Fethullah Gülen, Politico’ya yazdı: Din kisveli teröre karşı olmak hem insani hem dini bir görev

İngiltere’de ardı ardına yaşanan terörist saldırıları IŞİD’in üslenmesi, ‘Müslüman terörist’ tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Politico’da ‘Müslüman Gençlerin Teröristlerin Ağına Düşmemesi için Bağışıklık Sistemini Güçlendirmeliyiz’ başlığıyla makalesi yayımlanan Fethullah Gülen, ‘İsmine İslam kelimesini koyarak onun parlak cehresini kirleten bu örgüt kendisi ne iddia ederse etsin dini siyasi emellerine alet eden bir sapkınlığın temsilcisidir.’ dedi.

Masum sivilleri hedef alanların kendine ne derse desin hakkettiği tek ismin ‘insanlıktan çıkmış bir suç şebekesi’ olduğunun altını çizen Gülen, ‘Londra ve Manchester’deki vahşi saldırıların tekrar etmemesi için din kisvesi altında hunharlık yapan bu örgütlere karşı dünya çapında yürütülen çalışmaların bir parçası olmak hem insani hem de dini bir mesuliyettir.’ ifadelerini kullandı.

İşte Politico Europe’ta yayımlanan o yazının tamamı:


Müslüman Gençlerin Teröristlerin Ağına Düşmemesi için Bağışıklık Sistemini Güçlendirmeliyiz

Londra ve Manchester şehirlerindeki son kanlı terörist saldırıları yine kendine IŞİD diyen terörist grup üstlendi. Daha önce de masum sivilleri hedef alan nice saldırıyı gerçekleştiren bu örgüt kendine ne derse desin hakkettiği tek isim insanlıktan çıkmış bir suç şebekesidir.

Dünya Müslümanları gelecekte olması muhtemel saldırıları önleme adına istihbarat ve emniyet tedbirlerine yardımcı olmanın yanında bu belanın hayat damarlarını kesmeye gayret etmelidir. Irak’ta El-Kaide’nin kalıntılarından ortaya çıkan bu örgütün yalanları daha başından beri hunhar katliamları ile at başı gitti. İsmine İslam kelimesini koyarak onun parlak cehresini kirleten bu örgüt kendisi ne iddia ederse etsin dini siyasi emellerine alet eden bir sapkınlığın temsilcisidir. Elbiseleri, bayrakları ve sloganları İslam’ın ruhuna yaptıkları ihanetleri gizlemeye yeterli değildir.

Bu hunhar örgütün cezbetmeye çalıştığı gençlere yönelik propagandasının önemli bir unsuru olan devlet olma iddiasına zemin teşkil eden bir alandan mahrum etmek tüm dünya Müslümanlarının destekleyebileceği bir hedeftir. Ancak mesele askeri müdahale ile çözülemeyecek şekilde çok boyutludur.

IŞİD ile temsil edilen daha derin problem bu ve benzeri örgütlerin, toplumlarında kendini dışlanmış hisseden gençlerin duygularına hitap ederek onlara ulvi görünümlü hedefler ve aidiyet hissi vaatleriyle totaliter bir ideolojinin fedaileri haline getirmeleridir. Dini, siyasi, psiko-sosyal ve ekonomik boyutları olan bu problemin çözümünün de çok yönlü olması zaruridir. Ayrımcılık ve sosyal dışlama probleminin devletler ve toplumlar seviyesinde ele alınması zaruridir. Kendi halkına zulmeden Suriye gibi rejimler mevzuunda Uluslararası organizasyonlar sonuç getirici müdahaleler yapmalıdır. Bati devletlerinin daha ahlaki ve tutarlı bir dış politika izlemeleri beklenir. Müslümanlar bu geniş çaplı çabaların bir parçası olabilir ve olmalıdır ancak onlara hususi bir mesuliyet düşmektedir.

Şu anda Müslümanlar olarak en kritik vazifemiz şiddet ve terör virüsüne karşı, toplumumuzun, özellikle de gençliğimizin bağışıklık sistemini güçlendirmektir. Acaba hiç sorduk mu kendimize, bizim toplumlarımız nasıl teröristlerin eleman devşirmesine müsait bir zemin haline geldi? Bu problemin çözümü için elbette çözülmesi gereken dış faktörler vardır ancak Müslümanlar olarak biz ilk önce kendimizi sorgulayarak başlamalıyız çünkü nefis muhasebesi dini bir vecibedir ve ayni zamanda ebeveynlerin, öğretmenlerin, imam hatiplerin ve fikir önderlerinin bu mevzuda yapabileceği şeyler vardır.

Yapılabilecek şeylerin önemli bir tanesi şiddeti meşru gören eden radikalleri fikir savaşında yenmektir. Şiddet yanlısı örgütlerin ortak bir hatası/taktiği, Kuran-ı Kerim ve Efendimiz’in (s.a.v) beyanlarını siyak ve sibak münasebetinden koparmak ve onları önceden belirlenmiş amaçlarına hizmet edecek şekilde yorumlamaktır. Bu örgütlerin arkasındaki ideologlar, Efendimiz’in (s.a.v) ya da sahabelerin hayatından bir fotoğraf karesi alıp zaten önceden niyet ettikleri bir eylemi haklı kılmak için bir meşruiyet vasıtası haline getiriyorlar.

Bu taktiğe karşı yapılacak şey, dini geleneği bütüncül bir nazarla, her bir rivayeti siyak ve sibakıyla öğreten bir eğitim programıdır. Gençlerimize Efendimizin (s.a.v) kavmini nasıl vahşilikten İbrahimî dinlerin paylaştığı ahlaki prensipleri benimsemiş bir topluma dönüştürdüğünü öğretmemiz lazım. Kuran-ı Kerim’in ruhunu ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) siyer felsefesini anlamalılar ki radikallerin aldatıcı söylemlerine karşı koyabilsinler. Müslümanların yaşadıkları yerlerin hükümetleri de onların dini özgürlüklerini garanti altına alarak bu mevzuda yardımcı olabilirler.

Bütüncül bir eğitim müfredatının önemli bir maddesi, her insanı Allah’ın (cc) eşsiz bir sanat eseri olarak aziz tutmaktır. Kuran’ın birçok ayetinde Cenab-ı Hak, inancına bakılmaksızın insanlığı bir bütün olarak muhatap almaktadır. Allah (cc) “Biz, hakikaten insanoğlunu şereflendirdik” (17. Sure 70. Ayet) dediğinde, tüm insanlık şereflendirilmiştir. Kur’an-ı Kerim, bir masum insanın hayatına kıyılmasını tüm insanlığa ve hayatin değerine karşı bir suç olarak nitelendirdiğini beyan etmiştir (5. Sure 32. Ayet). Meşru olan müdafaa amaçlı savaşlarda dahi, Efendimiz (s.a.v), herhangi bir silahsıza karşı, özellikle kadınlara, çocuklara ve din adamlarına karşı şiddeti yasaklar. Nitekim benim de görüşlerine katıldığım Abdurrahman Azzam gibi tarihçilerin altını çizdiği üzere onun savaşlarının hepsi müdafaa savaşlarıdır. Başkalarını öldürerek cennete girilebileceğine inanmak bir korkunç bir aldanmışlıktır.

Şiddete tevessül eden radikallerin bir başka büyük hatası, siyasi rekabetin çoğu kez dini farklılıklarla çakıştığı ve birbiriyle karıştırıldığı Orta Çağdaki dini hükümleri 21. Yüzyıla aynen taşımaya çalışmaktır. Bugün Müslümanlar dinlerini laik ve demokratik ülkelerde rahatça yaşayabiliyorlar. Sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, toplu karar alma ve eşitlik gibi Müslümanlığın temel değerleri katılımcı hükümet şekliyle daha uyumludur. Müslümanlar demokratik ülkelerin topluma katkıda bulunan vatandaşları olarak yaşayabilir ve zaten yaşıyorlar.

İleriye yönelik tedbir almak açısından, gençlerimizin sosyal ihtiyaçlarını müsbet yollarla giderip onların enerjilerini yapıcı şekilde kullanmalarını temin etmemiz lazımdır. Gençler gruplar halinde savaş veya felaket mağdurlarına yardım etmeye matuf insani yardım projelerinde gönüllü olmaya yönlendirilebilirler. Bu şekildeki hizmet projeleri mağdurların acılarını dindirmeye yaradığı gibi hizmet edenlerin de kendilerini müsbet ve manidar bir projenin parçası olarak hissetmelerini sağlar. Diğer din mensuplarıyla diyalog ve insani hizmet projeleri vesilesiyle teşrik-i mesai yapmak karşılıklı anlayış ve saygıyı geliştirir. Bu şekilde devam eden diyaloglar sayesinde gençlerimiz sadece kendi inanç grubunun değil, aynı zamanda insanlık ailesinin de fertleri oldukları gerçeğini içselleştirebilirler. Bu şekilde bütün müsbet grup faaliyetleri gençlerin sağlıklı bir kimlik ve müsbet bir aidiyet hislerini geliştirmelerine yardım eder.

1970’lerden beri, benim de aralarında bulunmaktan iftihar ettiğim Hizmet camiası fertleri 150’den fazla ülkede 1000’den fazla modern laik okul, ücretsiz etüt merkezi, üniversite, hastane ve yardım organizasyonları kurdular. Bu kurumlar ve onların etrafında şekillenen gönüllü halkaları gençleri ve genç profesyonelleri hizmet verici, rehber, öğretmen, ve yardımcı rollerinde istihdam ederek onların sağlıklı bir kimlikle, müsbet bir aidiyet hissiyle, gaye-i hayal sahibi olarak yaşamalarına vesile oldular. Onların projelerinde yer alan gençlere radikal gruplar el atamadılar ve onları şiddete bulaştıramadılar. Birkaç dil öğreten ve kültürel geziler düzenleyen müesseseler başkalarını daha iyi anlayabilme, esnek ve kritik düşünebilme kabiliyetini geliştirdiler. Radikallerin gençlerimize sunduğu hastalıklı ideolojilere karşı bağışıklık sistemini güçlendirmenin en güzel yolu onlara hem eğitim yoluyla hem de bizzat fiiliyatta müsbet bir alternatif hareket yolu göstermektir.

