“Döviz krizi yeniden hortlayabilir” [Semih Ardıç]

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Tuncay Özilhan açtı ağzını yumdu gözünü.

Özilhan, TÜSİAD’ın Saray’ın hışmına uğramamak için çekildiği uzlet köşesinden seri atışlar yapar gibi iktisadî krizi bütün veçhesi ile ortaya koydu.

SARAY’IN HEMEN YAKININDA TELAFFUZ EDİLEN SERT SÖZLER

Tuncay Bey hakikaten dersine iyi hazırlanmış. Kendisinden ve silik bir tarz-ı hareket içinde bulunan patronlar kulübünden şu günlerde bu kadarını kimse beklemiyordu.

Üstelik kürsü bu sefer İstanbul’da değil Ankara’daydı.

Patronlar kulübünün senede iki defa yapılan Yüksek İstişare Konseyi’nde kat be kat makyajla krizi saklamaya çalışan iktidarın kulağına küpe yapması icap eden sözler sarfetti.

Özilhan’ın konuşmasından bazı cümleleri iktibas ettim:

“Bünyeyi kuvvetlendirici önlemleri almazsak, şimdilik bastırmış olduğumuz döviz krizinin yeniden hortlaması ve bu kez çok daha derin bir krize dönüşmesi kaçınılmaz olur.

Orta vadede muhtemelen bizi bugünkünden daha sıkıntılı günler bekliyor.

Şirketler son 10 senedir kıymetli TL ve bol uluslararası finansmana dayalı bir model içinde idi. Bu şirketler şimdi zor durumda. Geçmişteki bir takım yanlış kararların bedeli ödeniyor.

Konkordato ilan eden şirketlere her gün bir yenisi ekleniyor. Moraller bozuluyor. Reel sektör, yüksek enflasyon ve TL’deki dalgalanma nedeniyle önünü göremiyor.

Yüksek faiz oranları kredi kullanımını sınırlıyor.

Eğer iflaslar başlarsa, durum daha da kötüye gider. Dalga dalga KOBİ’lere, esnafa ve vatandaşa yayılır. İşsizlik bugünkü seviyelerinin üstüne çıkar.”

TÜSİAD’DA YİK BAŞKANI ESAS SÖZCÜDÜR

YİK Başkanı, TÜSİAD’da başkandan daha fazla söz sahibidir. Ak saçlılarla istişare etmeden tek kelime söylemez YİK başkanları.

Özilhan hem arka planda olmanın hem de tecrübesinin verdiği rahatlıkla Başkan Erol Bilecik’in konuşmasında boş bıraktığı kısımları kalın harflerle yazılacak doldurdu.

Yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon sebebiyle halkın satın alma gücünü düştü. İktidarın oralı olmadığı bu tablo ekonomiyi stagflasyona (yüksek enflasyon ile durgunluğun bir arada görülmesi) sürükledi.

Düşen talep şirketleri dar boğaza soktu. Bankaların bilançolarında sorunlu alacaklar artıyor ve kredi kapasitesi daraldı. Bankalar son iki aydır geçen seneye göre eksi kredide.

HERKES DİYET YAPMAK MECBURİYETİNDE

TÜSİAD YİK Başkanı Özilhan, daha önce dikkat çektiğim gibi herkesin biraz diyet yapmasının şart olduğunu vurguladı. Küçüleceğiz, fakirleşeceğiz. Başka çıkar yol yok.

“Belli bir süre için büyüme hızında sert bir düşüş kaçınılmaz görünüyor.” diyen Özilhan, “Sağlıklı büyüme üretimden geçer. Üretimde katma değeri artırmadan istikrarlı bir büyüme sürecine giremeyiz. Sadece sanayide değil, tarımda da katma değeri artırmamız gerekiyor. Tarımı ihmal edemeyiz, yoksa gelecek nesilleri aç bırakmamak için ithalata mahkum oluruz.” ikazında bulundu.

BAŞKANLIK SİSTEMİNİN SANCILARI

Özilhan kimsenin cesaret edemediği noktaya da temas etti.

Başkanlık sistemi ile kriz arasındaki münasebete işaret eden Özilhan, “Şu anda bırakın yapısal reformların tasarlanıp hayata geçirilmesini, rutin işlerin yapılmasında bile bürokrasi zorlanıyor. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin sancıları çekiliyor.” ifadelerini kullandı.

Tek adam rejiminin sakıncalarını şu sözlerle hülâsa etti: “Birçok yerde işler yürümüyor, her kademede kararlar bir üst merciye devrediliyor. Cumhurbaşkanımızın dediği gibi bakanlıklarımızda sistemin henüz tam oturmamış olmasından dolayı bazı sıkıntılar olduğunu ve bürokraside bundan kaynaklı rehavet olduğunu biliyoruz.”

ÇILGIN PROJELER İPTAL EDİLMELİ

Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Çılgın Projeleri” için şerh düştü.

“Tüm projelere aynı anda başlandığında, tasarruf açığı problemi baş gösterir. Kamusuyla, özel sektörüyle, hanehalkıyla herkes borca batar.” diyen Özilhan’a göre projeler gözden geçirilip verimsiz olanlar iptal edilmeli.

25-29 yaş grubundaki gençlerin yüzde 35’i ne eğitime devam ediyor ne de bir işte çalışıyor. Yani boşta geziyor.

Özilhan bu vahim tablonun altını çizdi: ‘Bugünün lokomotifi bilişim ve iletişim teknolojileri iken, eğer üniversitelerin bilişim ve iletişim teknolojileri bölümlerinden mezun olanların yüzde 19’u işsizse bu işte vahim bir yanlışlık olmalı.”

Özilhan’dan birkaç cümle daha…

“Görüş farklılıklarını cezalandırmak yerine teşvik edelim. Korku siyasetinden, ideolojik körlükten, kimlik siyasetinden, nefret siyasetinden kaçınalım. Ama ifade özgürlüğünden ve çoğulculuktan korkmayalım.

Türkiye’nin dış ilişkilerinde son dönemde görülen olumlu gelişmelerin, döviz krizinin atlatılmasında da katkısı olduğu ortada.

Dış politikada oyun alanımızın genişlemesi, hiç şüphesiz uzun vadeli ekonomik çıkarlarımızla da örtüşüyor. Türkiye’nin batı dünyası ile ilişkileri geliştikçe, sadece ekonomik istikrar değil, çoğulcu demokrasi, hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve toplumsal kalkınma hedeflerine ulaşmak da kolaylaşmaktadır.”

PATRONLARDAN “ARTIK GEMİLERİ YAKTIK” MESAJI MI?

TÜSİAD sustukça sıranın kendisine geldiğini fark etmiş olmalı. Türkiye’de “Gözünün üstünde kaşın var.” demek için bile Nobel Barış Ödülü’nü hak edecek derecede cesaret lazım.

Gezi bahanesi ile Osman Kavala ve arkadaşlarını demir parmaklıların arkasına atan iktidarın bugünlerde TÜSİAD’ın kapısını çalmaya hazırlandığı konuşuluyordu.

Özilhan patronlar kulübünü temsilen “Gemileri yaktık” mesajı mı verdi? Hukuk devletinin tarumar edildiği esnada takındıkları tavır sebebiyle demokrasi namına TÜSİAD’a böyle bir hüsnü teveccühte bulunmak kolay değil.

MAHALLE BASKISINI HİSSEDİYORLAR

Türkiye’de aleni yahut zımni ittifakların tek adam rejiminde kendi menfaatlerinin de zarar gördüğünü görüp harekete geçmesi için vakit doldu dolacak.

