerin, O’nu tanımaya, O’na îman etmeye ve bu îmânın ne demek olduğunu yeniden keşfetmeye, inandığı gibi yaşayarak huzur iklimine yelken açmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.
Onun için insanlar, iman erkânını çok iyi bilmeli, mevcut kaynak eserler çok iyi okunarak hazmedilmelidir. Fert ve âile olarak bu mevzûya hiçbir mâzeret beyânında bulunulmamalı, Allah’ın emânet ettiği yirmidört saatin en az bir saatini mutlakâ bu işe ayırmalıdırlar.
Ecel mukadderdir, Azrâil (as) her an kapımızı çalabilir. Binâenaleyh insan, Büyük Mahkeme’de hâkimler Hâkimi Allah huzurunda, zerresinden hesap vereceği şuuruyla, hayatını ona göre tanzim etmelidir. Yoksa böylesine kaygan bir zeminde, kazanma yolunda kaybetme tehlikesi her zaman mümkündür.
[Mehmet Ali Şengül] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emânetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zâlim, çok câhildir.” (33/72)
Îman, kulun cüz’î irâdesini sarfettikten sonra, Cenâb-ı Hak’ın onun kalbinde yaktığı bir nurdur, mânevî bir merdivendir. Îman, şu fâni dünyâ hayâtının sıkıcı ve boğucu atmosferinden insanı kurtarıp, gitmek zorunda olduğu ebedî, sonsuz âlem olan âhiret hayâtıyla bütünleştiren, kalbine huzur ve itmînan veren bir nur ve ışık kaynağıdır.
Hucurat suresi 8.ayette Cenâb-ı Hak; “Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah’tan bir lütuf ve nîmet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sâhibidir.”
İsrâ suresi 97.ayette de; “Allah kimi doğru yola iletirse işte doğru yolda olan odur. Kimi şaşırtırsa, artık Allah’tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyâmet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzükoyun haşrederiz. Varacakları yer Cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça onlara çılgın alevi artırırız.” buyurmaktadır.
Îman; kâinatı yaratan, idâre eden ve kendisine ibâdet edilen tek ve yüce varlık olan Allah’a yapılır. Îman erkânının birincisi ve temeli ‘Allah’a îman’dır. Allah (cc) varlığı kendinden -Vacib-ül Vücûd- , bütün hamd ve övgülere lâyık en yüce varlığın adıdır.
Allah (cc) yaratılan bir madde değildir. O maddeden münezzeh, şekilden müberrâ, varlığı kendinden, isim ve sıfatlarıyla bilinen, her şeyi yaratan bir yüce varlıktır.
Kâinatta, yaratılan bütün varlıklarda; O’nun varlığı ve birliği, isbata gerek duyulmayacak kadar net ve açıktır. İbrahim suresi 10.ayette ifâde edildiği gibi; “Hiç gökleri ve yeri yaratan yüce Yaratıcı hakkında şüphe mi olur?...”
Buna rağmen îmandan mahrum insanlara bir pencere hükmünde olan, gözlerinden perdeleri kaldırıp, gözle görülmesi mümkün olmayan Allah; zâtıyla değil, yaratmış olduğu eserleri ve gönderdiği Nebîler’le ‘Mevcud-u meçhul’ zâtını tanıtmaktadır.
Kâinatta O’nun varlığını haykıran, bize anlatan deliller sayısızdır. Hz.Üstad’ın Reşhalar’da işâret buyurduğu, en büyük delillerden üç tanesi vardır ki bunlar; Kâinat, Kur’ân-ı Kerim ve Nebîler Sultânı Efendimiz Hz.Muhammed (sav)’dir.
Muhteşem bir sanat eseri olan Kâinat; akıl ve hislerimizi tatmin edecek inceliklere, güzelliklere sâhiptir. Bâsiretiyle kâinât’a bakanlar için şüpheye yer bırakmayacak şekilde O’nun varlığını açıkça ifâde etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim; ihâtalı ve mükemmel olarak hem geçmişten hem de gelecekten, haşirden ve âhiretten bâhsetmektedir. Yaratılış gâyemizi, ölüm hakîkatinin ne olduğunu, ölüm ötesi haberleri ondan öğreniyoruz.
Böylece, dünyâ ve âhiretin yol haritasını veren Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân, herşeyden evvel kelâm sıfatının tecellisi olarak Yüce Zâtı haykırmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav); Allah’ın kendisine göndermiş olduğu kelâm-ı ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı, hayâtına uygulayarak kıyâmete kadar beşere model ve örnek olmuştur. Onun için Allah(cc) varlığına O’nu en büyük canlı delil yapmıştır.
Hz.Muhammed (sav) öyle bir zâttır ki, inananların en son ve en âlî imamı ve insanlığa saâdet düsturlarını beyân eden en büyük hatîbidir. Allah indinde en kıymetli, kâinatların yaratılış vesîlesi olması îtibâriyle; Allah yeryüzünü ona mescid, Mekke-i Mükerreme’yi mihrab, Medine-i Münevvere’yi de minber yapmıştır.
Dînin temel esası olan tevhidi en güzel İhlâs sûresi anlatmaktadır. Bu sûre, O’nun ulûhiyetine yakışmayan her türlü iddiâları, karmakarışık ve yanlış düşünceleri süpürüp atmaktadır. İnsanlara Allah kendisini nasıl tanıtıyorsa, o kadar tanırlar ve bilirler:
“De ki, O Allah, Ehad’dir: Tekdir, yaratıklar hakkında düşünülen, hayâl edilen her türlü özelliklerden uzak, mükemmel sıfatlara sâhip, ibâdete lâyık olan Bir’dir.
Samed’dir: O hiçbir şeye muhtaç değildir. Herşey O’na muhtaçtır. Herşey, O’nun izni ile ayakta durur ve hayâtı devam eder.
Doğurmamıştır: Allah yarattığı varlıklar gibi, çocuk, eş sahibi bir varlık değildir.
Doğurulmamıştır: O’nun varlığına sebep olan başka hiçbir varlık, irâde ve kudret yoktur. O, Vâcib-ül Vücut’tur, varlığı kendindendir.
Hiçbir şey de O’nun dengi değildir: O’nun ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde bir benzeri yoktur.” (İhlâs s., 1-4)
Yaratılanlar ancak O’na ayna olurlar. O’nun isim ve sıfatlarını gösterirler. Herşey O’ndan sonsuz derece uzak olduğu gibi, O her şeye sonsuz derece yakındır. Kâinatta O’nun eşi, benzeri ve dengi hiç bir varlık yoktur.
Allah, zamânın ve mekânın her an ve her noktasında hâzır ve nâzırdır. Kulun, O‘nun dışında fâni varlıklara bakması, onlardan medet talep etmesi, inanç ve itikâda ters olduğu gibi, o huzûrun edebine de muhâliftir.
Gerek fert gerekse toplum planında, beşerin maruz kaldığı bütün ızdırapların, sıkıntı ve problemlerin, dünyâyı kasıp kavuran zulümlerin, istismarların, bütün tükenmeyen kavga ve savaşların, anlaşmazlıkların, boğuşma ve didişmelerin altında yatan en birinci ve en önemli sebep, Allah’ın gerektiği gibi tanınmaması, tanınıp sevilememesi ve o sevgideki manevî lezzetin elde edilememesidir.
Elemsiz lezzet îmandadır. Bu itibarla beşerin, O’nu tanımaya, O’na îman etmeye ve bu îmânın ne demek olduğunu yeniden keşfetmeye, inandığı gibi yaşayarak huzur iklimine yelken açmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.