Müslümanlar vakit namazlarında ve dualarında her gün defalarca “Rabbim! Sen bizi bu sırat-i müstakime hidayet eyle, orada sabit tut” diye dua ederler. Günümüzde sırat-i müstakimde kalabilmenin şartlarından en mühimleri, inancımızın temel değerlerini iyi anladık mı diye kendimizi sorgulamak, hayatımızda bu değerleri ne kadar uyguladığımızı gözden geçirmek ve bu değerlerle çelişen etkilere karşı gençlerimizin bağışıklık sisteminin güçlendirmektir.

Bugün Londra ve Manchester’deki vahşi saldırıların tekrar etmemesi için din kisvesi altında hunharlık yapan bu örgütlere karşı dünya çapında yürütülen çalışmaların bir parçası olmak hem insani hem de dini bir mesuliyettir.

Kaynak: www.tr724.com/fethullah-gulen-politicoya-yazdi-din-kisveli-terore-karsi-olmak-hem-insani-hem-dini-bir-gorev

Gazetecilerin yalnızlığı! [Ali Emir Pakkan]

Cumhuriyet, tutuklu gazeteci Mediha Olgun'un 24 yaşındaki oğlu Arda Karaca ile görüşmüş. Bir büyük hayal kırıklığı dikkatimi çekti. Mavi Marmara'ya binen ve dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan annesinin tutuklanmasına tepkilerin ne kadar yetersiz kaldığını şu cümlelerle anlatıyor: "Annem milyonların koşup karşıladığı bir insanken şimdi bu haldeyiz. İnsanlardan, ' biz bu insanı tanıyoruz' diyerek destek olmalarını beklerdim. "

Aynı hayal kırıklığı toplumun cadı avına uğrayan her kesiminde var. Bunun elbette tahlili enine boyuna yapılabilir. Ama sebeplerden biri şu olmasın?

O günkü Cumhuriyet'e baktım. Sürmanşette Silivri'de tutuklu Cumhuriyet yazarlarının fotoğrafları vardı. '220 gündür özgürlüklerinden yoksunlar' başlığı ile yazarlarına sahip çıkıyordu! ( 7 Haziran) 

Sözcü ise kendi iki çalışanın fotoğraflarını yayımlamış ve  altına; "Bugün on iki gün oldu... Gökmen ve Mediha'yı bekliyoruz." yazmıştı. Yeni Asya, benzer bir kampanyayı "Nur'a özgürlük" başlığı altında sürdürüyor! 99 gündür muhabirleri tutuklu. Üç gazetede de içerik aynıydı. Hukuksuzluklar sıralanıyor, uzun tutukluluğa isyan ediyorlar. Gazeteciliğin yargılandığını dile getiriyorlar!

Aynı gün aralarında Zaman çalışanlarının bulunduğu 13 kişi hakkındaki iddianame tamamlanmış ve her bir gazeteci için 2 şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenmişti!  Zaman, Bugün ve Samanyolu çalışanları toplam 200'ün üzerinde gazeteci ise, Cumhuriyet, Yeni Asya ve Sözcü yazarlarından daha uzun süredir hapiste ve onların seslerini duyuracak bir mecra da yok! Hepsi kapatıldı! 

Muhalif görülen gazeteler ise, bu davaları umursamıyor! Hukuk ihlalleri görülmüyor! Hatta Yeni Asya dışındakiler, hizmet hareketini yok etme operasyonlarına iktidar ağzı ile yaklaşıyor!  Oysa Kadri Gürsel gibi Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler de aynı cadı avının kurbanı. Mediha Olgun gibi genç Büşra Erdal da özgür kalmalı değil mi? Nasıl ayrım yapılabilir? 17 bin kadın, 560 bebek zindanda. Bu cinayeti görmeyene gazete denir mi? 

En baştan, demokrasi ve hukuka sahip çıkılabilseydi, karşıt görüşlerin de fikir ve ifade özgürlüğü savunulabilseydi dikta rejimi bu kadar kolay inşa edilebilir miydi? Herkes kendi mahallesinin derdinde olunca, iktidar kasabı, sırayla her gazeteyi boğazladı! Sesler bir bir kısıldı. Yakında farklı seslerin hepsi susturulacak! Genç Arda'nın yalnızlığı maalesef daha da derinleşecek!

[Ali Emir Pakkan] 8.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Ya Rab! Bugün bir bak bize [Baran]

BU GÜN BİR LÜTUF VER BİZE.
İNAYET ET CÜMLEMİZE.
RAHMET EYLE ÖLÜMÜZE.                      
ŞECAAT  VER  DİRİMİZE.              

BU GÜN BİR FEREÇ VER BİZE.
BİR NAZAR KIL HALİMİZE.
DÖNDÜR BİZİ KENDİMİZE.
HİÇ BIRAKMA BİZİ BİZE.

BU GÜN BİR FETİH VER BİZE.                
KAPILAR AÇ ÜSTÜMÜZE.                        
MERHAMET  ET NESLİMİZE.                    
TERK ETME HİÇ NEFSİMİZE.                    

BU GÜN BİR İHSAN VER BİZE.
ÜMİTLER GELMEDEN DİZE.
BİR FER OLSUN HEPİMİZE.
ÂLEM HAYRAN KALSIN BİZE.

BU GÜN BİR VİFAK VER BİZE.                  
TÂKAT GELSİN ELİMİZE.                            
SARALIM BİRBİRİMİZE.                              
NİFAK SOKMA İÇİMİZE.                            

BU GÜN BİR ĞUFRAN VER BİZE.
FERMAN ÇIKSIN LEHİMİZE.
HUZUR GELSİN KALBİMİZE.
SEKÎNETLER İNDİR BİZE.

BU GÜN BİR NUSRET VER BİZE.              
DÜŞMAN ÇÖKTÜ ENSEMİZE.                    
GALİBİYYET LÜTFET  BİZE.                        
GÜZELLİK VER ÜLKEMİZE.                          

BU GÜN BİR İZZET VER BİZE.
MUHTAÇ EYLEME DENSİZE.
İNAYETİN GÖNDER BİZE.
SARILALIM  DİNİMİZE.

BU GÜN BİR SABIR VER BİZE.                    
BAK TA ACI HALİMİZE.                                  
SAHİP ÇIK SEN KİMSESİZE.                            
 KEREMİNİ GÖSTER BİZE.                              

BU GÜN BİR İFFET VER BİZE.
DERMAN OLSUN ACZİMİZE.
MAL-MÜLK BİZİM NEYİMİZE.
NAMUS, ŞEREF LÂZIM BİZE.

[Baran] 8.6.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Çiftçiyi korumak için ne yaptılar? [Tarık Ziya]

Hükûmet, yerli domates yüzünden enflasyon tırmanınca ithal gıdadan alınan vergileri indirmeye karar verdi. Gemicikler boşta kaldı herhalde

Mayıs ayına ait Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) bir kere daha gösterdi ki gıda enflasyonu manşet enflasyon dediğimiz ortalama fiyat artışlarının çok fevkinde. Enflasyon, 2016 yılının kasım ayından bu yana ilk kez düşüşe geçse de gıda enflasyonu son 7 senenin zirvesinde. 

TÜFE aylık bazda yüzde 0.45 arttı, yıllık enflasyon ise yüzde 11,72 oldu. Hükûmete yakın gazetelerin 'enflasyon düştü' haberlerinde kast ettikleri düşük enflasyon bu işte. Dile kolay yüzde 11,72. Oradan kırp. Olmadı, artan fiyatları sepetten at. Gıdanın ağırlığını azalt! TÜİK bütün formülleri değiştire değiştire ancak bu kadar düşük gösterebildi. 

GIDA ENFLASYONU YÜZDE 16,91

Gıda fiyatlarına gelince o bahiste manzara daha vahim: Yüzde 16,91 ile 2010 Ekim ayından beri en yüksek seviyeye çıktı. TÜİK'e göre böyle olan fiyat artışının vatandaşın sofrasına en az yüzde 30 olarak aksettiğini söylemeye lüzum var mı? 

TÜFE ile yurt içi Üretici Fiyatları (ÜFE) arasında hâlâ yüzde 3'ten fazla fark olduğunu da not edelim. Yani maliyetlerdeki artış önümüzdeki aylara tehir edilmiş. Peyder pey etiketlere aksettirilecek bu fark. 

ÜFE yüzde 15,26 artmış, TÜFE yüzde 11,72. Memur ve emekliye Temmuzda verilecek enflasyon farkı bile reel gelirdeki erimeyi telafi edemeyecek. Nitekim enflasyonun bu sene tek haneye inme ihtimali (normal şartlar altında ve formül değiştirmeden) çok zayıf.   

İTHAL GIDADA VERGİ YÜZDE 20'YE İNECEK

Bütün bunlar olup biterken, 'enflasyon düştü' müjdesi veren gazetecilere hükûmetin son icraatını da sual etmek lazım. 

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, tarım ürünlerinde yüzde 130’lara ulaşan ithalat vergilerinin çok yüksek olduğunu, bu oranları yüzde 20-30 seviyelerine indireceklerini açıkladı. 

Üstelik bunun gıda enflasyonunu düşürmek için yapılacağını iddia etti: 
“Artık koruma bu kadar yukarıda olmayacak. Gıda fiyatlarının aşırı dalgalanmasına müsaade etmeyecek bir noktada olacak. Yüzde 130 olarak koruduğumuz gıda ürünlerinde yaklaşık yüzde 20 ile 30 arasına indiriyoruz. Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki oynaklık bu tavana geldiğinde ithalat sistemi otomatik olarak devreye gidecek. Herhangi bir ithalat iznine ve müdahaleye gerek olmayacak. Bu yapıyı enflasyonla mücadelede çok önemli görüyoruz. Bakanlar Kurulu kararı da bir iki güne kadar çıkar.”

Madem enflasyon düştü ve düşmeye devam edecek ithal peynir, ithal et, ithal domates-biberden alınan vergiyi bu kadar indirmek ihtiyacı nereden hasıl oldu. Ekonomiyi yönettiğini zanneden zevat, yarın döviz tekrar yükseldiğinde enflasyon ithal edileceğinin farkında değil mi? 

ÇİFTÇİYİ DÜŞÜNEN Mİ VAR?

Türkiye'de her saniyede iki futbol sahasına denk ziraate elverişli araziyi imara açılmasının getirdiği bir krize ithalatın çare olacağını zannediyorlar. Döviziniz ganiyse ve çiftçilerin, köylülerin ne olacağına dair bir derdiniz yoksa dilediğiniz kadar gıda ithal edebilirsiniz. 