Herkes için yol ayrımına gelindi. Artık hayat tarzları ile en fazla baskı altında kalacak içtimaî grupların başında “beyaz Türkler” var.

O cenah inşâ edilen yeni rejimin ideolojik baskısını iliklerine kadar hissediyor. Fırsatını bulan Türkiye’yi terk ediyor.

Özilhan biraz da buna dikkat çekmek istemiş olabilir…

[Semih Ardıç] 8.12.2018 [TR724]

Vitrindeki ayakkabı! [Nakkaş]

Savaşın tüm acımasızlığına rağmen ticari bir hayat akıyordu Suriye çarşılarında. Halep’te ayakkabıcı dükkanı sahibi olan Samir, o gün yeni gelen malları diziyordu vitrine.

Halkın alım gücü pek yerinde olmasa da, vitrinlerdeki rengarenklilik iyi geliyordu çarşıda dolaşarak vakit geçiren, alım gücü olmayan Suriyeliler için.

Durup dakikalarca, hatta saatlerce vitrin bakabiliyorlardı.

Samir, son ayakkabıyı koyarken, vitrinin dışından kendisini dikkatle izleyen bir çocuğu fark etti.

Göz göze gelmişlerdi ve 9-10 yaşlarındaki çocuk sanki suçüstü yakalanmış gibi utanmış, başını çevirmişti.

Samir görmezden gelir gibi davranıp, biten işini bilinçli olarak uzatıyordu.

Çocuk büyülenmiş gibi bakıyordu yeni model spor ayakkabılara.

Samir, dükkanını gizlice seyreden bu genç meraklı çocuğu incelemeye başladı.

Kılık kıyafetinin pejmürdeliğinden bu tür dükkanlardan alış veriş yapabilecek aileye mensup olmadığını anlamak kolaydı.

Çocuk koltuk değneklerine dayanmış bakıyordu vitrine.

Pantolonunun sol bacağı dizine kadar kıvrılmış ve bir çengelli iğne ile tutturulmuştu.

Kenan, dükkan sahibinin kendisini fark etmesinden ürkmüştü ama adam önemsememişti galiba!

O yüzden incelemeye devam etti spor ayakkabıları.

Top oynamayı çok severdi küçük çocuk.

Savaşın başladığı güne kadar Halid Bin Velid Camii’nin arkasındaki sokakta top oynarlardı arkadaşlarıyla.

Hem de hemen her gün.

Şimdi ne camii vardı doğru düzgün ne sokak.

800 yıllık ibadethane delik deşik olmuştu.

Sokakta ise açılan kocaman bomba çukurları çamurlu sularla doluydu.

O bombalardan biri de Kenan’ın yaşadığı eve isabet etmiş. Babası ölmüş, kendisinin ise sol bacağı kesilmek zorunda kalmıştı.

Halep’teki hastaneye birkaç ayda bir geliyor ve kontrolden geçiyordu Kenan ve dayısı.

Dayısı bozdurmak için getirdiği son bilezikleri kuyumculara satmak için dolaşırken yeğeni yorulmasın diye beklemesini söylemişti.

En fazla 1-1,5 saat sürer, demişti ona.

Ve Kenan bu ayakkabıcı vitrinine dalarak neredeyse yarım saati geçirmişti bile.

Top oynadığı günleri hatırladı. İki bacağı da sağlamdı ve ayağında da şu an vitrinde gördüğü en fiyakalı ayakkabı duruyordu.

Küçük Messi diyorlardı ona.

İyi top oynuyordu ama maalesef o bomba, sadece bacağını değil, hayatını da paramparça etmişti..

“tık tık tık…”

Sesin geldiği yere baktı. Dükkan sahibi vurmuştu cama ve onu içeri davet ediyordu.

Tedirgin oldu, arkasına filan baktı ama çağrılanın kendi olduğunu anladı.

Kenan dükkanın kapısını iterek içeri girdi.

Samir, “Ayakkabı almayı düşünür müsün delikanlı, yeni sezon ayakkabıları bunlar, hepsi yeni model!” dedi.

“Çok güzeller ama..” diyerek bacağına baktı Kenan.

Samir gülümsemeye devam ediyordu.

“Bence hiç önemli değil!. Bu dünyada her şeyiyle tam insan mı var Allah aşkına?”

Kenan şaşkın şekilde bakarken Samir devam etti:

“Kiminin eli noksan, kiminin ayağı yok… Hadi bunlar neyse de pek çoğunun ahlakı, aklı ya da vicdanı bile yok!”

Meseleyi nereye getirecekti acaba?

“Keşke, diyorum insanların vicdanı, merhameti eksik olacağına birer uzvu, mesela bacakları eksik olsaydı. Daha iyi olurdu hem daha kolay tanırdık!”

Kafası karışmıştı Küçük Arap çocuğun.

“Anlamadım, niye ki?” diye sorabildi ancak.

“Sebebi çok basit!” dedi Samir, “Eğer ahlak, vicdan, merhamet yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat verilecek…”

Belki teselli için söylüyordu ama hoşuna gitmişti Kenan’ın bu cümleler.

Samir eliyle vitrini işaret ederek:

-Şu bir süredir baktığın ayakkabı var ya! Bence en şahanesi ve sana acayip yakışır! Hadi bir dene bakalım.”

Kenan ayakkabının etiketine odaklanıp başını olumsuz salladı. “Benim satın alabilmem mümkün değil!” dedi.

Adam tebessüm ediyordu.

“Bak indirim sezonu birkaç ay sonra ama sana özel biraz öne çekebilirim. O zaman yarı fiyatına düşüyor.”

Kenan şaşkın şekilde dinliyordu.

“sana bir tanesi yeteceği için, onun da yarısını indiriyoruz!”

Kenan sakat olabilirdi ama aptal değildi.

“Öteki teki ne işe yarayacak ki?” diye sordu. Samir hazırlıklıydı.

“Onu da, diğer ayağı olan birine satarım. Savaş sebebiyle epey var böyle kişiler…”

Mantıklı geldi Kenan’a bu örnek.

Samir ciddi bir satıcı edasıyla devam ediyordu, üstelik eline bir hesap makinası almıştı. Aslında epeydir pili bitmiş olan cihaz çalışmıyordu ama Kenan’ın o açıdan bunu fark etmesi mümkün değildi.

“Görünüşe göre öğrencisin de!”

“Üçe geçtim” diye sevinçle bağırdı Kenan.

Samir başını salladı ve işaret parmağıyla sert bir vuruş yaparak,

“5’e düştü bak fiyatı…”

Neredeyse on katı düşürmüştü rakamı Samir. Kenan mutluydu ama bu mutluluğu da kısa sürdü.

“Ama bende 5 de yok ki!”

“Hele bir dur, önce ayakkabıyı deneyelim” dedi Samir.

Kalın karton kutunun içindeki hışır hışır ambalajından pırıl pırıl parlayan yesyeni spor ayakkabının tekini çıkardı ve Kenan’ın sağlam ayağına giydiği perişan olmuş ayakkabısının hemen yanına koydu.

“Şimdi önce şu eskisini çıkaralım bir…”

Çıkardı… Özenle giydirdi çocuğa ayakkabıyı…

Kenan’ın içinde bir güvercin deliler gibi kanat çırpmaya başlamıştı sanki.

Bir süreliğine bile olsa bu ayakkabıyı giymeyi hayal bile edemezdi ama giymişti işte..

