Buğulu Penceremden - 2 Pırlanta Eserlere İlk Bakış [Gültekin Bibar]

Evet ilk yazıda da belirttiğim gibi haddimden efsun bir işe giriştim, artık geri adım atamıyorum. Hele benim gibi çok yazı tecrübesi olmayan birisi için yazmak çok zor.

Dahası konsantrasyona giremeden yazamıyorum.

Yazdığım birkaç yazı 5, 10 gün düşünüp sonra bir oturup yarım saatte vücud buldu.

Bilim adamları düşünceleri okuyan bir cihaz geliştirirse ilk müşterilerinden olacağım.

Siz buna tembellik de diyebilirsiniz.

Sadede döneyim…

Hocaefendi’nin düşünce dünyasını tanıyıp anlamanın kolay olmadığını söylemeliyim.
Bizim cemaatin bana göre en eksik diyebileceğim yanlarından birisi, bu engin fikir galaksisinden yeteri kadar haberdar olamayışıdır. Bizim arkadaşlarımız genellikle Hocaefendi’yi dinler ama okumaz.

Zira bizde “risale okunur, Hocaefendi dinlenir”. Hocaefendi duygu ve hislerimizin canlı olmasını sağlayan bir figürden öteye geçmez, her ne kadar bu bile çok önemli olsa bile… Hatırlayın “Hey gidi günler” vaazında Hocaefendi “yalancı his insanı” tabirini kullanmıştı, yani günlük hisleriyle hareket edip fikir, düşünce, akıl, tefekkür, derinleşme ve tahkikten uzak bir insan türü…

Klasik hizmet tecrübesi böyle bir algıya sebep vermiştir. Gerçi son yıllarda bu hususta bir hayli mesafe alındığını da belirtmeliyim. Ama kesinlikle yeterli olmadığını da vurgulamalıyım.
Okuma derken, yüzünden bir kitabı baştan sona hatim etmeyi kastetmiyorum. Yazarın ruh dünyasına girerek, nerede neyi niçin nasıl anlattığını kıyaslamalar yaparak okumayı kastediyorum. Bu kıyaslamalar gerek yazarın diğer eserleri gerekse başka yazarlar ile kesiştiği ve farklılaştığı alanları göstermesi ve de yazarın konumunun daha iyi anlaşılması açısından ciddi önem arz etmektedir. Başka yazarlar ile kıyas yapılarak okunan yazarlar idolleştirilmez, hiç değilse dışarıdan öyle bir algı oluşmasının önüne geçilmiş olur.

Bir diğer husus yazarın kendine has kullandığı terminolojinin tespit edilmesidir, bunun için bir Hocaefendi sözlüğü hazırlanması gerektiğini Ali Çolak bey çok önceleri seslendirmişti.
Eserlerin daha iyi anlaşılabilmesi için metinlerde geçen referanslara da eğilmek çok faydalı olacaktır.
İşte Hocaefendinin eserlerinin cemaat müntesipleri tarafından bu şekilde okunduğu kanaatinde değilim, çok az istisnalar dışında..

Yıllar önce kendisine “Hocam, Üstad hazretleri risaleleri hep nazara veriyor, hatta nazara verdiği bir yerde de güzel bir cevaptır[1] diyor. Halbuki siz eserlerinizi hiç nazara vermiyorsunuz” (yani biraz eserleri nazara verseniz iyi olur) dedim. Cevaben “Gültekin hoca! Benim karakterim bu, değiştiremem” dedi.

Sonraları bu cevabı uzun uzun düşündüm, evet Hocaefendi çok ama çok mütevazi idi, o yüzden nazara vermez, ancak yazık değil miydi o pırlantalara, gereği gibi tanınıp bilinmemesi ne hazin idi..
Sonraları şöyle düşündüm, Üstad hazretlerinin etrafında halelenen talebeleri arasında ilmiye sınıfından diyebileceğimiz birkaç kişi olmuş. Dolayısıyla da Üstad risalelerin iyi anlaşılabilmesi için nazara verme işini kendisi deruhte etmek zorunda kalmış.

Ama Hocaefendi bu konuda Üstad kadar şanssız değil, bizzat rahle-i tedrisinden geçmiş onlarca profesör var, henüz akademik ünvanı olmasa da yüzlerce talebesi var. Sadece ilahiyatçıları kastetmiyorum. Bu işi deruhte etmesi gerekenler zaten varken, Hocaefendi gibi bir tevazu yarım kelime ile dahi olsa eserlerini nazara vermiyor.

İşte ben kendi adıma düşeni yapmaya çalışacağım inşallah karınca kararınca.

Eğer Hocaefendi’yi anlama kitabı yazsaydım ilk cümlem şu olurdu:
“Yaşamadığı hiçbir şeyi ne yazdı ne söyledi”

O yüzden eserleri mütalaaya alırken hiç unutulmaması gerektir.  Yazılanlar ve söylenenler haldir, halin sözlere dökümüdür.  Eğer o cümleleri sadece epistemolojik anlamlar ile izaha kalkışırsanız meseleyi kavrayamazsınız.

Hocaefendi yıllarca etrafına hep bunu salıkladı.

Saat kaç diye sorduğunda 3’e 2 i varsa “saat 3” cevabını bile yalan saydı. Hatta telefondaki muhatabına “bi saniye” deyip te 4 5 saniye sonra geri dönen kişiye 3 saniye yalan oldu diye itabda bulundu.

Bu kadar hassas yaşayan bir Arif-i Billah’ın yazdığı eserlerde yaşamadığı hissetmediği hakikatleri insanlara anlatması imkan dışıdır.

O yüzden diyorum ki, eğer Hocaefendi özellikle tasavvufun derin konularını ele alıp yazdı ise o hakikatlerin kahramanı olmadan yapmadı.

Mesele tasavvufa kaymışken hatırlatmada fayda görüyorum ki, Kalbin Zümrüt Tepeleri 2.ciltte bulunan “İnsan-ı Kâmil” makalesi Hocaefendi’yi tanıma adına önemli bir penceredir. Yazı 2000 yılı Mayıs ayında yayınlandı. O yazı yayınlanınca kendimce “işte şimdi kendini ele verdi” demiştim. Hocaefendi’nin konumunu anlama adına demiştim bunu. Yoksa başka sofilerde olduğu gibi kendi ruhi tecrübelerini teker teker yazıp dökme Hocaefendi’nin yapacağı bir şey değildi. Ama insan-ı kâmili anlattığı yazı pekala kendisinden haber veriyordu. O yüzden 5.ci kata talebe olarak seçilen arkadaşlara ilk tavsiyem oydu ki, bu makaleyi iyi okuyup anlasınlar ki, kiminle muhatap olduklarının farkında olsunlar..

Söz buradayken bir hatıramı anlatayım; sene 2005 – ben Rumi Forumda görevli iken-Georgetown Üniversitesinde aylık toplanan bir “Discussion Group” a birkaç defa katılmıştım.  Prof. John Borelli’nin ev sahipliğini üstlendiği toplantıya çok yakın dostumuz Prof. Sidney H. Griffith ve diğer sahasında kıymetli bilim adamları katılıyordu. Her ayki toplantı bir kitabın tanıtımı üzerine yoğunlaşıyordu. Hayatını Hz. İsa’nın ruhaniyetini anlamaya adamış Prof. John C. Haughey, S.J, e bir toplantı da Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin İngilizceye tercümesi Sufism kitabını özetlemesini istirham etti arkadaşlarımız. O da kabul etti. Gelecek ay heyecanla diyeceklerini duymak için yerimizi aldık.
Hazret bir ay boyunca defalarca kitabı okuduğunu ifade etti, ancak özetlemeye muvaffak olamamıştı.
Zira her cümlesi kitap gibiydi o yüzden yapamadım dedi. İnanılmaz bir şaheser bu demişti.

Program sonunda bana şu soruyu sordu: “ Neden Hocaefendi diğer sofiler gibi kendi tecrübelerini yazmayı tercih etmedi, kitapta sadece kavramlar anlatılmış, yaşanmış keşifler, müşahedeler yok?”
Evet o anda “yaşamadığı hiçbir şeyi yazmaz ama tevazusu buna engel” deyiverdim, ancak muhatabımı ikna edemediğim de aşikardı. O yüzden “İnşallah gelip kendiniz sorarsınız”  deyip işin içinden sıyrılıverdim.

Aslında ne iyi olurdu değil mi? Hocaefendi gördüğü bazı müşahedeleri yazsa idi.. ne gezer.. gerçi Kırık Mızrap’ta Müşahede başlıklı bir şiir var, ancak sembolism urbası giymiş.

Burada Üstad’ın risalelerde müşahedelerini (hepsini değil) yazdığını hatırlatalım.

Geriye dönelim biraz

Hocaefendinin engin fikir haritasının görülmesi için dikkatli okumalar, müzakerelere ihtiyaç var. Bu müzakerelerde mukayeseler yapabilmek için de farklı eserleri de bilmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Gelecek yazılarda Hocaefendinin eserlerini kategorize ederek kaynaklarına temas etmek istiyorum inşallah..

[1] 28. Mektup 7.ci risale olan 7.ci mesele (Mahrem Bir Suale Cevaptır)

[Gültekin Bibar] 31.8.2018 [Thecrcl.ca]

Üç Ülke Üç Meyve [Ertuğrul İncekul]

Yaşadığınız ülkeleri insanları ile hatırlarsınız. Eğitimci iseniz de öğrencileriniz ile…

Rusya St. Petersburg mezunu Timofey; Almanca,Türkçe, İngilizce ve Rusçayı çok iyi seviyede bilen bir entellektüel. Gazetecilik mezunu. Entellektüel bir anne, babanın çocuğu. Rus edebiyatına hakim olduğu kadar, Türk edebiyatı hayranı .