Onun için insanlar, iman erkânını çok iyi bilmeli, mevcut kaynak eserler çok iyi okunarak hazmedilmelidir. Fert ve âile olarak bu mevzûya hiçbir mâzeret beyânında bulunulmamalı, Allah’ın emânet ettiği yirmidört saatin en az bir saatini mutlakâ bu işe ayırmalıdırlar.
Ecel mukadderdir, Azrâil (as) her an kapımızı çalabilir. Binâenaleyh insan, Büyük Mahkeme’de hâkimler Hâkimi Allah huzurunda, zerresinden hesap vereceği şuuruyla, hayatını ona göre tanzim etmelidir. Yoksa böylesine kaygan bir zeminde, kazanma yolunda kaybetme tehlikesi her zaman mümkündür.
[Mehmet Ali Şengül] 19.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
İşsizlik böyle düştü! [Semih Ardıç]
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017 senesinin kasım ayına ait istihdam verisinde işsiz sayısının bir evvelki seneye nazaran yüzde 2’ye yakın düştüğü belirtiliyor. İşsizlik oranı yüzde 10,4’e gerilemiş.
Düştü denilen işsizlik oranı bile Almanya’nın iki katından fazladır. Türkiye hal-i hazırda yüzde 10,4 oranıyla dahi 34 üyesi bulunan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nda (OECD) en yüksek işsizlik sıralamasında ilk 5 arasında yer alıyor.
Dolayısıyla çift haneye demir atmış işsizliğin bu kadar sert düşmesi ilk başta kulağa hoş geliyor. “İşsizim, açım.” diyerek kendini yakan kişileri o cinnet halinin eşiğine getiren geçim derdi bugün milyonlarca işsizin en mühim meselesidir. Onun içindir ki işsizliğin azalması başta işsizler ve aileleri olmak üzere herkes adına umut vericidir. Amma velakin TÜİK’in verilerinde saklanan bazı hakikatler bu bahsin de siyasetin kirli oyunlarına alet edildiği şüphesini kuvvetlendiriyor.
ÜMİDİNİ KAYBEDENLER TASNİF DIŞI
Her şeyden evvel TÜİK dar tabanlı istihdam verisini açıklıyor. Yani son bir ayda iş bulamayanları ankete dahil ediyor. Geniş tabanlı veride son altı ayda iş bulamamış olanlar da dikkate alınıyordu. Bu şekilde iş bulma ümidini kaybedenler şeklinde tasnif edilen en az 3 milyon işsiz hiçbir kalemde gösterilmiyor. Yani TÜİK için onlar istatistikî bir kıymet bile ifade etmiyorlar.
İşsiz sayısını olduğundan az gösterme gayretine rağmen kayıtlı işsizlik yüzde 13’e kadar tırmanınca Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) iktidarın imdadına yetişti. TÜİK tablolarında fark edilemeyen bir hile SGK kayıtlarında ayan beyan ortada.
1 MİLYON 150 BİN KURSİYER VE STAJYER
SGK kayıtlarına göre 2016 senesinin Aralık ayından 2017’nin kasım sonuna kadar 1 milyon 150 bin kişi stajyer-kursiyer gösterilerek sigortalı olmuş. Sigorta primleri İşsizlik Fonu’ndan karşılanan 1 milyon 150 bin kişi yeni işe girmiş gibi gösteriliyor. Bu işlem yapılmasaydı Kasım 2017’de işsizlik yüzde 14’e tırmanacaktı. Hal böyle iken açıklanan işsizlik oranı yüzde 10,4!
Hile, işgüzarlık, kelime oyunu ya da her ne denilecekse bunun teyidi İŞKUR kayıtlarından da yapılabilir. Geçen sene İşsizlik Fonu üzerinden 4 milyar TL aktarılarak 508 bin kişiye kurs verilmiş. İŞKUR 700 bin meslek-teknik lisesi talebesi de stajyer olarak desteklemiş. Bu kayıtlardan da 1 milyon 200 rakamına ulaşılabilir. SGK’daki 1 milyon 150 rakamından 50 bin fazla.
İŞSİZLİK FONU’NUN PARASI İLE KIRILAN YALAN REKORU
Muvakkaten ve İşsizlik Fonu’nun parası ile sigorta primi yatırılan lise talebesi, çırak ya da kursiyeri ‘yeni istihdam’ diye hükûmetin reklam malzemesi yapıldı.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek bunu bile bile, “Dünyada 1 senede 1 milyon 400 bin kişiye istihdam sağlayan başka bir ekonomi yok.” diyebildi. Kendi kurguladıkları o tabloya istinaden şunu söylemek lazım: Demek ki son bir yılda yeni istihdam edilen kişi sayısı sadece 200 bin. Fonun parası ile bir rekor kırıldığında tereddüt yok. Yalan söyleme rekorudur kırılan…
İstihdam artırmak için bütçeden kaynak ayırmadan hazır fonu bu şekilde yağmalayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2018 senesi için de ‘Bir senden, bir benden’ kampanyası başlattı. Desteği almak isteyen işveren aldığı yeni işçinin ilk ay vergi, prim ve ücretini ödeyecek. İkinci aydan itibaren iki ayda bir söz konusu masrafları devlet üstlenecek. Her iş yeri en fazla 2 kişi adına bu desteği alabilecek. Bu şekilde toplam 700 bin kişinin masrafı İşsizlik Fonu’ndan 3,5 milyar TL ile karşılanacak.
İŞSİZLİK BİRİLERİ İÇİN RANT KAPISI
Dilerim fondan ödünç diye alınan 3,5 milyar TL işçiyi almış gibi gösteren birilerinin cebine inmez. Geçen ay Diyarbakır’da polis, İŞKUR’dan paraları aldığı halde sadece kâğıt üzerinde istihdam sağlayan 30’dan fazla şirkete baskın düzenlemişti.
Şüphelilerin ifadelerine bakılırsa işsizlik de rant kapısı haline gelmiş. Nüfus kâğıdını veren kişiye sus payı olarak birkaç yüz lira ödeniyor. İŞKUR’dan gelen paranın ekseriyeti çetenin cebine kalıyor. Çalışanlardan kesilen paraların toplandığı İşsizlik Fonu bir mânâda böyle yağmalanıyor.
Daha şayan-ı dikkat bir bilgi de şu: SGK verilerinde son bir yılda toplam sigortalı sayısı 1,5 milyona yakın azalmış. İşsizliğin yüzde 2 düştüğü iddia edilirken böyle bir düşüşün makul bir izahı olabilir mi?
BAŞKANLIK SEÇİMİNE KADAR YALAN RÜZGARI ESECEK
Başkanlık seçimi yaklaştıkça hem İşsizlik Fonu’ndaki paralara dadanacaklar hem de kursiyer, stajyer vs. diyerek kayıtlı işsizliği olduğundan düşük gösterme telaşına düşecekler. Kimsenin haberi bile olmayacak resmî yalanlardan.
Zira ‘işsizlikte büyük düşüş’ manşetlerini atan tek sesli medya ‘açım’ diyerek kendini ateşe verenleri ‘ajan-provokatör’ olarak göstermek için bütün maharetini sergilemeye devam edecek.
Hasılı kelam Türkiye’de işsizlik son bir senede düşmedi, düşmüş gibi gösterildi.
[Semih Ardıç] 19.2.2018 [TR724]
Düştü denilen işsizlik oranı bile Almanya’nın iki katından fazladır. Türkiye hal-i hazırda yüzde 10,4 oranıyla dahi 34 üyesi bulunan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nda (OECD) en yüksek işsizlik sıralamasında ilk 5 arasında yer alıyor.