Bu işte son derece mahir ithalatçılar var Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) cenahında. Onlar Bakanlar Kurulu kararının çıkacağının kokusunu çoktan almıştır. Hatta ithalat bağlantılarını kurmuş, malları gemiye yüklemişlerdir bile... 

İMALATI TERK ETMENİN BEDELİ 

Türkiye sanayiden tarıma hemen her sahada ciddi bir imalat yapamama buhranında. Meşhur deyişle üretmeden tüketmenin bedelini ödüyoruz. Açık ithalatla kapatılmaya çalışıldı. Kaynakların ekseriyeti inşaat sektöründe heba edildi. 

Döviz bol ve ucuzken bu ekonomi siyasetinin enflasyonu düşürücü bir neticesi de oluyordu. O yüzden arka taraftaki kronik meseleler göze çarpmıyordu. Tüketici ucuz kredi ile fiyatı tek hanede artan malları tüketiyor, iktidar bu mesut kitlenin reyini kolay satın alıyordu. 

EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMAYACAK

Şimdi o günlerin taktiğine sarılıp enflasyonu düşereceğini vehmediyorlar. Çiftçiyi, besiciyi, seracılıkla geçimini temin edenleri perişan ederek bunu yapacaklar. Netice ise tam aksi olacak. 

Körfez'de suları ısıtan Katar krizi, FED'in faiz artışlarına devam etmesi ve Suriye eksenli sıcak hâdiseler döviz piyasasını yeniden hareketlendirebilir. 

Başa dönelim: Enflasyon düşüyorsa bu telaş niye! Yoksa Erkam Yıldırım ile Bilal Erdoğan'ın Malta ve Panama belgelerinde geçen gemileri Katar'a tecrit başlayınca boşta mı kaldı? Hazır vergiler indirilmişken o gemiler Türkiye'ye gıda mı taşıyacak? 

Yanlış anlaşılmasın. Gemi var, gemicik var! İthal malları gemiler mi, gemicikler mi getirecek? Bu arada pirinçler GDO'suz olursa vatandaş, AKP iktidarına minnettar kalacaktır. 

[Tarık Ziya] 8.6.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Bylock meselesi [Umut Atay]

Bylock meselesinde yeni tartışmalar gündeme geldi. Ankara’da bir mahkeme, Bylock dışında üzerine atılı suçlama olmayan sanıkların bırakılabileceğini, eğer sanık devlet memuruysa ‘etkin pişmanlıktan’ yararlanması gerektiğini iddia etti. Bylock’un suç olmadığı açık, yargı başından beri Bylock sopasıyla insanları korkutarak bazı ifadeleri imzalatmaya çalışıyor.

Bu arada gerek siyasette gerekse bürokraside Bylock bir çeşit ‘Demokles’in kılıcı’ olarak varlığını sürdürüyor. İktidar, Bylock’u kullanarak kitleleri sindirmeye çalıştığı gibi siyaseti de dizayn etmenin yollarını arıyor.

Önce ‘büyük resmi’ görmek için dört parçayı yerine yerleştirelim.

I – MGK, bir grubu terör örgütü ilan edilebilir mi?

MGK’nın 26 Mayıs 2016 tarihli MGK tavsiye kararı bir ilk. Halbuki bu karardan kısa bir süre önce İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, “Fetö adlı, silahlı bir terör örgütünün varlığı yönünde kesin bir yargı hükmü yoktur” demiş. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra uzun bir süre de, aksi yönde “kesin” bir karar alınmadığı için bu karar bir süre daha hukuki geçerliliğini korudu.

***

Peki, bir grubun silahlı terör örgütü olarak kabul edilebilmesi nasıl olur?

İlgili grup ya silahlı eylemlerine başlamış ve bu eylemleri işlediğini kabul etmiş ya da hukuki delillerle tespit edilmiş olması veya silahlı bir eyleme henüz başlamasa da ele geçirilen silahları, planları ve nitelikleri ile silahlı bir terör örgütü olduğu yönünde alınmış ve kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunması gerekir. Zira, her iki durum da “suç”la ilgili olduğu için öncelikle ve birinci dereceden muhatap siyasi kurullar değil; yargıdır.

Hemen basit bir örnekle izah edelim: Bir ilçede hırsızlık yaparken yakalanan kişinin Kaymakam tarafından cezalandırılmak istenmesi veya kapısının önüne araba park edilmesini Kaymakam’ın suç kabul ettiğini söylemesi nasıl bir garabet ise, bu da farklı bir durum değil. Terör eylemi de hırsızlık da “suç”un konuları çünkü.

Bu aralar her gün yüzlerce kişiyi Bylock yüzünden gözaltına alıp tutuklayan hakim ve savcılar şunu diyebilir: Her ne kadar darbeden önce cemaatin silahlı bir terör örgütü olduğuna dair bir yargı hükmü yok ise de, koskoca MGK yalan mı söyleyecek?

Eğer bu düşünce ile hareket ediyorlarsa, onlara şunu sormak gerekmez mi? Terör örgütü üyesi diye tutukladığın bu insanlar hangi tarihte örgütte imiş? Onların örgüt üyesi olduklarına dair kanıt olarak elinde tuttuğu “bylock”u bu kişiler ya da şüpheliler ne zaman kullanmışlar? Eğer “hukukun üstünde” kabul edilen MGK kararından önceki bir tarihte ise ve bu insanlar da senin gibi, MGK kararına güvenerek “delil” olan o programı, o günden sonra kullanmadılarsa (ki mahkemeler programın birkaç yıl önce kullanıldığını kabul ediyor), nasıl oluyor da seni sorumluluktan kurtaran MGK kararı, onları kurtarmıyor?

Hukuki açıdan suç olmayan bir faaliyet, mesela gözlük takmak, sen kullanınca suç değilken başkası kullanınca nasıl suç olabiliyor?

II – Bylock’un Whatsapp’tan ne farkı var?

Her ikisi de Googleplay’den ücretsiz indirilebilen legal programlar.

Bylock’u delil yapan ne? Cemaat üyeleri tarafından indirilmiş olması ve örgüt içi haberleşmede kullanıldığının kabul edilmesi deniliyor. Mahkemelerin hem tutuklama veya ceza gerekçelerinden Bylock içeriklerine ulaşılamadığı anlaşılıyor. Şüphelilerin gözaltına alındıklarında el koyulan cep telefonlarının çoğunda Bylock değil Whatsapp programının kayıtlı olduğu kolluk tutanaklarından görülebilir. İstihbarat raporları ise, bu programın cemaatin tüm üyelerinin değil belirli kısmı tarafından kullanıldığını söylüyor. Bu programın ülkemizde ki masonlar tarafından kendi aralarında haberleşmek amacıyla kullanıldığını, Bylock yüzünden tutuklanan BM yargıcının ifadesinden öğrendik. Ve son olarak bu programın, cemaatin gizli haberleşme ağı olduğunu söyleyen şüpheliler olduğu gibi, tam aksini söyleyen sanıklar da var.

Şimdi sorular şunlar:

Cemaat üyelerinin bu programı kullandığı bir an için kabul edilse bile, aynı şekilde ücretsiz herkes tarafından indirilebilen ve bir başka mesajlaşma programı olan Whatsap’tan değil de, niçin bu programdan tutuklanıyorlar peki?
Mahkemelerin elinde illegal mesaj içerikleri mi var?
Bu programın “organik bağ” olduğunu kanıtlayacak şekilde, cemaat üyeleri dışında kimsenin kııllanmadığını ortaya koyacak bir delil mi var?
Bu soruların cevapları “hayır” ise, lütfen cevap verin, hukuk geri geldiğinde postta oturanları, cezai ve tazminat sorumluluğundan kim koruyacak? Asla hukuk değil, kim ben de bilmiyorum…

III – Usulüne aykırı toplanan delil, delil değildir

Bir şüpheliyi tutuklamaya sevk etmek veya tutuklamak “takdir” meselesidir ve kimse müdahale edemez (yani etmemelidir). Ancak bu kararı veren, gerekçesini ortaya koymak mecburiyetindedir ve kararın tüm muhatapları hesabını sorabilir.

Mahkemelerin verdikleri kararlardan anladığımıza göre Bylock kullanıcıları MİT’ten istenen rapor içerikleri ile tespit edilmiş.

Peki böyle bir davada savcı ya da hâkim, MİT’ten böyle bir evrak isteyebilir mi? Eğer soruşturmada hâkimin talebiyle MİT bir istihbarat toplamamışsa, MİT Kanunu’na göre isteyemez. Mahkeme yetkisi olmadığı bir konuda delil toplarsa ne olur? CMK gereği, usulüne aykırı toplanan delil, delil olarak kabul edilemez, kararlara gerekçe olamaz.

Peki, mahkeme istemese, MİT kendiliğinden mahkemeye gönderebilir mi? Bunun da iki cevabı var: Birincisi MiT, kendi yasasına göre “terör suçu” açısından adli bir kolluk değildir, bu nedenle mahkemeye kendiliğinden böyle bir belge gönderemez ve bu şekilde bir soruşturma başlatılmasını isteyemez. İkincisi, hadi kanun tanımadı gönderdi ve hadi savcılık da, buraya kadar olan tüm amir kanun hükümleri görmezden gelerek, bunu delil olarak kabul etti soruşturma açtı diyelim.

Bir hâkim tutuklamaya veya ceza vermeye bu durumu gerekçe sayacak ise, bu delilin nasıl elde edildiğini araştırmak ve açıklamak zorunda değil midir? Bu program, bir bilişim verisi olduğu için, MİT bu araştırmaya başlamadan, yine CMK gereğince savcılık aracılığıyla mahkemeden izin almak zorundaydı. Peki, bu yapılmış mı? Hayır.

Son olarak “dönemin olağanüstü şartları gereğince (?)” MİT’in CMK’nın bu açık kanuni düzenlemesini hiçe saydığını, ilgili Savcı’nın bunu da görmezden geldiğini ve mahkemenin de bu izin yetkisinin aşılmasına göz yumduğunu kabul edelim. Ama bu kabuller bizi daha tehlikeli bir soruya götürüyor: Yetkisi ve görevi olmayan MİT, bu bilgileri nasıl elde etti?