Şubat soğunun sert estiği günlerde St. Petersburg mezuniyet programına katılmıştık, misafirlere sahnede söylediği sözler hala kulaklarımda ; Muhabbet fedaileri bizim ülkemize zamanında gelmeselerdi ,bizlere çiğ köfteler yapmasa ve bizi bağrına basmasaydılar, biz sizleri ve ülkenizi nereden tanıyıp sevecektik. Şimdi birileri kalkmış okullar aleyhinde bir şeyler diyorlar, inanalım mı o yalanlara ..? Sizler bahçıvansınız, güller yetiştiriyorsunuz, gül bahçesine girenler gül olurlar, gül olamasalar da gül kokarlar…

Bana naklettiği bir hatırası ise şöyle;  bir defasında İstanbul ziyaretinde taksiye biner, ilk başta taksici Timofey’in Rus olduğunu anlamaz, konuştuğu Türkçe harikadır. Sonra sen nerelisin deyince ben Rus’um der .Taksici çok şaşırır ama biraz sonra Ruslar şöyle böyle diye atıp tutmaya başlar. Timofey’ in canı sıkılır ve sen nerelisin der? Taksici Sivaslı olduğunu söyler. Ahmet Turhan Alkan’ın ‘’Altıncı Şehir’’ kitabını okumuşsundur muhakkak, bir Sivaslı olarak der. Adam şaşkınlık içinde bakar ve yok haberim bile yok der. Bu sefer Timofey noktayı koyar, arabayı kenara çek ineceğim, daha kendi şehrini bile tanımıyorsun bir de Ruslar hakkında konuşuyorsun.

Madagaskar, Antananarivo Işık Koleji mezunu Niayna; Türkçe, İngilizce, Malgaşça ve Fransızcayı iyi seviyede konuşuyor. İpek Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu.

Niayna’yı ilk defa okuduğu devlet okulunda görmüştüm. Uluslararası Işık Koleji’nin düzenlediği ulusal matematik olimpiyatına katılmış, ve çok başarılı bir derece almıştı. Sonrasında burs vermek ve okulumuza davet için, okul müdürü ile görüşmüştük. Okul müdürü bizim kolejimizde okumasının Niayna için tam bir talih kuşu olduğunun söylemişti. Müdür beyin odasına geldiğinde gözlerindeki parıltı ve heyecan dolu hali hala gözlerimin önündedir. Sonrası ailesi ile görüşmüştük.

Okul yıllarında ilk yıl hemen okulun gözde öğrencilerinden olmuştu. Türkçeyi çok hızlı öğrenmiş, daha ilk yıl finale kalmıştı.

Sonrasında ise hayallerinde bile göremeyeceği İpek Üniversitesini burslu kazanmıştı. Kim bilir zamanın kolları ona daha nerelere taşıyacaktır..?

Nicolas; beni belki de hayat hikayesi en çok etkileyen insanlardan birisidir. Siyah incilerin ülkesi Güney Afrika. Başkent Johannesburg’un ise en fakir olduğu bölge; Soweto’dur. Suç oranı en yüksek bölgesidir. Polis arabaları kaza ile girseler, polislerin bagaja kapatıldığı bir tecrit ve suç bölgesidir. Beyaz adamın en son yolunun düşeceği yerdir.

Benimle paylaştığı etkili hayat hikayesi ise şöyle ; Nicolas’ı Ufuk Koleji’ne burslu alırlar. Nereye ve niye geldiğinin farkında değildir. Birçok kez her türlü yaramazlığı yaptım beni okuldan atsınlar diye, ama böyle sabırlı insanlar görmedim diyor Nicolas.

Evleri Soweto bölgesindedir. Teneke evlerde yaşarlar. Abi ve kardeşlerinin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı ağır suçlardan hapistedir. Annesi hayatın bütün çilesini tek başına üstlenmiştir. Baba duygusunu hiç tadamamıştır.

Evlerine bizim muallimler ilk kez ziyaretlerine geldiklerinde, komşular dahil ilk kez beyaz adamı o bölgede görmüş ve şok olmuşlardır.

Annesi önce korkmuş sonra Nicolas için geldiklerini öğrenince ağlamaktan konuşamamıştır.
Sonrası her geçen gün daha iyi bir insan olan Nicolas, koleji ve biyoloji öğretmenliğini bitirmiştir. Diyarbakır’da yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Anılar ve hatıralar dolu yıllardan sonra ülkesine dönmüş, mezun olduğu okulda öğretmenlik ve idarecilik yapmaktadır. O’nun baktığı sınıfların başarısı ve rehberliği ise takdire şayandır. Arkasından O’nu da geçecek Olivie,Kangalani gibi pek çokları göreve başladılar bile…

Üç ülke üç meyve…

Söğüt ‘ün bağrında gelişen meyveler artık dünyanın heryerinde…

[Ertuğrul İncekul] 31.8.2018 [Thecrcl.ca]

Kırık Bir Ayna Parçasından Kendine Bakmak [Salih Ömer Tezcan]

Her tatlı hayalin kabusa dönüşme imkan ve ihtimali vardır. Buna risk te diyebiliiriz. Hayatı gri olarak yaşamayı seviyorum. Grilik düşünme ve yargıları kırma, en azından bunlarla uğraşma fırsatı veriyor. İfratı da var tabi. Hiçbirşey yap(a)madan kararsız kalmak ve treni kaçırmak! Hayatın tamamı bir risk. Eğer bir ayrık otu iseniz kendinizi, içinizdeki heyecanları, bir şekilde bastırmadı iseniz çoğu zaman problem çıkarabilirsiniz hayata ve etrafınıza.

Bir fikrin savunucusu olmak o fikir içinde kaybolmayı gerektirir mi, yoksa daha güzel katkılar sunabilmek için kısmen de olsa herşeye mesafeli durma, faydalı bir davranış mi? Mesafeli durmanın tanımı, özelleşebilecek bir alan oluşturma yani hemen gerilmeyelim.

Korkuyoruz bunu düşünmekten. Korkunun kaynağı hakikat mi nefs mi? Hakikat bize bu konuda korkmayı emrediyor mu? Yoksa nefs, kendimizi aşma, ifade etme ve belkide insanlara yararlı olma menfezi olan bu alanı zararlı gibi göstererek, bizi engellemeye mi çalışıyor?

Mesela ibadetlerden namaz, bize ne fısıldıyor? Bayram Namazı, Cuma Namazı, Vakit Namazı, Teheccüd Namazı. Namaz hakkıyla ifa edildiği zaman (yakınlaştırmıyorsa uzaklaştırıyordur çünkü) çok zengin bir birey olma imkanı veriyor insana. Sosyalleşiyorsunuz, paylaşımlarda bulunuyorsunuz, oturup halleşebileceğiniz bir ortam oluşuyor. Geniş kitleli namazlardan çıktıktan sonra bir vakit namazına geçiyor, orada isterseniz özelleşebiliyor, isterseniz dairenizi biraz daraltarak küçük bir gurup haline de gelebiliyorsunuz. Teheccüdden bahsetmeye gerek yok. Orada özelleşmenin en güzel kıvamlarından birini yakalıyorsunuz. Gece ve Epifiz Bezi (Üçüncü Göz) size yardımcı oluyor bu konuda. Çünkü fıtrat ona göre ayarlı. Bunların da gurupla yani cemaatle kılınanı var. Gurupla fenafil olanlara, yüksek bağlılıklı ekiplere ilaç gibi. Birlikte teheccüd namazı kılan bir ekibin, ertesi sabah -eğer sebeplere riayet ederse- çok ciddi başarılara imza atacağı muhtemel.

Gelelim bu yazının konusuna. Dinin net uygulanışı olan namaz bile (hayatında bunların hiç yanından geçememiş, ibadeti sadece, başı tozlu halılara değdirme olarak anlayan birileri var ise ki var, onlara da Allah tan nasib etmesini dilemekten başka birşey diyemiyorum) bu kadar zengin iken, bize bir davranış genişliği verirken; kendimizi, birikim ve tecrübelerimizi, düşünce dünyamızı sınırlamak niye?

Hasılı cemaat olmak bireyselliği öldürmez. Öldürmemeli. Tembel, hazırcı, korkularını aşamamış, düşünmekten kaçan insanlar, bir araya geldikçe bu hakikati örter ve görünmesini istedikleri şekilde hareket eder. Mükemmel bir fanustur. Tabi kırılana kadar.

Hakkaniyetin, Allah korkusunun, fikirlere saygının ağır bastığı cemaat, cemiyet ve guruplarda bunların hiçbiri yaşanmaz. Yaşansa bile cüzi kalır, cılızlaşır, çok büyüme imkanı bulamadan ya daire dışına çıkar ya da rehabilite olur. Mevhumu muhalifine girmiyorum. Eğer girersem çıkamayacağımı biliyorum.

İyi niyetli bu bahsettiklerim. Kötü niyetli tarafını düşünmek ve batılı tasvirde yoğunlaşmak istemem. Kötü niyetlisini profesyonel iş hayatında görür mücadele edersiniz. Mobbingler güç savaşları vs. Etki alanını genişletmek, bu sebeple yanında ot bile bitirmemek, yetkinliği olmadığı için etrafında kapasiteli adam bulundurmamak, temel rükunlardan biri olan istişareyi iğdiş etmek…Bunlar konumuz dışı. Daha doğrusu minder dışı. Bunu erbabına bırakalım.

Bireyselleşerek, bireysel kabiliyetlerinizi, ilhamlarınızı ortaya çıkararak ta cemiyetle yaşayabilirsiniz hasılı. Münferit ve münzevi olmaya gerek yok. Münzeviliği nezaketen söyledim. Her yalnızlık münzevilik değildir. Seçeceğiniz güzel birlikteliklerle kendinizi geliştirebilir, enfüsi tefekkürde boğulmayı engeller, afaka biraz yelken açıp, bakış açınızı genişletirsiniz. Mihenk taşıdır biraz. Sonra bireyselleşir, iç dünyanızı eğer fuzuli şeylerle meşgul etmedi iseniz, Cenab ı Hakk ın size nasip ettiği ilhamları, fikirleri düşünür, planlar kurar, kendinize gelişim menfezleri açarsınız. Bunu da tekrar guruba dahil olarak orada efkarı ammeye sunar, sağlamasını yapar, sonra da toplumun geneline yayılırsınız.

Bu zora talib olmaktır. Bu kadar yazı zora talib olma için. Bunların hiçbirisini yapmayıp, keyif ve rahatlık içinde, kendinizi şeftali bahçelerinin arasında, güzel kokular, inanılmaz lezzetler ve rayihalar arasında kaybedene kadar hayata devam edebilirsiniz. Nasıl olsa yerinize düşünen dertlenen birileri vardır.

Günün birinde rüzgar sert esmeye başladığı zaman, eğer olgun bir başak olamadı iseniz, savrulduğunuz yerde filizlenmek yerine, toprağın kuvveyi inbatiyesini arttırıp yok olmak mukadderatına da katlanmak durumunda kalırsınız.

Yine de kalan bir konfor var ise onu bozmayayım yazıya son vereyim.

Dünyanın kendine göre kuralları vardır. Şeriatı fıtriyeyi çok hafife alıyoruz gibi geliyor.

