Nalbantoğlu o öğleden sonra yine cıvıl cıvıldı. Murtaza Kaçmaz, hakim Murtaza Kaçmaz bir banka oturmuş uzaktan akrabası ve yaşça biraz genç olan Hakim Serdar’ı bekliyordu. Bakışları karşıki banka oturmuş bir anne ve bebeğine takılmış orada sabitlenmişti. Nasıl bir sevgi halesiydi, nasıl bir şefkat atmosferi…Gülten’i hatırladı.
Nasıl da zamansız gittin. Onca yıl farkına varmamışım ama basbayağı evin direği de reisi de hizmetçisi de… Eee uzatmayayım her şeyi meğer sen mişsin? Şimdi gel gör halini evin, perdelerin, çiçeklerin?… Allah’tan çocuklar büyük, bebeğimiz yok. Yoksa sensiz nasıl üstesinden gelebilirdim. Şu karşıdaki bebeğe annesinden başka kim bakabilir, kim böyle bir şefkatle sarar bu masumu.
Gülten’in hayaliyle o kadar meşgül idi ki yanına oturan hırpani kılıklı adamı farketmedi bile. Adamın saçı sakalı bir birine karışmıştı. Elbiseleri yırtık değildi ama ahı gitmiş vahı kalmış cinstendi. Elinde yarım ekmek, İştahla onu yiyordu. O da karşıdaki anne ve bebeğini seyrediyordu.
Kadıncağızın dünya umurunda değildi. Arabaya yatırdığı bebeğe “ce’e!” yapıyor, her seferinde bebeğinden tarifsiz, tasasız, içten, hasılı bebekçe bir kahkaha yükseliyordu. Aslında seyircileri sadece hırpani adam ve hakim Murtaza Kaçmaz değildi. Neredeyse her dükkanın kapısına omuzuyla biri yaslanmış onlar da seyrediyorlardı. Bebek güldükçe onların da dudaklarında tebessümler çiçek açıyordu. Bir ara anne bebeğini kuçağına aldı. Sola doğru yatırdı. Bebek bu sefer annesinin baş örtüsü ile oynamağa başladı. O, örtünün ucuna eliyle vurdukça annesi “ay” diyordu. Annesi ay dedikçe bebek kahkahalar atıyordu. Son gülmesinden sonra annesi daha fazla dayanamadı: “Ay yerim ben seni yerim, yerim!” dedi. Bunun üzerine hırpani adam ağzında lokması olduğu halde bütün avazıyla bağırdı, “yıma babağı! Yıma!” gür avazı bir ses bombası gibi patladı. Yakınındaki herkesi korkuttu. Hatta birisi hopladı ve yere düştü. İstisnasız onu duyan herkes ani bir baş dönmesi ile ona baktı. Hakim de çok tedirgin oldu. Bebeği ile oynayan kadıncağız da“Ay bismillah” deyip hemen bebeğine sarıldı. Bunun üzerine karşı dükkandan biri hemen fırladı.
Hanımefendi korkmayın o bir meczuptur. Böyle delilikler yapar ama kimseye zarar vermez. Çoğu zaman ortalıkta görülmez. Buraya gelişleri nadirdir, ama malesef bugün size denk geldi.
Ardından hırpani kılıklı adam döndü
Suphi ayıp sana! Bak korkuttun hanımefendiyi.
Hirpani adam az önce sebep olduğu ufak çaplı krize aldırmadan ekmeğinden bir parça kopardi, iki çiğnedi yine ağzı dolu olduğu halde konuştu
Yımasın babağı yımasın. Yısa akşama ceylan kusaa!
Adam iki elini yana açıp dükkanına yöneldi, ben de kimi muhatap alıyorum dercesine “Allah’ın delisi” deyip başını salladı. Annenin de bebeğin de artık huzur kaçmıştı. Kadıncağız apar topar orayı terk etti. Suphi hiç oralı olmadı, iştahla ekmeğini kemirmeğe devam etti. Hakim Murtaza Kaçmaz bir müddet onların arkasından baktı sonra Suphi’ye döndü. Dudaklarında hafif bir tebessüm, yok yok alaylı bir gülümseme ile “Bebeği yerse ceylan kusar öyle mi?” Suphi birden ciddileşti, şapırdata şapırdata yaptığı çiğnemesini bıraktı. Avurtları şişkin bir halde kaldı. Hakim Kaçmaz’a döndü. Sert bir bakış attı yüzüne ve öylece kalakaldı. Öyleki hakim yine ürktü. Hatta kalkmayı bile düşündü. Suphi birden “O yısa ceylan kusaa, sen yısan domuz kusaan.” dedi. Ardından öfke dolu bakışlarını yüzünden çekmeden ayağa fırladı. Söylene söylene uzaklaştı. Hakim Murtaza Kaçmaz laf attiğına pişman oldu. Meczup olduğunu bildiği halde yine de canı sıkıldı. “Domuz kusmak”…lafı midesini bulandırdı. Yüzü buruştu. Elini midesine koyup oğuşturdu. Bu arada meslektaşı da gelmişti.
Hayırdır üstad bir rahatsızlığınız mı var?
Hakim Kaçmaz sağ tarafına baktı
Geldin mi? Yok yok midem azıcık yanıyor da…
Hakim Serdar etrafa bakıp tebessüm etti.
Üstadım buluşmak için burayı seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Gülten burayı çok severdi. Fırsat buldukça buraya gelir, şu karşıdaki pastaneden profiteröl alırdık. Bugün hazır buraya kadar çıkmışken biraz nostalji yapayım dedim.
Sonra ayağa kalktı ve sağ tarafı işaret etti.
Şu taraftan. Sana masa sandalye yedirmeyeceğim. Hakiki pideli köfte yedireceğim. Müdavimi olacaksın buranın.
O ne demek üstadım?
Bilirsin işte…Bazı mekanların lüksünden, şatafatından gram eksik değildir ama köftesinde iş yoktur. Bu gideceğimiz lokantada durum tam tersidir. Mekanı mütevazidir ama köftesi şahanedir.
Göreceğiz bakalım.
Biraz yürüdükten üç katlı tarihi bir binadan içeriye girdiler. Anlaşılan Hakim Murtaza Kaçmaz buranın müdavimlerindendi. Gördüğü hürmet ve alaka bunu gösteriyordu. Kendilerini karşılayan garsona:
Neresi tenha ise oraya oturalım.
Özellikle bu süreçte ulu orta bir yerlerde görümmek istemiyordu.
İkinci kata alayım sizi o zaman. Biliyorum siz üçüncü katı seviyorsunuz ama malesef bugün orada bir kutlama var.
Gülten’le hep üçücü kata oturuyorlardı. Hakimin üçüncü kat sevdası buradan geliyordu.
İkinci kata çıkıp oturdular, siparişlerini verdiler. Masaya gelen salata ve piyazdan atıştırmaya başlarken koyu bir muhabbetin de mukaddimesini yaptılar. Önce Serdar başladı.
Bu akşam nöbetçi hakim sizsiniz değil mi?
Evet
O zaman tutuklamak size kalacak malesef.
Kimi?
Bahar Özşafak. F..Ö’den aranıyordu. Dün gece doğuma gelmiş, polisler kapısında bekliyor.
Murtaza Kaçmaz bir şey demedi. Bakışlarını masaya sabitleyerek hızlı hızlı iki kaşık önündeki piyazdan alıp ağzına attı. Konuşan yine serdar oldu.
Üstadım ne olacak böyle? Önümüze geleni tutuklayıp atıyoruz içeriye. Bir gün bunun hesabı olmayacak mı? Haydi diyelim bu dünyada kimse hesap sormadı, bunun ötesi olmayacak mı?
…
Düşünsenize o kadını, bir taraftan doğum sancıları, öteki taraftan bebeğini sağ salim doğurmanın telaşı, hepsinin üstüne de tutuklanmanın stresini yaşayacak.
Hakim etrafına bir göz gezdirdi, kimsecikler yoktu ikisinden başka.
Bulaşmyacaklardı azizim bu işlere. Neyinize sizin darbe yapmak, 249 insanın şehit olmasına sebep olmak…
Serdar’ın hayret dolu bakışları, hakimin sözlerini boğazında düğümledi.
Üstadım bunu particilerden duymaya alıştık ama siznden işitmek garibe gitti. Nerede suçun şahsiliği? Darbeyi bir gurup aşşalık asker yapıyor, kim oldukları ne oldukları henüz tam olarak ortaya çıkmayan. Ankara ve İstanbulda şehitler oluyor. Buna mukabil bize Türkiye’nin her ilçesinden ev hanımlarına varıncaya kadar darbecilikten insan tutuklatıyorlar. Hatta beş, altı senedir yurda uğramayan bazı öğretmenleri yurt dışından özel uçaklarla getiriliyor hem de eşi ve çocukları ile beraber.
Hakim Kaçmaz hiç memnun olmadı bunları duyduğuna.
Sen bunları her yerde söyleme.
Söylemiyorum zaten. Her sözümden önce sana çaktırmadan etrafa bakıyor öyle konuşuyorum, senin de öyle yaptığını görüyorum.
Serdar bey! Ben bu konuları konuşmak istemiyorum.
Ya bu konuları konuşmak istemediğini biliyorum ama konuşma dertleşme ihtiyacı hissediyorum. Vicadenen çok rahatsızım üstadım.
O kadar rahatsız olma. Bizim yerimize parti teşkilatlarından gönderilenler olsa…Biz hiç olmazsa onlar gibi davranmıyoruz. Hem ne dedi Hayreddin Karaman? Büyük bir topluluğun menfaatı için bir grubun zararına rıza gösterilir.
O öyle diyor ama bazıları da Hayreddin Karaman’ın ehliyetini yitirdiğini söylüyorlar. Bilgi cihetiyle değil, bilgisini kullanma cihetiyle ehliyetsiz olduğunu ifade ediyorlar. Tıpkı taraf tutan bir hakim gibi. Hem hangi grubun kime kurban olacağıma karar verme selahiyetine kim sahiptir ki?
Hakim birden ciddileşti.
Ya azizim! Boş ver! Böyle şeyleri cidden konuşmak istemiyorum. Biraz nefeslenmek için daireden kaçtık. Sen bize ne yaptırıyorsun gine.
Bunun üzerine ikisi de bir müddet sustular. Sessizliği yine Serdar bozdu
Üstadım yengenin yokluğuna alışamadığınız o kadar fark ediliyor ki…
Derin bir nefes aldı Hakim Kaçmaz.
Eee alışmak kolay mı? İki yıl oldu ama alışamıyoruz işte. Çok ani oldu rahmetlinin gidişi. Gerçi her ölüm anidir. Ama biz ailecek hiç beklemiyorduk. Maddi manevi sarsıldık.
Maddi derken?
Daha önce eve iki maaş giriyordu. Buna güvenerek taksitle ev aldık. Şimdi sadece benim maaşım var. Ev taksidi, üniversitede iki çocuk, lisede öbürü…çok zorlanıyorum. Mümkün meretebe nöbetçi kalıp aradaki farkı kapatmağa çalışıyorum ama nereye kadar bu tempo?
Bu minval üzere yemekler yenildi, kahveler içildi. Bir daha da mahkeme, hukuk, memleketle alakalı bir konuşma olmadı. Serdar bir iki sefer denediyse de o kapattı. Hakim Murtaza Kaçmaz böyle konuları çok çok mecbur olmadıkça konuşmak istemiyordu.. Restoranttta yeterli vakit geçirdikten sonra oradan ayrıldılar.
Hakim Kaçmaz akşamın beşinden beri dairedeydi. Saatine baktı. 21:45 gösteriyordu. Eşinin vefatımdam sonra en geç 10:30’da evde olacak şekilde nöbet tutuyordu. Zira liseye giden oğlunu yanlız bırak istemiyordu. Yavaş yavaş toparlandı çünkü evi daireye yarım saat uzaklıktaydı. Çantasını alıp odasının ışıklarını söndürdü. Adliye sarayından tam çıkıyordu ki bir polis arabası kapının önünde durdu. Öndeki polis memuru inip arabanın orta kapısını açıttı. Açmasıyla beraber bir bebeğin ağlaması kulaklara asıldı, tırmaladıkça tırmalıyordu. Memur hemen kundaktaki bebeği kucağına aldı. Bu bir bebek kundağı değil, adeta sesten, feryat etmekten ibaret bir bohçaydı. Arkadan bir kadının iki ayağı belirdi. Arabanın koltuğundan kendini kaydırarak zar zor zemine ayaklarını ulaştırdı. Ama doğrulamadı. Arabaya yaslanarak öylece kalakaldı. O kadarcık mesafe bile kadikalarını almıştı. Bayan bir polis memuru koluna girip kendisini doğrulttu. Diğer polisin kuçağındaki ses bohçasından çığlıklar gecenin karanlığında yankılanmağa devam ediyordu. Kadıncağız ellerini bebeğine uzatıp “bebeğim” diye bildi. Polis memuru itiraz etti.
İçeriye geçelim öyle vereyim, tutamazsın şimdi.
Kadın ayağını ileriye ancak bir karış uzağa atabildi. Atar atmaz da “ah!” diye inledi, yüzü ekşidi, dudaklarını ısırdı, yukarıya doğru boynunu uzattı. Sanki ayağına binlerce diken batmış, tarifsiz bir acı, bir burgu gibi ayaklarından başlayıp bütün vucuduna yayılmış sonra başından çıkıp göğe fırlamıştı. Kadıncağız da bu arada durmuş kesik kesik soluyordu. Bebeğini bir an evvel kucağına almak için bütün gücünü ayaklarına verdi ama yine ancak bir karış attı. Aynı acının izleri belirdi yüzünde. Hakim Kaçmaz bütün bunları gördü, ardından hızlı adımlarla içeriye girdi. Bu gidişle bu kadının adliyeden içeriye girmesi saatler alırdı. Telefonun kulağına dayadı. Kısa ve net cümlelerle konuştu.
Oğlum beklenmedik bir iş çıktı. Sen beni bekleme. En geç saat 11’de yatakta ol.
Sert adımlarla odasına yöneldi. Koridorda yankılanan ayak seslerinde bağıran kızgınlığıydı. Masasına oturdu. Dakikalar kendisine saat gibi geliyordu. Saat gibi geçen her bir dakika ile öfkesi biraz daha kabarıyordu. Nihayet kapısı çalındı ardından ellilerinde bir polis memuru içeri girdi. Hakim Murtaza Kaçmaz yerinden fırladı, daireymiş, resmiyetmiş umrunda değildi.
Ya kardeşim! Bunları bu saatte niye getiriyorsunuz? Hem halini görmüyor musunuz, sabahı bekleyemediniz mi?
Polis memumur bunu hiç beklemiyordu. Meğer onun da canı burnundaymış. Kan çanağına dönmüş gözlerini hakime dikti. Aynı uslüpla gürledi.
Hakim bey! Allah’ını seversen durumu bilmiyormuş gibi konuşmayın. Dün gece saat ikiden beri görevdeyim. Sabahı bekleyemediniz mi diye soruyorsunuz? Her saat başı parti başkanı tarafından arandım. Getirmemeyim de ertesi gün bana F..cü yaftası vurun, tutuklayın ağzıma …ın değil mi? Çok acıyorsanız buyurun hüküm sizin tutuksuz yargılayın nereye gitmek istiyorsa götüreyim.
Murtaza Kaçmaz normalde böyle bir terbiyesizliğe asla izin vermezdi ama bu sefer hiçbir şey demedi. Sadece sert bir bakış atmakla yetindi.
Zanlı nerede?
İçeriye girer girmez bebeğin alıp bir köşede emzirmeye başladı. Birazdan diğer arkadaş getirecek.
Dediği gibi de oldu. Kadıncağız bebeğiyle hakim Murtaza Kaçmaz’a getirildi. En fazla on dakikalık bir görüşmeden sonra tutuklamasına karar verdi. Odasından herkes çıktıktan sonra biraz bekledi. Çünkü koridorda bu kadınla bir daha karşılaşmak istemiyordu. Nihayet kadınla karşılaşmayacağına kanaat getirerek odasından ayrıldı.
Evinin yakınında park yeri bulamadı. Bu yüzden azıcık yürümek zorundaydı. Sokağın ilerisi karanlıktı. Sokak lambaları muhtemelen dökülmüştü yoksa normalde aydınlık olurdu evinin sokağı. Kapıya yaklaşmıştı ki sokağın karanlığından birisinin yaklaştığını gördü. Yaklaştı yaklaştı sonunda hakim onu tanıdı. Tedirgin oldu, gözleri faltaşı gibi açıldı.
Allah Allah ne arıyor bu adam burada?
Bunu derdemez biraz hızladı. Amacı bir an evvel kendisini evine atmaktı. Yaklaşan karaltı zaten hızlıydı. Yüzünde gündüzünkünden daha büyük bir öfke vardı. Gelen Suphi’ydi. Hakimin hiç beklemediği anda bir omuz vurup uzaklaştı. Yine yüzüne sert sert bakmış, söylene söylene gitmişti. Hakim Kaçmaz neredeyse yıkılacaktı. Hem şakın hem de tedirgindi. İlk anda bir şey anlamamıştı ama şimdi sağ elinde ince bir sızı hissediyordu. Evine girip ışıkları yaktı. Sağ elinde toplu iğne ucu kadar bir siyahlık vardı. Bu siyahlığın etrafında azıcık kan sızmıştı. Banyoya geçip ellerini yıkadı. Vakit hayli ilerlemişti. Canı bir şeyler yemek istiyordu ama ne yemek istediğini bilmiyordu. Önce mutfağa yöneldi sonra vazgeçti. Oğlunun odasına baktı. Uyuyordu. O da kendi odasına geçti, gömleğini çıkardı. Elbiseleriyle başını yastığa koydu.
Gözlerini açtığında üşüdüğünü fark etti. Perdesi hafiften havalanıyordu.
Allah Allah ne zaman açtım ben bu camı
Elleriyle oğuşturarak kollarını ısıtmağa çalıştı. Pencereyi kapatmak üzere yataktan indi. Camı kapatmadan sokağa baktı ardından kapatacağı zaman gözü karşı balkonun demirlerine tünemiş garip bir karaltıya takıldı. Tam o sırada sokağa dönen bir arabanın farı karaltıyı ortaya çıkardı. Hakim Murtaza Kaçmaz o an Suphi’yle göz göze geldi.
Aman Ya Rabbi deyip kendisini geriye attı.
Çattık yahu. Musallat oldu bu Allah’ın delisi.
Sağ eli yine sızlanmağa başladı. Ağrı gittikçe şiddetleniyor hatta bütün bedenine yayılıyordu. Yerden kalktı, aynanın karşısında doğruldu. Gece lambasının ışığında eline baktı. Korkudan gözleri yerinden fırladı. Zira o minnacık siyahlık büyük bir hızla kolunu sarıyordu. Gözleri karardı artık kolunu göremez oldu. O sırada vücudunun her tarafında bir gariplik, bir ağrı, sızı tarif edemediği bir şeyler hissetmeğe başladı. Zar zor dudakları kıpırdadı
Ne yaptı, zehirledi mi bizi bu Allahın belası?
Başını kaldırıp aynaya baktı. Oldukça şapşal bir gülümse yapıyor gibi dudakları iki kulağuna doru çekildi, çenesi uzadı. Bütün bunlar olurken canı yanıyordu. Bu acıya daha fazla dayanamayıp gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken burnunun da alnına doğru çekildiğini hissetti. Daha fazla dayanamadı.
Oğlum Hasan! Hasaan!
Sesi çıkmıyor, ses yerine kulaklarını dolduran bir tıslama duyuyordu. Zar zor gözlerini açtı. Açar açmaz aynada çatal dili ağzından çıkıp duran kocaman bir kobra gördü. Korkudan aklını kaçırmak üzereydi.
Aman Allah’ım bu ne? İmdaaat! İmmdaaaat!
Nafile bütün haykırışlarına rağmen ses yerine bir tıslama odada çınlıyor etrafı sopsoğuk yapıyordu. O korku içinde duvara yapıştı. Aynada görüntüsünü gördüğü yılanı aradı bakışları ama yoktu. Kesik nefeslerle soluyordu.
Yoksa! Yoksa!
Ağır ağır başını aynaya çevirdi. Kendi timsalini göremedi aynada. Gördüğü tek şey; kafası kobra, gövdesi boğa olan bir yılandı. Yılanın gövdesinde kocaman şişlik vardı. Hakim Kaçmaz allak bullak olmuştu. Hiç bir şey anlayamıyordu. Vucüdunun her zerresine yayılan bir korkunun içinde sadece
Bu nasıl olur? Mümkün değil!
Kendisini daha da kötü hissetti. Midesi bunaldı. Midesi bunaldıkça aynadaki yılanın kasıldığını, gövdesindeki şişkinliğinde hareketlendiğini gördü. Sonunda ağzından bir domuzun başı belirdi ve nihayetinde domuzun cansız bedeni zemine düştü.
Gördükleri karşısında ciğerlerindeki hava bitti, nefesi tamamen kesildi. Boğuluyordu. Bunun üzerine odanın bütün havasını ciğerlerine çekercesine derin bir nefes aldı. O sırada gözlerini açtı. Buram buram terlemişti. Yastığa başını koyduğu gibi duruyordu. Yerinden kıpırdayamıyordu. Bu korkunç kabus bedenindeki bütün enerjiyi bitirmişti. Derin derin nefes almaktan başka bir şey yapamıyordu. Bu hal bir hayli sürdü. Sonunda iki eliyle sağ ayağını tutup yataktan aşağıya bıraktı. Sol ayağını yanına getirdi. Güçlükle banyoya geçti, yüzünü yıkayıp korka korka aynaya baktı. Bir an o koca kobrayı görmeyi hayal etti. Hemen bakışlarını aynadan kaçırdı. Lavabonun üzerin eğildi ağladı, ağladı.
Bitkin bir halde odasına döndü, elbiselerini değiştirdi. Salona geçti, masanın üzerine bir kağıt koydu. Kalemini eline aldı. Ayakta yazmağa başladı. “İlgili makama, gördüğüm luzüm üzerine” diye yazdı. O sırada oğlu salona girdi.
Günaydım baba!
Günaydın oğlum.
Elleri kağıdın üzerinde öylece bekledi. Oğlunun günaydın demesiyle başını kaldırıp evin perdelerinine baktı. Oradan eşyalarına, evin kartonpiyer tavanına, çelik kapısına ve duvarlarına baktı, baktı. Gözü duvarda resimleri duran üniversitede okuyan iki çocuğunun resmine ilişti. Bir müddet o resimlere baktı. Kalemini daha fazla ilerletemedi. Derin bir iç çekti. Sonra yazdığını alıp yavaşça yırttı.
[M. Sacid Arvasi] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Bizim Allahımız var [Dr. Ahmet Çamalan]
Osmanlı siyasetnameleri üzerine bir çalışma yapmıştım. Bütün siyasetnameleri sıkıp bir tek cümle haline getirsen “Mülk adl ile kaimdir” hükmü çıkar. Mülk adaletle ayakta durur. Ülke adaletle yönetilmiyorsa onu uzun süre ayakta tutamazsınız.
Bir dostumun abisi malum gerekçelerle içeri alınmıştı. Bu da yetmezmis gibi malına tedbir konmuş işine de kayyım atanmıştı. Aynı zamanda iş ortağı da olan kardeşiyle sohbet ediyorduk. Kardeşi, abisine “Şunu yapmasaydı, bunu yapmasaydı, şunu söylemeseydi, böyle demeseydi” diyerek hakaretvari sözlerle sitem ediyordu. Dedim ki:
-“Kardesim abinin söylediklerinin veya yaptiklarinin herhangi birinde suç unsuru var mıydı?”
-“Yok”
-“Devlete, millete, ailesine şirketine zarar verecek herhangi bir olumsuz tutumu, şiddet içeren bir davranışı var mıydı?”
-“Yok”
-“Peki abine yapılan zulüm mü?”
-“Tabiki”
-“Öyleyse ortada bir zulüm varsa zalim de var. Zalim abin olmadigina gore, zalime değil de niye abine kızıyorsun?”
Sustu. Zalime zalim diyemediği için mazluma niye suyu bulandırdın diye kızmak bizim topraklarımızın kaderi.
Zalimden kaçarken Ege’de, Meriç’te boğulan, bebekler, haklarında hiçbir somut suçlama bulunmadığı halde zindanlarda çürümeye mahkum edilen masum annelerle hapis damında büyüyen ve güneş görmeyen yavrular. Ameliyat masasindan kaldırılarak yeni doğan bebeğiyle hapse götürülen anneler, uygunsuz hapishane şartlarında doğum yapan kadınlar. Hapishane sartlarinda yasamasi imkansiz olan hasta ve yaşlıların mapus damında ölmesi. Bunların zulüm olmadığını hangi vicdanını yitirmemiş insan iddia edebilir ki? Öyleyse ortada bir zulüm var. Zulüm varsa zalim de zalimler de var. Ülke zalimler tarafindan yönetiliyorsa, o ülkenin mamur olmasi beklenemeyeceği gibi uzun süre ayakta kalması de beklenemez.
“Bizim Allahımız var” diyerek, salavatlar dağıtarak doların düşmesini bekliyorsaniz öncelikle işinizin Allaha kaldığını kabul ediyorsunuz demektir. “The Başkan”ın bugün iş adamlarına ayar verirken kullandığı şu cumle önemli: “Bilesiniz ki bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil” Yani ne diyor? “Ayakta durmakta zorlanıyoruz”. Madem mülkü ayakta tutmak icin manevi reçetelere bel bağlıyorsunuz -ki bence mahsuru yok- öyleyse adaleti tesis edeceksiniz.
Bu kehanet değil, buz gibi bir gerçek var: Mülkü payidar edeceksen adaletle hükmedeceksin. Her yere yazdığınız ‘Adalet mülkün temelidir” sözüne riayet edeceksiniz. “Bizi dünya kıskanıyor” diyerek dünyanın sizi kıskanmayacağı gibi, “Dünyanın en güçlü ekonomisi olacağız” diyerek en güçlü ekonomi olunamayacağı gibi, “Dünyanin lider devletiyiz” diyerek lider olunmadığı gibi, “Bizim Allahımız var” diyerek de Allahı yanınıza alamazsınız.
Işiniz Allah’a kaldıysa zulümden kaçarken ölen masumların, zindanlarda büyüyen yavruların, mapus damında ölen çaresizlerin hesabını vermeden sahil-i selamete çıkamayacaksınız. Bir masumun katli alemin katli demekse, bütün ömrünüz boyunca, bütün heyetinizle salavat çekseniz, hatimler indirseniz o bir masumun hesabını veremeyeceksiniz. Saltanatınızı o bir masumun ahı yıkacak.
Sadece zamana vabeste…
[Dr. Ahmet Çamalan] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Bir dostumun abisi malum gerekçelerle içeri alınmıştı. Bu da yetmezmis gibi malına tedbir konmuş işine de kayyım atanmıştı. Aynı zamanda iş ortağı da olan kardeşiyle sohbet ediyorduk. Kardeşi, abisine “Şunu yapmasaydı, bunu yapmasaydı, şunu söylemeseydi, böyle demeseydi” diyerek hakaretvari sözlerle sitem ediyordu. Dedim ki:
-“Kardesim abinin söylediklerinin veya yaptiklarinin herhangi birinde suç unsuru var mıydı?”
-“Yok”
-“Devlete, millete, ailesine şirketine zarar verecek herhangi bir olumsuz tutumu, şiddet içeren bir davranışı var mıydı?”
-“Yok”
-“Peki abine yapılan zulüm mü?”
-“Tabiki”
-“Öyleyse ortada bir zulüm varsa zalim de var. Zalim abin olmadigina gore, zalime değil de niye abine kızıyorsun?”
Sustu. Zalime zalim diyemediği için mazluma niye suyu bulandırdın diye kızmak bizim topraklarımızın kaderi.