“Şöyle bir yürü bakalım” dedi Samir.

Kenan birkaç mahcup adım attı ama yine üzgün şekilde geri gelerek, “altı kirlenmesin alamam ben bunu!” dedi.

“Hele bir dur bakalım” dedi Samir. Elinde Kenan’ın çıkardığı döküntü eski ayakkabısı vardı. Bir antikacı kisvesiyle incelmiyordu.

“hmmm, iyi ve nadir bir parça, artık bunlar üretilmiyor o yüzden değerli ha bu!” dedi.

Kenan, dudak büktü, “Sanmam, en küçük dayımın eskileri, önce abim giydi sonra ben.”

“bunu bana satar mısın?” dedi Samir…

Kenan şok olmuştu.

“Nasıl yani?” diyebildi.

“Açık değil mi, sat bana bunu, değerli bir parça, iyi fiyata müşteri bulurum ben buna. Bugünlerde zenginlerin neleri biriktirme hastalığına yakalandığını bilsen şaşarsın” dedi Samir.

“Şaka mı yapıyorsunuz, burnu delik, tabanı koptu kopacak bu ayakkabının” dedi.

Kenan son derece ciddi bir şekilde, “Senin antika eşyalardan, antika dünyasından haberin yok galiba delikanlı” diye üste çıktı.

“Bu var ya, en az 40-50 eder, öyle değerli bir parça bu!”

Küçük çocuk o kadar sersemlemişti ki, söylenen rakamı tam olarak algılayamamıştı.

Çok uçtuğunu fark eden Samir, fiyatı makul noktaya çekebilecek kıvraklıkta bir zekaya da sahipti.

“Ancak indirim sezonunu geriye çektiğimiz için yüzde 50 indirimle alırım…”

“?”

“Eh çift olmadığı için de yarı fiyatına iner. Benim kazancımı da eklersek 5 veririm buna.”

Yine hesap makinasını aldı, seri şekilde tuşlara basarken sesli düşünüyordu:

“Beş yeni ayakkabıdan alacağım var, 5 de eskiden dolayı verecekliyim, elde kaldı sıfır!”

Kenan hayretle bakarken hesap makinasını üstün körü ona doğru tutar gibi yaptı:

“Gördüğün gibi delikanlı alacak vereceğimiz kalmadı, tam tamına karşıladı fiyatlar birbirini. Hadi güle güle kullan.”

Kenan dükkandan çıkarken sevinçten ağlıyordu ama esas Samir’in mutluluğu inanılmazdı. Kendi kendine, “Oğlum Samir, bu dükkandaki tüm malları satmış olsan bu kadar ferahlayamazdın” dedi.

https://youtu.be/bICCpQJRSIQ

[Nakkaş] 8.12.2018 [TR724]

Film başladı; Şşşşt, sessiz olun! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bugünkü yazımın üzerine biri yorum yapmış, bu yorumlar yazıya sızmış, resmen bir “paralel yazı yapılanması” tadında bir yazı ortaya çıkmış! Ben de şimdi okudum, cidden hayret ettim. Bir sabotaj olabilir mi diye düşündüm. Kesin ya Geziciler, ya da Yahudi lobisi, olmadı belki de faizciler veya Papa… Birisinin parmağı var, bak bu kesin! Velhasıl bu olan biten benim yazıyı adeta içten fethetmiş, ciddi bir yazıyken bir anda yazı sulandırılmış ve sululaştırılmış kardeşim! Film izlemeyi çok severim oysa. Bir film şeridi gibi gözümün önüne geldi diye bir değimimiz vardır ya! Bu yazı bende ağlamakla gülmek arası bir duyguyu çıkardı. Sabotörün amacı yoksa bu muydu? Olduğu gibi veriyorum, okuyun siz kendiniz karar verin. Tek tesellim, nasılsa hafta sonu, vakit sorunumuz daha azdır.

Giriş: Türkiye’ye bakınca bir film görüyorum ben. Her film gibi bir temel konusu, giriş-gelişme-sunucu, ana karakterleri ve yan roller, yönetmen veya bizim örnekte yönetmenler var! Bu filmi bütünselliği içinde görmek, konuyu anlamak bakımından çok ama çok önemli kanımca! Başrollerde kimler var (ah, benim sevdiğim artist oynuyor, ne güzel!)? Yan rollerde peki (şekerim ben kötü adamını çok beğeniyorum bu filmin – bir bu, bir de tecavüzcü Coşkun zaten!)? Senaryoyu kim yazmış (acaba Hollywood’tan mı arak, yoksa bir tür Ortadoğu soslu Yeşilçam etkisi mi)? Nerede çekilmiş film (abi adamlar cidden reel ortamlarda çekmiş ya filmi)? Aksiyon var mı aksiyon (dostum: polisiye, şantaj, Dallas-J.R., Top-Gun, dram, adam kaçırma, kasabanın kötü şerifi Taytıs, yani senin anlayacağın ne ararsan var – aramadıkların da var!). Yani kısacası, film tam bir curcuna.

Bakın özetliyorum, sıkı durun: “Bir ülke var. Vay be. Anayasaya uyulmamaya başlandı. Bak-bak (dedem ba-ba-ba derdi): Hâkimler ve savcılar dava esnasında davadan el çektirildi. Vay: Sonra yerlerine yenileri atandı. Bak burası kritik: Onlar da aynı akıbete uğrarken, ilk görevden alınanlar bu kez tutuklandı. Sonra: Yolsuzluk soruşturması yürüten komiserler ve polis memurları sürüldü önce. Eee? Sonra olmadı, görevden alındı. Nihayet tutuklandı. Peki sonra? Tutuklanırken “Haram lokma yemedim. En ufak kanun dışı hiçbir işim yok!” dedi polislerden biri. Ciddi misin sen ya? İçeri tıkılırken bir başka polis haykırdı: “Milletin malını çalan-çırpanı kaleme aldığım için buradayım!”. Bir diğeri: “Biz zaten sıfırız, buradayız! Haram para sıfırlanmaz ama!” diye haykırdı, meslektaşlarının eşliğinde bertaraf edilirken. Bak ama ben bunu sevdim. Doğruları kimse bilmesin diye internette yayılan tapeleri engelleme yoluna girdiler, iyi mi? Kim yapıyor bunları abi? Yahu sen de konuyu kavrayamıyorsun bir türlü. Kötü adam yapıyor bunları tabi. Mmm. Şüphelendiydim ben zati. Engelle-engelle, bitmedi kardeşim! Hani viral oldu diyorlar ya! Hah! İşte, o şekilde, geometrik hızla tüm ülkeye yayıldı. Çok heyecanlıymış! Fısır-fısır telefonda paraları sıfırlamayı konuştuğu tape de dâhil, onlarca hukuksuzluk, yolsuzluk, hırsızlık ifşa oldu. Harbiden? Patlamış bir kanalizasyon gibi, görmesen de kokusunu duydun, duydunuz, duyduk! Sen, ben, o, biz siz onlar: bilmeyen kalmadı, duymayan yok. E bunu neden kabullendi ki bu memleket? Manyak mı bunlar? Ben nerden bileyim ya, senaryoyu ben mi yazdım? Soru sorma da dinle: Usulsüzlük değil, yolsuzluk değil sadece. Hırsızlık vardı alenen. Orası muhakkak. Biri İran’da, diğer, Türkiye’de iki “tüccar” (!) İran’ın paralarını uluslararası yaptırımları delerek aklarken, bu aklama işleminde senin “cennet vatanını” çamaşır makinesi olarak kullandılar! Devlet bankası Halkbank üzerinden yürüttükleri bu işlem sırasında, en üst seviyelerde siyasetçiler yüzde aldılar yüzde! Bakanlar neden “önüne yatayım senin” dedi zannediyorsunuz siz İranlı Reza’ya? Yani bu İran işi enteresan. Vatanlarını mı sattı abi bu dingiller yani? “Ölürüm Türkiye’m” diye seçim propagandalarında bahsettiğin bir çakma sevgiye benzemez gerçek yurtseverlik diyeceğim de, buna bile değmez esasında – denmesi gereken, sen kim, yurtseverlik kim!