Selametle…

[Salih Ömer Tezcan] 31.8.2018 [Thecrcl.ca]

Diğer Müslümanlara Erdoğan’ı Anlatmak! [Dr. Uğur Tezcan]

Kendisini Müslüman olarak tanımlayan dünyaya ister politika, ekonomi, sosyoloji, dini ve kültürel yaşam  gibi maddi dürbünlerle, isterseniz de iman ve hikmet dürbünleriyle bakınız, olumlu bazı hususiyetlerin dıında bir çok toplumsal sorunlar, sistemsizlikler, kafa karışıklıkları, içinden çıkılmaz sorun yumakları, vizyonsuzluklar, ahlaki ve dini yaşayış ve kavrayış sorunları; hatta imani çelişkiler ile karşılaşırsınız.

Tam üç yıl önce yazdığım, ‘’Suriyeli Çocuk ve Vicdansız Müslümanlar’’ başlıklı yazıda da bu konuya işaret etmiş ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Müslüman Devletler’ konusundaki bir söyleminden ilhamla şu paragrafı yazmıştım:

Dünyâ üzerinde ‘Müslüman devlet’ olduğunu sanmıyorum. Zîrâ devlet olmak sistemli bir birliktelik sağlayabilmeyi gerektirir ve bir arada yaşama kültürü geliştirebilme kaabiliyeti ister. Müslüman devlet ise Kur’an’dan süzülen güzelliklerin o kültürle yoğrulup hakkaniyete dayalı bir toplum inşâ edilmesini ittihâz eder. Bizlere sadece kaderin bir araya topladığı ‘Müslüman yığınlar’ demek daha doğru olur. Sistemsizlik, cehâlet, kin, düşmanlık, fakirlik, zorbalık, hırsızlık, diktatörlük, özenti, lüks, isrâf… Sağlıklı bir birlikteliğin ve devlet olabilmenin temeline dinamit koyan, İslâmi yaşama aykırı ne varsa hepsinde zirvedeyiz. Fethullah Gülen’in ‘Genç Adam’ şiirinde târif ettiği gibi; ‘’Sarmış cemiyeti onulmaz pek çok hastalık… Toplumun her yanı ayrı bir illetle ma’lûl… Meydanlar inliyor; gâyesiz kalabalıklar… Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı? Heyhât!’’

O yazıyı yazmama sebep olan İzmir’de kıyıya vuran Suriyeli çocuğun acıklı resmi üzerinden yıllar geçti. Zaman; o Ege kıyılarının ev sahibi olan milletin sadece Müslüman göçmen bir misafirini koruyup kollayamamaktan çok daha öte bir biçimde içinde zalimlikler barındırdığını tarihin hüzünlü yapraklarına kustu! Aynı toplumun fertleri; yıllardır çocuklarını okutup gözetip kollayan eğitimcilere, sırf bir adamın sözlerine inanarak, ‘terörist’ muamelesi yapmaya başladı ve onları bu sefer aynı Ege kıyılarında ve Meriç’in sularında ölüme gönderdi. Yukarıda resmini çizdiğim bütün çürümüşlükleri yıllardır sinesinde barındıran toplum ani bir ahlaki çöküntüye maruz kaldı.

Hırsını, öfkesini ve kinini kontrol edemeyen; ama ele geçirdiği baş döndürücü güç ile toplumun iradesini felç ederek vicdani bünyesini kontrol altına alan bir adamın peşinde yaşanan ve hikmet dürbünüyle izleyen herkesi hayretlere düşüren ani bir çöküntü bu!

Topluma sürekli pompalanan yalan ve iftira haberlerini, oynanan iğrenç oyunları, ‘insanlar bu kadar mı düşer’ dedirten sefaletleri ve bin bir türlü algı operasyonlarını bizler görebilsekte bunları herkesin görebilmesi mümkün değil. Hatta, bunları görebilen birçokları; aynı vicdansızlık bataklığına ya korkudan ya da gönüllü olarak girdiğinden olsa gerek, hallerinden son derece memnun bir halde heyecan içinde raks ediyormuş gibi görüntüler sergiliyorlar; adeta bir Hint fakirinin kavalı önünde raks eden çıngıraklı yılanlar gibiler…

Bu yazıyı okuyan bir çok kişinin benim gibi düşündüğünü biliyorum. Artık Türk milletine başı duvara toslayacağı ve içine düştüğü hipnozdan uyanacağı ana kadar birşey anlatmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Hani tıpkı bazı Hollywood filmlerindeki gibi; tüm insanlığı bir hipnozun altında kötü işlere sevkeden ‘kötü karakter’ öldüğünde artık büyü bozulur ve insanlar eski normal hallerine geri dönerler ya, işte öylesi bir durum yaşanıyor gariban ülkemde!

Peki diğer Müslümanların Türkiye’deki gelişmelere karşı bakışları nasıl? Hepsi benzer şeyler mi düşünüyorlar ve fikirlerini değiştirmek mümkün mü? Benim gibi yıllardır yurt dışında yaşayan kişilerin bu konuda farklı farklı tecrübeleri olmuştur elbet. Ben sizlerle kendi yaşadığım tecrübeler ışığında birkaç örnek paylaşmak istedim bugün.

Amerika’da yaşayan Müslümanların önemli bir kısmı diğer ‘Müslüman’ toplumlardan göç etmiş olan göçmenlerden oluşuyor. Tanışacağınız İranlıların büyük bir kısmı zamanında Şah rejiminden kaçmış olan liberal, seküler kişilerden oluşuyor. Arap, Pakistan ve Hindistan kökenli Müslümanların oranı diğerlerine göre fazla olsa da ancak birkaç nesildir buralardalar. Bazıları asimilasyondan geçmiş veya kendi kültürüne uzak kalmayı tercih etmiş olsa da, önemli bir kısmı kimliğini koruyor. Amerika’daki tüm diğer göçmen topluluklar gibi, Müslümanlar da, maalesef ekseriyetle, kendi ülkelerinden bir sürü sorunu beraberlerinde getiriyorlar ve bu yüklerden kurtulmakta zorluklar yaşıyorlar. Bunlar çeşitlilik arzetse de bu yazıya konu olan kısmıyla; siyasi çekişmeler, birbirini dışlama, ülkelerindeki toplumsal ve siyasi çekişmelerden sıyrılamama, yani ‘hicretle bütünleşememe’ eksenli birtakım sorunlar yaşıyorlar.

Bazı Atatürkçü-Müslüman Türkleri hatırlıyorum mesela. Amerika’daki demokrasi ve birlikte yaşama kültürünü ballandıra ballandıra anlattıkları halde, mevzu dindarlar, ‘’Cemaatçiler’’, Kürtler vs. olunca Türkiye’deki aynı hırçın-ayrıştırmacı-ötekileştirici tepkileri verdiklerini hatırlıyorum. Bu yelpazeyi genişlettiğinizde Araplar, Mısırlılar, İranlılar, Pakistanlılar, Afrikalı Müslümanlar vs. derken bir sürü iç çekişme veya birbirini görmezden gelme, ötekileme, ülkedeki farklı siyasi tartışmalar üzerinden yaşanan kopuşlar geliyor hep aklıma. Buna Mısır’daki darbe arefesinde Mısırlılara ait bazı mescidlerde yaşanan Sisici ve İhvancı gruplar arasında hasıl olan tartışma ve kopuşları da eklemek gerekiyor. Bunların çoğu elbette yaşanması muhtemel hadiseler. Benim işaret ettiğim konu daha çok o sorunlu köklerden kopamama üzerine odaklı.

Elbette tahmin edeceğiniz gibi bu sorunlara yeni bir tanesi daha Erdoğan sayesinde eklendi maalesef. Onun önemli bir muhafazakar kitleye aşıladığı nefret tohumları Amerika ve diğer Batı ülkelerinde de zehir saçmaya başladı. Tanıdıkları insanları ‘cemaatçi’ diye fişleyen, isim toplayıp bir yerlere gönderen, onların Rus zulmünden kaçarak ABD’ye sığınmış olan Ahıska Türkleri ile tesis ettikleri kardeşlik köprülerini yıkmak için ellerinden geleni yapan ve bu kadar çirkefleşmeseler de, yıllardır evlerine gidip geldikleri, yemeklerini yedikleri nezih insanları artık dışlayan, görüşmeyen, yalnız bırakan, tanıdık ortak Amerikalı dostlara; ‘benim artık o darbecilerle ilişkim yok!’ mesajları gönderen insanlar…

Bazı Müslümanlar da bu gelişmelerden etkileniyorlar elbet. Geçenlerde Suriyeli bir imamın hala Erdoğan’ı destekleyen görüşler paylaştığını duyduğumda kendisiyle bir süre önce yaptığım konuşma geçti gözümün önünden. Demek Türkiye’de, içlerinde masum kadın ve çocukların da olduğu Müslümanların yaşadıkları inanılmaz zulümlere dair anlattığım ne varsa hiçbiri işe yaramamıştı. Oysa onun çok yakın bir arkadaşı olan Mısırlı ve İhvan kökenli bir Müslüman bir akademisyen ile görüştüğümde Erdoğan hayranı olan o kişiyi ikna etmem sadece 20 dakikamı aldı. İkna etmek için de anlatmamıştım üstelik! Konuyu İhvan’ın Mısırda yaşadığı sosyo-politik sorunlar paralelinde ele aldım ve Suudi Arabistan-Sisi denklemine dair bir takım dinamiklere ve Erdoğan’ın o çarklardaki yerine işaret ettim. Ayrıca, farklı Müslüman toplumlarda gelişen İslamcı reflekslerin zihinleri felç edici bazı zehirli düşünce oklarına ve yalanlar üzerine dönen politikaların zehirleyici yönlerine dair birtakım somut örnekler de verdim. Mısır’dan, Arabistan’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan ve tabi Türkiye’den örneklerle de destekledim. Olayı geniş bir çevçevede değerlendirince zihnine yatan bu zat, biz bu tür gelişmeleri hiç okuyamıyoruz, anlattığın şeyler çok vahim ve apaçık bir zulüm; hatta Yezid’in yaptıkları gibi dedi ve şunu ekledi: Biz Erdoğan’ı hiç öyle tanımıyorduk; bu yapılanların açık bir ‘’münafıklık’’ olduğunu bile söyleyebilirm diyerek teşekkür ederek yanımdan memnun bir şekilde ayrıldı.