Zalimden kaçarken Ege’de, Meriç’te boğulan, bebekler, haklarında hiçbir somut suçlama bulunmadığı halde zindanlarda çürümeye mahkum edilen masum annelerle hapis damında büyüyen ve güneş görmeyen yavrular. Ameliyat masasindan kaldırılarak yeni doğan bebeğiyle hapse götürülen anneler, uygunsuz hapishane şartlarında doğum yapan kadınlar. Hapishane sartlarinda yasamasi imkansiz olan hasta ve yaşlıların mapus damında ölmesi. Bunların zulüm olmadığını hangi vicdanını yitirmemiş insan iddia edebilir ki? Öyleyse ortada bir zulüm var. Zulüm varsa zalim de zalimler de var. Ülke zalimler tarafindan yönetiliyorsa, o ülkenin mamur olmasi beklenemeyeceği gibi uzun süre ayakta kalması de beklenemez.
“Bizim Allahımız var” diyerek, salavatlar dağıtarak doların düşmesini bekliyorsaniz öncelikle işinizin Allaha kaldığını kabul ediyorsunuz demektir. “The Başkan”ın bugün iş adamlarına ayar verirken kullandığı şu cumle önemli: “Bilesiniz ki bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil” Yani ne diyor? “Ayakta durmakta zorlanıyoruz”. Madem mülkü ayakta tutmak icin manevi reçetelere bel bağlıyorsunuz -ki bence mahsuru yok- öyleyse adaleti tesis edeceksiniz.
Bu kehanet değil, buz gibi bir gerçek var: Mülkü payidar edeceksen adaletle hükmedeceksin. Her yere yazdığınız ‘Adalet mülkün temelidir” sözüne riayet edeceksiniz. “Bizi dünya kıskanıyor” diyerek dünyanın sizi kıskanmayacağı gibi, “Dünyanın en güçlü ekonomisi olacağız” diyerek en güçlü ekonomi olunamayacağı gibi, “Dünyanin lider devletiyiz” diyerek lider olunmadığı gibi, “Bizim Allahımız var” diyerek de Allahı yanınıza alamazsınız.
Işiniz Allah’a kaldıysa zulümden kaçarken ölen masumların, zindanlarda büyüyen yavruların, mapus damında ölen çaresizlerin hesabını vermeden sahil-i selamete çıkamayacaksınız. Bir masumun katli alemin katli demekse, bütün ömrünüz boyunca, bütün heyetinizle salavat çekseniz, hatimler indirseniz o bir masumun hesabını veremeyeceksiniz. Saltanatınızı o bir masumun ahı yıkacak.
Sadece zamana vabeste…
[Dr. Ahmet Çamalan] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Zâlimin Âkıbeti ve Zulmün Dîni [Taceddin Kayaoğlu]
Tarih, inanan insanlara reva görülen eza ve cefa sahneleri ile doludur. Zulmün dini olmadığı için müslim-gayrimüslim vb. sıfatlara girmenin anlamı yoktur. Zulüm, zulümdür. Zalim her devirde gücü oranında karakterinin gereğini sergilerken, mazlum da birçok zaman halini Allah’a arz etmekten başka bir şey yapamamıştır. Dün öyleydi, bugün de dünden pek farklı gözükmemektedir.
Geçmişin Nemrut, Firavun, Ebû Cehil, İbn Selûl ve Yezidliğini büyük ölçüde bünyesinde cem eden bir Şerîr ve etrafına topladığı avanelerinin bugün yaptıkları dünden geride kalacak cinsten değil, hatta bazı yönleriyle onlardan da ileri… Akıbetleri ise geçmişteki benzerlerinden farklı olacak değil… Kur’ân öyle diyor. Şüphesiz ki Allah vaʻdinde hiç hulf edecek değil…
Kur’ân, “mü’min erkek ve mü’min kadınlara” her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip hallerini düzeltmeyen kâfir/zâlim topluluklardan bahsediyor. En sarîh âyetlerin geçtiği yerlerden biri de Bürûc Sûresi’dir. Hiçbir şerhe yer bırakmadan çok açık olarak bugünkü zalimlerin yaptıklarının aynısını yine bu âyetlerden takip etmek mümkün. Allah (cc), “Ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık Kitab [Kur’ân]’da kayıtlı bulunmasın” [Enʻâm, 59], sahabeden İbn Abbas “Vallahi devemin yularını kaybetsem onu bile Kur’ân’dan bulacağımı umuyorum.” diyorsa, biz de inananlar olarak halimizi Kur’ân’dan takip etmemiz gerektiğine inanıyorum.
Şimdi, isterseniz mü’minleri maruz kaldıkları işkenceler karşısında sabretmeye çağıran ve önceki rasûllere karşı çıkanların başlarına gelenleri hatırlatarak, Kur’ân’ın düşmanlarının başarılı olamayacaklarına işaret eden Bürûc Sûresi’nin ilk on ayetine bir göz atalım:
Yemin olsun burçlar sahibi göğe;
Vaʻdedilen Gün’e;
Ve şahit olana ve şahit olunan her şeye.
Kahrolsun ve kahroldu da o hendek halkı,
Alev alev tutuşturulmuş ateşi yakanlar.
O ateşin başına oturmuş,
Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi.
Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manâda lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı:
Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hâkimiyeti Kendisine ait olan Allah’a. Ama Allah, olup biten her şeye şahittir.
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslâh-ı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır.
Müteakip âyet ise inananlara yönelik; “Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanları bekleyen ise, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Budur gerçek büyük kazanç, gerçek büyük başarı.” [Âyet -11]. “Rabbinin tutup yakalaması gerçekte pek çetindir [âyet-12]” âyeti ise sonuç tablosudur.
Yakın bir tehlike olmamasına rağmen, bütün diktatörlerin yaptığı gibi her an bir savaşa girecekmiş havasında insanları manipüle eden ve “yedi düvele karşı savaş veriyoruz” yalanıyla halkı sürekli gerilim halinde tutan bugünkü zihniyet, 17/25’ten bu yana da Hizmet’e karşı bir “savaş” verildiğine/verilmesi gerektiğine halkı inandırmış durumda. Ne acıdır ki, halk da o gün bugün uyuşturulmuş beyinleriyle hizmet ehline savaş açmış bulunmakta. Bir kısım taylasanlının vermiş oldukları fetvalar neticesinde kardeşinin işini, eşini, çocuğunu ve mal varlığını kendisine helal gören, kendisi gibi düşünmeyen herkesin varlığını “ganimet” olarak algılayan halk, şimdilerde ne Allah’ın ne de Hz. Peygamber’in koymuş oldukları ahkâma hürmet ediyorlar. Hele “savaş” hukukuna asla. İşin garibi ortada bir “savaş” falan da yok. Hiçbir çizgisi ve değeri olmayan bu yığınların, yapıp-ettiklerini “Allah rızası için” yaptıklarına inanmalarını ise akılla, mantıkla ve dahi kelimelerle izah etmek mümkün değildir.
Söz savaşa gelmişken “İslâm savaş hukuku”na dair bazı hususlara dikkat çekmekte fayda var. Tarihte Efendimiz (sav)’in cepheye sevk ettiği ordulara verdiği talimatlar bulunmaktadır. Bunların bir kısmı fıkıh kitaplarına da geçmiştir. Efendimizin beyanlarını sıralarken her bir maddenin altına köşeli parantez içinde konuyla ilgili yüzlerce maddelik realitenden birkaç tanesini yazmaya çalışalım. Özetle Efendimiz şöyle buyuruyor:
Hıyanet etmeyin ve yağmacılık yapmayın.
[Bugün kimin malına ihanet edilmedi ve kimin malı “kayyım”lar atamak suretiyle talan edilmedi. Kardeş kardeşi şikâyet ederek malına çöktü. Sadece hizmetin tüzel kişiliğine ait kurum ve yapılar değil, hizmetten olan herkesin mal varlığına el konuldu.]
Düşmanlarınız dahi olsa haksızlıkta bulunmayın ve işkence etmeyin.
[Kurtlar “adâlet” mahkemesi açmış kuzuları yargılıyor. Hak firar etmiş, haksızlık hak yerine ikame edilmiş durumda. En yakınlarımıza reva görülen işkence ise rutin bir uygulama.]
Zinhar küçük çocuklara ilişmeyin.
[Bugün 700’ü aşkın masum çocuk ve bebek demir parmaklıklar arasında. İnsanlık vasıflarını kaybetmiş “bel hum adall” derekesi “mahlukları” için “zinhar” ifadesi bir manâ ifade etmiyor.]
(Muharip olmayan) yaşlılara ve kadınlara dokunmayın.
[80-90 yaşında, yatalak ve hasta insanlar “darbeci”(!) bir harekete mensup olduklarından dolayı içeride tutuluyor. Hatta bir kısmı yürüyecek durumda bile değil. Kollarına girilerek mahkemeye veya cezaevine götürülüyor. Hamile kadınların doğumhanelerinin önünde erkek askerler bekliyor, doğumdan sonra cezaevine götürmek için. İçerideki taciz ve tecavüz hadiseleri ise dile gelmeyecek cinsten. Tarih ilk defa böyle bir aşağılık ve utanç verici zihniyet görüyor.]
Hurma (ve diğer meyve) ağaçlarını kesmeyin; bağ ve bahçeleri yakıp harap etmeyin.
[Memlekette ne ağaç ne de bitki örtüsü kaldı. Bir isim verilecek olsa adı rahatlıkla “Betonistan” konulabilir. Talan edilmedik bir “yeşil” neredeyse yok gibi. 400-500 yıllık zeytin ağaçları söküldü, insanların dedelerinden kalan evlerinin duvarları dozerlerle yıkıldı…]
Koyun, sığır ve develeri öldürmeyin.
İbadethanelere çekilmiş ve kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmayın.
[Yılda 40-50 tane hafız yetiştirilen Kur’ân kursları, kapatıldı. “Burada İsrail ajanı yetiştiriliyor” denilerek camilere kilit vuruldu. Kolej, üniversite ve yurtları saymıyorum bile.] [İslâm’da savaş hukukuna dair geniş bilgi için bkz. Muhammed Ebu Zehre, İslâm’da Savaş Kavramı, İstanbul 1976].
Evet, bugün bütün bunların hepsi “Müslümanlık” ve “dindarlık” adına yapılıyor. Dün de kâfirler, mü’minlere benzer şeyler yapıyorlardı. Kâfirler, “Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi (Bürûc, 7)” diyor Kur’ân. Bugün de, bakanı, bir kısım hâkim, savcı ve emniyet müdürü içeri aldıkları masum insanlara işkence ettirip seyretmiyorlar mı, halk günlük hayatta gördüklerinden ve tvlerden izledikleri karşısında zevkten dört köşe olmuyorlar mı, “ oh olsun!” demiyorlar mı?!. Peki, neden? Kur’ân, kâfirlerin yaptıklarının nedenini şöyle açıklıyor; “Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manâda lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı (Bürûc, 8)”.
Ali Ünal, bu âyeti şöyle yorumluyor: “ Allah’ın Azîz olması, O’nun gönderdiği peygamberlerin ve onların takipçilerinin de azîz olması demektir. İzzet, Hz. Allah (cc) içindir; Rasûlullâh (sav) içindir; mü’minler içindir. Kâfirler ise, servetlerine, mevkilerine, taraftarlarına, güçlerine aldanarak müminleri küçümsemekte, dolayısıyla onlardaki izzete ve bu sebeple karşılarında eğilmemelerine katlanamamaktadırlar. Allah (cc) Hamîd olarak da, insan her neye sahipse aslında o Allah’a aittir, O’nun sahip kılmasıyladır. Dolayısıyla insanlar, bütün başarılarını, kendilerinde hoşlarına giden her şeyi, mevki, makam ve servetlerini Allah’a vermeli, O’ndan bilmelidirler. Kâfirler ise, buna da katlanamaz; çünkü onlar, kendilerine meftundurlar. Mü’minler de, hamdin sadece Allah için veya Allah’ın Hamîd olması sebebiyle, kâfirlerdeki makama, mevkiye, servete imrenmez ve bunlardan dolayı onları övmez ve asla büyük görmezler. Kâfirler, buna da dayanamazlar. İşte, bunlar ve bunlar gibi gerçekler sebebiyledir ki, kâfirler mü’minlerden nefret ettikleri gibi, Allah’a da düşmandırlar.” [Ali Ünal, Kur’ân-ı Kerîm Açıklamalı Meâli ve Özet Tefsîri, c. 3, İstanbul 2015, s. 1894]
Görüldüğü üzere, dünün kâfir/zâlimi ne ise bugünün münâfık/zâlimi de aynı. Değişen çok fazla bir şey yok. O zaman bir kere daha tekrar edebiliriz: Tarih, sadece şahıslarını değiştirir, olaylarını değil…
Son sözlerimizi söylemeden yedi ve onuncu âyeti bir daha hatırlayalım:
Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi.
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslâh-ı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır.
Peki, bu çerçevede inananlara ne gibi bir görev düşmektedir? sorusuna cevap olarak kısaca şunu ifade edebiliriz; inandıkları davânın gereğini hakkıyla yerine getirebilmek için bütün varlıklarını ortaya koymak ve “aktif sabr”ın hakkını vermeye çalışmaktır. Vesselâm…
[Taceddin Kayaoğlu] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Geçmişin Nemrut, Firavun, Ebû Cehil, İbn Selûl ve Yezidliğini büyük ölçüde bünyesinde cem eden bir Şerîr ve etrafına topladığı avanelerinin bugün yaptıkları dünden geride kalacak cinsten değil, hatta bazı yönleriyle onlardan da ileri… Akıbetleri ise geçmişteki benzerlerinden farklı olacak değil… Kur’ân öyle diyor. Şüphesiz ki Allah vaʻdinde hiç hulf edecek değil…
Kur’ân, “mü’min erkek ve mü’min kadınlara” her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip hallerini düzeltmeyen kâfir/zâlim topluluklardan bahsediyor. En sarîh âyetlerin geçtiği yerlerden biri de Bürûc Sûresi’dir. Hiçbir şerhe yer bırakmadan çok açık olarak bugünkü zalimlerin yaptıklarının aynısını yine bu âyetlerden takip etmek mümkün. Allah (cc), “Ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık Kitab [Kur’ân]’da kayıtlı bulunmasın” [Enʻâm, 59], sahabeden İbn Abbas “Vallahi devemin yularını kaybetsem onu bile Kur’ân’dan bulacağımı umuyorum.” diyorsa, biz de inananlar olarak halimizi Kur’ân’dan takip etmemiz gerektiğine inanıyorum.
Şimdi, isterseniz mü’minleri maruz kaldıkları işkenceler karşısında sabretmeye çağıran ve önceki rasûllere karşı çıkanların başlarına gelenleri hatırlatarak, Kur’ân’ın düşmanlarının başarılı olamayacaklarına işaret eden Bürûc Sûresi’nin ilk on ayetine bir göz atalım:
Yemin olsun burçlar sahibi göğe;
Vaʻdedilen Gün’e;
Ve şahit olana ve şahit olunan her şeye.
Kahrolsun ve kahroldu da o hendek halkı,
Alev alev tutuşturulmuş ateşi yakanlar.
O ateşin başına oturmuş,
Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi.
Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manâda lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı:
Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hâkimiyeti Kendisine ait olan Allah’a. Ama Allah, olup biten her şeye şahittir.
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslâh-ı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır.
Müteakip âyet ise inananlara yönelik; “Buna karşılık, iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanları bekleyen ise, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Budur gerçek büyük kazanç, gerçek büyük başarı.” [Âyet -11]. “Rabbinin tutup yakalaması gerçekte pek çetindir [âyet-12]” âyeti ise sonuç tablosudur.
Yakın bir tehlike olmamasına rağmen, bütün diktatörlerin yaptığı gibi her an bir savaşa girecekmiş havasında insanları manipüle eden ve “yedi düvele karşı savaş veriyoruz” yalanıyla halkı sürekli gerilim halinde tutan bugünkü zihniyet, 17/25’ten bu yana da Hizmet’e karşı bir “savaş” verildiğine/verilmesi gerektiğine halkı inandırmış durumda. Ne acıdır ki, halk da o gün bugün uyuşturulmuş beyinleriyle hizmet ehline savaş açmış bulunmakta. Bir kısım taylasanlının vermiş oldukları fetvalar neticesinde kardeşinin işini, eşini, çocuğunu ve mal varlığını kendisine helal gören, kendisi gibi düşünmeyen herkesin varlığını “ganimet” olarak algılayan halk, şimdilerde ne Allah’ın ne de Hz. Peygamber’in koymuş oldukları ahkâma hürmet ediyorlar. Hele “savaş” hukukuna asla. İşin garibi ortada bir “savaş” falan da yok. Hiçbir çizgisi ve değeri olmayan bu yığınların, yapıp-ettiklerini “Allah rızası için” yaptıklarına inanmalarını ise akılla, mantıkla ve dahi kelimelerle izah etmek mümkün değildir.
Söz savaşa gelmişken “İslâm savaş hukuku”na dair bazı hususlara dikkat çekmekte fayda var. Tarihte Efendimiz (sav)’in cepheye sevk ettiği ordulara verdiği talimatlar bulunmaktadır. Bunların bir kısmı fıkıh kitaplarına da geçmiştir. Efendimizin beyanlarını sıralarken her bir maddenin altına köşeli parantez içinde konuyla ilgili yüzlerce maddelik realitenden birkaç tanesini yazmaya çalışalım. Özetle Efendimiz şöyle buyuruyor:
Hıyanet etmeyin ve yağmacılık yapmayın.
[Bugün kimin malına ihanet edilmedi ve kimin malı “kayyım”lar atamak suretiyle talan edilmedi. Kardeş kardeşi şikâyet ederek malına çöktü. Sadece hizmetin tüzel kişiliğine ait kurum ve yapılar değil, hizmetten olan herkesin mal varlığına el konuldu.]
Düşmanlarınız dahi olsa haksızlıkta bulunmayın ve işkence etmeyin.
[Kurtlar “adâlet” mahkemesi açmış kuzuları yargılıyor. Hak firar etmiş, haksızlık hak yerine ikame edilmiş durumda. En yakınlarımıza reva görülen işkence ise rutin bir uygulama.]
Zinhar küçük çocuklara ilişmeyin.
[Bugün 700’ü aşkın masum çocuk ve bebek demir parmaklıklar arasında. İnsanlık vasıflarını kaybetmiş “bel hum adall” derekesi “mahlukları” için “zinhar” ifadesi bir manâ ifade etmiyor.]
(Muharip olmayan) yaşlılara ve kadınlara dokunmayın.
[80-90 yaşında, yatalak ve hasta insanlar “darbeci”(!) bir harekete mensup olduklarından dolayı içeride tutuluyor. Hatta bir kısmı yürüyecek durumda bile değil. Kollarına girilerek mahkemeye veya cezaevine götürülüyor. Hamile kadınların doğumhanelerinin önünde erkek askerler bekliyor, doğumdan sonra cezaevine götürmek için. İçerideki taciz ve tecavüz hadiseleri ise dile gelmeyecek cinsten. Tarih ilk defa böyle bir aşağılık ve utanç verici zihniyet görüyor.]
Hurma (ve diğer meyve) ağaçlarını kesmeyin; bağ ve bahçeleri yakıp harap etmeyin.
[Memlekette ne ağaç ne de bitki örtüsü kaldı. Bir isim verilecek olsa adı rahatlıkla “Betonistan” konulabilir. Talan edilmedik bir “yeşil” neredeyse yok gibi. 400-500 yıllık zeytin ağaçları söküldü, insanların dedelerinden kalan evlerinin duvarları dozerlerle yıkıldı…]
Koyun, sığır ve develeri öldürmeyin.
İbadethanelere çekilmiş ve kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmayın.
[Yılda 40-50 tane hafız yetiştirilen Kur’ân kursları, kapatıldı. “Burada İsrail ajanı yetiştiriliyor” denilerek camilere kilit vuruldu. Kolej, üniversite ve yurtları saymıyorum bile.] [İslâm’da savaş hukukuna dair geniş bilgi için bkz. Muhammed Ebu Zehre, İslâm’da Savaş Kavramı, İstanbul 1976].
Evet, bugün bütün bunların hepsi “Müslümanlık” ve “dindarlık” adına yapılıyor. Dün de kâfirler, mü’minlere benzer şeyler yapıyorlardı. Kâfirler, “Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi (Bürûc, 7)” diyor Kur’ân. Bugün de, bakanı, bir kısım hâkim, savcı ve emniyet müdürü içeri aldıkları masum insanlara işkence ettirip seyretmiyorlar mı, halk günlük hayatta gördüklerinden ve tvlerden izledikleri karşısında zevkten dört köşe olmuyorlar mı, “ oh olsun!” demiyorlar mı?!. Peki, neden? Kur’ân, kâfirlerin yaptıklarının nedenini şöyle açıklıyor; “Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manâda lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı (Bürûc, 8)”.
Ali Ünal, bu âyeti şöyle yorumluyor: “ Allah’ın Azîz olması, O’nun gönderdiği peygamberlerin ve onların takipçilerinin de azîz olması demektir. İzzet, Hz. Allah (cc) içindir; Rasûlullâh (sav) içindir; mü’minler içindir. Kâfirler ise, servetlerine, mevkilerine, taraftarlarına, güçlerine aldanarak müminleri küçümsemekte, dolayısıyla onlardaki izzete ve bu sebeple karşılarında eğilmemelerine katlanamamaktadırlar. Allah (cc) Hamîd olarak da, insan her neye sahipse aslında o Allah’a aittir, O’nun sahip kılmasıyladır. Dolayısıyla insanlar, bütün başarılarını, kendilerinde hoşlarına giden her şeyi, mevki, makam ve servetlerini Allah’a vermeli, O’ndan bilmelidirler. Kâfirler ise, buna da katlanamaz; çünkü onlar, kendilerine meftundurlar. Mü’minler de, hamdin sadece Allah için veya Allah’ın Hamîd olması sebebiyle, kâfirlerdeki makama, mevkiye, servete imrenmez ve bunlardan dolayı onları övmez ve asla büyük görmezler. Kâfirler, buna da dayanamazlar. İşte, bunlar ve bunlar gibi gerçekler sebebiyledir ki, kâfirler mü’minlerden nefret ettikleri gibi, Allah’a da düşmandırlar.” [Ali Ünal, Kur’ân-ı Kerîm Açıklamalı Meâli ve Özet Tefsîri, c. 3, İstanbul 2015, s. 1894]
Görüldüğü üzere, dünün kâfir/zâlimi ne ise bugünün münâfık/zâlimi de aynı. Değişen çok fazla bir şey yok. O zaman bir kere daha tekrar edebiliriz: Tarih, sadece şahıslarını değiştirir, olaylarını değil…
Son sözlerimizi söylemeden yedi ve onuncu âyeti bir daha hatırlayalım:
Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi.
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslâh-ı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır.
Peki, bu çerçevede inananlara ne gibi bir görev düşmektedir? sorusuna cevap olarak kısaca şunu ifade edebiliriz; inandıkları davânın gereğini hakkıyla yerine getirebilmek için bütün varlıklarını ortaya koymak ve “aktif sabr”ın hakkını vermeye çalışmaktır. Vesselâm…
[Taceddin Kayaoğlu] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Gözden Kaybolanlar [Salih Ömer Tezcan]
Halının ayaklarınızın altından çekildiğini hissettiğiniz bazı anlar vardır.
Sendelediğiniz zaman hızla sağa sola bakar tutunacak birşeyler ararsınız. Bazen bulursunuz, bazen de bulamazsınız. Bir iki vücut hareketi ve hemostatik denge mekanizmalarınızla kendinizi genelde dengeye getirirsiniz. Kulaktaki denge mekanizması sizi toplar elinizle alnınızı siler ve şükür diyip geçersiniz. Örs, çekiç, üzengi, yarım daire kanalları.
Bazen çekicin, örsün üzerindeki üzengiye vurduğu anda üzengi paramparça olur, çekiç te tuz buz.
İşte bu halının ayaklarınızın altından çekildiği andır.
Arkanız dönük ise eğer halıyı çeken kişiye, hiçbirşey farketmezsiniz. Sadece ani bir sarsılma ile boşluğa bakar ve havada iken, acaba nerem kırılacak veya kafamı çarptığım anda travma geçirip ölür müyüm diye düşünürsünüz. Hayat bir film şerididir…
Nerem kırılacak, acaba ölür müyüm?
Halı! Halıyı çeken kim…
Başlıyoruz o zaman.
Eşyanın donduğu, duyguların katılaştığı bir an, eşiniz veya babanız karşınıza geçer. Gönül ister ki ikisi de olmasın. Ama olur. Eşiniz ile göz göze gelemezsiniz artık. Eş değil iki ayrı dünya olmuşsunuzdur. Sadece o size bakar, siz ona! Bir an tek kelime ile dünyanızın değiştiğini hissedersiniz.
Git buradan! Bir an önce git…
Sonra eşiniz titreyen elleri ile mutfağa koşar. Belki babanız devam etmeye çalışır. Bir an önce bir yerlere git. Git ve kurtar kendini. Adaletsizliğe teslim olma! Ya siz diye düşünürsünüz. Ama önemliler arasında öncelik sırası yapar zihniniz. Gitmeliyim.
Kime giderim. Beni kim alır?
Kimse almaz baştan diyeyim. Korkanlar, zaten sevmeyenler, hiç yaşanmamış ilişkiler. Gözleri öpülesi birkaç arkadaşınız var ise onlar size medet olur belki.
Ya da hiç emin olamadığınız bir yerde beklemek zorundasınız. Belki de kimseniz yok, evinizde öylece kalakalırsınız. Gelip sizi almalarını ve bir yerlerinizin kırıl….
Neyse bunları düşünmemeli.
İsmi gaybubettir. İsmini daha önceden biliyor olmak size iltimas geçeceği anlamına gelmez. Birilerinin daha önceden bu yolu denemiş olması da çok kısa bir rahatlama hissettirse de merhem olmaz.
İç içe geçen mütedahil daireler teorisi işler gaybubette. Kaç kişisiniz, kaldığınız yerin güvenliği nasıl, alışverişi kim yapacak, soğuk mu sıcak mı, ne ile vakit geçireceksiniz. Tek misiniz!
Gaybubette birkaç kişi olmak iyidir. Nefsler içine çekilmiş, ağızların tadı kaçmışken şeytan nispeten alemi şahadette geriye çekilmiştir. Kimse gaybubette nefsi davranmaz. Çünkü sebepler planında artık yoksunuzdur. Herkesin bakışları donuklaşmış bir dakika nefes alsanız kalan sürede o nefesle idare etmeye çalışırsınız.
Tek kişi olmak!
Bir müddet sonra duvarla konuşmaya, başınızı secdede unutmaya, eşyaların dünyasına girip bir eşya olmaya hazır mısınız.
…Koltuk teorisi;
Koltukların ortasına özgür insanlar oturur. Gaib olanın hakkı değildir geniş koltukların ortası. Ona düşen 3 lü koltuğun bir kenarına oturmak, yakın dostu koltuk kolçağına kendini teslim etmektir. Bazen yumuşak davranır kolçak, bazen de sert.
Tek kişi olmak, birkaç günde bir birisinin gelmesi, ona gitme diyememek, gelenin geldiği zaman belli ise bir hazırlık yapmak, çocuk gibi sevinmek, bir yudum ekmeği karşında biri varken yemek. Cinnet mustatili mi yoksa berzaha açılan bir kapı mı veya Ashab ı Kehf in yeni mekanları bilinmez. Belki hepsinden birer parça var gaybubette.
Bir gaybubet sabahı güne başladığınızda, o günün nasıl geçeceğine kader karar verir. Biraz da kapıcı! Artık tüm hayatınızda kader daha bir baskındır. Uyandığınızda zihninizi bir yoklar, bugün nasıl geçecek diye bir his kontrolü yaparsınız. Yaşadığınız her anın bir anlamı olur, eşyaların sıradan eşya olmadığını anlarsınız. Tıpkı önceki hayatınızdaki eşyalarınızın da öyle alelade eşyalar olmadığını anladığınız gibi.
Gaib olmak canlı canlı kabre girip herşeyi hissetmektir. Çünkü sizin zihninizde herşey cap canlı olsa bile artık siz bir sosyal ölüsünüzdür. Kendinizi varlık sahnesine her atmaya kalktığınızda size bir ses, artık sen yaşamıyorsun der. Eşiniz çocuklarınız var ise, mesela birbirinize nispeten yakın bir mekanda kalıyorsanız, yakınlığın bu kadar uzak bir hale döndüğünü gaybubette farkedersiniz. Bazen ilerdeki cami minarelerinden yaptığınız kerterizlerle, evinizi seçer, madden bulunduğunuz yerde, ruhen orada, onların yanında olursunuz. Bunlar filmlerdeki korku ve heyulalarla yüzleşme sahneleridir. Gaybubet, yaşarken kabre girmektir. Tek fark; eğer Allah izin verirse yeni bir başlangıç yapma şansınız olacaktır.