İnterneti engellemeye çalışıyorlar, başaramıyorlardı. Yok deve! Başka mahallelerin gazeteleri bu fecaati yazmaya, mecliste Kılıçdaroğlu bu rezaleti deşifre etmeye başladığında, siyaseten bittiklerini, Yüce Divan’ın ayak seslerini acıyla fark ettiler. Büyük rezaletti. Cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutta bir skandal, daha da ötesi içinde eskilerin hıyanet-i vataniye dedikleri o büyük suça kadar varan görev istismarları, usulsüzlükler, yolsuzluklar, menfaat sağlamalar, organize suç, kısacası ne ararsanız vardı! Senarist abartmış bence biraz. Bu kadar da olmaz gerçek hayatta! Meclis kayıtlarına girdi bir kere: açar bakarsınız, tutuklanmaktan korkmuyorsanız. Merak ediyorum, bu tapelerin sahte olduğuna dair o günkü TÜBİTAK yetkililerinin yazdığı tırışkadan raporu bulabilen var mıdır? Ne tak dedin? Tübi ne? Veya hani Amerikalı ses mühendisliği uzmanı bir firmadan alınan rapor vardı ya; nerededir o rapor? Gören, duyan oldu mu bir daha? O tapeler montaj diyorlardı, hatırlıyor musunuz? Bu film bilim kurgu muydu be? Hah! Peki, madem böyle bir montaj teknolojisi var, neden bunun bir örneğini bize göstermiyorlar? İşte bu nedenle bilim kurgu dedimdi. Total Recall gibi. Arny oynuyor ya hani! Hani hecelemelerle falan yapılıyormuş ya bu tür ses kayıtları. De get be, olur mu öyle şey! E, haydi, hodri meydan, neden bize bir örneğini göstermiyorsunuz? En basitinden “devlet düşmanlarınızın” ağzından bir biat montajı yapın, ne duruyorsunuz Arslan parçaları? Montajmış! Sizin montaj dediğinize, hukukun olduğu yerde suçüstü yapmak deniyor. Filmin diyalogları çok radikal. Anlatan adam fazla teatral! İşte bu nedenle, interneti didik-didik ettiler, ayıklamak için suçüstü kanıtlarını! Ama neye yarar? Bugün “sıfırla” yaz youtube’a, bak bakalım kaç versiyonu çıkıyor sıfırlama tapesinin. Yani bir örnek sadece! İyi ki senaryo bu be. İçime daral geldi.

Baktı ki interneti ayıklamakla, engellemekle, youtube’u veya Vikipedya’yı falan yasaklamakla bu işin üstesinden gelemiyor, ne yaptı? Havuz çalışmalarına hız verdi. Ne de olsa para boldu azizim! Ama iş sadece paraya bakmıyordu işte! Yani bu cenahta “herkesin bir fiyatı vardır” mottosu vardı ve tıkır-tıkır işliyordu da, herkes satın alınmıyordu işte, ne yaparsın! Burası Dallas. Ceyar bu adam Ceyar! Yani başka çözümler bulunması hususunda “daha yaratıcı” hareket etmek, daha “esnek olmak” lazımdı! Nitekim aradığı fırsat ayağına geldi. Bugün bile çözülmemiş olan husus, ilk kontağı kim kurdu sorusu! Yani ilk kim harekete geçti? Bu muhteşem simbiyozun patenti kime ait? Yoksa kendiliğinden mi oluverdi bu iş? Yani eksi kutbun artı kutbu çekmesi gibi bir tür “sosyal kanun” mu devreye girdi? Bence sonunda Danzel Washington gelir ve kurtarır bu ülkeyi abi! Bilmiyorum. Önemi var mı? Belki her şey tüm ayrıntılarıyla anlaşıldıktan ve anlatıldıktan sonra, daha da detaylı çözümlemeler yapılabilir ilerde tarihçiler ve araştırmacı gazeteciler tarafından. Ama bu noktada, bunun hiçbir önemi yok. Önemli olan, Ergenekoncular ve Erdoğan bu simbiyoza girdiler. Bir tür Voltranı oluşturdular! Gülmeyin, olan budur. Gülen yok be. Afakanlar bastı beni. Dur bir ara ver, bir bardak su içeyim. Dudağım uçukladı!

Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş

Bir tarafta Rusyacı-vesayetçiler, diğer tarafta İslamcı butik arsacılar. Bir tarafta apoletliler, öbür tarafta takkeliler. Olmaz mı? Oluyor işte. Oldu bile. “Tadından yenmeyen” rejim böyle oluşturuldu! Polit-thriller bu resmen! İş üzerinde yakalananlar ittifakı. Biri darbe yapmak isterken planlama aşamasında enselenmişti. Öbürü daha ileri aşamada: sistemini kurmuş, mangırsal bağlantıları sağlamış, komisyonu sağlama almış, finansal teşkilatlanma yapısını tamamlamışken suçüstü yapıldı. Baba 1 mi baba 2 mi? Yoksa Sıkı Dostlar mı? Hangisinden aşırmışlar bunu? Tanıdık geldi de! Yani varlık nedeni anayasal devletini dış düşmana karşı korumak olan askerle, varlık nedeni anayasal düzenin verdiği yetkiler çerçevesinde ülkeyi kamu menfaatine yönetmek olan iktidar, görev tanımlarından çıktıkları oranda birbirlerine muhtaç olmuşlardı! Enteresan değil mi? Yani film senaryosu gibi. Senaryo değil mi abi zati bu? Korkutma beni ya! Ama bu bir film değil. Bitince televizyonu kapatıp yatağa gidemiyorsunuz! Bunun yerine sizin hayatınızı bir filme, bir korku ve gerilim filmine çeviriyorlar! Korku filmi severim ben. Fredy’nin Kabusları – Elm Sokağı 1, 2 vs. Ya da Exorcist. İçine kötü ruh mu kaçmış ana figürün? Bu film gibi hadisede başrol oyuncuları belli – adlarını buraya yazmak satır israfı olur! Abi yaz sen ya – kim ne rolde bilelim. Oscar filan alır, haberimiz olsun! Esasında olay şu: herkes… HERKES ama HERKES olup biteni görüyor. Bilmeyen yok. Çalıyor ama yapıyor pozisyonuna kadar gerilemiş bir “Müslüman” taban var. Yani dinleri konusunda hassas bu vatandaşlar! Ortadoğu filmlerinde çok başarılı olan Matt Damon. O mu kurtarıyor? Denzel sandımdı ben! Karadeniz’e sahil yolu yaptı, sonra seçim öncesi kömür dağıttı, hem de üzerine cumalara gitti, Kuran okudu, mecliste ağladı, Rabia işaretini Mısırlı Müslüman Kardeşler’den daha sık kullandı falan filan. Bunlar mühim hadiseler bizim toplumda.

