Libya 4 milyar dolar rezervi 'güvencesiz olarak' Merkez Bankası'na gönderdi

Libya Merkez Bankası Likidite Krizleri Komitesi Başkanı Remzi Recep el Ağa geçtiğimiz günlerde Türkiye Merkez Bankası’na dört milyar dolar para havale edildiğini ancak buna karşılık herhangi bir güvence alınmadığını belirtiyor.

Dubai merkezli El Arabiye Televizyonu’na konuşan Ağa, 2013’te çıkarılan yasalara göre Meclis’in onayı olmadan büyük miktarda paraların yurt dışına gönderilmesi yasaklanıyor.

Bu paraların Türk Merkez Bankası’nın yabancı para varlıklarını artırmayı ve döviz fiyatlarını kontrol altına almayı amaçladığını belirten Ağa, bu paraların ayrıca Türkiye ve Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında yapılan ve Trablus’a zırhlı araç, silah ve drone gönderilmesini amaçlayan anlaşmaların bir garantisi niteliğinde olduğunu da öne sürüyor.

Ağa, bu paraların ayrıca militanların Türkiye’ye transferi ve tedavileri, Muammer Kaddafi döneminde yapılan anlaşmalardan dolayı paralarını alamayan Türk şirketlerinin zararlarının karşılanmasında da kullanılabileceğini öne sürüyor.

Libya Merkez Bankası paralel iki merkez bankası şeklinde hizmet veriyor. Ana merkez Trablus’ta bulunan Merkez Bankası’nın ayrıca Halife Hafter liderliğindeki muhaliflerin kontrolündeki Bingazi ve diğer kentlerinde de şubeleri bulunuyor. Libya Likidite Krizleri Komitesi Merkezi de Hafter’in denetimindeki El Beyda kentinde.

[Samanyolu Haber] 8.2.2020

Elazığlı'ya hemşehri darbesi

Elazığ'ın Sivrice ilçesinde meydana gelen 6.8'lik depremin ardından yıkılan ya da hasar gören evlerin sahipleri, köylerde veya kent merkezinde buldukları binalara taşınmaya başladı. Halk kentte fırsatçılık yapan bazı nakliye firmalarının taşıma fiyatlarını 2 katına çıkardığını belirterek, nakliyecilerden insaflı olmalarını istedi.

Sivrice'de 24 Ocak akşamı meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki depremde bazı binalar yıkılırken, hasar gören birçok binaya da yapılan incelemelerde ağır ve orta hasarlı raporu verildi. Can güvenliği nedeniyle raporlu binaların kullanımı yasaklandı. Risk bulunan binaların yıkımı devam ederken, geçici olarak kurulan çadırlarda kalanlar ise kalıcı çözümler aramaya başladı. Eşyalarını alabilenler köylerine ya da kent merkezinde buldukları evlere taşınıyor. Taşınanlar, kentteki bazı nakliyecilerin taşıma fiyatlarını yükselttiğini söyleyerek, yetkililerden konuya el atmasını istedi.

Taşıma fiyatları 2 katına çıktı

Daha önce evin katına ve uzaklığına göre ortalama 600 TL olan taşıma ücretlerinin şu an 1800 TL'ye yükseldiğini söyleyen nakliyeci Ferhat Demirel, taşıma fiyatlarını ve işçi ücretlerini yükseltenlerin insaflı olmasını istedi. Demirel, bazı nakliye firmalarının, taşıma asansörcülerinin hatta işçilerin uçuk fiyatlar talep ettiğini belirterek, "Fiyatlar şu anda çok uçuk, önceden bir asansörü 150- 200 TL'ye kuruyorlardı. Şimdi 350- 400 TL fiyat talep ediyor. Çift taraflı kurmak istediğimiz zaman 800 ile 1000 TL arası para talep ediyorlar'' dedi.

'İstenilen ücreti veremiyorlar'

Nakliyeci Ferhat Demirel, bölgedekilerin mağdur olduğunu ve istenilen ücretleri veremediğini söyleyerek, ''Mustafa Paşa Mahallesi'nin yüzde 80'i boşaldı zaten. Birçok insan taşınıyor. Binaların çoğu boşaldı. Kimi köylerine gitti, kimisi ilçede buldukları evlere gitti. Ben yetkililerin bu işe el atmasını istiyorum. Vatandaşlar istenilen bu ücretleri verecek durumda değil'' diye konuştu.

Taşıma fiyatları 2 bin TL'ye yaklaştı

Depremden önce işçi ücretleri ile birlikte 500 ile 600 TL gibi bir paraya ev taşındığını ifade eden Ferhat Demirel, "Şu anda işçi de gelmiyor. 250 TL yevmiye istiyor. Şimdi ise tüm maliyetler hesaplandığında taşıma fiyatları 2 bin TL'ye yaklaşıyor" ifadelerini kullandı.

Öte yandan, nakliye firmalarından insaflı olmasını bekleyen vatandaşlar ise yetkililerin de bu duruma el atarak önlem almasını istedi.

[Samanyolu Haber] 8.2.2020

EYT ve Kanal İstanbul inadı oylarını eritti

Themis Araştırma Şirketi Şubat ayında yaptığı son seçim anketinde siyasi profil araştırmasında AKP'nin oyunda düşüş yaşandı. AKP'nin oy düşüşün nedeni olarak EYT ve Kanal İstanbul diretmesi ön planda.

Ankete göre İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş'a güven arttı. İmamoğlu'nun güven oranı yüzde 48,88 olarak çıkarken, Yavaş da yüzde 46,93 güven oranında. Muhalif ikiliyi takip eden Recep Tayyip Erdoğan'ın ise güven oranı yüzde 41,88.

Araştırma sonucuna göre seçim olması durumunda, AKP yüzde 38, CHP yüzde 29,3, MHP yüzde 10, HDP yüzde 8, İYİ Parti yüzde 7,3, Saadet Partisi yüzde 3,3 oy alıyor.

Öte yandan parti kurma hazırlığında olan Ali Babacan ve Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu güven sıralamasında, on kişilik listede son iki sırayı paylaştı.


Öte yandan ankete katılanlar son bir yılda ekonomiye dair, yüzde 69,8 oranında 'kötüye gidiyor' dedi.

[Samanyolu Haber] 8.2.2020

Başkentgaz vergisini devlete değil yandaş vakıflara verdi

Bilal Erdoğan’ın TÜRGEV’i ve Ensar’a Kızılay üzerinden 8 milyon dolar bağışladığı ortaya çıkan Başkentgaz’ın zarar açıklayarak devlete vergi ödemediği belirlendi.

BOLD – Kızılay üzerinden AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV ve Ensar’ın yurt dışındaki uzantısına 8 milyon dolar bağışlayan Torunlar Holding’e ait Başkentgaz’ın zarar açıklayarak vergi ödemediği anlaşıldı. Başkentgaz’ın sahibi Mehmet Torun’un, “Aktardığımız para vergi kaçırmak için değil, misli ile fazlasını ödedik” açıklamasının gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı.

VERGİ KAÇIRMAK İÇİN KIZILAY KULLANILDI

Cumhuriyet’ten Tuncay Mollaveisoğlu’nu haberine göre Saray’a en yakın şirketlerden Başkentgaz, Aralık 2017’de Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na ve oradan da Erdoğan ailesinin kontrol ettiği TÜRGEV ve Ensar’ın yurt dışındaki ortak vakfı TÜRKEN’e ulaşan 8 milyon dolarlık bağış yapmıştı. Kamuoyunda tartışma konusu olan bağış, doğrudan Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’ın da yönetiminde yer aldığı TÜRKEN Vakfı’na verilmek yerine, Kızılay ve Ensar Vakfı aracı kılınmıştı. Bağışa aracılık ettiklerini doğrulayan Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın, “Şirket vergi kaçırmamıştır, vergiden kaçınmıştır” sözleri büyük tepki çekmişti.