MİT, bu konuda resmi bir açıklama yapma gereği duymuyor. Ancak isim değişikliğine giden Carry Server şirketine, bylock mağdurlarının yazdığı maillere verilen cevap şu: “Biz ne bir şahsa, ne de bir kuruma bu bilgileri verdik, asla sorumlu olmadığımız kimselere de vermeyiz. Dahası farklı bir ülkedeki bir kuruma, cevap bile vermek zorunda değiliz. Bilişim suçları girişimlerinin müşterilerimiz sunucularından birini ihlal etmesi bizim için şaşırtıcı değil.” Yine özetlemek gerekirse bu bilgileri biz vermedik; kendileri bilişim suçu işleyerek almış olabilir, diyor.

Bu mail cevapları da mahkemelere sunulmuş. Dolayısı ile diğer tüm kanuni düzenlemelerin yok sayıldığı bir yerde, ortaya bir de “suç işlenerek elde edilen bilgi” çıkıyor ki bu ne elde edeni, ne de bunu sorgulamadan kullananın sorumluluktan kurtarabilir. Bu kadar açık kanuni düzenlemelerin “yerle bir” edildiği yerde, postta oturanları, cezai ve tazminat sorumluluğundan kim koruyacak?

IV – Dijital materyaller tek başına delil olamaz

Son olarak şunun bilinmesinde fayda var. İnternet ağı ve IP, o kadar çetrefilli bir konu ki, hukuki olarak tek başına değil, sadece bir yan delil olarak kullanılabilir. Örneğin, internette suç teşkil eden sitelere girilmesi, döküman indirilmesi, yayılması suçtur. Bir IP adresi üzerinden bunun yapıldığı tespit edilirse, o kişiye ulaşılabilir. Ancak başkaca geçerli, destekleyici bir delil bulunamazsa ve şüpheli benim internetimde şifre yok, başkaları kullanmış olabilir derse aleyhindeki bu tespit tek başına delil olmaz, bu kişi hakkında dava açılamaz, açılırsa da delil yetersizliğinden beraat kararı verilir yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre.

Bylock’un konu olduğu bir davada Kayseri 2. ACM’ne, servis sağlayıcı şirketin verdiği cevap tam da bununla ilgili. AVEA’nın 30.03.2017 tarihli cevabında özetle şu deniyor: “IP adresinin, belirli gün ve saatte birden fazla kullanıcıya verilmesi yani birden fazla abonenin aynı ip adresini kullanabilmesi mümkündür. Ve IP numaraları sabit olmayıp hatların her internete bağlandığında farklılık göstermesi mümkündür.” Dolayısıyla Bylock şüphelisi, “ben bu programı kullanmadım, benim ağımı birileri kullanıp bu programı indirmiş, kullanmış olabilir” diye savunma yaparsa, başkaca bir delil bulmadan, bu veriye (kanun dışı elde edilmiş olması da ayrı garabet) dayanarak şüpheli aleyhine hiçbir karar vermek mümkün değil.

[Umut Atay] 8.6.2017 [TR724]

Hakan Fidan 15 Temmuz’un neresinde? [Veysel Ayhan]

Türkiye’de yapılmış askeri darbelerin hemen hepsinde MİT, darbenin bir parçası olmuş ve darbeyi siyasi iktidara haber vermemiştir. Bunu 9. Cumhurbaşkanı ve Süleyman Demirel şöyle izah etmişti: “MİT dönemin hükümetlerini 1960 darbesinden, 1971 muhtırasından ve 1980 müdahalesinden haberdar etmemiştir. MİT, Hükümet’e Angola’da olan bir harekâtı bildirir de Ankara’da olanı bilmez!” MİT’in fonksiyonu daha veciz ifade edilemezdi.

Örnek verelim:

12 Eylül 1980 darbesini MİT hükümete haber vermiş miydi? Hayır.

O günün MİT müsteşarı Bülent Türker’di. Darbecilerle iş tuttuğu için görevine devam edebilmişti.

Peki tersinden soralım.

Mesela 12 Eylül darbesi başarılı olmasaydı, Kenan Evren ve diğer komutanlar idamla yargılanırdı. Peki Demirel kendisine bunu haber vermeyen MİT müsteşarını ne yapardı? MİT Müsteşarı darbecilerle işbirliği yaptığı için yargılanırdı. En azından emekli edilirdi. Bülent Türker görevine devam edebilir miydi? Tabi ki hayır.

PEKİ 15 TEMMUZ’DA MİT NE YAPTI?

Binlerce çalışanı olan MİT’in aylarca hazırlık gerektiren 15 Temmuz girişimini bilmemesi mümkün mü? Hayır.

Peki hükümete haber verdi mi? Göründüğü kadarıyla hayır.

HAKAN FİDAN SORULARI

1- Hakan Fidan için ilk planda 2 ihtimal var: Ya çok başarısız veya hükümete ihanet içinde.

Bu her iki durumda da Hakan Fidan’ın görevinden alınması gerekirdi, değil mi?

Alınmadığına göre ve hala el üstünde tutulduğuna göre üçüncü bir ihtimal söz konusu.

O da Hakan Fidan’ın ‘kontrollü darbe’nin mimarı oluşu.

2- Siz MİT müsteşarısınız. Kurumunuza sizin askerler tarafından operasyon yapılarak gece kaçırılacağınıza dair ihbar geliyor. Ne yaparsınız?

Sizi kaçıracakları söylenenlerin kurumuna mı gidersiniz? Hayır. Hakan Fidan ne yapıyor?

Hiç çekinmeden Genelkurmay’a gidiyor? Fidan bunun bir darbe habercisi olduğunu anladıysa niye Genelkurmay’a koştu? Normalde Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sığınması gerekmez miydi? Ne malum Genelkurmay’ın bütünüyle bu işin içinde olmadığı?

Bütün hapse giren subay ve generaller darbe girişimini emir komuta içinde sanıyor ama bir tek Fidan bunun doğru olmadığını ve bir cunta harekâtı olduğunu biliyor. Ve Genelkurmay’a koşuyor.

Normalde ne yapması gerekirdi?

Eniştesinden önce olanları Erdoğan’a haber vermesi gerekirdi. Başbakan’a bilgi vermesi gerekirdi. Ve emniyete sığınması gerekirdi. Ama bunu yapmıyor. Olanları Akar’la bir gece önce görüştüğü için rahatça hareket ediyor. Endişelenmiyor.

3- Diyelim ki İstanbul’un en büyük bankasına soygun düzenleniyor. Her nasılsa bu soygun son anda engelleniyor ama çatışmada 10 güvenlikçi ölüyor. Bir süre sonra anlaşılıyor ki bankanın güvenlik müdürü ile soyguncuların liderinin bir önceki akşam bir araya gelmiş ve uzun uzun görüşmüş.

Ne düşünürsünüz?

Güvenlik müdürü soyguncuların iş birlikçisi demez misiniz?

15 Temmuz’da benzer bir durum var.

Genelkurmay Başkanı Akar ile ile MİT Müsteşarı Fidan 14 Temmuz akşamı daha önce yapmadıkları bir işi yapıyorlar ve beraber 6 saat geçiriyorlar. Ve Fidan ayrıca bir gün sonranın kahramanı ilan edilecek olan ÖKK Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı ile de görüşüyor.

Bunların açıklaması ne?

4- “Darbe girişimini” veya “kaçırılmayı” o gün 14.20 gibi MİT’e gidip darbe ihbarında bulunan subay Pilot Binbaşı O.K. idi.

Normalde ne olması gerekirdi? Bu subayın kahraman ilan edilmesi gerekirdi. Televizyon televizyon gezdirilmesi, röportajlar yapılması gerekirdi. Ama böyle olmuyor. Bir nevi 27 Mayıs darbesini haber veren Samet Kuşçu’ya yapılan yapılıyor. Önce gözaltı sonra tutuklama falan yapılıyor. Aylar sonra da anlaşılıyor ki hukuki olarak ifade vermesini engellemek ve tutuklanmasını önlemek için MİT’e transfer edilmiş! Peki bu subayın Darbe komisyonuna çağrılması gerekmez miydi? Bu, engelleniyor. Yetmiyor ifadeleri 15 Temmuz iddianamelerine, dava dosyalarına konmuyor.

Neden olabilir?

Nedeni basit. O subay ihbar yaparak tezgâhı bozmuş. Yaptığının darbe ihbarı olduğu gizlensin diye de gizlice MİT’e alınmış. Ve komisyona gönderilmemiş.

Çünkü öğlen saatlerinde öğrenilmiş bir darbe muz cumhuriyetlerinde bile engellenebilir. Demek ki amaç engellemek değil, kontrollü olarak izin vermek.

HAKAN FİDAN OLMASAYDI NE OLURDU?

Yazının başlığındaki soru: “Hakan Fidan 15 Temmuz’un neresinde?”

Bunun cevabı çok açık: Tam göbeğinde.

Peki Erdoğan, Fidan olmadan bu kontrollü darbeyi başarabilir miydi?

Çok zor.

Hiçbir MİT müsteşarı vatanına ihanet edip kurumunu siyasete bu kadar alet etmezdi. İşte bu nedenle Erdoğan, Hakan Fidan’ı ısrarla MİT’in başında tuttu. Ayrılmak istediğinde kıyamet kopardı. Ne yaptı etti oradan ayırmadı.

Bir gün 15 Temmuz gerçekten yargılanırsa 2. sanık sandalyesinde hiç kuşkusuz Hakan Fidan olacak.

[Veysel Ayhan] 8.6.2017 [TR724]

Katar krizinden neler anladım? [Kemal Ay]

Allah, Ortadoğu’yla ilgilenen diplomasi muhabirlerinin yardımcısı olsun. İşleri gerçekten zor. Sadece Ortadoğu ülkelerinin aniden değişen dış politikaları sebebiyle değil muhtemelen kontakta oldukları diplomatların en ufak bir inisiyatif hakları olmaması, onlardan aldıkları off-the-record bilgileri anında ‘çöp’ hâline getirebiliyor. Bunu, dünya medyasında konuyla ilgili yazılan analizlerden anlamak mümkün. Zaten Ortadoğu ülkelerinde medya sürekli iktidarlar tarafından iğdiş edildiği için, oralardan adamakıllı ‘bilgi’ almak zor.