Öte yandan, berikilerin (Ergenekoncu taife) destekçileri, bizim meşhur nasyonalistler, bildiniz mi? Hah! Birincisi, bir anti-emperyalist damarımız var. Bunlar 68 kuşağı diyor kendine. 1960 darbesini desteklemekle Marksist-Leninist sol düşünce arasında bir sürreal âlemdeler. Red Drawn mu Rocky 5 mi? İvan Drago varsa giderim ben bu filme bak! Bu, devrimci sol olanları. Ama ulusalcılar da. Büyük kısmı “milli burjuva devrimi” de olsa, Mustafa Kemal’i devrimci bir önder olmasından dolayı severler. İzmir İktisat kararlarına (serbest piyasa vs. mevzular) hiç girmeyeceksin. Fragmentalist Kemalistler bunlar (yani bakıyor neresi bana uygun, orasını benimsiyor Kemalizm’in). Kemalizm de zaten eklektik yapısıyla buna çok ama çok uygun! Yeme de yanında yat (kusura bakmayın, ikinci kez kullandım bu yazıda, ama denk geldi). İkincisi, ortanın solu ulusalcıları (sol nasyonalistler). Bunlar her ne kadar 68 kuşağı eski tüfeklere sempati de duysalar, daha devletlûlar. Yani öyle devrim-mevrim bunlara girmeden, fabrika ayarı yönelimli bir Kemalist hareket olarak tanımlamak mümkün bunları! Ortak noktaları: standart ulusalcılık! Bu birinci ve ikinci grup CHP’de veya yakın siyasi hareketlerde. Üçüncüsü, sağ nasyonalistler. Yani kim? MHP ve benzerleri! Ülkücü de diyorlar ya kendilerine (ülkü = ideal). İdealleri ne, ben çözemedim. Yani Orta Asya “Türklüğü” (yok esasında böyle bir şey de neyse!) ile birleşmek, Turan falan gibi bir şey midir bu “ülkü”? Dokuz Işık doktrinine göre öyle. Yani “dış Türkler” önemli bir yer almalı – Türkeş’in kendisi de bir Kıbrıslı olarak “bir dış Türk’tü”. Atilla the Hun veya Conan! Yaşa – harikaymış bu film be! Bunlar hep beraber Kemalizm’in ana çekirdeği olan Türkçülük konusunda birbirlerine yakınlar. En azından Türklük birinci kimlik öğesidir şeklinde tanımlıyorlar “Türk milletini”. İslamcılarsa İslam’ı birincil kimliksel öğe olarak görüyor, daha doğrusu görüyordu. Şimdi İslamo-nasyonalizm (İbrahim Kafesoğlu’nun Türk-İslam Sentezi mefkûresinin ikinci versiyonu diyelim isterseniz biz buna). Kenan Evren 12 Eylül 1980 darbesi sonrası bu ideoloji test etmiş, uyuşturma gücünden etkilenerek, benimsemişti. Böylece bu, benim kuşak ve sonrası için resmi devlet ideolojisi olarak sistematik şekilde okullarda endoktrine edilmişti. Şimdi, sivil darbeyi yapan koalisyon, bunun daha üst versiyonunu uyguluyor. Besbelli daha iyi uyuşturuyor. Etkili olabilmesi için bir tutam Kürt düşmanlığı ve bölünme korkusu (Sevr Sendromu), bir tutam ademi merkeziyetçilik korkusu, bir tutam “dinci meczup karşıt hain”, bir tutam Osmanlı kompleksi (küçülen devlet arazisinden ve dünyada minimize olan “etkimizden” duyulan varoluşsal sıkıntı). Arabistanlı Lawrence gibi oldu. Senaryoyu kim yazdıysa adam dahi! Yaklaştım mı? İçine biraz da otoriteryan lider kültü koy – sever bizim halk bunu çünkü. İndiana Jones – orada Hitler’in imzasını aldığı bir sahne vardı, tam Nazi’ler kitap yakma ayini yaparken! Nedense aklıma bu sahne geldi be abi? Bu sihirli formüle, bir de içerdeki hainler (tabii ki dışarıdaki düşmanların maşası bunlar!) ve dış güçler (nedense bunların aklı fikri Türkiye’yle uğraşmakta – çok önemliyiz ya biz dünyada!). Sihir dedin, bak akan sular durur. Harry Potter! Ya abi: bu senarist var ya bu senarist! Oscar’lık abi! Bu adam benim Oscar adayım!

Bu diskur inanılmaz çalışıyor – motor! Film başladı. Şşşşt. Sessiz olun! Halkımızın konsantrasyonu bozulmasın!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.12.2018 [TR724]

Çatladıkapılı Nuri’nin başına gelenler [Levent Kenez]

Gözler beş yıl önceki Gezi eylemleriyle ilgili yakalama kararlarına çevrilmişken pek gündeme gelmeyen ilginç bir tutukluluk hikayesi daha ortaya çıktı.

Nuri Demir (68) adlı vatandaş cumhurbaşkanına hakaretten geçtiğimiz çarşamba gözaltına alınmıştı. Çıkarıldığı mahkemede adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Demir bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyerek kendisini serbest bırakan mahkemeye teşekkür etmiş başından geçenleri torununun Youtube hesabında ayrıntılı olarak anlatmıştı. Bu yayından sonra tekrar harekete geçen savcılık Demir’i bir kez daha gözaltına aldı. Demir şimdi Vatan Emniyet’te tekrar mahkemeye çıkacağı günü bekliyor.

Kadırga’daki evine yapılan polis baskınıyla hakkında açılan soruşturmadan haberdar olduğunu ifade eden Demir, Youtube’da yayınlanan bir videoda olayı şöyle anlatmıştı:

Cümleten herkese merhaba. Ben Saftirik Nuri. Tatsız bir olay yaşadık. Çok arayan soran olunca bizim torun sen burada anlat herkes öğrenmiş olsun, herkese tek tek  telefonda aynı şeyleri anlatma deyince ben de anlatıyorum. İyi mi kötü yapıyoruz bilmiyorum ama anlatayım gitsin.