DEVLETE 1 KURUŞ BİLE VERGİ ÖDENMEMİŞ

Başkentgaz’ın sahibi Torunlar Holding’in patronu Mehmet Torun bağış yaparak vergi kaçırdığı iddialarına yönelik olarak gazeteci Muharrem Sarıkaya’ya verdiği röportajda, “8 milyonun çok üzerinde bir vergi ödedik. Burada vergi ile alakalı bir sorun yok, kamu yararı vardır” dedi. Ancak ortaya çıkan Başkentgaz’ın üç yıllık vergi matrahını gösteren belgeye göre bağışın yapıldığı 2017 yılında şirket bir kuruş vergi ödemediği belirlendi.

BAĞIŞI TÜRKEN’E YAPIP ZARAR AÇIKLAMIŞ

2016’da 156 bin 657 TL, 2018’de 18 milyon 333 bin TL vergi ödeyen Başkentgaz, TÜRKEN’e bağış yaptığı 2017’de, hiç gelir beyan etmemiş! Şirketin vergi levhasında, bağış yapıldığı yıl nasıl zarar gösterildiği net şekilde yer alıyor. 2016 da kâr eden, bağış yapıldığı yılın bir yıl sonrası olan 2018’de 83 milyon TL gelir beyan eden şirketinin, 2017’de nasıl zarar ettiği merak konusu oldu.

[BoldMedya] 8.2.2020

Böyle iktidara böyle muhalefet

AKP ile Ergenekon arasındaki gerilim şiddetleniyor. İlker Başbuğ’un “Bu kanun teklifinin FETÖ’nün emriyle, hazırlandığını düşünüyorum” dediği 2009 yılındaki yasa değişikliğine CHP ve MHP’nin de destek verdiği ortaya çıktı. Muhalefet, “AKP bizi oyuna getirdi” diyerek kendini savunuyor.
BOLD – Askerlerin sivil mahkemede yargılanmasına ilişkin yasa, 2009 yılında CHP’nin desteğiyle Meclis’ten geçti. Cumhuriyet gazetesinde bugün yayınlanan Emine Kaplan imzalı haberde tam 11 yıl önce çıkarılan yasayla ilgili “AKP, ‘uzlaşma’ görüntüsü altında muhalefeti oyuna getirdi” denildi. Habere göre, Ceza Muhakemesi Yasası’nın 250. maddesinde “hali dahil” ibaresi yerine “halinde” sözcüğünün getirildiği önergenin asıl amacını muhalefet partileri geç fark etti.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP yöneticileri, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Bu kanun teklifinin FETÖ’nün emriyle, direktifiyle hazırlandığını düşünüyorum. Kanun teklifini kim hazırladı? Ben bilmiyorum. ‘Araştırsınlar’ diyorum” dediği 2009 yılındaki askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasa değişikliğine muhalefetin de destek verdiğini hatırlatıyor.

“TBMM’de yasanın tümünün oylamasında CHP’liler başta olmak üzere muhalefet milletvekilleri kabul yönünde oy kullandı” ifadelerinin yer aldığı haberde o günlerde yaşanan gelişmeler şöyle aktarılıyor:

AKP harekete geçti: Taraf gazetesinde 12 Haziran 2009 tarihinde yayımlanan ve Dursun Çiçek’in altında imzasının olduğu ileri sürülen “İrtica Eylem Planı”yla ilgili olarak Genelkurmay Askeri Savcılığı, 24 Haziran’da kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. AKP, 15 Ocak 2009 tarihinde TBMM’ye sunulan ve 16 Nisan 2009 tarihinde Adalet Komisyonu’nda kabul edilen “yolsuzluklarla mücadele için uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi”ne ilişkin düzenlemelerin yer aldığı Türk Ceza Yasası’nda değişiklik öngören yasa tasarısının TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi için muhalefetle temas kurdu.

‘AİHM kararları’ bahanesi: O dönem CHP, MHP ve DTP ile görüşmeler yapan AKP yöneticileri, sivil kişilerin askeri mahkemelerde yargılanması nedeniyle AİHM’den ihlal kararları çıktığını, bunun da Türkiye’yi sıkıntıya soktuğunu, yasa tasarısına bu yönde düzenlemeler getirmek istediğini belirterek destek istedi. Yasa tasarısının görüşmelerine 25 Haziran 2009’da başlandı.

Zekeriya Öz dahil edildi: AKP yöneticilerinin bugün “Önergeler muhalefet partilerine önceden verildi, kelime kelime üzerinde çalışıldı”, ancak CHP’lilerin “Bize bilgi verilmedi” dediği kritik önerge gece yarısı saat 00.50’de verildi. Üzerinde konuşma yapılmadan kabul edilen önergeyle, CMK’nin 250. maddesinin 3. fıkrasında geçen “savaş ve sıkıyönetim hali dahil” ibaresi “savaş ve sıkıyönetim halinde” olarak değiştirilerek, askerlerin yalnızca “savaş ve sıkıyönetim halleri dışında” anayasayı ihlal, yasama organına karşı suç, hükumete karşı suç, Türkiye Cumhuriyeti hükumetine karşı silahlı isyan suçlarının da yer aldığı bazı suçlarda özel yetkili mahkemelerde yargılanması hükmü getirildi. Bu değişikliğin ardından dönemin Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz tarafından Dursun Çiçek başta olmak üzere askerler, Ergenekon ve Balyoz davalarına dahil edildi.

Muhalefet geç mi fark etti: 26 Haziran’ın ilk saatlerinde yapılan bu değişikliğin kendileri için ne anlama geldiğini muhalefet partileri sabah fark etti. 26 Haziran’da Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın “İrtica Eylem Planı”yla ilgili kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla ilgili basın toplantısı düzenleyen ve düzenlemeden bilgisi olmayan dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, askeri mahkemelerin yetkisiyle ilgili tartışmaların sorulması üzerine askeri mahallerde askeri kişilerle ilgili olarak askeri mahkemelerin görevli olduğunu söylemişti. İzleyen günlerde dönemin CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek, söz konusu önergeden kendilerinin haberi olmadığını belirterek “Bu son düzenleme son anda gelmiştir. Önceden yapılan görüşmelerle bunun bir ilgisi yoktur” demişti. Yine dönemin MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da, AKP’nin son dakika değişikliğini fark edemediklerini ve iktidar partisinin kendilerini kandırdığını söylemiş, “Askerler askeri, siviller sivil mahkemede yargılanacak dediler. Ki ilk önerge düzenlemesi de bu yönde oldu. Ama daha sonra yeni önerge getirip apar topar oylamışlar” açıklamasını yapmıştı.

AYM’nin iptali: Anayasa Mahkemesi, CHP’nin başvurusu üzerine CMK 250. maddesinde “hali dahil” ifadesinin “halinde” ibaresiyle değiştirilerek getirilen hükmü 21 Ocak 2010 tarihinde iptal etti. Bu iptalin ardından yapılan ve 12 Eylül 2010 tarihinde kabul edilen anayasa değişikliğiyle askeri mahkemeler tümüyle kaldırıldı.

[BoldMedya] 8.2.2020

Erdoğan’ın ülkesinde ‘açlık’ intiharı [İlker Doğan]

İktidar temsilcileri ‘ekonomik krizi’ görmezden gele dursun, tünelin ucundaki ışık her geçen gün daha da azalıyor. ‘Erdoğan’ın ülkesinde’ artan yoksulluk ve derinleşen kriz insanları ihtihara sürüklüyor. Hatay’da aylardır işsiz olduğu için bunalıma giren 42 yaşındaki Adem Yarıcı isimli vatandaş, valilik binasının önünde, “Açım, çocuklarım aç! Bunaldım. İş istiyorum, anlamıyor musunuz?” diyerek kendini yaktı.