Tülün kenarındaki buruşukluk!
Tülün ardından gelene bakmak. Hucumatı Sitte İkinci Desise, tülü sıyırmak ikinci desise, tülü oynatmak ikinci desise, tülün elinizde eriyip gitmesi ikinci…
Araba, siren, komşu, bağırtı, seyyar satıcı! Araba, siren, komşu, ikinci desise! Araba! Polis arabası, ikinci desise!
Buzdolabında bayat ekmek, dün akşam ki yemek. Sahi boğazında kaç boğum var! Dün akşam yediğin yemek kaçıncı boğuma takıldı. Yemek te tuzluydu. Hayır değildi, yemeğin içine ağladığınızdan olabilir.
Belki üst kattan yemek getiren bir kardeşiniz. Özlemişsindir diye bazen dışarıdan gelen bir yemek! Çok sanslısınız. Belki hiç ilgilenilmeyen birisiniz, getirdiği yemek bozuk olan, keşke yemek gelsin diye beklediğiniz bikaç gün, çorbayı kaşıklamak yerine açlıktan tencereye ekmek bandığınız günler.
Gelenden bir umut, iyi bir haber duyma olasılığınız. Güleryüz. Çocuklar arkadaşlar nasıl sorularınız.
Hapse gireydim belki daha iyiydi…
Acaba kaç kemiğimi kırarlar hesabınız, arkadaşlarımın ismini vermem düşünceleriniz, biz ne yaptık ki iç geçirmeleri.
Vesveseler, vehimler, duvarlar. Duvarın yatakla birleştiği kısımda başınızın terinden oluşan iz. (Hapishanede de böyle bir iz oluyor mu acaba? Eğer oluyorsa o izler daha koyudur.) Bir kenarı çöken çekyat! Yerde toplanmamış seccade, pırıl pırıl bir tesbih.
Eğer görebilirsen fayansın üzerinde buz gibi gözyaşları. Hucumat ı Sittede Desiseler birbirine karışırken.
Banyo lavabosunun giderine sabun koymak…
Parke zemin, fayanslar! Sağdan ücüncü fayansın altındaki boşluk. Gıcırdayan kapı.
Sese karşı duyarlılık. Yere düşen çatal. Çatalı eline batırmak.
Karanlık bir gecede bir taşın altında sessizce dua eden bir karıncanın sesini duyan Cenab ı Hakk.
Kapıcı! Rezidans, Apartman, Köy evi.
İkinci mesele miydi?
Zaman.. Ayna.. Aynaya bakmayalı bilmem kaçıncı gün. Beyazlayan sakallar? Aynaya bakma! Aynanın içinde birşeyler olabilir. Oraya geçip bir daha geri gelemeyebilirsin. Arkamda biri mi var. Ayetül Kürsi kaç harf kaç hece!
Hapishane mi daha iyi gaibiyet mi?
Eğer Allah yeni bir başlangıç imkanı verirse hele şu kabirden bir doğrulursam…
Herkesin yaşadığı birşeyler var. Görünen o ki herkesin imtihanı kendi nevinden, kimseyi kimseyle karşılaştırmaya gerek yok. Kimi bir yerlerde yeni bir hayatta, kimisi bir yerlerde gaib, kimisi hapishanede. Dışarıda olan ne kadar rahat, içerde olan ne kadar sıkıntılı. Gaib olan nerede. İnanan insanlar içinde bir grup insan için bir dönem uyumak gerekli imiş. 300 mü olur acaba 300 e dokuz mu eklenir. İlk önce kim uyanır, uyanınca ne olur bilinmez.
Şu bir gerçek ki Abesle iştigal etmeyen bir Rabb in kullarıyız. Herşeyin bize fısıldadığı birşeyler var. Her hadise, lisan ı haliyle bir hüzme gönderiyor. Hüzmenin belindeki kuşağa bağlı binbir türlü iktibas… Gaybubet zamanları bu hüzmeleri ve ona bağlı iktibasları yakaladı iseniz O gaybubetin sırrına ermişsinizdir. Tıpkı … Ve cealna… sırrına erdiğiniz gibi. O sır sizi beraat ettirecektir. Ta ki Nuru tevhid içinde sırrı ehadiyetiniz açılsın…
Vesselam..
[Salih Ömer Tezcan] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Sendelediğiniz zaman hızla sağa sola bakar tutunacak birşeyler ararsınız. Bazen bulursunuz, bazen de bulamazsınız. Bir iki vücut hareketi ve hemostatik denge mekanizmalarınızla kendinizi genelde dengeye getirirsiniz. Kulaktaki denge mekanizması sizi toplar elinizle alnınızı siler ve şükür diyip geçersiniz. Örs, çekiç, üzengi, yarım daire kanalları.
Bazen çekicin, örsün üzerindeki üzengiye vurduğu anda üzengi paramparça olur, çekiç te tuz buz.
İşte bu halının ayaklarınızın altından çekildiği andır.
Arkanız dönük ise eğer halıyı çeken kişiye, hiçbirşey farketmezsiniz. Sadece ani bir sarsılma ile boşluğa bakar ve havada iken, acaba nerem kırılacak veya kafamı çarptığım anda travma geçirip ölür müyüm diye düşünürsünüz. Hayat bir film şerididir…
Nerem kırılacak, acaba ölür müyüm?
Halı! Halıyı çeken kim…
Başlıyoruz o zaman.
Eşyanın donduğu, duyguların katılaştığı bir an, eşiniz veya babanız karşınıza geçer. Gönül ister ki ikisi de olmasın. Ama olur. Eşiniz ile göz göze gelemezsiniz artık. Eş değil iki ayrı dünya olmuşsunuzdur. Sadece o size bakar, siz ona! Bir an tek kelime ile dünyanızın değiştiğini hissedersiniz.
Git buradan! Bir an önce git…
Sonra eşiniz titreyen elleri ile mutfağa koşar. Belki babanız devam etmeye çalışır. Bir an önce bir yerlere git. Git ve kurtar kendini. Adaletsizliğe teslim olma! Ya siz diye düşünürsünüz. Ama önemliler arasında öncelik sırası yapar zihniniz. Gitmeliyim.
Kime giderim. Beni kim alır?
Kimse almaz baştan diyeyim. Korkanlar, zaten sevmeyenler, hiç yaşanmamış ilişkiler. Gözleri öpülesi birkaç arkadaşınız var ise onlar size medet olur belki.
Ya da hiç emin olamadığınız bir yerde beklemek zorundasınız. Belki de kimseniz yok, evinizde öylece kalakalırsınız. Gelip sizi almalarını ve bir yerlerinizin kırıl….
Neyse bunları düşünmemeli.
İsmi gaybubettir. İsmini daha önceden biliyor olmak size iltimas geçeceği anlamına gelmez. Birilerinin daha önceden bu yolu denemiş olması da çok kısa bir rahatlama hissettirse de merhem olmaz.
İç içe geçen mütedahil daireler teorisi işler gaybubette. Kaç kişisiniz, kaldığınız yerin güvenliği nasıl, alışverişi kim yapacak, soğuk mu sıcak mı, ne ile vakit geçireceksiniz. Tek misiniz!
Gaybubette birkaç kişi olmak iyidir. Nefsler içine çekilmiş, ağızların tadı kaçmışken şeytan nispeten alemi şahadette geriye çekilmiştir. Kimse gaybubette nefsi davranmaz. Çünkü sebepler planında artık yoksunuzdur. Herkesin bakışları donuklaşmış bir dakika nefes alsanız kalan sürede o nefesle idare etmeye çalışırsınız.
Tek kişi olmak!
Bir müddet sonra duvarla konuşmaya, başınızı secdede unutmaya, eşyaların dünyasına girip bir eşya olmaya hazır mısınız.
…Koltuk teorisi;
Koltukların ortasına özgür insanlar oturur. Gaib olanın hakkı değildir geniş koltukların ortası. Ona düşen 3 lü koltuğun bir kenarına oturmak, yakın dostu koltuk kolçağına kendini teslim etmektir. Bazen yumuşak davranır kolçak, bazen de sert.
Tek kişi olmak, birkaç günde bir birisinin gelmesi, ona gitme diyememek, gelenin geldiği zaman belli ise bir hazırlık yapmak, çocuk gibi sevinmek, bir yudum ekmeği karşında biri varken yemek. Cinnet mustatili mi yoksa berzaha açılan bir kapı mı veya Ashab ı Kehf in yeni mekanları bilinmez. Belki hepsinden birer parça var gaybubette.
Bir gaybubet sabahı güne başladığınızda, o günün nasıl geçeceğine kader karar verir. Biraz da kapıcı! Artık tüm hayatınızda kader daha bir baskındır. Uyandığınızda zihninizi bir yoklar, bugün nasıl geçecek diye bir his kontrolü yaparsınız. Yaşadığınız her anın bir anlamı olur, eşyaların sıradan eşya olmadığını anlarsınız. Tıpkı önceki hayatınızdaki eşyalarınızın da öyle alelade eşyalar olmadığını anladığınız gibi.
Gaib olmak canlı canlı kabre girip herşeyi hissetmektir. Çünkü sizin zihninizde herşey cap canlı olsa bile artık siz bir sosyal ölüsünüzdür. Kendinizi varlık sahnesine her atmaya kalktığınızda size bir ses, artık sen yaşamıyorsun der. Eşiniz çocuklarınız var ise, mesela birbirinize nispeten yakın bir mekanda kalıyorsanız, yakınlığın bu kadar uzak bir hale döndüğünü gaybubette farkedersiniz. Bazen ilerdeki cami minarelerinden yaptığınız kerterizlerle, evinizi seçer, madden bulunduğunuz yerde, ruhen orada, onların yanında olursunuz. Bunlar filmlerdeki korku ve heyulalarla yüzleşme sahneleridir. Gaybubet, yaşarken kabre girmektir. Tek fark; eğer Allah izin verirse yeni bir başlangıç yapma şansınız olacaktır.
Tülün kenarındaki buruşukluk!
Tülün ardından gelene bakmak. Hucumatı Sitte İkinci Desise, tülü sıyırmak ikinci desise, tülü oynatmak ikinci desise, tülün elinizde eriyip gitmesi ikinci…
Araba, siren, komşu, bağırtı, seyyar satıcı! Araba, siren, komşu, ikinci desise! Araba! Polis arabası, ikinci desise!
Buzdolabında bayat ekmek, dün akşam ki yemek. Sahi boğazında kaç boğum var! Dün akşam yediğin yemek kaçıncı boğuma takıldı. Yemek te tuzluydu. Hayır değildi, yemeğin içine ağladığınızdan olabilir.
Belki üst kattan yemek getiren bir kardeşiniz. Özlemişsindir diye bazen dışarıdan gelen bir yemek! Çok sanslısınız. Belki hiç ilgilenilmeyen birisiniz, getirdiği yemek bozuk olan, keşke yemek gelsin diye beklediğiniz bikaç gün, çorbayı kaşıklamak yerine açlıktan tencereye ekmek bandığınız günler.
Gelenden bir umut, iyi bir haber duyma olasılığınız. Güleryüz. Çocuklar arkadaşlar nasıl sorularınız.
Hapse gireydim belki daha iyiydi…
Acaba kaç kemiğimi kırarlar hesabınız, arkadaşlarımın ismini vermem düşünceleriniz, biz ne yaptık ki iç geçirmeleri.
Vesveseler, vehimler, duvarlar. Duvarın yatakla birleştiği kısımda başınızın terinden oluşan iz. (Hapishanede de böyle bir iz oluyor mu acaba? Eğer oluyorsa o izler daha koyudur.) Bir kenarı çöken çekyat! Yerde toplanmamış seccade, pırıl pırıl bir tesbih.
Eğer görebilirsen fayansın üzerinde buz gibi gözyaşları. Hucumat ı Sittede Desiseler birbirine karışırken.
Banyo lavabosunun giderine sabun koymak…
Parke zemin, fayanslar! Sağdan ücüncü fayansın altındaki boşluk. Gıcırdayan kapı.
Sese karşı duyarlılık. Yere düşen çatal. Çatalı eline batırmak.
Karanlık bir gecede bir taşın altında sessizce dua eden bir karıncanın sesini duyan Cenab ı Hakk.
Kapıcı! Rezidans, Apartman, Köy evi.
İkinci mesele miydi?
Zaman.. Ayna.. Aynaya bakmayalı bilmem kaçıncı gün. Beyazlayan sakallar? Aynaya bakma! Aynanın içinde birşeyler olabilir. Oraya geçip bir daha geri gelemeyebilirsin. Arkamda biri mi var. Ayetül Kürsi kaç harf kaç hece!
Hapishane mi daha iyi gaibiyet mi?
Eğer Allah yeni bir başlangıç imkanı verirse hele şu kabirden bir doğrulursam…
Herkesin yaşadığı birşeyler var. Görünen o ki herkesin imtihanı kendi nevinden, kimseyi kimseyle karşılaştırmaya gerek yok. Kimi bir yerlerde yeni bir hayatta, kimisi bir yerlerde gaib, kimisi hapishanede. Dışarıda olan ne kadar rahat, içerde olan ne kadar sıkıntılı. Gaib olan nerede. İnanan insanlar içinde bir grup insan için bir dönem uyumak gerekli imiş. 300 mü olur acaba 300 e dokuz mu eklenir. İlk önce kim uyanır, uyanınca ne olur bilinmez.
Şu bir gerçek ki Abesle iştigal etmeyen bir Rabb in kullarıyız. Herşeyin bize fısıldadığı birşeyler var. Her hadise, lisan ı haliyle bir hüzme gönderiyor. Hüzmenin belindeki kuşağa bağlı binbir türlü iktibas… Gaybubet zamanları bu hüzmeleri ve ona bağlı iktibasları yakaladı iseniz O gaybubetin sırrına ermişsinizdir. Tıpkı … Ve cealna… sırrına erdiğiniz gibi. O sır sizi beraat ettirecektir. Ta ki Nuru tevhid içinde sırrı ehadiyetiniz açılsın…
Vesselam..
[Salih Ömer Tezcan] 14.8.2018 [thecrcl.ca]
Merkez Bankası istese de dövizi durdurma gücünden yoksun [Harun Odabaşı]
Çok hareketli bir haftadan daha çok hareketli bir haftaya girdik. Kur, enflasyon ve faizde bozulan dengelerin üzerine ABD’nin Türkiye’ye ekonomik yaptırım kararı alması özellikle döviz kurunu sınırsız yükseliş trendine soktu. Rahip Brunson’un serbest bırakılmasının gecikmesi ve İran’a uygulanacak ambargoya Türkiye’nin direnmesi belirsizliği artırıyor.
24 Haziran seçimlerinden sonra iyi bir başlangıç yapmayı hedefleyen yeni hükümetin 100 günlük eylem planı ve orta vadeli ekonomi yaklaşımı siyasi ve finansal krizinin ortasında anlamını tamamen yitirdi. Her iki açılımda da kronik sorunlara dönük hiçbir stratejinin geliştirilmemiş olması hatta ekonomik büyüme yani finansal genişlemeyi öncelemesi Erdoğan hükümetinin sorunları yokmuş gibi davranma kararlılığının devam ettiğini gösteriyor.
Erdoğan ve ekonomi yönetimi her şeyin geçeceğini dövizin düşeceğini ve her şeyin tekrar normale döneceğini söylemesinden daha doğal bir şey olamaz. Halkta oluşan paniği engellemesi hükümetin görevidir aynı zamanda. Dövizdeki sonsuz yükselişi dış mihrakların oyununa bağlamasını bile katılmasam bile siyaseten anlaşılır buluyorum. Bu argüman Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatsa da ameliyat masasındaki hastayı iyileştirmiyor. Yangını söndüren bir hamleye dönüşmüyor. Tam tersine vurdum duymazlık hali piyasaları daha da öfkelendiriyor. Dövizin fiyatı rekor üstüne rekor kırıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Beraat Albayrak’ın Orta Vadeli Planı(OVP) açıkladığı toplantıda mali ve finansal birlikteliğe gidileceğini üzerine basa basa vurgulaması ile bağımsızlığını tamamen yitirdiği tescillenmiş olan Merkez Bankası’nın pazartesi günü aldığı tedbirler ise dövizi durdurmaya yetmedi.
Bilindiği gibi Merkez Bankası’nın elinde dövizi kontrol etme adına esasen iki silahı var. Ya faizleri artırabilir ya da piyasaya döviz sürebilir. Faizleri artırırsa Erdoğan’ın 100 günlük eylem planında çizdiği büyüme perspektifi ile taban tabana zıt bir politika belirlemiş olacak. Ekonomi yavaşlamaya gidecek. Mevcut hükümet anlayışı bu ihtimali çok zayıflatıyor. Ayrıca birkaç ay evvel tecrübe edildiki MB’nın faiz artırması oynaklığı ortadan kaldırmaya yetmiyor. Buna rağmen yine de bir son çare olarak muhtemel bir faiz artışı beklenebilir. İkinci ihtimal MB’nın piyasaya döviz sürmesi. Aslında MB son bir senedir piyasaya rezervlerini eritme pahasına ciddi müdahalelerde bulundu. Şu anda aktif rezervi 27-29 milyar dolar seviyesinde. Özel sektör ve bankaların yıl sonuna kadar ihtiyacı olan yani bulması gereken döviz miktarı ise 180 milyar dolar. Yani MB artık devre dışı, çok istese bile dövizi durdurma gücünden yoksun. Sorumluluk tamamen Saray’da. Hükümette diyemiyorum çünkü görüldüğü kadarı ile her şeye karar veren bir başkanımız var. Kabine ve Meclis etki anlamında çöp seviyesine inmiş durumda.
OVP’da görünmese de farz edelim hükümet fiyat istikrarını sağlama adına tasarrufa gitti ve sıkı mali politika uygulamaya başladı. Enflasyon üzerinde dövizdeki yükselişin etkileri nasıl ortadan kaldırılacak? Türkiye ihraç ettiği ürünlerin hammaddesinin yüzde 60’ını ithalat ediyor. Kurdaki artış, daha şimdiden birçok ürünün fiyatını yükseltti bile. Kaldıki mevcut kriz sadece ekonomik hataların bir sonucu da değil. Siyaseten Türkiye eksen değiştiriyor. Rejimin yapısı otoriterleşirken dış politikada da Batı kulübünden koparak Rusya, Çin ve İran bloğuna dahil olma iradesi güçleniyor.
En çok merak edilen konulardan biri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu dar boğazdan çıkıp çıkamayacağı. Erdoğan’ın siyasi mazisi zaferlerle dolu. Bunu kendisine sadakatle bağlı AKP tabanı ve muhalif kesim çok iyi biliyor. Siyaseten biteceği tahmin edilen birçok zorluğu etik boyutu tartışmalı usta manevralarla aşmasını bildi. Ayrıca mevcut yetkileri itibarı ile en güçlü dönemini yaşıyor. Bu sefer siyasi geçmişi ile kıyaslanmayacak ölçüde ekonomi ve siyaset cephesinde büyük problemlerle karşı karşıya. Türkiye’nin Suriye ve Mısır gibi bir rejime dönüştüğünü varsayarsak ne kadar fakirleşirsek fakirleşelim Erdoğan’ın iktidarı bırakmadan yoluna devam edebileceği bir seçenek olarak önümüzde duruyor. Tekelleşme ifadesinin bile yetersiz kaldığı bir medya ortamında Erdoğan, mevcut krizi daha şimdiden ‘dış güçlerle ekonomik savaş’a dönüştürmüş durumda. Krizin ekonomik maliyetini kendisinin oy deposu olan kesimlere yansıtmamayı başarması halinde seçim zaferlerini devam ettirebilir.
[Harun Odabaşı] 14.8.2018 [Kronos.News]
24 Haziran seçimlerinden sonra iyi bir başlangıç yapmayı hedefleyen yeni hükümetin 100 günlük eylem planı ve orta vadeli ekonomi yaklaşımı siyasi ve finansal krizinin ortasında anlamını tamamen yitirdi. Her iki açılımda da kronik sorunlara dönük hiçbir stratejinin geliştirilmemiş olması hatta ekonomik büyüme yani finansal genişlemeyi öncelemesi Erdoğan hükümetinin sorunları yokmuş gibi davranma kararlılığının devam ettiğini gösteriyor.
Erdoğan ve ekonomi yönetimi her şeyin geçeceğini dövizin düşeceğini ve her şeyin tekrar normale döneceğini söylemesinden daha doğal bir şey olamaz. Halkta oluşan paniği engellemesi hükümetin görevidir aynı zamanda. Dövizdeki sonsuz yükselişi dış mihrakların oyununa bağlamasını bile katılmasam bile siyaseten anlaşılır buluyorum. Bu argüman Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatsa da ameliyat masasındaki hastayı iyileştirmiyor. Yangını söndüren bir hamleye dönüşmüyor. Tam tersine vurdum duymazlık hali piyasaları daha da öfkelendiriyor. Dövizin fiyatı rekor üstüne rekor kırıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Beraat Albayrak’ın Orta Vadeli Planı(OVP) açıkladığı toplantıda mali ve finansal birlikteliğe gidileceğini üzerine basa basa vurgulaması ile bağımsızlığını tamamen yitirdiği tescillenmiş olan Merkez Bankası’nın pazartesi günü aldığı tedbirler ise dövizi durdurmaya yetmedi.
Bilindiği gibi Merkez Bankası’nın elinde dövizi kontrol etme adına esasen iki silahı var. Ya faizleri artırabilir ya da piyasaya döviz sürebilir. Faizleri artırırsa Erdoğan’ın 100 günlük eylem planında çizdiği büyüme perspektifi ile taban tabana zıt bir politika belirlemiş olacak. Ekonomi yavaşlamaya gidecek. Mevcut hükümet anlayışı bu ihtimali çok zayıflatıyor. Ayrıca birkaç ay evvel tecrübe edildiki MB’nın faiz artırması oynaklığı ortadan kaldırmaya yetmiyor. Buna rağmen yine de bir son çare olarak muhtemel bir faiz artışı beklenebilir. İkinci ihtimal MB’nın piyasaya döviz sürmesi. Aslında MB son bir senedir piyasaya rezervlerini eritme pahasına ciddi müdahalelerde bulundu. Şu anda aktif rezervi 27-29 milyar dolar seviyesinde. Özel sektör ve bankaların yıl sonuna kadar ihtiyacı olan yani bulması gereken döviz miktarı ise 180 milyar dolar. Yani MB artık devre dışı, çok istese bile dövizi durdurma gücünden yoksun. Sorumluluk tamamen Saray’da. Hükümette diyemiyorum çünkü görüldüğü kadarı ile her şeye karar veren bir başkanımız var. Kabine ve Meclis etki anlamında çöp seviyesine inmiş durumda.
OVP’da görünmese de farz edelim hükümet fiyat istikrarını sağlama adına tasarrufa gitti ve sıkı mali politika uygulamaya başladı. Enflasyon üzerinde dövizdeki yükselişin etkileri nasıl ortadan kaldırılacak? Türkiye ihraç ettiği ürünlerin hammaddesinin yüzde 60’ını ithalat ediyor. Kurdaki artış, daha şimdiden birçok ürünün fiyatını yükseltti bile. Kaldıki mevcut kriz sadece ekonomik hataların bir sonucu da değil. Siyaseten Türkiye eksen değiştiriyor. Rejimin yapısı otoriterleşirken dış politikada da Batı kulübünden koparak Rusya, Çin ve İran bloğuna dahil olma iradesi güçleniyor.
En çok merak edilen konulardan biri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu dar boğazdan çıkıp çıkamayacağı. Erdoğan’ın siyasi mazisi zaferlerle dolu. Bunu kendisine sadakatle bağlı AKP tabanı ve muhalif kesim çok iyi biliyor. Siyaseten biteceği tahmin edilen birçok zorluğu etik boyutu tartışmalı usta manevralarla aşmasını bildi. Ayrıca mevcut yetkileri itibarı ile en güçlü dönemini yaşıyor. Bu sefer siyasi geçmişi ile kıyaslanmayacak ölçüde ekonomi ve siyaset cephesinde büyük problemlerle karşı karşıya. Türkiye’nin Suriye ve Mısır gibi bir rejime dönüştüğünü varsayarsak ne kadar fakirleşirsek fakirleşelim Erdoğan’ın iktidarı bırakmadan yoluna devam edebileceği bir seçenek olarak önümüzde duruyor. Tekelleşme ifadesinin bile yetersiz kaldığı bir medya ortamında Erdoğan, mevcut krizi daha şimdiden ‘dış güçlerle ekonomik savaş’a dönüştürmüş durumda. Krizin ekonomik maliyetini kendisinin oy deposu olan kesimlere yansıtmamayı başarması halinde seçim zaferlerini devam ettirebilir.
[Harun Odabaşı] 14.8.2018 [Kronos.News]
Evren Senfonisi [Safvet Senih]
Lemaat’ta şöyle diyor Üstad: “Şu kainat tamamıyla muazzam bir bürhandır. Gayb âleminin dili, şehâdet âlemiyle Sübhanallah diyerek tesbih etmekte ve Lâ ilâhe illallah diyerek tevhidi ilân etmektedir. Evet Rahman’ın tek olduğunu anlatarak büyük bir sesle ‘Lâ ilâhe illâ HÛ’ diyerek zikretmektedir…
“Kainatın bütün zerreleri ve hücreleri, bütün erkân ve âzası zikreden birer dildir ki, kainatın o büyük sesiyle beraber ‘Lâ ilâhe illâ Hû” der.
“O dillerde çeşitlilik var, o seslerde mertebeler var. Fakat onun zikri ve sesi ki: ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ diye bir noktada toplar.
“Kainat en büyük bir insandır, büyük sesle eder zikri, bütün eczası, zerreleri, küçücük sesleriyle, o yüce ve yüksek beraber ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Şu âlem zikir halkası içinde, Nur’un kaynağı şu Kur’an aşr okuyor. Bütün ruh sahibi şuurlu varlıklar, ondan ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ fikrini alıyor.
“Bu şânı yüce Furkan, o tevhide nâtık (konuşan) bürhan, bütün âyetler sâdık lisan. Şuaları imanın yıldırıma benzer parıltısı. Beraberce ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Eğer kulağı şu Furkân’ın sinesine yapıştırsan, derinden tâ derine, sarih şekilde semâvî bir sada işitirsin ki, ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“O sestir gayet ulvî, nihayet derece ciddî, hakiki pek samimî, hem nihayet munis ve muknî ve bürhan ile donanmış olarak tekrar tekrar ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Şu nurlu parlak burhanda, altı cihet şeffaftır ki, üstünde nakşedilmiştir, parlak mucizelik mührü… İçinde parlayan hidayet nuru “Lâ ilâhe illâ Hû’ der.”
“Kainat mescid-i kebirinde, Kur’an kainatı okuyor. O’nu dinleyelim… O nur ile nurlanalım.” (Yedinci Söz)
Şimdi bir de Fî Zılâl tefsirine göz atalım:
“İbrahim Suresinin 32-34. Âyetlerinde, kainat kitabının kapağı açılıyor. Ürperti veren satırları Allah’ın sayısız nimetlerini dile getiriyor. Bu kitabın muhteşem ve geniş sayfaları göz alabildiğince uzanıp giden türlü türlü nimetleri ardarda sıralıyor: “Gökler ve yer… Güneş ve ay… Gündüz ve gece… Gökten inen su ve yerden biten meyveler. Üstünde gemilerin yüzdüğü deniz ve çeşitli rızıkları akıtan nehirler… Kainatın bu sayfaları bütünüyle gözler önüne serilmiş olmasına rağmen, câhiliye hayatını yaşayan insanlar dönüp bakmıyorlar, okumuyorlar, bu sayfaları inceleyip şükretmiyorlar. Çünkü insan çok zâlim ve son derece nankördür. Allah’ın nimetini küfürle karşılar. Her şeyin yaratıcısı, her canlının rızkını veren ve bütün evreni insanın faydasına sunan Allah olduğu halde, ona eşler koşar:
“O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirerek, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler ortaya çıkardı. Onun buyruğu ile denizde yüzen gemiyi faydanıza sundu, nehirleri istifadenize sundu. Sürekli şekilde yörüngelerinde dönen güneşi ve ayı menfaatinize sundu, gece ile gündüzü yararınıza sundu. O size Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız, onları bitiremezsiniz. Şüphesiz insan çok zâlim ve son derece nankördür.” (İbrahim Suresi, 14/32-34)
“Bir hamledir bu… Vicdanı yakan bir kırbaçtır bu… Gökler ve yer, güneş ve ay, gece ve gündüz, denizler ve nehirler, yağmurlar ve meyveler bu hamlede yer alan dehşet verici araçlardır. Kendine özgü bir sesi bir şaklaması var bu kırbacın… Çok zalim ve son derece nankör olan şu insanı sızlatan bir tesiri vardır.