Bundan birkaç hafta sonra Pakistanlı ve Hindistanlı tıp doktorlarının olduğu bir ortama davetliydim. Bana Türkiye’deki gelişmeleri sordular. Ben de yaşanan somut örneklerden ve gelişmelerden bazı örnekler verdim. Hatta bir espri yaparak şu an Erdoğan’ın ‘terörist’ dediği bir insanla konuşuyorsunuz dedim. Hepsi öğrendikleri şeyler karşısında hayretlere düşüp çok memnun kaldılar. O kişilerden ikisi beni farklı zamanlarda tekrar gördüklerinde gelişmeleri özellikle tekrar sordular. Onlar da tıpkı o Mısırlı gibi; gelişmeleri senin anlattığın perspektiften duyamıyoruz, çok saol diyerek ayrıldılar yanımdan.

Yıllardır yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum. Genelde Arap toplumlarından gelen insanlara Erdoğan gibi siyasi figürlerin gerçek yüzlerini göstermek diğerlerine nazaran biraz daha güç olabiliyor. Çünkü o toplumlar tıpkı Türkiye’de AKP’nin çıkışını kolaylaştıran şartlar gibi yıllarca seküler rejimlerin zulümleri altında inlemişler ve itildikleri İslamcı ekollerin kucaklarında büyümüşler. O badirelerden tek çıkış yolunun yalnızca siyasetle mümkün olabileceğine, siyasi güç çarklarını ele geçirmeden bir kurtuluşun mümkün olamayacağına inandırılmışlar. Yani kurtuluşa dair geliştirebildikleri tek refleks, tek felsefe o olmuş. Düşünsenize; aynı çevreler yıllardır Kaddafi gibi, Saddam gibi liderlerin de peşlerinden gittiler ve onların Batı’ya ‘kafa’ tutan, halkına zulmetseler de onda bir hikmet arayan anlayışlarının beşiğinde geliştiler. Bugün o liderler hakkında fikirleri değişikliğe uğradıysa bu; o liderlerin toplumu getirip duvara toslatmış olmalarındandır. Yani başta işaret ettiğim gibi, o toplumların da bizdeki gibi, ancak duvara toslayınca hipnozdan kurtulabilen toplumlar olmalarıdır. Bu kesimlere Hizmet-Bediüzzaman çizgisinin temsil ettiği iman inşası ve eğitim ile yeni bir kimlik kazanma konusunu anlatmak çok zor ama elzem bir husus. Hatta, Erdoğan’ı anlattıktan sonra bu farka temas ettiğimde o Mısırlı akademisyen yeni bir bakış açısı kazanma coşkusuyla heyecanlanmıştı.  Müslümanların böyle farklı bir bakış açısını ve onun potansiyel gücünü tanımaları gerekiyor. Bunu başarabilecek şartların oluşması da, maalesef,  ancak İslamcı ve Ulusalcı trenlerin yönettikleri-zulmettikleri toplumları raydan çıkarmalarıyla oluşturacakları şok etkisine bağlı!

Ayrıca; bir çok Arap çevresi yıllardır Türkiye’yi hep ‘kemalist seküler ‘kafirlerin’ yönettiğine inanmışlardır. Benzer İslamcı refleksler de taşıdıklarından ötürü, Arap dünyasının Erdoğan’ın çizdiği görüntüden, yapmacık İsrail ve Batı diklenmelerinden etkilenmemeleri zaten zordu. Bunun yanında bazı Arap toplumlarında Erdoğan’ı ‘Müslümanların hamisi’ gibi gösterme yönünde bazı algı pazarlama faaliyetleri de olmadı değil. Hatta bu konuda Ali Bulaç yıllar önce bir uyarı yapmış ve Türkiye’nin ‘Arapların abisi’ gibi pazarlanmasının bazı ters tepkiler doğuracağına işaret etmişti. Tüm bunlara Türkiye’den yayılan mevcut haberlerin neredeyse hepsinin artık sadece Erdoğan medyasından yayıldığını da eklemek gerekir.

Bu son paragrafta özetlemeye çalıştığım refleksler Erdoğan AKP’sinin Türk insanını etkileme ve yönetme amaçlı kullandığı söylem ve gayretlerle ne kadar da örtüşüyor değil mi?

Bu konu daha çok su götürür. Şimdilik burada kesiyorum. En başta alıntıladığım Hocaefendi’ye ait mısra ile bitireyim: ‘’Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı?’’
Bir itirafta bulunarak sizleri, inşallah, faydalı düşüncelerle başbaşa bırakayım. Ben aslında mevzuları Müslümanlara anlatma gayretlerinden şu dönemde çok bir fayda çıkacağını zannetmiyorum. Yaşadığım örneklerdeki gibi ancak soruldukça anlatıyorum. Ama Amerikalı eğitimli dostlarıma mutlaka bahsediyorum gelişmelerden. Bunun bir çok sebebi var elbet. Onları da o tatlı düşünce dünyanıza havale edip müsaade isteyeyim. Sağlıcakla kalın!

[Dr. Uğur Tezcan] 30.8.2018 [Thecrcl.ca]

Sürece Dair Bir Analiz Denemesi-2 Umumi Bir Musibet Beklentisi Doğru Mu? [Dr. Ahmet Çamalan]

Hizmet hareketi mensuplarının önemli bir bölümünde yapılan haksızlık ve zulümlerin büyüklüğü karşısında sessiz kalan hatta destekleyen topluma karşı bir musibet beklentisi var. Başa gelecek bir musibetle toplumun gerçekleri anlayacakları intibaha gelecekleri düşünülerek böyle bir beklentiye giriliyor.

Birinci yazımızda umumi musibet beklentisinin tadil edilmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda maddeler halinde gerekçelerimizden bahsedeceğiz.

1-Musibet umuma gelir, içinde masum da zarar görür, sevdiklerimiz de zarar görür, yine en çok biz üzülürüz.

2- Büyük bir felaketle toplumun intibaha geleceği ve sizin haklılığınızı anlayacağı inancı bir romantizmden ibarettir. Kimse başına gelen musibetin kendisinden kaynaklandığını düşünmez. İnsanlar genelde suçluyu dışarda ararlar. Hatta bunun sizin beddualarınız yüzünden olduğunu düşünürlerse başa gelecek bir musibet karşı tarafta düşman sayısını artırır veya olanı kavileştirir. Bu size karşı,17 Ağustos depremi sonrası açılan “7,4 Yetmedi mi?” pankartına duyulan öfkeden daha büyük bir öfkeye sebep olur.

3- Süreç geçtikten sonra tekrar bu insanlara mesajınızı ulaştırmaya çalıştığınızda karşını da hüşyar bir kitle bulamayabilirsiniz. Halbuki sizler şartlar ne olursa olsun insanlara mesajınızı ulaştırmak için yola çıkmıştınız. İnsanımızın çoğu aslında sizin durumunuza çok üzülüyor fakat coğrafyanın şartları gereği gereken tepkiyi gösteremiyor olabilir. İçin için size çok üzülen ve sürecin bitmesi için dua eden insan sayısı sizin sosyal medyada karşılaştığınız trollerden veya siyasetin çamuruna bulaşmış ve ondan nemalanan bir kitle ve taylasanlı imamlardan çok daha fazla. Bu insanlar bir gün her şey durulduğundan sizin onlara sevgiyle bakmanızı bekleyecekler ve sizlere kucağını açacaklar. Şayet büyük bir musibet gelir ve çok büyük acılar yaşanırsa ardından kuvvetle muhtemel “Oh oldu!” “ İşte gördünüz mü?” türü söylem ve paylaşımlarla o kitleyi de tamamen kaybedebilirsiniz.

4- Musibet beklentisi bir çıkış yolu, bir mahreç arayan bunalmışlara, darda olanlara, sıkıntının nefes alamaz hale getirdiği insanlara zarar verir. Zira ferahlamak için bekledikleri o an gelmedikçe dirençleri zedelenir, moralden düşer, davaya olan inançlarını kaybetme noktasına gelirler. Halbuki sabır bu sürecin en önemli imtihan aracıdır bana göre. Sabırda direnç düşerse – Allah korusun- kazanma kuşağında kaybetme ile karşı karşıya kalınabilir.

Burada canlı bir misal vermek istiyorum. Çok yakın bir arkadaşım var, devlette mühim bir vazifeyi ihraz ediyordu. Bu arkadaşım daha “darbe”den çok önce ihraç edilmiş ve bütün haklarından da mahrum edilmişti. (Ne emeklilik ne sigorta… vs). Meş’um hadiseden sonra ise hepimiz işimizi, gücümüzü, makamımızı, statümüzü kaybetmiş olarak en az masrafla yaşayabileceğimizi düşündüğümüz memleketlerimize dönmüştük. Bu arkadaşım ise ailecek babasının evinde yaşıyor ama başka şehirde olan evini boşaltıp eşyalarını memlekete taşımıyordu. Sordum: “Neden taşınmıyorsun?” Muhtemelen birinden duyduğu “müjdeye” dayanarak: “Ekim de yıkılıp gidecekler inşallah” dedi. Halbuki darbe olmuş ve her şey yıkılmıştı. Arkadaşın hala umudu vardı. Ne var ki o ay gelmeden arkadaşı içeri aldılar ve hala orda. Şu an süre uzadıkça arkadaşımın psikolojisi nasıl bir evirilme içerisine giriyor bilemiyorum. Umarım umutları hala taptaze ve canlıdır.

“Dövene elsiz, sövene dilsiz” düsturuyla yola çıkmış bu “sevgi” hareketinin çok içerlediği ve kızdığından dolayı kendi insanının külliyen musibete düçar olup günlerini görmelerini beklemeleri bence yola çıktığımızda önümüze konan misyondan uzaklaşmadır. Zaman zaman bende de karşı konulmaz şekilde ortaya çıkmasına rağmen bu duygumuzun acı ve zor da olsa tadil edilmesi gerekmektedir.

[Dr. Ahmet Çamalan] 30.8.2018 [Thecrcl.ca]

Kaybettiğin Yerde Ara… [Mehmet Akar]

İçtimai hareketlerde bozgun dönemleri, zayıf insanların nazarlarını dışarıya çevirdiği, başkalarının çürük esaslarından payanda aradığı dönemlerdir.

Kendilerini muvaffakiyete taşıyan esaslardan uzaklaştıkları akıllarına gelmez veya böyle bir muhasebe, yola girmek istemeyen nefislerine zor gelir.

Böyleleri ülfeti marifet zannettikleri için kendi değerleri içerisinde yiv yiv derinleşemez, ilk günlerin orijinalitesini ve lezzetini köseleye dönmüş kalpleri ile yakalayamazlar.

Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarına doğru bozgunlarla ve mağlubiyetlerle tanıştı. Bu bozgun ve mağlubiyetler, idareye, eğitime, ekonomiye kadar her sahaya süratle yayıldı. Veya bunlardaki bozulma mağlubiyeti netice verdi.

Osmanlı durumu düzeltmek için çareler aradı. Fakat çareyi kendisini cihan devleti yapan unsurlarda değil de, kendisini mağlup eden can düşmanlarının tavsiyelerinde aradı.

Yeniden eski gücün kazanılması, yeni kurumlar ve yeni anlayışlarla sağlanacaktı. Heyhat ki ne bu yama kurumlar Osmanlı’nın derdine merhem olabildi ve ne de ellerinde o kurumlardan beklenen neticeye hizmet edebilecek donanımlı, samimi kadrolar vardı.

Koca bir devlet, kendinden olmayan kurumların ve kendi değerlerini kötülemeyi, değerlerinden kaçmayı meziyet zanneden insanların imdadına kalmıştı. Ruh kökünden kopmuş bu insanlar ve onların getirdiği reçeteler, sadece kopuşu ve dağılışı hızlandırmaya hizmet etti.
Osmanlı, bu bozuk bakıştan ötürü zehirle tedavi olmaya çalışan bir hastaya dönüştü.

İster itiraf edelim ister romantik sözlerle kendimizi kandıralım, bugün hizmetimiz mağlubiyet üstüne mağlubiyet, bozgun üstüne bozgun yaşıyor.

Kardeşlerimiz bu durumdan kurtulmanın, yükseliş günlerine dönmenin çarelerini konuşuyor.
Bu çareleri, bizi ülkemizde ve dünyada muteber yapan değerlerimizde değil de, ülfet ve ünsiyet körlüğüyle ehl-i dünyanın mantığında ve çarelerinde ararsak, kendimizden kopuşumuzu hızlandırırız. Yok, bizi biz yapan talebe-i ulum olma ve marifetullah derslerinde ararsak, savrulma gibi görünen bu süreç, farklı bahçelerde yeni yeni çiçeklerle açmamızı netice verir.

Bazıları bilgimizle değil, samimiyetimizle gittik diyebilir. Evet, ama ihlasınızı da o marifetullah derslerinden aldınız.

Suçlamıyor, kötülük yaptınız demiyorum.

Elbette biz bize isnad edilen yanlışları yapmadık. O çirkinlikler iftira sahiplerine ait… Suçlarını, günah keçisi yaptıkları masumlara atıyorlar. Dediğim o değil… Kötülük yapmış olmak başka bir şeydir, kıvamını koruyamamak, geliştirememek başka şeydir.

Yapmamız gereken, hizmete başladığımız günlerdeki halimize ve itibar ettiğimiz şeylere bakmak… Neyle ne kadar meşguldük, nasıl bir ruh hali ile hizmet ediyorduk, bunu düşünmek.
İnsanlar bizim idarecilikteki maharetimize, içtimai meziyetlerimize gelmedi. Maneviyatımıza, marifetullah derslerimize geldi.

Merkezde rızayı İlahiyi tahsil etmek arzumuz, ihlasımız ve o tatlı derslerimiz vardı, diğer şeyler bunlara bağlı ve bunların ardındaydı.

Biz birinciyi arkaya atar ikinciyi öne çıkarırsak, motora ehemmiyet vermeyen ve arabayı yürütenin oturduğu koltuklar olduğunu zanneden cahillere döneriz.

Yeniden, hareket ettirici ana unsura dönmeden bu yerden çıkıp ilerlememiz mümkün değil…

Osmanlının yaptığı hatayı yapmayalım, aramamız gerekeni düşürdüğümüz yerde arayalım. Dışarıda bulamayacağız.

Vesselam…

[Mehmet Akar] 30.8.2018 [Thecrcl.ca]

Le Figaro: Türkiye, duvara çarpma yolunda hızla ilerliyor

Brüksel bürosu aracılığıyla, Türkiye’deki mali krizin AB’deki yansımalarını analiz eden Le Figaro, “Türk hasta Avrupa’yı endişelendiriyor” başlıklı haberinde, Türkiye’deki kötü gidişin uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s tarafından da onaylandığına dikkat çekti.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre henüz Avrupa mali piyasaları ya da AB Komisyonu’nda bir panik havası olmadığına işaret eden Le Figaro’ya konuşan bir AB yetkilisi, “Krizi izliyoruz, analiz ediyoruz. Avrupa’ya çok fazla etkisi olacağını düşünmüyoruz” dedi. Fakat gazeteye göre faiz oranlarını yükseltmemekte ısrar eden Türkiye, duvarda toslama tehlikesine doğru hızla ilerliyor.

‘PARANOYAYA KAPILMIŞ BİR İKTİDAR…’

Le Figaro, Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Türk bankalarının güçlü olduğunu söylemesine rağmen, Paris ve Berlin’in “Türkiye’nin Avrupa’nın menfaatlerinden uzaklaşmasından endişe ettiğini” yazdı.

“AB içindeki bir Fransız yetkili, ‘Bu gerçek bir endişe kaynağı. Zira karşımızda, neredeyse kimseyi dinlemeyen, ekonomisini yeniden canlandırmak için hiçbir şey yapmayan ve 2016’daki darbe girişiminden bu yana tümüyle paranoyaya kapılmış bir iktidar var” diyor.

‘ZORLUKLARIN TEK NEDENİ, ABD’NİN YAPTIRIMLARI DEĞİL’

Almanya Maliye Bakanı da, “Türkiye ekonomik olarak zor bir dönemde. Ve zorluklar sadece Amerika’nın yaptırımlarından kaynaklanmıyor” diyerek bu görüşe katılıyor.

Kriz sonrası Ankara’nın, Avrupa karşısında eleştirilerinin tonunu da yumuşattığına dikkat çeken gazete şu analizlere yer verdi:

‘ANKARA, TAKTİK OLARAK YÜZÜNÜ AVRUPA’YA DÖNDÜ’

“AB’nin eski Ankara büyükelçisi Marc Pierini “Washington ile krizde olan Ankara, taktik olarak yüzünü Avrupa’ya döndü. Ankara, olası bir kriz karşısında ortak hareket edilmesini istiyor ve Trump’ın Avrupa’da kışkırttığı öfke üzerine oynuyor. Ankara terörle mücadele ve göçmen krizi konularında da sık sık rolünü hatırlatıyor. Zira, AB’nin terörle mücadele ve göçmen akını konusundaki endişelerinin farkında. AB Komisyonu’na yakın bir isim, ‘Türkiye’nin sınırları açtığını bir an için düşünün! Bu bizi rahatsız eder’ diyor.”

‘TÜRKİYE İÇİN IMF’DEN BAŞKA YOL YOK’

Le Figaro’ya göre, Avrupa Parlamentosu seçimlerine 9 ay kala, popülizm kıtada yer kazanmaya devam ederken, Ankara’nın böyle bir girişimde bulunmasının elbette Avrupa üzerinde etkisi olur. Gazete, “Türk hükümetini kızdırmanın hiç zamanı değil” yorumunu yapıyor.

Gazeteye göre Berlin ve Brüksel’den bakıldığında, Türkiye için tek çıkış yolunun IMF’ye dönmek olduğu düşünülüyor. Gazeteye konuşan bir Fransız diplomat, “Uzun vadede, başka bir çözümümüz yok” yorumunu yapıyor.

[Kronos.News] 1.9.2018

İstanbul’da yaz Menekşe’de biter [Selahattin Sevi]

İstanbul’a ve yaza özlemle…

Küçükçekmece Gölü’nü Marmara Denizi’ne bağlayan iç kumsal hüzünlü bir yalnızlığı yaşıyor. Derin sessizliği kıvrıla kıvrıla akan Menekşe deresinde seyreden balıkçı teknelerinin pat patları bozuyor. Yıl boyunca Batı İstanbul’u şehre taşıyan banliyö trenlerinin rayları birkaç yıl önce söküldü. Şimdi Halkalı’dan Sirkeci’ye kadar bitmeyen inşaat görüntüleri var sadece. Sahildeki balıkçılar doldurulan deniz üzerine yapılan yeni binalarına taşınınca gölden denize doğru eski bir fabrika binası karşılıyor sizi. Kibrithane! 1898 yılında Fransızlar tarafından yapılan Osmanlı Kibrit Fabrikası şimdi özel fotoğraf ve video çekimleri için nostaljik bir plato. Bacası ve ön cephesi olduğu gibi korunan fabrika akşam olunca perili köşkü andırıyor.

Fabrikadan Florya yönüne dönmeyip sağ taraftan ilerlerseniz kumsal boyunca sıralanan ağaçlar ve etrafındaki öbek öbek kalabalıkları görürsünüz. Bir arkadaş grubu veya bir ailedir büyük kısmı. Çoğu da Suriyeli göçmenler… Evinden ve yurdundan uzak olmanın acısını denize karşı fokurdattıkları seyyar nargileleriyle unutmaya çalışıyorlar. Bazen de acılarını Antepli davulcu Yaşar deniz ve zurnacı arkadaşının çaldığı aşina türkülerde halaya durarak.

Alaca karanlıkta yüzerken kaybettikleri evlilik yüzüklerini arayan İbrahim El Hamud ve Hibe Necer iki ay önce İstanbul’da evlenmişler. Bağcılarda oturuyorlar ve tekstilde çalışıyorlar. Anne baba sekiz nüfus bir evde yaşıyorlar. Akşamüstü onları üzen ve denizde sürek avı yaparcasına telaşlandıran ise denize düşürdükleri alyansları. Tek süsümüz bunlardı, diyorlar…

Oturdukları yerde çekirdek çitleyen Nijeryalı Kazım ile Kenyalı Şakayna Türkiye’de tanışıp evlenmişler. Türk adını her ikisi de ülkelerinde açılan Türk okulları vesilesi ile duymuşlar. Sonra kaderleri Türkiye’de kesişmiş. Şimdi Mecidiyeköy’de oturuyorlar. Fırsat bulduklarında Menekşe’ye geliyorlar. Ayakları deniz suyuna değiyor.

Menekşe, ünlü olduğu yıllardaki adıyla ‘Haylayf’günleri geride kalsa da şehrin kıyısındaki insanlar için hala bir sığınak. Her gün Merter’den erken saatte gelip geç saatte dönen Mazlum Bey bölgenin maskotu gibi. Bir gün film yapımcılarının kendisini keşfedip küçük de olsa roller vereceği günleri dört gözle bekliyor. Tanıdığınız varsa söyleyin, ben buradayım, diyor.