Dolayısıyla çift haneye demir atmış işsizliğin bu kadar sert düşmesi ilk başta kulağa hoş geliyor. “İşsizim, açım.” diyerek kendini yakan kişileri o cinnet halinin eşiğine getiren geçim derdi bugün milyonlarca işsizin en mühim meselesidir. Onun içindir ki işsizliğin azalması başta işsizler ve aileleri olmak üzere herkes adına umut vericidir. Amma velakin TÜİK’in verilerinde saklanan bazı hakikatler bu bahsin de siyasetin kirli oyunlarına alet edildiği şüphesini kuvvetlendiriyor.
ÜMİDİNİ KAYBEDENLER TASNİF DIŞI
Her şeyden evvel TÜİK dar tabanlı istihdam verisini açıklıyor. Yani son bir ayda iş bulamayanları ankete dahil ediyor. Geniş tabanlı veride son altı ayda iş bulamamış olanlar da dikkate alınıyordu. Bu şekilde iş bulma ümidini kaybedenler şeklinde tasnif edilen en az 3 milyon işsiz hiçbir kalemde gösterilmiyor. Yani TÜİK için onlar istatistikî bir kıymet bile ifade etmiyorlar.
İşsiz sayısını olduğundan az gösterme gayretine rağmen kayıtlı işsizlik yüzde 13’e kadar tırmanınca Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) iktidarın imdadına yetişti. TÜİK tablolarında fark edilemeyen bir hile SGK kayıtlarında ayan beyan ortada.
1 MİLYON 150 BİN KURSİYER VE STAJYER
SGK kayıtlarına göre 2016 senesinin Aralık ayından 2017’nin kasım sonuna kadar 1 milyon 150 bin kişi stajyer-kursiyer gösterilerek sigortalı olmuş. Sigorta primleri İşsizlik Fonu’ndan karşılanan 1 milyon 150 bin kişi yeni işe girmiş gibi gösteriliyor. Bu işlem yapılmasaydı Kasım 2017’de işsizlik yüzde 14’e tırmanacaktı. Hal böyle iken açıklanan işsizlik oranı yüzde 10,4!
Hile, işgüzarlık, kelime oyunu ya da her ne denilecekse bunun teyidi İŞKUR kayıtlarından da yapılabilir. Geçen sene İşsizlik Fonu üzerinden 4 milyar TL aktarılarak 508 bin kişiye kurs verilmiş. İŞKUR 700 bin meslek-teknik lisesi talebesi de stajyer olarak desteklemiş. Bu kayıtlardan da 1 milyon 200 rakamına ulaşılabilir. SGK’daki 1 milyon 150 rakamından 50 bin fazla.
İŞSİZLİK FONU’NUN PARASI İLE KIRILAN YALAN REKORU
Muvakkaten ve İşsizlik Fonu’nun parası ile sigorta primi yatırılan lise talebesi, çırak ya da kursiyeri ‘yeni istihdam’ diye hükûmetin reklam malzemesi yapıldı.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek bunu bile bile, “Dünyada 1 senede 1 milyon 400 bin kişiye istihdam sağlayan başka bir ekonomi yok.” diyebildi. Kendi kurguladıkları o tabloya istinaden şunu söylemek lazım: Demek ki son bir yılda yeni istihdam edilen kişi sayısı sadece 200 bin. Fonun parası ile bir rekor kırıldığında tereddüt yok. Yalan söyleme rekorudur kırılan…
İstihdam artırmak için bütçeden kaynak ayırmadan hazır fonu bu şekilde yağmalayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2018 senesi için de ‘Bir senden, bir benden’ kampanyası başlattı. Desteği almak isteyen işveren aldığı yeni işçinin ilk ay vergi, prim ve ücretini ödeyecek. İkinci aydan itibaren iki ayda bir söz konusu masrafları devlet üstlenecek. Her iş yeri en fazla 2 kişi adına bu desteği alabilecek. Bu şekilde toplam 700 bin kişinin masrafı İşsizlik Fonu’ndan 3,5 milyar TL ile karşılanacak.
İŞSİZLİK BİRİLERİ İÇİN RANT KAPISI
Dilerim fondan ödünç diye alınan 3,5 milyar TL işçiyi almış gibi gösteren birilerinin cebine inmez. Geçen ay Diyarbakır’da polis, İŞKUR’dan paraları aldığı halde sadece kâğıt üzerinde istihdam sağlayan 30’dan fazla şirkete baskın düzenlemişti.
Şüphelilerin ifadelerine bakılırsa işsizlik de rant kapısı haline gelmiş. Nüfus kâğıdını veren kişiye sus payı olarak birkaç yüz lira ödeniyor. İŞKUR’dan gelen paranın ekseriyeti çetenin cebine kalıyor. Çalışanlardan kesilen paraların toplandığı İşsizlik Fonu bir mânâda böyle yağmalanıyor.
Daha şayan-ı dikkat bir bilgi de şu: SGK verilerinde son bir yılda toplam sigortalı sayısı 1,5 milyona yakın azalmış. İşsizliğin yüzde 2 düştüğü iddia edilirken böyle bir düşüşün makul bir izahı olabilir mi?
BAŞKANLIK SEÇİMİNE KADAR YALAN RÜZGARI ESECEK
Başkanlık seçimi yaklaştıkça hem İşsizlik Fonu’ndaki paralara dadanacaklar hem de kursiyer, stajyer vs. diyerek kayıtlı işsizliği olduğundan düşük gösterme telaşına düşecekler. Kimsenin haberi bile olmayacak resmî yalanlardan.
Zira ‘işsizlikte büyük düşüş’ manşetlerini atan tek sesli medya ‘açım’ diyerek kendini ateşe verenleri ‘ajan-provokatör’ olarak göstermek için bütün maharetini sergilemeye devam edecek.
Hasılı kelam Türkiye’de işsizlik son bir senede düşmedi, düşmüş gibi gösterildi.
[Semih Ardıç] 19.2.2018 [TR724]
1 ayda 10 km ve 32 şehit. 4 ay sonra ne olur? [Veysel Ayhan]
Bir aylık (18 Ocak-18 Şubat) Afrin macerasının envanterini çıkaralım.
Tam bir ay önce Yeni Şafak’ın manşeti şuydu: “3 Saatte Afrin”
Yandaş medya bunu derken Erdoğan ne diyordu: “Bir haftada dağıtacağız”
AFRİN NEREDE?
Afrin, Hatay sınırının 30-35 km. doğusunda. Güney sınırımızın ise 40-45 km aşağısında.
Gerçekten de harita üstünden bakınca böylesine yakın ve kolay görünüyor.
Askerliği kantinde yapan “başkomutan” da muhtemelen benim gibi askerliği ve bölgeyi bilmediği için haritaya baktı ve “3 saat veya bir haftada ulaşırız” sandı.
SON DURUM NE?
Son durumu Hasan Cücük özetledi.
Harita ise yandaş kaynaktan,
Buyrun dikkatle inceleyin: 3 saatte veya 1 haftada Afrin’e varamamışız.
Ne yapmışız?
1 ayda sadece 10 kilometre ilerlemişiz. Bir tepeyi “fethetmişiz.”
Yüzlerce kahramanlık manşeti.
Binlerce asıp kesmeler, “Reis bizi Afrin’e götür” demeler…
İşte sonuç bu:
Bir ayda 10 kilometre, 32 şehit ve 170 yaralı.