“Hiç kuşkusuz bu kitabın gerçekleştirdiği mucizelerden biri, bütün evrensel sahneleri, bütün ruhî çalkantıları tevhid inancı etrafında birleştirmesidir, evrenin sayfalarında veya insan vicdanında yer alan her parıltıyı bir delile, bir mesaja dönüştürmesidir. Böylece evren, içindeki canlı ve cansız varlıklarla birlikte Allah’ın âyetlerinin sergilendiği bir vitrin niteliğini kazanır. Burada yüce Allah’ın kudret eli her an yeni harikalar meydana getirmektedir. Kudret elinin izleri evrenin her sahnesinde, her manzarasında, her tablosunda ve her bölgesinde kendisini gösterir. Bu Kur’an ulûhiyet ve ubudiyet problemlerini zihnî bir tartışmada, mücerred teolojik bir incelemede veya fizik ötesi felsefi bir kalıpta sunmaz. Bu çeşit bir sunuş, insan kalbini uyaramayan, ona tesir etmeyen, ona bir mesaj veremeyen donuk ve içeriksiz bir sunuştur… Bu Kur’an ulûhiyet ve ubudiyet problemini kainatın sahnelerinden oluşan gerçekçi tesirler ve tesirli mesajlar alanında ele alır. Yaratılış evrelerinde, fıtratın derinliklerinde insanın kavrama yeteneğinin algılayacağı son derece alanlarda irdeler. Hem de kendisine özgü bir güzellik, bir ihtişam, bir âhenk içinde…
“Yüce Allah’ın gücünün ve nimetlerinin sergilendiği bu ihtişamlı ve uçsuz bucaksız sahnede, harikalar yaratan sanat fırçası nimetlerin insanlara veriliş gayesine uygun çizgiler çizmektedir: Önce gökler ve yer çiziliyor. Ardından gökten inen su ve bu su sayesinde yerden biten meyveler ve bitkiler çiziliyor. Sonra bu fırça yeni bir çizgi, yeni bir manzara eklemek için tekrar gök tablosuna çizilen son manzara ise, güneş ve ayla bağlantılı bir manzaradır. Gece ve gündüz… En sonunda gökler ve yeri kapsayan bir çizgi çiziliyor. Bu çizgi bütün sayfayı renklendirmeye gölgelendirmeye yetiyor.
“O size kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız, onları bitiremezsiniz.” (14/34)
“Hiç şüphesiz bu bir mucizedir. Fırçanın çizdiği bütün dokunuşlar, bütün çizgiler, bütün renkler ve gölgeler olağanüstü bir âhenk oluşturmaktadır.”
Kur’an-ı Hakimi bu şuurla okuyup inceleyelim.
[Safvet Senih] 14.8.2018 [Samanyolu Haber]
“Kainatın bütün zerreleri ve hücreleri, bütün erkân ve âzası zikreden birer dildir ki, kainatın o büyük sesiyle beraber ‘Lâ ilâhe illâ Hû” der.
“O dillerde çeşitlilik var, o seslerde mertebeler var. Fakat onun zikri ve sesi ki: ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ diye bir noktada toplar.
“Kainat en büyük bir insandır, büyük sesle eder zikri, bütün eczası, zerreleri, küçücük sesleriyle, o yüce ve yüksek beraber ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Şu âlem zikir halkası içinde, Nur’un kaynağı şu Kur’an aşr okuyor. Bütün ruh sahibi şuurlu varlıklar, ondan ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ fikrini alıyor.
“Bu şânı yüce Furkan, o tevhide nâtık (konuşan) bürhan, bütün âyetler sâdık lisan. Şuaları imanın yıldırıma benzer parıltısı. Beraberce ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Eğer kulağı şu Furkân’ın sinesine yapıştırsan, derinden tâ derine, sarih şekilde semâvî bir sada işitirsin ki, ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“O sestir gayet ulvî, nihayet derece ciddî, hakiki pek samimî, hem nihayet munis ve muknî ve bürhan ile donanmış olarak tekrar tekrar ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ der.
“Şu nurlu parlak burhanda, altı cihet şeffaftır ki, üstünde nakşedilmiştir, parlak mucizelik mührü… İçinde parlayan hidayet nuru “Lâ ilâhe illâ Hû’ der.”
“Kainat mescid-i kebirinde, Kur’an kainatı okuyor. O’nu dinleyelim… O nur ile nurlanalım.” (Yedinci Söz)
Şimdi bir de Fî Zılâl tefsirine göz atalım:
“İbrahim Suresinin 32-34. Âyetlerinde, kainat kitabının kapağı açılıyor. Ürperti veren satırları Allah’ın sayısız nimetlerini dile getiriyor. Bu kitabın muhteşem ve geniş sayfaları göz alabildiğince uzanıp giden türlü türlü nimetleri ardarda sıralıyor: “Gökler ve yer… Güneş ve ay… Gündüz ve gece… Gökten inen su ve yerden biten meyveler. Üstünde gemilerin yüzdüğü deniz ve çeşitli rızıkları akıtan nehirler… Kainatın bu sayfaları bütünüyle gözler önüne serilmiş olmasına rağmen, câhiliye hayatını yaşayan insanlar dönüp bakmıyorlar, okumuyorlar, bu sayfaları inceleyip şükretmiyorlar. Çünkü insan çok zâlim ve son derece nankördür. Allah’ın nimetini küfürle karşılar. Her şeyin yaratıcısı, her canlının rızkını veren ve bütün evreni insanın faydasına sunan Allah olduğu halde, ona eşler koşar:
“O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirerek, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler ortaya çıkardı. Onun buyruğu ile denizde yüzen gemiyi faydanıza sundu, nehirleri istifadenize sundu. Sürekli şekilde yörüngelerinde dönen güneşi ve ayı menfaatinize sundu, gece ile gündüzü yararınıza sundu. O size Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız, onları bitiremezsiniz. Şüphesiz insan çok zâlim ve son derece nankördür.” (İbrahim Suresi, 14/32-34)
“Bir hamledir bu… Vicdanı yakan bir kırbaçtır bu… Gökler ve yer, güneş ve ay, gece ve gündüz, denizler ve nehirler, yağmurlar ve meyveler bu hamlede yer alan dehşet verici araçlardır. Kendine özgü bir sesi bir şaklaması var bu kırbacın… Çok zalim ve son derece nankör olan şu insanı sızlatan bir tesiri vardır.
“Hiç kuşkusuz bu kitabın gerçekleştirdiği mucizelerden biri, bütün evrensel sahneleri, bütün ruhî çalkantıları tevhid inancı etrafında birleştirmesidir, evrenin sayfalarında veya insan vicdanında yer alan her parıltıyı bir delile, bir mesaja dönüştürmesidir. Böylece evren, içindeki canlı ve cansız varlıklarla birlikte Allah’ın âyetlerinin sergilendiği bir vitrin niteliğini kazanır. Burada yüce Allah’ın kudret eli her an yeni harikalar meydana getirmektedir. Kudret elinin izleri evrenin her sahnesinde, her manzarasında, her tablosunda ve her bölgesinde kendisini gösterir. Bu Kur’an ulûhiyet ve ubudiyet problemlerini zihnî bir tartışmada, mücerred teolojik bir incelemede veya fizik ötesi felsefi bir kalıpta sunmaz. Bu çeşit bir sunuş, insan kalbini uyaramayan, ona tesir etmeyen, ona bir mesaj veremeyen donuk ve içeriksiz bir sunuştur… Bu Kur’an ulûhiyet ve ubudiyet problemini kainatın sahnelerinden oluşan gerçekçi tesirler ve tesirli mesajlar alanında ele alır. Yaratılış evrelerinde, fıtratın derinliklerinde insanın kavrama yeteneğinin algılayacağı son derece alanlarda irdeler. Hem de kendisine özgü bir güzellik, bir ihtişam, bir âhenk içinde…
“Yüce Allah’ın gücünün ve nimetlerinin sergilendiği bu ihtişamlı ve uçsuz bucaksız sahnede, harikalar yaratan sanat fırçası nimetlerin insanlara veriliş gayesine uygun çizgiler çizmektedir: Önce gökler ve yer çiziliyor. Ardından gökten inen su ve bu su sayesinde yerden biten meyveler ve bitkiler çiziliyor. Sonra bu fırça yeni bir çizgi, yeni bir manzara eklemek için tekrar gök tablosuna çizilen son manzara ise, güneş ve ayla bağlantılı bir manzaradır. Gece ve gündüz… En sonunda gökler ve yeri kapsayan bir çizgi çiziliyor. Bu çizgi bütün sayfayı renklendirmeye gölgelendirmeye yetiyor.
“O size kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız, onları bitiremezsiniz.” (14/34)
“Hiç şüphesiz bu bir mucizedir. Fırçanın çizdiği bütün dokunuşlar, bütün çizgiler, bütün renkler ve gölgeler olağanüstü bir âhenk oluşturmaktadır.”
Kur’an-ı Hakimi bu şuurla okuyup inceleyelim.
[Safvet Senih] 14.8.2018 [Samanyolu Haber]
Toplumlarda çaresi olmayan tek şey şudur [Tarık Toros]
Biz Türkiye’de kötülüğe karşı mücadele ederken…
Başlarda olmasa da, sonuna doğru bunu önlemenin çok mümkün olmadığının farkındaydık.
Yine de yılmadık.
Niye?
Tarihin ve kaderin üzerimize yüklediği bir misyon vardı.
Ve bunu o zaman ifa etmeliydik.
Bir gayemiz de:
Yarın, çocuklarımız “ülkede bunlar olurken sen ne yaptın?” diye sorduklarında rahat cevap verebilmekti.
**
Yine…
Amacımız, günü gelip “ben demiştim” demek de değildi.
Zaman zaman yaşadığımız acıların tetiklemesiyle, böyle yaptığımız oluyor.
Ben de düşüyorum bu vartaya, farkında olmadan.
Lakin esası değiştirmiyor.
Çünkü…
Uyarının vakti, beklenen afet gelmeden önceki zaman dilimidir.
Felaket yaşandıktan sonra “söylemiştim” demenin manası yoktur.
O gün yapılması gereken:
Depremin etkilerini azaltmaya çalışmak, insan kurtarmak, malı mülkü korumaya çalışmaktır.
Zarar büyük olsa da bunu azaltmanın yoluna bakmaktır.
Belki…
Yeni uyarıların, önlemlerin zamanıdır.
Buna kafa yormaktır.
**
Sigaradan kanser olan insana, “çok içmeyecektin şu mereti” demenin ne kadar yararı varsa…
Toplumsal konularda da böyledir yani.
Tedavi yöntemleri araştırıp doğru uzmana yönlendirmek, yaşam kalitesini artırmak, sonraki yıllarını daha steril geçirmesine çabalamak, yeni amaç olmuştur artık.
**
Dedim ya.
Bu iki hassasiyet de kayboldu.
Hele, sosyal lince uğramış insanlar söz konusuysa…
Her hanede kayıplar olmuş, hayat boyu taşınacak elemler yüklenmişse…
Sağduyuyu korumak zordur, çok çok zor.
**
Tarih tanıktır.
Anadolu, başımızdaki beyinsizler yüzünden ağır bedeller ödedi.
Her zaman masum da değildi.
Anadolu’nun, yaşanan belalardan kendine çıkaracağı pay vardır.
Bu hesaplaşma olmamıştır henüz.
**
Özellikle son 5 senedir, her şey ama her şey milletin gözü önünde oldu.
Şu çağda…
“Haberim yoktu, farkında değildim” deme lüksü yok.
Bir yönüyle böyle.
Diğer taraftan:
-Konforunu koruma çabası
-Propagandanın esiri olma
..gibi nedenler var ki…
Kusura bakmasınlar, mazeret kredisi olmayan şeyler bunlar.
**
Son 2-3 senedir…
Ekonomide olası çöküşü hissetmek için ekonomist olmaya gerek yoktu.
Ne çare, yakın çevrede bile sözlerimiz tesir etmedi ki, genel vatandaş buna uysun.
Sesimi duyurabildiğime:
-Paranızı sistemde (banka vs) tutmayın,
-TL’de kalmayın,
-Mal/mülk yatırımı yapmayın
..dedim demesine de, uygulayan olmadı.
Şimdi, “Sen demiştin” diyorlar.
Bunu işitmek, insanı mutlu etmiyor.
Üzülüyorsun.
**
Kimse, ülkenin felaketi için bedduaya çıkmış değil.
Aklından zoru olan varsa, o başka.
Bütün mahalleyi yıkan bir zelzelede…
Tedbirli olduğunuz için eviniz ayakta kalmışsa mesela…
Nasıl sevinebilirsiniz?
Komşuların enkaz altında can vermiş, hatıralarınız yok olmuş, artık orada yaşamınızı nasıl idame ettireceksiniz. Hangi gönül huzuruyla?
**
Ülkeyi bu hale sokanlar, bundan nemalananlar, onların destekçileri vs.
Fatura tek başına bu ekibe kesilse, herkesin arzu ettiği çözüm gerçekleşecek.
Gelgelelim, dünyada benzer süreçlerden geçen toplumlarda işler hiçbir zaman böyle tatlıya bağlanmamış yani.
Koca uluslar, tüyü bitmemiş yetimlerine kadar cekmiş ceremesini.
Maalesef, Türkiye’de de böyle olacak.
**
Dünyanın kestiği fatura, 80 milyona paylaştırılacak.
Ülkede 29 dolar milyarderi varmış.
Onlar fakirleşmeyecekleri gibi, servetlerini katlayacaklar.
Hatta kimi, yurt içinde borçlanıp bununla yurt dışında yatırım yaptı.
Sonra da bu borcu “yapılandırarak” milletin sırtına yükledi.
Tıpkı…
Köprülerin, yolların, şehir hastanelerinin, havalimanlarının “olmayan” gelirlerinin yüklendiği gibi.
**
Derin uykudaki insanın yüzüne soğuk su çarparsın, yerinden sıçrar ya…
Keşke uykudaki milyonları sarsmak bu kadar kolay olsaydı.
**
Şöyle veya böyle bitecek bu film.
Acı bir finali olacak.
Şu son bir asırda yaşananlar gösterdi ki, bizim milletimiz yaşananlardan ders almadı.
Yeni cumhuriyetin kurucularının kafa patlatması gereken tam da bu olmalı.
9 şiddetinde depreme dayalı tünel yapmak gibi…
Hiçbir muhalif rüzgarın sarsamayacağı bir sistem inşa edilmeli.
İnsan unsurunu ve haklarını önde tutarak.
**
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Mahur Beste” romanında geçer:
Cahilsin, okur öğrenirsin.
Gerisin, ilerlersin.
Adam yok, yetiştirirsin.
Paran yok, kazanırsın.
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.
**
O değil de…
İnsanın canı en çok neye sıkılıyor biliyor musunuz:
Dünya görmüş insanlar var. Neyin ne olduğunu bilen, kitabını yazan.
Ve esasında olan bitene hayli tepkili ama renk vermeyen.
Onlar da çıkıp “savaştayız, saldırı altındayız” filan yazmıyor mu, asıl bu koyuyor.
Ekran başındaki halk ne yapsın.
[Tarık Toros] 14.8.2018 [TR724]
Başlarda olmasa da, sonuna doğru bunu önlemenin çok mümkün olmadığının farkındaydık.
Yine de yılmadık.
Niye?
Tarihin ve kaderin üzerimize yüklediği bir misyon vardı.
Ve bunu o zaman ifa etmeliydik.
Bir gayemiz de:
Yarın, çocuklarımız “ülkede bunlar olurken sen ne yaptın?” diye sorduklarında rahat cevap verebilmekti.
**
Yine…
Amacımız, günü gelip “ben demiştim” demek de değildi.
Zaman zaman yaşadığımız acıların tetiklemesiyle, böyle yaptığımız oluyor.
Ben de düşüyorum bu vartaya, farkında olmadan.
Lakin esası değiştirmiyor.
Çünkü…
Uyarının vakti, beklenen afet gelmeden önceki zaman dilimidir.
Felaket yaşandıktan sonra “söylemiştim” demenin manası yoktur.
O gün yapılması gereken:
Depremin etkilerini azaltmaya çalışmak, insan kurtarmak, malı mülkü korumaya çalışmaktır.
Zarar büyük olsa da bunu azaltmanın yoluna bakmaktır.
Belki…
Yeni uyarıların, önlemlerin zamanıdır.
Buna kafa yormaktır.
**
Sigaradan kanser olan insana, “çok içmeyecektin şu mereti” demenin ne kadar yararı varsa…
Toplumsal konularda da böyledir yani.
Tedavi yöntemleri araştırıp doğru uzmana yönlendirmek, yaşam kalitesini artırmak, sonraki yıllarını daha steril geçirmesine çabalamak, yeni amaç olmuştur artık.
**
Dedim ya.
Bu iki hassasiyet de kayboldu.
Hele, sosyal lince uğramış insanlar söz konusuysa…
Her hanede kayıplar olmuş, hayat boyu taşınacak elemler yüklenmişse…
Sağduyuyu korumak zordur, çok çok zor.
**
Tarih tanıktır.
Anadolu, başımızdaki beyinsizler yüzünden ağır bedeller ödedi.
Her zaman masum da değildi.
Anadolu’nun, yaşanan belalardan kendine çıkaracağı pay vardır.
Bu hesaplaşma olmamıştır henüz.
**
Özellikle son 5 senedir, her şey ama her şey milletin gözü önünde oldu.
Şu çağda…
“Haberim yoktu, farkında değildim” deme lüksü yok.
Bir yönüyle böyle.
Diğer taraftan:
-Konforunu koruma çabası
-Propagandanın esiri olma
..gibi nedenler var ki…
Kusura bakmasınlar, mazeret kredisi olmayan şeyler bunlar.
**
Son 2-3 senedir…
Ekonomide olası çöküşü hissetmek için ekonomist olmaya gerek yoktu.
Ne çare, yakın çevrede bile sözlerimiz tesir etmedi ki, genel vatandaş buna uysun.
Sesimi duyurabildiğime:
-Paranızı sistemde (banka vs) tutmayın,
-TL’de kalmayın,
-Mal/mülk yatırımı yapmayın
..dedim demesine de, uygulayan olmadı.
Şimdi, “Sen demiştin” diyorlar.
Bunu işitmek, insanı mutlu etmiyor.
Üzülüyorsun.
**
Kimse, ülkenin felaketi için bedduaya çıkmış değil.
Aklından zoru olan varsa, o başka.
Bütün mahalleyi yıkan bir zelzelede…
Tedbirli olduğunuz için eviniz ayakta kalmışsa mesela…
Nasıl sevinebilirsiniz?
Komşuların enkaz altında can vermiş, hatıralarınız yok olmuş, artık orada yaşamınızı nasıl idame ettireceksiniz. Hangi gönül huzuruyla?
**
Ülkeyi bu hale sokanlar, bundan nemalananlar, onların destekçileri vs.
Fatura tek başına bu ekibe kesilse, herkesin arzu ettiği çözüm gerçekleşecek.
Gelgelelim, dünyada benzer süreçlerden geçen toplumlarda işler hiçbir zaman böyle tatlıya bağlanmamış yani.
Koca uluslar, tüyü bitmemiş yetimlerine kadar cekmiş ceremesini.
Maalesef, Türkiye’de de böyle olacak.
**
Dünyanın kestiği fatura, 80 milyona paylaştırılacak.
Ülkede 29 dolar milyarderi varmış.
Onlar fakirleşmeyecekleri gibi, servetlerini katlayacaklar.
Hatta kimi, yurt içinde borçlanıp bununla yurt dışında yatırım yaptı.
Sonra da bu borcu “yapılandırarak” milletin sırtına yükledi.
Tıpkı…
Köprülerin, yolların, şehir hastanelerinin, havalimanlarının “olmayan” gelirlerinin yüklendiği gibi.
**
Derin uykudaki insanın yüzüne soğuk su çarparsın, yerinden sıçrar ya…
Keşke uykudaki milyonları sarsmak bu kadar kolay olsaydı.
**
Şöyle veya böyle bitecek bu film.
Acı bir finali olacak.
Şu son bir asırda yaşananlar gösterdi ki, bizim milletimiz yaşananlardan ders almadı.
Yeni cumhuriyetin kurucularının kafa patlatması gereken tam da bu olmalı.
9 şiddetinde depreme dayalı tünel yapmak gibi…
Hiçbir muhalif rüzgarın sarsamayacağı bir sistem inşa edilmeli.
İnsan unsurunu ve haklarını önde tutarak.
**
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Mahur Beste” romanında geçer:
Cahilsin, okur öğrenirsin.
Gerisin, ilerlersin.
Adam yok, yetiştirirsin.
Paran yok, kazanırsın.
Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.
**
O değil de…
İnsanın canı en çok neye sıkılıyor biliyor musunuz:
Dünya görmüş insanlar var. Neyin ne olduğunu bilen, kitabını yazan.
Ve esasında olan bitene hayli tepkili ama renk vermeyen.
Onlar da çıkıp “savaştayız, saldırı altındayız” filan yazmıyor mu, asıl bu koyuyor.
Ekran başındaki halk ne yapsın.
[Tarık Toros] 14.8.2018 [TR724]
Bank Asya için seferberlik çağrımdır [Nurullah Albayrak]
Bank Asya, 1996 yılında kurulan ve faaliyet izni sona erdirildiği 23.7.2016 tarihine kadar bankacılık işlemlerine devam etti. 2014 yılı sonrasında para yatırmış olan banka mudileri hakkında davalar açıldı, açılıyor, insanlar tutuklanıyor, ihraçlar yaşanıyor. Hesap açıldığı ve para yatırıldığı dönem itibariyle tamamen yasal olarak kabul edilen bir banka ile işlem yapanlara hukuksuzca, örgüt üyeliği ya da örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etme suçlaması yapılıyor.
Hesap açmak, hesaba para yatırmak ya da bankacılık işlemleri yapmış olmak hukuken başka hiçbir gerekçeye ihtiyaç olmaksızın suç olarak kabul edilemez. Ceza Kanununun mimarı olan Prof. Dr. İzzet Özgenç tarafından yapılan bilgilendirmede bu durum tereddüde yer bırakmaksızın açıklanmaktadır. İzzet hoca tarafından yapılan bu açıklamada, ‘..hukuki varlığı devam eden ve faaliyette bulunması devlet tarafından engellenmemiş olan bir bankada hesap açılması, hangi amaçla olursa olsun, mevcut hesaba para yatırılması, hesaplar arasında para transferinde bulunulması, asla, ilgili kişinin terör örgütü üyeliği ile suçlanmasının dayanağını oluşturamaz.’denilmektedir.
Bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemez
Hukuki durum bu şekilde olmasına rağmen ne yazık ki evrensel hukuk kriterleri yerine ‘Saray Hukuku’ kriterlerini esas kabul eden mahkemeler ve idari organlar tarafından tamamen yasal olan bu faaliyetler suç olarak kabul edilmektedir. Mahkemeler tarafından her ne kadar bu şekilde kararlar verilmiş olsa da Anayasa ve Ceza Usul Kanunu gereğince de bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemez.
Soruşturma ve yargılama dosyalarında yer alan bilgilere göre suçlamaya dayanak yapılan Bank Asya verileri Ceza Usul yasasına aykırı olarak hukuka aykırı şekilde elde edilmiştir. Açık bu hukuksuzluk nedeniyle de banka konusunda suçlama yöneltilmesi doğru değildir. Anayasa m. 38/ 6 ve CMK m. 217/2 hükümleri dikkate alındığında, Bank Asya verileri hiçbir yargılamada kullanılamaz; disiplin yargılamaları veya OHAL Komisyonu işlemleri dahil, hiçbir karara dayanak yapılamaz. Aksi durum Anayasanın 38/6 hükmünü tanımamak, yok saymak anlamına gelir; oysa Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları dahil herkesi bağlar.
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanıp mahkemelere gönderilen belgelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Bank Asya’nın müşterilerine ait tüm kişisel veriler hiçbir mahkeme kararı olmadan polis tarafından elde edilmiş ve bu konuda bir de veri tabanı oluşturulmuştur. Bu veriler hiçbir yasal dayanak olmadan, mahkeme kararı alınmadan, toplu şekilde ve yasadışı olarak ele geçirilmiştir. Yasadışı elde edilen bu verilerin mahkumiyet ya da ihraç gerekçesi olarak kullanılması açıkça hukuka aykırıdır.
Suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı uygulamalar
Savcılık ve mahkemeler açık bu hukuksuzluğun yanında aile fertlerinin de Bank Asya’daki kişisel verilerini istemekte, bu veriler de suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı olarak soruşturma ve kovuşturma işlemlerine dayanak yapılmaktadır. Soruşturma kapsamında isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda araştırma yapılırken, suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı şekilde, eş, çocuklar, kardeş, anne ve baba gibi yakınların tüm geçmiş bilgilerinin de araştırılması ve hiçbir suç şüphesi olmadan aile fertlerine dair kişisel verilerin ve bilgilerin toplanıp kullanılması açıkça hukuka aykırıdır.
Ceza yasaları da diğer yasalar gibi öngörülebilir olmalı. Hangi eylemin suç olup olmayacağı bilinebilmelidir. Yasal olarak faaliyette bulunan bir bankaya para yatırma eyleminin, bir gün terör örgütü üyeliği suçuna delil olarak gösterileceğini hiç kimsesin öngörmesi ve bilmesi mümkün değildir. Ne yazık ki mahkemeler ceza yasalarını öngörülemez şekilde yorumlamak suretiyle karar vermek suretiyle hukuk dışı değerlendirme yaptıklarını da göstermiş oldular.
Bank Asya yasal bir bankadır
Bank Asya, bankacılık faaliyetlerinde bulunmasına devlet kurumlarının izin verdiği yasal bir banka olup, yasal olarak faaliyet gösteren bir bankaya para yatırma hiçbir şekilde suç delili olarak kullanılamaz. Bu gerçeğin mahkemeler tarafından kabul edilmesini sağlamak için mahkemelerde savunmalar yapılmakla birlikte, Bank Asya’nın en üst yöneticisinden alt personeline kadar herkes, bu haksızlığı ve hukuksuzluğu bankacılık sektöründeki tüm kişi, kurum ve kuruluşlara duyurmak suretiyle desteklerini istemeliler.
Bu kapsamda tüm dünyada banka sektörü ile irtibatlı olarak etkili, yetkili ve yaşanan mağduriyet konularına ilgili olan kişi, kurum ve kuruluşların listesi çıkarılmalı ve mail, sosyal medya hesapları ya da bizzat gidilerek bilgilendirmeler yapılmalı. Yapılacak bilgilendirmede, bankaya hesap açtığı ve para yatırdığı için banka mudilerinin yaşadığı mağduriyetler; gözaltı, tutuklama, mahkumiyet, hesaplara elkoyma, mevduatların ödenmemesi ve kamu görevlilerin ihraç edilmesiyle sonuçlanan tüm hukuksuzlukların anlatıldığı, mahkeme kararları, Ohal Komisyonu kararları, TMSF kararları gibi adli ve idari mercilerin kararlarının da yer aldığı raporlar hazırlanarak muhataplara ulaştırılmalı.
Ayrıca, Yargıtay’ın ve mahkemelerin kararının doğru olmadığı ve bu kararlardan dönülmesi gerektiğine dair bankacılık konusunda uzman olan kişi ve kurumlardan rapor, mütalaa, değerlendirme almak suretiyle mahkemelere sunulması sağlanmalı.