Efendim, şimdi ismini vermeyeyim bir savcımız başka bir dosya için Sayın Cumhurbaşkanının yanındayken Sayın Cumhurbaşkanı ‘Sen nerelisin?’ diye sormuş. Doğma büyüme Kadırgalıyım” deyince de Sayın Cumhurbaşkanı da mahalleden tanıdığı isimleri sormuş benim ismimi de zikretmiş. ‘Nasıl hala hayatta mı Saftirik?’ demiş. E tabii biz doğma büyüme buralıyız herkes tanır, biz de herkesi tanırız. Savcı da elimizde büyümüştür. Rahmetli babasına epey iyiliğimiz dokunmuştur. Neyse başsavcı hala hayatta falan deyince Sayın Cumhurbaşkanının yüzü değişmiş, ‘biraz edepsizdir ama iyi topçuydu’ demiş. Yani tabii biz o zaman aynı kümede yer aldığımız için İETTspor’la çok maç yaptık. Sayın Cumhurbaşkanı ile çok karşı karşıya geldik, e tabi o zaman genciz epey itiş-kakış mücadelemiz olmuştu. Ben bir keresinde Sayın Cumhurbaşkanına ‘Yeter küfrettiğin, biraz efendi ol lan’ deyip bir küfür de ben savurdum, şans işte hakem benim küfrü duymuş beni oyundan atmıştı. Ben de haksız yere atılınca epey olay çıkarmıştım. Neyse Sayın Savcı, Sayın Cumhurbaşkanının benden pek hazzetmediğini hissedince işte araştırtmış ne olmuş falan diye. Halbuki tanır bizi kerata bize sorsa anlatırdık. Nitekim bizim işte Sayın Cumhurbaşkanımızla olan kavgamızı falan bulmuş olacak hakkımızda soruşturma açmış. Polisler sabah gelince benim de haberim oldu. İşte dediler ‘Sen Cumhurbaşkanına hakaret etmişsin, seni götürmeye geldik’. Tabii ben şok oldum. Hayırdır nedir bu işin aslı faslı derken emniyette sorguya aldılar. İşte ‘13.12.2974 tarihli İETT-Çatladıkapıspor maçında Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ‘LAN’ demişsiniz. Açıklayınız’ diye sordular. Sadece Lan’ı öğrenebilmişler halbuki ana avrat saydırdım hırtoya. Yahu dedim adam o zaman futbolcu, 40 yıldan fazla geçmiş, yıllar önce olmuş bir şey. Ben nerden bileyim. Dediler uzatma. Sonra savcının karşısına çıktık. Savcı: ‘ya Nuri Amca ya sen n’apmışsın Sayın Cumhurbaşkanını üzmüşsün hala senin yaptığın şeyi unutmamış sana kızgın. Yahu dedim ‘sana kızgın’ diye bir suç mu var? O zaman avukatım henüz gelmemişti. Bizim oğlanlar daha birini ayarlayamamıştı. Mahalleden kime gitseler kimse almamış davayı. Neyse sonra geldi gençten bir avukat baktı işler terse girecek hemen devreye girdi. Kasıt olmadan, bilinçsizce yapılan bu davranıştan dolayı müvekkilim pişman falan diye ifade verdik. Savcı dedi “Benden çıktı artık mahkemede anlat hakim karar versin’. Bakın kağıttan okuyorum yazılanı ‘…her ne kadar şüpheli olay vuku bulduğunda Sayın Cumhurbaşkanının cumhurbaşkanı olduğunu bilmediği sabit olsa da olayın zaman içerisinde ve halen maddi ve manevi olarak cumhurbaşkanını mağdur ettiğinden ve Sayın Cumhurbaşkanına karşı işlenen eylemlerin TCK 5237’de zikredilen “zamanaşımına uğramayan suçlar” kategorisine girdiğinden dolayı…’ diye tutuklanalım diye mahkemeye sevk etti. Çocuğa bak ya. Yıllarca elinden tuttuk bunun. Hakyolcu işte.

Neyse şükür hemen mahkemeye çıkardılar. Vicdanlı bir hakime denk geldik. Hakim dedi ‘Tamam ben de farkındayım yıllar önce olan bir olay ama dava cumhurbaşkanına hakaret olarak açıldığı için kapatamam. Hem savcı çok sert girmiş topa, buradan seni kurtarırsak ben yanarım’. Yahu dedim n’apacağız o zaman? Dedi ‘tutuksuz yargılanacaksın, dosyanla ilgili bize haber gelince şeyini yapacağız’. Yahu dedim kimden haber gelecek? Neyse avukat anlamış tabi ‘sayın hakimim zaten çok pişman ve üzgünüz suçumuzu itiraf ediyoruz, tekerrür halinin olmaması ve iyi halimizin değerlendirilmesini istiyoruz’ deyince hakim karar verdi. Bak yine kağıttan okuyorum arkadaşlar;  ‘eylemin bir kez işlenmiş olması, suçta ısrar edilmemesi, Sayın Cumhurbaşkanının cumhurbaşkanı olacağı bilinse asla gerçekleşmeyeceği konusunda mahkemenin ikna olması, suçu itiraf etme ve kaçma şüphesinin olmaması sebepleriyle serbest bırakılmasına, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına…. Tam çıkıyoruz ‘Sana yapabileceğim en büyük şey bu. Şimdi seni serbest bıraktım çıkışta sayın cumhurbaşkanımızdan özür diliyorum gibi şeyler söyle’ dedi. Ben de tamam dedim. Buradan da tekrar ediyorum. ‘Sonra avukatın beni bir görsün’ dedi ben yine anlamadım. Neyse. Avukat ben sana anlatacağım dedi. Neyse oğlan eşşek yükü para aldı ama kurtardı bizi.

Sonra çıkınca gittim bizim savcı oğlanın odasına. Dedim ‘oğlum sen beni tanımıyor musun bunu bana neden yapıyorsun’ falan, küfür edeceğim kafa göz dalacağım bir yandan da korkuyorum artık. Bastırdı evi herif. Kem küm ediyor işte ‘yahu son anda yaparız bir şey şimdilik böyle kalsın sen benim Yargıtay üyesi olmamı istemez misin?’ falan. Bir de bana diyor “aynı mahalledeniz diye sana hakaretten açtım davayı yoksa Fetö’den girerdin içeriye” falan.

Neyse aynen böyle işte dostlar. Sabahtan beri uykusuzum evimdeyim serbest kaldım. Korkulacak bir şey yok. Yarın kahveye çıkıcam.

Not: Yazının ilk yayınlanan halinde, ülkede böyle absürt bir olayın olmayacağına kimse garanti veremediği için Çatladıkapılı Saftirik Nuri’nin bir hayal kahramanı olduğunu yazmam gerekiyordu. Hata benim:)

[Levent Kenez] 8.12.2018 [TR724]

Geçmişin kötü örnekleri Fenerbahçe ve Monaco’yu korkutuyor [Hasan Cücük]

Fenerbahçe ve Monaco, biri Türkiye’nin diğeri Fransa’nın en başarılı takımlarından biri. Yıllarca zirveyi parselleyen bu takımlar için bu sezon rüzgar tersten esiyor. Fenerbahçe düşme hattının hemen üstünde, Monaco düşme hattında bulunuyor. Sezon sonu nasıl bir tablo karşımıza çıkar şimdiden kestirmek zor ama bu sezon daha şimdiden özellikle Fenerbahçe için tarihe geçti. Dramatik düşüş yaşayan sadece Fenerbahçe ve Monaco değil. Geçmişte bol bol örnekler var.

Anzhi Mahaçkale, Rusya’ya bağlı özerk Dağıstan’ın takımı. Rusya Ligi’nde mücadele eden Anzhi formasını giyen yıldızlar arasında Samuel Eto’o, Roberto Carlos, Willian ve Lassana Diarra vardı. Rus işadamı Süleyman Kerimov tarafından 2011’de satın alınan Anzhi yaptığı flaş transferle adını duyurmakla kalmadı, ligi üst sıralarda tamamlamaya başladı. Anzhi’nin en büyük başarısı 2012-13 sezonunda gelen üçüncülük oldu. Artık Anzhi, zirveye oynar diye bekleyenler sonraki sezon tam bir hüsran yaşadı. 2013-14 sezonunu 16. sırada bitiren Anzhi lig düşerek zirveden çöküşe hızlı yol aldı.

2000’li yılların başında gözümüzün üzerinde olduğu takımlardan biri Real Sociedad’dı. Nihat Kahveci’nin başarıyla top koşturduğu Real Sociedad, ligde zirveye oynadığında 2002-03 sezonuydu. Real Madrid ile amansız bir şampiyonluk mücadelesi veren Real Sociedad’da Nihat Kahveci ile birlikte Darko Kovacevic, De Pedro, Xabi Alonso ve Valeri Karpin harika yıldızlara sahipti. Sezonu Real Madrid’in iki puan gerisinde ikinci bitiren Real Sociedad için sonraki sezon tam bir kabus oluyordu. 2003-04 sezonunu 15. sırada bitiren Real Sociedad’ın bir yılda yaşadığı düşüş yıllarca unutulmadı.