‘Katar krizi’ bunun son örneği. Suudi Arabistan’ın (ve Batılı müttefiklerinin) uzun süredir ‘koltuğunun altında’ gezdirdiği, Yemen’deki savaşta kurduğu büyük koalisyona aldığı Katar’ın bir anda yine Suud yönetimi tarafından izolasyona uğratılması hemen herkesi şaşırttı. Medyada çıkan haberlerden anlayabildiğimiz kadarıyla, Suudi Arabistan’la Katar arasında uzun zamandır bir soğukluk varmış. ‘Varmış’ diyorum çünkü, ancak bugünden geriye bakınca ayan beyan görülebilen bir çatlak bu. Kökleri ‘Arap Baharı’ denilen o acayip döneme kadar gidiyor. O günleri hatırlıyor musunuz? Ortadoğu’da ‘takılmakta’ olan Batılı fotoğrafçıların, video çekip göndermeyi bilen teknoloji-sever turistlerin bir gecede ‘Ortadoğu muhabiri’ olduğu dönemler.

BÜTÜN DİKTATÖRLER DEVRİLECEK DİYE BİR ŞEY YOK!

Olay çok sıcak olduğu için Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden ‘devrim’ ateşi herkesi yakmıştı. Ortadoğu’da ‘diktatörler devrinin kapanacağı’ gibi iddialı analizler yapmayanlara kız vermiyorlardı. Kadim komplocular bu isyanları kimin başlattığına dair yazı-tura atadursun, önce Tunus’ta ardından Mısır’da diktatörler hakikaten devrildi. Olaylar Libya’ya sıçradı. Ortadoğu diktatörlerinin en ‘düşüğü’ orada yaşıyordu çünkü o dönem (sonra ondan daha ‘düşük’leri de peydâh oldu tabi). Bir zamanlar İtalyan sömürgesi olan Libya topraklarında kendi iktidarından başka bir şey bırakmamış olan Albay Muammer Kaddafi’nin ölümü çok perişan oldu. “Evlatlarım,” dedi Albay Kaddafi, “yapmayın ben sizin babanızım!” Onu evlatları öldürdü.

Ortadoğu’da diktatör çok. Olaylar Suriye’ye sıçrayacaktı. Fakat işler beklendiği gibi gitmedi. Rusya ve İran, ayaklarının altındaki halının kayacağını hissederek müdahale etti. “Altı ayda Esed devrilir” analizleri çöp oldu. Mücadele kesifleştikçe bir iç savaşa evrildi ve dış müdahalelerle birlikte Suriye’de alelacayip bir ‘vekâlet savaşı’ (proxy war) icat edildi. Neden sonra Ortadoğu masası şefler, Suriye’de Rus etkisinin çok eski olduğundan, İran’ın burayı asla kendi hâline bırakmayacağından, eğer burası da Irak’laşırsa mezhep savaşlarının bölgeyi kasıp kavuracağından bahsedilir oldu. Bunu neden daha önce söylemediniz? Bilmiyorduk. Hayır, olaylar çok ‘sıcaktı’ ve fırsat kollanıyordu.

KATAR’IN ARAP BAHARI’NDAKİ ROLÜ

İşte o sıcak günlerde gözden kaçan şeylerden birisi de, Katar’ın ‘Arap Baharı’ esnasında aldığı pozisyondu. Al Jazeera gibi muazzam bir ‘yumuşak güce’ (soft power) sahip Katar, bazı uç yorumlarda isyanların ‘sebebi’ olarak bile görülüyordu. Nitekim Katar yönetimi, Mısır’da ve diğer Arap bölgelerinde Müslüman Kardeşleri desteklemekten çekinmedi. Bir anlamda bölgedeki ‘siyasal İslamcılığın’ sponsoru oldu. Tek sponsor Katar mıydı? Bu desteğin arka planında Amerika’nın oynadığı rol neydi? Oğul George Bush’un “küresel terörle savaş” doktrini zaten bölgede ‘tabanı’ olan ılımlı İslamcılarla çalışmayı da içermiyor muydu? Belli ki önce Bush ardından Obama yönetimini buna ikna eden de, Katar sponsorluğunda Amerika’da ‘uzmancılık oynayan’ birileriydi (bu son yorum da şimdilerde Obama dış politikasını parça pinçik edenlerin çıkarımı).

İRAN’LA YAKINLAŞMA VE TRUMP

Katar’ın tek günahı Arap Baharı’nın ‘ebeliği’ değil elbette. Bir de ‘İran’ meselesi var. Amerikalılar bunu, “Son 40 yıldaki statükoya karşı çıkmak” olarak adlandırıyor. Yani Katar, Ortadoğu’da son 40 yıldır İran ve Suudi Arabistan kutupları arasında şekillenen oyunu ‘bozmakla’ itham ediliyor. Ortadoğu’da İran’ı tutanlar da, bundan dolayı Suudi Arabistan’a ve ABD’deki anti-İran koalisyonuna (Trump’ın favori generalleri mesela) öfke kusuyorlar. Evet, denklemde Trump da var. Şu geçenlerde Suud Kralı Selman ve Mısır Devlet Başkanı El Sisi ile birlikte ‘ışıklı topun’ üstüne el basıp “Ortadoğu’yu İranlılara bırakmayacağız!” yemini ettikleri fotoğrafı hatırladınız değil mi? Trump, Katar krizi patlak verir vermez Twitter’dan Suudlara terörü kim destekliyorsa onu dışlayın dediğini, Arapların da Katar’ı işaret ettiğini açıkladı.

KATAR’I NİYE SATTILAR?

Bir nevi, “Tanrılar kurban istedi!” hikâyesi. Körfez’deki Araplar da küçük ama akıllı kardeşleri Katar’ı sunağa yatırdılar. Burada Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bir ‘ihanet’ hikâyesi vardır illa ki. Arap sermayesi, sadece ticarî yatırımlarla değil Amerika’daki düşünce kuruluşlarında (think tank) çalışanlara ödemeler yaparak da Washington’da lobicilik yapıyor. Bu, artık bilinen bir yöntem. Mevcut şartlarda ‘ayıp’ da değil. Tabi e-postalarınıza sahip çıkmanız şartıyla. Katar krizinin ortasında, BAE’nin ABD’deki elçisi Yusuf El-Otaiba’nın e-postaları sızdı ve orada Obama yönetiminin de Katar’a karşı pozisyon almayı düşündüğü bilgisi vardı. Ama daha ‘önemlisi’ Arap sermayesinin ABD’deki bazı ‘uzmanlar’ aracılığıyla ciddi anlamda ABD dış politikasını ‘zehirlediği’ yorumlarına sebep oldu.

Birleşik Arap Emirlikleri bu sızıntıdan sonra Katar’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında yer aldı birden. Ancak Katar’la bölgede bir nevi ‘rekabet’ yaşadıkları da sır değil. Bilhassa İngiltere üzerinden çok sayıda yatırım çeken BAE ve Katar, Dubai ve Doha gibi iki önemli ‘finans merkezinin’ Ortadoğu’da parlamasına sebep olmuştu. Avrupa, BAE’yi o kadar çok sevdi ki, vatandaşlarına Şengen bölgesinde serbest dolaşım hakkı bile verdi. (Bu arada hatırlar mısınız bir ara yandaş medyada, Türkiye’de BAE destekli bir darbe yapılacağı haberleri çıkmıştı. Katar’la BAE arasındaki ‘kıskançlığa dayalı kardeşlik’ hikâyesinin bir sürümüydü galiba o da.) Ancak BAE’nin politik anlamda daha ‘dengeci’ bir rol üstlendiği, Katar gibi ‘boyundan büyük işlere’ kalkışmadığı ortada.

GENÇ KATARLIDAN ÇEKİNİYORLAR

Bu hikâyeden Katar’la ilgili şüphelerin hep tedavülde olduğunu anlıyoruz. Parasını sevmişler ama kendilerini pek sevmemişler. Şeyh Tamim Al Tani, 1800’lerden bu yana Doha’yı ve çevresini yöneten ailenin son jenerasyonu. 33 yaşında tahta çıktı. En genç dünya liderlerinden biriydi. Babasının ‘denge’ politikasına karşılık, pro-aktif bir dış politika tercih etti. Muhtemelen dünyadaki yatırımlarına güvendi. Türkiye ile ilişkileri malum. Üvey annesinin harcamalarına kızdığı için babasına silah çekmiş bir adam Şeyh Tamim (aslında buna 15 Temmuz gecesi Türkiye’ye asker göndermesini de eklemek lazım, Ortadoğu’yu mafya babaları gibi yönetiyorlar resmen). Suudi Arabistan’ın onun yerine tekrar babasını istediği yönünde söylentiler de var, muhtemelen ‘idare edilmesi kolay’ olduğu için. Baba Al Tani’nin de Suud yönetimi ile rahatlıkla ‘iş tutabileceği’ konuşuluyor.

IŞİD YOK OLMADAN HEMEN ÖNCE

Yine ‘tanrılar kurban istedi’ kısmına dönersek işin içinde bir de ‘teröre destek’ var ki, tadından yenmiyor. Suudi Arabistan koalisyonu, Katar’ı IŞİD başta olmak üzere Suriye’deki teröre destek vermekle suçluyor. Financial Times’a göre IŞİD’e 1 milyar dolar fidye verilmiş (hem de develerle). Yani hem İran’a yakınlaşıyor Katar, hem de İran’la Suriye’de çarpışan hatta daha dün Tahran’da saldırı düzenleyen IŞİD’e destek veriyor. (Böyle bir şey olamaz demiyorum, bu işler çok karışık işler, her şey olabilir.) Ancak Suriye’de Sünni grupları kimlerin finanse ettiği biliniyor, hatta sümenaltı edilen ABD Kongre raporuna göre 11 Eylül’de de Suudi Arabistan’ın parmağı olduğu, uzun zamandır diplomatik kanallarda yankılanıyor. Peki, şimdi durduk yere Suudi Arabistan’ın “bir, iki, üç tıp!” deyip o an hareket hâlindeki Katar’a yüklenme sebebi sadece İran’la yakınlaşma olabilir mi? Yoksa acaba Rakka operasyonunun başlamasıyla IŞİD’in karargâhlarından çıkacak belgelerle ilgili olarak bir çeşit ‘ön alma’ yöntemi mi izliyor Riyad yönetimi? IŞİD’i kim ‘yok ederse’ ihaleyi istediği kişiye yıkma hakkını da elde edecek çünkü.