Çok açık bu hukuksuzlukla ya mücadele edilerek mağduriyetlerin sonlanmasına çalışılacak ya da bu hukuksuzluğu kabul edip yapılan zulme rıza göstereceğiz. Bu konuda en önemli görev de hiç şüphesiz bankacılara düşmektedir…
[Nurullah Albayrak] 14.8.2018 [TR724]
Hesap açmak, hesaba para yatırmak ya da bankacılık işlemleri yapmış olmak hukuken başka hiçbir gerekçeye ihtiyaç olmaksızın suç olarak kabul edilemez. Ceza Kanununun mimarı olan Prof. Dr. İzzet Özgenç tarafından yapılan bilgilendirmede bu durum tereddüde yer bırakmaksızın açıklanmaktadır. İzzet hoca tarafından yapılan bu açıklamada, ‘..hukuki varlığı devam eden ve faaliyette bulunması devlet tarafından engellenmemiş olan bir bankada hesap açılması, hangi amaçla olursa olsun, mevcut hesaba para yatırılması, hesaplar arasında para transferinde bulunulması, asla, ilgili kişinin terör örgütü üyeliği ile suçlanmasının dayanağını oluşturamaz.’denilmektedir.
Bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemez
Hukuki durum bu şekilde olmasına rağmen ne yazık ki evrensel hukuk kriterleri yerine ‘Saray Hukuku’ kriterlerini esas kabul eden mahkemeler ve idari organlar tarafından tamamen yasal olan bu faaliyetler suç olarak kabul edilmektedir. Mahkemeler tarafından her ne kadar bu şekilde kararlar verilmiş olsa da Anayasa ve Ceza Usul Kanunu gereğince de bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemez.
Soruşturma ve yargılama dosyalarında yer alan bilgilere göre suçlamaya dayanak yapılan Bank Asya verileri Ceza Usul yasasına aykırı olarak hukuka aykırı şekilde elde edilmiştir. Açık bu hukuksuzluk nedeniyle de banka konusunda suçlama yöneltilmesi doğru değildir. Anayasa m. 38/ 6 ve CMK m. 217/2 hükümleri dikkate alındığında, Bank Asya verileri hiçbir yargılamada kullanılamaz; disiplin yargılamaları veya OHAL Komisyonu işlemleri dahil, hiçbir karara dayanak yapılamaz. Aksi durum Anayasanın 38/6 hükmünü tanımamak, yok saymak anlamına gelir; oysa Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organları dahil herkesi bağlar.
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanıp mahkemelere gönderilen belgelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Bank Asya’nın müşterilerine ait tüm kişisel veriler hiçbir mahkeme kararı olmadan polis tarafından elde edilmiş ve bu konuda bir de veri tabanı oluşturulmuştur. Bu veriler hiçbir yasal dayanak olmadan, mahkeme kararı alınmadan, toplu şekilde ve yasadışı olarak ele geçirilmiştir. Yasadışı elde edilen bu verilerin mahkumiyet ya da ihraç gerekçesi olarak kullanılması açıkça hukuka aykırıdır.
Suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı uygulamalar
Savcılık ve mahkemeler açık bu hukuksuzluğun yanında aile fertlerinin de Bank Asya’daki kişisel verilerini istemekte, bu veriler de suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı olarak soruşturma ve kovuşturma işlemlerine dayanak yapılmaktadır. Soruşturma kapsamında isnat edilen suçun işlenip işlenmediği hususunda araştırma yapılırken, suç ve cezaların şahsiliği prensibine tamamen aykırı şekilde, eş, çocuklar, kardeş, anne ve baba gibi yakınların tüm geçmiş bilgilerinin de araştırılması ve hiçbir suç şüphesi olmadan aile fertlerine dair kişisel verilerin ve bilgilerin toplanıp kullanılması açıkça hukuka aykırıdır.
Ceza yasaları da diğer yasalar gibi öngörülebilir olmalı. Hangi eylemin suç olup olmayacağı bilinebilmelidir. Yasal olarak faaliyette bulunan bir bankaya para yatırma eyleminin, bir gün terör örgütü üyeliği suçuna delil olarak gösterileceğini hiç kimsesin öngörmesi ve bilmesi mümkün değildir. Ne yazık ki mahkemeler ceza yasalarını öngörülemez şekilde yorumlamak suretiyle karar vermek suretiyle hukuk dışı değerlendirme yaptıklarını da göstermiş oldular.
Bank Asya yasal bir bankadır
Bank Asya, bankacılık faaliyetlerinde bulunmasına devlet kurumlarının izin verdiği yasal bir banka olup, yasal olarak faaliyet gösteren bir bankaya para yatırma hiçbir şekilde suç delili olarak kullanılamaz. Bu gerçeğin mahkemeler tarafından kabul edilmesini sağlamak için mahkemelerde savunmalar yapılmakla birlikte, Bank Asya’nın en üst yöneticisinden alt personeline kadar herkes, bu haksızlığı ve hukuksuzluğu bankacılık sektöründeki tüm kişi, kurum ve kuruluşlara duyurmak suretiyle desteklerini istemeliler.
Bu kapsamda tüm dünyada banka sektörü ile irtibatlı olarak etkili, yetkili ve yaşanan mağduriyet konularına ilgili olan kişi, kurum ve kuruluşların listesi çıkarılmalı ve mail, sosyal medya hesapları ya da bizzat gidilerek bilgilendirmeler yapılmalı. Yapılacak bilgilendirmede, bankaya hesap açtığı ve para yatırdığı için banka mudilerinin yaşadığı mağduriyetler; gözaltı, tutuklama, mahkumiyet, hesaplara elkoyma, mevduatların ödenmemesi ve kamu görevlilerin ihraç edilmesiyle sonuçlanan tüm hukuksuzlukların anlatıldığı, mahkeme kararları, Ohal Komisyonu kararları, TMSF kararları gibi adli ve idari mercilerin kararlarının da yer aldığı raporlar hazırlanarak muhataplara ulaştırılmalı.
Ayrıca, Yargıtay’ın ve mahkemelerin kararının doğru olmadığı ve bu kararlardan dönülmesi gerektiğine dair bankacılık konusunda uzman olan kişi ve kurumlardan rapor, mütalaa, değerlendirme almak suretiyle mahkemelere sunulması sağlanmalı.
Çok açık bu hukuksuzlukla ya mücadele edilerek mağduriyetlerin sonlanmasına çalışılacak ya da bu hukuksuzluğu kabul edip yapılan zulme rıza göstereceğiz. Bu konuda en önemli görev de hiç şüphesiz bankacılara düşmektedir…
[Nurullah Albayrak] 14.8.2018 [TR724]
Hak bela yazmaz kur azmayınca! [Naci Karadağ]
Sistem şöyle işliyor: diyelim ki bir kriz ya da sorun çıktı. İktidar ve tüm yan aparatları; medyası, bürokratı, yalakası, yancı parti başkanları, yalaka akademisyenleri vs.. alayı Tayyip Erdoğan’ın pozisyon almasını bekliyor. Yani Erdoğan bir nevi mevziiyi nereye kuracaklarını gösteriyor.
Bu gerçekleştiği anda, yüzde yüz bir güç kapasitesiyle abanıyorlar. Tüm savunma ve saldırı hattını oraya kuruyorlar.
Galibiyet ya da mağlubiyet…
Mantık ya da akıl dışılık filan çok önemli değil.
Erdoğan dediği için oraya yığılma yapılmış durumda.
Dolayısıyla Erdoğan orayı terk etmelerine izin verene kadar hepsi orada beklemek zorunda.
Bu strateji Erdoğan bildiği ve uyguladığı tek yöntem olan “Vatan Millet Sakarya” edebiyatıyla birleşince özellikle iç politikada bugüne kadar hep işledi. Hamaset, bedeli sefalet bile olsa bir noktaya kadar işe yarıyor çünkü.
Ortadoğu’nun üçüncü sınıf liderlerine baktığınızda hep aynı tabloyu görmek şaşırtıcı değildir.
Erdoğan’ın şeytanlaştıracağı malzemeleri tüketme süreci epey uzadı. Şüphesiz bunda Türk halkının bir takım olumsuz özelliklerinin de payı büyük. Müthiş bir çıkarcılık, kurnazlık ve bana dokunmayan yılan ömür billah yaşasın, mantığının bu taktiğe hizmet ettiği aşikâr.
Ancak, belediye başkanlığının üzerinden 30 yıla yakın, iktidar süresinde ise 20 yıla yakın bir zamana yayılan bu hamaset edebiyatı, şeytanlaştıracak malzemeleri de tüketmiş görünüyor.
O nedenle “Her taraf beton oldu” diye şikâyeti şaşkınlıkla karşılanabiliyor artık.
Televole Alpay’ın “Erdoğan olsa dünya şampiyonu olmuştuk” cümlesine gülünmesinin özünde de bu var.
“Enkaz devraldık” edebiyatı artık pek işe yaramaz.
Bu arada, Allah var muhalefet partileri ve muhalefet liderlerinin de Erdoğan’ın işini zorlaştırmak bir yana onun değirmenine su taşıması da ayrı bir şanstı onun için.
Düşünsenize, son seçimlerde kendi meşruiyetiyle ilgili tartışmaya bile ihtiyaç kalmadan bu vazifeyi bizzat Muharrem İnce deruhte etti. Keza Akşener’in bugünlerde “Hükümetin yanındayız” türü açıklamaları da bu cümleden sayılır. Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı’ya gidip, rejimin dinamitlenmesine barut taşımasını söylemiyorum bile.
Hâsılı, Erdoğan geçmişi karalarken atacağı çamurun menzili epey uzadı artık. En az 30 yıl öncesine ulaştırmak zorunda elindeki karayı. Güncel şeytan ihtiyacını gören Cemaat ise, ölmek bir yana, ölüsü tekmelene tekmelene bir hal oldu. Dolayısıyla şimdi ortalığa çıkıp “hep bunlar paralel yapının işi” şeklinde saçmalıklara kimse kanmaz.
Erdoğan çatışma hattını bu kez en geleneksel hatta taşıdı; her taraf düşman, herkes bizim kötülüğümüzü istiyor…
Batı dünyası ve Amerika’ya karşı gel-gitleri olan içerde başka, dışarda başka söylemlerde bulunmasının bugüne kadar bir anlamı vardı. Milletin gazını almak için burada efelenebiliyordu ama dışarıda munis bir ev kedisine dönüştüğünü herkes biliyor.
Ama artık malzeme tükendiği için başka sansı kalmadı, alenen mevziiyi Amerika’nın önüne yerleştirdi.
Bana bir tane iktidar yalakası yazar, havuzcu gazeteci, iktidarı savunan troll ya da Tayyip Erdoğan’a koltuk çıkan herhangi bir şahıs, sadece bir kişi gösterin ki, mevzu ne olursa olsun içinde “Dış güçler, Türkiye’nin bağımsızlığı, iç ve dış düşmanlar, oyun büyük, operasyon çekiyorlar” gibi kelimeler olmadan herhangi bir şeyi savunsun!
Yağmur yağıyor adam bu hadiseyi bile dış güçlere bağlayabilecek kadar zıvanadan çıkmış, idraki iptal etmiş.
Bu insanlara bir şey anlatabilmek mümkün olabilir mi?
O yüzdendir ki..
Döviz almış başını gidiyorken, ülke büyük hızla uçuruma yuvarlanırken.
Efendim kararlar hızlı alınsın, etkin yönetim ve çok başlılık olmasın diye elli bir türlü hile, hurda, takla ile geçilen yeni sistemin Başkan Efendisi çıkıyor ve yaşanan kriz için “Onların dolarları varsa bizim de halkımız, Allah’ımız var. Hiç endişelenmeyin” diyor…
Demek zorunda…
Çünkü insanların akıllarına “bu hale bizi kim getirdi?” sorusunun gelmemesi lazım.
Söylediklerine elbette kendisi de inanmıyor. Bunu bizzat kendisi söylemişti zaten. Buyrun izleyin:
Bu cephede yer alanların pek bir kıymeti kalmadı artık. Yine bana bırakınız dış dünyanın, kendi halkının inanabileceği bir tane iktidar yandaşı münevver, din alimi, entelektüel gösteremezsiniz. Hepsi kendini bitirip tüketti çünkü.
Mecburen Damat gibi liseli ergen düzeyinde zekaya sahip zavallılara kalıyor meydan.
Bilmem ünlü haber kanalı Reuters’in bizim havuzun “bir açıklayacak her şey güllük gülistanlık olacak” diye köpürttüğü toplantıyı nasıl servis etti gördünüz mü?
“Terli damat ekonomiyi kurtarıyor!”
Nasıl?
Kemal Sunal filmi gibi diyeceğim Cemile bozulacak şimdi…
Yapılan sunumun mizahını hepiniz takip etmişsinizdir. Matematik dersine giren müzik hocası gibi, saçma sapan şeyleri “Ekonomik program” diye kime yutturabilirler bilmiyorum. Sabancı gibi insanların takdir etmesi elbette doğal, kimse kızmasın. Sizin de milyarlarınıza milyarlar eklese Allah bilir neler dersiniz iktidar hakkında!
İçinde bir tane bile rakamın geçmediği bir saçmalığa ekonomik program diyebilecek ticaret liseli bile çıkmaz sanırım. O yüzden millet makara kukarayla meseleyi geçiştiriyor. Lise 1 ara dönem performans ödevi misali powerpoint sunumla ülke yönetmek olarak tarihe geçti Albayrak komedisi.
Bu arada iktidarın gizli-açık paydaşların da bu krizden rant devşirme çabaları anlaşılabilir bir şey. Aydınlık-Oda TV-Sözcü mevzilerinde siperlenen Ergenekoncular, Rus medyası hattından uzun menzille destek çıkan Putinciler de şapken şeker olan Türk ekonomisinden post çıkarma derdindeler bu sebeple.
Biraz uzun oldu toparlayayım:
Sakın ola ki, “Memleketin 500 milyar dolar borcu var, öyle böyle bir rakam değil ve memleketi yöneten adam çıkıp diyor ki, “Dolar molar bizi bağlamaz! Neymiş dövizmiş, neymiş kurmuş, geçin o işi…” diyor bu ne kepazeliktir, demeyiniz…
O da biliyor, memleket çoktan bitti. Şu anda tek derdi bunun kendi toplumu tarafından inkar edilme sürecini uzatmak.
Kenan Evren, darbe sonrası dünyanın kendini kınamasından rahatsız olmuş ve Erzurum’da şöyle demişti;
“biz kendi yağımızda kavrulmasını biliriz…”
15 Temmuz darbesi sonrasında Erdoğan da her darbeci gibi, vatanı kendi kızgın yağına atmayı tercih ediyor.
Ha biz bunları yazıyoruz bir anlamı ya da karşılığı var mı ki?
Sanmıyorum ama ileride tarih yazarken belki birileri okur filan.
Yoksa bu topluma meseleyi anlatmak, uçurum tarif etmek, görmeyen birine fil tarifinden bile zor.
Son durum şu:
Borsa, döviz, ekonomi, eğitim, inşaat, yol, hukuk, ne varsa çöktü… Ülke bitti ülke…
Hamaset borsamız ise pik yaptı!
Hadi şimdi hep beraber Millet Bahçesi’nde yuvarlanmaya gidelim…
[Naci Karadağ] 14.8.2018 [TR724]
Bu gerçekleştiği anda, yüzde yüz bir güç kapasitesiyle abanıyorlar. Tüm savunma ve saldırı hattını oraya kuruyorlar.
Galibiyet ya da mağlubiyet…
Mantık ya da akıl dışılık filan çok önemli değil.
Erdoğan dediği için oraya yığılma yapılmış durumda.
Dolayısıyla Erdoğan orayı terk etmelerine izin verene kadar hepsi orada beklemek zorunda.
Bu strateji Erdoğan bildiği ve uyguladığı tek yöntem olan “Vatan Millet Sakarya” edebiyatıyla birleşince özellikle iç politikada bugüne kadar hep işledi. Hamaset, bedeli sefalet bile olsa bir noktaya kadar işe yarıyor çünkü.
Ortadoğu’nun üçüncü sınıf liderlerine baktığınızda hep aynı tabloyu görmek şaşırtıcı değildir.
Erdoğan’ın şeytanlaştıracağı malzemeleri tüketme süreci epey uzadı. Şüphesiz bunda Türk halkının bir takım olumsuz özelliklerinin de payı büyük. Müthiş bir çıkarcılık, kurnazlık ve bana dokunmayan yılan ömür billah yaşasın, mantığının bu taktiğe hizmet ettiği aşikâr.
Ancak, belediye başkanlığının üzerinden 30 yıla yakın, iktidar süresinde ise 20 yıla yakın bir zamana yayılan bu hamaset edebiyatı, şeytanlaştıracak malzemeleri de tüketmiş görünüyor.
O nedenle “Her taraf beton oldu” diye şikâyeti şaşkınlıkla karşılanabiliyor artık.
Televole Alpay’ın “Erdoğan olsa dünya şampiyonu olmuştuk” cümlesine gülünmesinin özünde de bu var.
“Enkaz devraldık” edebiyatı artık pek işe yaramaz.
Bu arada, Allah var muhalefet partileri ve muhalefet liderlerinin de Erdoğan’ın işini zorlaştırmak bir yana onun değirmenine su taşıması da ayrı bir şanstı onun için.
Düşünsenize, son seçimlerde kendi meşruiyetiyle ilgili tartışmaya bile ihtiyaç kalmadan bu vazifeyi bizzat Muharrem İnce deruhte etti. Keza Akşener’in bugünlerde “Hükümetin yanındayız” türü açıklamaları da bu cümleden sayılır. Kılıçdaroğlu’nun Yenikapı’ya gidip, rejimin dinamitlenmesine barut taşımasını söylemiyorum bile.
Hâsılı, Erdoğan geçmişi karalarken atacağı çamurun menzili epey uzadı artık. En az 30 yıl öncesine ulaştırmak zorunda elindeki karayı. Güncel şeytan ihtiyacını gören Cemaat ise, ölmek bir yana, ölüsü tekmelene tekmelene bir hal oldu. Dolayısıyla şimdi ortalığa çıkıp “hep bunlar paralel yapının işi” şeklinde saçmalıklara kimse kanmaz.
Erdoğan çatışma hattını bu kez en geleneksel hatta taşıdı; her taraf düşman, herkes bizim kötülüğümüzü istiyor…
Batı dünyası ve Amerika’ya karşı gel-gitleri olan içerde başka, dışarda başka söylemlerde bulunmasının bugüne kadar bir anlamı vardı. Milletin gazını almak için burada efelenebiliyordu ama dışarıda munis bir ev kedisine dönüştüğünü herkes biliyor.
Ama artık malzeme tükendiği için başka sansı kalmadı, alenen mevziiyi Amerika’nın önüne yerleştirdi.
Bana bir tane iktidar yalakası yazar, havuzcu gazeteci, iktidarı savunan troll ya da Tayyip Erdoğan’a koltuk çıkan herhangi bir şahıs, sadece bir kişi gösterin ki, mevzu ne olursa olsun içinde “Dış güçler, Türkiye’nin bağımsızlığı, iç ve dış düşmanlar, oyun büyük, operasyon çekiyorlar” gibi kelimeler olmadan herhangi bir şeyi savunsun!
Yağmur yağıyor adam bu hadiseyi bile dış güçlere bağlayabilecek kadar zıvanadan çıkmış, idraki iptal etmiş.
Bu insanlara bir şey anlatabilmek mümkün olabilir mi?
O yüzdendir ki..
Döviz almış başını gidiyorken, ülke büyük hızla uçuruma yuvarlanırken.
Efendim kararlar hızlı alınsın, etkin yönetim ve çok başlılık olmasın diye elli bir türlü hile, hurda, takla ile geçilen yeni sistemin Başkan Efendisi çıkıyor ve yaşanan kriz için “Onların dolarları varsa bizim de halkımız, Allah’ımız var. Hiç endişelenmeyin” diyor…
Demek zorunda…
Çünkü insanların akıllarına “bu hale bizi kim getirdi?” sorusunun gelmemesi lazım.
Söylediklerine elbette kendisi de inanmıyor. Bunu bizzat kendisi söylemişti zaten. Buyrun izleyin:
Bu cephede yer alanların pek bir kıymeti kalmadı artık. Yine bana bırakınız dış dünyanın, kendi halkının inanabileceği bir tane iktidar yandaşı münevver, din alimi, entelektüel gösteremezsiniz. Hepsi kendini bitirip tüketti çünkü.
Mecburen Damat gibi liseli ergen düzeyinde zekaya sahip zavallılara kalıyor meydan.
Bilmem ünlü haber kanalı Reuters’in bizim havuzun “bir açıklayacak her şey güllük gülistanlık olacak” diye köpürttüğü toplantıyı nasıl servis etti gördünüz mü?
“Terli damat ekonomiyi kurtarıyor!”
Nasıl?
Kemal Sunal filmi gibi diyeceğim Cemile bozulacak şimdi…
Yapılan sunumun mizahını hepiniz takip etmişsinizdir. Matematik dersine giren müzik hocası gibi, saçma sapan şeyleri “Ekonomik program” diye kime yutturabilirler bilmiyorum. Sabancı gibi insanların takdir etmesi elbette doğal, kimse kızmasın. Sizin de milyarlarınıza milyarlar eklese Allah bilir neler dersiniz iktidar hakkında!
İçinde bir tane bile rakamın geçmediği bir saçmalığa ekonomik program diyebilecek ticaret liseli bile çıkmaz sanırım. O yüzden millet makara kukarayla meseleyi geçiştiriyor. Lise 1 ara dönem performans ödevi misali powerpoint sunumla ülke yönetmek olarak tarihe geçti Albayrak komedisi.
Bu arada iktidarın gizli-açık paydaşların da bu krizden rant devşirme çabaları anlaşılabilir bir şey. Aydınlık-Oda TV-Sözcü mevzilerinde siperlenen Ergenekoncular, Rus medyası hattından uzun menzille destek çıkan Putinciler de şapken şeker olan Türk ekonomisinden post çıkarma derdindeler bu sebeple.
Biraz uzun oldu toparlayayım:
Sakın ola ki, “Memleketin 500 milyar dolar borcu var, öyle böyle bir rakam değil ve memleketi yöneten adam çıkıp diyor ki, “Dolar molar bizi bağlamaz! Neymiş dövizmiş, neymiş kurmuş, geçin o işi…” diyor bu ne kepazeliktir, demeyiniz…
O da biliyor, memleket çoktan bitti. Şu anda tek derdi bunun kendi toplumu tarafından inkar edilme sürecini uzatmak.
Kenan Evren, darbe sonrası dünyanın kendini kınamasından rahatsız olmuş ve Erzurum’da şöyle demişti;
“biz kendi yağımızda kavrulmasını biliriz…”
15 Temmuz darbesi sonrasında Erdoğan da her darbeci gibi, vatanı kendi kızgın yağına atmayı tercih ediyor.
Ha biz bunları yazıyoruz bir anlamı ya da karşılığı var mı ki?
Sanmıyorum ama ileride tarih yazarken belki birileri okur filan.
Yoksa bu topluma meseleyi anlatmak, uçurum tarif etmek, görmeyen birine fil tarifinden bile zor.
Son durum şu:
Borsa, döviz, ekonomi, eğitim, inşaat, yol, hukuk, ne varsa çöktü… Ülke bitti ülke…
Hamaset borsamız ise pik yaptı!
Hadi şimdi hep beraber Millet Bahçesi’nde yuvarlanmaya gidelim…
[Naci Karadağ] 14.8.2018 [TR724]
Faşizmin ekonomik maliyeti üzerine düşünceler [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Çok sofistike bir başlangıç olmayacak belki, ama ne yapalım – bazen basit bir mahalle jargonu veya halk tabiri, karmaşık sosyo-ekonomik dinamikleri eleştirmede yararlı olabilir. Türk lirasının masif biçimde değer kaybına (devalüasyon) uğradığı hafta sonu, aklıma mahallede eskiden çok kullanılan “yok öyle üç kuruşa beş köfte” lafı geldi. “Ne zannettiniz yani siz, kurduğunuz ‘Ali Baba ve Kırk Haramiler’ düzeninin hiçbir maliyeti olmayacağını mı!” demek geldi içimden. Ve olan biten abrakadabralara karşın susan, hatta susmakla da kalmayıp alkış ve tempo tutan kitleler aklıma geldi.
Ekonomist değilim, ama ekonominin sosyal ve politik dinamikler tarafından yoğun şekilde etkilenen bir sosyal alan olmasından dolayı, yaşanan ekonomik kırılmanın politik nedenlerine eğilmenin, ekonomistlerin analizlerine katkıda bulunacağına inanıyorum. Hiçbir sosyal olgunun sadece tek bir faktör tarafından açıklanamayacağından hareketle, yaşanan ekonomik çöküşün dinamikleri ne kadar fazla sayıda belirleyiciyle ilişkilendirirsek, yaşanan sosyal olayı o kadar iyi anlarız.
Ekonomi yoğun karşılıklı etkileşimlerin oluşturduğu bir alan. Birbiriyle ilintisiz gibi görünen sosyal etkiler, bu etkileşimler yumağını oluşturuyor. İşin içinde insan faktörü olduğu için, psikolojik, sosyolojik ve politik faktörler ekonominin gidişatı üzerinde etkili olabiliyor. Piyasa ekonomisinin temeli “özgür bireye” dayanmaktadır. Özgür birey, mülkiyet hakkına sahiptir. Mülkiyet hakkı, en temel haklardan biridir ve eğer mülkiyet hakkı sarsıntıya uğrarsa, piyasa ekonomisinin temel zemini ortadan kalkar. Devlet, piyasa ekonomisinde “oyunun temel kurallarını” sağlamak ve korumakla yükümlüdür. Vatandaşlar, kazançlarının bir bölümünü devlete vergi olarak öder. Devlet de şeffaf ve denetlenebilir şekilde bu elde edilen finansal kaynakları vatandaşların temel gereksinimleri için kullanır. Mesela yasaları uygulayacak bir bürokrasi, yollar, temel altyapı yatırımlarının koordinasyonu, eğitim, sağlık vb. nesnel olarak denetlenebilecek alanları yönetir. Piyasa ekonomilerinin temel işleme koşullarından biri budur.
Diğer koşul, devlet ve hükümet arası ayrıma ilişkindir. Hükümetler adil seçimle ve çok partili yarışmacı yöntemle yönetimi devralır (iktidara gelir, yani politik gücü elde eder). Politik gücü elde etmek, siyasi karar vermek demektir. Ülkeyi bir gemiye benzetirsek, hükümet dümendeki kaptandır. İktidarlar seçimle gelir ve seçimle gider. Devlet ise anayasal temel düzenin işlemesini sağlayan, içinde bürokrasi, adalet, asayiş, savunma, eğitim, yerel yönetimler gibi alt alanların birbirine sağlam şekilde eklemlendiği bir yönetim çatısıdır. Hükümetler devlet değildir, ama devleti sınırlı bir süreliğine yönetme hakkını elde eder, bu nedenle de devleti temsil eder. Ekonomi yönetimi de bu çerçevede hükümetlerin görevidir. Ancak işleyen piyasa ekonomilerinde ekonominin teknik sahasına ekonomi bürokrasisi bakar. Mesela merkez bankası para politikalarında otonom bir işlev üstlenir ve makro ekonomik dengelerin teknik bir yaklaşımla korunmasını sağlar. Makro ekonomik dengelerin kısa dönem siyasi küçük hesaplara kurban edilmesi önünde bir engel oluşturur. Seçilmiş yürütmenin ilgili sorumluları ile (bakanlar ve yüksek bürokratlar) teknik ekonomi yönetiminin uyumlu çalışması, piyasalara iç ve dış aktörlerin güven duymaları bakımından hayati önemi haizdir.
Piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlük demektir
Yatırımcılar ve müteşebbisler kendi öz çıkarlarını gözeterek (karlarını maksimize etmek için) ekonomik eylemde bulunur. Yani bireysel çıkarlar esastır. Ekonominin iyi işlemesi için ideolojik olarak liberal (veya neoliberal) yaklaşım ile piyasalara gerekli müdahalelerin kamu yararı ve piyasanın dengelenmesi lehine yapılmasını talep eden yaklaşım, genel hatları ile ekonomi yönetimi felsefesinin temelini oluşturur. Bugün fiili olarak hiçbir ülke tümüyle bırakınız yapsınlar türü bir ekonomi felsefesini benimsemiyor. Fakat küresel sahada daha az veya daha çok müdahaleci yaklaşımlar görülmektedir. Genel itibarla ekonomiye yapılan müdahalelerin temel amacı, olası krizleri engellemektir. Bu bağlamda uyumlu bir seçilmişler ekonomik kadrosu ile teknik ekonomi yönetimi kadrosunun bulunması çok önemlidir.
Şimdi bu bağlamda Türkiye’de yaşanan durumu masaya yatıralım. Öncelikle hemen tespit edelim: ekonomi yönetiminde Türkiye’de çok uzun bir süredir bir uyum yok. Erdoğan mutlak gücü elde ettiği 17/25 Aralık döneminden bu yana – diğer tüm alanlarda olduğu gibi – ekonomide tek karar alıcı. Temel altyapı yatırımlarından faiz oranlarına, ekonomi alanını ilgilendiren yasal düzenlemelerden devletin ekonomideki rolüne, kilit ekonomik pozisyonlara yapılan atamalardan bu atanan kadroların çalışma sahalarına yönelik tutuma kadar her alanda Erdoğan tek belirleyici. Örneğin Türk lirasındaki devalüasyona karşılık faiz oranlarını artırmak isteyen Merkez Bankası’nın Erdoğan nedeniyle bunu yapamadığı, ekonomistlerce defalarca yazıldı. Yine son olarak ekonomi ve maliyenin başına damadı Berat Albayrak’ı getirmesi, Erdoğan’ın bu sahada kontrolü asgari seviyelerde bile diğer aktörlere bırakmadığı şeklinde yorumlanıyor.
Türkiye’de keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri var
Diğer bir mesele, özel mülkiyet ve temel özgürlüklere ilişkin. Türkiye’de 17/25 Aralık sonrasında artan bir biçimde, ama en yüksek seviyesine 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında ulaşıldığı koşullarda, keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri yapılmakta. Çeşitli fabrikasyon gerekçelerle tüzel ve özel kişilerin taşınır ve taşınmaz varlıklarına rejim el koyuyor. Yarın banka hesabınızdaki para veya eviniz elinizden gidebilir. Bu piyasada büyük bir tedirginliğe neden oluyor. Bireysel hakların ekonomi bağlamında şüphesiz ki en temeli olan mülkiyet hakkı, özellikle son iki yılda neredeyse tümüyle Erdoğan rejiminin iki dudağının arasından çıkacak bir söze endekslenmiş durumda. Anayasal bu temel hak, artık fiilen yok.
Önem verilmesi gereken diğer bir sorun, temel altyapı yatırımlarının planlanma ve hayata geçirilme safhasında ağır hataların yapılması. Dahası, öncelikler sıralamasının rasyonel şekilde planlanmaması. Mesela 3. Havaalanı yerine çok daha ucuza Atatürk Havalimanı genişletilebilir ve işlevselleştirilebilirdi. Ya da üçüncü köprü ve çevre yolları konusu veya körfez geçişi gibi projeler ötelenebilirdi. Erdoğan yönetimi, devleti ağır sorumluluk altına sokarak (asgari geçiş garantisi vererek!) hazinede önemli bir gedik açtı. Bu tümüyle siyasi bir karar olması bakımından ekonomik değil politik bir dinamiktir. Tıpkı diğerleri gibi! Erdoğan’ın izlediği yaklaşım, yakın çevresinde iktidarına destek veren bir grup iş adamının bu tür mega projelerle desteklenmesi, karşılığında ise kendisi ve partisinin gerek seçim ortamında gerekse de kişisel çıkarları bakımından ekonomik yarar elde etmesidir. Yani bir tür yolsuzluklar ve hortumlama zinciri Erdoğan rejimi tarafından adeta kurumsallaştırılmıştır. Bu durum, ekonomiye kan kaybettiriyor, dahası gelecek küresel yatırımları ürkütüyor. Son iki yılda çok ciddi bir sermaye ve yatırımcı kaçışı söz konusu – ve görüldüğü kadarıyla bu dönemsel değil sistemik bir eğilim.
Türkiye tercihini teknoloji üretimine değil, eski ve verimsiz sektörlerden yana kullandı. Çünkü bu Erdoğan’a suiistimale (hortumlama yaklaşımına) daha açık bir alan sunuyordu. Dışarıdan katma değeri yüksek sofistike ürünleri satın alan Türkiye, dışarıya niteliksiz ve daha az değerli, katma değeri düşük ürünler satabiliyor. Bu durum, dış ticaret açığını inanılmaz rakamlara çıkardı. Türkiye’nin ekonomik kırılganlığını arttırdı. Dahası, enerji bakımından tümüyle dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye, “irrasyonel bir stratejik ihtirasla” hareket ettiği bölgesel ve küresel uluslararası ilişkilerde sürekli agresif bir tutumu “pro-aktif” dış politika sanarak, ekonomik kırılganlığını daha da arttırdı. Böylelikle, kalan yatırımcılar da Türkiye’den uzak durma yönünde karar almaya başladılar.
Bakın, olayın temeli psikolojik, sosyolojik ve politik dedik. İnsanlar rasyoneldir. Yatırım yaparken kimse birikimini riske atmak istemez. Türkiye yatırımcılara güven veren bir ülke değil. Aksine, yatırımcı giderek daha öngörülemez bir ülke görüyor Türkiye’ye baktığında. Mahkemeleri faşizan bir rejimin oyuncağı olmuş, insanların malına mülküne çöreklenilen, muhaliflerin kıyasıya takibata alındığı, İslamcı ve Batı’dan nefret eden ultra-nasyonalist insanların adeta bölünerek çoğaldığı, aklıselimin vatan haini olarak yaftalanabildiği, on binlerce muhalifin yıllardır fabrikasyon nedenlerle hapishanede çürütüldüğü bir ülke var bugün. Deniz Yücel, Meşale Tolu ve Pastör Andrew Brunson gibi insanların hukuken çöp gerekçelerle aylarca hatta yıllarca kodeslerde rehine olarak tutulduğu ve bunun bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı berbat bir Ortadoğu faşizmi var. İnsanlar bu tür ülkelere para getirmez, varsa eğer, apar topar kurtarabildiğini kurtarır ve ortalıktan toz olur. Türkiye’de olan budur. Çünkü küreselleşen ve birbirine eklemlenmiş irili ufaklı ulusal ve ulus ötesi unsurlardan oluşan dinamik bir dünya ekonomisi var. Risk olan yerde kimse parasını tutmaz. Dahası, aynı şey yerli sermaye için de geçerlidir. Bugünün dünyasında bireysel yatırımcıları “yerli ve milli olmak” konusunda baskılamak, yapılacak en çılgınca iştir! Ve bugün bu yapılıyor. Hukuk ve demokrasi alanında Türkiye bugün dünyanın tartışmasız en kötü üç beş ülkesinden biri haline geldi. Bu ülke bir zamanlar Kopenhag Kriterleri denen Avrupa Birliği demokrasi standartlarını asgari ölçüde karşılamış bir hukuk devletiydi. Bugün fiili olarak insanların bankadaki döviz cinsinden parasını çekemediği bir kaosa dönüştü. Dahası, ekonomi konusunda yorum yapmak adli ve polisiye tedbirlerle baskılanarak engellenmeye çalışılıyor. Erdoğan “büyük oyunu gördük” mantığı ile ABD’ye “meydan okuyoruz” diyor. Savcılıklar “ekonomik güvenliği tehdit içeren eylemlerde bulunan kişiler hakkında soruşturma” açıyor. Yani TL serbest düşüşte, önleminizi alın demek bile yasak. Bir taraftan NY Times için makale yazdıran ve ne kadar iyi müttefik olduğunu anlatan Erdoğan, bir taraftan ABD ve başkanına “meydan okuyoruz” diyerek adeta krizi provoke ediyor. İçeride ise iş dünyasını “dövize yönlenmemesi” konusunda tehdit eden “reis”, B ve C planlarına başvurmakla açıktan sopalı faşizme geçebiliriz sinyalini veriyor. Mal varlıklarına el koymak, döviz hesaplarını otomatikman TL’ye çevirmek gibi radikal önlemlere göz kırpıyor. Damat Berat döviz hesaplarına el konulmayacak, ya da döviz birikimleri TL’ye çevrilmeyecek dese de, B ve C planlarının gündemde olduğu anlaşılıyor.
ABD yaptırımları artacak
ABD’nin bu çarşamba gününe dek Ankara rejimine mühlet verdiği ve kızılca kıyametin bu tarih itibarıyla kopacağı konuşulurken, ABD’de Halkbank kararının 30 milyar dolarlar civarında çıkabileceği, öngörüleri en isabetli Türkiye uzmanı ekonomistlerin başında gelen ve benim de gazeteden ve Twitter’dan düzenli olarak takip ettiğim Elvan Aktaş Hoca tarafından dillendiriliyor. ABD yaptırımları artacak. İran konusundaki yaptırımlar sonrasında Türkiye enerji konusunda daha da kötü bir pozisyona düşecek.
Tüm bu özetlediğim ana başlıklar, ekonomi üzerindeki siyasi etkinin sonuçları. Yapısal sorunların sebebi bugünkü rejimdir. TL’nin değer kaybı ekonomideki kötü gidişin nedeni değil. Ekonomideki kötü gidiş, TL’deki değer kaybının nedeni. Ekonominin kendi dinamiklerinden değil, ya da dış müdahaleler (operasyonlar vs.) de değil! Ekonomik serbest düşüş, Erdoğan ve rejiminin Türkiye’ye “hediye ettiği” yapısal sorunların yol açtığı bir beladır. Bu bir bedeldir. Hukukun olmadığı, anayasanın rafa kaldırıldığı, insan haklarının sistematik olarak ihlal edildiği, mülkiyet hakkının bile garanti edilmediği bir faşizmin ekonomik maliyetidir yaşanan. Ali Baba ve Kırk Haramiler düzeni kuracaksın, sonra da “üç kuruşa beş köfte” öyle mi? Bu maliyetin sonuçları çok didaktik olacak!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.8.2018 [TR724]
Ekonomist değilim, ama ekonominin sosyal ve politik dinamikler tarafından yoğun şekilde etkilenen bir sosyal alan olmasından dolayı, yaşanan ekonomik kırılmanın politik nedenlerine eğilmenin, ekonomistlerin analizlerine katkıda bulunacağına inanıyorum. Hiçbir sosyal olgunun sadece tek bir faktör tarafından açıklanamayacağından hareketle, yaşanan ekonomik çöküşün dinamikleri ne kadar fazla sayıda belirleyiciyle ilişkilendirirsek, yaşanan sosyal olayı o kadar iyi anlarız.
Ekonomi yoğun karşılıklı etkileşimlerin oluşturduğu bir alan. Birbiriyle ilintisiz gibi görünen sosyal etkiler, bu etkileşimler yumağını oluşturuyor. İşin içinde insan faktörü olduğu için, psikolojik, sosyolojik ve politik faktörler ekonominin gidişatı üzerinde etkili olabiliyor. Piyasa ekonomisinin temeli “özgür bireye” dayanmaktadır. Özgür birey, mülkiyet hakkına sahiptir. Mülkiyet hakkı, en temel haklardan biridir ve eğer mülkiyet hakkı sarsıntıya uğrarsa, piyasa ekonomisinin temel zemini ortadan kalkar. Devlet, piyasa ekonomisinde “oyunun temel kurallarını” sağlamak ve korumakla yükümlüdür. Vatandaşlar, kazançlarının bir bölümünü devlete vergi olarak öder. Devlet de şeffaf ve denetlenebilir şekilde bu elde edilen finansal kaynakları vatandaşların temel gereksinimleri için kullanır. Mesela yasaları uygulayacak bir bürokrasi, yollar, temel altyapı yatırımlarının koordinasyonu, eğitim, sağlık vb. nesnel olarak denetlenebilecek alanları yönetir. Piyasa ekonomilerinin temel işleme koşullarından biri budur.
Diğer koşul, devlet ve hükümet arası ayrıma ilişkindir. Hükümetler adil seçimle ve çok partili yarışmacı yöntemle yönetimi devralır (iktidara gelir, yani politik gücü elde eder). Politik gücü elde etmek, siyasi karar vermek demektir. Ülkeyi bir gemiye benzetirsek, hükümet dümendeki kaptandır. İktidarlar seçimle gelir ve seçimle gider. Devlet ise anayasal temel düzenin işlemesini sağlayan, içinde bürokrasi, adalet, asayiş, savunma, eğitim, yerel yönetimler gibi alt alanların birbirine sağlam şekilde eklemlendiği bir yönetim çatısıdır. Hükümetler devlet değildir, ama devleti sınırlı bir süreliğine yönetme hakkını elde eder, bu nedenle de devleti temsil eder. Ekonomi yönetimi de bu çerçevede hükümetlerin görevidir. Ancak işleyen piyasa ekonomilerinde ekonominin teknik sahasına ekonomi bürokrasisi bakar. Mesela merkez bankası para politikalarında otonom bir işlev üstlenir ve makro ekonomik dengelerin teknik bir yaklaşımla korunmasını sağlar. Makro ekonomik dengelerin kısa dönem siyasi küçük hesaplara kurban edilmesi önünde bir engel oluşturur. Seçilmiş yürütmenin ilgili sorumluları ile (bakanlar ve yüksek bürokratlar) teknik ekonomi yönetiminin uyumlu çalışması, piyasalara iç ve dış aktörlerin güven duymaları bakımından hayati önemi haizdir.
Piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlük demektir
Yatırımcılar ve müteşebbisler kendi öz çıkarlarını gözeterek (karlarını maksimize etmek için) ekonomik eylemde bulunur. Yani bireysel çıkarlar esastır. Ekonominin iyi işlemesi için ideolojik olarak liberal (veya neoliberal) yaklaşım ile piyasalara gerekli müdahalelerin kamu yararı ve piyasanın dengelenmesi lehine yapılmasını talep eden yaklaşım, genel hatları ile ekonomi yönetimi felsefesinin temelini oluşturur. Bugün fiili olarak hiçbir ülke tümüyle bırakınız yapsınlar türü bir ekonomi felsefesini benimsemiyor. Fakat küresel sahada daha az veya daha çok müdahaleci yaklaşımlar görülmektedir. Genel itibarla ekonomiye yapılan müdahalelerin temel amacı, olası krizleri engellemektir. Bu bağlamda uyumlu bir seçilmişler ekonomik kadrosu ile teknik ekonomi yönetimi kadrosunun bulunması çok önemlidir.
Şimdi bu bağlamda Türkiye’de yaşanan durumu masaya yatıralım. Öncelikle hemen tespit edelim: ekonomi yönetiminde Türkiye’de çok uzun bir süredir bir uyum yok. Erdoğan mutlak gücü elde ettiği 17/25 Aralık döneminden bu yana – diğer tüm alanlarda olduğu gibi – ekonomide tek karar alıcı. Temel altyapı yatırımlarından faiz oranlarına, ekonomi alanını ilgilendiren yasal düzenlemelerden devletin ekonomideki rolüne, kilit ekonomik pozisyonlara yapılan atamalardan bu atanan kadroların çalışma sahalarına yönelik tutuma kadar her alanda Erdoğan tek belirleyici. Örneğin Türk lirasındaki devalüasyona karşılık faiz oranlarını artırmak isteyen Merkez Bankası’nın Erdoğan nedeniyle bunu yapamadığı, ekonomistlerce defalarca yazıldı. Yine son olarak ekonomi ve maliyenin başına damadı Berat Albayrak’ı getirmesi, Erdoğan’ın bu sahada kontrolü asgari seviyelerde bile diğer aktörlere bırakmadığı şeklinde yorumlanıyor.
Türkiye’de keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri var
Diğer bir mesele, özel mülkiyet ve temel özgürlüklere ilişkin. Türkiye’de 17/25 Aralık sonrasında artan bir biçimde, ama en yüksek seviyesine 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında ulaşıldığı koşullarda, keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri yapılmakta. Çeşitli fabrikasyon gerekçelerle tüzel ve özel kişilerin taşınır ve taşınmaz varlıklarına rejim el koyuyor. Yarın banka hesabınızdaki para veya eviniz elinizden gidebilir. Bu piyasada büyük bir tedirginliğe neden oluyor. Bireysel hakların ekonomi bağlamında şüphesiz ki en temeli olan mülkiyet hakkı, özellikle son iki yılda neredeyse tümüyle Erdoğan rejiminin iki dudağının arasından çıkacak bir söze endekslenmiş durumda. Anayasal bu temel hak, artık fiilen yok.
Önem verilmesi gereken diğer bir sorun, temel altyapı yatırımlarının planlanma ve hayata geçirilme safhasında ağır hataların yapılması. Dahası, öncelikler sıralamasının rasyonel şekilde planlanmaması. Mesela 3. Havaalanı yerine çok daha ucuza Atatürk Havalimanı genişletilebilir ve işlevselleştirilebilirdi. Ya da üçüncü köprü ve çevre yolları konusu veya körfez geçişi gibi projeler ötelenebilirdi. Erdoğan yönetimi, devleti ağır sorumluluk altına sokarak (asgari geçiş garantisi vererek!) hazinede önemli bir gedik açtı. Bu tümüyle siyasi bir karar olması bakımından ekonomik değil politik bir dinamiktir. Tıpkı diğerleri gibi! Erdoğan’ın izlediği yaklaşım, yakın çevresinde iktidarına destek veren bir grup iş adamının bu tür mega projelerle desteklenmesi, karşılığında ise kendisi ve partisinin gerek seçim ortamında gerekse de kişisel çıkarları bakımından ekonomik yarar elde etmesidir. Yani bir tür yolsuzluklar ve hortumlama zinciri Erdoğan rejimi tarafından adeta kurumsallaştırılmıştır. Bu durum, ekonomiye kan kaybettiriyor, dahası gelecek küresel yatırımları ürkütüyor. Son iki yılda çok ciddi bir sermaye ve yatırımcı kaçışı söz konusu – ve görüldüğü kadarıyla bu dönemsel değil sistemik bir eğilim.
Türkiye tercihini teknoloji üretimine değil, eski ve verimsiz sektörlerden yana kullandı. Çünkü bu Erdoğan’a suiistimale (hortumlama yaklaşımına) daha açık bir alan sunuyordu. Dışarıdan katma değeri yüksek sofistike ürünleri satın alan Türkiye, dışarıya niteliksiz ve daha az değerli, katma değeri düşük ürünler satabiliyor. Bu durum, dış ticaret açığını inanılmaz rakamlara çıkardı. Türkiye’nin ekonomik kırılganlığını arttırdı. Dahası, enerji bakımından tümüyle dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye, “irrasyonel bir stratejik ihtirasla” hareket ettiği bölgesel ve küresel uluslararası ilişkilerde sürekli agresif bir tutumu “pro-aktif” dış politika sanarak, ekonomik kırılganlığını daha da arttırdı. Böylelikle, kalan yatırımcılar da Türkiye’den uzak durma yönünde karar almaya başladılar.
Bakın, olayın temeli psikolojik, sosyolojik ve politik dedik. İnsanlar rasyoneldir. Yatırım yaparken kimse birikimini riske atmak istemez. Türkiye yatırımcılara güven veren bir ülke değil. Aksine, yatırımcı giderek daha öngörülemez bir ülke görüyor Türkiye’ye baktığında. Mahkemeleri faşizan bir rejimin oyuncağı olmuş, insanların malına mülküne çöreklenilen, muhaliflerin kıyasıya takibata alındığı, İslamcı ve Batı’dan nefret eden ultra-nasyonalist insanların adeta bölünerek çoğaldığı, aklıselimin vatan haini olarak yaftalanabildiği, on binlerce muhalifin yıllardır fabrikasyon nedenlerle hapishanede çürütüldüğü bir ülke var bugün. Deniz Yücel, Meşale Tolu ve Pastör Andrew Brunson gibi insanların hukuken çöp gerekçelerle aylarca hatta yıllarca kodeslerde rehine olarak tutulduğu ve bunun bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı berbat bir Ortadoğu faşizmi var. İnsanlar bu tür ülkelere para getirmez, varsa eğer, apar topar kurtarabildiğini kurtarır ve ortalıktan toz olur. Türkiye’de olan budur. Çünkü küreselleşen ve birbirine eklemlenmiş irili ufaklı ulusal ve ulus ötesi unsurlardan oluşan dinamik bir dünya ekonomisi var. Risk olan yerde kimse parasını tutmaz. Dahası, aynı şey yerli sermaye için de geçerlidir. Bugünün dünyasında bireysel yatırımcıları “yerli ve milli olmak” konusunda baskılamak, yapılacak en çılgınca iştir! Ve bugün bu yapılıyor. Hukuk ve demokrasi alanında Türkiye bugün dünyanın tartışmasız en kötü üç beş ülkesinden biri haline geldi. Bu ülke bir zamanlar Kopenhag Kriterleri denen Avrupa Birliği demokrasi standartlarını asgari ölçüde karşılamış bir hukuk devletiydi. Bugün fiili olarak insanların bankadaki döviz cinsinden parasını çekemediği bir kaosa dönüştü. Dahası, ekonomi konusunda yorum yapmak adli ve polisiye tedbirlerle baskılanarak engellenmeye çalışılıyor. Erdoğan “büyük oyunu gördük” mantığı ile ABD’ye “meydan okuyoruz” diyor. Savcılıklar “ekonomik güvenliği tehdit içeren eylemlerde bulunan kişiler hakkında soruşturma” açıyor. Yani TL serbest düşüşte, önleminizi alın demek bile yasak. Bir taraftan NY Times için makale yazdıran ve ne kadar iyi müttefik olduğunu anlatan Erdoğan, bir taraftan ABD ve başkanına “meydan okuyoruz” diyerek adeta krizi provoke ediyor. İçeride ise iş dünyasını “dövize yönlenmemesi” konusunda tehdit eden “reis”, B ve C planlarına başvurmakla açıktan sopalı faşizme geçebiliriz sinyalini veriyor. Mal varlıklarına el koymak, döviz hesaplarını otomatikman TL’ye çevirmek gibi radikal önlemlere göz kırpıyor. Damat Berat döviz hesaplarına el konulmayacak, ya da döviz birikimleri TL’ye çevrilmeyecek dese de, B ve C planlarının gündemde olduğu anlaşılıyor.
ABD yaptırımları artacak
ABD’nin bu çarşamba gününe dek Ankara rejimine mühlet verdiği ve kızılca kıyametin bu tarih itibarıyla kopacağı konuşulurken, ABD’de Halkbank kararının 30 milyar dolarlar civarında çıkabileceği, öngörüleri en isabetli Türkiye uzmanı ekonomistlerin başında gelen ve benim de gazeteden ve Twitter’dan düzenli olarak takip ettiğim Elvan Aktaş Hoca tarafından dillendiriliyor. ABD yaptırımları artacak. İran konusundaki yaptırımlar sonrasında Türkiye enerji konusunda daha da kötü bir pozisyona düşecek.
Tüm bu özetlediğim ana başlıklar, ekonomi üzerindeki siyasi etkinin sonuçları. Yapısal sorunların sebebi bugünkü rejimdir. TL’nin değer kaybı ekonomideki kötü gidişin nedeni değil. Ekonomideki kötü gidiş, TL’deki değer kaybının nedeni. Ekonominin kendi dinamiklerinden değil, ya da dış müdahaleler (operasyonlar vs.) de değil! Ekonomik serbest düşüş, Erdoğan ve rejiminin Türkiye’ye “hediye ettiği” yapısal sorunların yol açtığı bir beladır. Bu bir bedeldir. Hukukun olmadığı, anayasanın rafa kaldırıldığı, insan haklarının sistematik olarak ihlal edildiği, mülkiyet hakkının bile garanti edilmediği bir faşizmin ekonomik maliyetidir yaşanan. Ali Baba ve Kırk Haramiler düzeni kuracaksın, sonra da “üç kuruşa beş köfte” öyle mi? Bu maliyetin sonuçları çok didaktik olacak!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.8.2018 [TR724]
Liverpool’un bir hayali var… [Hasan Cücük]
Liverpool’un büyük olduğu yıllar yıllar öncesinden kaldı. Alex Ferguson’un Manchester United ile şampiyonluklara ambargo koymadığı dönemden önce Liverpool fırtınası vardı. İlk şampiyonluğunu 1900-01 sezonunda yaşayan Liverpool, son şampiyonluğunu 1989-90 sezonunda yaşadı. Tam 18 kez şampiyon olup, Ada’da en çok şampiyonluk sevinci yaşayan kulüp oldu. Uzun yıllardır şampiyon olamamasına rağmen, bu rekoru ancak yıllar sonra Alex Ferguson’un Manchester United’i tarafından kırıldı. Liverpool artık küllerinden doğup şampiyonluk yaşamak istiyor.
Liverpool son şampiyonluğunu Kenny Dalglish ile yaşadı. 1977-90 arasında Liverpool formasını giyen Dalglish, 1985’ten itibaren oyuncu ve teknik adam olarak görev yaptı. Oyuncu- teknik adam olarak görev yaptığı 1985-86 sezonunda daha fazla süre alan Dalglish ilerleyen yıllarda daha çok kenarda kalıp, takımı yönetti. Dalglish’in görev yaptığı 1985-91 arasında Liverpool, 3 lig şampiyonluğu yaşadı. Dalglish’in ayrılmasıyla Liverpool’un şampiyon hasretide başlamış oldu.
Kimler gelmedi ki?
Graeme Souness, Gerard Houllier, Rafael Benitez, Roy Hodgson, Brendan Rodgers gibi isimler geldi ama şampiyonluk gelmedi. Hatta 2011-12 sezonunda takım yeniden Kenney Dalglish’e emanet edilmesine rağmen o bile hasrete son veremedi. Ekim 2015’te takımın başına Borussia Dortmund’u Almanya’da ayağa kaldıran isim olan Jürgen Klopp getirildi. Klopp döneminde zirveye oynayan bir Liverpool oldu. Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar geldiler. Ligde Manchester City’nin oldukça gerisinde kalıp, şampiyonluk yarışına erken havlu atan Liverpool için tüm ümitler bu sezona bağlanmış durumda.
Liverpool’un ilk haftadaki rakibi Jack Wilshere, Yarmolenko, Issa Diop, Felipe Anderson ve Lucas Perez başta olmak üzere birçok yıldız ismi kadrosuna katan, takımı da Manuel Pellegrini’ye emanet ederek gözleri üzerine çeken West Ham’dı. Favori ev sahibi takımdı. Ancak farkın 4-0 olacağını tahmin etmek kolay değildi. Önce Mısırlı yıldızı geçen yılın gol kralı Muhammed Salah çıktı sahneye. Sonra Senegalli yıldızı Saido Mane 2 golle farkı açtı. Son sözü Daniel Sturridge söyledi. Anfield Road tribünlerini dolduran binlerce Liverpool taraftarı ilk hafta oynanan futbola tam puan verip, maçtan mutlu ayrıldı.
Tüm hesaplarını şampiyonluk üzerine yapan Jürgen Klopp, nokta atışı transferler yaptı. Roma ve Brezilya milli takımının kalecisi Alisson için tam 62,5 milyon Euro ödedi. Kaleyi güvene alan Klopp, önlibero için Monaco’nun kapısını çalıp Fabinho’yu 45 milyon Euro’ya renklerine bağladı. Merkez orta saha için arayışa geçen Klopp aradığı ismi RB Leipzig’de buldu. Naby Keita çin Alman kulübüne 60 milyon Euro ödedi. Stoke City formasını giyen Xherdan Shaqiri’yi ise 14,7 milyon Euro karşılığında ucuza renklerine bağladı. Bu oyuncular için kasasından 182 milyon Euro çıktı. Emre Can’on bonservissiz Juventus’a gitmesiyle doğan boşluk böylece giderilmiş oldu. Fazla şans bulamayan yedek kaleci Danny Ward’iyi ise 14 milyon Euro bedelle Leicester City’ye satıp, kulübe para kazandırdı.