İspanya’da 2002-03 sezonunda sadece Real Sociedad rüzgarı esmiyordu. Ligi 4. sırada tamamlayan sürpriz bir takım vardı. Barcelona ve Valencia gibi devleri geçen bu takım Celta Vigo idi. Şampiyonlar Ligi biletini de alan Celta Vigo için sonraki sezon hüsran üstü oluyordu. Ligi 19. sırada tamamlayıp, bir alt ligin yolunu tutuyordu.

La Liga’da 2010-11 sezonunu Pep Guardiola yönetimindeki Barcelona şampiyon tamamlarken, puan tablosunda 4. sırada bulunan takım herkesin dikkatini çekiyordu. Bu takım Vilarreal’di. Juan Carlos Garrido’un çalıştırdığı Vilarreal, lig başarısını UEFA Kupası’na da taşımayı başarıp, yarı final oynamıştı. Sezonun bitimiyle Juan Carlos Garrido ayrılınca Vilarreal içinde kabus başlıyordu. 2011-12 sezonunu 16. sırada tamamlayan Vilarreal, lig düşerek taraftarlarını üzüyordu.

İngiltere Premier Lig’in tarihini değiştiren gelişme 2015-16 sezonunda gerçekleşiyordu. 132 yıllık tarihinde ilk kez Leicester City şampiyon olurken, en yakın rakibine 10 puan fark atıyordu. Claudio Ranieri yönetiminde şampiyon olan Leicester City, sonraki sezonu 12. sırada tamamlıyordu. Peri masalından kabusa giden süre sadece bir yıl oluyordu. Başarının mimarı Claudio Ranieri ise kötü giden haftalardan sonra sezon sonunu görmeden görevine son veriliyordu.

Fransa Ligue 1’de PSG rüzgarı esmeden önce şampiyonluk yaşayan son takım Montpellier olmuştu. 2011-12 sezonnu zirvede bitiren Montpellier’de Oliver Grioud ve Younes Belhanda oynadıkları futbolla şampiyonluğu getiren isimler olmuştu. Spnrasi sezon PSG fırtınası başlarken, Montpellier ligi zirvenin oldukça uzağında 9. sırada tamamlıyordu.

Ve bu sezon Fenerbahçe, Monaco ve kısmen Valencia serbeast düşüş yaşıyor. Geçen sezon La Liga’da oynadığı futbolla göz kamaştıran ve eski günlerine sinyal çakan Valencia, ligi dördüncü bitirmişti. Aynı kulüp bu sezon ise 14 haftada topladığı 17 puanla 14. sırada bulunuyor. Monaco 2016-17 sezonunda PSG’nin hegomanyasını kırıp şampiyon olduğunda gol rekoru da kırıyordu. Geçen sezonu ise ikinci tamamlıyordu. Ligde PSG’nin tek rakibi konumuna gelen Monaco için bu sezon tam bir yıkım oldu. Jardim’i gönderip yerine Thierry Henry’yi getiren Monaco, 16 haftada topladığı 13 puanla küme düşme hattında bulunuyor.

Fenerbahçe geçen sezonun son haftasına kadar Galatasaray’la şampiyonluk yarışı vermişti. Süper Lig’in olmazsa olmaz takımlarının başında gelen Fenerbahçe için bu sezon acı üstüne acı ile geçiyor. Sarı-lacivertliler, 14 haftada topladığı 14 puanla küme düşme hattının bir basamak üzerinde 15. sırada yer alıyor.

[Hasan Cücük] 8.12.2018 [TR724]

‘Gülen’i kaçırma planı’nı itiraf etti’ [Erhan Başyurt]

ABD Adalet Bakanlığı tarafından atanan özel savcı Robert Mueller, Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn hakkındaki savcılık görüşünü (fezlekeyi) mahkemeye sundu.

7 sayfalık savcılık görüşü, Flynn’in Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesi ve Türkiye adına yaptığı faaliyetler konusunda daha önce FBI’ya yalan beyan verdiğini ifade ediyor.

Fezleke’de, Flynn’in Türkiye adına ‘lobi’ çalışmaları yaptığını ve ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’i kaçırma planı konusunda bilgileri daha önce sakladığını kaydediyor.

Flynn, Savcı Mueller ile ‘güçlü işbirliği’ yaptığı ve ‘itirafçı’ olduğu için hakkında tutuklama talebinde bulunulmuyor. Savcı’nın Flynn ile 19 kez görüştüğü ve çok önemli itiraflarda bulunduğu ifade ediliyor.

***

Türk hükümeti, bir kez daha ABD’de suç teşkil eden bir hususta yargı konusu…

Türk hükümeti dememizin nedeni, Flynn’in ‘’Gülen’i kaçırma planı’’ yaptığı toplantının ayrıntılarını, aynı toplantıya katılan CIA eski Başkanı James Woolsey açıklamıştı.

New York’ta bir otelde gerçekleşen toplantıya, Woolsey de o dönem Flynn’in firmasına iş yaptığı için davet edilmiş.

Wall Street Journal’ın 17 Mart 2018’de yayınladığı haberde, toplantıya iki Türk bakan, Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte Türk işadamı Ekim Alptekin’in de katıldığı bilgisi yer alıyordu.

WSJ, Türkiye’nin Flynn’e ‘’yargı süreci dışında, Gülen’i kaldığı kamptan kaçırarak bir özel jetle İmralı Adası’na teslim etmesi halinde, 15 milyon dolar ödemeyi vadettiğini kaydediyor…

***

Toplantıda adı geçen işadamı Ekim Alptekin, o dönem ABD-Türkiye İş Konseyi Başkanı. Alptekin’in Hollanda merkezli INOVA firması, Türkiye hükümetiyle lobicilik anlaşması var.

Ekim Alptekin’in neden Hollanda’da yaşadığını Oda TV yayınladı. Alptekin’in babası M. Sevinç Alptekin, eski Türkiye İşçi Partisi üyesi olduğu için 12 Eylül’de yurtdışına çıkmış ve Hollanda’ya yerleşmişti.

Alptekin, ilginç şekilde AK Parti’ye oldukça yakın bir isim. 2017’de düğününde dönemin iki bakanı nikah şahitliği yapıyor: Hilmi Güler ve Şaban Dişli…

Her iki bakan da ‘yolsuzluk’ iddiaları üzerine görevden alınmıştı. Dişli’nin görevden ayrılmasına neden olan skandal işadamı Mehmet Karasu’ya para karşılığı iltimas sağladığının ortaya çıkması üzerine gerçekleşmişti. Karasu, işadamı Ekim Alptekin’in ‘’Eclipse Aerospace’’ isimli özel jet pazarlama firmasının ortağı aynı zamanda…

Şaban Dişli, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Hollanda Büyükelçisi olarak atandı ve halen bu görevi yürütüyor. Dişli’nin kardeşi 15 Temmuz darbe girişiminde Hulusi Akar’ı ‘rehin’ alan Tuğgeneral Mehmet Dişli… Kardeşi, Yurtta Sulh Konseyi üyesi olmakla yargılanan Şaban Dişli’nin yakın zamanda büyükelçi atanması kafalarda ciddi soru işaretlerine neden olmuştu…

***

Flynn’i, ABD’de yasal oturuma sahip Gülen’i kaçırma toplantısına Alptekin’in davet ettiği ve Flynn’in Intel Group isimli firmasına söz konusu dönemde 530 bin dolar ödediği ortaya çıktı.