Vatandaşlar yangını, yangın tüpleriyle söndürdü. Hatay Valiliği, “Hayati tehlikesi yok!” açıklaması yaptı. Ancak ambulansta hayatını kaybetti. AKP döneminde korkulan oldu ve işsizlik ‘kalıcı’ hale geldi. İş arama süreleri uzadı, bir yıldan fazla süredir iş arayanların sayısı yüzde 31 arttı. Resmi rakamlara göre işsiz sayısı 4,4 milyon. Yaklaşık 17 milyon kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. AKP rejimi, insanları ‘yardıma muhtaç’ hale getirdi. ‘Erdoğan’ın ülkesinde’ Adem Yarıcı açlıktan intihar eden ilk insan değil. Ülkeyi 18 yıldır tek başına yöneten AKP rejimi, ekonomik krizi hafife almaya ve halkın sesine kulak tıkamaya devam ederse son da olmayacak.

Çaresizliğin getirdiği intiharlara dün Hatay’da bir yenisi daha eklendi. Uzun süredir işsiz olduğu belirtilen Adem Yarıcı isimli vatandaş Hatay Valiliği önünde, “Açım, çocuklarım aç. Bunaldım!” diyerek yolun ortasında kendini ateşe verdi. Etraftakilerin otomobil yangın tüpleriyle müdahale ettikleri Adem Yarıcı, ağır yaralanmıştı. Yangın söndürüldü, Adem Yarıcı’ye su verildi. Yanan elbiseleri derisine yapışmıştı. Makasla tek tek kesildi. Ardından ambulansla hastaneye kaldırıldı.

VALİLİK: HAYATİ TEHLİKESİ YOK!

Hatay Valiliği, olaya ilişkin iki açıklama yaptı. İlkinde Adem Yarıcı’nin ‘hayati tehlikesinin bulunmadığı’ belirtildi. Şahsın iki çocuğu olduğu belirtilen açıklamada, “Valilik personelinin müdahalesiyle yanmaktan kurtarılan vatandaşın hayati tehlikesi bulunmamakta olup gerekli tüm müdahaleler valiliğimiz tarafından yapılarak hastaneye sevk edilmiştir. ” denildi. Şahsın eşinden boşanmış olduğu da belirtildi açıklamada.

İKİNCİ AÇIKLAMA: KALP KRİZİNDEN ÖLDÜ

Valiliğin ikinci açıklamasında ise Adem Yarıcı’nin hayatını kaybettiği belirtildi: “Hatay Devlet Hastanesi’nden Mersin Devlet Hastanesi yanık ünitesine sevk edilmek üzere giderken Hatay Dörtyol ilçesi mevkisinde ambulansta geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir.”

ORTA DİREK ÇÖKTÜ, GELİR EŞİTSİZLİĞİ BÜYÜYOR

‘Erdoğan’ın ülkesi’, gelir dağılımı eşitliğinde en adaletsiz ülkelerden biri. OECD ülkeleri içinde son sıralarda. Eşitsizliğin Türkiye’den fazla olduğu ülkeler Meksika ve Güney Afrika! Orta direk çöktü. Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesim en yoksul yüzde 20’lik kesimden 8,7 kat daha fazla kazanıyor! TÜİK’in verilerine göre, en yüksek gelire sahip yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay 2018’de 0,2 puan arttı. En düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun payı ise yüzde 6,1’e geriledi.

KORKULAN OLDU; İŞSİZLİK KALICI HALE GELDİ

Ekonomik kriz nedeniyle sadece 2019’da 114 bin 977 esnaf kepenk kapattı. 2009 yılında 20 milyar TL olan toplam batık kredi hacmi 127 milyar lirayı buldu. İşsizlik kalıcı hale geldi. TÜİK’e göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı, 2019 Ekim’de bir önceki yılın aynı ayına göre 608 bin kişi artarak 4 milyon 396 bine çıktı. İşsizlik oranı yüzde 13,4 oldu. DİSK-AR’a göre işsiz sayısı 7 milyon civarında. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı 2017 itibariyle 4 milyonu aştı.

İŞ ARAMA SÜRELERİ UZADI

Derinleşen kriz nedeniyle küçülen ekonomi ve daralan sektörler iş arama sürelerinin de uzamasına neden oldu. DİSK’in raporuna göre, 2018 yılı Temmuz ayında 6 ay-1 yıl arasında iş arayanların sayısı 439 bin kişi iken bu sayı 2019 yılı Temmuz ayında 236 bin kişi (yüzde 53) artarak 675 bine çıktı. Aynı şekilde 1 yıl ve daha fazla süredir fazla iş arayanların yani uzun süreli işsizlerin sayısı da aynı dönemde 257 bin kişi arttı. 2018 yılı Temmuz ayında 1 yıldan fazla süredir iş arayanların sayısı 810 bin kişi iken, bir yıl sonra bu rakam yüzde 31 artarak 1 milyon 67 bin kişiye yükseldi.

İŞSİZLİK MAAŞI BAŞVURULARI PATLADI

2019 Ocak-Ağustos ayları arasında işsizlik sigortasına başvuran kişi sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 48,8 arttı. 2018 Ocak- Ağustos ayları arasında 903 bin 759 işsiz, işsizlik sigortasından faydalanmak için başvuruda bulunmuşken, geçtiğimiz yıl aynı dönemde bu sayı 1 milyon 345 bin 59’a çıktı.

VATANDAŞ GIRTLAĞINA KADAR BORÇLU

TÜİK’in rakamlarına göre Türkiye’deki 10 kişiden 7’si borçlu. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi. Bugün bu rakam 521,5 milyar lira! İcra dosyası sayısı ise 21 milyona ulaştı. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor.

[İlker Doğan] 8.2.2020 [TR724]

Dede futbolcu, oğlu da torunu da… [Hasan Cücük]

Geçtiğimiz hafta oynanan Milan – Verona maçını skor olarak geride bırakan gelişme karşılaşmanın 92. dakikasında gerçekleşti. Bir oyuncu değişikliği maçı farklı kıldı. Sahada 1-1 eşitlik vardı. Oyuna giren oyuncunun kimliği 55 bin taraftarın heyecanlanmasına yol açtı.

Son yıllarda Milan giderek güç kaybeden bir dev oldu. Bir zamanlar sadece Serie A’da değil tüm Avrupa’da fırtına gibi esen Milan rüzgarı artık yok. Orta sıralarda boy gösteren bir takıma dönüşen Milan’ın tarihinde Maldini soyadının ayrı bir yeri var. 1954’te Cesare Maldini ile başlayan süreç 1984’de oğul Paolo Maldini ile devam etti. Halkaya eklenen son isim ise 2020’de torun Daniel Maldini oldu.

1954’de Milan formasını giymeye başlayan ‘dede’ Cesare Maldini tam 12 sezon boyunca formasını başarıyla taşıdı. Defans oyuncusu olan Cesare, 347 maçta ter döküp 4 şampiyonluk gördü. Futbolu bıraktıktan sonra teknik adamlık yapan Cesare Maldini’nin çalıştırdığı takımlar arasında Milan ve İtalya Milli Takımı da yer aldı.

‘Dede’ Cesare’den sonra Milan formasıyla 1984’de ‘oğul’ Poalo Maldini sahne aldı. Tam 25 yıl boyunca başarıyla kulübe hizmet etti. Tıpkı babası gibi defans oyuncusu olan Paolo, sadece Milan’ın değil İtalya Milli Takımı’nında değişmez ismi oldu. 647 maçta sahaya çıkan Poalo Maldini, 7 şampiyonluk ve 5 Avrupa kupası sevinci yaşadı. ‘Oğul’ Maldini’den sonra gözler ‘torunlara’ çevrildi. İlk aday Poalo’nun büyük oğlu Christian oldu. Milan alt yapısından yetişen ve Maldini soyadını yeşil sahalarda taşıması beklenen Christian büyük bir hayalkırıklığı oldu. Vasatın çok altında kaldı. Soluğu Malta’da alan Christian Maldini, şu sıralar Serie C kulübü Pro Sesto formasını giyiyor.