Kış aylarındaki hırçın dalgalar denizi göle doğru taşısa da Menekşe hala bir sığınak. Yıkık dökük iskelede dinlenen 14 cankurtaran belediye görevlisi tatsız olaylar yaşanmaması için hazır bekliyor.

‘Atatürk’ün sevdiği denizler’den olma gibi haklı bir ünü olsa da, 20 yıl öncesine kadar Avrupa yakasının en popüler kumsalı olarak bilinse de eski balıkçı köyü Menekşe’den eser yok şimdi. Ne banliyö trenlerinin hafif yatarak durduğu küçük istasyonu, ne küçük ama sevimli lokantaları var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından dökülen 5 bin metreküp kum, yapay çevre düzenlemeleri, küçük tesisler, ücretsizi otopark, oyun alanları eski günleri geri getirmeye yetmiyor.

[Selahattin Sevi] 1.9.2018 [Kronos.News]

İlm yolunda Goethe’nin peşinde [Muhammet Mertek]

Öyle şehirler var ki, rüyada, masallar ülkesinde ya da cennet tasvirlerinin yeryüzündeki izdüşümlerinde yaşıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi.

Weimar, Karlovy vary, Stützerbach ve Erfurt hattında ünlü şair Goethe’nin izini sürerken bu duyguya fazlasıyla kapılırsınız. Üç yüz yıllık bir zaman diliminde tarih, şehir, edebiyat ve bilim alanlarında adeta zamanda bir yolculuk yaparsınız.

Johann Wolfgang von Goethe gerçekten ilginç bir kişi. Henüz on yaşındayken Klopstock ve Homer’i okumaya başlıyor, tiyatro ve edebiyata ilgi duyuyor. O zamanlar Fransız işgali altındaki Frankfurt’ta birçok kez Fransız tiyatrosuna gidiyor. Bilgi ve düşünce düzeyi o kadar gelişiyor ki, ebeveyni 16 yaşındayken hukuk öğrenimi için üniversiteye, Leipzig’e gönderiyor. Fakat Strasburg macerasıyla öğrenimini bitirip Frankfurt’a geri dönüyor. Bu arada şairliği ön plana çıkıyor.

Sachsen-Weimar dükü Carl August’un 1775’te Weimar’a daveti Goethe’nin hayatındaki dönüm noktalarından biridir. Maddi imkanlara kavuştuğu gibi, dük hemen hemen bütün işlerde ve şehrin inşasında ondan istifade ediyor.

Manidardır, dükün Goethe başta olmak özere bilim ve kültür insanlarına saygı duyup onlara imkanlar tanıması ölçüsünde Weimar bölgesi gelişiyor, bir kültür ve düşünce merkezi haline geliyor. Yani yöneticiler gerçek kültür ve bilim insanlarına değer verdikleri, onlardan istifade ettikleri ölçüde o bölge/ülke ilimde, sanatta, kültürel alanlarda gelişirken, onları baskı altına alıp, hapse tıktıkları oranda da çatışmalar yaşanıyor ve toplum geriye gidiyor. Her kültür havzasında tarih bunun örnekleriyle doludur.

Goethe uzun sayılacak ömründe (83 yıl) dünyayı bir kere dolaşacak kadar seyahat eder. Doğa bilimleri, sanat, müzik ve edebiyata yakın alâka duyar. Bu çok yönlü şair, Frankfurt’ta (Main) doğar; Weimar, Erfurt, Jena, Ilmenau, Stützerbach, Karlovy vary, Innsbruck üzerinden Venedig ve Roma’ya uzanan seyahatlerde bulunur, çeşitli konularda araştırmalar yapar. En hızlı ulaşım aracının fayton olduğu bir zamanda bu kadar araştırmayı ve seyahati nasıl gerçekleştirdiği irdelemeye değer. İki yıllık İtalya seyahatinden sonra hümanist düşünceleri pekişir. İki kez görüştüğü Napolyon’un Paris’e davetini reddederken, İranlı şair Hafızla birlikte, Kur’ân’a, Arapça ve Farsça’ya ilgisi artar, yani Doğu’ya yönelir.

Nasıl bir hayat yaşadığını anlamak için Weimar ve Stützerbach’taki gibi değişik şehirlerde oturduğu evlerde kurulan müzeleri gezmek gerekir.

Weimar’daki evi şehrin merkezinde, karşısındaki şadırvandan hâlâ su akıyor. Yatak odası ile 7500 cilt kitaptan oluşan kütüphanesinin ortasında bulunan çalışma odası son derece sade. Zemin, masa ve dolaplar ahşap. Goethe, aynı zamanda bir renk bilimci. Yeşil rengin insanları dinlendirdiğine inandığından odanın duvarları yeşil. Yatak odasında köşede duran tek kişilik ahşap yatak ve etrafında asılı işlemeli duvar halısı ve duvarlar hep yeşil tonlarda. Hayata veda ettiğinde yatağın yanındaki bir kişilik koltukta oturuyordu.

Evinin bitişiğindeki bir başka müzede eserleri ve çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalar sergileniyor. Topladığı ve değerlendirdiği değerli taşlar bayağı bir yekûn tutuyor. Dikkatimi Doğu-Batı Divanı eserinin ilk baskısı (1819) çekti. Hemen yanında Arapça bazı sözcükleri yazdığı bir kâğıt yer alıyor.

Peki Goethe nasıl çalışır, eserlerini nasıl yazardı? İster edebi ister bilimsel olsun metinlerini iyice düşünerek geliştirir. Evvela kaynaklar üzerine araştırmalar yaptıktan sonra adım adım metin taslaklarını hazırlar. Bunları arkadaşlarıyla iyice müzakere eder ve birçok kez üzerinden geçer. Eserine son şekli verdiğini düşünmez. Hatta basılmış olanların yeni baskılarında bile değişiklikler yapar.

Aklına gelen düşünceleri anında kurşun kalemle bir kâğıda not eder; bununla daha akıcı yazar. Tüyle yazarken hem sürekli mürekkebe bandırmak durumunda kalır hem de sesinden rahatsız olurdu. Ki bu düşüncelerini de kesintiye uğratıyor, silsile-i efkarını dağıtıyordu. En son temiz yazıyı mürekkeple yazdırıyordu.

1790’dan itibaren metinlerini ağırlıklı olarak başkasına yazdırmaya başlar. Sekreteri not kağıdının sağ tarafına Goethe’nin söylediklerini yazıyor, sol tarafta ise Goethe yazılanları düzeltiyordu. Sonraları özel mektuplarını da buna dahil etti. Gerekli yerleri düzeltip imzalıyordu.

Belki de Goethe bunca ilhamını o bölgedeki bir akarsudan alıyordu, yani İlm’den. Kıyısında sıklıkla yürüyüş yaparken kim bilir neler neler düşünüyordu. Bu kavram, acaba Arapça ile bir alakası var mıdır diye dikkatimi çekti. Ortaçağda Baltık dillerinden birinden geliyormuş. Ama önemli değil. Bu ırmak boyunca Arapça’daki anlamını boşa çıkarmayacak şekilde düşünce, sanat, bilim ve teknolojik alanlarda nice gelişmeler yaşanmış ki, hayret etmemek elde değil.

Dostluk ve kültür şehri Weimar

Weimar denince aklıma ilk Goethe ve Schiller gelir, bir de aynı adla anılan cumhuriyet.

Alman klasisizminin iki dev ismi Goethe ile Schiller’dir. Bu iki şairin dostluğunu, Weimar Cumhuriyeti’nin ilan edildiği binanın önündeki heykelleri sembolik olarak perçinler. Goethe ilhamını hayattan alan ve duygusallığı önceleyen bir tarzla şiir yazarken, Schiller düşünceyi temel alır ve felsefeyi şiirlerine giydirir. Yetiştikleri sosyal hayat açısından da farklıdırlar. Goethe küçük yaşlarda anne-babası ve özel eğitmenlerden iyi bir eğitim alırken, Schiller sadece babasının ceberut davranışlarına değil, tam bir mutlakıyetle yönetilen yaşadığı bölge dükünün baskılarına da maruz kalır. Genç yaşlarda 1773-80 yılları arasında hukuk ve tıp öğrenimi alır. Gizlice yazdığı “Eşkiyalar” (Die Räuber) isimli ilk dramı sahnelenince (1782) hapse atılır ve yurt dışına çıkma yasağı gelir. Büyük yankı uyandıran eserinde büyük bir cesaretle despotik rejimin baskılarını ve toplumdaki adaletsizlikleri nazara verir. İlk tiyatro denemelerine 13 yaşlarındayken başlayan Schiller, zorla gönderildiği askeri okuldaki ağır disiplinin de etkisiyle 15 yaşına kadar altını ıslatır. Onun Weimar’a gelmesi de (1787) yine Weimer-Sachsen dükü Carl August sayesindedir.

Goethe ve Schiller sosyal çevre, düşünce, kişilik ve sağlık açılarından bütün farklılıklarına rağmen dostluk kurabilmiş, Weimar’ın bir kültür ve edebiyat şehri haline gelmesinde büyük katkıları olmuştur. Goethe, ilk zamanlar Schiller’den haz almaz. Biraz uzak durmak için Jena’da üniversitede tarih dersleri vermesine bile aracılık yapar. Ancak ileriki yıllarda Schiller’in 1805’teki erken ölümünden sonra Goethe’nin onun yanına gömülmesini vasiyet edecek kadar da dostlukları derinleşir.

Weimar dükü kültür ve sanat insanlarına sahip çıktı, hatta engin ufuklarından istifade ederek onlara şehrin güzelleşmesinde görevler verdi. Görülüyor ki, köklü ve tarihe mal olan şehirler, sadece siyasetçilerin içgüdüleriyle değil, kültür ve sanat insanlarının, düşünürlerin katkılarıyla ortaya çıkıyor. Ki buna Batı ve Doğu medeniyetinin geliştikleri zaman dilimlerine damgasını vuran şehirler şahit.

Her iki şairin yaşadığı evler, şimdi Weimar’da yediden yetmişe insanların saygıyla ziyaret ettikleri müzeler olarak hizmet veriyor.