Afrin’de hava harekatıyla öldürülen siviller ayrı bir mesele…
Kara harekatı masrafları bir yana… Bir F-16’nın bir saatlik uçuşunun 25 bin dolar olması, yüklü mühimmat maliyetinin 65 bin dolar oluşu ve yapılan binlerce sortinin korkunç maliyeti başka bir mesele…
Hatırlayalım. Harekat başladığında yaralanan tankçı uzman çavuş şunları söylemişti.
“3 gün bombaladık, 200 metre gittik, vurulduk”
Provokatif ama sorulması gereken bir soru şu:
Savaşının 1. ayı itibarıyla şehit sayısı 32.
1 ayda 10 km ilerleyen bir ordu 4 ayda kaç kilometre ilerler?
Bu gidişle dört ay sonra Afrin’e varabiliriz.
Bu sorunun ve cevabının ne kadar askerlikten uzak ve saçma olduğunu biliyorum.
11 şehit haberi önünde dumanlı yemek keyfi (her neyse?) yapan bakanlar, “hadi hazırlanın çıkışta Afrin’e gidiyoruz” diye sırıtıp espri yapan başbakanın olduğu yerde bu sorular çok mantıklı.
“Başkomutan”ın ve “Başkomutanının Genelkurmay başkanı”nın hesapları da böyle!
Peki o zaman dört ay sonra kaç şehidimiz olur?
Bu gidişle dört ay sonra Afrin’e girdiğimizde Allah korusun 128 şehidimiz olacak.
Bir de Erdoğan’ın şu korkunç hayalini hatırlayın:
“Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Buna hazır mıyız? Buna değecek mi?
Peki Afrin’e girdik. Orayı “fethetmiş” mi olacağız?
Oraya Süleyman Soylu’nun ormana kadın kaçırıp darp eden Kırklareli Valisi Orhan Çiftçi gibi bir valiyi tayin edebilecek miyiz(!)
Erdoğan bunu da başaramayacak(!)
Afrin’in ne olacağını Milli Savunma Bakanından değil Gümrük Bakanı’ndan öğreniyoruz. Dün şunları dedi: “Biz, orada terör örgütlerinin Afrinlilere musallat olmasından kurtardığımızda Afrin’i, Afrinlilere bırakarak, kendi topraklarımıza çekileceğiz.” E hani YPG bize saldırıyordu da…
Yapacağımız tek şey bu: Bölgeyi Esat’a bırakıp döneceğiz. Tıpkı Fırat Kalkanın’da 67 şehit verip döndüğümüz gibi.
Yani daha “ısınma turları”ndan 32 şehit varsa dört ay sonra veya altı ay sonra kaç şehit olur?
TÜRKİYE’DE ASLA SORULAMAYAN SORULAR
Şu soruları soranı hapse atıyorlar!
1- Önceleri harekatın adı “terör örgütü’ne operasyon” idi. Sonra “emperyalist güçlere karşı savaş”a döndü. Şimdi ise “bölge halkını YPG zulümden kurtarma”oldu.
Bu savaşın amacı ne? Bizim bu savaştan ne “menfaatimiz” var?
2- Yakın tarihte Afrin’den Türkiye’ye yapılmış bir terör saldırısı yok. Peki o zaman Afrin’le alıp veremediğimiz ne?
3- Derdimiz PKK ise niçin Kandil’den başlamıyoruz? Erhan Başyurt’un dediği gibi “Terörle mücadele etmek, PKK’nın uzantılarına değil kendisine operasyon ile olur.”
4- Diyelim ki Afrin’i aldık sonra oraya yerleşecek miyiz? Yoksa Rusya’nın emelleri doğrultusunda Esat’a teslim etmek için mi savaşıyoruz?
5- Türkiye, Rusya’nın izni dahilinde uçuş yapabiliyor. İzin verdiği alanda ilerliyor. Bu durum bağımsız bir savaşı değil birilerinin piyonu olarak savaşmayı ifade etmez mi?
6- Düşman daima gücünü abartır. Başarısını duyurur. YPG, “Türkiye’ye atılan füzeleri biz atmadık, elimizde bu menzilde füze yok!” diyor. Peki o zaman Türkiye’ye atılan füzeleri kim atıyor? Ki bazılarının yakın köylerden atıldığı görülmüş.
Bunlar Afrin’e saldırıyı meşrulaştırmak için Hakan Fidan’ın attırdığı füzeler olmasın?
7- AKP’li siyasilerin herhangi birinin Afrin harekatına katılan tek bir çocuğu var mı? Hatta askerlik yapan var mı? Reis’leri onları niye Afrin’e götürmüyor. “11 eve daha nur yağdı, Ne mutlu onların ailelerine.” coşkusundan onları niçin mahrum ediyor?
SON BİR SORU:
8- Şu bir aylık harekatta tek bir ailenin evine ateş düşürmeye değecek ne elde edildi?
Afrin harekatının iç problemleri unutturmak, OHAL’i içselleştirmek, ekonomik çöküşe bahane hazırlamak ve seçim için yatırımı olmak dışında tek bir sebebi var mı?
“SAHİPSİZ ZÜRRİYET”
Meşhur hikayedir. Fakir çiftçinin üç oğlu vardır. Savaş çıkınca seferberlik memurlar kapıya dayanır. “Padişah efendimiz sefere çıkıyor. Bir oğlunu ver.” derler. Oğul seferde şehit düşer. Sonra ikincisini isterler. O da şehit olur. Yeni bir sefer için üçüncü oğulu istemeye gelince yaşı 70’a dayanan çiftçi öfkelenir. Memura der: “O Padişah Efendiye söyle, benim zürriyetime güvenip de sağa, sola savaş açmasın.”
Türkiye’nin “padişah efendi”si ise Erdoğan. Hiçbir “padişah efendi”ye böyle “sahipsiz bir zürriyet” nasip olmadı! 80 milyon “yurdum insanı” tamamen boş ve gereksiz bir savaşı “gerekli” sanıyor. Hatta muhalefet partileri, muhalefet gazeteleri bile savaşın zaruri olduğuna inanmış durumda. Olan fakir fukaranın çocuğuna oluyor.
Gariban asker bir hiç uğruna kurtlar sofrasına yem ediliyor!
[Veysel Ayhan] 19.2.2018 [TR724]
Tam bir ay önce Yeni Şafak’ın manşeti şuydu: “3 Saatte Afrin”
Yandaş medya bunu derken Erdoğan ne diyordu: “Bir haftada dağıtacağız”
AFRİN NEREDE?
Afrin, Hatay sınırının 30-35 km. doğusunda. Güney sınırımızın ise 40-45 km aşağısında.
Gerçekten de harita üstünden bakınca böylesine yakın ve kolay görünüyor.
Askerliği kantinde yapan “başkomutan” da muhtemelen benim gibi askerliği ve bölgeyi bilmediği için haritaya baktı ve “3 saat veya bir haftada ulaşırız” sandı.
SON DURUM NE?
Son durumu Hasan Cücük özetledi.
Harita ise yandaş kaynaktan,
Buyrun dikkatle inceleyin: 3 saatte veya 1 haftada Afrin’e varamamışız.
Ne yapmışız?
1 ayda sadece 10 kilometre ilerlemişiz. Bir tepeyi “fethetmişiz.”
Yüzlerce kahramanlık manşeti.
Binlerce asıp kesmeler, “Reis bizi Afrin’e götür” demeler…
İşte sonuç bu:
Bir ayda 10 kilometre, 32 şehit ve 170 yaralı.
Afrin’de hava harekatıyla öldürülen siviller ayrı bir mesele…
Kara harekatı masrafları bir yana… Bir F-16’nın bir saatlik uçuşunun 25 bin dolar olması, yüklü mühimmat maliyetinin 65 bin dolar oluşu ve yapılan binlerce sortinin korkunç maliyeti başka bir mesele…
Hatırlayalım. Harekat başladığında yaralanan tankçı uzman çavuş şunları söylemişti.