Ve nihayet beklenen an Hellas Verona maçında geldi. Verona karşısına Zlatan İbrahimovic’ten yoksun çıkan Milan, son 25 dakikayı rakibinden bir kişi fazla oynamasına rağmen sahadan 1-1 berabere ayrıldı. Dakikalar 92’yi gösterdiğinde saha kenarında oyuna girmek için hazırlanan oyuncuyu gören San Siro’yu dolduran 55 bin taraftarda heyecan dalgası oluştu. 98 sırt numarasıyla oyuna giyen ‘torun’ Daniel Maldini idi. Tribünde bu ana şahitlik edenler arasında kulübün yönetim kurulu üyesi olan babası Poalo da vardı. Dede ve babasının aksine forvet ve hücuma yönelik orta saha olarak oynayan Daniel, doğal olarak oyunda kaldığı çok kısa süre içerisinde skora etki edemedi. Maçtan sonra ‘Bu, bir rüyanın gerçekleşmesi’ diyen Christian Maldini, ‘Hep bugünü bekledim. Ancak daha alınacak çok yol var’ diye konuştu. Tribünde oğlunun oyuna girmesinin heyecanını yaşayan ‘baba’ Poalo Maldini ise, ‘Oyuna gireceğini bilmiyordum. Benim için sürpriz ve heyecan verici oldu’ dedi.

Cesare ile başlayan Poalo ile devam eden yeşil sahalarda Maldini ailesini temsil bayrağı şimdi 18 yaşındaki Daniel’in omuzlarında bulunuyor. Futbol dünyasına baktığımızda üç kuşak yeşil sahalarda top koşturanların sadece Maldini ailesinden ibaret olmadığını görüyoruz.

Real Madrid’in altyapısında yetişen ve Chelsea’de forma giyen İspanyol sol kanat oyuncusu Marcos Alonso Mendoza, dedesi ve babası gibi futbol hayatını üst düzey takımlarda geçiriyor. Sol kanatta oynayan ve 3 kez milli takımda görev alan 29 yaşındaki futbolcunun babası Marcos Alonso Pena, Atletico Madrid ve Barcelona’da forma giyerek birçok şampiyonluk yaşadı. Pena, futbolculuk hayatında 22 kez de milli formayı giydi. Marcos Alonso’nun dedesi Marquitos lakaplı Marcos Alonso Imaz ise 1954-1962 yıllarında Real Madrid’de oynadı. Savunmada görev alan ve 2 kez milli formayı giyen Marquitos, Real Madrid’in 1950’li yıllarda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ile İspanya Birinci Futbol Ligi’nde beşer şampiyonluk yaşadığı kadronun önemli parçalarından biriydi.

Surinam asıllı Hollandalı eski golcü Patrick Kluivert’ın 20 yaşındaki oğlu Justin Kluivert, İtalya’nın Roma ekibinde top koşturuyor. Ajax altyapısından yetişen hücum oyuncusu Justin Kluivert, Hollanda Milli Takımı formasını iki kez giydi. Justin’in babası Patrick Kluivert, Ajax, Milan, Valencia, Newcastle United, Lille, Barcelona ve PSV’de görev yaparak birçok kupa kaldırdı. Oynadığı dönemin en etkili golcüleri arasında yer alan Patrick Kluivert, Hollanda Milli Takımı’nda 79 maçta 40 gol kaydetti. Ailenin büyük ferdi Kenneth Kluivert ise tüm kariyerini Surinam’ın Robinhood takımında geçirdi. Justin’in dedesi Kenneth Kluivert, Surinam Milli Takımı’nda da görev aldı.

Dardai ailesi, Macar futboluna üç kuşak olarak hizmet verdi. Ailenin faal futbol hayatına devam eden üyeleri Palko ve Marton Dardai, Hertha Berlin’in alt yaş takımlarında görev yapıyor. 20 yaşındaki Palko ve 17 yaşındaki Marton, Almanya Milli Takımı’nın alt yaş kategorilerinde de top koşturuyor. Palko ve Marton’un babası Pal Dardai, ailenin en başarılı ismi olarak göze çarpıyor. Macaristan Milli Takımı’nda 61 maça çıkıp 5 gol atan Pal Dardai, kariyerinin altın dönemini yaşadığı Hertha Berlin’de 2015-2019 yıllarında teknik direktörlük yaptı. Oğluyla aynı ismi taşıyan dede Pal Dardai ise kariyerinin büyük bölümünü ülkesinin Pecsi takımında geçirdi.

Katar ekibi El-Gharafa’da forma giyen Vladimir Weiss, kendisiyle aynı ada sahip babası ve dedesinin izinden giderek futbolcu olmayı tercih etti. Slovakya Milli Takımı’nda 66 karşılaşmaya çıkıp 7 gol atan ve Manchester City, Bolton Wanderers, Rangers, Espanyol, Olympiakos gibi takımlarda oynayan 30 yaşındaki Vladimir Weiss, ailedeki en kariyerli futbolcu olarak öne çıkıyor. Vladimir Weiss’ın babası ve dedesi, Çekoslovakya Milli Takımı’nda forma giyse de ülke dışında büyük takımlarda görev yapmadı. Futbolun efsanesi Pele’nin babası Dondinho’da futbolcuydu. Pele’nin oğlu Edinho’da dede ve baba mesleğini seçti.

[Hasan Cücük] 8.2.2020 [TR724]

Finale doğru adım adım… [M.Nedim Hazar]

Eğri oturup doğruyu konuşmak mı dersiniz yoksa felaket tellallığı mı bilemem ama bu ülke hakkında kafa yoran, manzarayı biraz daha geniş açıdan, hani klişe ifadeyle büyük resmi gören herkesin tahmin ettiği bir finale doğru ağır ağır ilerliyor Türkiye…

İlker Başbuğ ile Saray’ın artık su yüzünde ayan beyan belirginleşen çatışmasını sadece kişisel olarak algılarsanız hata edersiniz.

Akl-ı selim herkes bu ülkede niceden beri siyasal islamcılar ile Ergenekoncu denilen seküler katı laik çevrenin işbirliği yaptığını, ülke yönetiminde bazı şeyleri paylaştıklarını biliyor.

Örneğin adalet ve askeriye işlerini sarayın Ergenekoncu tayfaya bıraktığını bizzat en üst düzeyden ifade edildiğini duymuştum vaktiyle. “Bu işlere onlar bakıyor” nevinden cümleler kurulmuş zamanında.

İşte bu sebeple Doğu Perinçek denilen Türkiye’nin başında bir karanlık bulut olan figür, dönemi “Yargı altın çağını yaşıyor” diye tanımlamıştı.

Nasıl bir altın çağ ise artık!

Cumhuriyet tarihinin belki de en karanlık ve acımasız işbirliğinin nasıl biteceğini elbette bilemeyiz. Lakin nasıl bir finişe doğru gittikleri hakkında emareler belirmeye başladı.

Oda TV ve diğer platformlarda çok ciddi bir algı oluşturma çabalarına karşı trol ordusu, Pelikan Çetesi, SETA gibi kirli oluşumlar ve ülkenin ele geçirilmiş yüzde 95’lik bir medyası var.

İktidarın halk desteğine karşı Ergenekon’un elinde yolsuzluklar ve iktidar ile beraber yok ettikleri cemaat silahı bulunuyor.

Taraflar giderek sertleşirken, ortaya dökülenler ise yaşanılan süreci daha da berraklaştırıyor.

Misal Başbuğ’un şu sözleri:

“13 dakika içerisinde kabul edilen bu iki önergeden en çok istifade eden FETÖ olmuştur. Bu iki değişiklik yapılmamış olsaydı Kayseri ve Erzincan soruşturmaları ile 2009 yılında bile FETÖ’ye ciddi bir darbe indirilebilirdi.”