Goethe ve Hafız

Goethe’nin bir başka şairle daha dostluğu vardır ki, onu da Beethoven Meydanı’ndaki karşılıklı iki boş sandalye sembolize eder, İlm ırmağı ile Eski Şehrin (Altstadt) ortasında doğu ile batıyı buluşturur. Kendinden 400 yıl önce yaşayan İranlı şair Hafız ile kurduğu manevi dostluğu dillere destandır Goethe’nin. Adeta zamanı, mekânı, dinî ve kültürel sınırları aşarak sağlar bu dostluğu. Doğuyu onunla bir başka keşfeder ve meşhur Doğu-Batı Divanı (West-östlicher Divan) isimli eserini yazar.

Yaklaşık 15 yıl önce biyolog Prof. Dr. Eberhard Müller’in bana yazdığı sürpriz bir mektubu hatırladım. Ortak dostumuz psikoloji profesörü Helge Paulus bazı çalışmalarımızdan bahsetmiş kendisine, o da bir mektupla onurlandırmayı düşünmüş. Mektubunda Weimar’da doldurulması gereken iki boş sandalyeden söz ediyordu. Müller, Jena’da Biyoloji-Eczacılık Fakültesi dekanı olarak on yıl görev yapmıştı. Dekanlık, bizzat Goethe’nin kurduğu ve oturduğu tarihi botanik bahçesinin müfettiş evinde bulunuyormuş. Almanca ve Türkçe olarak yayınladığım mektup Goethe ile Hafız dostluğuna atıfta bulunuyor, günümüzde zor da olsa böylesi dostlukların olabileceğine dikkati çekiyordu.

Mektubunun girişinde 2000 yılında yapılan anlam yüklü bu anıtı şöyle tasvir ediyor Müller: “Weimar’daki Beethoven Meydanı’nda taştan iki boş sandalye vardır. İkisi de doldurulmayı bekler. Ama bu öyle kolay değil. Biraz yüksektirler. Her önüne gelen gayret göstermeksizin oraya oturamaz. Çünkü bu sandalyelere yakından bakılırsa, iki sandalyenin arasında arka kısımda Farsça bir yazı görülür. Maalesef buralarda bu yazının dilini çokları bilmez. Bunun bir şiir olduğu, kaynağını büyük bir kültürden aldığı söylenir. Özellikle bir şair düşüncelerini bununla şekillendirmiş. Orada yazılı mesaj kimin mesajıdır? Burada sembolik olarak kim oturmuştur acaba?

Johann Wolfgang von Goethe’nin (1749-1832) Beethoven Meydanı’ndan birkaç adım ileride (o zamanlar sık sık yaptığı okuma seyahatleri dışında) doğu kültürü ve edebiyatıyla uğraştığını hatırladığımızda ancak bu soruya bir cevap bulabiliyoruz.

İşte tam burada hatırımıza Hafız ismi geliyor. Bu Kur’an’ı ezbere bilen anlamında değil, saygıyla Hafız denen Muhammed Şemseddin’dir (1326-1390). Goethe onunla kardeşlik derecesinde bir akrabalık hissediyordu. Öylesine hayret verici bir durum ki, onunla hiçbir zaman şahsen tanışamayacaktı. Zira Hafız, Goethe’den 400 yıl kadar önce yaşamıştı.”

Mektubunun sonunda ise manidar bir diyalog çağrısında bulunuyor: “Ben hayalen Goethe’nin sandalyesine otursam haddimi aşmış olur muyum? Sizin de Hafız’ın sandalyesine oturmanız ve bizim bir diyaloğa başlamamızın gerçekleşmesi ümidiyle.”

Maalesef ikimizin de oturmasına nasip olmayan bu sandalyeler bir bütün granit taşından simetrik kesilen iki parçadan oluşuyor. Yani bir bütünün iki yarısı. Orta zeminde ise beş yüz yıl önce ilk defa Müslüman matematikçilerin bulduğu sonsuzluk formülüyle oluşan motifin üzerinde Hafız’dan bir şiir yer alıyor.

Sandalyenin birinin arka tarafında zemindeki dörtlüğüyle Goethe günümüze de sesleniyor:

“Kim kendini ve başkalarını tanırsa görecektir ki Doğu ile Batı birbirinden ayrılmaz bir parçadır.”

Goethe’nin bu çok değerli mirası, Alman halkı için bir zenginlik taşıyor, değerini bilene. Bugün Doğu ve Batı birbirinden ayrıysa, hatta birbiriyle çatışıyorsa, her iki tarafı temsil eden toplulukların kendilerini ve muhataplarını yeterince tanımadıklarındandır.

[Muhammet Mertek] 1.9.2018 [Kronos.News]

15 Temmuz'da neler olacağını kimler biliyordu?

Gazeteci Adem Yavuz Arslan,  You Tube'ta yayın yapan Videon'da İsmail Sezgin'in sorularını cevapladı . Başta Erdoğan olmak üzere bir çok AKP'linin 15 Temmuz'da neler yaşanacağını bildiğini söyleyen Arslan kontrollü darbe girişimi ile ilgili ilginç detaylar paylaştı


[Samanyolu Haber] 1.9.2018

Kırgız Cumhurbaşkanı Erdoğan’a böyle cevap verdi: “SAPAT Eğitim Kurumları bizim gözetimimizde çalışıyor”

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kırgızistan ziyaretinde mevkidaşı Sooranbay Ceenbekov ile birlikte açıklamalarda bulundu. Erdoğan, Kırgızistan Cumhurbaşkanını Türk okulları  ve  Gülen cemaati konusunda ‘uyarıyorum’ diyerek  yönlendirmek istedi. Erdoğan’ın sözlerine mevkidaşı Ceenbekov ise “SAPAT Eğitim Kurumları Milli Eğitim Bakanlığı nezaretinde yasalara uygun şekilde faaliyet sürdürüyor. Kırgızistan’da çalışan bütün vatandaşlarımız bizim gözetimimizde çalışmaktadır.” şeklinde karşılık verdi.

Kırgızistan’a düzenlediği resmi ziyaret kapsamında başkent Bişkek’e gelen Erdoğan, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooranbay Ceenbekov ile birlikte ortak basın açıklaması yaptı. Erdoğan, yaptığı basın açıklamasında Gülen cemaatine yönelik itham ve suçlamalarda bulundu.


ERDOĞAN’DAN AYNI NAKARAT

Erdoğan açıklamalarında,  “Siyasi, askeri, ticari ve kültürel alanlarda atabileceğimiz adımları görüştük. Türkiye, Kırgızistan arasındaki ilişkilerin hak ettiği düzeye ulaşması için yoğun çalışmalar yapıyoruz. Pazartesi günü Türk Konseyi’ne katılarak önemli kararlar alacağız. Ekonomik ilişkilerle desteklenmeyen her iş birliği zayıflamaya mahkumdur. Birikimlerimizi Kırgızistan ile paylaşmayı arzu ediyoruz. F..ö ile mücadele başlıca gündem maddemizi oluşturdu. Kırgızistan’daki F..ö varlığıyla mücadele edilmesi başlıca gündemimizi oluşturdu. F..öyü Kırgızistan için bir tehdit olmaktan çıkaracağız. F..ö ile mücadele konusunda biz Kırgizistan’ın bizim yaşadıklarımızı yaşamasını istemeyiz.” ifadelerini kullandı.

SEBAT EĞİTİM ALANINDA UZUN YILLARDIR ÖZEL BİR ŞİRKET OLARAK FAALİYET YÜRÜTÜYOR

Erdoğan’dan sonra söz alan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov ise, Gülen cemaati ile ilgili Erdoğan’ın aksine “terör örgütü” ifadesini kullanmazken, “Biz söyleyeceklerimiz söyledik, cevaplarımızı verdik. Uluslararası Sebat Eğitim Kurumları uzun yıllardır özel bir şirket olarak Kırgızistan’da eğitim alanında faaliyet gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Ceenbekov’un açıklamasından satır başları şöyle:

“SAPAT EĞİTİM KURUMLARI YASALARA UYGUN FAALİYET GÖSTERİYOR”

Biz ikili görüşmelerde de bunları görüşmüştük. Nisan görüşmelerinde de bu konuları konuşmuştuk. Biz söyleyeceklerimiz söyledik, cevaplarımızı verdik. Uluslararası Sebat Eğitim Kurumları uzun yıllardır özel bir şirket olarak Kırgızistan’da eğitim alanında faaliyet gösteriyor. 1 yıl önce kadar eğitim kurumlarının ismi SAPAT olarak değiştirildi. SAPAT Eğitim Kurumlarının kurucuları ve yönetiminde Kırgızistan Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere geriye kalan kurucularının tamamı Kırgız vatandaşıdır. Ayrıca SAPAT Eğitim Kurumlarının tüm faaliyetleri Kırgızistan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenmekte ve Kırgızistan yasaları çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Bu iş devlet tarafından komple kontrol altına alınmıştır. Bilim ve Eğitim bakanlığı bu işin içindedir ve kontrolü altındadır.

“KIRGIZİSTAN’DAKİ HER VATANDAŞ BİZİM MEVZUATIMIZA GÖRE ÇALIŞMAKTADIR”

Kardeş ülkelerimize Kırgız vatandaşlarından hiçbir hareket olmayacaktır. Herhangi bir Kırgız vatandaşı Türkiye’ye karşı bir şey yapmak isterse sorumluluk altında tutulacaktır. Bunu bizzat kendim kontrol edeceğim. Şunu da özellikle belirtmek isterim ki, Kırgızistan’da çalışan her vatandaşımız bizim mevzuatımıza göre çalışmaktadır. Ve mevzuata göre çalışmasını kendimiz kontrol etmekteyiz.”

[TR724] 2.9.2018

Şarbon İstanbul’a sıçradı; bakan doğruladı: 22 kişi karantinaya alındı

Ankara  ve Sivas’tan sonra İstanbul’da da şarbon (anthrax) vakası görüldü. Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi ve Haseki Eğitim ve Araştırma Hastenesi’ne şarbon şüphesiyle başvuran 28 kişiden 22’sinde şarbon tespit edildi.

Açıklama Tarım ve Ormancılık Bakanı Bekir Pakdemirli’den geldi. Pakdemirli, “etlerin geldiği özel işletmelerin karantinaya alındığını” söyledi.

Bir hasta yakını 5 kişinin daha önce, 15 kişinin de bu akşam saatlerinde hastanede karantina altına alındığını aktarmıştı.

“KURBAN ETLERİNDEN BULAŞTI” İDDİASI

İddialara göre hastalığın kurban etlerinden bulaştığı konusunda şüphelerin bulunduğu öğrenildi.