Geçen sezon takımın yıldızlarından Philippe Coutinho’yu 125 milyon Euro gibi rekor bir ücretle Barcelona’ya satan Liverpool bu sezon yıldız oyuncuları Muhammed Salah, Firmino, Saido Mane’ye gelen tekliflere kapısını kapattı. Premier Lig’de transferde en çok para harcayan kulüp olan Liverpool için artık tek hedef lig şampiyonluğu. Kadro yapısı dikkate alındığında Liverpool, Manchester City’den sonra ligin en pahalı oyuncular topluluğuna sahip bulunuyor. Jürgen Klopp’un teknik adamlık kumaşıyla bu kadro birleşince ortaya güçlü bir takım çıkıyor. Bu sezon Premier Lig’de yarış daha heyecanlı olacak. Manchester takımları City ve United için artık daha güçlü bir Liverpool var. Liverpool taraftarı yıllarda hayalini kurduğu şampiyonluk için ‘O sezon bu sezon’ demeye çoktan hazır.
[Hasan Cücük] 14.8.2018 [TR724]
Liverpool son şampiyonluğunu Kenny Dalglish ile yaşadı. 1977-90 arasında Liverpool formasını giyen Dalglish, 1985’ten itibaren oyuncu ve teknik adam olarak görev yaptı. Oyuncu- teknik adam olarak görev yaptığı 1985-86 sezonunda daha fazla süre alan Dalglish ilerleyen yıllarda daha çok kenarda kalıp, takımı yönetti. Dalglish’in görev yaptığı 1985-91 arasında Liverpool, 3 lig şampiyonluğu yaşadı. Dalglish’in ayrılmasıyla Liverpool’un şampiyon hasretide başlamış oldu.
Kimler gelmedi ki?
Graeme Souness, Gerard Houllier, Rafael Benitez, Roy Hodgson, Brendan Rodgers gibi isimler geldi ama şampiyonluk gelmedi. Hatta 2011-12 sezonunda takım yeniden Kenney Dalglish’e emanet edilmesine rağmen o bile hasrete son veremedi. Ekim 2015’te takımın başına Borussia Dortmund’u Almanya’da ayağa kaldıran isim olan Jürgen Klopp getirildi. Klopp döneminde zirveye oynayan bir Liverpool oldu. Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar geldiler. Ligde Manchester City’nin oldukça gerisinde kalıp, şampiyonluk yarışına erken havlu atan Liverpool için tüm ümitler bu sezona bağlanmış durumda.
Liverpool’un ilk haftadaki rakibi Jack Wilshere, Yarmolenko, Issa Diop, Felipe Anderson ve Lucas Perez başta olmak üzere birçok yıldız ismi kadrosuna katan, takımı da Manuel Pellegrini’ye emanet ederek gözleri üzerine çeken West Ham’dı. Favori ev sahibi takımdı. Ancak farkın 4-0 olacağını tahmin etmek kolay değildi. Önce Mısırlı yıldızı geçen yılın gol kralı Muhammed Salah çıktı sahneye. Sonra Senegalli yıldızı Saido Mane 2 golle farkı açtı. Son sözü Daniel Sturridge söyledi. Anfield Road tribünlerini dolduran binlerce Liverpool taraftarı ilk hafta oynanan futbola tam puan verip, maçtan mutlu ayrıldı.
Tüm hesaplarını şampiyonluk üzerine yapan Jürgen Klopp, nokta atışı transferler yaptı. Roma ve Brezilya milli takımının kalecisi Alisson için tam 62,5 milyon Euro ödedi. Kaleyi güvene alan Klopp, önlibero için Monaco’nun kapısını çalıp Fabinho’yu 45 milyon Euro’ya renklerine bağladı. Merkez orta saha için arayışa geçen Klopp aradığı ismi RB Leipzig’de buldu. Naby Keita çin Alman kulübüne 60 milyon Euro ödedi. Stoke City formasını giyen Xherdan Shaqiri’yi ise 14,7 milyon Euro karşılığında ucuza renklerine bağladı. Bu oyuncular için kasasından 182 milyon Euro çıktı. Emre Can’on bonservissiz Juventus’a gitmesiyle doğan boşluk böylece giderilmiş oldu. Fazla şans bulamayan yedek kaleci Danny Ward’iyi ise 14 milyon Euro bedelle Leicester City’ye satıp, kulübe para kazandırdı.
Geçen sezon takımın yıldızlarından Philippe Coutinho’yu 125 milyon Euro gibi rekor bir ücretle Barcelona’ya satan Liverpool bu sezon yıldız oyuncuları Muhammed Salah, Firmino, Saido Mane’ye gelen tekliflere kapısını kapattı. Premier Lig’de transferde en çok para harcayan kulüp olan Liverpool için artık tek hedef lig şampiyonluğu. Kadro yapısı dikkate alındığında Liverpool, Manchester City’den sonra ligin en pahalı oyuncular topluluğuna sahip bulunuyor. Jürgen Klopp’un teknik adamlık kumaşıyla bu kadro birleşince ortaya güçlü bir takım çıkıyor. Bu sezon Premier Lig’de yarış daha heyecanlı olacak. Manchester takımları City ve United için artık daha güçlü bir Liverpool var. Liverpool taraftarı yıllarda hayalini kurduğu şampiyonluk için ‘O sezon bu sezon’ demeye çoktan hazır.
[Hasan Cücük] 14.8.2018 [TR724]
Topyekün toplumsal iflas ve sanatçının enkazı [Bülent Keneş]
Dolar karşısında hormonlu TL, gerçekler karşısında sanal ekonomi, reel politik karşısında “büyük devlet” palavraları bir haftada yerle yeksan, Erdoğan’ın maharetle pazarladığı aslı olmayan o tantanalı rüya bir anda yalan oldu. Şaşırdık mı? Elbette ki şaşırmadık. Çünkü, hukuki ve ahlaki açıdan kokuşmuş, vicdani bakımdan çürümüş bir toplumun gün geçtikçe kaçınılmazlaşan ekonomik çöküşünün bir an meselesi olduğu aşikardı.
Neredeyse tamamı şu ya da bu şekilde kontrol altında tutulan medya üzerinden hangi yalanlar, hangi sanal istatistikler pompalanırsa pompalansın, taşıma suyla doldurulan hayal denizinin sonuna gelindi. Lafla peynir gemisinin kat edebileceği yol tükendi. Türkiye gibi doğal kaynakları sınırlı ülkelerde ne kadar demokrasi o kadar aş, ne kadar hukuk o kadar iş, ne kadar özgürlük o kadar refah denklemini çözmek için Nobel ödüllü ekonomist olmaya gerek yok neticede. Erdoğan’ın sadece yandaşlarına menfaat üretmeye odaklanan yalandan Cenneti, hayatın acı gerçeklerine toslayıp tuzla buz oldu.
Ekonominin çökmesi kaçınılmazdı çünkü reel değildi. Uzun zamandır üretime değil tüketime, yatırıma değil talana yönelmişti. Ekonomi çoktandır, ruhu hukuk, dini adalet, kanı hak, nefesi özgürlük olması gereken devletin, haydutlaştığı oranda kolunu kanadını kırdığı acınası bir rehineye dönüşmüştü zaten.
TOPLUMSAL VE KURUMSAL ALT ÜST OLUŞ YENİ BİR HİKAYE DEĞİL
Haddi zatında Türkiye’de, bir üstyapı kurumu olarak bilindik anlamda bir devletin varlığından söz etmek bile mümkün değildir artık. Noam Chomsky’nin adını koyduğu şekliyle devletin iflası da kendi başına bir sebep değil, olağan bir sonuçtan ibarettir. Neticede, devleti devlet yapan üstüne inşa edildiği altyapı ve o altyapıya ruh veren değerlerdir. Şayet o altyapı, yani toplum, kokuşmuş, çürümüş ve çökmüşse üzerine bina edilen ne o üstyapının ne de o üstyapıya yaslanan diğer unsurların ayakta kalması beklenemez. Türkiye bütün değer, kurum ve kuruluşlarıyla yer yer ağır çekim, yer yer hızlandırılmış bir ivmeyle birbirlerinin yıkılışını domino taşları gibi tetikleyen böyle bir çöküşü yaşıyor.
Üstelik Türkiye’deki bu toplumsal ve kurumsal alt üst oluş yeni bir hikaye değil. Bu hikayenin en az 2011 yazına kadar uzanan bir geçmişi var. Yani ülke bu noktaya ne bir günde ne de Donald Trump’ın paylaştığı birkaç Tweetle geldi. Tıpkı Erdoğan gibi, dünyanın başına bela olma potansiyeli yüksek olan Trump’ı Türkiye’ye musallat eden de, göz göre göre koşar adım gelen bu felaketten başkası değildi. Her ne kadar ülkenin hem çaptan hem de ait olduğunu sandığı ligden çoktan düştüğü çoğuları tarafından ancak TL’nin düşmesi ile fark edilmiş gibi yapılsa da aslında herkes ülkede neler olup bittiğinin, milletin nereye sürüklendiğinin farkındaydı. Bu yüzden özetle diyeceğim o ki, kendi düşen ağlamaz!
“Nasılsanız öyle yönetilirsiziniz,” hadis-i şerifi Türkiye menfi örneğinde maalesef bir kez daha doğrulandı. Kendileri neyse öyle bir kadronun peşine takılanların peşlerinde sürüklediği ülke uçurumun kenarına çoktan vardı ve hatta o uçurumdan yuvarlandı. Yetmezmiş gibi toplumsal çürümenin panzehiri olması gerekenler zaten çoktan çürümüştü, tuz kokmuştu. Toplumsal çöküşün kurumsal ve ekonomik çöküşü tetiklemeyeceğini düşünmek için ahmak olmak gerekirdi. Ne yazık ki toplum, ekseri itibariyle, hak edilmemiş gündelik menfaatler uğruna bu ahmaklığa gönüllü teşne oldu.
KÖR/SAĞIR GAZETECİLER, MENFAATÇİ AKADEMİSYENLER… VE SANATÇILAR
Mesela, ülkede yaşananlar karşısında toplumun gözü kulağı olması gereken gazeteciler, yine ekser çoğunluğu itibariyle, gümbür gümbür gelen felaket karşısında üç maymun pozisyonunu almakta bir beis görmedi. Apaçık gördükleri gümbür gümbür gelmekte olan felakete dair yazmakta çizmekte, duyduklarını söylemekte ısrar eden gazeteciler ve çalıştıkları medya organları soykırımdan geçirildi. Yok edildi. Üstelik bu alçakça soykırıma en büyük destek, haysiyetlerini iktidar pazarına çıkaran ahlaksız meslektaşlarından geldi. Toplumsal kesimler ise, mil çekilen sanki kendi gözü, kesilen sanki kendi kulağı, lal edilen sanki kendi dili değilmişcesine bu zulüm ve kıyım karşısında dilsiz şeytanlara dönüştü.
Toplumun aklı olması gereken akademisyenlerin büyük çoğunluğu da bundan farklı bir tavır almadı doğrusu. Adım adım yaklaşan felaket karşısında kitleleri uyarma vazifesi ve alarm fonksiyonu görmek yerine gördüklerine göre pozisyon alıp menfaatlerini tahkim etme ahlaksızlığını tercih ettiler. Kimi ünvan, kimi imkan, kimi köşe, kimi makam karşısında ilime, bilime, insanlığa ve her şeylerini borçlu oldukları topluma ihanet ettiler. Bir harami cahilin peşinde goy goyculuk, yalakalık ve dalkavukluk yarışına giriştiler. En saçma girişimlere dahiyane atılım, en bariz savrulmalara büyük strateji, en ahmakça kararlara hikmetinden sual olunmaz nimet muamelesi çektiler. Ülkenin yıkımına şevkle nefer yazılmakta hiçbir beis görmediler ve bu ahlaksızlıklarının kısa ve orta vadeli karşılığını fazlasıyla aldılar. Dini ilim ya da seküler bilim kulvarlarını sadece şahsi menfaatleri için kullanan bilim ve ilim şarlatanlarının bu ahlaksızlıkta birbirlerinden fazlası var eksiği yok.
Toplumların gözü/kulağı/sesi-soluğu olması gereken gazeteciler, aklı olması icap edenler ilim/bilim adamları ve akademisyenler ise şayet, vicdanı da sanatçılardır. Sanatçı derken, bu noktada, falan sanatçıdır filan sanatçı değildir kısır tartışmasına grimenin bir alemi yok. Zevkler ve renkler tartışılmaz olduğu gibi sanata dair tercihler de, her ne kadar illa saygıyı hak etmeseler de, anlaşılabilir ve asgari düzeyde de olsa bir anlayış gösterilebilir.
Bu açıdan bakınca, Türkiye özelinde sanat ve sanatçı spektrumunu “Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?” inceliğini sanatına döken “Tereddüt” şairi Orhan Seyfi Önhon ve o mütereddit sözlere yakışır bir beste yapan Ali Rif’at Çağatay’a da sanatçı diyebiliriz, “Bandır bandır ye beni, doyamazsın tadıma” zevzekliğini müzik diye sunan şarlatanlığa da.
Yine “Kamplumbağa Terbiyecisi”nin banisi Osman Hamdi Bey’in sanat terbiyesine de, Bedri Baykam’ın sanat diye piyasaya sürdüğü o malum peçetesine de benzer yaklaşımı sergileyebiliriz. Çünkü, ne konumuz ne de derdimiz kimin gerçek sanatçı olup olmadığı değil. Konumuz, sanat dünyasından oldukları iddiasında bulunanların sanatlarının ve sanatçılıklarının amacının ne olduğu ve kendilerinin sanatçılıkları şöyle dursun ne kadar insan olabildikleri ya da insan kalabildikleri ile ilgili.
BU DÖNEM SANATÇILARIN TIYNETİNE DAİR DE BİR TURNUSOL KAĞIDI OLDU
Şüphesiz ki, içinden geçtiğimiz bu ifritten dönem bütün kurum ve kurallarıyla kokuşmuş, çürümüş toplumun içinden çıkan sanatçılar için de bir turnusol görevi gördü. Kim kimdir? Sanattaki amacı nedir? Sanatı sanat mı, yoksa menfaat için midir? Yapıp ettikleri, ürettikleri ve duruşunda toplumun önemi nedir? Tüm gayret ve uğraşı kalabalıklar için bir fener olmak için mi yoksa cebini doldurmak için midir? İşte bu devir tüm bunların sarahaten anlaşılabilmesi için de çok velüd bir dönem oldu.
Her ne kadar ileri geri savrulmalar yaşamaya devam ediyor olsa da, bana göre bu dönemde çok da kötü bir sınav vermeyen Haluk Levent’in “Bu ülkenin sanatçılarının iktidarı sevme hakkı da vardır. Her iktidarı seven sanatçıya yalaka diyemezsiniz,” sözlerine normal şartlarda tabii ki itiraz edemeyiz. Ama Allah aşkına ortada normal diyebileceğimiz ne kaldı? Mevcut iktidarın normal ve olağan bir iktidar olmadığı göz önünde bulundurulacak olursa Haluk Levent’in bu sözüne katılmak nasıl mümkün olabilir? Toplumun vicdanı rolünü üstlenmesi gereken sanatçıların Hitler’e destek vermesi nasıl ki mazur görülemezse bugün İslamofaşist Erdoğan despotizmine destek olmak da namuslu bir sanatçının yapabileceği bir alçaklık olamaz.
Bu açıdan bakıldığında Hülya Koçyiğit’ten Şener Şen’e, Yavuz Bingöl’den Mazhar Alanson’a, Ara Güler’den Bülent Ortaçgil’e, Orhan Gencebay’dan Ferdi Tayfur’a ve daha nicelerinin doğrudan kendilerine ya da yakınlarına sağlanan bazı maddi menfaatler ya da ballı imtiyazlar karşılığında zalim dikta rejimine destek vermelerinin mazur ve masum görülecek hiçbir yanı yoktur. Elbette ki, hiçbir sanatçıdan Robert de Niro’nun Donald Trump karşısında aldığı pozisyon gibi bir pozisyon almalarını ülkenin içinde bulunduğu baskıcı koşullardan dolayı beklemiyoruz. Ama en azından zulümleri arşa dayanmış ahlaksız bir rezil rejime açıktan destek vermekten insan biraz utanır, böylesine kepaze bir duruma düşmekten azıcık imtina eder. Mesela, yapabileceklerinin en azı olan namuslu bir şey yapıp sessiz kalmayı becerebilir.
Bu rezil süreçte Türkiye’nin bütün sektörleri, kurumları ve kesimleri gibi sanat camiasının da iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Toplumsal kokuşmadan ve çürümeden belli ki sanatçılar da payını fazlasıyla almış. Şahit olduklarımız karşısında ister istemez gözlerimiz, yine böyle bir kepaze dönemde sanatçı kılıklı zulüm şakşakçılarının bir ahlaksız lincine uğrayıp kahır içinde gittiği sürgünde genç yaşında ölüme sürüklenen Ahmet Kaya’nın o yiğit duruşunu, kulaklarımız yaltaklanmaya hiç yatkın olmayan o protest haykırışını arıyor.
VEIT HARLAN VE FAZIL SAY’IN KENDİSİNİ DÜŞÜRDÜĞÜ PERİŞANLIK
Hele hele bulduğu her fırsatta dünya çapında bir sanatçı olduğu havasını basan Fazıl Say’ın Erdoğan dikta rejiminin alçakça zulümlerinin mağduru olmuş kitleleri suçlayıcı bir edayla Erdoğan despotizminin yurtdışı şubeleri haline gelen büyükelçiliklere hitaben yazdığı o zavallı nameyi gördükten sonra Ahmet Kaya’nın bu ülke için ne büyük bir kayıp olduğunu insan daha da iyi anlayabiliyor.
Fazıl Say’ın yurtdışında sadece sen ben bizim oğlanın katılacağı bir iki kıytırık konser uğruna Erdoğan’ın dış lejyonerlerine eziklenmesinden inanın onun adına ben utanç duydum. Mallarına, mülklerine el konulmuş, kurumları kapatılmış, işlerinden aşlarından, özgürlüklerinden edilmiş, zulümden kaçarken bebekleriyle birlikte nehirlerde denizlerde ölümlere itilmiş insanlara hücum ederek giriştiği muktedire yaltaklanma düzeyi, takdir edilen sanatçı kişiliğini kökünden sarsacak, adını nesiller boyu lekeleyecek bir insansızlığı, bir vicdansızlığı ele verir nitelikteydi.
Ne yani sırf beste yapıyor, sırf şarkı söylüyor, sırf rol kesiyor, sırf resim yapıyor diye sanatçı geçinenlerin sanatçı olmanın olmazsa olmazı olan en temel insani hassasiyetlerden mahrumiyetlerini sineye mi çekmeliyiz? Bu devirde İslamofaşist Erdoğan rejimine, üstelik onunla aynı dünya görüşünü paylaşmadığı halde, yaltaklanarak gemisini yürütmeye çalışan insan müsveddelerinin isimlerinin önüne sanatçı titri gelse ne olur, gelmese ne olur?
Bu tür sanatçıların hala bir değeri varsa şayet o değer, 6 milyon Yahudi ve Romanı sistematik şekilde katleden, dünyayı yerle bir edip 60 milyon insanın ölümüne yol açan Adolf Hitler’in zulüm ve katliamlarına destek olan Alman yönetmen Veit Harlan’ınki kadardır ancak. Tıpkı bugün Erdoğan’ın yaptığı gibi, sıkıştıkça gerçeklikten kopup peşine taktığı kitleleri temelsiz propagandayla uyutmaya yönelen Hitler, 1945 yılında yapımcılığını Joseph Goebbels’in üstlendiği “Kolberg” filmini çektirmiş, filmin ihtiyaç duyduğu binlerce figüranı ise birbir kaybettiği cephelerden çektiği askerlerle sağlamıştı.
Onbinlerce askeri cephedeki hezimete çare olarak kullanmaktansa yardakçı sanatçıların rezil rejimine olan desteğine lojistik sağlamakta kullanmayı tercih etmesini Hitler’in sanata olan dükünlüğü ve desteği olarak yorumlayacak var mıdır acaba? Öte yandan, filmde rol alan Kristina Söderbaum, Heinrich George, Paul Wegener, Horst Caspar, Gustav Diessl, Otto Wernicke, Kurt Meisel gibi Alman aktör ve aktrislerin rol aldıkları bu rezaletin utancıyla ileride nasıl yaşayabildiklerini hep merak etmişimdir.
İSVEÇ LAGERLÖF’LE, STRINDBERG VE MOBERG’LE BUGÜNKÜ İSVEÇ OLDU
Sanatçı olmak zulme, despotizme, yasakçılığa, sansüre ve baskıya şakşakçılık ve yaltakçılık yapmakla bağdaşmaz. Böylesine ahlaksız bir tavrı herhangi bir iktidarı ya da siyasi partiyi desteklemekle eş tutarak maruz görmek mümkün değildir. Sanatçının nesiller aşan kıymeti de ancak toplumun iyiliğine aldığı tavra ve sanatçı olmanın gerektirdiği ilkelere sadakatine bağlıdır. Bugün maddi/manevi menfaatler karşılığında Erdoğan zulmüne payanda olan ucuz piyasa sanatçılarının, ellerinde yarın hayatları boyunca taşımak zorunda kalacakları utançlarından başka bir şey kalmayacağını söylemek bir kehanet olmasa gerektir.
Ne tesadüf ki, şu aralar okuduğum bazı kitaplarda, izlediğim bazı dokümanter biyografilerde İsveçli edebiyatçı ve sanatçıların toplumsal duyarlılıklarına ve ilkeli duruşlarına dair örneklerle sıklıkla karşılaşıyorum. Böylece İsveç’in neden bugünkü İsveç, Türkiye’nin ise neden bugünkü Türkiye olduğunu daha iyi anlıyorum. Artık ne Selma Lagerlöflerin, August Strindberglerin, Hjalmar Sodeberglerin, Wilhelm Moberglerlerin neden bu toplumda neşet ettiğine, ne de bu toplumun söz konusu yazar ve sanatçıların entelektüel düzeyini yakalamayı nasıl başardığına şaşırıyorum. Bildiğiniz tencere-kapak meselesi yani…
Mesela, 1970’lerde vergi sistemindeki adaletsizliğe karşı ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın tavır alıp ülkeyi terketmesinin ya da “Uzun Çoraplı Pippi” yazarı Astrid Lindgern’in 10 Mayıs 1976’da Expressen gazetesinde kaleme aldığı satirik bir makalenin İsveç toplumunu ve siyasetini temelden nasıl sarstığını artık daha iyi anlıyorum. Öyle ki, İsveç siyasetinin ikonik isimlerinden Olof Palme’nin, kendi hükümetinin üyeleri tarafından yapılan yanlışlar konusunda kamuoyu önünde Lindgern’den ve halktan defalarca özür dilemesi bile bu sanatçıların haklı tavır ve eleştirilerinin oluşturduğu dalgalanmayı dindirememişti. Onlarca yıldır iktidarda olan Sosyal Demokratlar’ın seçimleri kaybetmesinde kendileri de birer sosyal demokrat olan bu sanatçıların etkileri büyük olmuştu. Bergman ve Lindgern’in aldığı haklı tavrın toplumdaki ve siyasetteki karşılığı sanatının ve yaşamının önceliği halk ve hak olan gerçek sanatçıların gücünü göstermesi açısından kayda değerdir.
Edebiyatçısı, yönetmeni böyle olan bir toplumun müzisyeni ya da komedyeni de Cornelis Vreeswijk, Göska Ekman ve Tage Danielson gibi oluyor demek ki. İnandığı değerler, hak, hukuk ve özgürlükler için gerektiğinde değil parmaklarını bedenlerini bile taşın altına sokmaktan çekinmeyen bu aktivist sanatçıların gayret ve cesaretlerinin bizim ülkede esamesininin okunmuyor olmasının vardığımız yıkım sürecinde önemli bir rolü olmadığını kim iddia edebilir?
İnandığı değerler için filmleri veya düşünceleriyle şöyle ya da böyle tavır koyan Yılmaz Güney, Tarık Akan, Kemal Sunal, Genco Erkal, hatta Sezen Aksu ve benzeri bazı isimleri tenzih ederek diyorum ki, ne yazık ki, bizim toplum nasılsa sanatçıları da öyle. Yardakçı, yaltakçı, goygoycu, menfaatçi ve dalkavuk… Bunun istisnaları çok müstesna…
[Bülent Keneş] 14..8.2018 [TR724]
Neredeyse tamamı şu ya da bu şekilde kontrol altında tutulan medya üzerinden hangi yalanlar, hangi sanal istatistikler pompalanırsa pompalansın, taşıma suyla doldurulan hayal denizinin sonuna gelindi. Lafla peynir gemisinin kat edebileceği yol tükendi. Türkiye gibi doğal kaynakları sınırlı ülkelerde ne kadar demokrasi o kadar aş, ne kadar hukuk o kadar iş, ne kadar özgürlük o kadar refah denklemini çözmek için Nobel ödüllü ekonomist olmaya gerek yok neticede. Erdoğan’ın sadece yandaşlarına menfaat üretmeye odaklanan yalandan Cenneti, hayatın acı gerçeklerine toslayıp tuzla buz oldu.
Ekonominin çökmesi kaçınılmazdı çünkü reel değildi. Uzun zamandır üretime değil tüketime, yatırıma değil talana yönelmişti. Ekonomi çoktandır, ruhu hukuk, dini adalet, kanı hak, nefesi özgürlük olması gereken devletin, haydutlaştığı oranda kolunu kanadını kırdığı acınası bir rehineye dönüşmüştü zaten.
TOPLUMSAL VE KURUMSAL ALT ÜST OLUŞ YENİ BİR HİKAYE DEĞİL
Haddi zatında Türkiye’de, bir üstyapı kurumu olarak bilindik anlamda bir devletin varlığından söz etmek bile mümkün değildir artık. Noam Chomsky’nin adını koyduğu şekliyle devletin iflası da kendi başına bir sebep değil, olağan bir sonuçtan ibarettir. Neticede, devleti devlet yapan üstüne inşa edildiği altyapı ve o altyapıya ruh veren değerlerdir. Şayet o altyapı, yani toplum, kokuşmuş, çürümüş ve çökmüşse üzerine bina edilen ne o üstyapının ne de o üstyapıya yaslanan diğer unsurların ayakta kalması beklenemez. Türkiye bütün değer, kurum ve kuruluşlarıyla yer yer ağır çekim, yer yer hızlandırılmış bir ivmeyle birbirlerinin yıkılışını domino taşları gibi tetikleyen böyle bir çöküşü yaşıyor.
Üstelik Türkiye’deki bu toplumsal ve kurumsal alt üst oluş yeni bir hikaye değil. Bu hikayenin en az 2011 yazına kadar uzanan bir geçmişi var. Yani ülke bu noktaya ne bir günde ne de Donald Trump’ın paylaştığı birkaç Tweetle geldi. Tıpkı Erdoğan gibi, dünyanın başına bela olma potansiyeli yüksek olan Trump’ı Türkiye’ye musallat eden de, göz göre göre koşar adım gelen bu felaketten başkası değildi. Her ne kadar ülkenin hem çaptan hem de ait olduğunu sandığı ligden çoktan düştüğü çoğuları tarafından ancak TL’nin düşmesi ile fark edilmiş gibi yapılsa da aslında herkes ülkede neler olup bittiğinin, milletin nereye sürüklendiğinin farkındaydı. Bu yüzden özetle diyeceğim o ki, kendi düşen ağlamaz!
“Nasılsanız öyle yönetilirsiziniz,” hadis-i şerifi Türkiye menfi örneğinde maalesef bir kez daha doğrulandı. Kendileri neyse öyle bir kadronun peşine takılanların peşlerinde sürüklediği ülke uçurumun kenarına çoktan vardı ve hatta o uçurumdan yuvarlandı. Yetmezmiş gibi toplumsal çürümenin panzehiri olması gerekenler zaten çoktan çürümüştü, tuz kokmuştu. Toplumsal çöküşün kurumsal ve ekonomik çöküşü tetiklemeyeceğini düşünmek için ahmak olmak gerekirdi. Ne yazık ki toplum, ekseri itibariyle, hak edilmemiş gündelik menfaatler uğruna bu ahmaklığa gönüllü teşne oldu.