Düşünün bir genel kurmay başkanı işini gücünü bırakmış bir sosyal yapıya kumpas kurmakla meşgul…. O dönem inkar ettikleri her şeyi bugün artık kimsenin hesap sormayacağından emin oldukları için rahatlıkla itiraf ediyorlar.

Erdoğan bu Ergenekon’un bu diklenmesini görüp, sert bir karşı duruş gösterdi. Başbuğ hakkında soruşturma açılmasını talep etti.

Net olarak görüldüğü üzere, Başbuğ ve Ergenekon medyasının başını çektiği bir restleşme var. En önemli kozlarını ise, kanaatimce henüz kullanmış değiller.

Buna karşılık Saray cephesinde mesele birkaç boyutuyla ele alınıp, ciddiyetle üzerinde durduklarını düşünüyorum. Fatih Tezcan gibi işaret fişeği kullanışlı paspaslara ordu içinde bir ayaklanma haberini yazdırmaya başladılar.

Ve sanırım Erdoğan, dünkü dostu, bugünkü hasımlarına karşı Ergenekon davalarını tekrar koz olarak kullanacak. Bununla beraber Bekçiler ve cihatçılar gibi silahlı milisler ile “hani icap ederse böyle de çatışırız” mesajı veriliyor gibime geliyor.

Olup bitenlere baktığımızda şunu rahatlıkla söylemek mümkün.

Gerek Ergenekon, gerekse siyasal İslamcı iktidar cephesi bu kez kolay bir hasım ile karşı karşıya değil. Kafa kafaya vuruşmadan her iki kesim de Pirus zaferiyle çıkacaktır ve olan elbette ülkeye olacaktır.

Çok umurlarında mı bilmem ama Türkiye her alanda tükenmişliği yaşarken, artık istismar edilecek imkan ve alan kalmamış olacak.

İşte o zaman ölümüne final kavgasını izleyeceğiz gibi.

Sizi bilmem ama ülkeyi bu hale getiren bu iki cenahın birbirine girmesi durumunda, şahsen “Durun, yapmayın siz kardeşsiniz” diyecek halim kalmadı.

[M.Nedim Hazar] 8.2.2020 [TR724]

1 Numara kim? [Tarık Toros]

Mahalle, pistten çıkan ülkede mitingde çay dağıtımını vererek “çığ altında kalan” haber kanalları gerçeği ile henüz tanışıyor.

Bırakın Cumhurbaşkanı’nı…

Danışmanı bile kanallara diz çöktürüyorsa durup düşüneceksiniz.

Habertürk’ün Ankara temsilcisi, başdanışman Gülşen Orhan’la ilgili “bölgeye gitti, uyarılara rağmen iş makinalarını çalıştırdı, kendine yol açtırma pahasına çığı tetikledi” iddiasını ortaya attı.

Gülşen Orhan detaylı açıklama ile yalanladı.

Sonra…

Habertürk, kurum olarak iki dakikalık grafikli bir özür hazırladı ve onlarca kere bunu döndü.

Danışmanın gücü işte.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


CHP, CNN Türk’ü boykot kararı almış.

Öğreniyoruz ki 31 Mart yerel seçimlerinden önce Kemal Kılıçdaroğlu iki kere davet edildiği halde yayın son anda iptal edilmiş.

Bunu içlerine sindirmiş sineye çekmişler, boykot 1 yıl sonra geliyor.

Belli ki tepkinin zamanı o gün değilmiş.

**

CHP boykotu ile eş zamanlı daha dikkat çekici bir olay var.

İlker Başbuğ, Haber Global’de Erdoğan Aktaş’ın konuğu oldu, 28 Ocak Salı günü.

Askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önünü açan düzenlemeyi hatırlatarak, “26 Haziran 2009’daki kanun teklifini getiren siyasiler araştırılsın, fetö’nün siyasi ayağı yok dersek gerçeği inkâr olur” dedi.

Erdoğan 1 hafta bekledikten sonra “Kendisini iyi tanırım” dedi ve milletvekillerini Başbuğ’a karşı dava açmaya çağırdı. Onlar da suç duyurusunda bulundu.

**

Şimdi biraz geriye gidelim:

2008 yılında darbe davaları açılınca herkeste bir merak:

1 numara kim?

Ne o günkü gazetecilik ne de savcılar bunu ortaya koymadı.

“28 Şubat bin yıl sürecek” diyen eski genelkurmay başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu muydu mesela?

Halefleri, Hilmi Özkök veya Yaşar Büyükanıt?

İhtimal vermem.

Sonra İlker Başbuğ geldi göreve.

İçerideki arkadaşlarına yeterince sahip çıkmadığı için eleştirilmiştir.

Genelkurmay Başkanlığından emekli olduktan 16 ay sonra tutuklandı, 26 ay cezaevinde yattı.

**

17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı patladıktan…

İktidar, eski düşmanlarıyla “sulh” olduktan sonra…

Başbuğ, Mart 2014’te tahliye edildi.

Belli periyotlarda canlı yayınlara çıktı, 3-4 saat boyunca sözleri kesilmeden her konuda konuştu.

İktidarın canını sıkacak tek söz etmedi.

CNN Türk’te Ahmet Hakan’a “Yargı harika işler yapıyor” sözlerini unutmam mesela.

**

Dönelim, son açıklamalarına.

“Siyasi ayak AKP” söylemini ısıtmakla kalmadı, adeta fitili ateşledi.

“Sulh” bozuldu.

Bakalım “harika işler yapan” yargı, nasıl işleyecek.

**

Uzun bir yazı konusu fakat şu önermeyle bitirelim, üzerine düşünürsünüz:

Silahlı güce hükmeden ülkeye hükmeder. Yargı, medya, politika, sivil toplum yan unsurlardır, derhal hizalanırlar.

[Tarık Toros] 8.2.2020 [TR724]

Hâl dili gönül şivesi [Dr. Reşit Haylamaz]

Hac mevsiminin yaklaştığı günlerde, gidişatı değerlendirip bölgede kalıcı tedbirler alabilme niyetiyle yine toplandılar.

Adres, akıl hocaları Velîd İbn-i Muğîre’nin evi idi; zira, böylesine kritik konuları konuşurken stratejilerinin ifşa olmasından korkuyor ve aralarında, has adamlarından başka kimsenin olmasını istemiyorlardı!

Onun için, idare merkezi olan Dâru’n-Nedve’yi değil de Velîd İbn-i Muğîre’nin evini tercih etmişlerdi.

Aynı zamanda Hâlid İbn-i Velîd’in babası olan Velîd İbn-i Muğîre, Abdulmuttalib zamanından bu yana, Benî Hâşim’e karşı muhalefetin başını çeken “birinci” adamdı; yaşlılığını ileri sürerek -siz buna, “emeklilik” de diyebilirsiniz- kendini kenara çekmiş ve oturduğu zaman Mekke koltuğundan 50 yıl kalkmayacak birisinin, bundan böyle “Ebû Cehil” olarak tanınacak olan Amr İbn-i Hişâm’ın önünü açmıştı. Bunu o kadar âşikâr ve göstere göstere yapmışlardı ki o güne kadarki bütün teamülleri bozmuş, Mekke’nin idarî yapısındaki merkez olan Dâru’n-Nedve’ye onu, 30 yaşında iken almışlardı. Halbuki o güne kadar Dâru’n-Nedve’ye, 40 yaşından önce kimseyi almazlardı!

Koltuk yarışında önde gözükmüyordu ama yarıştakilere akıl verip yönlendirmede üstüne yoktu.

Yine tek gündemleri vardı.