ANKARA GÖLBAŞI’NDA İKİ MAHALLEDE VE SİVAS’TA BİR KÖYDE KARANTİNA VAR

Et ve Süt Kurumu’nun (ESK), Brezilya’dan getirilip Ankara’nın Gölbaşı ilçesindeki bir çiftlikte tuttuğu 4 bin büyükbaş hayvanda anthrax (şarbon) hastalığı çıkmıştı.

50 hayvan ölmüştü. ESK’dan yapılan yazılı açıklamada, söz konusu etlerin piyasaya sürülmediği ve endişe edilecek bir durum bulunmadığı belirtildi.Hayvanların bulunduğu çiftlik karantinaya alınmıştı.

AYNI AİLEDEN 3 KİŞİDE ŞARBON ŞÜPHESİ

Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Karadoruk köyünde de telef olan büyükbaşların etiyle temas eden aynı aileden 3 kişi, vücutlarında yaralar oluşunca hastaneye başvurdu.

Telef olan hayvanlar yakılarak gömülürken, köy de şarbon şüphesiyle karantinaya alındı.

[TR724] 2.9.2018

Baba akü yok! [Naci Karadağ]

Not: Bu yazı ağır kazık içerir!

Hiç betimlemeyle vakit harcamayayım, direkman linkini şuraya koyuyorum…

Meşhur Vizontele’nin enfes akü sahnesi…


Şafak Sezer’in canlandırdığı Veli karakteri tam olarak günümüz iktidar taraftarı profili. Ölen kuzeninin yavuklusuyla evlenebilecek kadar midesi geniş, korkak ama mangalda kül bırakmıyor, güce, yani babasına yaranmak için her imkanı değerlendiriyor ama diğer taraftan ikide bir kendi çıkarlarını da hatırlatıyor.

“Kaputu açmışlar, bir de aküyü çalmışlar!”

Bunun bir de “Duvarı yıkmışlar bir de pirketleri (briket) kırmışlar” versiyonu var filmin ilerleyen sahnelerinde.

Aslında son 15 yıldır bu ülkede yaşananların bir Yılmaz Erdoğan senaryosundan pek farkı yok.

Sadece birkaç olayı ele aldığımızda hemen anlaşılacaktır zaten.

Ayrıntılara boğmamak adına satır başları halinde aktaracağım, merak edenler derinlemesine araştırabilir.

Yıl 2005… Epey hengameli ihale sonucunda OJER Telekom(OTAŞ) Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini 6.55 milyar dolara satın aldı. OTAŞ’ın kağıt üzerinde 2 ortağı vardı; ana ortağı Lübnanlı Hariri ailesinin sahip olduğu OGER Telekom bir diğeri Suudi Telekom şirketi. Tüm bunların paravan olduğu iddiaları her zaman geçerliliğini korudu elbette.

Geri kalan yüzde 45’lik hisse hazineye aitti. 2008’de ise bu rakamın yüzde 15’i halka arz edildi.

Şurası çok önemli, şirket satılırken sıfır borç ve kasada tam 2 milyar dolar vardı. Yani, 6.5 milyar doların 2 milyarı hemen yeni sahiplerine geçti.

Yapılan sözleşmeye göre şebeke-altyapı ve taşınmazların kullanım hakkı 21 yıl 3 aylığına Türk Telekom’a devredildi!! Sadece şirket değil tüm altyapı da verilmiş oldu.

Burası da mühim zira şirketin sahip olduğu bakır kablonun kelepir bedeli bile inanılmaz bir rakam tutuyordu. Buyrun bizzat havuzdan okuyun ayrıntıyı.

Bu bir kenarda dursun, hemen parmak hesabı yapalım.

İhale 6,5 milyar dolara alındı. 2 milyar dolar kasada nakit duruyordu. Yani toplam borç 4,5 milyar dolar.

Ödeme planına bakınca işin içinde tuhaflık olduğu barizdi zaten. Yapılan satışa göre bir peşinat alınacak ardından her yıl 1 taksit olmak üzere 5 yılda ödenecek.. Peşinatı ve ilk taksiti ödeyen firma 2007’de kalan borcun tamamını ödeyeceğini belitti.

Ancak öyle klişe Arap sermayesi filan girmedi ülkeye.

Ne yaptılar peki?

Türk bankalardan 4.75 milyar dolar kredi çektiler. Kredi alırken teminat olarak ne gösteriyorlar biliyor musunuz?

Telekom hisselerini!

Satın aldıkları şirketin borcunu ödemek için aynı şirketin hisselerini teminat göstermek dünyada benzersiz bir uygulama.

Şöyle düşünün, bir kamyon buğday almak için krediye ihtiyacınız var, teminat olarak henüz sizin olmayan bir kamyon buğday gösteriyorsunuz!

Ne şahane değil mi, bizim ihalemizi alıyorlar, parayı bizim bankamızdan aldıkları kredi ile ödüyorlar.

Pardon onu da yapmıyorlar.

Toplam borçları 4,5 milyar dolar, çektikleri kredi 4,75 milyar dolar. Yani daha işin başında 350 milyon dolar artı 1,8 milyar dolar değerinde bakır bedeli olarak kâra geçiyorlar.

Burada da bir acayiplik var.

O kadar ki zamanın DP başkanı Süleyman Soylu namus şeref sözü veriyor. Hesap soracağım diyor.


Bitmedi tabii… Ellerinde tam 35 milyon kilometrelik kablo var.

Bakır kabloları satışa çıkarırken yine bir tuhaflık oluyor.

2003’de tonu 2 bin dolardan satılan bakırın fiyatı 2013’te 8 bin dolara çıkıyor aniden…

Yüzde 400… Güzel para…

Gülüyoruz ama atılan kazık bize… Devam edelim.

Arapların olduğu ileri sürülen bu iki şirket aldığı kredi borcunu ödemediği gibi daha sonra bankaların kapısını bir daha çalıyor ve yeniden çeşitli krediler alıyor. Kredilerde sınıra ulaşınca yerli ve yabancı Yatırımcılara tam 1 milyar dolar, dolar cinsinde tahvil satıyor. Yani yerli ve yabancı yatırımcıya 1 milyar dolar borçlanıyor.

Beş kuruş ödemedikleri gibi hala çarpmaya devam ediyorlar.

Bu esnada muazzam bir kadrolaşma ve eşe dosta makam peşkeş çekme süreci de yaşanıyor. Birilerinin milyarlarca dolar çarptığı devlet kuruluşundan yiğit Bulut yılda 400 bin, Fahri Kasırga iki misli, Fuat Okay bir o kadar maaşla nemalanıyor. Bunların hepsi şu anda Saray’da ikamet ediyor. Buyrun size Telekom’un yönetim kadrosu.

Dolar kuru yükselince şirketin borçlanma giderleri de artıyor doğal olarak ve Türk Telekom 2016 yılında 724 milyon TL zarar ediyor. Ama yaptığı masraflar, kadrolaşma, yandaş medyaya akıttığı reklam bütçeleriyle hiç de zarar etmiş batık bir kuruluş görüntüsü vermiyor nedense!

Konunu uzmanları (ki buna bizzat Arap medyası ve ekonomistleri de dahil) şirket 12 yılda 15 milyar dolar kadar bir rakamı yurt dışına çıkardığı sanıyor..

Ve nihayet geçtiğimiz hafta Arap şirketler Türk Telekom’u borçlu oldukları Türk bankalarının kucağına atarak kirişi kırıyor, arazi oluyorlar.

Normal bir ülkede olsa kıyamet kopar, halk sokaklara dökülür.

Yapılan ahlaksızlık ve dolandırıcılık bir yana, bu büyük hesabın faturası millete kesiliyor.

Elbette burası Türkiye…

Birileri kaputu açıyor ve aküyü tümden götürüyor.

Zavallı halk da zannediyor ki, arabanın ışıklarını açık unuttuğu için akü bitmiş.

Yok, baba akü tümden yok, almışlar!

Geçtiğimiz haftanın son günü…

Zaten bu Cuma akşamları enteresan, her türlü pis entrika, vurgun, soygun, tiyatro Cuma akşamları sergileniyor bu ülke.

Gecenin bir vakti, hava epey kararmış ancak tüm TV istasyonları canlı yayında. Başkan Erdoğan (Havuz medyası Başkan demeye çok özen gösteriyor, aksini yazan hain bile ilan edilebilir zira) Sarıyer Kireçburnu’nda balık av sezonu açılışını yapıyor.

Yanında kim var dersiniz?

İstanbul Müftüsü Hasan Kamil Yılmaz…

Allah ile kandırmak bu ülkede her zaman geçerli bir taktik çünkü.

Manzarayı görünce şöyle bir mesaj yazıyorum sosyal medyada.



Aradan birkaç saat geçiyor. Olmuş gece yarısı, hatta sabaha karşı. 03 filan…

Ancak kaput açılacak ve akü toptan götürülecek.. Çünkü sezon açıldı artık.

Çok ilginç bir şey oluyor…

Yakın tarihte hakkında çok büyük bir ceza verilmesi beklenen Halkbank, döviz fiyatında indirime gidiyor. Piyasanın yarı fiyatına döviz satmaya başlıyor. Ne kadar süre bu işi yaptığı, ne kadarlık dövizi kime sattığı ise meçhul.

7 TL’ye yaklaşan dolar Halkbank bonkörlüğüyle birilerine 3,8’den satılıyor.

Banka sonra bunun teknik bir yanlışlıktan kaynaklandığını söylüyor ama bunun yalan olduğunu konuyla ilgili herkes biliyor. Çünkü tek bir mecrada yaşanmıyor bu “Teknik arıza”!

Olayı tesadüfen duyanların da sisteme dalmasıyla anında önlem almayı da unutmuyorlar. İstenmeyen tüylere tahammülü yok akücülerin.

Seçimden önce Anadolu Ajansı’nın sonuçları ilan etmesi gibi bir simülasyon her halde bu!

Gerçi büyük Türk düşünürü Yeliz’in bu konuda ikna edici açıklaması da var.

Anlayacağınız bir gecede yine milyarlarca liralık vurgun yapılıyor ve halktan ‘sıfır’ tepki.

Birileri bankanın kaputunu açıyor ve aküsünü çalıyor…

Götürülen yüzlerce aküden sadece biri bu aslında. Bu ülkede açılmadık kaput, yürütülmedik akü bırakmadılar.

Alın size akücülerin ilişki haritaları.


Daha kaç kaputumuz kaldı, topyekün yürütülecek kaç aküsü var bu milletin bilmiyorum.

Gidişatın sonunda evlatlarımızdan şu cümleyi duymak artık fantastik olmayacak sanırım:

Baba ülke yok…

[Naci Karadağ] 1.9.2018 [TR724]