“3 gün bombaladık, 200 metre gittik, vurulduk”
Provokatif ama sorulması gereken bir soru şu:
Savaşının 1. ayı itibarıyla şehit sayısı 32.
1 ayda 10 km ilerleyen bir ordu 4 ayda kaç kilometre ilerler?
Bu gidişle dört ay sonra Afrin’e varabiliriz.
Bu sorunun ve cevabının ne kadar askerlikten uzak ve saçma olduğunu biliyorum.
11 şehit haberi önünde dumanlı yemek keyfi (her neyse?) yapan bakanlar, “hadi hazırlanın çıkışta Afrin’e gidiyoruz” diye sırıtıp espri yapan başbakanın olduğu yerde bu sorular çok mantıklı.
“Başkomutan”ın ve “Başkomutanının Genelkurmay başkanı”nın hesapları da böyle!
Peki o zaman dört ay sonra kaç şehidimiz olur?
Bu gidişle dört ay sonra Afrin’e girdiğimizde Allah korusun 128 şehidimiz olacak.
Bir de Erdoğan’ın şu korkunç hayalini hatırlayın:
“Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Buna hazır mıyız? Buna değecek mi?
Peki Afrin’e girdik. Orayı “fethetmiş” mi olacağız?
Oraya Süleyman Soylu’nun ormana kadın kaçırıp darp eden Kırklareli Valisi Orhan Çiftçi gibi bir valiyi tayin edebilecek miyiz(!)
Erdoğan bunu da başaramayacak(!)
Afrin’in ne olacağını Milli Savunma Bakanından değil Gümrük Bakanı’ndan öğreniyoruz. Dün şunları dedi: “Biz, orada terör örgütlerinin Afrinlilere musallat olmasından kurtardığımızda Afrin’i, Afrinlilere bırakarak, kendi topraklarımıza çekileceğiz.” E hani YPG bize saldırıyordu da…
Yapacağımız tek şey bu: Bölgeyi Esat’a bırakıp döneceğiz. Tıpkı Fırat Kalkanın’da 67 şehit verip döndüğümüz gibi.
Yani daha “ısınma turları”ndan 32 şehit varsa dört ay sonra veya altı ay sonra kaç şehit olur?
TÜRKİYE’DE ASLA SORULAMAYAN SORULAR
Şu soruları soranı hapse atıyorlar!
1- Önceleri harekatın adı “terör örgütü’ne operasyon” idi. Sonra “emperyalist güçlere karşı savaş”a döndü. Şimdi ise “bölge halkını YPG zulümden kurtarma”oldu.
Bu savaşın amacı ne? Bizim bu savaştan ne “menfaatimiz” var?
2- Yakın tarihte Afrin’den Türkiye’ye yapılmış bir terör saldırısı yok. Peki o zaman Afrin’le alıp veremediğimiz ne?
3- Derdimiz PKK ise niçin Kandil’den başlamıyoruz? Erhan Başyurt’un dediği gibi “Terörle mücadele etmek, PKK’nın uzantılarına değil kendisine operasyon ile olur.”
4- Diyelim ki Afrin’i aldık sonra oraya yerleşecek miyiz? Yoksa Rusya’nın emelleri doğrultusunda Esat’a teslim etmek için mi savaşıyoruz?
5- Türkiye, Rusya’nın izni dahilinde uçuş yapabiliyor. İzin verdiği alanda ilerliyor. Bu durum bağımsız bir savaşı değil birilerinin piyonu olarak savaşmayı ifade etmez mi?
6- Düşman daima gücünü abartır. Başarısını duyurur. YPG, “Türkiye’ye atılan füzeleri biz atmadık, elimizde bu menzilde füze yok!” diyor. Peki o zaman Türkiye’ye atılan füzeleri kim atıyor? Ki bazılarının yakın köylerden atıldığı görülmüş.
Bunlar Afrin’e saldırıyı meşrulaştırmak için Hakan Fidan’ın attırdığı füzeler olmasın?
7- AKP’li siyasilerin herhangi birinin Afrin harekatına katılan tek bir çocuğu var mı? Hatta askerlik yapan var mı? Reis’leri onları niye Afrin’e götürmüyor. “11 eve daha nur yağdı, Ne mutlu onların ailelerine.” coşkusundan onları niçin mahrum ediyor?
SON BİR SORU:
8- Şu bir aylık harekatta tek bir ailenin evine ateş düşürmeye değecek ne elde edildi?
Afrin harekatının iç problemleri unutturmak, OHAL’i içselleştirmek, ekonomik çöküşe bahane hazırlamak ve seçim için yatırımı olmak dışında tek bir sebebi var mı?
“SAHİPSİZ ZÜRRİYET”
Meşhur hikayedir. Fakir çiftçinin üç oğlu vardır. Savaş çıkınca seferberlik memurlar kapıya dayanır. “Padişah efendimiz sefere çıkıyor. Bir oğlunu ver.” derler. Oğul seferde şehit düşer. Sonra ikincisini isterler. O da şehit olur. Yeni bir sefer için üçüncü oğulu istemeye gelince yaşı 70’a dayanan çiftçi öfkelenir. Memura der: “O Padişah Efendiye söyle, benim zürriyetime güvenip de sağa, sola savaş açmasın.”
Türkiye’nin “padişah efendi”si ise Erdoğan. Hiçbir “padişah efendi”ye böyle “sahipsiz bir zürriyet” nasip olmadı! 80 milyon “yurdum insanı” tamamen boş ve gereksiz bir savaşı “gerekli” sanıyor. Hatta muhalefet partileri, muhalefet gazeteleri bile savaşın zaruri olduğuna inanmış durumda. Olan fakir fukaranın çocuğuna oluyor.
Gariban asker bir hiç uğruna kurtlar sofrasına yem ediliyor!
[Veysel Ayhan] 19.2.2018 [TR724]
Bankaya para yatırmak nasıl suç olur? [Nurullah Albayrak]
Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından, Bank Asya’ya para yatırma fiilinin örgüte yardım etme suçu kapsamında değerlendirildiğine dair bir karar verilmiştir.
Yargıtay da dahil olmak üzere mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı bu nedenle verdikleri kararların mahkeme kararı olarak değerlendirilemeyeceği gerçeğiyle birlikte, verilen bu karar, Yargıtay’ın kendi içtihatlarına ve yasaya da açıkça aykırıdır.
Örgütün tespitinin hukuken doğru yapılıp yapılmadığı bir tarafa, örgüte yardım suçundan bahsedilebilmesi için Yargıtay’ın kendi içtihatlarına göre dikkate alınması gereken unsurların hiçbirisine kararda yer verilmemiştir.
Örgüte yardım suçundan bahsedilebilmesi için;
Hususlarının ayrı ayrı değerlendirmek suretiyle işlenmiş bir suç olup olmadığı tespit edilmelidir.
Karara bakılacak olduğunda ceza yargılamasında olması gerektiği şekilde bu tespitlerin hiçbirisine yer verilmediği görülmektedir.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen kararda belirtildiği üzere, var olduğu iddia edilen örgütün nihai amacı ‘Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu’ belirtilmiştir. Bu tespite göre örgütün amacı; Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesidir.
BİR ÖRGÜTTEN BAHSEDİLECEKSE
Amaç bu deniyorsa, öncelikle yardım iddiasıyla suçlanan kişilerin bu amacı bildiği, benimsediği ve bu amaç doğrultusunda hareket ettiğinin hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın ispat edilmesi gerekir.