Burunlarından soluyarak konuşuyorlardı:

  • Bu böyle gitmez!
  • Baksanıza, herkesle görüşüyor; hacca gelip de yurduna dönenlerden konuşmadığı kimse yok; yine gelecekler ve yine görüşecek!
  • Üstelik, bununla da yetinmiyor; kabile kabile, panayır panayır dolaşıp insanların aklını çeliyor!
  • Bize gelince, her birimiz ayrı telden çalıyor, farklı şeyler söylüyoruz; birimizin dediği, ötekini tutmuyor; kendi kendimizi nakzediyoruz! Açıkçası bu, insanlar nezdinde de inandırıcı olmuyor!
  • Öyleyse, ağız birliği yapalım ve hepimiz aynı dili kullanalım!
  • Önce kendi aramızda birleşelim; söylemimiz de eylemimiz de aynı olsun!
  • Peki, ne diyelim?
  • Kâhin?
  • Tutmaz! Kehânetin ne olduğunu bilmeyenimiz yok; bu, onlara hiç benzemiyor!
  • Mecnûn?
  • İnandırıcı değil! Baksana, en aklı başında olanlar bile O’nun peşinden gidiyor!
  • Şâir?
  • Şiirin a’lâsını biz biliriz; bu, şiir de değil!
  • Sihirbaz?
  • Ne sihirler, ne sihirbazlar gördük; buna da kimseyi inandıramayız!
  • O olmaz, bu olmaz; peki, o zaman sen söyle, ne diyelim?
  • Sihirbaz! Evet, her ne kadar tam ifade etmese de sözlerinde bir büyü var ve baksanıza, insanlar bu büyünün peşine takılıyor; O’nun büyüsüne kendini kaptıranlar, anadan-yardan geçiyor, baba ile oğulu birbirinden ayırıyor!
  • Evet, evet; sihirbaz diyelim!
  • Ancak bu yetmez; daha başka tedbirler de almamız lazım?
  • Mesela?
  • Köşe başlarını tutalım ve O’nun konuşacağı insanlarla önce biz konuşalım; Mekke’ye gelen herkesle önce biz görüşelim!
  • Hatta, kabile kabile Hicâz’ı gezelim, gönüllerini alacak işler yapalım ve reisleri yanımıza çekelim!
  • Çok doğru; nasılsa onlara da gidecek! İlk adımı biz atarsak boşa kürek çekmiş olur!
  • Reislerini hediyelere boğalım; dünya nimetlerini vadedelim!
  • Hatta, sadece bizi tehdit eden birisi değil, kendileri için de nasıl bir tehlike oluşturduğuna inandıralım onları!
  • Bunu yapabilir miyiz?
  • Hepimiz aynı dili kullanır ve her gün aynı şeyleri söylersek, bu iş oldu demektir!

Dediklerini yaptı, köşe başlarını tuttu ve kapı kapı dolaşmaya başladılar!

Aslında, öyle bir dertleri yoktu; motivasyonlarını “mü’min”den alıyor ve “dolaştılar” diye dolaşıyorlardı!

Hey’etler oluşturdu ve kabile kabile Hicâz’ı taradı, çölü arşınlamaya başladılar.

Dudaklarından dökülen süslü sözleri, yularından tuttukları yüklü develeri olsa da ana sermayeleri, “yalan” ve “iftira”dan ibaretti.

İşin özü, Mekke kurgusu köhne bir tiyatroyu, sıcaktan mayışmış çölün soluk yüzlerine “turfanda” diye tezgahlıyorlardı!

Hem de hiç hız kesmeden…

Yenileyerek ve yeniden!

Peki, tesiri olmadı mı?

Elbette, oldu; hem de çok!

Akılları koltuklara takılı reisler aynı nakaratı tekrarlamaya başlayınca, sorgusuzca peşlerinden giden câhil ü cühelâ da onlara ritim tutmaya başladı!

Hatta aralarında, durumdan vazife çıkarıp göze girme yarışına girişenler bile oldu; şân ve şöhretlerinin Hicâz’da nâm salması için herkesin gündemi haline gelen bir yerden “zafer” devşirme sevdasına kapılmışlardı!

Halbuki ne görmüş ne de duymuşlardı!

Dolayısıyla, Mekkelilerin tezviratından başka hakkında hiçbir malumatları yoktu!

Ama, açıktan ve yaman bir “düşman” kesildiler!

O kadar ki Hudeybiye’ye kadar yaşanan “seriyye” ve “gazve”lerin sebeplerine bakıldığında, hep aynı tablo ile karşılaşmaktayız; Medîne’ye saldırmak için ordu toplamaya başladıklarının haberi alınır alınmaz harekete geçiliyor ve kalabalıklar henüz ordu hüviyetine bürünmeden yapılan baskınlarla hevesler kursaklarda bırakılıyor!

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) özel yetiştirdiği Ashâb-ı Suffa’dan 79 canın solduğu iki acı hâdise, Racî ve Bi’r-i Maûne’nin arkasında da aynı tezgâh var.

Her iki olay da Safer ayında, hatta aynı hafta içinde gerçekleşiyor; Uhud’dan 4 ay sonra.

Arada, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem ayları, yani hac mevsimi var.

Hicâz’daki kabilelerin hepsi yine Mekke’de.

Mekke’nin değişmeyen gündemi; intikam, intikam!

Bedir hezimetini Uhud’un sahte zafer havası unutturamamış; kin ve nefretin kollarında fırsat avcılığı peşindeler!

Ses getirecek daha büyük olaylara ihtiyaç var!

Hazır, göze girmek için sırada bekleyen gönüllüler de gelmişken!

Dururlar mı?

Durmadılar!

Mekân itibariyle Racî, Mekke’nin hemen yanı başında olmasına karşılık Bi’r-i Maûne, bir haftalık mesafede.

Ne garip ki “söylem” de “eylem” de aynı.

İhtimal hesaplarına göre ve o günün iletişim ve ulaşım şartları nazara alındığında, bu kadar ayniyetin, başka izahı yok!

Tabii, bunu mümkün kılan bir tezgâh varsa, o başka!

İkisinde de aynı masum yüzle Medîne’ye geliyorlar!

Belli ki cephede yiğitlik devşirmekten aciz düşenler, perde arkası kahpelikte menfaat devşirme yarışına tutuşmuşlar!

“Sabahın erken saatlerinde ‘müslüman olduk!’ deyip, öğleden sonra, “Burada bir şey bulamadık, aslımıza dönüyoruz!’ tezgahından defalarca geçmiş, pişirdikleri yalan ve iftiralara, dünyanın en yalın hakikati gibi yapışan pişkinler, sahte yüzlerine samimiyet maskesi takıp gelmişler!

Biz Müslüman olduk!” diyor ve kendilerine dini öğretecek “muallim” talep ediyorlar!
Şeytan’ın bile hayranlıkla seyre daldığı bir taktik bu; çukurlukta seri imalata geçen adamlar, âdeta yalanın romanını yazmış!

Bir insanın imanına vesile olmayı, dünya dolusu nimetlere değişmeyen bir Peygamber’e, kuzu postuna bürünüp en hassas olduğu yerden yaklaşıyorlar!

Şeytana bile “pes” dedirtip pabucu tersinden giydirenlerle baş etmek öyle kolay değil!

Endişelerini dile getiriyor, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); ancak, söz üstüne söz dizip “emân” veriyorlar!

“Mü’min, kerîm, temiz kalpli ve saftır; kâfir ise hilekâr ve alçak!”

Sonuç, iki hâdise de birbirinin kopyası!

Aynı zamanda pişirilmiş, aynı taktiklerle sahnelenmiş ve aynı meyveler devşirilmiş!

Ortada, tuzağa düşürülen masum ve ehl-i ilim 79 cân var!

Hedeflediklerinden değil, bulduklarından intikam alıyorlar!

Zahiri görüntüde, kin tüccarlarının keyif çattığı bir bayram var! Hakikatte ise, “Aldanırız ama aldatmayız!” duruşunun gönüllerde yeşerttiği cennetimsi bir dünya!