PETROLDEN BAHSEDELİM BİRAZ DA

Tabi bu Washington’daki İran-karşıtı yeni koalisyon için de bulunmaz fırsat. Ortadoğu’daki dengeleri hep olduğu gibi tutmanın ve bu eski dengeden yine en çok faydalanan olmanın yollarından biriydi bu. Bu denklemde peki Rusya nerede duracak? Rusya ile İran arasında da oluşmaya başlayan çatlaklardan su sızacak mı? Sünni koalisyon sadece İran-karşıtı olarak mı konumlanacak yoksa Rusya’yla ilişkilerde de bir soğuma görülecek mi? Bu arada o kadar Ortadoğu dedik bir kere bile ‘petrol’ demedik. Petrol fiyatlarının düşüklüğünden herkes şikâyetçi, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın başına ‘petrolcü’ Rex Tillerson’ı boşuna oturtmamışlardır herhalde. Amerika’nın gerçi dışarıdan gelecek petrole bağımlılığı giderek azalıyor ama petrol fiyatlarının yükselmesi için Ortadoğu’ya hâlâ ihtiyaç var. Savaş mı olur, ekonomik kriz mi olur, adını siz koyun.

Son olarak, Türkiye’nin bu oyunda Katar’dan yana tavır alması, kaçınılmaz görünüyor. Çok önceden verilmiş bir karar sanırım bu. Eğer şu anda Ortadoğu’da yeniden inisiyatif alanlar, Arap Baharı defterlerini açacaksa, Türkiye’nin tek problemi Katar’la yan yana olmak değil muhtemelen.

[Kemal Ay] 8.6.2017 [TR724]

Bir tekmenin bedeli [Vehbi Şahin]

Büyük devlet lafla olmuyor.

İşte size iki örnek…

1) Tarih 13 Mayıs 2014…

Yer Manisa’nın Soma ilçesi…

Türkiye, en büyük maden facialarından birini yaşar.

Resmi rakamlara göre 301 madenci hayatını kaybeder.

Faciadan iki gün sonra dönemin Başbakanı Erdoğan Soma’ya gider.

İlçede acı büyüktür.

Bir grup işçi eylem yapar.

Erdoğan’ı protesto eder.

Güvenlik güçleri eylemcilere sert müdahalede bulunur.

Bir polis, madenci Erdal Kocabıyık’ı yere yatırır.


YERKEL’İN İNCİNEN AYAĞI

Bu sırada ilginç bir gelişme yaşanır.

Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, yerde yatan madenciye büyük bir hınçla tekme atar.

Fotoğraf, Türkiye’de ve dünyada büyük tepki çeker.

Sonra ne mi olur?

Yusuf Yerkel, yere düşmüş madenciye attığı tekme sonrası “ayağım incindi” diyerek hastaneye gider.

Doktor Servan Gökhan’a, sağ dizde şişlik ve ağrı şikayetiyle muayene olur.

Doktor, Yerkel’e 7 gün iş göremezlik raporu verir.

Devlet, kamu adına o tarihten sonra Yusuf Yerkel hakkında hiçbir adli ve idari işlem yapmaz.

Attığı tekme yanına kâr kalır yani…

Başbakanlık Müşaviri olarak görevine devam eder.


ARABAYA TEKMEYE HAPİS!

Peki Erdal Kocabıyık’ın başına neler gelir?

Önce çalıştığı madenden tazminatsız olarak işten çıkarılır.

Ailesini geçindirmek için hamallık yapar.

Ama…

Devlet, mağdur madencinin peşini bırakmaz.

Erdal Kocabıyık’a 548 lira para cezası keser.

Gerekçe?

Eylem sırasında başbakanın konvoyundaki koruma aracına tekme savurmak…

Araca hasar verdiği gerekçesiyle, faiziyle birlikte 631 liraya çıkan para cezasını öder.

Bitti mi?

Bitmedi.

Dayak yiyen madenciyi devlet, bu kez de “kamu malına zarar verdiği” gerekçesiyle 10 ay hapse mahkûm eder.

Hem de para cezasını ödediği halde…


WASHİNGTON’DA TEKME TOKAT

2) Tarih 16 Mayıs 2017…

Yer ABD’nın başkenti Washington…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump’la bir araya gelir.

Görüşme bittikten sonra Türk Büyükelçiliği’ne geçer.

Elçilik konutu önünde Erdoğan’ı protesto etmek isteyen grupla, onu karşılamaya gelenlerin arasında bir tartışma çıkar.

Gerginlik kısa sürede kavgaya dönüşür.

Erdoğan’ın korumaları eylemcilere tekme tokat girişir.

Çıkan kavgada kan dökülür, ikisi ağır 11 kişi yaralanır.

Amerikalı siyasetçiler Erdoğan’a çok sert tepki gösterir.

Ankara ise olaydan yeterli güvenlik önlemlerini almayan ABD’yi sorumlu tutar.

Hadisenin üzeri, Türkiye’de olduğu gibi siyasilerin müdahalesiyle örtülmez.

Tam tersine konu gündeme taşınır.

Kavga, Amerikan Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda görüşülür.

Amerika topraklarında Türk korumaların gerçekleştirdiği kanlı, tekmeli, yumruklu ve küfürlü eylem kınanır.

Ayrıca…

Saldırıyı gerçekleştirenlerin adalet önüne çıkarılması ve Erdoğan’ın özür dilemesi talep edilir.


KONGRE’DE TARİHİ HEZİMET

İşte Salı günü komisyonda alınan bu karar Kongre’de üyelerin oyuna sunuldu.

435 milletvekilinden o sırada salonda bulunan 397 üyenin tamamı, Türkiye’nin kınanmasını isteyen kararı oybirliğiyle aldı.

Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden tek bir üye dahi Türkiye lehine oy kullanmadı.

354 no’lu kararda, Türk güvenlik görevlilerinin silahsız göstericileri dövdüğü, tekmelediği ve boğazlarını sıktığı belirtildi.

“Kavgaya karışan bütün Türk güvenlik görevlileri ABD yasaları altında soruşturulmalı, haklarında gerekli işlemler yapılmalı” ifadesi kullanıldı.

Türk koruma görevlilerinin diplomatik dokunulmazlıklarının kaldırılması amacıyla ABD Dışişleri Bakanlığı’nın girişimde bulunması da talep edildi.

Kongre, 397-0 sonuçlanan bu kararla ne demek istedi?

1) Barışçıl protestoculara şiddetin hoşgörülemeyeceği mesajını verdi.

2) ABD’nin yazılı anayasasının ilk maddesinde yer alan “ifade ve toplanma özgürlüğü” vurgusuna sahip çıktı.


KORUMALARI ZOR GÜNLER BEKLİYOR

Bundan sonra ne olur?

Kavgayla ilgili 3 soruşturma devam ediyor.

Suçlu bulunan korumaların ABD’ye girişi yasaklanabilir.

Saldırıda yaralananlar tazminat davası açabilir.

Erdoğan, özür dilemediği takdirde Türk diplomatlar ile Türkiye’nin tuttuğu lobicilerin Kongre üyeleriyle çalışması zorlaşabilir.

Gördünüz mü atılan tekmelerin bedelini?

“Müttefik Türkiye ile çıkarlarımız var” diye ABD, kafa kıran, göz yaran tekmeleri görmezden gelmedi.

Demokrasiye, bireye ve protesto hakkına sahip çıktı.


HANGİSİ ADİL?

Türkiye’de Erdoğan rejimi ne yaptı peki?

Anayasal hakkını kullanarak hükümeti protesto eden vatandaşı suçlu buldu.

Devletin bir bürokratı, polisin yere yatırdığı madenciyi tekmeledi.

Adil olması gereken devlet, tekme atan Yusuf Yerkel’e dokunmadı, dayak yiyen Erdal Kocabıyık’a hapis cezası verdi.

ABD’de ise Kongre üyeleri particilik yapmadı.

Anayasasına sahip çıkarak barışçıl eylemlerin bir “hak” olduğunu savundu.

Bu hakkı şiddet kullanarak engellemeye çalışanlara ceza verilmesini istedi.

Özetle…

Türkiye, tekme atan bürokratı ödüllendirdi.

ABD, tekme yiyen bireylere sahip çıktı.

Devleti değil, bireyi savundu.

Sizce hangi devlet daha adil?

Erdoğan’ın Türkiye’si mi yoksa Başkan Trump’ın ülkesi ABD mi?

Karar sizin…

[Vehbi Şahin] 8.6.2017 [TR724]

Aksakallı’nın darbeden önceki son 48 saati: Darbenin kara kutusu [Ahmet Dönmez]

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda Kurmay Başkanı Erdinç Kocayanak’ın koruma astsubayı olan Turgay Usanmaz’ın önceki gün mahkemedeki savunması bir çarpıcı detayı daha teyit etti. Daha önce Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge ve Albay Fırat Alakuş’un ifşa ettiği, 14 Temmuz’daki Hulusi Akar-Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı-Hakan Fidan özel görüşmelerini, Usanmaz daha detaylıca anlattı.

Buna göre Aksakallı’nın son 48 saati, darbe girişiminin de kara kutusu hüviyetinde. Kronolojiye bir bakalım:

14 Temmuz 2016 Perşembe…

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın (ÖKK) Gölbaşı Oğulbey Kışlasında, ihtisas kursu mezuniyet töreni vardı. Birçok açıdan ilklerin yaşandığı bir merasimdi. Teamüllerin tamamen aksine, tören Cuma gününden perşembeye alınmıştı. ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı, gerekçe olarak Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın katılımını göstermişti. Akar’ın niye katıldığı ise bir başka muammaydı. Teamüllere göre Genelkurmay 2. Başkanı’nın başkanlığında yapılan törene ilk kez Genelkurmay Birinci Başkanı da iştirak ediyordu. Garnizondaki herkes şaşkındı. Fakat onları daha da şaşırtacak bir başka misafir daha vardı: MİT Müsteşarı Hakan Fidan.

Tören bittikten sonra akşam 20.00’de protokol yemeği olacaktı. Fakat teamülleri yerle bir eden bir başka gelişme daha oldu. Hulusi Akar ve Hakan Fidan protokolün şaşkın bakışları altında masadan ayrılıp tek bir başka masaya geçtiler. Etraflarında kimse yoktu. Başbaşa 3.5 saat yemek yiyip özel bir görüşme yaptılar.