Bir örgütten bahsedilebilmesi için örgüt yöneticisi ve üyelerinden önce örgütün amacının olması gerekir. Bu amacın da bizzat örgüt kurucuları tarafından belirlenmesi ve bu amaç doğrultusunda cebir ve şiddet içeren faaliyetlerin de konuşulması gerekir. Örgütün amacının; emniyet, savcılık, mahkeme ya da hükümet tarafından değil bizzat kurucular tarafından belirlenmesi gerekir.
Örgütün amacının belirli olması da yeterli değildir. Var olduğu iddia edilen bu amacın soruşturma yapılan ve dava açılan kişiler tarafından bilinmesi ve amacın bilindiğinin de her türlü şüpheden uzak delillerle ispatlanması gerekir.
Mahkemeler ve savcılıklar Cemaat’in faaliyeti olarak bilinen hareketleri esas alarak Bank Asya’ya para yatırmak, okullara çocuğunu göndermek, sendika ve dernek üyesi olmak gibi davranışların varlığını, örgütün amacının bilindiği şeklinde değerlendirmektedir. Bu yapılan davranışlar gerekçe gösterilerek örgütün amacının bilindiğini söylemek hukuki değil ancak müneccimlik olabilir.
BARIŞÇIL GÖSTERİ, ‘YIKICI FAALİYET’ OLAMAZ
Bank Asya’ya para yatırma faaliyeti, iktidarın icraatlarını beğenmeyen kişilerin bu icraatları eleştirmek amacıyla barışçıl gösteri yapması gibidir. İktidar tarafından bankaya el koyma işleminin haksız olduğunu düşünen insanların barışçıl bir tepki koymalarından başka bir amaçları yoktur. Bu davranıştan yola çıkılarak örgütün amacının bilindiğinin kabul edilmesi hukuken de fiilen de mümkün değildir. Bunun en önemli delillerden birisi de bankaya para yatırma konusunda muhalefet partisi mensuplarının da bu doğrultuda işlem yapmış olmasıdır. CHP milletvekili Mahmut Tanal’ın bankaya para yatırma amacıyla diğer insanların para yatırma amacı arasında fark yoktur.
‘Düşünce açıklamak’, ‘özgürce siyasal tercihte bulunmak’ şeklinde değerlendirilecek bu davranışlar suç olarak kabul edilemez.
Yargıtay kararında da belirtildiği üzere sadece amaca hizmet eden bir faaliyet suç konusu olabilir. Örgütün nihai amacını gerçekleştirme amacına hizmet etmeyen hiçbir davranış suç konusu yapılamaz. Örgütün nihai amacı, Devletin anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğuna göre bankaya para yatırma fiilinin bu amaca nasıl hizmet ettiği birileri tarafından izah edilmelidir.
Yani suçlanan kişiler tarafından amacın bilinmesi ve örgüte yardım etme kastıyla hareket edilmesi de yeterli olmayıp yapılan faaliyetin örgütün nihai amacını gerçekleştirmesine de katkı sağlaması gerekir.
YASAYA UYGUN BANKA…
Bank Asya’nın faaliyetleri kapsamında herhangi bir hukuka aykırılığın (suçun) olmadığı tam aksine hem iddianamelerde hem de mahkeme kararlarında yasal kuruluşların yasal faaliyetlerde bulunduğundan bahsedilmektedir.
Eğer yapılan faaliyet suç olsaydı bu suçlama 2014 yılı itibariyle gündeme gelmesi gerekirdi.
Ortada örgütün nihai amacının gerçekleşmesine ciddi katkı sağladığı iddia edilen bankanın faaliyetine son verilmediği gibi devlet, bankanın faaliyetine devam edebilmesi için de katkı sağlamıştır.
Yasalara uygun faaliyet gösteren, banka, vakıf, okul ve benzeri kuruluşlar var ise; bunların ne tür yasadışı eylemleri olduğunun ortaya konulması gerekir. Bankanın özellikle Anayasal düzeni yıkmaya yönelik yaptığı yasadışı bir faaliyetten bahsedilmeyip, bankaya para yatırmaya suç diyebilmek hukukla izah edilemez.
Siyasilerin ya da Cemaati kendine hedef olarak gören medyanın yazdıklarına göre hukuk işletilemez.
Aksinin kabulü, Türkiye’de ceza davalarında iddianameleri hazırlama yetkisinin savcılara değil, beğenmedikleri şahıslar hakkında aleyhe yazılar yazan, söz söyleyen şahıslara; kararları verme yetkisinin de siyasette ve basın yayın alanında en çok gücü elinde bulunduranlara ait olduğu sonucuna götürecektir.
Bu suçlamaya muhatap olanlar, bu sonuç zaten var demeden, hukuki olarak bu değerlendirmenin yanlış olduğunu tekrar tekrar anlatmaya devam etmelidir…
[Nurullah Albayrak] 19.2.2018 [TR724]
Yargıtay da dahil olmak üzere mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı bu nedenle verdikleri kararların mahkeme kararı olarak değerlendirilemeyeceği gerçeğiyle birlikte, verilen bu karar, Yargıtay’ın kendi içtihatlarına ve yasaya da açıkça aykırıdır.
Örgütün tespitinin hukuken doğru yapılıp yapılmadığı bir tarafa, örgüte yardım suçundan bahsedilebilmesi için Yargıtay’ın kendi içtihatlarına göre dikkate alınması gereken unsurların hiçbirisine kararda yer verilmemiştir.
Örgüte yardım suçundan bahsedilebilmesi için;
- Var olduğu iddia edilen örgütün amacının ne olduğu,
- Örgütün amacının suçlanan kişiler tarafından bilinip bilinmediği,
- Bilindiği kabul ediliyorsa bu tespitin nasıl yapıldığı,
- Örgüt gayesinin benimsediğini gösteren hareketlerinin neler olduğu,
- Yardım suçu kapsamında değerlendirilen faaliyetlerin örgütün asıl amacına hizmet eden nitelikte olup olmadığı,
- Örgütün nihai amacına hizmet ettiği kabul ediliyorsa bu tespitin nasıl yapıldığı,
- Suçlama yöneltilen kişinin örgütün amacının gerçekleştirilmesine katkı sağlama kastıyla hareket edip etmediği,
- Örgütün nihai amacına katkı sağlama özel kastının olduğunun nasıl tespit edildiği,
Hususlarının ayrı ayrı değerlendirmek suretiyle işlenmiş bir suç olup olmadığı tespit edilmelidir.
Karara bakılacak olduğunda ceza yargılamasında olması gerektiği şekilde bu tespitlerin hiçbirisine yer verilmediği görülmektedir.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen kararda belirtildiği üzere, var olduğu iddia edilen örgütün nihai amacı ‘Devletin Anayasal nizamını cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğu’ belirtilmiştir. Bu tespite göre örgütün amacı; Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edilmesidir.
BİR ÖRGÜTTEN BAHSEDİLECEKSE
Amaç bu deniyorsa, öncelikle yardım iddiasıyla suçlanan kişilerin bu amacı bildiği, benimsediği ve bu amaç doğrultusunda hareket ettiğinin hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın ispat edilmesi gerekir.
Bir örgütten bahsedilebilmesi için örgüt yöneticisi ve üyelerinden önce örgütün amacının olması gerekir. Bu amacın da bizzat örgüt kurucuları tarafından belirlenmesi ve bu amaç doğrultusunda cebir ve şiddet içeren faaliyetlerin de konuşulması gerekir. Örgütün amacının; emniyet, savcılık, mahkeme ya da hükümet tarafından değil bizzat kurucular tarafından belirlenmesi gerekir.