Evet, ne acılar yaşandı, ne yuvalar söndü ama aynı zamanda o gün, sırtından yediği mızrağın üstüne kapanırken, “Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki kurtuldum!” diyen bir Harâm İbn-i Milhân gördü dünya.

Nasıl işti o; ölüme giderken kurtulmak?

Katilinin beynine batan bir kıymıktı artık o, gözü dönmüşün bile gönlünü açan!

İşkence için Âsım İbn-i Ömer’in cansız bedenine ulaşmak isteyenler, korunan bir masumiyete şahit oldular, irkilerek.

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşacak zerre miktar bir zarar karşısında ölüme bayram neşvesiyle koşmaya namzet Zeyd İbn-i Desinne’nin, Hubeyb İbn-i Adiyy’in güven veren duruşu nakşedildi Fârân dağlarına!

Ve daha niceleri…

Öyle ya, bunca yalan, bunca iftira ve bunca taylasanlı büyüsüyle bir yere kadar!

Her şeyin bir sınırı var!

Anlaşma ile biten Hudeybiye’den sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kabile kabile, şehir şehir herkese ulaştı; mektuplar yazdı, elçiler gönderdi!

Gün doğunca, yıldız böceğinin hükmü kalır mı hiç?

Bir tarafta, düne kadar anlatılanlar, diğer yanda realitenin yalın gerçekliği!

Ne mi oldu?

Kâğıttan kurgular eriyip gitti ve baştan sona Hicâz, Medîne’ye akmaya başladı!

19 yıllık yalan ve iftira sarmalı, hâlin dili, duruşun asaleti, Hudeybiye’nin içten ve mütebessim yüzü karşısında kül olup gitti.

Haince kurgularla canımıza kastetmiş, malımıza musallat olmuş olabilirler; doğru!

Mekke’nin yalan sarmalı hız kesmese de dünya görüyor!

Her şeye rağmen duruşunuzla tescil ettiğiniz Hudeybiye, kanaatleri de algıları da değiştirecek ve şüpheniz olmasın ki Hicâz, medenîlerin otağı Medîne’ye yeniden akacak!

Birbiri ardınca sökün eden emareler de onu gösteriyor.

Boşa giden hiçbir şey yok; hâlin dili, gönlün şivesi dünyada mekik dokuyor!

Ve o gün biz, “Allah, Allah!” diyecek ve ödediğimiz bir miktar bedele karşılık, sağanak sağanak yağan lütuflar karşısında taaccübümüzü gizleyemeyeceğiz!

[Dr. Reşit Haylamaz] 8.2.2020 []

Erdoğan ve Ergenekon mücadelesine doğru [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Öküz öldü ortaklık bozuldu mu? Çünkü Türkiye’deki siyaset dengeleri böyle bir şey.

Rejim içi dengelerde bir bozulma emaresi var. Genelkurmay eski başkanı emekli general İlker Başbuğ ve Erdoğan arasındaki polemik, Suriye’de konuşlu Türk askerlerine Suriye ordusunun saldırması ve birçok askerin ölümüne yol açması önemli bir gelişme. Akabinde Erdoğan’ın Ukrayna ziyareti ve bu ülkeye Ankara tarafından yüklü miktarda askeri yardım yapılacağının açıklanması, Erdoğan’ın Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını bir anda gündemine alması gibi olaylar, buna işaret ediyor. Doğu Perinçek’in bu Ukrayna yardımını eleştirmesi ve Erdoğan’a aba altından sopa göstermesi kayda değer.

Bu olayları yorumlarken dikkatli olmak gerekiyor. Türkiye’de anayasal rejimin artık mevcut olmadığını dikkate almayan her analiz başarısız olmaya mahkumdur. Mevcut rejim bir semi-otoriter rejimdir ve bağlı olması gereken anayasasıyla bağlarını oldukça gevşetmiştir. Dahası bu rejimi oluşturan belli dinamikler mevcut ve rejim kesinlikle yeknesak, tek başına Erdoğan ve ekibi tarafından kontrol ediliyor değil! Rejimi MHP’siyle, CHP-İYİP’le, ama hepsinden de önemlisi, 15 Temmuz’da Avrasya-Rusya ittifakına karşı olan “Batıcı” TSK kadrosunu tasfiye eden Ergenekoncu-Avrasyacı-Ulusalcı unsurlardan oluşan hiziplerle beraber ele almak zorundayız. Akademik makalelerde bu meselelere girmek için elde yeterinde kanıt olmaması, Türkiye rejimini sanki demokratik ve bürokratik teamüller işliyormuş gibi analiz etmemizi gerektirmez. Tabi amacınız durumu anlamak değilse, o zaman başka.

Bugün Türkiye’deki rejim hibrit de olsa, otoriterliğe çok yaklaşmış bulunuyor. Bu tür rejimlerde orduyu kontrol edenin rejime hakim olacağı adeta matematiksel doğrulukta bir özelliktir. Erdoğan orduda üst düzey bazı komutanlar üzerinde etkin olabilir. Fakat bu a) konjonktüreldir, b) geçicidir. Şartlar onu gerektirdiği için Erdoğan’a bağlı hareket edenler de dahil olmak üzere, TSK’da çok büyük istisnalar hariç, Erdoğan’a gönüllü ve karşılıksız destek verecek subay sayısı son derece marjinaldir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



TSK’da her zaman bazı hizipler ve gruplaşmalar oldu. Fakat özünde bu gruplaşmalar küçük hesapları dışında, ideolojik olarak İslamcı ve anti-seküler olarak algılanan Erdoğan’a sadık olmaz. Dahası, Erdoğan ve ekibi birçok suça ve şaibeli işlere bulaştığı için, pis işlerini ona yaptırmak dışında Erdoğan’a bir işlev de yüklemez. Onlar için Erdoğan istedikleri politika değişikliklerini pürüzsüzce halka kabul ettirebilen bir retorik gerekliliktir, o kadar. 15 Temmuz tasfiyelerini bilerek sivil bir siyasetçiye yaptırdılar. Kürt şehirlerinde işlenen insanlık suçlarını, 15 Temmuz sonrası işkence ve adam kaçırmaları, kamudaki mega tasfiye ve kitlesel cadı avını hep Erdoğan ve İslamcı adamları yaptı. 28 Şubat’taki gibi ortaya çıkıp antipatik olmak yerine, geride kalıp İslamcıları maşa olarak kullanmayı taktiksel gereklilik olarak gördüler.

Soruyorum: Orduyu kontrol edecek enstrümanlar nedir? Bazıları askeri şuralarda sivil egemenliği falan diyor. Ben bunun işlevsel olduğundan emin değilim. Son kertede silahlı güce hakim olan sisteme de hakim olur. Bu ille de iktidara doğrudan el koymayı falan da gerektirmez. Veto rejimi zaten böyle bir şey. İlle de kurumsallaşması veya yasal bir çerçevesi bulunmasına da hiç gerek yok. Ordu içi dengeler iktidarları belirler. Erdoğan rejimi yargı-medya kontrolüyle rejimi daha katı (esneklikten uzak) bir kıvama getirdi. Esas sorun da bu. Çünkü herkes Erdoğan’ın yargıya ve medyayı kontrol ettiğine inanıyor. Unutulmamalı ki bu kontrol gücü olduğunca sürecek. Yargı da medya da otoriter rejimlerde iktidara güzelleme yapar, onun dümen suyunda gider. Yarın bir gün rejim içi bir güç değişimi olursa aynı yargı ve medyanın yeni reislerine nasıl methiyeler düzdüğünü veya onun için çalıştığını görürsünüz. Yoksa siz cidden yargıdaki hakim ve savcıların veya havuzdaki kalemşörlerin Erdoğan’ın “ideallerine” ve “onun yoluna “inandıkları için” mi baş koyduklarını sanıyorsunuz? O zaman hemen yüzünüzü soğuk suyla yıkayın, pencerenizi açın ve biraz oksijen takviyesi yapın. Çünkü aynı yargı ve havuz, yarın güç dengeleri değiştiğinde emin olun yeni sahiplerinin eline bakacak.