O gece Özel Kuvvetler Karargâhı’nı afallatan başka gelişmeler de yaşanıyordu. Törenin ev sahibi olan Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler, Akar-Fidan görüşmesi devam ederken garnizonu terk etti. Ardından saat 23.30’da Akar da ayrıldı. Hâlbuki MİT Müsteşarı halen oradaydı. Çünkü Fidan’ın temasları bitmemişti. Son olarak 23.30’dan sonra binanın dışında ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı ile de 1 saate yakın özel görüşme yaptı. Diğer komutanlar meraktaydı. Acaba neler oluyordu?

15 Temmuz Cuma…

Saat 12.00 suları… Henüz daha ÖKK Karargâhı’ndan ayrılmadan önce kendisini Silopi’deki 1.ÖKK Tugayı Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi aradı. Babasının rahatsızlığını gerekçe göstererek Ankara’ya gelmek için izin istedi. Aksakallı, talebi onayladı. O gün için Cizre’ye gidecek bir kargo uçağı bulunduğunu, onunla gelebileceğini söyledi.

14.00’te Genelkurmay Karargâhı’nda terörle mücadele toplantısı vardı. 2. Başkan Yaşar Güler başkanlığındaki bu toplantıya ÖKK Komutanı Aksakallı da katılıyordu.

20 dakika sonra Kara Havacılık Okul Komutanlığı’nda görev yapan Pilot Binbaşı O.K., MİT’e giderek darbe ihbarında bulundu. Tam 2 saat sonra MİT Müsteşarı Fidan, toplantıya başkanlık eden Yaşar Güler’i arayarak bilgi verdi. Güler de bu gelişmeli Hulusi Akar’a haber verdi. Karşılıklı temasların ardından akşam 18.10’da Fidan, Genelkurmay Karargâhı’na giriş yaptı. Akar, Güler ve Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’la toplantı yaptı. 18.30’da uçuş yasağı emri verildi.

Bu arada Güler ve Çolak ayrılmış olsa bile terörle mücadele toplantısı saat 19.00’a kadar devam etti.

19.15’te Zekai Aksakallı’nın Semih Terzi’ye bahsettiği CASA tipi kargo uçağı havalanmaya hazırdı. Ancak son anda uçuş iptal edildi.

20.15′te Zekai Aksakallı, eşi ile birlikte Beştepe Gazi Orduevinde yapılan bir düğüne katıldı.

20:30 sıralarında darbeciler harekete geçti ve Genelkurmay’dan ilk ‘alar’m direktifleri gönderilmeye başlandı. Bu emir, ÖKK Karargahı’na da ulaştı.

20.50’de Etimesgut Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan, Diyarbakır’a uçuşu iptal edilen kargo uçağının pilotlarını arayarak kalkış için izin verdi. Genelkurmay’ın uçuş yasağına rağmen bu izin dikkat çekici ve önemliydi.

21.00’de Genelkurmay’dan gönderilen atama ve sıkıyönetim direktifleri ÖKK’ya ulaştı. Özel Kuvvetler Komutanı olarak Tuğgeneral Semih Terzi’nin görevlendirildiği, Zekai Aksakallı’nın görevden alındığı bildiriliyordu.

21.20’de Genelkurmay Karargâhı, 33 kişiden oluşan ÖKK timi tarafından basıldı. Komutanları derdest edenler hep bu ÖKK personeli oldu.

21.22’de kargo uçağı, Etimesgut Hava Alay Komutanlığı’ndan Diyarbakır’a gitmek üzere havalandı. Kuleler hiç bir engel çıkarmadı.

21.30’da Aksakallı eşiyle beraber düğünden ayrıldı. Kısa bir süre sonra aracının önü bir Mercedes Vito araç tarafından kesildi. Aksakallı’nın ifadesine göre silahlı iki kişi kendisini kaçırmak istedi. Ancak o, birinin ayağına tekme atarak ikisini de sendeletip oradan kaçmayı başardı.

22.15 sıralarında Özel Kuvvetler Nöbetçi Amiri Yarbay Ümit Koçak’ı aradı. Kışlaya gelmek için zırhlı araç ve koruma timi istedi. Ayrıca, “İçeriye sadece Semih Terzi’yi alın. Başka hiç kimsenin girmesine izin vermeyin” emrini verdi. 5 dakika sonra da ÖKK Kurmay Başkanı Erdinç Kocayanak ve Okul Komutanı Kurmay Albay Ömer Faruk Bozdemir’i arayarak Karargâh’a gidip duruma el koymaları emrini verdi.

Aynı dakikalarda Tuğgeneral Semih Terzi, Silopi’den helikopterle Diyarbakır’a hareket etti. Buradan da kargo uçağı ile buluşup Ankara’ya geçecekti.

23.15’te uçak Diyarbakır’a iniş yaptı. Bu sırada Zekai Aksakallı da kendi evinin güvensiz olduğunu düşünerek ÖKK Spor Okulu lojmanlarındaki bir general arkadaşının evine geçti. Zırhlı araç ve koruma timini de orada bekleyecekti.

23.30’da Semih Terzi, Diyarbakır’a iniş yaptı.

23.39’da Zekai Aksakallı’yı almaya gelen koruma aracına saldırı oldu ve ÖKK Komutanı ile araç buluşamadı. Bunun üzerine MİT’ten Kemal Eskintan’ı arayan Aksakallı, kışlayı darbecilerden temizlemek üzere giden arkadaşları için  silah ve mühimmat talebinde bulundu. MİT, talebi onayladı.

23.59’da Semih Terzi’yi taşıyan uçak hiç bir engelle karşılaşmaksızın havalandı.

01.11’de Aksakallı, MİT Müsteşarlığı’ndan Sadık Üstün’ün yönlendirmesi ile TGRT Televizyonuna, saat 01.47’de de NTV Televizyonuna canlı yayın bağlantısı yaptı. Darbenin emir-komuta zinciri içerisinde olmadığını ve hain bir kalkışma olduğunu söyledi.

Ardından Başbakan Binali Yıldırım ile sivil vatandaşların sokağa çıkartılması hususunu görüştü.

Arkasından Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel, 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Yılmaz Uyar, 7. Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz, 6. Mekanize Piyade Tümen Komutanı Tümgeneral Osman Erbaş’ın NTV’ye çıkarılmasını organize etti.

Bir yandan da 3 yıldır koruma astsubaylığını yapan Ömer Halisdemir’i arıyordu. Kendisini tam 8 defa arayarak Semih Terzi’nin hain olduğunu söyleyerek kendisini öldürmesi emrini verdi. Tam 20 yıldır Aksakallı’nın emrinde çalışan ve neredeyse her şeyini ona borçlu olan Halisdemir, “Emredersiniz” dedi.

02.05’te Terzi’yi taşıyan kargo uçağı, yasağa rağmen Etimesgut Özel Kuvvetler Hava Alay Komutanlığı’na sorunsuz bir şekilde indi. Radarlardan hiç bir engel çıkarılmadı. Terzi ve beraberindeki tim, hemen helikopterlere binerek ÖKK Oğulbey Kışlası’na hareket etti. Fakat nedense helikopterdeki timin komutanı Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz orada kaldı.

02.14’te helikopter kışlaya iniş yaptı. Terzi Karargâh binasına doğru yürürken arkasından yaklaşan Halisdemir tarafından vuruldu. Terzi’nin yanındakiler de Halisdemir’e doğru yoğun ateşe başladı. Terzi, bir helikopterle GATA’ya götürüldü. Halisdemir ise ağır yaralı idi. Sihhiyeci askerler nabzını ölçtü, yaşıyordu. Fakat onlar müdahale ederken Diyarbakır’dan gelen timden Üsteğmen Mihrali Atmaca, belindeki tabancayı çıkardı ve oradakilerin itirazına rağmen Halisdemir’in göğsüne 2 el ateş ederek kendisini şehit etti.

Bu sıralarda Etimesgut’ta kalan Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz, Zekai Aksakallı’ya ulaşarak “Emrinizdeyim. Kışlaya giren temde sağlam adamlarım var.” dedi. O sağlam adamların başında da Halisdemir’i şehit eden Mihrali Atmaca geliyordu. Bu andan itibaren Aksakallı, içeriye yönelik emirlerini hep Yılmaz ve Atmaca üzerinden verdi. Her ikisi de taraf değiştirmişti.

03.10’da Mihrali Atmaca ve beraberindeki tim personeli, Aksakallı’nın emri ile darbeci olduğu iddia edilenleri gözaltına almaya başladı. Bu isimler, Albay Ümit Bak, Yarbay Mehmet Ali Çelik, Başçavuş Turgay Usanmaz, Başçavuş Şenol Soylu ve Başçavuş Muzaffer Han’dı.

07.40’ta ÖKK Karargahı, darbeci tüm şüphelilerden arındırıldı.

10.38’de Zekai Aksakallı, MİT yetkilisi Kemal Eskintan tarafından sağlanan zırhlı araç ile kışlaya gelerek emir-komutayı yeniden eline aldı. Şehit olan Halisdemir’i alnından öptükten sonra Mihrali Atmaca’yı da darbeyi engellediği için tebrik etti. Atmaca’ya “Aslanım, eline sağlık” dedi.

Kronoloji 14 Temmuz’dan başlatılmalı

Daha önceki bir yazımda darbenin kronolojisinin 15 Temmuz 14.20’de MİT’e ulaşan ihbar ile değil 14 Temmuz’dan başlatılması gerektiğini savunmuştum. Mezuniyet töreninin neden 14 Temmuz’a alındığı, yine 15 Temmuz’da yapılacak paraşütle atlama programı hava muhalefeti gerekçe gösterilerek neden iptal edildiği, teamüllere aykırı olarak Hulusi Akar ile Hakan Fidan’ın neden törene katıldığı, akşam neden baş başa uzun toplantılar yaptıkları cevaplanmadan 15 Temmuz da anlaşılamaz. Ne hikmetse Genelkurmay ÖKK timleri tarafından basılırken, Oğulbey kışlası nizamiyesinde de çatışmalar varken Zekai Aksakallı bir türlü bulunduğu evden çıkamıyor. Başka komutanlara Gölbaşı’na gitmesi emri verirken kendisi bir türlü oraya gidemiyor. Adını vermediği bir evden adeta bütün geceyi yönetiyor. MİT’le ve televizyonlarla görüşmeler yapıyor. Sokağa çıkacak siviller konusunu bile Başbakan’la müzakere ediyor. Oğulbey’e ulaşması ertesi gün saat 10.38’i buluyor.