KÖR/SAĞIR GAZETECİLER, MENFAATÇİ AKADEMİSYENLER… VE SANATÇILAR
Mesela, ülkede yaşananlar karşısında toplumun gözü kulağı olması gereken gazeteciler, yine ekser çoğunluğu itibariyle, gümbür gümbür gelen felaket karşısında üç maymun pozisyonunu almakta bir beis görmedi. Apaçık gördükleri gümbür gümbür gelmekte olan felakete dair yazmakta çizmekte, duyduklarını söylemekte ısrar eden gazeteciler ve çalıştıkları medya organları soykırımdan geçirildi. Yok edildi. Üstelik bu alçakça soykırıma en büyük destek, haysiyetlerini iktidar pazarına çıkaran ahlaksız meslektaşlarından geldi. Toplumsal kesimler ise, mil çekilen sanki kendi gözü, kesilen sanki kendi kulağı, lal edilen sanki kendi dili değilmişcesine bu zulüm ve kıyım karşısında dilsiz şeytanlara dönüştü.
Toplumun aklı olması gereken akademisyenlerin büyük çoğunluğu da bundan farklı bir tavır almadı doğrusu. Adım adım yaklaşan felaket karşısında kitleleri uyarma vazifesi ve alarm fonksiyonu görmek yerine gördüklerine göre pozisyon alıp menfaatlerini tahkim etme ahlaksızlığını tercih ettiler. Kimi ünvan, kimi imkan, kimi köşe, kimi makam karşısında ilime, bilime, insanlığa ve her şeylerini borçlu oldukları topluma ihanet ettiler. Bir harami cahilin peşinde goy goyculuk, yalakalık ve dalkavukluk yarışına giriştiler. En saçma girişimlere dahiyane atılım, en bariz savrulmalara büyük strateji, en ahmakça kararlara hikmetinden sual olunmaz nimet muamelesi çektiler. Ülkenin yıkımına şevkle nefer yazılmakta hiçbir beis görmediler ve bu ahlaksızlıklarının kısa ve orta vadeli karşılığını fazlasıyla aldılar. Dini ilim ya da seküler bilim kulvarlarını sadece şahsi menfaatleri için kullanan bilim ve ilim şarlatanlarının bu ahlaksızlıkta birbirlerinden fazlası var eksiği yok.
Toplumların gözü/kulağı/sesi-soluğu olması gereken gazeteciler, aklı olması icap edenler ilim/bilim adamları ve akademisyenler ise şayet, vicdanı da sanatçılardır. Sanatçı derken, bu noktada, falan sanatçıdır filan sanatçı değildir kısır tartışmasına grimenin bir alemi yok. Zevkler ve renkler tartışılmaz olduğu gibi sanata dair tercihler de, her ne kadar illa saygıyı hak etmeseler de, anlaşılabilir ve asgari düzeyde de olsa bir anlayış gösterilebilir.
Bu açıdan bakınca, Türkiye özelinde sanat ve sanatçı spektrumunu “Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?” inceliğini sanatına döken “Tereddüt” şairi Orhan Seyfi Önhon ve o mütereddit sözlere yakışır bir beste yapan Ali Rif’at Çağatay’a da sanatçı diyebiliriz, “Bandır bandır ye beni, doyamazsın tadıma” zevzekliğini müzik diye sunan şarlatanlığa da.
Yine “Kamplumbağa Terbiyecisi”nin banisi Osman Hamdi Bey’in sanat terbiyesine de, Bedri Baykam’ın sanat diye piyasaya sürdüğü o malum peçetesine de benzer yaklaşımı sergileyebiliriz. Çünkü, ne konumuz ne de derdimiz kimin gerçek sanatçı olup olmadığı değil. Konumuz, sanat dünyasından oldukları iddiasında bulunanların sanatlarının ve sanatçılıklarının amacının ne olduğu ve kendilerinin sanatçılıkları şöyle dursun ne kadar insan olabildikleri ya da insan kalabildikleri ile ilgili.
BU DÖNEM SANATÇILARIN TIYNETİNE DAİR DE BİR TURNUSOL KAĞIDI OLDU
Şüphesiz ki, içinden geçtiğimiz bu ifritten dönem bütün kurum ve kurallarıyla kokuşmuş, çürümüş toplumun içinden çıkan sanatçılar için de bir turnusol görevi gördü. Kim kimdir? Sanattaki amacı nedir? Sanatı sanat mı, yoksa menfaat için midir? Yapıp ettikleri, ürettikleri ve duruşunda toplumun önemi nedir? Tüm gayret ve uğraşı kalabalıklar için bir fener olmak için mi yoksa cebini doldurmak için midir? İşte bu devir tüm bunların sarahaten anlaşılabilmesi için de çok velüd bir dönem oldu.
Her ne kadar ileri geri savrulmalar yaşamaya devam ediyor olsa da, bana göre bu dönemde çok da kötü bir sınav vermeyen Haluk Levent’in “Bu ülkenin sanatçılarının iktidarı sevme hakkı da vardır. Her iktidarı seven sanatçıya yalaka diyemezsiniz,” sözlerine normal şartlarda tabii ki itiraz edemeyiz. Ama Allah aşkına ortada normal diyebileceğimiz ne kaldı? Mevcut iktidarın normal ve olağan bir iktidar olmadığı göz önünde bulundurulacak olursa Haluk Levent’in bu sözüne katılmak nasıl mümkün olabilir? Toplumun vicdanı rolünü üstlenmesi gereken sanatçıların Hitler’e destek vermesi nasıl ki mazur görülemezse bugün İslamofaşist Erdoğan despotizmine destek olmak da namuslu bir sanatçının yapabileceği bir alçaklık olamaz.
Bu açıdan bakıldığında Hülya Koçyiğit’ten Şener Şen’e, Yavuz Bingöl’den Mazhar Alanson’a, Ara Güler’den Bülent Ortaçgil’e, Orhan Gencebay’dan Ferdi Tayfur’a ve daha nicelerinin doğrudan kendilerine ya da yakınlarına sağlanan bazı maddi menfaatler ya da ballı imtiyazlar karşılığında zalim dikta rejimine destek vermelerinin mazur ve masum görülecek hiçbir yanı yoktur. Elbette ki, hiçbir sanatçıdan Robert de Niro’nun Donald Trump karşısında aldığı pozisyon gibi bir pozisyon almalarını ülkenin içinde bulunduğu baskıcı koşullardan dolayı beklemiyoruz. Ama en azından zulümleri arşa dayanmış ahlaksız bir rezil rejime açıktan destek vermekten insan biraz utanır, böylesine kepaze bir duruma düşmekten azıcık imtina eder. Mesela, yapabileceklerinin en azı olan namuslu bir şey yapıp sessiz kalmayı becerebilir.
Bu rezil süreçte Türkiye’nin bütün sektörleri, kurumları ve kesimleri gibi sanat camiasının da iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Toplumsal kokuşmadan ve çürümeden belli ki sanatçılar da payını fazlasıyla almış. Şahit olduklarımız karşısında ister istemez gözlerimiz, yine böyle bir kepaze dönemde sanatçı kılıklı zulüm şakşakçılarının bir ahlaksız lincine uğrayıp kahır içinde gittiği sürgünde genç yaşında ölüme sürüklenen Ahmet Kaya’nın o yiğit duruşunu, kulaklarımız yaltaklanmaya hiç yatkın olmayan o protest haykırışını arıyor.
VEIT HARLAN VE FAZIL SAY’IN KENDİSİNİ DÜŞÜRDÜĞÜ PERİŞANLIK
Hele hele bulduğu her fırsatta dünya çapında bir sanatçı olduğu havasını basan Fazıl Say’ın Erdoğan dikta rejiminin alçakça zulümlerinin mağduru olmuş kitleleri suçlayıcı bir edayla Erdoğan despotizminin yurtdışı şubeleri haline gelen büyükelçiliklere hitaben yazdığı o zavallı nameyi gördükten sonra Ahmet Kaya’nın bu ülke için ne büyük bir kayıp olduğunu insan daha da iyi anlayabiliyor.
Fazıl Say’ın yurtdışında sadece sen ben bizim oğlanın katılacağı bir iki kıytırık konser uğruna Erdoğan’ın dış lejyonerlerine eziklenmesinden inanın onun adına ben utanç duydum. Mallarına, mülklerine el konulmuş, kurumları kapatılmış, işlerinden aşlarından, özgürlüklerinden edilmiş, zulümden kaçarken bebekleriyle birlikte nehirlerde denizlerde ölümlere itilmiş insanlara hücum ederek giriştiği muktedire yaltaklanma düzeyi, takdir edilen sanatçı kişiliğini kökünden sarsacak, adını nesiller boyu lekeleyecek bir insansızlığı, bir vicdansızlığı ele verir nitelikteydi.
Ne yani sırf beste yapıyor, sırf şarkı söylüyor, sırf rol kesiyor, sırf resim yapıyor diye sanatçı geçinenlerin sanatçı olmanın olmazsa olmazı olan en temel insani hassasiyetlerden mahrumiyetlerini sineye mi çekmeliyiz? Bu devirde İslamofaşist Erdoğan rejimine, üstelik onunla aynı dünya görüşünü paylaşmadığı halde, yaltaklanarak gemisini yürütmeye çalışan insan müsveddelerinin isimlerinin önüne sanatçı titri gelse ne olur, gelmese ne olur?
Bu tür sanatçıların hala bir değeri varsa şayet o değer, 6 milyon Yahudi ve Romanı sistematik şekilde katleden, dünyayı yerle bir edip 60 milyon insanın ölümüne yol açan Adolf Hitler’in zulüm ve katliamlarına destek olan Alman yönetmen Veit Harlan’ınki kadardır ancak. Tıpkı bugün Erdoğan’ın yaptığı gibi, sıkıştıkça gerçeklikten kopup peşine taktığı kitleleri temelsiz propagandayla uyutmaya yönelen Hitler, 1945 yılında yapımcılığını Joseph Goebbels’in üstlendiği “Kolberg” filmini çektirmiş, filmin ihtiyaç duyduğu binlerce figüranı ise birbir kaybettiği cephelerden çektiği askerlerle sağlamıştı.
Onbinlerce askeri cephedeki hezimete çare olarak kullanmaktansa yardakçı sanatçıların rezil rejimine olan desteğine lojistik sağlamakta kullanmayı tercih etmesini Hitler’in sanata olan dükünlüğü ve desteği olarak yorumlayacak var mıdır acaba? Öte yandan, filmde rol alan Kristina Söderbaum, Heinrich George, Paul Wegener, Horst Caspar, Gustav Diessl, Otto Wernicke, Kurt Meisel gibi Alman aktör ve aktrislerin rol aldıkları bu rezaletin utancıyla ileride nasıl yaşayabildiklerini hep merak etmişimdir.
İSVEÇ LAGERLÖF’LE, STRINDBERG VE MOBERG’LE BUGÜNKÜ İSVEÇ OLDU
Sanatçı olmak zulme, despotizme, yasakçılığa, sansüre ve baskıya şakşakçılık ve yaltakçılık yapmakla bağdaşmaz. Böylesine ahlaksız bir tavrı herhangi bir iktidarı ya da siyasi partiyi desteklemekle eş tutarak maruz görmek mümkün değildir. Sanatçının nesiller aşan kıymeti de ancak toplumun iyiliğine aldığı tavra ve sanatçı olmanın gerektirdiği ilkelere sadakatine bağlıdır. Bugün maddi/manevi menfaatler karşılığında Erdoğan zulmüne payanda olan ucuz piyasa sanatçılarının, ellerinde yarın hayatları boyunca taşımak zorunda kalacakları utançlarından başka bir şey kalmayacağını söylemek bir kehanet olmasa gerektir.
Ne tesadüf ki, şu aralar okuduğum bazı kitaplarda, izlediğim bazı dokümanter biyografilerde İsveçli edebiyatçı ve sanatçıların toplumsal duyarlılıklarına ve ilkeli duruşlarına dair örneklerle sıklıkla karşılaşıyorum. Böylece İsveç’in neden bugünkü İsveç, Türkiye’nin ise neden bugünkü Türkiye olduğunu daha iyi anlıyorum. Artık ne Selma Lagerlöflerin, August Strindberglerin, Hjalmar Sodeberglerin, Wilhelm Moberglerlerin neden bu toplumda neşet ettiğine, ne de bu toplumun söz konusu yazar ve sanatçıların entelektüel düzeyini yakalamayı nasıl başardığına şaşırıyorum. Bildiğiniz tencere-kapak meselesi yani…
Mesela, 1970’lerde vergi sistemindeki adaletsizliğe karşı ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın tavır alıp ülkeyi terketmesinin ya da “Uzun Çoraplı Pippi” yazarı Astrid Lindgern’in 10 Mayıs 1976’da Expressen gazetesinde kaleme aldığı satirik bir makalenin İsveç toplumunu ve siyasetini temelden nasıl sarstığını artık daha iyi anlıyorum. Öyle ki, İsveç siyasetinin ikonik isimlerinden Olof Palme’nin, kendi hükümetinin üyeleri tarafından yapılan yanlışlar konusunda kamuoyu önünde Lindgern’den ve halktan defalarca özür dilemesi bile bu sanatçıların haklı tavır ve eleştirilerinin oluşturduğu dalgalanmayı dindirememişti. Onlarca yıldır iktidarda olan Sosyal Demokratlar’ın seçimleri kaybetmesinde kendileri de birer sosyal demokrat olan bu sanatçıların etkileri büyük olmuştu. Bergman ve Lindgern’in aldığı haklı tavrın toplumdaki ve siyasetteki karşılığı sanatının ve yaşamının önceliği halk ve hak olan gerçek sanatçıların gücünü göstermesi açısından kayda değerdir.
Edebiyatçısı, yönetmeni böyle olan bir toplumun müzisyeni ya da komedyeni de Cornelis Vreeswijk, Göska Ekman ve Tage Danielson gibi oluyor demek ki. İnandığı değerler, hak, hukuk ve özgürlükler için gerektiğinde değil parmaklarını bedenlerini bile taşın altına sokmaktan çekinmeyen bu aktivist sanatçıların gayret ve cesaretlerinin bizim ülkede esamesininin okunmuyor olmasının vardığımız yıkım sürecinde önemli bir rolü olmadığını kim iddia edebilir?
İnandığı değerler için filmleri veya düşünceleriyle şöyle ya da böyle tavır koyan Yılmaz Güney, Tarık Akan, Kemal Sunal, Genco Erkal, hatta Sezen Aksu ve benzeri bazı isimleri tenzih ederek diyorum ki, ne yazık ki, bizim toplum nasılsa sanatçıları da öyle. Yardakçı, yaltakçı, goygoycu, menfaatçi ve dalkavuk… Bunun istisnaları çok müstesna…
[Bülent Keneş] 14..8.2018 [TR724]
HSK veya “Yargıda şeyini yapma” kurulu [Çağrı Gümüşer]
Türkiye’de yargı bağımsızlığı konusundaki gerileme artarak devam ediyor. Yargı bağımsızlığına vurulan darbeler o kadar çoğaldı ki, artık yargının bağımsız olduğunu söyleyebilmek neredeyse imkânsız bir hal aldı. Bunun son örnekleri geçtiğimiz Temmuz ayında HSK tarafından gerçekleştirilen yüksek yargıya üye atamaları ile adli ve idari yargıda 3 bin 320 hâkim ve savcının yer değişikliğini içeren atama kararnamesi. Bu kararnamede öncekilere nazaran dikkat çeken husus, bu kez sosyal demokrat ve ulusalcı kimliği ile bilinen isimlerin herhangi bir talepleri olmaksızın yer değişikliğine ve tenzili rütbeye tabi tutulmaları oldu.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı standartlarının çiğnenmesi Türkiye için yeni değil. Bu husus AB üyelik müzakereleri sürecinde en önemli konu başlıklarından birisi oldu. Özellikle 2014 yılı ve sonrasında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile kuvvetler ayrılığı hakkında ciddi endişeler bulunduğu belirtilerek Türkiye’ye karşı tavsiye raporları düzenlendi. Örneğin 2016 yılı ilerleme raporunda “yürütme erkinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı yeterli güvencenin sağlanması” tavsiyesinde bulunulurken, bu rapor sonrası geçen iki yıllık süreye rağmen, geçtiğimiz Temmuz ayındaki kararnameler yargı bağımsızlığı konusundaki geriye gidişin süratle devam ettiğini gösteriyor.
Değiştirilen Anayasa’da bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine yer verilmiş olsa da HSK’nın, büyük çaplı olarak hâkim ve savcıların görev yerlerini istekleri dışında değiştirmeye devam ettiği görülüyor. Hâkim-savcılar görev yaptıkları mahal için öngörülen görev süresi dolmadan, herhangi bir talepleri bulunmadığı halde ve önceden bilgilendirilmeksizin yer değişikliğine tabi tutulmaktalar. 2014 yılından bu yana, birçok hâkim-savcı, HSK’nın basit bir kararıyla, anayasal hâkimlik teminatına rağmen ve temel tasfiye edilemezlik ilkesine aykırı olarak, Türkiye’nin bir tarafından diğer tarafına taşınmak zorunda bırakıldı. Bu husus hâkim-savcıların yürütme erki ve HSK karşısında hiçbir güvencelerinin bulunmadığını gösteriyor. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen bu kararlar yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisinin ve kontrolünün de bir sonucu. Söz konusu atamaların, yargı genelinde caydırıcı bir etki oluşturduğu, hâkim ve savcılar arasında yaygın bir oto sansür riskini de beraberinde getirdiği göz ardı edilemez.
Diğer taraftan gerek Yargıtay üyeliği seçimlerinde, gerekse atama kararnamesine konu terfi kararlarında objektif kriterlerin kullanılmadığı görülüyor. Görevde yükselmeler objektif kriterlere bağlanmadığı için siyasal iktidar tarafından hâkim-savcılar üzerinde baskı kurmak için bir araç olarak kullanılma riski taşıyor. Siyasal iktidara yakın veya yandaş olan hâkim-savcıların yükseltilmeleri, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıdıkları halde diğer hâkim-savcıların yükseltilmemeleri yargı içi dengeleri bozmanın yanı sıra yargı bağımsızlığını da zedeler nitelikte.
Yargıtay üyeliği seçimleri yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisini ve görevde yükselme için siyasi iktidara yakın olmanın veya iktidarın siyasi çıkarlarına ve amaçlarına uygun karar vermenin bir ölçüt olarak nazara alındığını göstermesi açısından dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. 16 Temmuz 2018 tarihli kararla ilgili olarak Devletin haber ajansı Anadolu Ajansı “FETÖ ile mücadele edenler yüksek yargıç oldu” başlığıyla konuyu haberleştirirken, haber içeriğinde; “Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Yargıtay’a seçilen yeni üyeler çoğunlukla, Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ve darbe girişimine yönelik soruşturma ve kovuşturmalarda yoğun görev alan isimlerden oluştu” ifadelerini kullandığı görülüyor.
Yargıtay üyeliğine seçilen isimler incelendiğinde seçimlerdeki en önemli kriterin “FETÖ ile mücadele etmek” olduğu, siyasi iktidara yakın olanların, iktidar ile aynı dünya görüşünü paylaşan kişilerin veya siyasi iktidarın çıkar, amaç ve hedeflerine uygun hareket edenlerin isimlerinin seçimde ön plana çıktığı görülüyor. Gerçekten de bu atamalarda kıdem, başarı, tecrübe ve liyakat gibi objektif kriterlerin dikkate alındığını söyleyebilmek mümkün değil.
3 bin 320 yargı mensubunun yer değiştirmesini öngören 25 Temmuz 2018 tarihli atama kararnamesi için de aynı durumun söz konusu olduğu söylenebilir. İlk derece ve istinaf mahkemelerinde ünvanlı görev olarak kabul edilen mahkeme başkanlıkları ve başsavcılık makamlarına yapılan atamalarda objektif kriterlere yer verilmediği gibi, tam aksine başta sosyal demokrat kesim olmak üzere siyasi iktidara muhalif isimlerin istekleri dışında yer değişikliğine tabi tutuldukları, tenzili rütbe ile ünvanlı görevlerden alındıkları görülmekte.
Diğer taraftan gerek tenzili rütbeye tabi tutulan ve gerekse görevde yükselmelerine karar verilen (mahkeme başkanlığına veya Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerine atanan) kişiler bakımından hangi kriterlerin uygulandığına ilişkin bir açıklama yapılmadı. Objektif kriterlerin gözetilmediği, mesleki kıdem ve liyakatin nazara alınmadığı bu atamalar HSK’nın yürütmenin etkisi altında karar verdiğini göstermekte. Doğal olarak bu durum yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedelediği gibi yargıçların tarafsızlığını da olumsuz olarak etkiliyor.
Bunun yanı sıra emeklilik haklarını elde etmiş kimi isimlerin, istekleri dışında İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyükşehirlerden çok uzak yerlere atandıkları, aile fertlerinin eğitim ve sosyal durumlarının dikkate alınmadığı bu atamalarla bir nevi ailece cezalandırıldıkları ve adeta emekli olmaya zorlandıkları görülmekte. Genel olarak sicili eski olan yargı mensuplarının istek dışı bu atamalarının onları emekli olmaya zorlamak amacını taşıdığı açıktır. Bu uygulamanın Hâkimlik teminatını düzenleyen Anayasa’nın 139. maddesindeki “Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz” hükmünün dolaylı biçimde ihlâli niteliğinde olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen bu kararlar HSK’nın yapısı ve yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisinin ve kontrolünün de bir sonucu şüphesiz. AB Türkiye İlerleme Raporlarında da belirtildiği üzere; yürütme erkinin HSK üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı etkili güvencenin sağlanması; HSK’nın itibarının yanı sıra kamuoyunda yargıya güvenin yeniden tesis edilebilmesi için de Kurulun şeffaflığının artırılması, yürütmeden tamamen bağımsız olması ve Avrupa standartları ile uyumlu usullere sıkı bir şekilde bağlı kalması gerekmektedir.
[Çağrı Gümüşer] 14.8.2018 [TR724]
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı standartlarının çiğnenmesi Türkiye için yeni değil. Bu husus AB üyelik müzakereleri sürecinde en önemli konu başlıklarından birisi oldu. Özellikle 2014 yılı ve sonrasında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile kuvvetler ayrılığı hakkında ciddi endişeler bulunduğu belirtilerek Türkiye’ye karşı tavsiye raporları düzenlendi. Örneğin 2016 yılı ilerleme raporunda “yürütme erkinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı yeterli güvencenin sağlanması” tavsiyesinde bulunulurken, bu rapor sonrası geçen iki yıllık süreye rağmen, geçtiğimiz Temmuz ayındaki kararnameler yargı bağımsızlığı konusundaki geriye gidişin süratle devam ettiğini gösteriyor.
Değiştirilen Anayasa’da bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine yer verilmiş olsa da HSK’nın, büyük çaplı olarak hâkim ve savcıların görev yerlerini istekleri dışında değiştirmeye devam ettiği görülüyor. Hâkim-savcılar görev yaptıkları mahal için öngörülen görev süresi dolmadan, herhangi bir talepleri bulunmadığı halde ve önceden bilgilendirilmeksizin yer değişikliğine tabi tutulmaktalar. 2014 yılından bu yana, birçok hâkim-savcı, HSK’nın basit bir kararıyla, anayasal hâkimlik teminatına rağmen ve temel tasfiye edilemezlik ilkesine aykırı olarak, Türkiye’nin bir tarafından diğer tarafına taşınmak zorunda bırakıldı. Bu husus hâkim-savcıların yürütme erki ve HSK karşısında hiçbir güvencelerinin bulunmadığını gösteriyor. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen bu kararlar yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisinin ve kontrolünün de bir sonucu. Söz konusu atamaların, yargı genelinde caydırıcı bir etki oluşturduğu, hâkim ve savcılar arasında yaygın bir oto sansür riskini de beraberinde getirdiği göz ardı edilemez.
Diğer taraftan gerek Yargıtay üyeliği seçimlerinde, gerekse atama kararnamesine konu terfi kararlarında objektif kriterlerin kullanılmadığı görülüyor. Görevde yükselmeler objektif kriterlere bağlanmadığı için siyasal iktidar tarafından hâkim-savcılar üzerinde baskı kurmak için bir araç olarak kullanılma riski taşıyor. Siyasal iktidara yakın veya yandaş olan hâkim-savcıların yükseltilmeleri, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıdıkları halde diğer hâkim-savcıların yükseltilmemeleri yargı içi dengeleri bozmanın yanı sıra yargı bağımsızlığını da zedeler nitelikte.
Yargıtay üyeliği seçimleri yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisini ve görevde yükselme için siyasi iktidara yakın olmanın veya iktidarın siyasi çıkarlarına ve amaçlarına uygun karar vermenin bir ölçüt olarak nazara alındığını göstermesi açısından dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. 16 Temmuz 2018 tarihli kararla ilgili olarak Devletin haber ajansı Anadolu Ajansı “FETÖ ile mücadele edenler yüksek yargıç oldu” başlığıyla konuyu haberleştirirken, haber içeriğinde; “Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Yargıtay’a seçilen yeni üyeler çoğunlukla, Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ve darbe girişimine yönelik soruşturma ve kovuşturmalarda yoğun görev alan isimlerden oluştu” ifadelerini kullandığı görülüyor.
Yargıtay üyeliğine seçilen isimler incelendiğinde seçimlerdeki en önemli kriterin “FETÖ ile mücadele etmek” olduğu, siyasi iktidara yakın olanların, iktidar ile aynı dünya görüşünü paylaşan kişilerin veya siyasi iktidarın çıkar, amaç ve hedeflerine uygun hareket edenlerin isimlerinin seçimde ön plana çıktığı görülüyor. Gerçekten de bu atamalarda kıdem, başarı, tecrübe ve liyakat gibi objektif kriterlerin dikkate alındığını söyleyebilmek mümkün değil.
3 bin 320 yargı mensubunun yer değiştirmesini öngören 25 Temmuz 2018 tarihli atama kararnamesi için de aynı durumun söz konusu olduğu söylenebilir. İlk derece ve istinaf mahkemelerinde ünvanlı görev olarak kabul edilen mahkeme başkanlıkları ve başsavcılık makamlarına yapılan atamalarda objektif kriterlere yer verilmediği gibi, tam aksine başta sosyal demokrat kesim olmak üzere siyasi iktidara muhalif isimlerin istekleri dışında yer değişikliğine tabi tutuldukları, tenzili rütbe ile ünvanlı görevlerden alındıkları görülmekte.
Diğer taraftan gerek tenzili rütbeye tabi tutulan ve gerekse görevde yükselmelerine karar verilen (mahkeme başkanlığına veya Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerine atanan) kişiler bakımından hangi kriterlerin uygulandığına ilişkin bir açıklama yapılmadı. Objektif kriterlerin gözetilmediği, mesleki kıdem ve liyakatin nazara alınmadığı bu atamalar HSK’nın yürütmenin etkisi altında karar verdiğini göstermekte. Doğal olarak bu durum yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedelediği gibi yargıçların tarafsızlığını da olumsuz olarak etkiliyor.
Bunun yanı sıra emeklilik haklarını elde etmiş kimi isimlerin, istekleri dışında İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyükşehirlerden çok uzak yerlere atandıkları, aile fertlerinin eğitim ve sosyal durumlarının dikkate alınmadığı bu atamalarla bir nevi ailece cezalandırıldıkları ve adeta emekli olmaya zorlandıkları görülmekte. Genel olarak sicili eski olan yargı mensuplarının istek dışı bu atamalarının onları emekli olmaya zorlamak amacını taşıdığı açıktır. Bu uygulamanın Hâkimlik teminatını düzenleyen Anayasa’nın 139. maddesindeki “Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz” hükmünün dolaylı biçimde ihlâli niteliğinde olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen bu kararlar HSK’nın yapısı ve yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisinin ve kontrolünün de bir sonucu şüphesiz. AB Türkiye İlerleme Raporlarında da belirtildiği üzere; yürütme erkinin HSK üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı etkili güvencenin sağlanması; HSK’nın itibarının yanı sıra kamuoyunda yargıya güvenin yeniden tesis edilebilmesi için de Kurulun şeffaflığının artırılması, yürütmeden tamamen bağımsız olması ve Avrupa standartları ile uyumlu usullere sıkı bir şekilde bağlı kalması gerekmektedir.
[Çağrı Gümüşer] 14.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)