Örgütün amacının belirli olması da yeterli değildir. Var olduğu iddia edilen bu amacın soruşturma yapılan ve dava açılan kişiler tarafından bilinmesi ve amacın bilindiğinin de her türlü şüpheden uzak delillerle ispatlanması gerekir.
Mahkemeler ve savcılıklar Cemaat’in faaliyeti olarak bilinen hareketleri esas alarak Bank Asya’ya para yatırmak, okullara çocuğunu göndermek, sendika ve dernek üyesi olmak gibi davranışların varlığını, örgütün amacının bilindiği şeklinde değerlendirmektedir. Bu yapılan davranışlar gerekçe gösterilerek örgütün amacının bilindiğini söylemek hukuki değil ancak müneccimlik olabilir.
BARIŞÇIL GÖSTERİ, ‘YIKICI FAALİYET’ OLAMAZ
Bank Asya’ya para yatırma faaliyeti, iktidarın icraatlarını beğenmeyen kişilerin bu icraatları eleştirmek amacıyla barışçıl gösteri yapması gibidir. İktidar tarafından bankaya el koyma işleminin haksız olduğunu düşünen insanların barışçıl bir tepki koymalarından başka bir amaçları yoktur. Bu davranıştan yola çıkılarak örgütün amacının bilindiğinin kabul edilmesi hukuken de fiilen de mümkün değildir. Bunun en önemli delillerden birisi de bankaya para yatırma konusunda muhalefet partisi mensuplarının da bu doğrultuda işlem yapmış olmasıdır. CHP milletvekili Mahmut Tanal’ın bankaya para yatırma amacıyla diğer insanların para yatırma amacı arasında fark yoktur.
‘Düşünce açıklamak’, ‘özgürce siyasal tercihte bulunmak’ şeklinde değerlendirilecek bu davranışlar suç olarak kabul edilemez.
Yargıtay kararında da belirtildiği üzere sadece amaca hizmet eden bir faaliyet suç konusu olabilir. Örgütün nihai amacını gerçekleştirme amacına hizmet etmeyen hiçbir davranış suç konusu yapılamaz. Örgütün nihai amacı, Devletin anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olduğuna göre bankaya para yatırma fiilinin bu amaca nasıl hizmet ettiği birileri tarafından izah edilmelidir.
Yani suçlanan kişiler tarafından amacın bilinmesi ve örgüte yardım etme kastıyla hareket edilmesi de yeterli olmayıp yapılan faaliyetin örgütün nihai amacını gerçekleştirmesine de katkı sağlaması gerekir.
YASAYA UYGUN BANKA…
Bank Asya’nın faaliyetleri kapsamında herhangi bir hukuka aykırılığın (suçun) olmadığı tam aksine hem iddianamelerde hem de mahkeme kararlarında yasal kuruluşların yasal faaliyetlerde bulunduğundan bahsedilmektedir.
Eğer yapılan faaliyet suç olsaydı bu suçlama 2014 yılı itibariyle gündeme gelmesi gerekirdi.
Ortada örgütün nihai amacının gerçekleşmesine ciddi katkı sağladığı iddia edilen bankanın faaliyetine son verilmediği gibi devlet, bankanın faaliyetine devam edebilmesi için de katkı sağlamıştır.
Yasalara uygun faaliyet gösteren, banka, vakıf, okul ve benzeri kuruluşlar var ise; bunların ne tür yasadışı eylemleri olduğunun ortaya konulması gerekir. Bankanın özellikle Anayasal düzeni yıkmaya yönelik yaptığı yasadışı bir faaliyetten bahsedilmeyip, bankaya para yatırmaya suç diyebilmek hukukla izah edilemez.
Siyasilerin ya da Cemaati kendine hedef olarak gören medyanın yazdıklarına göre hukuk işletilemez.
Aksinin kabulü, Türkiye’de ceza davalarında iddianameleri hazırlama yetkisinin savcılara değil, beğenmedikleri şahıslar hakkında aleyhe yazılar yazan, söz söyleyen şahıslara; kararları verme yetkisinin de siyasette ve basın yayın alanında en çok gücü elinde bulunduranlara ait olduğu sonucuna götürecektir.
Bu suçlamaya muhatap olanlar, bu sonuç zaten var demeden, hukuki olarak bu değerlendirmenin yanlış olduğunu tekrar tekrar anlatmaya devam etmelidir…
[Nurullah Albayrak] 19.2.2018 [TR724]
Yorgun [Hakan Zafer]
Herkes yorgun.
Yeniden yorulmamak için okuduğu, dinlediği ne varsa kısa ve çarpıcı olsun istiyor.
Bir başkasından aldığını kendinde tamamlamak yerine başkalarını tamamlamaya çabalıyor. Dahası, kimseden bir şey de almak istemiyor. İçinin yağını erit, yüreğini soğut yeter.
Satrançta her taşa aynı muameleyi yapan acemi gibi eline geçeni rakibinin hamlesini durdursun diye harcıyor da harcıyor.
Kendileri yoğunlaşıyor diye önemsemeniz, hiç olmazsa önemser gözükmeniz gerekiyor. İkna olmuş gözükmeniz şartıyla sizi kabullenen birinin karşısında istenilen yerde durmuyorsanız kibar gözükse de “yeri mi, zamanı mı şimdi?” ayarı veriliyor.
***
Her şeyi haber gibi algılıyor, herkesten haberci refleksleri bekliyoruz.
Hâlbuki her meseleyi haber dili ile en kısa sürede anlatabilme şeklinde bir yarışın içine düşünce kenara ancak kazayla çekilebiliyorsunuz.
Uzun ömürlü, değerli, temelli, altında yatan bir emek olsun isteyen yok. Sert, keskin, argoya kaçan, ağzı ayrı bırakan ne varsa yeterli sayılıyor. Tarif için kelimeler bile kaba: “Çakma”, “kapak yapma”.
Yetmiyor, sizden beklenen bu tavra tezat oluşturacak şekilde yer yer acıklı veya gizemli olmanız da gerekiyor.
***
Hele dindarlar…
Her şeyin çözümünü, formülünü aynı anda ve tek şeyde aramak gibi bir becerileri var. Ne bulduruyor ne de barışık bırakıyor. Bulamayınca elde kalan tek seçenek küsmek oluyor.
Tavşan peşine takılan Alice gibi, tava gelebilmelerine ihtimal vermek, yalandan da olsa Rönesans nasip olur mu diye beklentiden hoşlanan beni, bir hayal uçurumunun kenarından sırtına tekme vurup aşağıya atılmak kadar ürpertiyor.
Sizden istediğinde hızla değiştirebileceğiniz kadar fikirlerinize bağlı kalmanıza izin veren, doğruluğunuzun ecelini kendi tayin edenler de var. “Kendileri hazretlerine” rast geldiğimiz anlarda ani değişikliklerle “istediği gibi” olma durumunda kalmak ne kadar saygın olabilir?
Önemsediği sevdiği karakterlerin rastgele söylediği, idare-i kelam nevinden sözler için o yönde olmayan ama bugüne dek onca insanın emek verdiği, çok defa tekrarlanarak sağlaması yapılmış, bilgiye dönüşmüş ne varsa uğruna feda eden bir bakış açısına, anında kurban gitmeyecek hangi sanat, edebiyat, bilim, kültür hatta dini unsurdan bahsedebiliriz?
Neyse… Daha fazla yormayayım.
Aşağıya yazmakla, kalan fikirlerini doğrulamış olmayacağım İsmet Özel’in bir sözü var.