[Ahmet Dönmez] 8.6.2017 [TR724]

Erdoğan’ın Katar müdafaası [Semih Ardıç]

Katar’ı Körfez’den tam manasıyla tecrit eden siyasî krizde üçüncü gün geride kalırken gıda stokları tükenen Katar, Türkiye ve İran’dan gıda talebinde bulundu. Katar’ın kara ile bağlantısı kesildi, havacılıkta seferler durma noktasına geldi. ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘tecrit’ kararını destekleyici şu tweet’leri krizin derinleşeceğine işaret ediyor: “Suudi Arabistan ziyaretinde, Kral’la ve 50 ülkeyle yaptığımız ziyaretin işe yaradığını görmek iyi. Onlar, radikalizmin finansmanı konusunda katı bir tutum alacaklarını söylediler ve bütün söylenenler Katar’ı işaret ediyordu. Belki bu terörizm korkusu için sonun başlangıcı olacak.”

Tecrit ittifakı da genişliyor. Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Yemen, Maldivler ve Libya ‘teröre destek verdiği’ iddiası ile Katar’la bütün münasebetleri durdurduğunu açıklamıştı. Katar’a karşı kurulan ittifaka dahil olan Ürdün de Katar ile diplomatik ilişkilerinin seviyesini düşürürken merkezi Katar’da bulunan El-Cezire televizyonunun Amman’daki ofisini de kapattı.

KARA SINIRI KAPALI, HAVADAN DA BAĞLANTI ZORLAŞTI

Diplomatik ilişkileri donduran devletler hava sahasını da Katar tescilli uçaklara kapattı. Yasak, filosunda 192 uçak bulunan ve Körfez bölgesinin en önemli havayolu şirketlerinden Katar Havayolları’nı (Qatar Airways) vurdu. Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya Tobruk yönetimi ve Maldivler, Katar’a günlük yapılan 56 seferi durdurdu. Katar da 7 devletin başşehir Doha’ya yaptığı 26 seferi durdurdu.

Doha’dan kalkan Katar Havayolları’na ait uçaklar, Basra Körfezi üzerinden İran hava sahasına geçiyor. Kuzeye özellikle de Avrupa’ya giden uçaklar, İran kıyıları üzerinden kuzeye çıkıyor. Türk hava sahasına Hakkâri tarafından giren Katar uçakları, uçuş noktalarına göre ya kuzeye ya da batıya doğru uçuyor. Dolambaçlı rota Katar Havayolları gibi bölgeye seferleri devam eden diğer havayollarının uçuş sürelerinde ve maliyetlerde artışa sebep oluyor. Biletini iptal ettirip ücretini almak isteyen yolcular Katar Havayolları’nın Suudi Arabistan’ın başşehri Riyad’daki büroları önünde uzun müddet kuyrukta bekledi. Katar Havayolları’nın sadece iptal edilen seferlerden dolayı 200 milyon dolar kayba uğradığı tahmin ediliyor.

Tek kara sınırı S. Arabistan tarafından kapatılınca Katar’da gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinin teminini hem daha uzun vakit alıyor hem de maliyet katlanıyor. Marketlerde gıda stokları tükendi. Borsa’da üç günlük kayıp yüzde 7’yi aştı. Katar para birimi Riyal, dolara mukabil son 5 senenin en düşük seviyesine (3,6490) geriledi.

TÜRKİYE, DAHA DOĞRUSU ERDOĞAN KATAR’IN YANINDA

Basra Körfezi’nde sular günden güne ısınırken arabuluculuk talebi kabul edilmeyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Katar’ın yanında yer almaya karar verdi. Erdoğan’ın, “Katar’a yaptırımları doğru bulmuyorum.” sözlerini emir telakki eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) grubu Katar’a destek için harekete geçti. Halen Genel Kurul gündeminin 101. sırasındaki ‘Türkiye ile Katar arasında Katar topraklarında Türk Kuvvetleri’nin konuşlandırılmasına ilişkin uygulama anlaşması’ ile 102. sıradaki ‘Türkiye ile Katar arasında Jandarma Eğitim ve Öğretimine ilişkin işbirliği protokolü’ ön sıralara çekildi. Ekseriyete sahip AKP’nin iki anlaşmayı TBMM’de onaylatmaması sürpriz olurdu. Nitekim dün akşam saatlerinde tasarı hemen Meclis’ten geçirildi. Alelacele atılan bu adım, hal-i hazırda Katar’da vazife yapan askerî birliğin TBMM onayını beklemeden yollandığını ele vermiştir. Daha fazla askerin gerilimin tırmandığı bölgeye gönderileceği de anlaşılıyor.

TARAFSIZLIK EN İSABETLİ KARAR

Hariciyenin tecrübeli diplomatları, Türkiye’nin menfaatleri icabı krizde bîtaraf kalınmasının elzem olduğunu bilmiyor olamaz. Türkiye’nin Katar’ın safına geçmesi Suudi Arabistan ile bıçak sırtı götürülen münasebetleri inkıtaa uğratabilir. BAE, Mısır ve Libya ile olan mesafe de iyiden iyiye açılır. Kriz doğrudan Türkiye’yi alakadar etmiyor. En isabetli tavır iki tarafın da uzlaşması için gayret sarf etmek ve tarafsız kalmayı ihtimam göstermek olurdu.

Amma velakin Türkiye’nin menfaatlerine gelinceye kadar Erdoğan’ın tavrı tayin edici oldu. Esasında devletin bütün ilgili birimlerine hiçbir baskı altında kalmadan takip edilecek siyasete dair bir rapor hazırlamaları talimatı verilse çıkacak mesaj şundan farklı olmayacaktır: Krizin boyutlarını tahmin etmek kolay değil. Bu safhada tarafsız kalmalıyız.

SURİYE’DEKİ ACELECELİKTEN DERS ALINMAMIŞ

Gelin görün ki, “Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız” diyerek Türkiye’yi Suriye’de ateşe atan zihniyet Körfez krizinde de Katar’dan yana tercihte bulundu. Devletin bundan ne gibi bir menfaat temin edeceğini müzakere etmek abesle iştigal. Bu tek başına Erdoğan’ın Katar müdafaası olarak tarihe geçecek. Zira Katar Emiri Şeyh Temim ile yürüttüğü münasebetlerde o kadar muğlak nokta var ki!

Türkiye’nin dış ticaret sıralamasında ilk 20 arasına güçlükle girebilen Katar’a iki-üç ayda bir gitmenin ardında yatan saik konvansiyonel ticaret olamaz. Emir’in uçak kapılarında Erdoğan tarafından karşılanması da aynı şekilde ‘rutin’ tabiri ile geçiştirilemez. Malta ve Panama belgelerinde geçen kara paraların ucunun gösterildiği tarihlerle Katar’ın terörizmi desteklediği için tecrit edildiği tarihin yakınlığı şüpheleri daha da çoğaltıyor.

KATAR DÜŞERSE TÜRKİYE DÜŞERMİŞ!

Türkiye artık aile şirketi gibi yöneltildiğine ve Erdoğan 17/25 Aralık 2013’ten sonra ‘güvenli liman’ diye Katar’da soluğu aldığına göre olup bitene niçin şaşırıyoruz ki! Erdoğan’ın kara gün dostunu müdafaa etmekten başka çaresi var mı? Türkiye’de ak troller, ‘Katar yalnız değildir’, ‘Türkiye Katar’ın yanında’, ‘Katar düşerse Türkiye düşer’ şeklinde sosyal medyada Katar lehine kampanya tertip etti. Hatta ABD’nin Katar üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı bile söylendi.

Reza Zarrab gibi karanlık kişilerden alınan rüşvetlerin güvenli limanlara sevkiyatından iki zümre birebir haberdardı. İstihbarat kuruluşları ve rüşvet havuzunda yüzenler… Kirli havuzdan beslenenler için Katar kalesinin düşmemesi lazım. Kirli defterler, şaibeli ve muvazaalı satın alma işlemleri ortaya çıkarsa birileri ‘duman olacak’. Bunun için TSK kalkan yapılıyor, TBMM iradesi şahsî hesapların noter katipliği derekesine indiriliyor.

YATIRIMCI TEDİRGİN OLMAKTA HAKSIZ MI?

Kriz sadece terörizm ithamı ile mahdut kalsa, çok boyutlu mahiyete bürünmeseydi bile temkinli hareket edilmeliydi. Akl-ı selim hak getire. Krizin devam ettiği her gün Türkiye’nin Katar, İran ve Rusya ile beraber hareket ettiği telakki edilecek. Diğer tarafta ise ABD’nin desteklediği devletler olacak. ABD’nin Suriye’de bugünlerde terör örgütü IŞİD’in başşehri Rakka’ya YPG ile omuz omuza vererek ilerlediğini hatırlatalım. Bu da demek oluyor ki Erdoğan’ın ‘terör örgütü YPG ile Rakka’ya gidemezsiniz’ sözleri Beyaz Saray tarafından kale alınmadı.

Türkiye’nin burnunun dibinde, Suriye’nin kuzeyinde zemin ayaklarımızın altından kayarken benzer hataların Katar ekseninde tekerrür edeceği anlaşılıyor. Şahsî hırslara feda edilen bir dış siyasetin ayak sesleri ilk günden piyasaları tedirgin etmeye yetti. Dolar 3,55 oldu. Euro 4 TL eşiğini yeniden geçti. Borsa’ya Londra ve Katar üzerinden gelen paraların mahiyetine de açıklık getirecek bir döneme girildi.

Erdoğan’ın telaşı kendisini bağlar. 79 milyonun Suriye’den sonra yeni bir stratejik (!) hüsrana daha takati kalmadı.

Körfez’de suları ısınmasına sebep olan kriz zannedildiği gibi birkaç günlük öfkenin ya da Suudi Arabistan’ın Katar’a duyduğu hasedin eseri değil. Krizde takınılacak tavrı, sevinmek ya da üzülmek fiilleri etrafında şekillendirmek yerine bir süre temkin durağında beklemek lazımdı. Amma velakin o fırsat da heba edilecek gibi…

[Semih Ardıç] 8.6.2017 [TR724]