Türkiye’de jeopolitik bağımlılıklar, kaygan Türkiye zeminindeki gibi değişken değil. Rusya’nın güdümüne girdiniz mi öyle “haydi taraf değiştirelim!” demekle onun yörüngesini terk edemezsiniz. Ettirmezler. Zaten bunu yapmaya kalksanız da tek başınıza altından kalkamazsınız. ABD ve Batı’ya ihtiyaç duyarsınız. İyi de, Erdoğan’ın bunu yapacak kadar aklını kaybettiğini mi düşünüyorsunuz? Batı’ya yeniden yönelmek Erdoğan için büyük, çok büyük risklerle dolu, mayınlı bir alan. Çünkü işin ucunda tasfiye edilen asker-sivil bürokrasinin geri dönüşü gibi ciddi riskler var. Yüce Divan, soruşturmalar, yolsuzluk davaları var. Bunların yanından bile geçmeyecektir. Moskova da Türkiye’deki derin yapılar da bu durumun gayet farkında. Erdoğan’ın tek şansı, Türkiye’de oyunu tümüyle kontrolü altına almak.

İyi de bunu yapabilecek enstrümanları mevcut mudur? Bu bir istek meselesi değil! Bu bir kapasite meselesi. Kapasiteden kastım, zamanı geldiğinde kıpırdamaya başlayan taşları yerinde tutabilmektir. Bu ekonomide, bu Suriye-Libya batağında, mevcut iç dinamiklerde bu iş kolay değil. Gün geçtikçe de zorlaşıyor. Çünkü Türkiye daha fazla batıyor. Battıkça, Erdoğan’a olan gereklilikler de azalıyor tabi. Yani Erdoğan artık vazgeçilmez değil. Akbabalar uçuşuyor. Herkes durumun farkında. Bir defa bu süreç başladı mı, durdurmak zordur. Ha, şu olur, mesela inanılmaz bir ekonomik dinamizm oluşur, insanlar bunu keselerinde ve yaşam standartlarında hissetmeye başlar, piyasalar coşar, durum değişir. İyi de bu olanak halen var mı? Bence bunun olma olasılığı cehenneme kar yağma olasılığına denk. Türkiye batıyor. Benzetme veya abartı değil, cidden batıyor. Batışın en ciddi etkisi insanların algıları ile alakalı. Artık kimse bu işlerin düzeleceğine inanmıyor. Yurtdışına sermaye kaçışı, bence en bariz göstergedir. Çünkü sermaye demokrasi falan fazla önemsemez de, parası riske girdi mi bak bunu önemser. Şu an milyarlarca dolarlık sıcak para Türkiye’yi terk ediyor. Güvenli limanlara kaçıyor. Diğer taraftan beyin göçü de artarak devam ediyor. Bu olan feci durumu artık yüzeysel kozmetik önlemlerle gizlemek imkansız. Erdoğan Türkiye’yi yeniden kontrolüne alamaz.

Batı ile anlaşabilir mi peki? Yani bir jeostratejik pazarlık döner mi? Bence zor. Çünkü Batı zaten Türkiye’nin öyle ya da böyle geri döneceğini biliyor. Türkiye bir Rusya veya İran değil. Doğal kaynakları sıfır. Petrol ve doğal gazı yok. Ordusu tümüyle dışa bağımlı. Bir petrol sıkıntısı olsa ne yapacak? Kaç tankının olduğu, kaç uçağının olduğu ancak onları yürütebilirsen veya uçurabilirsen önem arz eder. Türkiye bugün Rusya’ya inanılmaz bağımlı. Hem enerjide bu kadar bağımlı olacaksın, hem de tutup nükleer teknolojini bile onsan alacaksın. Bu rasyonel mi? Türkiye tüm yumurtaları tek sepete koydu. Moskova’ya asrın fırsatını verdi. Bakın aynı Moskova bugün Beyaz Rusya’yla birleşmek için baskı yapıyor. Rusya Ukrayna ve Gürcistan’ın ciddi oranda toprağını işgal etmiş durumda. Suriye’ye yerleşti. Yakında Moskova Suriye hava sahasını kapatırsa Ankara ne diyecek? Realist olun! Türkiye cidden çok zayıf. Ruslar bu şartlarda bir rejim değişikliği olmasın diye ne gerekirse yapacaktır. İçerideki müttefikleri, TSK’daki rakip ekip hapiste kalsın diye Ruslarla ortaklığa en az Erdoğan kadar gebe. Bu bir açmazdır.

Rejim içinde bence ordudaki etkin ekipler Erdoğan’dan daha güçlü. Eğer aralarında ciddi çatışmalar yoksa, Erdoğan’ın bu rejimi domine etmek gibi bir şansı bu koşullarda olamaz. Bu iş Adnan Tanrıverdi ve SADAT gibi daha görece yeni yapılanmaları aşar. İslamcılar zaten 12 Eylül’den önce de en pasif ve korkak gruptu. Asla sokağa çıkıp “davaları uğruna” risk alacak işlere giremedi. Bugün poliste ve istihbaratta, kısmen de az da olsa orduda bazı etkileri var diye zannetmeyin ki bir durum olduğunda kontrolü zor kullanarak ele geçirmeye kalkabilirler. Oransal mukayeseyi iyi yapmak gerek. 15 Temmuz sonrası rejimi inşa eden, tek başına Erdoğan değil. Beraber yola çıktığı ekiple ters düşerse, Türkiye’yi Erdoğan’a terk edecek bir TSK subay prototipi olduğunu düşünmek çok doğru bir okuma olmaz.

Gerçek, Erdoğan ve derin yapılar arasında bir güç mücadelesi olduğu. Erdoğan direniyor. Ama zafiyetinin farkında. Ya yeni bir pazarlık ve güç dağılımına razı olacak, ya da tasfiye edilecek. Otoriter rejimlerde mutlu son yok.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.2.2020 [TR724]

Boş çerçeve: Berat Albayrak [Bülent Korucu]

METAMORFOZ PORTRELER | BÜLENT KORUCU

O AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı ve veliahtı…

‘First lady’ Emine Erdoğan’ın veliaht olsun diye desteklediği biricik içgüveysi…

Esra Erdoğan’ın eşi ve üç çocuğunun babası…

Bilal Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve sıfırlama sırdaşı…

Sümeyye Erdoğan’ın en dişli rakibi…

Ahmet Burak Erdoğan’ın öfke patlamalarının hedefi..

Trabzonspor ve Futbol Federasyonunun gizli başkanı…

Önde gelen İslamcı yazarlardan Sadık Albayrak’ın oğlu…

Erdoğan’ın çakma Gobbels’i Serhat Albayrak’ın kardeşi…

O, sonradan görmüşlükle ezilmişlik kibrini harmanlayan Fadıl Akgündüz’ün bürokrat versiyonu…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Yalınayak dolaştığı mahallesine Mercedes’le dönüp cadde boyunca korna çalan nobran…

Giydiği kaftana duyulan temennayı kişiliğine saygı zanneden bir egosantrik…

Sorumlu olduğu ekonomi yanarken Anadolu’da görücüye çıkarılan ve Erdoğan’ın yabancıya gitmesin diye partiyi teslim edeceği emanetçi…

Darbe gecesinde gülen yüzü ile bir çuval inciri berbat etmesine ramak kalan çaylak…

Aynı zamanda kendine ait hikayesi olmayan adam. Bedri Baykam’ın, ‘hiçlik kavramını anlattım’ dediği ve 125 bin dolara Murat Ülker’e sattığı boş çerçevesi gibi. Berat Albayrak boş çerçeve olarak inanılmaz bir fiyata gidiyor; Türkiye’nin tapusunu üzerine almak üzere…

[Bülent Korucu] 8.2.2020 [TR724]