Flynn aldığı bu para karşılığında ABD Başkanlık seçimleri günü, The Hill’de Gülen’i Humeyni ve Ladin’e benzeterek Türkiye’ye iade edilmesini öneren bir yazı kaleme aldı.

Savcı Mueller, Flynn’in ABD kamuoyunun fikrini etkileyecek böyle bir yazıyı ‘lobicilik’ kapsamında kaleme aldığını gizlediğini kaydediyor. ABD’de, lobicilik yapmak yasal ancak bu bilgiyi gizlemek suç…

ABD askeri istihbaratında uzun yıllar görev yapan Flynn’in, bu nedenle Türkiye adına ‘lobicilik’ değil ‘casusluk’ yaptığını ileri süren yazılar kaleme alındı ABD basınında…

***

Flynn söz konusu dönemde, Trump yönetiminde göreve başladıktan sonra da FBI’ya Gülen’i iade etmenin mümkün olup olmadığını da sormuş.

The New York gazetesi yine aynı dönemde Flynn’in, Thomas Neere isimli eski bir FBI çalışanını tutarak, Gülen’in iadesini kolaylaştıracak ve Kongre üyelerini etkileyecek epey döküman toplattığını yazdı…

***

Flynn, işte tüm bu ‘kirli ilişkiler ağı’nı Savcı Mueller’a itiraf etmiş durumda. Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanından özel jetle Gülen Cemaati mensuplarını Türkiye’ye kaçırdığı dikkate alırsa, ‘’Gülen’i kaçırma planı’’ ciddi bir husus olarak öne çıkıyor.

Türkiye, elinde Gülen’i suçlayabileceği hukuki delil olmadığı için, CIA, ABD askeri istihbratçısı, FBI çalışanı gibi istihbaratçıları devreye sokarak, hem ‘kara propaganda’ hem de ‘adam kaçırma planı’ yapmış durumda…

Ekim Alptekin hakkında ABD’de celpname çıkarılmış yani gözaltı kararı var. Halen hükümette görev yapan iki bakan Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bizatihi bu toplantılara katılmış olması, ABD ile yeni bir krizin ayak seslerinin daha yaklaştığının göstergesi…

[Erhan Başyurt] 8.12.2018 [TR724]

Konuşan Pelikan yemi! [Bülent Korucu]

Bir başbakan düşünün, genel başkan olarak kazandığı seçimin üzerinden bir yıl geçmeden koltuğu bırakıp kaçmak zorunda kalıyor.

Bir başbakan düşünün, imzasız bir internet bildirisi sonrasında onuru kırılarak, rencide edilerek görevden azlediliyor.

Bir başbakan düşünün, o bildiriyi yazanları biliyor, yazdıranları biliyor ama çıkıp izzeti nefsini savunacak bir kelam bile edemiyor.

Ahmet Davutoğlu’ndan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Bu ülkede yıllarca 1971 askeri muhtırasından sonra şapkasını alıp giden Süleyman Demirel eleştirildi. Daha 10 yıl önce darbe yapıp dönemin başbakanı ve üç bakanı asmış ordunun muhtırasına direnmedi diye az dayak yemedi, Demirel. Davutoğlu’nu görünce Demirel’e haksızlık yaptığımızı düşünmeye başladım. Merhum Adnan Menderes’in idam sehpasındaki silüetinin Demirel’in korkularını tetiklediği muhakkak; Davutoğlu’nu hangi korku esir aldı, bilemiyoruz.

Pelikan Bildirisi isimli trol muhtırası sonrasında arkasına bakmadan kaçan Davutoğlu, uğradığı muameleye itiraz etmedi. En azından kendisine oy verenlere saygısını gösterecek sembolik çıkışlar bile yapmadı. Ayrıldığı kongrede sadece şunu diyebildi: “Daha önce iki kez sizlerle birlikte olduğum bu salonda zaferle sonuçlanmış bir seçimden kısa bir süre sonra yeni bir kongre için karşınıza çıkmak benim arzu ettiğim bir şey değildi. Bu durumun sizin ve milletimizin maşeri vicdanınında oluşturduğu rahatsızlığın da farkındayım.” O günden sonra Davutoğlu, kenarda köşede, cümle arasına sıkıştırılmış cılız tepkiler gösteriyor. İlk çıkışını 2017 Ramazan’ında Konya’da bir yerel televizyonun iftar programında yaptı. Gözümden kaçan olmadıysa ikinci kahramanlık denemesini bir kaç gün önce Karabük’te gerçekleştirdi.

Davutoğlu ‘Duruş’ isimli kitabının tanıtım turnesi için Anadoluyu dolaşıyor. (İstanbul’da öğretim üyesi olarak görev yaptığı Marmara Üniversitesi’nde bütün hazırlıkları yapılmış konuşması sudan sebeplerle iptal edildi.) Turnenin Karabük durağında konuşmanın içine şu cümleleri yerleştirmiş: “İletişim teröristleri çıktı ki; ahlakı yerle bir etti. Kim bunlar, troller. Bunlar iletişim teröristleri. İnsanların şahsiyetini, haysiyetini, izzetini, yok yere bitirecek şekilde para ile tutulmuş adamlar, bir anda bir algı oluşturuyorlar. Artık fikirler çarpışmıyor, kimin ne kadar trolu var ve karşı tarafa ne kadar zarar verebilir? Başbakanlıktan ayrılma süreci esnasında ‘Pelikan dosyası’ diye bir şey çıktı. Beni birazcık tanıyanlar için her birisi iftira olan şeyler. Peki kim bunu çıkarttı, belli değil. Ben biliyorum da toplum bilmiyor. Kendileri saklandılar. Nice hakaretler yaptılar. Çık ortaya, eleştireceğin şeyi eleştir, söyleyeceğin sözü söyle, vereceğin kavgayı ver. Ama şahsiyetsiz kimlikler arkasına kimliklerini gizleyerek saldırma. Böyle yapanları tutma.”

Konya’daki iftar programında ise şu cümleleri ek olarak söylemişti: “Hangi yalıda yazıldığını ve kimin yazdığını herkes biliyor. İsim vermek istemem; cevap vermeye tenezzül etmiyorum; trollere kızmıyorum, susanlara üzülüyorum.” Davutoğlu yalıdan bahsederken sunucu ‘kimin finanse ettiği biliniyor’ eklemesi yaptı, ancak o, duymazlıktan geldi.

‘Ortadoğu’da insanlar söylemez, söylenir’ sözünü en üst perdeden doğruluyor, Davutoğlu. Kendini bilim adamı olarak tanımlan eski Başbakan’ın her iki şapkasına da yakışmıyor bu acziyeti.

Sorular basit:

‘Parayla tutulmuşlar’ diyorsunuz, kim tutmuş?

‘Böyle yapanları tutma’ diyorsunuz, muhatap kim?

Başbakan’a kafa tutacak cesareti nereden ve kimden buluyorlar?

Bunları neden Konya’da Karabük’te söylüyorsunuz?

Neden hâlâ konuşmuyor sadece söyleniyorsunuz?

Böyle cılız çıkışların alay konusu olduğunun farkında değil misiniz?

Böylesi aşağılanmayı içinize sindirdikten sonra hangi yüzle ‘duruş’ kitabı yazdınız?

[Bülent Korucu] 8.12.2018 [TR724]