“‘Ne derler acaba‘ diye kahrolası bir put vardır.”
[Hakan Zafer] 19.2.2018 [TR724]
Yeniden yorulmamak için okuduğu, dinlediği ne varsa kısa ve çarpıcı olsun istiyor.
Bir başkasından aldığını kendinde tamamlamak yerine başkalarını tamamlamaya çabalıyor. Dahası, kimseden bir şey de almak istemiyor. İçinin yağını erit, yüreğini soğut yeter.
Satrançta her taşa aynı muameleyi yapan acemi gibi eline geçeni rakibinin hamlesini durdursun diye harcıyor da harcıyor.
Kendileri yoğunlaşıyor diye önemsemeniz, hiç olmazsa önemser gözükmeniz gerekiyor. İkna olmuş gözükmeniz şartıyla sizi kabullenen birinin karşısında istenilen yerde durmuyorsanız kibar gözükse de “yeri mi, zamanı mı şimdi?” ayarı veriliyor.
***
Her şeyi haber gibi algılıyor, herkesten haberci refleksleri bekliyoruz.
Hâlbuki her meseleyi haber dili ile en kısa sürede anlatabilme şeklinde bir yarışın içine düşünce kenara ancak kazayla çekilebiliyorsunuz.
Uzun ömürlü, değerli, temelli, altında yatan bir emek olsun isteyen yok. Sert, keskin, argoya kaçan, ağzı ayrı bırakan ne varsa yeterli sayılıyor. Tarif için kelimeler bile kaba: “Çakma”, “kapak yapma”.
Yetmiyor, sizden beklenen bu tavra tezat oluşturacak şekilde yer yer acıklı veya gizemli olmanız da gerekiyor.
***
Hele dindarlar…
Her şeyin çözümünü, formülünü aynı anda ve tek şeyde aramak gibi bir becerileri var. Ne bulduruyor ne de barışık bırakıyor. Bulamayınca elde kalan tek seçenek küsmek oluyor.
Tavşan peşine takılan Alice gibi, tava gelebilmelerine ihtimal vermek, yalandan da olsa Rönesans nasip olur mu diye beklentiden hoşlanan beni, bir hayal uçurumunun kenarından sırtına tekme vurup aşağıya atılmak kadar ürpertiyor.
Sizden istediğinde hızla değiştirebileceğiniz kadar fikirlerinize bağlı kalmanıza izin veren, doğruluğunuzun ecelini kendi tayin edenler de var. “Kendileri hazretlerine” rast geldiğimiz anlarda ani değişikliklerle “istediği gibi” olma durumunda kalmak ne kadar saygın olabilir?
Önemsediği sevdiği karakterlerin rastgele söylediği, idare-i kelam nevinden sözler için o yönde olmayan ama bugüne dek onca insanın emek verdiği, çok defa tekrarlanarak sağlaması yapılmış, bilgiye dönüşmüş ne varsa uğruna feda eden bir bakış açısına, anında kurban gitmeyecek hangi sanat, edebiyat, bilim, kültür hatta dini unsurdan bahsedebiliriz?
Neyse… Daha fazla yormayayım.
Aşağıya yazmakla, kalan fikirlerini doğrulamış olmayacağım İsmet Özel’in bir sözü var.
“‘Ne derler acaba‘ diye kahrolası bir put vardır.”
[Hakan Zafer] 19.2.2018 [TR724]
Ehl-i Haset ve Ehl-i Hizmet atışması [Bekir Salim]
Enes kardeş, ben ehl-i hasedi anlatayım, sen ehl-i Hizmeti… Şartım şu ki, benim kullandığım ayağı (rediften önceki kafiye) kullanasın… Cinas olması şart değil…
BEKİR SALİM:
Tanımak istersen Ehl-i hasedi,
Yüzünden şer akışından bellidir.
Gözlerine çöker fitne fesadı,
Hain hain bakışından bellidir.
ENES KANTER:
Tanımak istersen Ehl-i Hizmeti,
Yüzünden nur akışından bellidir.
Bu güzellik Allah’ ın bir nimeti,
Duruşundan, bakışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Ehl-i hasedin hep şeytandır yönü,
İftira, yalanla geçer her günü
Dağlar kadar büyük nefreti, kini;
Dişlerini sıkışından bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet bilmez kini, nefreti,
Sular gibi tertemizdir niyeti,
Göğsüne sığmayan hoş muhabbeti,
Sarılıp el sıkışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Ehl-i haset hiç kimseye yâr olmaz.
Yaptığı işlerde kisbikâr olmaz.
Yüzünde zerrece edep, ar olmaz.
Pişmiş kelle kokuşundan bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet Mevlâ’ nın has kuludur.
O’nun yolu Peygamberin yoludur.
Yüreği sevgiyle, aşkla doludur.
Gül misâli kokuşundan bellidir.
BEKİR SALİM:
Hiç nasibi yoktur îmârdan yana,
Güzel bir şey yapsan gösterme ona;
Hasetten kudurur, döner Neron’a,
Memleketi yakışından bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet sevmez dumanı, külü,
Besler lâle, sümbül, nergisi, gülü
Cehle, karanlığa yok tahammülü,
Her yerde mum yakışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Âşık Salim der, dostlara nefestir.
Mazlumlara, mağdurlara bir sestir
NBA’nin rekortmeni Enes’tir;
Potaya top çakışından bellidir.
ENES KANTER:
Enes der, olursam seveni seven,
O vakit bahtiyar hissederim ben…
Gönüller fatihi gerçek rekortmen,
Dosta selâm çakışından bellidir.
[Bekir Salim] 19.2.2018 [TR724]
BEKİR SALİM:
Tanımak istersen Ehl-i hasedi,
Yüzünden şer akışından bellidir.
Gözlerine çöker fitne fesadı,
Hain hain bakışından bellidir.
ENES KANTER:
Tanımak istersen Ehl-i Hizmeti,
Yüzünden nur akışından bellidir.
Bu güzellik Allah’ ın bir nimeti,
Duruşundan, bakışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Ehl-i hasedin hep şeytandır yönü,
İftira, yalanla geçer her günü
Dağlar kadar büyük nefreti, kini;
Dişlerini sıkışından bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet bilmez kini, nefreti,
Sular gibi tertemizdir niyeti,
Göğsüne sığmayan hoş muhabbeti,
Sarılıp el sıkışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Ehl-i haset hiç kimseye yâr olmaz.
Yaptığı işlerde kisbikâr olmaz.
Yüzünde zerrece edep, ar olmaz.
Pişmiş kelle kokuşundan bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet Mevlâ’ nın has kuludur.
O’nun yolu Peygamberin yoludur.
Yüreği sevgiyle, aşkla doludur.
Gül misâli kokuşundan bellidir.
BEKİR SALİM:
Hiç nasibi yoktur îmârdan yana,
Güzel bir şey yapsan gösterme ona;
Hasetten kudurur, döner Neron’a,
Memleketi yakışından bellidir.
ENES KANTER:
Ehl-i Hizmet sevmez dumanı, külü,
Besler lâle, sümbül, nergisi, gülü
Cehle, karanlığa yok tahammülü,
Her yerde mum yakışından bellidir.
BEKİR SALİM:
Âşık Salim der, dostlara nefestir.
Mazlumlara, mağdurlara bir sestir
NBA’nin rekortmeni Enes’tir;
Potaya top çakışından bellidir.
ENES KANTER:
Enes der, olursam seveni seven,
O vakit bahtiyar hissederim ben…
Gönüller fatihi gerçek rekortmen,
Dosta selâm çakışından bellidir.
[Bekir Salim] 19.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)